24.8.1957
×

Hakkında

Künye

İletişim

1-31 AĞUSTOS 1957

1 Ağustos 1957

Ereğli  (Konya) : 

Şehrimiz Sümerbank İşçileri Yapı Kooperatifi tarafından geçen yıl in­şa ettirilen 81 işçi evine ilâveten bu gün yapılan bir merasimle yeniden 110 işçi evinin temeli atılmıştır. Evle­rin bedelleri 20 senede ödenecektir.

Ayrıca belediyece getirilmesi karar­laştırılmış olan şehir içmu suyu tesis­lerinin inşaasma da bugün merasim­le başlanmıştır.

 Merasimlerde Konya mebusları, Vali, Kaymakam Vekili, Belediye Reisi, Sü­merbank ileri gelenleri ile işçiler ve çok kalabalık bir vatandaş topluluğu hazır bulunmuşlardır.

Ankara : 

Öğrenildiğine göre, Sovyet hükümetinin daveti üzerine Sovyetler Birliği­ne resmî bir ziyarette bulunduktan sonra 31 Temmuzda Moskovadan ay­rılmış bulunan Afganistan Kralı Ma­jeste Muhammed Zahir Şah 29 Temmuz'da, ikâmetine tahsis edilmiş bu 500 bin liranın temini, Balıkesire şe­hircilik mütahassısı bir mimarin iza­mı ve Bahkesirin kalkınması ile alâ­kalı diğer işleri münasebetiyle Balı­kesir Belediye Reisinden şu telgrafı almıştır:

Sayın  Adnan Menderes Başvekil Balıkesirin imar  ve kalkınması bakımından çok büyük ehemmiyet taşı­yan elektriğimizin Soma Termik Sant rali ile takviyesi ve şehir şebekesi­nin yenilenmesinde ve modern bir hal binası tesisi ile, şair kalkınma işlerin­de göstermiş olduğunuz yakın alâka­nıza şahsım ve Balıkesir adına sonsuz minnet ve şükranları arzeder, memle­ket hizmetinde daha büyük başarıla­rınız için Allahtan sıhhat ve muvaffa­kiyetler temenni ederim..

             Balıkesir  Belediye   Reisi Faik  Ocak»

 İnönü :            

Dün İnönün yüksek planör kampına Ankara, İskenderun, Adana ve Hatay daki gezilerini bitiren ve ikisi idareci olan 7 Amerikan The Civil Air Pet­rol memnun  2 Belçikalı, 2 Hollan­dalı olarak 11 havacı genç gelmiştir.

 Bugünden itibaren bir hafta müd­detle kamp çalışmalarına devam edecek' olan havacılara başarılarına göre bröve verilecektir. Misafir havacılar İnönü yüksek planör kampındaki ilk intihalarını beklemedikleri kadar mü kemmel olduğu şeklinde ifade etmiş­lerdir. 3 Ağustos "Cumartesi günü kampta ayrıca hava gösterileri yapı­lacaktır.

3 Ağustos 1957

 Ankara :

Avrupa iktisadî işbirliği teşkilâtı Av­rupa prodüktivite ajansı ziraat .daire­si mütehassıslarından Mr'. A. Lorensson ile dünya tohum ticareti federas­yonu reisi. Mr. K. Eisele tetkiklerde bulunmak üzere memleketimize gel­mişlerdir.

Mütehassıslar,. Avrupa Prodüktivite Ajansinca hazırlanan proje gereğin­ce memleketimizde üretilmesine giri­şilen fiğ, yonca, çayır tirfili tohum­ları üretmelerini ve Türkiyenin to­hum ticareti mevzuularmı tetkik et­mektedirler.

Bu maksatla Ziraat Vekâletinde yapı­lan toplantıda, memleketimiz şartla­rının bilhassa yem bitkileri tohumları üretmelerine çok elverişli olduğuna, bu tohumlar üretilip ihraç edildiği tak tirde fazla döviz sağlanabileceğine ve bunun için bir tohum istihsal, satış ve ihraç organizasyonunun kurulma­sının zaruri olduğuna işaret olunmuş­tur.

Mütehassıslar, şehrimizdeki tetkikle­rini bitirdikten sonra, Polatlı Devlet Üretme" Çiftliği ni ziyaret edecekler ve bilâhare Bursa'da tetkiklerde bu­lunacaklardır.

 Ankara :

İspanya'nın millî bayramı münâsebe­tiyle Reisicumhur Celâl Bayar ile İspanya Devlet Reisi Ekselans Francis­co Franco arasında tebrik ve teşekkür telgrafları teati edilmiştir.

 Ankara :

Polonya'nın millî bayrama münasebe­tiyle Reisicumhur Celâl Bayar ile Po­lonya Reisicumhuru Ekselans Alexan-der Zwadzki arasında tebrik ve teşekkür telgrafları teati edilmiştir.

 Ankara :

Ziraat Vekâleti, günden güne süratle gelişen ziraatımızın esas unsurları olar kaza ziraat teknisyenlerine en yeni bilgileri ve ziraî yayını metodIarım öğretmek maksadiyle teknik ziraat teşkilatındaki bütün kaza zi­raat teknisyenlerini kurslara tabi tut­mayı proğramlaştırmıştır.

Bu maksatla, Amerikan yardım heye­ti ile müştereken tertip edilen ziraî yayım seminerinin ilki bugün, 'Ziraat Fakültesinde yapılan bir merasimle kapanmıştır. Merasimde Ziraat Vekâ­leti Müsteşar Muavini'   Enver Erlat,

Ziraat İşleri Umum Müdür Vekili Lütfi Kazancıcğlu ve Amerikan Yardım Heyeti Enfermasyon Müşaviri Mr. İmhof birer konuşma yapmışlardır.

Kaza ziraat teknisyenleri, bu semi­nerde, en yeni ziraat metodların tatbikî şekilde çiftçilerimize nasıl öğ­
retileceğini öğrenmiş bulunmaktadır­lar.

Bu seminere Ankara, Çorum, Çankırı, Sivas, Eskişehir ve Kayseriden, Niğ­de, Yozgat, Konya teknik ziraat teş­kilâtı ziraat teknisyenleri iştirak "et­mişlerdir.

 Ankara :

Sanayi Vekili Samet Ağaoğlu, çimen­to sanayii hakkında Anadolu Ajansı­na aşağıdaki "beyanatta bulunmuştur:

«Memlekette mevcut ve yıllık kapasi­teleri yekûnu 1.530.000 ton olan çi­mento fabrikalarının Temmuz ' 1957 ayındaki çimento istihsalleri 117 bin tona yükselmiştir.

Bu miktar şimdiye kadarki aylık çi­mento istihsallerinin en yüksek sevi­yesini teşkil etmektedir.

Bu seviye, yılda 150'şer bin tonluk Eskişehir ve'Adana fabrikalarının iş­letmeye yeni açılmış bulunmalarından dolayı tam kapasitede çalışmamaları­na ve Adana'nm Temmuz ayında S.253 ton, Eskişehirin de 4.473 ton çimento istihsal edebilmelerine rağmen elde edilmiş bir neticedir.

1957 senesi başından Temmuz ayı so­nuna kadarki 7 aylık çimento istih­sali ise 686 bin tondur.

19556 senesinin yine ilk devresindeki çimento istihsali ise 483.000 ton idi. Bu ilk aylar çimentonun en az istih­sal edildiği aylardır. Çünkü, çimento fabrikalarında revizyon ve gerekli ta­mirlerin senenin ilk aylarında yapıl­masına mukabil senenin ikinci kısmı­nı teşkil eden aylarda fabrikalar mu-tad olarak azamî kapasite ile çalışır­lar. 1956 senesi yıllık istihsalinin 970.000 ton olduğu nazarı itibare alı­nırsa, 1957 istihsalinin 1.400.000 ton ile 1.500.000 ton civarında olacağı ko­layca   tahmin  olunur.

Daha tecrübe çalışmaları devresinde sayılabilecek olan Eskişehir, Adana fabrikaları önümüzdeki aylarda elbet­te daha verimli çalışacakları gibi, se­ne sonuna kadar her biri 85.000 ton istihsal. kapasiteli Afyon ve Çorum fabrikaları da işletmeye açılmış ola­caktır. Bu suretle içinde bulunduğu­muz sene nihayet bulmadan birkaç fabrika daha işletmeye başlıyacak ve 1958 senesinde ise, daha sene başında çimento fabrikalarının kapasiteleri 1.700.000 tonu bulmuş olacaktır. En geç, Şubat, Nisan ve Temmuz ayların­da her biri 85'şer bin ton istihsal ka­pasiteli 4 yeni fabrika daha işletme­ye girecektir ki bunlar da sırası ile Balıkesir, Pmarhisar, Elâzığ ve Gazi­antep fabrikalarıdır.

Bu suretle 1958 senesinde çimento fabrikalarımızın yıllık istihsal kapasi­teleri iki milyon tonun fevkine yükse­lecek ve fiilî istihsal miktarı da ^ iki milyon ton civarında olacaktır':

Ayrıca 85 bin tonluk Söke fabrikası ile 150 bin tonluk Bartın fabrikasını da 1958 senesi sonundan önce işlet­meye açabileceğimizi ümit ediyorum.»

 Ankara :

Unesco Türkiye Millî Komisyonunun dün Dil ve Tarih Coğrafya Fakülte­sinde başlayan 5 inci devre genel ku­rul toplantısı 2 günlük bir faaliyet­ten sonra bugün sona ermiştir.

Maarif Vekâleti Müsteşarı Osman Fa­ruk Verimer'in bir konuşması ile-açı­lan bu toplantıda yönetim kurulu faa­liyet raporu okunmuş ve rapor üze­rinde münakaşalar cereyan etmiştir. İleri sürülen bazı hususlar millî ko­misyon Yönetim Kurulu Başkanı Ord. Prof. Tevfik Sağlam ve Başkan Vekili Prof. Bedrettin Tuncel tarafından ce­vaplandırılmıştır. Neticede raporun tümü ve ütçe tasvip edilmiştir. Bilâ­hare muhtelif üyelerin serdettikleri temenni ve tavsiyelerden sonra yeni yönetim kurulu üyelikleri için yapılan seçimler neticesinde Ord. Prof. Dr. Tevfik Sağlam başkanlığa, Prof. Ham-di Ragıp Atademir ve Prof. Bedret­tin Tuncel Başkan Vekilliklerine, Prof. Fikret Arık, Nurullah Berk, Prof. Bedii Ziya Egemen, Prof. Afet İnan, Prof. Mehmet Karasan, Zühtü Mürütoğlu, Cenan Sahir Sılan, Prof. Dr. Mu zaffer Şenyürek, Doç. Hamide Topçuoglu, Prof. Hilmi Ziya Ülken, Faik Reşid Unat, Osman Faruk Verimer üyeliklere seçilmişlerdir.

 Ankara :

C.H.P. Genel Sekreteri Kasım Gülekin 2 Ağustos tarihinde Çaycuma kongresinde yaptığı beyanat sırasında maden kömürü istihsâli ve amenajman plânları tatbikatına dair söyle­diği sözler hakkında Sanayi Vekili Samet Ağaoğlu, Anadolu Ajansına su beyanatta  bulunmuştur:

«Kasım Gülek'in beyanatı baştan ba­şa hakikatle hiç bir alâkası olmıyan lâflardan ibarettir. Bu mevzuda ve Kasım Gülek'e cevap olmak üzere ha­zırladığım yazıyı o beyanatın çıktığı bütün gazetelerde neşredilmek üzere yârın matbuat kanununun maddei mahsusası mucibince C. Müddeiumu­miliği vasıtasıyla gazetelere göndere­ceğim.»

 İstanbul :

Afganistan Büyükelçisi Ekselans Esa-duilah Han İstanbulda bulunan Bü­yük Millet Meclisi Reisi Refik Koral-tan'ı ziyaret ederek, Afgan milli Mec­lisi Reisi Refik Koraltan'ı ziyaret ede­rek, Afgan millî meclisi reisi tarafın­dan gönderilen bir davetiyeyi takdim etmiştir.

Bu. davetiyede, Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan riyasetinde bir meclis heyetinin Afganistanı ziya­reti rica edilmektedir.

Meclis Reisimiz Refik Koraltan'da, kardeş ve dost Afgan Millî Meclisi Re­isinin bu nazikâne davetine icabet edileceğini, ancak Türkiye Büyük Millet Meclisinin toplantılarına 2 Ey­lüle kadar ara vermiş olduğu cihetle gidecek heyetin seçilmesi ve gidilecek günün tayini hususunda meclisin açı­lışına intizar etmek gerektiğini Bü­yük Elçiye bildirmiştir.

4 Ağustos 1957

 İzmir :

İki günden beri şehrimizde Vekâletiy­le ilgili tetkik ve temaslarda bulunan İktisat ve Ticaret Vekili Abdullah Aker, bu sabah İzmir ihracatçı birlik­lerini, öğleden sonra da Ticaret Oda­sı ile Ege bölgesi Sanayi Odasını ziya­ret ederek iş adamlarının ve ticaret erbabının dilek ve temennilerini tesbit etmiştir.

İzmir mebuslarından bir kısmı ile il­gili teşekkül mensupları tarafından takip edilen bu toplantılar esnasında, İktisat ve Ticaret Vekili müstahsil ve ihracatçının korunmasını, hükümetin başlıca prensip olarak kabul ettiğini, bu sebeple de istihlâk ve ihraç mad­delerinin fiyatlarının teker teker in­celendikten sonra tespit edildiğini ve bunun neticesi olarak izhar olunan memnuniyete şahit olmakla sevinç duyduğunu ifade etmiş ve ezcümle şunları söylemiştir:

İthalâtçı ve ihracatçının kendini em­niyette hissetmesi lâzımdır. 51 milyon 500 bin liralık yeni ithalât, memleke­tin ihtiyaçları tespit edilmek suretiy­le organize edilmiştir. Ayrıca 2 milyon 5G0 bin liralık asgarî ithâl hakkının tespit edilmesiyle memlekette bir li­sans pazarının kurulmasına mâni olunmuştur. Bu suretle de dahilî ve haricî finansman yapabilmek için ih­tisas sahibi firmalara is imkânları ta­nınmıştır. Pek tabiî olarak 3-4 firma bir araya gelmek suretiyle bu asgarî hadli ithalâtı yapabilirler. Buna mu­kabil de firmalara yeni iş imkânları sağlamak için devamlı gayret sarfediyorûz. Bu arada şunu da belirtmek is­terim ki, ithalât için tanınan iki ay­lık müddet az değildir. Ayrıca bir çok firmalardan bugün ithâl etmekte ol­duğumuz miktarlara muadil teklifler almaktayız. Haricî itibarımıza delil teşkil eden bu teklifleri de tetkik et­mekteyiz.»

İktisat ve Ticaret Vekili, Ege Sanayi Odasındaki toplantıyı müteakip, be­raberinde İzmir mebuslarından bir kısmı, İzmir Vali Vekili ve hususî ka­lem müdürü olduğu halde Kültürparka giderek Fuar sahasını  gezmiş  ve alâkalılardan izahat almıştır.

5 Ağustos 1957

 Ankara :

Verilen malûmata göre birkaç ay ev­vel memleketimize gelerek tetkiklerde bulunmuş, olan İngiltererjin tanınmış gazetecilerinden Mr. Derek Patmore, İngiltereye döndükten sonra Türkiye hakkında çok sitayişkâr birkaç maka­le yazmıştır.

Bu cümleden olarak muharrir, «Tab­let» mecmuasında çıkan «Türkiye ve Bağdat Paktı» adlı makalesinde, Bağ­dat Paktının Ortadoğuda bir sulh ve istikrar âmili olduğunu kaydetmekte ve Türkiyenin bu pakt içinde oynadı­ğı ehemmiyetli rolü belirtmektedir.

Diğer taraftan, İskoçyanın maruf «Scotsman» adlı gazetesinde «kalkı­nan Türkiye'nin petrol kaynakları» başlığı altında yayınladığı bir yazısın­da Mr. Patmore, Ortadoğu petrolleri­ni nakletmek üzere Türkiyeden geçe­rek Akdenize varacak bir Pipelijıe şe­bekesi kurulması hususundaki proje­leri anlatmakta ve dört büyük İngi­liz petrol şirketinin Amerikan şirket­leriyle birlikte, Mersin'de veya İstan­bul civarında 50 milyon dolara mal ola cak büyük bir tasfiyehane kurmağa karar verdiklerini zikrederek şöyle de­mektedir: «Senede üç milyon ton ham petrol işleyecek olan bu tasfi­yehane, Türkiyenin iktisadiyatı üze­rinde fevkalâde iyi bir tesir icra ede­cektir.»

Muharrir bundan sonra, petrolün, ik-tisaden kalkman Türkiye bakımından ehemmiyetinden bahsetmekte ve pet­rol araştırmaları İçin sarfedilen gay­retleri izah ederek şöyle demektedir:

«Yabancı petbol mütehassıslarına gö­re, İstanbul yakınında Marmara de­nizinin altında geniş petrol yatakları bulunmaktadır. Diğer mühim bir pet­rol bölgesi de İskenderundur. Hollan­dalı petrol kralı Sir Henri Deterding, Türkiyenin bu bölgesinde büyük mik­tarda petrol bulunduğuna ötedenberi kanidir ve mütehassısların tetkikleri

onun haklı olup olmadığını göstere­cektir.»

Muharrir makalesine devamla, Türkiyede petrol bol miktarda bulunduğu taktirde bunun işletilmesinin biraz zaman alacağını kaydettikten sonra, bunun muhtemel tesirlerini şu sözler­le ifade etmektedir: «Türkiyede pet­rol bulunması çok büyük siyasî ini­kaslar tevlid edecektir. Halihazırda dahi Ortadoğunun en büyük askerî kuvveti olan Türkiye, petrolden de is­tifade etmeye başlarsa bu dinamik millet müthiş bir kuvvete sahip ola­caktır.»

Muharrir, bundan sonra Türkiyenin Ortadoğu memleketleriyle gelişen mü­nasebetlerine temas etmekte ve Tür­kiyenin son hâdiseler sırasında güve­nilir bir müttefik olduğunu ispat et­miş, bulunduğunu yazarak makalesine son vermektedir.

 İstanbul :

Sanayi Vekili Samet Ağaoğlu, C.H.P. Genel Sekreterinin Çaycumadaki par­ti toplantısında kömür istihsali ve kö­mürle alâkalı sözlerinin yayınlandığı İstanbul ve Ankara gazetelerine bu­gün şu açıklamayı göndermiş:

«C.H.P. Genel Sekreteri Kasım Gülek'in Zonguldak'ta Çaycuma'da ken­di partisinin bir toplantısında kömür istihsali ve kömürle alâkalı bazı me­seleler hakkında söylediklerini oku­dum. Hemen açıklayayım ki, beyanat­ta ileri sürülen iddialar baştan başa yanlıştır, hatta yalandır.

Kasım Gülek, ciddiyetten tamamen uzak kalmış, bir politika ihtirasının zebunu olarak millî iktisadiyatımızın her çeşit parti mülâhazaları dışında telâkki edilmesi lâzımgelen çok ehem­miyetli bir mevzu üzerinde, diğer bü­tün konuşmalarında olduğu gibi yine rakamsız, delilsiz ve mesnedsiz konuş­muştur.

şimdi söylediklerini birer birer ele ah yorum. Diyor ki: «Bizim hazırladığı­mız plânlara göre kömür istihsali hâ­len 10 milyon ton olmalı idi. Halbuki beş milyon tondur.

C.H.P. iktidarı zamanında resmen ha­sırlanmış Havza amenajman plânla­rının hiç birinde 1956 veya 1957 istih­sali 10 milyon ton olarak yer alma­mıştır. O devirde hazırlanan plânlar­dan azamî istihsal ileriki seneler için 5 milyon 40 bin ton olarak tesbit edil­mişti. 1951 senesinde yani Demokrat Parti iktidarı zamanında program re­vizyona tabi tutularak 1957 nihaye­tine kadar istihsal 7 milyon 100 bin ton, 1955 senesi sonuna kadar yapı­lan revizyonda 1960 senesine kadar is­tihsal proğramlaştırılmış ve 1960 se­nesi için 8 milyon 352 bin ton tesbit edilmiştir.

Halk Partisi Genel Sekreteri kendi za inanlarında 1957 için 10 milyon ton­luk Arihsal Plânını tesbit edildiğini nereden çıkarıyor?

1955 deki revizyonda 1957 senesi için tahmin ettiğimiz istihsal, bilhassa 1955 senesindeki sel âfetine rağmen tahribatı hayli giderecek tedbirler sa­yesinde ve bu senenin ilk 6 aylık fiili istihsaline göre 6,5 milyon tonu bula­caktır ki, aradaki fark normal adde­dilebilecek bir nisbettir.

ilâve edeyim ki, taşkömür istihsali­miz inkişaf eden sanayiimizin ihti­yaçlarını karşıladıktan başka nakli­yat ve sanayi sahasında şimdiye ka­dar" kaydedilmemiş stoklar teminine de imkân vermektedir. 2 genci sekre­ter istihsat diye gösterilenin yarısı toz topraktır, yarısı da yıkamada gi­diyor, temiz kömür olarak % 50,3 ka­lıyor, iddiasındadır.

Dünyada mevcut taşkömürlerin hep­sinde, Havzanın jeolojik yapısına gö­re değişik nisbetlerde kül bulunur. Zonguldak nazarî randımanı % 65 ka­bul edilmiştir. 1957 senesinde 1950'ye nazaran üstün vasıflı kömür elde edil­miş ve fiili kapasite daima % 63'ün üstünde, hatta basan % 66 olmuştur. Kasım Gülek % 50,3 rakkanımı nere­den çıkarıyor?

Gülek, kömür yetiştirilmediğinden lavuar ve limanların tam kapasiteleriy-le çalışmadığını söylüyor. Filhakika liman., lavuar ve yükleme tesisleri. 15 milyon ton üzerinden yapılmıştır. Bunların inşaasma başlandığı tarihte kömür istihsali 5 milyon civarınday­dı. O günkü istihsale göre bu tesis­lerin ayarlanması kadar garip ve ha­talı bir husus olamazdı. Elbette gele­cekteki inkişaflar nazarı itibara alı­narak sabit ve devamlı olan bu. tesis­lerin kapasitesi ileride varılacak istih­sal miktarına göre hesaplanır. İleride varılacak azamî istihsal miktarına ulaşıncaya kadar geçecek zaman için­de ise, yine elbetteki o kapasiteye na­zaran iş hacminin daha az olduğu daima iddia olunabilecektir. . Acaba tesisler 5 milyon tona göre inşa edi­lip ileride istihsal miktarı arttıkça kapasitenin yükseltilmesi için tesisle­rin tevsiine gidilmek zaruretinde mi kalmmalıydı? İşte eski iktidarın yekilliğini de yapmış olan Kasım Gülek, ciddiyetten uzak ancak mevzu ile.alâ­kası olmıyanları kandır abilec ek söz­lerle kömür mevzuunu böyle istisma­ra çalışıyor.

Gülek, Başvekilin Zonguldak havzası ve liman tesislerini açmaya gidece­ğinden bahsederken:1 «Bunların Ame­rikan yardımı ile parasını biz sağla­dık, plânını programını biz 'hazırla­dık» diyor. Genel sekretere haber ve­relim ki, hüner plân ve programları sadece hazırlamakta değil,' tatbik ve tahakkuk ettirmektedir. Kaldı ki, on­ların plânını da biz revizyonlara tabi tutarak tezyid ettik.

Bu ne biçim lâftır? Faraza benim bir arsam vardır. Üzerine çok güzel bir ev yaptırmayı hayal ederim. Fevkalâ­de istidatlı :bir mimar arkadaşıma plânlarını da hazırlatır, hatta maket­lerini ve resmini dahi güzel renkli bo­yalarla yaptırır, müstakbel kâşanenin resmidir diye onu odamın mutena bir yerine korum. Ama, onu yaşatacak tek liram dahi yoktur.

İşte plân hikâyesi de bundan ibaret­tir. Zonguldak havzası gibi bir kö­mür servetine sahip olduktan ve işlet­me de kurulduktan sonra bu işletme­ninzarurî olarak bir program ve plâ­nı mevcut olacaktır.

Zonguldak liman tesislerinde Ameri­kan yardımı % 57, lavuarlarda ise% 36 dan ibarettir. Ayrıca biz iktidara geldiğimizden beri Zonguldak'm ame birlikte, vapurdan hareket etti. Akde­niz vapurunun yolcuları, geminin bir hasından öbür başına küpeştelerin­den sarkmış, hükümet reisini hararet le selâmlıyordu. Motor, hıncahınç in­sanla dolu mendireklerin arasından limana girerken, limandaki bütün ge­miler düdüklerini çalıyor, Başvekili hâmil motor bu selâma mukabele edi­yor, mendirekler üzerindeki halkla kayık ve takalardaki vatandaşlar, hü­kümet reisini durmadan alkışlıyor, yaşa, varol, diye haykırıyor. Başve­kilimiz de vatandaşların bu tezahürle­rini el salhyarak cevaplandırıyordu. Başvekilin iskeleye ayak basması ile heyecan son raddesini bulmuştu. İs­kelede Başvekili Ankaradan gelmiş olan Büyük Millet Meclisi heyeti aza­ları. Amerikan Büyük Elçisi Ekselans Fletcher Warren, mahallî erkân, Be­lediye Meclisi azaları, işçi ve esnaf te­şekkülleri temsilcileri karşıladılar.

Başvekil, meydanı ve yolları hınca­hınç dolduran vatandaşların dinme­yen alkışları ve heyecanlı tezahürleri arasında acık bir otomobile binerek limanın garbında bulunan lavuarlar ve liman kulesi bölgesine hareket et­ti. İskeleden oraya kadar bütün yol­lar hıncahınç doluydu. Vatandaşlar, bütün binaların pencere ve balkonla­rını da hevenk, hevenk doldurmuşlar­dı. Başvekilin otomobili, muazzam ka­labalık yüzünden çok yavaş ilerlemek mecburiyetinde kalıyordu. Otomobil ilerledikçe, alkışlar ve tezahürler de ilerliyor, Başvekilimiz halkm bu can­dan tezahürlerini mütebessim bir çeh­re ile ve el sallıyarak cevaplandırı­yordu. Otomobil kafilesi, çarşı yolu­nu ve demiryolu tesisleri üzerindeki yeni köprüyü geçerek kömür lavuarlari ve liman kontrol kulesinin bulun­duğu bölgeye vardı. Oradaki meydan­da, Hükümet Reisini candan alkışla­yan halkla doluydu ve yollar da ora­ya doğru akm etmekte devam eden halkla her dakika daha da kalabalıklaşıyordu.

Bütün Zonguldak'm Başvekilimize bu gün gösterdiği bu emsalsiz hüsnü ka­bul, kalkınma gayretlerini ne kadar büyük bir samimiyetle benimsediğini, elde edilen büyük neticeleri ne bü­yük bir memnunlukla müşahede ettiğini ve bu yolda hükümeti ne derece candan bir anlayışla desteklediğini açıkça göstermekteydi.

Zonguldak Belediye Reisi ile Etibank Umum Müdür Vekilinin ve Ereğli Kö­mür İşletmesi Umum Müdürünün ko­nuşmaları:

Açılış töreninde ilk sözü Zonguldak Belediye Reisi Mustafa Taner almış­tır. Başvekil Adnan Menderes'i selâm-lıyarak sözlerine başlayan Belediye Reisi demiştir ki:

«Baştan başa bir şantiye halini alan memleketimizde her gün yeni bir te­sisin, göklere yükseldiğini görmenin büyük sevinci içindeyiz. Başvekilimiz biraz sonra burada da iki büyük ese­rin açılışını yapacaktır. İktisadî sa­hada memleketin makûs talihini ye­nen Adnan Menderes'in daha pek çok başarılar sağlıyacağina inanıyor ve bundan büyük bir iftihar duyuyoruz. Kendisine ve mesai arkadaşlarına şük ranlarımızı sunarız.»

Müteakiben kürsüye gelen Etibank Umum Müdür Vekili Emin İplikçi, bu­gün açılan tesislerin enerji dâvamızın hallinde çok büyük rolleri olacağını belirterek konuşmasına başlamış ve devamla demiştir ki:

«Bunlar Havza amenajman programı arasında yer alan mühim tesislerdir. Büyük Ölçüde tatbikatına 1950 yılın­dan sonra başlanmış ve Havzadan yıl­da 7 milyon 200 bin ton tuvönan kö­mür istihsâli hedef olarak tesbit edil­miştir. Şimdiye kadar bu işler için 400 milyon liranın fevkinde para sarfedil-miştir. Hükümetimiz yalnız Havza amenajmaru ile meşgul olmakla kal­mayıp Garp linyitleri işletmesine da­hil olan linyit havzalarının gelişme­sini de sağlamış ve ayrıca sektörün linyit istihraç etmesinde her türlü yardım ve müzahareti esirgememiş ve bazı müesseselerle de işbirliği yapmış­tır. Bütün bu faaliyetlerin neticesi olarak Türkiyenin 1957 deki kömür ve linyit istihracı 10 milyon ton civarın­da olacağı hesaplanmıştır.»

Emin İplikçi, havzanın kömür imkân­larını arttıracak araştırmaların de­vam etmekte olduğunu ifade ederek konuşmasını bitirmiştir.

Daha sonra Ereğli Kömür İşletmesi Umum Müdürü Muzaffer Ulsoy, Zonguldak'ın kazandığı yeni tesislere dair teknik izahat vermiştir.

Bu izahata göre, havzada verimleri, kifayetsiz, ve randımanları tamamen düşmüş ve yıpranmış tesislerle . son seneler zarfında husule gelen inkişaf ve İlerleme hamlelerinin başarılması' güçleştiği ve hattâ imkânsız hâle gel­diği b'ir sırada Zonguldak lavuarmm, Zonguldak liman ve tesislerinin hiz­mete alınması bu başarılı hamlelerin süratle ve verimli bir şekilde İnkişa­fını sağlamış ye birçok kömür zayi­atını ve israfını önlemiştir. Zongul­dak'ta Kozlu, Çaydamar ve Asmadilaver ocaklarından istihsal edilen gün­de 12 bin ton kömür artık bu yeni la-vuarda yıkanmaktadır. Çok fazla kö­mür zayiatına sebebiyet veren ve gay­ri iktisadî olan' eski ve yıpranmış üç küçük lavuarm yerini alan bu muaz­zam tesis sayesinde hem yıkama ame­liyesi bir tek merkezde toplanmakta, hem de çok küçük kömür zerreleri­nin yıkanmasına elverişli cihazlar sa­yesinde kömür zayiatı bertaraf edil­miş'bulunmaktadır. Otomatik şekilde ilerleyen lâstik kayışlar üzerinde lavuara sevkedilen kömür burada elek­lerden geçirilerek büyüklüklerine göre tasnif edilmekte, yıkanmakta ve silo­lara alınarak dinlendirildikten sonra lavuarla irtibatlı yükleme tesislerinin bandları vasıtasıyla rıhtımdaki va­purlara, kolayca yükletilmektedir.

Havzanın inkişafında büyük rolü olan Zonguldak limanına gelince, bunun bütün ileri inkişafları karşılayacak son sistem makinelerle mücehhez modern bir hâle getirilmesi zarurî idi.

Bu sebeple de 33 milyon 900 bin lira sarfıyla iç sathı 32 hektara çıkarılan Zonguldak limanı inşa edilmiş ve 6 milyon 200 bin lira sarfıyla da direk ve eşya vincleriyle teçhiz edilmiştir. 460 metrelik Kuzey ve 410 metrelik Batı dalgakıranlanyla çevrilmiş ve derinliği 10 metre olan bu limanda 10 bin tonluk gemiler rahatça manevra yapabilmektedirler. Limanda 510 met­re uzunluğunda bir kömür rıhtımı ile 200 metre uzunluğunda direk boşalt­ma rıhtımı ve 290 metre uzunluğunda bir ticarî eşya rıhtımı vardır. Kö­mür rıhtımında aynı zamanda onar bin tonluk üç vapura saatte 1350 ton normal ve 1620 ton âzami kömür yük-liyecek üç yükleme kulesi mevcuttur. Ayrıca, stoktan kaldırılacak kömürler için de üç adet elevatör vardır ki, bun larm da beherinin saatte kaldırma kapasitesi normal 300 ve azami 360 tondur. Kömür istihsâli için lüzumlu maddelerden biri olan maden direk­lerinin tahliye ve stokajı ve. sevkıya­tı İçin lüzumlu 200 metre uzunluğun­da bir rıhtım ye 7000 metre karelik beton stok sahası vücuda getirilmiş ve beşer tonluk seyyar iki vinçle teçhiz edilmiştir. Bu sayede senenin her gü­nünde vasatî 1000 metreküp maden direğinin tahliyesi mümkün olacaktır. Havzanın ihtiyacı olan sair çeşitli malzemenin boşaltılması için de 290 metre uzunluğunda ve 30 metre ğe' nişîiğinde diğer bir rıhtım daha vü-cude getirilmiş ve birisi beş, diğeri onbeş ton kapasiteli iki.seyyar vinçle teçhiz edilmiştir;

Ereğli Kömür İşletmesi Umum Müdü­rü, gerek direk, gerekse eşya rıhtımın­da boşaltılan malzemenin vapurlar- dan doğruca vagon veya kamyonlara süratle ve kolay bir şekilde yüklene,ceğini, evvelce pek iptidaî bir tarzda yapılmakta olan tahliye ameliyesinin böylece bertaraf edilmiş olduğunu söz lerine ilâve etmiştir.

Müteakiben Sanayi Vekili Samet Ağaoğlu kürsüye gelerek, sık sık alkış­larla kesilen bir konuşma yapmıştır. Samet Ağaoğlu demiştir ki:

«Yeni büyük eserlerin açılışında sizle­ri selâmlamak fırsatını elde ettiği­miz için derin bir bahtiyarlık hisse-diyoruz. Üzerinde bulunduğumuz top­rak millî iktisadî, kalkınmamızın en ehemmiyetli iki unsuru olan demir ve kömürü işleyen topraklardır. Türk« vatanının damarlarına dağılan kan, işte burada hazırlanmaktadır. Bu iti­barla Zonguldak, Türk millî müdafa­asının ve Türk millî iktisadinin en ehemmiyetli merkezlerinden birisidir.

Yeni bir iktidar zihniyetinin, iş gör­me hamle ve gayretinin, yepyeni bir vatan ve millet telâkkisinin kısa zar manda ne kadar muazzam işler basardığını göstermeğe Zonguldak tek başına kâfi gelebilir. İşte son seneler İçinde burada yapılan işlerin kısa bir bilançosu:

Kapasiteleri yekûnu günde 25 bin ton iki lâvuar. Büyük bir liman ve günlük kömür işleme kapasitesi 18 bin'ton tahmil ve tahliye tesisleri... Ayrıca bir ticarî eşya rıhtımı... Çatalağzi santra­lına 60 bin kilovatlık İlâve yeni bir ünite... Havzada kömür istihsâl im izi 1960 senesinde 8,5 milyon tona yük­selecek yeni istihraç tesis, ve vasıta­ları... Filyosta 12 bin ton kapasiteli şamot ve 4 bin ton kapasiteli Silika tuğlası ilâvl tesisleri... Karabükte 1950 senesinde, yani iktidara geldiği­miz tarihte nazarî 110 bin ton, fiilî 73 ton kapasiteli,hadde mamulü tesis­lerini fiilen yüzellialtı bin tona çıka­ran tesisler... 300 bin ton kapasiteli yeni bir kok fabrikası... 220 bin ton kapasiteli Sinter tesisleri. 18 bin ton kapasiteli boru fabrikası. Hâlen mu­kavelelere bağlanmış olup inşasına geçilen yeni çelik fırmlarıyla kapasiJeyi 700 bin ton çeliğe yükselten te­sisler ve ayrıca hadde mamullerini 650 bin tona çıkaracak yeni İlâveler... Boru istihsalini 36 bin tona yükselte­cek diğer tevsiat..

Yalnız şu saydığım tesislerin kıymet olarak rakkamla ifadesi 500 milyon lirayı bulmaktadır. Fakat sizlere ha­ber verim ki, yeni tesis ve ilâvelerle, bu miktar yakında yarım milyarı da aşmış olacaktır.»

Sanayi-Vekili,'konuşmasının b'ura'sırida, hükümetin kömür politikasına te­mas etmiş ve başta kömür .olmak üze­re bütün, madenlerimizi Türk mille­tinin emrine biran evvel tahsis et­mek olan bu politikanın fiili gelişme­lerine dair izahat vererek demiştir ki;

«Demokrat Parti iş toaşıria geldiği za­man havzada günlük istihsâl ancak onbirbin tonda idi. Kısa bir müddet zarfında bu miktar 18 bin 200 tona yükselmiştir. Yani yüzde yüze yakın bir yükseliş... Diğer bir ifade ile se­nede üç milyon tonluk istihsâl bir misli arttırılarak 6 milyon tona çıka­rılmıştır. Yani yüzde "yüz bir artış. Bugünkü fiilî istihsâlimiz "6,5 milyon tondur. Haibuki eski iktidarın 1948 senesinde hazırladığı amenajman plâ nma göre, varmayı tasarladığı en yüksek istihsâl rakamı takriben 5 milyon tondan ibaret idi. Millî kalkınma­mızın en mühim unsurlarından biri olan taş kömürü ve linyit istihsâlin deki bu büyük gelişme sayesinde bu­gün artık Türkiyede bir kömür dâva­sı kalmamıştır. Memleketimizin sa­nayileşmesi, nakliyatı ve nihayet hal­kımızın teshin ihtiyacı "için lüzumlu kömürü, ihtiyaçlarımızla, mütenasip bir seviyede istihsâl, etmekteyiz.

Samet Ağaoğlu sözlerinin burasında eski bir hatırayı naklederek şöyle de­miştir :

«Kısa bir zaman önce, şimdi muhale­fet saflarında bulunan eski bir İşlet­meler Vekili, burada, Zonguldak'da tetkikler yaptıktan sonra bir akşam İstanbul Valisine telefonla emir ver­di ve kömür istihsâlimiz kâfi gelmiyor, İstanbul şehrinin bir kısım ışık­larını söndürünüz, dedi. O İşletmeler Vekili, kömür istihsâlimizin 800 bin ton açık verdiğini söylüyor ve hiç de­ğilse 300 ilâ 400 bin ton kadar kömür itb âli lâzımgeleceğini söylüyordu. Hattâ bu yolda bir de kararname ha­zırlamıştı. İstanbul Valisi, haklı ola­rak bu durumu derhal Başvekile ha­ber verdi. Başvekil, İşletmeler Veki­lini bularak böyle bir emrin verilme­si doğru olmıyacağmı, gereken tedbir­ler alınarak istihsâlin arttırılması ci­hetine gitmek lâzımgeldiğini söyledi ve emri geri aldırdı.

Başvekil haklı idi. Çünkü o eski veki­lin zihniyeti kolay çalışma zihniyeti idi. Memleketin kıymetlerini hareke­te getirerek randımanı arttıracak yer de kömür ithâlini düşünmek daha ko­layına geliyordu. Halbuki hakikî ham­le, hakikî kalkınma azmi, millî kıy­metleri her ne bahasına olursa olsun değerlendirmeği icap ettirirdi. Allaha çok şükür kömür ithâl etmek gibi Türk milleti için çok ayıp sayılacak bir duruma düşmedik ve gene Allaha çok şükür kömür istihsâlini milletimi­zin' artan ihtiyaçlarını karşılayacak bir seviyeye ulaştırdık. Burada ibret­le belirtilecek olan nokta o zaman bu zihniyette olan insanların şimdi bi­zini iktisadî politikamızı tenkid etmek gibi bir garabete düşmüş olmalarıdır. Bugün iftiharla söyleyebiliriz ki, Dev­let Demiryollarının kömür stokları şimdiye kadar görülmedik bir merha­leye, 100 bin tona ulaşmıştır. İstan­bul Elektrik Santralına 120 günlük stok sağlanmıştır.

Çimento sanayimiz için iki aylık ih­tiyaca yetecek stok temin edilmiştir. Topyekûn sanayimizin stokları bey­nelmilel standarda yani 60 günlüğe çok yaklaşmıştır. Şimdi senede 200 300 bin ton kömür ihraç etmek sure­tiyle memleketimize yeni tesisler sağ­lamak imkânlarını da elde etmiş bu­lunuyoruz.»

Sanıet Ağaoğlu, sözlerini bitirirken kömür havzasına dair yalan ve mak­satlı iddialarla işçilerimizi hatalı yol­lara götürmek gayretinde olan bazı politikacıları tenkid etmiş ve şöyle demiştir:

«Bunlar, yanlış rakamlar veriyorlar, yanlış hesaplar yapıyorlar ve böylece hakikatleri gözlerden silebileceklerini sanıyorlar. Milli müdafaamız için ha­yati bir ehemmiyet taşıyan bu kabil mevzuları haris bir takım emellerin tahriki ile günlük politikada konu ha­line getirmek ayıptır, günahtır, yazık­tır. İşçi vatandaşlarımız bu politika­cıların beyhude bir gayret içinde bo­caladıklarını çok iyi biliyorlar. Türk işçisi ve mühendisi, kendisine düşeni hakkıyla ifâ ederek memleketimizin topyekûn kalkınmanın hazırladığı parlak istikbâle dev adımlarla koş­makta olduğunu çok iyi bilmektedir. Türkiye lâyık olduğu medeniyet sevi­yesine hiç şüphesiz çok yakında ka­vuşacaktır.»

Sanayi Vekilinin bu konuşmasını ta­kiben Başvekil Adnan Menderes Zon­guldaklıların muazzam tezahüratı ara sında yeni limanla, liman tesislerini ve daha sonra da laboratuvarları açmış­tır.

7 Ağustos 1957

 Filyos :

Bugün öğle üzeri Zonguldak'tan bura­ya gelen Başvekil Adnan Menderes, halkın coşkun    tezahüratı    arasında ateş tuğlası fabrikasının yeni kısmı­nı işletmeye ajmış ve diğer bir tesi­sin temeline ilk harcı koymuştur.

İstasyon ve civarını dolduran muaz­zam bir vatandaş topluluğunun sevgi gösterileri arasında doğruca fabrika sahasına giden Başvekil Adnan Men­deres burada da Filyosluların tezahüratıyla karşılanmıştır.

Filyos Belediye Reisinin kasaba adına şükranlarını ifade eden kısa konuş­masını müteakip Sümerbank Umum Müdürü Mehmet Akın, buradaki yeni tesisler hakkında izahat vermiştir. Filyos ateş tuğlası fabrikasının tevsi edilen kısmı iki buçuk milyon liraya mal olmuştur.

Senelik istihsâl kapasitesi ise, oniki bin tonu şamot tuğlası ve harcı, 4 bin tonu da Silika tuğlası olmak üzere cem'an 16 bin tondur. Bu ilâve saye­sinde Filyos fabrikamızın istihsal ka­pasitesi cem'an 28 bin tona yükseliştir. Filyos ateş tuğlası fabrikası­nın mamulleri, bilhassa çimento fabrikalarıyla ağır endüstrinin, hava gazı fabrikalarının, kara ve deniz yolla­rının ve nihayet porselen sanayiinin ateş tuğlası ihtiyacını karşılamakta­dır. 1949'da 3200 tondan ibaret olan Şamot tuğla ve harcı istihsâli kısa za­manda 18 bin tona ve nihayet şimdi de 28 bin tona yükselmiştir.

Bu ilâve kısmın en büyük hususiyeti döviz sarfıyla hariçten malzeme ge­tir ilm eksizin kendi imkânlarımızla kurulmuş olmasıdır. Filyos ateş tuğ­lası fabrikamızın mamulleri hariçte de çok rağbet görmekte ve İsrarla ararimaktadır. Dünyaca tanınmış ateş tuğlası fabrikaları bu mamulle­rin değerini daima takdir etmekten geri kalmamışlardır. Daha şimdiden ateş tuğlası ihracı imkânlarını sağla­mış, hattâ, dışarıya ecrübemahiyetinde bir miktar ateş tuğlası da sevketmiş durumdayız.

Sümerbank Umum Müdürü, temeli atılacak yeni tesis hakkında da iza­hat vermiştir. Bu fabrika, ağır sanayi tesisleriyle çimento sanayiinin ihtiya­cı olan manyezit ve krom manyezit tuğlası imâl edecektir. İstihsâl kapa­sitesi on bin tondur. Bir sene içinde ki mâl edilecek ve sekiz milyon lira­ya mal olacaktır. Manyezit ve krom manyezi; tuğlaları da çok kıymetli bir ihraç maddesidir. Filyos fabrikasında istihsâli arttırmak ve yeni tevsileri tamamlamak suretiyle 1950 yılından bu yana sağlanan döviz tasarrufu 26 milyon lirayı aşmaktadır.

Mehmet Akının bu izahatından sonra Başvekil Adnan Menderes, Filyosluların heyecanlı tezahürleri arasında yeni manyezit ve krom manyezit te  sislerinin temeline ilk harcı koymuş, ateş tuğlası fabrikası tevsiatmı da iş­letmeye açmıştır. Yeni kısmın gezil­mesinden sonra Başvekil trenle "Filyos'tan ayrılmış ve istasyonda çok sa­mimî gösterilerle uğurlanmıştır.

 Karabük :

Başvekil Adnan Menderes, beraberin­deki zevatla birlikte Bartın ve Saf­ranbolu'yu ziyaret ettikten sonra saat 19’da otomobille Karabük'e gelmiş ve vatandaşların çok hararetli tezahüratiyle karşılanmıştır.

Başvekil Adnan Menderes, daha evvel Bartın'da da caddeleri hıncahınç dolduran halkın coşkun sevgi göste­rileriyle istikbâl edilmiştir. Belediye Reisinin Bartınlı vatandaşların büyük sevinçlerine tercüman olan ve çimen­to fabrikası, enerji ve Bartın koyu ağzının temizlenmesi isteklerini ifade eden hitabesine cevap olarak Başveki­limiz kısa bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmasında kendisine gösterilen sa mimî hüsnü kabule teşekkür etmiş, Bartınlıların isteklerinin derhal ta­hakkuk ettirileceğini söylemiş, çimen­to fabrikası bahsinde bazı müşküller­le karşılaşıldığımı, fakat kararın alın­mış bulunduğunu ve kısa bir zaman­da harekete geçileceğini sözlerine ilâ­ve etmiştir. Çimento mevzuunda bir takım dedikodular yapılmış olduğunu söyleyen Adnan Menderes, bu gibile­rin sözlerine ehemmiyet verilmemesi lâzimgeldiğini, sureti haktan görün­mek isteyenlerin suretine değil siyretine ehemmiyet verilmesi tavsiye­sinde bulunmuş, hükümetin millet iş­leriyle meşgul olduğunu, memleketin her tarafında olduğu gibi Bartın'da da vatandaşların isteklerinin yanı başımda medenî ihtiyaçlara cevap vere­cek daha birçok işlerini yapmak ka­rarında bulunduğunu ve bunları mut­laka yapacağını ifade etmiştir.

Başvekil sözlerini halkın sürekli al­kışları ve sevgi tezahürleri arasında, Türk milletinin hizmetinde bulunma­nın mazhariyetlerin ve saadetlerin en büyüğü olduğunu belirterek bitirmiş­tir.

Halkın coşkun tezahürleri arasında Bartın'dan ayrılan Başvekil Adnan Menderes, yol boyunca köy ve kasa­balarda ve yol kavşaklarında vatan­daş toplulukları tarafından hararetle selâmlanmış, Safranbolunun Bağ ma­hallesinde büyük bir kalabalığın hu­zuruyla kasabaya getirilen suyu aç­mıştır.

Karabükte de büyük tezahürlerle kar­şılanan Başvekil Adnan Menderes, be­raberindeki zevatla doğruca demir ve celim fabrikalarına gelmiş ve orada büyük bir vatandaş topluluğunun al­kışları arasında kontinü çubuk, pro­fil ve şerit haddehanesinin temeline ilk harcı koymuştur.

Daha evvel demir ve çelik fabrikaları umum müdürü Ali Çimen, Karabük tesisleri tevsiatı ile yeni kurulacak fab rika hakkında izahat vermiştir.

 Karabük :

Başvekil Adnan Menderes bu akşam Karabükte yeni haddehanenin teme­line ilk hadcı koyduktan sonra Kara­bük Belediyesini ziyaret etmiş, Bele­diyenin önünü ve civarını hıncahınç dolduran muazzam bir vatandaş top­luluğu tarafından hararetli tezahür­lerle karşılanmıştır.

Başvekil, dinmeyen alkışlara cevap vermek üzere Belediye binasının bal­konuna çıkmış ve halkı samimiyetle selâmlamış tır. Gittikçe artan tezahür­ler karşısında Başvekil Adnan Men­deres Karabüklülere kısa, bir hitabe-de bulunmuş, gösterilen sevgi teza­hürlerine karşı şükranlarını bildir­dikten sonra devamla demiştir ki:

«Dün Zonguldak'ta liman tesislerini ve kömür  lavuarlarmı  açtık. Bugün burada yeni haddehanenin temelini atmış bulunuyoruz. Yarın da Kasta­monu'da yeni bir şeker fabrikasının temelini atacağız. Yurdumuzun her köşesinde deste deste yeni tesisler ya hizmete açılmak, yahut da temelleri atılmak üzere bizi beklemektedir. Bü­tün bu tesisler, Türk milletinin azim ve gayretinin ve bize olan güveninin birer neticesidir.»

Başvekil Adnan Menderes bundan sonra memleketin demir ve çelik is­tihsâlinden bahsetmiş ve şöyle demiş­tir:    

«Biraz evvel aldığımız izahata göre, bugün Türkiye'de nüfus başına ancak 15 kilo demir istihsâl etmekteyiz. Bu miktar Amerika'da 700, İtalyada 120 kilodur. Bunların yanında Türkiyelin adam basma ancak 15 kilo demir is­tihsâl ettiğini düşünürsek, bundan teessür duymamak mümkün olmaz. Fakat üzülmeyiniz. Şimdi vereceğim mütemmim malûmat ile bu teessürü­nüz meserrete inkılâp edecektir.1949 senesinde Karabükün nüfus ba­şına demir istihsâli altı kilo idi. Bu­gün bu miktar 15 kiloya yükselmiş­tir. 1959 senesine ayak basacağımız anda, yâni bir sene sonra ise, bu mik­tar 60 kiloya yükselmiş olacaktır. Bu, istihsâlin on senede on misli artması demektir. Görüyorsunuz ki, bu tem­po ile yürüyecek olursak, üç ilâ beş sene sonra medeni memleketlerin öl­çülerine yaklaşmış bulunacağız. Zira, sizlerin de bildiğiniz gibi medenî mil­letlerin seviye ve kudretleri istihsâl ve istihraç ettikleri demirle ölçülmek­tedir.»

Başvekil Adnan Menderes daha sonra sözlerine şöyle devam etmiştir:

«Bugüne kadar memleketimizde çok büyük tesisler vücuda getirdik. Bun­lar bir başlangıçtı. Fakat memleket ölçüsünde bir iktisadi kalkınmanın en mühim safhası da bu idi. Bundan son­ra, şimdiye kadar yapılmış olan ham­leler sayesinde, asıl büyük işleri ba­şarmak imkânı artık elde edilmiş bulunmaktadır. Zira siyasî, içtimaî ve iktisadî bütün engelleri artık arka­mızda bırakmış bulunuyoruz. Yolumuz aydındır. Memleketimiz, eskisi ile kıyas kabul etmiyecek bir hızla nurlu bir istikbâle doğru yürümektedir. Ati­ye emniyetle bakan mesul bir adam sıfatiyle size bütün ümitlerimizin ve ümitlerinizin mutlaka karşılıklı iti-mad içinde karşılıklı konuşup eser­lerimizle iftihar edebiliyoruz. Ben ve arkadaşlarım, vazifesini tamamiyle yapmış insanların vicdan huzuru için de, neş'e dolu gözlerinizin içine bak­makta ve karşınızda böyle bir emni­yetle konuşmaktayız. Tam bir şevk ve emniyet içinde âtiye bakmakta, cena­bı hakka şükranlarımızı sunmakta­yız.

Başvekilin bu sözleri hararetli teza­hürlerle karşılanmış müteakiben Be­lediye Reisi, Belediye Meclisinin ge­çenlerde almış olduğu karar gereğin­ce, Başvekilimize Karabük fahrî hem­şehriliği beratını takdim etmişir.

 Karabük :

Başvekil Adnan Menderesin bugün temeline ilk harcı koyduğu Kontinüçuouk profil ve şerit haddehanesinin
de ikmâli ile Karabük demir ve çelik fabrikalarının, yakında büyük tev­si plânına dahil tesislerden birine da­
ha kavuşmuş olacaktır. İşletme Umum Müdürü bu münasebetle yaptığı ko­nuşmada Karabük fabrikalarımızın
tevsiatı hakkında etraflı izahat ver­miştir. 

Memleketimizin en önemli sanayi merkezlerinden biri olan Karabük demir ve çelik fabrikaları bilhassa 1949'dan sonra birçok yeni tesisler ilâvesi suretiyle genişletilmiş, istihsâl edilen mamullerin gerek çeşit ve ge­rek miktarı devamlı surette artarak büyük bir inkişaf kaydetmiştir. Nitekim 1949 ve 1956 istihsal rakamları şöyledir:

Yıllık kok istihsâli 293 bin tondan 503 bin tona, ham demir istihsâli 114 bin tondan 220 bin tona, külçe çelik istih­sali 103 bin tondan 193 bin tona, had­de mamulleri istihsâli 71 Din tondan ' 154 bin tona, font boru istihsâli 11 bin tondan 27 bin tona sülfrik asit is­tihsâli 9 bin tondan 17 bin tona, sü­per fosfat istihsâli de 9 bin tondan 10 bin tona yükselmiştir. Ayrıca 1949 dan sonra ikinci bir kok fabrikasıyla sinter ve göztaşı tesisleri ve bir de savurma boru .fabrikası kurulmuş ve hepsi de ikmâl olunarak faaliyete geç mistir.

Memleketimizdeki kalkınma hamlele­rine muvazi olarak yeni tesisler kurul­masına rağmen demir ve çeliğe olan ihtiyaç günden güne artmış bulun­maktadır. Bugün medeniyet seviyesi­nin ölçülerinden birisi de memleket­lerin nüfus basma isabet eden demir ve çelik istihsâl ve istihlâk miktarı­dır. İleri memleketlerin nüfus başına düşen yılda demir ve çelik istihsâl ve istihlâki şöyledir: Birleşik Amerikada 700, Batı Almanyada 435, İngilterede 390, Belçika ve Lüksemburg'da 300, Fransada 290, İsviçrede 280, Hollanda da 275, Avsturya'da 215, İtalyada 120 kilo olmasına mukabil Türkiyede an­cak 15 kilodur. Görülüyor ki memle­ketimizdeki istihsâl ve istihlâk çok düşüktür. Bunun ileri memleketler seviyesine getirilmesi zarureti aşikâr­dır.

Bunu dikkate alan hükümet Karabük İşletmelerinin tevsiini önce 400 bin ton, mbilahare 1956 yılı başlarında 600 - 700 bin ton kapasiteli olarak proğ-ramlaştırmış ve programın tatbika­tına geçilerek şimdiden büyük ilerle­meler kaydedilmiştir. 1949 senesinde Karabükte istihsâl edilen demir ve çe­liğin nüfus başına isabet eden mik­tarı 6 kilodan ibaret idi. Yeni tevsi programı tamamlanarak kurulmakta olan fabrikalar çalışmaya başladığı zaman, 1959 yılında nüfus başına isa­bet edecek miktar 60 kiloya yüksele­cektir.

Karabük- demir ve çelik fabrikaları­nın tevsii ile alâkalı olarak kurul­makta olan yeni tesisler şunlardır:

 Blok haddehanesi kav çukurları­nın montajı bitmiş ve işletme tecrü­beleri yapılmıştır.

Blok haddehanesinin binası ilemakine aksamının montajı bitmiştir.Elektrik tesisatı monte edilmektedir.28 lik büyük profil haddehanele­rinin montajı ilerlemiştir.

Çelikhanenin 600 bin tonluk ka­pasiteye   çıkarılabilmesi' için  lüzumlubinalar inşa edilmiş ve fırınların n
tajı ilerlemiştir.

 Sinter tesisatının bir Alman fir­masına  ihale   edilen  tevsi   inşaatınayakında başlanacaktır. Üçüncü yüksek fırının ihalesi ya­pılmış ve temeli atılarak inşaata ge­çilmiş tir. Kapasitesi 330 bin tondur.

 Kontinü çubuk, ince profil ve şe-şit  haddehanesinin  ihalesi   1957  Ma­yısında  yapılmış ve bugün de temeli atılmıştır.

6Üçüncü bir kok fabrikası inşasıiçin bütün hazırlıklar  tamamlanmış­tır.   

7Karabük işletmelerinin senelik kapa­siteleri bir program dahilinde müte­madiyen artarken bu tesislerde çalı­şacak elemanların miktarının da ar­tacağı da düşünülerek mevcut sosyal tesislere İlâveten bu sene takriben 400 ev, 700 kişilik bir sinema ve 5000 dişilik bir sta'dyom, 10.000 kişilik işçi pavyonu hizmete açılmış olacaktır. Ayrıca 150 yataklı ve tam teşk-illi bir hastahanenin yaptırılması da karar­laştırılmıştır.

Tevsi projelerinde şimdiye kadar mem leketimizde adet halinde olan anah­tar teslimi komple tesisler siparişi yo­luna gidilmiyerek. tesislerin çelik konstrüksiyonunun tamamı ve maki­ne aksamının bir kısmı Karabük'te yerli malzeme ve kendi işçiliğimizle imâl olunmak suretiyle azamî döviz tasarrufu esas tutulmuştur' Bu arada sinter, yüksek fırm, çelikhane ye had­dehanenin yirmi milyon Türk lirası değerindeki 17 bin tonluk çelik inşa­atı Karabük atölyelerinde yapılmak­tadır.

 Taşköprü :

Başvekil Adnan Menderes, Kastamo­nu şeker fabrikasının temel1 atma me­rasimini takiben buraya gelmiş ve Taş köprülülerin heyecan dolu sevgi tezahürleriyle ve büyük bir coşkunlukla karşılanmıştır. Hükümet Reisi, alkış­lar ve dinmeyen tezahürat    arasında doğruca Belediye meydanına gitmiş ve vatandaşların devamlı istekleri üzeri­ne beraberindeki arkadaşlarını konuş­maya davet etmiştir.

Önce Balıkesir Mebusu Sıtkı Yırcalı söz almış, Başvekilin şahsına ve onun şahsında Demokrat Parti iktidarına gösterilen derin muhabbet dolayısıyla teşekkürlerini bildirmiştir.

Daha sonra Dahiliye Vekili Dr. Na­mık Gedik söz almış, yedi sene evvel iktidara gelmiş olan Demokrat Parti­nin o zaman biri işlenmemiş diğeri mâl edilmiş iki emsalsiz hazineyi de­vir aldığını hatırlatmış ve demiştir ki:

«Bu hazinelerden işlenmemiş olanı Türk vatanı, ihmâl edilmiş olanı da Türk milleti idi. O andan itibaren De­mokrat Parti iktidarı vatan ile mille­ti birleştirmiş ve durmadan yeni eser­ler meydana getirmek suretiyle bu ha­zinelerin baha biçilmez değerini orta­ya çıkarmıştır. Bugün Türkiye mesut ve bahtiyar nâdir memleketlerden biridir. İçeride huzuru tamdır. Dışa­rıda itibarı büyüktür.

Türk milletinin husûmete karşı her vesileyle izhar ettiği büyük itimad sa­yesinde bu neticeler sağlanmıştır. Ye­ni devrin getirdiği muazzam nimet­lerden vatanın her köşesini müstefit kılabilmek için bundan sonra da De­mokrat Parti iktidarı bütün gücüyle çalışmağa devam edecektir.»

Müteakiben Sanayi Vekili Samet Ağaoğlu konuşmuş, bu defaki seyahatte de uğranılan her yerde vatandaşların Hükümet Reisini büyük bir iştiyakla bağırlarına bastıklarını belirtmiş, bu büyük muhabbetin iktidarın müsbetve verimli icraatından doğduğunu kaydederek demiştir ki:

«Şu heyecanlı topluluğunuz hem bu sevgi ve itimadın, hem de meydana getirilen eserleri inkâra kalkışanlara karşı vicdanlarınızda hissettiğiniz haklı infialin ifadesidir. Bunu, el ile tutulur halde hissetmemeğe imkân yoktur. Demek ki içinizde seçim ha­zırlığı var. Seçimlerin ne zaman ola­cağını bilmiyorum. Bunun kararını ancak selâhiyetli makamlar verir. Fakat önümüzdeki seçimlerde vereceği­niz reylerle bu iftira ve haksızlıklara karşı isyan etmek kararında olduğu­nuz yüzlerinizden ve gözlerinizden açıkça okunuyor. Sizleri tebrik ede­rim, Taşköprülüler.

Daha sonra Maliye Vekili Hasan Polatkan söz almış, Demokrat Parti ikti­dara geldikden beri sarfedilen gayret­lerin artık en kesif bir ölçüde seme­relerini vermeğe başladığını, her ka­rış vatan toprağının âbideleşmiş eser­lerle kaplanmakta olduğunu söylemiş­tir.

Hasan Polatkan, Demokrat iktidarın Türk milletini en ileri milletler sevi­yesine ulaştırmak yolunda verdiği sö­zü bu suretle yerine getirmekte bu­lunduğunu kaydettikten sonra şöyle demiştir:

«Vatandaşlarımız bu politikayı can­dan tasvip ettiklerini her vesile ile göstermektedir. Muhalefetin tezvirle­rine karşı en susturucu cevabı da se­çimde sandık başlarında verecekleri­ne şüphe yoktur.»

Daha sonra Kastamonu Mebusu Hil­mi Dura konuşmuştur. Hilmi Dura Hükümet Reisine ve Demokrat Par­ti iktidarına karşı her tarafta göste­rilen büyük muhabbet tezahürlerinin ifade ettiği derin mâna üzerinde dur­muş ve Demokrat Partinin bir baskı siyaseti takip ettiği iddialarını fiilen tekzip eden bu müşahhas vakaya dikkati çekmiş, önümüzdeki seçim­lerde baskı yapılacağı teranelerini bir iftira olarak vasıflandırmış, 3 - 5 ay, nihayet 7 - 8 ay sonra seçimlerin ya­pılacağını, tek dereceli iki seçimde başarılı imtihan vermiş olan milleti­mizin bu defa da aynı olgunluğu gös­tereceğine şüphe bulunmadığını kay­detmiştir.

Bu konuşmalardan sonra Başvekil Adnan Menderes, meydanı çınlatan alkışlar arasında söz alarak, metnini ayrıca verdiğimiz konuşmasını yap­mıştır.

Başvekilimiz daha sonra yeni Beledi­ye binasının temeline ilk harcı koy­muş ve Taşköprü kendir fabrikasını ziyaretten sonra Kastamonu'ya dön­müştür.

8 Ağustos 1957

 Kastamonu :

Başvekil Adnan Menderes'i, Kastamo­nu bugün şehir tarihinde misli görül­memiş azamet, heyecan ve samimi­yette tezahüratla karşılamıştır.

Sabah Karabükten otomobillerle ha­reketten itibaren yol boyunca her yer­de tezahüratla istikbal edilen ve Kas­tamonu'ya yaklaştıkça, içleri heye­canlı vatandaşlar öolu yüzlerce oto­mobil, otobüs ve kamyonla büyüyen kafile saat 13'te Kastamonu şehrinin methaline gelmiştir.

Kadın erkek, genç  ihtiyar bütün Kastamonulular sabahtanberi Başve­kil Adnan Menderesin geçeceği yolla­ra dökülmüş, Hükümet Reisini heye­canla beklemekte idiler. Bütün Kasta­monu'da emsalsiz bir bayram havası hüküm sürüyordu. Şehrin methalin­den itibaren Cumhuriyet Meydanına kadar bütün yollan hıncahınç doldu­ran vatandaşların dinmek bilmeyen alkışları ve gittikçe fazlalaşan sevgi tezahürleri arasında Başvekil A. Men­deres, hükümet konağına ancak ya­rım saatte vasıl olmuştur.

Başvekil, koskoca meydanı hıncahınç dolduran Kastamonuluların sürekli tezahürleri arasında bir hitabede bu­lunmuş, kendisine ve arkadaşlarına gösterilen bu emsalsiz iyi kabule, de­rin alâka, muhabbet ve itimada nasıl teşekkür edeceğini bilemediğini ve bu heybetli manzara karşısında heyecan­dan âdeta nutkunun tutulmuş oldu­ğunu belirterek söze başlamış ve de­vamla demiştir ki:

«Namınıza konuşan arkadaşın biraz evvel ifade ettiği gibi, bir dereceye kadar kenarda kalmış bir vilâyet ola­rak bazı şekvalarınız vardır. Buna rağmen görüyorum ki, iktidarımıza olan itimadınız berkemaldir. Bu de­rece heybetli bir kitle olarak bizi kar­şılamanız bunun en açık delilini teş­kil ediyor. Bu itimadınıza behemahal lâyık olmaya çalışacağız ve mutlaka .da olacağız.»

Başvekil, ziyaretinin sebebini izah ederken, bugün temeli atılacak olan Kastamonu Şeker Fabrikasının bölge için arzedeceği ehemmiyet üzerinde durmuş, şeker fabrikasının yalnız mu­ayyen miktarda işçi çalıştırmakla kal-mıyacağını, ziraa t şartlarını değişti­receğini, sür'atü terâkkilere yol aça­cağını söylemiş, 1960'dan da evvel bi­terek 1959 kampanyasına yetiştirile­cek olan fabrikanın Kastamonululara yalnız maddî menfaatler değil, mane­vî faydalar da sağlayacağını, fabrika­nın yapılmaya başlama siyle birlikte hemen pancar ziraati hazırlıklarına da başlanacağını, önümüzdeki sene pancar ekilip bunun 1959 kampanya­sında işleneceğini belirtmiştir. Başve­kil ayrıca Kastamonu'ya Çatalağzm-dan pek yakında bol ve ucuz elektrik verileceği, bu ziyaret esnasında Kas­tamonu'ya ve civar kazalara ait muh­telif mevzu ve meselelerin yakından tetkik imkânının bulunacağı ve böyle­ce bu ziyaretin esaslı bir hamlenin başlangısını teşkil edeceği müjdeleri­ni de vermiştir.

Başvekil Adnan Menderes, daha son­ra memleketin diğer taraflarında ya-Bilacak işler hakkında kısaca izahatta bulunmuş, Kastamonu'dan Ankaraya oradan da Kütahyaya gidileceğini, KÜ tahyada 150 milyon liraya yapılmak­ta olan ve 1958'de bitirilecek olan azot fabrikasının görüleceğini söylemiş, bu sanayiinin esasını teşkil edeceğini sözlerine ilâve etmiştir.

Başvekil, Seyitömer'de 300 bin kilovat saat takatinde yeni bir santralın bü­tün hazırlıklarının bitmiş olduğunu, Tunçbilek santraline ayrıca 30.000 ki­lovat saatlik yeni bir ünitenin ilâve edileceğini, Mudanya'da çuval ve ka-naviçe fabrikasının temelinin atılaca­ğını, bir hafta on güne kadar Çan­kırı'da oraların da kaderini değişti­recek bir başka şeker fabrikasının te­melinin atılacağını bildirmiştir.

Başvekil Adnan Menderes, bundan 20 gün kadar evvel İzmit'te 55 bin ton­luk yeni bir kâğıt fabrikasının teme­linin atıldığını, buna ilâve olarak Ada nada Tarsusta yeni bir kâğıt fabri­kasının temeli atılacağını, Adanada hem şeker kamışı, hem de pancar iş­leyecek yeni bir şeker fabrikası kuru­lacağını,  şeker  kamışından    kalacak

küspenin kâğıt fabrikasının iptidaî maddesini teşkil edeceğini de ayrıca kaydetmiştir.

Başvekil Adnan Menderes, bunların hemen akla gelen bazı mevzuları teş­kil ettiğini, daha pek çoklarının bu­lunduğunu, bütün bunları şu dakika­da bertafsil sayabiîmeğe ne hafıza­nın, ne de vaktin imkân vermediğini belirttikten sonra, «Türk milleti bü­tün iç ve dış meselelerine huzur ve emniyet içinde bakmaktadır. Türk milleti gibi vatanperver bir milletin hiç bir hususta emniyetsizlik içinde bulunmasına imkân tasavvur edile­mez» demiş, onbinlerce Kastamonu­lunun heyecanlı tezahürleri ve sürek­li alkışları arasında, Kastamonulula­ra gösterdikleri bu emsalsiz muhab­bet ve itimattan dolayı bir kere daha teşekkür ederek konuşmasını bitirmiş­tir.

 Kastamonu :

Başvekil Adnan Menderes şeker sana­yiimizin ikinci genişleme plânının tat­bikine fiilen başlanması demek olan Kastamonu şeker fabrikasının temeli­ne ilk harcı bugün öğleden sonra koy­muştur.

Kastamonu - Taşköprü yolu ve şehre 17 kilometre mesafede kurulmakta olan bu yeni fabrikamızın temel atma merasiminde Kastamonu'dan ve ci­var kazalardan gelen heyetlerle çok kalabalık bir müstahsil topluluğu da hazır bulunmuştur.

İlk sözü Kastamonu Belediye Reisi almış, asırların ihmâline uğramış bir beldeye kazandırılmakta olan bu bü­yük eser dolayısıyla köylü ve şehirli hemşehrilerinin hislerine tercüman olarak teşekkürlerini bildirmiştir. Da­ha sonra şeker Fabrikaları Umum Mü dürü Baha Tekand konuşmuş, şeker sanayiimizin bu günkü durumu ile ya­rınki gelişme imkânları etrafında ge­niş izahat vermiştir. Bu izahata göre onbiri Demokrat Parti iktidara gel­dikten sonra inşa edilen 15 şeker fab­rikamız muntazaman çalışmaktadır. Bunların 1957 yılı kampanyaları için bir buçuk milyon dönüm pancar ekil­miştir. Bu yıl iki buçuk milyon tonpancar işlenecek ve 370 bin ton ka­dar şeker istihsâl olunacaktır. 1950'de pancar eken çiftçiye 53 milyon lira ödendiği halce bugün bu miktar 250 milyon liraya yükselmiştir.

Kastamonu şeker fabrikası, şeker sa­nayiimizin ikinci genişleme plânının ilk adımıdır. Çankırı şeker fabrikası ile Adana kamış şeker fabrikası da bu plâna dahildir. Kastamonu ve Çankı­rı fabrikalarının iki sene evv^l başla­yan toprak ve ekim etüdleri ve müs­takbel inkişaf faktörleri müsbet neti­ce verdiği içindir ki, bu fabrikaların irişaası kararlaştırılmıştır. Kastamonu şeker fabrikasına, Kastamonu, Araç, Daday, Devrekani, Taşköprü kazala­rıyla Sinop'un Boyabat kazası pancar verecek her yıl 120 bin ton pancar iş­lenecek ve bu bölgelerde ekim yapan çiftçiye 12 milyon lira pancar bedeli ödenecektir. Fabrikanın istihsâl kapa­sitesi 18 bin tondur. Maliyeti 35 mil­yon lira olarak hesaplanmıştır. Bu­nun 18 milyon lirası fabrikanın ma­kine ve cihazlarına aittir. Bu makine ve cihazların yarısı şeker fabrikaları­mızın atölyelerinde kendi imkânları­mızla kendi teknik elemanlarımızın nezareti altında imâl edilecektir. Bu suretle hariçten sadece 9 milyon li­ralık kazan, türbin ve bir takım hu­susî cihazlar getirtilecektir. Bunların taksitleri harice'her yıl 4 bin ton şe­ker ihraç olunarak beş senede ödene­cektir.

Şeker fabrikaları Umum Müdürü bu izahatı sırasında 15 şeker fabrikamız varken, niçin başka yenilerini kuru­yoruz şeklindeki mukadder bir suali de delilleri ile cevaplandırmıştır. Bir defa, memleketimizin iklim şartlarımdaki farklar dolayısıyla mevcut 15 şe­ker fabrikamızın Türkiyenin ihtiyacı­nı emniyetle karşılamakta ve bazı yıllar şeker .ihracına da imkân ver­mektedir.

Ancak memleketimizin dönüm başı­na mahsul verimi düşüktür. Pancar ziraati genişledikçe sulama ve müna­vebe tatbiki ve modrn ziraat âletleri kullanılması yoluyla toprağın ıslâhı mümkün olmaktadır. Bundan başka gerek 8 bin tondan 20 bin tona çıka­rılan gübre tevziatı, gerek yeraltı sularından ve akar sulardan istifade su­retiyle toprak yine islâh olunmakta­dır. Ayrıca şeker sanayii sayesinde meydana gelen muayyen ziraî bünye­nin her türlü ihtiyacı, ayrıca dövize ihtiyaç kalmaksızın ve sadece şeker ihracı suretiyle sağlanabilmektedir. Pancar ziraatinin genişlemesi sayesin­de pancar ekimi tahdidleri de köylü­müzün lehine olarak kaldırılmıştır. İş­te bu tedbirler neticesi şeker sanayii­miz büyük kapasiteli Avrupa, memle­ketleri ayarına yükselmektedir. Şeker fabrikalarımız kapasitelerinin üstün­de pancar işlemek zorunda kalınca daha başka yeni fabrikalar kurmak zaruretinin kendini göstermesi de pek tabidir.

Samet Ağaoğlu'nun konuşması;

Şeker Fabrikaları Umum Müdürünün bu izahatından sonra Sanayi Vekili Samet Ağaoğlu kürsüye gelmiş ve sü­rekli alkışlarla karşılanan bir konuş­ma yapmıştır.

Samet Ağaoğlu  demiştir ki:

Bugün Kastamonu'nun olduğu kadar asırlardanken fakirleşmiş ve geri kal­mış Orta Anadolumuzun da çok bü­yük günlerinden biridir. İleri bir ça­ğa geçmekte olan geniş bir mıntıka­nın hissettiği saadeti Kastamonu bu­gün fiilen yaşamaktadır. Burada ku­rulmakta olan fabrika yalnız memle­ketin servetlerini kıymetlendirmekten ibaret bir değer taşımıyor. Türk mil­letini Şark zihniyetinden Garp zihni­yetine götüren merhalelerin birini tes bit ediyor. Bu fabrikaları, sadece birer istihsâl vasıtası olarak değil, Türk milletini lâyık olduğu medeniyet se­viyesine doğru götüren âbideler olarak kabul etmek gerekir. Bu eserler, ikti­sadî istiklâl mücadelemizin ne büyük müşküllerle yenildiğini gösteren ha­kikî tarih sahifeleri halinde gelecek nesillerin Önüne serilecektir.»

Samet Ağaoğlu Türk milletinin ne muhterem bir istikbâle doğru hamle yapmakta olduğunu belirtirken şu ra­kamları da vermiştir:

«Dokuz muhtelif sanayi şubesinde kat ettiğimiz mesate 1949 yılma nazaran bu yılın sonunda  en aşağı 4-5 misli ve bazı sanayi kollarında 15-20 misli fazladır. Demokrat Parti iktidarı eski idareden dört şeker fabrikası devir al­mıştı. Bunların da azamî kapasiteleri 100-120 bin tondu. Halbuki yeni ku­rulan onbir fabrikanın da hizmete girmesiyle bu sene 360-370 bin ton şe­ker istihsâl edeceğiz. Yeni şeker fab­rikaları tesisi suretiyle artış 1949 yı­lma nazaran çok geçmeden yedi mis­line çıkacaktır. Çimento istihsâlimiz iktidara geldiğimiz zaman 370 bin tondan ibaretti. Bugün bir buçuk mil­yon tona yaklaşmış bulunuyoruz. Fark, 1949'a nazaran dört mislinden fazladır. Gelecek sene altı mislini aşacaktır. Enerji mevzuuna gelince, 1949'da, Belediyelerin küçük kuvvet merkezleri dahil bütün memlekette 760 milyon kilovat saat enerji istihsâl ediliyordu. Halbuki bugün üç milyar kilovat saate yaklaşmış bulunuyoruz. Birbuçuk sene sonra altı milyar kilo­vat saati bulacağız. Bu sahada da 6-7 misli sıçrayış var.

Hangi sanayi şubesine baksanız çok muazzam nisbetlerdeki bu tezayüdü aynen müşahade edersiniz. Meselâ de­mir istihsalinde de 1949'da nüfus ba­şına 6 kilo demir düşüyordu. % 30'u mütecaviz bir artışla şimdi 15 kilo­dur.

Gelecek sene 60 kilo olacaktır. Bu de­mir istihsâlimizde tam on misli artış demektir.

Limanlar, yollar, barajlar ve diğer ümran eserleri bu hesaptan hariçtir. Eski iktidarın 25 senede yaptıklarının beş on mislini Demokrat Parti, iktida­rı 5-6 senede tahakkuk ettirdiğine göre, hakikatte devrimizde yapılan iş­lerin mikdarı eskiye nazaran 80-100 misli olduğu aşikârdır.

Bu büyük mucizenin kaynağı nedir?

Bu, Türk milletinin asırlardanberi ya­narak hasretini duyduğu refaha ka­vuşma azim ve kararından doğmuş­tur. Bir defa siyasî istiklâline kavuş­tuktan sonra iktisadî istiklâlini de bi­ran evvel tamamlamak karar ve ira­desinin eseridir. Türk vatanını ma­mur bir vatan halinde müdafaa et­mek azim ve şevkinin bir eseridir.»

Sanayi Vekilinin bu konuşmasını ta­kiben Başvekil Adnan Menderes ve di­ğer zevat halkın büyük tezahüratı arasında Kastamonu şeker fabrikası­nın temeline ilk harcı koymuşlardır.

 Ankara :

Zonguldak kömür havzasında faali­yette bulunan «Paul.Weir» adlı Ame­rikan şirketinin müdür muavini Mr. John E. Good, yedi sene memleketi­mizde kalarak Türkiyenin başlıca sa­nayi kalkınma projelerinde müşavirlik ettikten sonra Amerikaya gitmiş ve Chicago'da geçen ay bir basın top­lantısı yapmıştır.

Memleketimizin iktisadî kalkınma hamlelerini öğen Mr. Good'un bu ba­sın toplantısını, Amerikanın en büyük gazetelerinden «Chicago Tribüne» ga­zetesi, şöyle nakletmektedir:

«Türkiye'ye sanayiini kuvvetlendirme ve kalkınmasına devam etme fırsatı verilirse, bu memleket dışardan gele­cek herhangi bir baskıya karşı dura­caktır. Türkiye hiç şüphesiz ki, Garp taraftarıdır ve 10 - 15 sene zarfında iktisaden tamamen ayağa kalkacak­tır.»

Mr. Good, bundan sonra konferansta, Türkiyenin tabiî kaynaklar ve nüfus bakımından zengin olduğuna işaretle şöyle demiştir:

«Türkiye tabiî kaynaklarını işletmek bakımından diğer Ortadoğu memle­ketlerinden çok ileridir ve memleke­tin iktisadî politikası ve kanunları, Türkiyede endüstrinin kurulmasına imkân verecek şekilde tâdil edilmiş­tir.»

Mezkûr -gazetenin bildirdiğine göre, Mr. Good bundan sonra, Amerikalıla­rın Türkiyede yatırım yapmağa yeni başladıklarını ve binaenaleyh, bu ya­tırımların kâfi dereceyi bulmadığını belirtmiş ve şunları ilâve etmiştir:

«Maamafih hususî şirketlerin Türki­ye'deki faaliyetlerini arttırma imkân­ları çoğalmakta ve memlekette ma­dencilik, enerji kaynakları, yollar, nakliyat, ziraat ve sanayi sahaların­da kalkınma programları tatbik' edil­mektedir.»

Mr. Good, son olarak'kömür mevzuu­na temas ederek, 1950 senesinde 4 milyon ton olan istihsalin, program­lı bir çalışma olmadığı taktirde hâlen 2 milyon tona düşmüş olabileceğini, halbuki plânlı çalışmalar sayesinde 1958 senesi kömür istihsalinin, 7 mil­yon ton olarak hesaplandığını kayde­derek sözlerine son vermiştir.

 Kastamonu :

Başvekil Adnan Menderes, Türkiye Emlâk Kredi Bankasının Kastamonu Şubesini  bugün  hizmete  açmıştır.

Bu münasebetle yapılan merasimde, Banka Umum Müdürü Medenî Berk bir konuşma yaparak ezcümle demiş­tir ki:

«Türkiye Emlâk ve Kredi Bankası, es­kiden ancak İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerimizin mesken ih­tiyacına cevap vermeğe çalışan bir malî müessese iken bugün kredileri ile teknik imkânlarını bütün vatan sathına dağıtan ve birçok şehir ve kasabalarımızın kısa zamanda imarı­na ve mesken talebine yardım ederek çehresini değiştiren büyük bir banka­mız olmuştur.

Bundan yedi yıl Önce memleketimiz­de 8 şube ile faaliyette bulunan Tür­kiye Emlâk "ve Kredi Bankası bu müd­det içinde malî ve idarî bünyesini tak­viye ederek 40 yeni şube açmış bulu­nuyor. Bu sene iki şube daha açacak ve böylece şube sayısı 50'yi bulacak­tır.

Türkiye Emlâk ve Kredi Bankasının 1950 yılında ödenmiş sermayesi 51,5 milyon lira idi. Bugün sermaye ve ih­tiyatlarının yekûnu 200 milyon lira­yı bulmuştur. Bankanın çıkardığı tah­villerin mikdarı 180 milyon liradır. Bu sene çıkacak kısımla bu miktar 210 milyon liraya yükselmiş olacaktır. Bankanın 1950 yılma kadar 25 yılda topladığı tevdiatın mikdarı 35 milyon lira idi. 1950 yılından bugüne kadar bankanın tevdiatı ise yedi yılda 350 milyon lirayı geçmiş bulunuyor.

Türkiye Emlâk Kredi Bankasının aç­tığı krediler yekûnu da yedi yılda 62 milyon liradan bir milyar 25 milyon liraya ulaşmıştır. Bu kredilerin muşah has İfadesi de yedi yılda yüzbin vatan­daşı birer mesken ve lojmana kavuş­turmak  olmust ar.»

Medenî Berk, bankanın Kastamonu merkezinden başka kazalarında da çalışacağını ve tarihî ve güzel Kas­tamonu'yu yepyeni bir mimarî çehre­ye kavuşturma yolunda hayırlı hiz­metler ifa edeceğini belirterek sözle­rine son vermiştir.

9 Ağustos 1957

Adana :

Sulu Ziraat Tarsus Devlet Araştırma Enstitüsü, son bir sene zarfında Çu­kurova çiftçilerine 10 bin teknik yar­dım yapmıştır.

Çukurova çiftçiliğinde yeni ve mo­dern bir çığırın kurucusu ve rehberi clarak büyük kalkınma ve ilerleme­lere imkân veren bu enstitü, faydalı çalışmalarına ve sürekli araştırmala­rına hızla devam etmektedir.

Ankara :

Zirai sahadaki kıymetli mesaisinden dolayı Ziraat Bankası Umum Müdü­rü Mithat Dülge'ye, Fransa hüküme­ti tarafından ziraî liyakat nişanı tev­cih olunduğunu bildiren berat, Fran­sız Büyük Elciliği vasıtasiyle kendisi­ne verilmiştir.

Berat'ta, Fransa hükümetinin 30 Ni­san 1957 tarihli kararnamesi ile Mit­hat Dülge'ye, ziraî liyakat nişanının oficier payesinin tevcih edildiği bildi­rilmektedir. Olarak yanında Nebreska Türkiye Grup Başkanı Dr. Otto Hoibrg ve di­ğer grup azaları olduğu halde Ziraat Fakültesine gitmiş, Fakültede açılan «ziraî yayım semineri» çalışmalarında hazır bulunmuştur. Burada bir konuş­ma yapan Rektör Muavini Amerikalı ziraatçilerinin selâmlarını getirdiğini söylemiş ve iki milletin el ele vere­rek ziraî kalkınmada büyük rol oyna­yacağını  sözlerine ilâve etmiştir.

Dr. Breakenridge Öğleden sonra yanın da Amerikan Yardım Heyeti Ziraat Müşaviri Mr. İmhof, Ziraat Vekâleti Şube Müdürleri, Ankara bölgesi Tek­nik Ziraat Müdürü Hamdi Özkan ve Nebreska grup azaları olduğu halde 4.K teşkilâtını yakından tetkik etmek üzere Taşpmar ve Güzelhisar köyleri­ne gitmiş ve teşkilât çalışmalarını ya­kından tetkik etmiştir.

Bu arada misafirimiz, köy âdet ve oyunlarını, gelin odalarını görmüş 4.K çalışmalarından olan dikiş, tavuk­çuluk, arıcılık ve sebze proje ve çalış­malarını mahallinde tetkik etmiştir.

Tetkiklerinden sonra gazetecilere Nebreska Üniversitesi Rektör Muavi­ni, 4.K Teşkilâtının çok kısa bir za­manda büyük inkişaflar kaydetmiş ol­duğunu ve Türkiye ziraatının umdu­ğuna nazaran çok daha ileride bulun­duğunu söylemiş ve birbirine çok uzak olmasına rağmen Amerika ve Türki­ye'nin zirai sahada tam bir işbirliği halinde çalışmasından duyduğu mem­nuniyeti belirtmiştir.

Misafir Prof. memleketimizde bir haf­ta kadar kalacak ve bu arada muh­telif, şehirlerimizde tetkiklerine devam edecektir.

 Ankara :

Nebreska Üniversitesi Rektör Muavini Prof. Adam Breakenridga, Türkiyede bulunan Nebreska grubu çalışmaları ile bu yıl kurulan 4.K teşkilâtını ve Türikenin ziraî kalkınmasını yerinde tetkik etmek üzere şehrimize gelmiş­tir.

 Ankara ;

Bugün şehrimize gelmiş bulunan dost ve müttefik Irak Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi General Refik Arif ve maiyeti erkânı bugün saat 14.30'da Riyaseticumhur defteri mahsusunu imza ettikten sonra AnıtKabri ziya­retle aziz Atatürk'ün manevî huzu­runda saygı duruşunda bulunmuş ve kabre bir çelenk koymuştur.

Misafir General müteakiben Millî Mü­dafaa Vekili Semi Ergin'i ve Erkânı Hsrbiyei Umumiye Reisi Orgeneral İ. Hakkı Tımaboyluyu makamlarında zi­yaret etmiştir.

 Tosya  :

Başvekil Adnan Menderes bu akşam saat 17'ye doğru Tosyaya gelmiş ve kasabanın methalinden itibaren yol­ları ve hükümet meydanını tıklım tık­lım doldurmuş olan Tosyalıların müs­tesna sevgi gösterileri ile karşılan­mıştır. Muazzam tezahürler arasında Belediyeye gelen Başvekil Adnan Menderes, halkın dinmek bilmeyen al­kışları üzerine Belediye binasının bal­konundan Tosyalılara hitaben bir ko­nuşma yapmış ve demiştir ki :

«Bizi büyük muhabbetle karşıladınız. Bundan dolayı sizlere candan teşek­kürler ederim. Sizi hükümete böyle muhabbet ve itimatla bağlı gördükçe bizim bahtiyarlığımızın hududu ol­maz. 8 sene hizmetten sonra bizi böy­le güler yüzle karşılamanız ve kucak­lama şeklinde aranıza kabul etmeniz, itimat ve muhabbetinizin devamı de­mektir.

İsteklerinizi biliyorum, bunların hepsi en kısa zamanda yerine getirilecektir. Bizden bütün bunları istemenizin mânası.. Arzularınızı yapacağımıza kuvvetle inanmanızdır. Eğer bunda ufak bir şüpheniz olsaydı, isteklerinizi bu kadar hararetle belirtmezdiniz.»

Başvekil, şimdiye kadar yapılanların ancak bir başlangıç olduğunu ve bun­dan sonra yapılacaklarla kıyas edil­diği takdirde çok küçük kalacağını belirttikten sonra Toskalılarm. bu te­zahürlerinin güzel kasabalarını ve yurtlarını imar yolunda besledikleri ateşli arzunun bir delili olduğunu kay­detmiş, hükümetin bu imarı mutlaka başaracağına emin oldukları için de Tosyalıların bu bakımdan hiç bir en­dişeleri bulunmadığını söylemiş ve devamla demiştir ki :

«Fakat bir de etrafa kulak verecek olursanız, siyaset bezirganlarının si­yaset borsasına birçok sözler sürmek­te olduklarını, hürriyet yoktur, zulüm ve baskı vardır, iktisaden kattık, dışta itibarımız kalmadı gibi yalanlara, seçimlerin yaklaşması münasebetiyle, büsbütün revaç verdiklerini göreceksinizdir. Yalnız sizin hâl ve tavrınızdan ve bize karşı göstermekte olduğunuz muhabbet ve itimattan açık olarak anlaşılıyor ki, bunların hiç birine ehemmiyet vermemektesiniz. Bunların hepsinin yala nve iftira olduğunu bi­liyorsunuz. Devletin kudret ve itiba­rının azalmak değil, arttığına eminsi­niz. Hürriyetlerin mevcudiyetinden de aynı kuvvetle eminsiniz.. Çünkü, biz­zat kendi hayatınızda bu hürriyetlere bol bol tasarruf etmektesiniz.»

Başvekil Adnan Menderes Tosyalıla­rın muazzam tezahürleri ve alkışları arasında sözlerine şöyle devam etmiş­tir :

«Demokrat Parti sizin için sizin hak­larınızın müdafaası için kurulmuştur. Hatırlarsınız. Demokrat Partiden ev­vel hak sözü yoktu. Hürriyet sözü yoktu, vatandaş sözü yoktu, rey yok­tu, mahalle ve köy muhtarlarınızı da­hi kendinizin seçmenize bırakmazlar­dı. Demokrat Parti iktidara geldikten sonradır ki, sizin haklarınızı müdafaa ederek bunları teminat altına aldı. Lâyık olduğunuz refah seviyesine ulaş manız için mücadele yaptı. Haklarını­za göz dikenler, sizin lâyık olduğunuz yüksek hayat seviyesine ulaşmanız için gerekli işlerin yapılmamasını is­teklerinizin yerine getirilmemesini' is­teyenler vardır. Bakınız, bugün de su, bent, elektrik, fabrika, mektep istiyor­sunuz. Halbuki onlar, bütün bunları yapmakta olduğumuz, yâni sizin istek­lerinizi yerine getirdiğimiz için bize hücum etmektedirler.

Ne diye Anadolunun köylerine ve köy­lüsüne su getiriyorsunuz, bent yapı­yorsunuz, fabrika kuruyorsunuz, ne diye milletin parasını bu işlere bu kadar sarfediyorsunuz. demektedirler. Onlar, size yaptıklarımızı çok görü­yorlar, çünkü onlar, sizin nafakanıza göz dikmişlerdir. Sizi müdafaa etmek ve size hizmet görmek için kurulan Demokrat Parti bugün de işde bu yüz­den ağır hücumlara maruz kalmak­tadır.»

Başvekil Adnan Menderes halkın tas­vip tezahürleri arasında sözlerini şöy­le bitirmiştir ;

Demokrat Parti köylünün ve halkın aziz Türk milletinin menfaatlerini en üstün ehemmiyette tutan ve onları koruyan partidir. Bu parti ve bu .ik­tidarı koruduğunuz vs benimsediğiniz müddetçe yüzünüz daima gülecek, şe­hirleriniz, kasabalarınız her gün daha ziyade mamur olacak, hürriyetleriniz daima korunacaktır.

Seçimlerin yaklaştığı şu sırada Türk milletinin zekâ ve basiretine inanmak ve vatana hizmet etmenin Türk mil­leti nezdinde daima makbul olduğuna güvenerek huzur içindeyiz. Ve seçim­leri, vazifesini hakkiyle yapmış olan-İann huzuru  içinde beklemekteyiz,»

 İnebolu :

Başvekil Adnan Menderes, İnebolu'da,rezervi birbuçuk milyon ton olan kü­re bakirli pirit madenlerinin yüzbin
tonluk bir nakil hacmi ile İnebolu li­manına indirilmesi için ekonomik su­reti hâl olarak kabul edilen havaî
hattın temelini atmıştır. Bu tesisat küre piritleri şirketinin en büyük or­tağı bulunan Etibank tarafından in­
şaatın hitamında mezkûr şirkete devredilmek üzere yapılmaktadır. Bu maksatla bir Alman firması ile bir an­
laşma yapılmış ve yirmibir kilometre turünde ve saatte yirmi, senede yüz­bin ton nakil kapasiteli bir hava hat­
tının inşası mukaveleye bağlanmıştır.
Ayrıca bu hattın temel inşaatı ile liman sahasında bir betonarme silo inşaatı da ayrı bir müteahhide ihale
edilmiş bulunmaktadır.

Bugün temeli atılan kısım bu hava hattı tesisatının yükleme kısmını teş­kil eden konkasör, silo, vinç köprüsü ve yükleyici band kısımlarıdır. İskele­ye yanaşacak olan vapurların anbar-larma saatte iki yüz ton cevher yük­lemek kabil olacaktır.

Bu tesiste Aşıköy doldurma istasyonu, yüz kırkaltı adet taşıyıcı pilon, sekiz tane gergi istasyonu, yedi kubbe ve üç tane yol geçit köprüsü mevcuttur. Bu hava hattının en büyük hususiye­ti 2i kilometre uzunlukla Türkiyenin en uzun cevher nakil hattı oluşu ve bin rakımından muhtelif tahavvüllerle sıfır rakımına inişidir. Bu hava hattı iki milyonu iç ve iki milyon üç yüzbin lirası dış tediye olmak üzere dört milyon üçyüzbin liraya mal ola­cak ve heyeti umumiyesi 1958 niha­yetinde  ikmâl edilmiş bulunacaktır.

 İstanbul:

Bugünkü bazı gazetelerde Belediyece Almanyadan davet edilen ve mukave­leye bağlanan şehircilik mütehassısı Prof. Hogg'ün Türk eserlerini imâl edip Bizans eserlerine hemmiyet ver­diği yolunda çıkan haberler selâhiyet-liler tarafından asılsız olarak vasıf­landırılmıştır.

Belediye İmar Müdürlüğünden verilen malûmata göre Prof. Hogg'ün teklif ettiği plânlar Türk âbidelerinin yıllar boyu ihmâl neticesinde kaybolan şe­hir manzarasındaki hâkim rollerinin iadesini hedef tutmaktadır. Bu gaye ile eski eserler etrafındaki parazit bi­nalar temizlenerek lâyık oldukları kıymete  kavuşturulacaklardır.

Prof. Högg kıymetli Türk eserlerinin muhafazasına ve ihyasına büyük bir hassasiyet göstermektedir. İki bin beş yüz yıldan da eski bir maziye sahip olan bir şehirde eski ve Türklerden evvelki devirlere ait eserlerin de ko­runması lâzım geldiği medenî dünya­nın malûmudur. Esasen bu mevzuda Prof. Hogg'ün de şimdiye kadar her hangi bir teşebbüse geçmesine zaruret hâsıl olmamıştır.

Diğer taraftan Prof. Högg'ün' Belediyeden ayrılacağı da yalanlanmakta­dır.

10 Ağustos 1957

 Ankara :

M. M. Vekâleti Temsil Başkanlığın­dan bildirilmiştir :

Bugün saat 11 de Kore tugayı kuman­danlarından Sivastaki eğitim tümen kumandanı General Hilmi Giray'a bir Amerikan liyakat nişanı merasimle Amerikan Büyükelçisi tarafından tev­cih edilmiştir.

Merasimde General ve subaylar ile bir merasim taburu.

Gusmat Başkanı, Amerikan Ataşesi ve davetliler hazır bulunmuşlardır.

Bursa :

42 gün devam eden Bursa koza piya­sası bugün sona ermiştir.

Bu müddet içinde 925 bin 658 kilo koza satılmış ve bu satışlardan müstahsi­lin eline 11 milyon 334 bin 456 lira geçmiştir.

Kampanyanın devamı müddetince mubayaalara, 81 alıcı iştirak etmiş ve damızlık koza 21 - 34 lira arasında muamele  görmüştür.

İstanbul :

Bir haftadanberi İstanbulda toplantı­larına devam etmekte olan Bağdat Paktı Devletleri Ekonomik Konseyinin Ziraat Tâli Komitesinin bulaşıcı hay­van hastalıkları ve bijolojik maddeler kongresi bugün sona ermiştir.

Kongre sırasında pakt devletlerinin her türlü bulaşıcı hastalıklarla mü­cadelede karşılıklı yardımlaşmanın fayöaları üzerinde durulmuş ve bu devletlerin herhangi birinde yapılacak yeni aşı, serum ve test müesseseleri­nin kurulması hususunda bir anlaş­maya varılmıştır.

Gelecek yıllarda pakt devletleri ara­sında yapılacak meslekî seminerlerin ve enformasyon mübadelesinin vete­riner elemanlarının yetişme ve te­kemmüllerinden bir mühim rol oyna­yacağı kongrede tebellür eden müsbet fikirler arasındadır.

Bu arada aşı ve test mevzularında, memleketimiz birçok yenilikler ve im­kânlar kazanmıştır.

Kongreye katılan delegeler memle­ketlerine avdet etmektedirler.

Ankara :

Türkiye Emlâk Kredi Bankası ile İşçi Sigartolan Kurumu tarafından Ankarada kurulmasına başlanan 10.460 ye­ni lojmandan 1200' ünün daha temeli bugün Yenimahalle'de merasimle atıl­mıştır.

Bu merasimde Adliye Vekili Hüseyin Avni Göktürk, Maliye Vekili Hasan Polatkan, Münakalât Vekili Arif De-mirer, Çalışma Vekili Mümtaz Tar-han, Ankara mebusları, Başvekâlet Müstaşn Ahmet Salih Korur, Ankara Valisi, Belediye Reisi, Basın  Yayın ve Turizm ve İşçi Sigortalan Kurumu Umum Müdürü ile diğer dîvetliler ve kalabalık bir halk kitlesi hazır bulunuştur.

İlk sözü Emlâk Kredi Bankası Umum Müdürü Medeni Berk almış ve bu mu­azzam teşebbüsün ehemmiyetini be­lirtmek için Ankaranm imar ve in­şaat temposu ve mesken işlerinin in­kişafı hakkında mukayeseli bazı ra­kamlar vereceğini söylemiş ve demiş­tir ki :

«Ankarada Cumhuriyetin ilânından, sonra 1950 yılma kadar 27 yılda 5.360.760 metrekare inşaat yapılmıştır. Hükümetimizin işe başladığı 1950 yı­lından bugüne kadar ise 8 yılda 4 mil­yon 765.266 metrekare inşaat yapıl­mıştır.

Bu rakamların ifade ettiği mâna şu­dur :

1923 yılından 1950 yılma kadar yılda yapılan inşaatın ortalama mikdarı 342.000 metrekaredir. Halbuki 1950 yı­lından bugüne kadar yapılmış inşaa­tın sahası ise tam ikibuçuk misli ar­tarak 7942, ye yükselmiştir. De­mek ki, 1950 yılma kadar temin edi­len inşaat imkânları ile yılda bir aile­ye mesken temin edilmesine mukabil 1950 yılından sonra tam üç aileye mesken inşa edilmiştir.

Ankara'daki mesken inşaatının met­re murabbaı olarak bu şekilde ifade­sinden sonra işin malî bakımdan in­kişafına da göz atmak lâzımdır.

1950 yılma kadar 27 yılda Türkiye Fmlâk Kredi Bankası Ankara şehri için 20 milyon liralık kredi dağıtmış­tır. Halbuki 1950 yılından bugüne ka­dar Türkiye Emlâk Kredi Bankası ta­rafından Ankara için acılan kredile­rin yekûnu 106 milyon lirayı geçmiş­tir.

Bütün bu izahatımızdan çıkan netice­ler şudur:

Hükümetimiz halkımızın yeni birer yuvaya sahip olmasında bankamızı daha geniş çalışma imkânlarına ka­vuşturmuş ve bu gayretin sonunda Ankaranm kısa bir zamanda imarı tahakkuk etmiş bulunmaktadır. Bun­dan sonra da daha büyük bir hızla vatandaşı mesken sahibi yapma yo­lunda çalışacağız.

Bugün karşımızda yükselen Yenima­halle, 1950 yılından bugüne kadar bankamızın açtığı 23 milyon liralık kredilerle meydana gelmiş yepyeni bir şehirdir.

Bugün temeli atılan 16 daireli 1200 lojmanlı 75 apartımamn ihtiva ede­ceği dairelerin temiz bir konforla 3 odalı hol olarak 80metrekare üzerinden ya­pılması temin edilecektir.

İnşaatın daire maliyeti 18 - 20 bin lira arasında  olacaktır.»

Daha sonra Maliye Vekili Hasan Polatkan kürsüye gelmiş ve şu konuşma­yı yapmıştır :

«Devlet merkezimiz güzel Ankara şeh­rinde, 1957 senesinde onbin sıhhi ve ucuz mesken inşa edilmesine hükü­metimizce karar verilmişti.

Bu meskenler, Türkiye Emlâk Kredi Bankası ile, İşçi Sigortaları Kurumu tarafından yaptırılmaktadır.

Türkiye Emlâk Kredi Bankası tara­fından yaptırılmakta olan meskenler, meskensiz vatandaşlarımıza, İşçi Si­gortaları Kurumu tarafından yaptıtırılmakta olan meskenler de işçi va­tandaşlarımıza tahsis  olunacaktır.

Bu merasime gelmeden biraz önce arkadaşlarımla beraber Gülveren ma­hallesini Varlık mahallesini, Telsizler semtini ve Atatürk Orman Çiftliği yolu üzerindeki inşaat sahasını gez­dik. Bir buçuk ay evvel temelini at­mış olduğumuz 500 meskenin inşa edilmekte olduğu Gülveren mahalle­sinde bu inşaatın büyük bir hızla de­vam ettiğini memnuniyetle gördük.

Yine 500 lojmanı ihtiva eden 19 apartıman Varlık mahallesindeki inşaa­tın da büyük bir sür'atle tamamlan­makta olduğunu yine memnuniyetle müşahede ettik.

Atatürk Orman Çiftliği yolu üzerinde, İşçi vatandaşlarımıza mesken olmak üzere inşa edilmekte bulunan 1060 lojmanlık mahallenin inşaatının da bü­yük kısmının bitmek üzere olduğunu tesbit ettik.

Takriben yirmi beş, otuz bin vatanda­şımızı barındırmak üzere, Türkiye Em­lâk Kredi Bankası tarafından bütün modern tesisleri ihtiva edecek şekilde, şehircilik ve imar plânları hazırlan­mış olan ve yakında temelini atacağı­mız beş bin lojmanhk Telsizler semti­ni de tetkik ettik.

Bütün bunlardan başka İşçi Sigortala­rı Kurumumuz tarafından inşa edile­cek ve yakında temeli atılacak olan bin lojmanhk apartımanlarm inşaat hazırlıklarını gözden geçirdik.

Bu vesile ile şimdi bir kaç misalini vermiş olduğum bu çalışmalar, De­mokrat Parti iktidarının, meskensiz vatandaşlarımıza biran önce ucuz ve sıhhi mesken temin etmek için yap­makta olduğu büyük hamlelerin ve takip etmekte olduğu politikanm can­lı birer misalini teşkil etmektedir.

Bugün de burada, mesken politikamı­zın yeni bir tatbikatı olarak, Yeni­mahalle semtinin bu güzel köşesinde, tesis olunacak 1200 lojmanlık 75 adet büyük apartımamn temelini atmak üzere  toplanmış bulunuyoruz.

Demokrat Parti hükümetleri, memle­ketimizin topyekûn kalkındırılmasını, iktisaden kuvvetlendirilmesini, va­tandaşlarımızın yaşama seviyelerinin yükseltilmesini temin için iktidarı de­vir aldığı tarihten itibaren, yorulmak bilmeyen ve daima hızını artıran bü­yük gayretler sarfetmekte, ulaşılması gereken hedeflere büyük bir şevk ve azim  ile yaklaşmaktadır.

İktidarımız zamanında meydana ge­tirilmiş Ve getirilmekte olan eserler bütün vatandaşlarımızın ve bütün dünya milletlerinin gözleri Önünde canlı birer âbide olarak durmaktadır.

Yollar, köprüler, baraj lar, elektrik santralleri, fabrikalar, limanlar, silo­lar, sadece birer küçük kelime ile ifa­de edildikleri hâlde bu tesislerin mil­letimizin  medenî milletler  seviyesine yükseltilmesinde, refahında ve saade­
tinde oynadıkları roller pek büyük olmuştur.

Bütün bu tesisler Türk milletinin hiz­metindedir ve bu tesisler sayesinde yeni eserlerin meydana getirilmesi ar­tık  kolaylaşmış bulunmaktadır.

Her sahada vâsıl olduğumuz üstün se­viye, iktidarı devir aldığımız tarihte kime nazaran en az bir kaç misli bu­lunmaktadır. Bu sayede Türk milleti­nin umumî istihlâk seviyesi çok art­mıştır. Her maddeyi eskisinden kat kat fazla istihlâk etmektedir. Bugün vâ­sıl olduğumuz seviyeden büyük bir haz ile bahsetmekle beraber iktidarı­mız bu üstün seviyeyi de Türk mille­tine asla kâfi görmemektedir. Türk yurdunda yaşayan her vatandaşın bu günkünden de daha müreffeh ve da­ha mes'ut yaşamasını temin için. yeni yeni gayretler sarfedilecek ve daha pek çok yeni eserler meydana getiri­lecektir.

Memleketimizin iktisadî kalkınmasını temine yarayacak büyük gayretler ya­nında yurdumuzun baştanbaşa imar ve ihyasını sağlayacak tedbirlere de tevessül olunmuş bulunuyor.

Giriştiğimiz büyük imar hareketleri­nin, sür'at ve muvaffakiyet bakımın­dan bütün bir imparatorluk ve Cum­huriyet tarihinde emsaline tesadüf edilemez.

Bilhassa İstanbul ve Ankara gibi bü­yük şehirlerimiz bu imar hareketleri ile çehrelerini tamamen değiştirecek ve bürünecekleri yepyeni hüviyetler­le büyük Türk milletine lâyık vasıflar kazanacaklardır.

Hükümetimizin hâlen büyük şehirleri­mizde devam ettirdiği bu hareketler sadece bu şehirlerimize inhisar etmek­le kalmayacaktır. Memleketin her şehiri ve kasabası hattâ köyleri imar nimetinden faydalanacaktır.

Şimdi temelini atmak üzere toplandı­ğımız bu yerde 2 sene sonra bütün inşaat işleri bitirilerek yepyeni bir mahalle vücude gelmiş olacaktır.

Burada inşa olunacak a partim anların sayısı 75 dir. Her apartimanda 16 daire bulunacaktır. Her dairenin 18 ilâ 20.bin liraya mal olacağı. hesaplan­mıştır. Arsa bedeli ile birlikte bu yep­yeni mahallenin meydana getirilmesi için Türkiye Emlâk Kredi Bankası ta­rafından takriben 30 milyon lira para harcanacaktır.

İnşaatı, Ankara Belediyesi ile Türkiye Emlâk Kredi Bankası tarafından ku­rulmuş bulunan Ankara İmar Limited Şirketi yapacaktır.

Bu inşaat için lüzumlu malzemenin % 9O'ı cam ve kısmen sıhhî tesisat harip tamamen yerli sanayiimizin mahsulü olacaktır.

İnşaat sahasında ayrıca 1200 talebe­nin okuyabileceği büyüklükte bir ilk okul binası ile bir çarşı ve bir çocuk bahçesi yapılacaktır.

1950 yılından bugüne kadar, meskensiz vatandaşları güzel ve rahat birer yuvaya kavuşturmak için inşaat kre- dişi, inşaat sanayiine iştirak veya in­şaat sanayiine kredi şeklinde Türkiye Emlâk Kredi Bankası tarafından 1 milyar 25 milyon liralık plasman ya­pılmıştır. Bunun neticesi olarak 100 bin vatandaş, içinde rahatça oturacak birer meskene  kavuşmuştur. Ayrıca geniş bir inşaat sanayii de kurulmuştur. Demokrat Parti iktidarının mes­ken mevzuunda gayesi meskensiz bü­tün vatandaşları birer sıhhî ucuz ve rahat meskene kavuşturmaktır. Beş" altı senede bu uğurda sarfedilen gay­retler neticesinde vâsıl olduğumuz merhale bize istikbal için çok büyük ümitler vermektedir.

Milletimizin hizmetindeyiz. İstikbale emniyetle bakmaktayız. Milletimizi en ileri ve medenî milletler seviyesine çıkarmak uğrundaki azim ve kararı­mız katidir.

Bugüne kadar her sahada elde ettiği­miz parlak ve muvaffak neticeler bun­dan sonra yapacaklarımızın da temi­natını teşkil etmektedir.

Şimdi temelini atacağımız yeni mes­kenlerin de içinde oturacak vatandaş­lara ve bütün Ankaralılara hayırlı ve uğurlu olmasını temenni ederim.»

Maliye Vekilinin alkışlar arasında so­na eren bu konuşmasından sonra hep birlikte temelin atılacağı yere gidilmiş ve Hasan Polatkan hayırlı ve uğurlu olsun temennisiyle temele ilk harcı koymuştur.

11 Ağustos 1957

Ankara :

Türk Kadınlar Birliğinin davetlisi ola­rak memleketimizi ziyaret etmekte bulunan Kıbrıs Türk Kadınlar Birli­ğine mensup 29 kişilik heyet mihman­darları ile birlikte bu sabah Ankara kalesini ve Eti müzesini ziyaret etmiş, daha sonra Kadınlar Birliği tarafın­dan şehrin muhtelif semtlerinde açıl­mış olan (Karınca yuvalarını) gez­miştir.

Misafir ırkdaşlarınıız gezi ve tetkik­lerine devam etmek üzere Konyaya müteveccihen şehrimizden ayrılmış­lardır. 10 Eylüle kadar memleketimiz­de kalacak olan Kıbrıs Türk Kadınları Hey'eti Antalya, İstanbul, Bursa ve İzmiri de ziyaret edecektir.

Ankara :  

Maliye Vekâletinden tebliğ edilmiştir:

740 milyon Doyçe marklık Türk - Al­man mühimmat anlaşması çerçevesi dahilinde Federal Almanya Hükümeti tarafından lehimize açılan kredinin kahve mubayaasında veya sair husus­larda kullanıldığı yolunda, memleket dışında ve içinde, "bazı kötü maksatlı şayialar çıkarılmakta olduğu öğrenil­miştir.

Bu kredi, Federal Almanya ile akde­dilen anlaşma hükümleri dairesinde ve bu anlaşmada tasrih edilmiş olan hususlarda kullanılmakta, bu paralar­dan bir santimi dahi ne dedikodu ola­rak ortaya atılan mevzulara, ne de an­laşmanın derpiş etmediği herhangi bir hususa sarfedilmemektedir.

Çıkarılan bu şayiaların, fenalık yapa­bilmek için fırsat kollamakla melûf dıştan gelen menfî tertip ve cereyan­ların eseri olduğunda şüphe yoktur.

Ancak, şayanı teessür olan cihet şu­dur ki, memleket dahilinde de ihtiras ve kıskançlık, bu gibi, memleketin menfaat ve itibarını alâkadar eden mühim meseleleri bir iç politika mev­zuu haline getirip dıştan memleket aleyhine çevrilmiş o kötü maksatlara müsait zemin hazırlamakta ve yar­dımcı olmaktadır.

12 Ağustos 1957

 Ankara :

İller Bankasından verilen malûmata göre, son aylarda bankaca 14 şehir ve kasabanın haritası; 15 kasabanın imar plânı, 49 şehir ve kasabanın içme su­yu projesi, 7 kasabanın termik ve 3 kasabanın hidroelektrik projesi, 6 kasabanın içme suyu, 2 kasabanın termik elektrik ve bir kasabanın hid­roelektrik tesisatı ikmâl olunmuştur.

İkmâl edilen bu proje ve tesisler için bankaca cem'an 15.829.961, lira sarî olunmuştur.

İmar plânı ikmâl olunan şehir ve kasabalar :

Antalya, Gercüş, Altıntaş, Gerede -(Esentepe), Başmakçı, Belen, Gürün, Silifke, Yaylâdağ, Terme, Sapanca, Gölpazarı, Kırıkhan, Buadiye, Banaz.

İçme suyu projeleri ikmâl olunan şe­hir ve kasabalar :

Hacılar, Taşucu, Alkışla, Erkenek, Ge_ rimter, Menye, Ömerli, Fatnos, Saray­köy, Tut, Aşağıçığıl, Arslanköy, Bağarası, Babadağ, Çukurca, Çameli, Çatalzeytin, Çifteler, Datça, Eğridir, eski Malatya, Genç, Harbiye, Havsa, Homa, İspir, Keferdiz, Kaymaklı, Kırık­han, Köse, Karahisar, Muradiye, Sı­zır, Taşköprü, Tavas. Ünye, Aydın (tevsi), Çat, Yenişarbademli, Karabekir, Kurşunlu, (Bursa) Bartın, Mah­mudiye, Tepecik, Tomarza, Yeniselöz, Pekeriç, Yenice  (İsparta), Çarşıbaşı.

Termik elektrik projeleri ikmâl olunan kasabalar :

Tavşanlı, Balcı, Tekirdağ, Tirilye, Kı-zıksa - Salur, Karasu, (Yenimahalle), Merzifon. Hîcîro - elektrik projeleri ikmâl olu­nanlar :

Pötürge, Banaz, İmranlı.

İçme suyu tesisleri ikmal olunan ka­sabalar :

Şuhur, Elmalı, Gülşehir (2. kısım), Umurlu (a ve 2. kısım), Tortum, Na­zilli.

Termik elektrik tesisleri ikmal olu­nan kasabalar :

Argıthan, Yeşilhisar.

Haritaları ikmal olunan şehir ve kasabalar ;

İskenderun, Arslanköy, Sultanhanı, Manastır, Sarayköy, Harput, Demirci, İdil, Alibeyhöyüğü, Çameli, Mazıdağı, Manisa, Diyarbakır, Ömerli.

Bundan başka, İller Bankasınca, 7 kasabanın haritası, 17 kasabanın imar plânı, 113 kasabanın içme suyu pro­jesi, 31 kasabanın termik elektrik ve 11 kasaba ile Çayeli, Büyükköy, îyidere - Derepazarı, İkizdere, Sürmene, Araklı, Lrsin, Yomra've Of, Derekon-du, Çaykara kasabalarını İhtiva eden 2 grupun hidro - elektrik projesi, 6 ka­sabanın içme suyu tesisatı, 41 kasa­banın termik elektrik dizel grupları montaj ve bir kasabanın hidro - elek­trik tesisi cem'an 7.128.374, lira ke­şif bedeli üzerinden müteahhitlerine ihale olunmuştur.

 İstanbul :

Türk Hava Yollarının Şişhanede Ma­liye şubesi yanında inşa ettiği yeni terminal binası ve bilet satış bürosu bugün saat 18'den itibaren faaliyete geçmiştir.

Yeni binanın açılışı münasebetiyle sa­at IB'da yapılan toplantıda Münakalât Vekili Arif Demirer, İstanbulda bulu­nan mebuslar, İstanbul Valisi ve Be­lediye Reis Vekili, Türk Hava Yolları idare meclisi reisi ve üyeleri, umum müdürü, kordonsüller, İstanbuldaki seyahat büroları ve yabancı uçak acenteleri, davetliler ve basın men­supları refikaları ile birlikte hazır bu­lunmuşlardır.

Türk- Hava Yollan Umum Müdürü Ulvi Yenal'dan aldığımız mabmata göre, Türk uçakları ile hava nakliya­tına başlanıldığı 1938 senesinde yolcu sayısı 399 iken, bu rakam 1940 da 1221'e, 1945'de 18.220'ye 1950'de 86.331'e 1955'de 178.281'e ve 1956 senesinde de 218.806'ya yükselmiştir. Muntazaman tutulmakta olan istatistiklere göre, Türk Hava Yollarının kuruluş senesi olan 1956 yılı ilk 6 ayında taşınan yol­cu sayısı 72.131 iken bu rakam 1957 yılının ilk altı ayında 127.231'e yük­selmiştir. Artık nisheti % 76'dır. 1950 den bu yana ise artış % 233'dür. 'Hava yolculuğu durmadan bir inkişaf gös­termektedir ve bu artış yeni uçaklar geldikten sonra daha da artacaktır.

Hizmete giren yeni terminal binas; Avrupadaki emsalleri evsafında ve her türlü modern muhabere ve teknik sis­temleri hâvi bulunmaktadır.

  İstanbul :

Bir raüddettenberi cenubî, şarki ve merkezî Anadoluda memleketimizin yabancı sermaye için arzettiği iş im­kânlarını tetkik eden beş kişilik Ame­rikan ticaret heyetinin başkanı, Birle­şik Devletler Ticaret Vekâleti Müna­kale Müsteşarı Louis Rothschild bu­gün saat 7'de bir basın toplantısı tertipliyerek ihtisas ve intibalarmı ga-zetekilere açıklamıştır.

Konuşmasına başlarken gayelerinin «Türkiye ile Amerika arasındaki tica­reti geliştirmek olduğunu, belirten misafir heyet başkanı Amerika ile ti­caret yapmak isteyen iş adamları, kendileriyle temasa geçtikleri takdir­de ellerinden gelen yardımı esirgeme­yeceklerini söylemiştir.

Bu arada «Amerika ve Türkiye gibi birbirlerine bu kadar uzak mesafede bulunan iki memleket arasındaki tica­retin arzu edildiği nisbette gelişme­mesinin tabiî karşılanması lâzım gel­diğini» ifade eden Rothschild «zaman­la milletlerimiz arasındaki temaslar sıklaştıkça ve uçak nakliyatı geliştik­çe ticarî münasebetlerimiz de inkişaf edecektir» demiştir.

Hafta sonunda Bursaya oradan da. İz­mir Fuarına giderek tetkikle devam edeceklerini söyleyen Amerikan ticaret heyeti azaları Amerikaya dö­nünce memleketimiz ha'kkmdaki in ta­balarım Ticaret Vekâletinin "mecmua­sında açıklayacaklardır.

Buna göre memleketimizin arzettiği iş imkânlarını, Amerikalı sermaye sa­hiplerine tavsiyeye şayan bulup bul­madıklarını soran bir gazeteciye heyet başkanı şöyle cevap vermiştir :

«Türk milletinin büyük ilerleme azmi ve çalışma kudreti sayesinde memle­ketimizdeki bazı iş sahalarının Ame­rikan sermayedarları için çok cazip olacağına inanıyoruz.»

Amerikan Ticaret Vekâleti Müsteşarı vâki bir sual üzerine «Bazı iş sahaları­nın» bilhassa memleketimizdeki zen­gin tabiî kaynakların geliştirilmesi ve bu kaynakların birinci veya ikinci de­recede ham madde elde edilecek su­rette işlenmesi gibi mevzular olduğunu söylemiştir.

Madenlerimizin de yabancı sermaye için cazip kılınmasını da temin etmek maksadiyle maden kanunumuzda  petrol kanunumuza mümasil bazı ta­dilât yapılması tavsiyesinde bulunan heyet başkanı krom ihracatçılarına sağladıkları dövizin % 20'sinin tahsisi bu yolda atılmış bir adım olduğunu belirtmiştir.

 İstanbul :

Paris İnter radyosunda tertiplenen «Boğazdan sesler» programı müsaba­kasında, Türkiye hakkında kendisine sorulan 15 suali muvaffakiyetle ce­vaplandırması üzerine, Basın - Yayın ve Turizm Umum Müdürlüğü tarafın­dan Türkiyeye davet olunan Michele Tramini isimli genç bîr Fransız -kızı bugün saat 16'da Ankara vapuru ile İstanbula gelmiştir.

20 yaşındaki Michele Tramini Türki­yeye gelir gelmez «Günaydın» deme­sini öğrenmiştir. Kendisi edebiyat tahsil etmektedir.

13 Ağustos 1957

Ankara :

Hükümetimizin  davetlisi  olarak  müteaddit defalar memleketimizi ziyaret etmiş ve Bağdat Paktı Konseyinin son Karaşi toplantısı sırasında hükümeti­mizin misafiri olarak orada bulunmuş olan Federal Almanya «Demokratik Çevreler İşbirliği Teşkilâtı» "Başkanı Hans Edgar Jahn memleketine avdet ettikten sonra tanınmış birçok gaze­teciler de Bağdat Paktının değer ve ehemmiyetini tebarüz ettiren bazı ma­kaleler neşretmiştir.

Bu cümleden olarak, Hans Edgar Jahn, bu defa «Schwaebische Post» gazetesinde neşrettiği bir makalede şunları yazmaktadır :

«Bağdat Paktı Konsey toplantısının Batı dünyası için ehemmiyeti, Tür­kiye, Irak, İran ve Pakistan gibi dört Müslüman devlet ile İngilterenin mü­dafaa ve emniyet maksadiyle ittifak etmeleri suretiyle Nato emniyet hat­tının Türkiyenin Doğu hudutlarından Paklstanm Kuzey - Doğu hudutlarına kadar uzaması vakıasından doğmak­tadır.

Makalede keza, «Bu Paktın tehlikeye düşmesi veya feshi Batı dünyasının müdafaa çemberini en fazla tehlikeye maruz bir noktasından çökertecektir» denilerek son aylar zarfında Ortado­ğu'da ve Güney - Doğu Asyada ko­münizmin yayılma faaliyetine temas edilmekte ve Amerikanın Paktın as­kerî komitesine iltihakının ehemmiye­ti belirtilmektedir.

Hans Edgar Jahn bu makalesinde de­vamla Bağdat Paktı konseyinin mü­nakalât sahasında almış olduğu ka­rarları zikrettikten sonra konferansın neticelerini, heyeti umumiyesi itiba­riyle şöyle tesbit etmektedir:

Bağdat  Paktı,    Amerika    B-rleşikDevletlerinin Paktın askerî komitesi­ne katılması ile askerî bakımdan kuv­vetini arttırmıştır.

Bu paktta birleşen İslâm devletleriiktisadî      kalkınmalarını   birbirlerinegöre düzenleyecekler ve Amerika    ileİngilterenin yardımı ile muhtelif sa­halardaki iktisadî müşkülleri asgari­ye indirebileceklerdir.

Komünizmin pakt sahasına vâkinüfuz etme teşebbüslerine kültürel ve aynı zamanda iktisadî vasıtalarla karşı konacaktır.

4) Amerika ve İngilterenin Ortaşark-ta iktisadî ve içtimaî durumun düzel-mesindeki menfaatleri bütün bu sa­haya yardımın arttırılması için ge­rekli şartları temin etmektedir.»

Muharrir makalesine şu sözlerle son vermektedir:

«Bu suretle komünizmin Türkiyeden Seato sahasına kadar uzanan Batı dünyası müdafa sisteminin güney ka­nadının kırılması veya arkadan yıkıl­ması hususundaki teşebbüsü, Batı ve Doğu mücadelesinin bir safhasında akamete uğramıştır.»

33-8-195"  tarihli Ulus Gazetesinden:

 İstanbul :

Saat tam 16 da başlayan istişarî top­lantı saat 19.10 da sona ermiştir. Top Kasım Gülek gazetecilere yazılı ola­rak aşağıdaki metni okumuştur:

«Partiler ilk iş olarak muhalefet ara­sında işbirliiğnin vatandaş tarafından arzu ve iltizam edildiğini müşahade etmişler ve bu müşahedede de muta­bık olmuşlardır. Bundan sonra işbir­liğinin fikir ve prensip cephesinde be­raberliği temin edecek esasları tet­kike başlamışlardır.

Bugün muhalefet arasında işbirliği fikri hakikî bir terakki kaydetmiştir. Müzakereler samimî bir hava içinde devam etmektedir.»

14 Ağustos 1957

 Ankara :

Çalışma Vekâleti İşçi Sigortaları Ku­rumu ikinci memur ve hizmetliler kur sunu başarı ile ikmal edenlere bugün Çalışma Vekili Mümtaz Tarhan ta­rafından   diplomaları   verilmiştir.

Bu münasebetle saat 10 da sigorta konferans salonunda yapılan tören­de ilk sözü İşçi Sigortaları Kurumu Umum Müdürü İlhan Altan almıştır.

Umum Müdür, bilhassa sevk ve ida­re elemanı yetiştirmeye matuf olan bu kursların, her devrede geçmiş tec­rübelerden mülhem olarak daha mü­kemmele doğru inkişaf ettiğini, bu suretle bir yandan memur ve hizmet­lilerin müktesebatı arttırılırken di­ğer taraftan da işçi ve işverenlere karşı sigortanın deruhte ettiği vazi­felerin daha doğru ve daha kolay bir şekilde ifasına gayret edildiğini, bu hususta iyi neticeler alındığını be­lirtmiş, bu ana kurstan başka İstan­bul, İzmir gibi personel sayısı fazla olan şubelerde dekurslar açılacağını bildirerek «bugün ikinci kursun da sona ermesi suretiyle teşkilâtımıza bir .miktar daha güzide ve bilgili me­mur vermiş oluyoruz» diyerek sözle­rine son vermiştir.

Kurs mezunlarından Nizamettin Ce­beci'nin arkadaşlarının hissiyatına tercüman olan konuşmasını takiben kürsüye gelen Çalışma Vekili . Müm­taz Tarhan demiştir ki:

«İşçi sigortası memleketimizde teessüs ettiğindenberi sosyal bakımdan büyük ölçüde hizmetler ifa etmiştir. Hakika­ten diğer memleketlerde tedrici bir tekâmül ile bugünkü merhaleye ula­şan sosyal'hizmetlerin memleketimiz­de 6 senelik seyri çok süratli ve hiz­met neticeleri de çok verimli olmuş­tur. Elbette sigorta hizmetlerimizden bu derece verimli neticeler alınması sadece kanun müesseselerinin iyi ol­masından ileri gelmemiştir. Bunda bu kanunu tatbik edenlerin, seçkin ele­manların teşkil etmesinin rolü olmuş­tur. Bu itibarla sigorta teşkilâtında çalışan bütün elemanları, küçüğünden büyüğüne kadar, memleketin çalışma hayatında vazife alanlar için büyük bir ehemmiyet kaynağı teşkil eden bir mevzuda hizmetleri sepkettiğin-den dolayı tebrik etmek isterim. Si­gorta teşkilâtı gü ngeçtikçe gelişiyor. Eksik kalan sigorta kolları her takvim kopuşunda tamamlanıyor ve en mü­tekâmil bir merhaleye ulaşıyor. Mem­leketimizde yeni tatbik ettiğimiz si­gortalar, daha tatbike koyacağımız sigortalar var, bilhassa hastalık sigor­tasının memleket ölçüsünde tatbiki­ne artık bir iki sene gibi kısa bir za­man kaldı, yakm bir âtide hastalık sigortasının uygulanmıyacağı bir tek kasaba ve şehrimiz kalmiyacak, ele­manlarımız da o nisbetle faaliyetine devam edecektir.

Bu ikinci kursun insana itimat telkin edecek mezunları sizler, müstakbele ait iyi niyetlerimizin ve müsbet ta­savvurlarımızın drijanları olacaksınız, sizler kısa bir müddet sonra sigorca idaresinde birer köprübaşı kuracak, sigorta hizmetlerinin en iyi bir şe­kilde görülmesi hususunda yetiştirme elemanı mevkiini alacaksınız.

Yani sigortanın idare edenleri ara­sında yer alacaksınız. Bu kurs diplo­ması belki size kanunların kuru hü­kümleri içerisinde ayrıca bir avantaj temin edecek değildir. Ama sigorta kollarının her kısmına ait Özellikleri kanun maddeleri ve hükümleri ara­sındaki nüansları ve sigorta muame­lâtının pratik ve teorik hususiyetle­rini kavramış olarak size eskiye na­zaran daima gelişmek istidadında bu­lunan sigorta işlerinde İdareci ve er­kân, olmak hakkını yermiş olacaktır ki, bence barem kanununun filân veyan filân derece gibi tanıyacağı hak­ların çok daha üstünde haklar ve yet­kiler sağlayacaktır. Bu itibarla 4 ay sıkı bir şekilde geçen mesainizin ne­ticesi verimli olmuştur. Siz burada kaybettiğiniz zamanları sigortaya hiz­met ederek, sigortaya hizmet edecek­leri yetiştirerek, yeni fikirler getire­rek elbette telâfi edeceksiniz ve bu­nun maddi ve mânevi kazançlarını idrak edeceksiniz. Mesainizin memle­ket için, sigorta için, sigorta teşkilâtı için hayırlı olmasını diler hepinizi ayrı ayrı tebrik ederim.»

Çalışma Vekili Mümtaz Tarhan bu ko­nuşmasını müteakip birer birer me­zunların diplomalarını vermiş ve tö­ren sona ermiştir.

İzmir :    

Yedinci Kore değiştirme birliği bugün general Blachford ve General Eltinge gemileriyle iki kafile halinde yurda avdet etmiştir.

Evvelâ karantinaya tâbi tutulacae: bildirilen ve sonradan karantinayı icap ettirecek bir husus "görülmeyen

General Blachford gemisi sabah saat 7.30 da Cumhuriyet meydanı açıkla­rında demirlemiş ve saat 9.45 ten iti­baren tahliye edilmiştir.

Diğer kafileyi hâmil General Eltinge taşıt gemisi ise öğleden sonra limana girerek saat 13.30 da Cumhuriyet mey danmdaki rıhtıma yanaşmıştır.. Kah­ramanlarımız askerî merasimle karşı­lanmışlardır.

İzmir Vali Vekili, Belediye Reisi, İkin­ci Yurdiçi Bölge Kumandanı, Kara Kuvvetleri Sağlık Dairesi Başkanı ile, Generaller ve yüksek rütbeli subayla­rın hazır bulunduğu merasime saat 13.45 te İstiklâl marşı ile başlanmış, bilâhare İkinci Yurdiçi Bölge Kuman­danı bir hitabede bulunmuştur:

Bunu takiben geminin tahliyesine başlanmıştır.

Bu arada tugay mensuplarının her türlü muamelelerini ikmal .etmek bü­zere şehrimizde «Kore bürosu» kurul­muştur.

 Ankara :

Ankara radyosunun Etimesğuttaki uzun dalga verici istasyonunun çatısı demirhane bacasından sıçrayan bir kıvılcımla tutuşmuş, itfaiye derhal yetişerek söndürmüştür.

Bu esnada istasyonun çalışması müm­kün olmadığı için yayın alâtmda ve antenlerinde hiç bir hasar vuku bul­mamıştır. Çatı tamiratı pek kısa za­manda ikmal edilerek, uzun dalga is­tasyon neşriyatı pek kısa zamanda1 ik­mal edilerek, uzun dalga istasyon neş­riyatına devam edilecektir. Ankara radyosu bir kaç saatlik fasıladan son­ra yayınlarına kısa dalga istasyonun­da 31.53 metre 9515 kel. üzerinden devam etmiştir.

Ankara radyosu kısa bir müddet için sabah ve öğle yayınlarını 16.84 metre 17820 kel. üzerinden, saat 17.00 den 24.000'e kadar da 31.53 metre 9515 kel. üzerinden yapacaktır.

İstanbul radyosu bugünden itibaren sabahları da yayın yapmağa başlıyaçaktır.

15 Ağustos 1957

Ankara  :

Etimesgut radyo istasyonunun çatı­sında dün çıkan yangm dolayısiyle uzun dalga neşriyatını durdurarak öğ­leden sonraki yayınlarını kısa dalga istasyonundan yapmış olan Ankara radyosu, bu sabahtan «itibaren tekrar uzun dalga üzerinden normal neşri­yatına başlamıştır.

Ankara :

Hariciye Vekâle ti matbuat bürosun­dan bildirilmiştir.

Milliyetçi Çin Cumhuriyeti Başvekili ekselans Dr. O.K. Yui Ankaradaki Çin büyük elçisi marifetiyle, Başvekil Ad­nan Menderesi, Çin Cumhuriyetine resmî bir ziyaret yapmağa davet et­miştir.

Adnan Menderes bu daveti büyük memnuniyetle kabul etmiştir.

Ziyaretin tarihi bilâhare tesbit edile­cektir.

Ankara  :

Milliyetçi Çin Cumhuriyetinin Ankara büyük elçisi Dr. Shao YuLin şu beyanatta bulunmuştur:

«Milliyetçi Çin Cumhuriyeti Başve­kili Dr. O. K. Yui tarafından Milliyet­çi Çini ziyaret ethıesi hususunda va­ki davetin Başvekil Adnan Menderes tarafından kabul edilmesinin Taypey ve Ankarada ilânı münasebetiyle, duy duğum memnuniyeti ifade etmekle bahtiyarım.

Türk devlet adamının memleketime yapacağı bu ziyaret, Milliyetçi Çin Cumhuriyeti ile Türkiye .Cumhuriyeti arasında mevcut memnuniyetbahş dostluğu daha da kuvvetlendirecek ve Çin ve Türk liderlerinin buluşması,hür dünyanın dâvaları için ehemmiyetli tesirler hasıl edecektir.»

 Ankara :

Basm, Yayın ve Turizm Umum Mü­dürü Dr. Halim Aİyot, şu teşekkürü neşretmiştir:

«14 ağustos günü Etimesgut radyo is­tasyonu demirhane bacasından sıçra­yan kıvılcımın çatıyı tutuşturması ü-zerine Ankara Valisi Cemal Göktan, Belediye Reisi Orhan Eren, Belediye Reis muavini Turgut Toker, Zırhlı Tugay Kumandanı Gnl. Bahri Akde­niz, Emniyet Müdürü Par.uk Ok Uy, Emniyet Birinci Şube Müdürü Niya­zi Bicioğlu, Kızılay Genel Merkezi Umum Müdürü Mahir Mavioğlu ile şe­hir ve askerî hava meydanı itfaiye teşkilâtının, radyo başmühendis, mü­hendis ve teknisyenlerinin gösterdik­leri alâka ve gayret istasyonun mu­hakkak bir tehlikeden kurtulmasını temin etmiştir. Gerek kendilerine ge­rek yardım talebimize şitab eden Kı­zılay1 Cemiyeti idarecilerine, Nafia Vekâleti temsilcilerine ve diğer mü­esseselere, gerekse istasyonun en kısa zamanda faaliyete geçirilmesini sa­baha kadar hummalı şekilde göster­dikleri mesai ile sağlıyan Elektrik İs­letme Müessesesi Umum Müdür Mu­avini Hüsrev Ekicioğlu, Başmühendis İsmail Saryal, Şebeke Müdür Muavini Halil Erdik, Elektrik Santrali Umum Müdürü Hilmi Sezer, Kazan Tesisleri Amiri İsmail "Ekin, "Elektrik İşletmesi personeline, Ankara radyosu başmü­hendis, mühendis ve teknisyenlerine teşekkür etmeği vazife bilirim.»

 Ankara :

Millî Müdafaa Vekâleti Temsil .Baş­kanlığından bildirilmiştir: İzmir .Güney Doğu Müttefik Kara Kuvvetleri Kumandanlığından başka bir .göreve tâyin edilmiş olan Korge­neral Read ve eşi refakatlerinde Tuğ­general A. Gönenç olduğu halde veda ziyaretinde bulunmak üzere bugün sa­at 15.30 da uçakla Etimesgut hava alanına gelmiş ve askerî merasimle karşılanmıştır. Karşılamada Kara Kuv vetleri Kumandanı, Erkânı Harbiyei Umumiye İkinci Reisi, Kara Kuvvet­leri Harekât Dairesi Başkanı,j.Garni­zon Kumandanı, Merkez Kumandanı, Millî Müdafaa Vekâleti ve Erkânı Har­biyei Umumiye Riyaseti Protokol Şu­be Müdürleri bulunmuştur. General Read Millî Müdafaa Vekili ile Erkânı Harbiyei Umumiye Reisini ve Kara .Kuvvetleri Kumandanını makamla­rında ziyaret ederek veda etmiştir.

Ankara :

Ziraat Vekâleti Toprak Muhafaza ve Zirai Sulama İşleri Reisliğince arazi tasnifi, toprak etüt ve haritalama ça­lışmalarına sistemli bir şekilde de­vam edilmektedir.

Topraklarımızın karakterlerini bilip, verim güçlerini arttırmak için sulama ve gübreleme işlerini halletmek, mem­leket ziraî ve iktisadî hayatına büyük kazançlar sağlıyacaktır.

Son senelerde inşa edilen büyük ba­raj ve regülâtörlerden temin edilen sularla aluviyal ovalarda sulama şe­bekeleri kurulmaktadır. Sulanacak sa­halardan alman toprak ve su numu­neleri modern laboratuarlarda en son sistem cihaz ve usullerle tahlil edil­mektedir.

Mufassal ve istikşafî olarak yapılan etütlerde şu işler incelenmektedir:

Ziraat tekniği, ağaçlandırma, sulama, toprak islâhı, toprak muhafazası, top­rak tasnifi, iskân ve mühendislik iş­leri gibi ziraî faaliyetlerle, arazi icarı, satmalına, vergi tahakkuku gibi malî ve hukukî meseleler.

Bugüne kadar, Silifke, Anamur, Kü­tahya, Adana (Yüreğir) Denizli (Çürüksü - Sarayköy), Elâzığ fUluova), Kazova, Amasya, Gelingen, Amala -Almus, Çarşamba ovalarının arazi tas­nifi etüt ve haritalama işleri ikmal edilmiştir. Etüleri yapılan sahaların genişliği 4.225.392   dekardır.

Hâlen 1957 programına dahil edilen Adana Seyhan Sağ sahibi, Tarsus ovası, Kemer barajı sahası, Akçay ve Aydın ovalarının etüdü yapılmakta­dır.

İstanbul :

Reisicumhur Celâl Bayar, Kara, Deniz ve Hava Harb Akademilerini bitirerek ordumuz saflarına kurmay olarak ka­tılan subaylarla ve yine akademilerin birinci sınıfını bitirerek kurmay yar­dımcısı olan subayların diplomalarını bugün saat 16 da Yıldızdaki Harb Akademileri kumandanlığında yapılan merasimde vermiştir.

Reisicumhur Celâl Bayar, beraberin­de Riyaseticumhur Başyaveri Deniz Kurmay Yarbayı Faik Taluy bulun­duğu halde Harb Akademilerine gel­diğinde başta Akademiler Kumanda­nı Korgeneral Fazıl Bilge olduğu hal­de Akademi kumandan ve öğretmen­leri tarafından karşılanmış ve Öğren­ciler tarafından selâmlanmıştır.

Hep bir ağızdan söylenen İstiklâl mar­şımızla başlayan merasimde ilk sözü Harb Akademileri Kumandanı Korge­neral Fazıl Bilge almış Reisicumhur Celâl Bayarm Harb Akademilerinin bu mutlu gününe huzurlariyle şeref vermiş olmasından öolayı duyulan bü­yük sevinci belirtmiş ve 956-957 ders yılını muvaffakiyetle bitiren mezun, lara müstakbel hayatlarında başarı dileğinde bulunmuş ve kendilerinin silâhlı kuvvetlerimiz için büyük birer varlık olmalarını temenni etmiştir.

Korgeneral Fazıl Bilge, müteakiben Millî Savunma Akademisine temas ederek bu yıl, 3'ü İranlı General ol­mak üzere 6 General ve amiral 17 kur­may albay ve 4 muhtelif Vekâletler temsilcisi sivil zat olmak üzere 27 ki­şinin mezun olduğunu bildirmiş ve Millî Savunma Akademisi mevzuu ü-zerinde durarak demiştir ki:

«Harbin, topyekûn bir çalışmanın mahsulü olduğunu ve onun ancak bu sayede idame edilebileceği ve netice-lendirilebileceği hakikati üzerine ku­rulmuş olan Millî Savunma Akademisi günden güne tekâmüle mazhar ola­rak bugünkü şeklini bulmuş ve ileri memleketlerin Millî Savunma Akade-mileriyle kıyaslanabilecek bir dereceye yükselmiştir.

Müdavimler, Millî Savunma Akademi­sinde memleket çapındaki meseleleri, siyasi, askerî ve iktisadî bakımlardan tetkik ve münakaşa imkânını bulmuş­lar, bu suretle memleketimizin büyük ilerleme, kalkınma hamlelerini de ya­kından tetkik ederek müstakbel bir harbdeki kudret ve kabiliyetimizi kıy­metlendirmek, gerek sivil ve gerek as­kerî kapasitemizin millî harb gayret­leri üzerinde tesirlerini incelemek ve bu bakımdan araştırmalar yapmak fır satım elde etmişlerdir. Bununla bera­ber dünya çapındaki meselelerin dezcümle milletlerarası siyasî, askerî ve iktisadî münasebetlerin, komşu mem­leketlerin, Birleşmiş Milletlerin, NA­TO teşkilâtına ve Irak Paktına dahil milletlerin ve Doğu blokunun ve Uzak Doğunun durumlarının da tetkikine imkân bulmuşlardır.

Artık bir kumandanın bir yüksek ida­recinin dar bir meslek çerçevesi için­de' kalamıyacağma ve çok geniş bir zaviye içinde çalışacağına göre bu tet­kikler müdavimlere büyük istifadeler sağlamış bulunmaktadır. Bu sayede arkadaşlarımız, barışta ve harbde bü­yük makamlardaki stratejik plânlama görevlerini müşterek bir bilgi ve müş­terek bir anlayış zihniyeti içinde yap­mak kudretine sahip olmuşlardır.

Harb Akademileri, bu yıl dost ve kar­deş İran ordusunun üç güzide gene­ralini, arasında görmüş olmakla da bahtiyarlık duymuştur. Dost ve kar­deş olarak yaşamış ve yaşamakta olan, birbirine sıkı bağlarla bağlı bu­lunan iki memleket, iki ordu mensup­ları burada kaynaşmış bulunmakla bu rabıtaları büsbütün artırmak imkânı­nı bulmuşlardır. Bu arkadaşlarımız, çalışmalariyle, çok yakm alâkaiariyle, samimiyetleriyle kalplerimize nüfuz etmişlerdir. Bunu huzurunuzda arzet-meyi borç bilirim.

Korgeneral Fazıl Bilge, bundan sonra Yüksek Kumanda Akademisinin bu devresinde ikisi İran subayı (Biri kur­may albay, diğeri kurmay yarbay; ol­mak üzere (70) kara, deniz ve hava kurmay subayının katıldığını ve bun­ların hepsinin muvaffakiyetle devreyi bitirmiş olduklarını söylemiş, üç ana kuvvetin müşterek sevk ve idaresi za­ruretinden doğan Yüksek Kumanda Akademisine katılan subaylar, müşte­rek harekâtın sevk ve idare ve plân­lamasında kumandanlık ve kurmay görevleri için yetiştirildiklerini bildir­miş ve «Onların silâhlı kuvvetlerimiz­de alacakları müstakbel vazifeler, biz­lere büyük ümitler vermektedir. Bu­rada bir çatı altında ve bir dershane­de birbirini çok iyi anlıyarak ve tanı­yarak çalışan kara, deniz ve hava su­bayı arkadaşlarımız, elbette harbdeki vazifelerini de aynı zihniyetle, tam bir anlayışla yapmak imkânını bulacak­lardır.»

Bugün tedrisatı sona ermiş bulunan bu Akademi mensuplarını diplomala­rı hazırlıyacakları tezlerden sonra kendilerine gönderilecektir. Bugün bu­rada yalnız bu Akademiye devam et­miş bulunan kardeş İran ordusunun iki kıymetli ve güzide subayına dip­lomalarını vermekle gurur duymakta­yız» demiştir.

Akademiler Kumandanı bundan son­ra Kara, Deniz ve Hava Akademileri­nin bu yılki hasılası üzerinde durmuş ve şu izahatı vermiştir:

Kara Harb Akademisi (1) nci sınıfını takip eden (70) subaydan (63) i kur­may yardımcısı olmuşlar ve ikinci sı­nıfa devam hakkını kazanmışlardır. Diğer ikisi kurmay yardımcısı olmuş­lar, fakat (II) nci sınıfa ancak imti­hanla devam edebileceklerdir. Bu aka­deminin ikinci sınıfında bulunan (136) subaydan (11) i çok iyi, (83) ü iyi, (34) ü orta derece ile akademiyi bi­tirmişler ve kurmay namzedi olmuş­lardır. (8) subay, kurmay yardımcısı olarak kıtalarına  döneceklerdir.

Deniz Harb Akademisi (1) nci sınıfın­da bulunan (4) subay kurmay yar­dımcısı olmuşlar ve ikinci sınıfa de­vam hakkını kazanmışlardır. Bu aka­deminin II nci sınıfında bulunan (9) subay iyi derece ile Akademiyi bitir­mişler ve kurmay subaylığa liyakat kazanmışlardır.

Hava Harb Akademisi (D nci sınıfın­da bulunan (10) subaydan (8) i kur­may yardımcısı olmuş ve ikinci sınıfa devam hakkı almışlardır. (1) subay kurmay yardımcısı olmuş ve ikinci sı­nıfa ancak imtihanla devam edebile­cektir. (1) subay ise kıtasına avdet edecektir.

Bu akademinin ikinci sınıfında bulu­nan (24) subaydan (5) i çok iyi (13) ü iyi, (5) i orta derece ile tahsillerini bitirmişlerdir. (1) subay kurmay yar­dımcısı olarak kıtasına  dönecektir.

(112) senelik çok şerefli bir maziye sahip bulunan ve memlekete en baş­ta büyük Atatürk olmak üzere birçok devlet adamları ve büyük kumandan­lar yetiştiren Harb Akademileri, yeni yetiştirdiği ve silâhlı kuvvetlerimize kazandırdığı kıymetli subaylariyle yine verimli yıllarından birini daha id­rak etmiş olmakla iftihar vesilesi ol­muştur.

Daha sonra, yeni mezunlara hitabeden ve bundan sonra alacakları vazifeler­de yapacakları çalışmalar üzerinde duran Korgeneral Fazıl Bilge, harb ve vasıtalarının ve bilhassa hava silâh­larının her gün daha tekâmül etmek­te olduğuna, atom, güdümlü mermile­rin ve kıtalararası mermilerin tahak­kuk safhasına girmiş bulunduğuna işaret etmiş ve maneviyat mevzuu üzerinde durarak bir kurmay subayın maneviyatının sarsılmaması yollunda büyük mesai sarfetmek zorunda ol­duğunu söylemiş bir kurmay subayın haiz olması gereken vasıfları saymış ve konuşmasını şöyle bitirmiştir:

«Türk ordusunun kurmayları ve ku­mandanları tarih boyunca vazifeleri­ni büyük bir fedakârlık ve feragatle yapmışlardır. Siz onların halefleri ve istikbalin kurmay, subay ve kuman­danları da vazifelerini bu şekilde ve hattâ daha üstün yapabilmeniz için, kumandanın haiz olması lâzım gelen çok yüksek vasıflara sahip olmanız lâ­zımdır. Sözlerime son verirken sizleri tekrar tebrik eder, cümlenize başarı­lar dilerim. Sizleri yetiştirmek husu­sunda büyük gayretler sarfeden, siz­ler gibi varlıkları, kıymetleri silâhlı kuvvetlerimize kazandıran akademile­rin kumandanlarına, öğretmenlerine ve yardımcılarına teşekkür ederim.»

Akademiler Kumandanının konuşma­sından sonra yeni mezunlar adına Binbaşı Haydar Saltık söz alarak bü­tün arkadaşlarının hissiyatına tercü­man olan bir konuşma yapmış, ken­dilerini yetiştiren Harb Akademileri Kumandanı ile Akademiler Kuman­danlarına ve öğretmenlere teşekkür etmiş ve demiştir ki:

«Bugün silâhlı kuvvetlerinin teknik ve taktik kudreti dünya ölçüsünde ta­nınan ve takdir edilen modern Türk ordusunda kendilerinden bekleneni yapmağa muktedir olduğumuza ina­narak size veda ediyoruz.

Bütün bu gayretler sonunda içimizde büyük Türk milletine hizmete lâyık askerler olabilmenin huzuru ve bu ça-

tı altında iktisab ettiğimiz maddî ve mânevi değerlerle istikbale cesaretle bakıyor kara, hava ve deniz kuvvetle­rimizin iyi yetiştirilmiş olmaktan haklı bir gurur duyan genç evlâtları olarak yeni görevlerimize gidiyoruz.»

Müteakiben Reisicumhur Celâl Bayar, yeni kurmay subaylar ile kurmay yar­dımcı subaylara hitaben bir konuşma yaparak kendilerine tebriklerini bil­dirmiş ve Harb Akademileri Kuman­danlarına ve Öğretim üyelerine başa­rılı vazifelerinden dolayı teşekkür et­miş ve yeni mezunların diplomalarını vermiştir.

Harb Akademilerinin 112 nci yıl dip­loma merasiminde Askerî temyiz Baş­kanı Orgeneral Fevzi Mengüç, Birinci Ordu Müfettişi Orgeneral Nazmi Ataç, Garnizon Kumandanı, Bağdat Büyük Elçimiz Behçet Türkmen, emekli ge­neralle, general ve amiraller, Akade­miler Kumandanları ve öğretim üye­leri ile Amerikalı uzmanlar hazır bu­lunmuşlardır.

Merasim sonunda Reisicumhur Celâl Bayar Harb Akademileri kumandanlı­ğına gelişinde olduğu gibi ayrılırken de kumandanlar, generaller ve öğre­tim üyeleri ile yeni mezunlar tarafın­dan uğurlanmıştır.

16 Ağustos 1957

 Ankara :          

Hariciye Vekâletinden tebliğ edilmiş­tir:

İngiliz filosuna ait 4 büyük muhribin Türk deniz kuvvetlerine devri hak­kında hükümetimizle İngiltere hükü­meti arasında bir müddettenberi de­vam etmekte olan müzakereler müs­pet şekilde neticelenmiş ve buna mü­teallik anlaşma İngiltere hükümeti a-dma İngiliz sefiri ekselans Sir James Bowker ve hükümetimiz adına Harici­ye Vekâleti Umumî Kâtibi Melih E-senbel tarafından 16 ağustos .günü imzalanmıştır.

Her biri 2840 tonluk olan ve 36 mil sürat yapan bu gemiler memleketimi­ze en yeni silâh ve malzeme ile teçhiz

edilmiş bir şekilde 1958 senesi içinde teslim edilmiş olacaktır. Tam bir dost­luk ve anlayış zihniyeti ile hareket eden İngiltere hükümeti tarafından bu büyük muhriplerin Türk deniz kuvvetlerine devredilmesi Türkiyenin müdafaa gücünün, artmasına mühim nisbette yardım edecektir.

Ankara :

Hariciye Vekâleti Matbuat Bürosun­dan bildirilmiştir:

Güney Kore Reisicumhuru ekselans Syngman Rhee Başvekil Adnan Men­deresi, Kore Cumhuriyetine resmen bir ziyarette bulunmağa davet et­miştir.

Başvekil Adnan Menderes, Ankaradaki Kore büyük elçisi marifetiyle yapılan bu daveti büyük bir memnuniyetle kabul etmiştir.

Mevzuubahs ziyaretin tarihi bilâhare tesbit edilecektir.

İstanbul  :

Başvekil Adnan Menderes bugün öğ­leden evvel Vilâyette İngiltere büyük elçisi Sir James Bowker'i kabul ede­rek İngiltere hükümeti tarafından dört büyük muhribin deniz kuvvetle­rimize devrine ait anlaşmanın tahak­kuku münasebetiyle İngiltere hükü­metine bu işte gösterdiği dostluk ve anlayış zihniyeti için hükümetimizin teşekkürlerini bildirmiştir.

İstanbul :

Vekâletlerarası Millî Tütün Komite­sinin ziraî araştırma istihsal ve mü­cadele tâli komitesi, İnhisarlar Tütün Enstitülerinde 5 ağustos ile 30 ağus­tos, pazarlama, istihlâk, ihracat tâli komitesi Türkiye Tütüncüler Federas­yonunda 12 ile 16 ağustos tarihlerin­de Prof. Dr. Celâl Tarman'm riyase­tinde toplanmıştır.

Bu çalışmalara Ankara Ziraat Fa­kültesi, Gümrük ve İnhisarlar Vekâ­leti, Ziraat Vekâleti ve diğer Vekâ­letlere bağlı teşekküller, Türkiye Cum­huriyet Ziraat Bankası Umum Müdür­lüğü, Türkiye Tütüncüler Federasyonu ve Tütün Eksperleri Birliği iştirak etmişlerdir.

İhtisas tâli komiteleri bu toplantılar­da gündemlerine dahil bütün mevzu­ları müzakere ederek karara bağla­mışlardır.

Bu kıymetli mahsulümüze ait bütün çalışmaların koordine edilerek bir tütün siyasetinin tesisi için Vekâlet­lerarası millî tütün komitesi kurulma­sı, memleketimizde bu mevzuda atıl­mış en mühim adımı teşkil etmekte­dir.

Ankara  :

İsviçrenin millî bayramı münasebe­tiyle Reisicumhur Celâl Bayar ile İs­viçre Konfederasyonu Başkanı Ekse­lans Hans Streuli arasında tebrik ve teşekkür telgrafları  teati edilmiştir.

Ankara :

İzmir Güney Doğu Müttefik Kara Kuvvetleri Kumandanlığından ayrı­lan Korgeneral Read, şehrimizdeki ve­da ziyaretlerini tamamlamış ve bera­berinde refikası ile maiyeti erkânı ol­duğu halde, bugün, saat 11,30 da An-karadan hareketi sırasında askerî merasimle uğurlanmıştır. Uğurlama­da Kara Kuvvetleri Kumandanı, Brkâ-nıharbiyei Umumiye İkinci Reisi, Ka­ra Kuvvetleri Kumandanlığı Harekât Başkanı, Garnizon ve Merkez Ku­mandanları, Millî Müdafaa Vekâleti Temsil Başkanı ve diğer zevat bulunmuşlardır.

16.8.1957 tarihli Ulus gazetesinden :

 İstanbul :

Muhalefet liderleri toplantılarının dördüncü gününde işbirliği konusun­da neticeye varmışlardır. Parti lider­leri, varılan bu neticeleri müzakere et-etmek üzere genel kurullarını fevka­lâde toplantıya davet etmişlerdir. Bu­gün saat 18 de sona eren toplantı so­nunda C.H.P. Genel Sekreteri Kasım Gülek tarafından basma aşağıdaki tebliğ okunmuştur :

«Muhalefet partileri liderleri işbirliği konusu üzerindeki müzakerelere bugün de devam etmişlerdir. Varılan neticeleri Genel Kurullara arzetmek üzere toplantılara bir gün ara veril­miştir. Gelecek toplantı 17 ağustos cumartesi günü saat 15 te yapılacak­tır.»

17 Ağustos 1957

İstanbul :

Reisicumhur Celâl Bayar bugün Flor­ya köşkünde Kahire Büyük Elçimiz Faik Zihni Akdur, NATO daimî dele­gemiz Selim Sarper, Atina büyük elçi­miz Nureddin Vergin ve Amman bü­yük, elçimiz Mahmut Dikerdem'i ka­bul ederek öğle yemeğine alakoyrauş-tur.

           İstanbul :

Dost Mısır Ticaret Nazırı Muhammed Ebu Nuseyr, Ticaret Vekili Abdullah Akerin bundan bir müddet önce Mı­sıra yaptığı ziyareti iade etmek üze­re beraberinde refikası ve üç kişilik bir heyet olduğu halde bugün saat 12.45 te uçakla şehrimize gelmiştir.

Hükümetimizin kıymetli misafiri Ye­şilköy hava meydanında Başvekil Ad­nan Menderes adına Başvekâlet Kale­mi Mahsus Müdürü Muavini. Şefik Fennıen, Ticaret Vekili Abdullah Aker ile refikası, İstanbul Vali Muavini Na­zım Başlamışli, Ticaret Vekâleti Dış Ticaret Dairesi Reisi Süleyman Çeş-mebaşı, Hariciye Vekâleti Ticaret ve Ticari Anlaşmalar Dairesi Umum Mü­dürü Oğuz' Gökmen, Ticaret Vekâleti­nin diğer daireler müdürleri, Mısır maslahatgüzarı, Ticaret ve Sanayi Cü­daları ile İş Bankası Umum Müdürlü­ğü temsilcileri tarafından karşılan­mıştır.

Yeşilköy hava meydanının şeref sa­lonunda bir müddet istirahat eden dost Mısır Ticaret Nazırı bu arada kendisiyle görüşmek isteyen gazeteci­lere «Memleketimize gelmekten dola­yı duyduğu memnuniyeti ve Türkiye ile Mısır arasındaki dostluk bağlarının ehemmiyetini» belirttikten sonra Mısırm bize pamuk ihraç edip edemiye-ceğini soran bir muhabire şöyle cevap vermiştir:

«Türkiyeye sadece pamuk ihraç etmek değil, fakat her türlü ticarî mübade­lede bulunmaya hazırız.Zira bizim için asıl maksat iki dost memleket arasındaki ticarî münasebetlerin ge­liştirilmesinin teminidir. Türkiye ile Mısır arasındaki ticaretin süratle ge­lişmesi için bütün imkânların mevcut olduğuna  inanıyorum.»

Yeşilköy hava meydanında kısa bir istirahatı müteakip Mısır Ticaret Nazırı Muhammed Ebu Nuseyr, Tica­ret Vekili Abdullah Aker ve refikaları ile karşılamada bulunan diğer zevat hep birlikte misafirlerin ikamet ede­cekleri Hilton oteline gitmişlerdir.

Dost Mısır Ticaret Nazırının refaka­tindeki heyette1 Mısir Ticaret Vekâleti Umumî Kâtibi Mustafa Kemal, Mısır fuar organizasyon dairesi müdürü Hüseyin Azmi ve hususi sekreteri Sa-mir Abaza bulunmaktadır.

18 Ağustos 1957

 İzmir  :

Hristiyan âlemi tarafından büyük bir ehemmiyet atfedilen dinî merasim günü Bülbül dağında Panaya Kapulu mevkiindeki Meryem Ana ikametgâ­hında yapılmıştır.

Hac farizası merasiminde bulunmak üzere, İtalya, İsviçre, Fransa, Yuna­nistan ve yurdumuzun muhtelif şehirlerinden gelen dört bine yakm ha­cı namzedi ile ruhanî reisler sabahın erken saatlerinden itibaren Meryem Ana ikametgâhı ile Arzu çeşmesi et­rafında toplanmışlardır.

Bu arada İzmirden itibaren gayet muntazam bir şekilde yapılmış olan yol, sabahın erken saatlerinden ara-zözîerle devamlı surette sulanmış bu­lunmaktaydı.

Saat 9.30 da Monsenyör Descuffi Türk çe bir konuşma ile merasimi açmış ve günün mâna ve ehemmiyetini belirt­tikten sonra Hristiyan âleminde müs­tesna bir mevkii olan bu mukaddes yerin kalkınmasında hükümetimizin gösterdiği yakın alâkaya teşekkür et­miştir. Hacı namzetlerinin    takdisini

müteakip sabahki merasim sona er­miş ve bilâhare hacılar sırasiyle Mer­yem Ana ikametgâhını, Arzu Suyunu ve Sen Jan Kilisesini ziyaret etmiş­lerdir.

Öğleden sonraki merasime saat 14.30 da başlanmış ve bu suretle her sene yapılmakta elan dinî âyin sona er­miştir.

19 Ağustos 1957

Ankara :

Kıbrıs radyosunun Türkçe Neşriyat Müdürlüğü tarafından davet edilmiş elan Ankara Türk Ocağı ileri saz teş­kilâtı konser ekipi, bugün saat 10 da Türk Hava Yolları uçağı ile Kıbrısa hareket etmiştir.

Türk ocağı konser ekipi Kıbrıs rad­yosunda konserler verecektir.

Ankara :

Fas Sultanı Majeste V. Muhammedin doğum yıldönümü münasebetiyle Re­isicumhur Celâl Bayar ile maj este Sultan arasında tebrik ve teşekkür telgrafları teati edilmiştir.

İstanbul :

Fransa hükümeti tarafından, Türkiye Riyaseticumhur Umumî Kâtibi Fikret Belbez'e tevcih edilen Legion d'Hon-neur nişanının Commander rütbesi ile Türkiye Riyaseticumhur Hususî Kalem Müdürü Dr. Faruk Berkol'a tevcih edilen Legion d'Honneur nişa­nının Officier rütbesine ait nişan ve beratlar bugün saat 20 da İstanbulda-ki Fransız sefarethanesinde yapılan hususî bir merasimle Fransanın An­kara büyük elçisi ekselans Jean Paul Garnier tarafından kendilerine tevdi edilmiştir.

Bu münasebetle bir hitabede bulunan ananevi Türk _ Fransız dostluk bağla­rının kuvvetlenmesinde yakınlık gös­teren ve Fransız kültürünü benimse­miş olan Türkiye Riyaseticumhur U-mumî kâtibi Fikret Belbez ile Hususî Kalem Müdürü Dr. Faruk    Berkol'a hükümeti tarafından tevcih edilen ni­şanları tevdi etmekten büyük bir şe­ref ve bahtiyarlık duymakta olduğu­nu söylemiş ve demiştir ki:

«Sayın Fikret Belbez ve sayın Faruk Berkol'a verilen bu nişanlarla sadece bu şahsiyetlerin kıymetleri belirtilmiş olmayıp onlara lâyık oldukları vazife­yi vermiş olan hükümetin de görüşü takdir edilmiş bulunmaktadır.

Aynı zamanda sizlerin, kıymetli ve büyük devlet adamı Reisicumhur Ce­lâl Bayar nezdinde deruhte eylemiş olduğunuz önemli vazifeler de bu tev­cihe lâyık olduğunuzu göstermekte­dir.

Bundan böyle de parlak vazifenize mu vaffakiyetle devam edeceğinize ve her geçen gün daha fazla basarı elde ede­ceğinize büyük inancımı burada açık­lamakla müftehirim. Türkiye gibi Fransa da sizin faaliyetinize ve iki memleketimiz arasındaki dostluk mü­nasebetlerinin gelişmesine gayret sar_ fedeceğinizden emindir. Sözlerimi bi­tirmeden önce şunu da tekrarlıyayım ki, Türkiye ile Fransanın Batı birliği içinde mukadderatları birdir.

Yaşasın Türkiye, Yaşasın Fransa.

 İzmir :

Birleşik Amerika Devletleri Ticaret Vekâleti Münakalât Müsteşarı Louis S. Rothshilld riyasetinde Ticaret Eko­nomisi Bürosu Müdür Muavini James W. Mcnally, Kroger Şirketi jmalât U-mum Müdürü Maurice T. Lintbui St. Florida eyaleti Üniversitesinde otel ve lokanta dairesi şefi Dr. Donald E. Luntberg, Amerikanın tanınmış ma­den mühendislerinden Arthur P. Cor-tel You'dan müteşekkil ticaret heyeti bugün saat 17 de İzmir Ticaret Oda­sında bir basın toplantısı tertiplemiş­tir.

Basın mensuplarının sordukları çeşitli sorulara cevap olarak Mr. Nothschild şunları söylemiştir:

«Heyetimiz Amerikan iş adamlarına Türkiyeye yatırım yapacakları iş saha­ları hakkında tavsiyelerde bulunacak değildir. Zira, Amerikan iş adamları yatırım yapmak isteyecekleri cazip iş sahalarının nelerden ibaret olduğunu, Türk is adamları kadar iyi bilirler. Bizim gördüğümüze göre, Türkiyenin cazip iş sahaları tabiî kaynaklarıdır. Ve bunları birinci ve ikinci derecede mamul hale getirecek endüstriyel te­şebbüslerdir. Bu kaynakların işletil­mesi ile Türkiye sanayiini geliştirebi­lir ve zamanla kendi yağı ile kavrula­cak hale gelir. Geçen seneki temasla­rımızdan parlak neticeler elde ede­medik. Fakat bu yıl daha iyi netice­lere varılacağını ümit ediyoruz.

10-15 yıl evvelsine gelinceye kadar münhasıran ziraat memleketi olan Türkiye bugün kısmen ziraat, kısmen sanayi memleketi olarak hamle yap­maktadır. Türkiye her iki. alanda da ilerlemektedir. Türkiyenin kendi bün­yesinde sahip olduğu imkânlar ona rehberlik edecektir.

Gelişmek için muhtaç olduğunuz ser­maye ve döviz, tabii kaynaklarınızdan sağlanabilir. Bunlardan bir kaçının istihsal ve satışından elde edeceğiniz gelirle diğer endüstrinizi kurabilirsi­niz. Dünyada hiç bir memleket bir an içinde sanayici olahmamıştır.

Buradaki temaslarımızdan elde edece­ğimiz neticeleri bir raporla Amerikan hükümetine bildireceğiz.

Bundan sonra, Karacabey Harasını gezdiklerini bildiren Mr. Rothsihilld bu müessesede gördüğü mükemmel ça­lışmadan dolayı Türk hükümetini ve müessese personelini tebrik etmek lâ­zım geldiğini, Konyadaki Et Kombi­nasının ise dünya üzerinde benzerleri arasında en büyüğü olduğunu söyleye­rek konuşmasını bitirmiştir.

Amerikan ticaret heyeti ağustosun 28 ine kadar İzmirde kalacak, tüccar ve sanayicilerimizle temaslarına devam edecektir.

20.8.1957 tarihli Ulus gazetesinden:

 İstanbul :

Muhalefet partisi liderleri arasındaki toplantılara bugü nde C.H.P. Genel Başkanı İsmet İnönünün Taşlıktaki

evinde devam edilmiştir. Saat 15.25 te başlayan toplantı, gece saat 19.35'e kadar sürmüş ve toplantının sonun­da Hür. Partisi Genel Sekreteri İb­rahim Öktem basma aşağıdaki müşte­rek tebliği okumuştur:

«Bugün müzakereler işbirliğini tahak­kuk ettirme yolunda partilerin sahip oldukları kesin arzuyu parti liderleri­nin birbirlerine telkin edebilme bakı­mından ciddî bir terakki kaydetmiştir. Gelecek B.M. Meclisinde memleketin mümtaz evlâtlarından kuvvetli bir müstakiller kadrosunun bulunması temayülü açık olarak belirmiştir. Bu­nu bir hal tarzına bağlamak üzere liderler çarşamba günü saat 15 te tekrar toplanacaktır.»

20 Ağustos 1957    

 İzmir :

Yirmi altıncı Enternasyonal İzmir Fu­arının açılışında İzmir Belediye Reisi Enver Dündar Başar, bir konuşma yapmıştır. Belediye Reisi, merasimde hazır bulunanları selâmladıktan son­ra demiştir ki:

«Her yıl inkişaf ve tekâmülü için mü­him gayretler sarfettiğimiz biricik en­ternasyonal fuarımızı bu yıl geçen se­nelerden biraz daha mütekâmil bir durumda bulacağınız ümidindeyim.

Bu yılki fuarımıza biri sembolik olmak üzere 15 ecnebi devlet iştirak etmiş bulunmaktadır.

Başta büyük dost ve müttefikimiz Birleşik Amerika bu seneki fuara ye­ni pavyonlar ve kitle halinde büyük binalar inşa ettirerek gerek bu pav-von ve binalara ve gerekse açık sa­hada 9 bin metrekare yer kaplayan güzel ve zengin teşhirlerle fuarımızda yer almış bulunmaktadır.

Yine dost ve müttefikimiz Büyük Bri­tanya ve son zamanlarda yeni ticarî a nlaşmalarla iktisadî münasebetleri­mizde mühim gelişmeler gösteren Ba­tı Almanya ve ananevi dostumuz Fran sa ve keza ticarî ve siyasî münasebet­lerimizde ehemmiyetli yer tutan müt­tefikimiz İtalya, iyi münasebetler idame etmekte bulunduğumuz Belçika ile yıllardanberi fuara gelen İsrail hükümetleri de birçok firmaların kollektif mahiyette hazırladıkları eserler­le fuarımıza iştirak eylemişlerdir.

Bağdat Paktı içinde mukadderat bir­liği yaptığımız kardeş dost ve müt­tefik İran ve Pakistan devletlerinin zengin bir şekilde fuarımıza iştirakle­rinden duyduğumuz büyük sevinci bil­hassa belirtmek isterim. Yalnız siya­sî sahada değil, iktisadî, sosyal ve kül­türel sahalarda da elde etmiş olduk­ları büyük terakkileri çok güzel ve ma­nalı teşhirlerle fuarımızda belirtmiş bulunmaktadırlar.

Komşumuz Sovyetler Birliğinin de ha­kikaten zengin ve geçmiş senelere nis-betle daha geniş teşhir değeri taşıyan iştirakinden ayrıca memnunluk duy­maktayız.

Yine komşumuz Bulgaristan, Roman­ya, Yugoslavya ile Polonya devletleri­nin fuarımızda ayrı pavyonlar hazır­layarak çeşitli mal teşhir etmeleri sa­yesinde sınaî sahadaki terakki ve te­kâmüllerini Öğrenmiş bulunmakta­yız.

Bu seneki sembolik mahiyette iştirak etmiş bulunan ve gelecek sene ayrı bir pavyon hazırlamak suretiyle bü­tün mamul ve mahsullerini lâyık ol­duğu derecede teşhir edeceğine emin bulunduğumuz İsviçrenin bu hareke­tini de sempati ile karşılamış bulu­nuyoruz.

İnsanlık idealine hizmeti önemli bir prensip sayan Türk milletinin yurdu­muzun bu güzel köşesinde milletler­arası dostluğu ve karşılıklı anlayış zihniyetini takviyeye vesile teşkil e-den, iktisadî ve ticarî olduğu kadar, sosyal ve kültürel bir kaynaşma ya­ratmak imkânını sağlayan enternas­yonal fuarımızla kendimizi bahtiyar addetmekteyiz.

Millî iştiraklerimize gelince: Büyük hamleler halinde giriştiğimiz kalkın­ma, hareketlerine, tuttuğumuz terak­ki yolunda mühim hisseleri bulunan Sümerbank, Etibank, Makine ve Kim­ya Endüstrisi ile her yıl fuarımıza iş­tirak ettiklerini memnunlukla gör­düğümüz İnhisarlar, Toprak Mahsulleri Ofisi, Türkiye Ziraî Donatım Ku­rumu, Tariş, Devlet Demiryolları, De­nizcilik Bankası, Türkiye İş Bankası, ve diğer millî bankalarımız oldukça mühim mevki işgal etmektedir. Bun­ların büyük küçük eserlerini içine alan pavyonlarının hazırlanmasına önayak olanları takdirle karşılar, şük­ranlarımı arzederim.

Yine bu münasebetle geçen sene (Ege bölgesi Sanayi Odası) namı altında hazırlanmış olan pavyonun, bu sene (Odalar Birliği pavyonu) na inkılâp etmiş bulunmasını, yerli ve millî sana­yimize ait terakkilerle güzel eserleri­ni aksettirmesi bakımından çok ehem­miyetli bir teşebbüsün neticesi ola­rak karşılamakta bulunduğumuzu be­lirtmek isterim.

Her yıl fuarımızın daha güzel ve mü­terakki bir şekilde açılmasına büyük yardımlarını asla esirgemiyen başta çok saym Başvekilimiz Adnan Men­deres olmak üzere bütün hükümet er­kânına ve bilhassa saym Ticaret Ve­kilimiz hemşehrimiz Abdullah Aker’e derin şükranlarımızı huzurunuzda sun makla bahtiyarım.

İzmir Enternasyonal fuarı, ilerideki seneler içinde de ananesine uygun bir tarzda gelişmelerine devam edecek ve Akdenizin bu tarihî büyük limanından bütün dünyaya Türk milletinin kal­kınmasını, çalışmasını, insanî düşün­celeriyle asil emellerini aksettirecektir.

Sayın Ticaret Vekilimiz,

Bu seneki fuarımıza ecnebi devletle­rin daha zengin bir şekilde iştirakle­rini temin bakımından 15 milyon lira­lık döviz sağlayan hükümetimize, şah­sınız delaletiyle teşekkürlerimizin ar­zını rica ederim.

Saym hemşehrilerim,

Enternasyonal fuar gibi bir varlıkla sizler de ne kadar iftihar etseniz ye­ridir. Burası yalnız ticarî hareketlere münhasır kalmayan aynı zamanda bütün vatandaşları bir araya getiren, tanışmaya ve anlaşmalara fırsat ha­zırlayan, her sahada daha iyiye eriş­mek için bilgilerimizi ortaya koymağa arttırmaya ve enerjimizi tazelemeye vesile teşkil eden bir yerdir.

Sözlerime son vermeden İzmir Enter­nasyonal Fuarını, devamlı ve zengin bir şekilde umumî efkârımıza akset­tiren kıymetli matbuatımıza ve ajans­lara teşekkürlerimi sunarım.»

 Ankara :

Paris - İnter radyosunda yapılan mü­sabakada Türkiye ile ilgili sualleri doğru olarak cevaplandıran Mile. Mi-chele Tramini Basın Yayın ve Turizm Umum Müdürlüğünün misafiri olarak geçenlerde İstanbula gelmişti. Mile Tramini İstanbuldan sonra Ankaraya gelmiş ve şehrimizde üç gün kaldık­tan sonra bugün saat 14 te Türk Ha­va Yolları uçağı ile TÜrkiyedeki zi­yaretinin üçüncü merhalesi olan İz-mire hareket etmiştir.

Mile. Michele Tramini, Ankara ve İs­tanbul intihalarını soran muhabiri­mize aşağıdaki cevabı vermiştir:

«İstanbula geldiğimdenberi iyi ve programlı bir şekilde karşılandım. Ta­rihi yerleri ve İstanbulun tabiî güzel­liklerini gördüm. Buna ilâveten Konyada Selçuk eserlerini görmek bahti­yarlığına da eriştim .

Ankarada da Türk misafirperverliği­nin hakikî numunelerine şahit oldum. Şimdi de İzmir Fuarının açılışına ye­tişmenin sevinci içindeyim. İzmirden sonra tekrar İstanbula dönerek şeh­rin görmediğim diğer kısımlarını gör­mek fırsatını da bulacağım. Bu seya­hat hayatımın en güzel ve en entere­san seyahatlerinden biri oldu. Muhte­şem bir maziye malik olan Türkiyeyi şimdiki muazzam kalkınma ve imar hareketleri ile yakından görmek, mo­dern çehresini içinden müşahede et­mek benim için ayrı bir bahtiyarlık teşkil etti. Türkiyeye ait hâtıralarımı hayatım boyunca muhafaza edece­ğim.»

 İstanbul :

Şimalî Kafkas Orduları Grupu Ku­mandanı, Kutülamara kahramanı mer hum Enver Paşanın amcası Emekli

General Halil Kunt bu sabah vefat etmiştir.

Cenazesi yarın Beşiktaş Sinanpaşa camiinden kaldırılacaktır.

21 Ağustos 1957

 İstanbul :

Vakıflar Umum Müdürü Orhan Çap-çı, Vakıflar tarafından İstanbulda ta­mir ve restore edilen ecdat yadigârı cami ve tarihî âbideleri basın men­suplarına mahallinde göstermek ve izahat vermek maksadiyle bugün Öğ­leden sonra bir gezinti tertip etmiştir. 3.5 saat kadar devam eden bu güzide tamir edilmekte olan bir çok cami ve türbeler mahallinde görülmüş ve ba­sın mensuplarına ilgililer tarafından izahat verilmiştir.

İstanbulda yapılan işler meyamnda memleketin muhtelif yerlerindeki ça­lışmaları da içine alan bu izahata gö­re:

«Uzun yıllar ihmale uğrayan hara­beye yüz tutmuş olan ecdat yadigârı âbide ve camilerimizin ehemmiyetle ele alman tamir ve restorasyonları fa­aliyetine büyük bir hızla devam edil­mektedir.

Son yedi yıl içinde 33.5 milyon lira sarfiyle memleketimizin her tarafında idaremize ait 1000 den fazla âbide ve cami tamir edilmiş şehir kasaba ve köylerimizde yaptırılan binlerce ca­mi ye yardımda bulunulmuştur.

1923 ten 1949'a kadar geçen 27 sene içinde bu işler için harcanan para 6.790.000 liradan ibaret olduğuna göre. 1950 den bu yana geçen yedi yılın sar­fiyatı vasatisi 18 misli bir artış kay­detmiş bulunmaktadır. Bu yıl sarfe-dilmekte olan para bunun dışında olup on milyonu hayli aşacak olan bu miktar rekor teşkil edecek, tek başı­na yirmi yedi senelik devrede sarfedilen para yekûnunun bir mislini bu­lacaktır. Başlanılmış büyük işlere da­ha da hızla devam olunacak, önümüz­deki yıl ise, bu miktar da çok aşılarak duble edilecektir.

Bu sene muhtelif şehir ve kasabala­rımızda yüz kadar eserin tamirinden çevirmişler, felâketin hemen akabin­de, saati saatine, hükümet, vilâyet, belediye ve kızılay tarafından yapı­lan yardımlara teşekkürlerini bildir­mişlerdir. İstek ve ihtiyaçları arasın­da da bilhassa bu mıntakanın bir an önce parsellenmesini ve yeni yangın­lara sebep olabilecek bazı mahzurla­rın izalesini istemişlerdir.

Yangın sırasında kurtarılamıyarak fe­ci şekilde ölen iki yavrunun büsbü­tün muztarip ettiği bu vatandaşların konuşmalarını ayrı ayrı ve dikkatle dinliyen Çalışma Vekili Mümtaz Tarhan, nerede bir felâket, nerede bir acı varsa hükümetin daima orada oldu­ğunu, Bolu ve Fethiye depremlerinde Gerze yangınında olduğu gibi başta Reisi cumhur ve Başvekil bulunmak üzere hükümet erkânının gece yarıları yollara çıkarak vatandaşların iztirabu nı dindirmeğe koştuklarını, vatandaşla birlikte içi yanan mesul insanlar ola­rak bu alâkayı kendilerine tabiî va­zife bildiklerini belirtmiş, Soğukkuyuda evleri yanan, yürekleri yanan va­tandaşların da maddî ve mânevi ya­ralarının hemen sarılacağını söylemiş tir. Çalışma Vekili isteklerinin ilgili­lerce yerine getirileceği hususunda va­tandaşların besledikleri emniyet duy­gusunun yerinde olduğunu ve gere­ken her tedbirin alınacağını ifade et­miştir.

Ayrıca Çalışma Vekâleti olarak felâ­kete uğrıyan vatandaşlara ve işçilere yapılacak yardımlar üzerinde duran Mümtaz Tarhan, bu mevzuu görüş­mek üzere yeni Turan mahallesi muh tan Mustafa Akgör ile, ikametgâhı bu mmtakada bulunan Millî Savunma İş­çileri Genel Sendikası Genel Sekre­teri Mustafa Özsayıldıyı makamına davet etmiştir.

Çalışma Vekili Mümtaz Tarhan va­tandaşların sevgi tezahürleri arasın­da geç vakit yangın mahallinden ay­rılmıştır.

22 Ağustos 1957

 Ankara :

Sıhhat' ve İçtimai Muavenet Vekâle­tinden tebliğ edilmiştir:

Bazı günlük gazetelerimizde evvelce Uzak - Doğuda başlayıp bilâhare yakıtı komşularımıza intikal eden grip salgınının memleketimiz dahilinde de mevcudiyetinden, bilhassa son gün­lerde, sık sık bahsedilmektedir.

12/8/1957 tarihli tebliğimizde de bil­dirildiği veçhile, hastalık bu ayın bi­dayetinden itibaren daha ziyade cenup ve şark vilâyetlerinde görülmeğe baş­lamıştı. Hâlen bunlara ilâveten bir kaç vilâyetimizden daha vakalar bildiril­miş bulunmaktadır.

Ancak yapılan ihbarlar ve şimdiye kadar olan müşahedelerimiz hastalı­ğın münferit vakalar halinde ve se­lim tabiatta seyretmekte olduğunu göstermektedir. Bu da halkımızın ev­velki tebliğlerde yapılan tavsiyelere gösterdiği tayakkuz ve alâkanın bir neticesidir. Bundan başka bazı neşri­yatta görüldüğünün aksine olarak ölüm kaydedilmemektedir.

Bununla beraber hastalığın yayılma kudretinin fazla olması öolayısiyle, bahusus şehirlerde hastalığa yakalan­ma şansının azaltılması bakımından halkımızın daima müteyakkız olma­ları, izdiham bulunan mahallere git­memeleri, hasta ziyaretlerinden çe­kinmeleri, hastalığa yakalandıkları takdirde mutlak istirahatte kalmala­rı ve hekim tavsiyelerine uymaları ye­rinde bir tedbirdir.

Diğer taraftan, esasen Vekâletimiz gerek yurt dışında ve gerekse memle­ket dahilindeki hastalığın seyir ve in­kişafını dikkatle takio etmekte oldu­ğuna ve mahallî sağlık teşkilâtınca icabı tedbirler alınmakta bulunduğu­na göre, bazı gazetelerde görüldüğü üzere bu hastalığa karşı aşı tatbikini düşündürecek bir durum olmadığı ve herhangi bir endişeye mahal bulun­madığı ve bu sebeple halkımızın müs­terih olmaları tavsiye olunur.

 İstanbul :

Dost ve kardeş Haşimi Ürdün Kralı Majeste Hüseyin, hususî bir ziyaret için bugün saat 16 da uçakla İstan-bula gelmiş ve Yeşilköy hava meyda­nında Reisicumhur Celâl Bayar, Baş­vekil  Adnan Menderes ve  bir müd-

dett_enberi Istanbulda bulunan Haşimi Ürdün ana kraliçesi Zeyn tarafın­dan karşılanmıştır.

Karşılamada Kralın küçük kardeşi Hasan ile akrabaları, Devlet Vekili Fatin Rüştü Zorlu, Hariciye Umumî Kâtibi Büyük Elçi Melih Esenbel, Ha-şimî Ürdün Ankara Büyük Elçisi Şe­rif Abdülmecid Haydar, Irakm Anka­ra büyük elçisi Necip Elravi, Amman Büyük Elçimiz Mahmut Dikerdem, Vali Vekili Kemal Hadımlı, Hariciye Vekâleti Protokol Dairesi Umum Mü­dürü ve diğer zevat hazır bulunmuş­tur.

Bir polis müfrezesi selâm resmini ifa etmiştir.

Majeste Hüseyine Veliaht Prens Mu-hammed, dayısı ve maiyeti refakat etmektedir.

 Ankara :

Çiftçi hayvanlarının yalnız meralarda otlatılmasiyle iktifa edilmeyip ilâve yeşil yemlerle beslenmesi ve bu suret­le süt ve et verimlerinin arttırılması­nı hedef tutan ve Ziraat Vekâletince bu maksatla hazırlanmış bulunan ça­yır  mera, yem nebatları yetiştirilme­si projesi gereğince yoncalık ve ko­rungalık tesislerinin genişletilmesine yurdun her tarafında büyük gayret sarfolunmaktadir. 1952-56 yıllarında ziraat teşkilâtı tarafından veya teşki­lât yardimiyle tesis olunan yoncalık sahası 209.882 dönüm, korungalık (Ev-liyaotu) ise 58.489 dönümdür. Bunla­ra ilâveten çiftçiler tarafından 435.976 dönüm yoncalık ve 195.515 dönüm de korungalık tesis edilmiş bulunmakta­dır. İçinde bulunduğumuz yılın ilk yedi ayı zarfında ise 53.712 dönüm yoncalık tesis edilmiştir ki bunun 18.090 dönümü bizzat teşkilât tarafın­dan veya onun yardimiyle yapılmış­tır. Aynı müddet zarfında kurulan korungalık ise 16.384 dönüm olup bu­nun 5.851 dönümü teşkilât ve 10.533 dönümü de bizzat çiftçiler tarafından tesis edilmiştir.

Bu duruma göre son altı yıl zarfında gerek ziraat teşkilâtı yardımiyle ve gerekse çiftçilerin kendileri tarafın­dan tesis edilen yoncalık sathı 699.570 dönüme, korungalık sathı ise 270.388 dönüme baliğ olmuş bulunmaktadır.

Yonca ve korunga otlarının beslenme değerini anlıyan çiftçiler bir kısım arazilerini bu otların yetiştirilmesine tahsisten katiyen çekinmemekte ve sulayabilmek için yeni sulama tesis­leri kurmak suretiyle ilâve masraflar yapmayı dahi göze almaktadır. Bu iyi temayülün hmemleket hayvancı­lığının ilerisi için çok faydalı netice­ler vereceği hususunda ilgililer çok nikbin görülmektedirler.

 İstanbul :

Reisicumhur Celâl Bayar bugün saat 17.30 da Florya Deniz Köşkünde mem­leketimizi ziyaret etmekte olan Mısır Ticaret Nazırı Ekselans Muhammed Ebu Nuseyri kabul etmiş ve bu kabul­de Ticaret Vekilimiz Abdullah Aker de hazır bulunmuştur.

 Balıkesir :

Ziraat Vekili Esad Budakoğlu, bera­berinde Balıkesir mebusları, ile Or­man Umum Müdürü, Toprak Muha­faza ve Ziraî Sulama Dairesi Reisi ol­duğu halde, Vekâletiyle alâkalı tet­kiklerde bulunmak üzere bugün şeh­rimize gelmiştir.

Vekil ilk olarak saat 11 de Balye ka­zasını ziyaret etmiş ve burada müs­tahsil vatandaşlarla hasbihallerde bu­lunarak dileklerini dinlemiş ve ilgili­lere gereken direktifleri vermiştir.

Müteakiben İvrindiye hareket eden Esad Budakoğlu, yol güzergâhında toplanan köylü vatandaşlarla yaptığı hasbihallerde bilhassa bu yılki mah­sul durumu hakkında izahat almış ve bu münasebetle de çiftçi vatandaşlar yol, su ve ziraat dâvasına karşı göste­rilen yakın alâkadan dolayı hükümete karşı duydukları şükran hislerini ifa­de etmişler ve Esad Budakoğlunu te­zahürlerle uğurlamışlardır. Daha son­ra İvrindi kazasına giden ve kalaba­lık bir vatandaş topluluğu tarafından karşılanan Ziraat Vekili İvrindililere bir hitabede bulunarak ezcümle şöy­le demiştir:

image001.gif«Aziz İvrindililer, ziyaret etmekle bü­yük memnuniyet duyduğum kazanız­da orman, ziraat ve küçük su işleriy­le ilgili müşküllerini bizzat görmek ve hal için gereken tedbirleri almak için geldim. Şu noktaya bilhassa işaret et­mek isterim ki, biz hükümet olarak, iktidar olarak, işin rahatını düşünen bir zihniyet taşımıyoruz. İşin rahatı nedir? diyeceksiniz. İşin rahatı mese­lelerinizi olduğu gibi bırakarak sizle­ri bir lokma ve bir hırkaya yani ipti­dai şartlar içinde yaşamağa mahkûm etmektir.

Elektriği olmayan, onun malzeme ve tesisatına ihtiyaç duymaz, yolu olma­yan vasıta ihtiyacını düşünmez. Suyu olmayan ileri ziraat yapamaz. Millet­çe kalkınma ve medeniyetlerinden faydalanma birbirine bağlı meselele­rin çözülmesiyle mümkün olacak­tır.

Kazanıza pancar ziraati girdi, pancar ziraatı ile birlikte yol meseleleriniz, vasıta meseleleriniz, sulama ve güb­releme meseleleriniz beraber geldiler. Bizler bu meselelerin halli yolunda cesaret ve azimle çalışmakta tereddüt etmiyoruz. Çünkü sizler bugünkünden çok daha iyi şartlarda yaşamaya lâ­yıksınız. Sizlerin itimat ve teveccühü­nüz bize destek oldukça giriştiğimiz teşebbüsleri gerçekleştirmek hususun­da heves ve şevkimiz artacak ve Türk köylüsü yakın bir gelecekte lâyık ol­duğu refah seviyesine ulaşacaktır. Al­lanın izniyle - sizlerle el ele vererek bütün müşküllerinizi halledeceğimize inanıyoruz.

Vekilin bu konuşması vatandaşlar ta­rafından tezahüratla karşılanmış ve bilâhare dilek ve ihtiyaçlar tesbit edil­miştir.

Esad Budakoğlu öğleden sonra tekrar Balıkesire dönerken civar köylerde yapılan orman yolları ile küçük su iş­lerini bizzat tetkik etmiş ve işlerin daha süratli yapılması için ilgililere emir vermiştir.

Nihayet saat 18 de Balıkesire dönen Ziraat Vekili doğruca binlerce Balı­kesirlinin sabfrsızlikla beklediği 1957 hayvan ve emtia panayırına gitmiş ve panayırı «hayırlı ve uğurlu olması» dileğiyle açmıştır.

Ziraat Vekili yarın Kepsut ve Dur-sunbey kazalarına giderek tetkiklerine devam edecektir.

İstanbul :

Başvekil Adnan Menderes memleketi­mize resmi bir ziyaret yapmakta bu­lunan Mısır Ticaret Nazırı ekselans Muhammed Abu Nuseyr'i bugün Vi­lâyette kabul ederek kendisiyle iki memleketi alâkadar eden mevzular etrafında samimî bir görüşme yapmış­tır. Bu kabul esnasında Ticaret Vekili Abdullah Aker ile Hariciye Vekâleti Ticaret Dairesi Umum Müdürü Oğuz Gökmen de hazır bulunmuştur.

Ticaret Vekilimizin riyasetindeki bir heyetimizin geçenlerde Mısıra yapmış olduğu ziyareti iade maksadiyle bir haftadanberi memleketimizde bulun­makta olan Mısır Ticaret Nazırı ve maiyetindeki Mısır Ticaret Nezareti Umumî Kâtibi Mustafa Kemal, Hu­susî Kalem Müdürü Samir Abaza, Ti­caret Nezareti Fuarlar Organizasyon Dairesinden Hüseyin Azmi 20 ağustos­ta İzmir Fuarının açılış merasiminde de hazır bulunmuşlardır.

Mısır Ticaret Nazırı ile refikası ve Mısır heyeti yarm sabah uçakla mem­leketimizden ayrılacaklardır.

İstanbul :

Memleketimize resmî bir ziyaret yap­makta olan Mısır Ticaret Nazırı Mu­hammed Abu Nuseyr, bugün kendi­siyle görüşen Anadolu Ajansı muhabi­rine şu beyanatı vermiştir:

«Türkiyede görmüş olduğumuz samimî ve hararetli hüsnü kabulden dolayı fevkalâde mütehassis ulunmaktayım. Bildiğiniz gibi dostum ekselans Ab­dullah Aker'in Mısıra yapmış olduğu ziyareti iade maksadiyle Türkiyede bulunmaktayım. Bu ziyaretler Türkiye ve Mısır arasında mevcut olan dost­luk münasebetlerinin bir delilini teş­kil etmektedir. Memleketlerimiz ara­sındaki bu dostluk münasebetleri çok eski, derin ve o nisbetle de sağlamdır. İktisadî münasebetlerin gittikçe in­kişafına gayret sarfetmekteyiz. Bu ça­lışmalarımız bütün diğer   sahalardaki münasebetlerimizin inkişaf ve takvi­yesi için de sağlam ve esaslı bir mes­net teşkil edecektir.

İzmir Enternasyonal Fuarının hazır­lanış ve organizasyonunda gördüğüm mükemmeliyetten sevinç ve bahtiyar­lık duydum. Mısır hükümeti önümüz­deki sene bu güzel fuara resmen işti­rak etmeğe karar vermiştir. Bu hu­susta gerekli tedbirleri şimdiden al­mış bulunuyoruz.

Türkiyeye önümüzdeki günlerde bir ticaret müşaviri göndereceğiz. Resmî ziyaretlerin yanısıra iş adamlarının da karşılıklı ziyaretleri iki memleket ara­sındaki münasebetleri daha ziyade tarsin edecektir.

Türkiye'de görmüş olduğum iktisadî ve nınaî inkişaflar ve İzmir Fuarında teşhir edilen Türk malları bende pek büyük bir tesir yarattı. Keza İstan­bul'da gördüğüm hummalı imar hare­ketleri de üzerimde büyük ve müsbet bir tesir bırakdı. Türkiyeden ayrıl­makta olduğum şu sırada ifade edebi­lirim ki, iki memleket rasındaki bu ziyaretler daha samimî bir şekilde devam edecektir. Türkiye Mısır hükü­metinin ve Mısır halkının samimi dostluğuna inanabilir, ve güvenebi­lir.»

22/8/1957  tarihli  Ulus  gazetesinden :

 İstanbul ;

Üç muhalefet partisi liderleri arasın­daki toplantı bugün saat 15 de başla­yarak fasılasız beş saat 15 dakika sürmüş ve saat 20.15 de nihayete er­miştir.

Toplantı sonunda C.H.P. Genel Sekre­teri Kasım .Gülek basma aşağıdaki tebliği vermiştir:

«Çalışmalarına devam eden üç muha­lefet partisi liderleri bugünkü toplan­tılarında, evvelce mutabık kaldıkları prensiplerde olduğu gibi, kontenjan­larda da mutabak kalmışlardır. Di­ğer prensipler ve tatbik şekilleri üze­rinde konuşmalara başlanacaktır. Ge­lecek toplantı 3 Eylülde Ankara'da yapılacaktır.»

23 Ağustos 1957

 İstanbul :

Almanya'nın Darmstadt şehri Türk Talebe Birliği temsilcisi alâkalılarla temaslarda bulunmak üzere şehrimize gelmiştir.

Temsilcinin gazetecilere verdiği iza­hata göre, dört sene evvel Almanya-nın Darmstadt şehrindeki Türk tale­beleri tarafından kurulan Darmstadt Türk Talebe Birliği son yıllarda aza adedinin sekseni tecavüz etmesi üze­rine çeşitli kültür ve muhtelif spor branşlarında faaliyetlerini genişletme imkânına sahip olmuştur.

Geçen ders yılında Türkiyeyi ve hu­susiyetlerini tanıtmak gayesile tertip­lenen serî konferanslar yabancı da­vetlilerin geniş alâkasını toplamış, spor faaliyetleri meyanmda Arap ve Norveç talebeleri karma futbol takım­ları ve mahallî Alman voleybol takım­ları ile yapılan başarılı karşılaşmalar sporsever kitleler tarafından zevkle takip edilmiştir.

Bu ders yılma zengin bir programla girecek olan birlik, Türk Sanat Eser­leri ve hususiyle tipik elişleri ve eski Türk kıyafetleri ile ayrıca modern Türkiyeyi aksettirecek, şehirlerimizin muhtelif kısımlarından çekilmiş fotoğ raflardan müteşekkil karma bir ser­gi açacak, millî bayramlarımıza mü­sadif günlerde Türk musikisini tanıt­mak üzere geceler tertipleyerek hazır­lanacak büfede davetlilere Türk mut­fağından örnekler ikram edecektir.

Diğer taraftan, spor faaliyetleri cüm­lesinden olarak yapılacak futbol ve voleybol maçlarından maada, bu yıl mahallî tenis turnuvası ve yüzme mü­sabakalarına Türk .ekibi kuvvetli bir kadro ile iştirak edecektir.

 İzmir :

Dört günden beri şehrimizde bulunan Birleşik Amerika Ticaret Vekâleti mü­nakale müsteşarı Mr. Rotchild'in baş­kanlığında tanınmış Amerikalı iş adamlarından müteşekkil heyet İz­mir'deki tetkik ve temaslarına devam etmektedir. Heyet üyeleri bugün daha ziyade Egeli tüccarlarla münferit te­maslar yapmışlar ve onların müra­caatlarını kabul ederek karşılıklı fi­kir teatisinde bulunmuşlardır.

Akşam üzeri Fuar'da incelemelerde bulunan misafir ticaret heyeti, 25-28 Ağustos tarihleri arasında Ege bölge­si sanayi odasında sanayi erbabı ile görüşecektir.

 İstanbul :

İ.E.T.T. Umum Müdürü Prof. Kâmuran Görgün, bugün saat 14.30 da ga­zetecilerle göörüşerek muhtelif sual­leri cevaplandırmış ve idarenin faa­liyeti hakkında izahat vermiştir.

Mevcut enerjinin Silâhtarağada kazan bakımından 136 bin kilowatt, turbo jeneratör takati bakımından da 140 bin kilowatt saata çıkarıldığını, kömür sar­fiyatının azaltıldığını, 7 senede 170 binden fazla abone kaydedilerek abo­ne sayısının 330 bine yükseldiğini bil­diren Umum Müdür, sözlerine şöyle devam etmiştir:

«Bugün İstanbul'un elektrik enerjisi Sarıyar, Çatalağzı. Tunçbilek santral-lerile Silâhtarağa fabrikasının paralel çalışmalarile temin edilmektedir. Sa­nayide kullanılan elektrik de günden güne artmaktadır. Bu senenin 8 ayı içinde Silâhtarağa fabrikasından 245 milyon kilovat saat elektirik istihsal edilmiş, bu miktarın yıl sonunda diğer santrallerden alman cereyanla birlik­te 558 milyon kilovat saata çıkacağı tahmin olunmuştur.

Santralin tevsiine muvazi olarak şe­hir şebekesi takviye edilmektedir. Yüksek, alçak tevettür, umumî tenvi­rat, havaî hat ve yeraltı kabloları 2.900 kilometreyi geçmiştir. Şebekede 550 muhavvile merkezi ve 860 trans­formatör faaliyet halindedir.

Bundan sonra Umum Müdür, umumî tenvirat lâmba sayısının 1950'de 12.142 olduğunu, bu miktarın bugün 19.763'e yükseldiğini ve en kısa zaman sonra da bu rakkamm 20 bine çıkacağını bildirmiştir.»

Prof. Görgün tramvaylarla 280 bin, tünelle 40 bin, otobüslerle 200 bin ol­mak üzere günde vasati 500 bin yolcu taşındığını, otobüslerin günde 40 bin kilometre yaptıklarını, yeni gelen oto­büslerle bir iki aya kadar otobüs sayı­sının 499'e yükseleceğini, ilk gelen partiden 24 otobüsün hizmete girdiği­ni, ay başına kadar da yeniden 40-50 otobüsün hizmete konacağını açıkla­mış, Anadoluyakası otobüs ve tramvay seferlerinin takviye edilerek günde 90 bin yolcu taşındığını bildirmiştir.

Taksim - Eminönü ve Taksim - Be­yazıt gibi, şehrin belli başlı semtleri­ni birbirine bağlayan otobüs seferle­rinin takviye edileceğini, hâlen Ka-raköy köprüsünden her 30 saniyede bir vasıta geçtiğini söyliyen Prof. Gör­gün, İ.E.T.T. nin açtığı şoför kursla­rından iyi neticeler alındığını, ista­tistik malûmata istinaden halk hiz­metlerine istikamet verildiğini, yegâ­ne gayenin halka hizmet olduğunu belirtmiştir.

Umum Müdür, Kadıköy gazhanesinde 30 bin metreküp gaz istihsal edecek ve temizliyecek tesislerin takviye olun duğunu, bu fabrikanın daha da geniş­letileceğini, Yedikule fabrikası taka­tinin da arttırıldığını, gaz şebekesinin 343 kilometreye çıkarıldığını, gaz is­tihsalinin yılda 24 milyon _ metreküpe baliğ olduğunu açıklamıştır.

 İstanbul :

Florence Nightingale Hemşire Kolleji ve hastahanesi idare heyeti bugün saat 15'de Afyon Mebusu Rıza Çerçelin riyasetinde Kızılay İstanbul Müdür­lüğünde toplanmıştır.

Bu toplantıda Florence Nightingale tesisinin yaptıracağı hastahane ve ko­lej için Amerikanın en büyük hayır teşkilâtı İ. C. Dengelen Yüksek Mü­hendis Mr. Graham Woldf da hazır bulunmuştur.

Görüşmeler sonunda Avan projeleri­nin bir an evvel hazırlanarak hasta­hane ve kolejin ihaleye çıkarılması kararlaştırılmıştır. Tesisin yaptıraca­ğı kolejde 100 yatılı, 100 de nehari ta­lebe okuyacaktır. Hastane ise 200 ya­taklı olacaktır.

24 Ağustos 1957

 İstanbul :

Amerikan Hariciye Vekili Yardımcısı Ley Henderson, dün geceyi Atinada geçirdikten sonra bugün saat 11.40'da hususî uçağı ile İstanbula gelmiştir.

Dün Washington'dan hareket etmiş olan Loy Henderson, Yeşilköy Hava Meydanında Bjrleşik Amerikanın An­kara Büyükelçisi Fletcher Warren ile İstanbul Başkonsolosu Mayner tara­fından karşılanmıştır.

25 Ağustos 1957

 İstanbul :

12'inci İstanbul Tenis Şampiyonası bu gün yapılan müsabakalarla sona er­miştir.

Neticeler :

Tek kadınlar final :

Eyler (Avustralya) - Reyes ("Meksika) ya 2/6 - 6/2 - 6/4

Tek erkekler :

Ayala (Şili - Contreas) (Meksika) ya 6/4 - 6/4 - 6/4

Muhtelit :

Buding (Almanya - Ros) (Avustral­ya) De La Burti (Fransız), Gibson (Avustralya)   ya .4/6 -  6/3 -  6/2

Çift  erkekler:

Besker, Knat (İngiliz) _ Davitson (İs­veç), Snolle (Alman) a 6/12 _ 6/2 -6/2 galip gelmişlerdir.

26/8/1957 tarihli Zafer gazetesin­den :

 İzmit :

Demokrat Parti 7 inci Kocaeli İl Kong resi bugün sabah saat 10.30 da Hal­kevi sinema salonunda başlamıştır. Kongrede Dahiliye Vekili Namık Ge­dik, Maliye Vekili    Hasan Polatkan,

Genel Kurul Üyesi Ankara Mebusu Atıf Benderlioğlu ve D.P. Kocaeli Me­busları hazır bulunmuşlardır.

Kongre Başkanlığına Atıf Benderlioğ­lu, ikinci başkanlığa Kocaeli mebus­larından Cemal Tüzün seçildikten sonra yıllık faaliyet raporunun okun­masına geçilmiştir. Raporda partinin çalışmaları izah olunmakta, bu arada 1954 den beri 5.000 kişinin daha par­tiye kayıt olduğu zikredilmekte idi. Muhalif partilerin durumuna da te­mas edilmekte, her üç partinin birleş­mesi karşısında dahi seçimlerde ağır bir hezimete uğrayacakları, Demokrat Partinin muzaffer olacağı belirtil­mekte idi.

İl İdare Kurulunun raporu şu cümle­lerle nihayet bulmakta idi:

«Yurt çapındaki baş döndürücü faa­liyetleri sıralamaya bu kısa zaman içinde imkân yoktur. Ancak vilâyeti­miz çapındaki ilktidarımızm başarılı hamlelerini, köy ve kasabalara mil­yonlar sarfiyle vücuda getirilen eser­leri şükranla anıyor ve hükümetimize teşkilâtımız adına teşekkür ediyo­ruz. Önümüzdeki seneler zarfında bu yardımların daha da ziyadeleştirilme-sini. hükümetimizin İstanbulda oldu­ğu gibi yapıcı ve yaratıcı elinin böl­gemize de uzatılmasını diliyoruz.»

Dahiliye Vekili Namık Gedik kürsüde Kongre Başkanının daveti üzerine kürsüye gelen Dahiliye Vekili Namık Gedik şu konuşmayı yapmıştır:

«Sözlerime başlarken kongrenizde bu­lunmak üzere birlikte geldiğimiz muh­terem Maliye Vekili arkadaşım Hasan Pclatkan ve Genel Kurul üyesi muh­terem Atıf Benderlioğlu arkadaşla­rından evvel söz almış bulunduğum için hem şahsım, hem de kendileri adına bizlere karşı göstermiş bulun­duğunuz muhabbetten dolayı teşek­kürlerimizi arzetmeyi bir vesile telâk­ki etmekteyim ve aynı zamanda bil­hassa muhalefet mensupları tarafın­dan günlerden beri yapılacağı bilinen ve kasıdlı bir şekilde işaa edilmiş bu­lunan bir takım parti içi hizip müca­delelerinin yerine ve bu kötü mak­satlı temenninin tamamen aksine tanı bir birlik, tesanüt ve olgunluk içinde ikmâl etmiş bulunduğunuz kongreden dolayı sizleri ayrı ayrı tebrik ederim.

İlk defa konuşan bir delege arkadaşı­mın, Ankarada çıkan ve son günlerde sütunları iftira, tezvir ve hakikatle­ri maksadlı şekilde tahrif eden yalan haberlerin tekzipleri ile doldurulan bir gazetenin haberine kısaca temas etmeyi ve Demokrat Parti iktidarı devrinin vicdan hürriyeti ile ahlâkiliği ve memleket seferliği telif eden yepyeni zihniyeti üzerinde durmayı faydalı telâkki etmekteyim.

1950 den bu yana milletimizin katık­sız iradesi ile vazifeye gelmiş olan ik­tidarımız devrini her yerde ve herke­se karşı (Kanun devri, hak ve adalet devri ve büyük bir ahlâk devridir) di­ye haklı olarak iddia ederiz. Bunu herhangi bir sebeple, gölgelemek iste­yen bir takım bedbahtlara karşı her zaman kati olarak yaptığımız beyan­ları bu devre içinde geçmiş bütün ic­raatımızı delil göstermek suretile is­pata hazırız. Büyük Milletimizin bu iddiamızda her zaman bizi haklı ve bu bakımdan da ayrıca itimadlarma lâ­yık göreceğini de kabul etmekteyim.

Kocaeli kongresi memleket kaderini lâyık olduğu mesuliyet şuuru ile elin­de bulunduran ve milletine hizmeti kendisine şiar edinmiş olan bir parti­nin aynı ideale bağlı mensuplarının karşılıklı muhabbet ve beraberlikleri­ne en beliğ bir misâl teşkil etmekte­dir.

İktidarın memleket hizmetinde iş ve kuvvet birliği:

Bu kongrede delege arkadaşların te­mas etmiş oldukları oazi meseleler hakkında hükümet olarak görüş ve kanaatlerimizin bu vesile ile belirtil­mesini arzu etmeleri kadar tabiî bir şey olamaz. Bu arada bilhassa son günlerde iç politikamızda, muhalefet partileri arasında cereyan eden ve adma işbirliği teşebbüsü denen hare­ketlere kısaca temas etmek faydalı olacaktır. Memleket hizmetinde iş bir­liği ve kuvvet birliğinin en asîl misâli­ni bugün sizler şu kongre salonu için­de vermiş bulunmaktasınız. Millete hizmet ideali etrafında ve tam    bir

vatanperverlik havası içinde yaklaş­tığı kabul edilen seçimlerde mesul bir parti olarak açık alınla vereceğimiz hesapta aranızda bundan evvel fikir ayrılıkları şeklinde gözüken münase­betleri tamamen bir tarafa bırakarak ve vazife saatinin gelmiş olduğunu kabul ederek yıkılmaz bir kale halin­de birleşmiş manzaranız, memleket lehine iş ve kuvvet birliğinin en gü­zel ve asîl örneğini teşkil etmekte­dir. Bununla hepimiz haklı olarak if­tihar edebiliriz.

Muhalefetin iş birliği teşebbüsünün iç yüzü :

Diğer taraftan muhalefet partileri arasında günlerce lâfı edilip kâh Ada da, kâh Taşlık da yuvarlak bir masa etrafında tesisi için gayret sarf edi­len işbirliği teşebbüsüne bir göz at­madan geçemiyeceğiz.

Seçimlerin yaklaşmış olduğunu ifade ettikleri bir sırada üç muhalefet par­tisi her birisi ayrı ayrı Demokrat Par­tinin milletin itimadını kaybettiği yo­lundaki iddialarına rağmen iktidarı ellerine geçirebilmek için aralarında bir kuvvet birliği yapmak lüzumunu hissetmiş bulunmalarını bizzat kendi iddaları ile telif etmek asla mümkün değildir. Teşebbüs ettikleri bu işbirli­ği, niçin ve kime karşı ve hangi zaru­retle ortaya atılmış bulunmaktadır? Türk milleti bu teşebbüs hakkında kararını vermeden evvel bu suallerin cevabını müteşebbislerden elbette bek liyecektir.

Biz bunların bir kısmını kısa bir tet­kik ve tahlile tabi tutalım:

Evvelâ işbirliği teşebbüsünü yapanlar kimlerdir? Bunlardan birisi rubu asrı geçen bir iktidar mesuliyet devrinin veremediği hesabı yüzenden 1950 de millet iradesile vazifeden affedilmiş bir eski parti. Bu partinin kendine gö­re prensipleri, görüşü, programı ve tü­züğü vardır. Diğer iki muhalefet par­tisinin ne olduğu hakkında burada sizlere uzun uzun izahat vermeye bil­mem lüzum var mıdır? Her ikisini de Çpk iyi ve ayrı ayrı tanımaktasınız. Onların da birer siyasî parti olarak kendilerini Cumhuriyet Halk Parti­sinden esaslı şekilde ayıran tarafları

iken sahte bir dostluk ve beraberlik havası içinde ve hakikî sahiplerinin henüz tasarruf etmediği oyları ile gü­ya lehlerine çıkacağını umdukları ne­ticeleri bölüşmek hususunda günlerce devam eden toplantıları millet olarak ibretle takip etmekteyiz.

Yaklaşan seçimlere tam bir itimad ve vicdan huzuru içinde intizar etmek­teyiz :

Bütün bu hareketler karşısında genç Demokrasimizin ve memleketimizin siyasî istikrar ve emniyetinin en bü­yük teminatını büyük Türk Milleti­nin idrakinde ve iz'anmda bulan bir parti olarak yaklaşan ve elbette bir gün tahakkuk edecek olan seçimlere tam bir itimad ve vicdan huzuru için­de intizar etmekteyiz.

Bu işbirliği meselesine böylece temas ettikten sonra dün Halk Partisinin Kars'ta yaptığı Vilâyet kongresinde konuşan muhterem Başkanının sözle­rine de kısaca temas edeceğim:

Halk Partisinin muhterem başkanı birçok vesilelerle ifade ettiği fikir ve kanaatlerini kapalı ve dikkatli bir şe­kilde tekrarladıktan sonra (Önümüz­deki seçimlerde Demokrat Parti ikti­darının değişmesi lâzımdır) buyuru­yorlar ve sonra da bunun seçmenin elinde olduğu hususuna işaret ediyor­lar. Bendenizi afbuyursunlar bu gö­rüşmelerinin içinde yine eskiden kal­mış bir itiyadın havasını sezmemek mümkün değil. Muhterem paşa bulun­dukları mevkiden millete emiredecekler, millet D.P. iktidarını düşürecek.

Bu emir 1946 ve ondan evvelki za­manlarda verilebilir ve tatbiki da mil­letten beklenebilirdi. Fakat bilhassa 1950 den bu yana kendilerinin de ko­nuşmalarının sonunda işaret ettikle­ri gibi hizmetin takdiri ve buna gö­re karar almak yetkisi seçmen vatan­daşlarındır.

(Sen hülmetle değilsin, zulmet senin içinde) :

Bu konuşmaları sırasında imâr hare­ketlerine de dokunmuşlar. Bunu bu­rada kısa bir zaman içinde cevaplan­dırmak mümkün değil. Yalnız bu mü­nasebetle her devirde daima bir muhalefet yazarı olarak hiç bir şeyi beğenmiyen ileri yaşı ve hattâ kalemi­ni dahi müşkülâtla kullanabilen bir baş yazarın uzun aylar vatandan uzak bulunduktan sonra onun tahassür ve iştiyakını ve sılanın sızısını içinde duyması lâzım gelir îarzedilirken, gü­zel İstanbula ayak bastıktan sonra Topkapı ve Edirnekapı yolu ile yapmış olduğu seyahat intibalarım yine ken­disine hâs insafsız ve karanlık bir münekkid hava ile kaleme alıyor. Üzerinden geçtiği ve Avrupa standart­larının fevkinde muhteşem bir yolu kötülüyor ve Istanbulu zulmetler için­de gösteriyor. Buna kısaca cevap ver­mek icabederse, şairin gurbet hakkın­da söylediğini şu suretle tekrar et­mek ve kendisine ithaf eylemek doğru olur.

«Sen zulmette değilsin, zulmet senin içinde...»

Sevgili Kocaelililer, çok güzel bir kongre yaptınız. Aranızda bulunmak bizim için bahtiyarlık oldu. Büyük bir azim ve iman temiz bir vicdan ve açık alınla büyük milletimizin huzuruna hep beraber çıkacağımız günlere intizaren hepinizi en derin bir hürmet ve muhabbetle  kucaklarım.»

Maliye Vekili Hasan Polatkanın ko­nuşması :

Büyük tezahüratla konuşmasını biti­ren Dahiliye Vekili Namık Gedik'ten sonra Maliye Vekili Hasan Polatkan kürsüye gelerek şunları söylemiştir: «Bugün de güzel ve vakur bir kongre yaptınız. Sükûnet, tesanüd içinde ge­çen kongre bizlere kuvvet verdi. Ben de konuşmama işbirliğinden başlıyayım.

Onlar Türk milletinin iktidarı yine Demokrat Partiye teslim edeceğini gö­rerek ve şimdiye kadar söylediklerinin yalan olduğunu düşünerek, (Acaba bir şeyler kurtarabilir miyiz?) fikri ile birleşmeye kalktılar. Biz memleketi Cumhuriyet Halk Partisinden her sa­hada çok noksanlarla teslim aldık. Karşımıza tabiatiyle birçok dâvalar çıktı. Diğer milletlerin asırlarsa önce bitirdiklerini biz yeni ele alıyoruz. İş yapmak daima tenkid edilir. Sekizinci seneye girdik.  (Fabrikalar,    barajlar,hastahaneler, limanlar, okullar (daha sayayım mı?) her yeri doldurdu. Ya­pılan işlerin yapılmış olduklarını en doğru olarak rakamlar gösterir.

Rakamlarla açık hesap :

Sanayi Vekilimiz Samed Ağaoğlu ba­zı rakamlarla durumu ifade etmiştir. Ben de devam edeyim:

Bu güne kadar hususî sektörün yaptı­ğı işlerin işte açık hesabı:

İstanbulda 1949 da 3474 işyeri mev-cud iken 1957 de 15638 işyeri vardır.

1949 da 30.000 işçi çalışırken, bugün 103.000 işçi çalışmaktadır. Bu azametli artış her sahada mevcuttur. Ziraat Bankasının köylüye verdiği kredi 1949 da 338 milyon iken 1957 de 2 milya­rın üstündedir. Görüyorsunuz ki mem­leketimizde hayat seviyesi yükselmiş­tir. Ferah günler yakındır. Vergi ha­sılat rakamları da işte arkadaşlar:

1949 da 465 milyon lira iken 1957 de 1 milyar 300 bin liraya çıkmıştır. Bu artış ancak hususî ve resmî sektörde yapılan büyük yatırımların vatandaş­ların kazançlarına olan müsbet tesi­ri ile, vatandaşların vergi ödeme vazi­fesini yerine getirmekte gösterdikleri vatanperverane tehalütle izah edile­bilir.»

Maliye Vekilinin alkışlarla sona eren konuşmasından sonra kongre başkanı Atıf Benderlioğlu İl İdare Kuruluna seçilne zevatı bildirmiştir:

Ahmet Kuş, Ömer Deveci, Süreyya Feyzioğlu, İzzet Doler, Mustafa Cebeş, Sadık Tanaydm, Necmi Kasar, Lok­man Güneş ve Ömer Altkm.

26/8/1957 tarihli Ulus gazetesin­den :

 Erzurum :

C.H.P. Genel Başkanı İsmet İnönü bu gün yapılan Erzurum C.H.P. İl Kong­resinde aşağıdaki konuşmayı yapmış­tır:

«Sayın delegeler kıymetli misafirleri­miz.

Sizlere derin saygılar sunarım. Sizin­le memleket dertlerini konuşmak isti­yorum. Söze böyle başlamak gücüme gidiyor. Gerçekte dert yoktur. Her ce­miyette olan siyasî münakaşalar dert haline siyasî adamlar getirmişlerdir. Uzunca bir gelişmeden sonra, tek de­receli seçimle kadın ve erkek vatan­daşların iştirakiyle demokratik reji­mi kurduk. Bunda iktidarda ve muha­lefette bulunan bütün siyasî partilerin zahmetleri ve emekleri vardır.

1950 senesi bütün dünyada vatanımı­za, siyaset adamlarımıza şeref veren bir halk idaresi itibarını kazanmıştık. İktisadî imkânlarımız görülmemiş bir ölçüde genişletilmiştir. Feyizli bir is­tikbale emin adımlarla ilerleyen bir halk idaresi yerine, 1957 senesinde in­san hakları üzerinde çekişilen bir ida­re, malî ve iktisadî kaynakları ziya­desiyle daralmış bir cemiyet haline geldik.

Demokrat idarenin bir çok gayretleri bu kadar hayal kırıcı bir merhaleye varmam alıydı.

Sayın Erzurumlular:

önümüzde seçimler olduğundan, en selâhiyetli ve resmî ağızlar bahseder­ler.

Bu seçimlerde memleket kaderi tama-miyle seçmenin eline geçecektir. Er­zurum ilinin seçmeni memleket ka­deri önünde mesuliyetini bilecektir. 1950 ve hattâ 1954 seçimlerinin şart­ları içinde değiliz. Vatandaşla konuş­ma ve vatandaşa fikirlerini söyleme imkânı yalnız iktidar için mümkün­dür ve kolaydır, tehlikesizdir. Siz bu şartlar içinde hakikati bulacaksınız. Basın yazamaz olmuştur. Cesaretle hakikatleri yazanların hali hüzün ve­ricidir. Bugünkü halinizd,e hakikat-larm bilinmesinden korkacaklar, ra­hatlık içinde, hakikatleri bilenler ve söyleyenler maddî ve manevî eziyet çekmektedirler. Kusur esas itibariyle mevzuattadır. O iyi niyet sahibi bir idare dahi, yanlışı himaye eden mev­zuatın mahzurlarını tamamiyle tamir edemez. Bugün iç politikada mevzuat bir türlü düzelmiyor. Her gün vatan­daşlar arasında kırgınlık ve uzaklaş­ma oluyor. Demokrat iktidar iç politi-

kaya huzur getirmek istidadını kay­betmiştir. İnsanlar gibi heyetlerde, vazifede yapıcı ve düzeltici mizacı kaybettikleri zaman âmirleri tarafın­dan değiştirilmek icap eder. Bugün o durumdayız. Değişecek vazife sahibi demokrat iktidar değiştirecek âmir seçmen vatandaştır. İktisadi durum çok ızdırap vericidir. 1950 den beri birçok yüz milyon dolar dışardan gir­miştir. Bugünkü para ile büyük bir hazine. Erzurum'da bunun haklı payı olarak ne var? Sebep hesapsız bir gi­diş, bize yaşanmaz bir darlıktan ve pahalılıktan başka bir şey getirmedi. Hesapsızlığı sabit olan bir evde kud­ret bırakılmaz, bu seçmenin vazifesi­dir. Ayda 200 lira geliri olan bir na­muslu insanın, bugün hayatı 1950 ye nazaran pek sıkıntılı olmuştur. 300 li­ra aylık gelir, yani senede beş kişilik bir aileye 300 lira varidat bizde ehem­miyetli bir kazançtır.

Seçmen vatandaş cemiyeti kurtarma­lıdır. Muhalif partiler işbirliği yapa­rak seçmenlere hakikati anlatmaya karar verdiler. Erzurumu bir defa göz önüne getiriniz. Burada Halk Partisi, Millet Partisi ve Hür. "Partisi işbirliği yaparlarsa seçmeni her halde aydın­latırlar. Dertlerimiz tedavi kabul eder konulardır. Demokrat iktidar bu se­ne değişirse ilerde daha tecrübeli ola­rak gelir. Bugünkü gitmek kaderinden müteessir olmamalıdır. Haketmiş iken ve zaman gelmiş iken gitmek yerine, sun'î çarelerle kalmaya çalışmanın faydası yoktur. Hesapsız mahzurları vardır.

Sevkili Erzurumlular;

Memleket baştanbaşa iktidarı değiş­tirmek arzusundadır. İktidar resmî ağıbları, kendi gazetelerini, haksız tek taraflı radyoyu kullanıyor. İzdirap çeken halk kütlesi büyük yokluktadır. Siz devlet ve millet işlerinde gün gör­müş vatandaş Erzurumlular, her bü­yük seferde kahramanlık yarışı yap­mış, fedakârlıkların önüne geçmiş, her müsabakada şeref payesi kazan­mıştır. 1877 de Erzurum çetin ve mu­zaffer bir sefer verdi. 1911 ve 1919 ve 1920 de büyük fedakârlıklar ile bera­ber büyük zaferler içinde yaşadı 1939 dan yani 18 seneden beri ordugâh ha­yatı geçiriyor.

Şerefler sizindir. İsabetli reylerde si­zin olsun.»

26 Ağustos 1957

 Ankara :

Dumlupınar Zafer Âbidesi inşa ve gü­zelleştirme derneği şu beyannameyi neşretmiştir:

«Muhterem vatandaşlarımız,

Türk vatanı dünya yüzünün bir zafer takıdır. Ve Türk milleti, milletler için­de mehabet ve kahramanlık timsali olarak yaratılmıştır. Dumlupınar, işte bu iki hakikatin, gelmiş ve gelecekler huzurunda ebediyetlere kadar şahitli­ğini yapacak bir abidesidir. Bugün ben Türküm diyen her yiğitin yolu Dumlupmara çıkar. Vatanın bugünkü sahipleri ve ebediyetlere kadar ona sahip olmaya gelecek ahfadımız, biz­lerden, Dumlupmarı, mehabetimize, şehitlik mertebesine ermiş olanlara karşı beslediğimiz büyük gıptaya ve meçhul askere verdiğimiz manevî mevkie yakışır güzellik, heybet ve de­ğerde abideleştirmeği istemektedirler ve istiyeceklerdir.

Muhterem  vatandaşlar,

(Afyonkarahisar - Dumlupınar) tâ­biri, bize Türkün kanı ve Atatürkün kurtarıcı kudret ve önderliğinin ka­zandırdığı büyük kurtuluş zaferinin sembolüdür ki bize bunu, Mehmetçi­ğin manevî şahsiyetinin de tercümanı olarak 30 Ağustos 1924'te meçhul as­ker âbidesinin açılış merasiminde dâ­hi ve kumandan Atamız şöyle anlat­mıştır:

(Efendiler, demiştir. Afyonkarahisar _ Dumlupınar meydan muharebesi ve onun son safhası olan 30 Ağustos muharebesi Türk tarihinin en mühim dönüm noktasını teşkil eder. Tarihî millîmiz çok büyük ve çok zaferlerle doludur. Fakat Türk milletinin bura­da ihraz ettiği zafer kadar neticeî ka-tiyeli ve bütün tarihe yalnız bizim ta­rihimize değil, cihan tarihine yeni cereyan vermekte kafi tesirli bir mey dan muharebesi hatırlamıyorum. Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk devletinin, genç Türkiye Cumhuriyetinin temeli burada tarsin olundu. Hayatî ebediyesi burada tedvlç olundu. Bu sahada akan Türk kanları, bu sahada pervaz eden şehit ruhları devlet ve cumhuriyetimizin ebedi muhafızları­dır.)

İşte aziz ve muhterem vatandaşları­mız, Dumlupmann millî varlığımızdaki ye­rini onu yaratan ve tarihe mal eden böyle anlatıyor. Her zafer bayramın­da şehitlerimize minnettarlık borcu­nu Ödemek için yurdun dört bucağın­dan taşma, toprağına yüz sürmeye ve onu gözyaşlarıyla sulamaya gelenlere tavafgâh olan Dumlupmar elbetteki gönül dolusu gayret ve ihtimam ve hattâ yaradılışımıza hâs bir fedakâr­lıkla âbideleştirilmeğe lâyıktır. Kanıy­la bir 2afer yaratan Türk milleti onun mukaddes hâtırasını" yaşatıcı bu bü­yük eser için hiç bir fedakârlıktan çekinmediğini de ahfadına elbette, isbat edecektir.

Bu maksatla kurulan derneğimiz, hü­kümetimizin de değerli yardımları ile vücude getirdiği işleri ve bundan son­ra yapmaya çalışacağı işleri bir bro­şürle neşretmiş bulunmaktadır. Kocatepe ve Dumlupmar zaferlerinin 35 in­ci yıldönümünü kutladığımız bu gün­lerde, bütün vatandaşlarımızı tebrik ederken kısa bir zamanda gönüllerini doyuracak heybet ve güzellikte bir âbidenin vücuda getirileceğini aziz milletimize arzederiz.

Dumlupmar Zafer Âbidesini İnşa ve Güzelleştirme Derneği Başkanı Afyon Mebusu Rıza Çerçel

 Ankara :

Köy gençlerine ziraat ve ev ekonomi­sinin muhtelif kollarında modern zi­raat, bilgi, usul ve tekniğini yaptıra­rak öğretmek, onların ileride birer ön­der çiftçi olarak yetişmelerini ve iyi birer vatandaş olmalarını sağlamak, aynr zamanda gençlerin boş.vakitle­rini değerlendirmek için girişilen 4K faaliyetinin ziraattan başka kö­yün içtimaî, kültürel ve iktisadî ha­yatıyla da yakından alâkası bulun­ması yalnız Ziraat Vekâletinin değil.

diğer ilgili vekâlet ve teşekküllerin de iştirak ve yardımlarını icap ettirmek­tedir. Bu mülâhaza ile Ziraat Vekâle­tinde ilgili daire müdürlerinin, Maa­rif, Ticaret Vekaletleriyle Ziraat Ban­kası, Ziraat Fakültesi ve ıca temsilci­lerinin iştirak ettiği bir toplantı ya­pılmıştır.

Ziraat Vekili Esad Budakoğlu'nun 4-K faaliyetlerinin gaye, mahiyet ve ehemmiyetini açık surette belirten bir kcnuşmasile açılan toplantıda, evvelâ 4-K gruplarının teşkilindeki maksat anlatılmış ve hâlen memleketin muh­telif mahallerinde faaliyette bulunan gruplar hakkında gerekli izahat veril­miştir. Toplantıda bu mevzua dair faaliyetlerin esaslarını tesbit etmek ve bu çalışmalarda yardımcı olmak üzere vekâletler arası istişarî bir ko­mite kurulması lüzumu üzerinde du­rulmuş ve umumî müzakereleri taki­ben böyle bir komitenin teşkiline ka­rar verilmiştir.

Afyonkarahisar :

Büyük kurtarıcı aziz Atatürkün ordu­larımıza büyük taarruz emrini verdi­ği tarihî Kocatepe'yi Afyon'a bağla­yan 21 kilometrelik yol bugün yapı­lan bir merasimle  açılmıştır.

Merasimde, bazı Afyon Mebusları, Va­li, askerî ve mülkî erkân ile civar köy­lerden de gelen çok kalabalık bir halk topluluğu hazır, bulunmuştur.

Halk, tarihî Kocatepe'yi yeni yoldan geçerek ziyaret etmiştir.

Ankara :

Milli Müdafaa Vekâleti Temsil Baş­kanlığından bildirilmiştir:

Yüksek Askerî Şûra, bugün saat 10'da Millî Müdafaa. Vekili Semi Ergin'in başkanlığında  toplanmıştır.

Şûranın gündeminde bulunan yüksel­meler, sicil yönetmeliğinde yapılması gereken tadiller ile kıt'a ve sicil yerle­ri hakkındaki bazı hususların tetki­kine ait esaslar üzerinde çalışmalara başlanmıştır.

Yüksek askerî şûra toplantısı yarın da devam edecektir.

27 Ağustos 1957

Ankara :

İzmir Güneydoğu Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Kumandanı Korge­neral Harkins, beraberinde refikası ve Tuğgeneral Arif Güvenç ile Nato Temsil Başkanı Stuart olduğu halde bugün saat 9.30'da özel bir uçakla Etimesgut Hava Alanına gelmiş, as­kerî merasimle karşılanmıştır.

Karşılama merasiminde Kara Kuvvet­leri Kumandanı, Garnizon ve Merkez Kumandanları Milli Müdafaa Vekâle­ti Basın Yayın Müdürü ile Amerikan askerî yardım kurulu mensupları ha­zır bulunmuştur.

Korgeneral Harkins bugün saat 10.30 da sırasıyla Millî Müdafaa Vekili Se­mi Ergin'i, Erkânı Harbiyei Umumiye Reisini ve Kara Kuvvetleri Kumanda­nını makamlarında ziyaret etmiştir.

Rize :

İki günden beri devam eden şiddetli yağmurlar, gerek merkezde, gerek ci­var kaza ve köylerde maalesef can kaybına ve bazı hasarlara sebebiyet vermiştir.

Şehir içinden geçen derelerin taşması yüzünden şehirde üç evle iki değir­men yıkılmış, orta cami mıntıkasın­da dükkânların çoğunu sular basmış­tır. Sahil yolundaki köprülerden iki­si sellerden hasar görmüştür. Şimdiye kadar 8 ölü ve 4 yaralı tesbit edil­miştir.

Vali Hakkı Ülken, sel mıntıkalarını gezerek gereken tedbirleri almıştır. Civar kaza ve köylerdeki durumun tesbitine çalışılmakta ve felâketzede­lere vilâyetçe gereken yardımlar ya­pılmaktadır.

 Ankara :

Reisicumhur Celâl Bayar, bugün saat 17.30'da Çankaya'da, yakında memle­ketimizden ayrılacak olan, Fransa Büyükelçisi Eskselâns Jean Paul Garnier'i kabul etmiştir.

Bu kabulde Nafıa Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekili Ktem Menderes de ha­zır bulunmuştur.

28 Ağustos 1957

 Konya :

Her yıl şeker fabrikalarımızdan bi­rinde kutlanması teamül halini alan Türkiye pancar bayramı, bu yıl da 4 üncü kampanyaya başlamak üzere ilk pancar alımını yapan Konya şe­ker fabrikasında bugün, parlak bir şekilde  kutlanmıştır.

Geniş bir halk kitlesinin ve pancar ekicilerinin iştirak ettiği bu bayram­da, şehrimizde bulunan Konya Me­busları, Konya Valisi, Belediye Reisi, Türkiye Şeker Fabrikaları Umum Mü­dürü ve vilâyet erkânı hazır bulun­muştur.

Türkiye Şeker Fabrikaları Umum Mü­dürü Baha Tekand, pancar bayramını açan konuşmasında üç yıldan beri kutlanması mütad hâlen gelen pancar bayramlarının ilkinin 1955 yılında, Reisicumhur Celâl Bayar ve Başvekil Adnan Menderes'in huzurları ile Adapazarında yapıldığını, geçen yıl Kayseri'de ve bu yıl da Konya'da kutlan­makta bulunan bu bayramların, Baş­vekilimizin bir vediası olduğunu ve bütün pancar çiftçisi tarafından be­nimsendiğini söylemiştir.

Baha Tekand, müteakiben, 1951 den beri bir taraftan yeni şeker fabrikala­rı kurulurken, diğer taraftan pancar çiftçisini teşkilâtlandırarak müstakil bir duruma getirebilmek için sarfedi-len mesaiyi anlatmış ve bugün yurtta mevcut 16 istihsâl kooperatifinin üye­lerini teşkil eden 100 binlerce Türk çiftçisinin alın teri ile damla damla toplamış oldukları paranın 85 milyon liralık bir sermaye taahhüdü sağladı­ğını ve bunun 45 milyon lirasının tah­sil edildiğini belirterek demiştir ki:

«4-5 senedenberi çiftçinin müstakil olması için yaptığımız çalışmalar müs bet neticelerini vermektedir. Şeker sanayiinin gayelerini tahakkuk ettir­me bakımından büyük adımlar atmış bulunuyoruz. Şekerbank, seker nakli

yat gibi şirketler hep bu maksatla kurulmuştur. Artık harice muhtaç olmıyacağız. Bir zamanlar çapaları da­hi dışardan getirtirdik. Bugün birçok makine ve malzemeyi kendi atelyele-rimizde yapıyoruz. Size pompa motor­larımızı da yakında Turhal, Erzincan ve Eskişehir atölyelerimizde yapabile­ceğimizi müjdeleyebilirim.»

Müteakiben, Konya Mebusu Himmet ölçmen bir konuşma yapmış, pancar ziraatının Konya'ya ve Konya çiftçi­sine sağladığı faydaları belirtmiş, şe­ker sanayii iktisadî istiklâl savaşımı­zın ilk zaferi ve müjdecisi olmuştur» demiştir.

Bundan sonra başta, bando olmak üze re şehrin muhtelif caddelerinden ge­çen yüzlerce kampon pancar, fabrika­ya getirilerek havuzlara dökülmüştür. Konya bölgesinde bu seneki pancar istihsâli 240 bin tondur. Konya şeker fabrikası bunun 200 bin tonunu işliyerek 30 bin ton şeker istihsâl ede­cek, fazla gelen 40 bin ton pancar Burdur fabrikasına gönderilecektir. Konya bölgesinde pancar ekicilerine bu yıl ödenecek para takriben 25 mil­yon lirayı bulacaktır.

 İzmir :

Beynelmilel İzmir Fuatı dolayısıyla şehrimize gelmiş olan Amerikan Hava Kuvvetleri bandosu, bugün Veremle Mücadele Cemiyetinin Buca sanator-yomunda bir konser vermiştir. Sana-toryom mensupları tarafından alâka ile karşılanan bu konser 45 dakika devam etmiş ve müteakiben sanatoryom başhekimi bando şefini tebrik ederek hastahane mensupları adına teşekkür etmiştir.

29 Ağustos 1957

 Ankara :

Yarın başlıyacak olan zafer ve hava­cılık bayramı münasebetile Türk Ha­va Kurumu tarafından şu beyanname neşredilmiştir:

«Türk Hava Kurumu Nizamnamesine göre, 30 Ağustos'tan 5 Eylül akşamına kadar süzecek olan havacılık haf­tasına girerken, geçen yıl, havacılık çalışmalarına (3.600.000.) liralık bir yardım yapmış olan aziz Türk mille­tinin, candan alâka ve sevgilerine karşı minnettarlığını belirtmeği kut­sal bir vazife saymaktayız.

Gönülleri kanad aşkı ile dolu gençle­rimizin zevkle çalıştıkları kartallar yuvası yüksek planör kampı, bu yaz da faaliyetine devam etmektedir.

Öğrenci mübadelesi programına göre memleketimizi ziyaret eden hey'etler de yüksek planör kampının çalışma­larına iştirak etmişler ve başarı gös­terenlere bröve verilmiştir.

Öğrencilere havacılık bilgi, sevgi ve ilgisini vermek maksadiyle orta dere­celi okullarda açılan havacılık kolla­rının sayısı (81)'e yükselmiş ve 1957 _ 1958 ders yılında havacılık kolları­nın çalışmalarını geliştirmek için ter­tipler alınmıştır. (130) okulda çalış­malar yapan modelcilik kurslarına bu yıl da malzeme ve öğretmen yardımı yapılacaktır.

Okullardaki modelcilik kurslarının öğretmen ihtiyacını karşılamak için Maarif Vekâleti ile birlikte hazırla­nan programa göre altı vilâyette açı­lan modelcilik kurslarına katılan (57) resim  elişi öğretmenine modelcilik sertifikası verilmiştir. Adana, Sam­sun ve İnönü'nde açılan kurslarda da (110) Öğrenci modelcilik sertifikası almağa muvaffak olmuştur.

Havacılık sevgisini en büyük şehirden en küçük köye kadar geniş ölçüde yaymak için bütün vasıtalardan fay­dalanan kurumumuzun Türk mille­tinden topladığı alâka her yıl daha çok gelişmekte ve bu müşahede Türk Hava Kurumunda vazife almış olanla­rın ve havacı gençlerimizin çalışma şevkini arttırmaktadır. Her yeni yılın daha verimli olması dileğiyle aziz va­tandaşlarımı, 30 Ağustos bayramını kutlayarak saygı ile selâmlarım.

Türk Hava Kurumu Genel Başkanı Amasya Meb'usu Mustafa Zenen

 Ankara :

Ziraat  Vekâleti ile milletlerarası işbirliği idaresi Türkiye misyonu tara­fından ziraat teknisyenleri için tertip edilen ziraî yayım semineri çalışmala­rı bugün sona ermiştir.

Bu münasebetle yapılan merasimde hazır bulunan Ziraat Vekili Esad Budakoğlu, bir konuşma yapmış ve se­minerde ziraî kalkınmamız mevzuun­da alman kararların tesbit edilen programların tatbiki için bütün imkânların sağlanacağını ifade ederek, on bir vilâyeti temsilen seminere ka­tılan ziraat teknisyenlerine başarılar dilemiştir.

 Ankara :

Scğukkuyuda bulunan küçük sanayi mensuplarını birer dükkân sahibi yapmak üzere Demirbilek Yapı Koo­peratifinin İskitler caddesi üzerinde belediye ile Emlâk ve Kredi Banka­sının yardımları ile yaptıracağı dük­kânlardan 3 er katlı 108 dükkânın te­meli bugün saat 18'de törenle atıl­mıştır. Bu merasimde Maliye Vekili Hasan Polatkan, Çalışma Vekili Müm­taz Tarhan, Vali Cemal Göktan, Be­lediye Reisi Orhan Eren, Vekâletlerle vilâyet ve belediye mensupları ve çok kalabalık bir halk kitlesi hazır bulun­muştur.

İstiklâl Marşını müteakip Demirciler Derneği Başkanı Rasim Tacer bir ko­nuşma yaparak ezcümle şunları söy­lemiştir:

«Hükümetimizin ve aziz başbakanımı­zın memleket çapında girişmiş olduk­ları kalkınma ve imâr faaliyetlerin­den feyiz alarak biz demircilerin de bir katre tuzumuz bulunsun gayesiy­le 108 dükkânı ihtiva eden ve 324 de­mirciyi barındıracak olan bu sitenin yüce devletimizden göreceğimiz müza­herete güvenerek temelini atmış bulu­nuyoruz.

Bu, ilk hamlemizdir. Yapılacak site­nin beşte birini teşkil etmektedir. Ge­ne devletimizin yüksek nıüzaheretle-riyle bütün Ankara demircilerini ve demirle ilgili 2500 esnafı sinesinde toplayacak olan bu siteye bitişik ar­saları da Saym Valimiz Cemal Gültan ve Belediye Başkanımız Orhan Eren'in delâîetleriyle kısa zamanda kooperatifimize malederek 25 milyon lira değerinde bir sanayi sitesi mey­dana getirme yolundayız.

Bu hususta bizlere şevk ve cesaret ve­ren yapıcı aziz Başbakanımıza ve ba­kanlarımıza, bizimle bu dâvada omuz omuza çalışmak lütf ve gayretini esir­gemeyen Valimize ve Belediye Baş­kanımıza huzurunuzda minnet ve şükranı bir borç biliriz.

Bu sitenin tahakkuku ile demircile­rimizi, sanatkâr ve işçilerimizi sıhhî ve modern atelyelere kavuşturmak, kollektif bir çalışma sistemi kurarak makineli ziraata alışmış bulunan köy­lümüzün makine ve yedek parça ih­tiyacını karşılamak, halkımızın muh­taç bulunduğu ve 950 senesinden ev­vel tamamen ithal metaı olan ve cüs'i bir kısmını burada teşhir edebildiği­miz sanayi mamullerimizi verimli bir şekilde imâl ederek piyasaya arzet-mek yegâne emelimizdir. Muamele vergisini kaldırmak suretiyle bizim gi­bi yüzbinlerce küçük esnafı himaye­sine alan ve kalkınmasına yardım eden hükümetimize bu yerinde kara­rından dolayı minnet ve şükranları­mızı bildirmeği bir borç sayarız.»

Müteakiben Belediye Reisi Orhan Eren, kürsüye gelmiş ve bir konuşma yapmıştır. Orhan Eren, demiştir ki:

«Bugün şehircilik ve imâr bakımın­dan her gün biraz daha güşelleşen Ankaramızı bir derece daha zengin­leştirecek ve ona daha modren sevi­yede bir şehir karakteri ve ehemmi­yeti verecek eserlerden birinin daha temelini atmak bahtiyarlığı içinde­yiz.

Hâlen yarım milyon nüfusu ile sürat­le inkişaf etmekte bulunan Ankara, bugünkü mesken ve ticarethane in­şası temposiyle de eski iktidar zama­nındaki yıllarla mukayese kabul etmiyecek bir seviyeye ulaşmış bulun­maktadır.

Kudretli hükümetimizin yurd ölçü­sünde girişmiş bulunduğu, dünyada eşine, emsaline rastlanmıyan kalkın­ma hamlesi İçinde, Belediyemize dü­şen vazifelerden biri ve başlıcası da 1954 yılında  dünyaca  maruf  şehircilerin iştirakiyle yapılan müsabaka neticesinde meydana gelen Ankara ana nazım plânının tatbikidir. Plânın tam manasiyle tatbiki yönünden An­karalılar adına, hüküme timize ve onun kıymetli Başvekiline huzurunuz­da bir defa daha teşekkür etmek iste­rim. Zira Ankara Belediyesinin gü­cünün ve kudretinin üstündeki bütün mevzularda hükümetimiz bizlere aza­mî yardım ve müzahereti, göstermek­te, bugün Ankaranm muhtelif mev­zularında bizim gibi, diğer devlet dai­releri de hizmet görmektedirler.

Ankara imar plânının tatbikine, yol­ların, meydanların yeniden tanzimine büyük bir hızla devam edildiğini gör­mektesiniz. Bugün burada imâr faali­yetlerimize bir yenisini daha ilâve et­mekte bulunuyoruz. Demirciler çarşı­sının temelini atarken aynı sanat zümresinin muayyen bir sahada tesis edilmiş bir sitedde karşılıklı yardım­laşma, muhtelif mevzularda iş bölü­mü il eihtisaslaşma, birleşme ve bü­yük işler deruhte etme suretiyle müş­terek çalışmalarındaki faydaları sa­natkâr ve esnaf arkadaşlarım en az bizim kadar takdir ederler.

Bunu, bir müddetten beri üzerinde ça­lışmakta bulunduğumuz ve Gülverende inşa edilecek keresteciler ve ma­rangozlar çarşısı ve diğer esnaf ve sa­natkârlar gurubuna ait çarşı ve atöl­ye siteleri takip edecek, böylelikle es-nak kardeşlerimizin dükkânlarından emin olarak çalışmaları mümkün ola­bileceği gibi marangozlar, demirciler arasında mesken sahibi olmak mec­buriyetinde bulunmuş vatandaşların artık evlerinde, yangınlardan kork­madan, can ve mal emniyeti ve huzur içinde yaşamaları da tahtı temine alınmış olacaktır.

Sözlerimi bitirirken bütün bu çalış­malarımızda kendilerine hizmeti en büyük şeref vazifesi bildiğimiz hem­şehrilerimizin esnaf, tüccar ve sanat­kâr arkadaşlarımızın Belediyelerine göstermekte oldukları yardımlarına teşekkür eder, bu çarşının demirci es­naf ve sanatkârlarına ve bütün hem­şehrilerimize hayırlı uğurlu olmasını temenni ederim.»

Belediye Reisinin alkışlarla karşıla­nan konuşmasını takiben Ankara Valisi Cemal Göktan söz almış ve demiş­tir ki:

«Tâ Orta Asya'dan, Ergenekon'dan alıp getirdiğimiz demircilik sanatını bütün Türkler mukaddes bir sanat te­lâkki ederler ve bu sanatı icra eden­ler ibadet eder gibi büyük bir aşk ve vecd içinde çalışırlar. Birkaç yüz yıl­lık bir duraklamadan sonra bilhassa son yıllarda bu sahadaki inkişaflar memnuniyet verici bir durumdadır.

Aziz Reisicumhurumuz Ceîâl Bayar'm İktisat Vekilliği zamanında inşa edil­miş ve işletmeye açılmış olan Kara­bük demir ve çelik fabrikaları saye­sinde demircilik sanatının her kolda" ve büyük çapta inkişaflar kaydetmiş olduğunu, şuracıkta demirci arkadaş­larımızın alelacele hazırlamış oldukla­rı küçük sergilerinde dahi müşahede etmek mümkün olacaktır.

Bir zamanlar en iptidaî demir âlet ve vasıtalarını dış memleketlerden ithal ediyor, hatta kara sapanların ucun­daki bir parça demiri bulamıyor, ufalmış, kurumuş, açlıktan ve işkenceden göz yaşı döken öküzlerin kerpiçleşmiş topraklarda demirsiz kara sapanları sürüklemeğe çalıştıklarını müşahede ediyorduk.

Bugün, yalnız Ankaramızda binden fazla demirci sanatkârımız, alın ter­lerini bilgilerine katarak Türk millet ve devletinin muasır medenî devletler seviyesine ulaşmasına bütün güçleriy­le yardım ediyorlar.

Şimdi bir kısmını göreceğimiz ve Av­rupa ve Amerikadaki emsallerinin ay­nı ve hatta onlardan üstün vasıflı masulleri arasında, kalorifer kazanla­rı, briket makineleri, yol silindirleri, keçi ayakları, para kasaları, ziraat âlet ve makineleri, otomobil, traktör ve diğer birçok motorlu vasıtaların yedek parçaları, yazıhaneler, dosya dplabları gibi pek çok sanat eserleri hepimizi hayretten hayrete düşüre­cek ve ne büyük bir hızla garp mede­niyeti seviyesine yükseldiğimizi bizlere gösterecektir.

Bütün bunlar şu birkaç sene içinde te­kevvün etmiş varlıklar ve eserlerdir. Bundan birkaç sene sonra bunun bir kaç mislini değil belki yüzlerce mislini bulacak, devleşmiş bir sanayi ile hem iç pazarlarımızın ihtiyaçlarını karşıla­yacak ve hem de dış memleketlere emek, alın teri ve sanatımızı satarak çok mütevenni ve geniş ölçüde ihra­cat yapabileceğimizi tereddüt etme­den düşünebilir ve söyleyebiliriz.

1000 kadar demrici esnafının hükü­metimizin de yakın alâka ve müza­hereti ile kurdukları Demirbilek dük­kân yaptırma kooperatifinin ilk 108 dükkânının temel atma merasimini yapacağız. Bu 108 dükkân üçer katlı olacağı için 300 den fazla sanatkârı­mızı sinesinde barındıracak ve onun daha rantabl bir şekilde çalışmasını ve istihsalini arttırmasını temin ede­cektir.

3,5 milyon liraya ihale edilmiş olan bu sitenin arsalarını ortaklar biriktirdik­leri paralarıyla aldıkları gibi ilk inşa masraflarını da kendileri karşılamış­lardır. Halkımıza, tüccarımıza ve es­nafımıza yardımcı elini uzatmış ve uzatmakta olan Emlâk Kredi Bankası da bir milyon liralık kredi vermeyi şimdiden taahhüt etmiş bulunmakta­dır.

Demirbilek Dükkân Yaptırma Koope­ratifinin, ikinci, üçüncü, beşinci bö­lüm inşaat teşebbüslerine de pek ya-kmda geçilerek Ankaramızdaki bütün demirci esnafının mükemmel birer iş yerine sahip olması temin olunacak­tır.

İşte bunu tahakkuk ettirdiğimiz anda taksimi âmâl, seri imalât, fazla istih­sal, ucuz istihsal ve en iyi vasıfta is­tihsal problemlerinin de halledilmiş olduğunu göreceğiz. Bunu takiben de makine ve endüstri sanayiinin her yerde ve topraktan fışkınrcasma yük­seldiğini, memleketimizin her gün bi­raz daha mesut biraz daha müreffeh ve bahtiyar olacağını müşahede ede­ceğiz.

Bu teşebbüs hükümetimizin teşvik et­tiği hususî teşebbüsün güzel numune­lerinden birisi olduğu için bizce çok Önemlidir.

İş adamlarımız, tüccarlarımız ve es­nafımızla hükümetimizin yapmış ol­duğu işbirliğinin birçok örneklerini daha önce vermiştik, Birkaç ay evvel açış törenini yaptığımız şehirlerarası otobüs garajları, iki yıl önce Sayın Reisicumhur ve Başvekilimizin açışla­rını yaptığı Demirciler Çarşısı ve pek yakında temellerini atacağımız mo­dern çarşı binaları hep bu güzel te­şebbüslerin müsbet neticeleridir.»

Vali, sitenin temeline ilk harcı koy­masını Maliye Vekilinden rica ede­rek sözlerini alkışlar arasında bitir­miştir.

Müteakiben Maliye Vekili Hasan Polatkan, şu konuşmayı yapmıştır:

«Memleketimizin her köşesinde oldu­ğu gibi başşehrimiz güzel Ankara'da da imar hareketleri çok büyük bir hız la devam etmektedir. İmar hareket­leri ile güdülen gaye, bu şehirlerimiz­de yaşayan vatandaşlarımızın mesken ve iş yeri ihtiyaçlarını bu günün ölçülerine uygun bir şekilde kar­şılamak, aynı zamanda şehirlerimizi modern çehrelere büründürmektir.

Şimdi temelini atacağımız, yapıların meydana gelmesi ile Ankara şehri ye­ni ve modern bir esere daha kavuşa­caktır. Ankara da ki demirci esnafı için kurulmuş bulunan Demir bilek Dük­kân Yapı Kooperatifi tarafından yap­tırılmakta olan bu iş yerlerinde çalı­şacak sanatkârlarımız daha rahat ve randımanlı çalışma imkânını kazana­caklar ve istihsalleri ile memleket ik­tisadiyatına kendi ölçülerinde yeni değerler katacaklardır.

Demokrat Parti iktidarı sanatın ve sanatkârın himayesine daima büyük değer vermiştir. Bu tesis de iktidarı­mızın bu mevzulara vermekte olduğu değerin yeni bir numunesini teşkil et­mektedir.»

Bu tesisin sanatkârlarımıza ve bütün Ankaralılara uğurlu olması temenni­siyle konuşmasını müteakip Maliye Vekili Hasan Polatkan ve müteakiben Çalışma Vekili Mümtaz Tarhan te­mele  ilk harcı koymuşlardır.

Vekiller ve davetliler bundan sonra şehrimiz demirci esnafı tarafından ya pılmış bulunan ve şimdiye kadar' Av­rupa'dan ithal edilen madenî âlet, eş­ya ve malzemeden müteşekkil küçük teşhir sergisini gezmişlerdir

30 Ağustos 1957

 Ankara :

30 Ağustos Zafer Bayramının 35'inci yıldönümü münasebetiyle Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi     Orgeneral İs­mail  Hakkı    Tunaboylu     tarafından Reisicumhur Celâl Bayar, Büyük Mil­let Meclisi Reisi Refik Koraltan. Baş­vekil Adnan Menderes ve Millî Müda­faa Vekili Semi Ergin'e şu telgraflar gönderilmiştir: Sayın Celâl Bayar Reisicumhur Ankara Millî irade ve bağımsızlığımızın teme­lini teşkil eden 30 Ağustos Zafer Bay­ramının 35'inci yıldönümünü idrak ederken Türkiye Cumhuriyeti ordula­rının dün olduğu gibi bugün de yurt ve milletin bağımsızlığını ve dünya sulhunu korumağa muktedir ve ken­dinden emin olarak feragatle çalış­malarına devam etmekte olduğunu arz etmekle bahtiyarım. Bütün ordu mensupları adına Zafer bayramı 35'inci yıldönümü mü­nasebetiyle tebrik ve tazimlerimi arz ederim.

İ. Hakkı Tuna boylu Orgeneral Erkânı Harbiye Umumiye Reisi

Sayın Refik Koral tan Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi

Ankara

30 Ağustos Zafer Bayramı münasebe­tiyle Türk silâhlı kuvvetleri adına teb­riklerimi ve derin saygılarımı arz ederim.

İ. Hakkı Tunaboylu  Orgeneral Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi

Sayın Adnan Menderes Başvekil

Ankara

30 Ağustos Zafer Bayramının 35'inci yıldönümü münasebetiyle Türk ordu­su mensuplarının tebrik ve tazimlerini saygı ile arz ederim.

İ. Hakkı Tuna boylu  Orgeneral Erkânı Harbiye Umumiye Reisi

Sayın Şem'i Ergin

Millî Müdafaa Vekili Ankara

30 Ağustos Zafer Bayramının 35'inci yıldönümü münasebetiyle şahsım ve _Türk silâhlı kuvvetleri adına tebrik­lerimi sunar, saygılarımı arz ederim.

İ. Hakkı Tuna boylu Orgeneral Erkânı Harbiye Umumiye Reisi

 Ankara :

Son günlerde bazı gazetelerde Çalış­ma Vekâleti İşçi Sigortaları Kurumu sağlık tesislerinde izdiham bulunduğu ve hastaların sıra beklemekte olduğu yolunda haberler çıkması üzerine ma­lûmatına müracaat ettiğimiz Kurum Umum Müdürü İlhan Atan aşağıdaki izahatı vermiştir:

«Bir müddetten beri mevcut girişi en­feksiyon sebebi ile bütün ihtimalleri göz önünde tutan kurumumuz, işlerin muntazam bir şekilde yürütülmesini tahminen aşağıdaki tedbirleri almış­tır.

 Hastaların  sür'atle  muayene  vetedavilerini sağlamak maksadiyle bü­tün ihtisas kolları mensuplarının mü­cadeleye iştirakleri sağlanmıştır. Mesai saatleriyle mukayyet olun­maksızın hastaların muayene ve te­davileri yapılarak ertesigüne hastadevredilmemesi temin edilmiştir.Sağlık personelinin izinleri kal­
dırılmış, izinli olanların vazifelerinedönmeleri temin edilmiştir.Kadrosu müsait yerlerden, lüzumgörülen tesislere hekim takviyesi ya­pılmıştır.Mevcutlara  ilâveten dışarıdanhekim istihdamınatevessül edilmiş­tir. Münhasıran bu hastalık ve ihti-iâtlarmda kullanılan ilâçların kolay­ca temini maksadiyle, depo mevcutla­rına ilâveten lüzum görüldüğü takdir­de mahallen ilâç mubayaasında selâniyetler arttırılmıştır.

lunan Kremlin'de bir resmî kabul ver­miştir.

500 kişinin davetli bulunduğu bu res­mî kabulde Sovyetler Birliği Devlet Reisi Mareşal Voroşiîof, Komünist Partisi Birinci Sekreteri Kruşçef, Baş­vekil Mareşal Bulganin ve Müdafaa Vekili Mareşal Zukof başta olmak üzere diğer Sovyet liderleri, devlet adamları, Mareşaller, muhtelif Vekâ-letler ve teşekküller mensupları ile kor diplomatik hazır bulunmuştur.

Majeste Kralın nâzik bir dikkati ese­ri olarak Türkiye Büyükelçiliğinin bü­tün, mensupları bu resmî kabule da­vet edilmiştir.

Afganistan Kralı Majeste Muhammed Zahir Paşa Sovyet Rusyada bulundu­ğu müddet zarfında büyük bir ihti­ram ve hüsnükabul gösterilmiştir.

İstanbul :

Başvekil Adnan Menderes. Balıkesirin imâr ve kalkınması ile alâkalı olarak şehir elektrik şebekesinin bir milyon sekizyüz kırk bin lira ile İslahı, bir-buçuk milyon liraya çıkan hal binası­nın tamamlanmasına    lüzumlu son 7 Tatil günlerinde dahi işlerin ak­satılır, aması maksadiyle ihtiyaca ki­fayet edecek tarzda nöbetçi personel istihdamına emir verilmiştir.

Bütün bu tedbirler muvacehesinden İşçi Sigortaları sağlık tesislerinde iz­dihamdan, alâkasızlıktan ve dolayı-siyle bu mevzuda şikâyet konusu ola­bilecek herhangi bir vaziyetten bahse-dilemiyeceği pek tabiîdir.

Durum hassasiyetle takip edilmekte olup alman tedbirlerin müsbet neti­celer vermekte olduğu müşahade edil­mektedir.»

 Ankara :

Reisicumhur Celâl Bayar, 30 Ağustos Zafer Bayramı münasebetiyle Erkânı Harbiyei Umumiye Reisine şu cevabî telgrafı göndermiştir:

«Sayın Orgeneral İsmail Hakkı Tuna boylu Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi

Ankara

Memleketimizin halâsını, hürriyet ve istiklâlini temin eden büyük zaferimi­zin 35'inci yıldönümü münasebetiyle çektiğiniz telgrafı derin bir memnun­lukla aldım. Teşekkür ederim.

Üzerine titrediğimiz aziz vatanımızın ve dünya sulhunun müdafii olarak yüklendiği yüksek vazifeyi daima şe­refle başaracağından emin olduğum kahraman silâhlı kuvvetlerimizin, ben de Zafer Bayramını hararet ve mu­habbetle tebrik eder, başarılar dile­rim.

Türkiye Cumhurreisi Celâl Bayar.»

Ankara :

Başvekil Adnan Menderes, 30 Ağustos Zafer Bayramı münasebetiyle Erkânı Harbiyei Umumiye Reisini şu telgrafı göndermiştir:

«Sayın Orgeneral İsmail Hakkı Tunaboylu Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi

Ankara

Kahraman Türk ordusunun ve aziz milletimizin bütün mânasiyle idrak ettiği 30 Ağustos zaferinin yıldönümü münasebetiyle milletimizin aziz varlı­ğı olan şanlı Türk ordusunu derin bir heyecan ve milletçe duyduğumuz min­net hislerimle tebrik ederim.

Başvekil Adnan Menderes»

 Ankara :

Bir müddetten beri şehrimizde tetkik ve temaslarda bulunan dost ve kar­deş İran'ın Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümgeneral Gilan Şah ile Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Şahin, Askerî Fabrikalar Umum Müdürü General Def Teri bu­gün saat 17'de Etimesgut hava alanın­dan özel bir uçakla İzmir'e mütevec­cihen şehrimizden ayrılmışlardır.

Uğurlamada, Hava ve Deniz Kuvvetle­ri Başkanları ile istihbarat başkanı, Millî Müdafaa Vekâleti temsil başka­nı ve İran ataşeleri hazır bulunmuş­lardır.

 Ankara :

Muhabirlerimizden aldığımız haberler, 30 Ağustos Zafer Bayramının yurdun her tarafında büyük bir heyecanla kut landığmı göstermektedir.

Bütün vilâyet ve kazalarda ve diğer merkezlerde geçit resimleri yapılarak, Atatürk anıtlarına çelenkler konula­rak, çeşitli gösteriler tertip olunarak büyük zaferimizin yıldönümü 35 sene önceki heyecanı ile bir defa daha ya­şanmıştır. Bu münasebetle yapılan konuşmalarda 30 Ağustos zaferinin büyük yaratıcısı aziz Atatürk'ün ölmez hatırası bir kere daha minnetle anıl­mış ve bir çok yerlerde şehitlikler zi­yaret edilerek vatan için canlarını fe­da eden kahramanlarımızın hatıraları taziz olunmuştur.

Ankara :

Harp Okulundan mezun olan asteğ­menlerin diplomaları bugün saat 16'da merasimle verilmiştir.

Merasimde, B. M. M. Reisi Refik Ko-raltan, Millî Müdafaa Vekili Semi Ergin, Adliye Vekili Prof. Hüseyin Avni Göktürk, Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi Orgeneral İsmail Hakkı Tuna-boylu, Kara Kuvvetleri Kumandanı Orgeneral Nurettin Aknoz, M. M. V. Müsteşarı Korgeneral Fahri Uzdilek, generaller, garnizon ve merkez kuman danlari, yüksek rütbeli subaylar, şeh­rimiz elçilikleri askeri ataşeleri, emni­yet müdürü, malûl gaziler ve kalaba­lık bir davetli topluluğu hazır bulun­muşlardır.

Kore şehitlerinin hatıralarını tazizen havaya üç el ateş edilmesinden sonra genç subaylar, merasimin yapılacağı meydandaki yerlerini almışlardır.

Merasime, bandonun çaldığı ve mezun subayların bir ağızdan söyledikleri İs­tiklâl Marşı ile başlanmıştır.

Müteakiben Harp Okulu Kumandanı Tuğgeneral Muhittin Okyayuz, bir hi­tabede bulunmuş ve asteğmenlere va­zifelerinin ehemmiyetini hatırlatarak kendilerine başarılar dilemiştir.

Okul kumandanının takiben bir erkek ve bir kız asteğmen birer konuşma ya­parak, vazifelerinin kutsiyetini müdrik olduklarını ifade etmişlerdir.

Eski muharipler adına bir hitabede bulunan emekli Tümgeneral Vehbi Kocagüney, genç asteğmenlere hatı­ralarını nakletmiş ve konuşmasını şöyle bitirmiştir:

«Bir harp .olursa, yaşlarımız 100 aşmış bulunsa dahi, heybemiz sırtımızda siz­leri takip edecek, heybenin bir tara­fında erzakınız, öteki tarafında cep­haneniz arkanızda olacağız. Yeni za­ferler kazanmak sizin vazifeniz artık, vatan müdafaasını size emanet ediyo­ruz. Alnınızdan sızan teri, üstünüzden çıkan tozu mezarlarımıza silkin, bizi bahtiyar edersiniz. Sizlere güveniyo­ruz,»

Emekli generalin konuşmasından son­ra Milİî Müdafaa Vekili Semi Ergin bir hitabede bulunmuştur.

«Semi Ergin sözlerine, bugün, bu sa­atlerde şanlı ordumuzun muvazzaf su­bay kadrolarına kara, deniz ve hava harp okullarımızda yapılan törenlerle sekizyüz yirmi genç    subayın katıldığını bildirerek başlamış, ordumuz için iftihar günü olan böyle bir günde di­ğer harp okullarında bulunamamak­tan mütevellit üzüntüsünü, kara harp okulu topluluğu içinden onlara da hi­tap etmek arzusu ile gidermek istediğini belirterek demiştir ki:

Şimdi kara harp okulumuzun, kar­şımda granit yüzleriyle muazzam bir kaya parçası gibi duran (288) kara subayı, İstanbul'da, Heybelinin mavi suların­dan Türk denizlerine bakan köpük renkli deniz kurdu (119) deniz subayı,İzmir'de vatan ve hürriyet semaları için kartal olmuş (413) hava subayı sizlere hitap ediyorum:

Dünya tarihinin her devrinde, Türk inkılâp hamleleri, gücünü şanlı ordu­sundan almış, aziz milletimiz, bazan mukadderatın reva gördüğü alın yazı­sının karartılarını, Türk milletinin en kuvvetli güven zırhı olan kahraman ordusuyla temizlemiş ve ağartmıştır. Tarih bu hakikatların tekrarlariyle doludur.

Kahraman bir ecdadın hafitleri ola­rak (Türk ordusu) gibi tüyler ürper­ten muhteşem bir varlığın en genç ve kuvvetli birer âzası olmak bu vatan­da her Türkün en kutsal bir hakkı ve nasibidir. Fakat, (subaylığı) bir mes­lek olarak seçip, bütün bir ömür bo­yunca, sırtındaki üniforma ile, güzel yurdumuzda bayrak gibi dolaşarak, yurt bekçiliği hizmetini fasılasız ola­rak yapmak, ancak sizlere ve sizin yol­larınızda yürüyeceklere nasip olmuş ve olacak yüksek bir şereftir.

Sizler muazzaf subay olmanın engin haysiyetini, yüksek onurunu her şey vatan içini düsturiyle kültürünüze, vicdanınıza ve bütün varlığınıza iş­lemiş olarak, vazifelerinizin icap ettir­diği üstün başarılara her zaman ula­şacaksınız.Bir hizmetin ifasında, bir vazifenin yapılışında (en iyi)'yi, en müşkül şartları da yenerek, yapama­dığınız gün, biliniz ki üstün vasıflı su­baylık vasıflarınız kendi bilgi ve ira­denizle takviyeye muhtaçtır. Böyle anlarda damarlarımzdaki kanı tutuş­turmağa, irfanınızla vatan ve millet sevginiz kâfidir."

Bu sevginin ateşiyle dolu olduktan sonra (en iyi) bir şekilde başarılamı-yacak hizmet ve vazife yoktur.

Genç arkadaşlarım:

Okul sıralarında aldığınız meslekî bil­gilerinizi ordu hayatı içinde inkişaf ettirmek, nazarî müktesebatmızı tat­bik etmek, dev adımlarla ilerleyen as­kerlik tekniğinin icap ettirdiği devam­lı etüdleri ve araştırmaları yapabil­mek, bundan sonraki hayatınızda ne kadar lüzumlu ise, sosyal bilgilerinizi genişletmek ve sosyal muhitinizde «örnek insan» olacak bir hayat tarzı­nı benimsemek, hüviyet ve şahsiyeti­nizin mevcut itibarını idame için o kadar lüzumludur. Genç dimağlarınız­da daima berrak birer ayna gibi kal­masını istediğim bu öğütlerime birkaç noktayı daha ilâve etmekten kendimi alamiyacağım:

Bilirsiniz ki, subaylık mesleği öderiği mesleğidir. Liderliğini deruhte edeceğiniz «Mehmetçik», Türk mille­tinin kendisidir. Ondaki ecdat mirası zengin hasletler, millî varlığımızın ha­zinesi halindedir. Unutmayınız ki siz de birer mehmetçiksiniz.. Onlardan farkınız, yalnız kültürlü oluşunuzdur. (Mehmetçiğin kahramanlıkla yoğ­rulmuş varlığı, fredakâr ruhu, doğru­luk ve eşitliğe hayran mizacı, mahru­miyete katlanmak kudreti, yenilme­mek azim ve imanı ve daha saymak­la bitmeyecek üstün vasıfları, bu me­ziyetlere sahip ve onlarla vazife ha­yatında ilk teması yapacak kademe kumandanları olarak sizin iz'anli ve irfanlı faaliyetlerinizle tebellür edip teşahhus edecektir. Kahraman meh-metcikteki bu hasletleri sürekli olarak beslemek ve inkişaf ettirmek sizin için başta gelen bir vazifedir.

Mehmetçiklere kendinizi çok sevdir­mek, onlarla yerine ve zamanına gö­re ağabey, kardeş duygulariyle, en ya­kın kumandan olarak meşgul olmak, sırasında özel istek ve dertlerine şef­katle anlayış gösterip çare bulmak, bir kelime ile mehmetciğin (vefakârlığımı kazanmak, meslek hayatınızın ilk gü­nünden itibaren sizi muvaffakiyetlere götürecek en kuvvetli âmildir, onun engin ruhunda ve hafızasında bıra­kacağınız minnettar ve müsbet tesir-

lerin bu vatan bağrında köy köy, ova ova birer efsane gibi babadan evlâda intikal edeceğini, orduya milletçe mu­habbetle bağlanmamızda bu tesirle­rin büyük ölçüde kıymeti bulunduğunu hiç bir zaman unutmamalısınız.

Millî Müdafaa Vekili Şefi Ergin bun­dan sonra Türk subayının üstün fa­zilet duygularına işaret etmiş ve söz­lerine devamla demiştir ki:

«İyilik sever, büyüğünü sayar, küçü­ğünü korur, vazife ve vatan delisi, kuvvetli bilgisi kadar, üstün karakter­li, hakşinas ve hakkorur, başarma az­mi yanında yoku var etmesini bilir, hissî selimi kuvvetli, mesuliyet muhab beti noksansız, çelik gibi irade kuvve­tine sahip olduğundan az görünmeyi seven mahviyetkâr Türk subaylığına siz de bu vasıflarınızla katılırken ce­miyet hayatının birkaç esasiyle, genç meslekdaşlara rehber olabilecek bazı hususları da hatırlatmak isterim. Az konuşup çok dinleyin.. Birbirinizi çok sevin, sizinle ilgili olmıyan mevzular -la uğraşıp dedikodu girdabına düşme­yin.Çalışmak, daima çalışmak, her çeşit vazifeyi aralarında bir kıyas ve tefrik yapmaksızın aynı ciddiyet ve ta­assupla ele almak, meslek şiarınız ol­sun.. Bedbinlik aczin ifadesidir. Ken­dine her yerde, her zaman güvenebilen, karanlıklar içinde ışık olabilen, alın terlerinden zevk duyabilen ve ni­hayet en büyük mükâfatı kendi vicda­nının huzurunda tartabilen subaylar olunuz...»

Semi Ergin müteakiben, Türk silâhlı kuvvetlerinin NATO ve Bağdad Paktı camiaları içindeki durumuna temasla şunları söylemiştir:

«Cihan siyasetinin bir türlü istikrar ve huzur bulmıyan inikasları karşı­sında, hür milletlerin tamamiyet ve istiklâllerinin yaşatıcısı olan (NATO) milletler ittifakı, her geeçn gün lüzum ve ehemmiyetini bir kere daha gös­tererek ve her geçen günde savunma 'gücü, muhtemel mütearriz kuvvetleri yerinde durduracak nisbette inkişaf ederek, olanca kudretiyle dünya sulhüne hizmete devam etmektedir. Türk milletinin intisabiyle müftehir olduğu NATO camiasında, Türk silâhlı kuv­vetleri olarak muhtemel harekât alanlarma geniş kara ve deniz hudutlariy le yakın bulunuşumuuzn, tedbir, teyakuz ve uyanıklığını daima muhafa­za edebilmekle, NATO topluluğunda gurur  duymaktayız.

NATO'nun güney kanadında, Ortado­ğu olaylarına karşı bir güvenlik un­suru halinde taazuv etmiş olan (Bağ-dad Paktı» da önemli mevcudiyetiyle bir sulh koruma gücü olarak, bölge emniyetini istihsalde yararlı olmakta­dır. Bu paktın da milletçe sadık bir üyesi bulunmakla sevinç duymakta­yız.»

Millî Müdafaa Vekili, konuşmasını şöy le bitirmiştir:

Genç subaylar,

Cumhuriyet ordusu, kara, deniz ve ha­va kuvvetlerinde muasır ordular sevi­yesine yükselmek yolundaki gayretler, millî güvenliğimiz ve NATO camiasiyle diğer bağlı bulunduğumuz paktlar karşısında, deruhte ettiğimiz vecibe­lere muvazi olarak durmadan inkişaf etmektedir.

Küçük-büyük, her rütbe sahibinin bu anlayış çerçevesinde olanca kudretiyle faaliyet göstermesine, taze enerjileri­nizle siz de katılacaksınız.. Gücünüz tükenmez olsun...

İdeallerle dolu bağrınızda yegâne sev­giliniz olan vatan ve millet, hudutsuz muhabbetlerinizle ve çalışmalarınızla payidar olacaktır.

Tanrı, yollarınızı hiç karartmasın.Si­zin yeni bilgilerinizi, yeni çalışmaları­nızı tahassürle bekleyen Cumhuriyet ordusu, körpe varlıklarınızla övüne­cektir. Hepinizi yürekten tebrik eder, bu en mesut ve bahtiyar gününüzde, vatan için heyecandan buğlanmış göz­lerinizi öperim.»

Müteakiben B. M. M. Meclisi Reisi Re­fik Koraltan genç subaylara başarılar dileyen bir hitabede bulunmuştur (B. M. M. Reisimizin bu konuşması bülte­nimizde ayrıca neşredilecektir).  

B. M. M. Reisinin hitabesinden sonra mezun subaylar, harp okulu sancağı­nı, ikinci sınıfa geçen Öğrencilere tes­lim etmişlerdir. Sınıf birincisinin yaş kütüğüne  112'nci  dönem  altın yıldızını çakmasından sonra mezun asteğ­menlerden derece alanlara mükâfat­ları ile birlikte diplomaları B. M. M, Reisi Refik Koraltan tarafından ve­rilmiştir.

Harp okulu marşının subaylar tara­fından söylenmesini müteakip bando refakatinde geçit resmi yapılmış ve davetlilerin okulu gezmeleri ile mera­sim sona ermiştir.

 İstanbul :

Emekli Sandığı Umum Müdürü Nuri Kınık, bugün Hilton otelinde yaptığı basın toplantısında Emekli Sandığının giriştiiğ ve girişeceği faaliyetlere dair etraflı malûmat vermiş ve ezcümle de­miştir ki:

«Envestismanlarımızdan bir kısmını teşkil eden ve İstanbul Hilton oteli ile başlıyan otel inşaatı sahasındaki ça­lışmalarımızın gerek müessesemize ve gerekse memlekete temin edeceği ne­ticelerin hayırlı olacağını bir defa da­ha belirtmek isterim.

İstanbul Hilton otelinin gerek temel atılması ve gerekse inşaatı sırasında bu çeşit envestismanları sandık için tehlikeli, memleket için hayalî diye vasıflandıran pek çok kimselerin bu­gün bu müessese bilançolarını tetkik ile iç huzura kavuşmuş olmaları lâ­zımdır.

Tabiat güzelliklerinin şaheserlerini si­nesinde barındıran ve muhtelif mede­niyetlerin eserlerini fiilen teşhir eden İstanbul, İzmir, Bursa, Antalya gibi bir çok şehirlerimizin iç ve dış turizm bakımından birer servet kaynağı ola­rak memleketimize büyük bir istikbal vadetmeleri karşısında bu zenginlik­leri istismar etmek ve buralardan Emekli Sandığına büyük kazanç pay­ları çıkarmak için senelerden beri ha­zırlamakta olduğumuz programı ta­hakkuk ettirmeğe başlamış bulunuyo­ruz.

Memleketimizin büyük bir ihtiyacına cevap verecek ve Emekli Sandığınca yapılacak otellerden temel atma sıra-siyle ilk kısmını teşkil edenler şunlar­dır:

İzmir Oteli (Almanlar işletecektir}, Ankara oteli (İsviçreliler işletecektir),

İkinci Ankara oteli (Amerikalılar işle­tecektir) ,

İstanbul oteli Amerikalılar işletecek­tir),

Florya oteli (Avusturyalılar işletecek­tir) .

Bu otellere ait işletme mukaveleleri hazırlanmış, taraflarca imzalanmış ve hükümetimizin tasdikinden geçmiştir.

Eskişehir ve biraz sonra izahanı vere­ceğim Boğaziçi otelinin inşaatına de­vam olunmaktadır. Bu otellerden baş­ka Bursa'da ve Eskişehir'de yaptırmak ta olduğumuz «Oto Gar ve santral ga­rajlarına otomobille gelen yolcuların ikametine mahsus olmak üzere ve her biri 30-40 odayı ihtiva eden ve motal mahiyetinde bulunan inşaatımıza da işaret etmek isterim.

Bursa'da şehirde ve Uludağ'da iki otel ve İstanbul'da Cırağan Sarayının bu­lunduğu yerde bir otel ve bir gazino yaptırılması hususundaki görüşmele­rimiz devam etmektedir.

İzmir'de yaptıracağımız otelin bütün hazırlıklarını bitirmiş ve temel atacak duruma gelmiş bulunuyoruz.

Birkaç gün sonra temelini atacağımız, im otel, dünyaca tanınmış «Dicer hof Wieümon» (Alman firması) tarafın­dan yirmi ay içinde inşa edilecektir.

Otelde soğuk ve sıcak hava tertibatını havi olmak üzere 185 oda, 300 yatak, 3 lokanta, 1 gece kulübü, 1 konferans salonu, aperatif lokalleri, bahçe deniz suyu ile beslenecek büyük yüzme ha­vuzu, tenis kortu, garaj ve personel lojmanları ile üst katta bir gazino bu­lunacaktır.

Otelin işleticisi, İtalya'da ve Almanya'da oteller işletmiş bir Alman fir­masıdır. Otelin kaab inşaatının hita­mında işletici firma Efes ve Bergamada yapılacak iki küçük otel ile lokan­ta ve büvetlerin inşaatına müteallik proje ve plânları ikmal edecektir.

Memnuniyetle şunu haber vereyim ki Boğaziçinin en mutena yerinde, Tarabya'da bulunan ve eskiden Konak namı ile anılan inşaatı natamam kal­mış bir oteli uzun müzakerelerden sonra birkaç gün evvel hali hazır du­rumu üe 4.150.000 liraya satın almış bulunuyoruz. İnşaatın ikmali için her türlü tedbirleri hazırlanmış bulunan bu otelin daha ne gibi tesisleri ihtiva etmesi lâzım geleceğini ve işletme ba­kımından ne türlü tadil ve ilâvelerin yapılmasına zaruret görüleceğini tesbit için Almanya'dan ve İtalya'dan ta­nınmış iki otelci getirmek üzereyiz. Otel işletmesini muhtemelen bu fir­malardan birine vermeği düşünmek­teyiz.

Halen 230 olarak inşaasma başlanmış bulunan oda sayısının 300'e çıkarıl­masını arzu ediyoruz. Tarabya koyun? da otele bağlı ve bu suretle boğazın en güzel yerinde, dinlenmek, eğlenmek, spor yapmak veya tabiatı seyretmek istiyenlerin arzularına cevap verebile­cek bir manzume tesis edilmiş ola­caktır.

İstanbul'un en güzel bir yerinde 360 -400 odalı diğer bir otel yapmak husu­sunda Pan American tayyare şirketi­ne bağlı Hotel Intercontinental firmasiyle bir mukavele imzalamış bulu­nuyoruz. Gerek bu otel, gerekse biraz sonra bahsedeceğim ayni firma ile Ankara'da yaptıracağımız ikinci bir otele müteallik projelerin hazırlanma­sına başlandığını memnuniyetle ifade edebilirim.

Ankara'daki otel inşaatı tasavvurumu­za gelince, burada yaptıracağamız iki otelden birini Cenevre'de Hotel Dur-hone'a sahip bulunan firma işletecek­tir. Bu hususta müteallik mukavele bir sene evvel imzalanmıştır. 1957 so­nunda inşaatına geçebileceğimiz bu etele ait projeler nihayet bulmak üze­redir. Otel 180 odayı, biri 300, diğeri 700 kişilik olmak üzere iki restoranı, bir gece kulübünü, konferans salonu satış mağazalarını, bir yüzme havuzu­nu, tenis kortunu ve alt katta bir ga­zinoyu ihtiva edecektir.

Görülüyor ki Emekli Sandığının, mem leketimizi turizm bakımından son de­rece kıymetlendirecek ve aynı zaman­da sandığa da en sağlam gelir kay­nakları temin edecek olan bu çok mühini teşebbüs ve hazırlıkları tahakkuk safhasına intikal ettirilmek üzeredir. Hülâsa etmek lâzım gelirse «İstanbul Hilton oteli ayarında 6 büyük otel ile 5 küçük otel ve su sporları tesisleri Emekli Sandığının otel sahasında bu­gün için tahakkuk ettirmekte bulun­duğu ve memleketin pek yakında ka­zanacağı büyük eserlerdir.»

 Ankara :

B. M. M. Reisi Refik Koraltan, Harp Okulundan mezun olan subayların dip lomalarınm tevzii münasebetiyle, Harp Okulunda yapılan merasimde aşağı­daki hitabede bulunmuştur:

«Kahraman Türk milletinin çok bah­tiyar çocukları, sevgili yavrular, emi­nim, şu an, hayatınızın en mes'ut bir ânını teşkil ediyor.

30 Ağustos Zafer Bayramını kutladı­ğımız bugünde sizler, Türk milletinin değerli evlâtları, yarının büyükleri ola rak şanlı ordumuzun şerefli saflarına, o şerefli safa, karışıyorsunuz.

Harp Okulunun çok değerli kumanda­nı ne güzel konuştu, sizlere bir ku­mandan olarak, bir baba şefkati ile hitap etti ve ne güzel öğüt verdi. Yal­nız sizin gibi hayatının baharında bu­lunan gençler için değil, hattâ ileri yaştakiler için dahi hayat düsturu, hayat meş.'alesi olarak dinlenecek ve tatbik edilecek, ne veciz, ne ilmî ve babacasma konuştu. Müteakiben, çok aziz dostum, ağabeyim, General Veh­bi, eski muharip diye taptaze, müca­deleci bir neslin heyecanını taşıyan ne asil, ne kahramanca duygular içinde hitap etti.»

Konuşmasının burasında, Harp Oku­lundan mezun olanlar arasında iki genç kızımızın bulunuşuna temas eden B.M.M. Reisi Refik Koraltan devamla demiştir ki:

Bu genç kızlarımızın isimlerini sor­dum. Birisinin adı İnci, diğerinin Mu­zaffer imiş. Harp Okulu bu zafer gü­nünde ordumuza inci gibi iki kız evlâ­dımızı hediye ediyor, ne mes'ut bir te­sadüf.»

Bundan sonra bir hatırasını nakleden B. M. M. Reisimiz, 1923 senesinde, Mersinde bulunduğu bir sırada, rahmetli Reşit Galibin Atatürk'e «en büyük rütben mehmetciklerden bir mehmetcik olmandır» dediğini, bu hitaptan son derece mütehassıs olan aziz Ata­türk'ün yerinden kalkıp, Reşit Galibin alnından Öptüğünü ve bundan yüksek rütbenin bulunmadığını söylediğini anlatmış ve sözlerine devamla şunları söylemiştir:

Genç subay yarının mareşalidir. Okul kumandanınızın dediği gibi, rütbeniz ilerliyecek, her biriniz çeşitli vazifeler alacak, belki büyük vazifeler, büyük kumandanlıklar da alacaksınız. Siz de büyük Türk evlâtları gibi Türk ordu­suna iltihak ediyorsunuz, elbette, fıt­rî kabiliyetlerinizi gösterecek, mareşal olacak, göreceğiniz işlerle, hattâ eser­ler ile ebedîleşen, âbideleşen insanlar gibi tarihe geçeceksiniz.»

Bilâhare Büyük Selçuk hükümdarı Alpaslan ile Bizans İmparatoru Ro­men Diyojen arasında Malazgirt'te vukubulan büyük meydan muharebe­sinin mânasını izah eden Refik Koral­tan, ordumuzun en modern silâhlarla teçhiz edilmekte olduğunu, bunun sulhun korunması için lüzumlu bulun­duğunu ifadeyle «ordumuzun göğüs kabartıcı şekilde, her yıl daha müte­kâmil yeni silâhlarla meydana getiril­mesinin tek hedefi hiç bir zaman te­cavüz fikri değildir» demiştir.

B. M. M. Reisi Refik Koraltan, konuş­masını «yolunuz açık olsun, yolunuz zaferle dolu olsun, sağ olunuz Türk çocukları» diyerek bitirmiştir.

31 Ağustos 1957

 Ankara :

Başvekil Adnan Menderes dün sabah 10.30 da Kıbrıs Türktür Partisi başka­nı Dr. Fazıl Küçük ile Faiz Kaymağı makamından da kabul etmiştir. Dr. Fazıl Küçük ve Faiz Kaymak Öğleden sonra saat 16'da da Dahiliye Vekili Dr. Namık Gedik'i ziyaret ederek gö­rüşmüşlerdir.

Fazıl Küçük'ün beyanatı

Kıbrıs Türk'tür Partisi başkanı Fazıl Küçük, dün Anadolu Ajansına şu be­yanatta bulunmuştur:

«Türkiye hükümetinin daveti üzerine yenicine anavatana geldik. Sayın Baş­vekil Adnan Menderes ile Dahiliye Vekili Namık Gedik tarafından kabul edildik ve bu arada alâkadar bazı hü­kümet daireleri ile de temaslarda bu­lunduk.

Gerek sayın Adnan Menderes ile mü­lakatımızdan, gerek diğer temasları­mızdan edindiğim kanaat şudur ki, Türk hükümeti Kıbrıslı Türklerin sa­adet, selâmet ve âtileri ile en halisane şekilde alâkadar olmakta ve bu uğur­da bütün gayretiyle çalışmaktadır.

Diğer taraftan, Türkiye için son bir fedakârlık teşkil eden adanın taksimi tezine Türk hükümetinin bütün iman ve azmiyle bağlanmış olduğunu ve bu vadide hiç bir tereddüde düşmeden Çalıştığını yeniden müşahade etmek benim gibi bütün Kıbrıslı Türkler için inşirah ve cesaret verici olmaktadır.

Muhtemelen Pazartesi günü Kıbrıs'a dönerken anavatandan işte bu emni­yet ve huzur verici güzel haberleri gö­türeceğim.

Bilvesile şunu ifade etmek isterim ki, Kıbrıslı Türkler Türk hükümetinin yüksek alâkasından ve Türk milletinin candan müzaheretinden şevk al­maktadır. Esasen onlar kendi selâ­metlerinin de ancak ve ancak adanm taksimi ile temin edileceğine inan­makta ve yarınından emin, dâvası uğ­runda her türlü gayret ve fedakârlığa hazır bir vaziyette dimdik ayakta dur­maktadır.»

 İzmir :

Askerî eğitim merkez ve tesislerimizde tetkiklerde bulunmak üzere memleke­timizi ziyaret eden ve dün gece İzmire gelen dost ve kardeş İran'ın Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümge­neral Gilanşah riyasetindeki askerî heyet, bu sabah saat 9'da İkinci Yurt­içi Bölge Kumandanlığını ve bilâhare Gaziemir'deki Hava Eğitim Kolordu Kumandanlığını ziyaret etmiştir.

Hava Eğitim Kolordu merasim salo­nunda verilen bir Brifingi takip eden. misafir heyet, bilâhare buradaki eği­tim merkez ve tesislerini gezmiş ve alâkalılar tarafından kendilerine iza­hat verilmiştir.

Öğleden sonra beraberlerinde mih­mandarları olduğu halde Efes'e gide­rek tarihî ve turistik yerleri gezen he­yet mensupları, yarın sabah İstan­bul'a müteveccihen şehrimizden ayrı­lacaklardır.

26 Ağustos 1957

 Ankara :

Dost ve kardeş Afganistan'ın Necip hükümdarı Majeste Mohammed Za­hir Şah, Türk devlet ve milletinin aziz misafiri olarak bugün saat 17 de An­kara'ya gelmiş ve iki millet arasın­daki yakınlık ve kardeşliğin bu yeni tezahürüne lâyık büyük merasimle ve Ankara halkının hararetli tezahüratiyle karşılanmıştır.

Asil misafirimiz, Türkiye'ye geliş ih­tisaslarını, kendisini hava alanında karşılayan Reisicumhurumuza «ikinci vatanım bildiğim Türk toprağına ayak basmakla mesut ve müftehirim» söz­leriyle ifade etmiştir.

Baştanbaşa bayraklarla donatılan bü­tün Ankara'da erken saatlerden iti­baren aziz misafirimizi karşılamak için hummalı bir hazırlık göze çarpıyordu. Çankaya'dan Esenboğa'ya kadar sağlı sollu, onar metre ara ile kahraman mehmetciklerimiz selâm mevkilerine diziliyordu.

Gene Türk ve Afgan bayrakları ile süslenmiş olan Esenboğa'da da başta alay sancağı ve bando olduğu halde bir alay, ihtiram vazifesini görmek üzere yer almıştı.

Saat 16'dan itibaren vekiller, sivil ve askerî erkân ile Afganistan Büyükel­çisi ve Büyükelçilik Erkânı meydana gelmeğe başlamış bulunuyorlardı.

Asil misafirimizi getirmekte olan hu­susî Afgan uçağı piste iner inmez, Reisi cumhur Celâl Bayar uçağın du­racağı mahalle doğru ilerlemiş ve Rei­sicumhurumuzun sağ tarafında Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan, sol tarafında Baş vekil Adnan Menderes, onu takiben Hariciye Vekâleti Vekili Etem Menderes ile Afganistan'ın An­kara Büyükelçisi Essadullah Seraç ve Türkiye'nin kabil büyükelçisi Zekâi Okan yer almışlardır.

Reisicumhurumuzun refakatlerinde Ri yaseticumhur erkânı ile Protol Umum Müdürü ve misafirimizin mihmandar­ları da bulunmakta idi.

Ankara mebusları, Afganistan Büyük­elçisi erkânı, Erkânı Harbiyei Umumi­ye Reisi, Kara, Deniz ve Hava Kuv­vetleri Kumandanları, Jandarma Umum kumandanı, İkinci Ordu ve Se­kizinci Kolordu Kumandanları, Er­kânı Harbiyei Umumiye İkinci Reisi, Millî Müdafaa Vekâleti Müsteşarı, Temyiz, Şûrayı Devlet ve Divanı Mü­nasebet Reisleri, Cumhuriyet Başmüd dei Umumisi, Ankara Üniversitesi Rek törü, Başvekâlet Müsteşarı, Hariciye Vekâleti Umumî kâtibi, Ankara Vali­si, Büyük Millet Meclisi, Başvekâlet ve Hariciye Vekâleti hususî kalem mü­dürleri, Ankara Belediye Reisi, Ankara Vali muavinleri, Ankara Belediye Mec­lisinden seçilmiş bir heyet ve Ankara Emniyet Müdürü de hava meydanı bi­nasına doğru mevki almışlardı.

Ankara'da askerî okullarımızda tah­silde ve stajda bulunan elliden fazla Afganlı genç subay da Türk ünifor-malariyle, hükümdarlarını selâmla­mak üzere hava alanında ahzi mevki etmişlerdi. Saat tam 17'de dost ve kar­deş Afganistan Kralı Mohammed Za-hirşah, Mareşal üniformasını giymiş olarak beşuş bir çehre ile uçaktan in­miş ve Reisicumhur Celâl Bayar tara­fından selâmlanmıştır. Bu karşılama son derece samimî olmuş ve asil misa­firimiz, Reisicumhurumuza bu ânın ihtisaslarını şu cümle ile ifade etmiş­tir:

«İkinci vatanım bildiğim Türk topra­ğına ayak basmakla mes'ut ve müfte­hirim.»

Türk ve Afganlı fotoğrafçılar bu telâfiyi tesbit ettikleri sırada Majeste Kral, maiyetleri erkânını Reisicumhu­rumuza, Reisicumhurumuz da refakatlerindeki zevatı Majesteye takdim eylemişlerdir. Bu sırada yüksek misa­firimiz 21 pare top atımı ile selâmlanmıştır.

Daha sonra Başvekil Adnan Mende­res, biraz ileride yer almış bulunan Vekiller Heyeti azalarını Kral hazret­lerine takdim etmiştir.

Bunu müteakip, asil misafirimiz ve Reisicumhurumuz, ihtiram kıt'asma doğru ilerlemişler ve tesbit edilen hu­susî mahalde ahzı mevki etmişlerdir. Askerî bando Afgan millî marşı ile İstiklâl Marşını çalmış, Majeste Kral ve Reisicumhurumuz, beraberlerinde garnizon kumandanı olduğu halde ih­tiram kıtasını teftiş etmişlerdir. İhti­ram kıtasını nihayetinde ahzı mev­ki etmiş olan Ankara Mebusları Meclis Reisi Refik Koraltan tarafından, diğer mülkî ve askerî erkân da Protokol Umum Müdürü Veysel Versan tarafın­dan yüksek misafirimize takdim olun­muştur.

Bu merasimden sonra Majeste Kral ve Reisicumhurumuzla devlet erkânımız ve misafirimizin maiyeti erkânı hava alanı binası şeref salonuna geçerek bir müddet samimî surette görüşmüşler­dir.

Saat tam 17.30'da şeref salonundan çı­kılmış ve otomobillerle Ankara'ya ha­reket edilmiştir.

İki devlet reisinin forslarını taşıyan birinci açık otomobile Majeste Kral ile Reisicumhurumuz binmişlerdir.

Alay böylece Esenboğa'dan hareketle selâm resmini ifa eden askerlerin iki sıralı dizili bulunduğu çubuk yolun­dan Ankara'ya gelmiş ve misafirimiz şehir dışından itibaren yolları doldu­ran halk kitlelerinin sevgi tezahürle-riyle istikbal olunmuştur. Baraj yolu kavşağında, Aydınlık Evler civarında kalabalık vatandaş toplulukları iki devlet reisini hararetle selâmlamışlardır.

Yıldırım Bayezit meydanına gelindiği zaman burada muazzam bir kalabalık meydanı ve çevresini kaplamıştı. Halk, necib misafirimizle Reisicumhurumu­zu durmadan alkışlıyordu. Burada jan darma bandosu yeralmış ve güzel bir tak kurulmuştu. Kardeş milletin hü­kümdarı, gösterilen büyük tezahürata karşı mütebessim bir çehre ile devam­lı surette halkı selâmlamakta idi.

Alay, böylece saat 18'de Ulus meyda­nına vâsıl olmuş, burada da meydanı ve iki taraflı yolları dolduran kesif bir halk kitlesi Majeste Kralı hararetle selâmlamıştır. Ulus meydanından iti­baren bütün Atatürk Bulvarı da kesif halk kitleleri ile dolmuştu. Binalarda Türk ve Afgan bayrakları dalgalanı­yor, Ziraat Bankasının önünde «Hoş geldiniz» ibareli bir tak kurulmuş bu­lunuyordu. Gençlik Parkının 19 Mayıs kapısında Belediye İtfaiye Müdürlüğü tarafından merdivenlerle canlı tak meydana getirilmiş, Yenişehir'deki tren köprüsü Türk ve Afgan bayrak­ları ve renkleri ile çok zarif bir şekil­de süslenmişti. Majeste Kral ile Rei­sicumhurumuzun bindikleri açık oto­mobilin iki tarafında, Gençlik Parkı­nın önünden itibaren, mızraklı süva­rilerden müteşekkil bir ihtiram mev-kibi yeraldı ve kortej, bütün bulvarı ve bulvara bakan binaların pencere ve balkonlarını dolduran kalabalık halk kitlelerinin, ellerindeki Türk-Afgan bayraklarını sallayan, hararetle alkış­layan samimî tezahüratı arasında ağır ağır yoluna devam ederek Kızılay'a geldi. Misafirimiz, bu gösterilere beşuş bir cehre ile mukabele ederek halkı se­lâmlıyordu.

Bu muhabbet tezahürleri arasında alay, Kızılay'da kurulmuş olan muh­teşem tak'm altından geçerek Vekâ­letlere, müteakiben Kavaklıdere'ye ve nihayet Majestenin Ankara'daki misa­firliği esnasında ikamet edeceği Hari­ciye Köşküne varmıştır.

Reisicumhurumuzla, Büyük Millet Mec lisi Reisi ve Başvekilimiz burada Ma­jeste Krala veda ederek Hariciye Köş­künden ayrılmışlardır.

Aziz misafirimizin hükümet merkezi­mizi şereflendirmesi dolayısiyle An­kara bu gece baştanbaşa donatılmış­tır.

 Ankara :

Bugün Ankara'ya gelmiş bulanan aziz misafirimiz Majeste Afgan Kralına, bu seyahatinde şu zevat refakat etmekte­dir:

Başvezir muavini Ekselans Serdarı Ala Ali Muhammed, Nafia Veziri Ek­selans Muhammed Kabir, Sıhhiye Ve­zir Vekili Ekselans Dr. Abdülzahir, Ha­riciye Nezareti Siyasî İşler Umum Mü­dürü Ekselans Abdurrahman Pajvak, Majeste Kralın Başyaveri Ekselans ge­neral Muhammed Sefer Vekil, basın müşaviri Ekselans Halilullah Halilî, Saray Protokol Şefi Muhammed Ali ve Hariciye Nezareti Siyasî İşler İkin­ci Şube Müdürü Nasır Ziya.

27 Ağustos 1957

 Ankara :

Memleketimizin büyük misafiri dost Afgan Kralı Majeste Mohammed Za­hir Şah, bu sabah saat 10'da anıt-kabri ziyaret ederek, Atatürk'ün manevî huzurunda saygı duruşunda bulunmuş ve kabre beyaz glayör ve karanfiller­den yapılmış, buğday başaklariyle süslü, üstünde Afgan Kraliyet arması ve Afgan millî renklerini havi bir kurdelâ bulunan çelengi koymuştur.

Majeste Mohammed Zahir Şah, refa­katindeki zevatla birlikte anıtkabre gelişinde, giriş kapısında Hariciye Ve­kâleti Vekili Etem Menderes, garnizon kumandanı tümgeneral İhsan Bingöl, Riyaseticumhur Muhafız Kıt'aları Ku­mandanı Albay Bahattin Ertürk ile Hariciye Vekâleti Protokol Dairesi Umum Müdürü Veysel Versan tara­fından karşılanmıştır. Buradan kortej halinde Arslanlı yoldan ağır ağır iler­lenerek iç avluya ve oradan da Mozelenin bulunduğu anıtkabre varılmış­tır.

Majeste Mohammed Zahir Şah, bura­da beyaz glayöl ve karanfillerden ya­pılmış çelengi kabre koymuş ve Ata­türk'ün manevî huzurunda saygı du­ruşunda bulunmuştur. Müteakiben anıtkabir hatıra defterini imzalayan Majeste Mohammed Zahir Şah, şeref salonunda bir müddet istirahat ettikten ve Hariciye Vekâleti Vekilimizden anıtkabir hakkında izahat aldıktan sonra ikamet etmekte olduğu Hariciye Köşküne dönmek üzere kabirden ay­rılmıştır.

Majeste Mohammed Zahir Şah'm anıtkabri ziyareti esnasında Riyaseticum hur Muhafız kıtasından bir merasim bölüğü selâm resmini ifa etmiştir.

Ankara :

Aziz misafirimiz Afgan Kralı Majeste Mohammed Zahir Şah, bugün saat 11 de ikamet etmekte olduğu Hariciye Köşkünde, Ankara'da akredite bulu­nan yabancı misyon şeflerini kabul etmiştir.

Ankara :

Reisicumhur Celâl Bayar, bu akşam Çankaya'da asil misafirimiz dost ve kardeş Afgan Kralı Majeste Muham­met Zahir Şah şerefine bir ziyafet vermiştir.

Bu ziyafette, Büyük Millet Meclisi Re­isi Refik Koraltan, Başvekil Adnan Menderes, Vekiller, Büyük Millet Mec­lisi Hariciye Encümeni Reisi, asil mi­safirimizin beraberindeki zevat, Riya­seticumhur umumî kâtibi, Başvekâlet müsteşarı, Hariciye umumî kâtibi, Er­kânı Harbiyei Umumiye Reisi, Afga­nistan'ın Ankara büyükelçisi ile Tür­kiye'nin Kabil büyükelçisi, Ankara'daki kordiplomatik duayeni İtalyan büyükelçisi, Riyaseticumhur Başyaveri ve hususî kalem müdürü ile Protokol Umum Müdürü refikaları ile hazır bu­lunmuştur.

Ziyafetin sonunda Reisicumhur Celâl Bayar ile Afgan Kralı Majeste Moham met Zahir Şah arasında nutuklar tea­ti edilmiştir.

Ziyafeti, Çankaya bahçelerinde par­lak bir resmî kabul takip etmiş, ka­bul resminde mebuslar, bütün sivil ve askerî erkân ile kordiplomatik refi­kaları ile hazır bulunmuştur.

 Ankara :

Reisicumhur Celâl Bayar, büyük mi­safirimiz dost ve kardeş Afgan Kralı

Majeste Mohammed Zahir Şah şere­fine bu akşam Çankaya köşkünde ver­diği resmî yemeğin sonunda şu nutku irad etmiştir:

Haşmetlû Kral Hazretleri,

Dost ve kardeş Afganistan'ın büyük ve kıymetli hükümdarını davetlimiz ola­rak aramızda görmek ve hoş geldiniz demekle duyduğumuz memnuniyet ve saadet hudutsuzdur.

Zatı Haşmetpenahilerine ve temsil ey­lediğiniz necib Afgan milletine bütün vatandaşlarımın saygı, muhabbet ve en samimî duygularını arzeylemekle hakikî bir zevk duymaktayım.

Bununla beraber memleketime şeref veren yüksek huzurunuzu, Türk mille­tinin mesut ve tarihî bir hâdise olarak kabul ettiğini söylemekle umumî efkâfa tercüman olduğuma eminim.

Haşmetmeap,

Türkleri Afganlılara bağlayan dostluk ve kardeşlik rabıtaları çok samimidir. Bu dostluk, kuvvetini maziden ve ta­rihten almaktadır. Her çeşit tesirden masun, heyecan ve hayatiyetini her zaman muhafaza etmiştir. Biz, hürri­yet ve istiklâlimiz için «Ölüm kalım» mücadelesi yaparken ilk takdir ve tas­vip hareketini, asil Afgan milletinden gördük. Millî hükümetin merkezinde ilk sefareti tesis eden müstakil Afga­nistan olmuştur. O zaman Ankara se­malarında bir dostluk sembolü olarak şerefli bayrağınızın dalgalandığını he­pimiz muhabbetle hatırlarız.

Kalbimizde aziz bir kıymet olarak ya­şayan Afgan dostluk ve muhabbeti mümtaz şahsiyetlerinin memleketimi­zi teşrifleriyle bugün daha bariz bir şekilde tezahür etmiş ve kuvvet bul­muş oluyor. Bu dostluk ve kardeşlik bağlan kültürel münasebetlerimizin inkişafında da kendini göstermiştir. Afganistan'a giderek bu kardeş mem­leketin hizmetinde bulunmanın tatlı hatıralarını bütün tazeliğiyle muhafa­za eden Türklere her an rastlamak mümkündür. Diğer cihetten Türkiye'­de bulunan Afganlı kardeşlerimize karşı en iyi hislerle meşbu bulunmak­tayız. Demek oluyor ki, Afgan-Türk dostluğu sade hükümetler arasında teessüs etmiş bir rabıta değil, iki mille­tin fertleri arasında kök salmış bir duygunun değerli mahsulüdür. Bunun içindir ki bu dostluğun ezelî olduğu kadar da ebedi olacağı şüphesizdir.

Afganlılarla Türkleri birbirlerine yak­laştıran başka benzerlikler de vardır. Bunlardan biri ve başlıcası her iki mil letin hürriyet ve istiklâllerine sarsıl­maz şekilde bağlı oluşları ve bu uğur­da her türlü fedakârlığı göze alan bir azim ve iradeye sahip bulunmaları­dır.

Bizim gibi, dünyanın en nazik bir böl­gesinde yaşayan Afganlı kardeşlerimi­zin sulhsever ve aynı zamanda vatan müdafaasını en kutsi bir vazife telâk­ki eden azimkar siyasetleriyle cihan sulhuna büyük hizmetler ifa etmek mevkiinde bulunduklarını biliyorum. Bu itibarla, kardeş Afganistan devle­tinin işgal ettiği mühim ve mesuliyet-li mevkiden dolayı da onun, daimî te­rakki ve inkişafı ve sağlam bir sulh ve istikrar unsuru halinde mesut ol­ması en halis temennilerimiz arasın­dadır.

Bu duygularımızı bir kerre daha izhar etmek fırsatını bize bahşeden bu zi­yaretinizden hepimiz şeref ve bahti­yarlık duyduğumuzu tekrar ederken zatı hümayunlarının şahsî saadetleri­nin devamını, büyük Afgan milletinin refahı ve tealisini dilerim.

 Ankara :

Reisicumhur Celâl Bayar tarafından şerefine verilen yemeğin sonunda, dost ve kardeş Afgan Kralı Majeste Mo­hammed Zahir Sah, Reisicumhurumu­zun nutkuna mukablede bulunarak şu nutku irad etmiştir:

Ekselans,

Bu güzel fırsatı elde edebildiğimden dolayı çok bahtiyarım. Ekselansınızın, bu güzel memleketinizi görmek ve si­zi şahsen tanımak şerefini bana bah­şetmiş olduğunuzdan dolayı büyük bir minnettarlık duymaktayım. Her iki milleti birbirlerine asırlarca yakmlaş-tırmış olan Afganistan ve Türkiye ara smdaki eski ve daimî münasebetler, Öyle bir manevî temele dayanmaktadır, ki, bu iki milletin karşılıklı alâkaları daha da sıkılaşmış bulunmaktadır.

Afgan-Türk dostluğunun en esaslı menbaı, her iki milletin samimî arzu­ları ve kalbi temennileridir. Ben bu temennilerin Afgan milletinin dostluk mesajı olarak, vasıtai âlinizle Türk milletine iblağını rica ediyorum.

Bu iki kardeş ve müslüman millet ara smdaki sağlam ve köklü kültürel mü­nasebetler, o dostluk alâkalarının mah suludur ve Afgan hükümeti ile Türk hükümeti arasında daimî surette in­kişaf edecektir.

Sayın Başvekil bay Adnan Menderes'­in geçen yıl Afganistan'ı ziyaret bu­yurmaları, iki memleket arasındaki ananevi dostluğu takviye etmiştir. Ben bu ziyareti karşılıklı anlayış ve yakın­laşma için, milletimizin arzuları çer­çevesi dairesinde, faydalı buldum ve Başvekilim Serdar Mohammed Davud' un Türkiye'yi ziyareti de bunu teyid eylemiştir.

Zatı devletlerinin beni çok dostane bir surette davet buyurmaları, Afga­nistan ile Türkiye arasında mevcut olan alâkaları yeniden teyid etmiş bu­lunmaktadır. Afgan milletinin ve be­nim şahsî arzularım, bu alâkaların ida nıe ve takviyesidir.

Afgan ve Türk milletleri, geçmiş za­manlarda muhtelif durum ve haller içinde, iki milletin karanlık ve aydın zamanlarında imtihanlar vermiş ve bu iki millet arasında mevcut olan karşılıklı dostluk ve saygı duyguları köklerini sağlam olarak muhafaza et­miştir.

Afganistan'ın beynelmilel işlerdeki ve devletlerle olan münasebetlerindeki siyaseti, (bitaraflık siyasetine) dayan­makta olup bu siyasetin yegâne ve ha­kikî hedefi ve gayesi, dünya devletleri ile dostluğunun muhafazası ve dünya camiasının bütün milletleri ve halk­ları ile iyi münasebetler tesis etmek­ten ibarettir. Esasen sulhun sağlam temeli ve beynelmilel emniyetin temi­ni ve millî arzularımızın esası, dünya sulh ve emniyetinin istikrarına matufdur. Hiç şüphe yoktur ki, bu siya­set, yalnız diplomatik münasebetlerle tahcîid edilmiş olmayıp, aynı zamanda dinî ve kültürel alâkaları ve dost­luk ananelerini de nazarı itibara al­maktadır. Kanaatimce her hakikat sever siyaset, her serbest ve tarafsız muhakeme de bu realist siyaseti tak­dir eder.

Bunun içindir ki, dünyanın bütün dost memleketleri, Afganistan'ın bu siya­setini takdir etmiş ve Afganistan ile aralarında siyasî görüş farkları ol­makla beraber, dostluklarında bir sar­sıntı husule gelmemiştir. Afganistan ile Türkiye arasında eskiden olduğu gibi bugün de, çok güzel ve bariz bir şekilde mevcut olan hüsnü tefehhüm bana, Türkiye ile Afganistan arasın­daki dostluk bağlarının devam ede­ceğini izhar etmek fırsatını vermek­tedir.

Afganistan ile Türkiyenin bu dostlu­ğunu, muhtelif sahalardaki pratik iş­birliği teyid eylemektedir. Bu işbirliği­nin günden güne inkişaf etmesi, Af­gan hükümeti ile milletinin en samimî arzularmdandır. Afganistan bütün dünya milletleri ile mevcut olan sami­mî dostluğu nazarı itibara alarak, bil­hassa Ortadoğu milletleri ile olan sa­mimî yakın rabıtaların muhafazasını arzu etmektedir. Bu arzusunu her fır­satta gerek münferid olarak, gerekse milletler arası toplantılarda ve Bir­leşmiş Milletler Kurulunda, Asya ve Afrika milletleri toplantısında izhar ve ilân etmiştir. Afganistanm Asya ve is­lâm âlemine karşı olan çok vazih si­yaseti tamamen malûmdur.

Sözlerimi bitirmeden evvel, kardeş ve Türk milletinin misafirperverliğini si­tayişle yad eder, dünya sulhu sayesin­de bütün islâm ve beşeriyetin saade­tini temenni eder, kadehimi zatı dev­letlerinin sıhhati ve Türk milletinin saadet ve terakkisi için kaldırırım.

28 Ağustos 1957

 Ankara :

Asil misafirimiz dost ve kardeş Afga­nistan Kralı Mohammed Zahir Şah'a Ankara şehri fahrî hemşehriliği tev­cih edilmiş ve Belediye Meclisince bu hususta ittifakla alman karar gere­ğince hazırlanmış    olan   hemşehrilik

mazbatası bugün öğleden evvel Hari­ciye Köşkünde merasimle Belediye Re­isi tarafından Majesteye takdim edil­miştir.

Bu hususî merasimde Reisicumhur Celâl Bayar da hazır bulunmuştur.

Bu münasebetle Ankara Belediye Rei­si Orhan Eren bir konuşma yaparak Ankara Belediye Meclisinin almış ol­duğu karan bildirmiş ve gümüş bir mahfaza içindeki Ankara fahrî hem­şehrilik beratını ve Ankara'yı ziyaret­lerinin bir hâtırası olmak üzere Hacı­bektaş taşından imâl edilmiş bir ku­tuyu kendilerine takdim etmiştir.

Yüksek misafirimizin refakatlerinde-ki zevat ile Hariciye Vekâleti Vekili Etem Menderes, Riyaseticumhur umu­mî kâtibi, Ankara Valisi, Afganistan'­ın Ankara büyükelçisi, Riyaseticum­hur Başyaveri hususî kalem müdürü ve yaverleri ile Ankara Belediye Mec­lisinden müntehap bir hey'et ile Pro­tokol Umum Müdürünün de hazır bu­lunduğu merasimde Ankara Belediye Reisi Orhan Eren şu konuşmayı yap­mıştır :

«Haşmetlû Kral Hazretleri,

Kardeşimiz ve kara gün dostumuz Af­gan devletinin mümtaz hükümdarını, Türkiye Cumhuriyetinin baş şehri olan Ankara'mızda, Ankara halkı ve onu temsil eden müntehap Belediye Meclisi adına selâmlamakla büyük bir fahir ve şeref duyuyorum.

Millet ve hükümetimizin samimî dost­luk duygulariyle bağlı bulunduğu Af­gan milletinin ve devletinin güzide Kralını bu tarihî topraklar üzerinde görebilmenin sevincini ve heyecanını, Ankara'ya muvasalâtınıza rastlıyan 26 Ağustos günü, Ankaralıların zatı haşmatanelerine gösterdikleri kalbî muhabbetle de müşahade ettiğinize emin bulunuyoruz.

Bizleri gerçekten bahtiyar eden bu mesut ziyaretinizin, milletimizin İs­tiklâl Savaşında en şerefli zaferimizi sağlıyan Başkumandan Meydan Mu­haberesinin vukulduğu 26 Ağustos gü­nüne rastlamış olmasını, bu büyük za­fer günümüzü birlikte tesit etmek bakımından da, şerefli bir tesadüf ola­rak karşılıyoruz.

Böylece, bu şerefli ziyareti, istiklâl mücadelesinin mânasını ve ehemmi­yetini fiilen bilen kardeş Afgan mil­leti tarafından kurtuluş savaşımızda gösterilen ve karşılıklı olarak belirti­len ve idame edilen kardeşlik rabıta­larının yeni bir merhalesi, asil ve in­ce bir tezahürü olarak telâkki ediyo­ruz.

Haşmetlû Kral Hazretleri,

Cengâver ve kardeş Afgan milletine ve devletine karşı duyduğumuz sevgi ve ilgi ayrı bir hususiyet arzetmektdir. Çünkü, Türk milletinin istiklâlini korumak için büyük Mustafa Kemal'in aziz Atatürk'ün etrafında .toplandığı ve mücadeleye atıldığı, Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve hükümetinin ku­rulduğu ilk devrede o karanlık günler­de yeni ve millî Türk devletini tanı­yan, bütün bir husumet dünyasına karşısı mücadele ederken bizimle siya­sî ahitname imzalayan ve kara gün dostu olarak bize el uzatan aziz Af­gan milleti olmuştur.

Bu itibarla mümtaz ve yüksek şahsı­nızda kardeş Afgan milletini de can­dan sevgilerle selâmlamak fırsatını bulmuş olmakla ayrı bir bahtiyarlık hissettiğimizi arzederiz.

Bu münasebetle, bugün hür ve müs­takil bir hayat içinde, dünya sulhu­nun hadimleri olarak çalışan millet­lerimiz ve devletlerimiz için en iyi te­mennileri izhar ederken cengâver Af­gan milletinin halaskarı ve muzaffer başkumandanı cedi muhtereminiz na­dir han ile Türk milletinin ve ordula­rının fedakâr ve muzaffer başkuman­danı Türkiye Cumhuriyetinin banisi büyük Mustafa Kemal'i ve onlarla bir­likte vatan ve millet uğrunda fedaican ve hayat edenleri rahmltle yadetmeyi bir vecibe sayıyoruz.   

Haşmetlû Kral Hazretleri,

Deminden beri arzettiğim hâtıra ve rabıtalar içinde yalnız Ankara'mızın değil, bütün memleket ve milletimizin bağlı bulunduğu Afgan millet ve dev­letini temsilen vuku bulan bu şerefli ziyaretinizin hâtırası  olmak üzere,

 Ankara halkı adına, Belediye Meclisi­mizin 20 Ağustos 1957 Salı günündeki fevkalâde toplantısında müttehaz ka­rara  tevfikan tevcih edilen fahrî hem­şehrilik payesini kabul etmenizi rica ederim.

Belediye Meclisimizi temsilen huzuru­nuzda bulunan heyetle birlikte takdi­mine şitap ettiğimiz fahrî hemşehrilik beratının kabulünden daimi bir sürür ve gurur duyacağımızı arzetmekle şe­ref kazanırken güzide varlığınızla Af­gan millet ve devletinin daima payi­dar ve kuvvetli olmasına matuf sami­mî temennilerimizi tekrarlarız.»

Müteakiben asil misafirimiz Majeste Mohammed Zahir Şah söz alarak ken­disine Ankara fahrî hemşehriliğinin verilmesinden dolayı teşekkür etmiş ve Afgan milletinin Türk milletine dostluk mesajını ihtiva eden şu ko­nuşmayı yapmıştır:

«İyi ve dostane duygu ve temennileri­nizden dolayı size en "kalbi teşekkür­lerimi sunarım.

Bana verilen bu şereften dolayı bü­yük meserret duymaktayım ve bu his-lerimle size ve her şeyden ziyade bü­yük Türk kahramanı Atatürk'ün canlı hâtırası olan Ankara şehrinin halkına samimî duygu ve şükranlarımı ifade etmek istiyorum.

Ankara'ya ayak bastığım ilk andan bu ana kadar Ankara'lılar tarafından ba­na karşı gösterilen fevkalâde dostane hüsnü kabulün tesiri altındayım.

Bu fırsattan istifade ile milletimin, Türk kardeşlerinin terakki ve tealisi hakkındaki duygu ve temenni dilekle­rini ifade eylemek isterim ve bu hisle­ri Türk milletine ve Ankara halkına çok eski bir dostluğun mesajı olarak iblâğ ediyorum.

Böyle mesajlar milletlerimiz arasında, uzun yıllar, muhtelif vesilelerle teati edilmiştir. Ben, bu anda, bu mesajı bizzat ve milletim adına yerine getir­mekle hususî bir bahtiyarlık içindeyim.

Şunu hemen ilâve etmek isterim ki, benim halisane iyi temennilerim de Afgan milletinin Türk milletine karşı

kalbinde beslediği en samimî dilekle­rin bir cüzünü teşkil etmektedir.»

 Ankara :

Memleketimizin asil misafiri dost ve kardeş Afgan Kralı Majeste Moham­med Zahir Şah, bugün saat 11.15'de beraberindeki zevatla birlikte asrı aşan bir zamandan beri Türk ordusu­na sayısız kumandanlar yetiştiren Harp okulunu ziyaret etmiştir.

Majeste Mohmmed Zahir Şah, Harp Okuluna gelişinde, Büyük Millet Mec­lisi Reisi Refik Koraltan, Millî Müda­faa Vekili Semi Ergin, Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi Orgeneral İsmail Hak­kı Tunaboylu, Kara Kuvvetleri Ku­mandanı Orgeneral Nurettin Aknoz, Harp Okulu Kumandanı Tuğgeneral Muhittin Okyayuz tarafından karşı­lanmış, başta alay sancağı ve bando bulunan bir merasim kıt'ası selâm res­mini ifa etmiştir.

Okul şeref salonundaki istirahati es­nasında okul kumandanı tarafından Majeste Krala, Harp Okulunun kuru­luşu, çalışmaları ve eğitim sistemi hak kında geniş izahat verilmiş ve bilâha­re okulun film, topografya, kıyafet örnekleri, muhabere, fizik elektronik, kimya, teknik resim, yabancı dil, mo­tor ve hava dersaneleri ve lâboratuvarları İle kız öğrenci yatakhanesi ve kitaplığı gezilmiştir.

Tekrar şeref salonuna avdet edildiği zaman harp okulu armasını havi bir şilt, harp okulunu ziyaretlerinin bir hatırası olarak Majeste Mohammed Zahir Şah'a okul kumandanı tarafın­dan hediye edilmiştir.

Harp Okulu şeref defterine «Harp Oku lunda gördüklerimden çok mesrur ve bahtiyar oldum. Şahsen ve Afgan or­dusu

adına Harp Okuluna büyük mu­vaffakiyetler temenni ederim» ibare­sini yazan asil misafirimiz, granit üze rine hak

edilmiş Afgan harp okulunun beraberinde getirmiş olduğu tunç ar­masını harp okuluna hediye etmiş ve demiştir ki:

«Bu gördüğünüz taş ve sembol, Afgan milletinin Türk milletine ve Afgan ordusunun Türk ordusuna en   iyi te-

mennileri ile hazırlanmış bir hediye­dir. Bunu Harp Okuluna teslim et­mekle büyük bir bahtiyarlık duyuyo­rum.»

Harp okulu adına teşekkürlerini bildi­ren okul kumandanı tuğgeneral Mu­hittin Okyayuz, bu hediyeyi harp oku­lunun en kıymetli bir hâtıra olarak daima saklıyacağmı ifade etmiş ve harp okulunun armasını havi altın ve gümüşten mamul bir rozeti asil misa­firimize hediye etmiştir.

Majeste Mohammed Zahir Şah, harp okulundan ayrılışında Büyük Millet Meclisi Reisi, Millî Müdafaa Vekili, Er kânı Harbiyei Umumiye Reisi, Kara Kuvvetleri Kumandanı ile okul ku­mandanı ve merasim kıt'ası tarafın­dan uğurlanmıştır.

 Ankara :

Majeste Mohammed Zahir Şah, bugün öğleden sonra beraberindeki zevatla birlikte Cebecideki Harita Umum Mü­dürlüğünü ziyaret etmiştir.

Harita Umum Müdürlüğüne gelişinde Umum Müdür Tümgeneral İhsan Şe­ref Dura ile harita subayları tarafın­dan karşılanan dost ve kardeş Afgan Kralına müdürlük teşkilâtı ve çalış­maları hakkında izahat verilmiş, bu arada muhtelif fotoğraf ve harita, atel ye ve kısımları gezilerek haritaların hazırlanışı görülmüştür.

 Ankara :

Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Ko-raltan, memleketimizin asil misafiri Afgan Kralı Majeste Mohammed Za­hir Şah şerefine bugün Marmara köş­künde bir çay ziyafeti vermiştir.

Reisicumhurumuz Celâl Bayar'in da hazır bulunduğu bu toplantıya Devlet Vekili Fatin Rüştü Zorlu, Hariciye Ve­kâleti Vekili Etem Menderes, Büyük Millet Meclisi Hariciye Encümeni Rei­si Hayrettin Erkmen, Majestenin be­raberindeki zevat, Riyaseticumhur umumî kâtibi, Hariciye Vekâleti umu­mî kâtibi .Afganistan Türkiye büyük­elçisi ile Türkiye'nin kabil, Kahire ve Roma büyükelçileri, Ankara Valisi ve Protokol Umum Müdürü iştirak etmiş­lerdir.

Ankara :

Afganistan Kralı Mohammed Zahir Şah, bugün ihtisaslarını şu cümleler­le ifade etmiştir:

«Güzel memleketinizde edindiğim in­tibalarla şeref duyduğumu bir kere daha bildirmek isterim.

Biz her zaman, Türkiye'nin her saha­da verdiği eserleri hayranlıkla takip etmekteyiz. Bu eserleri bu seyahatim­de yakından görebilmek ve harp oku­lunuzu ziyaret edebilmek şansını el­de etmiş bulunuyorum.

Harp Okulu, Afganistan ile Türkiye arasındaki yakınlık ve karşılıklı işbir­liğinin değerli bir sembolüdür. Bizim bir çok subaylarımız buradan feyiz al­mışlardır. Bu ziyaretimin hatırasını ebedî olarak muhafaaz edeceğim.'En son olarak bu müesseseyi yaratan ve yaşatanları tebrik ve hayranlıklarımı ifade ederim.»

Ankara :

Memleketimizin asil misafiri dost ve kardeş Afgan Kralı Majeste Mohammed Zahir Şah, Reisicumhurumuz Ce­lâl Bayar'la birlikte, beraberlerinde Hariciye Vekâleti Vekili Ethem Men­deres ve refakatlerindeki heyet üye­leri olduğu halde bu akşam hali in-şaada bulunan Ankara mühimmat fabrikasının bazı tesislerini gezmiş ve ilgililerden izahat almışlardır.

Ankara :

Memleketimizin asil misafiri dost ve kardeş Afgan Kralı Majeste Moham­med Zahir Şah bu akşam Hariciye Köşkünde Reisicumhurumuz Celâl Ba yar şerefine bir ziyafet vermiştir.

Bu ziyafette, Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan, Vekiller, kordip­lomatik duayyeni İtalyan büyükelçisi, Riyaseticumhur umumî kâtibi, Başve­kâlet müsteşarı, Hariciye umumî kâ­tibi, Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi ile kabil büyükelçimiz ve Afganistan'­ın Ankara büyükelçisi, asil misafiri­mizin refakatindeki zevat, Riyaseti­cumhur erkânı ve Majeste Kralın mih mandarları hazır bulunmuştur.

Ankara hipodromunda muhteşem bir geçit resmi yapılmıştır.

Ankara'Iılar, hem geçit resminde hazır bulunmak, hem asil misafirimizi se­lâmlamak için, sabahın çok erken sa­atlerinden itibaren hipodrom sahasına akarak kapalı tribünlerle geçit resmi yolunun sol tarafında uzayan açık tri­bünleri hınca hınç doldurmuştu. Saat 10'a doğru mebuslarla hükümet erkâ­nı, sivil ve askerî erkân, kordiploma­tik, askeri ataşeler ve diğer davetliler gelmeğe ve şeref tribünündeki yerleri­ni almaya başlamışlardı. Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan, Başvekil Adnan Menderes, vekiller, Erkânı Har biyei Umumiye Reisi ile Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Kumandanları, diğer generaller ve amiraller hep ora­da idi. Memleketimiiz ziyaret etmekte olan İran askerî heyeti ile İngiliz im­paratorluk kollej ine mensup misafir heyet âzası ve Başvekilimizin hususi davetlisi olarak memleketimizde bulu­nan Libya Prensi Alsünusî ve eski Irak Başvekillerinden Hikmet Süleyman da tribünde kendilerine ayrılan yerlerde mevki almışlardır.

Geçit resmine iştirak edecek kıt'alar hipodrom sahasının solundaki arazi­de dizilmişti. Merasim kumandanı tüm general İhsan Bingöl ile kıt'alar kumandanı başta olmak üzere, 6 alay sancağı ve Harp Okulu saygı kıt'ası, geçit yolunda, tam şeref tribününün karşısında yer almıştı.

Saat 10.15'de, asil misafirimiz Majes­te" Afgan Kralı Mohammed Zahir Şah ile Reisicumhurumuz Celâl Bayar'm bindikleri açık otomobil, halkm sürek­li alkışları arasında İstasyon cadde­sinden saparak hipodromun geçit res­mi yolunda göründü. Majeste Kral ve Reisicumhur ayakta, iki dost ve kar­deş devlet reisini alkışlamakta devam eden halkı selâmlıyordu. Saygı kıt'a-smm hiz.asmda, merasim kumandanı ile diğer kumandanlar, Majesteyi ve Reisicumhurumuzu karşıladılar. Say­gı kıt'ası tarafından selâmlanan her iki devlet reisi, kıt'aları teftiş ettik­ten sonra şeref tribününe vardılar.

Merasim, Afgan millî marşı ile İstik­lâl Marşının bando tarafından çalın­ması suretiyle başladı.

Majeste Kral ile Reisicumhurumuz, şeref tribününü en önünde kendileri­ne ayrılan yerleri almışlardı. Asil mi­safirimiz, Celâl Bayar'm sağında otur­muştu. Onun sağında Büyük Millet Meclisi Reisi vardı. Reisicumhurumu­zun solunda da Başvekil Adnan Men­deres bulunuyordu.

28'inci Tümen bandosu, şeref tribününün. tam karşısında, geçit yolunun sol tarafında yerini aldıktan sonra, evve­lâ merasim kumandanı ve kumandan­lık karargâhı subayları şeref tribünü­nün önünden geçtiler. Bunu takiben j iplere binmiş olarak malûl gazilerle eski muharibler geçti ve hararetle al­kışlandı.

Modern Türk ordusunun geçit resmi Harp Okulu sancak kıt'ası ile başladı. Bunu, kara harp okulu kıt'alarmm ve yedek subay okulunun büyük bir inti­zam içinde geçişi takip etti. Okullar­dan sonra piyade alayları, hafif ve ağır silâh grupları geçti. Okulların ve diğer birliklerin geçişleri, birbirinden daha büyük bir heyemanla alkışlanı­yordu.

Şanlı piyadelerimizi kahraman süva­rilerimiz takip etti. Yağız binicilerimi­zin büyük bir intizamla geçişi, mera­simin fevkalâde alâka toplayan man­zaralarından birini teşkil ediyordu.

Geçit resmi devam ederken havada, şeref tribününün cephesinden büyük teşekküller halinde jet filoları sahaya doğru ilerliyor, arkasında duman iz­leri bırakarak şimşek hızı ile geçiyor ve böylece iki dost ve kardeş devlet reisini selâmlıyordu.

Piyade ve süvarilerden sonra, motör-lü kıt'alarla zırhlı kıt'alar, hafif ve ağır tanklar, bindirilmiş piyadeler, uçaksavarlar, istihkâm kıt'aları ve muhtelif cins araçlarla kıt'alardan mürekkep bir motorlu ve zırhlı tugay, fevkalâde bir intizam içinde geçti. Tugayların alay sancakları tankların içinde taşınıyor, tribünün önünden geeçrken tankların taretleri sağa doğ­ru dönerek ve yere doğru eğilerek se­lâmlıyordu.

Modern ordumuzun bu modern vası­taları, gönülleri güvenle kaplayan bir

ihtişam içinde geçerken halk durma­dan alkışlıyordu.

Geçit resminin sonlarına doğru, hi­podrom üzerine gelen dört nakliye uçağından paraşütçülerimizin atlayış yaptıkları görüldü. Elliye yakın hava­cımızın, açık yeşil renkli paraşütleri­ni açarak hipodrom sahasına süzülüş-leri, alâka ve takdirle takip edildi. Zırhlı tugay muhabere bölüğü şeref tribünü önünden geçtiği sırada salı­verilen muhabere güvercinleri, saha­nın üzerinde zarif helezonlar yaparak uçuşurlarken, arkalarında biri Türk, diğeri Afgan bayrağını dalgalandıran iki Türkkuşu uçağının birbiri ardı sı­ra hipodromun üzerinden geçişi bü­yük tezahürata vesile oldu ve Türk -Afgan dostluğunu sembolleştiren bu gösteri uzun uzun alkışlandı.

Türk silâhlı kuvvetlerinin bu parlak geçit resmi saat 11.45'de sona ermiş­tir.

Merasimi müteakip, yüksek misafiri­miz Majeste Afganistan Kralı Mo-hammed Zahir Şah, evvelâ Reisicum­hurumuzu, bilâhare Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi Orgeneral İsmail Hak­kı Tunaboylu ile merasim kumandanı tümgeneral İhsan Bingöl'ü ve geçide iştirak eden birliklerin kumandanları­nı tebrik etmiş ve Erkânı Harbiyei Umumiye Reisimize «Türk ordusunun bu muhteşem geçit resmi karşısında kalbî tebriklerimi ve şu dakikada ifa­de edemiyeceğim hayranlık hissiyatı­mı size bildirmek isterim» demiştir.

 Konya :

Bugün Konya'yı ziyaret eden memleketimiizn asil misafiri dost Afganis­tan Kralı Majeste Mohammed Zahir Şah'a, saat 14.30'da Meram köşkü bah çesinde yapılan hususî bir merasimde, Konya Belediye Meclisinin ittihaz et­tiği karar gereğince, Konya fahrî hemşehriliği beratı Belediye Reisi Na­fiz Tahralı tarafından verilmiştir.

Reisicumhurumuz Celâl Bayar ile Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan, Hariciye Vekâleti Vekili Et-hem Menderes, asil misafirimize re­fakat etmekte bulunan heyet, Konya mebusları, Vali, İkinci Ordu Müfettişi, Belediye meclisinden mintehap bir heyetin iştirak ettiği merasimde, Kon­ya Belediye Reisi, gümüş bir mahfaza içindeki hemşehrilik beratını tevdi ederken şu hitabede bulunmuştur:

«Majeste Kral Hazretleri,

Kenya'ya hoş geldiniz, büyük Türk -islâm mütefekkiri Hazreti Mevlâna Celâleddin Rumi, yedi asır önce Af­ganistan'ın Belh şehrinden kalkarak Aandoîuya gelmiş ve Anadolu Selçuklu devletinin ünlü başkenti Konya'ya yer leşmek suretiyle Konyamızı şereflen-dirmişlerdi.

Yedi asır sonra bugün dost ve kardeş Afganistan'ın mümtaz Kral hazretleri Eimütevekkil Alellah Âlâ Mohammed Zahir Şah'm Türkiyeye gelerek Mev­lâna şehri Konya'yı şereflendirmeleri yedi asır önceki mes'ut devreyi taze­lemiş bulunmaktadır.

Mevlâna Celâleddin Rami, Afganis­tan'dan Konyaya gelerek insanlık ca­miasına nasıl bir ümit ve feyz meşale­si tutmuş, kalpleri nurlandırmış ise, Majestelerinin Konya'yı teşrifleri de Türk-Afgan ezelî dostluğunu kuvvet­lendirmiş ve iki kardeş milleti yeni­den birbirine yaklaştırmıştır.

Belh'li Mevlâne Celâleddin Rumi, Kon ya'nm ezelî ve ebedî hemşehrisidir. Majestelerinin de Konya fahrî hem­şehriliğini kabul buyurmaları aynı şe­kilde Konya için büyük bir saadet ola­caktır.

Majestelerine Konya adına en derin şükranlarımızı arzederim.

Majeste Mohammed Zahir Şah, Bele­diye Reisinin hitabesine mukabelede bulunarak, kendisine Konya şehri fah rî hemşehriliği verilmesine teşekkür­le şu konuşmayı yapmıştır:

Sayın Reis,

Hakkımda izhar etmiş olduğunuz gü­zel duygulardan dolayı fevkalâde mü­tehassis ve sizlere müteşekkirim.

Manevî kıymetlerle dolu olan Konya şehrine gelmek talihine nail olmak benim için büyük bir manevî kıymet ifade etmektedir.

Mevlâne Celâleddini Belhi'nin türbesi önünde eğilmeyi uzun zamandan beri hasretle dilemekte idim. Bu dileğimi yerine getirebilmek bahtına beni nail kılan cenabı hakka duacıyım.

Manevî önder, büyük Mevlânaya kar­şı Afgan milletinin duyduğu tabiî il­gi ve bağlılık, her Afganlının hissi emellerini temsil etmektedir.

O büyük insana bu kadar yakın olan bu yerde, bu duyguları ifade etmekle bahtiyaıım.

Kenya şehri tarafından bana tevcih edilen şeref payesi benim için büyük bir meserret membaı teşkil etmekte­dir. Bunu sevinçle kabul ederken, si­ze teşekkürlerimi sunar ve Konyalı hemşehrilerimin saadet ve tealileri için dua ederim.

Bu tarihî şehirde yaşayanların hepsi­ne en iyi temennilerimin iblâğını siz­den rica etmekle ayrıca zevk duyaca­ğım.

Bizlere telkin eylemiş olduğu manevî kıymetlerle büz birbirimize bağlıyan ve müslümanlık âlemi ile bütün beşe­riyet arasında dostluk bağları yaratan müşterek büyük insanımızın eserini bir kere daha yad ederken bu ziyare­timin milletlerimizi birbirlerine ya­kınlaştırma hususunda beslemekte ol­duğumuz gayeye hizmet edeceğini ümit ederim.»

Merasimi müteakip, asil misafirimiz Afgan Kralına Konya şehrini ziyaret­lerinin bir hatırası olarak, Konya'nın tarihî âbidelerinin fotoğraflarını havi bir albüm, üzerine Mevlâna türbesi ve külliyesi resmedilmiş bir el dokuması aalı ile üstleri tezhipli Konya kaşıkla­rı hediye edilmiştir.

31 Ağustos 1957

 Karabük :

Memleketimizin asil misafiri dost ve kardeş Afgan Kralı Majeste Moham-med Zahir Şah ve Reisicumhurumuz Celâl Bayar, beraberlerinde Afgan he­yeti üyeleri ile Hariciye Vekâleti Ve­kili Ethem Menderes, mihmandarları, Riyaseticumhur  kâtibi umumisi Fikret Belbez ve Hariciye Vekâleti Proto­kol Dairesi Umum Müdürü Veysel Versan olduğu halde bugün saat 11.30 da hususî trenle Karabük'e gelmişler, istasyonda sivil ve askerî erkân ile Karabük halkının büyük sevgi teza-hürleriyle karşılanmışlardır.

Majeste Afgan Kralı ile Reisicumhu­rumuzun rukûplarma tahsis olunan hususî tren, dün Kırıkkale'den ve Kes kin'den itibaren güzergâh üzerinde baştanbaşa Türk ve Afgan bayrakları ile süslü istasyonlarda vatandaş top­lulukları tarafından karşılanmış ve her iki devlet reisi hararetle alkışlan­mıştır.

Tarihî günlerinden birini yaşamakta olan Karabük Türk ve Afgan bayrak-lariyle süslenmiş, yer yer üzerlerinde «Hoş geldiniz» yazılı taklar kurulmuş, büyüklü küçüklü binlerce karabük'lü iki dost devlet reisini istikbal etmek ve alkışlamak için istasyon meydanını ve caddeleri çepçevre doldurmuş bu­lunuyordu.

İstasyondaki takdim merasimini mü­teakip Majeste Kral ve Reisicumhu­rumuz, karabük demir ve çelik fabri­kalarını gezmek üzere istasyondan ay­rılmışlardır.

Karabük demir ve çelik fabrikalarında fabrika umum müdürü Ali Çimen ile mühendisler ve teknisyenler tarafın­dan karşılanan Majeste Kral ve Rei­sicumhurumuza, müessese hakkında teknik malûmat verilmiş, boru fabri­kaları, kok fabrikaları, yüksek fırın­lar, çelikhane ve tevsiatı, haddehane, yeni haddehane inşaatı, demir ve çe­lik sitesi gezdirilerek çalışmalar gös­terilmiştir.

Majeste Afgan Kralına karabük de­mir ve çelik fabrikalarını ziyaretleri­nin bir hatırası olarak minyatür bir çelik döküm potası hediye edilmiş­tir.

Asil misafirimiz ve Reisicumhurumuz bu ziyaretlerini müteakip Karabük halkının içten gelen sevgi tezahüratı ve alkışları arasında Zonguldak'a mü­teveccihen hareket etmişlerdir.

 Zonguldak :

Memleketimizin asil misafiri bulunan

Afgan Kralı Majeste Zahir Şah ile Reisicumhurumuz Celâl Bayar'm Zon-guldak'ı ziyaretleri münasebetiyle Zon guldak Valisi Celâlettin tinseli bu ak­şam deniz kulübünde şereflerine bir ziyafet vermiştir.

Asil misafirimizin refakatlerindeki he­yet üyeleriyle Hariciye Vekili Eteni Menderes ile Riyaseticumhur umumî kâtibi, Deniz Kuvvetleri Kumandanı, Riyaseticumhur erkânı, Majeste Kra­lın minmandarları ve Zonguldak sivil ve askerî erkânı ile Zonguldak'da bu­lunan Gayret ve Muavenet muhrible-ri kumandanlarının hazır bulundukla­rı toplantı geç vakte kadar ezelî Türk

Afgan  dostluk ve kardeşliğine hasbir şekilde devam etmiştir.

Asil misafirimizin Zonguldak'ı ziya­retleri münasebetiyle bu gece Zongul­dak limanı, Zonguldak şehri ve deniz kulübü bahcesiyle Gayret ve Muavenet muhripleri ışıklarla donatılmış, muh­telif havaî fişekler atılmıştır.

Ereğli Kömürleri İşletmesi Umum Mü­dürlüğü asîl misafirimizin Zonguldakı ziyaretleri vesilesiyle kendilerine gü­müşten mamul bir madenci heykeli hediye etmiştir.

Ankara :

Asil misafirimiz Afgan Kralı Majeste Mohammed Zahir Şah ile Reisicum­hurumuz Celâl Bayar, refakatlerinde maiyetleri erkânı ile Hariciye Vekâleti Vekili Etem Menderes bulunduğu hal­de, bugün saat 13'de hususî trenle Ka­rabük ve Zonguldak'a gitmek üzere Ankara'dan ayrılmışlardır.

Ankara garına geldikleri zaman is­tasyon meydanını dolduran kalabalık bir halk kitlesi tarafından hararetle alkışlanan Majeste Kral ile Reisicum­hurumuz peronda Büyük Millet Mecli­si Reisi Refik Koraltan, Başvekil Ad­nan Menderes, vekiller, Afganistan bü­yükelçiliği erkânı ile askerî erkân, kor diplomatik ve mülkî erkân tarafından selâmlanmıştır. Afganistan millî mar­şı ile İstiklâl  Marşının  çalınmasınımüteakip Majeste Zahir Şah ile Celâl Bayar, başta alay sancağı olmak üze­re selâm resmini ifa eden ihtiram kafasını teftiş etmişlerdir.

Beş gündenberi şehrimizin misafiri bulunan Afganistan Kralı Majeste Za­hir Şah ile Reisicumhurumuz, teşyie gelen zevata veda ettikten sonra ken­dilerini Karabük üzerinden Zongul­dak'a götürecek olan hususî trene ra­kip olmuşlar ve halkın alkışları ara­sında saat 13,de hareket etmişler­dir.

 Kırıkkale :

Dost ve Kardeş Afgan Kralı Moham­med Zahir Şah ve Reisicumhur Celâl Bayar, beraberlerinde asil misafiri­mize refakat etmekte olan heyet üye­leriyle Hariciye Vekâleti Vekili Etem Menderes ve diğer zevat olduğu halde rükuplarma tahsis olunan hususî tren le bugün saat 17'de Ankara'dan Kı­rıkkale'ye gelmişlerdir.

Defne dalları, Türk ve Afgan bayraklariyle süslü lokomotiflerin çekmekte olduğu hususî tren, yol boyunca, her istasyonda toplanan vatandaşlar ta­rafından karşılanmış, devlet reisleri tezahüratla selâmlanmıştır. Baştanba­şa bayraklarla süslenmiş Kırıkkale'de asil misafirimiz Majeste Kral ve Rei­sicumhurumuz, Kırıkkale halkının coş kun sevgi tezahüratı ile istikbâl olun­muş ve Kırıkkale silâh ve mühimmat fabrikalarını gezmek üzere otomobil­lerle istasyondan ayrılmışlardır.

Majeste Mohammed Zahir Şah ve Ce­lâl Bayar, Kırıkkale silâh ve mühim­mat fabrikalarında müdürler ve tek­nisyenler tarafından karşılanmışlar ve kendilerine fabrikaların muhtelif kısımları gezdirilerek imâl edilmekte olan silâh ve mühimmat hakkında tek nik izahat verilmiştir.

Afgan ve Türk devlet reisleri, bir sa­atten fazla süren bu ziyaretlerini mü­teakip beraberlerindeki zevatla birlik­te Zonguldak'a müteveccihen Kırık­kale'den halkın tezahüratı arasında ayrılmışlardır.

Hürriyet Partisi Tebliği:

5/8/1957 tarihli (Yeni Gün) Gazetesinden

4 Ağustos 1957

 İstanbul:

Hürriyet Partisi Umumî İdare Heyeti çalışmalarını bitirmiş ve yayın­ladığı tebliğ ile iç ve dış politika mevzularmdaki görüşünü umumî efkâ­ra açıklamıştır. Tebliğin metni şudur:

«1 Ağustos 1957 tarihinde toplanan Hürriyet Partisi Umumî İdare He­yeti 4 gün süren çalışmaları sırasında, dış ve iç politika meselelerini göz­den geçirmiş ve aşağıdaki hususların umumî efkâra arzını kararlaştır­mıştır :

DIŞ POLİTİKADA :

Kıbrıs dâvasının Türk haklarının kat'î olarak koruyucu bir hal tarzı­na bağlanması yolunda gelişme tespit edilememiştir.

Sovyet Rusya ile mûtat hacmi aşan münasebetler tesisi ve bilhassa Rus­lardan geniş bir kredi teminiyle ilgili haberler, dikkat ve ehemmiyetle tetkiki gereken  mevzular olarak mütalâa olunmuştur.

İÇ POLİTİKADA :

A Umumî Durum :

Demokrat Parti iktidarının antidemokratik gidişi, yeni yeni şiddet ve baskı örnekleriyle devam etmektedir.

İş ve ekmeklerinden her an mahrum edilme tehdidi altında çalışanların duyduğu huzursuzluk, bütün içtimaî bünyeye sirayet yolundadır. Parti­zan baskının artmasına muvazi olarak, ticaret ve sanayi erbabı ile, es­nafımızı, servet ve hürriyetlerini kaybetme endişesi içinde bırakan Mil­lî Korunma Kanunu tatbikatının menfî ve zararlı neticeleri gözle görü­lür bir hale gelmiştir. Diğer taraftan; mal darlığı ve hayat pahalılığı ta­hammül edilmez bir hal almakta ve geçim şartları artan bir hızla ağır-laşarak büyük halk kitlelerini ıstırap içinde bunaltmaktadır.

İmar namı altında Ankara ve İstanbul'da geniş ölçüde girişilen ve huku­ka bağlı devlet fikrini tanımayan usullerle indî ve keyfî bir tarzda yürü­tülen yıkma hareketlerinin doğurduğu huzursuzluk, had bir safhaya gelmiştir. İş yeri ve mesken temin ve tedariki halledilmemiş ağır bir me­sele halinde bulunmaktadır.

Nihayet; mahkeme heyetleri, bizzat Adliye Vekili tarafından devlet rad­yosu da vasıta kılınarak tarafgirlik töhmeti altında bırakılmıştır. Bu suretle; vatandaşın maruz kalacağı her türlü haksızlık karşısında son il­tica yeri olan adalet müesseeslerine itimadın ağır surette zedelenmesin­den bile çekînilmemiştir.

B - Yeni seçimler :

Tek parti sisteminin tamamen benimsendiğini ve tatbikine devam ka­rarı verildiğini gösteren çeşitli baskılar, bu idareden kurtulmak için, vatandaşların muhalefet saflarına katılmalarına mâni olamamış ve bil­hassa Hürriyet Partisi, Demokrat Partinin muhalefetteki durumundan üstün bir hızla memleket ölçüsünde gelişmiş bulunmaktadır. Bu vakıa­dan telâşa düşen ve iktisadî zorluklara hal çaresi bulamıyacağma biz­zat kanaat getirdiği anlaşılan iktidar partisi liderleri, seçimde eşitliği her bakımdan ihlâl edici tedbirlerine güvenerek, mebus seçimlerini öne almak zoruna düşmüş görünüyor.

1958 ve 1959 senelerini refah ve nur yılları olarak gösteren Demokrat Parti liderinin, evvelki beyanları hilâfına, Meclisin normal vazife müd­deti dahi tamamlanmadan alelacele seçimlere gitmek istemesi, Demok­rat Partinin halk efkârında itibarını sür'atle kaybettiğinin yeni bir de­lilini teşkil eder.

C - İşbirliği :

Memleketimizde demokrasiyi bütün icapları ve teminat müesseseleriyle tesis etmeği başlıca gaye bilen Hürriyet Partisi, bu dâvanın halli husu­sunda partilerin birlikte çalışmaları gerektiğini, programının 3'üncü maddesinde ifade etmiş bulunmaktadır.

Hâdiselerin inkişafı ve iktidar partisinin yukarıda işaret edilen tutumu, işbirliği mevzuundaki görüşümüzün isabetini açıkça ortaya koymuştur.

Bu görüş, sadece demokratk rejimi kurma taahhütlerine sadakatsizlik gösteren bir siyasî teşekkülü iktidardan uzaklaştırmayı değil, rejimi buhrandan kurtarma ve tesis etmeği hedef tutmaktadır.

Bu mânada bir işbirliği hakkındaki temel fikirlerimiz geçen Ağustosta muhalefet partilerine verdiğimiz muhtırada belirtilmişti. İlk umumî se­cimler sonunda teşekkül edecek Meclisin bir kurucu meclis vazifesi gör­mesi, bu meclisin Anayasayı değiştirmesi, demokratik idarelerin müşte­rek teminat müesseselerini ve Anayasa mahkemesini kurması, seçim mevzuatını nisbî temsil esasına göre yeniden düzenlemesi; basın hürri­yeti, mahkeme istiklâli ve secim emniyeti bütünü ile sağlandıktan sonra fesih karan verilerek yeni seçimlere gidilmesi, rejim buhranının halli bakımından muhalefet partilerinin müşterek hareketlerinin esası sa­yılmıştır.

Bütün medenî memleketlerde yapıldıığ gibi kurucu meclis vazifesi gö­recek böyle bir meclisin normal bir teşriî devreden daha kısa bir süre sonunda faaliyetine nihayet vermesi tabiîdir. Keza; işbirliğine dahil ola­cak herhangi bir partinin Mecliste tek başına ekseriyet sağlama hesap­larına iltifat etmemesi lâzımdır. Çünkü bu husus, millete karşı demok­ratik rejimi tesis için müştereken girişilecek taahhüdün yerine getiril­mesinin yegâne müessir emniyet unsurunu teşkil eder.

Bu temel prensiplerde mutabakatını beyanda tereddüt göstermeyecek muhalefet partilerinin, işbirliği mevzuunda masa başında oturmaları­na mâni tasavvur edilemez. Hürriyet Partisi, işbirliğinin herkesçe bili­nen hukukî ve fiilî müşküllerinin, büyük milli bir vazife ifasının şevk ve gayreti içinde bertaraf edilebileceğine inanmaktadır.

C. M. P.'nin Tebliği :

6/8/1957 tarihli (Ulus) Gazetesinden

Üe gündenberi toplantılarına devam etmekte olan C.M.P. Genel İdare Kurulunun çalışmaları dün sona ermiş ve bu münasebetle bir tebliğ ya­yınlanmıştır. Dış politika olaylarına yer verilmeyen tebliğde şöyle denil­mektedir:

«Cumhuriyetçi Millet Partisi Umumî İdare Heyeti 3 Ağustos Cumartesi başlayan ve 3 gün devam eden fevkalâde toplantısında, gündeminde mevcut iç ve dış politika meselelerini, Parti Genel Başkanı Osman Bö-lükbaşı'nm tevkifi ile hâsıl olan durumu seçim işleri ile muhalefetin iş­birliği mevzuunu müzakere etmiş ve aşağıdaki hususların umumî ef­kâra arzına karar vermiştir:

1 Cumhuriyetçi Millet Partisinin, Türkiye'de insan haklarına dayanan bir hukuk devleti nizamı kurmak yolundaki asırlık mücadeleyi müsbet bir sonuca vardırmayı memleketin emniyet ve bekası ilk mesele ola­
rak ele aldığı ve politikasının temelinin de buna dayandığı malûmdur.

Bugünkü iktidarın ise memleketin bu hayatî dâvasını tahakkuk ettir­me yoluna girmediği ve bilâkis iş başına geldiğinden beri tamamiyle ak­si bir istikamette yürüyerek, bugüne kadar elde edilmiş neticeleri dahi bertaraf ettiği, şahsî veya zümrevî bir dikta rejimi kurmak yolunda per­vasız hareketlere giriştiği, adalet cihazı dahil bütün devlet müesese ve imkânlarını partizan maksatlara âlet kılmaya çalıştığı ve böylece mem­leketi rejim mevzuunda çok ciddî bir tehlike ile karşı karşıya getirdiği artık bütün milletçe bilinen bir hakikat, haline gelmiştir.

Bu durum karşısında iktidardakiler ve onlara vasıtalık edenler müstes­na, bütün vatandaşlar rejimi korumak ve tehlikeden kurtarmak için kendi vicdanında çıkar bir yol aramakta ve memleket ölçüsünde bir zih­niyet ve mücadele birliğinin zarureti bütün açıklığı ile ortaya çıkmış bulunmaktadır. "Hal böyle olunca iktidarı ve taraftarlarını bugünkü tu­tumu ve telâkkileriyim kaderlerine terkederek, muhalefet partilerinin, fikir ve mücadelerinde kendilerine iltihak edeceği muhakkak bulunan büyük vatandaş kitlesi ile beraber bir millî hürriyet cephesi kurmak yo­lunda işbirliği yapmaları artık kaçınılmaz bir vatan borcu haline gel­miştir. Aşikârdır ki, böyle bir işbirliğinin hedefi, sadece işbaşmdaki şa­hısları veya partiyi değiştirmek değil, milletin kaderin şahsî ve keyf5 dareden devamlı olarak kurtaracak nizam ve müesseseleri kurmak ola­caktır. Amme vicdanının istediği işbirliğinin de böyle bir işbirliği oldu­ğuna inanmaktayız.

2 Cumhuriyetçi Millet Partisi kurulduğu gündenberi rejim meselesinin kökten ve toptan hallini partiler üstü bir mesele olarak telâkki et­miş ve daha geçen seçimler arefesinde  neşretti.

 12 Mart   1954 tarihli

Tebliğle, demokratik bir devlet nizamının teessüsü için zarurî bulunan müesseseleri ve "teminatları ihtiva edecek yeni bir Anayasanın tedvini lâzım geldiğini, bu Anayasanın bir müessesan meclisi vasıtasiyle yapıl­masını ve bu maksadın tahakkuku için de muhalelfet partileri arasında seçimlerde işbirliğine gidilmesi fikrini müdafaa ve ilân etmiştir. Parti­miz bu ana görüşünden ayrılmamış ve aynı görüş ve 1955 ve 1956 yıl­larındaki parti büyük kongrelerinde Genel Başkanlık nutuklarında yer almış ve prensip olarak kongrelerimizce tasvip görmüştür.

Rejim buhranının halli için çıkar yol olarak mütalâa ettiğimiz ve bugün diğer partilerce ifade edilmiş ve umumî efkârca da benimsenmiş oldu­ğunu görmekle memnun bulunduğumuz bu görüşün, bugün de muha­lefet partileri arasındaki işbirliği mevzuunda esas olarak alınabileceği kanaatindeyiz.

Bununla beraber bu gayeyi gerçekleştirmek yolunda dermeyan edilecek diğer her türlü teklif ve tedbirleri müzakere etmenin de yerinde olaca­ğı tabiîdir.

 İşbirliği mevzuu etrafında muhalefet partilerinin umumî hatlarıile mutabık bulundukları vâki açıklamaları ile anlaşılmış olduğuna gö­re ve iktidar partisinin memleketi bir seçim emrivakii ile her an karşıkarşıya bırakabileceği tezahürleri karşısında, memleket şümul olan bumevzuun sarih ve kat'î bir neticeye bağlanması için muhalefet partile­rini derhal toplanmaya davet ediyoruz.

 Bu müzakerelerde rejim meselesini halledecek müşterek bir prensip anlaşmasına varıldığı takdirde, meselenin kendi selâhiyetine taallûkeden kısımları hakkında karar alması için Parti Büyük kongresini fev­kalâde toplantıya davet etmeğe karar vermiş bulunmaktayız.

 İktidarın mütemadiyen ağırlaşan ve artan tedbirleri ve baskılarımeşru bir seçim mücadelesine imkân vermediği takdirde muhalefet par­tilerinin seçimlere müştereken girmemesi veya çekilmesi zarurî olacağı­na göre bu hususta da birlikte bir karara varılmasını lüzumlu görmek­teyiz.»

Başvekil Adnan Menderes'in Taşköprü konuşması: 8 Ağustos 1957

 Taşköprü :

Başvekil Adnan Menderes, Taşköprü'de Belediye Meydanını dolduran binlerce vatandaşın dinmek bilmeyen sevgi tezahürleri arasında, Taşköprülülerin sevgi gösterileri karşısında söz almış, Taşköprü'lülerin ara­sında bulunmaktan şeref duyduğunu, sıcak kabule teşekkür etmekten kendisini alamadığını belirttikten sonra, bu fırsattan bilistifade çok zevkli bir vecibeyi yerine getirmek istediğini kaydetmiş ve bu seyahatin­de beraberinde bulunan kardeş ve üttefik İrak'ın sabık başvekilleri Fazıl Cemalî ve Tevfik Süveydî ile sabık Adliye Vekili Hasan Sami Ei-tatarî'den bahisle şöyle demiştir:

«Şahsî dostları olmakla iftihar ettiğim kardeş Irak'ın şu anda aramız­da bulunan güzide devlet adamlarına teşekkür etmek isterim. Şu, se­beple ki, nıemleketimiiz ve kardeş Türk milletini yakından görüp anla­mak ve iki millet arasındaki uhuvvet bağlarını bir kat daha kuvvetlen­dirmek için bizimle beraber buraya kadar gelmek zahmetini ihtiyar ey­lemişlerdir. Türk milletinin kitîe kitle kaynaştığı yerlerde bizimle bera­ber seyahat etmişler ve bizim sevinçlerimizle sevinmişlerdir. Memleket­lerine döndükleri zaman da Türk milletinin Irak'a, Arap âlemine, müs-lüman dünyasına karşı ne derecelerde derin hürmet ve muhabbetle bağ­lı bulunduğunu ifade etmekte tereddüt göstermeyecekler, bunu Irak'lı kardeşlerimize iblâğ etmekten büyük zevk duyacaklardır.»

Başvekil Adnan Menderes'in bu sözleri Taşköprü'lülerin hararetli teza-hürleriyle karşılanmış, müteakiben Başvekil devamla demiştir ki:

«Bunun ötesinde söyleyeceklerim, bugün bizlere gösterdiğiniz hüsnüka-bule teşekkürden ibarettir. Bize bugünkü bu tezahürlerinizin bir husu­siyeti olduğunu da ayrıca kaydetmek isterim. Politikacılar, siyaset adam lan, iktidara gelmeden önce kolay konuşurlar. Çünkü onlar o zaman sa­dece bir ümit ve bir vaitten ibarettir. Vadetmek ve bir ümit olarak va­tandaşların karşısına çıkmak zevklidir, çok kolaydır. Politikacılar, dev­let adamları iktidara yeni gelmişlerse, yine kolay konuuşrlar. Çünkü bunun da kendisine mahsus bir kolaylığı vardır. İşe yeni başlamıştır. Ne yapacağı, ne yapabileceği henüz belli değildir. Tereddütler de olsa vatandaşlar yine bunları ümitle karşılarlar. Biz bu iki safhadan da geç­tik, muhalefette iken bütün vatan sathında vatandaşlarla karşılıklı kucaklaşıyorduk. O zaman vait ediyorduk. Bir çok iyiliklere, terakki ve medeniyete hasret çeken vatandaşlarımıza bir ümit gibi gözüktük. Son­ra iktidara geldik. O zamanlarda vatandaşlarımız, iktidara getirdikleri kardeşlerini nerede gördülerse şevkle karşıladılar, ve teşci ettiler. Bu da güzeldi, fakat en güzeli, yedi sekiz sene hizmetten sonra, bir çok müş­kül ve mânilerle karşılaştıktan büyük mücadeleler yaptıktan, içten ve dıştan türlü dedikodu isnat ve iftiralara maruz kaldıktan sonra sizin karşınıza çıkarak vicdan huzuru içinde konuşmak ve sizler tarafından da böylesine heyecanlı hüsnü kabule mazhar olmaktır. Bunun kadar zevkli ve saadet verici bir hal olamaz. İşte ben bugün böyle bir saadet içindeyim ve bundan dolayı fevkalâde bahtiyarım. Çünkü bizi sekiz se­ne hizmetten sonra böylesine heyecanlı bir şekilde karşıladınız. Demek oluyor ki sekiz senelik hizmetimiz ve mesuliyetlerimiz bizi sizlerin na­zarınızda bir ümit ve bir vait, bir şevk ve bir iştiyak mevzuu olduğumuz zamanlara. nazaran itibardan düşürmüş değildir. Bilâkis ağır ve çetin mücadeleden sonra dahi bize olan itimadınızı aynen muhafaza etmek­tesiniz. Hararetli iyi kabullerinizle bize işte bunun gururunu bahşetti­niz. Bundan dolayı sizlere en candan teşekkürlerimi arzetmek isterim.»

Başvekil Adnan Menderes vatandaşların alkışları arasında sözlerine şöy­le devam etmiştir:.

«Gösterdiğiniz bu muhabbet ve itimat, bize yeni kuvvet kaynağı, yeni destek olacaktır. Bu muhabbet ve itimadınıza dayanarak karşımıza çı­kabilecek müşkülleri çok daha kolayca yenebileceğiz.

Sizlere şurasını söyleyeyim ki, esasen dâvayı kazanmış bulunuyoruz. İk­tisadî istiklâl mücadelesinin meydan muharebesi   kazanılmıştır. Bunu size temin ederim. Şimdi galebe ve zaferden sonra bir takım gayretler sarfolunması ve müşküllerin tahliye ettiği siperlerin birer birer işgal edilmesi safhasının içindeyiz.

Biraz evvel konuşan bir arkadaşım bazı dillerde dolandığı için olacak bir takım sııkntıların geçici mahiyetine temas etti. Ben size bu sıkıntı­ların neler olduğunu sormak isterim. Bununla siz bugünkü hayata lâ­yıksınız, demek istemiyorum. Bilâkis siz, bugünküne nazaran çok daha yüksek bir hayata lâyıksınız ve buna en kısa bir zamanda ulaşacaksınız. Yalnız sizinle beraber iktisadî hayatın hakikî seyrini takip etmek isti­yorum.

Sıkıntı diyoruz. Acaba 1950 senesine nazaran daha mı sıkıntıdayız? O zaman iki buçuk liralık yol parası için vatandaşların kafile kafile hapis­lere götürüldüğünü bilirsiniz. Bugün 2,5 lirayı, 10 lirayı bulamadığı için hapse götürülen var mıdır?   

Biz memleketi baştanbaşa imar etmekteyiz. Bugün temelini attığımız şe­ker fabrikası tek başına 40 milyon liradır. Buna göre daha yüzlercesi, binlercesi kurulmuş ve kurulmaktadır. Bunun mukabili ve bahası ola­rak bugün geçici sıkıntı dediğimiz bazı darlıklar, 1950'deki hayatımıza kıyas edilirse, acaba ne mâna ifade eder? O zaman bugün yediğimiz buğ­dayın ancak yarısını, şekerin üçte birini yiyiyor, bezin üçte birini istih­lâk ediyorduk. Ayaklarımız, yalın ayaktı. Türk milleti elbetteki bugün­künden çok daha yüksek ve ileri bir hayata lâyıktır. İşte biz de bunu yapmağa çalışıyor, bunun için vatanı baştanbaşa imar ediyoruz.

Size sihirli bir değnek ile ve malî bir ameliye ile memleket derhal zengin oluverirmiş diyecekler bulunacaktır. Bu düpedüz yalandır. Bir memle­ketin yollan, fabrikaları, limanları, demiryolları, köprüleri yapılmadan, velhasıl şarkı garpten ayıran geri memleket unsurları teker teker orta­dan kaldırılmadan, vatandaşın refaha kavuşabileceği iddiasının yalan olduğunu bir dakika için bile akıllarınızdan çıkarmayınız, bu tarzda konuşanlara cevaben, «ben şekeri, çimentoyu, yolu, fabrikayı yapmaz­sam, elime geçen 3-5 kuruş ecnebi parasını istihlâk maddelerine verir­sem, acaba nasıl refaha ulaşabilirim? diye sorunuz.

O zaman onlar susacaklar, yalan söylerken suçüstü yakalananların te­lâşı içinde huzurunuzdan kaçacaklardır.

Sevgili vatandaşlarım,

Şahsî hayatta olduğu gibi devlet hayatında da iki türlü politika var­dır. Bunlardan biri gününü gün etmek, diğeri de yarım mamur kılmak­tır. Biz, geçici ve aldatııc bir politikanın adamları değiliz. Biz bu mille­tin yarınını inşa için her türlü takazaya göğüs germek azmi ile memle­ketin idaresini omuzlarına almış siyaset adamlarıyız. Eğer biz günü gün etmek gibi geçici ve aldatıcı bir politikaya riayet etmiş olsaydık milletin paralarını yarının saadetini verecek ve millî bekamızın teminatını teş­kil edecek tesislere yatıracak yerde üç kuruşluk kahve temin ederdik. Fakat vicdanlarımızı tatmin edemezdik. Kaldı ki, bunlar da artık bir masal olmaktadır. Ancak iktisadî kalkınmamızın bir menkibesi halinde kalacaktır. Bundan iki sene evvel nal da yoktu, çivi de yoktu. Sun'î su­rette petrolde ve daha bir çok madde üzerinde yokluklar yaratılıyordu. O günden bugüne motorlu vasıtaların sayısı iki misline çıktığı halde her şeyi buluyoruz.

Vatanı baştan başa imar ederken, bunlara sıkıntı mı dersiniz? İstihlâk rakamları elimizdedir. Bu rakamlar Türk milletinin 1950'ye nazaran üç misli istihlâk ettiğini, yani üç misli müreffeh olduğunu ispat etmekte­dir. Pek yakında bu rakamları ortaya koyacağız. Bugün yan karanlı­ğın iphamı içinde konuşabilenler, yapmakta olduğumuz sanayi tahriri­nin neticelerini, devlet sektöründe ve hususî sektörde 1950'nin ve bugün­kü mukayeseli durumlarını neşredince ve böylece hususî sektörde ve devlet sektöründe son 6 senede, Osmanlı İmparatorluğu devri de dahil olduğu halde 1950'ye kadar yapılanların üç mislinin yapılmış olduğu meydana çıkınca susmaktan başka bir çare bulamayacaklardır.

O zaman da başka şey söyleyecekler, rakamdan kaçacaklar, hürriyet yoktur diyeceklerdir. İ950'den evelki hürriyeti hepiniz bilirsiniz. Bugün hürriyetinizin hangi noktasında bir noksan hissetmektesiniz? Neşriya­ta bakarsanız, ortada bir mağdur varsa o da hükümettir. Yalnız biz san­ki ayıp işlemiş gibi susmaktayız. Acaba hizmetimiz mi ayıbımızdır?

Başvekil Adnan Menderes sözlerini vatandaşların hararetli ve sürekli te­zahürleri arasında şöyle bitirmiştir:

«Çok şükür ki Türk milleti hakikatleri görmekte, yazılan ve söylenen­lerin hangisinin doğru ve hangisinin yalan olduğunu bilmekte, hâdise­leri tarihin amâkından gelen iz'anıyla ölçüp biçmektedir. Bizim güveni­miz, derin irfan ve iz'an sahibi emsalsiz Türk milletinin takdirindedir.»

Başvekil Adnan Menderes'in İnebolu konuşması: 9 Ağustos 1957

 İnebolu :

Başvekil Adnan Menderes bugün öğle üzeri otomobille İnebolu'ya gel­miş, Kastamonu'dan itibaren yol boyunca bütün kasaba ve köylerde ve bilhassa devrekâni, şeydiler ve kürede olduğu gibi İnebolu'da da vatan­daşların muazzam tezahüratiyle karşılanmıştır.

Başvekil Adnan Menderes'e İnebolu fahrî hemşerlik beratı takdim edil­miş, müteakiben Başvekil Belediye Meydanını hınca hınç dolduran îne-bolulara siyasî ehemmiyeti olan aşağıdaki hitabede bulunarak evvelâ, kendine ve arkadaşlarına gösterilen hararetli kabulden dolayı teşekkür­lerini bildirmiş, Millî Mücadelede «kabul kapısı» vazifesi görmüş olan kahraman İnebolu'dan o zaman geçen ve mübarek kanları bahasına memlekete istiklâlini kazandırmış olanların hatıralarını tebcil etmiş, müteakiben de, dört gün süren bu son seyahatinin göğüs kabartıcı bi­lançosunu yapmıştır.

Zonguldak'dan itibaren ziyaret edilen her yerde vatandaşların yüzü gülmektedir, kendi işleriyle olduğu kadar memleketin işleriyle de meş­gul olmaktadırlar. Evlerini ve yurtlarım mamur kılmak için bütün me­seleleri büyük şevk ve gayretle ele almış, heyecanla bu meselelerin üze­rine eğilmişlerdir. Bir çok şehir, kasaba ve köyde karşılaşılan ve kucaklaşılan onbinlerce vatandaştan alman en kuvvetli intiba budur ve bu intiba son derece huzur vericidir.»

Başvekil devamla demiştir ki:

«Her yerde vatandaşlarımız bizi heyecanla bağırlarına bastılar, sırf hiz­met gördüğümüz için bizi şevkle karşıladılar. Bu, siyasî bir nümayiş ol­maktan ziyade hükümet ve millet olarak müştereken, yapıcı işler üze­rinde beraber çalışmanın tezahüratından ibarettir.

Eminim ki memleketin istikbalini inşa etmenin verdiği bu heyecan bü­tün Türkiye'de vatandaşların kalbinde yer almış bulunmaktadır. Bizler milletçe ve hükümetçe böylesine bir şevk içerisinde bu vatan'ın parlak yarınını inşa için gayret sarfederken, bizleri müsbet işlerden ayırmak, memleketin taâlisi yolunda daha sür'atli bir şekilde ilerlememizi engel­lemek için bir takım hareketler de gözden kaçmamaktadır.

Seçimler yakındır diye herkesin konuştuuğna dikkat etmişsinizdir, bu hususta karar vermek elbetteki Büyük Millet Meclisine ait bulunmakta­dır. Fakat seçimler adetâ bir emrivaki imiş gibi hissedilmeye başlanmış, seçimlerin çok yaklaşmış olduğu hakkında kanaatler hâsıl olmuştur. İş­te bu yüzdendir ki siyaset pazarının bezirganlarını son derece telâşta görmekteyiz. Bunun sebebi, iktidarın, yedi ilâ-sekiz sene hizmetleriyle, milletin büyük teveccühüne nail olmuş bulunmasıdır. İktidar aleyhine devam ettirilegelmekte olan hücum, iftira ve tezvir kampanyası, çok yaklaşmış görünen seçimlerle kısa bir müddet sonra nihayet bulacaktır. Seçim güneşi doğacaktır. Onlar millet iradesinin bir defa daha tecelli­sinden endişededirler.

Onlar bir taraftan hürriyet, adalet, müsavat demekte, fakat diğer ta­raftan da millî iradenin tecellisi günü yaklaştıkça, karanlık emellerinin hüsraniyle karşı karsıya kalmanın endişesine kapılmaktadırlar. Bu hu­sustaki telâşlan bugün çok barizdir. Gün geçtikçe de artacaktır. Çünkü Türkiye bugün dünya muvazenesinin mühim bir rüknüdür ve daha mü­him bir rüknü olmak yolundadır, 1955 sayımında 24 milyon olan Tür­kiye, senede bir milyon artmak suretiyle bugün 26 milyonluk bir dev­lettir. Üç sene sonra 30 milyonluk devlet olacaktır. Dünya coğrafyası­nın en nazik bir yerinde bulunan bu 30 milyon başka 30 milyonlara ben­zemez, çünkü Türk milleti bambaşka ve kahraman bir millettir. Hem sonra, bugünün Türkiyesi artık dünün Türkiye'si değildir. Dünün Tür­kiye'si, iktisadî imkânlardan mahrum, asırların ihmaline uğramış bir Türkiye idi. Bugünün Türkiye'si ise, kendisini mühim bir iktisadî kud­ret olarak âleme tanıtmak mevkiinde bulunmaktadır. Hele 3-4 sene son­ra, 30 milyon nüfusu ve kuvvetli iktisadî kudreti ile bu vatan, dünya muvazenesinde kendisini çok kuvvetli hissettirecek bir mevcudiyet ola­caktır.

Böyle bir manzara karşısında, içte ve dışta bir takım hasetlerin hareke­te gelmemesine imkân yoktur. İşte bunun içindir ki bu güzel gidişi şim­diden engellemek istemektedirler. Zira Türk milletinin iradesinin bir defa daha tecellisi üzerine tahkim edilecek istikrar ile, Türkiye'nin bü­yük devlet olmak azminin önüne geçmek artık çok güç, hattâ imkânsız bir hale gelecektir. İşte bunun içindir ki içte ve dıştaki siyaset bezirgan­ları, elele vermek suretiyle Türk milletini bu itilâ yolundan saptuarak, onu iktisadî ve dolayısiyle siyasî istiklâlinden kısmen olsun mahrum et­mek istemektedirler.

Fakat memleketin iktisadî inkişafını önlemek suretiyle onu dış pa­zarlara açık bir istismar sahası halinde teslim etmek ve siyasî istiklâli­mizi bu yoldan tazyiklere maruz bırakmak istikametinde içli dışlı çalı­şanları Türk milleti mutlaka mağlûp edecektir. Aynı zamanda beynel­milel siyaset karaborsasının müseccel simsarlarını da mutlaka hüsrana uğratacaktır. Bu memlekette siyaset ve iktisatta yüksek menfaatlerin korunmasına müteveccih bir politikanın muvaffak olması, mevcudiye­timizin ve bekamızın en ehemmiyetli şartını teşkil etmektedir. Bunun elde edilmesinde, Türk milletinin imanı ve vatanseverliği kendisine reh­ber olacaktır.

İşte bunun büyük imtihanı, seçimlerdir. İçli dışlı hasetlerin şah­landığı böyle bir seçimde, milletimizin en büyük muvaffakiyetle imti­han vereceğinden ve tuttuğu verimli yolda daha büyük bir hızla mesa­fe alabilmenin imkânlarını bir kere daha teyid edeceğinden en küçük bir şüphemiz yoktur.»

Başvekil Adnan Menderes hitabının bu kısmını son derece büyük bir anlayışla ve sürekli alkışlarla dinleyen İnebolu'lara ayrıca demiştir ki:

«Sekiz senelik hizmet devresi sonunda alnımız açık, tam bir huzur için­de olarak karşısmzdayız. Sizin de bizleri aynı hislerle kucaklamakta ol­duğunuzdan enliniz. Türk Milletinin idaresine yüzde yüz inanlar ve bu iradenin, bu vatanı ve bu milleti bahtiyarlığa götüreceğine emin bulu­nanların durumu budur. Biz işte böyle bir emniyet içinde sükûnetle vazi­femizi yapmakta ve milletin iradesini sükûnetle beki em ekteyiz.»

Ticaret Vekili Abdullah Aker'in 26 ncı İzmir Enternasyonal Fuarını açış nutku.

20 Ağustos 1957

 İzmir :

Ticaret Vekili Abdullah Aker 26 ncı İzmir Enternasyonal Fuarının açılışı münasebetiyle şu nutku irad etmiştir:

«Aziz yurttaşlarım,

İzmirin 26 ncı Enternasyonal Fuarını hükümetimiz adına açmak şeref ve bahtiyarlığı içinde hepinizi hürmetle, sevgi ile selâmlarım.

İzmir Belediyesine ve 1957 Enternasyonal Fuarının hazırlanmasında emeği geçen bütün idarecilere, memleketimizin bu güzel şehrinde işbir­liği zihniyeti ile fuara iştirak etmiş bulunan devletlere, muhterem mü­messillerinin şahıslarında teşekkürü bir borç bilirim.

Zevk ve itina ile mamul ve mahsullerini teşhir eden yerli ve yabancı mü­essese ve firmalara ayrıca teşekkür eder, üstün başarılar dilerim.

Bu vesile ile aramızda bulunan dost ve kardeş Mısırın pek muhterem Ti­caret Veziri Ekselans Muhammed Ebu Nusayr ve sayın refikalarını se­lâmlamakla ayrıca bir zevk duymaktayım. Mütaakıp fuarımızda kardeş Mısır Devletini iştirak etmiş görmek bizim için müstesna bir sevinç olaçaktır. Bilindiği gibi 26 yıldan beri her sene bir evvelki yıla nazaran daha üstün bir başarı iie hazırlanan, kapılarını bütün yerli ve yabancı ziyaret­çilere açan İzmir Enternasyonal Fuarının, istihsalden istihlâke kadar, her faaliyet sahasında resmî ve hususî teşekküllerin memleket mamul ve mahsullerini geniş bir topluluğa tanıtmak ve aynı zamanda satışına imkân hazırlamak bakımından gösterdiği gayret takdire şayandır.

Bilhassa son yedi yıl içinde, iktisaden kalkınma yolundaki faaliyetimizle mütenasip olarak hizmete girmiş ve girecek olan bütün ziraî ve sınaî işletmelerin eserlerini İzmir Fuarında müşahede etmek bizim için ayrıca t»ir bahtiyarlık olacaktır.

Hakikat şudur ki, asırlarca ihmal edilen, millî, iktisadî ve sosyal vazife­leri üzerine almış bulunan bugünkü iktidar ve hükümeti bu millî dâva­larda ve vecibelerini tahakkuk ettirirken, milletlerarası bütün iktisadî hedef ve gayelerini de sağlamak, ileri cemiyetler safında bulunmak yo­lundadır.

İktisadî politikamızın esasları gözden geçirilirse görülür ki, senelerce bir çok ihtiyaçları tamin edilmemiş geniş bir halk kütlesinin hayat seviyesi­nin yükseltilmesi, her sahada tam bir çalışmanın tahakkuku, fert ve cemiyet olarak millî gelirin artmasını sağlamaktır.

Muasır ve ileri milletler ailesi içinde, türlü sebeplerle, ekonomik cihaz-lanmasını, diğer memleketlerle aynı zamanda ikmal edememiş olan memleketimiz, yedi yıldan beri her sahada ve bilhassa, iktisaden bir kalkınma cehit ve gayreti içindedir.

Uzun yıllar iktisaden birer kapalı site halinde kalan, yolsuz ve irtibatsız istihsal merkezlerimiz bir vahdeti iktisadiye arzetmekten çok uzak bu­lunuyordu. Bunun yanı başında tabiate daima zebun olan geniş müstah­sil kütlesi, neticesini tâyin edemediği bir kader ve tevekkül içinde Orta­çağ nizamı yaşamakta idi.

Aziz yurttaşlarım,

Bu memleketin hâlen dahi dörtte üçü köylerde yaşayan halkını, kendi kaderine terketmiyerek, geniş bir halk kütlesinin sosyal ve iktisadî prob­lemlerini çözmek, bir iktisadî vahdete kavuşturmak, mahsullerini değer­lendirmek, her yıl nasıl bir akıbet hazırlıyacağı malûm olmayan tabiat kuvvetlerine, sularına, tahakküm etmek, bir kontrol altına almak ve aynı zamanda iktisadî bir değer haline getirmek, yedi yıl gibi beşer tari­hinde bir an, bir lâhza kadar bir zamana sığdırmak, normal insan takati üstünde bir çalışmayı icap ettirmektedir. İşte iktidarımız hiçbir fedakâr­lıktan çekinmeden milletten alman ilham ile bu hummalı faaliyet içindedir.

Şuna katiyetle inanmaktayız ki, 18-20 milyon köylü ve müstahsil vatan­daşımızın mahsullerini değerlendirmek suretiyle istihsali, istihsal vası­talarını ve imkânlarını arttırmak hayat seviyesinin yükseltilmesine müncer olacaktır.

Nitekim, iktidarın bu noktada teksif ettiği dikkat ve ihtimam semere­lerini vermiş, 1949 da 7 milyon 72 bin. 715 hektar olan ekim sahası 1956 yılında 11.680.000 hektara yükselmiş bulunmaktadır.

Hububat istihlâk mikdarı 1949 da 5.000.000 ve 1956 da 11.000.000 ton olduğu dikkate alınırsa nereden nereye varıldığı kolaylıkla anlaşılır. Zi­raat sahasında 335.213.389 liradan ibaret olan kredi hacmi 1956 da 1.788.360.000 yani iki milyar civarında idi. 1957 de bu mikdarı aşmış bulunmaktayız. Bu memlekette iktidara geldiğimiz tarihte takriben 5 binadet traktör mevcuttu. Bugün 43.355 e varan traktör adedi makine­leşmiş bir ziraatin buhranı halindedir.

Aziz vatandaşlarım,

Daha kısa bir ifade ile arzedeyim ki, hükümetiniz bugün her ay sadece 7-8 milyon dolar akaryakıt için sarfetmektedir. Bu mikdarm yakın bir zaman sonra 10 milyon olacağı bir gerçektir. 10 milyon dolar ayda, yılda 120 milyon dolar ve basit bir hesapla. 336 milyon Türk lirası eder ki, bu mikdar eski devirlerin devlet bütçesine tekabül eder. Bu bir tek madde­nin hesabıdır. Buna göre kıyaslamayı yapmak lâzımdır.

Aziz vatandaşlarım,

Ziraî sahada bu gelişme aynı zamanda geniş bir mücadele ile de elde edil­miş bulunmaktadır. Bu mücadele sayesinde geçen yıl 100.000 ton üzüm, 140.000 ton fındık, 32.000 ton incir, 151.000 ton pamuk rekoltesi temin olunmuştur. Genişleyen istihsalin yanı başında, siloların, limanların, şeker fabrikalarının kurulması zarureti de zamanında düşünülmüş, bu­gün hizmete girmiş ve girmekte olan bu varlıkları burada saymanın yeri olmadığına kaniim. Her şehirde başınızı ne tarafa çevirirseniz bunları birer âbide gibi görmek mümkündür. Çimento ithali artık tarihe karış­mıştır. Hizmete girmiş yeni fabrikalar sayesinde tasarruf edilen ithal mallan dövizleri, yeniden kurulacak tesisleri vücuda getirmektedir.

Sevgili vatandaşlarım,

İç tiearet hacmi bu yedi yıl içinde fevkalâde artmış bulunmaktadır. Bil­hassa kredi hacmindeki artış şayanı dikkattir. 1949 yılında 986.218.000 lira mevduat, ticarî ve ziraî kredi hacmi 1.330.233.681 lira bulunuyordu. 1956 senesi sonunda bankalardaki mevduat 4.915.302.670 lira, verilen kredi mikdarı 6.397.283.049 liradır. Bu memlekette 1949 yılında tasarruf mevduatı 463.676.542 liradan ibaret iken 1956 sonunda bu mikdar 2 milyar 253.906.404 liraya yükselmiştir. Bu memlekette sıkıntı çekilmek­tedir, diyenlere şuradan sormak isterim: Bu paraları kimler tasarruf ediyor? Eîbetteki sermaye pazarında tasarruf yapan kimse değildir. Şu hale göre sıkıntı çektiği iddia edilen kimseler bu tevdiatın sahibi bulun­maktadır. Nitekim diğer mevduat, yani tasarruf mevduatı dışında kalan mevduat da şöyledir: 1949 yılında 522.604.542 lira ve 1956 yılında ise 2.661.396.266 liradır ve her ikisi birden topluca 4.915.302.670 lira bulun­maktadır. 1957 yılında ise ilk altı aylık vaziyet daha da münkesif bir haldedir.

Arzedilen bu rakamların belagati karşısında şu ve bu yoldaki mülâhaza­lar ve iddialar artık vârid olamaz.

Su ürünleri sahasında, madencilikte ve sanayide katedilen mesafe hepi­mizi sevindirecek mahiyettedir.

Bu memleket artık dağları tırmanmış, çetin yollardan emin yollara gir­miş bulunmaktadır. Büyük Türk Milleti, bütün bir tarih boyunca  işler başarmış, iktisaden de artık bir savaş kazanmış bulunmaktadır. Bir memleketin sadece ziraat memleketi olarak muasır devletler arasında yaşamasına maddeten imkân yoktur. Bir memleket otarşik bir iktisadî nizam içinde yaşayamaz. Bu itibarla demokrat iktidar iş başına geldiği günden itibaren yabancı sermaye ile beraber çalışmayı düşünmüş ve bu sahada muvaffak olmuştur. Eğer bu memlekete yabancı sermaye geliyor ve burada kazanç ve kaderini tâyin etmek yolunda ise, o memlekette bir emniyet, bir istikrar ve bir kazanç mevcut demektir. Demokrat iktidarın en büyük muvaffakiyeti, bu memlekette hususî teşebbüsü ve hiç olma­dığı iddia olunan hususî teşebbüs ve sermayeyi harekete getirmiş bulun­masıdır. Yıllar ve yıllar boyunca bu memlekette hususî teşebbüsün bu­lunmadığı, muvaffak olamadığı yolunda şikâyetler yapıldı. Hal bugün böyle midir? Hususî teşebbüsün bütün derdi ve ıstrabı, kuracağı işlet­meleri kurmakta kendilerini gecikmiş bulmalarındadır.

Sevgili vatandaşlarım,

İzmir Enternasyonal Fuarının açılış tarihi ihracat mevsiminin faaliyet devresine rastlamaktadır. Fuarla beraber bu ihracat mevsiminin mem­leketimiz için hayırlı olmasını candan dilerim.

Bu yıl zamanında yağan feyizli yağmurlar, bilhassa hububat mahsulü­nün normal şekilde idrakini sağlamış, diğer mahsuller üzerinde de müs­pet tesirlerini göstermiştir.

Müstakar bir hububat piyasası tesis ederek, gerek müstahsil ve gerek müstehliki fiyat temevvüçlerinden korumak gayesiyle ve üç yıl ardıardı-na devam eden kuraklık sebebiyle çiftçimizin maruz kaldığı sıkıntıları bertaraf etmek üzere buğdayın alım fiyatı 30 kuruştan 40 kuruşa yük­seltilmiştir.

İstihsal ve ihraç maddelerimizin borsadaki fiyatlarının muayyen bir se­viyeden aşağıya düşürülmemesi hakkındaki kararımız, milyonlarca müstahsilin emeğini ödemek, geçim ve kalkınma imkânlarını, hayat se­viyesini yükseltmek gayesine matuftur.

Bilindiği gibi borsadaki bu fiyat teminatının, kuru üzümde 90 kuruştan 110 kuruşa, incirde 60 kuruştan 75 kuruşa, Eğede birinci akala preseli fiyatının 290 kuruştan 380 kuruşa ve Adana akala l(a) preseli pamuk fiyatının 280 kuruştan 365 kuruşa çıkarılması az önce arzettiğim hedef ve gayenin temini içindir.

Bu fiyatların her yıl şu anda ilân edilmesi mûtad iken bu yıl, mahsul he­nüz müstahsilin elinde bulunduğu bir sırada geçen ayın 17 sinde ilân edilmekle şekilden ziyade müstahsilin faydalanması esasının tahakku­kuna çalışılmıştır.

Ayrıca, ihracatı teşvik mevzuunda kuru ve yaş meyvalar, yumurta, tü­tün, pamuk vesair bazı ihraç maddelerimizin muntazam ambalajlarla şevkini sağlamak ve ambalaj maddelerinin zamanında ve istenilen şekil­de ithalini kolaylaştırmak maksadiyle, ihracattan tahassül edecek döviz­lerin bir kısmının bu maddelerin ithaline tahsis etme kararını almış bulunuyoruz.

Tatbik edilmekte bulunan ithalât ve ihracat ile ilgili bilcümle esasları nefsinde toplayan dış ticaret rejimi mevcut kararname, talimatname ve prensiplere uygun olarak çok taraflı beynelmilel taahhütlerimizin ve tai-lateral ticaret ve tediye anlaşmalarının hüsnü surette cereyanına matuf unsurları esasen ihtiva ettiğinden mevzuatta, rejimin ana hatlarında bir değişiklik yapılmasına lüzum görülmemiştir. Bununla beraber reji­min tüccarlarımızın ihtiyaçlarına cevap verebilecek mükemmeliyete if­rağı için uzun bir zamandan beri devam eden çalışmalarımız neticesinde bir kısım ihracat formalitelerinin daha basitleştirilmesi yolunda bazı İs­lâhatın yapılacağına işaret etmek isterim. Aynı zamanda ithalât forma­litelerinin de mümkün olduğu kadar basitleştirilmesi hususundaki çalış­malarımıza devam olunmaktadır.

İhracat seyrine göre ayarlanan ithalât politikamızın esas vasfı, istihlâk maddelerinin memleket dahilinde istihsalini sağlamak, tedbirlerin alın­masına matuftur. Nitekim memleketin muhtelif yerlerinde kurulmuş bulunan fabrikaların memlekette tedariki mümkün olmayan ham mad­delerinin, kurulmakta olan fabrika ve tesislerin makine ve malzemesinin ithali ön plânda mütalâa edilmektedir.

Bununla beraber hariçten ithali zarurî bulunan mamul maddeler ehem­miyet derecesine göre titizlikle tasnife tâbi tutulmakta ve döviz tediye imkânlarımız en faydalı bir şekilde kullanılarak, mübrem ihtiyaç mad­delerimizin karşılanması cihetine gidilmektedir.

Diğer taraftan bu sene geçmiş yılların fevkinde bir ithalât yapılmak su­retiyle ihtiyaçların karşılanması için gerekli imkânlardan faydalanil-mış'tır. 1957 yılının ilk altı ayında devlet sektörü tesisleri dışında daha ziyade hususî sektör ihtiyacı için yapılmış tahsisler yekûnu 500 milyon civarındadır. Verilmiş bulunan bu tahsisler memleketimizin, yıllık mü­him maddeleri ihtiyacının yüzde altmışına tekabül eder ve yine bu yılın ikinci altı aylık devresi sonunda yapılacak ithal tahsisleri birinci devre­nin çok fevkinde olacağı muhakkaktır.

Aziz yurttaşlarım, sevgili hemşehrilerim,

Memleketimizin daha yüksek bir hayat seviyesine varması için yapılan ve yapılmakta bulunan çalışmaların müspet neticeleri alınmaya başlan­dığını ve Demokrat Parti iktidarının dinamizm şuuru içinde ifadesini bulan iktisadî ve içtimaî sahalardaki kalkınma hamlelerimizin nimet­lerine ulaşma devresine girildiğini bahtiyarlıkla müşahede etmekteyiz.

İktisaden ileri bir Türkiyenin vücut bulması için cennet gibi bu vatanın yeraltı servetleri, yerüstü varlığı ve deniz ürünlerinin zenginliği bizi çok, hem pek çok çalışmaya icbar etmektedir. Biz, Demokrat Parti ve iktidar olarak bu yolda çalışmayı yıllar boyunca ihmal edilmiş bu aziz ve tek varlığımız olan bu vatana hizmet etmeyi bir nevi ibadet telâkki etmek­teyiz.

Sevgili vatandaşlarım,

26 ncı İzmir Enternasyonal Fuarının ve fuarımıza katılan bütün dost memleketler için hayırlı olmasını temenni eder, hepinizi saygı ile selâm­larım.»

iye Atatürk

Sabık Irak Başvekili Dr. Fazıl Cemaîî'nin basın toplantısı 21 Ağustos 1957

 Ankara :

Bir aya yakın bir müddetten beri memleketimizde bulunan dost ve müttefik Irak'ın sabık Başvekillerinden Irak Parlâmentosu âzası Dr. Fazıl Cemali bugün İstanbul gazetecileriyle bir hasbıhalde bulunarak Türkiyeye ait müşahade ve intihalarım nakîetmiştir.

Konuşmasına basın mensuplarını selâmlamak, konuşmasını Türkçe ya­pamadığı için özür dilemekle başlayan Dr. Fazıl Cemali kendisini Irak'lı bir vatandaş, milliyetçi bir Arap ve hür dünyanın bir uzvu olarak takdim etmiş ve esas mesleğinin öğretmenlik olduğunu, 30 sene hocalık yaptığı­nı, mütaakıben siyasî hayata, atıldığını, sırası ile Hariciye Vekilliği, Mec­lis Reisliği ve Başvekillik yaptığını, Bandung konferansında ve Birleşmiş Milletlerde memleketini temsil ettiğini ve hâlen de parlâmento üyesi bulunduğunu bildirmiştir.

Türkiyeye bundan 20 sene evvel 1937 senesinde bir kere daha gelmiş ol­duğunu belirten Dr. Fazıl Cemali Türkiyeye ilk gelişinin maarifle ilgili olarak ve Türk rönesansını görmek için olduğunu anlatmış, bugün ise Türkiyenin kalkınmasını ve Türk temayüllerini öğrenmek işin geldiğini söyledikten sonra, Türkiye hakkındaki müşahade ve intihalarını şu şekilde anlatmıştır:

«İlk olarak Türk demokrasisinden bahsetmek istiyorum. 20 sene evvel başımdan geçen bir vakayı hatırlıyorum. Bir Amerikalının evine gitmek için Ankara Palastan ayrıldığımda kendi kendime Türkiye bir diktatör­lükle mi idare ediliyor diye sormuştum. Sonra düşündüm ki, bu bir dik­tatörlük olamazdı. İleriye doğru bir hazırlanma, demokrasiye bir yakın­laşma olabilirdi. O günkü düşünüşümün bugün müşahhas ispatını gö­rüyorum. Beni ilk teshir eden husus, Türk hükümet adamları arasın­daki münasebetlerdir. Türk hükümetinin halkın istek ve arzuları hak­kında çok hassas davrandığını görüyorum.

Sayın Başvekilinizle görüşmek ve beraber seyahat etmek şerefine nail oldum. Sayın Başvekilinizin milletine karşı iştiyakına şahit oldum. Onun şarmı, zekâsı, enerjisi ve dinamizminin milletin hayrına yöneltilmiş ol­duğuna kaniim. İşte onun bu vasıfları arkadaşlarına ve milletine ilham vermektedir. Diğer taraftan Türk halkı üzerindeki müşahadelerim şu­dur: Türk Hükümetinin yapmakta olduğu büyük işlere karşı halkta takdir ve minnettarlık hissi mevcuttur. Diğer bir deyimle Türk halkı ile Türk Hükümeti arasında çok sıkı bir bağın mevcut olduğuna kaniim. İşte bu, demokrasinin esasını teşkil eden yegâne faktördür.

Türkiyede müşahade ettiğim ikinci fenomen ise şudur:

Bünyevî bir kalkınma hareketi. 20 sene evveline nazaran insan varlığı­nın bugün tam mütekâmil bir seviyeye erişmiş olduğunu görüyorum. Geçmişte bütün Müslüman memleketlerinde bir durgunluk görünmek­te idi. Atatürk devrinde bu durgunluğa karşı bir reaksiyon doğdu. Bugün ise bu iki uç arasında bir muvazene temin edilmektedir. Türk inkılâpları ile modernizmin içine girdi. Bugün Türkiyede müşahade ettiğimiz bu kalkınmalar bütün Müslüman dünyasında bir kalkınma yapacaktır. Türkiyenin bütün Müslüman dünyasına bir örnek olacağına bütün samimiyetimle inanıyorum ve hükümetinizin bu yolda gayretler sarfetmekte olduğunu memnuniyetle müşahade ettim.

Güzet memleketinize ait diğer bir müşahadem de süratle sanayileşme­nindir. Şahsî kanaatim şudur ki, milletlerin, sanayileşmeden kalkınma­larına imkân yoktur. Aksi takdirde sanayileşmiş memleketlerin peyki olurlar. Bugün Türkiye sanayileşerek dünya siyasetinde hakkı olan yeri almış bulunmaktadır. Buna katiyen eminim. Bugün Türkiyenin ordu­suna koyduğu insan gücü ve ordusu için yaptığı fedakârlıklar yalnız Türkiye için değil bütün hür dünya için yapılmaktadır. Türkiyenin bu fedakârlığı bütün hür dünya tarafından idrak edilmektedir.»

Bilâhare komünizmin ve komünizmin Uzakdoğudaki faaliyetlerinden' bahseden Dr. Fazıl Cemalî, komünizmin şimdi de Ortadoğuda faaliyet göstermekte olduğunu misallerle anlatmış, zayıf devletlerin bugün ko­münizm tehlikesi ile karşı karşıya kalmış olduklarına, işaret etmiş ve Bandung Konferansı sırasında Hindistan Başvekili Nehruya «Milletlerin hür olabilmeleri için silâha sarılarak birleşmeleri lâzımdır. Ancak bu suretle karşıdan gelecek muhalif kuvveti önliyebiliriz.» demiş olduğunu nakletmiş ve bugün insanlığı tehdit eden komünizmin aşağıdaki üç va­ziyetten istifade ederek Ortadoğuya sızmağa çalıştığını ifade etmiştir.

Dr. Fazıl Cemalî bu üç unsuru şu şekilde sıralamıştır:

 Ortadoğudaki halk arasında hüküm süren cehalet ve fakru zaruret.

 Ortadoğuda yaşıyan Arapların kabul edilmeyen haklı talepleri (Filistindeki bir milyon Arap mültecisi meselesi).

 Mevcut bloklardan hiçbirisine iltihak etmeyip bitaraf bir siyaset gütme sevdası, yani bir nevi peykleşme.

Bu noktalan izah ettikten sonra Dr. Fazıl Cemalî bitaraflık meselesine temas ederek bunnu Batıya hücum etmek ve komünistlerle işbirliği yapmak demek olduğuna bu siyasetin memleket kapılarını ardına kadar komünizme açmaktan başka bir şey olmadığına işaret etmiş ve bugün artık bitaraf bir siyaset diye birşey kalmadığını, bitaraf bir siyaset güt­me politikasının bir komünist oyunu olduğunu, Ortadoğunun ve Uzak-Şarkm tecrübesiz milletlerini avlıyabilmek ve onları komünizmin ağı içerisine sokabilmek için bundan istifade edilmek istendiğini söyle­miştir.

Bağdad Paktına temas eden sabık Irak Başvekili, Ortadoğuda bir kuv­vet ve tesanüt ifadesi olan Bağdad Paktmnı bu komünist plânlarına karşı hakikî bir set teşkil ettiğini, bu sebeple de sık sık komünist hücum­larına maruz kaldığını, Nuri Said Paşanın Irak Başvekilliğinden çekil­mesi ile Bağdad Paktının kuvvetinden bir şey kaybetmediğini, çünkü bu paktın bütün Irak Hükümet adamlarının ve Irak Milletinin samimî bir arzusunu ifade ettiğini, Türkiyenin Irakla olan samimî münasebetleri­nin diğer Arap memleketleri ile de gelişmesinin çok şayanı arzu olduğu­nu, bu takdirde Ortadoğunun tam bir sulh ve sükûna kavuşabileceğini, Irak Milletinin bunu candan temenni ettiğini söylemiş ve tekrar Bağdad Paktına temas ederek «Bağdad Paktının'temeli Atatürk zamanında Irak Kralı I. Faysal'm ve İran Şahinşahmm Türkiyeye yapmış oldukları ziya­retler esnasında atılmıştı» demiştir.

Dr. Fazıl Cemali daha sonra Türkiyenin her şeyde ve her zaman Arap âlemine bir örnek olabileceğini, şimdiki Türk Hükümet adamlarının bunu çok iyi takdir ettiğini ve bu yolda bir siyaset takip etmeğe başla­dıklarını, bunun çok hayırlı bir işaret olduğunu ifade etmiş ve dört haf­tadan beri Türkiyede başta devlet adamlarımız olmak üzere, bütün resmî Türk dairelerinden g-ördüğü çok yakın alâka ve misafirperverliğe Türk basını vasitasiyle teşekkür etmeği kendisi için bir borç telâkki ettiğini belirtmiş ve basın mensuplarının soracağı sualleri cevaplandırmağa ha­zır olduğunu bildirmiştir.

Gazeteciler Dr. Fazıl Cemalî'ye Suriyedeki son gelişmeleri nasıl karşıla­dığını ve bunlar hakkında şahsî düşüncelerinin ne olduğunu sormuş­lardır.

Dr. Fazıl Cemalî, bir Iraklı ve hakikî bir Aray milliyetperveri sıfatiyle, komünizmin Suriyeye yerleşmek istemesinden büyük bir üzüntü duydu­ğunu Suriye halkının büyük bir ekseriyetinin komünizmi istemediğini, Suriye halkının aklıselimine itimadı olduğunu, er geç bu tehlikeyi atla­tacağına inandığını söylemiştir.

Sanayi Vekili Samet Ağaoğlunun basın toplantısı.

22 Ağustos 1957

 İstanbul:

Sanayi Vekili Samet Ağaoğlu, bugün öğleden evvel Sümerbank Alım Satım Müessesesinde bîr basın toplantısı yapmış ve bütün gazetecileri­mizin hazır bulunduğu bu toplantıda sanayi sayımı ve varılan neticeleri hakkında şu beyanatta bulunmuştur:

«Yedi seneden beri sanayiimizin inkişafı için sarfedilen fevkalâde gay­retlerin ve yapılan büyük envestismanlarm ne gibi neticeler vermiş ol­duğunun bilinmesinin ehemmiyetli bir memleket meselesi teşkil edece­ğine şüphe yoktur. Bu suretledir ki, takip olunan iktisadî politikanın bugüne kadar ki neticeleri öğrenilmiş bulunacağı gibi yakın bir âtide memleketin nasıl bir inkişafa mazhar olacağı da açıkça belirecektir.

«Şimdiye kadar iktisadî kalkınmayı tenkid edelim derken içte ve dışta memleket aleyhine öyle cereyanlar yaratıldı ki, bundan Türk Milletinin büyük zararlar göreceği aşikârdır. Sarfedilen emekler ve yapılan yatı­rımlarla memlekette neler yapıldığı hakkında en küçük bir fikir dahi mevcut olmadan, uluorta tenkidler yürütüldü. Memleketin itibarına da tesir yapacak ve bu yoldan onu esaslı zararlara mâruz bırakacak ne söv-" lemek ve ne yapılmak mümkünse söylendi ve yapıldı. Bu çok zararlı ve mahzurlu cereyanlar hızını ve tesirini zamanla ve eserlerin birer birer meydana çıkması suretiyle kaybetmişse de, şimdi açıklıyacağımız rakam lar ve nispetler efkârı umumiyemizi tenvir etmek suretiyle, onu bir kere daha huzura kavuşturacak ve milletimizin yapıcı kudretiyle bütün va­tandaşların millî gurur ve iftiharını bihakkın arttıracaktır.

«Gerçekten, .sınaî .kalkınmamızı ve dolayısiyle iktisadî kalkınmamızı an­latan ve tesbit sden ve içte ve dışta herkesin hayret ve takdirini mucip olacak rakamlar ve nispetler karşısındayız.

«Bilindiği gibi, devlet eliyle veya devletin kısmen veya tamamen sahip olduğu teşekküller vasıtasiyle yapılan sınaî yatırımlar aşağı yukarı ma­lûm idi. Fakat, hususî teşebbüsün, yani muhterem vatandaşların kendi iş ve teşebbüsleri olarak başardıkları ve vücude getirdikleri sınaî tesis­lerin mikdar, kapasiteleri, bunların yarattıkları kıymetler, bunların vü­cut bulması için yapılmış envestismanlarm mikdarları herkesin tama-rniyle meçhulü bulunuyordu.

«Sayım neticesinde elde edilmiş rakamlar ve nispetler iktisadî kalkın­mamız etrafında maksatlı veya garaz eseri olan ve bir körööğüşü man­zarası arzeden münakaşaların mevzu ve mahiyetini bir anda aydınlata­cak, maksatlı ve garazlı iddiaları hüsrana uğratacak, iyi niyetli ve iyi maksatlı ve fakat mütemadiyen yapılmakta olan kasıtlı propagandala­rın tesirinden kendilerini kurtaramamış vatandaşlarımızı da huzura kavuşturacaktır.

«İşte, böyle hayırlı ve büyük ehemmiyeti haiz olan bir maksadın tahak­kuku için bir sanayi sayımına girişmekten başka çare görülmüyordu. Oldukça külfetli olan böyle bir' işi göze aldık. Ve bunun sıhhat ve. selâ­metle cereyanı için ilmî esaslara göre icap eden her türlü tedbirleri ittihaz ettik.

«2 Temmuzda başlamış bulunan İstanbul ve 5 vilâyete ait sanayi sayımı bitmiş, alman beyannameler tasnif edilerek neticeler elde olunmuştur.

«Şimdi bu neticeleri bildirmeden evvel sayımda takip ettiğimiz metod hakkında kısaca izahat vereyim:

«Sayımın şümulüne yalnız hususî sektör alınmış ve bu iş için İstanbulda 400 memur vazifelendirilmiştir. Bunlardan 300 ü ikişer kişilik ekipler ha­linde şehrin içinde ve vilâyetin diğer yerlerinde bölünen mmtakalarda sayıma dahil iş yerlerini birer birer dolaşmak ve sorulan soruların cevap­larını sarih bir şekilde almak suretiyle sayımı yaparlarken diğer. 100 memur da sayımın iyi yapılıp yapılmadığını kontrol etmişlerdir.

«Sayımda, artizanal mahiyette olduklarından mada ancak mahallî ve mahdut müstehliklerin ihtiyaçlarına cevap veren şu meslekler hariç tu­tulmuşlardır:

«Terzi, eskici ve tamirci, yorgancı,"şıracı, bozacı, marangoz ve dülger, fırın ve emsali iş yerleri. Esasen bunların faaliyetleri umumî istihsal hacmine çok az müessir mahiyettedirler.

«Şimdi İstanbul sayımından elde edilen neticeleri umumî efkârımıza arzedeyim:

 Sayımın şümulüne giren iş yerlerinin adedi 1949 da 3.474 tür. Bu adet hâlen 15.638'e yükselmiştir. 4,5 misli.

 Bu iş yerlerinde 1949 da 30.851 işçi çalışmakta idi. Bu adet Haziran 1957 sonunda 108.887 olmuştur. 1957 sonuna kadar faaliyete geçecek iş­yerleri ile beraber 129.699'a yükselecektir. 4,2 misli.

 Sayıma dahil işyerlerine yapılmış bulunan yatırımlar yekûnu 1949sonuna kadar 166.1İ5.543 liradır. Bu rakam şimdi 1.308.337.218, liraya varmıştır. 7,9 misli.

 1949 da mevcut 3.474 işyerinin umumî kapasitenin kıymet olaraktutarı 835.331.698, lira iken bu rakam 7.250.763.604, liraya baliğ ol­muştur. 8,7 misli.

«Fiilî istihsalin nazarî kapasiteden az oluşunun belli başlı sebepleri, bir kısım tesislerin peyderpey işletmeye açılmaları, tecrübe işletme devre­leri, bazı sanayi kollarının memleketimizde yeni kurulmaları dolayısiyle eleman yetiştirme zaruretleri, yine çok büyük bir sıçrayış halinde bir iktisadî kalkınmanın tabiî olan diğer faktörleridir. Ancak, burada da, bilhassa ehemmiyetli nokta 1949 fiilî istihsali ile olan mukayesedir ki, bu 1957 için İstanbulda tam 7,6 misli olarak tecelli etmektedir.

5Bu sayımın diğer neticelerine geçmeden evvel aynı zamanda Anka­ra, Bursa, Eskişehir, Kocaeli ve akarya vilâyetlerinde yapılan sanayi sayımının sonuçlarını da toplu olarak ve kısaca nispetler halinde söliyeyim.

«Bu 5 vilâyetimizde 1957 de 1949 a nazaran sayıma dahil sınaî işyerleri adedi 3,7 misli, işçi sayısı 4,3 misli, yatırım mikdan 13,4 misli, umumî kapasite kıymeti 8,4 misli, fiilî istihsal kıymeti 8 misli olmuştur.

6Şimdi yukarıda açıkladığım rakam ve neticelerin umumî tahlilin­den çıkan neticelere ve millî gelirimizdeki ifadesinin ne olduğuna geçi­yorum:

a)Son seneler içinde sınaî kalkınmamızın memleketin diğer bölgelerinedaha geniş ölçüde yayılmış bulunması ve bilhassa cenup ve garp vilâyet­lerimizde hızla büyük sanayi merkezlerinin meydana elmiş olması na­zara alınmak suretiyle istatistik umum müdürlüğünün dokümanları esas tutularak yapılan hesaplara göre, İstanbulda hususî sektöre ait sa­nayiin bütün memleket hususî sektör sanayiinin dörtte birine tekabülettiği ve böylece 1957 istihsalinin de devlet sektörü hariç toplu bir şekil­de 14.800.000.000, liraya varmakta bulunduğu tesbit edilmiştir. 1949 yılı istihsaline nazaran 9 misline varan bir artış.

«Aynı devre içinde devlet sektörüne ait sanayiin istihsal hacminin de 2,5-3 misli olduğu müşahade edilmektedir. Bu neticeler ve nispetler, 1950 den bu yana hususî sektörün emniyet faktörü içinde nasıl destek­lenmiş bulunduğunu, devlet sektörünü nasıl geride bırakan muazzam bir inkişafa doğru gittiğini, sanayide hususî sektörü esas tutma politi­kasının nasıl bir titizlikle takip edilmekte olduğunu ve nihayet Demok­rat Parti programının da bütün menfi ve aleyhteki iddialara rağmen nasıl tahakkuk yolunda olduğunu aşikâr olarak gösteren en güzel işa­retler ve asla reddi mümkün olmayan kat'î delillerdir.

b)Burada hususî sektöre ait sanayiin 1957 de ulaştığı 15 milyar civa­rındaki istihsal kıymetinin ifade ettiği diğer bir mânaya da işaret yerin­de olur. 1949'a nazaran 13 milyar liradan fazla bir artış gösteren   burakam muhterem halkımızın istihlâkine bu ölçüde fazla sınaî mamul arzediîmiş bulunduğunu gösterir.

Sanayiimiz bu kudrete varmamış bulunsa idi ya bu mikdar mamulü ha­riçten getirmek ve bunun için yalnız bir senede milyarlarca döviz öde­mek veya halkımızı, bu ihtiyaçlarını temin edemiyecek durumda bırak­mak şıklarından birini tercih etmekle karşı karşıya kalacaktık.

«Hususî sektör, piyasa ihtiyaçlarına tamamen intibak etmiştir. Bu saye­dedir ki, sanayiimiz iğneden ipliğe kadar akla gelen gelmeyen bir çok mamul maddeleriyle piyasalarımızı, dükkânlarımızı, mağazalarımızı doldurmakta ve bizi dolar sarfından ve, bütün bunları dışarıdan temin etmek külfetinden kurtarmaktadır. Denilebilir ki, çarşı ve pazarlarımızı dolduran malların yüzde 9O'ı daha bugünden Türk malı olarak memle­ketin erişeceği refah ve saadetin teminatı ve tebşircisidir.

«Bundan ayrı olarak, sanayiimizin bu kadar kısa zamanda bu büyük kudrete erişmiş bulunması, sanayide kullanılan iptidaî maddelerin en iyi bir şekilde kıymetlendirilmesi imkânını da vermiş, bir kısım iptidaî maddeleri harice satarak çok yüksek fiyatlarla onların mamulünü al­maktan bizi geniş ölçüde kurtarmış, aynı zamanda ihraç metaı olmayan ve evvelce bir iktisadî değer taşımayan bir çok maddelere yeni sürüm sahaları açmış ve dolayısiyle iktisadî, ziraî ve ticarî sahalarda memleket ölçüsünde yeni çalışma ve kazanç imkânları husule getirmiştir.

c) Şimdi de bu inkişafın millî gelirimizdeki payına geliyorum. Hususî vederlet sektörüne ait sanayiin, kullandığı iptidaî maddenin yardımcı veişletme malzemesinin değerinden ayrıca münhasıran sınaî tesislerin bu
maddeleri mamul hale getirmek suretiyle bunlara eklediği munzam birkıymet vardır. Bu, bizatihi sanayiin yarattığı değeri ifade eder. Yalnızhususî sektörün 1957 istihsali 15 milyara varmakla beraber, buna iptidaî
madde, yardımcı ve işletme malzemesi gibi faktörler de dahil olduğun­dan sanayiimizin millî gelirdeki payını reel olarak ifade edebilmek içinbunların karşılığını istihsal kıymetinden çıkarmak gerekir.

«Böylece, elde edilen rakamı ifade ederken, her türlü tenkid ve müna­kaşaları evvelden bertaraf etmek mülâhazasiyle hesaplarımızın beynel­milel usuller dahilinde ve istatistik umum müdürlüğü dokümanları göz önünde tutlarak 1949 yılındaki esas fiyatlara göre yapıldığına işaret et­mek isterim. 1949 yılma nazaran hususî sektörün 1957 istihsali 9 misline varmış olduğu halde sanayiin millî gelirdeki hissesi hesaplanırken en asgarî rakamlar ve nispetler alınmış ve böylece 1949 da 911.000.000,  lira olan sanayinin reel gelirinin madenler hariç olmak üzere ve 1949 fiyatlarına göre, 3.840.000.000, lira olduğu tesbit edilmiştir.

d)            Buraya kadar 7 senelik çalışmaların elde olunan fiilî   neticelerinetemas ettim. 1950 den sonra bir hazırlık devresini mütaakıp başlamışbulunan sınaî kalkınma hareketi daima artan bir tempo ile devam et­
mektedir. Bir taraftan teraküm eden envestismanlarm fiilî   neticeleripeyderpey alınırken diğer taraftan da daha geniş ölçüde yeni yatırımlarabaşlanmakta ve bunlara her gün yenileri eklenmektedir. İlk neticelerin bugün için ifade ettiği azamet, asıl büyük sıçrayışların başlamak üzereolduğu devreye artık ermiş bulunmamız doîayısiyie, 1958, 1959 ve 1960yıllarında işletmeye girecek yeni tesislerin alınacak ve akıllara hayretverecek neticeleri yanında küçük kalacaktır.

«İşte çok yakın bir gelecekte tediye ve döviz muvazenesi bakımlarından en ferahlı bir devreye erişmemizin sırrı da burada yatmaktadır. sus daha şimdiden tesirlerini göstermekte ve elde edilen büyük istihsal rakamlarmm döviz muvazenesinde yarattığı ferahlık hissedilmeye baş­lanmış bulunmaktadır.

«İşte münhasıran hususî sektörün 7.senede İstanbul ile diğer 5 vilâyeti­mizde neler yapmış bulunduğunun kat'î rakamlarla ifadesi budur. Yedi sene gibi kısa zamanda gerek müessese adedi, gerek çalıştırılan işçi, gerek kapasite ve is*tihsal ve gerek yapılan yatırım bakımlarından elde edilmiş bulunan bu büyük kudret ve hiç bir devirde mukayesesine asla imkân olmayan bu muazzam neticeler takip eüegelmekte bulunduğu­muz iktisadî politikanın ne kadar isabetli olduğunu bütün açıklığı ile göstermeye kâfidir.

«Bu neticeler muvacehesinde; artık Türk millî kalkınma dâvasının, bir parti meselesi olmaktan çıkmış bulunduğunu ve topyekûn milletin dâ­vası haline gelmiş olduğunu maksatlı veya maksatsız hiçbir menfi müta^ lâa, temayül veya telkinin bu hamleyi durdurmak fırsatını bulamayacak ğmı tereddütsüz ifade edebiliriz.»

Sanayi Vekili ayrıca, sayıma devam edileceğini, sanayi sayımına bugün İzmirde başlanmış olduğunu, mütaakıben cenupta Adana ve Çukurova sayımının, ondan sonra da Anadolunun garp bölgesinin, Manisa, Aydın, Balıkesir ve civar vilâyetlerin sanayi sayımının yapılıp, 3-4 ay içinde bü­tün bu vilayetlerimizdeki sayımın bitirileceğini böylece bu müddet  fm de memleket sanayiinin yüzde 75 ten fazlasının gözden geçirilmiş olacağını söylemiştir.

Keban Baraiı'nın vadettiği refah Yazan; Hasan Halit Işıkpınar

t/8/1957 tarihli (Zafer) den :

Evvelki hafta 20/7/1957 Cumartesi gü­nü, İstanbıüda mütevazı bir merasim­le, .hükümetimiz mümessilleri ile Türk ve ecnebi sermayeli bir şirket arasın­da, Fırat nehrinin üzerinde Keban Barajının yapılması için bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma, Şarkın ufkun­da parlak ve berrak bir nur huzmesi­nin yayılmaya başladığını göstermek­te ve bu çalışmanın, istikbalde bütün yurda sagiıyacağı refahın ilhamları ile bu'teşebbüsün' kıymetini, ifade edebil­mekte insana heyecan vermektedir.

Filhakika Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük  şehirlerimizde, şehircilik sahasında, asırların ihmalini, kısa za­manda telâfi ederek şehirlerimizi ra­hat yaşanabilir bir hale getirmek ga­yesiyle, bugün hükümetçe başlanılmış olan geniş görüşlü imar teşebbüsüne, bu atom devrinde,.-Şarkta da yine hü­kümet eliyle, bilhassa elektrik saha­sında cesurane ve çok etraflı görüşlü büyük bir teşebbüs daha'katılmış ve Şarkta da büyük bir şantiye kurulmak üzere bulunmuştur. Mevzu şudur:

Fırat gibi ve yalnız Keban Barajında ücereteciğ elektrik enerjisinden sene­de 200.000.000 lira gibi safi bir varidat verecek ve kendisini beş senede amor­ti edecek olan, en büyük.enerji kay­naklarımızdan birinden, bol ve ucuz enerji elde ederek, bu enerjiyi memle­ketin bilhassa, hem senelerden beri imar bekliyen geniş bir sahasına, hem de garpta yapılan büyük hidrolik ve "termik santrallara yardımcı olarak da­ğıtarak, bol ışık vermek, binalarımızı ve meskenlerimizi ucuzca ısıtmak, ma­denlerimizi ve fabrikalarımızı çalıştır­mak, taşkınları önlemek,, fennî sulama yapmak ve nehir üzerinde ucuz nakli-

yat yapmak ve bu suretle, bugüne ka­dar .bilhassa Şark ülkemizde gizli kal­mış olan yeraLtı ve yerüstü zenginlik­lerini kıymetlendirerek, bu sahada ya­şayan vatandaşlarımızın kabiliyetleri­ni ve mesailerini, yurdun kalkınması­na tevcih etmek ve neticede büyük halk kitlesine refah sağlamak. Bu te­şebbüsün en calibi dikkat noktası gün­lerce, bin bir münakaşalarla zaman kaybetmeyen ve senelerce formaliteye boğulmayan ve uzağı gören cesur bir iradenin tam zamanında kat'î karara varmasıdır.

Keban Barayı, Fırat, nehrinin kendi kolu olan Murat nehri ile birleştiği noktada inşa edilecektir. Burada yapılması tasarlanan bir beton ağırlık baraj, Fırat nehrini bu noktanın man-sabmda kesecek ve nehrin arkasında 10.000.000 (on milyar) metreküplük, bir göl meydana gelecektir.

Barajın, burada yapılmasiyle, yurdu­muz için çok kıymetli birçok neticeler elde edilecektir.

A  Evvelemirde, barajda kurulacak hidroelektrik santrali bol ve ucuz enerji üretecektir.

 Bu santral 800.000 kilovat    takatinde olacaktır.

Baraj senede 3,5 ilâ 4 milyar kilovat saatlik enerji verecektir. 1954 senesi istatistiklerine göre, o sene yurdumuz­da mevcut olan 350 adet elektrik san­tralinin takatinin yekûnu 600.000 ki­lovat olduğuna ve 1.600.000.000 kilovat saatlik elektrik enerjisi istihsal edildi­ğine göre, yalnız, Keban santrali o ta­rihteki santrallerimizin takatinin yüz­de 33'ü nispetinde fazla bir takat vere­cek ve yine o tarihteki enerjiden yüz­de 250 nispetinde fazla enerji ürete­cektir. Bu tebliğ rakamlar, Keban santralinin cesametini takdir etmemi­ze imkân vermektedir.

.1  .Bu elektrik enerjisi, yalnız yurda elektrik ışığı saçmakla  kalmayacak,yurdumuz için hayatî ehemmiyeti haiz madenlerimizin kıymetlendirilmesi i-çin, büyük bir elektrometaliürji sana­yiinin doğmasına hizmet edecektir.

1 Evvelemirde, yurdumuzda başlıyan geniş ölçüdeki yeni imar ve yapıçalışmasına lâzım olan demir ve çeliğiistihsal için günden güne gelişen de­mir ve çelik fabrikalarımızın, imalâttamuhtaç olduğu Ferro-Krom ve Ferro Magnezyum gibi ehemmiyetli malze­me, Şarkta Güleman Krom madenle­rinden ve diğer magnez madenlerimizden çıkardığımız cevherlerden eldeedilecek ve bu suretle senelerden berimuntazaman harice Ödediğimiz büyükmikdardaki dövizlerimiz tasarruf edi­lecektir.

 Yurdumuzda, bir taraftan büyükbarajlar ve santrallar yapılırken,   di­ğer taraftan bunların üreteceği elek­trik enerjisini, şehir, kasaba ve köyle­rimize nakleden.Elektrik hava nakilhatlarında ve kablolarda    kullandığı­mız elektrolitik bakır tellerde, barajaancak 65 kilometre mesafede bulunanErgani bakır cevherlerinden    istihsaledilecek ve bu suretle, yine harice se­nelerden beri ödediğimiz külliyetli dö­
viz kaynaklarımız bize kalacaktır.Keban santralinin vereceği bol veucuz elektrikle,  Aksekide  bulunanmebzul Boxit kaynaklarımızdan Alü­minyum istihsal ederek, yine yüksekvoltajlı ve  uzun hava     hatlarımızmmuhtaç olduğu alüminyum telleri   veevlerimizde kullandığımız âletler içinlüzumlu alüminyumu kendimiz    imaledecek ve bunlardan da külliyetli dö­viz tasarruf edeceğiz.

 Bu bol ve ucuz enerji ile, Kebangümüş ve kurşun madenleri, Boklar dağı kurşun madenleri,    Hataydakikrom madenleri velhasıl şarkın    hertarafına yayılmış olan birçok zenginbakır, kurşun, platin, uranyum, kömürve daha bir çok çeşitli madenlerimizincevherleri elektrik fırmlariyie eritile­
cek, yurdun ihtiyacı bol bol karşılana­cak ve büyük döviz tasarruf edilecek­tir.

II  Keban santrali, bilhassa   şarkın çok soğuk ikliminde, binaları ve evleri ısıtacak ve bu suretle şarkın yakıt ih­tiyacını geniş ölçüde sağlıyacaktir:

1  Öteden beri şarkta meselâ, Bitüste evler civardaki ormanlardan kesi­len odunlarla, Erzurumdaki binalarda, bir taraftan büyük masraflarla garpten sevkedilen kömür, kok ve linyite ilâveten ziraatte kıymeti olan tezek şeklindeki yakıtlarla, şarkın diğer so­ğuk iklime maruz kalan şehir, kasaba ve köyleri de bu gibi temini ve kulla­nılması nispeten güç kayıtlarla ısıtıl­maktadır.

Keban'dan elde edilecek elektrik ener­jisi, bilhassa şarkın büyük şehirlerin­deki resmi daireleri, askeri müessele-ri, fabrikaları ve evleri elektrik soba­ları ile müstakar bir şekilde ısıtacak, bu binalarda çalışan vatandaşlarımı­zın kışın en soğuk günlerde dahi ran­dımanlı bir şekilde çalışmalarını sağlıyacaktır.

Keban barajından itibaren bu mer­kezlere uzatılacak olan yüksek tevettürlü hava hatlariyle bu büyük şehir­lerin bol elektrik enerjisi ile ve ucuzca ısıtılması mümkün olacak, senede yüz binlerce ton taş kömürü, kok ve lin­yitin ve hattâ mazotun bu uzak şehir­lere kara vasıtalariyle nakli masrafı ortadan kalkacaktır.Yalnız bu yakıt­lardan tasarrufumuz nakliye mas­rafları dahil senede en aşağı 200 milyon liraya baliğ olacaktır.

III  Keban barajının .vereceği elek­trik enerjisi şarkta büyük ve küçük çeşitli sanayiin doğmasına hizmet ede­cektir:

 Birkaç seneden beri şarkta kuru­lan ve kurulmakta olan birçok fabri­kalar ve bu arada meselâ; Erzurum,Erzincan, Malatya, Elâzığ, Kayseri şe­ker fabrikalariyle, Erzurum, Elâzığ, Si­vas çimento fabrikaları, Keban barajının ucuz elektrik enerjisi ile çalışacakve bugün enerji istihsali için, garptan büyük nakliye masraflariyle   nakledi­len kıymetli kömürlerimiz de hem ta­sarruf edilecek ve hem de bu kömür­leri nakleden trenlerimiz serbest kala­rak başka işlerde kullanılacaktır.

 Şarkta, meselâ; Erzurumda, Kars-ta, Bitliste, Muşta, Karakösede  kurul­makta elan ve kurulacak olan büyüket kombinaları ve yeni kurulacak ci­lan yün yapağı, yün dokuma .ve deri işleme fabrikaları da Kebandan ala­cakları ucuz enerji ile şarkın bu tabiî kaynaklarını kıymetlendirecek ve yur­dun bu sahadaki ihtiyaçlarını geniş Ölçüde karşılayacaktır.

B  Keban barajı fezeyanları önliye-cektir:

Yurdumuzun coğrafî durumu, bol dağ­lık arazide kar ve yağmur yağışlarının zaman zaman sağnak halini alarak, dere, ırmak ve nehir mecralarını ta­şırmasına sebep olmaktadır.

Bilhassa Fırat ve Dicle nehirlerinin ani taşmaları, yalnız yurdumuzda mü­him sel felâketlerine sebep olmakla kalmamakta, Elcezireden geçerek Bağdad ve hattâ Basra gibi komşu mem­leketlerin büyük şehirlerini de basarak büyük zararlara sebep olmaktadır.

Barajın arkasında toplanacak su, ani tuğyanları tanzim edecek ve barajın önünde kurulacak santrllerdeki tür­binlerden ve svaklardan muntazam bir seviyede akmasını sağlayacak, bu suretle taşkınların önüne geçilecek ve senede milyonları bulan zararlar ön­lenecektir.

C  Keban barajı, geniş bir sahayı sulayacaktır.

Bu baraj, hududumuza kadar büyük ovaları sulayacak, geniş pamuk tarla­larımız, zeytin ve fıstık bahçelerimiz, pirinç çeltiklerimiz ve büyük haraları­mız bol suya kavuşacak ve Fırat'ın geçtiği bu sahaların verimi yüksele­cektir.

D  Fırat üzerinde seyrüsefer kabil olacak ve ucuz nakliyat yapılacaktır:

Gerek Keban barajının gerisinde top­lanacak su üzerinde, gerekse barajdan itibaren hududumuza kadar imtidat eden sahada bugün keleklerle ve basit vasıtalarla yapılan su nakliyatı, Misisipi'de, Amazonda ve Kongoda olduğu gibi çarklı gemilerle yapılabilecek ve bu havalide, bugün pahalı olan kara nakliyatı, Fırat üzerinden yapılacak ve hem de ucuzlayacaktır. Bu kolay nakliyeden bilhassa, Elâzığ,  Malatya, Urfa, Gaziantep havalisi çok istifade edecektir.

NETİCE:

 Fırat üzerinde Kebanda yapıla­cak baraj ve hidro-elektrik santrali ilebu  santralın   enerjisini     nakledecekolan yüksek tansiyonlu hava hatları­nın maliyeti bütün ilaveleriyle beraber1.000.000.000   (bir milyar)   Türk lirası­na malolabilecektir.Bu baraj yalnız elektrik santra­linde senede 4.000.000.000    (4 milyar)
kilovat saat enerji istihsal    edecektirki, yüzde 4 faiz, yüzde 3 amortisman,yüzde 2 bakım ve yüzde 1 işletme mas­rafı ile senede 100.000.000 (100 milyon)liralık masrafa mukabil üretilecekolan (4 milyar) kilovat saatin   beherkilovat saati 2,5 kuruşa malolaeaktır.Bunun üzerine, beher kilovat    saatteyalnız (5) kuruşluk bir kâr ve istihlâkvergisi hesap ettiğimiz takdirde sene­de 200.000.000   (200 milyon)   lira    safikâr meydana gelecektir ki, bu suretlesantral kendisini 5 senede ödeyecek­tir.

Büyük bir memleket dâvasını halleden bu muazzam projenin tahakkukuna karar veren hükümetimize ve bu u-ğurda çalışan mühendislerimize ve işi taahhüt eden müesseseye başarılar di­lerken, teşebbüsün azameti ve yurda sağlıyacağı geniş kalkınma ve refah karşısında heyecan ve meslekî sevinç duymaktayız.

Bilginin Bilmedikleri 2/8/1957 tarihli (Zafer) den :

Rahmetli Kenan Öner'in «evraki met­ruke» si mey anında, «Millet Partisi» de vardır. Bu bir ayrılıkçılık (dissi-dans) hareketinin, siyasî uzviyetimi­zin münasip mafsallarına yerleşmiş artritik ve rümatizmal tezahüründen ibarettir. İçtimaî bir mesnedi yoktur, iktisadî bünyemizden gelen herhangi bir mucip sebebi yoktur, ideolojik ve sosyal temel namına ise, herhangi bir şerh yahut kayda rastlanmıyacak ka­dar, bunlardan muarrâ ve muaf bulun maktadır.  Zamanla,  bu garabetten, herhalde eser kalmıyaeaktır. Fakat bugün için, partiler kütüğünde o da mevcut olduğu ve bir demet mebusa malik bulunduğu için, ille iyrabda yeri olduğu iddiasındadır.

Bakalım! Önümüzdeki seçimlerde, bü­tün çamaşırlar dere boyunda ve açık havada yıkanacağından, millet, bu kullanışsız peşkire ne türîü bir ciheti istimal tâyin edecektir.

Zaten, şu sıralarda, muhalefetler, fir­ma ve flamalarını başa sürüp her ta­rafta büyük üniformaları ile dolaştık­larından, Fethi Çelikbaşlar idaresinde­ki Hürriyetçiler kafilesinin yakında, hiç değilse kıdemce onlara tekaddünı eden Milliyetçilerin cülus olaylarını yadırgamamak lâzımdır.

İştebü alayın içinden Ahmet Bilgin, Meclise bir soru takdim ederek Ankara Müddeiumumisi hakkında bu zatın Devlet Reisinin nezdinde neden çağrıl­dığını tahkik etmiş olmak için ma­lûmat edinmek istemiştir. Suale verdi­ği biçim budur amma, yüklediği mâna başkadır. Bu mânaya göre, Bilgin, Müddeiumumiyi töhmet altında tut­makta ve sualini de derhal gazetelerde neşrettiğine göre, teşhir eylemektedir.

Müddeiumumi, hilafı hakikat olan bu iddiayr, Basın Kanununun husuâ mad desine dayanarak derhal tekzip etmiş ve bu suretle, asıl Ahmet Bilgin'in dü­rüst olmıyan bir fiilin faili bulunduğu anlaşılmıştır.

Fakat, Bilgin bu. Hiç öyle bir kere tö­kezlemeden yılar mı? Derhal, ikinci sual takririni kaleme alarak, bunu da gazeteleer emanet etmiştir. Bu ikinci takririnde, Adalet Vekilinin muaheze eylemekte ve bir müddeiumuminin, ne cüretle bir mebusun takririne, hem de içindekini tekzip etmek suretiyle, ale­nen cevap verebileceğini sormaktadır.

Hele Adliye Vekili yahut müddeiumu­mi bir daha cevap versinler.. Bilgin'in önündeki bloknotta kâğıt bulunduğu müddetçe, Meclisin sual müessesssi, otomatik tabanca gibi, Bilgin'in lehine işlemekte devam edecektir. Zira, Bil­gin'in parlâmento teamülünden anla­dığı budur!.

Ayrıca gözden kaçmamıştır ki, Bilgin" in bu menkıbesini desteklemek bah­sinde burada ve İstanbulda, binevi siyaset şamatalarının tezgâhdarhğım seve seve yapan gazeteler kusur et­memişler ve sanki muazzam bir yeni faaliyeti olmuş gibi muhalefetler limited şirketinin, derhal Bilgin'in si­yasi kabadayılıklarına geniş bir tedavül sahası açmışlardır.

Bilgin, ikinci takririnde hiç böyle şey olur mu, demek istiyor, ben Adalet Vekiline sual tevcih ettim, bana müd­deiumumi cevap veriyor! Ben ki bu işin Mecliste yapılmasını istedim! Na­sıl olur da bir mebus olan ben, bir müddeiumumi parçası tarafından tek­zip edilirim?» Ve tepinir gibi, karşısı­na, Vekilin çıkmasını istiyor. Kendisi, sorusunu matbuatta neşretmekten çe­kinmiyor. Bu soruya cevap verilinceye kadar geçecek müddet zarfında, yaptı­ğı isnat veya hakaretlere, alâkadarın tahammül etmesini istiyor. Maksadı, icradan herhangi bir hususta malû­mat almak değildir. Hayır! Şerefli va­tandaşları töhmet altında bulundur­mak pahasına dahi olsa, aleni politika yapmaktır, âmme muvacehesinde, is­tediğini dilediği gibi itham eylemektir. Tâ, cevap verilip, dediklerinin aslı ol­madığı anlaşılmcaya kadar...

Arada geçen müddet zarfında, töhmet yahut hakarete uğrayan susacak ve Meclisin 'açılıp hükümetin kendini müdafaa etmesini bekliyecektir.

Bilgin, zannediyor ki, bu böyle olmalı ve kendine dilediği vatandaşa dil uzatma hakkı, hem de müddete bağ­lanarak verilmelidir. Hakaret ve yalan babında, iycar mukavelesi gibi bir şey! Sonra bunun sökmediğini alâkadar Müddeiumuminin taşı gediğine koydu­ğunu görünce, basıyor feryadı ve baş­lıyor esas hukuktan, parlâmento tea­mülünden yalan behsetmeye!

Sanki anayasa, esas haklar, Parlâ­mento usulleri v.s. Ahmet Bilginlerin akıllarına geleni yapmalarını teshil ve bu maksada hizmet için tasavvur ve imâl olunmuş garabetlerdir!

Yok böyle şey!

Fetvadan geçilmiyor! Muhalefet, işin kolayını buldu. Hangi münasebetsizliği yaparsa yapsın, soluğu Demokrasi fetvahanesinde alıyor... Ondan son­rası kolay! Elcevap; olur! Elcevap: Olmaz! Çok çekebildiğin tarafa... Am­ma devlet varmış, anayasa varmış, bunların hiç ehemmiyeti yok. Zaten hücum etmedikleri, çamura sürüme­dikleri hiç bir mefhum kalmadı. Ve hepsi, cani azizleri iktidar ile ya­kında muammer olsun diye şu zaval­lı Demokrasi» nâmına!

İktisadî Reihn

Yazan : Habib Adib Törehan

3/8/1957 tarihli   (Yeni İstanbul) dan :

Cumhuriyetin kuruluşundan beri eski zamanlardan kalma iptidaî usuller­den ayrılarak yeni bir iktisat sistemi­ne dayanmak lüzumunu daima hisset­tik. Fakat, eski zihniyetlerden bir tür­lü ayrılmadığımızdan ve prensiple­re dayanan esaslar vazedemediğimizden büyük müşküllerle karşılaştık. Onun için otuz beşinci senesini idrak deceğimiz bu. devrede, İktisat ve Ti­caret Vekâletine gelen ve gidenlerin adedi bu senei devriye kadar fazladır.  Biz saymadık. Fakat îzmir Fuarında hiçbir Vekile iki sene nutuk söylemek imkânı olmadığını çok defa okuduk. Bunlarda mübalâğa olsa bile, muhak­kak olan bir şey varsa gerek eski ve gerekse yeni iktidar hükümetlerinde en çok vekil değiştiren Vekâlet İkti­sat ve Ticaret Vekâleti olmuştur. Biz bugün bu makamı işgal edene muvaf­fakiyetler diler ve yerinde fazla kal­masını dileriz. Çünkü Vekiller değiş­tikçe iktisadi rejim dediğimiz şeyler de değişmekte ve bu suretle huzursuz vaziyet hâsıl olmaktadır.

Halbuki en çok huzura ve bilhassa sü­kûn ve istikrara muhtaç olan şey ik-tisarî hâdiselerdir. Bunların mütema­diyen değişmeğe .ve memleket iktisa­diyatının bir tecrübe sahası olmağa tahammülü yoktur. Biz iktisadî işleri­mizde keşif ve icatlardan ve zekâmıza dayanacak buluşlardan çekinmek mec buriyetindeyiz. Bugün Avrupa camia­sına dahil bulunan memleketlerin hemen hepsi bizim vaziyetimize düşmüş ve bunu atlatmışlardır. O halde on­ların tatbik ettiği usullerden bizim için kabili tatbik olanlarını aramak, bulmak ve iyi esaslara dayanacak bir surette tatbik' etmek iktiza eder.

Hitler iktidara geldiği zaman, onun takip ve zulmünden kaçanlardan ba­zıları da bize 'gelmişlerdi. Bunların .içinde fikir ve mütalâalarından cid­den istifade edeceklerimiz vardı. Te­menni ve arzu ederdik ki, onların de­laletiyle İktisadî sistemimizde esaslı bir değişiklik olsun ve ondan sonra artık sık sık değişikliklerden vazgeçil­sin.

Eseüe spyliyebiliriz ki, Sayın Reisi­cumhurumuzun İktisat ve Ticaret Ve­kili bulunduğu zaman alınmış olan bu Almanlardan bilâhare lâyıkiyle istifa­de edilemedi., Bürokrasi cihazımız .bu husustaki imkânları kaldırdı. Ondan sonra gelen büyük harp ve harbi ta­kip eden senelerin karışık vaziyetleri, iki seneden fazla devam eden kurak­lık bizi büyük .müşküllerle karşılaş­tırdı ve biz bu müşküllerden kurtul­mak için kendi kendimize yollar ara­dık. Bunların birer çıkma zolduğunu gördüğümüz zaman yeni çarelere baş vuruldu ve bu suretle çıkmazlar ço­ğaldı ve zorluklar arttı.

Şimdi birçok memleketlerin yaptıkları ve iyi neticeler aldıkları şeyleri, ara­dan uzun bir zaman sonra kabul et­mek istiyoruz. 'Hatanın neresinden olursa olsun geri dönmek muhakkak ki iyi bir şeydir. Boş ve faidesiz ısrar­ların yapmış oldukları zararları ha­fifletir. Fakat bunun için her şeyden evvel işin ciddî bir surette tetkiki ve kabilse daima söylediğimiz gibi ecnebî bir memleketten bir iki mütehassıs getirterek bunların, bu işlerde çalış­tırılması çok îaideli olacaktır. Fakat bu mütehassısları piyasadan topla­mak, yahut bulunmalarını, çok defa bu işle .fazla alâkadar olmadıklarını göstermiş olan sefaret veya dış teşki­lâtımıza değil, bu adamları getirtece­ğimiz memleketin, salahiyetli mercile­rine tevdi edecek olursak, iyi ve müsbet neticeler elde edeceğimize kuvvet­le inanıyor ve tekrar tavsiye etmeği bir vazife biliyoruz.

Bu sayede, hiç olmazsa, bundan son­ra iktisadî ve ticarî rejimimizde ebe­dî olmamakla beraber, her an deği­şen usûllerden uzaklaşır ve bir istik­rar temin edebilirsek her halde iyi bir vaziyet sağlamış birçok fena ve üzü­cü hâdiselerin artmasının önüne geç­miş olabileceğiz. Onun için artık ikti­sadî rejimimizin ana hatlarını geçici bir hal diye değil, umumî hayatımı­zın esası olarak vazedebilirsek, bü­yük işlerimizden birini başarmış ve önümüzdeki yolun manialarını kaldır­mış olacağız.

Bir Elin Tarihçesi

Yazan :  Hüseyin  Cahit Yalçın

3/8/1957 tarihli (Ulus) tan :

Gazetemizin 25 Temmuz 1957 tarihlî sayısında, «havadan sudan» gibi mü­tevazı bir isim altında, bu köşede Ha­lim Büyükbulutun Öyle bir karikatü­rü çıktı ki sanat tarihimizde bir şahe­ser olarak gelecek nesillere intikâl et­mek şerefini ihraz edecektir. Karika­tür, iki el resminden ibarettir. Solda, Demokrat Partinin büyük bir gösteriş ve meydan okuyuşu ile dimdik yükse­len meşhur eli ki karikatürün «dün» kelimesinin üstünde azamet ve gurur satıyor. Sağda, bu el, sarkmış koca parmaklarıyla büyük bir avuç teşkil ederek etraftan sadaka bekler gibi uzanmıştır. Altında da «Bugün» keli­mesi yazılıdır. Şimdiye kadar gördü­ğüm yabancı yerli karikatürler için­de beni bu derece mütehassis eden, hayran ve meftun bırakan bir sanat eseri hatırlamıyorum.

Bu iki el Türk Milletinin tarihinde en sene gibi bir zaman içinde oynayan siyasî ve içtimaî facianın bir tarihi­dir. Bizde uyandırdığı tesir ile büyük bir vazife ifa etmiştir. Bir ibret levha­sı olarak istikbale intikâl edecektir. Bu dik, mağrur ve muhteşem eli Türk milletinden af ve merhamet yalvara­cak bir duruma düşüren'kudret muhit te bulduğu mukaveme ve şiddet değil­dir.

Bu eli kırmak için Türk Milleti kanun suz  yollara,  şiddete  kaçan  mukavemetlere, komple ve isyanlara başvur­madı. Bu bizim ahlâk ve karakteri­mizde, çok şükür mevcut olmayan bir sapıtganlıktır. Türk Milleti sabır be sükûnu, doğr usezişi, ince zekâ ve anlayışı, fıtrî büyüklüğü ile onu böy­le .af ve merhamet dilenir hale getir­di. Şiddet milletten değil mağrur el­den geldi. Hattâ bir aralık örfi idare şeklini bile alan bu el, milletteki asıl hak ve hürriyet aşkını söndüremedi. El başımıza vurmak istedikçe gördüğü dilsiz takbih ve muahezesini manevî havası içinde zayıf düştü. Bu, bütün diktatörler için muhakkak olan bir âkibetin ifadesidir.

Bazı ukala ağızlarda Türk Milleti çok haksız ve yakışıksız bir itham altın­dadır. Bizim halkımız demokrasiye lâ­yık değildir, derler. Bugün bu . söze kızmak değil gülecek mevkideyiz. Çün kü demokrasiye lâyık olmıyan bir heyet varsa, görülüyor ki o Türk Milleti değil, Demokra Parti namı altında toplanan ve içimizdeki aydın ve ileri unsuru temsil etmek iddiası arkasına gizlenerek tahakküme aklkan zümre­dir.

Türk vatandaşı ilk vazifesi olan se­çimlere uzak ve yabancı mı kaldı? Hüküm sürmekte olan rejime ve «Şef» e karşı çıkmış bir partiye oy vermekten mi korktu? Bilmediği ve tanımadığı kimseleri iktidara getirir­ken hür bir programın ruhuna işti­yak ve bağlılık delili mi vermedi?

1950 de Demokrat Partiyi tercih eden kütle yalnız parti mensupları değildi. Tarafsız bir millî çoğunluk idi. Fakat bu çoğunluğu bir «kösemen» arkası­na takılarak şuursuzca yürüyen bir sürü olmaktan uzaktı. Yeni iktidar­dan vaadettiği şeyleri bekliyordu. Ye­ni iktidar işte bu yanık, bu yetişmiş hak ve hürriyetin ne olduğunu anla­mış çoğunluğu kendisinden uzaklaş­tırdı.

Demokrat Parti iktidara geldikten sonra kuvvetleneceği yerde zayıfladı. Çünkü hür vatandaşları hayal kırık­lığına uğratıyordu. En gözde demok­ratlar içinde bütün dünya nimetleri­ni istediklerine bahşedebilecek parti­den çekilen vatandaşlar bir ibret ör­neği olarak meydanda duruyor. Demokrat Parti zayıfladıkça şiddete başvurdu. Kalb ve ruh yoliyle kazana­mayınca mide yoluna saptı. İdarî kaabiliyetsizliğini örtmek için hakikat­leri inkârdan başlıyarak reklâmcılığa kalktı ve nihayet, işte vaktiyle «ye­ter» diye havaya dikili el oy yalvaran boş bir avuç haline geldi. İşte bütün bu acı realite sanatkârın çizdiği iki el içinde yaşamaktadır.

İnönüye açık mektup Yazan:  H. Edib Törehan

5, 6, 7, 14/8/1957 tarihli (Yeni İs­tanbul) dan :

Çok saygı değer Paşa Hazretleri,

Ben de, birçok Türk vatandaşı gibi, zâtı devletinizi İstiklâl Harbinden, Lo­zan müzakerelerinden, Atatürkün ida­resi zamanında hükümet reisliğiniz-denberi gıyaben tanır ve hakkınızda sevgi ve saygı taşırım. Şahsen tanı­mak şerefini; Yeni İstanbul'u çı­karmazdan kısa bir zaman evvel ka­zanmıştım. O zamanlar İstanbul Vali ve Belediye Reisi bulunan Dr. Lütfi Kırdar Bey bir gün bana telefon ede­rek, beni tanımak arzusunu izhar et­tiğinizi ve iki saat sonra Dolmabahçe sarayında beklediğinizi bildirdi. Mu­ayyen zamanda, Kırdar Beyin de hu­zuru ile nezdinize geldim. Bittabi en mühim nokta, Yeni İstanbul'u ne için çıkarmak istediğimin izahatını al­mak clduğundan, zâtıâlinize, hayatı­mın hikâyesinden başlayarak, bu hu­susta izahat verdim. Eski bir gazete­cinin oğlu sıfatiyle, tamamen bitaraf ve hiç bir tesir altında kalmıyacak bir gazete çıkararak, memleket idaresin­deki reforma, inkılâba ve bilhassa memleketin kültür ilerlemesine çalış­mak istediğimi, hiç bir hırsım olma-'dığmı, bütün mevcudiyetimi buna sarfedebileceğini arzettim ve bilhas­sa zâtıâlinizi yakın tanıyanların, mem lekette demokrasinin sağlamlaşması için kat'î karar vermiş olmanızdan dolayı böyle bir gazete çıkarmak eme­linde  bulunduğumu  ilâve eyledim. Çok münasip olduğunu, böyle bir ga­zeteye ihtiyaç bulunduğunu ve mu­vaffakiyetler dilediğinizi söylemek ne­zaketinde bulundunuz. Hakkında, doğ­ru veya yanlış birçok sözler söylen­miş olan Yeni İstanbul çıktıktan scnra bir gün 1950 seçiminin hararet­li bir zamanında, bugünkü Vali ve Be­lediye Reisimiz, Prof. Dr. F. K. Gökay bana sabahın yedisinde telefon ede­rek, partiniz umumî kâtibinin beni görmek istediğini, fakat derhal Ankaraya avdet mecburiyetinde bulun­duğundan, kendisini memur ettiğini söyliyerek, mebus olmak için adaylığı kabul edip edemiyeceğimi sordu. Ben, Cumhuriyetin kurulduğu bir zamandanberi iktidarda bulunmuş bir partinin tekrar kazanacağından âdeta şüphe etmiyordum. Onun için mebus­luk teklifi, bana artık mebus olduğum fikrini vermişti. Vali ve Belediye Re­isimize, hiç bir partiye girmiş veya çıkmış olmamaklığıma rağmen, parti­nizin gösterdiği bu teveccüh ve iti­mada teşekkür ettiğimi, ancak bitaraf bir gazetenin sahibi olduğumdan, bu teklifi kabul edemiyeceğimi bildirerek beyanı itizar ettim.

Kısa bir zaman sonra bir kaç gün için Ankaraya gitmiştim. Benim geldiğim haber alınmış olduğundan, köşke da­vet edildim. Karşı karşıya kakao içtik. Bana, seçimi kazanıp kazanamıyacağınıza dair düşünce ve ihtisaslarımı sordunuz. Daha ziyade hariçte bulun­duğumdan dolayı, parti hayatımızın iç yüzünü bilemediğimi, buna rağmen, en eski bir partimizin kazanmasını kuvvetle tahmin ettiğimi, fakat kahir bir ekseriyet kazanmasının da hic taraftarı olmadığımı bildirdim. Beni bu mülakatta, size memleketim na­mına müteşekkir eden hâdise, bu ka­dar bir zaman ikbalden sonra, şimdi hakikkî demokrasiye yakışacak bir su­rette .seçimin ve millet hükmünün neticesini beklemeniz ve bu hususta, her politikacı gibi heyecan duymanız olmuştur. Bizde, ilk Meşrutiyet zama-nmdanberi seçimler zahirî bir man­zara arzettiklerinden ve buna muhte­lif şekillerde müdahale edildiğinden, şimdi de seçimde artık böyle bir şey olmayacağına dair bir kanaat elde etmiş ve demokrasimiz namına se­vinmiştim. Bu, çok büyük tehalükle beklenen se­çim yapıldı. Bunun tamamen müda­haleden masun bir şekilde olduğunu herkes teslim eder. Bundan dolayı Parti Başkanı ve Devlet Reisi sıfa-tiyle size ve partide o zamanın hükü­met reisi ve büyüklerine herkesin mü­teşekkir kaldığını zannediyorum. Eğer bu  tahminimde yanılıyorsam, ben bir Türk seçmeni sıfatiyle, kendimin- te­şekkür ve memnuniyetini bildirmeği bir vazife biliyorum.

Seçim günü, hem reyimi vermek hemde vaziyeti görmek için, reyimi ata­cağım mahalle gitmiştim. Orada gör­düğüm manzara, demokrasimiz namı­na bende çok büyük ümitler uyandır­mıştı. Önümde bir kibar, hanım, ar­kamda, hamal olduğunu tahmin etti­ğim bir vatandaş kuyruk olmuş, sıra­mızı bekliyorduk. Hiçbir kimse, kime reyini vereceğini söylemiyor; bunu, muazzez ve kudsî bir emanet gibi, oy sandığının basma kadar kendi içinde saklıyordu. Avrupada geçen otuz beş senelik hayatımda, bu kadar nezih ve kibar bir seçimi, en medenisinden, Balkan demokrasisine kadar hiç bir yerde görmemiştim. Nihayet ilk neti­celeri ertesi gün ve bütün umumî vaziyeti de kısa bir zamanda öğren­dik. Demokrat Parti, belki pek çokla­rının ümit etmedikleri kahir bir ek­seriyetle seçimi kazanmış ve millet iradesiyle. iktidara gelmiş bulunuyor­du. Milletin bu arzu ve iradesine mu­tavaat etmek lâzımdı. Çünkü «Hâki­miyet milletindir» ana kaidemize he­pimizin mutavaatı lâzımdı. Nitekim bu suretle de hareket edildi.

Fakat sonra? Bunu da, müsaade eder­seniz, ikinci mektubumda  arzedeceğım.

III  Muhterem Paşa Hazretleri,

1950 seçimi ile, Cumhuriyet devrimi­zin başlangıcmdanberi memleket mu kadderatmı elinde tutmuş olan bir parti çekiliyor ve yerini, milletin arzu ve emeliyle, yeni bir partiye, Demok­rat Partiye tevdi ediyordu. Bu seçim­de D. P. ile'C. H.-P. nin mebus nam­zetlerinin aldıkları oylar arasında o kadar  büyük  bir  fark yoktu.  Fakat, seçim sistemimizin icapları, intihap dairelerinin büyüklüğü, böyle bir. ne­tice vermişti. Buna itiraz olunamazdı. Çünkü, eski iktidar tarafından yapıl­mıştı.

O halde, C.H.P. nin, kaderine razı olarak, müşahit mevkiine geçmesi ve Mecliste ufak bir ekalliyet haline gel­miş olmasına rağmen, mantık ve bil­giye istinat eden tenkid ve münaka­şalarla mevcudiyetini hissettirmesi icap ederdi. Esef ve hüzünle söyliyebilirim ki, vaziyet böyle olmamıştır. Seçimi takip eden günlerde, ilk Mec­lis toplandıktan ve ilk iktidar parti-hükûmeti teşekkül ettikten sonra, Mecliste kongre toplantıları vesilesiy­le, memleketin en ücra köşelerinde, açık ve kapalı yerlerde, basın toplan­tısı namı altında, bütün matbuatla büyük bir tenkid ve münakaşa devri açıldı.. Ben ve kanaatimce benim gi­bi düşünenler bu münakaşaları hiç de.iyi karşılamamışlardir ve bunun, memleket iç ve dışında büyük zarar­lar verdiği fikrindedirler. Yanılıyor-sam, yalnız kendimin bu fikirde ol­duğumu söylemekle iktifa edebilirim. Bizim dış memleketlerde, tarihten kalmış düşmanlarımız vardır. Bunlar, Atatürk inkılâbının bütün şan ve şe­refini kirletmek için çalışırlar. Daha geçenlerde, İzmirde doğmuş bir Yu­nanlı, Almanyamn en çok okunan bir gazetesinde hayatını nakletmeğe baş­larken, hiç lüzum olmadığı halde, Kurtuluş Harbinde amcalarının nasıl öldürüldüklerini anlatmakla başlamış­tı. Asırlarca Türkiyede yaşadıkları ve servet kazandıkları halde, sonra ne­den bu hale duçar olduklarını söyle­miyor; yalnız bizleri küçük düşürmek için uğraşıyordu. Zenginin lâkırdısı züğürdün çenesini yorar misali, sa­atte bilmem kaç bin dolar kazanan bu İzmirli sabık vatandaşın hikâyesi hem yüz binlerce kişi tarafından okundu; hem de herkes çenesini yorarak baş­kalarına anlattı.

Bu tek misali pek çok arttırabilirsiniz. O halde bizim her zamandan ziyade, memleket içinde yapacağımız tenkidlerde ihtiyatlı olnıaklığımız icap eder­ken, biz artık hürriyet elden gitti ve gidiyor diye haykırmağa, memleketi­mizde haksızlıkları anlatmağa basladik. Memleketin mukadderatını uzun seneler idare etmiş ve başında zâtı vâlâlan gibi bir şahsiyet bulunan bir parti, bunu her yerde tekrarlıyarak bildirirse, artık bunun hariçte aley­himizde propaganda yapanlara ne ka­dar büyük yardımlar edeceğini izaha ihtiyaç yoktur.

Bizim kanaatimizce, bir memlekette iktidara gelmiş olan bir hükümete, eğer bu iktidarı milletin rızasiyle el­de etmiş ve .bu hususta hiç bir kuv­vet kullanmamış ise, memleketin her ferdinin yardımda bulunması ve mu­vaffak olmasına çalışması lâzımdır. Çünkü, bu iktidar, işbu kuvveti mil­letten almıştır. Milletin ister az, ister çok olsun, bir ekseriyeti, ona idareyi teslim etmiştir. Buna rey vermemiş ve bunu istememiş olanlar için, artık yeni seçim devresini beklemek; Mec­lise gelen kanunlar için eğer tenkid edilecek noktalar varsa, bunları izah etmek ve memleektin idare teçhizatı­nı gözden uzak tutmamaktan başka bir çare yoktur.

Halbuki, bizde hiç de bu suretle ha­reket edilmemiştir. Demokrat Par'i iş başına geldiği zaman, memleketi, ideal addolunacak bir vaziyette alma­mıştır. Yapılacak .pek çok şeyler mev­cut bulunuyor; fakat bunlar için im­kân bulunamıyordu. O halde, yollar aramak, iyi teşebbüslerin el birliği ile ortaya gelmesine çalışmak lâzım ge­lirken, binirci devrede daha belli baş­lı bir muhalefet yokken, her tarafta, yeni hükümeti küçük düşürmek, onun her yaptığını fena göstermek tarafı­na gidilmiştir. Biz, bir çok memleket­lerin demokrasi ve kültür sahasında çok ilerlemelerine rağmen, bizde ol­duğu şekilde böyle tenkidler yaptık­larını görmedik ve o memleketlerin, sözün kıymet ve ölçüsünü bilmelerine rağmen, bizde olduğu gibi bu kadar ileri gittiklerine şahit olmadık.

Buna rağmen, her gün daha fazla söylemek ihtiyaç ve arzusu ile mü­temadiyen hürriyetsizlikten şikâyet ettik. Halbuki...

Bunu da, hakkımızda vaktiyle gös­terdiğiniz teveccühten ve onun bu­gün de baki kaldığından ümit var olarak arzetmeyi, müteakip mektubuma bırakıyorum.

Pek muhterem Paşa Hazretleri,

Memlekette demokrasinin yerleşmesi hakkındaki kanaatinizden dolayı şah­si'hürmetimin sonsuz olduğunu, ev­velki yazılarımda bildirmiştim. Çünkü memleketimiz ancak hakikî demokra­siye nail olmak sayesinde ilerleyebi­lecektir. Bütün memleketi sevenlerin aynı düşüncede olduğunu tekrara da ihtiyaç yoktur.

Hakiki demokrasinin de en mühim ve kendisinden hiç ayrılmay.an. bir şartı, hürriyettir. İşte, başta zâtı devletiniz olduğu halde, bütün partinizin eh mü­him şikâyeti bu noktada toplanmakta ve hürriyetin bulunmadığı iddia edil­mektedir. Biz şimdi burada, hürriye­tin eskiden daha çok mu yahut da az mı olduğunu münakaşa etmek is­temiyoruz. Çünkü, bu münakaşalar dan memleket ve millete hiç bir faide gelmemektedir. Ancak, çocukluğu­muzun bir kısmını istibdad devrimiz­de geçirmiştik. Sonra da Hitler za­manında beş altı seneyi Almanyada yaşamıştık. Gençliğimizin geçtiği hür Almanya, ile, hürriyete sahip olduğu­nu iddia eden Hitler Almanyasmdaki farkları mukayese ettiğimiz zaman, hakikî hürriyetin ne olduğunu daha iyi anlamak ve mukayeseler imkânı­nı bulmuştuk. Hitler Almanyasmda bir muhalif fikrin en nezih bir suret­te yazılmasına veya bir toplantıda söy lenmesine en ufak bir imkân yoktu. Hattâ, etraf jurnalcılarla dolu oldu­ğundan, fikrinizi, dost telâkki ettiğiniz birine söylerseniz ve bu sözünüz du­yulursa, derhal en ağır cezalar tatbik olunurdu. Buna mukabil bizde, Ata­türk zamanındanberi, nezahet daire­sinde yapılan tenkidlerden dolayı hiç bir kimsenin herhangi bir cezaya du­çar olduğunu zannetmiyorum. Nâçiz şahsiyetimi bilmekle beraber, mem­leket dâvalarında düşüncelerimi söy­lemekten çekinmediğimden, tek par­tili zamanımızda bunu makale olarak yazamamıştım. Yazsam bile hangi gazetenin kabul edeceğini bilemiyor­dum. Onun için, 1931 senesinde Avrupada yaptığım tetkiklere dayana­rak, memleketimizde bir kitapçık neşretmiştim. Kitabın adı «Almanyada Siyasî Fırkaların Programları» dır. Bunun ilk sözünde, Hitlerden evvelki Almanyada bulunan kırk küsur parti­nin çokluğundan bahseder ve bunun, diktatörlüğe doğru bir gidiş olduğunu anlatırken, tek parti ile de demokrasi olamıyacağmı açıkça bildirmiştim. Ka­nunen verilmesi icap eden yerlere ve­rilmiş ve piyasada satılmış olan bu kitaptaki bu sözlerimden dolayı ba­na hiç dokunan olmadı. Aradan geçen iki buçuk sene, bu çok partilerin mü­cadelesinden, Hitler'i diktatör olarak ortaya çıkardığı gibi, bizde de, kita­bın intişarından on altı sene sonra ilk muhalefet partisi kurularak artık tek fırkadan ayrılmak imkânı bulun­muştur.

Ben şahsî kanaatime dayanarak, biz­de hürriyetin yokluğundan değil, faz­lalığından şikâyet edeceğim. Hürriyet
eğer kültür ile imtizaç etmez ve bir­likte yürümez ve başkalarının hürri­yeti ile tahdit olunmazsa, herhalde
ezici ve tahripkâr bir tesir yapar.Halbuki, bizde hürriyetin kültürel ta­rafı fazlaca nazarı itibara alınmadı­
ğından, hürriyet adına pek çok fena hâdiseler olmaktadır. Misal mi arzubuyuruyorsunuz?Kadınlarımızın,

Cumhuriyetin kurulmasmdanberi ge­çen zaman içinde bazılarının büyük anne olmalarına rağmen, el'an haki­kî hürriyetten istifade edememeleri, şehir içinde bile biraz açıklara gide­ni em e I eridir. Halbuki, kanunlarımız bunları en iyi haklarla teçhiz etmiş­tir. İsviçre gibi bir demokrat memle­kette, büyük nine değil, genç ve gü­zel bir kız, ormanlar içinde yalnız başına dolaşabilir; korku ve tecavüz hatırına gelmez. Halbuki, bu kız ve kadının henüz siyasî haklarından ba­zıları verilmemiştir. Seçmek ve seçil­mek hakları yoktur. Bizde ise, kız ve kadınlarımızın bütün siyasî ve mede­nî hakları verilmiştir. Mebusunu se­çer ve seçilir. Bütün mesleklerde er­keğin hakkına sahiptir. Spor mey­danlarında, âdi tabiriyle, çırılçıplak gösteriler yapar. Fakat Anadoluya git tiği veya şehir içinde dolaştığı vakit, bürünmeğe ve örtünmeğe mahkûm­dur. Çünkü kanunun verdiği haklan, cemiyet ondan esirgemektedir. Bunun sebebi  de,  kültür  noksanlığı  içinde ezilen bu cemiyette hep bir çoklarının fazla hürriyete sahip bulunduklarını zannetmeleri ve başkalarında hürriyet için bir hak görmemeleridir.

Bizde söz ve yazı hürriyetinin, Meş­rutiyetin ilk senelerinde bile ne gibi felâketler getirdiğini, şüphesiz ki, ha­tırlarsınız. Eğer söz hürriyeti, her yer­de ve bilhassa toplantılarda, ağzına geleni söylemek ve yazı hürriyeti, şahsiyat ile uğraşmak, mukaddesata tecavüz etmek ise, o vakit ben böyle bir hürriyetten sarfınazar edeceğimi, şimdiden bilâ perva söyliyebilirim.

Bizde memleketi idare edenlerle idare olunanlar için en mühim dâva, mem­lekette yapılacak bazı işlerin yalnız bir parti veya bir iktidar işi değil, hepimizin işi olduğunu bilmek ve onun için çalışmaktır. Halbuki biz bunu yapmadık ve yapmıyoruz. Yalnız hür­riyetsizliğimizden şikâyet edecek, bü­tün suçları onda arıyoruz. Bu çok mü­him nokta hakkındaki düşünceleri­min izahı için, gelecek mektubumu okumak zahmetine katlanmanızı rica edeceğim.

Çok saygı değer Paşa Hazretleri,

Türk Devleti Sultan Osmanla kurul­duktan ve Sultan Orhan tarafından kardeşi vasıtasiyle ilk teşkilâtı yapıl­dıktan sonra hep askerî sahada çok ilerlemiş ve bu sebepten muharebeyi idare edenler ve kumandanlar daima sivrilmiştir. Büyük zaferlerin verdiği refah ve servet sayesinde memlekette ilim, irfan ve o zamanın hal ve vazi­yetine göre teknik de çok ilerlemişti, bunlar da şahısla kaimdi. Bütün bu hareketlerde hep isim ortaya çıkar, za­ferin mükâfatı ve ilim ve irfanla za­manına göre çok ilerlemiş olan o vak­tin sanatı hep şahsa atfolunur, meç­hul gazilerden, bilinmeyen sanatkâr­lardan hiç bahsedilmezdi.

Bu ilerleme devri bittiği " ve artık mağlûbiyetler tevali etmeğe başladığı zaman da vaziyet aksine olmuş, ka­bahati hiç kimse üzerine almamış, bütün inhitatın sebepleri Yeniçerile­re, idaredeki fenalıklara yüklenmek istenmişti. Vaktiyle çok büyük zafer­ler kazanan ve yeniçerilerin niçin bo­zulduklarının  sebepleri araştırılma-

mış, bilâkis bunların politikaya karış­tırılması neticesinde bu bozukluklar daha artmıştı.

Medeniyete ilk adım addettiğimiz Tan zimatta da yine bütün iyi arzu ve gayretlerimize rağmen şahıs üzerin­de çok durulmuş, o zamanın Sultaniy­le büyük ve çok zeki bir kaç devlet adamından her şey beklenmiştir. Mil­let olarak ileri e m ekliğimiz imkânları aranmamıştı, çünkü eski bir telâkkiye göre her şey, canımız ve malımız dev­let ve hükümete ait addolunuyor ve^ halka verilecek her hak ve yaşama' imkânı, devlet ve hükümetin lûtfu te­lâkki ediliyordu. Hocalarımız bilerek bir menfaat uğrunda, veya bilmiyerek cehalet yüzünden son Sultanları bile Peygamberin yer yüzündeki vekili di­ye gösteriyor ve ona hattâ Allanın gölgesi unvanını vermekten çekinmiyorlardı. O halde ortada mesul edile­cek bir baş yoktu ve herkes, gelen musibetleri kaderin bir tecellisi telâk­ki ediyordu.

Halbuki bizim böyle sefaletler ve mu­sibetler içinde yaşadığımız bir buçuk ssırdan evvelki bir zamanda Avmpa-da insan hakları ilân edilmiş, Cum­huriyet olmasa bile, hükümdarlar tıp­kı bir etiket haline getirilmişti. Her şeyi millet yapıyor ve bütün idareyi elinde tutuyordu. Medenî âlemin bu haline bigâne olmaklığımız ve beş a-sırdan fazla iyi zamanlarından ziyade kötü vakitlerini yaşadığımız saltanat idaresi bizde milletin kendini idaresi sistemi fikrinin doğmasına mâni ol­muştu. Bu halleri bilen büyük Atatür-kün Cumhuriyet idaresini kurmakla ne kadar büyük ve yüksek düşündüğü görülür. Çok geçmiyecek, bir zaman sonra bütün İslâm âleminin bir reh­beri olarak tanınacak olan bu büyük şahsiyeti hepimizin bir kurtarıcı ve önder olarak tanımakta ve ona bü­tün hakları vermekte ve her şeyi on­dan beklemekte hakkımız vardı. Fakat bu büyük adam da kendinin fani ol­duğunu biliyor ve milletin kendi ken­disini idare etmesini istiyordu.

Uzun seneler Atatürk gibi bir dünya şahsiyetinin maiyetinde çalıştıktan sonra sizin bu milletin kendi kendini idare etmesine, yani demokrasiye kavuşmasına herkes gibi taraftar oldu­ğunuz da hiç şüphe eden yoktur. Hat­tâ bu hususta âmil olduğunuzu da pek çokları bilmektedir. O halde uzun seneler tek parti olarak idare olunan bir memlekette yine Atatürkün en ya­kınlarından sevdiği ve saydığı bir şah­siyetin ve arkadaşlarının kurduğu par ti seçimde ekseriyeti kazandığı saman bu mukadderata razı olmak ve etrafı telâş ve ye'se düşürecek hareketler­den çekinmek iktiza ederdi.

Biz eğer her şeyi memleketin idare­sinde başta bulunanlardan bekler kendimiz harekete geçmezsek, o za­man ilerleme hareketlerimiz çok zor olacaktır. Bir zamanlar memlekette en ufak bir şey bile hususî teşebbüse bırakılmıyordu. Her şeyi devletin yap­ması isteniyordu. Zaten başında bu­lunduğunuz partinin en kuvvetli vasıflarından biri de iktisadî devletçi­liktir. Bugünkü iktidar da bir çok ik­tisadî işleri devlet teşebbüsü ve dev­let sermayesiyle yapmaktadır, çün­kü mektubumun başında arzetmiş ol­duğum gibi, her şeyi devletten bekle­mek bizde asırlardır âdet halini al­mıştı. Eğer Atatürkün ufûlünden son­ra C.H.P. idaresi geçen tam on iki senesini bu hususta iyi kullanmış ve milleti hususî teşebbüse alıştırmış ol­saydı, öyle zannediyorum ki, bugünkü iktidar sahayı daha müsait bulacak ve milletin teşebbüs hayatında uğra­şanlarını himaye ile iktifa edecekti. Halbuki bugün âdeta mumla memle­ketin her iktisadî sahası için müte­şebbis ve sermaye aranmakta ve bek-lenmiyerek devlet ve hükümet tara-fından teşebbüslere geçilmektedir.

Şimdi bizim, hepimizin, bu memleke­tin birer evlâdı olarak bu hallere memnun olmakîığımız iktiza edere. Çünkü asırlardanberi beklemiş olan bu memleketin daha ziyade bekleme­ğe sabrı yoktur. Yurdun zenginliğine ve halkının zekâsına rağmen artık geri kalmış millet vasfını üzerinden atması lâzımdır. Benim nâçiz kanaa­timce bizim şimdi büyük hamleleri al­kışlamak ve takdir etmekliğimiz ikti­za eder. Hatalara gelince bunun daha çok fenalarının eski iktidar zamanın­da da olduğunu aramak ve bulmak zor bir şey değildir. Biz bu eski hatalan bir veya bir kaç zata yükleme­nin doğru. oîamıyacağım biliyoruz. Bunda idare tarzımızın ve idare ci­hazımızın büyük tesiri olmuştur. Bu­günkü hatalarda da hep aynı âmili aramak iktiza eder. Biz şimdi her şey­den ziyade hatanın verebileceği za­rarla işin ortaya çıkmasından doğan menfaatleri düşünürsek bunun daha çok büyük ve yüksek olduğunu görü­rüz. O halde şimdi faaliyetten şikâ­yetten ziyade memnuniyetinizi izhar buyurursanız öyle zannediyorum ki, zâtı devletlerine lâyık olan bir insaflı harekette bulunmuş ve birçoklarımızın şükranını çekmiş olacaksınız.

Nâçiz bir vatandaş sıfatiyle düşünce­lerimi arzetmeği münasip, gördüğüm­den, dolayı beni mazur görmenizi rica ederim. Bu maruzatımı daha çok uzat mak kabildi. Fakat hem fazla vakti­nizi, almış olmamak, hem de diğer par­tilerimizin liderleriyle sırf .bitaraf bir gazeteci olarak görüşmek için burada yazıma hitabveriyorum. Bu vesile ile en derin saygılarımın kabulünü ri­ca ederim efendim.

Yeni bir ufuk karsısında

Yazan: Ahmet Emin Yalman 7/8/1957 tarihli. (Vatan)  dan:

Bir aralık hepimizin  üzerine bir ümitsizlik çöktü. Niçin? Çünkü yüz yıl­dır arkasından koştuğumuz: «Filân gider de falan gelirse kurtuluruz» for­mülünün açık  bir iflâsa uğradığını gördük. En son olarak bütün bir mil­let, yeni bir varlığa kavuşmak yolun­daki ümitlerini Demokrat Partiyi bağ­ladı. Bu partiyi hepimiz başımızın üs­tünde taşıdık, fakat iktidarda bir müddet kaldıktan sonra onun da, o mevkie mahsus mutad hastalıktan mâsun kalamadığını elemle gördük. İş yalnız bu elemle kalmadı. «Onun yerine geçmek istiyenlere nasıl güve­nelim? İktidarı ele alınca keyfî yola sapnııyacaklarını nereden bilelim?» diye çok bedbin, tereddütler dolu bir endişe ruhumuzu kemirmeğe başla­dı.

Türk milletinin tarihine bakınız: Ba­şı sıkıldıkça, Önünde yeni yeni ufuklar peyda olur. Bu defa da Allah bizi yeis ve ümitsizlik içinde bırakmadı. Karşımızda yeni ve güzel ümitlerin ufukları açıldı, tekrar geniş nefes al­mağa başladık.Yeni ümit ufuklarının mahiyeti ne­dir? İzin verin de size anlatayım: Namık Kemalin Hürriyet gazetesinin Londrada çıktığı ilk.tarih 1862 yılı ile 1908 arasında bütün bir. millet hürri­yetin bizi her belâdan kurtaracak her nimete derhal kavuşturacak bir sihirli iksir olduğuna inandı. 1908 de Meşrutiyet ilân edildiği zaman illetin bu iman sebebiyle coştuğunu, ne kadar sevindiğini, .ne kadar sevine ve ümitle bayram ettiğini, o günleri görenler bi­lirler .

Ne yazık ki hürriyet derhal anarşi kı­lığına sokuldu, arkasından yen i bir istibdat sökün etti. Birbirimize girdik. Güzel ve yaman bir ülke parça parça elimizden gitti, korkunç ölüm tehlikeleriyle karşı karşıya geldik.

Tek parti devrinde derdimizin devala­rını ikiye çıkardık; Demokrasi ve hür­riyet... «Yeter!» diye bağıran bütün bir millet demokrasiyi kucakladı, sev­di, onun bayrağını açanlardan hudut­suz kredileri esirgemedi. Fakat ne ya­zık ki günün birinde bir prensip ve ideal sistemi ile değil, bölgelere ve şa­hıslara tavizler dağıtan bir maddiyetçi sistemle ve taassup ve cehaleti ok­şama; meyil ve ıstidatlariyle karşı kar­şıya, kaldık. Bu yüzden uğradığımız hayal sukutunu yalnız Demokrat Par­tinin hududu içinde bırakmadık, diğer partilere de sirayet ettirdik, bütün noksanlarına rağmen, demokrasinin şimdiye kadar, bulunan idare şekille­rinin en iyisi olduğu hakkındaki ima­nımız sarsıldı.

Acaba günah demokraside miydi? Ha­yır, değildi. Sadece biz, bunun zemi­nini hazırlamadan, temelini atmadan binasını kurmadan,, kaideleri üzerine anlaşmadan, muvazene unsurlarını, frenleri, mânevi barajları, hakemlik edecek uzuvları düşünmeden ortaya atılmıştık, fanî şahısların, iyi niyetin ve- salim düşüncesinin kâfi teminat ve fren olacağını sanmıştık. Neticede bo.-j anarşi ve istibdat istidatla-

rı karşısında kaldık. Manasız dediko­dular; karşılıklı meydan okumalar; nice zamanımızı, nice millî enerjiyi kemirdi, bizi türlü türlü imkân ve fırsatlardan mahrum düşürdü, büyük tehlikelerle karşı karşıya getirdi.

Fakat çok şükür tan yeri nihayet ye­niden ağarmağa başladı. Tâviz düş­künü politika adamlarının yerine genç ilim ve ihtisas adamlarının siyasî sahnede görünmeğe başladıklarına şa­hit olduk. İşte bunların düşünce ve gayretleri neticesindedir ki ufuklar açıldı ve yeni bir çıkar yol peyda ol­du.

Bulunan hal çaresi nedir? Politika sellerinin başıboş akışını bir müddet için durdurmak, gelecek meclisi bir kurucular meclisi haline koymak, anayasayı tadil etmek, kuvvet muvaze­nesinin bütün âmillerini, bütün mâ­nevi barajları, hakemlik edecek yük­sek makamları siyasî hayatımıza sok­mak....

Bu kadar kâfi mi? Bizce değil.. «Re­jim dâvalarını halletmek» diye ifade olunan programın yanı başında bir de şu olmalı: «Türkiyede bütün icaplariyle, bütün tecrübeden, geçmiş usulleriyle modern kanun idaresini, süratle işler bir adliyeyi kurmak, va­tandaşların hükümetin hizmetinde de­ğil, hükümetin vatandaşların hizme­tinde olduğunu esasını gerçeğe çevir­mek...»

Öyle umarım ki kurucu meclis fikriy­le beraber bu mühim esas da bütün muhalif partiler tarafından millî ve müşterek bir gaye diye karşılanacak­tır. Bu kadar çok bahsedilen siyasî işbirliğinin, bu mühim esaslarda itti­fak şeklini alması bile ileriye doğru mühim bir merhale, başlı başına bir necat ve selâmet adımıdır.

O zaman üç siyasî parti ile müstakil­ler ve hangi partiye mensup olurlarsa olsunlar, memleketi candan sevenler, bir tek millî hedef etrafında birleşmiş olacaklar ve böylece iktidara sahip ol­mak, ihtiras etrafındaki kör dövüşü hiç olmazsa fasılaya uğrayacaktır.

Böyle bir gelişme olursa, Demokrat Parti, eski kötü sistemin, eski tarzda iktidar ve inhisarcılık iptilâsınm tek taraftarı diye ortaya çıkmağa ve mil­letle biricik necat ihtimalinin arasına girmeğe razı olacak mıdır? Ben bu­na ihtimal veremiyorum. Üç siyasî parti, millî hedeflerin kazanı içinde erimeğe ve feragat yarışma girişmeğe razı olurlarsa, kendi hesaplarına mil­letten sevgi ve güven görmeğe ait im­kânları, ancak bu barışın neticesine bağlarlarsa; Demokrat Parti yeni ve radikal bir millî necat sistemine düş­man kalamaz, bir kurucular meclisi taraftarlarının safında yer almanın kendisi için de en huzurlu, en başarı­lı yol olduğunu neticede mutlaka gö­rür, anlar, inhisar ve imtiyaz dâva­sının çıkmaz, çetin, berbat, dikenli yollarına yeni seçimlerden evvel arka çevirir, böyle huzurlu bir istikbali bü­tün Türklerle beraber kendisi için de sağlam teminat altına koyar.

Toroslaıda Şahrah

Yazan:  Hüseyin Cahit Yalçın

9/8/1957 tarihli  (Ulus)  tan:

Toroslardan, galiba Gülek boğazın­dan geçecek otuz metrelik bir bulvar açılacağına dair gazetelerimizden bi­rinde bir fıkra okuyunca birdenbire bunun mizah sütunlarından koparak yanlışlıkla havadis tarafına karışmış olacağını zannettim. Fakat meşhur imar hareketimizin harikaları o kadar mutantan şekilde ağızlarda ve kalem­lerde canlanıyor ki böyle bir şey dü­şünülmüş olabilmesini pek de aykırı görmedim. Kasım Gülek, Toroslardan geçerek Adanaya inecek bu şahane yolun keyfiyle propaganda faaliyetin­de gevşer mi, pek zannedemiyorum. Fakat bütün cihanın bu parlak pro­jeye parmak ısırması kabildir. Otuz metrelik Toros yolu medeniyet dün­yasını galiba Nemrud kulesine götü­ren modern bir harika olacaktır.

Fransızların 202 numaralı meşhur bir Alp yolu projeleri vardır ki dünyanın en güzel yerlerinden geçerek Akdeniz kıyılarını yüksek Savva tarafından bağlıyacak bu yol senelerdenberi bir türlü  ikmal edilememiştir. Bitirilen  kısımlarında bile öyle parçalar vardır ki iki büyük araba buralardan ihtiyat ile geçmek mecburiyetindedirler. Ga­liba kimsenin aklına iki taraflı kaya­ları yontarak yolu otuz metreye çı­karmak fikri gelmiyor. Tuhafı şu ki, bu dar parçalar oralardan geçmenin ne tadını kaçırıyor, ne turistleri ür­kütüyor. Üzerindeki gelip gitme faali­yeti pek canlı olan bu yol, bilâkis, tu­rist celbediyor. Artık bizim Torosumu-zun efsanevi genişliği yüz binlerce turisti o tarafa çekeceğinde şüphe edilemez.

Fakat, İstanbulda bir ueak meydanı

 Topkapı, Şişli, İstinye ve Büyükdere yolunun senelerdenberi hâlâ tamamlanmadığı gözönünde hayret­ler uyandırırken Toroslardaki bu otuz metrelik şaheserin gelecek nesiller ta rafından acaba kaçıncı asırda alkış­lanacağını kestirmek imkân haricin­dedir.

Gülünç olmak .mefhumu mu ortadan kalktı, yoksa halkın her şeye inana­cağı ve en açık hülyaları bile ciddî zannedeceği ve bu hülyalar uğrunda seçim sandıklarına lehte oy pusulası atacağı kanati mi galebe çaldı, nedir pek bilinemiyor ama ortada yüksek­ten atıp tutmalar gök gürültüleri gibi kulakları sarsıyor.

Milletlerarası piyasada parası en aşa­ğı paralar arasına karışan, yiyecek buğday ve pirinci Amerikadan alan, kadınları toplu iğne hastaları ilâç bi­le bulamıyan, hasılı büyük halk küt­leleri için bir imkânsızlık ve ihtiyaç diyarı haline giren Türkiyemizde hiç bir hesap ve imkâna sığmıyan parlak imar projeleriyle halkın muhabbet ve teveccühünü kazanacaklarını zanne­denlerin cesaretlerine imreniriz.

Bu işler hangi para ile ve ne zaman yapılacaktır? Memleketimiz kapımızı çalmakta olan «âciz» halinden kur-tulupğ kendisini toplayıp yavaş yavaş düzelebilmek için ciddî fedakârlıklarla akıl, fikir ve bilgi dairesinde çalışmak mevkiindedir. Önümüzde bir misal var. Dünyanın her halde bilgi ve sa­nayi bakımından geri bir memleketi olmıyan Fransa enflâsyon tehlikesi karşismdadır. Yeni kabine dertten kurtulmayı akıl ve mantık dairesinde bir gidişten, masrafları kısmaktan bekliyor. İlk verilen kararlardan biri Fransa ile İtalya arasında Mont Blanc altından açılmasına karar verilmiş olan tünelin inşaatının geri bırakıl­masından ibarettir.

Fransa herhalde bizden çok zengin, her hususta çok ileri ve malî duru­mu fenalık hususunda bizimkine nispetle çok hafif bir memlekettir. Böy­le olduğu halde, acele olmıyan bütün teşebbüsleri bekletiyor ve her şeyden evvel memleketin itibarını, durumunu düzeltmek çarelerini arıyor. Biz ise İs-tanbulun iki yakasını birleştirecek köprü veya tünel hülyasını takip ede­riz. Kenarları şimdilik birer harabe halinde kalmağa mahkûm harika cad deler açmayı, hayır açmayı değil yıkmayı düşünüyoruz. Ve bütün bunlar yetişmiyormuş gibi dağ başlarında otuz metrelik bulvarlardan müjde ve­riyoruz. Kim inanıyor, bu sözlere kim kapılıyor, bilmeyiz.

Gazetecilerin mukadderatı.

Yazan: Hüseyin Cahit Yalçın

11/8/1957 tarihü (Ulus) tan:

Le Monde gazetesi 3 Ağustos tarihli sayısının ikinci sayfasında A.P. ve AFP ajanslarının Beyruttan çekilmiş ol­dukları bir telgrafı kaim puntolarla neşrediyor. Başlık «Hapse mahkûm olan iki gazete müdürü» ve bittabi, havadisi merak ve anlayışla okuyo­ruz.

«Sol gazetelerden ikisinin müdürleri Cumhurbaşkanı M. Camille Chamun-ıri şeref ve haysiyetine dokunacak makaleler neşrettiklerinden dolayı, te­cili kabil olmak üzere, on beş gün hapse mahkûm edilmişlerdir.

«Bu müdürler Telegraphe gazetesin­den M. Nassib Metny ile Chark gaze­tesinden M. Khairy Kaaki'dir. İkisi de Cumhurreisi Chamun'ı son meclis se­çimlerine müdahale ile itham ettik­lerinden dolayı 22 temmuzda tevkif edilmişlerdir.

«Diğer taraftan en başlı muhalefet hareketi olan Millî Cephe şefleri aley­hinde de adlî takibat yapılacaktır.»

Doğrusunu söylemek lâzım gelirse, bu telgrafı okuyanca, Beyrutlu arkadaş­lara acıyacak yerde kendilerine im­renerek içimi çektim. Suçlu denilen gazeteciler 22 temmuzda tevkif edili­yorlar. Uzun aylar hapishanelerde beklemeğe maruz kalmadan, on on beş gün içinde dâva neticeleniyor. Gö­rünüşe nazaran, suç büyük: Cumhur­başkanına hakaret. Maazallah. Ne bü­yük cinayet. Fakat, ceza ölçüsünün e-fendiliğine ve medeniliğine bakınız. On beş gün hapis. Herhalde saçları kesilmemiştir. On beş, ay, on beş sene değil, on beş gün. Hele bizde Bursa-daki bir mizah gazetesi hakkında ol­duğu gibi, yüz bin liraya kadar yük­selen para cezasının lâfı bile yok.

Neden bu acaba? Lübnanda Cumhur­başkanlarının şeref ve haysiyetleri, bu pahalılık asrında, bu kadar ucuz mu? Yoksa, Lübnanlılar, gazete suçları ba­his konusu olduğu zaman dahi, suç ile ceza arasındaki nispeti unutmıya-cak ve adalet prensiplerine arka çe-virmiyecek kadar medenî ve müterak­ki insanlar mı?

Lübnanı bir iki defa ziyaret etmiş ve devlet adamlarının kültür, .seviye ve kabiliyetleri hakkında pek iyi bir fi­kir edinmiş olduğum için insan şeref ve haysiyetine büyük kıymet verdik­lerine, fakat basın hak ve hürriyetle­rini de medenî dünyaya lâyık bir zih­niyet içinde anladıklarına ve kalble-rine sindirdiklerine şüphe yoktur. Lübnandan sempatik bir intiba ile ayrılmıştım, Şimdi Lübnanı takdir ve hayranlık hisleri ile seviyorum.

Lübnan, Ortaşarkm geri memleketle­ri arasında bir irfan ve medeniyet merkezi olmuştur. İçişleri bakımından, komünist faaliyete pek maruz olduğu için, rahatsız bir ülkedir. Fakat bu müfrit ve yıkıcı faaliyet onu hürriyet yolundan ayırmıyor. Asıl takdir ve dikkate lâyık olgunluğu da bundan neşet etmektedir.

Bu satırları yazmak Atatürk inkılâ­bına erişmek saadetine nail olmuş bir memleketin evlâdı sıfatiyle içimde bir acı uyandırıyor. Yakın ve Ortaşarkm mânevi lideri bugün Türkiye olacaktı. Halbuki' inkılâbın sevk ve idaresi öyle ellere düştü ki bizim halimiz batılı dostlarımızın parlâmentolarında an­cak gizli olarak bahis konusu edili­yor.

Bizim memlekette," şu dakikada, ha­pishanelerde, zor şartlar içinde, âdı suçların en çirkinleriyle mahkûm in­sanlar arasında, sımsıkı, burun buru­na yaşıyan ve en ağır bir mânevi azap altında bedbaht olan arkadaşları ha­tırlıyorum. Düşünce ve hürmetlerimiz, isimlerini ve sayılarını kolayca hatır­lamaya imkân olmıyan bu hak ve hürriyet davacılarına en samimî te-mennileriyle müteveccihtir. Bizde de bugünkü dünyanın mümeyyiz vasfını teşkil eden hak- ve hürriyet mefhum­larının anlaşılacağı ve hürmet göre­ceği güne kadar devam edecek müca­delenin imanlı evlâtları eksik olma­dıkça ümitlerimiz kesilemez. Hürmet ve muhabbet o fikir ve ideal amelele­rine!

Başvekil ile vatandaş arasında it­tifak

Yazan: Zafer

11/8/1957 tarihli  (Zafer)  den:

Muhterem Adnan Menderes'in İnebolu nutku, Demokrat Parti adına, bu se­ferki seçimlerin siyasî ve aynı za­manda iktisadî esaslarını ortaya ko­yan muhkem bir vesikadır.

Evvelâ şunu tebarüz ettirmek lâzım­dır ki, seçimlerin yakında yapılacağı havasının hâkim bulunduğu bir sıra­da yapılmış olan bu seferki Karadeniz seyahatinde, güzergâh üzerinde bulu­nan şehir, kasaba ve köylerin halkı, muhterem Başvekili, mevcutlarının azamisi hattâ tamamı ile karşılamış­lardır.

Binaenaleyh, hizmetleri ile ortada du­ran muvaffak "hükümet reisine karşı gösterilen bu muhabbet, 1950 ile 1954 seçimlerinde ifadesini bulmuş olan itimadın bir teyidinden başka bir şey olamaz. Düşünmek lâzımdır ki, hele muhalefetin halkı kendi tarafına çek­mek için senelerdenberi türlü aldatma ve fikirleri kendilerine çevirme hu­susunda sarfettiği gayretlerin, vatan havasının selâmeti bakımından, âde­ta cıvık bir manzara arzettiği bir dem de Başvekil nereden geçerse yahut nereye uğrarsa, ora halkının yollara dökülüp meydanları doldurarak, ken­disini bağrına basması çok hususî bir ehemmiyet taşımaktadır. Bizce bu, sadece sevilen bir insana karşı göste­rilmiş bir muhabbet yahut vefa ni­şanesi değildir. Bu, herşeyden önce hükümetin muvaffakiyetleri yanında muhalefet tarafından yapılan tahrik­lerin neden ibaret olduğunu ve neyi istihdaf ettiğini gayet iyi bilen kadir­şinas ve zeki Türk halkının doğru­dan doğruya, kendi siyasî temayülle­rini bir açığa vurma hadisesidir. Türk halkı bunu, bilerek, isteyerek mânalandirarak yapmaktadır. Başvekile, âdeta teminat vermekte ve onun ar­kasını sıvazlıyarak, «seçim filân bun­ların hepsi formalite; sırası gelince, onu da bir neticeye bağlarız; fakat sen, yoluna ve çalışmalarına devam et; biz, ak ile karayı seçmesini biliriz, çocuk değiliz, telâşsız ve endişesiz ola­rak, bize hizmet etmekte devam et, seni biz kendimizden biri ve bu tarihî dâvanın en dirayetli ve en muvaffak Başvekili biliyoruz»  demektedir.

Fakat halkımızın inandığı ve sevdiği insanı böyle heyecan ve hararetle kar­şılamasının bir mühim sebebi daha vardır. Bu, memleketin her köşesine kadar yardımı dokunan ve hizmetle­ri sıralanan bir hükümetin reisinden, kendi mahallî ihtiyaçları için arzu izhar etmek ve taleplerde bulunmak kararıdır.

Filvaki, Adnan Menderesin, vatanın bütün sathına, şâmil ve pek büyük öl­çüde işlerin muharrik ve nâzımı oldu­ğunu, Nahiye ve köylere kadar artık işitmeyen, bilmiyen ve buna inanmıyan kalmamıştır. Her yer, onun âdeta yolunu kesercesine ve taleplerini ha­milen karşılamaya çıkmaktadır. Bu­nu bilhassa bu seyahatte bariz bir şe­kil ve ölçüde olarak gördük.

Eski kongreleri, hele muhalefette ol­duğumuz sıralama yapılanları hep hatırlarız. Ve bunların «Dilekler fas­lı» nın ne kadar mâşum y.e mütevazi arzulardan, terekküp ettiğini biliriz. Köyler  ve  mahalleler  çeşme yahut

idarî bir kolaylık, kasabalar ise ortamektep sağlık merkezi gibi şeyler isterlerdi. Bugün halbuki, otomatik te­lefondan fabrika, baraj ve limanına kadar, beheri bir kaç milyonluk ve yüz milyonluk işler istenmektedir. Ve bunların ifadesine gidilirken, O ma­hallin, iktisadî bir düşünce ile hare­ket ettiği görülmektedir.

Binaenaleyh, Adnan Menderes'in üze­rine, gittiği yerde bir sıcak kccak gibi kapanan halk kalabalıkları, artık düşünen- ve kendi ihtiyaçlarını mem­leketin iktisadî yeniden kuruluşu ile, irtibat haline getirebilen kalabalıklar­dır. Bunlar, hükümet reisinin kendile­rine neler ietirmekte olduğunu merak ettikleri gibi, bunlara munzam olarak bir çok güzel şeylerin talep edilebile­ceğini de artık öğrenmişlerdir.

Bu bakımdan. Başvekil, memleketin her tarafında, kudretli bir devletin Başvekili olarak karşılanmakta ve ken dişi de, gene memleketin her tarafına, devlet hakkındaki itimat ve sevgiye en kuvvetli bir şekilde aşılamış bu­lunmaktadır.

Başvekil, İnebolu nutkunda, bu mes­ut hâdiseye de kendi mevkiine uygun bir tarzda temas etmekle, çok isabet­li bir müşahede ve tesbit yapmıştır. «Nereye gittiysek, halkımızın bizimle pek mühim memleket işleri üzerinde emel ve işbirliği yaptığını gördük» de­mekle halk ile iktidar, idare edilenle idare eden ve asil ile vekil arasındaki münasebetin eskisine nazaran, ne mu­azzam bir keyfiyet istihalesine mazhar olduğunu, çok yerinde olarak kaydet­miştir.

Şu.halde, nazariyat ile mücerredat ha­fızlarının bütün yaygara ve iddiaları­na rağmen, Türk demokrasisi, amelî ve tatbikî olarak pek büyük terakki­ler kaydetmiş demektir. Çünkü Baş­vekil, nereye giderse oranın halkına memleketteki umumî inkişaf hakkın­da âdeta rapor vermekte, o mahallin halkı da, bu haberleri ferah gönül ve derin bir itimat ile dinledikten sonra, kendi hususî isteklerini ileri sürmek­tedir.

Bütün bunlar bir hikâyeden ibaret ka­lırdı;  eğer hükümet, dört milyarı tecavüz eden'bütçesi ile kaadir bir mev­cudiyet haline gelmeseydi ve halk, memleketin her tarafında yapılmakta olan islerden haberdar olamıyacak ka­dar kendi zavallıcık kabuğuna çekilmiş olsaydı. Amma durum bunun tam aksi, yani hükümette kudret halkta da her hususta malûmat ve bilgi mev­cut olduğundan, hükümet reisinin sev­gili Türk halkına muazzam bir heye­can ve sevgi havası içinde mülâki olması, beylik bir istikbal merasimi­nin Kuru ve mânâsız çerçevesini par-çalıyarak, Başvekilin dediği gibi, müs­pet, semereli ve yapıcı bir sohbet ya­hut danışma, mânasını, artık ziyade­siyle kazanmış bulunmaktadır.

Nitekim İnebolu halkı, o gün, Başve­kilin gerek seçim dairesine dair olan ikaz edici mütalâalarını gerek Türki-yenin artık beynelmilel istismara tes­lim edilemiyeceğine mütedair olan son dsrece ehemmiyetli beyanını, hem can kulağı ile dinlemiş hem de insanı hay­rette bırakan bir anlayışla tasdik ve teyit etmiştir.

Ki, Başvekil, aynı bahislere Kastamo­nu hitabesinde de temas ederek ikti­sadî istiklâlimiz yolundaki «meydan muharebesi» nin hem bilkuvve hem de bilfiil kaaznilmiş bulunduğunu; bir muazzam enfrastrüktür dâvası her türlü engeller bertaraf edilerek hal­lolunmakla, en çetin kısmın artık ar­kalarda kaldığını ve bundan böylesi için, meselâ adam başına 60 kilo de­mir verebilen Karabük gibi tesisler el­de olduktan sonra, artık sadece istih­sali artırmanın değil, aynı zamanda munzam istihsali mümkün kılacak is­tihsal vasıtaları imalâtının da mem­leketimizde temin edileceğini, yâni âletlerin ve makinelerin de gelecek senelerde kendi demirhanelerimizde ve kendi haddehanelerimizde muame­le görmesi vadesinin hülûl etmiş bu­lunduğunu; yaptığına inanan bir in­sanın kuvvetli imânı ile ifade etmiş­ti.

«İktisadî istiklâl mücadelemizin mey­dan muharebesi», hâdiseyi tam tavsif eden bir tâbirdir. Zira, bugünkü Tür-kiyeyi eski İmparatorluk gibi istisma­ra açık bir pazar gibi görmek istiyen yabancı menfaatler ile bunlara bir ne-

vi yataklık eden dâhildeki fesat yu­vaları, Türkiyenin bir büyük devlet olması hareketini önlemek için âdeta elele vermiş gibidirler. İnebolu nutkun da bu hâzin ortaklığa tevcih edilmiş çok kuvvetli ihtar cümleleri mevcut­tur.

Hepimiizn kolayca hatırlıyabileceğimiz gibi siyasî istiklâlimizin teminine ma­tuf bulunan Milli Mücadele esnasında da, dışarının kötü emelleri, içerinin cehalet ve anlayışsızlığı ile ittifak ede­bilmişti. Ve Mustafa Kemal ile, her iki taraf, ta Dumlupmar Meydan Mu­harebesi kazanılacağı güne kadar müş tereken mücadele etmişti. Amma Dum lupmardan sonra bunların hepsi sa­bun köpüğü gibi dağıldı. Çünkü Türk milletinin iradesi, kat'i zaferi elde etmeğe nihayet muvaffak oldu.

Bugün de aynen böyledir. Hedef, ik­tisadî istiklâldir. Bunun, bir millî ma­liye, bir millî sanayi ve ziraat ve aynı zamanda pazarlarını bulmuş ve bun­larda yerleşmiş bir millî ticaret hede­fine teveccüh etmesi sayesinde müm­kün olacağı, gün gibi aşikârdır. Ve her mücadele gibi, bunun da koştuğu şartlar vardır. Elbette ki geçici müş­küller olacak ve genel elbette ki, mem leketin yeni istihsal bataryaları, teşkilâtlandıkça bunlar bertaraf edile­cektir.

Türkiye bugün, kapıları zorlarcasma, evvelâ kendi ileri vasıftaki millî pa­zarını yaratmakta saniyen de beynel­milel mübadeledeki mevkiini almakta­dır. Ve bunu, eski iptidaî bünyeyi bu memleketten tardetmek suretiyle yap­maktadır. Bu, bütün bir bünye istihalesidir. Millî ölçüde bir iktisadî in­kılâp ve ihtilâldir. Ne İngiltere ne de Avrupa memleketleri sanayi devrine geçiş hâdisesini kolay şartlar dahi­linde tahakkuk ettirmişlerdir. Dünya ticareti kendi emirlerinde olduğu hal­de, muazzam sıkıntı devrelerinden geçmişlerdir. Bizlerin ise yegâne mes­nedimiz, kendi millî pazanmızdır. Kay naklarımızı harekete getirmek, Türk insanını muasır istihsal metotlarına vâkıf bir «müstahsil» haline getirmek ve memleketin canlı ve cansız bütün kuvvei zindesini harekete getirmek, tek caremizdir. Halkm çeşme ve köy yolundan ibaret bir vakitki talepleri­ne mukabil ortaya barajlar limanlar ve çelik çimento şeker dokuma sanayii blokları koymak, yol ve liman­ları tamamlamak, kredi ile enerj iyi âdeta çifte koşmak; bunların hepsi bugün mümkün olmuştur. Ve Türki­ye, başlı başına, bir «İktisadi mek­tep» in müessisi ve mümessili duru­mundadır. Başka mîlletlere 20 inci asırdan itibaren nasıl çalışacağının muhalled kaide ve örneklerini ver­mektedir.

Ve sarrafı görüşün bütün didinme ve deprenmelerine rağmen, bunu, mo­dern iktisatçı görüşün kuvvetini is­tihsal mebde'lerinden alan taze ve muzaffer hamleleri ile mağlûp ve pe­rişan etmiştir. Durum, bizim Türkiye-mizde, budur.

Bu arada, asıl dikkate şayan olan nok­ta; tıpkı Türk madenleri, ham mad­deleri, ziraat maddeleri v.s. gibi un­surların hayata kavuşmaları ve bey­nelmilel değerler listesine girmeleri gibi, Türk insanı, da, eli kolu ve aklı ile iradesi bağlanmış, asırların bir mahkûmu halinden çıkarak modern mânasında bir «müstahsil» ve «müs­tehlik» olma. yolundan mâmur ve ileri olarak, hakikî vatanı yaratmasıdır.

Yâni bu fabrikaların, köprülerin ve binbir teşebbüsün yanı başında, en büyük ve en muhterem Türk serveti, bilgi, tecrübe ve hayat iradesi arj;ık hizaya gelmiş bulunan Türk insanı­dır. Menderesi her yerde karşılayan da, zaten bu olmuştur. Ve Türkiyede, en büyük hâdise de, bu olsa gerektir.

İşte, önümüzdeki seçimlerde; Demok­rat Partinin fikri plâtformunu teşkil edecek olan esaslardan bir kaç tanesi ve ehemmiyetlileri, bunlardır. Bu se­çimlerde, muhterem Başvekilin dedi­ği gibi, Türk insanı, medeniyeti isti­yorsa, reyini Demokrat Partiye, «Gü­nünü gün etmek» istiyorsa, kendini tenbelce siftinmenin rahatına kavuş­turacak olan alelade politika esnafına verecektir.

Bunu sırf, Türk politikası üzerinde hâkim olabilecek nazarî ihtimalleri kaydetmek için söylüyoruz. Yoksa, Türk insanı, reyini çoktan vermiş ve medeniyet yolunu katiyet ile seçmiş bulunmaktadır. Eğer böyle olmasa idi, ne.bu terakkiler mümkün olabilir ne de Adnan Menderese lüzum hâsıl olur­du. Hakikat odur ki, Türk milleti, Başvekil Adnan Menderesin sevkü idaresine çoktan inanmıştır ve bunu ona, onu her karşıladığı yerde, taşkın bir muhabbetle beyan ve teyid eyle­mektedir.

Faiz politikasıYazan: Fındıkoğlu

12/8/1957 tarihli (Yeni İstanbul) dan:

İçtimaiyatçılar arasında sosyal değiş­me ve çöküşler ile alâkalı hâdiseler üzerinde düşünenler, «faiz» üzerinde çok dururlar. Bu duruş sebepsiz ol­masa gerek. Kendileri de birer «sos­yoloji» den başka bir şey olmayan bü­yük dinlerde bu müessese üzerinde dikkatle tevakkuf zorunda kalmışlar, hattâ ekseriya müesseseyi yok etme­ğe çalışmışlar, «Cennet» ve «Cehen­nem» mefhumlariyle faiz almayan, ve­ya alan insanlar arasında bir müna­sebet kurmuşlardır. Kuran'ı Kerimde faizi yasak eden güzel âyetler vardır. Bütün bu dinî yasaklar şüphesiz pa­ranın yalnız istihlâk ve istismar gaye­lerine yaradığı zamanlarla istihsale, iş hacmi yaratmağa ve fayda vücude getirmeğe matuf zamanları birbirin­den ayırmak, ikinci, şık karşısında di­nî yasağı bir cevaz ve müsaadeye kal-betmek gerekti. Hıristiyanlık, Vatikan vasıtasiyle Hristiyanların yeni ekono­mik çağlarda paralarını faiz ile işlete-bileceklerine fetva verdi. Fakat şimdi­ye kadar Müslümanlık, bu müsaadeyi dindarlara bildiren herhangi bir kara­ra- varmış değildir. Zira Müslümanlık, din ve devlet beraberliği, bu beraber­liğin doğurduğu güçlükler, içinde bu­nalıp kalmış, Müslüman memleketler arasında ne hilâfet devrinde, ne de 1934 den sonra bir dinî meclis teşek­kül edememiştir ki, bu hal, hâlâ de­vam etmektedir. Lâkin vakıalar, Müs­lüman memleketlerde de faiz yasağını kalkmış gibi göstermektedir.

Gerek dinlerin, gerek sosyoloji dok­trinlerinin faiz müessesesi ile içtimaî buhranlar, adaletsizlikler arasında münasebet bulduklarına işaret ettik­ten sonra bugünkü Türkiyede kanun koyma sanatımızın bu müessese ile nasıl meşgul olduğuna bakalım.

Türkiyenin XIX uncu asırüanberi çö­küşü, faiz hadisesiyle de alâkalı. Bu asrm başına gelinceye kadar küçük sanatlarımız, esnafımız, köylülerimiz, «akçe ile muamele» ye lüzum görmez­lerdi. Fakat meş'um bir ân geldi ve bu muamele başladı. Bu muamele «te­fecilik» şekline girdikten sonra topra­ğını kaybeden köylülere, dükkânını kapayan esnafa rastladık. Mithat Pa­şa, her ikisine de çare bulmağa çalış­tı. Fakat Taif hâdisesi ile bu gayret kayboldu. Lozandan sonra, Cumhuri­yet hükümeti derhal köylüsünün fahiş faiz ile para tedarikini önlemeğe ça­lıştı. 1924, 1929, 1934 de neşredilen Zi­rai Kredi Kanunları bu çalışmanın eseridir. Bugünkü 1488 Ziraî Kredi Ko­operatifi, bu eseri besleeyn yuvalardan başka bir şey değildir. Esnaf kredisi ise daha sonraları ele alındı, tik defa 1933 te «Ödünç para verme kanunu» basını almış ve hızlı şekilde yürüme­ğe, yani sömürmeğe başlamış olan te­feciliği durdurmağa cezaî maddeler vasıtasiyle çalıştı. Fakat çok ağır olan bu cezalar, ekonomik realitenin gidi-orta sınıfı, ucuz ve kolay kredi mü­esseseleriyle teçhiz etmek icap ediyor­du. Halk Bankası, bu maksatla 1938 de faaliyete başladı. Lâkin ortada bir noksan vardı: Organizasyonsuzluk, Bunun üzerinde esnaf grupları usu­lüne baş vuruldu. Muayyen sayıda, esnaf, bir zümre halinde silsilei kefa­letle birbirine bağlı olarak Halk Ban­kasından ve «Sandık» larından cüz'i de olsa küçük kredi almağa başladı. Nihayet 1950 de grup usulü, kefalet kooperatiflerine meydan verdi, imdi sayısı yüzü geçen esnaf kredi kefalet kooperatifleri, bu ihtiyacı karşılamak­tadır.

Ziraî sınıf ve esnaf tabakası dışında umumî bir mesele olarak düşünüldüğü takdirde, bugünkü ekonomik vaziyette faiz hadlerinin kanunî miktarı  % 4 dür, gözden geçirmek, faiz ka­raborsası ile mücadeleye geçmek lü­zumu belirir. İşte Büyük Millet Mecli­sinde müzakere edileceği haber verilen, fakat bütün müteşebbislerimize rağmen ele geçiremediğim bir kanun projesi. Ödünç Para Verme Kanunu» nu tâdil edeceğe benziyor. Projeden bahseden bir muhabire göre proje ka­nunlaştığı takdirde şimdiye kadar ca­rî .sistem, yani faizin âzami hadlerini kanunla tesbiti usulü kalkmakta, bu­nun yerine kararnamelerle , tesbiti usulü konmaktadır. Projenin birinci maddesi, kısa, orta ve uzun vadeli ödüne para verme işlerinde ve mev­duat kabulünde alınacak ve verilecek âzami faiz nisbetleriyle, temin edile­cek sair menfaatlerin, tahsil edilecek masrafları mahiyet ve âzami hadlerini tâyine ve bunların meriyet zamanla­rını tesbite Vekiller Heyeti salahiyetli olacaktır. Kanundaki lsaslara aykırı hareket edenlere ve bilhassa tefecilik edenlere verilecek cezalar arttırılmış ve tefeciler hakkında hâlen mevcut olan 1 aydan 1 seneye kadar hapis cezası 6 aydan 2 seneye çıkarılmış­tır. Tâyin edilecek nisbetler üstünde faiz veren veya herhangi bir menfa­at taahhüdünde bulunanlara 5.000 li­radan 25 bin liraya kadar para ceza­sı verilecektir. Bu tasarı dolayısiyle Mecliste ziraî krediler, mesken kre­dileri. Hazine tahvillerine ait faiz nis-betleri mevzuunda hararetli müzake­reler cereyan edeceği anlaşılmaktadır Bazı milletvekilleri tasarıdaki bir kı­sım hükümleri mesken kredileri ve zi­raî krediler bakımından mahzurlu gördüklerinden bu cihetlerin tâdil ve­ya tavzihi hususunda önergeler ha­zırlamışlardır.

Yazımızı iki mülâhaza ile bağlayalım:

 Faiz politikası, ziraî ve meslekîkredi politikası içinde düşünüldüğütakdirde, büsbütün başka bir manza­ra arzeder. Orta sınıfların  yüksekmenfaatleri namına bu sahada    faizhadlerini  yükseltmeğe  matuf birsiyasetin hiç bir mânası yoktur. Bu iki içtimaî sınıf dışında dü­şünülecek faiz meselesi bir gözden ge­çirme ameliyesine gerçekten muhtaç­tır. Geçenlerde iştirak  ettiğim İşçiSigortaları Kurumu ongresinde,   Si­gortanın tevdiatına,  kanunî  hadlerdahilinde faiz veren bankaların biratıfet eseri olarak  % 4 miktarındaki resmî faize ayrıca kendiliklerinden % 1 de ilâve ettiklerine vâkıf olmuş­tuk. O zaman bu nokta etrafında ile­ri sürdüğüm bir mütalâaya, Çalışma Vekili Mümtaz Tarhan bey, Millet Meclisindeki projeden ümitli bir lisan­la bahsetmiş idi. Sözün kısası, iktisat­çıların «Az faizli küçük kredi» adını verdikleri esnaf kredisi ve ziraî kredi dışında kalacak kredi ve faiz hâdise­lerini yeni baştan, günün şartlarına göre revizyona tâbi tutmak zamanı çoktan gelmiştir. Esasen hususî ban­kaların tasarruf sahiplerinden % 2,5 (Vadeli) ve % 4 (Vadesiz) karşılığı aldıkları meblâğları hangi yüzdelerle ve herkesin anlayamıyacagı incelikler­le ikraz eyledikleri malûmdur. Tefeci­liğin ise bu sıralarda nasıl geliştiğini hep biliyoruz. Bu yüzden mevzuat ile realitenin bu bakımdan' karşılaştırıl­ması içtimaî bir zaruret teşkil etmek­tedir. Bununla beraber fahiş faizcilik ile hukukî mücadelenin kâfi gelemiyeceğini, hastalığa hastalık nevinden çarelerle, yani ekonomik tedbirlerle karşı çıküabiîeceği şüphesizdir.

Geldi çattı

Yazan: Nadir Nadi

12/8/1957 tarihli den:

Demokrat Parti Genel Başkanının son Karadeniz gezisinde söylediği nu­tuklara bakılırsa artık seçim kampan­yası başlamış sayılabilir. Gerçi sayın Menderes asıl kararın Büyük Millet Meclisi tarafından verilebileceğini ile­ri sürmektedir. Fakat Demokrat Parti Meclis Grupunun Genel Başkana kar­şı beslediği güven duygusunu gözö-nünde tutarsak, Büyük Millet Mecli­sinden çıkacak kararın o nasıl isterse öyle olacağını kolayca tahmin edebi­liriz.

Doğrusunu söylememize izin verilirse, henüz resmileşmiyen şu seçim kam­panyasının Demokrat Parti hesabına pek de övünülecek bir savaş olmadığı­nı belirtmek isteriz. Başta sayın Men­deres, iktidar sözcüleri istedikleri yer­de diledikleri gibi konuşup muhalefete saldırdıkları halde, muhalefet ken­dilerine cevap vermek imkânından
yoksundur. Toplantı ve Gösteri Yürü­yüşleri Kanunu iktidar gibi düşünme­yen vatandaşların, geniş halk kütle­
leri önünde, serbestçe fikirlerini yay­ma hürriyetini ortadan kaldırmıştır.Muhalifler, şimdilik ancak parti kon­
grelerinde, sımsıkı kapalı salonlarda,oralara sığabilecekleri kadar kendi aralarında toplanıp konuşabilmekte­
dirler. İktidar sözcülerinin söyledikle­rini devlet radyoları bütün vatan yü­zeyine sabah akşam yaydığı halde,
muhaliflerin sözleri gazetelere aksede­ bildiği kadar yarım yamalak duyula­ bilmektedir. İşittiğimize göre, seçim
kampanyasına resmen girilmezden ön­ce Seçim Kanununda yapılacak bir değişiklikle kırk beş günlük propagan­
da müddeti on beş güne indirilecek, böylece iktidar gibi düşünmiyenlerin sesi bütün bütün kısılacaktır. Bu tu­
tum, 1950 yılının tamamiyle hür, eşit ve norma! seçimleriyle işbaşına gel­miş bir iktidar hesabına pek de şe­
refli bir değişiklik sayılmasa gerektir.

Zaten sayın Menderes'in son söylev­leri de yer yer Mısır diktatörü Ab dul-nâsır'm sözlerini andırır olmuştur. Adnan Bey gibi düşünmiyenler, onun politikasına şu veya bu şekilde itiraz edenler Türkiye'nin ekonomik istiklâ­lini baltalamakla ve dış düşmanları­mıza hizmet etmekle suçlandırılmak­tadırlar. Mısır diktatörü de bütün ra­kiplerini vatan haini ilân edip ağız­larına birer tıkaç sokmamış mıydı? Yalnız arada bizim hesabımıza biraz hazin akçan iki fark var: Mısırdaki iktidar serbest ve demokratik seçim­lerle değil, silâh gücü ile kazanılmış bir iktidardır. Ve bu iktidar muhalif partileri ortadan kaldırmak suretiyle kendi felsefesine uygun hareket et­miştir. Bizde ise şimdiki iktidar 27 yıl­lık uzun bir gelişme sonunda, Batı demokrasileri örneğine uygun bir ida­re tarzına özenerek, bu idareyi ger­çekleştirme vaidleri ile ve hür seçim­ler sonunda işbaşına geçmiştir. De­mokratik prensiplere aykırı davranış­ları yüzünden bugünkü iktidarı kendi kendisi ile mutabakat halinde görme­mize imkân yoktur. Aynı yolda sonu­na kadar gitmek, Demokrat Partiyi haksızlıkların en ağırını işlemeye, va­tandaş oyunu hiçe saymaya zorlaya­caktır. Bu ise, vatandaş oyu ile işbaşı­na gelmiş bir partinin kendi kendini inkârından başka bir mânaya alınabi­lir mi?

Danton rolünde birisi dolaşıyor

Yazan: Zafer

12/8/1957 tarihli  (Zafer)  den:

Danton gibi konuşabilmek için, evve­lâ bir XVI. Louis lâzım.

Halbuki Yenigün'ün dünkü başyazı­sında, Adnan Menderes'in XVI. Louis gibi düşündüğünden bahsedilmektedir. Eğer Menderes, «Devlet ben'im» diye­cek bir insan olsa idi; Danton, konuş­ma fırsatını bulmak için nasıl iki Fransız kralı sonrasını bekledi ise, Ci­hat Baban da, bu makalesini kaleme almak için iki Demokrasi sonrasını beklerdi.

Baban, dünkü yazısında, hürriyetin yokluğundan bahsediyor. Eğer hürri­yet olmasa idi, o yazı, kontrolsuz, san­sürsüz, o sütunlarda intişar edemez­di.

Amma hürriyet, dünkü yazı nev'inden isyan ve ihtilâle davet beyannameleri için midir; bu ayrı bir bahis olduğun­dan hesabı da Türk adliyesince her halde ayrı görülse gerektir. Bizim bil­diğimiz, hürriyet, demagojik hücum­larla, devlet ve hükümet müessesele­rini itibarlarından sarsmak ve hüküm den ıskat etmek için değildir.

Binaenaleyh, bu memlekette hürriyet olmadnğ iddiası hilafı hakikattir. Ve dünkü yazı bunun, o gazetedeki en ta­ze tarihli şahididir. Yine dünkü yazı, mevcut olan hürriyetin ne hadlere kadar suiistimal edilmekte olduğunun apaçık delilidir.

Böylesine bir pervasızca çıkışı Türk âmme efkârı önünde Başvekilin şah­sına tevcih etmekten çekinmemiş olan Cihad Baban da bilir ki, bahsettiği Hitler, Musolini, Stalin rejimleri ile XIV. Louis devirlerinde, bu yazının yüzde biri ile dahi, muharririnin kellesi giderdi. Halbuki Baban ayrıca avukat da olduğundan, Adnan Men­deres7! mahkemelere kadar giderek bir kuruş tazminata mahkûm ettirme im­kânının mevcut olduğunu da biliyor ve bunu yazısında ayrıca kaydediyor. Binaenaleyh, bu çeşit bir tecellüdün, ucuz kahramanlık ile dahi alâkası yoktur. Bu, olsa olsa, bilerek mesele çıkarmak ve iktidarı temsil eden Baş­vekilin şahsına yahut şahsiyetine te­cavüz etmek suretiyle kendini kanunî takibata maruz bırakmak yolundan, seçimlere tekaddûm eden havayı ifsad etmek içindir. Zira, Baban gibiler kaa-nidirler ki, memleketi şu esnada tam bir şurişe götürmek İçin kaabil ol­duğu kadar gergin bir hava yaratmak lâzımdır. Baban, 1956/50 intikal yılla­rında da Kenan Öner ve Mareşal hi­zipleşmelerini körükleyip o zamanki iktidar aleyhine tam ihtilâlci bir ha­va estirmek ve muhalefeti de parça­lara bölmek istikametinde belirli yani zapta geçmiş gayretler sarfetmişti. Bugün, vesilesini bulduğunu farzede-rek, aynı kışkırtma tabiyelerine de­vam eylemektedir. Ve pek tabiî ola­rak, bilumum muhalefet partilerin de mevcut olmaları mümkün ekstremist elemanları tahrik ederek sözün ve ka-rarm onlara intikalini istihdaf eyle­mektedir.

Baban bu! elbette ki kendine mahsus bir manevrası ve seçim anlayışı ve bütün partilere şâmil bir tabiyesi ola­caktır. Kendisi ülülemr mevkiinde de değildir ve oralara kadar çıkamıyaca-ğını da bilir de; ne hikmettir anlaşıl­maz, yine Türk vatandaşlarının siya­sî partiler halindeki gruplaşmalarını Macehıavel'in «hükmetmek için tak­sim» nazariyesine göre mümkün oldu­ğu kadar ileri bir kademeye götür­mek ister. Yani partileri birbirine karşı kızıştırmakla kalmayıp ayrıca, şu yahut bu partinin içindeki hizip­leşmelerin de siyasî menecerliğini, bit-tibi fî sebilîllâh yapar!

Dünkü yazısında, «ev yıkmak» dan da bahsediyor. Baban bilir ki, ev yıkma yok; sadece, parası mukabilinde istim­lâk var; ve bu da, süprüntü gitsin, şe­hir nefes alsın, modern şehirciliğin ta­lepleri yerine getirilsin diye yapılmak­tadır.

Amma Baban demagojiden hoşlanır. Ve en parlak imtihanlarını da, henüz erken çağda iken, o şimdi yerden yere çaldığı Hitler ile Musolini'nin dema­goji mekteplerinde vermiştir. Amma ne ziyan var? O devirde ârî ırklar na­zariyesinin neden ve nasıl sâliki ol­muşsa, bugün de aynı gaye uğrunda, Demokratik idareyi, vatandaşlar ba­kımından anarşiye devlet otoritesi ba­kımından da Lotarji'ye götürmek is­ter. Malûm a, bütün yollar Roma'ya çıkar. Baban'in da her halde, bir Ro-ma'sı olmak lâzımdır.

Baban «Bari-hakaret etme» başlığını kendine mahsus olan tasmim ile ma­kalesinde işledikten sonra, dönüp «Hain kim? Yabancı menfaatlerle iş­birliği eden kim?» sualini soruyor.

Bunu hain olan sorsa, daha münasip olmaz mı? Baban neden almıyor? Öte kiler de alınsınlar diye neden yangına körükle gidiyor? mübaşir, «Deveci» diye bağırınca, bu meslekten olanın nasıl gaflete gelerek arkasına baktığı hikâyesi malûm bulunduğuna göre, Baban, neden acaba, gayrimuayyen şahıslar için söylenmiş olan bir sözü kendi üzerine almıypr? Hem sonra, yabancı menfaatlere bilerek hizmet edenler vardır, bilmeyerek onların işi­ni kolaylaştıranlar vardır. Fakat mil­let ve memleket hesabına, hepsi aynı kapıya çıkacağından, bir çocuk oyun­cağı olmayan millî iktisadiyatımızın kuruluşu dâvasında mesuliyet taşıyan kimse, elbette ki yine bunu önlemeye matuf olan ihtarını yapacaktır. Bu da mı anti-demokratik? Yani, Baban'a göre, bir şeyin demokratik olması için, onun mutlaka anti-nasyonalist olması mı lâzımdır? Nedir o iymalar? Demir perde edebiyatı vesaire gibi sokuştur­malar ve dışarıya gammazlamalar? Baban gibilerini doğru düşündürmeye ve milletin menfaatleri ile bir hizada yürütmeye muvaffak olmak için, bu memleketin dâvasının ne olduğunu ve millî mücadele şehitlerinin neden can verdiklerini yeniden mi izah edeceğiz? Atatürk, Baban'a göre, bu milletin ha­yatından bir tayf gibi mi geçmiştir? Demirperde edebiyatı demeye cüret ettiği salâbeti ve kat'î görüşler ve bun ların Başvekilce İnebolu'da hiç kim­sede tereddüt bırakmıyacak bir kafiyetle söylenmesi, bizim İmparatorluk devrinin siyasî, iktisadî ve malî tesli­miyet halinden, kendi kendimizi dün­ya seviyesinde bir varlığa götürmek dâvamızın ve ayrıca da devlet felsefe­mizin sarsılmaz ve değişmez esasları değil midir?

Hülâsa olarak, ne hürriyet ne de âm­me efkârı, Baban'm eline ve emrine teslim edilmiş birer oyuncaktır. Hükü­metin de ne itibarı ne de bütün vatan sathında muteber olan reisi, Baban gibilerin dünkü yazıdaki şekilde lâu-bâlî tasallutlarına hedef olabilir. Ba­ban, getireceğini tevehhüm ettiği hü­kümet hakkında ahkâm koysun ve milletin getirdiği ayrıca da iki seçim­le kendilerine vekâlet verdiği bir hü­kümete ve' onun reisine demokrasi vardır bahanesiyle naralar tevcih edip dil uzatmasın.. Baban evvelâ demok­ratik hitab tarzı nedir, onu öğrensin.. Demokrasinin zira, hem âdab ve erkâ­nı hem de, bunlara karşı saygılı ol­mayı temin edecek mevzuatı vardır.

Modern mürtecilerle ufak bir he­saplaşma

Yazan: Zafer

13/8/1957 tarihli (Zafer) den:

Şu esnada içinde bulunduğumuz dev­re, herkesin gördüğü gibi, bir yandan muhalefetin azamî bir şirretlik ile tah rik politikasını gittikçe şiddetlendir­mesi, bir yandan da hükümetin, ken­di hizmet programlarının zirve nok­tasından niçin böyle memleketin bü­tün kaynaklarına şâmil ve âdeta «ne-firiâm» esası üzerinden iktisadî bir se­ferberliğe gittiğini izah etmesi mâna ve karakterini taşımaktadır.

Türkiye, Millî Mücadeleyi kazandığı gündenberi, kendine bir yeni iktisadî bünye vermek mecburiyetindedir. Ata türk bu lüzumun işaretini, nutuk ve irşatlarından en güzeli olan Dumlupi-nar hitabesinde vermişti. Bunun te­sirinde olarak, yabancı imtiyazlı şir­ketler tasfiye edildi, bir demiryol po­litikası tatbik edildi, bir miktar sana­yi kuruldu ve Osmanlı Bankasının ye­rini Merkez Bankası aldı. Fakat, bir bütün olarak, meselenin üzerinde durulmadı. Bir geri ziraat memleketinin gerek ziraat gerek ise sanayide ve bunları birbiriyle irtibatlı ttuarak, nasıl ileri gidebileceği, ne isabetle tesbit ne de cüretle tatbik edi­lebildi. Bilâkis, iktisat plânında, dai­ma geri bir ziraat ile bir miktar sa­nayiin temeli üzerine, insanı tebessü­me sevkedecek kadar çelimsiz ve me­calsiz bir otarşiye, malî plânda da, böyle bir Türkiye için son derece ma­kûs neticeler verecek «bir pahalı pa­ra», yani deflasyon politikasına gidil­di. Bunun neticesi ancak akamet ola­bilirdi. Atatürk'ün vefatından sonra bu akîm hal kendini adamakıllı his­settirdi.

Gelişi güzel ve münferit parçalardan ibaret birkaç sanayi denemesi değil de, millî bir pazarın sür'atle yaratıl­masına müsait sistemli ve rasyonel bir sanayi politikasına geçmek; devletçi müdahaleleri fiskâl ve menfî vasıfla­rından temizliyerek bunları bilhassa . ziraî istihsal sektöründe cesaretle ve tam şümulleri ile tatbik etmek; «pa­halı para» politikasının yerine envestismanları kolaylaştıran, muamele hacmini takviye eden, kredi kaynakla­rını genişleten ve bilhassa, paranın devir süratini arttıran cesur bir «ucuz ve kolay para» politikasına geçmek; bu suretle, sermaye terakümüne ge­rek bütçe dahilinde gerek bütçe hari­cinde hız vermek; vatandaşı, daha iyi yaşamak için daha çok para kazan­maya teşvik eylemek; ve bütün bun­lara mütenazır olarak limonları, silo­ları, yolları sür'atle tamamlarken; bir yandan enerji dâvasını geniş temel­ler üzerine oturtmak bir yandan da «Et ve Balık Kurumu» gibi tesislerle gıda politikasının temellerini atmak; bütün bu birbiriyle irtibatlı ve hepsi de ileri vasıfta bir millî pazarın yara­tılmasına matuf hamleleri tahakkuk ettirmek talii ile şerefi, Demokrat Par tiye ve bunun hükümetlerine tevcih etmiştir. Ve tarih bunu, böyle kayde­decektir.

Çingenelerin yaptığı maşayı kullanan Osmanlı İmparatorluğundan, 750 bin ton demir ve çelik külçesini dökecek bir Karabükler Cumhuriyetine geç­mek, ancak faziletsizlerin inkâr edebilecekleri muazzam bir sıçramadır. Ke­za, Hirfanlı veyahut Sanyar çapında barajlara yahut bugünkü Catalağzı ile Tunçbilek termik santrallarma, hem de düzunelerce malik bulunmak yol­larını artık hem tayin etmiş hem de % ellinin çok üzerinde olarak sökmüş bulunan bir memleketin dünyanın her yerinde, ileri memleketler tasnifine gi­rer. Ve Avrupalar ile Amerikalar hep böyle kurulmuştur.

Bu muazzam ilerlemelerin, müstesna zekâ ve iradesinin yardımı ile tahak­kuk merhalelerini sevk ve idare etmiş olan muhterem Başvekil Kastamonu'­da iktisadî istiklâlimiz için verilen meydan muharebesinin kazanılmış ol­duğunu beyan ederken, bundan böyleki çalışmaların çok daha kolay şartlar altında cereyan edeceğini de müjdele­meye, haklı olarak ehemmiyet vermiş­tir.

Öylesine mukassi bir kötüleme ve her şeyi karalık gösterme havası ile çev­rilmiş bulunuyoruz ki, reaksiyoner bir muhalefetin bilerek imal ettiği bu bed binlik bulutlarını, mütemadi izah ve isbatlarla yarıp geçmek ecburiyetin­deyiz. Filvaki karşımızdaki muhalefet faaliyetlerinin irticaî mebdelerden ha­reket ettiğine şüphe yoktur. Bunlar, din yobazları değil, iktisat ve idare yobazlarıdır. Amma, mutlak olarak, yobazdırlar! Meselâ, meydanda duran birbirinden muazzam işlerin, bir yan­dan, genişlemiş bütçesi bir yandan da cesur bir kredi ekspansyonu politika­sı sayesinde imkân dahiline geldikle­rini pekâlâ bildikleri yahut bilmeleri lâzım geldiği halde, bunlar, bugün da­hi, her şeyi yeniden akamet ve inci-mada götürecek olan o kendilerinin meşhur «pahalı para» politikalarını bir matah imiş gibi beyanattan beya­nata ve kongreden kongreye gezdirip dururlar.

Türkiye, İsviçre gibi, sermaye ihraç eden ve beynelmilel malî merkezler ile, dünyadaki istihsal ve mübadele muamelelerini kendi paralarının is­tikrarlı rayiç hadleri dahilinde tut­mayı hikmetivücutları sayan memle­ketlerden biri değildir. Sarrafı bir dün ya görüşüne, hiç değilse bugün için, bağlanamaz, bağlanırsa, ya   impara

tcrluk devrinde olduğu gibi, pazar sa­katatından biri olur. Veyahut 1931'den 1950'ye kadar olan devrede görüldüğü gibi, hızını kaybede kaybede atalet noktasında karar kılar.

Bunlar, bizzat Türk milletince tecrü­be edilmiş kısır ve yanlış yollardır, bi­zim teklif ve tatbik ettiğimiz yolun üstünlüğünü ve müsbetliğini ise, her çeşit istihsalin asgarî iki üç misline çıkması, cidden heybetli bir enfrask-trüktür. Dâvanın hemen hemen ta­mamlanmış bulunması ve en mühim-mi olmak üzere de, demir çelik çimen to kimya sanayiimizde katedilmiş bu­lunan ilk tesis merhalesi ile birlikte artık sanayileşecek ve hattâ bir çok makine ve tesisleri kendi imalâtha­nelerimizde hazırlıyabilecek bir duru­ma girmiş olmamız isbat etmektedir.

Şeker sanayimden; hususî bir sayı­mın yakında ortaya dökeceği hadsiz hesapsız istihlâk eşyası sanayiinden ve İstanbul giib şehirlerimizden başlı-yarak en ücra köylere kadar kendini hissettiren imar faaliyetlerinden bah­setmiyoruz. Bunları saymaya ihtiyacı­mız yaktur. Demir-çelik-çimento ve kimya gruplarında elde etmiş olduğu­muz şaşırtıcı inkişaflar, en doğru yol üzerinde bulunduğumuzu isbata kâfi­dir. Bunlar, modern memleketlerin ik­tisadî bel kemikleridir. Milletler, bun­larla ayakta durmaktadır. Milletimsi kalabalıklar ise, sahte bir mal bolluğu içinde dahi yaşasalar, dünyadaki bü­yük iktisadî ünitelerin ayakları altına serilmiş zahhafeîerden ibarettir.

İşte, Adnan Menderes'in «iktisadî mey dan muharebesi kazanılmıştır» dedi­ği, budur!

Hem sonra biz bütün bu tesisleri, sa­dece gelir kaynağı da telâkki etmekte değiliz! Bir Sarıyar, bir Zonguldak manzumesi, bir Karabük yahut Kü­tahya azot manzumesi, kendi bölge­lerinde ve bütün memleket sathında başlıbaşma inkılâp yaratacak medeni­yet merkezleridir. Bunlar bizim, mo­dern varlığımızın delilleridir. Biz sa­dece fabrika, liman, yol v.s. yapmıyo­ruz. Biz, bu hamlelerimizle, doğrudan doğruya modern Türk medeniyetini is­tihsal ve imal ediyoruz. Modern Türk medeniyetini ve bundan da çok daha mühim olarak, MODERN TÜRK İN-SANI'nı istihsal ve imal ediyoruz.

İktisadî ve malî hayatın sahilleri ile yobazları ve bir kelime ile, bizim mo­dern ve kıravatlı mürtecilerimiz, iste­dikleri kadar çene yorup ayak dire­sinler. Millet, bizim çizdiğimiz yoldan şaşmıyacaktir. Ve bunun delilini de şu önümüzdeki seçimler getirecek­tir.

Şunu da ilâve edelim: Mürteci muha­lefet, zannetmektedir ki, millet daha çok kazanç yolu ile daha güzel bir ha­yata kendi devirlerinin «bir lokma ve bir hırka» felsefelerini tercih edecek­tir. Çünkü, gene kendilerince, para­nın satmalma gücü yüksek olacaktır. «Deve bir akçe, deve bin akçe» sözü ne kadar eski ise, mürteci muhalefetin bu görüşündeki sakatlık kendini yeniden yapmak zorunda bulunan memleket­ler için o kadar eskidir. Para, ne alır­sa alsın ve kaç alırsa alsm esas olan insanların paraya malik olması ve bu­nun için de iş bulrak o parayı kazan­ması, ele geçirilebümesidir. Başkaca misâllere gitmeye ne hacet? İşte eski bütçelerin hükümetleri ve onların ataletleri, işte bizim hükümetlerimiz ve bunların sayın muhaliflerimizi kor­kutan hacimdeki hizmetleri.

Alsınlar İstanbul şehrini! Onlar, bir sokağına dahî dokunamadılar. Çünkü böyle bir işe girişmeye evvelâ cesaret­leri, ikincisi de paraları kâfi gelemez­di. Bizde, her ikisi de var. Bizim hü­kümetlerimiz, kudretli! İstanbulun koca koca parçalarını satın ahp, yıkıp yeniden inşa etmekteyiz!

Bunu, kendi «ucuz ve kolay para» po­litikamıza borçluyuz.

Zaten bütün bu mücadele, onların tam ve kat'î bir tasfiyeye uğramaktan kurtulmaları bizim için ise tam itibar ve otoritemizin civanmert ve kadirşi­nas Türk milleti tarafından seve seve ve rızası ile itimadını ilâve etmesi su­retiyle kabul ve tasdik eylemesidir.

Atatürk ile, Dumlupmar Meydan Mu­harebesi kazanılacağı güne kadar, dı-şardaki hasım menfaatler ile içerdeki irtica mücadele halinde idi. Dumlupı-nardan sonra, bu müşterek cepheden eser dahi kalmadı, Ve Atatürk, inkilapları tahakkuk ettirecek kadar, mil­letin itimat ve sevgisine mazhar ol­du.

Bizim için de böyle olacaktır. Biz de, halen kazanılmış bulunan «iktisadî meydan muharebesi» nin netice ve se­merelerini milletimizin emrine ve hiz­metine verdikçe, bizimle mücadele edenlerin ya ağızları kendiliğinden ki­litlenecek veyahut, bu ağızlar, daha ileri ve daha müsbet mânada ve bina­enaleyh milletin ve memleketin hay­rına olan bir muhalefet nev'ine geçe­ceklerdir!

İktidarda kalmak için

Yazan: Hüseyin Cahit Yalçın 13/8/1957 tarihli (Ulus) tan:

Rejimin adı ne olursa olsun, iktidarda bulunanın yahut bulunanların bütün arzulan ellerinden iktidarı bırakma­mak ve kendi menfaatlerini, kendi ke­yif ve arzularını yürütmek hırsında toplanıyor. İnsanlar baştakinin veya baştakilerin tehakkümlerine mâni ol­mak için türlü çareler düşünmekten geri kalmadılar ve kanlı mücadelele­re atıldılar. Çarlık zulmünden kurtul­mak istiyen Ruslar dai komünizm ve Bolşevizm yolunda iyileşme çaresi bu­lunduğuna inandılar ve kanlı bir ihti­lâl yaptılar.

Esas itibariyle hiç de yeni olmıyan bu mektep son kırk seneden beri bütün mahiyetini ortaya koymuş bulunuyor. Ne kadar iman ve iyi niyetle işe baş­landı? Burası, tabiî meçhul. Fakat za­man ile aldığı şekil, idare ve hüküme­ti elde etmiş olan adamın veya küçük zümrenin imtiyazlı durumlarını elden kaçırmamak hususunda, müstebit hü­kümdarlar gibi, kuvvete sarılmış ol­masından ibarettir.

İsviçre gazetelerinin verdikleri malû­mata göre, yakında Birleşik Amerika'­da Bolşevik Yugoslavya'nın eski pro­paganda Nazırı Milvan Djilas'm «Ye­ni Sınıf» adıyla bir kitabı çıkacaktır. Bu zat mevcut rejimi tenkid ettiği için üç sene hapse mahkûm edilmişti. Ha­pishaneye girmeden evvel, eserini emin bir yere saklamağa muvaffak olmuş ve başına gelebilecek belâlara ehem­miyet vermeden bunun nesrini de bir tabia havale etmiş.

İşin içinde bizi en çok ilgilendiren en mühim nokta, İsviçre'li meşhur ve seçkin bir muharririn bu malûmata ilâve ettiği şu mütalâadır:

«Komünizmin tanınmış eski nazari-yecisi ve Tito'nun eski mesai arkadaşı bu mezhebin iflâsa mahkûm olduğu­nu gösteriyor. Çünkü baştakiler sadece birer sömürücü olmuşlar, fevkalâde üstün bir nüfuz ve kudrete sahip, im­tiyazlı bir sınıf vücuda getirmişlerdir. Bu komünizm şeflerinin geri memle­ketleri sanayileştirmeye muvaffak ol­duklarını teslim'ediyor. Fakat, bu ga­yeye erişince, programları bitmiş ol­du. aHlka emel ve arzularını tatmin edebilecek manevî bir gıda getirmek­ten âciz bulunuyorlar.»

Bizim Demokrat Parti şeflerine İsviç­reli mütefekkirin bu sözlerini hediye ve insaf ile düşünmeleri için rica edi­yoruz.

Demokrat Partimiz de bizde insan haklarının tanınmadığı davasıyla yo­la çıktı ve çıkmış göründü. Hak ve hürriyet üzerine kurulmuş bir rejim bayrağını açtı. Muvaffak olup iktida­ra ezici bir şekilde rakipsiz hâkim ke­silince yavaş yavaş ruhları değişti. İk­tidar, mevki ve ikbal, refah ve saadet pek tatlı geldi. Hür tenkide taham­mül edemeyeceklerini ve iktidarı elle­rinden kaçıracaklarını gördükleri için, baskı metotlarını ele aldılar. Halkı avutmak lâzımdı, zavahiri kurtarmak icap ederdi. Onun için, demokrasi ıstı­lahları haliyle kaldı. Fakat içleri bo­şaldı ve bir kalkınma, yatırma, imar lâfları başladı. Bu, başka diktatör­lerin de zamanımızda başvurmuş, hem de çok büyük muvaffakiyetle başvur­muş oldukları malûm bir metoddur ki, muharririn dediiğ gibi, halka ma­nevî bir gıda getirmekten âcizdir.

Bu iş bizde, bugünkü durumda bu tezebzüp ve nifak içinde devam edemez. Durum ya düzelecektir, ya fenadan fenaya gitmek suretiyle açık ve men­hus bir diktatörlük halini alacaktır. Memleket ancak düşmanlarımızı se-

vindirebilecek bir duruma sokulmuş olur. Demokrat şeflerin kalbleri sim­siyah bir mahiyet almadan bu yol tu­tulamaz. Böyle bir şeye bir türlü ihti­mal veremiyerek doğru yola dönecek­lerine inanmak istiyorum.

Bu hususta endişe ve tereddüde hiç yer yoktur. Kendilerini ancak dost ve kardeş hisler ve muameleler karşıhyabiiir. Birbirimize fazla düşman mua­melesi yapıyoruz. Biraz da aynı vata­nın evlâdı sıfatiyle vazifelerimiz ol­duğunu düşünelim, lâf değil fiil ve ha­reket, taahhüde sadakat ve icraat gü­relim,

Hangi yolu seçmeli?

Yazan:  Falih Rıfkı Atay

14/8/1957 tarihli (Dünya)  dan:

Halka hiç bir kusur bulamayız: 1950 den beri onun başucunda biz politika­cılar birbirimizle boğuşuyoruz. Birbiri­mize karşı hak kazanmak için halkın her türlü zaaflarını tahrik ediyoruz. Ses çıkardığı yok. Arasıra şurada bu­rada tehlikeli kımıldamalar oldu mu, bunlar dahi halkın kayıtsızlığı içinde sönüp gitmektedir. Halk tahammül­süzlüğü, kendi başlarına hüküm sür­mek isteyen iktidarların kolay baha­nesi olmaktan çıkmıştır. Eski devirle­rin hürriyet rejiminden dikta rejimi­ne geçişleri hep bu bahaneye dayan­makta idi: Ya 31 Mart olmuştur, ya Şeyh Sait isyanı olmuştur, memleketi boydan boya anarşiye sürükliyecek kanlı bir ayaklanma, iktidarlara tenkidsiz ve mürakabesiz bir rejim kurma cesareti vermiştir.

1950'den beri tahammülsüzlük buhra­nını biz politikacı aydınlar geçiriyo­ruz. Buhran o hale geldi ki bugünkü iktidar, ya muhalefetleri büsbütün or­tadan kaldırmak, yahut durmadan muhalefetleri haklı, mazlum ve kah­raman durumunda bırakan aykırılık­lara bir son vermek zorundadır. Söz ve parti hürriyeti ne kadar smırlansa yine de söylenebilecek ve yazılabile­cek bir şey kalmakta, 1950'de yazılan ve söylenenlere nisbetle âdeta «sükût» sayılabilecek bu kımıldamalar dahi eski sövmeler ve tecavüzler kadar sinir­leri oynatmaktadır. Ya, her hürriyet rejiminde olduğu gibi şahıs, şeref ve haysiyetlerini koruyucu hükümler dı­şında basını serbest bırakmak, yahut hükümete gazete kapama veya sansür koyma hakkını vermek, ya muhale­fetlere tabiî haklarını tanımak yahut onları dağıtmak yoluna gitmek lâzım. Tertemiz memleketimiz yeni bir dik­ta idaresini haklı gösterecek çeşitli bahanelere sahne olmaktan kurtul­duğu için, yeni bir hürriyetsizlik dev­rini mantıklamak imkânsız. Böyle bir teşebbüs tarih karşısında, millet kar­şısında, dünya efkârı karşısında ağır olduğu kadar sebepsiz mesuliyetler al­tına girmektir.   

Biz parti politikası gütmüyoruz: Mem leket dâvacılığı mesleğinde sabit ka­lacağız. Biz iktidarın kendi etrafında­ki boğucu havayı hafifletmesi müm­kün olduğu kanaatindeyiz. Çeşitli par­tilerden temas edebildiğimiz belli baş­lı şahsiyetlerin hiç birinde bu mem­leketi huzura kavuşturmaktan üstün bir hırs görmüyoruz. Ancak partizan­lara has olan ifratcılığı bu şahsiyetle­rin her zaman yenebileceklerinden de şüphe etmiyoruz.

Bilhassa iktidarda bulunanlar kendi­lerine tâ İttihad  ve  Terakki dev­rinden kalma manevî kalıntıları kont­rol etmeli ve bunlardan kurtulmağa bakmalıdırlar. Hürriyet olursa düşüp kalkmaktan ne çıkıyor bu memleket­te? 1950'de motosiklet kordonları ara­sında dolaşan İnönü ile, 1957'de Heybeliada plajında halk arasında yıka­nan İnönü ve 1950'nin halk kucakları üstündeki cep muhalefeti ile onun bugünkü hali arasında küçük bir mu­kayese yapınız. Bütün siyasî partiler cumhuriyet nesillerinin elinde! İçle­rinde şu veya bu tehlikeli sayılabile­cek temayüllerde olanlar, iktidar par­tisinde de eksik mi? Yeni nesillerin evlâtları bütün partilerde bu tema­yülleri yenebilmektedirler. Yenecek­lerdir.

Köye müteveccih 100 milyon lira­lık tahsisatın mâna ve değeri

15/8/1957 tarihli (Zafer) den:

Köy kalkınması için, 100.000.000 liralık ek ödenek. Heybeli'de toplanan­lar, Türk köyüne karşı bu alâkayı gös teren ve 20.000 köye içme suyu getir­miş bulunan bir hükümetten, bu mem leketi kurtarmak istiyorlar!

Biz söyleyelim; Önümüzdeki teşriî devrede bütçe takati bugünkünün belki de iki misli olacağından, ziraî kredi­
lerden tamamiyle ayrı olarak ve sırf köy imarı ile köylerin mesken kredilerini temin istikametinde, Türk kö­
yüne tevcih edilecek olan massif kal­kınma kredileri, 1/2 milyar ile 1 milyar arasında meblâğlara baliğ olacak­
tır. Köylerimizin 1950'den önceki vaziye­tini hiç bir hesaba alamayız. Zira o devrede, kasaba ve şehirlerde bile ve o da asgarî bir had üzerinden cihazlanabilmekte idik. Âşâr ile Düyunu Umu miye'nin karhaları, millî bünyemizin ön plânda duran parçalarını dahi cılk yara haline getirdiğinden, köyde var­lık ve köyde medenî teşkilâtlanma di­ye bir şey yoktu. Vilâyet merkezlerini birbirine bağlıyan yollar farazi oldu­ğu gibi, Türkiye'nin büyük büyük böl­geleri, zâtı ve kapalı iktisat şartları içinde yaşamakta ve aynî mübadele usulleri câri bulunmakta idi.

Ancak 1950'yi takip eden cihazlanma kararından ve bunun derhal tesirleri görülmüş tatbikatın­dan sonradır ki, sıfırın altında birinci mad hâlini muhafaza eden köy ik­tisadiyatımız, büyük sıçramalar yapa­rak, arka arkaya, mahallî pazarın, millî pazarın ve münkeşif sahalarda da beynelmilel pazarın talep ve tek­lifleri ile irtibat tesis edebilmiştir.

Bugün, şeker sanayii, mensucat sana­yii ve gıda sanayii sahalarındaki bü­yük inkişaf başlangıçları sayesinde, Türk köyü, 1) Modern ve hakikî mâ­nasında müstahsil, 2) Modern ve ha­kikî mânasında müstehlik olmanın ileri vasıflarına kavuşmaktadır.

Heybelidekiler, bunu bir felâket imiş gibi ilân etmekten çekinmemiş olan­lardır. Türk köyünün gelişmesi eğer bir felâket ise, şimdiden haber ve ma­lûmatları olsun ki, bu felâket, bütün hızı ile devam edecektir. Ve günlerden bir gün, Türk devleti ile Türk maliyesine, iktisadına ve ticaretine heybetli bir satın alma gücü ile, Türk köyü en büyük destek olacaktır. Ve o gün, bü­yük Türkiye, artık bir vakıa halini al­mış olacaktır.

Yüz milyon liralık ek  ödenek'in mâ­na ve değerini, Türk köylüsü " derhal kavrıyacaktır. Onun şimdiye kadar emrine verilen 11/2 milyarlık ziraî kredi, istihsalâünı arttırması ve ikti­sadî durumunu takviye etmesi içindi. Yüz milyon ek ödenek ile girişilen politika, Türk köylüsüne, modern Türk medeniyetine, kendi köyünün ileri ha­yat şartları içinde kavuşması için­dir.

Bu sayede, köy, mahalle ve.meydan­larının nüveleri kurulacak ve köy çar­şısı, ilk tesis merhalesini tamamlamış olacaktır. Ayrıca, köy mesken kredisi sayesinde, bir koy inşaatı şubesi, ken­dine mahsus inşa malzemesi nevile-riyle kurulmuş olacaktır. O zaman, ormanlarımız da dertten kurtulacak­tır. Çünkü köylü evi, maliyet fiyatı he­sapları olan bir unsura inkılâp edecek­tir.

Bunların yanında, köylerin ormanla­rını takviye etmek, mer'a ve çayırla­rını zapturapta almak, köy ile tarla­lar arasındaki yahut köyden köye olan yolları yapmak; teksiflere gitmek; iç  iskân programlarına geçmek. Bize bugün hayal gibi gelen bu hususlar, önümüzdeki iktisadî menzilin hususi­yetlerinden ibarettir. Zira, önümüzde­ki menzil, iktisadiyatımızdaki inkişa­fın içtimaî plâna intikalinden, yani bir başka cemiyetin, şehirde, kasaba­da ve köyde kurulmasından başka bir şey değildir!

Binaenaleyh, Türkiye nüfusunun mu­azzam bir kemiyet artışı göstermesine muvazi olarak, biz şimdi, aynı nüfu­sun, vatan sathı üzerinde bambaşka bir şekilde ve bir başka tertip dahilin­de yerleşeceği devrenin kapısını çal­mış bulunuyoruz!

Heybeli yârânı île Eshabı kehf arasın­da, acıklı bir müşabehet vardır: Et­rafta olup bitenleri görmemek!

Ama Yemlîhâ, Mekselînâ, Kefeştatay-yuş ve hattâ Kıtmir, hiç olmazsa uykuya yattıkları için, olan bitenden ha­bersiz kalmışlardı. Heybeli Yârânının ise, gözleri açık ise de, idrakleri sımsıkı mühürlüdür!

Paşanın hasretini çekenler

Yazan: Selim Ragip Emeç

15/8/1957     tarihli     (Son Posta) dan:

Üç muhalefet partisi tarafından şata­fatlı bir şekilde tertip olunan işbirliği konferanslarının neticesi ne şekilde ilân edilirse edilsin, varılan kararın hakikî bir işbirliği mânasını tazammun edemiyeceği muhakkaktır.

Çünkü işbirliği, az çok müsavat arze-den kuvvetler arasında vücut bulabi­lir. Halbuki Halk Partisi ile Hürriyet ve Millet Partilerinin bünye teşekkül­leri, böyle bir eşitlik arzetmekten uzak tır.

Daha evvel de belirtmiş olduğumuz gi­bi, yirmi yedi senelik rakipsiz bir ikti­darın zilyeddi olarak, Halk Partisi, teşkilât bakımından, esaslı surette taazzi etmiştir. Buna mukabil Millet Partisi, öteden beri Türk milletinin sempatini bir türlü kazanamıyarak güdük bir teşekkül halinde kalmıştır. Hüriyet Partisi ise D.P. içinde nagâm kalmış bir takım iddialı zevatın mey­dana getirdikleri bir klik olmaktan öteye geçememiştir.

Filvaki bu Parti mebuslarının Büyük Millet Meclisindeki adedi Halk Parti­sinden de fazladır. Fakat teşkilâtları­nın memleket sathı üzerindeki intişar sahası gayet mahduttur.

Şu halde ister 1957 yılı sonlarına doğ­ru, ister normal olarak 1958 yılı baş­larında yapılacak umumî bir seçimde, bu partilerin birbirine karşı olan du­rumları ne olacaktır? Halk Partisi mi aslan payını almak istiyecek, yoksa Hürriyet Partisi mi? Bu arada Meclis­teki cılız mevcudiyetine rağmen Millet Partisinin de, bu cılızlıkla mütenasip bir mebus kontenjaniyle iktifa etmi-yeceği bedihîdir. Demek ki işbirliği mevzuu, haddi zatında hiç bir meyva vermiyecek olan havanda su dövme kabilinden fiilî bir ameliye inhisar edecektir.

Maamafih muhalefet partilerinin bir nümayiş edasiyle yaptıkları toplantı­lar esnasında Halk Partisi lideri İsmet İnönü'ye karşı; alman ihtiramkâr va­ziyeti nazarı dikkate almamak müm­kün değildir. Muhalefet Partilerinden bazılarına mensup liderlerin hasretini çektiklerini söyledikleri, bazılarının da her üç partinin riyasetine liyakatin­den bahsettikleri İsmet Paşa sevgisiy­le, meğer bu zevat zahirde müslüman görünen, gerçekte ise gizlice zünnar taşıyan nasranî kişilerden başka şey­ler değillermiş. Fakat işin meraka değer tarafı şudur:

Bir zamanlar, bu Paşayı asmak, kes­mekten bahsedenler, şimdi nasıl onun yüzüne bakıyorlar ve verdiği takdirde, nasıl onun elini öpecekler?

İnşân, onların hesabına ve politik? adma, bu hatıralar ve bugünkü man­zaralar karşısında, günde birkaç defa utancından yerin dibine giriyor!

Bir muhalif gazete kanunun ya­kasına yapışmak istiyor

16/8/1957 tarihli (Zafer) den:

Bunlardan bir tanesi de, burada çıkan gazetelerden biridir. Günlerden beri Müddeiumumilik vasıtasiyle bir yan­dan da alâkadar devlet daireleri, bu gazetede çıkan hilafı hakikat neşriya­tı tashihle meşguldür. Fakat o, gelen tekzipleri asla hakkı olmadığı hal­de  bir nevi izah ve itiraz ile neşret­mekte ve bir yandan da, yeni müda­haleleri istilzam edecek yeni tahrif ve tağşişlere gitmektedir.

Aklınca, bu neviden neşriyat, muhale­fet etmektir. Değildir! Bu neviden neş riyat, zaten gazeteciliğin haysiyetli bir meslek olduğunu bilen müesseseler için asla müracaat edilmiş bir yol de­ğildir. Bunu, bu neviden gazeteler, bizde icat etmişlerdir.Ve yakalarına tedbir yapışınca, şimdi avazları çıktı­ğı kadar haykırmakta; eskisine yeni­lerini ilâve etmekte; devletin nizam müesseselerine saldırmakta ve, hürriyetsizlikten şikâyet eylemektedir. San­ki hürriyet, bunların vücudu ile kaim yahut bunların anlayışına göre işle­mesi lâzım anarşik ve gayri ciddî bir mefhumdur. Yazık ki, arka arkaya tekzibe uğrayan neşriyattan dolayı, kanunda ayrıca bir mesuliyet kaydı yoktur. Eğer olsaydı, dünyayı rahat­sız etmekten, elbette ki hazer ederler­di.

Fotoğrafçıyı gönderip, inşa yahut tev­si halinde olan bir bulvarın taş ve,top rak ameliyatını tesbit ettirmek, bir hüner midir? Bu gibi ameliyatı, şehre rahatsızlık veren unsurlar olarak tak­dim eylemek, kimin aklına gelebilir? Hafriyatsız ve imlâsız herhangi bir inşa ameliyesi mümkün müdür? Bü­tün gelip geçenler ve1 şehirde yaşayan­lar, Ankara caddelerinin bambaşka bir şekil almakta olduğunu bildiği halde, bir gazete, nasıl olur da bu faa­liyetleri, şehir halkının başına musal­lat edilmiş bir belâ ve âfet gibi göste­rebilir?

Halbuki işte bu kabil neşriyatı mu­bah sayıp bu yoldan muhalefet yap­mış olacağını farzedecek kadar tasnif dışı ve acayip bir idrâke mâlik bulu­nan bu gazetenin bütün istihbarat faaliyeti bundan ibarettir. Yetmiyor­muş gibi de, sütunlarını tekzipler is­tilâ etmiştir diye, mahalleyi ayağa kal dıracak bir yaygara ve şamata ile, kendini hakikati neşretmeğe mecbur edenlerin, yani kanunun, yakasına yapışmak sevda ve teammüdündedir!

Bu, düpedüz bir huruç hareketi değil­dir de nedir?

Müddeiumumilik, baş sahifesini işgal etmiş imiş! Dış haberleri neşreföneğe yeri kalmamış imiş! Böyle bir hale nerede rastlanmış imiş!

Bu gazete, evvelâ, kendi gibi bir gaze­tenin nerede çıktığını göstersin! Onun baş sahifesi bir hususî mülkiyet saha­sıdır da, hükümet daireleri ile beledi­yenin icraatı, sahipsiz mal mıdır? Âm­me müesseseleri; idarecileri, mesuli­yetleri, hizmetleri, şeref ve haysiyet­leri ile birlikte bu gazete gibilerin ta­sallut sahası mıdır?

Son derece yerinde olarak, şimdi alâ­kadar daireler, kendine, haberin neden ibaret olduğunu ve fotoğrafların nasıl çekilmesi lâzım geldiğini öğret­mektedirler. Ve zırva ile tıkabasa dol­durulmuş camekânlarma boşaltarak bunun yerine hakikatleri teşhir et­mektedirler. Kendi okuyucuları da lüt fen tesbit etmiş olsunlar, bir gün ön­ceki yalan yanlış iddiaların aslı nedir ve esası neye müteveccihtir?

Bu, hak sahiplerinin, kanun yoluyla, bir mukabelesinden ibarettir. Tekzip müessesesi, zaten bunun için düşünül­müştür. Amma, o, uydurma haberler neşretmekte hamaratlık göstersin ve alâkadar daireler, kol kavuşturup sab­retsin, bunu mu istiyor? Yahut, ayni kafada olan rüfekâsı, bunu mu isti­yorlar? O halde görsünler, alâkadar daireler için de, nasıl kalem oynatmak ve manşet atmak mümkündür! Nasıl. kendi sütunlarında, hakikat karşıla­rına dikilerek kendini müdafaa et­mektedir!

Bunu görsünler ki, bu memlekette neş , riyat ve matbuat hayatının sahipsiz bir köy olmadığını idrak ederek, sevi­yeli gazeteciliğin lüzumunu anlasın­lar..

Yıkış ve yapış

Yazan:  Habib Edib-Törehan

18/8/1957 tarihli (Yeni İstanbul) dan:

İstanbul'un imarı için bir çok binala­rın yıkılması lâzım geldiği muhakkak­tır. Bugün bunu tenkid edenlerin ya­rın takdir edeceklerine veya insaflı iseler mahcup olarak bir haksızlık yap tıklarını itiraf edeceklerine eminiz.

Uzun seneler ve belki asırlar eski Mi­mar Sinan'ın evlâtları bina yaptırmak için Akdeniz adalarından gelen ve kal­fa denilen dülgerlerin delaletiyle in­şaat yapmışlardı. Yapılan sokaklar için hiç bir Belediye kaydı olmamış ve olsa bile nazarı itibara alınmamıştı. Binalar göz tahminiyle çakılan tahta­ların bir araya gelmesinden başka bir şey değildi. Bunların konak denilen ve zahirî bir zinet arzedenlerinden en ufak kulübelere kadar olanlarında hep bu zihniyet câri idi.

Onun için İstanbul'u son otuz sene ev­veline kadar büyük yangınlar tahrip etmiş ve koca şehir âdeta bir çıra gi­bi yanmıştır. Zaten yanmamış olsa da bugün için bu eski binalardan acaba kaç tanesi mevcudiyetini muhafaza edebilirdi? İstanbul'un en eski ve bel­ki iki asrı geçmiyen ve yarı yıkık bir yalısından başka ne kalmıştır? Biz te­menni ediyoruz ki bilhassa Almanya'­da İkinci Dünya Harbinden sonra yı­kılmış, yanmış ve tamamen tahrip edilmiş olan şehirlerin yerine bugün çok kısa bir zaman içinde yeni şehir­lerin nasıl meydana geldiğini tetkik edelim. Bu hususta o memleketlerden bir veya birkaç mütehassıs getirtelim ve onlarla birlikte bu işin şimdi bun­dan sonraki yapış vaziyetini tetkik ederek kararlara varalım.

Şehrimizde imar için bilmecburiye yı­kılışlar yapılırken bilhassa eski eserle­rimizin yapılması, restore edilmesi hususunda gösterilmiş olan iyi niyet ve gayretlere de memnun olmamak kabil değildir. Bilhassa en başta Ru-melihisarı'nm tamamen yenileşmesi çok şayanı şükrandır. İstanbul ve Bo­ğaziçi'ne dair kartpostalları nerede olursanız olunuz ararsanız, en güzeli­nin bu olduğunu görürsünüz. Halbuki bundan birkaç sene evveline kadar bu güzel tarihî eserin hakikî bir bekçisi bile yoktu. En güzel bir zarafet arze-den eski hisarın içine en çirkin kulü­beler konmuştu. Yukarısmdaki duvar­ların aralıklarından incir ağaçları yükseliyordu. Uzun senelerden beri Eski Eserleri Himaye Cemiyetimiz ve daha bir çok unvanlarla resmî veya yarı resmî müesseselerimiz vardı. Fa­kat hiç bir şey yapılmamıştı. Onun için bugünkü hareketleri sevinçle gör­memek kabil değildir.

Ancak bizde henüz işini bilen ve mes­leğinden anlıyan amele henüz pek az­dır. Bilhassa yıkmak için kol kuvveti ve kazma küreğin kâfi olduğu zanno-lunmaktadır. Şimdi bununla da ikti­fa edilmiyerek şehir içinde dinamite müracaat olunuyor. Biz çok muhkem yapılmış ve belki yüz yıllarca daha durabilecek binaların New-york'un içinde, yerlerine şimdi yetmiş, seksen katlı binalar yapılması için bombalar­la nasıl yıkıldığını görmüştük. Yanındaki binaların camlan bile sarsılmı­yordu. Halbuki şimdi bizde bu yıkma tarziyle bazı kıymetli eserlerimizin za­rar gördüğünü okuyoruz. İstanbul'da Kantarcılar denilen yerde bir Rüstem-paşa Camii vardır. Kısa bir zaman ev­veline kadar çok metruk bir halde idi. Altına hiç münasebeti olmadığı halde çirkin dükkânlar yapılmıştı. Âar-ı atika mütehassısları ve bilhassa ec­nebi âlimlerden bu küçücük camiin çinilerinin bulunmaz eserlerden oldu­ğunu işitmiştim. Biz İstanbullular bu camiin nerede olduğunu bile bilmeyiz. Bir ecnebi âlim bana uzun seneler ev­vel eski Düyunu Umumiye zamanında bu cami çinilerinin Türkiye'nin bütün borçlarını ödiyecek kadar kıymetli ol-, duğunu söylemişti.

Şimdi okuduğumuz haberlere göre bu çinilerin zarara uğradığı ve kubbe ile duvarların çatladığını öğrenmiş bulu­nuyoruz. Ümit ve temenni ederiz ki bu haberler ya' yanlıştır, yahut çok mü­balâğalıdır.

Her halde bu işlerden dolayı başta bulunanları mesul tutmak doğru de­ğildir. Nihayet işin teferruatı ile meş­gul olan kimseler vardır. Bunların al­dıkları emirleri iyi ifa ettiklerini ve çabuk yaptıklarını bildirmek için böyle yıkış yapmaları doğru değildir. Bu işi ihaleten almış olanlar varsa onla­rın da mesul olmaları icap eder.

İstanbul'un en güzel eserleri daha zi­yade ihmale çok uğramış ve şimdi lâ­yık olduğu eski mevkii alacak olan yerlerindedir. Onun için bu acı misâl­den alacağımız ibret ile artık bundan sonrasını emniyet altına alabilirsek teselli bulacak ve irşat vazifemizi yap­mış olacağız.

«Birleşme» payesi

Yazan: Zafer

18/8/1957 tarihli (Zafer) den:

Önümüzdeki seçimlerde, iktidar, meni lekete bir memleket daha ilâve etmiş olanın alın açıklığı ile hesap verecek­tir. Ve bu hizmetler maddeleşmiş, yani el ile tutulur, göz ile görülür bir haldedir. Bunları lâf ile örtmeğe, tenkid ile yıkmağa yahut safsata ile küçült­meye imkân yoktur.

Muhalefet partilerinin ise böylesine bir meşher ile ortaya çıkmalarına im­kân mevcut değildir. Bunların eli boş olduğuna göre, seçim kampanyasının meydanlarına olsa olsa torbalar dolu­su lâfla geleceklerdir. Bu ise, hiç bir üstünlük temin etmez. Zira, rey iste­mek için, parti olmak kâfi değildir. İnsanın bir mazisi olmak hem de kaa-biü müdafaa bir mazisi olmak lâzım­dır.

İşte bu bakımdan, muhalefet partile­rinin vaziyetleri hiç de parlak değildir. İçlerinde, iş üzerinde tecrübe edilmiş, bir Ç.H.P. vardır. Fakat. Demokrat Partinin massif başarılarından sonra, eski yıllanmış iktidarın ortaya koya­bileceği hizmet demirbaşı, ziyadesiyle fukaradır. Hemen her sahada, onların 27 senede yapabildiğini, Menderes hü­kümetleri, fazlasiyle, 7 senede meyda­na getirmişlerdir. Hem de, çok daha zengin, daha çeşitli, ve iktisadî bün­yemiz bakımından daha müteâlî ve daha ehemmiyetli olarak..

Binaenaleyh, Demokrat Parti iktidarı, memleket nam ve hesabına iş çıkar­mak- bakımından, çok daha randı­manlı ve daha rasyonel çalışan son model bir makine durumundadır. Bu­nun yanında ötekinin çok daha hava­leli ve hantal olduğu hususunda, her­kes müttefiktir.

Bir de diğerlerine göz atalım, meselâ, C.M.P.'ye.. Siyaset sicillinde, bu parti­nin bilgi ve başarılarına dair hiç bir kayıt yoktur. Ne liderlik kademesinde, memleket şümul bir görüşe sahip ola­bilmiş, ne de herhangi bir teşkilât ka­demesinin, lâf imal etmekten ileri bir faaliyetine rastlanmıştır. Küfürbaz bir kaç kişiye malik olmak, seçim kam­panyasına girişmek için kâfi bir ser­maye değildir.  

Ötekilerine, yani Hürriyetçilere gelin­ce, bunlar, kendi aslî karargâhlarına hıyanet etmiş, nehir ortasında at de­ğiştirmiş, mızıkçı mizaçlı kimselerdir. İçlerinde bazıları, Vekâlet sandalyesi­ne kadar yükselebilmiş ise de, bu, hem Demokrat iktidarın mesuliyet çerçevesi içinde cereyan etmiş, hem de bu gi­bilerin herhangi bir kabiliyeti tesbit edilememiştir. Bilâkis, her biri bir ba­şına aczi yüzünden, kullanılmış ve de­nenmiş, malzeme deppoyuna aktarıl­mış kimselerdir.

Millet bunların vasıf ve kaabiliyetlerine ait kayıtlara bakabilmek için;
Demokrat Parti hükümetlerinin kuyudat defterlerini gözden geçirmeğe ve bunlardaki meşruhata göz atmaya
mecburdur. Bu meşruhat ise, bilindiği gibi, bu zevatın hiç de lehinde değil­dir!     

İşte muhalefet partilerinin umumî durumları, bu merkezdedir ve bu, vadedici yahut sempatik bir durum de­ğildir. Bunu kendileri de âlâ ve râna bilmektedirler. Bildikleri içindir ki, başlangıç sahneleri «Heybeli» ve son sahneleri de «Taşlık» da oynanmak üzere, bildiğimiz ve duhuliyesi sey­retmekte olduğumuz «birleşme» piye­sini müştereken kaleme almışlardır.

Bizce bunun fikrî muhtevası ehemmi­yetli değildir. Bilâkis, tezadlar ile do­lu olması itibariyle, eşhası vak'anm karakterini vuzuhla görmeye imkân olmadığı gibi, piyeste rol almış olanla­rın teatral bütün gayretlerine rağmen, mevzuun ne olduğu bir türlü anlaşıla­mamaktadır. Zaten, müellifi yahut te­lif heyeti kim ise, karakterlerin işlen­mesine yahut, esas fikrin sağlam bir terkibe götürülmesine değil de, asıl ehemmiyeti «tahkiye» ye tevcih et­miştir. Takdim, iltifat, mukabil iltifat yahut, parlak, daha parlak ve daha daha parlak bir âtiyi tasvir sadedinde remil- atarcasma beyanlara gitmek, koro halinde^ faal gazeteciler ile yâren liklere girişmek gibi unsurlar, «Heybe­li - Taşlık» müzakereleri piyesinin belki de en muvaffak sahnelerini teş­kil eylemektedir.

Bu sebeple diyeceğiz ki, böyle, mevzu­ları derin tahlil ve terkibe müsait bu-lunmıyan piyeslerde, bütün yük sahne oyunları ile aktörlerin meharetine ha­vale edileceğinden, tiyatro ilminin eni rettiği gibi, bu vak'ada da, ya pando-mina tekniğine başvurma yahut hafif ve sürekliyici bir müzik refakatiyle, yarısı şarkılı, yarısı da sözlü bir tarz7 da gitmek, çok daha doğru olurdu.Maamafih, dikkatleri çekmiş olmak ve «birleşikti muhalefetler cereyanı» nı vesile ittihaz ederek C. H. P.'yi kaa-bil olduğu kadar cazibeli ve sempatik göstermek bakımından - piyesin de­vamına münhasır kalsa dahi - bizce, netice alınmıştır. Maksat da zaten, seçimlerin kapı ve arenası önünde, mu halefetler alayının teşekkül ederek kaabil olduğu kadar elverişli bir ma­kam üzerinden ortaya şatafat ve tum­turakla duhulünü temin eylemek­tir.

«Muhalefetleri, topluca, sayın halkı­mıza takdim ediyoruz..» İşte bizce, hem yepyeni bir dekor ve koşum ser­veti, hem de yardımcı gazetelerin de­laletiyle asıl sahneye vaz'edilen husus bu olsa .gerektir ve bundan ibaret ka­lacaktır.

Birlesefaîlirler mi?

Yazan: Peyami Safa

19/8/1957 tarihli .(Milliyet)  den:

Hususî şekilde bir çok defalar muha­tap olduğum bir soruya verdiğim, ce­vabı okuyucularıma da tekrarlamak isterim:

 Muhalif partiler birleşebüirler mi? Birleşebilirlerse seçimi kazanabilirler mi?

Muhalif partilerimizin işbirliği yap­malarını zorlaştıran iki engel malûm: Seçim Kanunu «karma» denilen karı­şık- listeye imkân vermiyor. Muhalif partiler arasında bölgelerin taksimi de bu partilerin tüzüklerine aykırıdır. Herhangi bir muhalif parti mensubu­nu kendi bölgesine kendi adayına rey vermek hakkından mahrum eden bir anlaşma demokrasinin ruhuna da ay­kırıdır.

Bu zorlukların aşılabileceğini sanmı­yorum.

Fakat aralarında geçici    işbirliği im­kânları arayan bu üç muhalif partimiz" devamlı bir birleşmeyi ve tek par­ti haline gelmeyi niçin istemezler?

Bu partiler arasında program değil, isim farkı vardır. «Hürriyet» Partisi hürriyet ister de Halk Partisi istibdat mı vaadeder? «Millet» Partisi millet için çalışır da Hürriyet Partisi mîllet düşmanı mıdır? «Halk», «Hürriyet», «Millet» gibi mefhumlar bir fikir bö­lümü değil, umumî prensipler ifade ederler. Üç muhalif partimizin hiç bi­ri ne sosyalisttir, ne faşisttir, ne salta­natçıdır, ne de şeriatçıdır. Hiç biri öte kinden farklı bir sistemin gerçekleş­mesi için kurulmamıştır. Hepsinin prensipleri ve programları hemen he­men aynıdır. Aralarındaki küçük fark lar ayrı bir parti statüsü için kâfi esas lar değildirler. Bunların tek isim ve tek program altında birleşmeleri bir­birleriyle manasız bir rekabet hayatı yaşamalarından daha doğrudur. Nite­kim iç politika zaruretleri onları iş­birliği yapmak zorunda bırakıyor. Fa­kat bu geçici işbirliğini zorlaştıran ve­ya  imkansızlaştıran engeller, devamlı bir birleşme karşısında kendiliğinden ve derhal yıkılacaktır..

Program bakımından Demokrat Parti­nin de Öteki partilerimizden hiç bir esaslı farkı yoktur. Türk demokrasisi, şeklen, çok partili bir rejim manzara­sı göstermesine rağmen, ana fikir sis­temi ve program bakımından tek gö­rüşlü bir rejimdir ve tek parti zihni­yetini muhafaza ediyor.

Siyasî aksiyon sahasında bu gayri ta­biî hal devam edemez. Sun'î morfolo­jik (şeklî) bölünmeleri ortadan kal­dırmak siyasî gerçeğe akıllıca uymak olur.

Birlikteki keramet

Yazan: Ahmet Emin Yalman

19/8/1957 tarihli  (Vatan)   dan:

Memleketin selâmete ermesini ve si­yasî istikrara kavuşmasını istiyen va­tandaşlar; üç muhalif parti arasın­daki müzakereleri gittikçe kuvvetle­nen ümitlerle takip ediyorlar. Şimdiye kadar elde edilen neticeler cidden se­vindiricidir. Müşterek bir hedef uğ­runa ferdî menfaatlerden, gururlar­dan, ihtiraslardan fedakârlık etmek, uzlaşma zeminleri aramak gibi bir ol­gunluğa Türkiye'nin siyasî hayatında belki de ilk defa olarak rastgeliniyor. Kısmen birbirine zıt istidatta şahsiyet ler; aralarındaki geçmiş hisleri top­tan tasfiye etmeğe razı oluyorlar, mil­lî bir takınım içinde erimekte haz du­yuyorlar. Bu güzel iş de, iktidarı elbir­liğiyle ele geçirmek için değil, Türki­ye'de esaslı ve temelli bir ıslahat dev­ri açmak maksadiyle alıp yürüyor. Birkaç günlük yüz yüze konuşmalar, memleket hesabına bu kadar mühim yeni ufuklar açmağa yetiyor.

Heybelide ve Taşlıktaki evde birlik müzakereleri yapan parti.temsilcileri­nin vazifeleri hiç de kolay değildi. Bunlardan hiç biri başına buyruk sa­yılamaz. Hepsinin arkasında konten­jan meselesinde ikinci ve üçüncü ol­mağı kolay kolay kabul etmiyen, ağır­lık merkezinin kendisi olduğu kanaa­tinde bulunan teşkilât vardır. Bunlar­dan bir kısmı için müsavatı, bir kıs­mı için de müsavatın aleyhinde bir uzlaşmayı kabul etmek; teşkilâtın ta­biî emellerine karşı gelmek mânasını taşır. Buna rağmen, bir uzlaşma ze­mininde ittifaka yaklaşılması, memle­ket endişesinin parti hesaplarını göl­gede bıraktığının güzel bir belirtisi­dir.

Müsavat esasından fedakârlığa razı olan partiler şuna emin olsunlar ki bu fedakârlıktan dolayı hiç bir suretle küçük düşmezler, tamamiyle aksine olarak, feragat ve olgunluk imtihanın da iyi numara alırlar. Kontenjan far­kını sadece kıdemin bir karşılığı diye kabul etmek en doğru telâkki tarzı­dır.

Bugünkü müzakerede gerçekleşeceği­ni kuvvetle umduğumuz cephe birli­ğinin amelî neticesi ne olacak? Bunu kimse kestiremez. Umumî hayatımız­daki şartların normal olduğunu ve halkın iradesinin tam tamamına be­lirmesine hiç bir engel bulunmadığını farzedersek, kendi kendimizi aldatmış oluruz.

Fakat bu defaki seçimlerin neticesi ne olursa olsun, memleketi   istikrarlı bir siyasi hayata, huzura, emniyete, pürüzsüz gelişme imkânlarına kavuş­turmak gayesiyle bir cephe kurulma­sı; millî varlığımız ve bekamız hesa­bına çok mühim bir ileri adımdır, mil letimize şeref ve itibar getirecek bir millî başarı ve zaferdir.

Dört siyasî partinin, iktidar uğruna kördüvüşü şeklinde boğuşmalarından ve şahısların etrafında toplanmaların­dan ibaret bir kötü gidiş çok şükür tarihe karışmıştır. Bütün istikrarlı memleketlerde ve bilhassa Anglo - Sak son diyarlarında olduğu gibi bizde de parti mücadelesi iki cepheli bir man­zara almıştır. Mücadeleye mevzu teş­kil eden dâvada; bir tarafın türlü tür lü bozuk an'aneîeriyle ve usulleriyle kötü ve istikrarsız bir gidişi devam et­tirmeğe çabalamasından, diğer tarafın iktidar kavgasını bir tarafa bırakarak, esaslı ıslahat hedefini ön plâna alma-smdn ibarettir. Gelecek seçimlerde sandık basma gidecek olan Türk va­tandaşı, ya şimdiki ele avuca sığmaz, keyfî gidişi veyahut esaslı ıslahata gi­rişmek ve dürüst ve modern bir dev­let idaresi kurmak imkânını tercih et­mek mevkiinde bulunacaktır.

Yedi sene evvel ıslahat iddiasiyle hal­kın güvenini kazanan, iktidara gelen, fakat nizamnamesindeki güzel esas­ları, kabinelerinin programındaki 3 alevi pek çabuk unutan Demokrat Parti ne yapacaktır? Gönül öyle ister  ki ıslahat fikrine karşı gelmeğe razı olmasın, böyle ağır bir tarihî mes'uliyet altında kalmaktan sakjnsm, müş­terek bir millî ceohede ittifak etmek üzere teşebbüsü ele alsın ve Türk ta­rihinde vakit vakit görülen, dostların gözlerini kamaştıran, düşmanları kah­reden sihirli gelişmelerden birini el­birliği ile yaratmağa çalışmağı kendi­ne iş edinsin, bunu vicdan ve şeref borcu saysın...

Siyasî ahlâka sjğmıvan bir tertip karşısındayız

20/8/1957 tarihli  (Havadis) tan:

Muhalefet parti liderleri, dün yaptık­ları toplantıdan sonra, neşrettikleri bir tebliğle ne kadar aciz içinde olduklarını, bir defa daha umumî efkâ­rın gözü önüne serdiler. Gerçi dünkü tebliğ, evvelce ilân edildiği şekilde ni­hai tebliğ değildi. Çünkü dün de pa­zarlık bitirilememiş, ve müzakereler, çarşambaya bırakılmıştı. Ama bu teb­liğde bir nokta gayet açık bir surette görülüyordu; Bugünkü iktidarın mil­let nazarında kazandığı büyük sevgi ve itibar karşısında teker teker bir şey yapamayacaklarını anlayanlar, kendi aralarında birleşseler de yine bir netice elde edemiyeceklerine tam. ka­naat getirmişler ve bu defa, müsta­killeri, daha doğrusu müstakil, adı al­tında, iktidar partisi namzet listeleri­ne giremiyenleri, avlamak, onların getireceği reylerden faydalanmak gibi haddi zatında siyasî ahlâka sığar ta­rafı olmayan bir hareketin peşine düş müşlerdir. Böylece, güya iktidara kar­şı kurmağa çalıştıkları hükümet cep­hesini büyüteceklerdir.

Şimdi, bu noktayı böylece arzettikten sonra, düşündükleri tertibin mâna ve mahiyeti üzerinde duralım:

Muhalefet partileri, yıllardan beri, Demokrat Parti iflâs halindedir. Mil­let nazarında itibardan düşmüştür, te­ranesiyle, onu âdeta millî itimadı, kay Yettikten sonra bir gasıp vaziyetinde iktidarda imiş gibi gösterme taktiğine devam ettiler.Ve hele son aylarda bu nevi savletlerini büsbütün arttırdılar. Vaktaki seçimler yaklaştı. Bunları biı» telâştır, bir endişedir aldı. Çünkü ya-. lan ve iftira üzerine müesses bir si­yasetin zebunu idiler. Ne yapacakları­nı şaşırmışlardı. Asıl iflâs halinde bu­lunanın kendileri olduğunu pekâlâ bi­liyorlardı.   

Şimdi bunu böylece tesbit ettikten sonra iktidarla muhalefetin karşılıklı olarak vaziyetine bir göz atalım:

Bütün iktidar, kendine güvenin, ken­dine itimadın ve memlekete hizmet .etmiş olmanın şuuru ve huzuru içinde, bütün yaygaraları susturup" istikrarlı bir siyasî hayatın devamını temin maksadiyle, seçimleri öne almak ar­zusundadır... Bu, Türk milletinin izanma, irfanına tam itimadı ve rey hakkına hürmeti gösteren bir hare­kettir.

Bu da diğer tarafa yakınız. İktidarın millet nazarında itibarını kaybettiği­ni iddia edenler, şimdi telâş içinde­dirler. Yakında tecelli edecek bir hüs­ranın endişesiyle şaşkına dönmüşler­dir; Heybelide veya Taşlıkta yuvarlak masa basındadırlar. Teşebbüs ve ha­reketlerinin küçültücü ve şeref kırı­cı mânasının milletçe apaçık anlaşıl­masından dahi endişelenmiyecek ka­dar, seçimleri ve şahsen mebuslukla­rını kaybetmek korkusuyla- kendile­rinden geçmiş haldedirler.

Bu hareketlerinin mânası nedir?

Bu şaşkın teşebbüslerin tek ve haki­kî mânası şudur: Onlar, Demokrat Parti karşısında, müstakil partiler olarak ayrı ayrı millethuzuruna çıka­cak cesareti kendilerinde bulamıyor­lar. Anlaşılan müstakiller namı al­tında yeni bir grup -isterseniz yeni bir parti deyiniz- teşkil etmek sure­tiyle kendi husumet cephelerine dör­düncü bir kuvvet ilâve edebilmek gibi siyasî ahlâk kaideleriyle telifi cidden imkânsız bir oyunun peşindedirler.

Düşünüyorlar ki, yoklamalar netice­sinde mebus namzetliğini kazanamı-yan veya sair sebeplerle partisine kar şı, seçime takaddüm eden son anlar­da iğbirar duyan iktidar partisi mensupları bulunabilir. Bunları son anda partilerini yalnız terketmeye değil, hattâ ona hıyanet darbesi vur­mağa teşvik etmek ve kendi maksad-larma kazanmak gibi bir siyaset hü­neri keşfettikleri zannmdadırlar. Bu suretle mebus namzedliğinin cazibe­siyle hırsları harekete getirip siyasî hayatın rüstıbunu teşkil eden bir ta­kım insanları da husumet cepheleri­ne ilhak etmek sevdasındadırlar. An­laşılan, son belediye seçimlerine ken­dileri girmedikleri halde müstakiller namı altında bizden çalman ve perde arkasında kendileri tarafından tertip­lenmek ve gıdalanmak suretiyle orta­ya çıkarılanlarla şurada burada na­sılsa bir kaç belediyecik elde etmiş ol­malarını sözde bir muvaffakiyet sa­yarak, mebus seçimlerinde de bu si­yasî ahlâksızlık an'anesini devam et­tirmek gibi bir tertipten faydalan­mak istemektedirler.

Mebusluklarını kaybetmemek endişe­sinden başka bir şey düşünmiyen ve tek başlarına seçmen karşısına çık­mak korkusu içinde titreyen bu si­yaset oyuncuları, Türk seçmeninin rey serbestisini ihlâl edecek bu gibi fesa-î tertiplerine müsaade olunacağını ta­savvur edecek kadar gaflet içinde mi­dirler? Bilmeleri lâzımdır ki seçimler­de:

 Millî iradeyi tağşiş edecek hiç birteşebbüse meydan verilmiyenektir.

Gayri ahlâkî bir maksada istinadeden herhangi bir harekete imkânverecek hiçbir hüküm  bırakılmıyaçaktır.

Bir husumet cephesi teşkilinin siyasî ahlâk ile telifi gayrî kabil bir teşeb­büs olduğu aşikâr iken, bunun İstan-bulun göbeğinde ve vatandaşların gö­zü önünde pazarlığını yapmaktan çe-kinmiyenlere karşı bu sakîm hareket­lerini neticesiz bırakacak ve millî ira­denin saf ve en küçük bir gölge, te-reddüd ve şüpheden azade olarak te­cellisini temin edecek her türlü ted­biri almak iktidarın elbette hakkıdır. Genç demokrasimizin kuruluş devre­sinde bu gibi siyaset hokkabazlıkla­rına, sahtekârlıklarına meydan ver­mek, ilerideki siyasî hayatımızı kötü temellere istinad ettirip soysuzlaştır­mak gibi bir netice verir. İşte buna asla   imkân   bırakılmiyacaktır.

İdealizm ve partiler   

Yazan : Zafer

22/8/1957 tarihli  (Zafer)  den:

Yazı İşleri1 Müdürlüğünden eskiden başarısı çok söylenen, yeni bir üstad yazar CHP nin idealizmini muhafaza ettiğini, tabiî D.P. nin de idealini kay­bettiğini ciddiyetle haber veriyor ve bunu söyliyen idealist bir D.P. li oldu­ğunu ileri sürerek kendisine kızılma-masını tenbih ediyor!

İlâhi çok yaşa üstad! Buyurdukları­nıza kızılmaz, gülünür!

İdeal kelimesini Littre şöyle tarif edi­yor: «Yalnız fikirde mevcudiyeti olan,zihnin realite haricinde tasavvur ede­bileceği her türlü mükemmeliyeti haiz olan»... Siyasî Parti, ne fikir, ne ha­yır ne de bilgi cemiyetidir. Milletin, memleket idaresi hakkında hususî ka­naati bulunan ve bunları tatbik ede-.cek olan bir kısmının birliğidir. Siyasî Partinin ideali olmaz; programı; içti­maî siyasî veya iktisadî muayyen bir mesleği olur. Faaliyeti de realisttir, idealist değildir! Amma ona mutlaka bir ideal izafe edilmek istenirse o da ancak gayet yuvarlak ve umumî bir cümle olur: Vatanın selâmeti, mille­tin refah ve saadeti! Bu cümle hep­sinde müşterektir, yalnız varılacak yolda ayrılık olur.

Şimdi filân parti idealini muhafaza ediyor, filân kaybetmiştir gibi lâfların değerini

üstad takdir buyursun; kızı­lır mı gülünür mü ona da okuyucular hükmetsin!

Amma bu münasebetle biz iki husus­ta Üstadı tenvir edelim:

İdealini, hattâ kafasını ister mu­hafaza etsin ister etmesin;  1946 se­çimlerini ve onü takip eden seneler­ deki memleket idaresini yaşamış olanvatandaşlar nesli, hayatta bulunduğu müddetçe, CHP içinde iktidara gelme­yi düşünenler varsa, rahatça avuçla­rını yalayarak  «teskini  cü»  edebilir­ler!

CHP nin kafasında sim sıkı sak­lı olan  ideali, D.P. tahakkuk ettire­rek ideal, yani realite dışı, olmaktanıkarmaktadır. Üstadın temenni etti­ği fakat bütün Türk Milletinin derin
heyecanla  yaşadığı inkilâp Türk Va­tanını yaratmak inkılâbı  işte budur!Bu inkilâp maddî, manevî ve ruhî hersahaya şâmildir. Türk Milletinin ira­desinin mahsulüdür; onun için hare­ket de millîdir. Türk Milleti, bu ha­reketinin idaresini, onu tahakkuk fasma koyan, kendi kurduğu ve ikti­dara getirdiği D.P. ye emniyet etmiş­tir. Bu hareketi inkâr etmek, görme­meye çalışmak, ne hareketi ne eseriortadan kaldırmaz.    Binaenaleyh neyapılırsa yapılsın, hattâ ağyar sevin­dirilsin, bütün menfî emekler beyhu­dedir; Türk Milleti, dünyanın en se­lim fikirli en realist milletidir, lâf ka­labalığına değil, gözüne inanır: Hoşçakalın.

Bahçıvan ve Yalçın

Yazan :   Havadis

22/8/1957 tarihli (Havadis) ten:

Demokrat Parti meb'uslanndan bazı­ları, Yalovaya gitmişler, halkın dilek­lerini dinlemek üzere bir toplantı ter­tip etmişler. Bu arada bir bahçivan, meb'uslara hitabederek «Seçimden se­çime teşrif eden milletvekilleri hoş geldiniz!» demiş, sonra arkasından bazı meseleler ortaya atarak şikâyet­te bulunmuş!

Demokrat Parti mebusları ancak buna gereken cevabı vereceklerdir. Ve ni­tekim de vermişlerdir. Bu arada da bahçıvana, «Sen muhalifler gibi konu­şuyorsun!» demişlerdir.

Vaz siz misiniz bunu diyen? İşte Hü­seyin Cahit Yalçın Ulus gazetesin­de açmış ağzını, yummuş gözünü! Doğ ru söyliyeni dokuz köyden kovarlarmış! Demokrat Parti şeflerinin şikâ­yete tahammülleri yokmuş! Onlar sa­dece hoşa gidecek, kendi azamet ve gururlarını okşayacak, kendilerini göklere çıkaracak masallar, balonlar, riyakârlıklar ve dalkavukluklar bek-lerlermiş!... Ve daha bunun gibi is­natlar ve iftiralar! Çünkü Hüseyin Cahit bu, yazacaktır; paşasına hoş gö­rünmek için, kalemini, muhalefet meydanında at gibi oynatacaktır! Hiç bir isnat ve iftiradan çekinmiyecek-tir. Yalan yazacak, tezvir yazacak, ama behemehal bugünkü iktidara yüklenecektir!

Hüseyin Cahit bilmez mi ki, böyle mü­tecanis olmayan toplantılara muhalif­ler, kâh bahçivan şeklinde, kâh ga­zeteci şeklinde, kışkırtıcılar sokaklar, onlar ortaya bir lâf atar, sonra bir muhalif muhabir bunu gazetesine ve­rir: ve böylece, kendisi gibi, tezvir makinesi isletmecilerine sermaye ha­zırlar... Çünkü şimdiye kadar böyle toplantılarda, patlıcan, domates yeri­ne fesat eken nice bahçıvanlar görül­müştür! İş bir defa çıgrmdan çıksın da ondan sonrası .kolay! Hele bahçi­van, tarlayı bir sürsün, ekilen yedi katlı tezvir  bitkisinin  meyvalannı,

Hüseyin Cahit ve onun gibi muhale­fete ayak uyduran diğerleri kolayca toplayabilirler... Hakikatler ortada dururken, bizim sözümüze hattâ sözü­müze değil de binlerce müsbet eserle­ri meydanda duran çalışmalara kim inanır? İllâki de bahçivan! Sade bah­çivan!

Halbuki bahçivanm sözlerindeki ya­lan daha selâmün aleykümde başlıyor:

«Seçimden seçime teşrif eden millet­vekilleri hoş geldiniz!»

Demokrat Parti meb'usları yalnız se­çimlerde değil, her zaman milletle be­raberdir. Hem kendi seçim bölgeleri­ni, hem, vatan haritasını karış karış taramaktadırlar. Hiçbir vakit vatan­daşlar, Demokrat Parti iktidarı zama­nında olduğu kadar idare edenlerle bu kadar sık yüz yüze gelmemiştir. Her meb'us değil kazaları, nahiyeleri, hattâ köyleri bile dertleriyle bilir, ih-tiyaçlariyle bilir. Ve oralarda yaşayan insanların çoğunu tanır. Hepsi kan ter, toz içinde o .köyden bu köye ko­şarlar, ve memlekete elden gelen bir hizmeti ifâ için çırpınıp dururlar. Meclis toplantı halinde oldu mu, De­mokrat milletvekillerinin evleri, ya­zıhaneleri an kovanı gibi işler. Vatan­daşlar, mahallî ihtiyaçlarını diledikle­ri gibi kendilerine söylerler.

Ondan sonra da sıkı bir. takip devri başlar. Tâ ki bir netice alınıncaya ka­dar... Demokrat Parti meb'uslarınm nasıl çalıştıklarına Hüseyin Cahidin bahçıvanı değil, Allah şahittir. Öyle olmasaydı, 1954 de, bu millet, bu par­tiye rey verir miydi? Onu 1950 dekin­den daha kahir bir ekseriyetle ikti­darda bırakır mıydı?...

Meb'uslarm dışında, başta Başvekil ve bütün Vekiller, her fırsatta, her za­man memleketin en ücra köşelerine kadar sevahat etmekte, her türlü zor­lukları göze alarak halkla teması dai­ma muhafaza etmektedirler.

Galiba Hüseyin Cahit Yalçın, eski de­virle yeni devri karıştırıyor! Halk Par tisi iktidarı zamanında hangi meb'us nereye giderdi? Halk, kendi secim dairelerinde üç, dört devre meb'usluk edenleri değil şahsen, ismen bile ta­nımazdı!  çünkü işte o zaman, sadece şefe dalkavukluk kâfi idi. Şefin azamet ve  gururunu okşayacak, ken­disini göklere çıkaracak masallar, ya­lanlar, riyakârlıklar o zaman revaçta idi!  Çünkü millî şefe «Senden başka­sı yok! Varsa sensin yoksa sensin!» diyenler   tutulur, ve  yerlerini   ömürleri boyunca muhafaza     ederlerdi!.-. Misal mi istiyorsunuz?  Uzağa gitmeye hacet yok! İşte bizzat Hüseyin Ca­hit   bu   tipin   başlıca      mümessilidir! Yıllar boyu  meb'usluk  yapmıştır,  fa­kat bir defa bile olsun, bir kazaya, bir köye gitmiş midir? Memleketin hangi derdini bilir? Vatandaşların    hangi mübrem ve mahallî ihtiyaçlarını ta­kip  etmiştir?     O,  köye  gitmek  şöyle dursun, Ankaraya bile zor gelir ve şöy­le bir göründükten sonra  Avrupaya hayatını  sürmeyegider.  O  Çubuk'ta dayak  diyen  vatandaşları  bilmez,   o, Senirsend'de  işkenceye  uğrayan  va­tandaşları bilmez! Onun  bildiği  Evin'daki gazinoda danseden çiftler, ve öz  canının  rahatıdır!   Hüseyin  Cahit Yalçın  hiçbir  seçimde   seçmenlerinin yanma     uğramamış,  ve Yalovadaki bahçivan gibilerini bile «Secimden se­çime teşrif eden Hüseyin Cahit Bey hoş geldiniz»  demek zevkinden mah­rum bırakmıştır!

Çünkü köyün tozu nesine gerek? Bir makale ile milli şefine dalkavukluk etmek, onu balon gibi şişirip göğe çı­karmak, kendi rahat mebusluğu için daima kâfi bir garanti teşkil etmiş­tir!

Açık mektup

Yazan ; Habib Edib Törehan

.22, 24, 25, 26/8/1957 tarihli (Ye­ni İstanbul) dan:

Sayın Bay Adnan Menderes

Tek partiden ayrıldıktan ve münaka­şalı bir demokrasi hayatına girdikten sonra, sizi gıyaben tanımağa başla­mıştım. Partilerin teki, mutlakiyet ve şahsî hâkimiyetten başka bir şey ifa­de etmediği gibi, lüzumundan çok par­tinin de nihayet diktatörlükle netice­lendiğini, son zamanların  tarihinde yaşamış olduğumuzdan, bu yeni çıkan partinizin kuvvetlenmesini candan di­liyor; fakat çok partili bir siyasî ha­yattan da uzak kalmaklığımızı, mem­leketimin menafii namına temenni ediyordum. O zamanlar, bugün gibi, düşüncelerimi- bildirecek Yeni İstan­bul'a sahip bulunmuyordum. Bundan başka, hayatım daha ziyade hariçte geçtiğinden, kimse ile de görüşmek imkânını fazla bulamıyordum. Mem­leketimin halini uzaktan, gazeteleri­mizde tetkik ediyor ve Allanın yarat­tığı yerlerin en güzellerinden biri olan yurdumuza, demokratik bir hayatın feyizlerinin yayılmasını diliyordum.

İkinci Dünya Harbinden sonra yollar açıldığı zaman, ilk fırsatta memleke­te geldim. Hüseyin Cahid Yalçın Bey bana Tanin'i teklif etti. Gazete çıkar­mağa hiç arzu ve niyetim olmadığı halde, memleketin kültürüne hizmet vesilesiyle, bende, birdenbire bu işde bir vazife almak iştiyakı uyandı. Ga­zete çıkarmak ve fikirlerimizi yay­mak için, her şeyden evvel hak-ikî bir demokrasiye ihtiyaç vardı. O zamanın devlet ve hükümet adamlarından, bu işlerin içyüzünü bana alatacak hiçbir kimse tanımıyordum.

Çocukluğum, saltanat devrinin acıklı bir zamanında geçmişti. En masum kitap ve gazeteleri bile gizli okur ve hiç kimseye bahsedemezdik. Babam; gazete kitap ve mecmua çıkarmaktan menedilmişti. Evine, üç erkek misafir gelemezdi. Derhal, evimizde gizli top­lantı yapıldığı, 'hafiyeler tarafından saraya bildirilirdi. Meşrutiyetin ilk bir kaç ayı, Fransa büyük ihtilâlinin na­zariyeleri içinde geçmişti. Fransada bulunmuş ve hürriyetin zevkini tat­mış ve saraya karşı mücadele yapmış vatandaşlarımız, bizde de demokra­sinin derhal, asırlarca bu hayata ulaş­mak için uğraşmış olan memleketler derecesine gelivereceğini zannetmiş­lerdi. Aradan geçen kısa bir zaman, bir takım hayal kırıklıkları getirdi. Bir taraftan, ubak vilayetlerimizdeki ihti­lâllerle, birbirini takip eden muhare­beler bize göz açtırmadığı gibi; mem­leket içinde de hürriyet ve demokrasi namına yapılan çatışmalar bizi çok zayıf düşürmüştü. Hep adalet, müsa­vat namına en kıymetli zamanlarımızı kaybettik ve sandalye peşinde koş­tuk. Nihayet Birinci Dünya Harbinin sefalet ve ıztırabı içinde yaşarken, öte tarafta milletin kurtarıcısı diye ni­şanlara garkolmuş paşalarımız, kendi nüfuz ve kuvvetlerini arttırmak için, bazan gizil bazan açık, son dakikala­ra kadar birbirleriyle mücadeleden çekinmemişlerdi. Sevres Muahedesiyle idamına hükmedilmiş olan bu güzel memleket ve necip milletin, ortaya atılan hakikî kurtarıcısı, onun hayat ve istikbalini, bütün mahrumiyetler içinde kurtardıktan sonra, nefsi için kendine teklif olunan her şeyi.reddet­ti. Ne Mussolini gibi, kralın yanında tahtsız hükümdar olmak istedi; ne de Hitler gibi mutlak bir diktatörlüğe teşebbüs etti. Franco gibi, o da bir prens seçer ve hakikat halde, hükü­meti elinde tutabilirdi. O eğer istemiş olsaydı, bizzat Osmanlı hanedanının tahtına çıkar ve halifeliği de alırdı. Bunların hiçbirine tenezzül etmedi. Onun için, eski Osmanlı devleti öl­müş; yerine terü taze bir genç Türk devleti kurulmuştu. O milletin kendi­ne verdiği (Ata) unvanı, tek İstiklâl Madalyası ve Türk milletinin reisliği ile iktifa etti. Daima ölümüne kadar da bununla iftihar etmiştir.

Atatürkün en büyük hizmeti, evvelâ istiklâlimizi temin etmiş olması; sonra da bizi reforma, miskinlikten faaliye­te, bâtıl itikadlardan yeni ve mede­nî bir düşünceye kavuşturmak isteme­sidir. Belki, bu çok mühim işlerin oto­riteye ihtiyacı. vardı. İhtimal ki, beş asırdan fazla sultan, idaresi altında yaşamış bir memleketin, tedricî bir demokrasiye alışması lâzımdı. Onun içindir ki, Atatürk zamanı, tek parti ile geçmiştir. Serbest Fırka, belki Ata­türk için, demokrasiye ahşmaklığımı-zm bir imtihanı olmuştur. İşin içyü­zünü bilmediğim için, bu hususta faz­la bir şey söyliyemiyeceğim. Fakat, cııun vefatından sonra bu vaziyetin temadisi kabil değildi. Bilhassa İkinci Dünya Harbinden sonra bütün dün­yaya yayılan demokrasi fikirleri, bu sistem için »büyük bir sempati uyan­dırdığı gibi, komünizm âleminin zu­lümleri de, diktatörlük ve mutlakıye­te karşı bir antipati uyandırmaktan geri kalmamıştır. İşte, benim, gazeteyi çıkarmak düşün­celeriyle meşgul olduğum zamanlar, tereddüdüm, hep, bizdeki tek parti­den ayrılmaklığm samimî olup olma­dığını kestirememekten ileri geliyor­du.. Çünkü, kurmak istediğim gazete­nin takip ettiği veya edeceği bir mak­sat ve gaye vardı: Tamamen bitaraf olmak. Bunun için de demokrasimi­zin memleketimizde yerleşeceğine inanmaklığım lâzım geliyordu. Beni bu hüssuta tatmin eden insanlar çık­tı. İsmet İnönü'nün, memlekette tek partiden ayrılarak, hakikî bir demok­rasinin yerleşmesini candan istediği­ni söyliyenler oldu ve ben de bu ka­naatle Yeni İstanbul'u, 1950 seçimin­den biraz evvel kurdum. 2950 seçimindeki vaziyet, bana söyle­nen şeylerin yanlış olmadığını göster­di. Tamamen serbest ve hiçbir tesire tâbi olmayarak, herkes reyini verdi ve partiniz, çok büyük bir ekseriyetle iktidara geldi. Buna, eski iktidarın razı olarak derhal itirazlara geçme­mesi ve D.P. nin de, milletin tema­yül ve arzusundan feyz alarak, en sis­temli bir tarzda idareyi elinde tutma­sı icap ederdi.

Tarafsızlığın, renksiz ve alâkasızlık olmadığını düşünerek, Yeni İstanbul-da samimî düşüncelerimi bildirmeğe çalıştım. Bu esnada, ister eski iktida­ra ve isterse, bugün başında bulun­duğunuz hükümetin icraatına ait fi­kirlerimi' bildirmekten hiç çekinme-dim. Bu hususta eski iktidardan e.n ufak bir dargınlık alâmeti sezmedi­ğim gibi, partinizden de her hangi bir tenkide uğramadım. Bunu, aksine ri­vayetlere rağmen, demokrasimizin yerleşmesine atfediyor ve seviniyo­rum.

Şimdi, müsaade ederseniz, diğer mek­tuplarımla, düşüncelerimi bir çerçe­ve içine almağa uğraşacağım. Bu ve­sile ile hürmetlerimi takdim ederim.

Sayın Bay Adnan Menderes

Partiniz yedi senedenberi iktidara sa­hip ve hâkim olduğundan, hükümet riyasetini ifâ etmektesiniz. Her halde bu vaziyet, çok az hükümet reisine nasip olmuş , bir şeydir. Bu suretle, başladığınız birçok işlerin, şimdi artık tahakkuk sahasına çıktığını gör­mek, size derin bir mahzuziyet vere­ceği gibi, bir takımlarının da ilerle­mesi, cesaret ve ümitlerinizi arttır­maktır.

İlk dört senelik iktidar devrenizde, muhalefet partisinin seçimi bekliye-rek, tenkidlerinde oldukça insaflı ol­ması, münakaşaları Meclise ve kendi gazetelerindeki yazılara hasrettire­cekleri yerde, iktidarı kaybetmekliğin hazmedilememesinden mütevellit bir dargınlıkla münakaşalar, açık ve ka­palı yerlerde yapılan toplantılarla, memleketin her tarafına yayıldı ve hükümete, ihtimal ki, iş görmek için fazla imkân ve fırsat bırakılmadı.

İlk dört sene geçtikten sonra partiniz ve onun başında bulunmanız hase­biyle, sizin için büyük bir imtihan başlamıştı. 1954 seçimi yapılacaktı. Muhalefet, ilk dört senelik devrede yapılan şeylerin hepsini topyekûn fe­na gösterdi. Bazı vekâletlerin müste­şar ve umum müdürü gibi, iş başında bulunanlardan bazıları, muhalefet namına adaylıklarını koydukları za­man, yapılan bütün işleri kötülediler. Başında bulundukları işlerin büyük bir mesuliyetinin de kendilerine isabet ettiğini unutmuşlardı. Artık emir kulu olmak devrinin, haysiyetini bilen her insan için geçmiş olduğunu, san­ki unutmuş gibiydiler. Bu seçim mü­cadelesinde muhalefet, bir taraftan, dört sene içinde yapılmış olan her şe­yi fenalaştırırken, diğer cihetten de, iktidara geldikleri zaman her şeyin düzeleceğini bildirmekten çekinmiyor; beynelmilel müşkülleri hiç düşünmi yerek, her şeyi vaad etmekten çekin­miyordu. Bu sözlere bakılırsa, siz ik­tidarı kaybederseniz, çeşmelerden bile şerbet akıtılacaktı.

Bütün bunlara rağmen, ikinci devre­deki seçimi de kazandınız ve başında bulunduğunuz idareyi temadi ettirmek imkânını elde ettiniz. Muhalefetin, münevver ve vatanperver geçinenleri­mizden bir kısmının, artık imtihanı kaybettiklerini görerek, hiç olmazsa bir zaman sükût etmeleri, yapılan işîerle, yapılacak şeylerde âdeta his ve­ya is ortaklığı yapmaları lâzım gelirkon; bilâkis, seçimin hemen akabinde tekrar münakaşa ve tenkidler baş­ladı. Dört sene bir zaman varken, san­ki seçim yarın yapılacakmış gibi bir memnuniyetsizliğin uyandırıl-masına uğraşıldı. İşte bu mücadele­ler içinde dört sene yine nihayet bu­luyor ve ergeç yeni bir seçimin arefesi yaklaşıyor.

Ben şahsen, bu politika dedikodu ve münakaşalarından memleketin bir şey kazanacağını hiç zannetmiyorum. Bi­lâkis, bu mücadele ve münakaşalar­la birçok şeyler kaybettiğimize kaniim. Milletin de, bilhassa çalışmak isteyen Jiyorum. Çünkü, şimdi bizim için en münevver kısmının, artık bu politika münakaşalarından bıktıklarını zanne mühim parola; çalışmak, istihsalimizi arttırmak ve millet olarak, ileri git­mek" için gayret sarfetmekten çekin­memektedir.

Ben ümit ve temenni ediyorum ki, muhalefet partisi veya ona iltihak edecek olan muhalefet partileri, hem bugünkü tenkidlerinde hem de seçim propagandalarında uluorta söz söyliyecekleri yerde, biraz ölçüye riayet edecek olurlarsa, her halde hem ken­di partilerini bilâhare mahcup düşürmez ve hem de millete beyhude ümit vermemiş olurlar. Bizim, irticadan çekinmek, sosyal hareketlerde ihtiyat­lı olmak gibi, memleketin müşterek menfaatlerinde birleşeceğimiz nokta­lar vardır. İster iktidar isterse muha­lefet, gerek bu günkü münakaşaların­da gerek yarınki seçim imtihanında, Atatürk inkılâbına sadık kalacakları­nı bildirir; sosyal hizmetlerde ifrata gitmiyeceğimizi açıklarsak, hepimiz memleketin umumî gidişi hakkında fikirlerimizi tesbit etmiş olacak ve rahat edeceğiz. Atatürkün yaptığı re­form, şimdi İslâm âleminde ilerliyor. Daha çok kısa bir zaman evvel Tu-nus'da, çok karı almak, imam nikâhiyle evlenmek ve boşanmak menedildiği halde, biz Atatürkün, medenî kanunla evlenmeği esas olarak koydu­ğu zamandanberi, iki batmlık bir va­kit geçirdik. Halbuki, bugün hâlâ şap­kanın fena olmadığını millete anlata­madık. Medenî nikâhdan başkasının menedildiğini bildiremedik. Ellerinde ibrik, başlarında takke ve çenber sakallariyle, en modern bir nakliye vasıtası olan uçaklardan inen hacıları­mızı gördüğümüz zaman, inkılâbımı­zın birçok tehlikelere maruz kaldığını görüyor ve üzülüyoruz. Sanayii çok ileri gitmiş olan memleketlerin grev­ler yüzünden çektiklerini, senelerdenberi gazetelerde okuyoruz. Son günler­de Fransadaki banka memurlarının grevi, Fransız parasının kıymetini bir­kaç gün içinde yüzde beş düşürmüş­tür. Bunları görmüyor ve bilmiyor giti, muhalefet bahanesi ve halkı ka­zanmak ümidiyle daima grevden bahsetmekliğin doğru olmadığını ve es­ki bir atalar sözünün sükûtun altın olduğunu bildirerek, susmalarının dafea muvafık olacağını,Yeni İstanbul sütunlarında daima tekrar ettik.

Ben sizi iktidara gelmezden evvel tanımıyordum. İktidarı ele almanızdan da da bir hayli zaman sonra bu ta­nışma şerefine nail oldum. Çekingen olduktan başka, devlet işlerini omuz­larında taşıyan bir zatın ne derece­ye kadar az vakti bulunduğunu da bildiğimden, mümkün mertebe ziya­retten çekinmiştim. Bu düşünce ile­dir ki, bîr hayli mühim işlerin peşinde olmakljğima rağmen, eski ve yeni ik­tidarın pek az şahsiyetlerini tanıya­bildim ve mümkün mertebe, şahsıma ait müracaattan çekinmiştim.

İktidara gelmenizden sonra, her İstanbla gelişinizde, uçak meydanında, tren istasyonunda, hülâsa her yerde Yeni İstanbul muharrirlerine tesadüf etliğiniz zaman, benim nerede bulun­duğumu sorduğunuzu haber alıyor ve elâmlarmiza nail oluyordum. O es­nalarda yapmış olduğunuz basın top­lantılarında da bulunmak imkânını elde edemem iştim.

Fakat, hakkımda beslediğiniz saygı ve sevgiye inanmağa başladığımdan, bir gün. memleketimin hariçten büyük bir istikraz yapabilmesi için kısa bir mektupla müracaat etmiştim. Bana derhal cevap vermek nezaketini gös­terdiniz ve teşvikatta bulundunuz. Beş sene kadar evvel memlekete ge­lişimde, sizi tanıdım. İki kere de ba­sın toplantınızda bulundum. Memle­kette yapmak istediğiniz birçok güzel şeyleri görerek, ben de hariçteki vazi­yetime dayanarak, faideli bir isi teklifte buiundum. Siz ve mesai arkadaş­larınızdan en iyi bir kabul eseri gör­düm. Fakat, memleketimde yapmak istediğim vf- faideli olduğunu zannet­tiğim, bu iki veya üç işten hiçbiri ol­madı. Bara üzüntü ve masrafîarmdan başka bir şey getirmedi. Fakat oen buna acınmadım. Çünkü, nedenle ketimizdeki birçok işlerin birokrasi zihniyetiyle baltalandığını biliye dum. Bunların olması için tekrar size veya arkadaşlarınıza da müracaat etme­dim. Çünkü istiyorum ki, ikinci ve üçüncü derecedeki memurlarımız ar­tık kendileri, artık, memleket için faideli gördükleri işi takip ve intaç etsinler ve iltimas veya tavsiye deni­len şey ortadan kalkmış olsun. Onun içindir ki, Yeni İstanbul çıktığımdan beri şahsım için değil, memle­ket için en lüzumlu bir şey telâkki et­tiğim, zihniyetimizin değişmesi ve bil­hassa bürokrasiyle mücadele için bir hayli yazılar yazdım. Henüz bu saha­da ilerlemeler kaydetmemiş olmamıza rağmen, sizin sarf ettiğiniz enerjiye hayret etmekten başka bir şey yapa­mıyor; fakat muvaffakiyetinizi, şahıs ve partinizden ziyada, memleketim için tıpmenni ediyorum. Eğer müsaade ederseniz, bu husustaki düşünceleri­min sonraki mektubumda bil­dirmeğe çalışacağım. Bu vesile ile hürmeuerimi takdim eylerim, Muhterem Adnan Menderes Beyefendi.

III

Sayın Adnan Menderes, Memleketimiz, Tanzimat ile, oıodern âleme yaklaşmak zaruret ve ihtiyacı­nı giderdiği zaman, artık idare siste­mimizde yenilikler yapmağa başlamıştır. Bugüne kadtu' bu yen halâ tarramlıyamadiğımızı soyılyebiliriz Eski Babıâli'deki Fransız siste­mi de hiç değişmemiş; yi tatbik olun­maktan sarfınazar, zamanla beraber gitmemişti.

Atatürk. Türk inkılâbını yapLıgı za­man. Kûkûmet Merkezini, eskimiş bir âlem elan İstanbul'dan Ankaraya nakle tmişti. Yeni çalışma sistemleri­ne uyacak muazzam devlet da:.reieri inşa olunmuş ve buralarda artış eski zihniyetlerin hâkim olamiyacağını zannetmişti. Heyhat ki, bu Büyük Adanı Use, bu düşüncesinde yanılmış

olduğunu görmekle üzülmüştür. Onun için, uzun zaman tek parti ile idare olunmuş ve ondan evvel de Şark usulü sultanlar tarafından gelişigü­zel ve karmakarışık bir idareye tâbi tutulmuş olan memleketimizde, ikti­dara geldiğiniz zaman, başında bulun­duğunuz Partiden ve Büyük Millet Meclisinden birçok şeyler beklemiş­tik, istiyorduk ki, Meclis, haiz olduğu ekseriyete dayanarak, beyhude müna­kaşalarla vakit kaybetmesin ve yapı­cı kanunlarla Atatürkün yolunda yü­rüyerek, inkılâbımızı tamamlamış ol­sun.

Bu sebepten dolayı, Partiniz seçimi kazandığı zaman, ilk iş olarak, Yeni İstanbul'daki yazılarımızla mebusları­mıza müracaat etmiştim. Eski devir­lerde bazı mebuslarımızın tahsisat­larını peşin aldıktan sonra, dört sene' içinde bir kere bile Meclise uğrama­dıklarını yazmış ve yeni mebusları­mızdan, millet menfaatleri için çalış­ma ve iş beklediğimizi tekrar etmiş­tim. Acınarak söyliyebilirim ki, bu sözleri, ikinci seçimden sonra da tek­rar esmiş ve geçenlerde de (Namev­cut) diye bir yazı yazmağa mecbur ol­muştum.

Ben şahsen, faaliyetinizin müspet ne­ticeler vermesini candan istiyenlerden biriyim. Çünkü, memleketin kalkın­masına ait emellerinizin bir gün ev­vel neticelendiğini görmek, her iyi ni­yet ve görüşlü bitaraf vatandaşın ar­zu ve emelidir. Şimdi, başka memle­ketlerin ilerlemelerini göz önüne alır­sak artık bizim, ileri gitmek veya ye­tişmek için yürümek değil, koşmak lâzım geldiği, saklanamıyacak bir hakikattir. Halbuki, bizde şimdi çok garip ve hazin bir tecelli olarak söyliyebilirim ki, memleketini seven ve onun ilerlemesini istiyen birçok vatandaşlarımız da, belki hislerine tâbi olarak veya tesir altında kala­rak, yapılan iyi şeyleri hiç görmemek­te; bunlardan hiç bahsetmemekte: yalnız fenalıklar keşfetmeğe uğraş­makla vakit geçirmektedirler.

Kırk sene evveline kadar bir gram şe­ker istihsal etmiyen memleketimiz, şimdi Cumhuriyet Devrinde ONBEŞ fabrikasiyle, bu sene üçyüz yetmiş müyon kilo şeker istihsal edecektir. Daha bundan birkaç sene evveline kadar gazetelerimizin bütün sahifele­ri hep şeker kıtlığından şikâyetle dolu idi. Dükkânlar önünde saatlerce bekliyor; bir avuç şeker için dövüşü­yorduk. Bu muazzam miktar şekeri imâl edebilmek için köylüden alman iki milyon dörtyüz altmış bin ton yancarm çiftçiye sağlıyacağı faydala­rı düşünürsek, başlıbaşına bu işin memleketimizde bir hamle olduğunu görmemek kaabil değildir. Geçen sene Amerika'dan, büyük bir dünya firma­sının bize müracaat ederek, pancar küspesi almak istediğini biliyoruz. Köylümüzün, şimdi bunları hayvan yemi olarak kullanmağa başladığını da memnuniyetle görmekteyiz. Şimdi, Amerikanın bize yardım olarak gön­derdiği etlerden, besili hayvanların ne gibi üstünlükleri olduğunu halkı­mız sulamaktadır. Onun için, azaldığı ve ormanlarımızın tahripten sakınılması icap eden şu günlerde, şeker sanayiinin şimdiki .ha­li, oaşlıbaşma bir başarıdır. Biz şim­di, bunun kimin tarafından başlandı­ğı vs kimin tarafından tamamlandığı üzerinde duracak değiliz. Asıl mesel, başarı ve Türk Milletinin ileri git­mesidir. Son iki seneden beri bütün dünya piyasalarında dolarla satılan sekerin fiyatları bir misline yakın bir pahalılık göstermektedir. Dolarımızı, hiç. olmazsa, şekere vermekten kurtul­duğumuzu ve bilhassa bu yüksek fi­yatların, bizim için. artık bir endişe yaratmadığını görmek de bir saadet­tir ve bunun için aleyhte söylemeğe dilimizin varmaması veya sükût et-mekliğimiz iktiza eder.

Kerpiç ve tezek evlerden kurtulmak, su zararları ile mücadele etmek, suyu, medenî memleketlerde olduğu gibi, bizde de ziraat ve elektrik istihsali mevzuunda faydalı bir hale getirmek için, bürokrasimizin çıkardığı birçok manialara rağmen, yorulmak bilmiyen bir çalışma ile sarfettiğiniz gay­retlerin hayranı olduğumu söylemek­ten kendimi alamıyacağım.

İki büyük dünya harbi, her yerde, in­sanların seciyeleri üzerinde büyük tahribat yapmıştır. Bunun tesiri, har­bin zayi ettiği insan hayatı ve servetle mukayese edilemiyecek kadar bü­yüktür. Onun için, şimdi servet ve bil­gisi bize nazaran çok fazla olan mem­leketlerde bile insan kıtlığından şikâ­yet edilmekte ve birçok hataların ya­pıldığı itiraf olunmaktadır.

Bizde bu mahrumiyetler daha büyük­tür. Çünkü, Cumhuriyete girdiğimiz zaman, toplanmış servet ve sermaye­lerden mahrum olduğumuz gibi, tek­nik bilgi namına da pek az bir mev­cudiyete mâliktir. Bu sebeplerden, iyi niyetlerle yaptığımız şeylerde bazı hatâlar olmaması kaabil değildir. Biz, bunu pertavsızla büyültmek değil, ya­pıcı bir tenkidle anlatacak olursak, hem gazetelerimizi takip etmekten hiç geri durmıyan dış âlemdeki dost ve düşmanlarımıza vaziyeti daha iyi an­latmış olacak, hem de vatandaşa du­rumumuzu daha açık ve doğru gös­termiş bulunacağız. Eğer müsaade ederseniz, samimiyetle, bu husustaki tenkidlerimi de mütea­kip mektubumda arza çalışacağım. Bu vesile ile hürmetlerimi arzeylerim.

IV

Sayın Bay Adnan Menderes,

Ruhumda büyük bir anlatmak ihtiya­cı var. Bu, belki de uzaklarda, vatan­daşlarımla bulaşamamaktan ileri gel­mektedir. Bu buluşmalardan da, çok defa çekinmekteyim. Memleketten al­dığı resmî kur üzerine dövizlerle bu­ralara gelenler, her şeyi ucuz bul­makta, zahirî görüşlerle mukayeseler yapmakta ve bilhassa işin haber ta­raflarına, öteden beri âdetimiz olan kötü dedikoduları karıştırmaktadır. Ben, memleketimden gönderilen gaze­telerden çıkarabildiğim mânalarla bir de çok defa bizim beğenmediğimiz şeyleri metheden ecnebi basınından aldığım ilhamlarla, kanaatlerimi tek­sif ediyor ve insan kudretinin üstün­de bulduğum mesainizdeki devamı gö­rerek, düşüncelerimi, bu açık mektup­la size bildirmeyi bir vazife addediyo­rum.

Bu yazılarda, hoşunuza gitmek veya gitmemek tarafları hiç nazarı itibare alınmamış ve beni frenlememiştir. Hayatta" her şeyin hudut ve derece­sini bilmekteyim. Hürriyet namı al­tında buna tecavüz etmeyi hiç istemem. Hükümet Riyasetini deruhde ettiğiniz uzun zamandan beri, Hükü­metin icraatına ait fikirlerimi nasıl yazdığımı hayretle görenler oldu. Ben, bunlar hakkında en ufak bir mania ve arızaya tesadüf etmediğim gibi, sizin­le belki senede bir buluştuğum zaman da, nezaketinizde, ufak bir eksiklik gözüme  ilişmedi.

Bizim gibi, uzun zamanlar Avrupa terakkisine arkasını çevirmiş; hayat veya maişetlerini, birkaç kişinin du­daklarından çıkacak sözlerden bekle­miş olan bir memlekette, umumî bir zihniyet değişikliğinin ne kadar zor olduğunu biliyoruz. Bugünkü İsviçre nin .Alman, İtalyan ve Fransız olan kısımlarında bile ne kadar büyük farklar olduğunu derhal görmek ka­bildir.

Dini terbiyenin esasları bozulmuş, bir çok muharebelerde uğradığımız hezi­metler bizi çok fena bir hale getirmiş­ti. Onun için, memleketimizde yapıla­cak kalkınmanın yalnız maddî şeylere istinat etmiyerek, manevî kalkınma­mızı da göz önünde tutması icap eder­di. Çünkü, bu temin edilmedikçe mad­dî kalkınma hareketleri, şahıs ile ba­ki kalır ve çok defa devam edemez. Halbuki, bize lâzım olan şeyler, artık şahıs ve şahsiyetten ziyade, umumî ve değişmiyen prensipler olmalıdır.

Biz, belki eski alışkanlıkların tesiriy­le, henüz memleketimizi, prensiplerin hâkim olduğu bir diyar haline getire­medik. Dilimizde istediğimiz ıslahatı yapamadık. Kanunlarımızın inkılâbı­mıza temas eden cihetlerinin iyice ve hiçbir müsamaha gösterilmeyerek tat­bik edilmesi imkânını elde edemedik. Yapacağımız işlerde, bizde âdet oldu­ğu üzere, ya ifrat veya tefrite gittik. Bu hususlarda sizin de pek çok üzün­tüleriniz olduğunu tahmin ediyorum. Şimdi bütün dünya, yeni zamana in­tibak edememekten şikâyet eder ve insan kıtlığı en mühim dâvayı teşkil ederken, sizin de ne kadar büyük müşküllerle karşılaştığınızı görmemek veya hissetmemek kabil değildir.

Mesainizin en büyüğünü, hamle de­diğimiz büyük adım ve sıçramalarla, memlekete lüzumlu şeylerin yapıl­masına hasrettiğinizi  görmekteyiz.

Bunlardan hangisinin ön safa geldi­ğini ve hangisinin arkaya bırakılma­sı lâzım olduğunun münakaşa edil­memiş olması, belki bir hatâ telâkki edilebilir. Fakat, bizde bu gibi işler enerji ile ele alınmaz ve komisyonla­ra terkedilirse, o vakit de o kadar uzar ki, bu yüzden ânî kararlar almak ta hakkınız olabilir.

Birtakım mallarımızın satışlarını mu­vaffakiyetle becerecek müesseselerin doğmasını ve artık birlik, ofis gibi teş­kilâtımızın, mahsullerimizin alış ve satışlariyle uğraşmaktan ayrılmaları­nı ümit ediyorduk. Zaten D.P. nin programında, Devletin iktisadî işler­le uğraşmıyacağı bildiriliyordu. Ne ya­zık ki, D.P. iktidara geldikten sonra, bu noktası teeyyüd ve tahakkuk et­medi. Bunda, iktisadî bünyemizin he­nüz bu işlere müsait olmadığını bili­yoruz. Fakat, hiçbir tecrübeye giriş­meden böyle bir müsait vaziyeti bek­lersek, onun bize yaklaşmadığını, bel­ki daima görecek ve iktisadî devlet­çilikten kurtulamıyacağız. Biz, bu sis­temin, başka bir çare bulunmadığın­dan dolayı, Cumhuriyetin başlangıcın­da' kabul edilmiş olduğunu zannedi­yoruz. Sonraları bazıları tarafından C.H.P. nin okları arasına bir de İk­tisadi devletçilik oku konduğunu ve­ya konulmasına delâlet edildiğini zan­nediyoruz. Bunda eskiden Rusya'nın etrafa yayılan yanlış propagandaları­nın da tesiri olduğunu zannetmekte­yiz. Fakat, aradan seneler geçtikten sonra, Rusya'daki sistemin, mutlak iktisadî devletçiliğin yürümediğini gö­rüyoruz. Şimdi çok kısa "bir zaman ev­vel oradaki kaynaşmaların, hep ikti­sadî devletçiliğin kısır ve zararlı ne­ticelerinden ileri geldiğini, iktisadî bilgileriyle tanınmış âlimler iddia et­mektedirler.

Bizde iktisadî devletçiliğin bir sebebi de, her işimizdeki ifrat ve tefrit zihni­yetinin iktisadî meselelere de tatbik edilmesi arzusundan ileri gelmektedir. Her şeyde olmasını istediğimiz, haki­kat halde bir türlü nail olamadığı­mız müsavatın, iş âleminde ve kazanç meselelerinde de tamamen carî olma­sını istemekteyiz. Allahm, insanları zekâ, sıhhat ve kuvvet itibariyle ayni derecede yaratmadığını düşünmüyor;

kazançları paylaşmak arzusundan ge­ri dönemiyor ve herhangi bir kimse­nin fazla bir servet sahibi olmasını is­temiyoruz. Harp esnasında Varlık Vergisi, bunun acı bir misalidir. Sizin, Parlâmentoda, mahallelerimizin her köşesinde birer milyoner olduğunu söylediğinizi okumuştum. Bu gazete havadisinde bir yanlışlık olduğunu tahmin etmekle beraber, sizin kadar ileri gitmiyerek, şehirlerimizde zen­gin ve müteşebbis insanlarımızın ço­ğalmasını can ve gönülden diledim. Amerikada bulunduğum zamanlar, herkesin zenginlerinin isimlerini ve servetlerinin miktarını söylemekle if­tihar ettiklerini ve hiç kimsenin haset duymadığını gördüm. Ford. Carnegie ye daha emsali vakıfların, yalnız Ame rikaya değil, bize bile isabet eden iyi­likleri vardır.

Bana öyle geliyor ki, iktisadî devletçi­likten ayrılsak, müteşebbislerle müs­tahsil arasında rekabet uyandırsak, birçok dertlerimizin devasını bulmuş olacağız. Hattâ bu sayede paramızın kıymetini, hiç olmazsa, olduğu' yerde tutmak ve fiyatları nyükselmesini Ön­lemek imkânlarını sağlıyabileceğiz.

Amerikada Cumhurreisi, ayni zaman­da Hükümet Reisidir. Bu sıfattan do­layı, onun, omuzlarında taşıdığı pek çok yük vardır. Onu, bu yüklerin sık­letinden ve taşınmasından doğacak yorgunluklardan kurtaran şey, maiye­tinde çalışan üç iktisat mütehassısın­dan müteşekkil heyettir. Bu heyet, onun bilmek istediği bütün iktisadî meseleleri tetkik eder; icap ederse, onun namına seyahatler yapar, te­maslarda bulunur ve her şeyi hazırlı-yarak, ona bildirir ve vereceği karar­larda yardım ederler. Bu hususa dair bugünkü Yeni İstanbul'un 2 nci sahi-fesinde mühim bir makale vardır.

Öyle zannediyor ve inanıyoruz ki, her hangi bir ecnebi memleketten böyle üç mütehassıs getirtir ve bunlara, bu mütehassısların lisanını bilen ve bel­ki onların memleketinde tahsil etmiş, üç kişilik vatandaşlarımızdan müte­şekkil yardımcı terfik ederseniz, yü­künüz hafifliyecek ve muvaffakiyeti­niz daha artacaktır. Şayet, bu naçiz tavsiyemizde  isabet  ettiğimizi  tasdik

eder ve kabul buyurursanız, bunların seçilmelerini getirtmeyi arzu ettiği­niz memleketin hükümetine bırak-makhğımz faydalı olacaktır.

Yedi senelik mesainiz, size hariçte de milletlerarası bir şöhret temin et­miş ve sebatkârhğmız, hayranlıklar­la, büyük bir sevgi ve saygı uyandır­mıştır. Onun için, hariçten size yar­dım temin edeceklerin sayısının pek çek olduğuna inanmanızı rica ederim. Hariçte geçen uzun hayatım, onlarla beraber çalışmak yüzünden, elde etti­ğim tecrübeler neticesinde, size bu mektupları yazdım. Bunlar, bir vatan­daşın arzusundan başka bir şey değil­dir. Eğer bu fikirlere iştirak edenler bulunursa sevinecek ve sizin için de faydalı olursa, maksada nail olduğu­mu görerek, ayrıca memnuniyet duya­cağım. Yazılarımın okunmasından do­layı sizi yormuş isem, Özür diler ve hürmetlerimin kabulünü rica ederim,

Sayın Başvekil Beyefendi

Muhalif partiler, hafif düşünce­lerden uzak kaldılar

Yazan : Cihan Baban

23/8/1957 tarihli (Yeni Gün) den

Üç muhalif parti nihayet birtakım maniaları atlıyarak, anlaşmanın bel­kemiğini teşkil eden mühim meseleler üzerinde anlaşmaya muvaffak oldular, bu neticeyi büyük memnuniyet ve se­vinçle karşılamak lâzımdır.

Hiç şüphe yok, her üç muhalif parti­nin de gerek kuruluşları ve gerek dü­şünceleri bakımından birbirinden ay­rılan noktaları vardır. Fakat, büyük memleket dâvaları karşısında fikir ve kanaatlerini muayyen noktalar üze­rinde teksif etmeye muvaffak olabil­meleri, siyasî hayatımızda bir geliş­me ve mücadele hayatımızda şuurlu bir başlangıcın ifadesi olarak kabul edilmelidir. Her üç parti de muayyen maksat ve gaye uğrunda fedakârlık­lara katlanmayı bilmişler ve memle­ketin şiddetle ve iştiyakla arzuladığı bir neticeye ulaşmışlardır. Seçim Ka­nunumuzun ekseriyet sistemini kabul etmesi mahallindeki muhalif temayüllerin ve azınlıktaki fikirlerin Mec­liste temsil edilmesine mâni olduğu gibi yine ekalliyette olan bir partinin iktidara geçmesine imkân hazırlıya-cak bir durum da yaratabilmektedir.

Türkiye bünyei itibariyle ileri Avrupa memleketlerinde olduğu gibi birçok doktrinleri temsil eden partilerle do­lu olmadığı için nispî temsil usulünün mahzurlarını ileri süren iktidar çevre­leri bu sistemi kabul etmemek husu­sunda gösterdikleri ısrar ve inatta haklıdırlar. Şimdiki mevcut ekseriyet sistemine göre bir iktidardan bir ikti­dara partilerin çöküntülere maruz ka­larak geçmeleri, memlekette kuvvet­leri ile Meclise intikal edememek va­ziyeti, karşısında bu partiler mücade­lelerini çek sert yapmaktadırlar. Ni­tekim Demokrat Partinin son.zaman­larda muhaliflerini ihanetle ahlâksız­lıkla itham eylemesi bu müşahedenin doğruluğunu ispat eden bir vakıadır. Türkiyedeki mücadelelerin normal bir hale intikal etmesini isteyenler onun içindir ki nispî temsil esası üzerinde durmaktadırlar. Eğer muhalefet mil­letin takdirini kazanarak ekseriyeti temin edecek olursa ilk yapacağı iş­lerden bir tanesi seçim sistemini de­ğiştirmek ve nispî seçim usulünü ka­bul etmek olacaktır.

Muhalefetin işbirliği yapması, muay­yen mevzularda memleket düşünenle­rinin birleşerek umumî efkâra o pren­sipler etrafında hitap etmek isteme­lerinden başka bir şey değildir. Bu memleket, bir asrı geçen bir zaman­dan beri devam eden rejim buhranına nihayet vermek iştiyakını duymakta­dır.

İttihat Terakkiden beri her iktidara gelen parti birtakım ıslahat vaatlerin­de bulunmakta fakat işbaşına geldik­ten sonra bu sözleri yerine getirme­mektedir. İşbirliğinin mânası İktidar gazetelerinin iddia ettikleri gibi şu ve­ya bu partiyi iktidara getirmek ve her ne pahasına olursa olsun. Demokrat Partiyi yıkmak değildir. İşbirliğinden maksat bir daha münferiden hiçbir partinin vatandaş hak ve hürriyetle­rini kısmamasını temin ederek, geri dönülmez hükümlerle demokrasiyi te­sis etmektir. Muhalefet partileri nin ısrarla bir kurucu meclis üzerinde dur­malarının sebebi de budur. Bu işbir­liğinin kapısı Demokrat Partiye de açıktır.

Bu itibarla iktidar gazetelerinin işbir­liği mevzuunu siyasî ahlâka sığma­yan bir tertip olarak göstermeye kalk­maları da bittabiî çok yersizdir. Bi­lâkis işbirliği memleket namıhesabma memnun olunacak, ulvî vatanpervera-ne bir harekettir. Türk tarihinde ilk defa siyasi partiler, küçük mülâhaza­lardan kendilerini sıyırarak millî men faati hâkim kılmak suretiyle hareket edebilmek numunesini vermişlerdir.

Bu hareketi memleket tahallûkla bek­liyordu. İktidar partisi bu işbirliğine mani olmak için tedbir almaya kal­karsa demokratik rejimin dışına çı­kan teşebbüslere girişmiş olacak ve tarih karşısında bunun mesuliyetini taşıyacaktır. Bu neviden hürriyete ay­kırı baskıların memlekete vereceği za­rarın da müsebbibi olmaktan kurtu-lamıyacaktır.

Demokrat Parti gazetelerinin yuvar­lak ve şiddetli kelimelerle açmış ol­dukları yaylım ateş vatandaşlar üze­rinde menfi tesirler yaratmış ve hiç kimseyi ikna edememiştir.

İşbirliğini önlemek için

Yazan : Hüseyin Cahit Yalçın

23/8/1957 tarihli (Ulus) tan :

Seçim hazırlıkları kendisini göster­dikçe, Demokrat Partinin memleket­te, iktidara karşı günden güne daha göze çarpıcı bir hal alan memnuni­yetsizlikten sinirlenmesi de artıyor. Bu durumun çaresini halkı memnun etmekte aramamaları gerçekten şaşı­lacak bir hakikattir. Başvurdukları yollar, şikâyetleri ve memnuniyetsiz­likleri arttırmak ve şiddetlendirmek hareketleridir. Böyle bir hatanın halk ve memleket ile Demokrat Parti ik­tidarı arasında mevcut uçurumu de­rinleştirmekten ve partinin yıkılma­sını katileştirmekten başka bir neti­ce vermiyeceği her tarafta yapılmış tecrübelerle sabittir.

Demokratların başvurmayı tecrübe edecekleri tedbirler cümlesinden ola­rak Cumhuriyet gazetesinde bir fık­ra görüyoruz. Bir partinin listesinden milletvekili seçilmiş olanlar istifa ede­rek başka partiye geçtikleri taktirde, mebusluklarının da zail olacağına dair hükümler konulacak imiş.

Bir partiden mebus seçildiği halde, sonra istifa ederek başka partiye gi­renlerin hareketi meşrutiyet devrin-denberi gördüğümüz bir olaydır. Her defasında, şikâyet ve takbih sesleri yükselir. Fakat hiç bir netice çıkmaz. Çünkü çıkması imkânsızdır. Partiye giren bir vatandaş kendisini ona sat­mış ve bir emir kulu, köle haline gel­miş değildir. Eğer hareketinde bir ku­sur ve kötülük varsa bunun cezasını vermek hak ve imkânı terkedilen par­tinin ve teşkilâtının elinde değil, bü­tün partilerin üstünde bulunan umu­mî efkârdır.

Bu hususta çok meşhur misaller zik­redilebilir. Fakat hiç birinde itirazlar amelî bir neticeye iktiran edememiş­tir. Şimdi bunları kanunî bir müevyideye bağlamaya kalkmak keyfi ha­reketler örneklerini zenginleştirmek­ten başka bir şeye yaramaz.

Seçimlerin yaklaştığı kanaati kuvvet­leniyor. Memleketin ve rejimin selâ­meti ve şerefi namına bizim yapaca­ğımız şey yalnız partimizin galip gel­mesini düşünmek ve yalnız bunu te­mine çalışmak değildir. Partiler ga­ye değil, memleketin hayır ve selâme­ti namına birer vasıtadır. Millet han­gi partiye itimat ediyorsa onu iktida­ra getirebilmelidir. Bundan dolayıdır ki bir Halk Partili sıfatiyle yalnız par­timizi değil, Türk Milletinin hak ve hürriyeti dâvasını ve millî varlığımı­zı düşünmekteyiz. Dâvanın galebesi filân partinin kazanmasına değil hür­riyet ve hak rejiminin kazanmasına bağlıdır.

Halbuki bugün iktidarca böyle bir ga­yenin gözönünde tutulduğuna dair ortada hiç bir işaret görülmüyor. Her şey dar ve haris bir iktidar ve hâki­miyet hırsının köpürdüğünü ve İkti­darı muhafaza uğrunda en âdi çarele­re  başvurabileceğini anlatmaktadır.

Seçimlerin yaklaşması memlekette umumî bir endişe kaynağı teşkil edi­yor.

Bu hal Demokrat Partiye karşı besle­nen itimatsızlığın bir ifadesidir. De­mokrat Parti için halkın mânevi kuv­vetini yükseltmek ve kendi durumunu müdafaa edilebilir hale sokmak için fırsat henüz kaybedilmiş değildir. Mevcut seçim sistemimizin gayri me­denî, şedit ve mütehakkiman durumu kolayca düzeltilmek hâla mümkün­dür.

Gerek memleket namına gerek vata­nın mukadderatından mesul bulunan Demokrat Parti namına, temenni edi­lecek şey 1950 seçimleri durumuna ge­ri dönekten ibarettir. 1950 seçimleri yalnız Halk Partisi Şefi İsmet İnönüyü yalnız Türkiyenin değil bütün in­sanlık tarihinin bir şahsiyeti olarak nasıl yükseltti ise 1957 ve 58 seçimleri de Demokrat Partiyi vazifesini anla­mış "bir siyasi teşekkül olarak demok­rasi tarihinde kıymetli bir mevkie çı­karmalıdır. Onun günahları ancak bu sayede affolunabilir. Milletten alı­nacak güven oyu bir hile veya baskı neticesi değil milletin samimi bir ar­zu ve kararı neticesi olmak şartiyle-dir ki iktidara memleketi idare hak­kını meşru surette temin edebilir.

Turistik Albom

Yazan : Ulunay

23/8/1957 tarihli (Milliyet) ten :

Dört günlük seyahatten sonra mat­baaya geldiğim zaman masamın üze­rinde kalınca bir kitap gördüm. Koyu kiremidi renkte kabı muhafaza için üzerine geçirilen renkli resimli baskı­da millî kıyafetlerle raksettikleri an­laşılan bir gurup tasviri var: Açık ma­vi bir sema, yalnız bizim memlekete hâs çeşitli yeşil renkte top, yayvan, dağınık dallı ağaçlar, güzel tarh edil­miş bahçenin san zemininde millî oyunlardan figürler yapanlar, sarı, penbe. kırmızı elbiseleriyle iri çiçekle­ri andırıyorlar.

Kitabı açtım. Bu, Basın Yayın ve Tu­rizm Umum Müdürlüğü tarafından memleketin güzellikleri esas tutula­rak tertip edilen bir albom'dur. Şim­diye kadar neşredilen bu yoldaki eser­lerin içinde bu derece muvaffak olun­muş bir albom'a tesadüf etmemiştim. Eserin başında mukaddime olarak İn­gilizce, Fransızca ve Almanca yazılan yazıda memleketin' tarihi hülâsa edi­liyor, yedi bin senedenberi Anadolu-da hükümran olan Hititlerden itiba­ren «Lidya», «Firijya», «Kariyen», «Doryen», «İran», «Eski Yunan», «Ro­ma», «Bizans», «Selçuk ve Osmanlı Türkleri» zikredilmek suretiyle resim­lerle tesbit edilen eserler hakkında bir fikir verilmiş oluyor.

Hakikaten memleketimiz muhtelif ik­lim, çeşitli nebat ve bilhassa birbirin­den güzel ve değişik tabiî manzarala­rı ile görülmeğe ve yaşanmağa değer bir ülkedir.

Albom, memleketimizi ziyaret ederek kendilerine bir «göz ziyafeti» vermek isteyen ecnebiler için iştihalarını tahrih edecek fotoğraflarla süslüdür, fa­kat bunlara bir fotoğraftan ziyade birer san'at eseri demek daha doğru­dur. Türkiyeye ait resimler kartpostalliktan çıkarılmıştır. İnsan bu re­simleri gördükten sonra içinde yaşa­dığı cennetin güzelliğini daha iyi an­lıyor. Fotoğraf artık objektifin tesbit ettiği şekilleri klişeye alan bir fen ol­maktan çıkmıştır, onda resim alanın san'at   zevki hâkimdir.

Albom, yurda alâka çekmek ve her­keste görmek arzu&u uyandırmak için muhtelif takalara taksim edilmiş­tir.

Merkez şehri olması dolayısiyle evve­lâ Ankaradan başlıyor. Burada taşla­ra yazılan tarihi yaşatarak Cumhuri­yet payitahtı olduğu gündenberi şeh­rin yeni binalar ve tesisat ile aldığı şekli ve bunun yanında Ankara mü­zesinde bulunan Hitit ve Galat Prens­leri tarafından Roma İmparatoru Ogüst'ün şerefine yapılan mâbed ha-rebesini, dördüncü asırda inşa edilen Jüliyen sütununu görüyoruz.

Ankarayı pek tabiî olarak İstanbul takip ediyor. Bir Bizans İmparatorlu­ğunun merkezini bir İslâm ve Türk şehri haline koyan büyük ecdadımızın harikulade âbidelerle süsledikleri İs­tanbul'u camileri, çeşmeleri, sebilleri, medreseleri ile ayrı parçalar halinde görüyor, geniş caddelerin, modern bi­naların yanında sakin sokaklara tür­belerin polat kafeslerinden süzülerek kaldırımlar üzerinde gölge oymaları işleyen güneşin ılık hararetini hisse­diyoruz. Sultan Birinci Ahmedin yap­tırdığı muhteşem camiin, gökyüzüne sehadet parmağı .gibi uzanan zarif minareleri, denizden sahile kondurul­muş bir şark incisini hatırlatan Ortaköy camii, Topkapı sarayı, Bağdat kasrı, çiniler, saraylar, eski eserler bir nefais demeti gibi gözümüzü ve Kimüzü dolduruyor.

Osmanlı tarihinin ilk sahifelerini Bursa kısmında okuyoruz. Sanatla imanı mezceden Yeşil cami, bütün gü­zellikleri ile tesbit edilmiş.

Akdeniz havzası, İskenderun, Antalya cenneti, îzmirden sonra Merkezî Anadoluya geçer geçmez eski Selçuk pa­yitahtı ve Mevlânâ'nm şehri Konyaya kavuşuyoruz.

Karadeniz sahillerinin inci gibi sıra­lanan kasabaları ve onları sinesinde barındıran güzellikleri... Şelâleleri, azametli dağları ile şark... Nihayet Sultan İkinci Selim'in Sinan için bir tekâmül âbidesi olarak yaptırdığı «Selimiye» ile Edirne...

Bu nefis mecmuayı bir garbimin gö­rüp de memleketi ziyarete istek gös­termemesine pek güç ihtimal verilir. Burada bir nokta var: Turistlere bü­tün bu güzellikleri görmek, tanımak imkânları veriliyor, fakat nüfusumu­zu teşkil eden yirmi küsur milyondan kaç kişi bunları bilir? Kaç kişi meto-dik- bir şekilde bu eserleri ziyaret et­miştir.

Hariçten gelen turistlerden başka bir de dahilî turizm teşkilâtına ihtiyaç vardır. Memleketi evvelâ sahiplerine tanıtmak lâzımdır. Biz yurdun nere­sinde olsak vakit ve nakid bulunca kendimizi İstanbula atıyoruz.

Bir tatil müddetini üç dört devreye taksim ederek memleketin gezilecek ve görülecek yerlerine gitsek daha faideli bir vakans geçirmiş olmaz mıyız? Anadolu'dan İstanbula gelenler plaj sefası sürmek için geliyorlar. Anadolu'da ne göller, ne ırmaklar, ne çağlayanlar var ki Marmara ile reka­bet edebilirler. Nice İstanbullular da bilirim ki bu büyük şehrin âbidelerin­den haberleri yoktur.

Kamil Flamaryon, ihtiyarlığında ec­nebi turistlere katılarak otokarlarla Parisi gezmeği itiyad edinmiş. Bizim de turistik şehirlerimizi öğrenmek için böyle meraka düşmemiz icabediyorsa bunu da yapalım, çünkü itiraf edi­yorum, çok defa hemen cevap vereme diğim sualler karşısında kalıyorum.

Politika hasbıhali

Yazan : Zafer

24/8/1957 tarihli (Zafer) deri:

Samet Ağacğlu, durup dururken piş­miş aşa soğuk su katmakla, muhalif dostlarımızı hiç memnun etmedi. Bil­mem kaçıncısı oynana «İş Birliği» piyesiyle gönüller ferahlandırılırken bu sanayi ivşini çıkarmaya ne lüzum var­dı sanki? Ne olmuş; 1950 den bu yana yalnız İstanbulda, hususî sektörün sa­nayie yaptığı yatırım, ondan evvelki senelerin sekiz misline, yâni, bir mil­yar 250 milyon liraya baliğ imiş! Bun­ların fiilî istihsal kıymeti 3 milyar 700 milyon lira imiş. İstanbuldaki hu­susî sanayi, bütün memleketteki hu­susî sanayiin dörtte birine eşitmiş ve 1957 istihsalinin, devlet sektörü ha­riç 14 milyar sekiz yüz milyon liraya vardığı tesbit olunmuş!

Memlekette sanayi kurulabilmek için henüz hazırlık ve temel atma devre­sinde bulunduğumuzu zannederken, birdenbire önümüze çıkan bu durum, Türk milletinin kalbinde, hasretine ka vuşan gönüllünün duyduğu sevinci uyandırmıştır. Ağaoğlu bunu şöyle canlandırıyor: Denilebilir ki çarşı ve pazarlarımızdaki malların yüzde dok­sanı, daha bugünden Türk malı ola­rak, memleketin refah ve saadetinin teminatı olarak önümüze çıkmakta­dır.

Sanayi teşebbüsünün artık parti mev­zuu değil, milli dâva haline geldiği barizdir. Elde edilen bu neticeler, Aşzaoğlu'nun da işaret ettiği gibi mil­letin kalkınmasına mâni olmak, ve zarar vermek için sarfedilen bütün gayretlere rağmen elde edilmiş, mille­tin göğsünü kabartan başarılardır.

Ağaoğlu'nun bu doğru ve yerden gö­ğe kadar haklı sözlerini anlamak ve takdir etmek için, şahsî ihtirasların insanda millî duyguları körletmemiş olması lâzımdır. Millî zaferlerin ikti­darı takviye eden, binaenaleyh kötü­lenmesi icabeden şeyler olduğu kana­ati beslememek icabeder.

Ağaoğlu'nun verdiği haber, son za­manlarda işittiklerimizin en mühimi, mitti çapta akisleri olan en sevinçli-sıdir. Çünkü neticeler müjdelemekte­dir. Halbuki açın dünkü gazeteler: Ulus, Yenigün, Vatan da buna dair bir satır bile göremezsiniz! Diğer mu­halif gazeteler, üçüncü beşinci dere­ceden gayet ehemmiyetsiz bir şey gibi hülâsalar vermişlerdir! Bazı gazete­ler ise bu beyanda, işçi ücretlerinin arttırılacağından başka bir şey sez-memişlerdir!

Buna mukabil büyük manşetler ve yazılar işbirliği piyesinin kulis dedi­kodularında... Milletle bu kadar alâ­kasız, ikbal veya kin ihtirasları gö­nüllerini bu kadar karartmış olanlar hangi yüzle hangi cesaretle millete hitap etmeye, ondan bir şey bekleme­ye ümit besliyorlar? Hayret edilecek işte budur. Yoksa Millet ve Vatan en­dişelerinin ne olduğunu bilmiyen yok­tur!

İşbirliği lâfları da hoş bir eğlence mevzuu... «İş Birliği» iktidarı şaşırt­mış ! Telâşa düşürmüş! Tedbirler alınıyormuş! Sonra bu manşetleri teyid için mühim haberler! Üç tanın­mış resmî şahsiyet bir araya geldi mi, hemen işbirliği mevzuu müzakere edi­liyor avazeleri! Vekiller Heyeti toplan--niış, müzakere mevzuu bu imiş! Deli mebuslar kanun teklifleri veriyorlarmış! Dünkü Vatan bu telâşın D.P. mubitlerindeki akislerini toplamış! Tabiî masa başında uydurulmuş baş­tan başa yalan yakıştırmalar...

Maksat iktidar korkuyor psikozunu veıır.eye gayret! A efendim suyu bol ayrsn olur amma, yoğurtsuz ayran ol­maz! Hiç bir şey yapmadılar demek amma inandırmak şartiyle... Eserleri gizleyebiliyormusunuz? Mese­lâ limanların üzerine bir örtü, baraj­lara bir maske, yolları boyama, fabri­kaları perdeleme... Eeh böylece halkın görmesine mâni olursanız rahat rahat inkâr edebilir, gazetelerinize yazdır­mazsınız! Fakat mâni olamıyorsanız o zaman bu gayretleriniz sizi ancak gü­lünç hale getirir.

İşbirliği masalı da böyle: Muhalefet­lerin yıldırım, merkepli, yaya bir sürü ekipleri bir senedir memleketi baştan başa dolaştılar. Görüp anladıktan sonradır ki can havliyle «İş birliği» diye bir vaveyla kopardılar! Bunun sağır Sultan bile farkında! Bu telâş ve çırpınma neye idi? İktidar korku­yor deye mi, yoksa millet nezdinde mevcudiyetlerinin hiçliğini yakından ve fiilen tespit ettiklerinden dolayı mı? Birleşmişler ne olarak birleşmemişler ne olacak? Mevcut olmayan itibarları yükselecek mi? Küçük muhit­lerde bu birleşmenin şahsî reaksiyon­larını, İstanbuldaki ve Ankaradaki Beylendiler bilmeyiz düşündüler mi?

Memleket kapalı kutu değildir. Biz de gezip dolaşıp görüyoruz. Böyle masal­lar ve ince zekâ oyunlarının çoktan iflâs ettiğini tespit etmiş bulunuyo­ruz. Ağalarımız eğlenmek istiyorlarsa buyursunlar!

Ankarada yeni bir siyası gazete daha çıkacakmış... Halk Partili bu yeni ar­kadaşa iyi günler dileriz. Bir rivaye­te göre bu gazeteyi Faik Ahmet Ba­rutçu ile İsmail Rüştü Aksal, Halk Partisinin Alamerikan genel sekrete­rine karşı çıkaracak?armış! Hepsi de sempatik muhaliflerdendirler. Zaferin bu hussuta tarafsız kalacağını te­min ederiz.

Ancak içi çıfıt çarşısı bir zat zihnimi­zi bulandırdı:

 Yok canım dedi, seci msathı mai­linde parti içinde mücadele olmaz. Maksat başkadır:   Bölükbaşı piyesin-

den sonra işbirliği vodvili daha uzun zjrnan sahneyi tutamayacak görünü­yor! «Ulus veya Basın Hürriyeti» pi­yesi sahneye konulacaktır. Günün bi­rinde Ulus müthiş bir savletle sağa sola çatacak, küfür o derece azametli olacak ki mahkeme Ulusu kapatacak! Bütün muhalif ve kalpazan gazeteler, piyesin «eşhası vak'ası» olarak vavey­layı basacaklar. Halk Partisi o zaman gazetesiz kalmasın diye şimdiden ha­zırlık... Malûm ya CHP. pek plân ve program meraklısıdır!

Doğrusunu Allah bilir amma bu biraz karışık ismi fail gibi bir şey! Her ne ise haydi hayırlısı!...

Millî sanayiimizde yeni ufuklar Yazan :  Peyami Safa

24/8/1957 tarihli  (Milliyet)  ten :

Milli sanayii geliştirmek isteyen mil­letler yabancı mallarına gümrük du­varlar çekerler. İthâl tarifelerini yük­seltirler. Halk daha ucuz yerli malı­nı yabancı malına tercih eder.

Muazzam Alman sanayii bu millî eko­nomi sayesinde kurulmuştur. List eko­nomisi ve gümrük ittihadı Almanyada yabancı mallarına kapıları kapamış ve Alman sanayiinin doğmasına, büyü­mesine ve ileri sanayi memleketle­riyle boy  ölçüşmesine  yaramıştır.

Birinci Dünya Harbinden sonra da Avrupa memleketleri gümrük sedleri vü­cuda getirmişler ve otarşi (kendi ya-ğiyle kavrulma) ekonomisiyle 1929 -1930 buhranını önlemişlerdir. Türki-yede de millî sanayiin gelişmesi bu devreye rastlar. Plansızlıktan ve ba­şı boşluktan başka esaslı kusuru ol­mayan bu millî ekonomi sayesinde biz de o buhranı iyi kötü anlattık.

İkinci Dünya Harbinden sonra, Mihver devletlerinin ve onların kurdukları trok sisteminin yıkılması gümrük sed-lerini de indirdi 7e bizim gibi küçük memleketlerin zararına liberasyon sis temini bir çok milletlere kabul ettir­di.


 

Bermûtad ölçüsüzlüğümüz ve ithalâ­tımızı istihlâkimize, asgari ihtiyaçla­rımıza ve ihracatımıza göre ayarlaya. mamaklığımız yüzünden, tediye mu­vazenemiz bozuldukça bozuldu, dış ticaret açığımız arttı, borçlandık ve bunaltıcı bir döviz kıtlığına uğradık.

Fakat her felâketin bir hayırlı tara­fı vardır. Anlayışlı bir ekonomi poli­tikasının neticesi olarak değil, döviz fukaralığı yüzünden ithalât iç piyasa ihtiyaçlarını karşılayamayacak dere­cede azahnca, yerli fabrikalar kurul­mağa ve bu ihtiyaca iyi kötü cevap vermeğe başladı.

Sanayi Vekilimiz Samed Ağaoğlunun izahlarından anlıyoruz ki, İstanbulda hususî sanayi bütün memlekettekinin dörtte biridir ve 1957 senesindeki is­tihsali 14 milyar 800 milyon liraya varmıştır. 1949 yılma nisbetle dokuz misli artış. Devlet sanayi istihsali de iki buçuk  üç misli fazladır. Bütün memlekette de nisbetlerin buna yakm olduğu anlaşılıyor, ihtiyaçtan ve yok­sulluktan doğan bu artış kahir yüzün­den lütuf sayılabilir.

Hükümet millî sanayimizin gelişmesi için büyük yardımlarını esirgememiş­tir. Fakat, bu arada, ham maddesiz kalan fabrikaların kapanmasına mâni olamamak gibi tedbirsizlikleri vardır. Hattâ ham maddesi memlekette bu­lunan fabrikaların bile imdadına koşmamıştır.

Bir misal vereyim: Türk ziraatının göztaşı ihtiyacı muazzamdır. Bu mad­de yabancı memleketlerden gelir. İt­halât azaldığı için Ziraat Vekâletimiz bile göztaşı sıkıntısı içindedir. Yerli fabrikalarımızdan biri göztaşını yük­sek kalitede imal etmiştir. Fakat bu­nun başjıca ham maddesi müteressip bakırd:r. Etiban, yanlış bir hesapla, bakırın dışarıya satılmasiyle elde edi­lecek dövizin, göztaşını ithal yoluyla kaybedilecek dövizden daha fazla ol­duğunu sanmış ve millî fabrikamıza tu ham maddeyi normal bir fiatla sat­maktan kaçınmıştır. Hesap yanlış, çün kü bir ton müteressip bakırdan üç ton göztaşı istihsal edilir. Üç ton göztaşının ithal fiati bir ton müteressip bakırın dışarıya satış fiatmdan çok da­ha fazladır. Böylece, hem memleket taşımadan mahrum kalmış ve fab­rika kapanmak tehlikesine uğramış, hem de döviz kaybımız fazla olmuştur. (Bu meseleyi sayın Adnan Menderes de pek iyi hatırlıyacaktır).

Yerli sanayiimizin teşvik ve himaye­sinde biraz daha hesaplı ve dikkatli hareket edildiği takdirde, yabancı mallarına ihtiyacımız kısa bir zaman­da azalacak ve bu mevzuda hüküme­tin iyimserliğini paylaşmak bizim için de mümkün olacaktır.

İtilâ devri - Türkiyenin iktisadî karakteri değişti

Yazan: Havadis

24/8/1957 tarihli (Havadis) ten :

Sanayi Vekilimiz sayın Samed Ağaoğlünun İstanbul ve beş vilâyette ya­pılan sanayi sayımının neticeleri hak­kında vermiş olduğu rakamlar, Türk itilâ devrinin altın kitabından sahifelerdir. Türkiye, Demokrat Parti ikti­darı zamanında yalnız sanayi bakı­mından 9 misli kalkınmıştır. Yani bundan 7 sene evvel, bir istihsal edi­liyorsa, şimdi, bu istihsal 9 kat ol­muştur. Dev adımlariyle ilerleme işte buna derler... Bu mukayesede gerçi zaman mesafesi, 7 senedir. Fakat her­kes takdir eder ki, sanayideki investismentlerin, semere verebilmeleri için muayyen bir müddetin geçmesi lâ­zımdır. İşte Demokrat Parti iş başına geldiği sırada Türkiye sanayiindeki muazzam gedikleri kapatmak, ve da­ha ileri hamleleri plânlaştırmak için bir hazırlık devresine ihtiyaç hâsıl ol­muştur. Ondan sonradır ki, yeni ku­rulan ve hususi teşebbüs sahasında teşvik edilen sanayi, semerelerini ver­meğe başlamıştır. Bundan dolayıdır ki son yıllarda ilerleyişteki temponun .sürati' çok daha fazladır. Ayrıca ma-mûllerdeki tenevvüü ve kalitedeki üs­tünlüğü de hesaba katmak gerektir.

Mamûllerdeki tenevvü, ve kalitedeki üstünlük dediğimiz zaman, bu noktalar üzerinde bira durmak yerinde olur: Elbette ki, bir demirhanede blok demirler veyahut potreller yapmakla, meselâ 6 lık inşaat demirleri çekmek arasında esaslı bir fark vardır. Eski­den sade sac yapan bir imalâthane bugün o saçları kalorifer radyatörü haline kalbedebiliyorsa, bu vasıf da muazzam bir üstünlüktür. Bunun ya­nında istihlâk maddeleri sanayii ile, istihsale yarayan maddeleri yapan ana sanayi, frenklerin dediği gibi anahtar sanayi arasında da büyük bir fark olduğu muhakkaktır. Bugün Tür­kiye işte bu muhteşem hamlelerin içindedir.

Evet, biz de biliyoruz ki, dışarıdan it­hal ettiğimiz maddelerde zaman za­man bazı sıkıntılara uğradık. Fakat bu arada memlekette eksikliğini his­settiğimiz maddelere ait sanayi de doğmağa ve hızla inkişaf etmeğe baş­ladı. Böylece sıkıntılar ortadan kalk­tı. Hem kendi ham maddelerimizi biz­zat kendimiz işledik; hem Türk el e-meğine imkânlar bulduk; hem de her fabrika, kurulduğu sahaya ve hinter­landına yepyeni modern bir hayat getirdi. İş getirdi; ışık getirdi. İleri bir yaşayış telâkkisi getirdi...

Onun için sanayi kalkınmamızda ra­kamların mücerred nisbetlerini ölçer­ken ayrıca, bize bahşettiği medeniyet nimetlerini de hesaba katmak yerinde olur.

Yalnız İstanbulda işyeri sayısı 1949 se­nesinde, 3.474 idi. Bugün 15.638 dir. Bu, dört buçuk misli bir artışın ifa­desidir. İşyeri dediğimiz zaman ufak İmalâthanelerden büyük fabrikalara kadar hepsi bu rakamların içine da­hildir. Ama dikkat ederseniz, görecek­siniz ki, bu dört buçuk misli nisbetin-deki artan adedler içinde çoğu, bü­yük fabrikalardır. Sûrlar dışında Ra­mi veyahut Yeşilköy istikametlerine doğru bir gidiniz. Buralarda çok kısa bir zamanda venyeni fabrika bacala­rının yükseldiğini göreceksiniz! Topkapı, ve Edirne kapnın ötesi muaz­zam bir sansyi bölgesi olmuştur. Şim­di îstanbulun bir başka semtine, me­selâ Mecidiyeköyünden ileriye bir ba­kınız. Burada da muazzam fabrikala­rın  kurulup  işlediğini ve yenilerinin

temelleri atıldığını göreceksiniz. Unutmamak lâzımdır ki, verilen işyeri rakamlarının içinde, ampul fabrikası, ilâç fabrikaları, ve meselâ Tuzladaki jeep fabrikası bile dahildir. Bütün bunlar, bu ileri sanayi gözönüne alı­nacak olursa, işyerleri rakamlarında­ki artışın vasıf bakımından da geo­metrik nisbetiyle yükselmiş olduğunu görürsünüz! Üniteler, isim itibariyle aynıdır, ama cüsseleri muhteşemdir.

Şimdi bir de işçi sayısına bakalım;

1949 senesinde İstanbulda 30.851 işçi çalışırken bu miktar tougün 129-699'a yani 4,2 misline yükselmiştir. Evvel­kine nazaran dört mislinden fazla va­tandaş İş sahibi olmuştur. İstihsaldeki artış nisbeti, eğer işçi adedindeki ar­tışla mütenasip olarak gözükmüyorsa, bunun sebebini yeni kurulan fabrika­ların, imalâthanelerin, daha modern, el emeğine daha az ihtiyaç hissettiren makinelerle mücehhez olmasında, da­ha rasyonel çalışmasında aramak lâ­zımdır. Bu itibarla her sahada daha çok kalifiye işçi adedi artmış, sanayi kültürü yerleşmiştir. Bu kalifiye işçi­lerin ücretleri elbette ki, basit ırgat işçilerin ücretlerine göre yüksektir. Ve böylece, işçilerimiz arasında hayat standardı eskisine göre çok daha iyi­ye doğru gitmiştir. Yarın şüphesiz ki, bugünkünden daha iyi olacak, ve modern makineler maliyeti düşürdü­ğünden bunun sosyal hayata hayırlı tesirleri görülecektir.

Sayın Samed Ağaoğlunun çok değer­li sözlerini ve sanayi sayımına dair vermiş olduğu rakamları burada daha uzun tahlile imkân yoktur. Esasen bunlar hiç bir tefsire, izaha ihtiyaç göstermiyecek derecede beliğdir. Sa­nayi Vekilimiz gayet açık söylemiştir. Hususî sektöre ait istihsal nisbeti bu­gün 15 milyara ulaşmıştır. Bu, 1949'a nazaran 13 milyar liradan fazla bir artış ifade eder. Demek, halkımızın istihlâkine bu Ölçüde fazla sınaî ma­mul arzedilmiştir.

Bu istihsal artışının millî gelire inika­sı da çok dikkate şayandır. Millî ge­lirde sanayiin hissesi 911 milyondan 949 fiatlarma göre 3 milyar 640 mil­yona yükselerek 7 senede 4 misli art­mıştır. Bu netice millî gelirimizin bün-

yesinde hayırlı bir değişikliğin sürat­le gerçekleştiğini gösterir. Görülüyor ki artık Türkiye millî geliri hemen münhasıran ziraate ve tabiî servetlere dayanan bir memleket olmaktan çı­karak iptidaî maddeyi ve el emeğini kıymetlendiren bir sanayi memleketi olmak yoluna girmiştir.

Eğer bu fabrikalar yapılmamış olsay­dı, ne olurdu? Ne olacaktı, dışarıya yine bu ölçüde bir döviz ödenmesi icabedecekti. Ve bu suretle de halkımız, bu ihtiyaç maddelerinden mahrum kalacaktı. Halbuki bugün pazarları­mızda evvelce dışarıdan ithal ettiği­miz bir çok maddelerin yerlisini bul­mak mümkün oluyor. Hususî sektör büyük bir inkişaf göstermiştir. Bu tempo ile gidildiği takdirde çok kısa bir zamanda, artık kendi sanayiimizle kendimize yeter bir hale geleceğimiz, ve hattâ daha geniş ölçüde ihracata geçebileceğimiz muhakkaktır. Bu su­retle tediye ve döviz muvazenesi mut­laka .bir ferahlığa kavuşacaktır. Bu­gün öyle fabrikalarımız vardır ki, bun­lar için yapmış olduğumuz dış tedi­yeler burada imal edilen maddelerin ihraciyle kısa bir zamanda ödenmek­tedir.

Çok hayırlı bir yoldayız. Türkiyenin iktisadî karakteri tamamiyle değiş­miştir. Gününü gün etmeğe bakan te­vekkül ve fıtrat devri bitmiş, bir itilâ devri başlamıştır.

Hava

Yazan: Nadir Nadi

24/8/1957 tarihli ten :

Üç parti arasındaki işbirliği konuşma­larının müsbet bir sonuca varması yurdumuzda genel olarak çok iyi kar­şılandı. Halkımızın ezici çoğunluğunu teşkil eden bağımsız vatandaşlar ye­niden ümide kapıldılar. Üç yıldır git­tikçe kısılan hak ve hürriyetlere ya­kında kavuşulması ihtimali şimdiden ortalıkta tatlı bir bahar havası yarat­mış gibidir. «Bu sevincin heyecanı ile kanadlanan» muhalefet gönüllerde de nerede ise uçacaklar sanırsınız. Bülbül gibi şaklıyanlar mı istersiniz, Öpüşüp, koklaşanlar mı? Söylenen sözlere ku­lak verdiğimiz zaman, demokrasi yo­lunda en büyük engelin aşılöığma hük metmek gerekmektedir.

Uç parti arasındaki işbirliğinin hangi esaslara dayandığını henüz bilmedi­ğimiz için karşıdan gördüğümüz şu iyimser havayı değerlendirmek husu­sunda biz pek acele etmiyeceğiz. On iki yıldır insan haklarına saygı du­yacak bir hukuk devletinin hasretini çeken Türk vatandaşı, muhalif parti­lerin bu yolda harcayacakları birlik gayretlerden elbette memnun olur. Varılan anlaşma sağlam temellere da­yanıyor ve muhalif partiler de gayeye yürekten bağlanıyorlarsa bu işbirli­ğini dışarıdan baltalamanın güçlüğü­nü de kabul etmek gerekir. İktidar partisi üç buçuk yıldır aldığı sevim­siz ve antidemokratik tedbirlerle va­tandaşın güvenini büyük ölçüde kay­betmekten, başka bir sonuç elde ede­memiştir. 1954 ten sonra demokratik gelişmeye sırt çevrilmiş olmasaydı, hü­kümet devamlı bir şekilde murakabe edilebilecek, halkı sıkıntıya düşüren hatalar önlenebilecek, ya da vaktinde düzeltilebilecek ve muhalif partiler arasında herhangi bir işbirliği için bir sebep bulunmayacaktı. Onlar birleş­mek isteseler bile bu olay ne vatan­daşı, ne de Demokrat Partiyi ilgilen­dirir bir önem taşımıyacaktı. Üç bu­çuk yıldır ne hikmetse ödendikleri tek parti rejimine doğru yürüye yürüye iktiöar sorumluları bir yandan vatandaşların üzülmesine sebep oldu­lar, bir yandan da muhalif partileri bir araya toplanıp işbirliği yapmaya âdeta zorladılar. Şimdi bu işbirliğine engel olmak kaygısı ile yeni yeni an­ti-demokratik tedbirlere başvurmak, halkın kırgınlığını arttırmaktan ve muhalifler arasındaki işbirliğini daha da kuvvetlendirmekten başka neye yarar? Bize öyle geliyor ki, eğer mu­halifler samimi olarak anlaştılarsa, se­çimleri toptan lâğvetmedikçe işbirli­ğine engel olmaya hemen de imkân yoktur. Çünkü gönüller bir olduktan sonra her anti demokratik tedbire karşı bir çare bulmak ve halkın ira­desini üstün çıkarmak daima müm­kündür. 1946 yılında oynanan kome­dinin o zamanki iktidara ne kazandırdığını gördükten sonra aynı me­totlardan bugün fayda ummak bo­şunadır.

Bununla beraber, muhalifler arasın­daki işbirliğini önlemek hususunda pek tesirli olduğundan kimsenin şüp-helenemiyeceği bir yol vardır ki o da işbirliğini doğuran sebepleri en kısa zamanda yok etmektir, iktidar, 1954 ten sonra çıkardığı kanunları değiş­tirsin, basın hürriyetini 1950 deki ha­line getirsin, hâkim teminatını sağla­sın, toplantılara izin versin. Seçim Ka­nununu özlenen şekilde düzeltsin, dördüncü Menderes hükümetinin va-idlerini gerçekleşirsin ve tutacağı bu bu yeni politikadan yarın vazgeçmiyeceğine vatandaşı inandırsın, biz emi­niz, muhalifler arasındaki işbirliği bütün önemini bir anda kaybedecek­tir.

Ama bunlar yapılırsa şimdiki hükü­met düşermiş. E, düşer a! Hükümet düşer de Demokrat Parti ve demok­rasi kurtulursa fena mı olur? Yok maksad illâ şu hükümetin her ne pa­hasına olursa olsun ilelebed yerinde kalması ise, biz bunu sağlayabilecek bir tılsım bulunabileceğine inanmıyo­ruz.

Hâlâ Millî Sef edâsındadır

Yazan: Havadis

26/8/1957 tarihli (Havadis) ten:

Daha dün denilecek derecede kısa bir mazide, tep parti ve şahsî idare­nin en ağır örneklerini vermiş olan İnönü, millî şef rolünde Karsta yine karşımızdadır! Yine o malûm edasiyle, o herkesi hiçe sayan tavriyle bâlâdan konuşmuş, demokratik hayattan, hu­kuk devletinden, hülâsa kendisinin iktidarda iken asla nasibedar olmadığı birçok şeylerden bahsetmiştir. İddia­sına göre, vatanda siyasî huzurun te­essüsü, vatanda imarın ve kalkınma­nın süratle mümkün olabilmesi için, Demokrat iktidarın önümüzdeki se­çimlerde değişmesi ve muhalefetin ik­tidara gelmesi lâzımdır!.

İsmet İnönü ne zamandanberi siyasî huzurun bu derece hâr bir müptelâsı olmuştur? 1946 seçimlerinin malûm kahramanı, o seçimlerde sade vatan­daş hak ve hürriyetlerini değil, vatan­daşların maddî bünyelerini ve vücut­larını dahi ayaklar altında çiğniyen tek parti rejiminin en başta gelen temsilcisi, bugün nasıl da, karşımıza bir demokrasi evliyası rolünde çıkabi­liyor?... Siyasî huzurdan hangi cesa­retle bahsedebiliyor?... İsmet İnönü, bizzat ve şahsen seneler senesi, bu vatanda, siyasî huzursuzluğun başta gelen âmili olduğunu nasıl unutabili­yor?... 1946 da seçilmediğini bildiği halde, hiç bir vicdanî kaygı duymadan millet iradesinin üzerine oturup, Bü­yük Millet Meclisine dahi ancak arka yollardan gelebilen bir insanın bugün bütün bu olup bitenlerin üzerine bir nisyan perdesi çekerek, siyasî huzur­dan, demokrasiden, haktan, hukuktan bahsedebilmesi sadece gülünçtür!

Şu millî şef edâsiyle verilen direktife bakınız: önümüzdeki seçimlerde ik­tidarın değişmesi lazımmış!!... Bu zat, vatandaşlara hâlâ bu şekilde ihtarlar japmak, yüksekten konuşmak illetin­den kendisini ne zaman kurtaracak­tır? Bir parti liderinin, karşısındaki­ne atıp tutacağı yerde evvelâ kendi partisinin ne yapacağını bildirmesi ge rekir. Fakat üç başlı muhalefet ucu­besini temsil eden zatın toparlak lâf­lardan ve tahrikten başka millete söy-liyecek sözü yoktur. Çünkü toplantı­larını milletten de, kendi teşkilâtla­rından da gizli olarak yapmışlar ve diktatörce zihniyetlerinin bir Örneğini daha vermişlerdir.

Muhterem Karslılar, ve bütün vatan­daşlar bümelzer mi ki bu memleket­te siyasî huzursuzluğu devamlı bir şe­kilde yaratan şahıs, İnönünün tâ ken­disidir! Bu huzursuzluk 1946 da doğ­rudan doğruya, hattâ asayişsizlik şek­linde tecelli etmiş, ve âmme nizamını korumakla mükellef olanlar, kanunla­rı, nizamları ve bu milletin iradesini dahi çâkü çâk ederek, asayişsizliği bizzat yaratmışlardır! Bütün bunların tamamiyle İnönünün direktifleriyle, onun emirleriyle yapıldığı cümlenin ve bilhassa, bizden sonraki nesillere o günlerin acılarını intikal ettirecek olan en büyük hakem, tarihin malû­mudur! Fakat İsmet İnönünün o az-

ihtirası 1946 dan sonra da asla sükûn bulmamış, bilâkis artmıştır. Nihayet 1950 de, milletin ezici çoğun­luğu hükmünü ve kararını verince, dü­nün millî şefi, millî iradeye çar nâ-çar mutavaat etmekten başka kendi­sini kurtaracak çare bulamamıştır! Fakat bu uzun sürmemiştir. Demokrat Parti iktidarının iş başına geçmesinin hemen akabinde İsmet İnönü hilka­tinde meknuz plan kin ve gayzını bir defa daha ortaya dökerek tahriklere girişmekten kendini alamamış, ordu mensuplarından tapudaki vatandaşa kadar herkesin denklerini yaparak, kimin bir emriyle günün birinde ne­reye gideceğini beklemeye başladığını, söylemekten çekinmemiştir. Ama da­ha dur; dün bir, bugün iki! Demokrat Parti iktidara geceli ne oldu?.. Hayır, o artık mevkiini kaybetmenin sonsuz kederleri içindedir. Rahatı, huzuru kalmamıştır. Onun içindir ki, vatan­daşların da huzurunu kaçıracaktır!

Ondan sonra her ağzını açtığı yerde, yine tahriklerine devam ettiğini gö­rüyoruz. Nitekim petrol araştırmaları, Ecnebi Sermayeyi Teşvik Kanunu çık­tığı sıralarda, Amasyaya gitmiş, sahi­bi bulunduğunuz, bu güzelim elma ban çeleri yabancıların eline geçecek. Bu bir nevi kapitülâsyondur! gibi lâflar etmiştir!!...

Önce, demokrasiyi çiğniyen kendisi, millet iradesini hiçe sayan kendisi, millete zulümle iktidara yapışan bir partinin başı kendisi, millî irade te­celli ettikten sonra da vatandaşları kışkırtmaya kalkan, vatandaşların hu­zurunu bozmaya uğraşan yine kendi­sidir! !.

Şimdi de kalkmış, hudut boylarından sesini aksettiriyor. Ve umumî efkârı oradan iğfale kalkıyor. Karslılar, İs~ tanbulda neler yapıldığını, İstanbu-lun nasıl yeni baştan doğduğunu ya­kından bilmezler ya, onun için, orada imar işlerini j urnal edecektir; Bir yabancı görmüş de bu şehir harb içinde bombardıman oldu mu diye sor-muş şaşırmışmış!... İsmet İnönünün kendi tahriklerine şahit diye aldığı ya­bancı, Amerikada çıkan Time dergisi­nin muharriridir. Karilerimiz gayet iyi hatırlayacaklardır ki, Time dergisinin bu hakikati aksettiren yazısını biz tercüme ettirip bundan bir hafta ka­dar evvel aynen sütunlarımıza geçir­dik. Makalenin başlığı «Hayırkâr bir bombardıman» dır. Muharrir bombar­dıman kelimesini bir teşbih olarak kullanmış ve buna hayırkâr sıfatını eklemeyi bir vicdan borcu telâkki et­miştir. Bu makale, İstanbuldaki imar hareketlerini övmekte ve bütün bu işlerin «İstanbul halkının da tasvibiyle süratle yapıldığını bilhassa belirt­mektedir. Ama İsmet İnönü tahrikini tam yapabilmek için «hayırkâr» sıfa­tını çıkaracak, ve yalnız bombardı­mandan bahsedecektir. Makalenin içindeki takdirkâr cümleleri asla ba­his mevzuu etmiyecektir! Çünkü bun­lar işine gelmez. Bunları vatandaşla­rın duymaması lâzımdır. O, bu koca yazının içinde bir tek kelimeyi ele alıp sömürecek, nifak sokmak vazife­sini böylece başarmaya yeltenecektir.

Ondan sonra da, gelsin, Karslılara poh poh!.. Bütün vatan plânı içinde Karsın hususî meseleleri başarı ile hallolunabilirmiş. Karsın ziraî şartla­rının kıymetini bilmek lazımmış!..

Böyle konuşana karşı birisi çıkıp da demez mi ki:

 Aman efendim, zâtı devletiniz, devleti ikbâl ile senelerce iktidarda bu­lundunuz. O zamanlar «Karsın hu­susî meselelerini başarı ile» neden hal buyurmadmız? Karsın ziraî şart­larının kıymetini nasıl takdir etmedi­niz? Ziraî mahsulleri sınaî faaliyetle değerlendirmek gerekiyorsa, siz bunu niye yapmadınız?

Halk Partisi devrinde Karsta taş üs­tüne taş konmamıştır. Karsa itibar eden olmamıştır. Kars ihmal edilmiş­tir. Bunda kimsenin şüphesi yoktur. O zamanlar Kars mebusu bulunan Hü­seyin Cahit Yalçın kaç defa Karsa gitmiştir? Bunu sormak ve sonra ne­ticeyi, yine aynı şahsın Avrupa seya-hatleriyle karşılaştırmak lâzımdır.

Ama İnönü bu! Söyleyecektir. Göz gö­re göre söyliyecektir! Göz göre göre tahriklerini yapacaktır. O eski millî şef edasından, azametinden kendisini kurtaramıyacak, şimdi şu seçim günü  arefesinde  bu  nevi  kışkırtıcılıklarla, bir şeyler devşirmeye bakacak­tır! Ama millet, bu sûret-i haktan gö­rünen maske altında gizlenmiş, 1946 cehresini, o kin ve gayz çehresini pek­âlâ, pek râna tanıyor. Millet kendisi hakkında hükmünü çoktan vermiş bulunuyor.

Büyük ve kıymetli misafirimiz Yazan:  Zafer

26/8/1957 tarihli (Zafer) den :

Kardeş Afgan milletinin hükümdarını misafir eîmek, Türk milleti için bü­yük bir sevinç ve iftihar vesilesidir. Hele, şu sıralarda, yani dünyanın harb tehlike ve âfetini önlemek, hattâ ar­tık gayri varit bir hale sokmak için tedbir tedbir üstüne âzami fedakâr­lıkları yaptığ.'. bir devrede...

Fakat asil misafirimizin bu seyahat ve ziyaretleri, bir başka bakımdan da pek büyük bir ehemmiyet taşımakta­dır. O da şu ki, Afgan ve Türle millet­leri arasında ötedenberi mevcut olan tam kardeşlik bağları, artık sadece his plânına münhasır kalmayıp kendi modern medeniyetlerini yaratma bah­sinde de geniş ve semereli bir işbirli­ğinin süratli inkisarına yol açmış bu­lunmaktadır.

Şurası muhakkaktır ki, geçen asırlar­daki ihmaller yüzünden memleketleri­miz filvaki bir çok sahalarda teşki­lâtsız ve geri kalmışlardır ama, dün­yanın kendisi de, beynelmilel müna­sebetler yahut medeniyetin bütün dün yaya ve bütün insanlığa maledilmesi bakımından ağır ihmal ve hatalara sahne olmuştur. Öyle ki, birbirini ya­kın mesafeden ve âdeta bir batın için­de takip etmiş olan iki cihan harbi, bu vakıanın hazin ve meşum delilleri gi­bi maddî ve mânevi tahripleri ile bir­likte gözümüzün önünde durmakta­dır. Binaenaleyh, dünya ve insanlrğm da ayrıca teşkilâtlanmaya ve muasır medeniyetimizi bütün insanlığa şâmil bir müşterek ve istikrarlı medeniyet haline getirmeye mecbur bulunmak­tadır.

Zaten, muvazeneyi iki defa bozarak iki beynelmilel felâkete sebep olan âmillerin başında da XVIII nci ve XIX ncıı asırlardaki siyasî, iktisadî ve kültürel münasebetlerin bazı ah­valde hatalı, bazısında da noksan bu­lunması gelmektedir. Ve bugünkü po­litik yahut ideolojik anarşinin hakikî sebebi de, adına «Emperyalizm» de­diğimiz bu hâdiseler yekûrmnunun menfi ve tahripkâr hususiyetleri olsa gerektir.

Dâvayı, böyle âlemşümul Ölçüsünde alınca, Afgan ve Türk milletleri ara­sındaki işbirliği yahut bunlar üzerin­de hâkim ve nazım bir rol oynayan, hakikî kardeşlik hisleri bir kat daha ehemmiyet kazanmaktadır. Zira, her iki millet bugün, hem modern mede­niyetlerini yaratmak bahsinde âzami gayretler sarfetmekte, hem de, em­peryalist politikanın bundan böyle te­sirsiz kalması ve tesirsiz bırakılması istikametinde, çalışmaları ve taahhüt­leri ile, üzerine büyük bir rol almış bulunmaktadırlar.

Bilhassa Türkiyenin, Nato'dan Seato'ya kadar, nasıl her iyi ve müsbet teşebbüsü hep bir istikamette olarak desteklediği cümlenin malûmu olduğu kadar, geçen asırlarda kendi gibi geri kalmış camialara, muasır medeniyeti bir tabiî ve müterakki hal olarak ik­tisap ve istihsal eyleme bahsinde ne kadar samimi önderlik, yol göste­ricilik ve kaide koyuculuk vasıfları ile mütehalli olarak kıymetli mesai sarfeylediği keza, bilinen ve teslim edilen bir hakikattir.

İşte, bu şartların hâkim bulunduğu bir devirde, kardeş Afgan milletinin asil ve muhterem hükümdarını, misa­firimiz olarak bağrımıza basmamız pek büyük bir mâna taşımaktadır. Ma­jeste Ala Hazreti Hümayun Zahir Şah Hazretleri, buradaki ikametleri sıra­sında, iki şeye şahit olacaklardır: Bunlardan biri, Türklerin Afganlı kar­deşlerine nasıl hudutsuz bir muhab­betle bağlı bulunduğu, diğeri de; mo­dern medeniyeti, malûmatı ile ithal yolu ile değil de, kaide ve kaziyeleri ile birlikte ve millî ölçüde olarak, ma­hallen imal etmek hususunda, bu mem leketin gösterdiği şaşırtıcı başarılar­dır.

Kendilerine her iki intibaı tam ola­rak almalarını temenni ederek, can­dan, hoş geldiniz deriz.

Büyük misafirimizi karşılarken Yazana Hasan Âli Yücel

26/8/1957 tarihli den:

Afgan devletinin sayın Kralı Zahir Şah, Türkiyeyi ziyaret için çok ma­nalı ve tarihî bir günü seçimştir. Bu incelik, Şarklı ruhunun asil bir teza­hürü sayılsa yeridir. Gençliğinde Fran şada tahsil etmiş, 1933 yılmdanberi Afgan devletinin başında memleketi­ni her yönden ilerletmek için çalış­mış bu bilgili ve zarif hükümdar, ay­nı zamanda güzel sanatlarla uğraşan, resimde ve bilhassa minyatürde beh­re ve maharet sahibi bir artisttir. Yüksek şahsiyetini ve şahsında kar­deşimiz Afgan milletini candan, yü­rekten selâmlarız, bahtiyarlıklarını bahtiyarlığımız sayarız.

Kral Hazretleri, Türkiye toprağına 26 ağustosta ayak basıyorlar. 26 Ağustos, Türk milletinin kurtuluş günüdür. Ca­nını vererek, kanını dökerek dövüş­tüğü düşmanı, Türk, o gün yere ser­miş ve sonra İzmir kıyılarından de­nize dökmüştür. Başkumandanlık Meydan Muharebesi o gün kesin üs­tünlüğünü bulmuş ve o gün zaferin mutluluğunu duymuştur. Esirlik zin­ciri, Afyon kalesinin gölgesinde o gün kırılıp koparılmış, o gün, bir milletin yaşama, var olma hakkı Hakkın ina­yeti ve Türkün kuvvetiyle gerçekleş­miştir. Eminim ki, pek sayın Zahir Şah başta o ordunun Başkumandanı Mustafa Kemal olmak üzere bu muh­teşem melhamenin şehidlerine ve ga­zilerine huşu ile fatihalar ithaf ede­rek, onların kurtardıkları bu yurda giriyorlar.

Tarihin şerefli tesadüflerinden biri, Afgan ve Türk milletlerinin mukadde­rinde apaçık görülür. 1919, her iki mil­letin esaretten kurtulmak için, günün en mücehhez istilâcı ordularına karşı silâha sarıldığı bir yıldır, Afganistan-da genç Kral Emanullah Han, Türkiyede genç kumandan Mustafa Ke­mal, yalnız kendi milletlerinin hürri­yet duygularına dayanarak, istiklâl savaşlarına başlamışlardır. Afgan istik lâl savaşında fiilî Başkumandan Nâ­dir Han, Kralını bile dinlemiyerek İn­gilizleri, Türk İstiklâl savaşında Baş­kumandan Mustafa Kemal, bütün dünyaya meydan okuyarak Yunanlı­ları yurdlarmdan çıkarmışlardır. Na­dir Han, bugün yurdumuza şeref ve­ren Zahir Şahm muhterem babası­dır.

O Nadir Han ki, Afganistanm kurucu­su Ahmed Şah Baba, bugünkü hane­danın en büyüğü Fetih Han gibi Af­gan tarihinin en yüce simalarından biridir. Nadir Han, 1919 dan sonra bir ikinci defa daha Afganistanı felâket­ten kurtaran insandır. 1929 da Beççe Saka adlı bir serserinin hükümeti eli­ne geçirdiği ve memleketi yüzlerce yıl gerilere götürdüğü sıralarda Pariste sefir olan Nadir aHn, hasta hasta yur­duna koşmuş, etrafına topladığı te­rakki taraftarı vatandaşlariyle bu ge­rilik mümessili âsiyi, yere sermiştir. Afganistanı bir yıla yakın inim inim inleten, her medenî hareketi suç sa­yarak müteşebbislerini öldürten, zin­danlara atan bu mecnun, adir Han olmasaydı, kim bilir, bu zulümleri da­ha ne kadar ve nerelere kadar sürdü­recekti? Bundan sonra Nadir Han, istemediği halde Kral olup devlerin başına geçmiştir.

Kurtardığı Afgan milletinin şerefli tahtına oturduktan sonra Nadir Ha­nın ilk verdiği emir, Beççe Sakanın dinsizlik yayıyor diye kapattığı okul­ları açtırmak olmuştur. Ona demişler­dir ki: «Nasıl açarız, kitab yok, kalem yok, hoca yok, çocuk yok, hiç bir şey kalmadı.», Nadir Hanın cevabı şu ol­muştur: «Derhal açınız. Ancak ondan sonra bu yokların hepsi var olur!»

Afgan parlâmentosu (Sûrây ı Mîllî) de onun eseridir. Onun cesaret ve vatanseverliğini şu hikâyede görebi­liriz: Nadir Han, kurtuluştan sonra Dukalim mevkiini işgal ile kışla ya­parak yerleşmeye kalkan İngiliz as­kerî kıta kumandanını çağırıp oradan çıkmalarını söylemesi o zaman Dış­işleri Bakanı olan ve bizde senelerce elçilik etmiş bulunan Feyiz Mehemmed Han'a emreder. Bakan, kuman­danı çağırıp 48 saat içinde o yeri terketmelerini, aksi takdirde ateş edile­ceğini söyler. Kumandan böyle şey olmıyacağını tekrarlayıp durursa da Ba­kan aldığı emrin bundan ibaret oldu­ğu cevabiyle yetinir. Kumandan kal­kar, Nadir Han'a başvurur. Ültima­tomdan Krala şikâyet eder. «Bu nasıl olur?» der. Nâdir Han sakin sakin verdiği cevab:

 Hariciye Veziri size yanlış söylemiş. Ben ona 24 saatte çıkmanız için emir vermiştim!.

1933 te bedbaht bir elle öldürülen şe-hid Nadir Hanı, sayın oğlunu muhab­betle karşıladığımız bugünde rahmetle yâd etmeyi vazifelerimizin başında sa­yarız.

Afganlı kardeşlerimiz, bizim için karagün dostudurlar. İstiklâl Savaşımız sırasında millî Türk devletini ilk ta­nıyıp siyasi mümessil gönderen, bu kahraman insanların devleti olmuş­tur. oSnra da bizimle dostluk andlaş-ması imzalamışlardır. Bunu büyük Atatürk, Büyük Millet Meclisinin üçüncü toplanma yılını açarken si­yasî anlaşmalar bahsinde şöyle ifade etmişti:

«Bu gayeye doğru yürürken ilk muahedenameyi Afganistan hükümeti İs-lâmiyesiyle 1 Martta Moskovada ak­dettik (alkışlar). Bu muahedenamenin tatbikatından olmak üzere Afganistan geçen yaz Ankaraya bir heyeti sefaret gönderdi. Bu kardeş devletin sefiri Sultan Ahmed Han (alkışlar) Ankarada cümlemizin mahbubı kabulüdür. Afganistanda bir mümessilimiz mev­cuttur. Namıdar ricalimizden birinin tahtı riyasetinde bir heyeti sefaret da­hi bugün de Kabile müteveccihen yo­la çıkmak üzeredir. Şevketlû Emir-i Afgan Hazretleri tarafından Büyük Millet Meclisi Reisine hitaben bütün Türkiye halkına gönderilen necabet ve samimiyetle müzeyyen namei giranbahayı emaretpenahi, ki bir kaç gün evvel huzurunuzda okunup müttefikan ve hararetle alkışlanmıştı, Afganistanla Türkiye arasında mevcut revabıt uhuvvetkâraneyi bir kat daha tahkim eylemiştir.»

zel duygular, çeyrek asırdır, Türk mil­leti için kahraman Afgan milletine karşı duyulan yakın dostluğun tarihî belgesidir. İşte pek sayın hükümdar Zahir Şah'ı bu hislerin coşkunluğu içinde karşılıyoruz. Başta kültür ve medeniyet dâvasını ele almış bu mil­let önderdi, milletlerimiz arasında da­ha İslâmdan önceki devirlerden baş­lamış tarihi beraberliğin önemini yük­sek takdirinden uzak tutmamış, bizi bu kurtuluş günümüzün yıldönümün­de kıymetli varhklariyle bahtiyar et­miştir. Vatanlarının her köşesinde iz­lerine rast geldikleri eserlerin sahibi kardeş Türklere bağışladıkları bu yük­sek şeref, bizim için unutulmaz bir hâtıra olacaktır.

Başka türlü sorulacak bir sual

Yazan: Falih Rıfkı Atay 27/8/1957 tarihli (Dünya) dan:

Resmi sözcüler son işbirliği tebliği çıktığmdanberi;

Niçin birleştiler? sualine kendi iş­lerine yarayabilecek bir cevap yakış­tırmağa çalışıyorlar. Kendi ralarındaasıl cevabı aranacak ve gerçekten deişlerine yarayabilecek olan sual ise şu olmalı idi:

Niçin birleştirdik?

1954 den önce ve sonra birleşme te­şebbüslerinin akim kaldığını biliyo­ruz. İşbirliğinin nihayet hakikatleşme imkânlarını bizzat Demokrat Parti ik­tidarı hazırlamış ve olgunlaştırmıştır. Bırakınız muhalefetlerin seçim siste­mi ve Anayasa tâdilleri üzerindeki id-dilarmı, eğer Demokrat Parti iktidarı sadece son Menderes kabinesinin prog­ramındaki vaidleri yerine getirmiş ol­saydı, ve bırakınız işbirliğini, Hürriyet Partisinin kurulmıyacağma bile şüphe var mıydı?

Her memlekette siyasî parti birleşme­leri pek büyük buhranlar karşısında olur. Muhalefet partilerini ölüm - ka­lım çıkmazına doğru sürüyen ve hep­sine  aralarındaki    türlü     ayrılıkları


 

unutturan şartların neler olduğu mey­dandadır. Muhalif, hattâ tarafsız va­tandaşların bugün tek düşündükleri şey, Anayasa haklarının emniyetinden ve teminatlanmasmdan ibaret. Biz De­mokrat Parti kogrelerinde asıl üstün­de durulması gereken bu meseleye hiç temas edilmemesini bile, tenkid ve murakabe serbesliğinin ne derece­lere kadar daraldığına delil olarak alı­yoruz. Demokratların ilk muhalefet­leri zamanında alaya aldıkları tek parti toplantıları havası, şimdi kendi toplantılarının başlıca hususiyeti ol­muştur. Sanki iki düşman ordusu kar­şı karşıyadır. Bir siyasî partinin bü­tün vazifelerini bir yana bırakarak yalnız düşmana zafer kazandırmaya çalışması lâzımdır. Millî hâkimiyet re­jimlerinin çok partili sistemi bu mu demektir? Bilâkis iktidar partisi, mu­halefetleri halk efkârı karşısında hak­lı çıkarabilecek yolsuzluklara karşı muhalefet partilerinden daha titiz davranır, umumî hoşnutsuzluk arttığı kadar murakabesini kuvvetlendirir. Düşmanı faydalandırmamak için ku­surlarımızı görmemezlikten gelelim, demez. Muhaliflerimizi silâhsız bırak­mak için kusurlarımızdan kurtulmağa bakalım, der ve o yolda yürür.

İtirazlar ve tenkidler iktidar partisi toplantılarında olduğu zaman bunun adı nifak çıkarmak, muhalefet parti­leri toplantılarında olduğu vakit bu­nun adı vatan hainliğine kadar türlü suçlardan biri sayıldıkça, partilerde itaatin tek şart olduğu rejimlerden başka hangisine doğru giidlebilir?

Yalnız bu memleketi değil, daha çok geri memleketleri bile vatanın hayrı­nı isteyen ve saadetini hazırlayan bir avuç insanla, vatanlarının hayrını istemiyen ve ona kara günler hazırlayı­cı başkalarından ibaret göstermek hiç kimseye hiç bir şey kazandırmaz. Her­kese pek çok şeyler kaybettirir.

İnönü'nün yeni tehditleri

28/8/1957 tarihli (Havadis) ten:

Halk Partisi Lideri İsmet İnönü, Kars ve Erzurumda yaptığı bir propaganda seyahatinden dönmüş bulunuyor. Bu seyahatin bilançosu nedir? Bir yığın tezvir ve tahrik!

İnönünün böyle bir iftira kampanya­sına başlamak için, İlk defa olarak serhad şehirlerimizi seçmesindeki mâ­nayı anlamak biraz zordur. Evet ha­kikaten, dünya durumunun ve hele Ortaşark durumunun çok karışık ol­duğu bir devrede, bugün meşru bir seçimle işbaşında bulunan, içeride muazzam bir kalkınmayı temin eden, dışarıda memleket itibarını yüksel­ten bir iktidarı hudut şehirlerimizde halkın nazarından düşürmeğe çalış­masının mânasını anlamak imkânsız­dır. Ama işte İnönü, kalkmış onlara kadar gitmiş, İstanbulda dost mem­leket krallariyle müzakereler yapıldı­ğı ve bir başka dost memleketin kralı beklendiği, Birleşik Amerika Harici­yesi tarafından hususî surette sırf Ortaşark meselelerin; incelemek ve bu hususta temaslar yapmak üzere gönderilen Hendersonla konuşmalarda bulunulduğu sırada, Kars ve Erzuruma gitmiş, orada, dilinin döndüğü, fakat aklının ermediği kadar bugün­kü iktidarı yermiş, alabildiğine atıp tutmuştur!

Halbuki seçimlerin öne alınacağı hak­kında deveran eden rivayetlerden başka bugün ortada ne var? Daha Bü­yük Millet Meclisi seçimlere karar vermiş değildir. Seçim kampanyası açılmamıştır. Vatandaşlar huzur ve sükûn içinde işleriyle güçleriyle meş­guldürler. Ama İsmet İnönü, güya herkesten daha evvel davranarak te­şebbüsü eline alacak ve böylece De­mokrat iktidara aklı sıra ilk darbeyi serhad şehirlerinden vurmağa çalışa­caktır!

Halk Partisi liderinin baştanbaşa tah­riklerle dolu sözlerini bir iki gündür bu sütunlarda umumî efkâra teşrih ettik. Bugün siyasî huzursuzluktan bahseden şahsın, nasıl bizzat siyasi huzursuzluk kaynağı olduğunu eski ve malûm icraatını yeni sözleriyle karşı­laştırarak umumî efkâr Önüne bütün çıplaklığı ile serdik. «Memleket baş­tanbaşa, bugünkü iktidarı değiştirmek arzusundadır» dediği zaman nasıl bir yalan irtikâp ettiğini anlattı. Hülâ­sa,  1946 seçimlerindeki mazbata tahrifçilerinin, rey dalaverecilerinin, da­yak ve işkence kahramanlarının, yani bugün melek suretinde görünenlerin siyretlerini ortaya koyduk. Ama mil­letin her şeyi daha açıkça görmesi için, bir nokta üzerinde biraz daha dur­mak yerinde olur. Çünkü İnönü Erzurumdan ayrılırken nutuklarda söy­ledikleri yetmiyormuş gibi ayrıca bir basın toplantısı yapmış, sanki seçim­leri ağırlaştıracak bir tedbir bahis mevzuu imiş, sanki Demokrat Parti zorla iktidarda kalmak istermiş gibi telmihlerde bulunmuştur.

Bu basın toplantısının, bir tertipli top­lantı olduğuna zerre kadar şüphe yok­tur. Anlaşılan sualler de cevaplar ka­dar bizzat, kendisi tarafından hazır­lanmış ve beraberce götürdüğü ve esa­sen muhalefet partisini tutan gazete­lerin muhabirlerine verilivermiştir. Çünkü bu gazetelerde çıkan metinler aynıdır. Ve İnönünün bir sual karşı­sında gülümsemiş olduğu dahi, hep­sinde aynı ifadeyle çıkmıştır!

Tertipli sualin bir tanesi meselâ şu­dur: «Seçim kanununda herhangi bir değişiklik yaparlar, birleşmeye mâni olurlarsa seçime girmemek kararı alınmış mıdır?

İnönü bu suale tehditkâr bir cevap vermiş ve demiştir ki: «Her şeye rağ­men yeni mevzuat ile, ağır bir vaziyet hasıl olursa, bu vaziyetin icabı, elbet­te muhalefet partilerince tetkik olu­nacaktır!»

Şurasını bir defa daha tekrar edelim ki, seçimleri muhalefet partilerinin aleyhine ağırlaştırmak kimsenin ak­lından, hayalinden geçmez. Ama, mu­halefet partilerinin de seçimleri mil­lî iradenin gereği gibi tezahürüne mâ­ni olacak şekilde ağırlaştırmalarına d? müsaade olunamaz.

Her partinin bir programı, bir tüzüğü vardır. Her parti tüzüğüne göre,'üye­lerine karşı bir takım mesuliyetler al­mıştır. Cemiyetler kanunu, tüzük maddelerini korumakla mükelleftir. Partilerin idaresini elleriryie bulun­duranlar, kongreleri karar vermeden buradan bir tek maddeyi değiştire­mezler, diledikleri gibi hareket ede­mezler.  Şimdi  düşünün  ki?Seçimler arifesinde her partiden üçer kişi top­lanacak, kendi kongre kararlarını, tü­züklerini hiçe sayacaklar ve diktatör­ce bir kararla, her şeyi istedikleri gibi değiştirmeğe kalkacaklar. Bu ne bi­çim bir hukuk anlayışıdır? Hukuk devleti, hukuk devleti diye barbar ba­ğıranların evvelâ kendi üyelerine kar­şı bir hak ve hukuk tanımaları lâzım­dır.

Eğer hakikaten teker teker bir iş başaramıyacaklanna kani olan bu par­tiler, seçimlerde müşterek hareket et­mek istiyorlarsa, önce kendi partile­rini feshedip, bir tep parti halinde birleşmelidirler. Evvelâ bu işin forma­litesini tamamlamalıdırlar.

Partilerin iç işlerine ait olan bu hu­suslar dışında bir de mevcut seçim kanunu millî iradenin tam mânasiyle ve her tesirden azade olarak tezahür etmesini âmir hükümleri ihtiva et­mektedir. Milli iradeyi tağşişe asla müsait değildir. Ama mevcut muha­lefet partileri, kendi tüzüklerini oldu­ğu gibi bu kanunu da ve en başta hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir, prensipini de hiçe sayan bir hal ta-kmmışlarsa, durumu ağırlaştıran biz­zat kendileridir. Bu yetmiyormuş gibi şimdi bir de bugünkü iktidar partisine mevzuatı ağırlaştırmağa kalkmak gibi bir isnadda bulunmakta ve seçimlere girmemek gibi, tehditkâr bir imada bulunmaktadırlar.

Millet bunun farkında değil midir?... Kendi iradesine karşı bir tecavüz ha­zırlandığını görmüyor mu? Eğer mev­cut kanunlara, ve mevcut tüzüklere rağmen seçimlerde millî iradenin tam tezahürünü önliyebilecek bir oyuna ta-saddi ederlerse, buna karşı tedbir al­mak ve bu iradenin tam tezahürünü temin etmek elbette iktidarın vazifesi olacaktır.

İsmet İnönü kendi kendini har­camıştır

Yazan: Zafer

28/8/1957 tarihli (Zafer) den:

«Taşlık» mülakatı siyasî tarihimizin münasebetsiz ve münasebetsiz olduğu kadar da karakteristik bir vakası ka­lacaktır. Şu sebeplerden dolayı:

1. Toplantılar, kıyratlarm malûm si­yasî simalardır. Temsil ettikleri züm­relerin keyfiyet ve kemmiyet planın­daki ehemmiyetleri yahut ehemmiyet-sizlikleri, keza! Meselâ, partilerden bi­rinin ideolojik sermayesi, muayyen bir seçim bölgesinin idarî taksimatı kade­melerinde işgal ettiği mevkiden, siya­si bir mesele çıkarmış olmaya inhisar etmektedir. Diğeri ise, tıpkı Çaldıran­dan önce Yavuzun otağına ok atanlar gibi, şanlı bir seferden sıvışıp kaçmak isteyenlerdir.

Muhalefet partilerinin mahiyeti:

Üç partinin bir araya gelip bir şeyler yapmak istemesi, ilk bakışta surî bir ehemmiyet taşır görünürse de, bunla­rın seçmen vatandaşlar nazarmdaki mevkileri tetkik edilince, işin foyası derhal meydana çıkar. Dediğimiz gibi, partilerden ikisi, sadece firmadan iba­ret olup hakikat planındaki mevcudi­yetleri farazidir. Diğeri yani C.H.P. ise zimmetinde olan âtıl ve münkabız bir politikanın henüz hesabını vermiş değildir. Zira Atatürk devrinin büyük başarılarını C.H.P. nin Millî Şef dev­rine maletmeye imkân yoktur. O ba­sanlar, bir partinin değil, doğrudan doğruya Millî Mücadelenin ve Atatürk sevRüidaresinin bir mahsulüdür. Ve tarihe de, çoktan, böyle olarak geç­miştir. Atatürk, C.H.P. ye, hele son senelerde, Türk Tarih yahut Dil Ku­rumlarına karşı gösterdiği alâkayı da­hi göstermemiştir.

Fiiler. tasfiyeye uğramış teşekküller:

Bu nokta ne kadar malûm ise, Atatürkten sonraki C.H.P. nin, Hüseyin Cahitleri, Kâzım Karabekirleri, Rauf Orbaylan, v.s. si ile birlikte muaddel bir mevcudiyet olarak Millî Şefe göre biçilmiş bir iktidar kaftanı haline so­kulduğu da, o derece malûmdur.

Binaenaleyh, ikisi farazi ve nazarî, en belli başlısı da adamakıllı tağşiş ve müdahale görmüş şahsî bir nüfuz ve tahakküm mekanizması olarak «Taş­lık» mülakatı komedisine iştirak e-denler, çok zavallı ve fiilen tasfiyeye uğramış teşekküllerden başka bir şey değillerdir.

2. «Taşlık» siyasî tabiyesi, İnönünün politika yapmak sanatının tam bir ifadesidir.

İnönü, 1946 seçimlerini şerefsiz ve haysiyetsiz bir hâle soktuktan sonra, Recep Peker grupunu bir paravana gi­bi kullanarak ve şiddet hareketlerinin mesuliyetini bu grupa malederek meş­hur «12 Temmuz beyannamesi» tabi­yesine geçmişti.

Bu tabiye, iktidarda bulunan İnönü­nün, o zamanki muhalefeti, «şiddet» ile «okşama» arasında bir makas ate­şine almak ve işlerin müteakip seyri üzerinde hâkim olmak niyetine müs­tenit bulunuyordu.

İktidarda bulunduğu için, ölçülü bir muhalefet istiyor ve bunu elde ede­bilmek için de, o zamanki Demokrat Partiyi, güya Recep Peker yani C.H.P' nin şiddetçi elemanlarına karşı korur gibi bir tavır takmıyordu.

Bu bir oyundu. Maksadı, bir yanda kendi muvafakati ve bir yanda da kendi, muhalefeti olmak üzere dirije ve kendi nezareti altında bir «İnönist» demokrasi ucubesi kurmaktı.

Bu oyun, bilindiei gibi sökmedi ve 1950 seçimlerinde, Türk milleti, bu tertipli ve sahte demokrasi sahnesini alaşağı edert'c iktidarı, inandığı ve güvendiği Demokratlara tevdi etti.

Tarihin  kaydetmediği bir  paradoks  :

O gün bugün, İnönü muhalefettedir. Yani bir diktatör, demokratik icrayı murakabe etmek rolündedir. Böyle bir vaka, tarihin şimdiye kadar kay­detmediği bir paradokstur. Nitekim, bunun imkânsızlığı yanında şeametle­ri de ilk günündenberi his olunmaya başlamıştır, şöyle ki, mizacı itibariyle iliklerine kadar tahakküm hareketle­rine mütemayil bulunan İnönü, kendi ekalliyette kalıp muhalefete geçince, bu sefer ekalliyetin ekseriyet üzerinde tahakküm tesis etmesi yollarını dü­şünmüş ve bunun tatbikattaki çaresi­ni, Meclis içinde yahut Meclis dışın­da tam bir okstrüksyona gitmek sure­tiyle, icrayı ne bahasına olursa olsun felce uğratmakta aramıştı.


 

Taşlık komplosu, bu tabiyenin nokta­sıdır. Zira bununla, İnönü, artık icra­yı filân değil, tasallutlarını seçim müessesesine kadar bulaştırmak sure­tiyle doğrudan doğruya demokratik uzviyeti felce uğratmak teşebbüsüne geçmiştir..

Şunu da söyliyelim ki, Taşlıkta topla­nanlar, haddizatında daima beraber­diler.

Hele 1954 seçimlerindenberi «bütün muhalifler birlesiniz» formülünün sis­temli bir şekilde ele alındığı muhak­kaktır ve bu işin reçetesi de, basit ve muayyendir: Adnan Menderes aleyh­tarlığını, evvelâ D.P.. nin içinde tez­gâhlayarak bunun peşi sıra, daha bü­yük ölçüde olarak, memlekette mon­tajına girişmek!

Bir aleyhtarlığın montajı içinde sar-fedilen gayretler;

Adnan Menderes, istihsali kamçıla­mak için, istihsal kredileri cihazını takviye eder. Bunlar, «para düşüyor, iflâsa gidiyoruz» derler.

Adnan Menderes, ziraî istihsalâtirmızı, İnönünün vaktiyle yaptığı    gibi nutuk ve tavsiye yolu değil, fiilen ikimisline  çıkarır. Bunlar,  «çiftçi kaza­nıyor, şu halde neden vergi ödemiyor»derler.

Adnan Menderes, enerji politika­sını, tarihimizde ilk defa olarak   bü­tün şumuliyle ele alır. Bunlar, «Baraj­
lar yüzünden kahvesiz kaldık» derler,Adnan Menderes beynelmilel kredibulur.  Bunlar  «Azim borçlara  girdik,dünyada itibarsız kaldız, bize batakçıdiyorlar» teranesini tuttururlar.

Adnan Menderes, devletin fiilî alâ­kası ile memleketin herhangi bir nok­tasını, durmadan ya Ankarada alış­
mak yahut bölgeleri ayrı ayrı ziyaretetmek suretiyle mânevi irtibat halinekoymak ister ve, Üsküdardan   öteyegitmeyen Osmanlı Sadrıâzamlarınm.aksine olarak, en ücra köylerin dahigördüğü bir hükümet reisi bulmak is­ter. Bunlar «Böyle seyyar hükümet miolur, Başvekil niçin yerinde oturmu­yor» derler.

Adnan Menderes, D.P. nin Meclis Grupuna tevcih edilen bozguncu mânevraları önlemek istedi mi, bunlar, «Kendi arkadaşlarına tahakküm edi­yor, böyle şahsî idare olur mu» derler. Adnan Menderes, yabancı sermayesini Türkiyede işbirliğine davet edecek bir kanun hazırlar; yahut petrol arama­larını mümkün kılacak tedbirler alır, bunlar, «Memleketi satıyor» töhmetini reva görürler!

Adnan Menderes, «Türkiye, bir sömür­ge değildir, istismarcı politikalara açık. kapı halinde teslim edilemez» der. Bunlar derhal:

«Nasır gibi konuşuyor; olur mu böyle şey? Dostlarımızı nasıl kızdırabiliriz; Moskovaya mı el uzatıyoruz» cevabını verirler.

Hülâsa, 1950 denberî, Adnan Mendere­si her tarafla ve herkes ile ihtilâf ha­line sokmak, kendine «demokratik muhalefet» adını ve süsünü veren bu acaip politika esnafının başlıca prog­ramıdır, ve bunun baş tertipçisi, biz­zat İnonüdür.

Devre göre çehre :

Bu zat iktidarda iken, arzettiğimiz gi­bi, «12 Temmuz» tabiyesine baş vur­muştu. Yâni ölçülü, mâkul bir muha­lefete taraftardı. Fakat, şimdi, artık iktidarda değildir. Muhaliftir. Binaen­aleyh, muhalefeti nâdürüst ve tahrip­kâr tabiyelere doğru teşkilâtlandır­mak taraftarıdır.

İktidarda iken, muhalefetin kısmî seçimlere girmesinin dahi revolüsyo-ner ve şiddetçi bir hareket olduğu ka­naatinde idi. Fakat bugün, senede 365 gün, köyünden büyük şehrine kadar, muhalefetlerin ayrı mitingler tertip ederek hükümete açıkça sövmeleri, ya­lan yanlış beyanlarla halkı şaşırtma­ları ve Baban yahut Güneş gibilerin, «Dâva Türk milleti ile bunun mukad­deratına tahakküm etmek isteyen Ad­nan Menderes arasındadır; yapışın bunun paçasına ve yıkın bu adamı» şeklinde siyasî yamyamlık ifadelerine gitmeleri, artık muhalefette olan İnö­nü için, asla bu memleketin devlet ve hükümet nizamına tevcih edilmiş illegal yahut anti-demokratik davra­nışlar değildir! «Taşlık» da cereyan etmiş olan komplo faaliyetleri de değildir. Bunların hepsi, demokrasinin

icabatidır. Hudut boylarına koşarak Kars ve Erzurum gibi millet kalele­rinde, havayi ifsad etmek de mubah­tır.

Ne yapılırsa, caizdir, ne söylence mü­nasiptir; elverir ki bu hareketlerin ne­ticesinde, İnönü, etrafına kâfi miktar­da «avane» toplayarak iktidarı tekrar ele geçirsin!

Siyasetin kenar pazarlarına düşen
adam :   

Anlaşılıyor ki, bir yandan kendi ikti­dar hırsı bir yandan da tamamen alel­ade ve küçük ölçüde politikacılarla düşüp kalkması, İnönüyü siyasetin kenar pazarlarına kadar düşürmüş ve küçültmüştür. Hayatı boyunca-inandı­ğı devlet ve siyaset kıstaslarını bir­denbire tamamiyle unutmuştur.

Herkesin üzerinde hakem olma ve hükümetlere ahkâm tevcih eyleme sa­lâhiyeti kalmayınca, hâdiseleri lâyı-kiyle tahlil ve takdir eyleme hassala­rı da dumura uğramıştır.

Bu bir, kendini harcama hareketinin ve hakikaten hazin bir serencamm ta kendisidir!

Zira, Meclisin daha son celselerinde, Başvekil Adnan Menderes, İnönüyü mübalâğalı diyeceğimiz bir şekilde taziz ettiği ve kendine çekilip otura­cağı ihtiram mevkiini âdeta eliyle hazırladığı halde, İnönü, gitmiş «Taş­lık batakhanesi» nde, bu kredinin al­tından girip üstünden çıkmıştır. De­mek ki artık, Fevzi Lütfi Karaosman-oğlunun «Umur görmüş bir zatsınız» diye tavsif eylediği, eski tâbiri ile bu «Kâr-âzmûde» Devlet recülünde, kre­disini tasarruf ile idare etme hassası dahi kalmamıştır. Baksanıza, mânevi ve siyasi kredi olarak, eline bir atım­lık barut geçer geçmez, gidip bunu iflah olmaz bir mirasyedi gibi, şıpın içinde ve nefsânî hevesâtm en pes-zindesini tatmin babında harcamakta­dır.

Hazin bir mukayese :

Bir, Lausannes'da Türk heyeti murah­hası Reisi İsmet İnönüyü, bir de «Taş­lık» da Fuad Arna yahut Ardıçoğlu ile şakalaşan İnönüyü düşünün!

Bir, gine Lausannes'da, yabancı mali­yelerin avukatı Hüseyin Yalçının yü­züne nefretle haykıran, bir de, Atatürke karşı gelmiş olan bu biçare millî dâvalar dönek'ini, Ulus gazetesinin başına getiren İnönüyü düşünün!

Muazzam sukut  :

O zaman, İnönüyü, kör ve çirkin bir ihtiras, devletin hangi pâlerinden, si­yaset pazarının hangi derkelerme dü­şürmüştür, daha iyi anlarsınız!

Bunun muazzam bir sukut olduğuna asla şüphe yoktur.   

Şale köşkü görüşmeleri

Yazan: Şükrü Kaya

28/8/1957 tarihü (Hürriyet) den:

Suriye hükümetinin ateşle oynayan yaramaz ve şımarık çocuklar gibi her­kesten ziyade kendisi için tehlikeli olan, hattâ Kahireyi, belki Moskovayı bile düşündüren haddinden aşırı işle­re girişmesinin dünya efkârında se­bep olduğu endişeyi İstanbul buluş­malarının ve Şale Köşkü görüşmeleri­nin önlemiş değilse bile azaltmış ola­cağı umulur. Çünkü gösteriş ve şantaj da olsa, Suriyenin komünist bir re­jimle idaresi keyfiyeti, kendisini ko­münist propagandalarına merkez ve­ya vasıta olmaya veya yıkıcı tahriklere mülayim davranmaya sevk ve icbar edeceği cihetle uzak yakın Arap ve Müslüman memleketlerini kendisin­den şüphelendirmeğe, hattâ aleyhin­de ihtiyat tedbirleri almaya mecbur edecek kâfi bir mazeret ve sebepti. Fazla olarak Sovyet Rusyanm bir pey­ki ve yardımcısı olması ve bu itibar­la Varşova askerî ittifakına ister is­temez ve fiilî olarak (ipso facto) ka­tılmış bulunması; hürriyet ve istiklâl­lerini müdafaa için kurulmuş olan Atlantik ve Bağdat Paktı bloklarının ve üyelerinin Suriyeye karşı hususî tedbirler almalarını icap ettireceği aşikârdır.

Mısır Cumhurbaşkanı Nasır, Sovyet Rusya ile olan alış verişlerine ve dost­luklarına rağmen hiç bir vakit    komünizm cereyanlarına memleketinde müsait davranmamış, Komünist Par­tisini kanun dışı tehlikeli bir cemiyet telâkki etmekten vazgeçmemiş, hata­lı ve yanliz bir yol da olsa, Nehrunun müsbet ve faal tarafsızlık dediği pren­sipten ayrılmamıştır.

Binaenaleyh, Suriyenin komünistleş-mesi ve bu nazarî tarafsızlıktan res­mî ve fiilî olarak ayrılması, Nasırın güttüğü ve güvendiği hakikî milliyet­çilik prensipine tamamiyle aykırıdır. Hattâ görünüşte Suriyeli komünist liderleri, müdafaa eder gibi görünse de, hakikatte onlarla fikir ve işbirliği yapmasına ve onların hesabına tekrar Batılılarla ihtilâflar çıkarmasına ihti­mal verilemez.

Moskovaya gelince, Suriye, Rusyanm dışında memleketler ve hudutlar aşırı muhitlerde bir memlekettir. Böyle bölgelere müdahalenin ve yardımın nasıl başarısızlıkla neticelendiğini Kremlin vaktiyle Berlin mücadelesin­de tecrübe etmiştir.

Bundan başka bir ihtilâf ve mücade­le halinde Rusya tarafından Suriye­ye fiilî ve askerî yardım ve müdaha­lenin derhal karşı tarafın, yanı B. Amerikanın fiilî mukavemetini mu­cip olacağı ve bunun da bir harb de­mek olduğunu Moskova bilmez değil­dir. Halbuki Moskovanın şimdilik bir harbe girişmeyi vakitsiz bulacağı gibi, sırf Suriyenin keyfi ve arzusu üzerine neticesi meşkûk, hattâ kendi aley­hine bitmesi, çok muhtemel silâhlı bir mücadeleyi göze almıyacağmı hesaba katmak için kâfi sebepler ve deliller vardır. Suriyeyi çevreleyen bu şüphe ve itimatsızlık çemberi içinde İsrail husumeti artık mânâsız bir bahane­den ibaret kalır.

Bununla beraber, vaziyeti objektif olarak bu yolda mütalâa etmekle be­raber, gafil ve bir iyimserliğe, kapıla­rak tedbirsiz ve ihtiyatsız davranmak da, haklarını, hürriyetlerini ve istik­lâllerini korumak için şimdiye kadar her türlü fedakârlığa katlananlar için doğrusu bir cinnet ve cinayet olur.

İstanbul ve Şale Köşkü görüşmelerin­de Suriye hâdiselerinin sebep olabi­leceği tehlikelerin ciddiyetle mütalâa

edilerek icap eden politik ve stratejik tedbirler üzerinde mutabık kalınmış olması beklenir.

Majesteleri Irak ye Ürdün Krallarının İstanbulda bulunmaları gibi