17.7.1957
×

Hakkında

Künye

İletişim

1-31 TEMMUZ 1957

OLAYLARIN TAKVİMİ

1 Temmuz 1957

 Ankara : 

Sekizinci Türk Dil Kurultayı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi konferans salonunda bugün saat 10 da toplanarak çalışmalarına başlamıştır.

Adliye Vekili Prof. Hüseyin Avni Gök­türk, profesörler, Maarif Vekâleti ile­ri gelenleri, davetliler ile basın men­suplarının hazır bulunduğu toplantı­ya İstiklâl marşı ile başlanmış, mü­teakiben Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Macit Gökberk bir açış ko­nuşması yaparak Kurultaya başarılar dilemiştir.

Başkanlık divanı seçiminde Prof. Süheyp Derbil başkanlığa, Orhan Hançerlicğlu ile Hasane İlgaz ikinci baş­kanlıklara getirilmişlerdir.

Müteakiben Türk Dil Kurumunun Ge­nel Sekreteri Agâh Sırrı Levent ta­rafından yönetim kurulunun faaliyet raporu okunmuş ve rapor alkışlarla karşılanmıştır.

Daha sonra sekizinci kurultaya, mem­leket içinden ve hariçten gönderilenelliye yakın basarı telgraf ve mek­tupları okunmuştur.

Denetçilerin raporunun okunmasın­dan sonra komisyon seçimleri yapıl­mış ve bu sabahki oturuma son ve­rilmiştir.

Kurultay azaları bu sabah saat 9 da Anıt Kabri ziyaret ederek tesisinin 25 nci yıldönümünü idrak eden Dil Kurumunun kurucusu aziz Atatürkün mânevi huzurunda saygı duruşunda bulunmuş ve kabre bir çelenk koy­muşlardır.

 Adana :

Tarsus bölgesinde hususî bir çiftlik­te yabancı sermayenin de iştirakiyle sulu ziraate fiilen başlanmıştır. Sulu ziraatte âzami 210 kiloya kadar pamuk alınmakta, hattâ yeşim güb­re kullanılarak ziraat tekniğinin bü­tün icapları yerine getirildiği takdir­de bu miktar 300 kiloya yükselmek­tedir.

Çukurova pamuk ekicilerine bu hu­susta ilk rehberliği Tarsus Devlet Su­lu Ziraat Deneme İstasyonu yapmış­tır.

Adananın Çanakçı köyünde de bu sa­bah müstakil bir teşebbüse girişilmiş­tir. Önümüzdeki senelerde Seyhan barajından verilecek su ile Tarsus ve Adana ovalarında sulu ziraat sahalari bir buçuk milyon dönüme yük­selecek ve istihsal bugünkü rekolte­ye nazaran asgari üç misli artmış olacaktır.

Bir buçuk milyon dönüm araziden ilk plânda 250 bin dönümün hemen sulanması için lüzumlu tesislerin in­şası alâkalı Vekaletlerce 22 milyon liraya ihale edilmiştir.

 Kırşehir :

Kırşehirin vilâyet olmasına dair ka­nunun yürürlüğe girmesi münasebe­tiyle. Kırşehirliler bugün bir bayram havası içinde en mutlu günlerinden birini yaşamışlardır.

Bu münasebetle, tertip edilen ve ci­var kaza, nahiye ve köylerden de ge­len on binlerce Kırşehirlinin katıldı­ğı merasimde, Devlet Vekili Celâl Yardımcı, Dahiliye Vekili Dr. Namık Gedik, Maarif Vekili Tevfik İleri ve Sanayi Vekili Samed Ağaoğlu da ha­zır bulunmuşlardır.

Vekiller, Kırşehir vilâyet hududun­dan itibaren bütün yol boyunca çok kalabalık halk toplulukları tarafın­dan coşkun tezahüratla karşılanmış ve hazırlanan taklar önünde kurban­lar kesilmiştir.

Kırşehirlilerin bu coşkun tezahüratı arasında şehre giren Vekiller, doğru­ca merasimin yapılacağı stadyoma gitmişlerdir.

Stadyomu hınca hınç dolduran ve el­lerinde «hoş geldiniz sayın Vekilleri­miz» dövizleri ve bayrakları olduğu halde sevgi gösterilerinde bulunan halka hitaben önce vali vekili Turgut Eğilmez, bir konuşma yapmış, bu mut lu günde dört Vekilin aralarında bu­lunmasından duyduğu sevinci belirt­miş ve «bugünden itibaren derdiniz derdim, sevinciniz sevincimizdir» de­miştir.

Vali Vekilinden sonra belediye reisi söz  almış  ve  şehir  adına  hükümete şükranlarını bildirmiş ve Kırşehirlile­rin sevincine tercüman olmuştur.

Daha sonra on binlerce Kırşehirlinin muazzam tezahüratı arasında kürsü­ye .gelen Dahiliye Vekili Dr. ' Namık Gedik şu konuşmayı yapmıştır:

«Muhterem Kırşehirli vatandaşlarım, aziz kardeşlerim,

Bu sabah vilâyetiniz hudutlarına gir­diğimiz andanberi devam eden se­vincinize bütün kalbimizle iştirak et­mekteyiz.

Hükümet adına, gösterdiğiniz bu mu­habbet ve saygı karşısında minnet duyguları ile meşbu bulunduğumuzu arzetmek isterim.

Biraz evvel genç vali vekilinizi dinle­diniz. Sizlere nasıl hizmet edeceğini anlattı. O, vaadlerini bir hükümet temsilcisi sıfatını taşıdıkça mutlaka yerine getirecektir. Vali vekilinizden sonra konuşan belediye reisiniz, Kırşehiri ve Kırşehirlileri anlattı. Kır­şehir bizim de meçhulümüz olmamak la beraber bir Kırşehirlinin ağzın­dan bunu tekrar işitmekten haz duy­duk, Kırşehire hükümet olarak hiz­met etmek bizce bir şereftir.

Kırşehirde son altı sene içinde hü­kümet çalışmalarından kendi hisse ve nasibini almıştır. Fakat bugünden iti­baren ayrıca vilâyet olarak hüküme­timizin bütün memlekete dağıttığı hizmetlerden nasibini behemahal ala­caktır.

Şunu iftiharla beyan ederim ki, bu­gün her engeli yenen ve mutlaka yenmek azminde olan kuvvetli bir dev let ve hükümet vardır. Bu hükümet, bu güzel yurt kasabasına bir vilâyet hayatiyeti kazandırmak için gereken hizmeti ifa etmeyi bir vecibe bilmek­tedir. Biz Kırşehirlilere işlerinde mu­vaffakiyet, yuvalarında, yurtlarında saadet ve Kırşehire ebedî bahtiyarlık temenni ederek yeni vilâyetimizi kal­bimizin bütün sıcaklığı ve samimiyeti ile kutluyoruz.»

Müteakiben buradan hükümet kona­ğına gidilerek Vekiller ve Vali Vekili tarafından tebrikler kabul edilmiş ve vali vekili Turgut Eğilmez yeni va­zifesine başlamıştır.

Merasimin sona ermesini müteakip Devlet Vekili Celâl Yardımcı, Dahiliye Vekili Dr. Namık Gedik, ve Sanayi Vekili Samed Ağaoğlu Ankaraya ha­reket etmişlerdir.

 İstanbul :

Türk denizcilerinin kabotaj hakkını almalarının 32 inci yıldönümü ve de­nizcilik bayramı bütün sahil şehirle­rimizde olduğu gibi bugün İstanbulda da yapılan merasimle kutlanmakta­dır.

Sabah saat 9.30 da Taksim Cumhu­riyet âbidesi önünde yapılan mera­simde Deniz Harb Okulu ve Koleji ile boru takımı ve donanma bandosu, Yüksek Denizcilik Okulu öğrencileri, Deniz Ticaret Zabıtan ve Müretteba­tı Gemi Adamları Federasyonu ile sendika mensupları sivil ve askerî ze­vat hazır bulunmuşlardır.

Merasime bandonun çaldığı İstiklâl marşı ile başlanmış ve müteakiben muhtelif yerlerden gönderilen çelenkler âbideye konulmuştur.

Münakalât Vekâleti adına bir konuş­ma yapan Marmara Bölgesi Liman ve Denizişleri Müdürü Burhaneddin Kunt, Münakalât Vekili Arif Demirerin Türk denizcilerine selâm ve sevgi­lerini bildirdikten sonra tarihteki de­niz ticaret işlerimizden bahsetmiş, za­manla deniz ticaret mefhumuna gi­ren bütün, işlerin elimizden çıktığını, yabancı bayraklı gemilerin bütün işi ele aldıklarını anlatmış ve Türk de­nizcilerine kabotaj hakkının tanınmasiyle artık Türk bayrağının Türk karasularında vazifesini yaptığını, hattâ yabancı denizlerde bile bayra­ğımızın şerefle dalgalandığını belirt­miştir.

Bundan sonra Denizcilik Ticaret Filoşu ve Yüksek Denizcilik Okulu Me­zunları Cemiyeti adına, Yüksek De­nizcilik Okulu Talebe Cemiyeti adına. ve Türkiye Gemi Adamları Federas­yonu adına, günün mâna ve ehemmi­yetini belirten birer konuşma yapıl­mıştır.

Türk Deniz Filosu ve Yüksek Deniz­cilik Okulu Mezunları Cemiyeti adına yapılan konuşmada istikbalimiz ka­dar ehemmiyeti bulunan kabotaj hak kının iktisaden kalkınmamızda esas rolü oynadığı, hükümetimizin de de­niz ticaret filomuzun artmasına bü­yük önem verdiği belirtilmiş ve Yük­sek Denizcilik Okuluna temas oluna­rak okulun faaliyette bulunduğu 45 sene zarfında 515'i güverte olmak üzere 848 mezun verdiği bunların tica­ret filomuzda şerefle hizmet ettikleri anlatılmıştır.

Konuşmaları müteakip önde donan­ma bandosu, Deniz Harb Okulu ve Li­sesi ile boru takımı olduğu halde Yük­sek Denizcilik Okulu talebeleri ve me­rasime katılan diğer teşekküller Ayazpaşa  Dolmabahçe yolunu takibenBeşiktaştaki Barbaros türbesi önüne gelmişlerdir.

Barbaros âbidesine çelenklerin ko­nulmasından sonra bando İstiklâl marşımızı çalmış ve bir manga deniz eri tarafından havaya 3 el atış yapı­larak, ihtiram duruşu yapılmış ve me­rasime son verilmiştir.

Bugün Öğleden sonra Modada deniz yarışı ve gösteriler, gece de şenlikler yapılacaktır.

2 Temmuz 1957

 Ankara :

İki gün kalmak üzere Ankaraya gel­miş bulunan Birleşik Amerika Deniz Harekât Başkanı Oramiral Burke, bu­gün saat 14.30 da Amerikan sefareti konferans salonunda bir basın top­lantısı yapmıştır.

Toplantıda, gazetecilerin suallerini cevaplandıran misafir amiral, hâlen, kongrede 49 harb gemisini NATO dev­letlerine Ödünç verilmesi hususunun ele alındığını, bu arada Türkiyeye de bir destroyer ve bir denizaltı ile başka gemiler verileceğini söylemiştir. Ami­rale göre, bu gemiler verilirken, gemi­lerin verileceği devletlerin durumları dikkate alınacaktır.

Bu arada Rusya tarafıdan Mısıra dev redilecek üç denizaltı hakkındaki su­ali de  cevaplandıran  amiral, bunun,

yeni tedbirler almayı icap ettirecek derecede ehemmiyetli olmadığını ifa­de etmiştir. Türkiye ile Yunanistan arasında sık sık basında yer alan de­niz kuvvetleri mukayesesi hususunda da amiral Burke, her memleketin, her zaman daha fazla gemiye ihtiyacı ol­duğunu ileri sürdüğünü beyan ederek, herkesi memnun etmenin' imkânı bu­lunmadığını, buna rağmen Birleşik Amerikanm elinden geleni yapmaya çalıştığını söylemiştir.

Türkiyeye gemi verilmesi sebepleri üzerinde duran Amiral, Türkiyenin coğ rafî durumu itibariyle olduğu kadar, iyi harb etmesi ve gemileri iyi muha­faza eylemesi ile de bunu hakketmiş bulunduğunu ifade etmiştir.

Amiralin ifadesine göre, şimdiye ka­dar Amerika tarafından Türkiyeye muhtelif tipte 40 gemi ile bazı İiman ve hizmet gemileri verilmiştir. Bu ge­milerin tipleri şöyledir: Sekiz denizaltı, dört destroyer, üç ma­yın dökücü, sekiz açık deniz tarama gemisi, sekiz sahil mayın tarama ge­misi, bir tamir gemisi, bir küçük tan­ker, bir denizaltı kurtarma gemisi, dört devriye gemisi, bir küçük deniz­altı bakım gemisi, bir ağ bakım ge­misi. Oramiral Burke, Amerikan Temsilci­ler Meclisi Dışişleri Komisyonunun, denizaşırı memleketlerde vazifeli as­kerlerin yabancı mahkemelerde yar­gılanmaları aleyhinde bir karar sure­tini kabul ettiğine dair havadisten bahisle bu mevzuda ne düşündüğü su­aline cevaben, bu hususun ilgili mem­leketler arasında yapılacak anlaşma­larla halle çalışıldığını ifade etmiş­tir.

 Ankara :

1957 yılı Kızılay sağlık kervanları, bu­gün saat 10 da Kızılay Umumî Mer­kezinde yapılan bir merasimle çalış­ma mmtakalai'ina hareket etmişler­dir.

Kervanların hareketinden evvel, Kı­zılay Reisi Vekili Afyon mebusu Riza Çerçel, kervanlarda vazife alan dcktor, hemşire, laborant ve tenkisyenlere hitap ederek, kendilerine ba­sarılar ve iyi yolculuklar temenni et­miştir.

Bu yıl, on ayrı kervan halinde hare­ket eden ilk kafile, Mardin, Tunceli, Sivas, Fethiye  Marmaris, (Bolu ve Kırklareli vilâyet, kaza ve köylerinde faaliyette bulunacak ve bu bir aylık faaliyeti müteakip on kervandan mü­teşekkil ikinci bir grup başka vilâyet böleglerinde faaliyet göstereceklerdir. Kervanda 32 doktor, 26 hemşire, 10 laborant ve teknisyen bulunmaktadır.

Kızılay sağlık kervanları, bir ay sü­recek olan çalışmaları esnasında vi­lâyet kaza ve köylerde vatandaşları­mızı parasız olarak tedavi ve muaye­ne edeeckler, gereken ilâçları verecek­lerdir.

3 Temmuz 1957

 Ankara :

İki Evündrsnberi şehrimizde misafir bulunan Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri Kumandanı Amiral Arleigh Burke, eşi ve maiyeti erkânı bu sabah Özel uçakları ile İtalyaya müteveccihen şehrimizden ayrılmış­tır.

 Ankara :

Hükümetimizin davetlisi olarak bir müddettenberi memleketimizde bulu­nan tanınmış İspanyol şarkiyatçıla­rından Prof. Garcia Gomez, eşi ile bir­likte bugün uçakla Tahrana mütevec­cihen   şehrimizden   ayrılmıştır.

Misafir Profesörün, Nafıa Vekili ve Hariciye Vekâlet Vekili Etem Men­deres adına, Hariciye Vekâleti Matbu­at Bürosu Müdürü İsmail Soysal teş­yi etmiştir.

Prof. Gcmez, yurdumuzda bulundu­ğu müddetçe, Hariciye Vekâleti Veki­limiz Etem Menderesin, kendisine ve refikasına gösterdiği yakın alâkadan ve memleketimizin her tarafında gör­düğü hüsnü kabul ve misafirperver­likten dolayı derin memnuniyet ve şükranlarını ifade etmiştir.

 Ankara :

Büyük şehirlerde yolcu garları ile feriyaj ve marşandiz garlarının ayrı ay­rı yerlerde tesis edilmesi, modern şe­hirciliğin esaslı prensiplerinden sayı­lır. Bu hizmetler Ankarada hâlen Gar sahasında ifa edilmektedir. Ayrıca mo tor atelyesi, motorlu tren deposu ve mağaza teşkilâtına ait binalarla bun­ların "hatlarının aynı sahada bulun­ması sebebiyle., yolcu ve marşandiz katarlarına ait hizmetlerin yapılma­sında daha bugünden büyük müşkü­lâta mâruz kalınmaktadır.

Demiryollarının müstakbel inkişafı da gözönüne alındıkta bu müşkülâtın daha da artacağı tabiidir. Bu sebep­lerden dolayı bugünkü Ankara istas­yon sahasının sadece yolcu katarları­na tahsis edilmesi, marşandiz tren­lerinin kabul, manevra ve şevki ile ti­carî eşyanın bütün manüpülâsyonlarınm şehrin insan kesafetinin en az olduğu bir mahalde icrası uygun gö­rülmüş ve bu maksatla Güvercinde ayrı bir gar tesis edilmesi karar altı­na alınmıştır.

Bugünkü Ankara gar sahasında de­miryolları umum müdürlüğüne ait takriben 150 bin metrekare genişliğin­de bir saha süratle inkişaf eden şeh­rin imarına hasredilecek ve bu saha­nın satışından elde edilecek gelirle Güvercindeki tesislerin bedelinin tak­riben yüzde ellisi karşılanmış olacak­tır.

Mağazalar, motorlu tren atelyesi ve deposu, ambar, antrepolar ve triyaj garından müteşekkil olan bu tesisler, bir milyon metrekareden fazla bir sa­ha üzerinde inşa edilecek olup 60 mil­yon lira değerinde olacak ve iş prog­ramına göre, 1964 senesinde tamamen ikmal edilmiş bulunacaktır.

Bunlardan mağazalar ve müştemilâtı­na ait birinci kısım inşaatın proje ve fennî evrakı hazırlanarak ihaleye çı­karılmıştır. İkinci kısım olarak da mo törlü tren deposu 1958 senesinde iha­leye çıkarılacak ve 1959 da işletmeye açılacaktır.

Bu işlerle ilgili olarak T. C. D. D. yol­ları aynı sahanın civarında bin lojman bir site kurmak tasavvurunda. dır. Bu proje Ankarada demiryol faal personeline tahsis edilecek ev ihtiya­cını karşılıyacak ve kısmen de me­murların ucuz ve uzun vadeli mes­ken sahibi olmalarına yardım etmiş bulunacaktır.

 Ankara :

Kızılay Cemiyeti, her yıl olduğu gibi bu yıl da, Hacca gidecek Türk hacıla­rının gidiş ve gelişlerinde sağlık du­rumları ile yakından alâkadar olmak üzere bir sağlık ekipini, Hac müddetince Hicaza göndermeğe karar ver­miştir.

Kızılay müşaviri Dr. Gazanfer Bingöl, Dr. Bülent Sevgen ve Dr. Ruhi Tur­nandan müteşekkil sağlık ekipi, bera­berine lüzumlu ilâç ve tıbbî teçhizatı da alarak, bugün uçakla Ciddeye ha­reket etmiştir.

 Ankara :

Meteoroloji Umum Müdürlüğü tara­fından teşkilâtın muhtelif İstasyonla­rında vazife gören memurların teknik bilgi ve görgülerini artırmak maksadiyle Türk ve Amerikalı mütehassıs­lar tarafından 12 Kasım 1956 tarihin­de açılan üçüncü devre meteorolojik istidlal ve tekâmül kursu 8 aylık bir çalışmadan sonra bugün sona ererek, kursu muvaffakiyetle bitiren 28 mete­oroloji memuruna diplomaları ve de­rece alan talebelere hediyeleri Ziraat Vekâleti müsteşarı İbrahim Sargut tarafından Meteoroloji Umum Müdür­lüğünde yapılan bir merasimle veril­miştir.

Bu suretle aynı mütehassıslar tara­fından 1955 ve 1956 senelerinde iki devre halinde İstanbul Üniversitesi Elektrik Fakültesine bağlı olarak açı, lan fcu mealdeki kursları bitiren metecrolojistlerin yekûnu 148'e ulaşmış­tır.

4.7.1957  tarihli Ulus gazetesindsn;

 Ankara :

İl Başkanlığının bildirişi:

C.M.P. Ankara İl Başkanlığı, teşkilâ­tına aşağıdaki bildiriyi göndermiştir:

«Liderimiz Osman Bölükbaşi dün tev­kif edilmiştir. Teessürümüz büyüktür. Genel Başkanımızın şahsı bahis mev­zuu edilerek Anayasamızda milletve­killerine tanınan teşrii masuniyet mü­essesesine ağır bir darbe indirilmiştir. Bu hatanın Türk adliyesi tarafından tamir edileceğine inanmaktanız. Te­essürümüz vazifelerimizi ifada bize rehber olacaktır. Kuvvetimizi, dâva­mızın müspet yolda olmasına ve aziz milletimizin hürriyet mücadelesinde partimize müzahir bulunmasına borç­luyuz. Hepinize sevgilerimizi sunar, mücadelenizde başarılar dileriz.»

 İstanbul :

Kardeş ve müttefik Irak Kralı Majes­te İkinci Faysal ile Veliahd Altes Emir Abdülilâh, bugün saat 11.30 da hususî bir Irak uçağı ile İstanbula gelmişler, Yeşilköy hava meydanında Reisicumhur Celâl Bayar ve Başvekil Adnan Menderes tarafından karşılan­mışlardır.

Majeste Kral ve Altes Emire bu ziya­retlerinde, Saray Teşrifat Nazın Tah­sin Kadri Paşa ile Bağdat büyük el­çimiz Behçet Türkmen ve maiyetleri erkânı refakat etmekte idiler.

Yeşilköy hava meydanındaki karşıla­mada, ayrıca İstanbul Vali ve Beledi­ye Reisi Prof. Gökay, İstanbul Garni­zon ve Merkez Kumandanları ile Irakın Ankara büyük elçisi Necib Eltavi, hâlen îstanbulda bulunan eski Irak Başvekillerinden Hikmet Süleyman Bey ve Erşed El Ömerî Paşa eski Irak Vekillerinden Said Kazaz ve Selâhaddin Cuma, diğer bazı Irak mebusları, ir akın İstanbul başkonsolosu ve Irak kolonisi hazır bulunmuşlardır.

Necib misafirlerimiz, Reisicumhururumuz ve Başvekilimizle hava mey­danının şeref salonunda bir müddet çok samimî bir şekilde hasbihal et­tikten sonra birlikte şehre hareket et­mişlerdir.

Majeste Irak Kralı ile Veliahd Emir îstanbulda kaldıkları müddetçe emir­lerine tahsis edilen Küçüksu kasrında ikamet edeceklerdir.

5 Temmuz 1957

 İstanbul :

İstanbul Valisi ve Belediye Reisi Prof. Gökay, 3 aylık mezuniyetini kullan­mak ve bazı milletlerarası kongrelere İştirak etmek üzere bugün Ankara vapuru ile Avrupaya hareket etmiş­tir.

Prof. Gökay, rıhtımda vali muavinleri, Belediye Reis Muavinleri, Vilâyet ve Belediye Müdürleri, gazeteciler ve dostları tarafından uğurlanmıştır.

Vali ve Belediye Reisliğine Vaiinin dönüşüne kadar Vali Muavinlerinden CevacL Çapanoğlu vekâlet edecektir.

 Ankara :

Maliye Vekâletinin memleket içinde İmal olunacak su boruları ile aksam ve teferruatından ve harb mühimma­tından istihsal vergisi alınmayacağı hususundaki tebliği bugünkü resmî gazetede yayınlanmıştır.

Tebliğin metni şudur:

«1  Köy, kasaba ve şehirlerde umu­mî ihtiyaca mahsus sular için Nafia Vekâletince veya bu Vekâletin salâhi­yet vereceği mercilerde tasdikli proje­lerine ve ihtiyaç listelerine göre 2268 sayılı kanunun 5365 ve 6665 sayılı ka­nunlarla muaddel   1 nci maddesi ge­reğince gümrük vergisinden muaf olarak hariçten getirtilen madenî veya plâstik boruları ile tazyikli, amyanttı ve aspetsli çimento boruları ve bun­ların eklentilerinde kullanılan kur­şun ve katranlı ip, lâstik ve demir bi­lezik, armatürler ve çeşmeler gibi te­ferruata ait aksam ve malzemenin yurt içinde yapılan eşit ve benzerle­rinin de aynı şartlarla dahilde alman istihsal vergisinden istisna edilmesi 6802 sayılı gider vergileri kanununun 4 üncü maddesinin (j) fıkrasına tev­fikan İktisat ve Ticaret Vekâleti ile müştereken kararlaştırılmıştır.

2 5383 sayılı gümrük kanununun 17 inci maddesinin 3 numaralı fıkra­sına göre, «Millî savunma ihtiyacı için hükümet tarafından doğrudan doğru­ya getirilen veya sipariş üzerine getirtilen silâhlar ve bunların parçaları ve teferruatiyle her türlü harb mühim­matı ve harb ganimetleri «gümrük vergisinden muaf bulunduğundan, bu eşyanın dahilde imal olunan eşit ve benzerlerinin de mükelleflerce Millî Müdafaa Vekâletine teslim edildiğini tevsik kaydiyle 6802 sayılı kanunun j fıkrasına istinaden istihsal vergisin­den istisna edilmesi İktisat ve Tica­ret Vekâleti ile müştereken kararlaş­tırılmıştır.

Sözü edilen istisna hükümleri 1.3.1957 tarihinden itibaren tatbik edilecek­tir.»

 Ankara :

Türkiye Cumhuriyeti ile Federal Al­manya Cumhuriyeti arasında hava münakalesinin tanzimi hakkında bir anlaşma akdine matuf müzakereler 27 haziranda Ankarada başlayıp bu­gün nihayete ermiştir.

Tesbit edilen anlaşma, bugün saat 16 da hükümetimiz adına Hariciye Vekâleti Umumî Kâtibi büyük elçi Melih Ssenbel ve Federal Almanya Cumhuriyeti hükümeti adına büyük­elçi ekselans Dr. Fritz Oellers tarafın­dan imzalanmıştır.

 Ankara :

Bir temmuz 1957 tarihinden 31 aralık 1953 tarihine kadar devam edecek olan milletlerarası jeofizik çalışmalarına meteoroloji teşkilâtımız da katılmış bulunmaktadır.

 İstanbul :

Eski Dahiliye Vekillerinden Cemil Uybadin bugün Kalamıştaki evinde ve­fat etmiştir. Cenazesi yarın öğle na­mazını müteakip Beyazit camiinde kıldırılacaktır.

Atatürkün Harbiyede sınıf arkadaşla­rından olan merhum Cemil Uybadm 1881 senesinde İstanbulda doğmuştur. İlk tahsilini İstanbul ve Selânikte yapmış yüksek tahsilini Harbiye ve Erkânı Harbiye mekteplerinde ikmal ederek 1903 senesinde Erkânıharb yüzbaşı rütbesi ile orduya katılmış­tır. Yurdumuzun muhtelif yerlerinde as­kerî kumandanlıklarda bulunmuş ez­cümle Halepte 26 ncı fırka erkânıharbiye reisliği yapmış altıncı kolordu ile Birinci Dünya Harbine iştirak ederek 6 ncı ve 7 nci kolordu erkânıharbiye reisliklerinde ve İstiklâl harbinde Trakyada 60 ncı fırka ve Çatalca mm taka kumandanlıklarında bulunmuş­tur.

Büyük zaferi müteakip 1923 te Bü­yük Millet Meclisi ikinci devresinde Tekirdağ mebusu olarak dahil olmuş­tur. Siyasî hayata atıldıktan sonra fırka genel sekreterliği, Dahiliye Ve­killiği ve uzun seneler Büyük Millet Meclisi Dahiliye Encümeni Reisliğini yapmıştır.

Bidayetten itibaren Atatürkün yakın arkadaşı olarak memleket hizmetinde bulunmuştur.

Merhum Cemil Uybandı 1950 senesin­de siyasî hayattan çekilmiştir.

 İstanbul :

İstinye tersanesinde şehir hatları iş­letmesi hesabına inşa ediien 750 ki­şilik Ortaköy vapuru bugün saat 16 da merasimle denize indirilmiştir.

48,20 metre boyunda 8,60 metre enin­de ve 14 mil süratinde bulunan Orta­köy vapuru, makinelerinin montajını müteakip servise alınacaktır.

 İstanbul :

UNESCO teşkilâtı tarafından bu yıl Moda Kolejinde tesis edilen milletler­arası gençlik kampı UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Reisi Ord. Prof. Tevfik Sağlamın bir konuşması ile açıl­mıştır.

Kampa, Afganistan, Avusturya, Sey­lân, İtalya, Finlandiya, Norveç, Yu­goslavya, Lübnan ve Türkiye gençle­ri iştirak etmiştir. Kamp 24 temmuz tarihine kadar devam edecektir.

 Ankara :

Pakistan ataşemiliteri Albay Münir Ahmet Han, refakatinde ordumuzda polo ekipleri yetiştirmek üzere Pakistandan daha evvel gelmiş polo antre­nörleri olduğu halde, bugün saat 14 te Erkânın arbiyei Umumiye Harekât Başkanı Tümgeneral Cavit Çevik ta­rafından" kabul edilmiş ve kendilerine silâhlı kuvvetler spor rozeti verilmiş­tir.

 Ankara :

Memleketimizi ziyaret etmekte olan Alman Deniz Kuvvetleri Kumandanı muavini Tümamiral Gerhard Wagner ve maiyeti erkânı bugün saat 18,30 da uçakla şehrimize gelmiş ve Etimesgut hava alanında askerî merasimle kar­şılanmıştır.

Karşılamada, Deniz Kuvvetleri Lojis­tik Başkanı, Garnizon Kumandan Mu avini, Merkez Kumandan muavini, M.M. V. Temsil Başkanı, Deniz Kuv­vetleri haber şube müdürü hazır bu­lunmuştur.

 Ankara :

Öğrenildiğine göre, Türkiye ile Yu­nanistan arasında 21 temmuz 1949 ta­rihinde imzalanıp her sene zımni tem­dit yoluyla bugüne kadar yenilenmiş bulunan, gayri ticarî alacakların tas­fiyesine mütedair protokol, hüküme­timizce yeniden temdidi istenilmediğinden 5 Ağustos 1957 tarihinden son­ra meriyetten kaldırılacaktır .

 Ankara :

Tokat vilâyetinin Almus kazasına 3.5 Km. mesafede Yeşiîırmak nehri üze­rinde sulama, feyezan kontrolü ve enerji istihsali maksatları ile Almus barajının da ihalesi devlet su işleri umum müdürlüğünce yapılmıştır.

79.5 metre İrtitamda kaya ve toprak dolgu bir bent olacak olan Almus ba­rajının tepe uzunluğu 373 metre, bent kütlesi hacmi 2.670.0003, âzami hazine kapasitesi bir milyar metre küptür.

Almus barajının inşası ile Kazova, Turhal ve Omala ovalan sulanacak, Turhal ve Kazova feyezanlardan ko­runacaktır.

Aynı. zamanda 27.000 Kw. takatinde hidroelektrik tesisleri kurulacaktır.

Almus barajı 38.414.788.50 liraya Wühelm Wahmann firmasına ihale edil­miştir.

6 Temmuz 1957

 İzmit :

Reisicumhur Celâl Eayar ile Başvekil Adnan Menderes bugün öğleden son­ra İzmitte 4 üncü kâğıt fabrikasının temelini atmışlar ve kısa bir zaman evvel inşasına başlanarak, ikmal edil­miş olan boru fabrikasını hizmete aç­mışlardır. İzmit kâğıt sanayiini Avrupanın en büyük tesislerinden biri ha­line getirecek olan ve Türkiyede ilk defa olarak çelik boru imal ederek memleket sanayiine yeni bir unsur da­ha katmakta bulunan bu iki mühim eserle alâkalı merasime çok büyük bir halk topluluğu iştirak etmiş ve ha­raretli tezahürat yapılmıştır.

Merasimde Devlet Vekili Celâl Yar­dımcı, Dahiliye Vekili Dr. Namık Ge­dik, Maarif Vekili Tevfik İleri, Sana­yi Vekili Samed Ağaoğlu, B.M.M. Re­is vekillerinden İhsan Baç. Kocaeli ve civar vilâyetlerle, diğer vilâyetleri­miz mebusları, Kocaeli ve Sakarya va­lileriyle İstanbul Vali Vekili, Adliye Müsteşarı, Donanma Kumandanı, Gol cük Deniz Üssü Kumandanı, 23 üncü Tümen Kumandanı, Basın Yayın ve Turizm, Devlet Demiryolları, Sümerbank ve Emekli Sandığı Umum Mü­dürleri, diğer sivil ve askerî erkân ile İstanbul gazeteleri sahip ve başmu­harrirleri ve daha birçok davetliler bulunmuşlardır. Federal Almanya bü­yük elçisi ekselans Collers de mera^ simde hazır bulunmakta idi.

Reisicumhur Celâl Bayar saat 17.45 te uçakla Ankaradan Köseköy hava meydanına gelmiş ve orada İstanbuldan îzmite kadar yol boyunca halk toplulukları tarafından karşılanan Başvekil Adnan Menderes ile diğer Vekiller, mebuslar, sivil ve askerî er­kân tarafından istikbal olunmuştur.

Hava alanından otomobillerle kâğıt fabrikasına hareket edilmiş ve İzmit­lilerin hararetli tezahürleri arasında temel atma töreninin yapılacağı sa

haya gelinmiştir. Burada toplanmış olan binlerce İzmitli, Reisicumhur ve Başvekili büyük bir coşkunlukla da­kikalarca alkışlamıştır.

İlk sözü İzmit Selüloz Sanayii Umum Müdürü Enver Atafırat almış ve kâğıt fabrikalarımızın yıllık kapasitesini 55 bin tondan 110 bin tona çıkarmak üzere girişilmiş olan muazzam teşebbü­sün mahiyeti hakkında izahat vererek demiştir ki:

«Bu fabrikalar 1950 senesine kadar 18 bin tondan fazla istihsal yapama­mışlardı. O tarihte memleketimi bütün kâğıt ihtiyacı sadece 40 bin tondan ibaretti. 1950 yılı bütün Türk mille­tinin olduğu gibi İzmit Kâğıt Fabri­kalarının tenlimde de bir dönüm yılı cldu ve üçüncü kâğıt fabrikamızın te­meli de hemen o yıl atıldı. 1954 nisa­nında normal kapasitemizi 50 bin to­na ulaştıran 3 üncü kâğıt fabrika­mızla buna bağlı oluklu mukavva ve çimento torba kâğıdı tesisleri yine muhterem Reisicumhurumuzun uğur­lu elleriyle işletmeğe açıldı. Böylece 1950 senesinde sadece 18.195 ton olan kâğıt istihsalimiz 1954 yılında 38.300, 1955 yılında 45 bin, 1956 yılında 46 bin tona yükseldi. 1957 yılında âzami ka­pasiteye ulaşmak ve 55 bin ton ima­lât yapmak yolundayız. Ancak hükü­metimizin Türk milletinin kalkınma hayat standardında müşahede edilen görülmemiş yükselme her sahada ol­duğu gibi kâğıt istihlâkinde de Ölçüye sığmaz artışlar kaydedilmesine sebep olmaktadır. Okur yazarlarımızın her yıl biraz daha artması, daha 510 yıl evvel bir hayal sayılırken bir çok gazatelerimizin tirajlarının 100 bini aş­ması, ticarette ambalaj fikrinin sür­atle gelişerek köylerimize kadar ya­yılması kurulan her yeni fabrikanın, açılan her yeni mektebin, banka şutesi veya ticarethanenin yeni yeni bi­rer kâğıt harç mahalli olması kâğıt istihlâkinin artmasına ehemmiyetli derecede müessir olmaktadır. Daha 7 sene evvel memleketin bütün kâğıt istihlâki sadece 40 bin tondan ibaret­ken bugün yalnız İzmit Kâğıt Fabri­kalarının 50 bin ton istihsal yapması­na ve mühim miktarda da ithalât ya­pılmasına rağmen memleketimizde çekilen kâğıt sıkıntısının hakiki sebepleri işte bundan ibarettir. Bugün memleketimizin hakikî kâğıt ihtiyacı 170 bin ton civarındadır. Bu rakam nüfus başına yılda 7 kilo kâğıt istih­lâkini ifade eder. 1950 de bu istihlâk sadece iki kilodan ibaretti. Dünya kâ­ğıt istihlâki vasatisinin nüfus başına yılda 20 kiloyu aşmakta olduğu gözönünde tutulursa Türk milletinin bu­günkü kalkınma temposu içinde kâğıt sanayiimizin de ne muhteşem bir is­tikbale sahip olduğu meydana çıkar.» Selîüloz Sanayii Umum Müdürü daha sonra yeni tesisler hakkında izahat vermiş ve bu arada demifştir ki: «Yeni tesis ve tevsilerle sellüloz fab­rikalarımızın yıllık verimi 12 bin ton­dan 36 bin tona çıkarılacak, bugüne kadar iptidaî bir şekilde yapılmakta olan kabuk soyma işi de makineleştirilmek suretiyle yüzde 10'a yakın bir ham madde tasarrufu temin oluna­caktır. Odun hamuru tesislerimizde de gerekli ilâveler yapılacaktır. Bu suret­le bütün tesislerimiz yepyeni ve mo­dern bir hale getirilerek tek ünite ha­linde Avrupanm en büyük fabrikala­rından biri olacaktır. Bu hususa mü­teallik olarak muhtelif ecnebi firma­larla yapılan müzakeerler bir ay ev­vel tamamlanmış ve bir kısım maki­nelerle tesisler bir Finlandiya firma­sına, ambalaj kâğıdı makinesi bir PoIcnya firmasına ihale edilmiştir. Eski makinelerimizin modernleştirilerek ve rimlerinin 15 bin tona arttırılması işi­ni de bu makineleri vaktiyle kurmuş olan Alman firması yapacaktır. 1824 ay zarfında tahakkuk edecek olan bu tevsi ve İslah neticesinde memleke­timizin, gazetecilerimizin özlediği va­sıfta gazete kâğıdı, her çeşit mektep kitab ve defteri için lüzumlu kâğıtlar, sigara kâğıdı, her türlü karton ihti­yacının tamamı, diğer çeşitlerin de mühim bir kısmı karşılanmış olacak­tır. Bu işlerin tahakkuku için 7.5 mil­yon dolarlık dış tediye yapılacaktır. Buna mukabil elde edilecek fazla is­tihsalin bugünkü dünya piyasa fiatları üzerinden yıllık tutarı takriben 18 milyon dolardır. Bu neticenin döviz tasarrufu bakımından ayrıca arzettiği önem de aşikârdır.»

Müteakiben Boru Fabrikası Müdürü Cevat Süberk konuşmuş, Cevat Süberk demiştir ki:

«İzmît Boru Fabrikası bir taksim iki ilâ 2 tam bir bolü iki parmak ebadın­da siyah ve galvanizli su, havagazı ve kalorifer tesisatı için lüzumlu borula­rı imal etmek üzere Sümer'oank ile Almsnyada Mannesmann A.G. firma­sının işbirliği neticesinde vücude ge­tirilmiş bir fabrikadır.

Şimdilik senede 15 bin ton boru imal edecek olan fabrikanın temeli 1953 yilınm ikinci yarısında muhterem Re­isicumhurumuz ve Başvekilimizin uğurlu elleriyle atılmıştır. Fabrika in­şaatına 1955 yılının ekim ayında baş­lanarak inşaat ve montaj işleri 1956 yılı sonlarında ikmal edilmiş ve halen normal işletme devresine girmiştir. Bu şene içinde bugüne kadar fabri­kada muhtelif kuturda 4 bin tondan fazla boru imal edilmiştir. Fabrikanın binaları ile makine ve tesisleri 3 mil­yon 200 bin Türk lirası yabancı ser­maye olmak üzere 7 milyon 500 bin Türk lirasına mal olmuştur. Bu fabri­kada imal edilen borulara memleketi­mizin şiddetli ihtiyacı gözönünde tu­tularak daha şimdiden kapasitesinin 2530 bin tona çıkarılması için lüzum­lu tertipler alınmış ve 1958 iş progarmımiz bu esasa göre ihzar edilmiş­tir.

Aynı şekilde fabrikada 4 parmağa ka­dar boru imal etmek üezere gerekli hazırlıklara başlanarak plân ve pro­jeleri ihzar edilmiş ve bunların tat­bikatına geçilmek üzere lüzumlu mu­amelelere de başlanmıştır.

Önümüzdeki yıl içinde tahakkuk et­tirilecek elan bu yeni projelerin hiz­meti fabrikanın kapasitesini 60 bin tona' çıkarmaktadır.

Karabükte ihalesi yapılmış olan yeni haddehanenin en geç 1959 başlarında işletmeğe açılmasiyle boru fabrikası­nın band ihtiyacı da tamamen mem­leket dahilinde temin edilmiş olacak ve böylece asgari bir hesapla yalnız bu fabrika istihsalâtı memleketimize senede 12 milyon dolarlık bir döviz ta­sarrufu sağlayacaktır.»

Müdür bundan sonra ortak Mannes­mann A.G. Alman şirketinden alman mesajı okumuştur. Bu mesajda şöyle denmektedir:

«Sayın Reisicumhur, sayın Başvekil ve muhterem baylar, bugün resmi küşadmı tes'id ettiğimiz fabrikanın Türk ve Alman mühendislerinin, memur ve işçilerinin sıkı ve samimî işbirliği sa­yesinde bidayetten, temellerinin atıl­dığı andanberi müsmir ve meşkûr bir gayretle ilk gayeye ulaşmış bulundu­ğunu hepimiz içten gelen bir sevinç ve gururla hissetmekteyiz. Çalışmağa başladığımız bu ilk şene içinde Önem­li miktarda boru imal ederek piyasa­ya arzetmiş ve böylece Türkiyenin dÖviz bilançosunda, Karabük tevsi işle­rinin ikmali ile band imal edildiği za­man daha da müessir bir dereceye ulaşacak olan bir tasarruf sağlanmış bulunuyor.

Cümlemizin malûmu olduğu gibi fab­rikamız Türkiyede ilk defa çelik boru imal eden bir sınai teşekküldür. Türk hükümetinin icraatı sayesinde Türki­ye yeni bir sınai sahada da büyük sa­nayi devletleri safında yer almakta­dır. Fabrikamızın imalâtının Türkiye­nin en ücra köşelerine varıncaya ka­dar her şehre, her kasabaya her kö­ye su ve gaz gibi ihtiyaçları sağla­mak yolunda Türk hükümetinin feyiz­li gayretlerinin tahakkukunda mües­sir olacağından şüphe yoktur.

Şuna katiyen kaniiz ki, Türkiyenin yüksek tabiî zenginliği her çeşitten muazzam yeraltı servetlerinin mevcu­diyeti muvacehesinde Türk hüküme­tinin smai kalkınmayı hızlandırarak Türk milletinin hayat ve refah sevi­yesini yükseltmek yolundaki karar ve faaliyetleri yegâne isabetli ve fayda­lı yoldur. Türklerle Almanların bu müşterek eseri ile sevgili memleketi­nizin sınai gelişmesinde nâçiz bir hiz­mette bulunabildiğimiz için bahtiya­rız.

Müessesenin terakki ve tealisi zımnın­da vaki teşvik için Türk hükümetine gösterdikleri üstün başarıdan dolayı Türk ve Alman personele minnet ve şükranlarımızı ifade ederken, fabrika­ya feyizli gelişmeler dileriz.»

Müteakiben İzmit Belediye Reisi Os­man Gençal bu iki yeni eser dolayısiyle İzmitlilerin hissettiği büyük se­vince tercüman olmuş, vatan sathın­da birbiri ardına vücude getirilen bu âbidelerin uzun ihmal yıllarının izle­rini silmekte olduğunu ve Demokrat Partinin yapıcılık ve yaratıcılık kud­retinin bir ifadesini teşkil ettiğini be­lirtmiştir. Belediye reisi bu müsbet ve verimli eserleri inkâra kalkanların en büyük hataya düştüklerini kaydettik­ten sonra şöyle demiştir:

«Muhtelif istikametlerden gelen mu­halefet esintilerine rağmen Türk mil­letinin refah ve saadeti uğruna bugün takip etmekte oldukları rotadan zer^rece inhiraf etmeksizin iierliyen bü­yüklerimize belde adına minnet ve şükranlarımızı arzediyorum.»

Merasimde son konuşmayı Ssnayi Ve­kili Samed Ağaoğlu yapmıştır. Samed Ağaoğlu bu konuşmasında     demiştir

ki: «Son bîr sene içinde İzmite gelişleri­miz sıklaştı, gâh yeni temel atmalar için, gâh atılmış temellerde yükselen eserlerin milletin hizmetine girişini tesid için... Bugün de kısa bir zaman­da ikmal edilen boru fabrikasını hiz­mete açıyoruz ve 4 üncü kâğıt fabri­kamızın temelini atıyoruz. 3u yeni tesislerden bir tanesi madenî bir in­sanın sıhhati bakımından lüzumlu en ehemmiyetli bir unsurun temini de­mektir.. Diğeri ise Türk milletinin fik­ri mesaisinin vasıtası demektir. Bu başarıdan dolayı İzmitliler, sizleri teb­rik ederim.

Size şimdi bir liste okuyacağım. Bu liste önümüzdeki şu iki üç ay içinde atılacak temellerin ve yapılacak res­mi küşatlarm ancak bir kısmını ihti­va etmektedir. Bu da gösterir ki Türk milleti artık durdurulması imkânsız bir hızla kendisine lâyık olan mede­niyet seviyesine doğru koşmakta ve ona bir an evvel ulaşmak için her tür lü fedakârlığı göze almış bulunmakta­dır.

Bahsettiğim liste şudur:

Zonguldakta, bir lavvarla liman tesis­leri tamamlanmıştır, açılışını bekliyo­ruz. Yurdun bir diğer köşesinde, Murgulda bir asit fabrikası keza ikmal edilmiştir, açılısı yapılacaktır. Soma­da büyük bir elektrik santrali faali­yete geçmek üzeredir. Mudanyada bir jüt fabrikasının temeli atılacaktır. Adana, Kastamonu, Çankırı şeker fab­rikaları merasimi bizi bekliyor. Bolu ve Artvin de sunî kereste fabrikaları temel atma merasimi için hazırdır. Bu kadar da değil.. Buluda yeni briket fabrikası, 2onguldakta yüksek fırın, yine Zonguldakta büyük haddehane sıradadır. Antalyada Kebez santrali­nin temel atma merasimi yakında ya­pılacaktır.

Bunlardan başka Eskişehirde, Maraşta, Aydında yeni mensucat fabrikaları da bu listede yer almış bulunmakta­dır.

Şu kısa blânço da gösteriyor ki Türk milleti büyük bir değişme içindedir ve sınaî bir cemiyet olma yolundadır. Türk milleti kendisine lâyık bir me­deniyet seviyesine ulaşıyor. Ne mutlu Türküm diyen büyük Atatürkün kendi ilhamını kendisinden sonra gelenlerin ve ona lâyık şekilde çalıştığını isbat eden Demokrat Partinin tahakkuk ettirmekte olması, Demokrat Partinin başında ve onun safında bulunanlarm göğüslerini haklı bir iftiharla el­bette kabartacaktır.»

Samed Ağaoğlu Türk milletine daha müreffeh daha mesud, daha ileri bir medeniyet seviyesi nasip etmesini ni­yaz ederek sözlerini sürekli alkışlar arasında bitirmiştir.

Bundan sonra Reisicumhur Celâl Bayar ve Başvekil Menderes 4 üncü kâ­ğıt fabrikasının temeline ilk harcı sürekli alkışlar arasında koymuşlar, buradan boru fabrikasına gidilerek kordelâ kesilmek suretiyle fabrika iş­letmeğe açılmış ve tesisler gezilmiştir.

7 Temmuz 1957

 Ankara : Dost ve müttefik İtalyan ordu men­supları ile tanışmak, askerî birlik ve müesseselerini ziyaret etmek maska diyle Korgeneral Cevdet Sunay başkanlığında beş kişilik bir askerî he­yetimiz uçakla İtalyaya hareket et­miştir.

Geçen sene İtalyan E. H. U. Reisi Or­general Mancinelli'nin memleketimizi ve bunu takiben E.H.U. Reisimiz Or­general İ. Hakkı Tunaboylunun da İtalyayı ziyaretleri ile başlayan bu kar­şılıklı nezaket ziyaretlerinin hedefi, iki dest ve müttefik devlet orduları arasında mevcut dostluk bağlarını da­ha da kuvvetlendirmektir.

Bunu Türk ve İtalyan kara, hava, de­niz heyetlerinin karşılıklı ziyaretleri takip edecektir.

Heyet İtalyada bir hafta kalacaktır,

8 Temmuz 1957

 Ankara :

Meskensiz vatandaşları ucuz menken sahibi etmek ve bir takım zaruretler karşısında hazine arsaları üzerinde kaçak olarak yapılan gecekondu sa­hiplerini sıhhi evlere kavuşturmak ve yaptıkları bu gecekondu arsalarını kendilerine vermek üzere 1953 sene­sinde çıkarılan 6188 sayılı kanun tat­bikatı bir çok vilâyetlerimizde yerine getirilmekte ise de büyük şehirleri­mizde bugüne kadar bu kanun tat­bikatına başlanamamıştır.

Ankarada belediye sınırları içerisinde bu gibi yapılmış 70 bin gecekonduda 150 bin nüfusu alâkadar eden bu ka­nun tatbikatına başlanmak üzeredir. Bu hususta kendisi ile görüştüğümüz Ankara Belediye Reisi Orhan Eren aşağıdaki izahatı vermiştir:

«Şehrin muhtelif yerlerine dağılmış bulunan gecekonduda oturan vatan­daşları bir an evvel huzura kavuştur­mak ve kendilerine vereceğimiz arsa­larla sıhhi ev sahibi etmek için 6188 sayılı kanun gereğince çalışmalarımı­za başlamış bulunuyoruz. Bu suretle cehrin imar plânını da tam mânasiyle tatbik etmek iskân sahası dışında yapılmış evleri yıkarak buralarını ye­şil sahalara inkılâp etmek imkânı hâ­sıl olacaktır. Yapılan geniş imar ha­reketleri ile her geçen gün güzelleşen Ankaramızı çirkinleştiren bu manzara da ortadan kalkmış olacaktır.

İmar ve iskân sahası dışında olan ve yıkılması    icap eden gecekondu    saiplerinin mutazarrır olmaması için Emlâk Kredi Bankası ile müştereken muhtelif semtlerde ucuz faizli ve uzım vadeli sıhhî apartman daireleri inşasına başlanmış bulunmaktadır, Beş bin daireyi havi blok apartmanlar yapılan bir programla kısa zamanda tamamlanmış olacaktır. Ayrıca gene bu sahalarda oturup ' ta kendisi ev yaptırmak isteyenlere bu kanun gere­ğince tahsis edilecek arsalardan veri­lecek ve Emlâk Bankasından uzun va­deli az faizli kredi temin edilecektir. İskân ve imar sahası içinde yapılan gecekondu sahalarında parsellenerek bu saha üzerinde oturan vatandaşlara verilmesi takarrür etmiş bulunmakta­dır.

Buna göre, Belediye Meclisimiz hazi­ran dönemi son toplantısında aldığı karar gereğince Altındağ, Telsizler, Aktepe, Toklu, Gümüşdere, Etlik, Yenidoğan ve Aktaşta hazineye ait ar­salar 6188 sayılı kanun gereğince ha­zineden vergi kıymeti üzerinden devir alınacak ve bu mmtakalarm su elek­trik, yol ve kanalizasyonu yapıldıktan sonra çıkan maliyet bedeli üzerinden bu vatandaşlara faizsiz ve 10 senede müsavi taksitlerde ödenmek üzere ve­rilecektir.

Gecekonduların kesif bulunduğu bu sahalarda esasen belediye hizmetle­rinin çoğu yerine getirilmiş bulun­maktadır. Parselesyon işlerinin çoğu yapılmıştır. Bu sebeple arsaların ha­zineden devri yapıldıktan hemen son­ra tapularının verilmesine başlana­caktır. Hattâ bunların büyük bir kıs­mının tapuları dahi hazırlanmış bu­lunmaktadır.

Tapuları kendilerine veriien arsa sa­hipleri de evlerini yeni parselasyon plânına göre yapmağa başlayacaklar ve kendilerine gerekli yardımlar yapı­lacaktır.

Bu şekilde kanunun istihdaf ettiği ga­ye sağlanmış olacağı gibi 70 bin aile­nin ki bu 150 bin nüfusu bulmaktadır. Büyük endişesi ortadan kalkacak ve herkes birer mesken sahibi olacak­tır. Mübarek kurban bayramında bu­nu hemşehrilerime müjdelemekle bü­yük bîr bahtiyarlık duymaktayım.

 Ankara :

Kahire fuarının açılışı münasebetiyle Mısır Ticaret Nazırı Mahmut Etau Nâsırın resmî daveti üzerine, İktisat ve Ticaret Vekili Abdullah Aker'in baş­kanlığında bir heyetimiz bugün saat 19.15 te Ortaşark hava yollarına men­sup bir uçakla Kahireye müteveccihen Ankaradan hareket etmiştir.

İktisat ve Ticaret Vekili Abdullah Aker'in başkanlığındaki heyetimiz, şu zevattan müteşekkildir:

Hariciye Vekâleti Ticaret ve Ticarî anlaşmalar Dairesi Umum Müdürü Oğuz Gökmen, İktisat ve Ticaret Ve­kâleti Dış Ticaret Dairesi Reisi Sü­leyman Çeşmebaşı, Ticaret ve Sanayi Odaları ve Ticaret Borsaları Birliği Başkanı ve İş Bankası Umum Müdü­rü Üzeyir Avunduk ve İktisat ve Ti­caret Vekâleti Hususî Kalem Müdü­rü Hilmi Ertan.

 Yalova :

Hususî surette memleketimizde ika­met etmekte olan kardeş ve müttefik Irak kralı Majeste İkinci Faysal ile Veliaht Altes Emir Abdülillah, bugün Umur mctörü ile İstanbuldan Yalovaya gelerek Reisicumhurumuz Celâl Bayan ziyaret etmişlerdir.

Başvekil Adnan Menderes de berabe­rinde Dahiliye Vekili Dr. Namık Ge­dik, Büyük Millet Meclisi Reis Vekil­lerinden İhsan Baç, Hariciye Vekâleti Umumî Kâtibi Büyük Elçi Melih Esenbel, Adliye Vekâleti Müsteşarı Ha­di Tan, Başvekâlet Hususî Kalem Mü­dürü Muzaffer Ersü olduğu halde iki kardeş ve müttefik devlet reisine mü­lâki olmak üzere Yalovaya gelmiştir.

Irak Kralı Majeste Faysal, Reisicum­hur Celâl Bayar, Veliaht Altes Emir Abdülillah ve Başvekil Adnan Mende­res öğle yemeğini birlikte yemişlerdir. Çok samimî bir dostluk havası içinde cereyan eden bu yemekte ayrıca ma­jeste Irak Kralına refakat etmekte olanSaray Nazırı Tahsin Kadri Paşa ile Irakm Anlcara Büyük Elçisi ekselans Necip El Ravî ve Bağdat Büyük Elçimiz Behçet Türkmen ve Riysseticumhur erkânı da hazır bulunmuş­tur.

Reisicumhurumuz ve Başvekilimiz sa­at 16 da Irak Kralı Majeste 2 nci Fay­sal ile Veliaht Altes Emir Abdülilâhı Yalova iskelesine kadar teşyi etmiş­lerdir.

Gerek kaplıcalarda gerekse Yalova iskelesindeki vatandaş toplulukları iki kardeş müttefik devlet reisini hara­retle alkışlamışlar ve sevgi tezahüra­tında bulunmuşlardır.

11 Temmuz 1957

 Erzurum  :

Millî Müdafaa Vekâleti Erzurum Tem­sil Bürosundan bildirilmiştir: Birinci Dünya Harbi ve ondan evvelki savaş­larda Sarıkamış ve Kars cephelerinde memleketin istiklâli ve hürriyeti uğ­runda kanlarını dökerek canlarını ve­ren mübarek şehitlerimizin hatıraları­nı ebedileştirmek üzere Sarıkamış'da Şehitler Abidesi dikilmiştir.

18'nci Kolordu tarafından yaptırılan bu şehitler âbidesi, aziz şehitlerimizin ulviyetine ve hâtırasına lâyık bir şe­kilde meydana getirilmiştir.

Sarıkamış şehitler âbidesinin açılış merasiminde Kars valisi, 18'nci Kolor­du kumandanı, 3'üncü Ordu Kurmay Başkanı, 9'uncu Tümen Kumandanı, Kars ve Sarıkamış belediye reisleri ile kalabalık bir halk topluluğu hazır bu­lunmuştur.

 Ankara :

Amerika Birleşik Devletlerinin istiklâ­linin yıldönümü münasebetiyle Baş­vekil Adnan Menderes ile Amerika Bir leşik Devletleri Hariciye Nazırı John Foster Dulles arasında aşağıdaki tel­graflar teati edilmiştir:

Sayın John Foster Dulles Birleşik Devletler Hariciye Nazırı Washington

Birleşik Amerika Devletlerinin istiklâ­linin yıldönümü münasebetiyle, sarsılmaz dostluk ve ittifak rabıtalanyla bağlı bulunduğumuz Amerikan mille­tinin refah ve saadetinin devamı için en iyi temennilerimi zatı devletlerine bildirmekle büyük bir haz duymakta­yım.

Bu vesile ile, müştereken tebcil ettiği­miz ulvî ve menfaatten ârî gayelerin tahakkuku uğrunda Türk milletinin Amerika milletiyle elele çalışmak hu­susundaki kat'î azmini bir defa daha teyid etmek isterim. Adnan Menderes Sayın Adnan Menderes Başvekil Ankara

Birleşik Devletlerin istiklâlinin yıldö­nümü münasebetiyle göndermiş oldu­ğunuz lütüfkâr mesaj dolayısiyle son derece minnettarım. Zatı devletlerine ve Türk milletine en sıcak dostluk his­lerimi sunmak ve Amerika Birleşik Devletlerinin sulh uğrunda Türkiye ile sıkı işbirliğine devam etmek hususun­daki azmini teyid etmekle büyük bir haz duymaktayım.

Birleşik Devletler Hariciye Nazırı John Foster Dulles

12 Temmuz 1957

 Ankara :

İller Bankasından aldığımız malûmata göre, 105 şehir ve kasabamızın haliha­zır haritalarının tanzimi işi cem'an 3.173.610 lira keşif bedeli üzerinden bankaca ihaleye çıkarılmıştır.

Bu şehir ve kasabalarımız şunlardır:

Ceyhan, Kütahya, Karaman, Mersin, Amasya, Mahremkolu, Yeşildağ, Sür­gü, Erkenek, Tut, Yahşiyan, Sulak­yurt, Delice, Sincanköy, Akçakoca, Yı­ğılca, İsabey, Denizler, Çat, Hunut, İslâmköy, Yenişar, Senir, Çarıksaraylar, Kılınç, Geresin, Mimarsinan, Şefaatli, Boşkırı, Dere, Elmasun, sıra, Almus, Karakaya, Göynücek, Balkanda, Hö­yük, Karasinar, Gafferiyat, Selendi, Menye, Bakır, Başkale, Mus, Halfeti, Kaymaklı, Kızılcaköy, Cepni, Gölköy, îpsile, Çatalzeythv Yapraklı, Armutlu (Bursa), Biga, Bczkurt, Bayır, Çilmi, Çan, Çıtak, Kiralan, Çanakkale, Eş­me, Gediz, Horsunlu, Honas, İnceler, Kurşunlu, Kızılca, Keşan, Kocaeli, Karayakup, Muğla, Akseki, Sanoğlan, Sö­ğütlü, Sungurlu, Üskübü, Yeniceköy, Yatağan (Denizli), Yenice (İsparta), Silivri, Ezine, Bulgaz, Kızılbahçe, Ha­cılar Adana), Ahmetbey, Taraklı, At­ça, Namrunkale, Selçuk ve Meryemana, Çobanlar, Büyükmandirağ, Emet, Erzin, Çankırı, Kızılviran. Yenidoğan, Beylikahır, Derecine, Gemlik, Evciler, Kaman, Demirtaş, Armutova, Bekilli.

Ayrıca, Baykan, Beytüşşebap, Derik, Eskil, Hakkâri, Karlıova, Kaş, Pervari, Pertek, Solhan, Sarıhanlı, Şemdinli, Tekman, Ula kasabalarının imar plân­larının yaptırılması işinin eksiltmeye konulmasına da karar verilmiştir.

 İstanbul :

Maarif Vekili Tevfik İleri, bugün saat 12.30'da İstanbul Maarif Müdürlüğün­de gazetecilerle hasbıhalde bulunmuş ve sorulan muhtelif sualleri cevaplan­dırmıştır.

Konuşmasına, Atatürk üniversitesine temasla başlayan Maarif Vekili, de­miştir ki:

«Geçen Haziran ayı içinde Atatürk üniversitesine ait kanun Büyük Millet Meclisinden çıkmış bulunuyor. 4 Tem­muzda da 8 milyon liralık ilk kısım inşaatın ihalesi yapıldı. Böylece Ka­nunun kabulü ve inşaatın ihalesi ile Atatürk üniversitesi bütün şümulü ile tahakkuk safhasına girmiş bulunmak­tadır. Memleketimiz için ve bilhassa doğu illerimiz için çok hayırlı olan bu müessesenin temel atma merasimini, Erzurum kongresinin aktediîmiş oldu­ğu 25 Temmuz günü yapmak kararın­dayız. Erzurum'da kurulacak olan Atatürk üniversitesi fikri, bilindiği gi­bi, ilk olarak Atatürk tarafından or­taya atılmıştır. Aradan uzun seneler geçmiş olmasına rağmen 1950 yılına kadar bu mevzu üzerinde durulmamış­tır. 1950'den itibaren bu çok mühim mesele üzerinde duran hükümetimiz, mevcut üniversitelerimizle teşriki me­sai etmek ve Amerika'nın Nebraska üniversitesinin de yardımlarını    sağlamak suretiyle işi bugünkü noktaya getirmiştir. Böylece büyük Atatürk'ün ilk işareti, bir bakıma bir vasiyeti da­ha tahakkuk etmiş bulunmaktadır.

23 Temmuz günü atılacak temel, Türk milleti için çok hayırlı olacağı gibi aziz atamızın ruhunu da şad etmiş ola­caktır.»

Tevfik iteri müteakiben lise ve orta okullardaki ikmal imtihanları mevzu­una da temas ederek, bu mevzuda alın mış olan yeni ve mühim bir karardan bahsederek şu izahatı vermiştir:

«Vekâletimiz bundan evvel lise bitir­me imtihanları hakkında bir karar al­mıştı. Bu kararımızda lise bitirme im­tihanına giren gençler, hangi dersler­den muvaffak olmamışlarsa, sadece o derslerden diğer imtihan dönemlerin­de imtihana girmek hakkını kazan­mışlardı. Bugün ikinci bir problem kar şısmda bulunuyoruz: Ortaokul ve lise­lerin kanaat noktalarıyla geçilen ara sınıflarında. 3 dersten muvaffak olamıyanlar ikmale kalmakta, 3'den fazla dersten muvaffak olamıyanlar ise doğ­rudan doğruya sınıfta dönmektedirler. Bu şekilde doğrudan doğruya sınıfta kalanların sayısı ortalama, talebe sa­yısının 1/4'ü ile 1/3'ü arasındadır. Bu, oldukça büyük bir rakamdır. Bu iti­barla çocuklarımızın yaz aylarında ça­lışmalarını temin etmek suretiyle 3 den fazla dersten muvaffak olamıyanların da bütünleme imtihanı hakkına sahip olmalarını uygun ve faydalı bul­maktayız. Ümit ediyorum ki, bu husu­sa ait kararı da yakında ilân etmek imkânını bulacağız. Bu takdirde bu kararın tatbikine derhal başlanacak­tır.»

İstanbul'daki ilkokul binaları ile diğer okul binaları hakkında Maarif Vekili şunları söylemiştir; «İstanbul'da 9 ilk­okul binası 1956 bütçesiyle ihale edil­miştir ve halen inşa halindedir. Önü. müzdeki ders yılı tedrisatına yetiştiri­lecektir. Bunlar onar sınıflı ilkokullar­dır. Ayrıca 1957 yılında 8 ilkokul bina­sı daha ihale edilmiştir. Bunlardan 4'ü onar dershaneli, diğer 4'ü de 15'er ders hanelidir. Bu okulların da tamamlanmasiyle İstanbul'da ilk öğretim sıkın­tısı bir hayli hafiflemiş olacaktır.

Bu arada İstanbul vilâyetine ait ilk­okul inşaatına dair bir iki rakam ver­mek yerinde olur. 1923 yılından 1950 yılma kadar İstanbul şehrinde inşa edilmiş olan okul sayısı 40'dır.

1950'den içinde bulunduğumuz 1957 yılma kadar inşa edilmekte bulunan okullarla birlikte yapılan okul sayısı 69'dur. Bu iki rakam İstanbul vilâye­tinde ilk öğretim için sarfedilen gay­reti beliğ bir surette ifade eder. Ben bu sözleri söylerken, İstanbul vilâye­tinin göstermiş olduğu büyük gayrete de aynı zamanda teşekkür etmiş bu­lunuyorum. Bu arada, şu rakamları da vermek faydalıdır:

325 okulumuzda normal öğretim, 161 okulda çift öğretim yapılmakta ve sa­dece iki okulda 4'Iü Öğretim tatbik edilmektedir. Bu okullardan biri Bakırkoyde, diğeri Fatihtedir. İnşa ha­linde olan okulların hitamında 4'lü öğretim diye bir şey kalmıyacaktır.

İmar hareketleri dolayısiyle iki veya üç ilkokulumuzun bertaraf edilmesi bahis mevzuudur. Bunların yerine ye­ni ilkokullar yaptırılması kararlaştı­rılmıştır. Tophane Sanat Enstitüsü­nün yıkılması kat'ileşmiştir. Fakat yı­kılmadan evvel bu müessesemizi yer­leştirecek binayı bulacağız. Araştır­malar yapmaktayız. Bu tedbirlerimiz, muvakkat bir tedbirdir. Asıl tedbir, sa­dece Tophane Sanat Enstitüsünü de­ğil, umumiyetle sanat enstitülerine elan ihtiyaç dolayısiyle, İstanbul'da çok büyük ve modern iki sanat ensti­tüsü binası inşa etmek olacaktır. Bun­lardan birini Yıldız'da Teknik Okul yanında yapmak kararındayız ve hazirlıklariyle meşgulüz. Atatük Kız Li­sesinin tedrisat yapacağı yeni bir lise binası yapmak da kararlarımız ara­sındadır. O tahakkuk edince bu lise­mizin işgal etmekte olduğu bina Güzel Sanatlar Akademisine terkedilecek ve akademinin sıkıntısı bertaraf edilmiş olacaktır.»

Maarif Vekili Tevfik İleri, bundan son ra yatılı liselere Anadolu'dan gelen müracaatları karşılamanın iki yolu ol­duğunu, bunlardan birisinin liseleri çoğaltmak ve tevsi etmek, diğerinin ise Anadolu'daki lise sayılarını arttır­mak olacağını söylemiş ve demiştir ki:

«Çocuklarımızı kendi memleketlerinde okutmak için İstanbuldaki müessese­lerimizi çoğaltmak ve tevsi etmekle beraber Anadolunun muhtelif yerle­rinde pek çok lise açmış bulunmakta­yız. 1950 yılında 300 kadar olan ortackul ve lise sayısı bugün 60ö'e varmış­tır. Bu da gayretlerimizin bir ifade­sidir. Şunu memnuniyetle kaydedeyim ki, tir çok nahiyelerimiz ortaokul is­temekte ve ortaokula kavuşmaktadır. Bunun gibi büyük kazalarımız lise is­temekte ve imkânlarımız nispetinde bu isteklerine cevap verilmektedir. Halen Bingöl, Hakkari ve Tunceli'den başka bütün vilâyetlerimiz liseye ka­vuşacaktır. Bütün fcu tedbirler şüphe­siz İstanbul'un yükünü hafifletecek tedbirlerdir.»

Yatılı ücretleri üzerinde alınmış bir karar olmadığını ücretlerin arttınlmamasmm gaye olduğuna işaret eden Maarif Vekili, ilköğretim okulla­rının çoğaltılmakla olduğunu, her se­ne yenilerinin açıl. lığını ve böylece iıkckul öğretmeni ihtiyacının normal şekilde karşılanmak üzere bulunduğu­nu söylemiş ve devamla demiştir ki:

«Bugün asıl müşkülâtı, lise öğretmeni bulma mevzuunda görmekteyiz. Geçen gün Çapa Öğretmen Okulunda da soy lediğim gibi ilk öğretmen okullarından mezun olan gençlerimiz arasında bir seçme yaparak bir kısmına yeni bir hüviyet vermeği düşündüğümüz yük­sek muallim mektebinde tahsil yapma imkânlarını sağlamak suretiyle lisele­rimiz için iyi vasıflı ve çok sayıda öğ­retmen yetiştirmek mevzuu üzerinde çalışmaktayız. Tevîik lieri, Güzel Sanatlar Akademi­sine yeni bir hüviyet verecek olan ta­sarısının hazırlanmış olduğunu, kitap sisteminde hiç bir değişiklik bahis mev zuu olmadığını, deneme okullarından bilhassa Atatürk Kız Lisesindeki tec­rübelerden fevkalâde neticeler alındı­ğını, bu neticelerin bütün okullara teşmil edilecek kemale henüz gelme­miş olduğunu, fakat gayenin buralar­da elde edilen neticeleri zamanla di­ğer müesseselere yaymak olduğunu, çocukları ve gençleri zararlı her nevi neşriyattan korumak üzere yeni bir kanun tasarısı hazırlandığını,   bunun kanuniyet kesbetmesiyle bu mesele­nin esaslı surette ele alınacağını, okul araçları için yakında büyük miktarda döviz tahsisi yapılacağını ve bol mik­tarda okul araçlarının getirileceğini söylemiş ve dinî tedrisat mevzuunda da demiştir ki:

«Biliyorsunuz, evvelâ ilkokullarımıza, tilâhare ortaokullarımıza din dersini koyduk. Çocuklarına din dersi veril­mesi istemiyen velilerin çocukları ha­riç, diğerleri için bu ders diğer dersler gici necburî ve nota tâbidir. Şimdiki halde ortaokul!armuzdaki din dersle­rinin erimli bir şekilde okunulmasına çalışmaktayız. Bu hususta umumi ola­rak söyiiyeb ileceğim şudur : «Müslü­man Türk çocuğuna islâmiyeti bütü­nü ile e en doğru şekilde öğretmek vazifemizdir ve faydalıdır.»

 Ankara :

Her sens olduğu gibi su sene de İtal­ya'da Türkiye, İngiltere, Fransa, İs­panya, Yunanistan ve İtalya hava kuvvetlerine mensup ekiplerin iştiraki ile 411 Temmuz tarihleri akrotimi gos tenleri yapılmış ve bu gösterilerde Türk Hava Kuvvetleri ekibi büyük ba­sarı saklayarak geniş takdir toplamış­tır.

Bu gösteride hazır bulunan Hava Kuv­vetleri Kumandanı Orgeneral Fevzi Uçan er ve maiyeti erkânı yurda avdet etmiştir.

6 Te nmuz günü yapılan bu büyük gös­teride Türkiye, İtalya, İngiltere, İs­panya, Fransa ve Yunanistan ekipleri akn.tim ve muhtelif akrobasi gösteri­lerinde bulunmuşlar, bu arada Türk Osman Coşkun'un liderliğindeki «Uçan Türk» akrotiminin fevkalâde munta zam ve heyecanlı uçuşları davetliler tarafından büyük tezahürata vesile olmuş ve yüksek rütbeli subayların takdir ve sempatilerini toplıyarak uzun uzun alkışlanmıştır.

Şeref tribününde yer almış bulunan Hava Kuvvetleri Kumandanı Fevzi Uçaner'e Türk ekibinin bu başarısın­dan dolayı muhtelif milletlere mensup yüksek rütbeli subaylar takdirlerini ifade etmişlerdir. Aynı günün akşamı Milano Belediye Reisi tarafından misafir heyetler şe­refine verilen kokteyl partide Türk akrotimi lideri yüzbaşı Osman Coş­kun, İtalyan Hava Kuvvetleri Kuman­danı tarafından kucaklanmak suretiy­le tekrar tebrik edilmiş ve pilotlarımız da başarılarından dolayı birer madal­ya ve şiltle taltif olunmuştur.

F84 G tipi uçaklarla gösterilere işti­rak eden Türk ekibi' yüzbaşı Osman Coşkun (lider), Yüzb. Şeref Uğur, Yzb. Aydın Kireşçioğlu, Üsteğmen Necdet Tekdemir, üsteğmen Necati Artan ve astsubay Başçavuş İhsan tjzakmandan müteşekkil idi.

 Ankara :

Beynelmilel «MedikoSosyal Kongresi ile», «Kndüstri Hekimleri kongresi» ne katılmak üzere Finlandiya'ya gitmiş bulunan Çalışma Vekâleti İşçi Sigor­taları Kurumu Umum Müdürü İlhan Altan, Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Cemal Kiper ve delegasyonumuza da­hil diğer zevat yurda avdet etmişler­dir.

İşçi Sigortaları Kurumu Umum Mü­dürü İlhan Altan, dünya çapında bir ehemmiyet taşıyan işçi sağlığı ile ilgili bu kongrelerin mahiyeti ve delegasyo­numuzun faaliyet ve tetkikleri hak­kında şu izahatı vermiştir:

«Helsinki'de iki kongre arka arkaya toplandı. Bunlardan biri MedikoSos­yal Komitesi kongresi, diğeri de Endüsteri Hekimleri toplantısı idi.

Toplantının mevzuunu hastalık sigor­tası teşkil ediyordu. Kongreye iki ra­por sunulmuştu. Evvelâ bu raporlar açıklandı ve münakaşaları yapıldı. Bundan sonra bir çok delegeler bu si­gorta kolunun kendi memleketlerin­deki tatbik şekillerini anlattılar. Has­talık sigortası hemen hemen her mem lekette açık verdiği için bunun sebep­leri ve açıkların kapatılması çareleri üzerinde de duruldu.

Delegasyonumuz da, hastalık sigorta­sının memleketimizdeki tatbik şekline ait usulleri ve açığın hangi yollardan ve ne şekilde kapatılması cihetine gi­dildiğini, son defa kanunlarda yapılan değişikliklerle yeniden sağlanan men­faatleri izah «etti. Bu mevzuda yapılan müzakereler bize, hastalık sigortası tatbikatının temin ettiği menfaatler bakımından diğer memleketlerden ge­ri olmadığımızı, bilâkis tıbbî yardım, ilâç temini, sun'î âza ve ödenek gibi hususlarda onlardan daha ileri men­faatler sağladığımızı müşahede etmek fırsatını verdi.

Sigortalılara tanınan hakların her memlekette aynı olması, yani hastalık sigortası tatbikatının bir nevi stan­dart hale getirilmesi kongrenin tavsi­yeleri arasında, yer aldı.

Ayrıca maluliyet baremlerinin birleş­tirilmesi ve beynelmilel standart bir hale getirilmesi hakkında tâli komite­nin hazırlamış olduğu rapor okundu ve neticenin ilerde İngiltere'de topla­nacak olan kongreye sunulmasına ve o zamana kadar tâli komitenin bu mevzuda yeniden tetkikler yapmasına karar verildi.

Beynelmilel endüstri hâkimleri 12'nci kongresi ise 1 Temmuzda başlayıp 7 Temmuza kadar devam etti. Bu kon­greye 50 kadar devlet iştirak etmişti. Delege sayısı 1.200 idi. Ayrıca 300 ka­dar da müşahit ve vazifeli vardı. Böy­lece kongre 1.500 kişinin iştirak ettiği büyük bir toplantı idi. Bu kadar kala­balık bir kongre belki ilk defa yapılı­yordu. Bu sahada isim yapmış ve dün­yaca tanınmış bir çok hekim otoriteler de delegeler arasında idi.

Bu da gösteriyordu ki dünya, endüstri hekimliğine çok ehemmiyet veriyor ve bu gibi kongrelerden çok şeyler bekli­yordu.

Bu toplantıda 300 kadar hatip konuş­tu ve tabiatiyle bir o kadar tebliğde bulunuldu. Bu telbiğler uzun tecrübe­lerin mahsulü ve laboratuvar çalışma­larının neticeleri idi.

Tebliğlerin hepsi de çok istifadeli ol­makla beraber içlerinde enteresan mev zuları ihtiva edenler de vardı. Bunlar­dan birkaç tanesini sayalım: Gürültü­nün çalışma üzerindeki menfî tesirle­ri ve bunu önlemek için alınması ge­reken tedbirler, ışığın renk ve tonu­nun çalışma ve tabiatiyle    randıman almadaki tesirleri, yani gerek kazala­rı önlemek, gerekse azam verim temin etmek için sanayiin hangi kollarında ne gibi ışıklar kullanılmalı ve bunların aydınlık derecesi ne olmalıdır?

Hülâsa bu kongre çok faydalı ve ve­rimli olmuştur. Sıhhî ve ekonomik fay daları bir tarafa, sigorta meseleleri yönünden de büyük istifadeler sağla­mıştır. Bilhassa iş kazaları ve meslek hastalıkları bakımından...

Kongre münasebetiyle ayrıcabir de sergi açılmıştı. Bu sergide endüstri he­kimliğinde kullanılan bir çok aletler teşhir ediliyordu. Toz sayma ve fab­rika havasından numune alma âletle­ri, ilk yardım tıbbî malzemesi, işçileri kazalardan koruyacak malzeme ve gi­yecek eşyası, rehabilitasyon merkezin­de sakat işçiler tarafından yapılan çe­şitli el işleri, endüstri fizyolojisinde lâboratuvar malzemesi vesaire bunlar meyamndadır.

Finlandiya'da ayrıca, plânları ve iç dekorasyonu dünyaca tanınmış Finlandiya'lı bir mimar tarafından yapı­lan medorn bir binaya yerleştirilmiş ihtiyarlık ve maluliyet sigortasını da gezdik, bir de işçi sağlığı enstitüsünü ziyaret ettik. Burada işçilerin fizik ve ruh kapasitelerinin ölçülmesi, işe gir­meden evvel ve işe girdikten sonra tıbbî muayeneler, iş kazaları ve mes­lek hastalıklarından korunulması hu­susunda alınacak tedbirlere ait ilmî araştırmalar, iş kazası veya meslek hastalığı neticesi husule gelen arıza­ların tedavisi yapümaktadıf. Burası aynı zamanda rehabilitasyon merkezi vazifesini de görmektedir.

Fabrikalar ve işyerleri buraya müra­caat ederek, fabrikalarında meslek hastalıkları ve iş kazaları hakkında tetkikat yapılmasını talep ediyorlar. Bu incelemeler yapıldıktan sonra iş­yerleri cüz'î bir meblağ Ödüyorlar.

Bu enstitü, meslekî tıbbî fondasyonun murakabe ve himayesi altındadır. Bu fondasyonun vazifesi, tıbbî araştır­malar yapmak, işçilerin sağlık eğiti­mini temin etmek, doğrudan doğruya işyerlerinde incelemeler yaparak iş kazalarını ve meslek hastalıklarını ön­leyici tedbirler ittihaz etmek, gençlere seçecekleri iş mesleğinde rehberlik­te bulunmaktadır.

Bu teşekkül Rockfeller vesair beynel­milel fondasyonlardan da malî yar­dım görmektedir. İşçi sağlığı bakımın­dan çok faydalı olduğuna kanaat ge­tirdiğimiz böyle bir müessesenin mem lekelimizde de teşekkülünü arzu ve ümit etmekteyiz.

1.500 kişinin iştirak ettiği bu kongre iyi organize edilmişti. Burada her iki toplantıyı organize eden işçi sağlığı enstitüsünün direktörlüğünü de yapan Prof. Leo Noro'nun ismini yad etmek yerinde olur. Finliler çok misafirperver insanlar. Bilhassa biz Türklere karşı büyük sempatileri var. Bunda Asyadan gelme kardeşliğin tesiri olduğu mu­hakkaktır. Son zamanlarda giriştiği­miz gelişme ve ilerleme hamlelerimizi de yakından takip ediyorlar ve takdir hislerini de gizlemiyorlar.

Bu gibi kongrelerin bir çok faydalar sağladığını belirtmek yerinde olur. Biz bilgi ve görgü dağarcığımıza bir çok şeyler daha ilâve etmek imkânını bul­duk. Ayyıldızh bayrağımız da kongre­nin yapıldığı binanın önünde bir çok milletlerin bayrakları arasında dalga­lanıyordu.»

 İstanbul :

Yılın ilk yarısında Türkiyede 1281 adet fikir ve sanat eserinin basılıp derlen­diği Maarif Vekâleti Basma Yazı ve Fesimleri Derleme Müdürlüğünce tesbit olunmuştur. Bunlardan 839'u ki­tap,  442'si broşürdür. Kitap ve bro­şürlerden 572'si İstanbul'da, 4487'si An kara'da, 161'i yurdun başka yerlerinde basılmıştır. Eserlerin 1.083'ü telif, 198'i tercümedir.

Eserlerin konulara göre ayrılışı şöyle­dir:

Sosyal bilimler 441, edebiyat 276, tat­biki bilimler 228, tarihcoğrafyabiyografya 105, din ve ilahiyat 83, güzel sanatlar 39, nazarî bilimler 37, dil ve filoloji 34, genel eserler 27, felsefe ve ahlâk 11 tanedir.

 Bursa :

Orhaneli kazasının iki köyünde mühim miktarda linyit damarı tesbit edil miş ve işletme ruhsatı almak üzere müracaatlar başlamıştır.

Durmu ve Karıncalar köyleri sınırları dahilinde bulunan ve ilgililer tarafın­dan miktarı 300 bin ton bulunduğu tahmin edilen linyit madeni damarı­nın kalınlığı 1 ilâ 2 metredir. Azamî 3 bin kalori ihtiva etmektedir. İşletme ruhsatı almak üzere Sanayi Vekâleti Bursa İrtibat Merr?urluğuna 73 kişi ay­nı günde müracaatta bulunduğundan kur'a usulüne başvurmak zarureti hâ­sıl olmuştur. Kur'alar 19 Temmuz Cu­ma günü çekilecek ve kazananlara iş­letme ruhsatı verilecektir.

 Bursa :

Amerikan üniversitesine mensup 13 kız ve erkek öğrenci beraberlerinde mih­mandarları bulunduğu halde Ankaradan şehrimize gelmişlerdir.

Kafile geceyi şehrimizde geçirecek, ya­rın, tarihî eserler, sanayi ve kültür müesseselerini tetkik edeceklerdir.

13 Temmuz 1957

 İstanbul :

Kara, deniz ve hava kuvvetleri tara­fından müştereken Gülhane Parkında hazırlanan Ordu Sergisi bugün saat 16 da merasimle halkın ziyaretine açıl­mıştır.

Merasimde, İstanbul Vali ve Belediye Reis Vekili Kemal Hadımli, Birinci Or­du Müfettişi Orgeneral Nazmi Ataç, Boğazlar ve Marmara Deniz Kolordu kumandanı Koramiral Fahri Korutürk, Belediye Ris Muavini Dr. Naili Çolpan ile diğer generaller ve amiral­ler, yüksek rütbeli subaylar, davetliler, basın mensupları ve kalabalık bir halk topluluğu hazır bulunmuştur.

Merasime tarihî kıyafetleri labis bu­lunan bir süvari takımı ile bugünkü modern Türk ordusunun bir süvari takımının ve başlarında bandoları ol­duğu halde kara, deniz ve jandarma bölüklerinin yaptığı geçit resmi ile baş lanmış ve her üç bando müştereken İstiklâl Marşımızı çalmışlardır, Bir subay tarafından sergi hakkında yapılan konuşmayı müteakip Ordu Müfettişi Orgeneral Nazmi Ataç, ser­ginin muhterem İstanbul halkına fay­dalı olması, temennisinde bulunmuş ve sergi Vali Vekili Kemal Hadımlı tara­fından halkın ziyaretine açılmış ve gezilmiştir.

İkinci Cihan Harbinden sonra ordu sınıfları bünyesindeki değişiklikleri ve verilen yeni silâh ve araçları mem­leket halkına tanıtmak maksadiyle hazırlanmış bulunan sergide modern Türk ordusunun sahip olduğu kara, deniz ve hava sınıflarına ait en mo­dern silâh ve araçlar teşhir edilmekte­dir. 10 Ağustos 1957 gününe kadar de­vam edecek olan sergi her gün saat 13 den saat 22'ye kadar acık bulunacak ve yine her gün saat 19 ilâ 21 arasın­da ordumuza ait muhtelif filmler gös­terilecektir.

Serginin muhtelif pavyonlarında teş­hir edilen harp malzemeleri arasında hafif ve ağır makineli tüfekler, hafif ve ağır havanlar, su tasfiye cihazları, ağır ve hafif muhtelif cins toplar, tanklar, tümen sahra hastahanesi, ameliyathane ve portatif röntgen ci­hazı, modern muhabere cihazları, muh telif köprü modelleri, bir jet avcı uça­ğı, mayın ve torpito, uçak modelleri, paraşütler, tahrip malzemesi ve dalgıç takımları bulunmaktadır.

 Ankara :

Ekselans Dweight D. Eisenholver Birleşik Amerika Devletleri Reisicum­huru

Birleşik Amerika istiklâlinin yıldönü­mü münasebetiyle, beynelmilel adale­tin ve sulhun korunması uğrunda ali­cenap gayretlerinden dolayı bütün hür milletlerin müşterek takdirini kaza­nan büyük dost ve müttefik milletin refahı ile zatı devletlerinin şahsi saa­detleri hakkındaki en hararetli te­mennilerimi, en samimi tebriklerimle birlikte ekselanslarına arzetmeği bü­yük bir zevk telâkki ederim.

Birleşik Amerika istiklâlinin   yıldönümü münasebetiyle ekselansları tara­fından gönderilen nazikane mesajdan dolayı en halis teşekküratı takdim hu­susunda Birleşik Amerika milleti bana iltihak eylemektedir.

Prons Mulay El Hasan'ın veliahdlığı fiilen deruhte etmesi münasebetiyle Reisicumhurumuz tarafından Fas Sul­tanı Majeste Muhammed'e gönderilen tebrik mesajına verilen cevap

 Ankara :

 Ekselans Celâl Bayar Türkiye Reisicumhuru Oğlumuz Mulay El Hasan'ın Fas Sul­tanlığı veliahdlığını fiilen deruhte et­mesi münasebetiyle göndermiş oldu­ğunuz hararetli tebrikat ve samimî temenniyattan dolayı ekselansınıza te­şekkür, ile mümtaz şahsiyetinizin saa­deti ve Türk milletinin refah ve teali­si hususundaki temennilerimizi arz edeeriz.

14 Temmuz 1957

 Ankara :

Personel sağlığını da ön plânda tutan Devlet Demiryolları Umum Müdürlü­ğü, personel ile aileleri efradı için prog ramladıığ dinlenme kamplarından bi­rincisini Samsun Sahil demiryolunun 6'ncı kilometresinde açmıştır.

Açılış töreninde, tetkik seyahatinden dönmekte olan Münakalât Vekili Arif Demirer, Samsun Valisi, Belediye Rei­si ile kalabalık bir davetli kitlesi hazır bulunmuş, kampı Münakalât Vekili Arif Demirer açmıştır. Ayrıza Hazar gölü, İskenderun ve Marmara kıyıla­rında 100 ilâ 200'er küşlik kamplar da açılacaktır.

 İstanbul :

İktisadî ve sinaî kalkınmamızı göste­ren «Türkiye Kalkınma Sergisi» Vali


 

ve Belediye Reis Vekili Kemal Hadımlı, Basın ve Yayın Umum Müdürü Halini Alyot, Amerikan Başkonsolosu ile diğer alâkalı zevat, basın mensupları ve ka­labalık bir davetli kitlesinin iştirakiy­le, bu akşam Gülhane parkında açıl­mıştır.

Büyük bir takdirle karşılanan sergide, ilgililer Türkiye kalkınma hareketleri ve 10 yıllık TürkAmerikan işbirliğinin son. vaziyetini renkli film ve panolarla davetlilere gösterip izah etmişlerdir.

15 Temmuz 1957

 İstanbul :

Çalışma Vekili Mümtaz Tarhan'ın İş­çi Sigortaları Kurumu Süreyya Paşa İşçi Sanatoryomunu açış nutku:

«Muhterem arkadaşlar,

İnsanlık fikri medeniyetin ışığı içinde gelişmiş, büyümüş, bu suretle birbirle­rini sevmek hassası da çeşitli inkişaf­larla bugünkü ulvî mertebesini bul­muştur.

İnsana kıymet veren milletler ayakta, dimdik ve daima şahsiyetli bir hüvi­yet halinde görünmüşlerdir.

Biz, Türk olarak ve insan olarak kar­şılıklı yardımı, imdada koşmayı, ken­dimizi beğendirmek için değil, bu has­letleri benliğimizin ayrılmaz bir par­çası telâkki ettiğimiz içindir ki benim­semiş bulunuyoruz.

Bu sözlerim, Allah'ın rahmetine ka­vuşmuş bir değerin, bir hamiyet güne­şinin, Süreyya İlmen'in temiz adını ve onun namına dikilen bu muazzam eser dolayısiyle onun, yerinde yapılmış bir bağışını dile getirmek içindir.

Süreyya Paşa merhum, elbette bir ser­vete malikti. İdaresinde binlerce îşçi çalıştırıyordu. İşçilerin emeği, onun temiz hüsnüniyetiyle kolkola yürü­mekte idi. Onların dertleri, kederleri, sevinç ve ıstırapları Paşaya maloîmuştur.

Sağlıklarını medenî bir düzen altında kontrol ettirmek, tedavilerini asrın icaplarına uyarak   temin edecek   bir

sanatcryom vücuda getirmek şartiyle bu geniş ve kıymetli araziyi İşçi Sigor­taları Kurumuna bağışladı. Sebep, en samimî bir arzu ile birleşti ve netice böyle bir eser doğurdu.

Süreyya İlmeni yüzbinleri aşan merd ve temiz işçi kitlesinin minnet ve rah­met duygularından örülmüş bir hâle ile burada kalbimizde ve idrakimizde bir kere daha sararken, bu eseri kur­ma hususundaki hizmet sererini ken­disinde toplayan o zamanın Çalışma Vekili ve şimdi Maliye Vekili bulunan kıymetli vatan çocuğu ve mümtaz dev let adamı arkadaşım Hasan Polatkan'ı burada kendi eserleri önünde minnetle ve saygı ile selâmlarım.

Muhterem arkadaşlarım, cömertlik bü­tün faziletlerin tohumudur. Cömert adam vazifelerini ihmal etmeden ken­di haklarından bir kısmını kayıtsız ve şartsız bırakır. Böyle bir adam hem hayırhah, hem merhametli ve hem de şefkatlidir.

Wolter, cömertliği «insanı kendi men­faatlerini başkalarına feda etmeğe sev keden bir bağdır» diye tarif eder.

Cömertlik hiç bir hesap ve kitap tut­madan, hattâ imkânlarımızı bile aşa­cak bir şekilde hareket etmek duygusu ile yaptığımız bağışlarla kendini gös­terir.

Bağışlar çınar haşmeti ve vekârı gibi­dir. Gölgesinde barınanların dua ve şükranları, onun dallarında birer hi­dayet nuru halinde kandil kandil ya­nar, bazı kimseler yaradılışta hayran­lığa lâyık bir hassasiyete maliktirler. Bazıları ise iradeli bir terbiye ve ada­let vazifesinin geniş bi şekilde tesiri sayesinde ahlâkın en yüksek mertebe­sine ulaşmışlardır.

Büyük Türk topluluğu içinde bu va­sıfta insanlar çok değildir. Süreyya İl­men de bunlardan biridir.

Güneş doğunca kış kırağılarının eri­mesi gibi, sevgi, alâka ve yardım his­lerimizin sıcaklığı ile hayatın bir çok insanların üzerlerine binip topladığı hüzünleri dağıtıp gidermek kabil olur.

Bu müessesenin bacasından hayat ve sağlık  dumanı  tüttükce  Süreyya  Paşanın bağışı bir menkibe halinde ve yüreklerde ve idrakte bir âyet gibi ter­temiz kalacak ve yaşayacaktır.

Payidar olan şey, eserdir ve o eserin harcına sinmiş olan iyi nam'dır.

Dedelerimizin psikolojik sezişlerine dik kat edersek, her yerde bir cami, bir imaret, bir çeşme, bir köprü, bir ker­vansaray bakiyelerini görürüz, dilimi­zin ucundan her gün bu yollara zerre zerre dökülen rahmet temennileri bu anlayışın işaretidir. Bu büyük eser muvacehesinde Süreyya Paşa, daima rahmetle yâdedilecektir.

Arkadaşlar, biz iktidar olarak işçi me­selelerini türlü yönlerden teşrihin, tet kikin ve tahlilin masasına koyduk. Bu büyük vatansever kütle, bizim medenî hayatımızın, insanlık anlayışımızın, cemiyet ve dayanışma telâkkimizin sembolü ve barometresidir. Birer îerû clarak da, binler, onbinler, yüzbinler halinde sosyal bir topluluk olarak da onların birbirlerinden farklı bütün dert ve isteklerini ezber bilmekteyiz. Biz, bu topluluğa gereken değeri ver­dik. Altı senelik mesai dağarcığımızla 60 seneye sığamıyacak kadar geniş hizmet mevcuttur.

Emelimiz, bu topluluğu refahın mesut seviyesine ulaştırmak ve insanlığın çağdaş telâkkisine göre memleket rea­liteleri ve adalet duyguları içinde on­lara bütün hakları tanımak ve hiz­metleri ifa etmektir.

Nitekim, hizmetlerimizin onların ruh­larında ve idraklerinde yarattığı neş'e ve sevinci görüyor ve kendilerini daha da çok sevindirmek için çalışıyoruz.

Hüsnüniyetimiz süt kadar temiz, mer­mer kadar selâbetlidir. Fit koyarak zi­hinlerde yaratılmak istenen şüphenin en küçük virüs'ü bile işçi ile devletin kuvvetli dayanışması önünde hayati­yetten uzak kuru bir yaprak olarak kalmağa mahkûmdur.

Biz anladığımızın, işçi kardeşlerimiz de bizimle anlaştıklarının farkında­dırlar. Mübhemin, meçhulün, yarma talikin, oyalamanın, sınırlarımızın dı­şında kaldığını karşılıklı olarak gayet iyi bilmekteyiz. Zarfla mazruf gibi iş­çi, artık kendisine yâr ve vefakâr bir

iktidarın daima kendilerini, düşündü­ğüne emindir. Bu anlayışladır ki, Sü­reyya İlmen tarafından kuruma ba­ğışlanan bu arsa ve müştemilâtı üze­rinde 9.000.000 lira sarfederek büyük ve modern verem sanatoryomunu vücude getirdik.

Arkadaşlar,

Verem, sıhhat ağacımızı bütün dallan ve yapraklariyle istilâ eden bir tırtıl, hayat damarlarımızı kurutan bir ah­tapot, içtimai bünyemizi için için ke­miren bir kurttur.

Verem, milletlerin yaşayış seyrini de­ğiştiren eli tırpanlı bir cellât, bir zeba­ni, kafası ezilmesi lâzım gelen kuv­vetli bir düşmandır.

Türk milleti yılların yılı bu felâketle göğüs göğüse geldi. Hastahanesiz, dis­pansersiz, alâkasız bir yaşamanın için de yıllar boyunca «Kon» basillerine mağlûp oldu..

Verem, evsiz, ocaksız, katıksız, gıdasız, hastahanesiz memleket ve muhitleri seçer.

Verem, kolaylıkla girebileceği mandal­sız ve sürgüsüz açık kapı arar. Biz ve­remin panzehirini keşfettik. Bir taraf­tan veremi tevlid eden içtimaî ve ikti­sadî âmilleri bertaraf ederek 25 mil­yon Türkün refah ve saadete kavuş­masının sebeplerini hazırlarken, diğer taraftan hükümet olarak 6 senedir bütün ihtimamızla memleketimizde veremin kökünü kurutmak için müca­dele ve fedakârlık yapmaktayız. 1950 senesinde verem hastahanesi sadece 7 iken bunu 1957 senesinde 89'a çıkar­dık. Verem yatak sayısı 1950'de 12.000 idi. 957'de 33.714 oldu. 1950'de (185.000) tüberkülin denemesi yapılmıştır. Tü­berkülin denemesi bugün 2.528.000 ol­muştur. 1950'de 70.000 B.C.G. aşısı ya­pılabilmişti, Biz bu rakamı 991.352'ye çıkardık.

İşçi Sigortalarının hiç bir verem teda­vi müessesesi veya merkezi mevcut de­ğildi. Son beş sene içinde 3 sanatoryom fiilen hizmete idhal edildi. Bun­lardan biri dünyada eşine az rastlanan şimdi hizmete açtığımız «Süreyya İl­men sanatoryomu»'dur.

İnşası ikmal edilmek üzere bulunan İzmir sanatoryomu ve ihaleye çıkarıl­mış bulunan Kastamonu Ballıdağ sa­natoryomu ile bu rakam 1957 senesi nihayetinde 5'e çıkmış olacaktır. Bu rakamların yalnız işçilerimizi değil, işçi aile ve çocuklarını da derpiş ede­cek bir sağlık plânının gerektirdiği se­viyelere yükseltileceğinden şüphe edil­memelidir.

İşçilerimiz için bu hastalıkla mücadele bakımından 4 ay evvel yeni bir karar aldık. Maden ocaklarında ve pamuk zerrelerini ihtiva eden mensucat fab­rikalarında ve buna benzer iş yerle­rinde verem, hastalığını meslek hasta­lığı olarak kabul ettik. Dünyanın hiç bir yerinde veremin meslek hastalığı içine alınmasına kadar varan bir fe­dakârlık göze alınmış değildir. Biz hü­kümet olarak, sigorta kurumu olarak maddî portesinin aazmeti ne olursa olsun dedik ve veremi meslek hastalığı tablosuna aldık. İşçilerimiz için hükü­met olarak yaptığımız işleri sayıp dö­kecek değilim, esasen buna değil 510 dakika, 510 saatlik bir zaman dahi kâfi .gelmez.

İşçi sayılarını bize nazaran çok fazla, sanayii çok geniş, demokrasi hayatına girişleri çok eski olan memleketlerde daha mevcut olmayan bir çok hakla­rın ( Türk işçisine tanınmış olması, demokrat iktidarın işçilere kendisini ne derecelere kadar yakın hissettiği hakkındaki düşünce ve kanaatlerimi­zin kat'î delilini teşkil etmektedir.

Bütün sigorta kollarımızda işçi lehine kabul ve tatbik ettiğimiz hak ve men­faat normları, dünya normlarının üs­tündedir. İşçi Sigortaları sağlık tesis­leri alabildiğine genişletilmekte ve bu müessese işçilerimiz için büyük bir emniyet kaynağı olduğu gibi, onların sağlıklarını tehdit eden bütün tehli­kelere karşı bir paratoner vazifesi gör­mektedir.

1950 senesinde bu müessesenin 74 ya­taklı sadece bir hastahanesi ve yatak­sız 3 dispanseri mevcuttu. Bugün tam teşkilâtlı hastahane sayısı 8'e ve dis­panser sayısı da yataklı ve yataksız olmak üzere 26rye çıkarılmış ve ayrıca 19 yerde sağlık istasyonu ihdas edil­miştir. 95O'de 74'den ibaret olan yatak

sayısı 956 senesinde 2040 rakamına yükselmiştir. Buralarda bir sene için­de .25.987 işçi yatarak tedavi edilmişş ve 412.803 gün yatak işgal olunmuştur. Ayrıca 1.787.224 işçimiz de poliklinik muayene ve tedavisine tâbi tutulmuş­tur.

İsçi Sigortaları Kurumu tarafından ihalesi yapılmış veya inşasına başlan­mış olup da 957 ve 958 seneleri içinde hizmete açılacak olan sağlık tesisleri­miz şunlardır:

 400 yataklı Buca hastahanesi ve sanatoryomu, iki ay sonra hizmete gi­
recektir.

 400 yataklı Anadolu yakası ve 500 yataklı Beyoğlu hastahanesi, ihaleye
arzedilmek üzeredir.

 560 yataklı Samatya İşçi Hasta­hanesi inşaatı tamamlanmak    üzere­ dir.

 305 yataklı Ankara İşçi Hasta­hanesi inşaatına başlanmıştır.

 Ankara'da işçi eğitimi ve rehabilitasyon merkezi inşaatına başlanmış­
tır.

Bunlardan başka 1958 ibtidasmda 200,000 lira portesi olan 11 bölge işçi hastahanesi ile 14'ü yataklı ve 29'u ya­taksız olmak üzere 43 dispanserin in­şası hazırlıkları tamamlanmıştır. Böy­lece 958 senesinden itibaren mevcut yataklarımıza daha 6000 yatak ilâve edilmiş olacaktır. Yalnız işçi sağlığı için her sene 40.000.000 lira para sarfederek İşçi Sigortaları Kurumu sene­de 240 milyondan fazla para harca­mıştır.

Muhterem arkadaşlarım,

Gücümüze güç katarak aldığımız her yeni tedbiri Türk işçisinin alın teri ile karıştırıyoruz. Hak bellediğimiz bu an­layışın ve hizmet aşkının ibadeti için­de dertlilere şifa verecek, ıstırapları dindirecek olan bu müstesna eserin önünde bütün Türk işçilerini hükümet adına selâmlarım.

Bu binayı Türk işçisinin sanma lâyık bir eser diye hizmete açıyoruz. Yalnız görülen ufuklara değil, bütün idrakle­re seslenecek olan bu şifa âbidesi, ben

zeri müesseselerin bir nirengi noktası olacaktır.

Şayi istilâ kabiliyeti, zalim ve felâket haberciliği, insan kütlelerini yere se­ren kahredici kuvvetiyle korkunç bir afet olan veremi bu müesseseler saye­sinde sınırlarımızın dışına atacağız. Tanrı'dan dileğimiz şudur:

Sağlık marazı yensin, vatan zinde in­sanlar kazansın.

Şimdi bu eserin Türk işçisi ve Türk milleti için hayırlı ve uğurlu ve hiz­met bakımından randımanlı olması dileğiyle sözüme son veriyor ve biraz evvel bu eserde hizmetini belirttiğim kıymetli Maliye Vekili arkadaşımdan uğurlu elleriyle bu müesseseyi kendi­lerinin açmasını istirha mediyorum.»

 İstanbul :

İşçi Sigortalan Kurumu Umum Mü­dürü İlhan Altan, İşçi Sigortaları Sü­reyya Paşa Sanatoryumunun açılışı münasebetiyle şu konuşmayı yapmış­tır:

«Çok muhterem Reisicumhurum, çok sayın Başvekilim (, muhterem büyük­lerim, kıymetli misafirlerimiz ve de­ğerli arkadaşlarım,

Bugün burada yeni,.büyük ve modern bir sağlık tesisini hizmete açmak üze­re toplanmış bulunuyoruz.

Bu açılış merasimine katılmak lûtfunda bulunan muyterem büyükleri­mize ve kıymetli misafirlerimize şük­ranlarımızı arzederim.

Diğer sigorta şube hizmetlerinin ya­nında hasta sigortalılarımızın bakım ve tedavilerinin en iyi şekilde sağla­nabilmesi için geniş ve şümullü bir program dairesinde aziz yurdumuzun muhtelif bölgelerinde sağlık tesisleri vücuda getirmekte olan kurumumuz, her bakımdan öğünülecek bir eser olan bu sanatoryomu memlekete ka­zandırmakla büyük memnuniyet ve iftihar duymaktadır.

Açışını yapmakta olduğumuz bu bü­yük ve modern tesisin kurulduğu geniş arazi, burada kendi adını taşıyan bir işçi sanatoryomu inşa edilmek üzere merhum Süreyya İlmen (Paşa)

eşi tarafından 1950 yümda İsçi Si­gortaları Kurumuna hibe edilmişti.

Kurumumuza bağışlanmış bulunan bu çiftlik, 1484 dönümdür. İçinde büyük küçük binalar, su menbaları, büyük bir havuz, 25 bin adet çam ve diğer ağaçlar bulunan bu çiftliğe zamanın rayicine göre takdir edilen kıymet iki milyonun üstündedir. Bu kıymetli hi­beden en iyi bir şekilde faydalanabil­mek üzere, derhal plânlı bir faaliyete geçilmiştir.

Bir taraftan burada büyük ve modern bir sanatoryom inşası için hazırlıklar yapılırken, diğer taraftan da bu bü­yük tesis ikmal olununcaya kada fay­dalanabilmek maksadiyle mevcut bi­nalar tamir ve ıslâh edilmiş, 100 ya­taklı bir pavyon ve personel için loj­manlar inşa olunmuş, kullanma suyu tesisleri yapılmış, 100 yataklı sanator­yom 1951 sonunda hizmete açılmış, yatak sayısı bilâhare 120'ye çıkarılmış­tır.

Daha sonra ilâve edilen 46 pravantoryom yatağı ile birlikte yatak sayısı 166'ya yükseltilmiştir. Bu arada, çift­lik arazisinin bir kısmı üzerinde 400 yataklı ve dünyanın en modern sanatoryomları mükemmeliyetinde bir sa­natoryom inşası için bütün teferruatı ayrı ayrı incelenmek suretiyle gerekli projeler hazılanmış ve inşaata geçile­rek memleketçe övünülecek her ba­kımdan mükemmel bir eser meydana getirilmiştir.

Bugünden itibaren sigortalılarımızın hizmetine giren bu tesisin hasta oda­ları umumiyetle 1, 2, 4 yataklıdır. Bu odalar hususî banyoları, gizli lavabo­ları ve gardropları havidir. Mutfak, ça maşırhane bütün teknik ilerlemeler­den faydalanılarak otomatik çalışacak şekilde tesis edilmiştir. Hastalara ve­rilecek olan süt ve yoğurt, kendi ci­hazlarımızla en iyi şekilde pastörize edilecek', yemekler buharlı tencere ve kazanlarda pişirilecektir. Sanatoryomun kanalizasyon ve pis sularının ci­var muhitler için arzedeceği mahzur­lar tamamiyle önlenmiş, tekniğin icap ettirdiği tesisler kurulmak suretiyle faydalı hale getirilmiştir.

İstirahat ve okuma odaları, konferans ve sinema salonları, dahili   haberleş

me, telefon, radyo tesisleri ve aydın­latma sistemlerinin hususiyetleri ile sanatoryom, sigortalılarımızın, biran önce iyileşerek işleri başına dönmeleri için çok mühim olan bütün esbabı is­tirahatı havi bulunmaktadır.

Son yıllarda, göğüs hastalıkları teda­visinde yeni bir usul olarak kabul edi­len, göğüs cerrahisi, burada her bakım dan mükemmel bir şekilde hazırlan­mış olan ameliyathanemizde tam ola­rak tatbik edilebilecektir.

Ayrıca 75 yataklı kemik ve mafsal tü­berkülozu servisi ile 75 yataklı bir prevantoryom da, 400 yatağa ilâve olarak bu sanatoryom camiasında yer almak­tadır. Bu suretle, muhtelif servisleri ve evvelce mevcut olanlar ile birlik be bir kül teşkil eden bu tesis, 550 yatak ihtiva etmektedir.

Pek yakında tüberkülozluları işe alış­tırma tesisleri ile yardımcı hemşire okulu, yine bu tesisin bünyesinde hiz­mete girecektir. Sigortalılarımızın ba­kım ve tedavilerine ve dolayısıyle mem leket sağlığına çok hayırlı hizmetler ifa edecek olan bu müessesenin kıy­meti, inşaat, tamir ve bütün teçhizat ve tefrişatiyle birlikte 9. milyon lirayı bulmaktadır.

Bu vesileden faydalanarak, İşçi Sigor­taları Kurumunun sağlık tesisi kurma ve işletme hususundaki faaliyetine toplu bir şekilde temas etmek yerinde olacaktır.

İşçi Sigortaları Kurumunun, 1950 se­nesinde 74 yataklı mütevazı bir hastahane ile yataksız 3 dispanserden iba­ret olan sağlık tesislerinin sayısı 1957 yılında, hastahane, sanatoryom, dis­panser ve sağlık istasyonları olmak üaere 60, yataklı sayısı 2O4O'ı bulmuş­tur. Artış nispeti yüzde 2756'dır.

Gün geçtikçe sür'ati e gelişen ve geniş­leyen sosyal sigortalarımızın gerektir­diği sağlık yardımlarının lâyıkiyle ifa edilebilmesi için lüzumlu sağlık tesis­leri inşası, geniş bir plâna raptolunmuştur. Bu yoldaki çalışmalarımızın bir meyvası olan Süreyya Paşa İşçi Sa_ natoryomunu hemne yakında diğerleri takip edecektir.

Filhakika yedi milyon liraya mal ola­cağı tahmin edilen İzmir Buca Sana

toryom ve hastahanesi hemen hemen ikmal edilmiş vaziyettedir.

Bunu, İstanbul'da inşa ..ettirilmekte olan 560 yataklı Samatya hastahanesi takip edecektir.

Bu hastahanemiz tahminen 11 milyon liraya mal olacaktır. Güzel İstanbulumuzun Anadolu yakasının ihtiyacını temin edecek 400 yataklı hastahanenin de arsası alınmış, plân ve projele­ri ikmal edilmiş ve Beyoğlu hastaha­nesi için hazırlıklar tamamlanmıştır. Bunların yakında ihalesi yapılacak­tır.

Tatbikine girişilmiş olan sağlık tesis­leri inşaat plânımız sosyal sigortaları­mızın ileride bir işçi çalıştıran işyerle­rine kadar teşmili ve hastalık sigorta­sı yardımlarından sigortalıların aile­lerinin de faydalandırılacağı hususları gözönünde bulundurularak hazırlan­mıştır.

Bu plâna, göre bölge hastahaneleri 250  300 ve daha fazla yatak ihtiva etmek üzere Adana, Ankara, Bursa, Diyarba­kır, Eskişehir, İstanbul, İzmir, Sam­sun, Sivas ve Zonguldak vilâyet mer­kezlerinde kurulacaktır.

150200 yataklı kısım hastahanelerinin, Mersin, İskenderun, Gaziantep, Konya, Aydın, Kayseri, Malatya, Trab zon, İzmit, İstanbul, Adapazarı, Erzu­rum ve Elazığ'dfa kurulması düşünül­müştür.

Denizli ve İsparta.da da 100 yataklı birer hastahane yapılması kararlaştı­rılmıştır. Yapılacak 29 dispanser de memleketimizin muhtelif merkezle­rinde inşa ettirilecektir. Bu plânın ta­hakkuku için takriben 200 milyon lira sarf edileceği hesaplanmaktadır. Bun­dan başka yurdumuzun kalkınması ve imarı hususunda girişilen muazzam hamlelerde kendisine tereddüp eden vazifeleri ifa etmenin hazzı içindedir.

Muhterem büyüklerim ve misafirleri­miz,

Konuşmamı bitirmeden önce, sağlık tesisleri plânımızın bir ünitesini teşkil eden bu büyük eserin vücuda getiril­mesinde, irşat ve ilhamlarına mazhar olduğumuzbüyük insan pek   muhterem Devlet Reisimize, teşçilerini ve lütufkâr yardımlarını esirgemiyen bü­yük devlet adamı muhterem ve kıy­metli Başvekilime, Çalışma Vekilliği zamanında bu sanatoryomun inşa edil diği çiftliğin kuruma hibe edilmesinde unutulmaz yardımını gördüğümüz sa­yın Maliye Vekili Hasan Polatkan'a, inşaatın ikmalinde lütuf ve himmetle­rine bizi garkeden kıymetli vekilim sayın Mümtaz Tarhan'a minnet ve şükranlarımızı arzeder, bu tesisin vü­cuda getirilmesinde emekleri sebkeden idare, sağlık, teknik elemanlara ve müteahhide teşekkür etmeyi bir vazi­fe bilirim.

Bu çiftliği hibe etmek suretiyle bu te­sisin kurulmasına imkân veren vatan­perver ve hayırsever Süreyya Paşay] rahmetle anar, Süreyya İlmen ailesine şükranlarımızı suna, bu sanatoryomun memleketimiz ve sigotalılarımiz için hayırlı ve uğurlu olmasını diler hepi­nizi hürmetle selâmlarım.»

 İstanbul :

Son defa İrsnda vukubulan büyük zel­zele dolayısiyle yapılması mümkün olan yardımları mahallinde tesbit et­mek ve alâkalılara memleketimizin te­essürlerini bildirmek üzere İrana git­miş olan Kızılay Reis Vekili Afyon mebusu Rıza Çerçel, uçakla İstanbul'a dönmüştür.

Dost ve kardeş İran'ın maruz kaldığı bu zelzelede 1500 kişi ölmüş, 5000'e ya­kın insan yaralanmış ve 500 köy ha­rap olmuştur.

Bu kadar büyük bir felâkete uğrayan İran'a Kızılay Reis Vekilinin gönde­rilmesi, dost ve kardeş memlekette bü­yük bir memnuniyet uyandırmıştır.

Kızılay İran'a üç askerî uçakla çadır göndermiştir. Ayrıca yeniden bir mik­tar çadır daha göndermek üzere ha­zırlıklar yapılmaktadır.

 Gelibolu :

Millî Müdafaa Vekâleti Temsil Büro­sundan bildirilmiştir:

Devlet Vekili ve Millî Müdafaa Vekili Semi Ergin, bugün Gelibolu'da inşası

tamamlanmış olan subay partmanlarmı hizmete açmış, daha sonra da ye­niden inşa edilecek bir apartman ile Korukoy ve Ortaköy garnizonlarında yapılacak lojmanların temel atma me­rasiminde bulunmuştur.

Bunu müteakip refakatinde bazı Ça­nakkale mebusları ile Çanakkale vali­si olduğu halde Gelibolu ve havalisin­deki garnizonlarda incelemeler yapan Millî Müdafaa Vekâleti Vekili bir gar­nizonda subaylarla yaptığı konuşma sırasında civardaki birliklere mensup olanların lojman ihtiyacının eldeki bütün imkânlar kullanılarak yakın za­manda halledileceğini,

Hükümetin aziz vatan sathının her köşesinde feragatle çalışan ordu men­suplarının mesken ihtiyacını gidermek için almış bulunduğu kararın yıllara bölünmüş bir plân dahilinde tahak­kuk safhasına intikal ettirileceğini açıklıyarak şimdiye kadar yapılan­larla yapılacak olanların miktarını bildirmiştir. Bu açıklamaya göre:

19551956 yılında tahsis edilen para ile yurdun muhtelif yerlerinde 342 ailenin lojmanı hizmete girmiş, içinde bulun­duğumuz yıl ile müteakip sene zar­fında 344 ailenin mesken İnşasına baş­lanmış bulunduğunu, bunlardan başka tu yıl iiçnde yurdun muhtelif yerle­rinde vücuda getirilecek 5 yeni garni­zonda subay ve astsubaylarımız için 637 ailelik ikametgâh inşasının plân­lanmış olduuğnu anlatmıştır.

Devlet Vekili ve Millî Müdafaa Vekâ­leti Vekili Trakya'daki bazı garnizon­larımızda tetkiklerine devam edecek­tir.

 İstanbul :

Süreyya İlmen tarafından İşçi Sigor­taları Kurumuna bağışlanan Maltepe Süreyya Paşa çiftliği arazisi üzerinde inşa edilmiş olan modern işçi sanator­yumu bugün saat 18'de Reisicumhur Celâl Bayar, Büyük Millet Meclisi Rei­si Refik Koraltan, Başvekil Adnan Menderes'in hazır bulunduğu büyük bir merasimle ve kordelâsı Reisicum­hurumuz tarafından kesilmek suretiy­le açılmış ve Türk işçisinin hizmetine girmiştir.

Bu modern sağlık müessesesinin açılı­şında Devlet Vekili Emin Kalafat, Da­
hiliye Vekili Dr. Namık Gemik, MaliyeVekili Hasan Polatkan, Münakalât Ve­kili Arif Demirer, Çalışma Vekili Mürntaz Tarhan, Büyük Millet Meclisi ReisVekilleri, mebuslar, İstanbul Vali veBelediye Reis Vekili, Hariciye Vekâletiumumî kâtibi, Dahiliye ve Çalışma Ve­kâletleri müsteşarları, umum müdür­ler, Ankara ve İstanbul'dan gelen da­vetlilerle isçi mümessilleri ve kalaba­lık bir işçi ve vatandaş topluluğu ha­zır bulunmuştur. Merhum Süreyya İlmen'in ailesi de merasimi takip et­miştir. __

Reisicumhur, Büyük Millet Meclisi Reisi ve Başvekil sanatoryoma gelişle­rinde sanâtoryom bahçesini ve civarı­nı dolduran kalabalık bir vatandaş kitlesi tarafından hararetle alkışlan­mışlardır.

İstiklâl Marşını müteakip, önce İşçi Sigortaları Kurumu Umum Müdürü İlhan Altan ve onu takiben Çalışma Vekili Mümtaz Tarhan alkışlarla kar­şılanan birer konuşma yapmışlardır.

Çalışma Vekilinin sözlerini bitirirken, Maliye Vekilini kürsüye davet etmesi üzerine Hasan Polatkan alkışlarla kar şılanan şu konuşmayı yapmıştır.

«Demokrat Parti iktidarının memle­ketin her tarafına yayılmış bulunan âbidevî eserlerinden birini teşkil eden bu büyük ve güzel sanatoryomu açmak gibi çok şerefli bir vazifeyi bana tevdi buyurduklarından dolayı muhterem Başvekilime şükranlarımı sunarım.

Şu anda derin bir haz ve heyecan için­de bulunduğumu ifade etmek isterim.

İktidarımızın 1950 Mayısında kurulan ilk hükümetinde aÇlışma Vekili ola­rak vazife almıştım. İstihsal hayatın­da canlarını feda edercesine çalışan Türk işçisinin sağlığını teminat altın­da bulunduracak tesislerden mahrum olduğunu görerek icap eden müessese­leri bir arada kurmak üzere lâzım ge­len çalışmalara başladık. Şimdi açılış merasimini yapmak üzere önünde top landığımız Süreyya Paşa işçi sanator­yomu da iktidara geçtiğimiz günden itibaren her sahada girişilen hamlele­rin sayısız denecek   kadar çok    olan eserleri arasında iktidarımızın içti­maî sahadaki faaliyetlerinin canlı bir misâlini teşkil etmektedir.

Bu güzel ve büyük eserin karşısında şimdi 7 sene önce rahmetli Süreyya Paşa ile olan tanışmamızı ve konuş­mamızı hatırlamaktayım ve bu güzel hatırayı burada nakletmeden geçemiyeceğim.

İşçi Sigortaları Kurumu için, yurdu­muzdan en büyük sayıda işçi kütlesini sinesinde barındıran İstanbul'da bü­yük bir işçi sanatoryomu yaptırmağa karar vermiştik. Bu sanatoryom için tesbit olunan birkaç saha arasında Su reyya Paşa çiftliğinden satın alınacak bir miktar arazinin de bu işe elverişli olduğu bize bildirilmişti. Bu maksatla çiftliği görmek istediğimizi Süreyya Paşaya bildirdik. Merhum bizi burada karşıladı. Kendisi ile tanıştık. Çiftliği gezdik. Bu saha bir sanatoryom için pek uygun bulundu. Süreyya Paşa ile olan konuşmalarımızda kendisinin pek hayırsever, hamiyetli ve vatanperver bir zat olduğunu, aynı zamanda bu çiftliğe ailevi hatıralarla pek bağlı bulunduğunu gördüm.

Rahmetli Süreyya Paşadan üzerinde bir işçi sanatoryomu kurmak üzere bu ifçtliği İşçi Sigortaları Kurumuna ba­ğışlamasını rica ettim. Kurulacak sanatoryoma ismini vereceğimizi ve bir heykelini dikeceğimizi bildirdim. Ce­vaplarını ertesi gün vermelerini rica ettim.

Muhterem Süreyya Paşa bir gün son­ra cevabını verdi ve çiftliğini üzerinde sanatoryom yapılmak üzere İşçi Si­gortaları Kurumuna bağışladığını bil­dirdi. Muhterem refikaları hanımefen­di ve evlâtları da paşanın bu kararma büyük bir sevinçle katıldılar.

Şimdi karşısında bulunduğumuz bu muhteşem eserin arazisi böylece bir teberru ve hamiyet eseri olarak kuru­ma intikal etti ve eserin kuruluş baş­langıcı böyle oldu.

Bu muhteşem esere rahmetli Süreyya Paşanın ismi verilmiştir. Heykeli de dikilecektir.

Kazandıkları servetlerin bir kısmını milletin umumi istifadesine   gelecek nesillerin maddi ve manevî olarak fay dalanacakları mevzulara bağışlaması­nı bilen insanların cemiyeti medenî ve ileri bir cemiyettir. Nitekim hamiyetli varlıklı Türkler, tarihimizin her dev­resinde geniş vakıflar tesis etmişler, büyük bağışlarda bulunmuşlardır. Bu suretle kurulan sayısız camiler, hastahaneler, dispanserler, imarethane­ler, sebiller, çeşmeler, yurtlar, mektep­ler Türk cemiyetinin, Türk varlığının yüzlerce ve yüzlerce yıldanberi temel­lerini teşkil eden müesseseler arasın­da bulunmaktadır.

Bu fâni âlemde ve bu gök kubbe al­tında sadece bir hoş seda bırakmakla yetinmiyerek ismini büyük olan ser­veti gibi, zengin olan ruhunu da fay­dalı, bir eserle ebedîleştiren insanlara ne mutlu.

İyi iş adamı, iyi insan ve hamiyetli bir vatandaş olan merhum Süreyya Paşanın bağışlamış olduğu bu büyük çiftlik ortasında meydana getirilen bu güzel eserle her zaman iftihar edile­cektir.

Hükümetimiz eserin mükemmel bir şe­kilde meydana getirilmesi için pek büyük gayretler sarfetmiştir. Müesse­se Türk işçisine lâyık vasfını taşı­maktadır.   

Güzel İstanbulun bu mutena köşesini yeni bir sağlık ve imar âbidesi hâlinde süslenen bu müessesenin işçi vatandaş larımıza ve milletimize hayırlı olma­sını candan temenni ederim.»

Müteakiben hazır bulunanların sü­rekli alkışları arasında Reisicumhur Celâl Bayar tarafından sanatoryumun kapısındaki kordelâ kesilerek bina hizmete açılmış ve davetliler tarafın­dan gezilmiştir.

16 Temmuz 1957

 Adana :

Memleketimizde hızla gelişmekte olan yol dâvasında, bir hamle daha göze alınmış ve Toros sıra dağlarında meş­hur Gülek boğazından geçen Adana Ankara şosesinin 40 kilometre kısaltılarak ve güzergâhı değiştirilerek 30 metre genişlikte yeni bir yolun inşası için faaliyete geçilmiştir.

Asgarî 80 kilometre sür'atle müsait, daha emniyetli, turistik bakımdan da­ha cazip ve her 50 kilometresinde bir turist oteli bulunacak olan yeni Toros ŞGsesi beheri 15 metre genişlikte geliş gidiş yollarını ihtiva edecek ve Çafcıt vadisine Adana  Mersin asfaltı ile birleşecektir.

Bu yeni yolun etüdlerini kolaylaştır­mak için Ulukışlada kurulan şantiye servis yolunun açılmasına başlanmış­tır.

Adanada asker hastahanesi yanından ve Seyhan barajının sol sahilinden ge­çerek saha üzerinden Karapmara ya­hut Kapuz'a çıkacak olan yeni yol baştanbaşa Çakıt suyunu takip ederek Ulukışlaya varacak ve böylece' memle­ketimizde en yeni ve tam mânasiyle Avrupai, modern bir dağ yolu açılmış olacaktır. Bu yeni yolun açılmasını müteakip, tarihî Gülek "boğazı ile be­raber şimdiki Toros yolu hizmet süre­sini artık kapamış olacaktır.

Yeni Toros yolunun inşasına başlanır­ken şimdiki yol iki sene müddetle tra­fiğe kapatılacak ve Adana  Ankara yolculuğu Adana  Mersin  Silifke Mut üzerinden yapılacaktır.

Mersin  Silifke  Mut yolu da en ye­ni şoselerimizden olmakla beraber kısmen sahili takip etmekte ve kıs­men yüksek çam ormanlarından geç­mektedir. Mersinden Silifkeye kadar baştanbaşa asfalt olan bu yeni ve gayet geniş yol bir müddet evvel hiz­mete açılmış bulunmaktadır.

Yeni açılacak Toros yolunun en yük­sek noktası 1400 metreyi bulacaktır.

 Ankara :

Ziraat Vekâletimizin davetlisi olarak memleketimizi ziyaret etmekte olan F.A.O. Umum Müdürü Dr. B.R. Sen, bugün saat 9.30'da Riyaseticumhur defteri mahsusunu imzalamış, mütea­kiben AnıtKabre bir çelenk koyarak saygı duruşunda bulunmuştur.

Öğleden evvel Ziraat Vekili Esat Budakoğlu'nu makamında ziyaret eden Dr. B.R. Sen, müteakiben Hariciye ve Maarif Vekâletlerine giderek temas­larda bulunmuş, öğleden sonra Arke­oloji müzesini gezmiş, daha sonra An­kara Üniversitesi Rektörünü ziyaret etmiş ve bu arada Ziraat ve Veteriner Fakültelerinde incelemeler yapmıştır.

 Ankara :

Fransaya resmî bir ziyaretten sonra dün gece yurda dönmüş olan Ziraat Vekili Esat Budakoğlu, seyahat inti­baları hakkında şu beyanatta bulun­muştur :

«Fransa Ziraat Nezaretinin resmî da­vetlisi olarak Fransa'ya yapmış oldu­ğumuz seyahatten dün gece büyük memnuniyet içinde dönmüş bulunuyo­ruz.

Bu seyahatin gayesini "bir cümle ile izah etmek istersek, hükümetimizle Fransa hükümeti arasında ananevi dostluğumuzu ziraî sahada da geliş­tirmek ve teknik yardımlaşma mev­zuunu da verimli ve devamlı bir ne­ticeye ulaştırmak maksadına matuf­tur diyebiliriz.

Yaptığımız 15 günlük tetkik ve etüdgezisinde, ziraî tatbikat, entansif hay­vancılık ve bilhassa ziraî müessesele­rin, teşkilâtın ve araştırma merkez­lerinin çalışmaları üzerinde durduk. İncelemelerimizde bu çalışmaların müsbet neticelerinin çiftçiye intikal ettirilme şekillerini hakikaten entere­san bulduk. Örnek çiftçi ve çiftlik ça­lışmaları, ziraat, orman, hayvancılık kolları ilemerkez araştırma enstitü­leri arasındaki ahenkli çalışma ve bü­tün mevzularda tatbikat sahalarında­ki numune mesailer nazarı dikkatimizi çekti. Bu arada Ron nehri üzerinden alınacak sulama kanal inşaat sahala­rını da gezdik. Bu hususta ilgililerin verdikleri geniş ve faydalı izahatı dinledik.

Fransa ziraî sahada büyük ilerleme kaydeden memleketlerden birisidir. Son zamanlarda araştırma mevzuunda daha geniş tatbikî çalışmalara başla­mıştır.

İklim, halkın hususiyeti ve tatbikat sahalarının özellikleri bakımından memleketimizle birçok müşabehetler arzeden Fransada, ziraat, orman, hayhancıhk, toprak ıslâhı ve sulama ba­kımından bizim için hakikaten örnek olabilecek ve istifade edilebilecek bir çok müterakki çalışmaları mahallen görmek ve faydalanmak imkânını el­de ettik.

Bu arada Fransa hükümeti ve teknik yardım teşkilâtının memleketimiz için her türlü yardımı yapmak hususun­daki samimî teklifine de şükranla işa­ret etmek isterim.

Sözlerimi bitirirken şunu da belirt­mek isterim ki, temeli çok' eski za­manlarda atılan Türk _ Fransız dost­luğunun icaplarını aşan bir misafir­perverlikle karşılandık. Çok eski ve kıymetli dostluk.izlerinin bugün daha da kuvvetlenmiş bir hale geldiğini görmenin bahtiyarlığını yakinen mü­şahede eyledik.

Bizlere gösterilen büyük nezaket, sev­gi ve misafirperverliklerinden dolayı Fransa hükümetine kalbî teşekkürle­rimi ifade etmeyi de zevkli bir vazife telâkki etmekteyim.»

17 Temmuz 1957

 Ankara :

İstanbuldâ münteşir bir yazetenin 12 Temmuz 1957 tarihli sayısında, İngil­tere Hariciye Nezareti sözcüsünün Kıbrıs meselesi hakkında bir beyanat­ta bulunduğu bildirilmiştir.

Anadolu Ajansı, İngiltere Hariciye Ne­zareti sözcüsü tarafından böyle bir beyanat yapılmamış olduğunu beyana mezundur.

 Ankara :

Memlekette girişilen imar hamlelerijain sağladığı yeni imkânlardan faydalanan Devle i Demiryolları İdaresi Ankarada Güvercin mevkiinde büyük işletme tesisleri ile bir demiryolu si­tesi kurmak üzere faaliyete geçmiştir.

Büyük şehirlerde yolcu garları ile triyaj ve marşandiz garlarının ayrı ayrı yerlerde tesis edilmesi, modern şehirci­liğin esaslı prensiplerinden sayılır. Bu hizmetler Ankarada hâlen Gar saha­sında ifa edilmektedir. Ayrıca motor ateîyesi, motorlu tren deposu ve ma­ğaza teşkilâtına ait binaların da aynı sahada bulunması sebebiyle, yolcu ve marşandiz katarlarına ait hizmetlerin yapılmasında daha bugünden büyük müşkülât başgöstermektedir. Demir­yollarının müstakbel inkişafı, göz önüne alınırsa müşkülâtın daha da artacağı tabiîdir.

Güvercin'de kurulacak yeni gar, bu­harlı lokomotif ve motorlu tren de­poları ile anbar ve antrepolar, yük vagonları tiryaj kısmı dahil büyük bir yük garını, motor atelyesi ile malzeme mağazalarını ihtiva edecek 1 milyon metre kareden fazla bir saha üzerine inşa olunacak ve 60 milyon liraya mal olacaktır.

Bu tesislerden mağazalarla müştemi­lâtına ait birinci kısmının hazırlıkları tamamlanmış, bu kısım ihaleye çıka­rılmıştır. Motorlu tren deposunu da ihtiva eden ikinci kısım 1958 de iha­leye çıkarılacak, 1959 da işletmeye açılacaktır. Mütebaki işler, 1964 sene­sine kadar tamamen ikmal edilmiş bu­lunacaktır.

Şimdiki yolcu garı hâlen bulunduğu yerde kalacak, fakat münhasıran yolcu trenlerine ve yolcu muamelele­rine tahsis edilecektir.

Yeni tesisler hizmete girdikten sonra şehrin merkezinde hâlen 150 bin met­re karelik bir saha kaplayan bugünkü tesisler tamamen kaldırılacak, boşala­cak saha ise sür'atle inkişaf eden baş­şehrimizin imarına tahsis edilecektir.

Yeni eşya garı sahasına mücavir ola­rak bir de demiryolu sitesi kurula­caktır.

Devlet demiryolları mevzuatına göre, kendilerine hizmet evi tahsis edile­cek personel işin inşa ettirilecek blok lojmanların fazlası, normal banka şartları dahilinde ve anahtar teslimi tarihinden başlıyacak uzun vadeli tak­sitlerle personele devredilecektir.

Demiryolu personelini her bakımdan terfih için girişilen faaliyetler arasında yer alan bu sosyal teşebbüs saye­sinde, okulları, pazarları ve sinema­ları ile tamamen modern bir demir­yolu sitesi vücut bulacaktır.

Bu siteleri, İstanbul ve İzmir gibi bü­yük şehirlerimizde kurulacak diğer benzerleri takiD edecektir.

19 Temmuz 1957

 Ankara :

Türk ordusunun şerefli saflarında fe­ragat ve fedakârlıkla hizmet ettikten sonra bu yıl emekliye ayrılan general ve subaylar şerefine Kara Harp Oku­lunda bu sabah saat ll'de merasim yapılmıştır.

Merasimde mebuslar, Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi Orgeneral İsmail Hak­kı Tunaboylu, kuvvet kumandanları, generaller, yüksek rütbeli subaylar ve davetlilerle basın mensupları hazır bulunmuşlardır.

Toplantı, mazereti dolayısiyle bu tö­rende hazır bulunamayan Devle i, Veki­li ve Millî Müdafaa Vekâleti Vekili Se­mi Ergin'in şu mesajı ile açılmıştır.

«Cumhuriyet ordusunun, muvazsaf su­baylık devrini 1957 yılında şerefli bir meslek hayatı ile tamamlayarak si­lâhlı kuvvetlerimizin muvazzaf kadro­larından ayrılan değerli general ve subaylarımızı saygı ve muhabbetle se­lâmlarım. Fâni ömürler için hayat mücadelesinde bbyle bir güne sağlık ve vicdan huzuru İle, ak alınla ulaşa­bilmek büyük bir ideale kavuşmaktır. Bu bakımdan vâsıl olduğunuz saadet ve bahtiyarlığınızı tebrik ederim.

Çoğunuzun çocuk yaşlarında katıldı­ğınız feyiz ve irfan aldığınız, feyiz ve irfan verdiğiniz Türk ordusu sizlere minnettardır.

Türk silâhlı kuvvetlerinde mesleğin çetin şartlarını, bütün bir gençlik ve olgunluk çağlarınızı harcıyarak yendi­niz. Ordu hayatının feragat ve feda­kârlık isteyen çalışmalarında alın teri ve bir çoklarınız kan dökerek, bilgi ve tecrübelerinizi tatbik ve her türlü yeterliklerinizi isbat ederek her defasında hak ettiğiniz müteselsil rütbe­lerinizle çeşitli hizmet ve kumanda mevkilerinde vazife, mes'uliyetler de­ruhte ettiniz. Şimdi artık ordudaki, meslek hayatınızın, idealler dolu ve vazifeyi namus sayan orduya katılır­ken yaptığınız yeminden zerre kadar şaşmayan dürüst ve fedakârlıklarla dolu hummalı faaliyetlerinizin acı ve tatlı hâtıralarını hazinei vicdanınız­da tasarruf hakkına sahip bulunuyor­sunuz.

Arkadaşlarım, kendinizi kisve değiş­tirmekle şanlı ordumuzdan ayrı say­mamalısınız. Bildiğiniz gibi memlekete hizmet içi yaş hadleri nihayet bir ka­nun formalitesidir. Türk silâhlı kuv­vetleri barışta esirgemiyeceğiniz ma­nevî faaliyetlerinizle genç nesiller indindeki şeref ve itibarını bekliyebilecek, seferde de lüzumunda üstün va­sıflı varlıklarınızdan bilfiil hizmet is­teyerek istifade edecektir.

Buna göre müteakip hayatınızın bir uzlet ve itikâf hayatı olmıyarak yine ordu hayatını ve neşriyatını yakından takip edebilecek bir vüs'atte olmasını temenni ederim.

Şereflerle dolu meslek hayatınız, şe­reflerle ve saadetlerle payidar olsun.

Hepinize elemsiz, kedersiz uzun ömür­ler diler, hayranlıklarımı tekrarlarken Cumhuriyet ordusu adına şükranları­mı sunarım.»

Devlet Vekili ve Millî Müdafaa Vekâ­leti Vekili Semi Erginin mesajı okun­duktan sonra emekli generaller, yük­sek rütbeli subaylar ve davetliler Harp Okulunun şeref salonunda toplanmış­lar, eski hâtıralar canlandırılarak sa­mimî hasbıhallerde bulunmuşlardır.

 İstanbul :

Mısır sınaî mamulleri ve' ziraî mah­sulleri sergisi dolayısiyle Mısır hükü­metinin daveti üzerine Kahireye git­miş bulunan İktisat ve Ticaret Ve­kili Abdullah Aker ve beraberindeki heyet, bugün saat 12,20'de İstanbula avdet etmiştir.

Başvekil Adnan Menderes, Amerikan İstiklâl Bayramımünasebetiyle Başkan Eisenlıower'e şu telgrafı gönder­miştir :

«Birleşik Amerikanın istiklâl günü yıl dönümü münasebetiyle zâtı devletini­ze en iyi temennilerimi ve çok samimî tebriklerimi takdim ederim.

Bu mes'ut günde, hür dünya camiası­na mensup bütün milletler Amerikan halkının hürriyet ve adalet prensip­lerini müdafaa etmek suretiyle dana iyi bir dünyanın teessüsü için sarfetrnekte olduğu devamlı ve menfaatten âri. gayretleri büyük bir minnettarlık­la yâd etmektedirler.

Aynı prensiplerle mütehalli olan Türk milleti büyük dost ve müttefiki Bir­leşik Amerika ile bu asil gayenin ta­hakkuku yolunda işbirliği yapmağa her zaman amadedir.»

Birleşik Amerika Reisicumhuru Eisenhower, Başvekil Adnan Menderese şe şu cevabı vermiştir ;

«Amerikanın İstiklâl Bayramı müna­sebetiyle göndermiş olduğunuz nâzik mesaja çok teşekkürler ederim. Ame­rikan milleti Türk milletinin izhar etmiş olduğu iyi temenniler karşısın­da büyük bir minnettarlık duymak­tadır.»

 İstanbul :

Tek basma 5 milyar kilovat saat ener­ji istihsâl edecek olan muazzam Ke­ban barajı ile İstanbul Boğazının iki sahilini birbirine bağlıyacak olan bü­yük asma köprünün inşasına ait iki protokol, bugün Öğleden sonra Vilâ­yette Dahiliye Vekili Dr. Namık Ge­dik ve Nafia Vekili ve Hariciye Ve­kâleti Vekili Ethem Menderes'in huzurlarıyla iki Fransız ve bir Türk şir­ketiyle imzalanmıştır.

Bu protokolları hükümetimiz adına Maliye Müsteşarı Said Naci Ergin, Na­fia Müsteşarı Daniş Koper, sanayi Ve­kâleti enerji dairesi reisi Tevfik Fik­ret Süer, Devlet Karayolları Umum Müdürü Orhan Mersinli ve Devlet Su İşleri Umum Müdürü Süleyman De­mire!, Compagnie Française d'En Treprise Baudin  Chateauneuf ve Rar Türk Limited Şirketi adlarına da Başkan L. J. Dubois, Başkan Chadensor, İsmail Ağar ve Ziyaettin Ekeman im­zalamışlardır.

Bu protokollar gereğince, hükümetimisçe müşavir firmalarla birlikte ha­zırlanacak olan projeler üzerinden üç ay zarfında mukaveleler imzalanacak ve derhal inşaata başlanacaktır. Proi okulları imzalayacak şirketler hâlen memleketimizde demir köprü ve ke­mer barajlarını inşa etmekte olan fir­ma] ardır.

Protokollarm imzasını müteakip Ma­liye Müsteşarı Said Naci Ergin şu ko­nuşmayı yapmıştır

«Haleti memleketimizde demir köprü ve kemer barajlarını muvaffakiyetle inşa etmekte olan Compagnie Fran­çaise d'Entreprise, Baudin  Chateau­neuf ve Rar Türk Limited Sosyetesi ile iki protokol imzalamış bulunuyo­ruz.

Bu protokollardan birisi Fırat nehri üzerinde Elâzığa takriben 100 kilomet­re mesafedeki Keban Barajının diğeri de İstanbulda Boğaziçinde yapılacak olan büyük, asma köprünün inşasına taalluk etmektedir.

Bu iki protokolün mevzuuna giren iş­lere kısa bir göz atılırsa bu işlerin yalnız memleketimiz bakımından de­ğil, dünya çapında ehemmiyeti bu­lunduğunu fark etmem eğe imkân yok­tur.

1950 yılında enerji istihsâlimiz 800 mil yon kilovat saat idi. Bugün inşa edil­mekte olan termik ve idrolik santral­lerle bu istihsâl 3,5 milyar kilovat saa­te doğru yükselmektedir.

Keban barajı ikmâl edildiği zaman tek başına 5 milyar kilovat saat enerji is­tihsâl edecektir. Bunun ne muazzam bir teşebbüs olduğunu şöylece ifade etmek mümkündür. Fakat işin ehem­miyeti bundan da ibaret değildir, ta­biî şartları bakımından dünyanın pek nâdis bölgelerinde tesadüf edilen bü­yük ve kıymetli vasıfları dolayısiyle Keban barajında istihsâl edilecek elek triğin maliyet fiatı fevkalâde ucuz ola­cak ve memleketimizde yepyeni bir sa­nayiin kurulması imkânını sağlıyacaktır. Böylece tasfiye etmeden satmağa mecbur olduğumuz bir çok ma­denlerimizin en müsait şarjlarla kıy­metlendirilmesi de dahil iktisadî ba­kımdan büyük faideler elde edeceğiz.

Avrupa ile Asya kıt'asını yekdiğerine bağlıyacak olan büyük Boğaziçi asma köprüsünün ehemmiyetini izaha bile lüzum görmüyorum. Yalnız, bugün dünya yüzünde iki kıt'ayı yekdiğerine bağlayacak başka bir köprü olmadığı­na işaret etmek isterim.

İstanbulun trafiği Anadolu ile Trak­ya yollarının birbirine bağlanması ve benzeri millî ihtiyaçlarıımızı karşıla­ma bakımından köprünün ehemmiyeti yambaşmda bunun beynelmilel Av­rupa yollan şebekesinin ve Bağdat Paktı memleketleri beynelmilel yollar şebekesinin bir cüz'Ü olduğunu ve bu iki fevkalâde ehemmiyetli şebekeyi birbirine bağlayacağını ifade etmek isterim.

Hef iki teşebbüsün memleketimiz için çok hayırlı olacağına inanıyoruz.»

Maliye Müsteşarının bu konuşmasına cevap veren Fransız firmaları mümes­sili L. J. Dubout, Türkiyenin Fransız dostlarına gösterdiği itimat ve tevec­cühten dolayı Türk hükümetine teşek­kürlerini bildirmiş, son müzakerelerde tam itimat ve iyi niyet havası içinde başarılan işlerden ve varılan müsbet neticelerden dolayı büyük memnunlu­ğunu ifade etmiş, kanunlar ve muka­vele çerçevesi dahilinde gösterilen te­veccüh, alâka ve itimada lâyık olduk­larını isbattan tam bir zevk alacakla­rını kaydeylemiş ve Türk hükümetine firmalar adına şükranlarını arzetmiştir.

Protokollarm imzasını ve konuşmala­rı müteakip karşılıklı tebrikler ve muvaffakiyetler temennileri teati olunmuş ve gazetecilerin de iştirak et­tiği imza töreni böylece sona ermiş­tir.

 İstanbul :

Emlâk ve Kredi Bankası tarafından Baruthanede tesis edilen 10.000 kişilik plaj tesisleri bugün merasimle açıl­mıştır. Vali ve Belediye Reis Vekili Kemal Hadımlı, Ordu Müfettişi Orgeneral Nazmi Ataç, Vilâyet ve Belediye Meclisi azaları, matbuat mümessilleri ve kalabalık bir kitle teşkil eden Ba­kırköy ve civarı halkının hazır bu­lunduğu bu merasimde Banka Umum Müdürü Medenî Berk, aşağıdaki ko­nuşması ile tesisler hakkında izahat vermiştir :

«Türkiye Emlâk Kredi Bankası, eski Baruthane mevkiinde inşasına başla­dığı modern şehrin sahil tesislerini bugün birinci plajı ile sayın İstanbul halkının hizmetine arzetmektedir.

Eski Baruthane semtinde kurulmasına başlanan bu yeni ve güzel sahil şeh­rimizin imar plânları hazırlanmış ve birinci kısma ait bina projeleri ve he­sapları tamamlanmış olup bir iki ay İçinde inşaata başlanacaktır.

Mesken olarak 12.000 lojmanı ihtiva edecek ve hükümet binası, içtimaî ve kültürel tesislerle çarşıları bulunacak bu şehirde 60.000 vatandaşımız yerle­şecektir.

Şehrin yalnız mesken binalarının in­şası için 750,000.000 lira sarîedilecek

tir.

Eski Baruthanede kurulacak şehri, sahil tesislerinden ayıran ve Sirkeci­den Filorya'ya kadar uzanan ve arazimizdeki uzunluğu 2,5 kilometreyi bu­lan 30 metre genişliğinde büyük bir yol ayırmaktadır. Bu yola ait toprak işlerinin yüzde 85'i tamamlanmış olup iş bu sene sonunda bitirilecektir. Yo­lun inşası için takriben 4.793.000 lira sarfedilecektir.

Baruthanede kurulan yeni şehrin sa­hil tesislerinin üzerinde bulunacağı sahanın deniz kenarından yola kadar mesafesi 200 metre ve uzunluğu da 2,5 kilometredir. Bu suretle tesislerin bu­lunacağı saha 50 hektardır.

Yıllarca İsıanbul halkının İçine gire­mediği ve sokulamadığı bu güzel ve şirin araziden eski fabrika harabeleri kaldırılmış ve şirin bir plaj hâline ge­tirilmiş bulunuyor.

Bu güzel eser aziz İstanbulluların em­rine ve hizmetine tamamen serbest olarak açılmış bulunuyor.

Bugün hizmete giren plajlarımızın kapasitesi 10.000 kişiliktir. Gelecek sene yapılacak ilâvelerle Baruthanede kurulacak umumî plajlarımızdan 30 bin vatandaşımız istifade edebilecek­tir. Plaj m uzunluğu 300 metredir. 344 mermer kabin ve 1152 dolabı mev­cuttur. Gelecek yıl 50 aile kabini ve iki katlı bir lokanta ilâve edilecek, plaj kısmına da yeni tesisleriyle iki misli büyüklüğünde 600 metrelik yeni bir plaj daha eklenecektir.

Bugünkü plajın proje ve detayları Türkiye Emlâk Kredi Bankası Barut­hane mimarî, büro tarafından hazır­lanmış, inşaatı Türkiye Emlâk Kredi Bankasının (Türkiye İnşaat ve Mal­zeme Limited Şirketi) tarafından Türk usta ve işçilerine üç ayda tamamlat­tır ılmıştır.

Bugünkü plaj bankaya 2.400.000 liraya mal olnvuştur.

İstanbulun en güzel semtlerinden biri olan Marmara kıyısındaki eski Barut­hane harabeleri yerine yükselecek bu güzel şehri mes'ut bir belde olarak memleketimize kazandıran değerli Başvekilimize bu şerefli vazifeyi bize vermiş olduklarından dolayı şükran­larımı arzederim.

Türkiye Emlâk Kredi Bankası ileri memleketlerde kurulan modern şehir­lerden aldığı bilgi ve ilhamla genç, değerli Türk mimar ve mühendisleri­ne yepyeni ve mükemmel bir şehir kurma kudretini hazırlamış bulunu­yor. Yıllarca övünülecek, anılacak bu güzel işi değerli arkadaşlarımın ba­şaracağından eminim. Türkiye Emlâk Kredi Bankası bu güzel şehri kurma­ya yetecek malî imkânları ve teknik malzeme ve İhtiyacının büyük bir kıs­mını yurt içinden temin etmek su­retiyle hazırlamış bulunuyor. Şimdi­ye kadar bizlere tevdi edilmiş her işte olduğu gibi temiz ve memnuniyet ve­rici bir netice İle Baruthane işini de tamarnhyacağımıza inanıyorum.

Bu güzel sahil tesislerinin aziz İstan­bullulara sağlık, neşe ve hayat kayna­ğı olmasını dileyerek sayın Valimiz­den açmasını rica ediyorum.»

Umum Müdürden sonra İstanbul Vali ve Belediye Reis Vekili Kemal Hadmılı bu tesisin inşasına hizmet eden Em­lâk ve Kredi Bankasına İstanbullular namına teşekkür etmiş ve müessese­nin güzel İsbanbula ve onun muhte­rem halkına uğurlu olması temennisi ile tesisi açmıştır.

Bunu müteakip bu modern tesis baş­tan aşağı gezilmiş ve halk plajdan is­tifadeye başlamıştır.

 İstanbul :

Bugün saat 12.20'de uçakla Mısırdan şehrimize dönmüş bulunan. Ticaret Vekili Abdullah Aker, kendisiyle gö­rüşen bir muhabirimize şu beyanatta bulunmuştur :

«Heyetimizin Mısırı ziyareti her iki memleket bakımından memnuniyet verici oldu. Mısırda bulunduğumuz müddet zarfında heyetimize tahmin­lerin fevkinde bir hüsnükabul ve alâ­ka gösterildi. Memleketimizle Mısır arasında esasen ticari bir anlaşma mevcut bulunuyordu. Ancak anlaşma­nın 900 bin dolar civarında bir kredi marjı bulunması bazı müşküller mey­dana getirmekteydi. Bu miktar aşıldı­ğı takdirde fazla olan kısmın dolarla tediyesi mecburiyeti vardı. Bu sebep­ten dolayı her iki memleketin bu kre­di marjını aşmamak imkânlarını araması ticari münasebetleri tahdit etmiş bulunuyordu. Yeni yaptığımız anlaşma ile bu kredi marjını 2 mil­yon dolara iblâğ ettik. Bu mikdar aşıldığı takdirde ise fazla olan kısmı malla Ödenecektir.

Ayrıca dün Mısır Reisicumhuru Abdünnâsır ile görüştük. Bu memnuni­yet verici karşılaşmanın da iki mem­leket arasındaki dostluk bağlarının inkişafı ve takviyesi bakımından mü­him bir fayda sağlamış olduğuna kani bulunuyoruz.

20 Temmuz 1957

 Ankara :

Memleketimizin son günlerde mâruz kaldığı sel, yangın gibi âfet ve felâ­ketler dolayısiyle Kızılay Cemiyeti Umumî Merkezi tarafından muhtelif mmtakalara âcil yardımlar yapılmış­tır. Bu cümleden, olmak üzere son birhafta zarfında yapılan yardımlar şu­dur :

Kayseri'nin merkez ve kazalarında vu­kua gelen sel dolayısı ile 75 aileye 10.500 lira, nakit, 75 çadır, Gümüş­hane vilâyetinin Kale nahiyesinde sel felâketzedelerine 2300 lira nakit, Div­riği'de sel felâketzedelerine yardım için kaymakamlık emrine 10.000 lira, Ayaş kazasının Güdül nahiyesine bağlı Akçakİse köyü sel felâketzedelerine 1.450 lira nakit 500 kilo çivi, Ilgın ka­zasının Balkı köyünde sel felâketzede­si 7 aile için 1050 lira, Alucra kazası­nın Koman ve Arduç köyünde sel fe­lâketzedesi 42 aileye 8400 lira nakit, 53 battaniye ve 50 çadır, Kargı kaza­sının Vahşilli köyünde yangın felâket­zedesi 55 aileye âcil yardım olarak 5500 lira, 55 çadır, 1G0 battaniye, 100 kat çamaşır, İlgaz kazasının Yukarıbozan köyünde evleri yanan 17 aileye âcil yardım olarak 1700 lira, 17 çadır, süttozu ve peynir, Araç kazasının Dobrak köyünde yangın felâketzedesi 16 aileye 3100 lira nakit, 100 battani­ye, 100 kat çamaşır, 50 kilo peynir, 30 adet çadır, Denizli vilâyetinin merkez ve köylerindeki sel felâketzedelerine 2000 lira nakit, Ayaş kazasında sel fe­lâketine mâruz kalan vatandaşlara 4000 lira nakit, 12 teneke peynir, 100 kat çamaşır, 75 yelek ve 50 entari, 75 ceket, Konya Ereğlisi sel felâketzede­lerine de 17.000 lira nakdî yardım ya­pılmıştır.

 Bolu :

Ankara  İsatnbul devlet yolu üzerin­de, Bolu'nun Ayrılıkçeşme mevkiinde Shell müessesesi ile Bolunun müteşeb­bis adamlarından Mehmet İnalm müş­terek gayretlerile inşa edilen Motel, bugün Bolu mebuslarının, Bolu Vali­sinin, Basın  Yayın ve Turizm Umum Müdür Muavininin Ankara ve İstan­bul Basın Temsilcilerinin hazır bulun­dukları bir merasimle turistlerin hiz­metine açılmıştır.

Modern turizmin ve bilhassa otomobil turizminin bugün Avrupa ve Amerikada motorlu vasıtalarla seyahat eden turistler için çok lüzumlu gördüğü motellerin, yalnız memleketimizde de­ğil, bütün Ortadoğuda  ilk  numunesi olarak açılan bu müessese ilk günden itibaren turistlerin büyük rağbetine mazhar olmuştur.

 İstanbul :

Mısıra yapmış olduğu seyahatten dün avdet etmiş olan Ticaret Vekili Ab­dullah Aker bugün saat 17'de Park Otelinde bir basın toplantısı tertip et­miştir. Hariciye Vekâleti Umumî Kâ­tibi Büyükelçi Melih Esenbelin de bu­lunduğu bu toplantıda Ticaret Veki­limiz Mısıra yapmış olduğu seyahat hakkında şu izahatı vermiştir ;

«Malûmunuz olduğu üzere Mısır da kendi istihsallerine ait bir fuar tanzim etmişlerdi. Bu fuara Akdeniz havzası memleketleri ile diğer arzu ettikleri memleketleri de çağırmışlardı. Bu arada Türkiye de davet edilmişti. Bu davete gene malûmunuz olduğu üzere riyasetimdeki bir heyetle icabet ettik. Mısırlılar hususî sektörle temas etmek arzusunu da izhar etmiş oldukların­dan Mısır hükümetinin bu arzusunu yerine getirmek için hususî sektör na­mına Türkiye Ticaret Odaları, Sanayi Odaları ve borsaları birliği Reisi Üzeyir Avunduk, heyetimize dahil olmuş'tu. İşin ehemmiyeti zaviyesinden Ha­riciye Umum Müdürlerinden Oğuz Görkmen ve dış ticaret dairesi Reisi Süleyman Çeşmebaşı da heyete da­hildirler. Ayın onunda hareket ettik. Bir gün Lübnanda kaldık ve Lübnan Başvekili ve Ticaret Vekili ile temas­lar yaptık. Orada da büyük bir alâka gördük. 12 Temmuz sabahı Kahireye vâsıl olduk. Bizleri hava alanında Mı­sır İktisat ve Ticaret Nazırı, Müsteşarı, Müsteşar muavinleri, daire umum mü­dürleri ve kalabalık bir kütle karşıla­dı. Kahireye gelen ilk heyet bizdik. İlk heyet olarak gitmeyi de, zaten ken­dilerinin de arzularına uygun olarak evvelden düşünmüştük. Bizi ayın 12 sinde beklediklerini Ankarada iken ifade etmişlerdi. Mısır İktisat ve Tica­ret Nazırı bizi otelimize kadar getirdi. O akşam için hiç bir program yokken heyetimiz şerefine hususî bir davet yapıldı. Bu davette samimî hasbihalde bulunmak ve karşılıklı ticarî durumu­muzu görüşmek imkânı hâsıl oldu.

Mısırla aramızda bildiğiniz gibi bir ti­caret mukavelesi    mevcuttur.    Fakat

son zamanlarda karşılıklı ihracat ve ithalâtımız bir mikdar düşüklük arzediyordu. Görüşmemizde istihdaf edi­len gaye, düşmüş olan alış veriş hac­mini yükseltmek ve bilhassa 900 bin dolar civarında bulunan kredi marjı­nı dalıa yüksek seviyeye iblâğ eyle­mekti. Her iki memleket de borçlu va­ziyette kredi marjını aştığı takdirde bunu serbest dolarla ödemek mecbu­riyetinde kalacağı için bu mikdarı aş­mamağa dikkat ediyor ve bu hal iki memleketin ithalât ve ihracatında bir hayli sıkıntı yaratıyordu.

Kendilerine teklifimiz şu oldu: Tür­kiye her zaman Mısıra müteveccih ih­racatı dolayısiyle alacaklı vaziyette bulunmakta ve dolayısiyle de hükü­metiniz kredi marjı aşılır endişesi ile Türkiyeden mümkün olduğu kadar az mal mubayaa etmek politikasını takip etmektedir. Kredi marjı yüksel­diği takdirde hem Mısır muhtaç bu­lunduğu ithalâtı geniş mikyasta yap­mak imkânına sahip olacak, hem de biz Mısıra ihraç ettiğimiz malları lü­zumu kadar göndermek imkânlarını elde etmiş olacağız. Sizin bize mal gönderememeniz endişesini bertaraf etmek için iki veya üç milyon dolara çıkarılacak kredi marjından daha üs­tün olacak olan ithalâtımızı isteyece­ğimiz mallarla ödeyiniz, dedik. Hattâ vereceğiniz mallar olmasa büe biz ta­rafların muvafakati ile ve karşılıklı mutabakatla Mısırdan gayri üçüncü bir memleketin mallarını da sizden alır ve bunun için lisans veririz, de­dik.

Teklifimiz uzun bir tetkikten sonra hüsnü kabul gördü, kabul edildi. Mutad olan mektuplar da teati edildi.

Mısır hükümeti heyetimize diğer he­yetlere yapılabilen hüsnü kabulün çok üstünde bir hüsnükabul göstermiştir. Mısır İktisat ve Ticaret Nazırı Muhammed Ebu Busayir, Fuar dolayı­siyle binbir telâşı ve davetleri arasın­da heyetimizi hergün her an ve her yerde aradı ve bizimle beraber olmak­tan büyük bir zevk duydu. Bütün bu buluşmalarımızda ve karşılıklı temas­larımızda bizi en çok sevindirecek hâ­dise, Mısır idarecilerinin ve bizimle temas eden Mısır halkının cok büyük ve samimî kardeşlik hisleri ile meşbu oluşudur. Bilhassa Mısır matbuatı ay­rıca bir çok heyetlerin bulunmasına rağmen her gün heyetimizin temas­larına geniş sütunlar açmak ve bu haberleri müteaddit resimlerle ver­mek suretiyle bizi cidden bahtiyar et­miştir. Biz de her vesile ile Mısıra bir kardeş ülkeye gelmiş olduğumuzu ih­sas ve ifade ettik.

Ayın 14 ünde Mısır masnuatmı gös­teren Fuar açıldı. Diğer davetliler arasında biz de yerimizi almıştık. Fu­arı Reisicumhur Abdünnâsır açtı. Bü­tün Ticaret Vekilleri kendisine tak­dim olundu. Kendileri ile ilk karşılaş­mamız o gün oldu.

Mısır fuarı ziraate dayanan bir en­düstrinin fuarı idi. Mısırın çok şayanı dikkat bir kalkınma içinde olduğu müşahede ediliyordu. Aynı gün Mısır İktisat ve Ticaret Nazırına bu fuarda mevcut malzeme ile İzmir Enternas­yonal Fuarına iştirakleri hâlinde Mı­sırın bu kalkınmasını sadece buraya gelmiş olan halkın değil İzmiri ziya­ret edeceklerin de görebilmesi müm­kün olduğunu söyledik. Bu hususta yapacakları isteğin müsbet karşılana­cağını bildirdik. İktisat ve Ticaret Na­zırı bu nazik daveti tetkik edeceğini, imkân olursa İzmir Enternasyonal Fuarına iştirak edileceğini ifade etti.

Fuarın açılmasını takip eden gün Mı­sır hakkındaki intibalar imiz ı anlat­mak üzere bir radyo konuşması yap­mam istendi. Bu radyo konuşmamda Mısıra bir kardeş milletin mümessili olarak geldiğimi, Mısırda büyük bir kalkınmaya şahit olduğumu, burada büyük bir hüsnükabul gördüğümüzü, Mısırlılara Türk kardeşlerinin selâm­larını getirdiğimizi, bilmukabele Mısır­lı kardeşlerimizin selâmlarını Türkiyeye avdetimde büyüklerimize ve halkı­mıza iblâğ edeceğimi ifade ettim.

İki gün sonra, ilk geldiğimizde bildi­rilmiş olduğu gibi, Reisicumhur Ab­dünnâsır tarafından kabul edildik. Reisicumhur Abdünnâsır bizleri iki saat kadar yanında alakoydu. Türk heyetinin çok iyi bir hâtıra olarak saklayacağı bir görüşme yapıldı. Rei­sicumhur Abdünnâsır, birisi siyasî di

geri, iktisadî istiklâl olmak üzere iki gaye için mücadele ettiklerini ifade ettiler ve iktidara geldiklerinden bu yana ne düşündüklerini ve ne yaptık­larını telhis eylediler. Görüşme, bü­yük bir samimiyet havası içinde geç­ti, kendileri bizimle çok açık kalble konuştu. Türk heyetinin Mısırı ziya­retinden çok memnun olduğunu ifade etti. Ben de gerek Mısır halkının ve gerek hükümetinin ve bilhassa İktisat ve Ticaret Nazırının bizlere karşı gös­terdiği yakın alâkayı tebarüz ettire­rek bundan dolayı müteşekkir oldu­ğumu ifade eyledim. Reisicumhur Abdünnâsırm bütün suitefehlıümlerin zail olduğunu ve fuarın iyi bir baş­langıca vesile verdiğini ifade eylemiş olduğunu bilhassa zikre şayan bulu­rum. Bizi büyük bir nezaketle kapıya kadar teşyi etti. Münasebetlerimizin daha genişlemesine sağlam ve geniş esaslara istinat etmesine işaret olun­du, böylece Mısır Reisicumhurunun yanından ayrıldık.

Kahirede bir de matbuat toplantısı yaptık. Çok samimî surette görüştük. Mısır gazetecileri bizim bu vadide ne gibi bir hizmetimiz olabilir, diye sor­dular. Matbuat zemini hazırlayacaktır, siyaset adamlarının ayaklarına çarp­ması mümkün taşları ortadan kaldı­racaktır, dedim. Bu hususta Vekâleti­nizi almamış olmakla beraber, hisle­rinize tercüman olduğumdan emin bir halde, bizim matbuatımız daima üunu yapmıya hazırdır, diye ilâve ettim.»

Ticaret Vekili Abdullah Aker, daha sonra gazetecilerin sordukları sualleri cevaplandırmış ve bu arada iktisadî münasebetlerin iyileşmesinin siyasî münasebetler üzerinde müsbet tesir icra edip etmiyeceği hakkındaki bir suale cevap olarak şöyle demiştir :

«İktisadî münasebetleri elbette siyasî münasebetler takip eder. Benim sa­ham ticaret sahasıdır. Fakat siyasî münasebetlerin de şayanı memnuniyet bir şekilde ilerliyeceğine kanaat veren müşahedelerim olmuş bulunduğunu söyliyebilirim.»

 İstanbul :

Dün açılan büyük ve modern Barut­hane plajından sonra bugün de Floryada eski Haylâyf plajının yerine ye­niden ve modern şekilde inşa edilmiş olan plaj tesisleri, halkımızın hizme­tine açılmıştır.

Floryada hâlen mevcut eski Belediye plajı ile 230 kabinli ve 2500 dolaplı gazino plaj ilâve edilen bu yeni plaj­da 600 kabin ve 2000 dolap vardır. Ayrıca bütün modern istirahat, yıkan­ma, soyunma, ve giyinme, büfe, lokanta gibi tesisleri de tamamdır.

İstanbul halkının ve yazın İstanbula gelen vatandaşlarımızın denizden en rahat bir şekilde istifadelerini sağla­mak gayesini güden bu yeni Florya plaj tesisleri işlemekte olan diğer ikisi gibi bu sabahtan itibaren dolmuş ve böylece halkımızın büyük bir sıhhat ve istirahat ihtiyacı karşılanmıştır.

Bu hafta tatili başlangıcı öğleden sonra, bu sabahtan itibaren açılan 12.800 metre kare kum sahalı yeni plaj da dahil olmak üzere Turizm Bankası tarafından kurulan modern tesislerde 15000 kadar vatandaş ra­hatça denize girmiş, kum ve güneş banyosu almış, istirahat ve sıhhat kazanmıştır. Bu miktara Baruthane­deki modern plajdan istifade edenler dahil değildir. Baruthane tesisleri vasıtasiyle de bugün öğleden sonra 5000 den fazla vtaandaş denizden istifade etmiştir.

Floryadaki diğer plaj tesislerinin yi­ne Turizm Bankası tarafından inşası da büyük bir hızla devam etmekte­dir. Önümüzdeki ayın ilk haftasında 30 odalı gazinolu, kantinli hususî plajIı çarşılı ve hususî plâjlı kamp tesis­leri vatandaşlarımızın hizmetine açı­lacaktır.

Eski küçük aile plajı yerine yapılmak­ta olan 512 kabineli plaj da ağustos ayının sonlarına doğru vatandaşları­mızın istifadesine açılacaktır. «Flor­ya lüks oteli ile» «Küçük otel» gele­cek yaz başında hizmete girmiş ola­caktır.

 İzmir :

Millî Müdafaa Vekâleti İzmir Temsil Müdürlüğünden bildirilmiştir:

Türk askerî heyetinin İtalyaya yap­mış olduğu dostluk ziyaretini iade maksadiyle memleketimizde bulunan Korgeneral Matucci başkanlığındaki beş kişilik İtalyan askerî heyeti, bu­gün saat 11.45 te bir Türk askerî uça­ğı ile Erzurumdan İzmire gelmiştir. Misafir heyet, Cumaovası hava ala­nında ikinci yurt içi bölge kumanda­nı, İstihkâm Er Eğitim Tugayı Ku­mandanı, İtalyan konsolosluğu mü­messili, NATO nezdindeki İtalyan su­bayları ile yüksek rütbeli subaylar ta­rafından askerî merasimle karşılan­mıştır.

Saat 15 te Yurtiçi Bölge Kumandanını makamında ziyaret eden misafirler, akşam 20.30 da İkinci Yurtiçi bölge kumandanı tarafından şereflerine ve­rilen ziyafette hazır bulunmuşlardır.

 İstanbul :

Ankarada vazifesi başında ebediyete intikal eden değerli tıp üstadlarınıızdan Ankara Üniversitesi Tıp Fakülte­si Birinci Dahiliye Kliniği Profesörü Doktor Kâmil Sokullunun bu sabah Ankaradan getirilen nâşi Şişli cami­inde ikindi namazını müteakip ebedî istirahatgâhma tevdi edilmiştir.

Merhumun tabutu Şişli camii musal­la taşma konulduktan sonra iki aske­rî tıp talebesi, iki emniyet memuru ve iki inzibat eri tazim duruşunda bu­lunmuşlardır.

Gönderilen yüzü mütecaviz çelenk arasmda bilhassa Başvekil Adnan Men­deres, Devlet Vekili Emin Kalafat, Da­hiliye Vekili Dr. Namık Gedik, Nafia Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekili Ethem Menderes, Sanayi Vekili Samet Ağaoğlununkiler göze çarpmakta idi. İkindi namazını müteakip, kıymetli ilim adamımızın naaşı kendisini se­venlerin elleri üstünde cenaze araba­sına taşınmış ve ZIncirlikuyu kabris­tanına götürülerek göz yaşlan ara­sında ebedî istirahatgâhma tevdi edil­miştir.

Cenazede Devlet Vekili Emin Kalafat, Üniversiteler profesörleri, mülki ve askerî erkân, meslek arkadaşları, muh telif daire ve teşekküller temsilcileri, Askerî Tıbbiye Okulu ve Tıp Fakültesi talebeleri, bir polis müfrezesi ile bir piyade bölüğü bulunmuştur.

 İstanbul :

Dünya Kiliseler Birliği Türkiye mü­messili iken Eskişehir ve Gerze felâ­ketzedelerine temin ettiği büyük yar­dımlar dolayısiyle Kızılay Genel Mer­kezince Miss Joane Artunakal'a bu­gün saat 18 de altın bir madalya ve­rilmiştir.

Bu münasebetle Kızılay İstanbul Mü­dürlüğünce yapılan toplantıda seçkin bir davetli kitlesi hazır bulunmuştur.

Kızılay Reis Vekili Afyon Mebusu Riza Çerçel çok veciz bir konuşma ya­parak Miss Joane Artunkal'a altın madalya ve beratını vermiştir.

Miss Joane Artunkal teşekkür etmiş memlekete kendisi gibi hayır işlerinde çalışacak evlâtlar yetiştireceğini ve Kızılaym madalyası ile hizmetlerine bir mukabelede bulunduğundan büyük zevk duyduğunu ifade etmiştir.

21 Temmuz 1957

 İskenderun :

Kara kuvvetlerimize bağlı garnizon­larda incelemeler yapmak, ordumuzun iskân durumu ile meşgul olmak ve kış­la ve ordugâhları yerlerinde görmek gayesiyle bir tetkik gezisine çıkmış olan Devlet Vekili ve Millî Müdafaa Vekâleti Vekili Semi Ergin ve Adliye Vekili Prof. Hüseyin Avni Göktürk, beraberlerinde Erkânıharhiyei Umu­miye Reisi Orgeneral İsmail Hakkı Tunaboylu ile diğer Vekâlet mensup­ları olduğu halde bugün zırhlı tuga­yın Arsuz civarında tertiplediği atış tatbikatında hazır bulunmuşlardır.

Generallerin, yüksek rütbeli subayla­rın ve mülkî erkân ile binlerce Hatay­lının da hazır bulunduğu atış tatbika­tı başarılı geçmiş ve tatbikatı, tuga­yın sulardan geçiş talimleri takip et­miştir.

 İstanbul :

Sanayi Vekili Samed Ağaoğlu, sanayi İstanbulda imar hareketlerine mu­vazi olarak devam eden âbidelerimi­zin geniş çapta tamir ve restorasyo­nu faaliyeti cümlesinden olarak büyük Mimar Sinanın muhteşem eseri Süleymaniye Camii ve iki türbe, yedi medrese, Mektebi Sübyan, Darülşifa, İmaret, Taphane, Hamam ve 94 dük­kândan mürekkep iki çarşıdan müte­şekkil külliyesinin tamir ve tanzim işi­ne evvelâ camiden olmak üzere 15 ha­zirandan itibaren başlanmış bulun­maktadır.

Türk mimarisinin en büyük eserlerin­den biri ve belki de birincisi olan Süleymaniye külliyesi, 15501557 yılları arasında inşa edilmiştir. Bilhassa ca­mi içindeki tezyinat, Türk mimarisin­deki sadeliğin bir örneği iken, 1869 yı­lında ecnebi bir mimar nezaretinde yaptırılan tamir esnasında kesme taş lara sürülen koyu renk yağlı boyalar ve barok üslûptaki tezyinatla bu gü­zel mabet loş ve çirkin bir hale gir­mişti. Başlanılmış bulunan restoras­yon ameliyesinde evvelâ bu yanlış ve kusurlu tamirlerin, izalesine çalışıl­maktadır. Evvelce sürülmüş olan bo­yalar ve badanalar temizlendikçe bi­na eski hüviyetini kazanmakta ve loş­luğu kaybolarak ferah bir hale gel­mektedir. Muhtelif yerlerde yapılan sıva sondajları ile Sinan devrinden kalma tarihî tezyinatın izleri de bu­lunmuştur. Bu orijinal desenler kısa zamanda tekrar ihya edilecektir bu arada camiin ve müştemilâtının her köşesinde rastlanan harap kısımlar tamir edilmekte ve eksikler tamam­lanmaktadır. Avlu da yapıldığı devir­deki  şekilde   tanzim   edilecektir.

Camideki faaliyeti hitam bulduğu va­kit Sinan devrinin, yâni 16. yüz yılın asil ve sade Türk mimarî anlayışının mahsulü olan Süleymaniye eski hü­viyeti ile tekrar hayata kavuşacak­tır.

Külliyenin diğer eüzülerinin de pey­derpey tamirlerine başlanmaktadır. Restorasyondan sonra medreseler, ta­lebe yurdu, hâlen Askerî Matbaa iş­galinde bulunan Darülşifa da Vakıf dispanseri olarak kullanılacaktır.

Takriben beş milyon lira sarfı ile iki yıl büyük bir hızla devam edecek olan bu faaliyet sonunda, Süleymaniye mi­mari manzumesi yalnız İstanbula ve memleketimize değil, Türk sanatının büyük eseri olarak dünya sanat tari­hine de kazandırılmış olacaktır.

 İstanbul :

Hükümetimizin davetlisi olarak 15 temmuzdanberi memleketimizi ziya­ret etmekte bulunan Birleşmiş Millet­lere bağlı gıda ve tarım teşkilâtı (F.A.O.) umum müdürü B. R. Sen, bu sabah kalmakta olduğu otelde bir basın toplantısı yapmıştır.

Bir Sen'in verdiği izahata göre, 1943 senesinde teşekkül eden ve Turkiyeye de direkt yardım olarak senede 170.000 dolarlık yardımlarda bulunan F.A.O. nun gayesi, âzası olan 74 devletin gıda ve ziraat problemlerini daha süratli ve daha iyi bir şekilde halledilmesi­ne yardım  etmektedir.

F.A.O. Umum Müdürü bu arada teşki­lâtın halihazır bütçesinin kifayetsiz olduğuna işaret etmiş ve bunun ge­nişletilmesi yoluna gidileceğini ve bu meyanda Turkiyeye yapılmakta olan yardımın arttırılmasını teklif edeceği­ni bildirmiştir.

Umum Müdür memleketimizde yaptığı tetkikler neticesinde gıda ve ziraat sahasında başlıca problemlerimizi şu şekilde sıralamıştır:

Türkiyede istihsalin arttırılması .lâ­zımdır ve toprak buna müsaittir. Mem leketinizde istihsal yağmura bağlı ol­duğundan sulama problemlerinin hal­ledilmesi icap etmektedir. Haşaratla ve bilhassa süne ile mücadele elzem­dir.

F.A.O. Umum Müdürü süne ile müca­dele yolunu araştırmak için F.A.O. nun pek yakında Turkiyeye bir müte­hassıs göndereceğini sözlerine ilâve etmiş ve gazetecilerin muhtelif sual­lerini cevaplandırmıştır.

F.A.O. Umum Müdürü B.R. Sen, bu­gün saat 13 te uçakla Romaya müte­veccihen memleketimizden ayrılmış ve Yeşilköy hava meydanında ilgililer tarafından uğurlanmıştır.

 Erzurum:

Reisicumhur Celâl Bayar ve Başvekil Adnan Menderes bugün Öğleden sonra 100 bin vatandaşın iştirak ettiği mu­azzam bir merasimle Atatürk. Üniver­sitesinin temeline İlk harcı koymuşlar­dır.

İstiklâl mücadelesi tarihimizin çok büyük bir günü olan Erzurum kongre­sinin aziz Atatürkün riyasetinde bun­dan 38 sene evvel toplandığı mutlu günün bu yıldönümünde yapılan bu temel atma merasiminde denebilir ki, kadın  erkek bütün Erzurum halkı, civar vilâyet ve kazalardan gelen bü­yük vatandaş toplulukları hazır bu­lunmuş, büyük bir heyecanla devlet ve hükümet reislerimizi hararetle alkış îamış, bu bayram gününün sevinci içinde sürekli tezahürlerde bulunmuş­tur.

Bu mesut günü kutlamağa ne zaman­dır hazırlanan Erzurum, bu sabahtanberi tam bir "bayram manzarası almış­tı. Şehir baştanbaşa donanmış, halk öğleden itibaren Atatürk Üniversite­sinin kurulacağı sahaya akmaya baş­lamıştı. Daha dünden oraya gidip yer­lerini hazırlayanlar ve geceyi orada kurulan çadırlarda geçirenler vardı. Törenin yapılacağı mahal saat 14 te tamamiyle dolmuş, yüz bin kişilik halk etrafa yayılmıştı.

Reisicumhur Celâl Bayar ve Başvekil Adnan Menderes, İstanbuldan uçakla saat 16 da Erzurum hava alanına gel­miş, hava alanında binlerce vatandaş tarafından hararetle istikbal edilmiş Maarif Vekili, Erzurum mebusları, Er­zurum valisi Nurettin Aynuksa ile ordu ve kolordu kumandanları ve di­ğer erkân tarafından selâmlanmıştır.

Devlet ve hükümet reislerimiz, hava alanında tezahürler arasında hareket­le gene tezahürler arasında Üniversi­te sahasına gelmiş, yüz bin kişinin hararetli tezahürleriyle karşılanmış­lardır. Saha methalinde askeri mera­sim yapılmış ve 21 pare top atılmış­tır.

Merasimde Devlet Vekili Celâl Yar­dımcı, Maarif Vekili Tevfik İleri, Büyük Millet Meclisinden bir heyet ile diğer mebuslar, Amerikan büyük elçisi ekselans Warren, Şurayı Devlet, Temyiz ve Divanı Muhasebattan birer heyet, Maarif Müsteşarı ve bütün Ma­arif erkânı, İstanbul, Ankara ve Ege Üniversiteleri ile İstanbul Teknik Üni­versitesi Ortadoğu Üniversiteleri rek­tör ve dekanları, Atatürk Üniversitesi hazırlık bürosu profesörleri, Amerika Nebraska Üniversitesinin memleketi­mizde vazifeli profesörleri, Türkiyedeki Amerikan Yardım heyetleri ileri ge­lenleri ile Amerikan Kültür Ataşesi, Umum Müdürler, Ankara Valisi ile ci­var vilâyetler vali, belediye reisi ve maarif müdürleriyle diğer heyet aza­ları, Yüksek Tahsil Talebe Temsilci­leri ve daha birçok zevat ile Ankara ve İstanbuldan gelen gazeteciler ha­zır bulunmuşlardır.

Büyük bir azamet ve ihtişam arzeden törene İstiklâl marşı ile başlan­mıştır. İlk sözü alan Erzurum Belediye Reisi Edip Somunoğlu, misafirleri selâmlıyarak konuşmasına başlamış, Atatürkün vasiyeti olan bu üniversite­nin Brzurumda kurulması dolayısiyle şehir adına şükranlarını bildirmiştir. Edip Somunoğlu, bu üniversitenin Do_ ğunun istikbalinde açacağı engin ufuk lara işaret ederek, Atatürk Üniversi­tesini aynı zamanda hükümetin aydın insan yetiştirme heyecanının bir ifa­desi olarak tavsif etmiştir.

Daha sonra Erzurum Lisesinin bu seneki mezunlarından Tuncay Kocasoy ve Mete Kızıloğlu birer konuşma ya­parak Atatürk Üniversitesinin kurulu­şu karşısında gençliğin hissettiği bü­yük sürura tercüman olmuşlardır. Tuncay Kocasoy konuşmasını «Bize bu üniversiteyi bağışlayan büyükleri­mize minnet ve şükranlarımızı, ebedi bağlılığımızı ifade edebilecek kelime bulamamanın aczi içindeyiz» diye bi­tirmiştir.

Müteakiben Erzurum mebusu Rıfkı Salim Burçak söz almış, çevresine nur saçacak olan bu üniversitenin sadece doğu illeri için değil fakat büyük Türk vatanı için ne büyük bir mâna ve kıymet taşıdığına işaretle demiştir ki:

«Bu üniversite, bugün Türkiyede mev­cut eşlerine bir yenisini daha ilâve et

mek gibi bir fikirle değil, doğunun içtimaî ve iktisadî kalkınmasına doğ­rudan doğruya tesir icra edecek ve kalkınma üzerinde bizzat âmil olacak bir ilim merkezi kurmak gibi bir dü­şünce ile inşa ediliyor. Atatürk Üni­versitesinin Doğu Anadolunun hayat şartlarını, sosyal çehresini temelinden değiştireceğine ve bu bölgenin iktisa­dî imkânlarını süratle değerlendirece­ğine inanıyoruz.»

Rıfkı Salim Burçak konuşmasına şöy­le dev^m etmiştir:

«Atatürk Üniversitesi, Türk milletinin istikbalini onun irfan seviyesinde ara­yan bir zihniyetin, .eseri memleketin müstakbel kaderini en muhkem bir te minata "bağlamak için didinen vatan­perver insanların büyük kararlarının bir mahsulüdür. Atatürk Üniversitesi bilhassa Doğunun hayat şartları üze­rinde işleyecektir. Bu ilim merkezi, her şeyden evvel, bu bölgenin insanını, toprağını, onun canlı ve cansız bütün servetlerini ilim gözü ile tetkik, millî istidat ve kabiliyeti âzami derecede değerlendirme gibi bir fensiyon ifa edecek, bir rehber rolü görecektir.»

Rıfkı Salim Burçak daha sonra vata­nı bir ucundan öbür ucuna süsleyen medeniyet âbiüeleriyle dünyanın hay­ret ve takdir nazarları önünde yepye­ni bir Türkiye ortaya çıkmakta oldu­ğunu ifade ederek şöyle demiştir;

«Sadece kendi çevremden misal ver­mek için söylüyorum: Erzurum köy­lüsüne daha şimdiden müreffeh bir hayatın yollarını açmış olan şeker fabrikasının küşadını geçen yıl yap­mıştık. Pek yakında Tortum elektriği­ni halkımızın hizmetine arzedeceğiz. Şu dakikada, köylüsü ve şehirlisi ile bütün bir milletin maddî ve ruhî kalkınmasını temin edecek olan bü­yük bir müessesenin temellerini atıyo­ruz. Bütün bunlar Anadolu halkının asırlar boyunca hasretini çektiği ve fakat bir türlü elde edemediği büyük eserlerdir. Atatürk Üniversitesinin yedi yüdanberi iş başında bulunan Demok­rat Parti iktidarının en büyük, aza­metli icraatından biri olduğunda asla şüphemiz yoktur. Yarm burada yük­selecek olan kültür ve irfan merkezi Anadolunun artık hakikî bir inkılâba kavuştuğunu, onun yepyeni bir mede­niyet çağma girmiş bulunduğunu biz­lere müjdeliyor. Kadirşinas hemşehri­lerimle birlikte bizi bu bahtiyarlığa kavuşturanlara karşı sonsuz saygı, minnet ve şükran duyguları içindeyiz. Atatürk Üniversitesinin Erzurum için yurdumuz için uğurlu ve hayırlı ol­masını dilerim.»

Bunu müteakip Türkiye Talebe Fede­rasyonu adına Celâl Hordan konuş­muştur. Celâl Hordan kahraman Er­zurumluların bu büyük zaferini Tür­kiye Millî Talebe Federasyonunun tem sil etmekte olduğu yüksek tahsil genç­liği adına heyecanla tebrik etmiş, memleketin huzur dolu geleceğine yüksek tahsil gençliğinin güvenle bak­makta olduğunu söylemiş, «Atatürk Üniversitesinin kuruluşunu mutlu ge­leceğimizin müjdecisi olarak kabul et­mekteyiz» demiştir.

Erzurum yüksek tahsil gençliği adına Ünal Özgödek'in konuşmasından son­ra Maarif Vekili Tevfik İleri kürsüye gelmiş ve Atatürk Üniversitesinin ku­ruluşu hakkında mühim bir konuşma yapmıştır.

(Maarif Vekilinin bu konuşmasını bültenimizde ayrıca bulacaksınız).

Hararetli tezahürler ve alkışlarla kar­şılanan bu konuşmaları takiben Reisi­cumhur Celâl Bayar ve Başvekil Ad,nan Menderes halkın coşkun gösteri­leri arasında Erzurum Kuyumcular Ce miyeti tarafından hazırlanan sapı Ol­tu taşından mamul gümüş bir mala ile temele ilk harcı koymuşlardır.

 Ankara :

Memleketimizi ziyaret etmekte bulu­nan tanınmış Amerikan iş adamların­dan müteşekkil 4 kişilik Amerikan ti­caret heyeti bugün saat 17 de Ankara Tüccar ve Sanayiciler Kulübünde bir basın toplantısı yapmıştır.

Heyet başkanı M. James W. Mcnally, memleketimizi ziyaretlerinden gayesi hakkında şu iaahatı vermiştir:

«Biz burada sadece hükümetimizi de­ğil bir çok ticarî firmaları da temsil ediyoruz. Memleketinizi ziyaret etmek

ten,büyük bir memnunluk duymakta­yız. Amerika Birleşik Devletleri Baş­kanı ve Ticaret Vekâleti yabancı mem leketlere ticaret heyetleri göndermeyi desteklemektedir. Hükümetler, diplo­matik misyonları vasıtasiyle biribirleriyle yakından temasta bulunurlar. Tüccarlar arasında ise temaslar gayet azdır. Biz buraya bir şeyler almak ve­ya bir şeyler satmak maksadiyle gel­medik. Dost iki memleket tüccarları arasındaki temasları temin etmek ga­yesiyle memleketinizde bulunmakta­yız. Bu ziyaretleri bilhassa tüccarla­rımız arzu etmektedirler. İş adamla­rının şahsen tanışmalarının faydala­rına inanıyoruz. Burada kaabil oldu­ğu kadar iş adamlarınızla şahsen gö­rüşmek istiyoruz. Sizin iş adamlarınız­la yapacağımız müzakereler sırasında hangi sahalarda, ne gibi yardımlarda bulunacağımıza dair notlar alacağız.

Heyetimiz, Birleşik Amerikadan mal almak veya Birleşik Amerikaya satış yapmak isteyenlere kolayca ithalât ve­ya ihracatta bulunabilme imkânları hakkında lüzumlu bütün malûmatı verecektir.»

Daha sonra ticaret heyetinden maden sahasında milletlerarası bir .şöhrete sahip olan maden mühendisi Arthur P. Cortelyou, madencilik mevzuunda Kroger şirketi imalât umum müdürü Lindquist de gıda maddeleri ambalâj­cısı olarak iş adamlarımızla konuşa­caklarını belirtmişlerdir. Einüquist, memleketimizde meyvelerin değerlen­dirilmesi için konserveciliğin yeni baş­ladığına ve bir hayli ilerlemiş oldu­ğuna işaret etmiştir.

Florida eyaleti üniversitesinde otel ve lokanta dairesi şefi olan E. Lundeberg, turizm mevzuuna temas ederek turiz­mi tek taraflı, bir şey vermeden para alabilmek sanayii olarak tavsif etmiş ve turizmin Floridaya senede 1 milyar dolar getirdiğine işaret etmiştir.

Memleketimizde turist celbedecek yer­lerin pek fazla olduğuna işaret eden E. Lundebrg, turizmin inkişafı için turist celbinde mühim bir rol oyna­yan iaşe ve ibate imkânlarının hazır­lanmasının lüzumuna işaret etmiştir. Turist, kendi alıştığından daha iyi bir şekilde iaşe ve ibate edilmek    ister, bu imkânlar hazırlanınca fazla para bırakır demiştir.

Ticaret heyeti üyeleri daha sonra ba­sın mensupları tarafından sorulan su­alleri cevaplandırmışlardır. Bu arada bir gazeteci tarafından turizmle ilgili bir suali cevaplandıran M. E. Lundberg, turizmi geliştirmek Amerikada muazzam bir program olarak ele alın­maktadır. Turizmi teşvik için ne gibi tedbirler alınacağını memnuniyetle soyliyebilirim. Bu mevzuda muvaffak olmuş bütün yerlerde resmî ve^hususî sektör birlikte çalışmış v« bütün güç­lerini sarfetmişlerdir. Her yerde ilk zamanlarda hususî sektörün yatırımı az olmuşsa da hükümetin yardımt şart tır»  demiştir.  '

Türkiyede turizmin inkişafına temas ederek Basın Yayın Umum Müdürlü­ğü teşkilâtının bastırmış olduğu ve Amerikadaki Türk Haberler Bürola­rının dağıttığı broşürlerin mükemmel olduklarına  işaret etmiştir.

24 Temmuz 1957

 Ankara :

Bugün Münakalât Vekâleti toplantı salonunda Türk Hava Yolları ile B. O. A. C. İngiliz Denizaşırı Hava Yol­ları Şirketi arasında bir ortaklık mu­kavelesi imza edilmiştir. Münakalât Vekili Arif Demirer'in hazır bulundu­ğu imza merasiminde Türk Hava Yol­larını, idare meclisi reisi Firuz Kesim Ue Umum Müdür Ulvi Yenal ve Boac Şirketini de Umum Müdür Sir Georgecribbett temsil etmişlerdir.

Bu mukavele mucibince Boac 500.000 İngiliz lirasına tekabül eden 3.920.000 liralık Türk Hava Yolları hisse sene­dini satın" almış ve ayrıca 10 sene vadeli 11.760.000 Türk lirasına tekabül eden bir bucuk milyon İngiliz liralık bir kredi açmıştır. İştirak hissesi ile kredi yekûnunu teşkil eden «2» mil­yon İngiliz lirası 5 adet Viscount uça­ğının ve yedeklerinin mubayaasına. tahsis edilmiştir.BOAC'yi Türk Hava Yolları İdare Mec lisinde Sir George Cribbett temsil ede­cektir.

İmza merasimini müteakip Münakalât Vekili Arif Demirer her iki tarafa mu­vaffakiyetler temenni etmiş, Sir Ge­orge Cribett ile Türk Hava Yolları İdare Meclisi Reisi Firuz Kesim bu ortaklığın her iki şirket için hayırlı olmasını dilemişlerdir. Firuz Kesim, ezcümle Türkiyenin sivil havacılık sa­hasında da diğer bütün sahalarda ol­duğu gibi süratli bir inkişaf ve kal­kınma devresinde olduğunu belirtmiş, BOAC ile yapılan teşriki mesainin Bü­yük Britanya ve Türkiye arasındaki dostluğun bir neticesi olduğunu be­yan etmiş ve ileride daha büyük inki­şaflar sağlamasını temenni ederek Sir George Cribbette'e teşekkür etmiştir.

Bu merasimden bir müddet sonra, Türk Hava Yolları ile Vickers Arms­trong şirketi arasında 5 adet Viscount uçağının sipariş mukavelesi imza edil­miştir. Vickers şirketini Umum Mü­dürlerden Mr. Cooper temsil etmiştir. Yeniden imal edilecek 5 adet Viscount uçağından birincisi aralık 1957 ayın­da teslim edilecektir. Diğerlerinin tes­limi bir sene içinde tamamlanacaktır. Viscount uçakları 4 motorlu, türbin pervaneli, saatte 525 kilometre sürati olan en modern uçaklardır.

Türk Hava Yollarının B.O.A.C. ile ve müteakiben Vickers Armstrong şirketi ile imza ettiği anlaşmaları müteakip B.O.A.C. şirketi umum müdürü Sir George Cribbett bir basın toplantısı yaparak ezcümle şunları söylemiştir:

«Bugünün, memleketlerimiz arasında­ki münasebetlerde çok mühim bir mev ki işgal edeceğine eminim. İmzaladı­ğımız anlaşma sivil havacılık sahasın­da yeni ve sağlam bir ortaklık mey­dana getirmiştir. Türk Hava Yolları­nın B.O.A.C. ile yakından teşriki me­saiye karar vermesi her iki taraf için de büyük menfaatler sağlıyacaktir. Herhangi bir işbirliğinin ciddî bir şe­kilde yaşayabilmesi için hâsıl olacak menfaatlerin eşit ve karşılıklı olması lâzım gelir. Bizi B.O.A.C. olarak bu işbirliğine sevkeden en bâyük âmil, Türk ekonomisinin istikbal ve potan­siyelinin, bazı münekkitlerin bize söy­lediklerinin aksine olarak, sağlam ve kuvvetli olduğuna iman etmemizdir. Sağlam bir ekonominin, asrımızın icaplarma uyabilmesi için, münakalât sis­temi içinde sivil havacılık unsurunun da mühim bir mevki işgal etmesi lâ­zım gelmektedir. Biz Türk hava yolla­rının emrine dünyanın her tarafına sefer yaparak uzun senelerde elde et­tiğimiz bilgi ve tecrübeyi memnuni­yetle amade tutacağız. Memleketleri­miz arasındaki uzun ve dostane mü­nasebetler, şirketlerimiz arasındaki bu anlaşmanın verimli olması için kâfi sebeptir. Şahsen B.O.A.C. yi temsilen Türk Hava Yolları İdare Meclisinde vazife göreceğimden memnun ve müftehirim. 5 Viscount uçağının en kısa zamanda teslimini derpiş eden muka­veleyi Türk Hava Yollarının biraz ev­vel Vickers ile imzaladığını memnu­niyetle öğrenmiş bulunuyorum. Böyle mütekâmil ve kuvvetli uçaklarla Türk Hava Yollarının teçhiz edilmesi şir­ketin istikbalde daha büyük başarılar sağlayacağına delildir.»

 İstanbul :

Donanmamızın Savarona okul gemisi deniz kurmay yarbayı Necati Pınar kumandasında, Edinburg festivaline iştirak edecek olan 60 kişilik tarihî mehter takımı ile 66 kişilik Kara Harb Okulu boru  trampet takımı ve silâhendazlarını hamilen ve mutat de­niz eğitim tatbikatını yapacak olan 79 Deniz Harb Okulu birinci sınıf öğ­rencileriyle birlikte bugün saat 17 de İstanbul limanından İngiitereye mü­teveccihen hareket etmiş, mehter ta­kımı ile Kara ve Deniz Harb Okulu öğrencileri İstanbul halkının büyük tezahüratı ile uğurlanmışlardır.

Uğurlamada İstanbul Garnizon Ku­mandanı Korgeneral Ekrem Akalin, hazır bulunmuş, gemi kumandanına ve Edinburg festivaline iştirak edecek kafile başkanına iyi yolculuklar dile­miş başta bando bulunan bir merasim bölüğü selâm resmini ifa etmiştir.

Savarona okul gemisinin Galata rıh­tımından hareketinden daha bir saat kadar evvel binlerce İstanbullu mehter takımı, Kara ve Deniz Harb Okulu öğ­rencilerini uğurlamak üzere rıhtımı ve Denizcilik Bankası önündeki mey­danı doldurmuş bulunuyordu. Geminin hareket saatinde bu kalabalık   daha da artmış gemide mehter takımı ta­rihî elbiselerini labis olarak, Kara Harb Okulu boru ve trampet takımı ile silâhendazları Deniz Harb Okulu öğrencileri ve silâhendazları ve gemi mürettebatı çimariva yerlerinde mev­ki almışlar, tarihî mehter takımı nev_ bet vurarak Kara Harb Okulu boru trampet takımı boru çalarak ve de­nizciler kasketlerini sallıyarak kendi­lerini uğurlamaya gelen İstanbul hal­kını selamlamışlardır.

Halkın şiddetli alkışları ve denizcile­rimize ve karacılarımıza karşı yaptık­ları sevgi tezahüratı arasında liman­dan çıkan Savarona okul gemisi Sarayburnu önünden geçerken burada da toplanmış olan İstanbul halkını selâmlamıştır. Savarona okul gemisinin hareketinden evvel gemiye çıkan İngi­liz Büyük Elciliği Ataşenevali gemi ku mandanma ve kafile başkanına iyi yolculuklar temenni etmiştir.

Savarona okul gemimiz Edinburg'da mehter takımı ile Kara Harb Okulu boru  trampet takımını ve silâhendazlannı festivale iştirakleri için bı­raktıktan sonra tatbikat gezisine başlıyacak ve sırasiyle Oslo, Kopenhag, Stokholm, Flensburg, Kiel, Hamburg, Amsterdam limanlarına uğramak su­retiyle Londraya gelecektir. Londrada mehter takımı ile Kara Harb Okulu mensuplarını alacak olan Savarona okul gemimiz 17 Eylülde yurda avdet etmek üzere İngiltereden hareket ede­cektir.

Mehter takımı Edinturg festivalinde dağıtmak üzere Erkânı Harbiye! Umu miye Başkanlığı Moral Şubesi tara­fından hazırlanan ve renkli tarihî re­simleri ihtiva eden tarih boyunca Türk ordusu ve yüz yıllar boyunca mehterhane ve Türk müzik kalkmışı isimli Türkçe ve İngilizce olarak ha­zırlanmış olan iki broşürden bir mik­tar beraberinde götürmüştür.

25 Temmuz 1957

 Ankara :

Başvekil Adnan Menderes, Erzurumda Atatürk Üniversitesinin temeli atılması ünasebetiyle Türk Basın Birliği Başkanı «Hergün» başyazarı Faruk Gürtuncadan şu telgrafı almıştır:

«Mazide Hatuniye ve Yakutiye med­reselerinin ilim meşalesini yaktığı Er­zurumda bir kültür ocağının temelle­rinin atılması yüksek kalkınmaları­mızdan sonra en büyük kültür kal­kınması olarak mesainizi ebedî kıla­caktır. Kutlama merasiminde bizzat hazır bulunduğunuz bu büyük hâdise karşısında gerek şahsî, gerek Türk Ba­sın Birliği adına en derin tebrikleri­mi sunar, bu nur müessesesinin mem­lekete doğuya hayırlı olması temen­nisiyle saygılarımı arzederim.

Türk Basın Birliği Bşk. Hergün Başyazarı F. Gürtunca

 Ankara :

Başvekil Adnan Menderes, Adanada Narenciye Meyve ve Sebze Tarım Ko­operatifinin kurulması münasebetiyle kooperatif müteşebbis heyeti adına Hakkı Somaydan şu telgrafı almıştır:

«Çukurovaya kazandırdığınız Seyhan barajının bölge ziraî karakterinde hu­sule getirdiği inkılâbın mesut netice­lerinden biri olarak, bugün Çukobirlik Umum Müdürlüğü binasında top­lanan bölgemiz narenciye meyve ve sebze müstahsilleri, Çukobirliğe bağlı olarak Adana narenciye meyve ve sebze tarım satış kooperatifini kurarak statüsünü ilgili makamlara sunmuş­lardır. Kurucu heyet bu hayırlı neti­ceyi yüksek şahsınıza iblâğa karar vermiştir. Bunu içten bağlılığımız ve derin saygılarımızla arzederim.

Müteşebbis heyet adına Hakkı Somay

     Ankara :

Fransanın millî bayramı münasebe­tiyle Reisicumhurumuz Celâl Bayar ile Fransa Reisicumhuru ekselans Rene Coty arasında tebrik ve teşekkür tel­grafları teati edilmiştir.

Konya :

Amerikada başka bir vazifeye tâyin edilmiş olması dolayısiyle bugünlerde

memleketimizden ayrılacak olan NA­TO Güney Doğu Avrupa Kara Kuv­vetleri Kumandanı Korgeneral Read Anadolu Ajansı muhabirine bir beya­nat vererek şunları söylemiştir:

«İki senedenberi ifa etmekte olduğum NATO Güney Doğu Avrupa Kara Kuv­vetleri Kumandanlığından ve dolayısiyle memleektinizden ayrılıyorum. Bu iki sene içinde Türkiyede uzun seya­hatler yaptım. Bu seyahatlerimin çoğu küçük kasabalar ve köylere olmuştur. Bu seyahatlerimde büyük kalkınma­lara ve halkm samimî ve içten dost­luk tezahürüne şahit oldum. Türkler namuslu, çalışkan, samimî ve cana ya­kın insanlardır. Türk ve Amerikan halkının pek çok müşterek tarafları vardır. Bunun en başta geleni her iki milletin de hürriyetlerine olan aşk­larıdır.

Ordunuza gelince, genel olarak Türk ordusunun askerlik bakımından mü­kemmeliyeti beni çok mütehassis et­miştir. Bilhassa son bir kaç sene için­de gösterdiği terakkiler fevkalâdedir. Üzerimde en derin intiba bırakan ci­het, bir Türk kıtasını teftiş ettiğim zaman bütün subay ve erlerin gözü­mün içine erkekçe bakmaları olmuş­tur ki, bu, dünyada pek az orduda mevcuttur. NATO, doğu kanadını Türk ordusuna dayamakla emniyetini sağ­lamıştır. Benim orduda kırk senelik askerî hayatım vardır. Bu müddet içinde Türk ordusu kadar mükemmel askerle tanışmış ve çalışmış değilim.

General Read Türkiyede bulunduğu iki sene içinde büyük kalkınma ham­lelerine şahit olduğunu, bunu Konyaa da yakinen müşahede ettiğini söy­lemiş, gerek Türk halkına, gerekse Türk ordusuna karşı duyduğu sempa­tiyi belirtmiş ve Türk milletine en iyi dileklerinin ulaştırılmasını rica et­miştir.

 İstanbul :

Maarif Vekâletinin himayesinde ola­rak UNESCO Türkiye Millî Komisyo­nu tarafından Kadıköy Kollejinde 5 temmuzda açılmış olan milletlerarası gençlik kampı bugün yapılan bir me­rasimle kapanmıştır.

Merasimde genç delegelerle toplu ola­rak son görüşmesini yapan kamp mü­dürü Maarif Vekâleti Beden Terbiye­si ve İzcilik Müdürü Mehmet Erkan, kampta 20 gün içerisinde muhtelif memleketlere mensup gençler arasın­da teessüs etmiş olan samimî ve kar­şılıklı anlayış ve işbirliği havasını öv­müş ve kendi memleketlerinin gençli­ği nezdinde kampın havasına ve Türk gençliğinin en iyi hislerine ter­cüman olmalarını delegelerden rica etmiştir.

Müteakiben misafir delegeler adına söz alan Afganistan temsilcisi, kendi­lerine Türkiyeyi ve Türk gençliğini en yakından tanımak fırsatını veren bu kampta edindikleri en iyi intibalara temas etmiş ve kendilerine bu imkânı bahşeden başta Maarif Vekili olmak üzere UNESCO Türkiye Millî Komis­yonuna ve kamp idaresine teşekkür etmiştir.

Bayrakların indirilmesi çok heyecanlı bir sahne yaratmış ve öğrenciler veda şarkısını söylerken gençler göz yaşla­rını tutamamışlardır.

14 memleketin gençliğini temsilen bu kampa katılmış bulunan 23 kız ve 37 erkek delege bugünden itibaren Türk arkadaşları tarafından muhtelif vası­talarla memleketlerine grup grup uğurlanmaktadırlar.

 Bursa :

Bugün saat 12.20 de Merinos fabrika­sı üzerinde bir uçak kazası vukua gel­miştir. Balıkesir üssüne mensup pilot Teğmen Ayhan Baysal idaresinde bir jet uçağı fabrika üzerinden geçtiği sırada henüz mahiyeti tesbit edilemiyen bir arıza yüzünden havada infi­lâk ederek meskûn bir mahallin üze­rine düşmüştür.

Pilot kaza sırasında düğmeye basarak otomatik iskemle ile birlikte kendisini dışarı atmış ise de irtifam az olma­sından dolayı paraşütü açmaya vakit bulamadan âni bir şekilde Merinos fabrikaları bahçesine düşerek şehit olmuştur.

Pilot kendisini uçaktan attıktan sonra uçak  uçuş  süratini     kaybetmeksizin

göçmenlerin meskûn bulunduğu ma­halle düşmüştür. Bu düşüş o kadar şiddetli olmuştur ki, civardaki bütün evler sarsılmış, duvarlar yıkılmış, camlar kırılmış ve korkudan bayılanlar ol­muştur.

Uçağın düştüğü yerde fceş ev ile 13 dükkân yıkılmış ve infilâk neticesin­de büyük bir yangın çıkmıştır. Bu fe­ci kazada ölenler ve yaralananlar ol­muştur.

Sükutun akabinde yetişen itfaiye bir taraftan yangını söndürmeye çalışır­ken diğer taraftan da ölü ve yaralı­ları enkaz altından çıkarmaya başla­mıştır. Altısı ağır 13'ü hafif olmak üzere 19 kişi yaralanmıştır. Dokuz kişi de Ölmüştür. İtfaiye enkaz altından cesedleri aramaya devam etmektedir. Yaralılar derhal hastaha'neye sevkedilerek tedavilerine başlanılmıştır.

Başvekil Adnan Menderes, kazayı ha­ber alır almaz Bursa Valisini telefonla arıyarak kazadan duyduğu büyük te­essürü bildirmiş, hükümetin kazazede­lerin acılarını gidermek için bütün im­kânları süratle kullanacağının kaza­zedelere İblâğına valiyi memur etmiş­tir. Vali bu vazifeyi kazazedelere ve aileleri nezdinde yerine getirmiştir.

 Ankara :

Adliye Vekili Hüseyin Avni Göktürk'e müracaat eden muhabirimiz şu suali sormuştur;

«Büyük Millet Meclisine alenen ve huzurunda küfür etmekten maznun Kırşehir mebusu Osman BÖlükbaşı hakkında açılmış olan ilk tahkikat sı­rasında vâki reddi hâkim talebini tet­kik eden Keskin ağır ceza mahkemesi reisinin 1950 seçimlerinde C.H.P. den namzetliğini koymuş olduğu ve sert hücum ve mücadeleleriyle Demokrat Partiye şiddetle aleyhtar bir zat bu­lunduğu ve bu sebeple böyle bir siyasi dâvada tarafsız kalamıyacağı iddia edilmektedir. Ne buyurursunuz?»

Adliye Vekili Hüseyin Avni Göktürk muhabirimizin bu sualini aşağıdaki şekilde cevaplandırmıştır:

«Hâkimlerimizin ve mahkemelerimizin karar ve    muamelelerine    doğrudan doğruya taallûk eden hususlarda söz söylemeyi caiz görmem. Şimdi de bir şey söylemeyi istemezdim. Ancak, ma­alesef, mesele Öyle bir hale getirilmiş­tir ki, sualinizi kısaca dahi olsa ce­vaplandırmamak elden gelemez.

Çünkü, bir taraftan şu ana kadar ya­pılan neşriyatın mahiyeti, sanki tevkif kararını veren sorgu hâkimi ve bu ka­rarı tasdik eden asliye ceza hâkimi ve itirazen tetkik ederek keza tasdik eden Ankara Birinci Ağır Ceza Reisi töhmet altında bulundurulmağa çalı­şılırken diğer taraftan da ifade etti­ğiniz gibi, Keskin Ağır Ceza Reisinin faal politikaya karışmış ve 1950 sene­si seçimlerinde C.H.P. namzeti olarak bugünkü iktidar aleyhinde sert ve aşı­rı mücadeleler yapmış olduğu ileri sürülerek böyle bir siyasî dâvada ta­rafsız olamıyacağı iddiası da ortaya atılmış bulunmaktadır.

Sualinizi cevapsız bırakmış olmamak için soyliyeyim ki Keskin Ağır Ceza Reisinin 1950 seçimlerinde iddia olun­duğu gibi Cumhuriyet Halk Partisin­den namzetlik koymuş bulunduğu kay den sabit bir vakıadır. Mamafih me­selenin üzerinde durmaktayız,

26 Temmuz 1957

 Bursa :

Reisicumhur Celâl Bayar, dün vukua gelen feci uçak kazası üzerine, bera­berinde hususî kalem müdürü Faruk Berkol, Kara Yaveri Mustafa Tayyar, Hava Yaveri Ertuğrul Çokdeğer oldu­ğu halde bugün saat 12.30 da hususî bir uçakla Ankaradan Bursaya gelmiş­tir.

Reisicumhur Celâl Bayar, hava mey­danında kendisini karşılayan Hava Kuvvetleri Kumandanı Orgeneral Fevzi Uçaner, Birinci Hava Tümeni Kumandanı Tümgeneral Enver Akol, ve Vali Muavini ile birlikte doğruca kaza mahalline gelerek, kaza hakkın­da ilgililerden geniş izahat almış, ma­halle halkı ile ölenlerin ailelerine taziyette bulunmuştur.

Reisicumhur Celâl Bayar, bilâhare be­lediyede kısa bir istirahattan    sonra

maiyetiyle birlikle uçakla İstanbula hareket etmiş ve hava meydanında uğurlanmıştır.

 Ankara :

Türk  Sovyet  İran hudut hatlarının iltisak bölgesi üzerindeki hudut taşla­rının yerine konulması hakkında 15 ekim 1958 tarihinde hudut civarında­ki Demkışlak köyünde imzalanan bir protokol ahiren gerek hükümetimiz, gerek Sovyet hükümetince tasdik edil­miş ve keyfiyet notalarla mütekabilen bildirilmiştir.

21 Temmuz 1957

 Ankara :

Başvekil Adnan Menderes, Ankara Umum Otomobilciler, Şoför ve İşçile­ri Cemiyeti Reisi Hanıit Kurtoğludan şu telgrafı almıştır:

Sayın Adnan Menderes Başvekil

Ankara

21 Temmuz 1957 günü aktedilen kon­gremizde çekilmekte olan lâstik ve ye­dek parça darlığına katlanmak, ya­pılmakta olan emsali görülmemiş kal­kınma hamlesinde Ankara şoförünün hissesine düşen pek ufak bir vatan vazifesi olarak telâkki edilmiştir. Bu hususa müteallik raporumuzdaki pa­ragraf iki bin kişilik bir kongre tara­fından ittifakla ve alkışlar arasında kabul edilmiştir. Büyük cesaretle giriş­tiğiniz ve kısmı âzami ile şoför ve oto­mobilciye refah ve saadet getirecek olan faaliyetlerinizde topluca emriniz­de bulunduğumuzu arzederek, Allahtan zâtıâlinize ihsan eylediği kuvveti arttırmasına dua ederiz. Saygılarımla.

Ankara Umum Otomobilciler Şoför ve İşçileri Cemiyeti Reisi Hamit Kurtoğlu

Başvkil Adnan Menderes, bu telgrafa şu cevabı göndermiştir.

Sayın Hamit Kurtoğlu Ankara Umum Otomobilciler Şoför ve İşçileri Cemiyet Reisi

İki bin şoför arkadaşımızın mutabık kaldığı bir kararı bana bildiren telgrafınız, emin olunuz ki vicdanımda hiçbir hitabın yaratamıyacagı tir rik­kat ve heyecan yaratmıştır. Türk va­tanperverliğinin en güzel örnek ve ifadelerinden birini teşkil eden bu telgrafınızı şükran nişlerimle ve en derin sevgilerimle karşılamaktayım. Bu asil hisleri vicdanlarında "besliyen ve kongreyi teşkil eden o büyük he­yete teşekkür ve muhabbet duygula­rımı bizzat ifade edebilmek fırsatını bana vermek üzere telgrafta olduğu gibi yine onları temsilen gelip beni görmenizi bilhassa rica ederim. Şunu da kaydedeyim ki lâstik ve parça gibi daha bir takım maddelerin geçici ek­sikliği ve bunun sıkıntısı ile zaman zaman haklı veya haksız sebeplerle karşılaşmış olduğumuz bir vakıadır. Fakat bunlar artık maziye mal olmak­tadır. Düne nazaran bugün nasıl da­ha ferahta isek en yakın bir gelecek­te bunun hepsi hatıralarda ancak bü­yük iktisadî kalkınmamızın birer men kibesi olarak kalacaktır.

Yine bu vesile ile haber vereyim    ki şoför   arkadaşlarımı   daha   da  refaha kavuşturacak lâstik siparişlerimiz yol.  lardadır.

Bütün şoför arkadaşlarımı muhabbetle deraguş ettiği ilâve etmenizi rica ede­rim.

Başvekil Adnan Menderes

 İstanbul :

Bir müddet evvel İzmir önünde batan İzmir vapurunun kurtarılması işi 580.000 dolar mukabilinde Denizcilik Bankası tarafından İtalyadaki Safta Maria  firmasına  ihale  edilmiştir.

Yapılan anlaşma gereğince bu para­nın ödenmesi geminin kurtarılmasına bağlıdır. Gemi kurtarılamadiğı takdir­de İtalyan firmasına masraf veya za­rar mukabilinde hiçbir tediyede bulunulmıyacaktır.

Maliye Vekâletince de bu iş için ge­rekli dövizin tahsisi muamelesine te­vessül edilmiştir.

28 Temmuz 1957

     Çanakkale :

Başvekil Adnan Menderes, bugün öğ

leden sonra Çanakkaleye gelmiş, üçü şehrin yakınında, biri Çan kazasında olmak üzere dört yeni fabrikanın te­mellerini atmış ve Demokrat Parti il kongresinde müzakereleri takip ettik­ten sonra delegelerin muazzam teza­hürat ve alkışları arasmda bir konuş­ma yapmıştır.

Şehrin dışında ve birbirine uzak ma­hallerde yapılmasına rağmen bu tö­renlerin her birinde büyük vatandaş toplulukları hazır bulunmuş ve Baş­vekil Adnan Menderese büyük teza­hürat yapılmıştır.

Devlet Vekili Emin Kalafat, Devlet Ve­kili Fatin Rüştü Zorlu, Gümrük ve İn­hisarlar Vekili Hadi Hüsmen, Sanayi Vekili Samet Ağaoğlu, ile Demokrat Parti Meclis grupu başkanı Hayrettin Erkmen, Çanakkale ve diğer vilâyetler mebusları, Hariciye Vekâleti Umumî Kâtibi, Umum Müdürler, mülki ve as­kerî erkân, Çanakkale kazalarından gelen heyetlerle davetliler, basın tem­silcileri ve diğer zevat bu merasimde hazır bulunmuştur.

Başvkil Adnan Menderes, beraberinde Irak sabık Başvekillerinden Fazıl Ce­mali ile diğer zevat olduğu halde sa­at 14.30 da uçakla Ankaradan Çanak­kale valisi, mülkî ve askerî erkân ile kalabalık bir vatandaş topluluğu tara­fından tezahüratla karşılanmıştır. Bu­ra dan otomobillerle doğruca şarap fabrikasının inşa edildiği sahaya gidil­miştir. Merasimde, Gümrük ve İnhi­sarlar Vekili Hadi Hüsmen bir konuş­ma yapmıştır. Hadi Hüsmen, Türkiyenin bağcılıkta işgal ettiği mühim mev­kie işaretle bağ sahalarımızın 600 bin hektara yakın genişlikte bir sahaya yayıldığını, senelik yaş üzüm rekolte­mizin 2 milyar kiloya yaklaştığını ha­tırlatmış, memleketimizde fennî şa­rapçılığın temellerinin atılmış olduğu­nu, üzümlerimiizn şarapçılık yoliyle değerlendirilmesine ayrıca ehemmiyet verildiğini söylemiştir. Çanakkale da­hil Marmara bölgesinin üzüm cinsi ve miktarı bakımından ayrı bir hususi­yet arzettiğine dikkati çeken Vekil, bölgenin bilhassa Karasakız denilen üzümlerinin ayrıca Türk kanyağına bir hususiyet verdiğini ve hu içki için pek kıymetli bir ilk madde teşkil ettiğini kaydetmiş, bu mahsulün bağ bölgelerine yakın bir yerde kıymetlen­dirilmesi maksadiyle bu fabrikanın kurulmakta olduğunu söylemiştir. Ça­na kkale şarap fabrikasının işletme kapasitesi ilk tesis ânında 2 milyon kilo üaüm üzerinden hesaplanmıştır.

Mevcut bağların müstakbel inkişafı da dikkate alınarak ilerde beş milyon kilo üzüm işliyebilecek şekilde genişle­tilmesi mümkün olabilecektir. Şehre 6 kilometre mesafede ve şose kenarın­da kurulmakta olan bu fabrika, ta­mamen modern tesisleri ihtiva edecek­tir. Hadi Hüsmen, arsa, tesisat ve inşa bedeli ile birlikte fabrikanın binasının bir buçuk milyon liraya çıkacağını soy lemis ve «Bütün vatan hudutları için­de eşsiz tarihî bir kıymet taşıyan Çanakkalemizdeki kalkınma hareketleri arasında bu fabrikanın da ayrı bir sos yal ve ekonomik ehemmiyet arzedeceği muhakkaktır» demiştir.

Gümrük ve İnhisarlar Vekili şarap ve kanyak satışlarımızda görülen büyük artışın karşılanabilmesi bakımından fabrikanın büyük bir rol ifa edeceği­ni ve birçok Avrupa memleketleri ta­rafından aranmakta olan şaraplarımı­zın ihracı suretiyle ayrıca memlekete döviz sağlanmış olacağını sözlerine ilâve etmiş, bu eserin Çanakkaleli bağ­cılara uğurlu olması dileğiyle konuş­masını bitirmiştir.

Başvekil Adnan Menderes, sürekli al­kışlar arasında temele ilk harcı koy­muştur.

Müteakiben, bir kaç kilometre ileride diğer bir fabrikanın temel atrna me­rasimi yapılmıştır. Bu, meyva konser­vesi fabrikasıdır. Bölge meyveciliğini kıymetlendirmek noktasından Çanak­kale için hususî bir ehemmiyet arzeden bu fabrikanın temeli de vatandaş­ların coşkun tezahüratı arasında atıl­dıktan sonra, Valeks fabrikasının inşa edileceği sahaya gidilmiştir. Buradaki merasimde Sümerbank Umum Müdü­rü Mehmet Akın bir konuşma yaparak bu teşebbüs hakkında izahat vermiş­tir. Bu izahata göre, Çanakkale Va­leks fabrikası, sermayesinin yüzde 75'i hususî teşebbüse ait olan bir şirketin malı olarak bulunmaktadır. Fabrika­nın dört milyon liraya malolacağı hesaplanmaktadır. Bir Alman firmasına sipariş edilen makineleri, 12 ay sonra teslim olunacak ve bu tesis bir bucuk senede işletmeye açılacaktır. Önümüz­deki sene Çanakkaleliler, palamutları­nı bu fabrikaya satmak imkânını bu­lacaklardır. Burada 10 bin ton pala­mut işlenecek, bundan palamut hülâ­sası istihsal olunacaktır. Fabrika, takriben iki milyon liralık döviz tasar­rufuna imkân verecektir.

Sümerbank Umum Müdürünün bu ko­nuşmasından sonra alkışlar arasında fabrikanın temeli atılmış ve Çan'a ha­reket edilmiştir.

Başvekil, kaza merkezine 6 kilometre mesafede bir mahalde kurulacak olan Seramik fabrikasının inşaat sahasına geldiği zaman, burada da vatandaş­ların büyük tezahüratı ile karşılan­mıştır. Hususî teşebbüse ait olan Se­ramik fabrikasının temel atma mera­siminde Çekoslovak sefiri de hazır bu­lunmuştur. Şirketin müteşebbislerin­den İbrahim Bodur bir konuşma ya_parak bu eserin, dünya seramik sana­yiinin son teknik imkânlarına göre ku­rulacağını haber vermiş ve yıllık is­tihsal kapasitesi 3500 ton olan fabri­kanın bu imalât sayesinde memleke­timizin karofayans ihtiyacının yüzde ellisini, izolatör ihtiyacının yüzde otu­zunu, elektrik malzemesi ihtiyacının yüzde yetmişini ve ateş tuğlası ihti­yacının bir kısmını karşılıyacağmı söy lemistir. Gelecek sene sonunda tesisler işletmeye açılmış olacaktır. İbrahim Bodur, bu teşebbüsün tahakkukunda büyük müzaheret göstermiş olan Baş­vekil Adnan Menderese teşekkür ede­rek sözlerini bitirmiştir.

Seramik fabrikasının temeli de halkın coşkun gösterileri arasında atıldıktan sonra, Başvekil Adnan Menderes ve beraberindeki zevat Çanakkaleye dön­müşlerdir.

Başvekil doğruca Demokrat Parti il kongresinin toplantı halinde bulun­duğu binaya gitmiş, delegelerin sü­rekli tezahürleriyîe karşılanmış ve kongre çalışmalarını bir müddet ta­kip etmiştir. Bu müzakereler sırasın­da delegelerden sonra Çanakkale me­busu Servet Sezgin söz almış, çevrede şimdiye kadar ve bundan sonra yapılacak eserlere dair izahat vererek hü­kümetçe gösterilen alâkaya Çanakka­leliler adına şükranlarını ifade etmiş­tir.

Daha sonra Devlet Vekili ve Çanak­kale mebusu .Emin Kalafat, kürsüye gelmiştir. Emin Kalafat, dört beş fab­rikanın birden temeli atıldığı bugünün Çanakkalenin tarihinde hususî bir bay ram günü olarak yer alacağını belirt­miştir. D.P. iktidarının daha 9 ay ev­vel Başvekil tarafından Çanakkalelîlere bildirilen vaadlerinin bu kadar kısa bir zamanda tahakkuk safhasına girdiğini hatırlatmış, Başvekil Adnan Menderese bir Çanakkaleli olarak şük­ranlarımızı arzetmek benim için büyük bir zevktir demiştir,

Emin Kalafat, vatandaşların hüküme­te karşı gösterdiği kadirşinaslığın, ik­tidarı yapılanı az görerek daima daha fazlasını yapmağa teşvik etmekte ol­duğunu, bu itibarla, bugünkü hamle­leri daima daha yeni daha büyük te­şebbüslerin takip edeceğini sözlerine ilâve etmiştir. Emin Kalafat demiştir ki:

«Bu kadar kısa zamanda bu derece büyük başarılar elde etmek hiç bir milletin tarihinde görülmedik dere­cede velut bir gelişmenin müşahhas vesikalarıdır. Bu itibarla Demokrat Partiyi iktidara getirmiş olan sizleri tebrik etmemek elden gelmez.

Muhalefetin gazetelerde revaç bulma­ğa başlayan çalışma şekilleri, uluorta, isnat ve ithamları fevkalâde yaklaşmış bulunan bir seçimin kendilerinde bu­günden yarattığı telâşın ifadesidir. Fakat bu seçimlerin neticesinin haz­zını daha bugünden duymak ve sizle­ri şimdiden tebrik etmek benim için mümkündür.»

Alkışlarla karşılanan bu konuşmayı müteakip Sanayi Vekili Samet Ağaoğlu söz almış, kongredeki samimiyet havasını överek Demokrat Partideki samimiyet, vuzuh ve berraklık karak­terinin zamanla değişmediğini, hattâ bilâkis çok daha arttığım belirtmiştir. Sanayi Vekili, Türk vatanının diğer köşeleri gibi Çanakkalenin de büyük bir gelişmeğe namzet olduğunu, bu bölgenin Türk medeniyetinin    sanayi merkezlerinden biri haline geleceğini Çanakkale kömür madenlerinin en modern bir tarzda işletilmesi için ge­reken bütün tedbirlerin alınacağını söylemiştir. Samet Ağaoğlu demiştir ki:

«Yapılan ve yapılmakta olan işler, namütenahidir. Memleketimizin her köşesi büyük medeniyet hamleleri içindedir. Eğer imkân olsa her gün bir temel atma veya bir açılış merasimi tertip etmek kabildir. Nitekim, inşası fiilen tamamlanan pek çok eserler şu anda işletmeye girmiş, fakat açılış merasimi henüz yapılamamıştır. Mu­halefetin bugünkü gayretleri kıskanç­lık ve haset dedikodularından ibaret­tir.

Bunlar ergeç dağılıp gidecek, yerinde köprüler, yollar, limanlar, fabrikalar, barajlar, hülâsa büyük Türk milletinin muazzam medeniyeti kalacaktır. Türk milletini ve milletin bu muazzam kal­kınma hamlesine rehberlik eden De­mokrat Partiyi hiç bir kuvvet, bu yol­dan asla alakoyamaz ve alakoyamıyacaktır.»

Samet Ağaoğlunun alkışlarla karşıla­nan bu sözlerini takiben Başvekilimiz, coşkun gösteriler arasında kürsüye ge­lerek metni ayrıca bültenimize alman konuşmasını yapmış ve bu konuşması sürekli alkışlarla karşılanmıştır.

Başvekil Adnan Menderes, Demokrat Parti il kongresinden ayrıldıktan son­ra beraberindeki zevatla birlikte gece uçakla İstanbula hareket etmiştir.

     Ankara :

Devlet Vekili Semi Erginin asaleten Millî Müdafaa Vekâletine ve Çanak­kale mebusu Fatin Rüştü Zorlunun bu suretle açılan Devlet Vekâletine tâ­yinleri Riyaseticumhur yüksek tasdi­kine arzolunmuştur.

     Ankara :

İstanbulda (Sirkeci  Haydarpaşa ara­sında ekspres trenleri ile lokomotif ve yük vagonlarını taşımak üzere Devlet Demiryollarının Denizcilik Bankasına sipariş  ettiği  feribotu  Haliç   tersanesinde 9 Ocak 1957 tarihinde inşasına başlanılmıştı.

Türkiyede ilk defa işletilecek bu feri­botun hacmi «demiryolu» uzunluğu 73.15 metre, genişliği 15 metre, yük­sekliği 4.80 metre, Debweight 575 ton, sürati 11 mil (Sirkeci  Haydarpaşa arasını 18 dakikada katedecektir). Ma­kinesi 2x600 triplekapenşin, kazanı mazotla çalışır, uskur adedi 2 olup, güvertesinde yekûnu 410 metre uzun­luğunda olan 3 demiryolu hattı var­dır. Geminin yük kapasitesi 360 ton olup, radarla mücehhezdir. Gemi mü­rettebatı süvari ve zabitan dahil 15 ki­şidir.

2.850.000 liraya sipariş edilen ve Tür­kiyede ilk defa inşa edilen feribot ağustos başında hizmete konulacak­tır.

 Ayancık  :

Ayancık Orman İşletmesi Kereste Fab­rikası İşçi Sendikası kongresi bugün saat 10.30 da Çalışma Vekili Mümtaz Tarhan, bazı Sinop mebusları, Vali, Orman Umum Müdürü ve diğer zevat ile bine yakın işçinin iştirakiyle ya­pılmıştır.

Çok hararetli, samimî bir hava içinde geçen kongrede İlk konuşmayı yapan sendika başkanı, kongrede hazır bu­lunan Çalışma Vekili ile diğer misa­firlere üyeler adına teşekkür etmiştir. Aziz Atatürkün ruhunu taziz için ya­pılan ihtiram duruşundan sonra çalış­masına başlayan kongrede kabul edi­len murakabe heyeti raporundan ve idare kurulu seçimini müteakip dilek ve temennilere geçilmiştir. Bu bahiste söz alan muhtelif hatipler bilhassa Ücretli izin, kıdem zammı ile çocuk zammı mevzuları üzerinde durmuşlar­dır.

Son olarak kürsüye gelen Çalışma Ve­kili Mümtaz Tarhan Türk işçilerini bugünkü hayatlarından daha müref­feh bir hayat seviyesine ulaştırmak için neler yaptıklarını ve neler yap­mak kararında olduklarını açıkladık­tan sonra demiştir ki:

«Sevgili işçiler, Ayancığa geldiğim an­dan itibaren  sizden  gördüğüm  sıcak

karşılanışı ölünceye kadar muhafaza edeceğim. Memleket iktisadiyatında en mühim rolü oynayan, siz işçileri­miz üzerine bütün dikkatimizi topla­mış bulunuyoruz. Devlet, iş veren ve işçi üç ayaklı bir sacayağı gibidir. Bunların üçünün ahenkli bir şekilde çalışması mümkün olursa, bu sacayağı üzerine konulan tencerede iyi bir aş pişer, aksi olursa, yâni, ahenk olmaz­sa koordine bir çalışma, düzenli bir çalışma olmazsa, yükselme, kalkınma mümkün olamaz. Türk devleti birinin menfaatini diğerinin zararında ara­yan yerine, her ikisinin ahenkli olarak çalışmasını temin etmeye çalışan ve bunu gaye edinen bir devlettir. Bütün memleketimizi diğer ileri memleketler seviyesine ulaştırmaya, hattâ onları geçmeğe savaşan bir azimle memleke­tin her tarafında yeni yeni imar fa­aliyetlerine girişmiş bulunuyoruz. Te­mennilerinizden biri, hastalık sigorta­sının Ayancıkta da tatbikini istemenizdir. Peki, Ankaraya gidince bir haf­ta içinde bunu neticelendireceğim. Bir diğer temenniniz çocuk zammıdır. Bu mevzu da incelenmiş ve devlet sektö­ründe çalışan bütün işçilere çocuk zammı verilecektir. Size müjdelerim.» Öğle yemeğini müteakip işletmenin dekovili ile Çançala müteveccihen ha­reket eden Çalışma Vekili ve berabe­rindekiler yarın. Gökçeağaç yolu ile Kastamonuya gideceklerdir.

29 Temmuz 1957

 İstanbul :

Arapça ve İran dilleri profesörü ve aynı zamanda Arap ve Yunan tıp sistemleri üzerinde geniş ve ehemmi­yetli çalışmaları olan Prof. Hakim Nayyar Wasti, İstanbula muvasalat et­miştir.

Birçok mühim kitapların yazarı olan Prof. Wasti, İstanbulda kalacağı dört gün zarfında çalışma sahası ile ilgili şahsiyetlerle görüşmelerde bulunacak ve bu'arada kütüphane ve müzeleri ziyaret edecektir.   

Prof. Wasti 2 ağustosta diğer' Avru­pa memleketlerini ziyaret etmek Üze­re İstanbuldan ayrılacaktır.

 İstanbul :

Basın Yayın ve Turizm Umum Mü­dürlüğünün bir taraftan büyük bir inkişaf gösteren iç ve dış turizm icap­larına uygun olarak turistik kıymet­lerimizi, yurt güzelliklerini, kitaplar, broşürler, haritalar fotoğraflar ve si­nema gibi çeşitli tanıtışı vasıtalarla dünyaya göstermek için geniş ölçü­lerdeki çalışmalarına devam ederken, bir yandan da memlekette gitgide gelişen büyük kalkınma hamlelerini gerek yurdun içerlerinden İstanbula gelen vatandaşlara gerek memleket dışından gelen yabancılara göstermek gayesiyle Hilton otelinin dış girişin­de hazırladığı yeni tanıtma ve turizm bürosu bugün saat 17.30'da hizmete girmiştir.

Eski Türk motiflerinden ilham alına­rak modern bir tarzda her türlü ma­lûmatı verecektir. Büronun alt katın­da tanzim olunan 20 kişilik bir sa­londa turist gruplarına Türkiyenin muhtelif bölgesini tanıtan muhtelif filmler gösterilecek, konferanslar ve­rilecek, vitrinlerinde her akşam renk­li Türkiye manzaraları teşhir oluna­caktır.

İngilizce Fransızca ve Almanca lisan­larını bilen vazifeliler turistlere gere­ken malûmatı verecek, gezi program­larını hazuiıyacak, Devlet Demiryol­larının bir memuru da demiryollarına ait haber ve yer ayırma işlerinde ya­bancı turistlere yardım edeceklerdir.

Her bakımdan mükemmel bir man­zara arzeden büroda aynı zamanda Basın, Yayın ve Turizm Umum Mü­dürlüğünün merkezde ve yabancı memleketlerde hazırlattığı albüm ki­tap ve broşürler dağıtılacaktır. Basın Yayın ve Turizm Müdürlüğü, ile Be­yoğlu Kız Olgunlaşma Enstitüsü ara­sında yapılan işbirliği sayesinde ens­titünün elişleri, yine aynı büroda hu­susî vitrinlerde teşhir olunacaktır. Bu suretle yabancılar, Türk hatıra eşya­larının en güzel örneklerini de bura­da görmek fırsatını elde edeceklerdir. Bu maksatla enstitü, büroya bir de lisan bilen bir memur vermiştir.

Büronun açılışında şehrimiade bulu­nan  Konsoloslar,  yabancı  hava  sir

ketleri mümessilleri, yerli ve yabancı basın ve ajans mensupları, turist acenteleri ile güzide bir davetli kitle­si hazır bulunmuştur.

Mimar Sedat Arkan tarafından hazır­lanan Tanıtma ve Turizm bürosunun bilhassa yerli motiflerden mülhem mobilya kompozisyonları ziyaretçiler tarafından takdir ve alâka ile karşı­lanmıştır.

Açılışı Basın Yaym ve Turizm Umum Müdürü Dr. Halim Alyot tarafından Kervansarayda verilen bir kokteyl parti takip etmiştir.

 Erzurum :

İngiltere Büyükelçiliği basın bürosu­nun İzmir sekreteri bugün saat 17.30 da Erzurum Lisesi konferans salonun­da Türk İngiliz dostluk ve kültür münasebetlerini tersin eder mahiyet­te bir fotoğraf sergisi açmıştır.

Bazı Erzurum Mebusları, Vali, 3 üncü Ordu Müfettişi, Generaller, Maarif Müdürü ve basın mensupları ile diğer zevatın hazır bulunduğu açılış mera­simine saat 10.15 te İngiliz basın bü­rosu İzmir sekreterinin ise bahçesin­deki Atatürk büstüne bir çelenk koy­masını müteakip askerî bandonun çal­dığı İstiklâl Marşı ile başlanmıştır.

İngiliz Basın Bürosu İzmir sekreteri ile Erzurum Valisinin yaptıkları ko­nuşmalardan sonra açılan sergi davet­liler tarafından gezilmiştir. Sergide Türk  İngiliz kültür münasebetlerine dair filmler gösterilmiştir.

30 Temmuz 1957

 Erzurum :

Millî Müdafaa Vekâleti Erzurum Tem­sil Bürosundan bildirilmiştir:

Dost ve kardeş Irakm Erkânı Harbiyeî Umumiye Reisi Korgeneral Meh­met Refik Arif, beraberinde maiyeti erkânı olduğu halde, Üçüncü Ordu bölgesini ziyaret etmek maksadiyle bugün Erzuruma gelmiştir.

Misafir General Erzurumda, Üçüncü Ordu Müfettişi Orgeneral Necati Tacan, Korgeneral Cevdet Sunay ve di­ğer yüksek rütbeli subaylar tarafın­dan karşılanmıştır.

Dost ve kardeş devletin Erkânı Harbiyeî Umumiye Reisi, huduttan itiba­ren ziyaret ettiği her garnizonda as­kerî merasimle karşılanmış ve uğurlanmıştır.

 İstanbul :

Vergi tahsilatı ile Temmuz ayı zar­fındaki döviz transferleri hakkında bilgi isteyen bir muhabirimize Mali­ye Vekili Hasan Polatkan aşağıdaki beyanatta bulunmuştur:

«1957 yılının Haziran ayında devlet varidatında yapılan tahsilat 290 mil­yon liraya baliğ olmuştur.

yılının Haziran ayında 213 mil­yon  liralık   tahsilat yapıldığını  gozönüne  alacak  olursak, bu yıl Haziran ayında geçen senenin Haziran ayma nazaran 77 milyon lira, yani yüzde 36 nisbetinde daha fazla tahsilat yapıl­dığını tesbit etmiş oluruz.

malî yılının Mart, Nisan, Mayıs ve Haziran aylarını ihtiva eden4 ay­lık devresi içinde yapılan fiilî tahsi­lat yekûnu ise, bir milyar 304 milyonliradır.

1956 malî yılın aynı devresinde bir milyar 58 milyon lira tahsil olunmuş­tu. Buna göre, 1957 senesinin dört ay­lık devresinde geçen senenin aynı devresine nazaran 346 milyon lira faz. la   tahsilat  yapılmış  bulunmaktadır.

İktidara geldiğimiz mazan, 1950 mali yılının ilk dört aylık devresindeki tahsilat miktarının 465 milyon liradan ibaret bulunduğu nazara alınacak olursa, 1957 malî yılının ilk dört ay­lık devresindeki tahsilat yekûnunun 1950 devresine nazaran yüzde 180 nis­betinde bir artışla 840 milyon lira faz­la bulunduğu görülür.

Devlet varidatında memnuniyetle mü­şahede edilen bu şür'atli ve devamlı inkişaf milletçe giriştiğimiz geniş ik­tisadî kalkınma hareketlerinin istih­sal ve ferdî gelir üzerinde yarattığı müsbet tesirin ve vatandaşların dev­let masraflarına iştirak paylarını ifa

de eden vergi borçlarını ödemekte gösterdikleri anlayış ve tehalükün bir neticesi olduğunda şüphe yoktur.

Ziraat, madencilik, sanayi, ulaştırma ve enerji gibi istihsal kollarında, sağ­lık, Maarif ve idare cihazı mevzula­rında iktidara geldiğimiz tarihten iti­baren yapmaya başladığımız ve her sene bir evvelkinden daha yüksek miktarlara çıkardığımız yatırımlar semerelerini vermeye başlamıştır. Bu suretle de memleketimize ve milleti­mize çok daha geniş imkânlarla hiz­met etmek bahtiyarlığına bizi eriştir mistir.

Filhakika, 1957'de yalnız devlet bütçe­si ile yatırımlar için bir milyar 225 milyon liralık tahsisat verilmiştir. Aynı maksat için 1950 bütçesiyle ka­bul edilmiş bulunan tahsisat sadece 26İ milyon liradan ibaret bulunuyor­du. 1957 malî yılının henüz beşinci ayı dolmadan, 1950'deki miktarın iki misline yakın bir paranın fiilen sarf edilmiş olduğunu ifade edebiliriz. Va­sıl olduğumuz bu yatırım seviyelerini ve bu büyük yekûnları bundan yedi, sekiz yıl önce eski iktidarın tahayyül dahi etmesi mümkün değildi.

Hâdiseleri bütün cepheleri ile görmek imkânından mahrum bazı kimseler tarafından dış tediye güçlüklerimizin mübalâğalı bir tenkit mevzuu yapıl­dığı da görülmektedir.

Halbuki sadece Temmuz ayı içinde serbest dolar ve E.P.U doları olarak yaptığımız transferlerin yekûnu 77 milyon lirayı tecavüz etmiştir. Bunun dışında yine yalnız Temmuz ayı için­de anlaşmalı memleketlere de 27 mil­yon liralık .transfer yapılmış bulun­maktadır. Bu suretle bu son bir ay içinde yapılan transferlerin yekûnu 104 milyon lirayı tecavüz etmiştir.

Bu vesile ile son defa beynelmilel pa­ra fonundan 38 milyon liralık yeni bir imkân sağlanmış bulunduğuna da işaret etmek isterim.

Şimdi yukarıda bahsettiğim 104 mil­yon liralık transferlerin bir listesini veriyorum:

1  Hirfanlı, Demirköprü, Kemer ba­rajları, Karayolları, Demiryolları    ve su işleri tesisleri azot fabrikası, Çatalağzı enerji tesisleri, silolar, Mer­sin liman inşaatı ve traktör kredileri taksitlerine ve yarayolları kamyon it­halâtına 31,2 milyon lira,

 Şehir ve kasabalarımızın elektri­ fikasyon  tesisleri ile  köylerimizin  iç­ me suyu ihtiyaçlarına mahsuben  (te­sisler;   göksu Eğirdir, Kovada,    Emet, Sızar, Siirt, Maraş, Tortum, hidroelektrik santralleridir)  5,5 milyon lira,

 Ankara, İstanbul, İzmir şehirle­rinin elektrik, otobüs ve su tesisleri­
ne 4,5 milyon lira, Denizcilik Bankasının bir kısım
ihtiyaçlarına, 2,8 milyon lira,Çay, petrol ithalâtına,  12,7 mil­
yon lira,

 Röntgen filmi, lâstik gibi ihtiyaçmaddelerine, 2,8 milyon lira,

 Dış sulara sefer yapan gemileri­mizin ihra.ciye ve liman masraflarına,hariçteki   siyasitemsilciliklerimizin umumî  giderlerine,  yeni  fabrika     vetesislerimizin   montajmasraflarına, hülâsa:   Mukabili ithalât olmayan veteknikte  «görünmez giderler»  denilenhususlara, 18 milyon lira,  Japonya,  Finlandiya,     Çekoslo­vakya,  Doğu  Almanya,  İsrail,  Polon­ya, Yugoslavya gibi E.P.U dışı memle­ketlerden yapılan kurşun kalem, kau­çuk,  akümülâtör,  ilâç,     yedek parça,plâstik  madde,  banyo  ve  küvet,  hır­davatçılık  eşyası,  boyalar,  el  aletleri,tıbbî ve kimyevi maddeler, karpit, ka­lorifer tesisatı, yazı makineleri, elek­trik âletleri, mutfak ve yemek takım­ ları, ölçü âletleri, gibi maddeler itha­
lâtı için de, 27 milyon lira, 104,4 mil­yon Türk lirası...

Şunu da hemen ilâve edelim ki, pi­yasaya temin edilmiş olan imkânlar yalnız yukardaki listede de gösteri­len  transferlerden  ibaret  değildir.

İ.C.A. yardımları, diğer çeşit krediler, mal mukabili ithalât yolları ile sağla­nan mallar bu listeye dahil bulun­mamaktadır.

 Eskişehir :

Hayır seven hemserilerimizden olup, şimdiye kadar Eskişehir ve İstanbul

daki birçok sağlık teşekküllerine yap­tığı yardımları ile tanınmış olan Sü­leyman Çakır, bu defa da sahibi bu­lunduğu yedi milyon değerindeki İs­tanbul Liman hanını Eskişehirde yar­dım ve bakıma muhtaç kimseler için kurulacak olan düşkünler evine vak­fetmiştir. Üç milyon civarındaki di­ğer gayri menkullerini de bu mües­sesenin inşaatı için bağışlamış ve bu­na ait muamele bugün Eskişehir No­terliğinde ikmâl edilerek evrak Vali­liğe, tevdi edilmiştir.

Vali, bu hayırlı iş için on milyon li­ralık bağışta bulunan Süleyman Ça­kıra, bu asil hareketinden dolayı vi­lâyet adına teşekkür ve tebriklerini bildirmiştir.

Süleyman Çakırın bu büyük bağışı muhitte takdirle karşılanmıştır.

 İstanbul :

28 Temmuz Pazar günü yapılan Hür­riyet Partisi Üsküdar üçe kongresin­de vâki beyanatlar arasında, T.C. Emekli Sandığına memurların aylık­larından Ödemekte oldukları % 5 ai­datların, İstanbul'da girişilen imar faaliyetlerinde, Belediyeden fahiş be­dellerle arsalar mubayaa olunarak faydasız surette yatırıldığı zikroltmmasmm gazetelerde yayınlanması üze rine, kendisi ile temas ettiğimiz Emek li Sandığı Umum Müdürü aşağıdaki izahatı vermiştir:

«T.C Emekli Sandığı 5434 sayılı ka­nunla kurulmuş bulunan ve hareket hattını bu kanunun hüküm ve icap­ları dairesinde tayin etmekle mükel­lef kılman bir müessese bulunduğu­na göre sandık faaliyetlerinin ilçe kongresine yanlış intikal ettirildiği anlaşılmaktadır. Emekli Sandığının, gelirinin istismarında gösterdiği has­sasiyet, memur aidatını sandığa en çok gelir sağlıyacak sahalarda ne malarıdırmaya matuf faaliyetlerine mesnet bulunmakta ve aşağıda zikrolunan faaliyetlerde görüldüğü üzere, sandıkla alâkalı memur, emekli, dul ve yetimlerin menfaatlerini çok ya­kından tarsin eder mahiyet ve şümu­lü taşımaktadır.

Nitekim Sandık Kanununun muad­del 22 nci maddesi sandık mevcudu­nun yüzde 40 mm gayri menkullere yatırılmasını tecviz etmekle beraber, bu yatırımlarda gösterdiği titizlik ve durendiş hareket sebebiyle, kuruluşu­nun üzerinden 7 yıl geçmiş bulunma­sına rağmen gayrimenkul plasmanı henüz % 10'nu bulmıyan bir hadde varmıştır. Filhakika sandık, resmi ve hususî sektörden satın aldığı gayrimenkulleri müteaddit ekspertiz mua­melelerine tâbi tutmakta ve rantabilite hesapları müsbet netice verdiği taktirde mubayaayı kararlaştırmakta­dır. Bununla beraber, daima rayicin fevkinde satmak temayülleri karşı­sında, hususî sektörden mubayaa yo­lunu mümkün mertebe terkederek, daha ziyade hazine, belediye, hususî muhasebe gibi, gerek kanunen takdiri kıymet suretiyle fiyat tesbitine imkân veren gerekse elinde en iyi inşaatına elverişli arsaları bulunan resmî idare­lerin gayrimenkullerinî satın almayı tercih etmektedir. Şöyleki, 30/6/1957 tarihi itibariyle 110.300.000 liradan ibaret bulunan sandık gayrimenkullerinin hususî sektörden satın alman kısmı ancak 2.130.000 lirayı bulmak­tadır.

Emekli Sandığınca bu gibi resmî dai­relerden arsa satın alınmasına baş­lama tarihi İstanbul vilâyetinin ima­rına başlanma tarihinden çok daha evveldir. Ezcümle:

Ankara'da Ulus meydanında yaptır­makta olduğumuz Ulus iş hanı arsası 4/8/1952 tarihinde vilâyet hususî ida­resinden, bir iki hafta içinde inşaatı­na başlıyacağımız İzmir oteli arsası 20/5/1953 tarihinde İzmir Belediye­sinden, Eskişehirde inşaatı bitmek üzere olan otel ve iş hanı arsası 18/ 9/1953 tarihinde Eskişehir hususî mu­hasebesinden ve Bursada yapılmak­ta olan büyük Santral garajının sa­hası da yine ayni mahal belediyesin­den 5/5/1954 tarihinde ya satın alın­mış, veya hisseî iştirak olarak ortak­lığa karşılık tutulmuştur. Keza, An­kara Kızılay meydanında içinde bir­çok tesisleri ihtiva edecek ve 22 kat olarak inşa edilecek binamız için bu yerde mevcut arsamızın böyle bir in­şaata elverişli bulunmaması muvace

nesinde Belediyeden bir miktar arsa­nın satın alınması, bu tarz bir tesis vücude getirmek maksadiyle, temin edeceği faideler bakımından zarurî görülmüştür.

Sandık, bu noktadaki dikkat ve teyak­kuzlarının yanı başında, plasmanlar­dan sağlanacak rantabilite ve emni­yet kadar, yaptıracağı binaların, Hilton otelinde olduğu gibi, inşaat bakı­mından da mevkiinin hususiyetine intibak etmesine ehemmiyet vermek­tedir. Nitekim, birçok neşriyatla as­garî 25.000.000 lira edeceği bildirilen ve sandıkça yaptırılan ekspertiz neti­cesinde 16,5 milyon lira bedel tahmin edilen ve bu miktar üzerinden satın alman Sorkldoryan blokunun bulun­duğu müstesna mevkide ve Beyoğlu gibi gerek iş ve gerekse eğlence bakı­mından çok mütekâsif bir yer olan bu semtte mevcut bina yıkılarak ayni yer üzerinde, fikir ve proje müsaba­kaları ile her ihtiyaca cevap verecek bir bina inşa edilecektir. Bu arada, yine Belediyeden satın alınmış bulu­nan Unkapanı ve Eminönündeki sa­halar üzerinde keza ayni metot ve mülâhazalarla muhtelif tesisler vücu­da getirilecektir.

Şurasını da zikretmek yerinde olur ki, Eminönünde Belediyeden mubayaa olunan saha bedelinin rayicin hiç bir suretle üstünde bulunmadığını anla­mak, keyfiyetin ayni mahallerde izalei şüyu yolu ile satışa çıkarılan di­ğer arsa fiyatlariyle mukayese edil­mesiyle kabil olacaktır. Nitekim, bu sahada sandıkça mubayaa edilen gayrimenkullerin bedeli bu ölçünün bir iki puan altında bulunmaktadır.

Sandık Kanununun gayrimenkul ikti­sabı hususunda kendisine verdiği selâhiyet cümlesinden olarak, İzmirde inşasına geçeceğini belirttiğimiz bir otel ve Ankarada bir İsviçre firması­nın işleteceği ve 1958 sonunda inşa­sına girişileceğini tahmin ettiğimiz oteller dışında müessesemizin Pan Amerikan ve Hotel İnter Continantal firmaları ile İstanbul ve Ankarada ye­niden birer otel inşası hususunda bir seneye yakın zamandan beri yaptığı temas ve tetkikler neticesinde halen tahakkuk safhasına  getirdiği iki inşaat için de lüzum hasıl olduğu ve ön­ceden tahmin edilen bedellerle muba­yaasına imkân bulunduğu taktirde yi­ne resmi idarelerden arsa mubayaası cihetine gidileceği tabiidir. Yine be­lediyeden satın alman arsa üzerinde yapılan İstanbul Hilton otelinin in­şası sırasında, sandık paralarının avantür bir mevzua tahsis edildiği ve bu yatırımın hiç bir suretle mukabili­nin almamıyacağı hususlarında vâki insafsız tenkitleri hâdiseler, bu otel işletmeye açıldıktan sonra fiilen tek­zip etmiş olduğunu ve bugün büyük bir ihtiyaç gösteren otel sahasında senelerce evvel başlamış olan bu faa­liyetin ne derece isabetli bulunduğu son 5 sene zarfında İstanbul ve An­karada otel inşaatı mevzuunda giri­şilen faaliyet veciz bir şekilde izah etmektedir.

Bu itibarla, gerek otel gerekse iş hanı mevzularının tahakkuku için resmi idarelerden satın aldığımız arsalara yatırılan paraların da ileride sandı­ğa sağlam ve emniyetli gelir getirece­ği hususundaki itimadımızı bir defa daha tekrar etmekte fayda görmek­teyiz.»

31 Temmuz 1951

 İstanbul :

İncir, üzüm, fındık ve pamuk fiyatla­rının tesbit ve ilânı münasebetiyle Başvekil Adnan Menderese memleke­tin muhtelif yerlerinden teşekkür telg rafları  gelmektedir.

Bu teşekkür telgraflarından bir kaçı­nı aşağıda veriyoruz:

«Takip edegeldiğîniz dahilî fiyat politikasile yüksek himayeniz altına gi­ren Türk köylüsü, 1957 mahsulü fın­dık alım fiyatının 210 kuruş olarak tesbit edümesile yeni bir himayenize mazhar olmuş bulunmaktadır.

B ukararımzı radyoda dinleyen, ga­zetelerde okuyan Karadeniz bölgesi fındık müstahsilleri sevinç ve neş'e içindedirler.

60 bin ortağı temsil eden birliğimiz, bölgenin bu hissiyatına tercüman ola

rak yeni kararınızdan dolayı size te­şekkür ve minnetlerini saygılarile arzeder.»

Fındık Tarım Satış Kooperatifleri

Birliği idare heyeti adına Umum Müdür Zeki Davutoğlu

«27 Temmuz günü incir mahsulleri hakkındaki isabetli kararınızdan dolayı Ege mıntıkası müstahsilleri na­mına şükranlarımı sunar, saygılarımı arz ey ler im.»

Nazmi Ökten Ortaklar

«İktidara geldiğiniz günden bu yana umumi refahı bu memlekette yerleş­tirmeyi ideal olarak kabul eden hü­kümetimize, çok muhterem şahsiyeti­nize Allah yardımcı olsun.

Toprak mahsullerinin değerini takdir eden çok kıymetli görüşlerinizle biz­lere müstahsil olmanın gururunu tattıran çok muhterem şahsiyetinize ortaklar incir müstahsilleri hemşeh­rilerim adına en derin hürmet hisle­rimi takdim ederim.»

İbrahim Özkan

«Hükümetimizin, köylülerimizin mal­larını koruyan ve güvenini sağlayan azminizin tezahürü olan son müsbet kararınızın sevinci içinde bayram ya­pan biz çiftçiler size en derin şükran­larımızı sunarız.»

Uzun Kumdan Rahman Ediz

 Ankara :

Arkadaşımız Mümtaz Faik Fenik, son radyo konuşmasında Boğazda yapıla­cak köprü hakkında dikkate değer izahat vermiştir. Bir defa, bilindiği üzere, Boğaz köprüsü sadece İstanbulun meselesi değildir. Bugün bütün memlekette karayolları muazzam bir inkişaf halinde bulunuyor. Yurdun dört bir tarafı karayolları ile birbirine bağlanmıştır. Fakat, Gaziantepten, Maraştan, Erzurumdan gelen kamyon, otobüs ve otomobiller İstanbulda Bo­ğazda dayanır, ileri geçemez. Keza, Kırklareli, Edirne, Çorlu plâkalı vası­talar İstanfeula gelir, ileri    geçemez.


 

Nakil vasıtası kesafeti o kadar fazla­dır ki araba vapurunu saatlerce bek­lemek lâzımgelir. Otomobil güya en süratli vasıtadır, ama tabiatın mani­ası, Boğaz sahilinde onu kaplumbağa­ya çevirir. İstanbulun nüfusu birkaç sene içinde daha da artacağına, karayollarımız çok daha fazla inkişaf ede­ceğine göre, Boğazı geçiş, zamanla büsbütün müşkülât arzedeeektir. Ha­va muhalefeti ve sis yüzünden Boğaz­da sefer yapılamaması da, zaman za­man şehrin normal hayatını ayrıca felce uğratmaktadır.

Mümtaz Faik Fenik, Boğaz köprüsü­nün ne muazzam bir teşebbüs oldu­ğunu belirtirken demiştir ki:

«Bugün ilk defa olarak Avrupa kıtası Boğaz köprüsü ile Asya kıtasına bağ­lanacaktır ve bu yol, belki bütün As­ya'nın da Avrupaya açılan yolu ola­caktır.

Şimdi bir mesele var: Köprü nerede kurulacak? Boğazın en dar yerinde mi, yoksa, Trakya yakası ile Anadolu yakası arasında trafik bakımından en müsait yerinde mi? Şüphesiz trafik bakımından en müsait yerinde... O halde köprünün Arnavutköy ve Be­bekten ilerde olmaması, yani Bebek­le Kabataş arasında, bir yerde bulun­ması zaruridir. Alâkalılar bu iş için en münasip yeri tesbit etmişlerdir. Ancak, arsa spekülâsyonlarına mey­dan vermemek İçin, bunun neresi ol­duğu zamanı gelmeden ifşa olunmıyacaktır.

Boğaz köprüsü için bir Fransız şirketi ile geçenlerde imzalanan protokole gö re, şirket gereken hazırlıkları yapacak ve üç ay zarfında bu işin tam İhale­sine gidilecektir. Köprünün maliyeti 30 milyon dolar karşılığı tahmin edil­mektedir. Bunun 20 milyonu dış tedi­ye, 10 milyonu iç tediyelerdir. Köp­rünün uzunluğu 1340 metre, orta açık­lığı, 675 metredir. Bu bakımdan da dünyanın en büyük köprüleri katego­risine dahildir. Bir gazete, Boğaz köp­rüsünün dünyanın en büyük köprüsü olacağını yazmışsa da bu doğru değil­dir. Dünyanın en büyük köprüsü, San Francisco'daki Golden Gate köprüsü­dür. Bunun boyu 2770 metre, orta açıklığı 1270 metredir, Yani orta açık

lık, Boğaz köprüsünün orta açıklığı­nın aşağı yukarı iki mislidir. Golden Gate'in denizden yüksekliği 60 met­redir. Bizim köprünün denizden yük­sekliği 50 metre olacaktır. Mühendis­lerin ifadesine göre, 50 metre yüksek­lik, 17 katlı bir apartmanın yüksekli­ği demektir. Bu 50 metre yükseklikte­ki açıklıktan transatlantikler, harp gemileri, ticaret gemileri, hülâsa bü­tün gemiler dumanlarını savurarak rahatça geçebileceklerdir. Amerikan donanmasında mevcut ve irtifaı 50 metreden yüksek 3 gemi üç istisnayı teşkil edecektir ve bu üç geminin Bo­ğaz köprüsünden geçmesi mümkün olamiyacaktır.

Boğaz köprüsünü, orta açıklık itiba­riyle gene San Franciscodaki Okland Bay Bridge köprüsü ile mukayese et­mek mümkündür. Çünkü bu köprüde orta açıklık 678 metre, bizim köprü­müzde ise 675 metredir. Boğaz köprü­sü, her halde çok narin, çok zarif ve çok güzel bir köprü olacak, Boğazın o tabiî güzelliğine bir de medenî gü­zellik ilâve edecektir.»

Mümtaz Faik Fenik, bu köprünün gü­zel, sağlam olması, aynı zamanda bü­tün trafik ihtiyacını temin etmesi için Karayolları Umum Müdürü Or­han Mersinli ile köprüler dairesi reisi Nadir Uluç ve diğer birçok mühendis­lerimizin canla başla çalıştıklarını be­lirttikten sonra şunları ilâve etmiştir:

«Köprüyü askıya alacak direklerin, yani pilon'larm veya kabloların de­nizden yüksekliği 132 metredir. 132 metre yükseklik belki İlk hamlede gözlerinizin önünde tecessüm etmez. Ama şunu söyliyeyim ki, 132 metre yükseklik  47  katlı  bir     apartmanın


 

yüksekliği demektir. Amerikadaki böyle büyük köprülerde bu pilonlarm, bu direklerin içinde asansörler vardır. Şüphesiz, İstanbul köprüsündeki di­reklerin içinde de asansörler olacak ve bu asansörler, Boğazın manzarası­nı daha iyi görmek isteyenler için, tu­ristik bir kıymet ifade edecektir.

Köprünün genişliği 19,5 metredir. Bu, direkler arasındaki genişliktir. Bir ta­rafta iki metre yaya kaldırımı, diğer tarafta her birisi iki şeritli 7 metre­lik gidiş geliş yolları vardır. Bir oto­mobilin 3,5 metrelik bir genişlikte sey­redeceği hesap edilerek bu yollar öyle ayrılmıştır. Yani vasıtalar, iki dizi ha­linde yanyana bir taraftan gidecek­ler, iki dizi yanyana bir taraftan ge­leceklerdir.

Köprünün inşası için 23 bin ton muh­telif cins demir ve çelik harcanacak­tır. Bu miktar demir, Karabük fabri­kasının aşağı yukarı 2 aylık istihsali demektir. Gene bu iş için 14 bin. ton çimento " harcanacaktır. Bu da orta bey bir çimento fabrikasının iki aylık istihsali demektir.»

Mümtaz Faik Fenik, Boğaz köprüsü­nün ihale tarihinden itibaren 4 sene­de biteceğini, bu hesaba göre 1961 se­nesinde Boğaz köprüsünden geçmek mümkün olabileceğini söylemiş ve ko­nuşmasını şöyle bitirmiştir: «Otuz, kırk metre denizin dibine inen, 130 küsur metre denizin üstünde yükse­len direklere tutturulmuş bu köprü, başlı başına muazzam bir eser olacak ve daima kalkman, müreffeh ve zenzin Türkiyede Türk medeniyetinin muhteşem bir âbidesi halinde yükse­lecektir.»

C.H.P., İstanbul il kongresinde İnönü'nün konuşmacı: 22/7/1957 tarihli Ulus gazetesinden:

Seçime bitişik devir

«Sayın delegeler, pek sayın misafirlerimiz, sizleri saygı ile selâmlıyarak söze başlıyorum. Artık seçime resmen girmeden önceki bitişik devirde bulunduğumuz zannı umumîdir. Sözlerim ister istemez bugün vatan­daşın zihnini işgal eden seçim meselelerine temas edecektir. Seçim be­yannamesi gibi resmî vesikalar henüz tesbit edilmediği için söyliyecekİerim tabiatiyle şahsî görüşlerimdir. Ancak şahsî görüşlerimi bir resmî kongre huzurunda söylerken partinin geçmişte verilmiş kararlarını, parti politikasının temel istikametini ve istidatlarını her bakımdan isa­betle takdir etmeye çalışacağım.

Seçimde mücadele konulan

Öyle görülüyor ki, seçim esnasında C.H.P. nin mücadele konularını iç politika, ekonomik ve siyasal sahaları verecektir. İç politika konulan başlıca rejim meseleleridir.

C.H.P. 1954 seçimlerinin çok evvelinden beri rejim meselelerini ve adlî siyaseti tetkik altına almıştır. Esefle söyliyelim ki, zaman bizim endi­şelerimizi haklı çıkarmış ve tedricen bütün memlsket rejim dâvasının konularını ve özelliklerini kavramıştır. Her vesile ile her yerde izah etti­ğimiz bu mevzuları seçim sevrinde ve seçim beyannamesinde de tafsilâtiyle anlatacağız.

Ekonomik ve adlî sahada iktidara karşı şikâyetlerimiz de eskidir. 1952 denberi muvazene bozulmuş ve bugünkü iktisadî dertlerin ilk ciddî alâ­metleri kendisini göstermiştir. Memleketimiz o zamandanberi mütema­diyen artan sıkıntıları yenmeye çalışıyor.

Takdire şayan bir iktisadî kalkınma arzusunun hamleleri mahdut neti­celer veriyor! Artık imkânları hesap ile ve tasarrufla kullanmak iktisa­dî hayatı niyetli ve istikrarlı gelişme şartları içinde tutmak ihtiyacını herkes anlıyor. Para değerinin tesirleri ve hayat pahalılığının her konu­ya ve her köşeye yayılması bugün cemiyetimiz için büyük meseledir. Millî korunma neticeleri tenkid edilecek haldedir. İmar hareketleri ihti­yaçlar içinde kalkınma gayretleri sarfeden memleketimizin iktisadî ha­yatındaki tazyikleri daha da arttırılabilecek bir istikamet ve şekil almış­tır. Yerinde ve hesaplı sarfolunan iyi niyetli arzulara geniş müsbet kar­şılıklar getirebilecek maddî ve manevî enerjilerin heder olması ihtima­linden canımız yanarak endişe ediyoruz. Bu ekonomik ve malî politika­nın sarsıntılarından memleket hakikaten secimle kurtulmalıdır.

İÇERDE   . 59

İşçi konuları

Sosyal yardım vecibelerini siyasî hayatın ön safhasında takip etmeye kesin ihtiyaç vardır. İşçi meselelerinin son devirde mütemadi ve haklı zir şikâyet zeminine girmesi esef edilecek bir siyasettir. Çalışma Bakan­lığının ihdasını takip eden zamandanberi her iki iktidarın çalışma ve işçi sahalarındaki ilerlemeleri birden aksi istikametlere meyletmiştir. Sendikaların gördüğü muamelelerin izahı yoktur... Hür sendika ihtiya­cı münakaşa götürmez. Grev hakkı üzerindeki tereddütlerin devamı yersizdir. İşçi Sigortalarının işçiye daha faydalı hale sokulması lâzımdır. İşçinin geçim güçlüğünü hafifletmek vazifesi elbette cemiyetin başlıca işlerindendir.

İşçi mevzularını işçilerle bir mücadele sahası addetmekten kesin olarak çekinmek lâzımdır.

İşçinin geçimde, fikrî ve içtimaî olgunlukta hür ve müstakil teşkilâtın­da bu teşkilâtın diğer millî vasıflar gibi içerde ve milletler arasında iti­barlı bir mevki kazanmasında çalışma, siyasetimiz yardımcı, yetiştirici ve kolaylaştırıcı bir rol oynamağa mecburdur.

Yeni seçim mücadelesinin temelini teşkil edecek olan bu mevzular üze­rinde çok konuşacağım. Bugün daha ziyade seçim öncesinin günlük dertleri üzerinde duracağız.

Seçimde işbirliği

Seçimde muhalefet partileri arasında işbirliği yapılırsa bu halin muha­lefet lehine kesin yahut çok ehemmiyetli bir tesiri olacağı kanaati yay­gındır. Bu sebeple iktidarın değişmesini arzu eden partili veya partisiz vatandaşlar muhalefet partilerinin aralarında işbirliği yapıp yapmıyacaklarını merak ile takip ediyorlar.

İşbirliğinin mevzuları üzerinde beraberlik şeklinde bir fikir cephesi bir de seçim oylariyle birbirine yardım suretinde amelî cephesi vardır. İk­tidara karşı bu mevzular üzerinde muhalefet partilerinin bir fikir be­raberliği umumî hatlariyie çoktanberi mevcuttur. Bu mevzuları rejim meseleleri adı altında hülâsa edebiliriz. Biz Halk Partililer rejim mese­lelerinin Anayasa değişmesiyle temelinden halledilmesi fikrindeyiz.

Partimizin programında 1954 seçim beyannamemizde Parti Meclisimi­zin muhtelif tebliğlerinde rejim meselelerinin halli için sarih esaslar gösterilmiştir. Bu konularda bilhassa komisyonlarımızın hazırladıkları etraflı rapor ve incelemeler vardır. Öteki muhalefet partilerinin de esas­larda bizimle birleştiklerini görüyoruz.

Dikkate şayandır ki, iktidar partisi de bir Anayasa değişmesinden bir kaç defa resmen bahsetmiştir. Belki o da bir değişme yapacaktır. Ana­yasa tatbikatı insan haklan ve rejim meseleleri anlayış tarzı üzerindeki tartışmalarda iktidar partisi ile çok defa ciddî ihtilâflar içinde kaldığı­mıza göre Anayasa metni üzerinde iktidar ile muhalefetin mutabakata varması ihtimali zayıf görünüyor. Meğer ki bugünkü iktidar partisi de­ğişip muhalefete geçsin. O zaman onun da Anayasa felsefesinin esasın­dan değişmesi beklenebilir.

Evet bugün insan hakları anlayışında ve bu hakların Anayasa temina­tına bağlanması her işin başı olduğunda muhalefet aynı anlayışta gö­rünüyor. Bunlarda fikir beraberliği halinde işbirliği vardır. Genişletilip düzenlenebilir.

Parti programlarının diğer fasıllarını teşkil eden devlet ve millet işlerin­de tabiidir ki, fikir beraberliği aranamaz.

Muhalefet partileri iktidara gelirse ilk önce Anayasayı koalisyon halin­de ve kurucu Meclis gibi değiştirmelidir ve sonra yeni Seçim Kanuniyle seçime gitmeleri arzusu da vardır. Bizde ve öteki partilerde bazı siyaset adamları bu noktaya birinci derecede ehemmiyet verirler.

Anayasa değiştirilebilmek için ehemmiyetli çokluk ister. Gaip ve meç­hul üzerinde şimdiden fazla durmayı çok erken buluyorum. Amma açık­ça söylerim ki, lâzım olan çokluk temin edilirse elbette ilk iş Anayasa ve rejim meselesi olacaktır.

Muhalefette işbirliğinin asıl mühim olan tarafı amel' cephesi yani se­çimde işbirliğidir. Seçimde işbirliği için muhalefet partileri öteden beri br anlaşma zemini bulamamışlardır. Cumhuriyetçi Millet Partisi bugü­ne kadar kendi kurultaylarının idarecilerine selâhiyet vermemiş oldu­ğunu söylemiştir. Bugün işbirliğine kararlı ve selâhiyetli olduğunu da henüz bilmiyoruz. Bütün 1956 ve 1957 de bilhassa C.H.P. ne itimatsız ve tarizci olmuştur. Hâdiselerin mütemadiyen tekâmül içinde yürüyerek hepimize dersler verdiğine şüphe edilemez. Ancak vaziyetleri hayalsiz, olduğu gibi tesbit etmenin dürüst ve doğru muhakeme için faydalı ola­cağını düşünüyorum.

Hürriyet Partisi hatipleri de uzun zamandan beri işbirliği konusunda bize tarizcidirler. Şartlarını söylememişlerdir. Bizim taraftan müzakere edelim cevabının verilmiş olmasını dahi red telâkki etmişlerdir. Bazı sözcüleri ise aleyhimize geniş kampanya açmaya kadar gitmişlerdir.

Siyasî hayatın çekişmelerinde bu gibi tarizler üzerinde fazla durmak istemem. Bizce mühim olan sağduyunun bizi itham etmemesi ve taraf­sız vatandaşa kendimizi anlatabilmemizdir. C.M.P. ile Hür. Partisinden bazı sözcülerin bizi müşterek itham tehdidi altında tutmak ister .gö­rünmeleri yersiz olduğu kadar haksız bir siyasettir. C.H.P. nin yalnız başına iktidara gelmesini istemiyorlar. Yani işbirliği yaparak muhale­fet iktidarı elde edebilirse bir muhalefet koalisyonu içinde Halk Partisi çoklukta olmasın diyorlar. Güzel... Bir ihtimal olarak bugünkü iktida­rın seçimi büyük farkla kaybettiğini farzedersek yeni Mecliste çokluğun C.M.P. ile Hür. P. topluluğunda bulunmasını faydalı görüyorlar. Ve bu neticeyi temin için hizmet etmeyi bizden istiyorlar demektir. Muhale­fet arkadaşlarımızın kendi topluluklanndaki yüksek kıymeti takdir edi­yoruz. Ancak böyle bir arzunun tahakkukuna hizmette kusur ediyoruz diye bizi itham etmelerinin insafa sığacağında tereddüdümüz vardır.

Muhalefet içinde partimizin gördüğü muameleyi kısaca ve tarizlerin en hazmoîunur kisvesini bulmaya çalışarak anlattıktan sonra işbirliğinin amelî cephesinde vaziyetimizi söyleyeceğim. Seçimde muhalefet partile­rinin reji mdâvalarmı halletmek için işbirliği yapmalarım samimi ola­rak arzu ederiz. Bu bahiste yenilmesi güç olan maniler kanun yolunda­ki imkânsızlıklar ve partiler bünyesindeki tabii güçlüklerdir. Vilâyeti

mizdeki partiler teşkilâtlan ile merkez sevk ve idarecinin dirayetleri başarılı olmasını temenni ederiz.

Sayın delegeler,

İşbirliği hususunda söylediklerimi müsbet bir arzunun samimi gayreti telâkki etmenizi rica ederim. Tekrar edeyim ki kimse işbirliğini amelî ve kanunî güçlüğünü bilmek istemiyor. Birçok politikacı da işbirliği meselesini C.H.P. aleyhinde bir tazyik ve propaganda vasıtası olarak kullanmak istiyor. Ben vaziyeti her cephesinden hakiki çehresiyle gös­termeye çalıştım. Hâdiselerin imkânları ne kadar hazırlıyacağım şimdi­den tahmin edemem.

Kanunlarda düzeltmeler

Seçime girmeden önce kanunlarda düzeltmeler yapılmasını Ötedenberi zarurî görüyoruz. Seçim Kanununun 1950 veya 1954 seçimleri şekline getirileceğine bağladığım ümitleri saflığıma veya bir bildiğim bulundu­ğuna hamledenleri de işitiyorum.

1954 seçimlerinden hemen sonra konmuş olan şu hükümlere bakınız: Vatandaşın listede silmiş olduğu isimler silinmemiş sayılacaktır. Siya­sî partiler radyodan istifade etmiyeceklerdir. Devlet ve hükümet vazi­felerinde bulunanların vazifeye müteallik beyanları propaganda mahi­yetinde sayılacaktır. Seçim zamanı resmî dairelerin basılmış vazife ev­rakı yasak değildir.

1954 seçimlerini idare eden kanun bu hallere müsaade etmiyordu. Yeni hükümler kanun yoliyle radyodan yalnız devlet ve hükümet erkânının istifade edeceğini ilân ediyor. Seçim propagandası bakımından bu hak­sız imtiyazların ne kadar fayda sağlıyacağmı bilemem. Fakat vatandaş hakkına ve medenî bir memleket haysiyetine tecavüz mânasını taşıyan bir usulün devamını düşünmeyi Cumhuriyet hükümetine samimi ola­rak yakıştıramıyorum.

Seçim emniyetinin adlî murakabeye dayanması da kökünden sarsılmış­tır. Emekli Kanununun 1954 den sonra değiştirilen meşhur 39 uncu maddesile seçimi idare eden hâkimlerin ve itiraz hallerinde seçimleri ka­ti hükme bağlamak mevkiinde bulunan yüksek seçim kurulu üyelerinin müstakil olmaya çalışmaları güçleşmiştir. Onlar Adalet Bakanının der­hal emekliye ayrılabilmesi keyfiyeti altındadırlar. Geçen 1954 seçimle­rinde arzu edilmeyen hükümler vermiş olan yüksek hâkimlerden kimse kalmamış, hemen hepsi mesleklerinden ve maişetlerinden mahrum edil­mişlerdir. Vatandaşın gözönünde ve vicdanında hâkimin müstakil ol­madığı endişesini kanun müeyyidesi ile uyandırmayı Cumhuriyet hü­kümetinin derhal sona erdirmesini beklemek pek tabii bir dilektir.

Şimdi hülâsa edeyim: Seçim Kanununun eski haline getirilmesi için Sayın Başbakanın hükümet teşekkülünde resmen söylediği sözleri şöy­le hatırlıyoruz. (Seçim Kanununda intizamı temin ve vatandaş rey ve arzusunu daha iyi tahakkuk ettirmek mülâhazasiie yapılmış olan son tadilâtın lüzumsuzluğu yanında türlü menfi tefsirlere yol açmış bulun­duğu görüldüğünden bu mahzurun da ortadan kaldırılmasına teşebbüs edeceğiz.) demişlerdi. Yeni seçimlerden önce bu teşebbüsün neticelen­mesi lâzımdır.

Sağ duyunun ve resmî taahhüdün bize telkin ettiği muhakeme tarzı budur. Bu yolda beslenen ümitler boşa çıkarsa bu da ciddî surette tet­kik edilecek yeni bir ağır vaziyet meydana getirmiş olacaktır.

Siyasî emniyet

Siyasî emniyet bahsini bugün için huzurun mesnedi olarak tekrar kı­saca hatırlatmak isterim. C.H.P. hal ve ati için iktidar ve muhalefet farkı olmaksızın siyasî partilerin emniyeti konusunda ciddî ve samimî olarak hassastır. Son zamanlarda hükümet Kırşehir vilâyetinin ihyası gibi vatandaş huzur ve emniyetini hakikaten takviye edecek bir mane­vî tamir yapmıştır. Pek sevindiğimiz bu güzel eserin B. M. Meclisindeki müzakeresinin nihayet C.M.P. liderinin mesuliyetsizliğinin kaldırılma­sına müncer olması siyasî hayatımız için hakikî bir talihsizliktir.

Adalet Bakanı'mn yanlış telâkkilerde belki soğukkanlı muhakemenin seyri bir dereceye kadar bozulmuştur. Ama tekrar tekrar düşündükçe cemiyetimize daimî bir üzüntü verecek olan hâdisenin makul bir tasfi­yesinin nasıl mümkün olacağını kestiremiyoruz. Bütün ümitler ada­letin huzur verecek surette işlemesine bağlanmıştır. Bir defa daha müs­takil mahkeme ve teminatlı hâkimin demokrasinin temeli olduğunu görüyoruz. Adalet istiklâlini bizde biran önce temin etmedikçe huzura kavuşanlayız.

Hiçbir Cumhuriyet hükümeti, müstakil mahkemeye karşı âmme itima­dı gibi ordulardan çok kuvvetli bir mesnede dayanmadıkça, memleketi siyasî huzura kavuşturamaz. Türkiye gibi milletler arası vazifesi ve iti­barı yüksek olan memleketimizin, adalet müessesesini istiklâl ve temi­nat konularında sağlam bir bünyeye eriştirmek her hükümet ve her parti için büyük bir şeref olacaktır.

Muhterem delegeler,

Günün meselesi olarak Kıbrıs dâvasında da düşüncemizi söyliyeceğim. Kibrisin kaderi yeniden nazik bir safhaya girmiştir. Türkiyenin hakkı ve ihtiyacı büyük müttefikler tarafından îâyıkiyle takdir edilmiyor endişesindeyiz.

Dış âlemin ve hususiyle müttefiklerin Kıbrıs dâvasını, bütün Türkiye halkının yakın bir alâka ve saygı ile takip ettiğinden şüphe etmemele­rini isteriz. Sizleri sevgiler ve derin saygılarla selâmlarım.»

Atatürk Üniversitesinin temel atma töreninde Maarif Vekilinin nutku ; 23 Temmuz 1957

 Erzurum :

Maarif Vekili Tevfik İleri Atatürk Üniversitesinin temel atma merasi­minde şu nutku söylemiştir:

«Bugün size iktidarımızın yepyeni, en güzel, en muhteşem ve ebedî ol­maya namzet eserlerinden birisini daha kazandırmış olmaktan dolayı büyük bahtiyarlıklar içindeyiz.

Bahtiyarlığımızın sebebini iki noktada toplıyabiliriz. Birisi, yurdumu­zun bu mübarek köşesinde, daha ziyade Doğu illerimizin gençlerini memleketimiz için en faydalı şekilde yetiştirecek, bir ilim ve irfan mü­essesesinin, büyük Atamızın adına bir Üniversitenin ilk temel taşını at­mak üzere oluşumuzdur. Bunun için bahtiyarız.

Milletçe bahtiyar olmamızı icabettiren ikinci husus: Aziz Atatürkün yirmi yıl önce Türk milletine işaret ettiği bir hedef noktaya varmış ol­mamız ve onun vasiyetlerinden birisini daha tahakkuk ettirmiş bulunmamızdır. Bunun bahtiyarlığını yaşıyoruz.

Filhakika: Doğu illerimizde bütün şubeleriyle bir Üniversitenin kurul­ması zarureti, ilk olarak 1937 Büyük Millet Meclisi açılış nutkunda Ata­türk tarafından ortaya atılmıştır. 1950 Büyük Millet Meclisi açış nut­kunda aziz Cumhurreisimiz Celâl Bayar bu mevzua, şu şekilde temas etmi şbulunmaktadır:

«Üniversitelerimiz hakkında söyleyeceklerimi, hürmet ve tazimle birinci Cumhurbaşkanının 1937 senesinde komutayı açış nutuklarından alı­yorum.

Atatürk şöyle demişlerdi: «Büyük dâvamız en medenî ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir.

Bu yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir inkılâp yap­mış olan büyük Türk milletinin dinamik, idealidir. Bu ideali, en kısa bir zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek mecbu­riyetindeyiz. Bu teşebbüste, başarı, ancak törenli bir plânla ve rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir.

İşaret ettiğim umdeleri Türk gençliğinin dimağında ve Türk milletinin şuurunda daima canlı bir halde tutmak Üniversitelerimize ve yüksek okullarımıza düşen başlıca vazifedir.

Bunun için memleketi şimdilik üç büyük kültür bölgesi halinde müta­lâa ederek Garp bölgesi İstanbul Üniversitesinde başlanmış olan İslâhat programını daha radikal bir tarzda tatbik ederek Cumhuriyete cidden modern bir Üniversite kazandırmak.

Merkez bölgesi için, Ankara Üniversitesini az zamanda kurmak lâzım­dır. Ve Doğu bölgesi için Van golü sahillerinin en güzel bir yerinde her şubeden ilk okullarıyla ve nihayet Üniversitesiyle modern bir kültür şehri yaratmak yolunda şimdiden faaliyete geçmelidir. Bu hayırlı te­şebbüsün, Doğu vilâyetlerimiz gençliğine bahşedeceği feyiz, Cumhuriyet hükümeti için ne mutlu bir eser olacaktır.»

Cumhurbaşkanımız sayın Celâl Bayar Atamızın hitabesini böylece nak­lettikten sonra devamla:

Bugünkü iktidarın da, programına alarak kendisine malettiği bu görüş bir mütalâa ilâvesine lüzum göstermiyecek kadar vazıhtır.

Vaktiyle, bu nutku müteakip Millî Eğitim Bakanı tarafından Van ha­valisinde tetkikata da girişilmişti.

Eğitim işlerinde diğer mahallere nisbetle daha geri kalmış olan Doğu bölgemizde böyle bir irfan müessesesinin kurulması için bütün müskü

lât iktiham olunmalı ve önümüzdeki bütçe yılında işe başlanmalıdır bu­yurmuşlardı.

Aziz Atamızın bu mühim işareti üzerine o günün Maarif Vekili rahmet­li Saffet Arıkan, Van golü civarında bazı tetkikler yapmış ve yaptırmış ise de bu tetkiklere ait hiç bir rapora rastlanüamaüığı gibi 1950 yılına kadar bu mevzu üzerinde hiç bir faaliyete de geçilmemiştir.

Muhterem Reisicumhurumuzun gösterdikleri çok yakın alâkanın ve Menderes hükümetleri programlarının bir icabı olarak 1950 yılından itibaren vekâletimiz bu mevzu üzerinde çok hassasiyetle durmuş ve bu güne kadar çalışmalarını fasılasız devam ettirerek bugünkü netice, şü­kür olsun istihsâl edilmiştir.

1951 yılında mevcut üç Üniversitemizin seçtiği beşer kişiden müteşek­kil 15 kişilik bir ilim heyeti başlangıçta sayın Reisicumhurumuzun re­fakatlerinde ve ondan sonra müteaddit defalar bu bölge üzerinde tet­kikler yaparak bu mevzuda çok kıymetli bir rapor hazırlamıştır. Bu rapora müsteniden Üniversitenin hazırlıklarını yapabilme imkânlarını sağlayacak kanunlar Büyük Millet Meclisinden çıkarılmış ve kurulacak Üniversitenin bu muhitin topyekûn kalkınmasına yapacağı tesir de dik­kate alınarak Amerika hükümetinin yardımı ve bunun neticesinde kur­makta olduğumuz Üniversitenin Amerikadaki benzerlerinden Nebraske Üniversitesi ile sıkı bir işbirliği sağlanmıştır.

Üniversitemizde çalışacak genç elemanların Amerika'da yetiştirilmeleri hususları temin edilmiş ve en nihayet Atatürk Üniversitesi hazırlık komitesindeki Türk ilim adamları ile Nebraska Üniversitesinin bu iş için vazifelendirdiği Amerikalı ilim adamlarının beraberce hazırladıkları plân ve programlara uygun olarak vücuda getirilen kanun tasarısı, 31 Mayıs 1957 tarihinde Büyük Millet Meclisinde kanunlaşmış ve böylece Üniversitenin birinci kuruluş safhası sona ermiştir. Şimdi, geçen yıllar zarfında altı milyon lira sarfı ile istimlâk muameleleri tamamlanmış olan 41 bin dönümlük Üniversite sahası içinde bütün projeleri hazırlan­mış bulunan Üniversite sitesinin sekiz milyon liraya ihale edilen ilk kısmının temelini atmak üzere bulunuyoruz:

Sevgili Erzurumlular,

Burada, münteha noktalarından birisi Üniversite olan maarif müesse­selerimizin, bu Üniversiteden istifade edecek vilâyetlerdeki durumuna umumî surette temas etmeyi faydalı buluyorum.

Biraz evvel bahsettiğim ilim heyeti raporunda bilhassa ortaokul ve lise bakımından Doğu illerimizin diğer vilâyetlerimize nazaran geri bir se­viyede olduğu ve en az on veya onbeş yıl zarfında bu mıntıkadaki orta öğretim seviyesinin diğer bölgelerimizin o günkü seviyesine ulaşabilece­ğinin tahmin edildiği kaydedilmektedir.

Filhakika bu Üniversiteden, kurulmakta olan Atatürk Üniversitesin­den istifade edeceği düşünülen 18 vilâyetimizde 1949  1950 öğretim yılında köy ve şehir ilkokul sayısı 3038, vilâyet ve kazalardaki ortaokul sayısı 47, İise sayısı 8 ve her türlü meslekî ve teknik öğretim müessese­leri 38 idi. Bu illerde ilkokullara 211892, ortaokul ve liselere 7738, mes­lekî ve teknik öğretim müesseselerine 4776 öğrenci devam etmekteydi.

Büyük bir iftiharla ifade etmek isterim ki geçen yedi yıl zarfında bu 18 ildeki ilkokullar 3543'e ve öğrenci sayısı 284126'ya baliğ olmuş ve bil­hassa orta öğretim mevzuunda ancak 1015 sene zarfında varılabileceği tahmin edilen noktaya bu müddet zarfında hemen hemen varılmış ve 47 olan ortaokul 84'e, 8 lise, Diyarbakırda açılan kolej ile birlikte 16'ya çıkmış, orta öğretim müesseselerinde okuyan çocuklarımızın sayısı ya­ni kurulmakta olan Atatürk Üniversitesinden istifade edecekler 7738 den 20739'a yükselmiştir. Keza bu 18 vilâyette teknik öğretim mües­seselerinde okuyan çocuklarımızın sayısı 19491950 ders yılında 4776 iken geçirdiğimiz ders yılında bu rakam hemen iki misline, 8295'e ulaş­mıştır.

Hâlen bütün Anadolumuzda henüz liseye kavuşmamış üç vilâyetimizin Bingöl, Hakkâri ve Tunceli vilâyetlerimizin de bu bölgeye dahil oldu­ğunu ve bu ders yılında bu vilâyetlerimizin de liseye kavuşacaklarını, Atatürk Üniversitesini kurduğumuz bu bölgede 1949 1950 yılında mevcud1 8 lisenin böylece 19'a varmış ve lisesi bulunmayan hiç bir vilâyet merkezimizin kalmamış olacağını ve henüz ortaokula kavuşmamış mahdut sayıdaki kaza merkezlerimizin binalarının süratle ikmâl edil­mekte olduğunu ve en yakın zamanda bu mıntıkada da ortaokulsuz hiç bir kaza kalmayacağını ifade edersem, düne nazaran bugün, böyle bir Üniversiteye ne derece ihtiyaç hissedildiğini ve kurulacak bu Üniver­siteyi besleyebilmek için bu mıntıkada bütün cepheleriyle geniş bir kültür zemininin hazırlanmış bulunduğunu arzetmiş olurum.

Aziz Erzurumlular,

Bugünkü mutlu vesileden istifade ederek bütün Türkiyemize şâmil ol­mak üzere Maarif meselelerimizden ve çalışmalarımızdan da kısa hat­larla bahsetmek isterim. İlk, orta ,teknik, yüksek öğretim ve güzel sa­natlar alanlarında kemiyet ve keyfiyet bakımından ahenkli bir inki­şafa, memleket ihtiyaçlarının gözönünde bulundurulmasına ehemmi­yet verilmiştir.

Şimdiki beş sınıflı ilk öğretimin bütün memlekette tahakkuk etmesi için ciddî tedbirler alınmış, bir yandan köy okullarının sağlam ve ihti­yaca cevap verecek şekilde yapılmaları için devlet bütçesinden yedi se­ne zarfında vilâyetlere 135 milyon liralık yardım yapılmış, öte yandan da öğretmen yetiştirilmesi meselesine lâyık olduğu şekilde önem verile­rek öğretmen okulları sayısı 43'e çıkarılmıştır. Bu ders yılında da yeni öğretmen okulları açılacaktır. Bu çalışmaların feyizli neticesi olarak hiç okulu bulunmayan 3048 köyde yeniden okul yaptırılmış. Ayrıca 740 harap okul binası da yeniden inşa ettirilmiştir. Bu yıl 1000'e yakın yeni okul binası inşa edilmektedir. İlkokullara devam eden çocuk sayısı bir milyon 577 binden iki milyon 130 bine çıkarılmıştır. Bu sayı, gerek al­dığımız esaslı tedbirler, gerek Türk milletinin, çocuğunu okula gönderebilme imkânlarına biraz daha sahip olması yüzünden Önümüzdeki yıl­larda daha da süratle artacaktır.

Orta öğretim sahasına gelince, 1949 1950 ders yılında mevcut 307 or­taokul, geçirdiğimiz ders yılında 464 olmuş ve 59 lise, büyük bir ihti­yaca cevap vermek üzere açılmış olan 6 kolejle birlikte İOO'e varmış­tır. Bu sahada da imkânlarımızı arttırarak, büyük kaza merkezlerimiz­de açılmış mahdut sayıda liseye yenilerini katmak ve böylece Türk mil

284  5

letinin tahsile ve ilme karşı olan büyük iştiyakını en kısa zamanda tat­min etmek kararındayız.

Milletçe gurur duyduğumuz umumî ve bu arada sınaî kalkınmamızda, üzerlerine çok büyük vazifeler düşen sanat enstitülerimizin ve teknik okullarımızın gerek sayılarının çoğalması, gerek bugünün ihtiyaçları­na cevap verecek kalitede elemanlar yetiştirilmesi hususunda da has­sasiyetle durmaktayız.

Bu cümleden olma küzere 1949 1950 yılında bütün bu müesseseleri­mizin sayısı 159 ve öğrenci sayısı 33.359 iken, bugün okul sayısı 191'e ve öğrenci sayısı 20000 fazlasıyla 53.561'e vasıl olmuştur.

Bütün milletçe büyük bir arzu ile istenen köy gezici kadın ve erkek kurslarının sayılarını her sene biraz daha arttırma yolundayız.

Yüksek okul ve Üniversiteler sahasında da aynı verimli çalışmaya de­vam olunmaktadır. 1950 yılında mevcut üç Üniversitemizin bütçeleri yekûnu 25 milyon 642 bin 446 iken bu üç Üniversitemizin 1957 yılı büt­çesi 72 milyon 317 bin 471 liraya çıkarılmıştır. Bunlardan başka, mer­kezi îzmirde olmak üzere Ege Üniversitesi, Ankarada Ortadoğu Teknik Üniversitesi ile mevcut Üniversitelerimizin sayısı altıya çıkmıştır. Trab­zon'da bir Teknik Üniversitenin kurulması kanunlaşmış, arazisinin is­timlâkine başlanmıştır. Bunların dışında önümüzdeki 25 yıl içinde Üni­versitelerimizin sayılarının 15'e çıkarılması tesbit edilmiş ve icabeden ilmî çalışmalara başlanmıştır. Şüphesiz yeni kurulacak Üniversiteler­den birkaçı vatanımızın doğu bölgesine isabet edecektir.

Aziz Erzurumlular,

Bu mutlu günümüzün saiki Atatürk Üniversitesine dönüyorum. Bugün için Ağrı, Bingöl, Bitlis, Çoruh, Diyarbakır, Elâzığ, Erzincan, Erzurum, Gümüşhane, Hakkâri, Kars, Malatya, Mardin, Siirt, Tunceli, Urfa, Van vilâyetlerinin teşkil ettiği bölge ihtiyaçlarına cevap vermek üzere ku­rulmakta olan bu Üniversite, mevcut Üniversitelerimize nazaran bazı hususiyetler taşımaktadır. Bu Üniversite bütün Fakülteleriyle gençle­rimize yüksek tahsille beraber Üniversite ne dereceler de verecek, fakat faaliyetini bilhassa çevresine faydalı olmak, çevre meselelerine ait araş­tırmalara birinci derecede yer vermek gibi esaslar üzerinde toplıyacaktır. Atatürk Üniversitemiz bu bölgenin hayatına ve çalışmalarına yar­dımcı ilim unsurlarını hazırlamakla vazifeli bulunmaktadır. 1958 1959 ders yılında Edebiyat, Fen ve Ziraat Fakülteleri ile tedrisata başlaması kararlaştırılmış olan Üniversitemizin bütün Fakülteleri zamanla ta­mamlanacaktır. Türk kö.ylüsü toprağının ve mahsulünün kalitelendirilmesini bu ilim ocağından istiyecek, şehirler ve köyler, sağlığa, kültü­re, tekniğe, bütün sosyal çalışmalara ait problemlerini bu "üniversiteye getireceklerdir. Kurulmakta olan Üniversitenin gerçek vazifesi sınıfla­rında ve laboratuarlarında olduğu kadar bunların dışında tabiat ve ce­miyet üzerinde ve içinde çalışmaktır.

Bu hizmetleri lâyıkiyle yapabilmek için Üniversite bünyesinde, mevcut Üniversitelerde görmediğimiz yeni bir takım uzuvlar mevcuttur. Bun­lardan birisi ve en mühimi, bölge ihtiyaçlarını halk ve halkın mümes­sili olarak Üniversiteye getirecek, ihtiyaçları için Üniversiteyi çare bul­maya sevkedecek, müessesenin inkişafı için imkânlar ve kaynaklar aramakta, Üniversiteye yardımcı, Üniversite ile cemiyetin sıkı alâkasını temine vasıta olacak «Atatürk Üniversitesi istişare heyeti» dir. Bu he­yet bölgenin kültürel, iktisadî ve meslekî hayat ve faaliyet sahalarını temsil eden kimseler arasından seçilecektir.

Sözlerimi bitirmeden evvel Atatürk Üniversitesinin bu safhasına gel­mesinde bize en değerli telkin, irşad ve ikazlarda bulunan sayın Reisi­cumhurumuza ve her hususta olduğu gibi bu dâvada da yardımlarını bezleden ve kuvvet kaynağımız olan dinamik Başvekilimize şükranları­mı sunarım. Bu işde büyük emekleri geçmiş olan muhterem seleflerim Rıfkı Salim Burçak, Celâl Yardımcı ve Ahmet Özel arkadaşlarımı yâd etmek isterim. Üniversite istişare heyetinde ve icra komitesinde gay­retle çalışan Türk ilim adamı arkadaşlarıma ve idare âmirlerimize te­şekkür etmeyi borç bilirim. Amerikan hükümetinin yardımını, bu yar­dımı temsil eden Nebraska Üniversitesini, bu Üniversitenin Türkiyeye gelerek bizimle işbirliği yapan bütün profesörlerini ve bu arada şimdi memleketine dönmüş bulunan grup başkanı Mr. Baker'i derin teşek­kürlerle anarım.

Aziz Erzurumlular,

Sayın Reisicumhurumuzun 1953 yılı Büyük Millet Meclisi açış nutuklarındaki işaretleri üzerine Atatürkün büyük adıyla isimlendirilen Üni­versitemizin temelini bugün, yani Erzurum kongresinin Mustafa Ke­mal Paşanın başkanlığında aktedildiği günün 38 inci yıldönümünde atıyoruz. Erzurum kongresi Türk milletinin istiklâle kavuşmasında, yepyeni bir Cumhuriyetin kurulmasında, övündüğümüz inkılâplarımı­zın başarılmasında ve bugünkü hamleler ve kalkınmalar Türkiye'sinin vücuda gelmesinde nasıl temel unsurlardan biri olmuşsa Atatürk Üni­versitesi de Türkiyemize, hattâ sade Türkiyemize değil Atatürkü bizim gibi seven, sayan memleketlere ilmî ve hakikatin ışığını getirecek ve yayacak bir nur kaynağı, bir meşale olacaktır.

Çok sevgili Erzurumlular,

Şu tarihî Erzurum şehrinin yanıbaşmda, şu göz alabildiğine uzanan 40.000 dönümlük arazi üzerinde Üniversitemizin bütün fakülte binala­rı, rektörlük ve idare binaları, 500 profesör için yapılacak lojmanlar, binlerce talebenin yatakhaneleri, stadyum, muhtelif spor sahaları, ta­lebe lokalleri, revirleri, kütüphane toplantı salonları, hususî çarşı tesis­leri ve diğer binalar ve bütün bu binaların tek bir merkezden ısıtılması için ayrı bir teshin merkezi önümüzdeki seneler içinde ihale ve inşa edilecektir.

Bütün bu tesislerin ikmâl edildiğini ve bu yepyeni kültür ve üniversite şehrinde binlerce Türk gencinin yüksek tahsil yapma imkânına sahip olduğunu düşünmek ve bunun doğu illerimize kazandıracağı maddî ve manevî değerleri tahayyül etmek dahi insanı şimdiden bahtiyar ediyor.

Bahtiyar Erzurumlular,

Erzurumun ve bu üniversitede tahsillerini yapacak vilâyetlerimizin sev­gili gençleri, sizi tebrik ediyor, sizlere şimdiden muvaffakiyetler temen­ni ediyor ve kurmakta olduğumuz Atatürk Üniversitesinin tamamlan­dığı ve kemale erdiği günü hepimize göstermesini Cenabı Haktan niyaz ediyorum. Atatürk Üniversitesinin Türk milletine, Türk gençliğine hayırlı olma­sını dilerken temele ilk harcı uğurlu elleriyle koymalarını aziz Atamı­zın en yakın arkadaşı ve Atatürk sevgisinin sembolü muhterem Reisi­cumhurumuz Celâl Bayar'dan istirham ediyorum.»

Başvekil Adnan Menderes'in Çanakkale konuşması: 28 Temmuz 1957

 Çanakkale :

Başvekil Adnan Menderes, bu akşam Demokrat Parti Çanakkale il kon­gresinin kapanışında muazzam tezahürler ve sürekli alkışlar arasında söz almıştır.

Başvekil, şimdiye kadar yapılan bu kadar büyük işlerden sonra kazala­rının artık büyük ihtiyaçları kalmadığını belirten delegelerin, yapılan hizmetleri tebarüz ettirmek maksadiyle lûtufkâr konuşmuş olduklarını ifade etmiş ve devamla demiştir ki: «Çanakkalede olsun memleketin bütün diğer taraflarında olsun, mille­timizin lâyık olduğu medeniyet seviyesine yükselmesi için daha çok şeyler yapmamız lâzımdır. Şimdiye kadar yapılanlar ancak, birer baş­langıçtan ibarettir. Biz, asırların ihmalini, çok kısa bir zamanda âdeta, bir hamlede telâfi etmek mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde bu güzel va­tanın hakiki sahipleri olarak, alnımız yükseklerde yaşamamıza imkân yoktur. Yine onun içindir ki, ileri sürülmek istenen bütün tenkidlere rağmen ihmalleri en kısa zamanda telâfi etmek yolunda yürümeğe de­vam edeceğiz.»

Başvekil Adnan Menderes, ileri sürülmek istenen bu tenkidlere kısaca temas etmiş, yapılanların az olduğunu, çok daha fazlasının yapılma­sının lâzım geldiğinin söylenmesi bekleneceğini, halbuki teessüfe şa­yan olan şudur ki «çok şeyler yapıyor ve memleketi böylece müşküllerle karşı karşıya bırakıyorsunuz» gibi sözler söylendiğini kaydetmiş, bizler hepimiz, demiştir, Demokrat Partinin mensubu olarak iktidarımızın yedi senesini çok iyi kullandığımızın, muayyen tarihî devre içinde vazi­felerimizi hakkiyle yapmış olduğumuzun verdiği huzur içinde bulun­maktayız. Bizden evvelki idarelerin bilhassa iktisadî sahada ne kadar kısır kalmış, ne kadar az şeyler yapmış olduğu aşikârdır. Bunun karşı­sında Demokrat Partinin şimdiye kadar neler yapabildiğini ve en mü­himi, daha neler yapmak kudretinde olduğunu takdir etmemeğe imkân yoktur. Bugüne kadar yapılanlar bize bundan sonraki işlerin imkânları­nı yaratmış bulunmaktadır.»

Başvekil, 1950'de Demokrat Parti iş başına geldiği zaman derhal temel hareketlere geçebilmek için lüzumlu olan hazırlıkları bulamadığını, çünkü o zamana kadar imkânların hazırlanmış olmadığını kaydetmiş, iktisadî kalkınmamızın bü sebeple ancak 1952 de başladığını 1953 ve 1954 de devam ettiğini ve bilhassa 1955 ve 1956'da, ne gariptir ki en zi­yade iktisadî sıkıntıya ve buhrana maruz bulunulduğu iddia edildiği se­nelerde, inkişaflar gösterdiğini, şimdi ise mütezait bir şekilde ilerlemek­te olduğunu söylemiş» 1958, 1957'yi iktisadî inkişafta gölgede bırakacaktır. 1959 ise çok yakın nurlu bir istikbal gibi karşımızda durmaktadır» demiştir.

Başvekil, sözlerine şöyle devam etmiştir :

«1955'de birçok maddelerin geçici sıkıntısı karşısında kaldık. En kötüsü, şu veya bu maddenin bulunmayışı, geçici bir sıkıntının tezahürü olarak değil, fakat bütün bir iktisadî politikanın iflâsı neticesi gibi gösterilmek isteniyordu.

Başka türlü olduğunu gösterebilmek de o gün için güçtü. O günkü sıkıntıların ekserisi yapılan tahriklerin bir neticesi idi. Bir kısmı da hızla devam eden yatırım politikasının ve iktisadî kalkınmanın tabiî bir neticesini teşkil ediyordu. Bugün 1955 senesini geride bırakmış bulunu­yoruz. Eğer Demokrat Partili olarak sizler ve bütün vatandaşlar, o za­man iktidarı tutmamış olsaydınız, o buhranı geçirmeğe imkân yoktu. Bütün bir iktisadî politika, iflâs etti diye, orada bırakılacaktı. Ve bizden evvelki kısırlaştıncı, memleketi sanki imkânsızlıklar diyarı imiş gibi bir mahrumiyet bölgesi halinde tutan ve orada çivileyen eski politikaya dö­nülecekti. O zaman buna mâna olduğunuz için sizlere ve bütün vatan­daşlara şükranlarımı nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum. Sizler, hakikati izanınızla vicdanınızın içinde keşfetmekte gecikmediniz. Elbette bazı sıkıntılar çekilecektir, vaziyeti bu derece kötü göstermek isteyenlerin her halde bir maksadı olsa gerektir. Biraz bekliyelim, dediniz. Onlar, Türk milletinin manevî yüksekliğini bilmiyorlardı. Bir kahve, bir çay, bir lâstik için Türk milletinin, refaha ve parlak bir istikbale olan hasretini çevireceğini sanıyorlardı. Onlar, Türk milletinin Çanakkale destanları yaratmış olduğunu, yok olmak tehlikesine dahi pervasızca göğüs ger­miş bulunduğunu unutuyorlardı. Bunun içindir ki hesapları yanlış çıktı. Başvekil, bu hücumların en büyük şiddetini aldığı bir zamanda Adapazarına ve İzmite yapmış olduğu ziyareti ve oralarda onbinlerce halktan görülen heyecanlı hüsnükabulü hatırlatmış, vatandaş topluluklariyle karşı karşıya gelindiği zaman bütün bu hücumların yarattığı aksülâmelin pek güzel anlaşılmış olduğunu bildirmiş ve şöyle devam etmiştir:

«Sanki o ağır ve tahrikâmiz propagandalar, o vatandaşlara gitmemişti. Sanki kahveyi, çay ve lâstiği bulamıyanlar değildiler. Hükümet Reisini bağırlarına bastılar, çünkü Türk milleti, yarınını yapmak ,âtisini ma­mur kılmak için fedakârlıklara katlanmasını bilen milletlerin başında gelir.

Propagandalara, tahrik ve iftiralara cevap vermek, eğer bir millet bun­dan müteessir olursa bir zaruret olur. Halbuki Türk milletinin irfan ve iz'anı öylesinedir ki bütün bu yapılan propagandaların onun üzerinde hiç bir tesiri yoktur. Bunun içindir ki muhalifler bunu demiş, şunu söy­lemiş, bunları bahis mevzuu edecek değilim.»

Başvekil Adnan Menderes, gördüğü millî tesanüt tezahüründen duydu­ğu derin sevinç ve bahtiyarlığı belirtmiş, iktidarı kötüleyerek yıkmak için girişilen gayretlere rağmen sekiz senedir bir taraftan demokrasiyi kurmak diğer taraftan da asırlı kihmalleri ortadan kaldırmak yolunda aşılan büyük merhaleleri hatırlatmış, daha sonra sözlerine şöyle devam etmiştir :

«Bizden her sahada sizlerin millet olarak istiyeceğiniz daha pek çok şeyler vardır. Daha yüksek bir hayat seviyesine erişmek için bunları is­temek elbette hakkınızdır. İyi rehberlik edildiği takdirde, Türk milleti için bütün bunların tahakkuk etmemesine hiç bir mâni yoktur. Nitekim bu hedefe varmak için bugün de yeniden fabrikalar açıyor, yeni fabrika­ların temellerini atıyoruz. Bunları yapmıyahm mı, söyleyiniz.

İki yoldan birini seçmek lâzımdır. Ya mamur ve müreffeh bir yarını ihmal edeceksiniz, yahut da milletin refahından kesmek pahasına şu veya bu maddeyi milletçe almamıyacak bir şekilde vitrinlerde bulun­durmak suretiyie sahte ve yalancı bir bolluk manzarası yaratacaksınız. Biz, bu ikinci şıkkın taraftarı değiliz. Öyle memleketler vardır ki para­ları sağlamdır, mağazaların vitrinleri yerli ve yabancı her türlü eşya ile doludur, fakat vatandaşlar derin bir mahrumiyet içinde bu mallara yalnız uzaktan bakmakla iktifa ederler, işte biz bunu istemiyoruz.

Eğer bugün bizde nisbî ve mevziî bazı darlıklar varsa, bu, ölçülerimizi 34 misli arttırmış olmamızdan dolayıdır. Türk milleti, bugün buğdayı dahi, 1950 senesine nazaran iki misli fazla yemektedir. Gene meselâ 1950'de benzin ve petrol istihlâkimiz, 10 15 milyon civarında idi. Şimdi 100 milyona çıkmış bulunmaktadır. Çünkü evvelce mevcut 25 bin motürlü vasıta yerine bugün memlekette 100 bini aşan motorlu vasıta ça­lışmaktadır. Eğer biraz geride kalsa idik, bolluk olurdu. Bütün bunlar, esasında şikâyet mevzuu olacak şeylerden değildir. Çünkü bunlar, daha iyi bir medenî seviyeye ve bir iktisadî duruma sür'atle varmakta oldu­ğumuzun en sıhhatli delilleridir.»

Başvekil Adnan Menderes, heyecanlı alkışlar arasında sözlerini şöyle bitirmiştir :

«İşte bugün dahi yeni yeni fabrikaların temellerini atmakla meşgulüz. Bir taraftan da bitirilen ve çalışmaya başlamış olanların nimetlerine kavuşmaktayız. Fakat duralım demiyoruz. Çünkü Türk milletinin lâyık olduğu yüksek medeni seviyelere ulaşmasını, eğer hükümetler arzu et­meseler dahi, sizler, öylesine hükümetleri arzularınızla, nihayet reyleri­nizle bu istikamete sevkedecek durumda ve kudrettesiniz. »

C. H. P. Meclisinin İstanbul Tebliği:

30/7/1957 tarihli  (Ulus)  gazetesinden:

«C. H. P. Genel Başkanlığından :

C. H. P. Meclisi 27 Temmuz 1957 günü Genel Başkan İnönü'nün baş­kanlığında toplanmıştır. Parti Meclisi bu toplantısında yakında yapılması muhtemel genel seçi­me ait meselelerle meşgul olmuştur.

1  Seçim Kanunununda 1954 den sonra yapılan değişikliklerin kaldı­rılması, lüzumu üzerinde Parti Meclisi temas etmektedir.

Bilindiği gibi 1950 ve 1954 seçim öncesinin emniyet ve eşitlik şartları ortadan kaldırılmıştır. Bu değişikliklerin mahzurları bugünkü hüküme­tin programında kabul edilmiş ve izalesi taahhüt olunmuştu.

Bizden her sahada sizlerin millet olarak istiyeceğiniz daha pek çok şeyler vardır. Daha yüksek bir hayat seviyesine erişmek için bunları is­temek elbette hakkınızdır. İyi rehberlik edildiği takdirde, Türk milleti için bütün bunların tahakkuk etmemesine hiç bir mâni yoktur. Nitekim bu hedefe varmak için bugün de yeniden fabrikalar açıyor, yeni fabrika­ların temellerini atıyoruz. Bunları yapmıyalım mı, söyleyiniz.

İki yoldan birini seçmek lâzımdır. Ya mamur ve müreffeh bir yarını ihmal edeceksiniz, yahut da milletin refahından kesmek pahasına şu veya bu maddeyi milletçe alınamıyacak bir şekilde vitrinlerde bulun­durmak suretiyle sahte ve yalancı bir bolluk manzarası yaratacaksınız. Biz, bu ikinci şıkkın taraftarı değiliz. Öyle memleketler vardır ki para­ları sağlamdır, mağazaların vitrinleri yerli ve yabancı her türlü eşya ile doludur, fakat vatandaşlar derin bir mahrumiyet içinde bu mallara yalnız uzaktan bakmakla iktifa ederler, işte biz bunu istemiyoruz.

Eğer bugün bizde nisbî ve mevziî bazı darlıklar varsa, bu, ölçülerimizi 34 misli arttırmış olmamızdan dolayıdır. Türk milleti, bugün buğdayı dahi, 1950 senesine nazaran iki misii fazla yemektedir. Gene meselâ 1950'de benzin ve petrol istihlâkimiz, 10 15 milyon civarında idi. Şimdi 100 milyona çıkmış bulunmaktadır. Çünkü evvelce mevcut 25 bin motürlü vasıta yerine bugün memlekette 100 bini aşan motorlu vasıta ça­lışmaktadır. Eğer biraz geride kalsa idik, bolluk olurdu. Bütün bunlar, esasında şikâyet mevzuu olacak şeylerden değildir. Çünkü bunlar, daha iyi bir medenî seviyeye ve bir iktisadî duruma sür'atle varmakta oldu­ğumuzun en sıhhatli delilleridir.» Başvekil Adnan Menderes, heyecanlı alkışlar arasında sözlerini şöyle bitirmiştir :

«İşte bugün dahi yeni yeni fabrikaların temellerini atmakla meşgulüz. Bir taraftan da bitirilen ve çalışmaya başlamış olanların nimetlerine kavuşmaktayız. Fakat duralım demiyoruz. Çünkü Türk milletinin lâyık olduğu yüksek medeni seviyelere ulaşmasını, eğer hükümetler arzu et­meseler dahi, sizler, öylesine hükümetleri arzularınızla, nihayet reyleri­nizle bu istikamete sevkedecek durumda ve kudrettesiniz. »

C. H. P. Meclisinin İstanbul Tebliği:

30/7/1957 tarihli  (Ulus)   gazetesinden:

«C. H. P. Genel Başkanlığından :

C. H. P. Meclisi 27 Temmuz 1957 günü Genel Başkan İnönü'nün baş­kanlığında toplanmıştır.

Parti Meclisi bu toplantısında yakında yapılması muhtemel genel seçi­me ait meselelerle meşgul olmuştur.

1  Seçim Kanunununda 1954 den sonra yapılan değişikliklerin kaldı­rılması, lüzumu üzerinde Parti Meclisi temas etmektedir.

Bilindiği gibi 1950 ve 1954 seçim öncesinin emniyet ve eşitlik şartlan ortadan kaldırılmıştır. Bu değişikliklerin mahzurları bugünkü hüküme­tin programında kabul edilmiş ve izalesi taahhüt olunmuştu.

C. H. P. bu alandaki her türlü yolsuzlukları ve mesuliyetleri sonuna kadar ısrarla takip etmek kararındadır.

 Muhalefet partileri arasında rejim dâvalarında işbirliği mevzuunu Parti Meclisi hem fikir cephesinden, hem amelî cihetlerden etraflı ola­rak tetkik etmiştir. Parti Meclisi muhalefet partileri arasında işbirliği­ni samimî olarak arzu eylediğini beyan ve teyid eder. C. H. P. si kanun­ların verdiği imkânlardan faydalanarak ve partiler bünyesindeki tabiî güçlükleri yenmek için elinden geleni yapacaktır.

 Parti Meclisi Kurultayı 9/9/1957 tarihinde Ankarada toplantıya
daveti kararlaştırmıştır.

 Parti Meclisi 6/9 1957 de Ankarada toplanacaktır. Rejim meselesi

Yazan :  Havadis

1/7/1957  tarihli  (Havadis)   den:

Cumhuriyetçi Millet Partisi, Büyük Millet Meclisine sövmüş olan Osman Bölükbaşmm teşriî masuniyetinin kal­dırılarak mahkemeye verilmesi hâdi­sesi münasebetiyle yayınladığı bir teb­liğde, hâdisenin doğrudan doğruya bir rejim meselesi olarak ele alınması icabettiğini ifade etmektedir. Onların kanaatlerine bakılırsa, Osman Bölük­başmm Büyük Millet Meclisine söv­mesine müsaade edilmemiş olması millî hâkimiyet, müessesesinin ve re­jimin kaderi dâvası ile alâkalı imiş.

Rejim dâvasında böyle bir görüşü, hâ­diseler akıl ve mantık çerçeveleri için­de kalarak mütalâa etmesini bilen kimselerin kabule şayan görmeleri ha­kikaten mümkün değildir. Bir rejim tasavvur edilsin ki, o rejim, rejimle­rin içinde, en mütekâmili olsun, in­sanların kudsî saydıkları inanışlara, ve insanın yaradılışına en uygun düş­müş olsun, sonra böyle bir rejim, şe­refleri, haysiyetleri himaye etmesin. Onları demagojinin, kör ihtirasın, ki­nin ve gayzın hoyrat ellerine birer oyuncak olarak bıraksın... Öyle bir ni­zam kurulsun ki, her kalemi eline alan, fikrini ifade etmek hürriyeti adına, hiçbir hudut, hiçbir engel ta­nımadan, başkalarının mâsun tutmak hakkına mâlik oldukları herşeyi, şe­ref ve haysiyetten, namusa kadar, bir şahsiyeti mergup ve muteber kılan bütün varlıklar: ayaklar altına alabil­sin.

Öyle bir nizam kurulsun ki, mebusa vazifesini ifa etmek için tanınan teş­riî masuniyet, millet kürsüsündeki beyan, mütalâa ve rey hürriyeti, Bü­yük Millet Meclisini âdi küfürler ve ölçüsüz hakaretlerle telin etmek için birer kalkan vazifesi görsün. Öyle bir nizam kurulsun ki, hürriyet adına bütün hürriyetler çiğnensin,

Öyle "bir nizam kurulsun ki, bütün bunların demokrasi oldu, demagojinin gürültülü davulu çalınarak, sahtekâr münadilerin diliyle bütün bir millete ilân edilebilsin. Haksızları hak yolu­na, küfürbazları terbiye dairesine, ya­lancıları ve demagogları hakikate, edebsizleri edebe irca etmeye kalkıl­dığı ise, bunlarla rejimin tehlikeye düştüğü iddia edilebilsin... Dünyanın hiçbir yerinde insanın aklı bunu ka­bul etmez..

Millet Partisi, nasıl bir tebliğ neşre­derse etsin, bu tebliğde nasıl bir mu­hakeme tarzı' ve nasıl bir dil kullan­mış olursa olsun, maksat ve müşteri­leri malûm birkaç gazete bu tebliğe sahifelerinde nasıl bir yer vermiş olurlarsa olsunlar, bütün mesele, Bö­lükbaşmm bu küfürbaz olup olmadığı noktasında temerküz etmektedir. De­mokraside, Türk Milletinin yegâne ve hakikî mümessili olan Büyük Millet Meclisine en ağır kelimelerle sövmek hürriyetinin de mündemiç olduğu hu­susuna bizi kimse inandıramıyacaktır. Bu hâdise bir rejim meselesiyle belki alâkalıdır. Fakat bu rejim demokrasi rejimi değildir. Siyasî mücadele saha­sını küfürbazlann ve demagogların hâkimiyeti altına almak istiyen, hür­riyet adına hürriyetlerin çiğnenmesi­ne müsaade eden, namusları, şerefleri, en mukaddes varlıkları dahi taarruz­dan masun görmek istemiyen bir te­cavüz ve taaddî ejimidir. Türkiyede böyle bir rejimin teessüsüne müsaade olunmayacaktır.

Halk Partisine girenler

Yazan:  Hüseyin Cahit Çalçm 1/7/1957 tarihli (Ulus) dan : Son zamanlarda fikir, karakter ve bil­gi itibariyle temeyyüz etmiş bazı simaların Halk Partisine girmeleri dik­kati çekmeğe başladı. Demokrat Parti başlangıçta kazandığı muhabbet ve itimadı kaybediyor buna mukabil mu­halefet partileri ve bilhassa Halk Par­tisi maddî ve manevî surette kuvvet­leniyor. Bu hâdise içinde bulunduğu­muz günlerin en göze çarpacak, en dikkat çeken siyasî ve içtimai bir hâ­disesi telâkki edilebilir. Muhalefet partilerinin taraftarlarına nimet, servet ve mevki bahşedebile­cek bir durumları yoktur. Muhalefete geçmek bir vatandaşı ancak baş ağ­rılarına maruz bırakabilir. Bu İtibar­la, hâdisenin üzerinde durulmaya de­ğer bir mânası olmak icabeder. Ka­naatimizce bu mâna açıktır. İktidar Partisi olan Demokratlar Türk mille­tini memnun ve tatmin edememişler­dir. On sene evvelki Demokrat Parti ile bugünkü Demokrat Parti arasın­da isim benzerliğinden başka bir mü­nasebet kalmamıştır. Bir hayat ve ümit kırıklığı fırtınası ruhları sarsı­yor ve vatandaşları muhalefet parti­leri tarafına atıyor. Bu cereyandan en çok istifade eden parti de Halk Partisi oluyor. Bu, diğer muhalefet partilerinin kusurundan ileri gelme bir istidat değil, Halk Par­tisinin kuruluşunun ve tarihinin te­min ettiği bir üstünlüktür. Halk Par­tisi, Atatürk devrinde milletimizin kurtarıcılarına ve onların izleri üze­rinde yürüyen vatanseverlere toplan­ma bayrağı hizmetini görmüş tarihî bir âbidedir. Bütün vatandaşlara açık olan Halk Partisi millî istiklâl ve hay­siyet namına dalgalanan bir bayrak­tır.

Atatürkün vefatı üzerine bütün mille­tin kalbden gelen bir samimiyet ve ittifakı ile İsmet İnönü Cumhurbaş­kanlığına geçince, İnönünün. yüksek zekâsı ve tecrübesi durumu kurtardı. Türk milleti millî hâkimiyet rejimini tatbik etmek suretiyle Atatürkün aç­tığı yolda siyasî gelişmelerinin seme­relerini artık toplıyabilirdi. İnönü ci­han harbinin kasırgaları geçer geç­mez demokratik hayatın icaplarını ye­rine getirmeye kalktı. Bu hareket 1946 daki ilk kusurlu gejıel seçimlerden başlıyarak 1950 nin örnek ve demok­ratik seçimlerine erişti. Seçimleri Halk Partisi kaybetti. Bu, uzun sürmüş şiddetli iç ve dış müca­deleleri içinde çarpışmış ve yıpranmış bir iktidar için içtinabı imkânsız ve mukadder bir netice idi. Halk Parti­sine yapılmadık iftira ve hücum kal­madı. Eğer Halk Partisi kendisi hak­kında insafsızca ileri sürülen kusur­lara malik olsaydı bugün yıkılıp git­miş olmak lâzımdı. Halbuki Türk va­tanının ümidi, dayanağı halinde bu­gün rağbet ve muhabbet buluyor. Halk Partisi dağılmadı, safra ve dara çı­kardı. Özü, ideali ve hayatiyeti ile ge­lişti, tekâmül etti ve tam demokratik bir ruh içinde yeni unsurlarla müca­deleye atılmaya hazır bir hale geldi. Bugünkü dar, ıstırablı ve zor safhada gözlerin Halk Partisine çevrilmesi ve idealist, temiz ve fedakâr unsurların Halk Partisine girmeleri ancak bu su­retle izah edilebilir.

Türk milleti bugün hakkını, hürriye­tini, şeref ve itibarını ancak muhalefet partilerinin koruyup kurtarabileceğine iman getirmiştir. Yeni seçimler, ister evvel yapılsın, ister vaktinde yapılsın vatanımızı mukadder kurtuluşa götü­recektir. Demokrat Partinin tuttuğu yol hakkında artık kimsede şüphe kal­mamıştır. Demokrat Parti içindeki ay­dın, değerli vatansever unsurlar bile partiye hâkim kesilenlerin karşısına dikilecek bir ruhî halet içinde du­rumdan şikâyetçidirler.

Korku hastalığı

Yazan: Hüseyin Cahit Yalçın

2/7/1957 tarihli (Ulus) dan :

Demokrat Parti garip bir hastalığa tu­tulmuş gibi görünüyor. Genel seçimler yaklaştıkça bu mânâsız hastalık bü­tün bütün arttı. Korku mesuliyetten değil, mesuliyet korkusu hür rejim­lerde daima hayırlı bir tesir icra eder ve bir çok manasız ve kanunsuz ha­reketleri önler. Bizim demokratlar ise hesap vermek, suallere ve tenkidlere cevap bulmak korkusu içinde kendi­lerini ve memleketi bir memnuniyet­sizlik ve ıztırap durumunda bırakı­yorlar, Millet Meclisinde istizah onlar için bir umacıdır. Yedi senedenberi bir kere bile Millet Meclisinde muhalefetin he­sap sormasına tahammül edemediler. Hattâ, alelade sual takrirlerini bile cevaplandırmamak yolunu tuttular. Muhalefete mensup milletvekilleri aylardanberi sual takrirlerine cevap bek liyorlar. Bakanların Meclisi teşrif et­memeleri sual takrirlerini eshabı kehf uykusuna mahkûm bırakıyor.

Ara seçimlerini ise yedi senede bir kerelik yapabildiler. Aldıkları neti­ceden o kadar ürktüler ki Anayasa­mızda böyle bir mecburiyet bulunma­dığı bahanesiyle artık ara seçimleri­nin adını anmaz oldular. Halbuki de­mokratik rejimlerde ara seçimleri umumî efkârın nabzını yoklamak gibi lüzumlu ve manalı bir harekettir. Ara seçimleri için Anayasamızda bir mec­buriyet bulunmadığı bahanesiyle tek­lifleri reddederken bu işde mütalâa beyanına en salahiyetli organ olan Anayasa Komisyonunun mütalâasını almağı bile kabul edemiyorlar. İnönünün bu talebi Mecliste reddolunuyor. Sayın Başbakanımız işine gelmiyen bazı teklifleri zarif bir mantık ile reddetmek için hangi demokrasi­lerde böyle bir şey var demekten hoş­lanıyor. Şimdi kendilerinin hiç taklit kabul etmiyen konuşma tarzlarına na­zire yaparak; hangi demokrasilerde ara seçimlerinden kaçarlar diye sor­mak sırası bize geliyor.

Bir Millet Meclisi ki orada muhalefet sual soramaz. Memleketin umumî ida­resini tenkid için istizah yapamaz. Hayat pahalılığından şikâyet etse., ne nafile kendinizi yoruyorsunuz, siz var diyeceksiniz, biz yok diyeceğiz. Ne çıkacak bundan diye azarlanıyor. O halde Meclise ne lüzum var diye dü­şünmek icabetmez mi? Yine aynı sual, Batı memleketlerinin hangisinde böy­le bir demokrasi görülmüştür?

Meclisin içinde böyle bir korku, dışın­da neler olduğu malûm. Kasım Gülek binbirinci dâvasında ifade vermek için deretepe memleketi dolaşmakla meş­gul. Osman Bölükbaşınm başına ge­lenler ise çok daha ciddî. Zabıta me­murlarının tarassutları, takipleri, za­bıtları kâfi değilmiş gibi  gayrimesul ve hüviyetleri güya meçhul bir takım şahıslar evini taşlıyorlar, gece araba­sını kazaya uğratmak için yolları bo­zuyorlar. BÖlükbaşı kendisini vasiyet vermek mevkiinde görerek son arzu­larını bildiriyor.

Fakat suikastler pek devam edemiyecek gibi görünüyor. Çünkü Demokrat Parti Millet Meclisinde ağır bir darbe hazırlamıştır.

Bölükbaşınm teşrii masuniyeti kaldı­rıldı. Bugün muhtemelen tevkifine ka­rar verilecek. Daha sonra da belki ge­nel seçimlere başvurulur.

Bütün bu sevimsiz hareketler hep ik­tidarı kaybetmek korkusunun ifadesi­dir. Halbuki yaptıkları hareketlerdir ki kendilerini korktuklarına uğrata­caktır.

Amasya seçimleri

Yazan: Havadis

2/7/1957 tarihli (Havadis) den :

Amasya Belediye seçimleri, çetin bir mücadeleden sonra, Demokrat Parti tarafından kazanıldı. Seçime iştirak eden diğer iki partinin elde ettikleri rey mikdarı Demokrat Partinin elde ettiği rey mikdarının çok dûnundadır. Bu neticeyi, geniş umumî hüküm­lere gitmeden, manalı bir hâdise ola­rak tahlil etmekte ve kıymetlendir­mekte isabet vardır. Amasya seçimleri, dar bir mücadele sahasına münhasır olmakla beraber, uzun zamandanberi hiddetli çıkışlarla Türkiyenin gidişine istikamet vermek istiyen " muhalefet gruplarını ve onları körükörüne destekliyen bazı gazeteleri düşündürecek bir mahiyet arzediyor.

Muhalifler tarafından bugüne kadar söylenilenlere bakılacak olursa, Tür­kiye halkının, ekseriyeti iktidar par­tisinden kendisini çoktan ayırmıştır. O kadar ayırmıştır ki, ilk seçim fır­satında Demokrat Partiyi iktidardan alacak ve onnu. yerine başka bir par­tiyi derhal ikame edecektir. Halk Par­tililere sorarsanız, iktidara gelecek olan kendi partileridir. Buna o kadar inanmış görünüyorlar ki, genel sekre­terleri, konuşmak fırsatını bulduğu her toplantıda, yakm bir istikbalin Başvekili imiş gibi idarei kelâm et­mekten kendisini alamıyor. Hürriyet Partililere bakılırsa, iktidarın en ya­km namzedi onlardır, o partide, Halk Partisine benzer bir hiyerarşi, zaptü rabt mevcut olmadığı için, partiye mensup mebuslar gelişigüzel her ağız­larını açtıkları zaman âdeta iktidar­dan haksız yere mahrum edilmiş kim­seler gibi konuşuyorlar. Hattâ, bunlar­dan biri siyasî faaliyeti sırasında kar­şılaştığı memurların ismini kaydettiği bir deftere bile sahip bulunuyor. Bu deftere düşülen kaydın yarın hesa­bının sorulacağı, alâkalı memurun icabına göre tecziye veya taltif edi­leceği dahi açıkça ifade ediliyor. Mil­let Partisi, iktidara gelmek iddiasın­da öbür partilerden geri değil, çok ileridir.

Muhalif gazeteler meşreplerine göre, bu iddiaları desteklemekte ve müstak­bel seçimlerde şu veya bu partinin kazanma şansının daha ziyade oldu­ğunu iddia etmektedirler.

İşte Amasya seçimi, böyle bir hava içinde yapılmıştır. Ve bütün iddiaların hepsini birden suya düşürmüştür. Se­çimin yapılış şekline hiçbir itiraz vâki olmamıştır. Seçmenin tazyik edildiği, serbest seçim hakkının ihlâl edildiği iddiaları serdedümemiştir. Amasyalı vatandaş sükûn içinde istediğini seç­miştir.

Barometre» ne gösteriyor? Yazan: Ahmet Emin Yalman 3/7/1957 tarihli (Vatan)dan: Amasyada yapılan Belediye seçimle­rinde Demokrat Parti 3281, C.H.P. ile H.P. den ibaret olan muhalefet cep­hesi 3877 rey almıştır. Bir tek şehrin Belediye seçimlerinin verdiği neticeyi, memleketin nabzının nasıl attığına bir alâmet diye karşılamak ve buna daya­narak umumî seçimlere dair tahmin­lerde bulunmak elbette ki yanlıştır. Fakat Demokrat Parti Amasya seçimlerini bir ikaz, bir işaret diye kabul ederse, soğuk kanla bir nefis muha­sebesine girerse, seçimlere ait gidişini ona göre tayin ederse; kendi hesabı­na isabette bulunmuş olur. Hepimiz biliyoruz ki Demokrat Parti seçimlerin neticesi hakkında kendine güveniyor. Fakat 1950 de Halk Partisi de kendine güveniyordu. 1954 de aynı parti, seçim mücadelesinden zaferle çıkacağından emin görünüyordu. De­mek ki siyasî partilerin kendi arzu ve emellerini hakikî durumun bir ifadesi sanmaları ve kendi kendilerini aldat­maları daima mümkündür. Asıl doğ­ru yol, menfi ihtimali mümkün diye görmek, bunu önlemek için vakit ve zamaniyle tedbir  almaktır.

Gelecek seçimlerde zaferi sağlama bağlamak üzere Demokrat Parti neler yapabilir? Bunun iki yolu vardır. Bi­rincisi eğri ve dikenli, ikincisi dürüst ve makbul ve huzurlu yol...

Eğri yol, Halk Partisinin 1946 da yap­tığını yapmak, açık veya gizli secim hilelerine ve baskılara başvurmak, se­çim dairelerine, bölgelere, zümre, şa­hıslar ahasis menfaatler vaadiyle rüş­vet ve suiistimal çığırlarına sapmak, taassuba tavizler vermek.., Bu neviden bir sistemin 1946 da eski tek partiye ve memlekete nelere mal olduğunu gördük. Bu çok berbat bir kumar olur. İktidar partisi böyle usullere başvu­rursa, bunlara rağmen veya sırf bu yüzden seçimleri kaybetmesi tehlikesi ele vardır. Kazansa bile halkın nefre­tine maruz olur, memleketi idare için lâzım gelen iç ve dış itibarı kaybeder, memleketi de karanlık ihtimallere maruz bırakır.

İkinci yol, vicdanın emrine, dürüstlük, fazilet ve feragatin telkinine göre ha­reket etmek, yapılan hataları düzelt­mek, taahhütleri tutmak, memlekette bir güven ve huzur havası yaratmak­tır. D. P. için risksiz zafer imkânı an­cak bu yoldadır. İtibarını iade ettik­ten ve sevgi kazandıktan sonra se­çimleri mertçe kaybetse bile etrafında bir dokunmazlık havası yaratır, kendi mensupları hesabına huzur ve emni­yet duyabilir, memleketin baş düşma­nı olan politika ihtirasını yenmiş, se­çimlerde nöbet değiştirmeği normal ve rahat bir hale koymağa hizmet etmiş olur.

Bugün memlekette: «Demokrat Parti mutlaka çekilmeli. Adnan Menderes ve filân ve falan iş başında kalmamalı.» diye düşünen ve iktidarın değişmesi­ni isteyen bir hayli vatandaş vardır. 'Fakat çok miktarda vatandaş da, 1950 de kurtarıcı diye baş üstünde taşıdık­ları partiye his bakımından hâlâ bağ­lıdırlar. Demokrat Partinin bir kısım icraatından fayda gören ve kendisine kredi açan kütleler de vardır. Bunlar için gaye, Demokrat Partinin hatala­rından sıyrılması, eğri yollara sap­maktan kurtulmasıdır. Memleketin si­yasî hayatı; Demokrat Partiden ve nice çetin dâvanın hallinde başarıları ve hizmetleri görülen liderlerinden müstağni kalamaz. Eğer Demokrat Parti ve liderleri bozulan itibarlarını düzeltmeğe ve idealist vatanseverleri memnun edecek bir yol tutacak ve se­çimlerden evvel iyi imtihanlar geçire­cek olurlarsa, muhalefet partilerinin idealist unsurları da buna memleket hesabına sevinirler. Saat ilerlemiştir. D. P. liderleri, siyasî barometroyu soğuk kanla tetkik et­melidirler, eski tecrübelerden ders al­malıdırlar. Bunu yapacak olurlarsa, Türk milletinin mukadderatlariyle ve kendi âkıbetleriyle delice bir kumar oynamağa elleri varmayacaktır. Doğ­ru ve berrak yolu elbette ki tercih ede­ceklerdir.

Vazifeye davet Yazan:  Cihat Baban

4/7/1957 tarihli (Yeni Gün) den:

Vatan arkadaşımız, pek muhterem Ali Fuad Cebesoy'ım, çok dikkate şa­yan hâtıralarını neşretmektedir. Bu hâtıraların son günlerde neşredilen kısımlarında çok muhterem bir vatan evlâdı olan Rauf Orbay'a taalluk eden kısımlar vardır. Bu kısımları vatan­daşların dikkat ve alâka ile okumala­rını bilhassa tavsiye ederiz. Rauf Orbay, İzmir suikast teşebbüsünün ika edildiği sıralarda tedavi maksadile Avrupa'dadır,   olan  biten  hâdiselerle hiç bir alâkası ve malûmatı yoktur. O tarihte muhalif olduğu ve muhale­fet de tasfiye edilmek istendiği için, onun da teşrii masuniyeti, tıpkı Bölükbaşı hâdisesinde olduğu gibi, ka­nuna aykırı olarak kaldırılmıştır. îşte sayın Ali Fuat Cebesoy'un neşrettiği hâtıralar bu bakımdan tam zamanın­da umumî efkârın gözü önüne vaze­dilmiş ve bu suretle de vatandaşlar bundan ibret dersi çıkarmanın imkâ­nını bulmuşlardır. Sayın General bu suretle de memlekete yeni bir hizmet­te bulunmuştur. O devirlerin ve o günkü şartların üze­rinde duracak değiliz... Hattâ o tarihte kanuna aykırı yapılan muamelelerin haksızlığı veya haksızlığı üzerinde de duracak değiliz. Fakat, biz şuna ka­niiz ki, bir memleket devamlı 'olarak (Memleket hayrına formülü) altında muvazenesiz, mütereddit, emniyetsiz ve kanunsuz bir nizam içinde yaşa­yamaz. Sayın Rauf Orbay o hâdiselerdenberi küskün ve yorgundur, amme işlerinin hepsinden uzak yaşamaktadır. Bugün onun gibi nice vatandaş vardır ki em­niyet ve istikrar unsurlarının yokluğu yüzünden siyasî hayata atılmak iste­memekte, siyasete bulaşmaktan kork­maktadırlar. Halbuki amme hayatının içinde çeşitli zihniyet ve tutuma ma­lik olan insanlar vazife almalıdırlar ki muvazene ve murakabe teessüs edebil­sin. Rauf Orbay gibi, fazileti ve dürüstlü­ğü her kuvvetin üstünde telâfcki eden insanlar, memleketin kurtuluş dâvası­na bütün varlıklarını hasrettikten son ra, siyasî hayatın girinti ve çıkıntıla­rında boğulmaktan çekindikleri için, kendilerini memleket hizmetinden uzak tutmaktadırlar.

Hâtıraları okuyanlar, nisbetler mu­hafaza edilmek şartile, o tarihte Orbay'ın tıpkı bugün de mevcut olan müşküllerle karşılaştığını görecekler­dir.

Halbuki Türkiyemiz, artık indî mü­talâa ve kararların hâkim olduğu bir memleket olmaktan çıkmalıdır. Bura­da muvafakat ve muhalefet için mü­cadele  kaidelerine riayet şarttır. Bir

insan sırf muhalif olduğu için kanun­ların himayesinden mahrum kalırsa o memlekette fikir hürriyetinden bahse­dilemez.

Türkiye, politika ve siyaset cephele­rine kıymetli elemanlarını sürmeye mecburdur. Aksi takdirde devlet ira­desi tereddi edebilir. Bunun için de politika yapmak bir kahramanlık ve cesaret meselesi olmaktan çıkmalıdır. Siyasî hayata emniyet ve istikrar gel­mediği takdirde, bu hayatın içinde ya gözü kararlar, ya maceraperestler yer alacaklardır. Bu gibilerinin memlekete "ne derece faydalı olacağı da besbelli­dir. Pek âlâ, memlekete bu emniyet ve istikrar nasıl gelecektir? Bizce bu işin iki yolu vardır. Dürüst ve faziletli insanlar siyasete bulaşmaktan kork­mamalıdırlar... Çünkü yaptıkları iş, üzerlerine çamur dahi sıçratsa, mu­kaddes bir memleket vazifesidir.

İkincisi, Türk vatandaşı, Türk ferdi, kendi cesaret ve azmiyle dürüst ve faziletli insanları üestekliyerek ve on­lara zahir olarak macera düşkünlerini tasfiye etmeli ve Millî İradeyi iyi yol­da kullanmalıdır.

Biz bu satırlarımızla kenarda duran faziletli vatandaşları vazifeye davet etmek istiyoruz.

Bir şöhret hastası

Yazan:  Zafer

5/7/1957 tarihli (Zafer) den:

Zannedersiniz ki, halk sefalet, devlet de sefahet içindedir. İbâdm namus bir paralık olmuş, eski mamureler ha­rabelere inkılâp etmiş ve terakkinin saati, gelip bir noktada durmuştur.

Zannedersiniz ki, böyledir ve bundan dolayı da zemin ve zaman Danton ya­hut Mirabeau'larm zuhuruna müsait­tir.

Memleketin en büyük ümran ve terak­ki devresini kaydettiği ve dışardaki dünyanın bunun artık farkına varma­ğa başlayarak «Türkiye» kelimesini saygı ile ağzına aldığı bir demde, ta­kibe uğramasını isteyen ve takip edile

bilmesi için de bunun sebeplerini en nihayet yaratmış bulunduğuna sevi­nen politikacı bağırıyor: «Oğlumun adını deniz koydum, çünkü bu mem­leketin pisliğini dereler tek başına temizliyemez...»

Bu, güzel "bir söz değil..

Hüseyin Cahit Yalçm'm Atatürk za­manındaki mahkûmiyetine de temas ederek söylenmiş olan bu söze bakılır­sa, Bölükbaşı, Cumhuriyet devrinin tamamına şâmil olmak üzere bir id­dianame kaleme almış, kendine de iddia makamını yakıştırmıştır. Zaten vaktiyle «Taçsız Sultanlar» devri der­ken ele Cumhuriyet devrine karşı duy­duğu maraşî husumeti, ucuz bir itham ve tezyif edebiyatı ile izhar etmekten çekinmemişti. Hattâ bu yüzden, De­mokrat Partinin birinci kongresini, Türk inkılâpçıları nazarında garip bir duruma düşürmüştü. Eğer ehemmiyet verilse idi, daha o tarihlerde, Atatürk devrini lekelemeğe çalıştığı için BÖlükbaşı sıygaya çekilir ve bu nevi mu­halefetin Türk âmme efkârmca asla terviç edilmiyeceği kendisine yol ya­kınken anlatılmış olurdu. Fakat, o hakikaten büyük ölçüdeki kongrenin umumî havası içinde, bu tarizin ruhî menşeleri üzerinde durulmadı. Bölük­başı da yolunu kendi bildiği gibi söke­rek «kuvvetli konuşan adam» maskesi arkasında, fırsat buldukça, Cumhuri­yet devrini lekelemeğe devam etti.

Şimdi de, pisliklerimizi temizlemeye bütün nehir ve dereler kâfi gelmedi­ğinden, hususî bir terbiye ile yetiştir­diği küçük «Deniz» e, bu işi havale ettiğini gocunmadan âmme efkârı ile tarih muvacehesinde beyan edebiliyor. Bu suretle, Bölükbaşma göre, nesilden nesile devam edegelmiş bir zulüm ananesine mukabele olmak üzere ne­silden nesile devam edecek bir hürri­yet mücahitleri terbiyesinin ana hat­ları ilân edilmiş bulunuyor. Millet Partisi, bu müacehedenin mihrakı, Bö­lükbaşı da bunun felsefe vâzu ve mür­şidi olmuş oluyor. Bu, sathî ve mânâ­sız olduğu kadar yapmacık tarikat zihniyeti yahut ahlâkı ile; Bölükbaşı, modern demokrasinin partilerinden birini tesis etmek sevdasındadır.

Ayrıca, takip ettiği bir tabiye vardır; ister muhalefet senelerinde Sıhhiye­nin önünde muhterem Celâl Bayar'ı rahatsız etsin; ister «haysiyetsizler» hükmü ile Meclisin manevî şahsiyetini tahkir etsin; ister tevkifi sırasında yaptığı gibi, oğlunun ismini izah et­mek yolundan nehirlerin temizliyemiyeceği bir «pislik» den bahsetsin; Bölükbaşınin takip ettiği gaye hep aynı­dır. En geniş bir içtimaî vasat içinde akisler yapacak bir takım söz ve ha­reketleri, bir «inanmış», bir «ermiş», bir Savonorala, yahut Hitler yahut Mehdi gibi ifadeye getirerek kendin­den bahsettirmek! Ve, ne kadar bü­yük bir başın üzerine tevcih ederse, o taşın o başa asla değmeyip yerlerde sürünmekte devam edeceğini bildiği halde, âlemi kendine hayran bıraka­cağını zannetmek!

Mücavir politika hiziplerinin mümasil liderleri tarafından da kullanılan bu usulden maksat, ya idareyi yılgın bir hale getirmek veyahut, eğer idare ka­nunî vazifesini yaparsa, seçimlere doğ­ru müsait bir maşerî sinirlilik havası yaratmaktır. Bunun için, adlî takibatı ve icap ederse hapsi göze almak, mi­zacı buna uygun olan bir mütehevvir zat için güç bir şey değildir; kaldı ki, politika derken aklî ve nazarî hazır­lığı da ancak bu türlüsüne kâfi gel­mektedir.

Bölükbaşı, kendi hâdisesini bile bile yaratmıştır. Hattâ oğlunda ve oğlunun isminde bile bunun hazırlığını yapmış ve söyliyeceği sözlerin en teatral olan­larını önceden tesbit etmiştir. Kendi işlerinin üzerinde sükûnetle çalışmak­ta bulunan Türkiyeyi bu neviden iç politika hâdiseleri ile rahatsız etmek ve milletin terakkiye müteveccih olan yolunun  tıpkı Sıhhiyenin önünde vaktiyle zamanın muhterem muhale­fet liderine yaptığı gibi  kesmek, iş­leyen makinanm içine mütemadiyen demir parçaları atarak gidişi arızaya uğratmak, tenezzül edilecek bir politi­ka usulü olmasa gerektir. Amma bu, Bölükbaşmın umurunda bile değildir. Onun istediği, hadise yaratarak menşetlerin üzerine oturmaktır. Kendin­den bahsedilsin de, nasıl bahsedilirse edilsin...

Şimdi her halde memnundur. Zira, bir diğeri gibi türlü siyasî muziplikler yapmak suretiyle değil, aklınca temerrüdler ve cesaretler örneği üzerinrinden yürüyerek mahkeme önünde dosya sahibi olmuştur!

Bunun bir marazı ruh haletinden ileri geldiğine zerre kadar şüphe yoktur. Şöhret merakı! Birincide yer bulama­yınca furgonda yangın çıkararak ka­tarın en ehemmiyetli yolcusu olduğu­nu isbat etmek!

Amma işte, millet ve devlet hayatı, şu­nun veya bunun kayıtsız şartsız rek­lâm ve püblisite sahası değildir. Ka­nun ve nizam kaidelerini zorlamak« suretiyle bu neviden nefs tatmini ha­reketine girişenleri, bazan böyle ma­suniyet zırhı dahi kurtaramaz.

Muhalefet erkânının konuşması Yazan: Peyami Safa

6/7/1957 tarihli (Milliyet) den :

Başta İnönü, muhalif partilerimizin her birine karşı çeşitli derecelerle say. gı, yakınlık ve sempati duyduğum li­derleri ve idarecileri Ankarada tesa­düfi bir toplantı yapıp konuştular. İtiraf edeyim ki, konuşulanları gaze­telerde okuduğum zaman, gözümün önüne, berber dükkânında sohbet eden bir eski zaman paşası, bir emekli mal müdürü, bir genç tapu memuru, Ve­kâlet emrine alınmış bir Vali gibi rast gele buluşmuş, bekleme sıkıntısını memleket meselelerini konuşarak sav­mak isteyen insanlar geldi. Fikirler o kadar köksüz ve kararsız, onları ifade tarzı o kadar sathî ve laubaliydi. Bu değerli insanların ayrı ayrı sahip ol­dukları kaliteleri unutturan bir dü­şük seviye göze çarpıyordu.

Memleketin kaderini ilgilendiren bu konuşmaların evvelki günkü gibi te­sadüfi değil, daha tertipli ve metodlu olması, meselelerin birbirine karıştı­rılmaması, kahve sohbeti halinden çı­karılması ve her problemin ayrı ayrı tahlil ve muhakeme süzgecinden geçi­rilerek amelî kararlara bağlanması te­menni edilir.

Yanılmıyorsam, iç politikamızın en mühim dâvası, bizde ferdiyetçi hürri­yet rejiminin gerçekleşmesini daima geciktiren sosyal, iktisadî ve ahlâkî engellerin derinliğine gözden geçiril­mesi olmalıdır.

Batıda, meselâ Fransada demokrasi, monarşinin tasfiye ettiği derebeylik rejimi ortadan kalktıktan sonra ger­çekleşmiştir. Türkiyede ise ne salta­nat, ne de Cumhuriyet, Anadoluda yer yer devam eden pederşahî derebeylik (feodal  patriyarkal) müesseselerini izale edebilmiştir. Köylülerinin çoğu ağalarının emrinde olan bir memle­kette, en dürüst ve serbest seçim ka­nunu çoğunluğun iradesini tecelli et­tirmekten âciz kalabilir; çünkü seçimi kazanmak ağaları kazanmağa bağlı olabilir.

Memleketin sosyal bünyesini tâyin eden esaslı monografiler mevcut ol­madıkça, Türkiyede tatbik edilecek demokrasi tarzını bulmak mümkün değildir. Batı kalıpları bize uymaz. Uğradığımız bütün hayal kırıklıkları demokrasinin gerçekleşmesini sağla­yan şartların millî bünyemizde tamam olmamış olmasındandır. Dâva bir kah­ve sohbetinde halledilenıiyecek kadar muazzam, derinlikler ve inceliklerle dolu, karışıttrr.

Küreklerini akıntıda kırmak istemiyen bir muhalefet, üstünde çabaladığı anaforun bütün sırlarını ve kanunla­rını bilmek zorundadır.

Pesmazoğlu Ankarada

Yazan: Cihat Baban

5/7/1957 tarihli (Yeni Gün) den:

Çok temenni ediyoruz ki, Yunanisbanın, Ankara Büyükelçiliğine tayin et­miş olduğu Pesmazoğlu, burada sarfe_ deceği mesaî ile her iki memleket ara­sında yeni ve hayırlı bir devrin açıl­masına imkân versin. Pesmazoğlu, Türkiye ile Yunanistan arasındaki dostluğun payidar olmasını isteyen bir insandır. Ötedenberi mesaîsini bu istikamette teksif etmiş ve Türk  Yu­nan   dostluğunun   her iki tarafa da

büyük hizmetler ifa edeceğine kani olmuştur.

Kendisi Devlet Reisimizin de yaban­cısı değildir; zaten öyle olduğu içindir ki, Yunan Hükümeti tarafından bil­hassa Türkiyeye gönderilmiştir. Pesmazoğlu'nun Türkiyeye Büyükelçi ola­rak tayin edilmesini, Türkiye île Yu­nanistan arasındaki münasebetlerin ıslâh edilmesi yolunda, Yunan Hükü­metinin arzu beslediği mânasında te­lâkki etmemiz hiç bir surette hatalı olmaz. Bu bakımdan Pesmazoğlu'nun Ankaraya gelmesi Türkiyede memnu­niyetle karşılandı denilebilir. Biz şuna kaniiz ki, Türkiye ile Yunanistan ara­sındaki münasebetlerin bozulmasına sebep olarak gösterilen Kıbrıs dâvası, aradaki havanın kesafet peyda etme­sinde yalnız basma müessir olmamış­tır. Gerek Türkiye ve gerek Yunanis­tan "bu mevzuda tereddütlü İngiliz po­litikasının zikzakları içinde birbiriyle kötü kişi olmuşlardır. O tarafta bası­nın temkini elden bırakması, burada da 6/7 Eylül hâdiselerinden sonra, Hükümetin ne yapacağını bilememesi işi büsbütün karıştırmıştır. Pesmaz­oğlu, nisbeten sakin ve durgun bir devirde memleketimize gelmiş bulunu­yor. Bugün netice almak ihtimalleri dünden fazladır. Bu memleketteki vatandaşlar, Akdeniz bölgesindeki is­tikrarın, (Türk _ Yunan) dostluğuna dayandığına ve Atatürk'le Venizelos tarafından temelleri atılan bu dostlu­ğun her iki memlekete büyük hizmet­ler ifa etmiş olduğuna kanidirler. Ve yine kanidirler ki, dostluk idame et­mek, karşılıklı fedakârlık, taviz ve anlayış meselesidir. Eğer dostlardan biri, karşılıklı fedakârlık yerine, yal­nız karşısmdakinden fedakârlık bek­lemeye kalkarsa, bu dostluğu idame­ye imkân kalmaz. Milletlerarası mü­nasebetlerde (hep veya hiç) sokak demagoj ilerinde, tiraj gazeteciliğinde yer alabilir ama, devlet adamının ka­fasında mevki tutamaz,

Türkiye, Pesmazoğlu gibi eski bir Türk dostunun şahsında Yunan Hü­kümetinin gösterdiği anlayıştan mem­nundur. Türkiye, Yunanistan ile Tür­kiye arasında gevşeyen ve kopan a­bıtaların yeniden tarsininden ve sıkılaştırılmasmdan   fevkalâde   memnun

olacaktır. Türkiye, bu niyette ve isti­kamette olduğunu çeşitli delillerle is­pat da etmiş bulunmaktadır.

Onun içindir ki, eski bir Türk dostu olan Pesmazoğlu'nun faaliyetini büyük bir alâka ile takip edecek ve onu«bu istikametteki mesaisinde muvaffak kılmaya çalışacaktır.

Elverir ki, Pesmazoğlu, Yunan Hükü­meti adına, bizi alıştırmış oldukları şekilde (toptancı) bir politikanın mü­messili olarak memleketimize gelme­miş olsun..

Karaborsa ve enflâsyon

Yazan: Habib Edib  Törehan

bilhassa aynen: (Bir milletin, içtimaî bünyesini kemiren, prensip ve ahlâk esaslarını sarsan karaborsanın önüne geçilmesini istemiyecek yine karabor­sacılardan başka hiçbir kimse yok­tur.

Biz şimdi acınarak ve bütün kanaa­timizle söyliyebiliriz ki, memleketin her tarafını ve bilhassa büyük şehir­lerimizi karaborsa sarmıştır.

Diğer taraftan memlekette artık ol­dukça ilerlemiş bir enflâsyon vardır. Bu hakikati de inkâr edemeyiz. En­flâsyon ve karaborsa birbirini himaye etmekte ve bu suretle memleketin ik­tisadî hayatında büyük zararlar yap­maktadır.) demiştik.

 (Yeni İstanbul)

6/7/195? tarihli dan :

Birçok memleket dâvaları vardır ki, bunların bir defa söylenmesi ve ya­zılması ile halledilebileceğini zannet­mek bir hayli safdillik olur. Buna mu­kabil bizde memleket meselelerini or­taya koyanlardan bir çoğu bir kere yazmış oldukları bir şeyin kabul edil­memesine âdeta küser ve artık buna temas etmeği istemezler. Bunu biraz da mevzu ve kariha azlığına hamle­denlerimiz de vardır.

Bütün bu düşüncelerin hiç biri doğ­ru değildir. Ehemmiyetli dâvaların her yerde uzun tetkik ve münakaşa­lara ve bir hayli mücadelelere sebep olduğunu biliyor ve daima görüyoruz. Onun için mühim meselelerde bir de­fa yazmakla iktifa etmiyerek fikirleri­mizi bildirmek hepimiz için bir vazi­fedir. Bir mevzuun tekrarını düşünce kıtlığına atfetmek de doğru değildir. Memleketimizde her köşede gözümüze iyi veya fena tarafından batan bir çok şeyler vardır. Onun için eğer muhak­kak yazmak isteniyorsa mevzu bul­makta hiç zorluk çekilmeyeceğini tabiî görmek iktiza eder. Biz bugün senelerdenberi daima üzerinde durduğu­muz bir noktaya tekrar avdet ede­ceğiz.

Bundan onbeş ay evvel 18 Mart 1956 tarihinde yukarıdaki unvan ile bir makale neşretmiştik. Bu yazıda dü­şüncelerimizi izaha uğraştıktan sonra. Bizim o zaman bildirdiğimiz acıklı va­ziyette bugüne kadar salâh eserleri görülmemiştir. Çünkü biz hâdiseleri olduğu gibi açıklığı ile kabul etmedik ve işin esasından ha] i tarafına git­medik.

Muhalefet bunu olar.ca kuvvetiyle bir tenkid ve hücum vasıtası telâkki etti. Yapılmış olan hataların eski bir ma­zisi olduğunu düşünmiyerek, vur aba­lıya kabilinden, bütün hataları ikti­dara yüklemek istedi. Memleketin en ücra köşesine kadar her yerde bilen ve bilmeyene, anlayan ve anlamaya­na hayat ve geçim zorlukları anlatıldı ve âdeta bir sevinçle daha da arta­cağı bildirildi.

Buna mukabil mevzuata riayet edil­mesi, prensiplere sadakat, disiplin, fazla çalışma istihsal arttırılması gibi tavsiyelerde bulunmamaktadırlar.

Bizim şimdi iktidar ve muhalefete tavsiye etmek istediğimiz en mühim şey, evvelâ insafı elden bırakmamak­tır. Muhalefetin iddialarında hakikat olan noktaları seçerek bunları tetkik ve tahlil etmek lâzım geldiği gibi mu­halefetin de bütün kabahatleri mü­balâğa ile her tarafta tekrar edeceğine insaflı bîr surette hâdiseleri tetkik etmesi ve vaziyetin düzelmesi için ik­tidara yardım etmesi icap eder. Mem­leketin müdafaası iğlerinde bütün millet ve partiler birleştiği gibi, kara­borsa ve enflâsyon gibi memleketin iktisadî kuvvetlerini kemiren felâketlerde de birleşmek lâzımdır. Bunu yal­nız biz değil, memleketin birliği ve yüksek menfaatleri bekliyor.

Kirşehirin il olması ve Bölükbaşının dokunulmazlığının kaldırıl­ması

Yazan: Mustafa Nuri Okçuoğhi

6/7/1957 tarihli (Ulus) dan :

1954 genel seçiminde sayın Böiükbaşıyı ve arkadaşlarını milletvekili olarak seçtiği için ilce yapılmak suretiyle ce­zalandırılan Kırşehirin üç sene son­ra tekrar il haline getirilmesi siyasî hayatta hiç rastlanmamış bir olaydır. Rivayete göre Kırşehir'in «basü badel mevt» sırrına mazhar olması şere­fine bir çok kurbanlar kestirilmiş ve 15 milyon lira da kalkındırılmasına tahsis edilmek emri verilmiştir, muh­terem bir kaç Bakanın Kırşehire ka­dar giderek il olma. törenine iştirak etmiş olmaları bu laya iktidarın si­yasî bir ehemmiyet verdiği anlaşıl­maktadır.

Bunların hepsi iyi:  Bir günahın iti­rafı ve kefareti demektir, hatadan dönmek ve bundan doğan zararları te­lâfi eylemek bir basirettir, bu hareket, şimdiki iktidarın umumî efkârda iyi bir hava yaratan attığı ilk adımdır, fakat bu hayırlı olayın meydana ge­tirdiği iyi hava çok üevam etmedi. Sayın Bölükbaşmm dokunulmazlığının kaldırılması ve tevkifi bu havayı bir seraba çevirdi, umumî efkârı da hayâl kmklığına uğrattı.

Aynı zamanda Cumhuriyetçi Millet Partisinin lağvı cihetine gidileceği hakkında dolaşan kuvvetli şayia tahakkuk ederse o vakit diğer muhalefet partilerini akıbetlerinden korkmak ve demokrasiye veda eylemek icbeder.

Demokrasi namına hissettiğimiz iç üzüntümüzü ve muhalefet partilerinin akıbeti hakkında hatıra gelen endi­şeyi böyle bir girişle açığa vurduktan sonra sayın Böîükbaşı'nm dokunul­mazlığının kaldırılması anayasa huku­kuna aykırı olduğu hususundaki dü­şüncelerimize gelelim :

1   Filhakika Anayasamızın  17  nci maddesinde (hiç bir mebus Meclis da­
hilindeki rey, mütaâa ve beyanatın­ dan ve meclisteki rey ve mütalâasının
ve beyanatının Meclis haricinde irat ve   izahlarından dolayı   mesul değil­
dir...)   diye yazılı    açık hükme    göre milletvekillerinin   toplanma   salonun­
da, encümen odalarında, koridor    ve diğer müştemilâtında söyledikleri söz­
lerden mütalâa ve reylerinden mesul olmaz ve haklarında takibat yapılmaz.
Çünkü (mekân)    ifade eder    (Meclis) kelimesinin mânası aynı zamanda en­
cümenlerin çalıştıkları odalara millet­ vekillerinin istirahat ettikleri yerlere
başkanlığın ve Vekiller Heyetinin ma­ kamlarına, koridorlara da şâmildir.

Kaldı ki dikkat edilirse bu 17 nci mad­dedeki Meclis kelimesi mekân ifade ettiği ve maksadı da temin eylediği halde Meclis kelimesinden sonra (da­hilinde) kelimesinin getirilmesi doku­nulmazlığın yukarıda sayılan yerlerde cereyan edecek, hâdiseler hakkında da cari olduğunu tededüde mahal vermemek hikmetine müstenittir.

Bunlardan başka yukarıda yazdığımız 17 nci maddeye göre milletvekilleri meclisteki rey ve beyanlarını memle­ketin herhangi bir kısmında tekrar­lar ise mesul olmadıkları halde bu rey beyanları Meclis müştemilâtında tek­rarlandıkları veya söyledikleri tak­dirde mesul tutmak ve teşriî masu­niyeti kaldırmak keyfiyeti tevil ve te­lifi mümkün olamıyan Anayasa huku­kuna  aykırılık  teşkil eder.

2   Farzedelim ki Anayasanın yukarıda temas ettiğimiz    dokunulmazlık
hükmü yok. Milletvekilleri ise Meclisteki rey ve mütalâalarından mesuldür.
Ceza Kanunumuzun 159 ncu maddesinin suç saydığı Büyük Millet Mecli­
sini tahkir etmek fiilinin    tekevvüneylemesi için bu suçu işleyen millet­
vekilinin  Meclisin  umumî     heyetininkastedilmesi lâzımdır. Meclis gibi hük­
mi şahsiyeti haiz kütlenin yalnız birkısmını tahkir eylemek, suç   teşkil et
miyeceği hakkında yargıtaym takar­rür ve tekerrür etmiş bir çok içtihat­
ları vardır.

Halbuki Sayın Bölükbaşı, suç addedi­len sözleriyle yalnız kendisini konuşturmayan ve sıra kapaklarını vuran milletvekillerini kastettiği muhakkak­tır. Muhalif milletvekilleri ile Meclis­te bulunmayan ve müdahale etmeyen bir çok muvafık milletvekillerinin bu sözlerinin haricinde kaldığı bir haki­kattir. Bu itibarla hâdisede suçun un­suru da mevcut değildir.

 Büyük Millet Meclisinin teşekkü­lünden  bugüne  kadar bu     hâdiseye
benzer ve hattâ daha  ağız yüzlercevakalar  olmuş  bulunduğu  halde,  A
nayasanm 17 nci maddesinin   hükmüihlâl edilmemiş ve  hiç bir milletve­
kilinin dokunulmazlığı kaldırılmamıştır. Bu da bir milletvekilinin Meclis­
teki söz ve münakaşalarının beyan vereyinden  mesul  olmadığını kati ola­
rak göstermektedir.

 Şimdiye kadar bir milletvekilinin Meclisteki rey ve mütalâasından do­
kunulmazlığı   kaldırılmamış   olmasına rağmen Osman Bölükbaşımn    doku­
nulmazlığının kaldırılması, bundan böyle Anayasanın istenildiği    şekilde
tefsir ve tatbik eylemek gibi bir yolasapılmasına ve  kötü bir  misal veril­
mesine sebep olacaktır ki bir memle­ket için bunun kadar emniyet ve iti­
barı kırıcı siyasî bir olay tasavvur edilemez.

 Anayasamız,  kuvvetler     ayrılışı esasını kabul etmiştir. Teşrii vazife­
sini yapan milletvekilleri    Meclisteki sözlerinden rey ve beyanlarından mes­
ul tutulurlar ise icra kuvvetini mura­kabe etmek görevi imkânsız  kalacak
ve Meclis, icra kuvvetinin daimi tesiri altında kalacaktır. Bu da Anayasa­
mızın sarih hükümlerine ve  demok­rasi esaslarına  muhalefet  teşkil ede­
ceğine şüphe edilemez.

Görülüyor ki, Bölükbaşının dokunul­mazlığının kaldırılması her bakımdan Anayasa hukukuna aykırıdır, siyasî ve tesrii hayatımızda esef edici bir olay­dır.

Temenni edelim ki bu dokunulmazlı­ğın kaldırılmasına ait karar, hemen Meclisçe iptal edilsin ve bu olaylar zabıtlardan sildirilsin yoksa siyasî hayatımızda Ve demokrasi tarihimiz­de daimi bir leke olarak kalacaktır.Telâş Yazan:  Habİb Edip Törehan

7/7/1957 tarihli (Yeni İstanbul) dan:

Memleketimizde uzun zamanlardaiberi, büyük bir telâş ve insafsız bir tenkid savaşı vardır. Zaten henüz, uzun bir mazisi olmayan demokrasi ha­yatımızı tetkik ederseniz tunun ser­besti olduğu zamanlar daima bu şe­kilde olageldiğini ve memlekete bir hayli zararlar  verdiğini  görürsünüz.

Memleketimizde ve hayatımızın her safhasında münakaşalarımızı niçin, birbirimizi kırmıyacak ve memleketin itibarını bozmryacak bir surette ya­pamadığımızı tahlil eder ve bunun sebeplerini bulacak olursak herhalde çok faydalı bir iş görmüş olacağız.

Bizde, hükümete muhalif olan parti­ler ötedenberi Anadolunun içlerine yayılmakta ve oralarda iktidarın şim­diye kadar yapmış olduklarını hiçe indirmek için nutuklar söylemektedir­ler. Güzel Anadolumuzun bazı vilâyet­lerinden sarfınazar edecek olursak, henüz taassub, cehalet ve batıl iti­katlardan ayrilamadığımızı kabul ve tasdik etmek lâzımdır. Bizim için şim­di en büyük fariza ve vecibe bunlar­dan sıyrılmak, memleketin ve ferda ferd herkesin ilerlemesi için müşterek bir çalışma sistemini kabul etmektir. Kısa bir zaman sonra meşrutiyete kavuştuğumuzun ellinci senesini idrak edeceğiz. Cumhuriyetimizin de otuz besinci senesine girmek üzere bulunu­yoruz. Filhakika, Meşrutiyeti mütea­kip birçok muharebeler ilerlemekliğimize mâni teşkil etti. Cumhuriyet devrinde muharebe dışı kalmaklığımıza rağmen, birçok sıkıntılar içinde kaldık. Fakat bu uzun seneler zar­fında engeller içinde olduğumuz hal­de daha büyük ilerlemeler kaydeder ve üzerimizideki geri kalmış tâbirini kaldırabilirdik.

Memlekette refahın uyanmasını hepi­miz istiyoruz. Bunu görmediğimizi za­man telâşa düşüyor ve hükümeti ten­kide başlıyoruz. Fakat, hükümetin nerede hatası olduğunu tamamen bildirmek tarafına gitmiyor ve bu hata­ların ne gibi tedbirlerle düzeleceğini de söyliyemiyoruz. Bu şekilde yapılan tenkid ve münakaşaların beyhude za­man zarfından başka bir şeye yarayamıyacağmı zannetmekteyiz. Bilâkis bir hayli zararları olduğunu söyliyebiliriz. Biz, senelerce evvel sanki müjde veriyor gibi her gün pahalılıktan şi­kâyet ettik. Anadolunun en hücra kö­şelerine giderek herkese pahalılık gel­di, geliyor ve daha şiddetli olacak di­ye sözler sarfettik. Bunun daima art­makta olan pahalılık sebeplerinden biri olduğunu da soyliyebiliriz.

Senelerce evvel, mütemadiyen söyle­diğimiz bu sözleri, şimdi tekrar et­mekten çok üzüldüğümüzü bildirmek isteriz. Biz henüz politika hayatı ile tamamen istinas edememiş olan poli­tikacılarımıza söylemek isteriz ki, bu telâş ve faaliyetlerin hiç müsbet bir neticesi görülmemektedir. Eğer yapı­lacak tenkidler ciddî tetkiklere daya­nan ve hakikî bir laboratuar mesaisi ile teyit edilen esasları ihtiva etse, bundan, hattâ iktidarın da istifade etmesi kabil olabilirdi. Halbuki bizde hükümeti idare edenlerin ne gibi müş­küller karşısında bulundukları hiç dü­şünülmemekte ve onların hiç bir tav­siyeyi kabul etmedikleri ilân olun­maktadır. Böyle bir vaziyetin yalnız bizde değil, başka memleketlerde de mevzuubahis olamıyacağmı bildirebi­liriz. Her iktidarın arzu ettiği şey bir muvaffakiyettir. Bu muvaffakiyetin bütün'memleket için fayda getirecek bir şey olduğunu düşünürsek, herhal­de bugün hepimizin, halkın oyu ve ar­zusu ile hükümeti idare etmek için iktidara gelmiş olanlara yardım etme­si ve onun gayretlerini b alt al anı ama1 ğa uğraşması bir vazifedir.

Demokraside seçim zamanları bir im­tihan devresidir. Bütün faaliyet dev­resi içinde yapmış olduklarını, iktidar göstererek milletin karşısına çıkacağı gibi, bu hususta yapılmış olan ha­taları göstermek ve daha iyilerini ya­pabileceğini madde tasrihiyle bildire­rek oy istemek de muhalefetin hakkı­dır. Fakat, onun dışında her gün :iktidara sataşmak, onun her yaptığını millet nazarında küçültmek ve mem­lekette huzur ve sükûnet içinde çalışılması iktiza eden bir zamanda telâş içinde fena bir hava yaratmak bizim için çok fena olmuştur ve bunun bu şekilde devamı daha bir çok zararlar yapabilecektir. Onun için iktidara ve muhalefete bitaraf ve müstakil bir gazete olarak itidali tavsiye etmeği bir vazife bildiğimizi söylemeği bir borç addediyoruz.

İslâmın en büyük bayramı

Yazan: Yeni Sabah

8/7/1957    tarihli    (Yeni  Sabah)

İslâm dünyasının sn büyük bayramla­rından birini daha idrak etmiş bulu­nuyoruz. Dört yüz küsur milyon din­daş, müşterek bir sevinç ve tesanüd içinde bulunuyor. Bütün milletlerin türlü ideolojilerle paramparça ayrıl­dıkları bir devirde dört yüz küsur mil­yonluk kitlenin aynı birlik noktasında ittihad etmesi, pek mühim sosyal bir hâdisedir. Afrika, Ortaşark ve Asyanın büyük bir kısmı ile Sovyet Rusyanm ehemmiyetli bir parçasında ya­yılmış olan Müslümanlar, âdeta yek­pare bir varlık teşkil ediyorlar. Fakat fikirde ve esasta müttehid olan bu âlem, siyaset zaviyelerinde birbirinden hayli ayrı ve uzaktır. İslâm dünya­sının bir parçasında, Cezairde, üç se­nedir mazlum ve şehid kanı sel gibi akarken bu facia karşısında en ziya­da duyarlık gösteren, Arab âlemi dı­şında Birleşik Amerika olmuştur. Da­ha dün senatör Kennedy, Cezairdeki katliâma son verilmesi için Amerika­nın müdahalesini Amerika Ayan Mec­lisinde istedi ve bu talebe hemen bü­tün Demokrat Parti erkânı iştirak et­ti. Fransız Sosyalist hükümetinin ic­raatının müdafaasını ancak Cumhu­riyetçi Partinin müfrit sağ kanadına mensup bir zat yaptı. Yâni sosyalist­lerin müdafaasını Demokratlar ve Li­beraller değil daha ziyade mürteciler ve muhafazakârlar deruhte etti. Fa­kat herhalde Cezairlilerin müdafaasını İslâm dünyası hakkiyle ve canla baş­la yapamadı. Bayramın bütün Türk Müslüman­lar için uğurlu olmasını dilerken gelecek Bayramları da hiçbir Müslümanın kurban edilemiyeceği bir sulh devresi içinde idrak etmemizi temen­ni ederiz.

Hangisi?

Yazan: Nadir Nadi

U/7/1957   tarihli    (Cumhuriyet)

Seçimlerin ne zaman yapılacağı soru­su zihinlerde fazlaca yer tutuyor. Çe­şitli kimseler tarafından bu soruya verilen cevablar da hem birbirinden ayrı, hem. de biraz şaşırtıcıdır. Mese­lâ, yedi yıldır hükümetin ve iktida­rın dışında bulunan üstünde değilSayın İnÖnüne göre 2 eylülde toplana­cağını bildiğimiz Büyük Millet Mecli­sinde Demokrat Parti çoğunluğu se­çimleri yenileme kararı alacak, ekim ayının son. haftasında da seçimler ya­pılacaktır. Gazetecilere bayramdan Ön ce verdiği iyimser bir demeçte Paşa bu inancını kesin bir dille açığa vur­muştur. Oysa, uzun zamandır hükü­metin ve iktidarın içinde önemli bir yeri olan sayın Samed Ağaoğlu üç ay sonra roı, sekiz ay sonra mı seçimlere gidileceğini bilememekte, bilgisizliğini de gazetecilerden saklarnamaktadır.

Seçimlerin ne zaman yapılacağını vak tinde öğrenmek şüphesiz önemlidir. Partiler ona göre çalışmalarını ayar­lar; durup dururken gafil avlanmak, ya da bcşuboşuna gayret harcayıp günü geldiğinde takatsiz kalmak teh­likeleri ortadan kalkar. Fakat bizce asıl üzerinde durulması gereken, se­çimlerin ne zaman değil nasıl yapıla­cağı konusu olmalıdır. Son zamanlar­da bu soruyu kendine derd edinen bir politikacıya ne muhalefet, ne de ikti­dar partisi saflarında pek rastlamıyo­ruz. Bahar havası gunierindenberi cid­den imrenilecek bir iyimserlik duygu­suna bürünen sayın İnönü, yürürlük­teki mevzuatın memlekette gerekli güvenlik şartlarını sağlayamadığını kabul etmekle beraber, üç ay içinde her şeyin düzeleceğini ve iyi bir se­çim yapılacağını bize âdeta müjde­liyor. Gerçi iyimserlik her şeyde ol­duğu gibi politikada da başarının ilk şartlarından biridir; fakat serâpâ pembe inançlarla başarıya ulaşılamıyacağını da sayın Paşa hayatı boyun­ca yeteri kadar tecrübe etmiş olmalı­dır. Hele seçimlerin nasıl yapılması gerektiği konusunda, sayın Samed Ağaoğlunun düşüncesini öğrendiğimiz zaman bir büsbütün kaygılandık, înönünün iyimserliğini daha da yadırga­maktan kendimizi alamadık. Zira, bir iktidar yetkilisi olan sayın Ağaoğlu, gazete patronlariyle yaptığı son ko­nuşmada, söz arasında, ne zaman ya­pılırsa yapılsın, önümüzdeki seçimle­rin «sükûnet» içinde geçmesi gerekti­ğine işaret etmiştir.

Hemen şunu söyllyelim ki, tutulacak yola göre «sükûnet» in bir kaç mânası olabilir. Demokratik mevzuatın yürür­lükte bulunduğu, hukuk devletinde partiler ve politikacılar olanca güçle­ri ile savaştıkları, gırtlaklarını yırtarcasma kendi propagandalarını yaptık­ları halde sükûnetli bir seçimden söz etmek mümkündür. Bu takdirde, sü­kûneti, normal, olağan mânasına alı­yoruz demektir. Fakat bir de basım, muhalefeti ve vatandaşları kıskıvrak bağlayan antidemokratik kanunların hüküm sürdüğü bir diyarı gözönüne getirelim. Seçmenlere fikrini ulaştır­makta güçlük çeken, radyodan faydalanamıyan, istediğini yazamıyan, ken­dini sevenler tarafından alkışlanamıyan, eli sıkıldığı zaman mahkemeye verilen, sırf iktidar gibi düşünmediği için düşman muamelesi gören bir in­san topluluğuna karşı sükûnetli seçim ler yapılması lüzumunu hatırlatmak biraz tuhaf olur gibimize geliyor. Bu takdirde sükûnetten murad acaba şu mudur, dersiniz:

 Seçimleri resmen ben kazanaca­ğım ve sen susacaksın!

Biz sayın Samedin böyle bir zihniyete sözcülük edeceğine inanmak istemiyo­ruz. 19461950 yılları arasında gerçek hürriyet, gerçek demokrasi uğruna çarpıştığını söyleyen, şehir şehir, ka­saba kasaba dolaşan vatandaş toplu­lukları önünde «hukuk devleti» düze­nini canlandıran bir adamdan böyle bir hareket beklenmez. Ama ne var ki yurdumuzda bugün hüküm süren şart­lar vatandaşları kaygılandıracak de­recede ağırdır. «Sükûnet» li seçimlerle işbaşına gelen Demokrat Parti iktida­rının son üç buçuk yılında hukuk dev­leti yolunda ilerlemek şöyle dursun, çok, pek çok gerilediğimizi inkâr et­meğe "bugün objektif olarak imkân yoktur. Onun için "biz şimdi şöyle di­yoruz:

Seçimler üç ay sonra mı, sekiz ay son­ra mı yapılcak? Ehemmiyeti yok. Bu seçimler sükûnetti mi, sükûnetsiz mi geçecek? Hiç ehemmiyeti yok. Yeter ki 1950 de ve 1954 te olduğu gibi dü­rüst seçimler yapılsın; yani dürüst seçimler için elverişli şartlar yurdu­muzda tekrar yaratılsın. Selâmetimiz her şeyden önce buna bağlıdır.

Yeni Çehresi ile Türkiye Yazan: Burhan Belge

15/7/1957 tarihli (Zafer) den :

XIX. asrı kaplayan sanayileşme dev­resinde, Avrupa şehirleri, daha ziyade teknik icapların tesiri altında olarak teşekkül ve tevessü etmiş, aralarında pek azı güzel ve cazip denecek bir hüviyet alabilmiştir.

Pakat, her iki cihan harbinde harb sa­hası kıtaya şâmil bir hâl alarak  bil­hassa II. sinde  akla hayale gelmez tahriplere sebep olduğundan yeni in­şa ve imar hareketlerinde modern şehirciliğin ' kaidelerini tatbik eyle­mek çok daha kolaylaşmıştır. Bugün Almanyanm hemen baştan aşağı tah­ribe uğramış sanayi bölgelerinde, eski kapkara ve havasız şehirler yeni baş­tan ve sıhhat ile güzellik Ölçülerine tamamen uygun olarak sereserpe yük­selmektedir.

İtalyada, aynı hareketi müşahede et­mek mümkündür, Fransada keza.. Ne­ticede, memleketlerin çehreleri değiş­miş bulunmaktadır. Meselâ, gene XIX. asrın boyunca modern sanayi hayatı, muazzam demiryol şebekelerinin te­sisini lüzumlu gösterdiğinden, istihsal ve münakale problemlerinin bel ke­miğini, garlar ve ambarlar, büyük aktarma merkezleri ve bir de nehir nakliyatı teşkil eylemekte idi. Köy bölgeleri, eski yollar ile birlikte, sanayi ve demiryol tesislerinin sıkleti altında ya ezilmiş yahut kenara atıl­mış bir durumda idi. Fabrikalardan limanı tutmak, hedeflerin "başında ge­liyordu.

Fakat bugün, yahut motorlu otomobil nakliyatı yüzünden karayolları gene Ön plâna geçtiği gibi hava nakliyatı­nın büyük ehemmiyeti dolayısiyle, şe­hirlerin müsait hava limanları ile teç­hiz edilmesi lüzumu şehir bünyelerini ve şehirler arasındaki hava ve yol bağlantılarını yeni problemler olarak teknisyenler ile devlet maliyelerinin önüne sevketmiştir. Binaenaleyh, her memlekette, işleri yeni baştan gözden geçirerek kendine çekidüzen vermek faaliyetleri mevcuttur.

Tam bu sıralarda, Türkiye kendini in­şa ile meşguldür. Alalım İstanbul mev­zuunu,..

Bu şehir, büyük camilerin inşası dev­rinden sonra, bünye ve mukadderatı­nı, Galata etrafında tekasüf etmiş bir dış ticaret ile lovanten zevkin kayıt­sız ve kaba müdahalelerine teslim ey­lemişti. Bir yanda, imparatorluğun esnaf bakayası Kapalı çarşı etrafında can çekişirken bir yandan, bir kaç im­tiyazlı şirketin sevkü idaresinde ola­rak Galatadan Beyoğluna kadar en pest ve çirkin nevinden bir ticaret si­tesi, kargacık burgacık yollar ve bir­birinden münasebetsiz bina blokları­nın hâsılası şeklinde peydahlanıvermişti. İstanbul kısmı ise, son Osmanlı idaresine hakim olmuş avarelik ve tezebzübün içler acısı bir nişanesi imiş gibi, mahallelerine bürünerek, öbek, öbek, o canım Selâtin camilerin satvet ve ihtişam manzaralarını molozlar ile kapayıp örtmekte idi.

Bcgaz, hele Anadolu kıyısında, ayrı bir derbederlik içinde... Kadıköy yakası, gücü  yetmemişliğin nâtamamlığından ibaret, Yeşilköyde müntehi olan parça ise, Sirkeciden itibaren sefil bir teneke mahallesi Denebilir ki, Garp medeniyetine bütün XIX. asır boyunca bir türlü lâyıkiyle intibak edemeyişimizin madde halin­de en reddedilmez delili,  Anadoluyu hiç zikretmeden!  şu tavsivini yap­maya çalıştığımız ve sevgili Menderesin süpürge ve faraşa emanet ede­rek tasfiye ettiği İstanbul dur. Galatanm basit bazirgâh hoyratlığı ile üze­rine tünediği ve bugün o güzelim en­damı ile birlikte parça parça meyda­na çıkan ebedî İstanbul! Türk İstan­bul Avrupanın kendine yeni bir çehre ver­diği ve şükür artık geç kalmaksızın, Türk zekâsı ile zevki, kaybettiği ma­mureyi yeniden ele geçirmek peşinde­dir.

Hareketin bundan ibaret olmadığını hep biliyoruz. İstanbulini kurtarılma­sı, geniş bir yeniden kuruluşun ancak bir parçasından ibarettir. Köy kımıl­danmış ve güneşin altındaki yerini al­maya başlamıştır. Kapıların hepsini açacak olan anahtar, budur! Bugün, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Konya, Karadeniz ve Akdeniz limanlan, hep­si bir arada olarak, birbirine kavuş­mak üzere hem yollar döşemekte hem de şehircilik hamlelerine girişmiş bu­lunmaktadır.

Sözlerimiz açık olarak, Kanada ve Gar bî Avrupada yaptığımız seyahatte, bü­yük inşa gayretleri gördük. Ama, nisbetler muhafaza edilirse, bu gayretle­rin en mütekâsif cürette olanlarını, gene kendi memleketimizde müşahede ettik. Bir diğer yazımızda, bilhassa gı­da ve umumî yaşama şartları bakımın dan en ferah verici ve tatmin edici şartların keza bizde olduğunu izah et­meye çalışacağız..

Hülâsa olarak, Türkiye, at üstünde ve ayağı özengide bir mal sahibi yahut bir sulh zamanları fâtihi gibi çalış­maktadır. Ve inanmıyanlarm sayısı gittikçe azalmaktadır. Dönen çarkla­rın ve binnetice inşa şantiyelerinin sayısı süratle o kadar çoğalmaktadır ki, bunların arasında siyasî laklak için müsait yerler gittikçe daralmakta ve maddenin azametli şehâdeti kar­şısında mücerredat canbazlarmm kö­tüleme ve köstekleme gayretleri, ayak tozu mesabesine inmektedir.

Dünyayı yeni hayat şekilleri peşinde koşar gördükten sonra, gelip memle­ketin her noktasını inşa kasırgasına tutulmuş görmek, gözü ile beyni ara­sında  vatanperverce   ahlâk mevcut elan bir insana, huzur vermek­tedir.

Anlaşılıyor ki, sevgili Türkiyemizde, miskinliğin ikamet vesikası, artık tec­dit yahut temdit muamelesi görmek­tedir.

Alış ve satış

Yazan: Habfa Edib Törehan

16/7/1957 tarihli (eYni İstanbul) dan :

Memleketimizde ihtiyaçların artması ve alış arzusunun çoğalması Cumhu­riyet devri ile başlar. Memleketin baş­tan başa imarı, yeni meskenlerin in­şası, yollar, elektrik tesisleri, fabrika­ların vücude getirilmesi, halkın görüş seviyesinin yükselmesiyle ihtiyaçları­nın çoğalması, bizim hariçten mal alma ihtiyaç ve hevesimizi arttırmış­tır. Bu sebepten biz Cumhuriyet dev­rimizin büyük bir kısmını hariçten nasıl mal alabileceğimizi düşünmek­le geçirdik ve bu hususta mütemadi­yen tedbirler aldık. Fakat bunları na­sıl Ödiyebileceğimizi çok defa düşün­medik. Bir zamanlar mallarımız hariç fiyatlarına nazaran çok pahalı oldu­ğundan bunları ucuzlatmak yerine da­ha ziyade takas kliring gibi yollarla, mallarımızı güya üstün fiyatlarla ha­riç piyasalara satabileceğimizi zan­nettik. Bazı memleketlerde bu imkâ­nı da bulduk. Çünkü bunların memle­ketimize mal ihraç arzu ve ihtiyaçla­rı fazla olduğu gibi dünya serbest pi­yasasından döviz ile mal ithali im­kânları da yoktu. Buna rağmen biz­den takas veya kliring ile mal almış olan bu memleketler fiyatlarımızın yüksekliğini ortadaki ihracatçılara ödetmişler ve bu suretle memleketimize ihraç olunan mallara zam ettirmişler­dir. Halbuki biz o zamanlar bu acı hakikatleri ya bilmiyor veyahut da bilmek istemiyorduk. Daha harbden çok zaman evvel, hariç memleketler­den bir çoğunda piyasaları kaybetmekliğimizin ve ticaretimizin yalnız birkaç memlekete inhisar etmesinin sebebi bu olmakla, beraber, biz mal­larımıza fazla fiyat verildiğinden âde­ta seviniyor ve kendimizi mümtaz bir

koymak istiyorduk. Memleke­timizde ithal mallarının yüksek fiyat­lı olmasının ve bu suretle paramızın kıymetinin düşmesinin en mühim se­beplerinden biri de budur ve bu hata­lar eski zamanlara aittir. Biz şimdi eski hesapların tetkiki ve hataların aranması ile vakit kaybetmek istemi­yoruz. Herhalde o zamanlarda yapılan bu hataların iyi niyetlerle olduğunu biliyoruz. Fakat biraz da insaflı ola­rak bugünkü fena vaziyetimizin temel lerinin, bugün tenkidler yapan ve hiç insaflı olmayan muhalefet erkânı ta­rafından atıldığını söylemeği bir vazi­fe biliyoruz. Eskiden olan alış imkânları yaratma gayretlerimizin bugünkü iktidar tara­fından da elden bırakılmadığını gör­mekteyiz. Filhakika takas ve kliring gibi şeyler artık kaldırılmıştır. Zaman zaman istisnaî olarak tatbik olunmak­la beraber, hakikati halde artık yok­tur. Bir çok ihraç mallarımıza prim verilmek suretiyle ihraç fiyatlarının arttırılmaması için uğraşılmaktadır. Memleketimizden alacaklı olan bir çok ecnebi alacaklılar paralarını alama­dıklarından bir hayli zararlara uğra­mışlardır ve bu sebepten ihraç mal­larımıza prim vermek suretiyle ala­caklarını kurtarmağa uğraşmaktadır­lar. Bu hallerin yarınki satışlarımız üzerine ne kadar îena bir tesir yapa­cağını söylemeğe lüzum yoktur.

Biz bütün bu hâdiselere bigâne olarak yalnız mal almak istiyoruz. Memleke­tin mübrem ihtiyaçlarını bir tarafa bırakarak, kahve ithal olunmadığın­dan şikâyet ediyor, kakao kıtlığından üzüldüğümüzü bildiriyor ve daha bir­çok şeyleri hariçten ne gibi yollarla getirtebileceğimiz! düşünmekle ve ze­kâ mahsulü tedbirler almakla vakit geçiriyoruz. Gelecek malların kalitele­ri vesairesi bizim için ikinci derecede kalıyor, yalnız almak istiyoruz. Hal­buki bu kadar müşküller içinde getir­tebildiğimiz malların her noktadan en mükemmel evsafı haiz olması icap eder. Çünkü zengin memleketler gibi bunları da ima ithal kuvvetine malik bulunmuyoruz.

Bizim bugünkü imar faaliyetini durdurmaklığımız imkânı yoktur. Bundan başka memleketin mübrem ihtiyaçlarını tahdit etmek de kabil değildir, e Fakat başka memleketlerin harbden sonra yaptıklarından misal alarak bir­çok şeylerin ithalinin önüne geçilebi­leceğini kuvvetle zannediyoruz. Bu takdirde mallarımızın hariç piyasala­ra zamanında ve yüksek fiyat istenil­mesi neticesi olarak bekletilmeden der hal satışları temin olunursa, o zaman alma kudretimizin artacağını ümit et­mekteyiz. Geçen senenin fındık mah­sulünün bilgisizlik yüzünden memle­kete getirdiği zararı düşünürsek bu seneki bol mahsul devrimizde lüzumlu olan hakikî tedbirleri almaklığımızm bir vazife olduğunu bildirmek istiyor ve bu çok ehemmiyetli mevzua hepi­mizin nazarı dikkatini çekiyoruz.

Yazan: Ahmet Emin

16/7/1957 tarihli (Vatan) dan:

Merkez Bankasının son bültenine gö­re tedavülde olan Türk bankonotlarınm yekûnu 2.910.597.336 liraya, çık­mıştır. Geçen seneye nisbetle 745.977. 900 lira, 1954 yılma nisbetle 1.447.788. 443 lira artış vardır. O zamanki yekûn 1.462.800.893 lira olduğuna göre üç se­ne içinde tedavüldeki akçe iki misli­ne çıkmış demektir.

Bu hal nenin alâmetidir? Hükümetin hesapsız, kitapsız iş gördüğünün ve muvazeneli bir iktisadî düzen kurmak yolunu ihmal ettiğinin.

Memlekette süratle yapılması lâzım gelen binbir iş var. Hükümet bir an evvel bunların hakkından gelmek için sabırsızlık gösteriyor, alabildiğine koş­mak istiyor. Bu bakımdan olan iyi ni­yetini takdir ederiz. Başvekilin şahsî azminin, cesaretinin, teşebbüs kudre­tinin de yaman bir derecede olduğu­nu tasdik ederiz. Fakat tutulan enf­lâsyon yolunun bizi selâmete getirece­ğine, buna rağmen, inanamayız. Bu sayede gelişmemizin umumî surette hızlanacağına da kanaatimiz yoktur. Enflâsyon gibi usullerle muayyen bir istikamette sürat temin edilse bile, bu hal, bünyemizdeki kanın deveranmdaki umumî hızın ancak    aleyhinde

olur, bir istikametteki zahirî koşuşa karşılık, umumî bünyede tutukluk ya­ratır, bu yüzden sarsılır, lüzumsuz ye­re millî teşebbüs kudretinin esasları ıstıraplar çekilir.

Enflâsyon demek; vatandaşların istik­bali sağlama bağlamak üzere ayırdık­ları paraların satın alma kudretinin düşmesi, yarma bel bağlamak ihtimal­lerinin azalması, paranın istikrarsızlı­ğının nice sahada iktisadî felç yarat­masıdır.

Diyelim ki çabuk iş çıkarmak sabırsız­lığı ile bunu denedik, fakat tehlike işaretleri görüldükten sonra durmak ve gerçek selâmet yolunu aramak lâ­zımdır. Bu yol da bütün güzelliğiyle, bütün haşmetiyle karşımızda duruyor ve bizden emir bekliyor.

Bugün dünyada yatırılacak paradan çek şey yoktur. Türkiye, cazip yatırım fırsatlariyle dolu bir yerdir. Bundan başka Demirperdeye karşı hür dünya­nın en sağlam bir şeddi olan Türkiyenin kuvvetli olmasını, bütün hür in­sanlar candan isterler, bize faydalı ol­mak emeliyle içleri titrer.

Gerek borç verme, gerek yatırım yo­lu ile yabancı paraların bize akmasına engel olan şey nedir? İktisadî ve malî âlemin temelini teşkil eden ana şart­ları hiçe saymayız... Bu yanlış yolda bizi takip etmek, hür dünya memle­ketlerinin ve insanların elinde olan bir şey değildir. Ancak batakçılar ve macera düşkünleri, yağlı vurgunlar ümidiyle keyfî bir enflâsyon sistemine sokulabilirler. Sarıldığımız sisteme karşı hariçte beliren mukavemetin gün geçtikçe kırılacağını sanırsak kendi kendimizi aldatmış oluruz. Ken­dimizi toplamak ve bütün dünyanın alışık olduğu yola gitmek bize dü­şer.

Hatada inat edersek kendi kendimize yazık ederiz. Süratli gelişmeler, ancak usun vadeli kredilerle temin edilir ve yükü gelecek nesillerle paylaşılır. Enf­lâsyon yoliyle bunun yüz ve ıstırabını bir tek nesle yüklemeği düşünmek, mil li varlığa karşı bir tehlike teşkil eder. Bundan başka dünya durmuyor. Av­rupa müşterek piyasası kurulmak yo­lundadır. İki yüz milyon Avrupalı böylece Amerikayı Amerika yapan yolun yolcusu haline geliyor. Tam bu esna­da bizim çıkmaz yollara saplanıp kal­mamız günahtır.

Mademki aramızdan Adnan Menderes gibi, enerji ve cesaret sahibi bir dmamik şahsiyet yetişti, bunun da mahdut ve muayyen sahalardaki teşebbüsler uğruna kudretini ve zamanını heder etmesi, şahsî bir merkeziyet usulü ile çalışmakta israr etmesi cidden yazık­tır. İhtisasa dayanır bir modern sis­tem içinde Adnan Menderes mükem­mel bir lider olabilir ve tarihin büyük yapıcıları arasında yer alabilirdi.

Memleket hepimizindir. Yanlış bir yol­da yürüdüğümüzü, iktidarın her yap­tığını kapalı gözle alkişlıyan mahdut vatandaşların haricinde, her vatandaş görüyor ve içi yanıyor. Karşımızdaki baskılara rağmen, ikazda bulunmak cesaretini göstermeğe mecburuz. Bu­nu yapamazsak, mesuliyetimiz, veba­limiz ağır olur. Hele iktidarın mesu­liyetine yakından İştirak edenlerin ka­naatlerini belirtmekten çekinmeleri ve yanlış olduğunu bildikleri bir gidişi körü körüne desteklemeleri hiç bir su­retle af kabul edemez.

Gazeteciler Sendikası kanatılıyor

Yazan: Hüseyin Cahit Yalçın

18/7/1957 tarihli (Ulus) dan :

Avrupanm demokratik memleketlerde çıkan gazeteleri bizim memleket havadisleriyle hemen hiç meşgul olmaz­lar. Adetâ bize karşı bir sükût boyko­tajı tatbik ediliyor diyebiliriz. Bundan dolayı kızmaya hiç mahal yoktur. Çün kü bu sükûtu bu sükûtun bir düşman­lık hissinden değil, bilâkis hakkımız­da bir nezaket ve müsamaha düşün­cesinden ileri geldiğini zannediyoruz. Dış politikamız itibariyle Batı devlet­lerine samimiyet vesadakatle bağlıyız ve Yakın Şark müdafaa cephesmin en kuvvetli ordusuna sahibiz. Bu haki­kat dostlarımızı biraz müsamahaya, hiç değilse kusurlarımız üzerinde İs­rar etmemeye ve ağız açmamaya sevkediyor denilebilir. Buna rağmen, ya­ni ic islerimizin safhalarından bahso Ummamasına rağmen, son günlerde bir İstanbul haberine mühim bir Fran­sız gazetesinde tesadüf ettim. Türk Gazeteciler Sendikasının hükümet ta­rafından kapatıldığını bildiren küçük bir telgraf ki hiç bir tefsir ve mütalâa ilâve edilmeden bir tarafa sıkıştırıl­mıştır. Her şeye karşı sükût ama, Ga­zeteciler Sendikasının kapatılması Ba­tı zihniyetinin kolay kolay hazmedemiyeeeği bir kuvvet tecrübesidir ve prensiplere bir tecavüzdür.

Gazeteciler Sendikası ne yapmış? Moskovadan aldığı bir emre uyarak de­mokratik prensiplere aykırı bir azgın­lık mı irtikâp etmiş? Türkiyeyi hiç tanımadan batılı okuyucu belki böyle düşünebilir. Fakat bizim komünist gi­dişe ne kadar muarız olduğumuzu bi­lenler, işin içinde başka bir sebep aramağa zihinlerini sevkederler. Gaze­telerimizin bildirdiklerine göre, sebep her türlü şidde ve hiddete hak vere­cek kadar müthiş: Sendikanın başka­nına resmî makam tarafından bildiril­diğine göre, sendika siyasetle iştigal etmiş. Evet, Gazeteciler Sendikası si­yasetle iştigal cinayetini irtikâp etti­ğinden dolayı gizli bir kumarhane ya­hut randevu evi gibi kapatıldıktan başka, mensuplarından toplamış oldu­ğu üç yüz bin liraya da el konulmuş. Siyasetle iştigal eden kötü hareketli bir cemiyetin elinde para silâhı bıra­kılamaz ya. Mamafih, bunun ihtiyatî bir tedbir olacağını ümit ederiz.

Gazeteciler Sendikası faal ve muayyen bir siyaset propagandası için toplan­mış bir heyet değildir. Fakat, buraya giren vatandaşlar hiç bir vatandaşlık hakkına malik olmıyacak bir neyi târikidünya olmamışlardır. Peynirin yokluğundan, hayatın pahalılığından, iktisadi gidişimizin tehlikesinden bah­sedebildikleri kadar bir parti lideri­nin malûm şekilde tevkif olunması hakkında da vicdanlarının sesini yük­seltebilirler. Hattâ, gazetecileri sine­sinde toplıyan bir cemiyet olmak sıfatiyle, seslerini yükseltmeye vicdaden de mecbur idiler.

Seslerini yükseltmişler de ne demişler? Vatandaşları birbirleriyle çarpıştırma­ya, hükümeti yıkmaya, memleketi ate­şe vermeye mi kalkmışlar? Asla, .Hattâ zavallılar dertlerini milletlerarası basın enstitüsüne bildirmeyi bile, en tabiî bir iş olduğu halde, akıllarından gecirmemişler, bunu da bir suç gibi reddedecek kadar munis, ve âdeta ür­kek davranıyorlar.

«Siyasetle iştigal» mefhumu bu kadar geniş şekilde tefsir edildiği takdirde, istipdat hareketlerini mazur göstere­cek ve teşvik edecek bir mahiyet ala­rak demokratik rejim ruhunu zedeler. Siyasetle iştigal demokratik rejimin ruhu, temeli ve gayesidir. Demokratik rejim siyaset ile meşgul olmayı sara­yın, bir zümrenin, bir partinin yahut bir diktatörler kliğinin veya bir sunturlu diktatörün imtiyazı olmaktan çıkarak vatanın asıl sahibi olan mil­lete intikal ettirmek için kurulmuştur. Hükümettekiler bu mal sahibi kütle­nin işlerini onların beğeneceği şekil­de idare için iş başına getirilmişler­dir. Gelmişlerdir demiyoruz, getiril­miştir, diyoruz ve hakikatte budur. Milletin teveccüh ve lütfü İle ve ken­dilerini millete beğendirmek şartiyle, iktidara gelenler ve iktidarda kalan­lar akıl, bilgi, düşünce ve liyakat hu­susunda kendilerini herkesin üstün­de imtiyazlı bir zümre gibi telâkki edip prensipleri ciğniyecek hükümler koymaya, kalkarlarsa vazifelerine hı­yanet etmiş, milleti aldatmış mevkie düşerler.

Gazeteciler Sendikasının bir bahane ile kapatılması esef edilecek bir hata­dır.

«Yalama» olan muhakeme cihaz­ları

21/7/1957  tarihli   (Zafer)   den:

İstanbul büyüklüğünde bir yeni me­deniyet parçası imal etmek, bazıları için hâlâ eğlence ve alay mevzuudur. Aynı insanlar için, yeni Türkiyenin inşası da beyanat yahut makalelerin safsatasına sığacak kadar hacimsiz ve ehemmiyetsiz bir vakadır. İşte bu gibilerin muhakeme cihazları, yala­ma olmuştur. Burgu ve somunları tut­madığından, yukardan Samsun lima­nını yahut Haydarpaşa silosunu dahi koysanız, copadak aşağıya düşmektedir.Adamlarda, düşünmek, ölçmek ve takdir eylemek için ne tefekkür ile muhakemenin hacrni istiâbisine de iz'an ile insafın vicdan terazisi kal­mıştır. Bu gibilere sözümüz yoktur. Bunlar, yeni devrin yaratmakta olduğu faal ve yaratıcı nesiller tarafından kazıya kazıya bertaraf edilecek yıllanmış küf­lenmiş ve yosun bağlamış beyinlerdir. Avrupa medeniyetini asla anlamamış­lardır. İktisat, maliye ve içtimaî ilim­lerin sayfalarına yapışakalmış, zaval­lıcık sineklerdir. Bir tek hayat düs­turları vardır. Avrupanm ezberciliği­ni, kopyacılığını papağanlığını yap­mak. Ama Avrupa sadece modern medeni­yetin, muayyen fakat her defasında değişik şartlara göre tatbikatından ibarettir ve bu modern medeniyetin bugün milletlere yahut fertlere koştu­ğu şartlar, XIX. asırdaki şartlar de­ğildir ; hele liberal iktisat devrinin şartları hiç değildir; yahut, bugün Türkiye durumunda bulunan gecikmiş memleketler arasında, yalnız Türkiye vardır ki, iflâs ve katastrof iddiala­rına rağmen yolunu mütemadiyen sökmekte ve bir muazzam tesisin pe­şinden bir daha muazzamını başar­maktadır; bu zevat için, bu gibi haki­kat ve bilgiler, katiyen mevcut değil­dir.

Üstelik, dürüst değillerdir. Zira, evve­lâ «kalkınma dâvası bu tempoda ola­rak ele alınamaz; memleket iflâs uçu­rumunun içindedir» diye feryad eder­ler; sonra, yani kalkınmanın muvaf­fak olduğunu görünce «evet ama bu­nun daha iyisi yapılabilir» derler! da­ha daha sonra da «bunlar iyi şeyler ama, hürriyet olsa daha mükemmelle­ri mümkündür» şeklinde yavelerle, dırlanarak ve homurdanarak derunî memnuniyetsizliklerini ilân etmenin gene bir çaresini bulurlar.

«Gak» dedikçe ağızlarına beş on ba­raj, «guk» dedikçe bütün bir çimento sanayiini fırlatırsınız; çeneleri düşük olduğundan avurtları da açıktır. Ne tıksanır kâr etmez, söyleneceklerdir ve kendi menfî hayat görüşlerinin kö­şesinde bucağında, karanlığın kuşla­rı gibi siftineceklerdir.Yok çaresi! Zira, nasıl inşa âletleri­nin savleti altında, maddenin bir mu­kavemeti varsa, bunlar da, geri görüş­lü ve kendi milletinin kudretinden şüpheli olan insanın madde muka­vemetini temsil eylemektedirler. Bun­ları, kendi hallerine bırakacaksınız ve büyük inşa dâvasının tabiî toz taba­kaları yahut kenar gürültüleri telâkki edeceksiniz. Mamafih, bunların dünyasında dahi bir terakki vardır. İşte dünkü gaze­teler..

Lütfen bir göz atınız. Bir partinin il kongresi toplanmış, iktidara neden ta­lip olduğunu izaha çalışıyor. Sebeple­rin başında,  «hürriyet»  geliyor.

Ama kongre salonunda, herkes diledi­ği gibi konuşuyor. Oraya ne kadar ağıl getirdi ise, bunu pek güzel serip teklif ediyor.. O halde mevkuf bulu­nan gazeteciler, neden bu kongrede değillerdir?

Bunların isimleri kocaman harflerle yazılmış; sanki hepsi, «hürriyet gazi­leri!»

Halbuki değil. Çünkü her ismin yanı­na, bir de o zatın kime nasıl hakaret ettiği yazılsa, mesele kalnııyacak, çün­kü mevkufiyetin hürriyet uğrunda de­ğil, hakare

suçundan ötürü neşet etmiş bulunduğu anlaşılacak!Tertip heyeti, bu basit hakikatin uza­ğından dolanıp hiç semtine bile uğra­madan «itham» maddesini ilân ediyor; «bu memlekette hürriyet yokturi». Fa­kat kongrede her şey konuşuluyor ve konuşulanlar gazetelerde çıkıyor. Bu ne biçim hürriyetsizlik! Ve zulüm ya­hut diktatora ise bu ne biçim tatbi­kat! Her ne ise, kongre başlamıştır; 3.000 dinleyici ile devam etmektedir; mat­buatın bir kısmı, söylenilenleri satışa elverişli bulmaktadır ve dışarda her­kes, hükümet de dahil olmak üzere, isi gücü ile meşgul olmaktadır. Bun­dan alâsını, başka memleketlerde de bulmak güçtür.

Bir diğer tarafta, bir başka partinin kodamanları toplanıp tezgâhlarını kur

Yine derine kaçıyorsun.

Hep satıhta kaldığımız için hiç bir şey değişmiyor: Demokrasimizin tari­
hi hayal kırıklıklarımızın tarihidir.

Peki demokrasi mücadelesini bıra kalım mı?

Ne münasebet! Fakat bu mücadele dileklere, dualara, vaadlere,    hazırlop formüllere   değil,     memleket   bünyesi hakkında esaslı inceleme ve bilgilere, Türk demokrasisinin millî tipine    ve imkânlarına dayanmalıdır.

Yoksa?

Yoksa, C.H.P. iktidara geçerse, sa­yın İnönünün bugün söylediklerini   de
muhalif Demokrat Parti yarm kongre salonunun  duvarlarına asacaktır.

O. Köprülünün istifası Yazan: Selim Ragıp Emeç

21/7/1957 tarihli (Son Posta) dan :

D.P. İstanbul İİ îdare Kurulu Başkanı Doktor Orhan Köprülü evvelki gün D. P. den istifa etmiştir. Doktor Orhan Köprülünün sadece il idare kurulu başkanlığından istifa edecek yerde partiden çekilmeyi tercih etmesini tas vipkâr bir gözle görmek, bence, müm­kün değildir.

Doktor Orhan Köprülünün, neden İl İdare Kurulu Başkanlığından çekilme­si tabii olurdu da partiden ayrılması muvafık sayılamaz? Kendi anlayışıma göre arzedeyini;

Bölükbaşmm Büyük Millet Meclisi ta­rafından dokunulmazlığının kaldırıl­ması hakkında bir gazeteci tarafından fikri sorulan sayın Doktor Orhan KÖprülü, bundan üzüntü duyduğunu söy­lemiştir.

Haddi zatinde tamamen insani bir duy gu ve düşüncenin ifadesi sayılmak lâ­zım gelen böyle bir sözden dolayı, herhangi bir politikacının mensup ol­duğu parti tarafından muahaze edil­memesi de lâzım, gelir. Şu farkla ki, Doktor Orhan Köprülü vazifeli, hemde İİ Başkanlığı gibi mühim bir hiz­metle alâkalı bulunan pir kimse idi. Herhangi bir partilinin söyliyebileceği bir sözü onun gibi bir mevkide bulu­nan bir kimse, ancak bir kaç defa ka­fasında ve ağzında evirip çevirdikten sonra söyliyebilirdi ve söylemelidir. Böyle bir teenniye lüzum görmiyerek hissiyatını ifade etmiş olması, Dok­tor Köprülüyü, ilk safhada partisi ile değil, fakat yakın mesaî arkad.aşlariyle ihtilâfa düşürmüş ve bir İl İdare Kurulu Başkanının ağzından çıkma­sına parti duyguları ve mantıkları mu halefet eden arkadaşları kendisini Re­is tanımaktan vazgeçerek yerine, yine idare heyetinden bir başta zatı seç­mişlerdir.

Bu hareket, onun partiden de, il idare heyetinden de uzaklaştırılması demek olmadığı için, bir düşünce ihtilâfı sa­yılmak icap eden bu hâdise yüzünden Doktor Orhan Köprülünün kendi ken­disini parti dışı etmemesi icap ederdi. Çünkü parti umumî reisi Adnan Men­derese yolladığı istifanemede bir ta­kım iddialar ileri sürmüştür ki bun­lardan bir kısmının ve meselâ parti tüzüğünde tadilât yapılması vesaire gi bi istek ve temennilerinin tahakkuku oldukça kademeli demokratik bir ta­kım formalitelerin ifa ve ikmalini icap ettirmektedir ve şahısların elinde ol­maktan uzak. bir mekanizmanın işle­mesive netice vermesi demektir. Bu­na mukabil Doktor Orhan Köprülünün istifasında bir takım sarih ithamlar vardır. Der ki: Ben, İl İdare Kurulu Başkanı olarak hizipçi ve menfaatçi bir zümre ile mücadele ettim. Partinin yüksek men­faati ve umumiyetle ahlâkın ve vic­danın âmir hükümlerinin tasfiyelerini elzem kıldığı bu adamları alt etmenin mümkün olmadığını gördüm. Duydu­ğum inkisarın büyük bir kısmı da bu müşahededen ileri gelmektedir.

Bence Orhan Köprülü, her şeyden ön­ce bu mevzu üzerinde durmalı ve du­rabilmek için de D.P. içinde kalmalı idi.

Kanaatimce şahıslara karşı bazı anla­yış gecikmelerinden dolayı kırgınlık duymak tabiidir; amma, bunu vesile ederek partiye küsmek doğru olmaz.

hassa bu, hissî hareketinden dolayı tasvip etmiyorum. Çünkü hissî hare­ket, politikada yanlış bir yoldur. Po­litikada sabırlı olmak, yümamak, ve yorulmamak lâzımdır. Hattâ, gerek­tiği zaman susmasını bilmek de icap eder. Hayırlı ve başarılı hismet ancak böyle bir istikamet tutturulmak sure­tiyle ifa olunabilir. Feverîlikten fayda gelmez.

Determinizm Yazan:  Hâkimiyet

22/7/1957 tarihli (Hâkimiyet) ten:

Eski iktidarın son başvekili muhtelif tenkid ve hücumlardan sonra, İstan­bul C.H.P. il kongresine hitaben şun­ları söylüyor:

«Benim felsefî ve ilmî mezhebim de­terminizmdir. Neticeleri yaratan da­ha evvelki sebepler olduğu kanaatin­deyim».

Şu halde, Halk Partisinin bugünkü gidişini determinizmle izah etmek lâ­zım gelmektedir. Meselâ, Halk Parti­sinin, muhalefete geçtikten sonra si­yasî mücadeleyi çığırından çıkarması ne sebeple vukua gelmiştir? Halk Par­tisi muhalefeti, iktisadî gelişmeyi ni­çin inkâr etmiş, D.P. iktidarının yıkılabiînıesi için memleketin battığı if­tirasına niçin başvurmuştur? Üniver­siteyi ve işçi teşekküllerini günlük po­litikaya sürüklemek hususunda niçin gayretler sarf etmiştir? Hakikatleri, doğruluğu ve samimiyeti niçin insaf­sızca çiğnemiştir?

Eğer Halk Partisi, bu derece yıkıcı bir vadiye girmişse, determinizm mu­cibince, bunun daha evvelki sebepleri olmalıdır. Nedir bu sebepler?

Çünkü, Halk Partisi, 1950 den önceki iktidar yıllarında, memlekete hizmet imkânlarına malik olduğu halde, va­tanı ve milleti geriliğe ve sefalete man kûm etmişti. Böyle bir parti D.P. ik­tidarının muvaffak icraatı karşısında elbette sevinemezdir. İşte, Halk Partisi muhalefetini, inkarcılığa sürükleyen sebep budur.

Halk Partisi iktidarı, 1946 seçimlerin­de millete ve millî hakimiyete itibar etmediğini göstermiştir. Böyle bir par­ti, muhalefete geçtikten sonra, millet yerine, bazı teşekküllerimi müzaheretiyle iktidara gelebileceğini hesaplıyacak ve bu maksatla ilim müesseseleri­ni ve işçi teşekküllerini günlük poli­tikaya sürüklemek isteyecekti. İşte bu da sebeplerden biridir.

Halk Partisi iktidarı, iktidardan düş­tüğü tarihe kadar hem kendini, hem de milleti aldatmayı bir devlet idare etme sanatı olarak telâkki etmişti. Bu partinin, muhalefet yıllarında, bir­denbire gerçeklere itibar etmesi bek­lenemezdi. Daha önceki sebepler, Halk Partisi muhalefetinin kendini ve mil­let aldatmağa devam etmesini zaruri kılıyordu.

Şemseddin Günaltay, ortaya pek güzel bir anahtar atmıştır. Bu anahtar, sa­yesinde, Halk Partisi muhalefetini ha­tadan hataya iten sebepler teker teker bulunabilir. Ve nihayet daha evvelki sebeplerin, C.H.P. muhalefetini daha uzun müddet hatalı mecrada tutacağı hususu iyice anlaşılabilir.

İşbirliği ve C.H.P.

Yazan: Havadis

24/7/1957 tarihli (Havadis) ten:

C.H.P. nin İstanbul il kongresi, bu partinin muhalefet partileri arasın­daki işbirliği meselesi hakkındaki gö­rüşünü açık bir şekilde ortaya koyma­sına imkân vermiştir. Kongrede söz alan İsmet İnönü, irad ettiği nutkun pek büyük bir kısmını partilerarası iş­birliğine tahsis etmek suretiyle parti­sinin bu mevzua atfettiği ehemmiyeti tebarüz ettirmiş oldu.

İsmet İnönünün sözleri realist bir gö­rüşün ifadesidir. Tecrübeli bir devlet adamı olarak, kendisini hayallere kap­tırmadığı, diğer muhalefet partilerinin idarecilerinde görüldüğü gibi tecrübe­siz gençlere hâs bir heyecan ile mev­zuun içinde kaybolmadığı bu sözlerin

en anlaşılıyor. Muhalefet arasında iş­birliği derken bundan hâsıl olabilecek neticeleri olduğu gibi görüyor. Yani, böyle bir işbirliği müsavi şartlar altın­da birleşecek bir muhalefet grupunu kazara iktidara getirecek olursa, böy­le üç başlı bir iktidarın memleket için ne kadar büyük bir felâket membaı olabileceğini takdir ediyor. Buna ilâ­veten, Millet Partisi ile Hürriyet Par­tisinin, işbirliği ile neyi köşelettiklerini ve Halk Partisini ne gibi bir maksatla yardıma çağırdıklarını bütün teferrüatiyle açığa vuruyor, İsmet İnönünün işbirliği hakkındaki beyanları, bilhassa, Millet ve Hürriyet Partileriyle Halk Partisi arasında de­rin bir görüş farkının mevcut oldu­ğunu tebarüz ettirmektedir. Millet ve Hürriyet Partileri şahsî kin ve gayz temelleri üzerine inşa edilmiş olduk­ları için, onların gözünde Demokrat Partiyi ne pahasına olursa olsun devir mekten başka bir şey yoktur. Bu he­defe ulaşmak için kendilerince her va­sıtayı mubah telâkki ediyorlar. Kendi kendilerine: Bir defa bu netice hasıl olsun da, sonra ne olursa olsun diye düşünüyorlar. Buna mukabil, Halk Partisi, siyasî mesuliyetini müdrik bir teşekkül olarak bir muhalefet koalis­yonu ile elde edilebilecek iktidarın mahzurlarını şimdiden nazarı itibara almak suretiyle, işbirliği fikrine haki­katin ışığını tutuyor.

Halk'Partisinin İnönü tarafından ifa­de edilen görüşüne "göre, muhalefet arasındaki işbirliği sadece fikrî saha­ya münhasır olabilir. Anayasanın de­ğiştirilmesi, bazı yeni kanunlar çıka­rılması veya mevcut bazı kanunların ilga edilmesi gibi hususlarda, muha­lefetler arasında bir anlaşmaya varıla­rak bunların tahakkukuna çalışılabilir. Fakat müşterek listelerle seçime gir­mek ve iktidara bir muhalefet koalis­yonu halinde talip olmak mevzuubahs olamaz.

Bugörüş bütün emellerini müsavi şart lar içinde bir işbirliği fikrine bağla­mış olan küçük muhalefet partilerinin hiç de hoşuna gitmiyecektir. Onları sukutu hayale götürecek olan bu gö­rüş, aynı zamanda Halk Partisinin, Lİdatıcı nefis emniyeti içinde bulunduğunu da göstermektedir. Halk Partisi her umumî seçimde böyle bir. nefis emniyeti buhranına tutulmuştur. 1950, 1954 seçimlerine aynı haleti ruhiye ile girilmiştir. Fakat neticeler, hiç de ha­yallere uygun düşmemiştir. 1958 de aynı neticenin hassül etmemesi için bir sebep var mıdır?

Bölükbaşmm tutulması ve bıra­kılması

Yazan: Falih Rıfkı Atay 25/7/1957 tarihli (Dünya) dan:

Türkiyeye gelince İstanbul gazetele­rinde okuduğum ilk haber, C.M.P. li­deri Osman Bölükbaşı hapsedilmiş olmasıydı. Doğrusu gözlerime inana­madım. Bir milletvekilinin dokunul­mazlığı kaldırılmak, hele onu hapse­derek yargılamak için adam öldür­mek veya casusluk etmek gibi bir suç işlemiş olması lâzım gelir. Bir millet­vekilinin Meclis kürsüsündeki sözle­rinden dolayı mesul tutulması Osman­lı ve Cumhuriyet Meclislerinde ilk de­fa olmakla beraber, D.P. çoğunluk grupu ve Ankara Yargıcı kararlarını, elbette kanun hükümlerine uygun sa­yarak vermişlerdir. Biz işte bu. türlü yorumlanmaya elverişli kanun hüküm lerinin süratle geri alınması için İsrar ediyoruz. Geri alınıncaya kadar da milletvekili olan veya olmıyan vatan­daşlar lehine yorumlanmasını istiyo­ruz. D.P. çoğunluk grupu, milletvekil­lerinin serbestçe ve vicdanî kanaatle­rine göre vazifelerini yapabildiklerinde halk efkârını tereddüt ettirecek bir hava yaratılmasına elindeki bü tün imkânlarını kullanarak engel olmalı­dır. Büyük Millet Meclisi, Anayasa ta­dilleri yapılıncaya kadar, tek meşrui­yet dayanağımızdır. Her dertli her şikâyetli gönlünü ve gözlerini Büyük Millet Meclisine çevirmiştir. Milletve­killerinin sinirlerine ve heyecanlarına kapıldıkları da olabilir. Fakat iç tü­zükte böyle hareketlere karşı tatbik edilecek çeşitli disiplin maddeleri var­dır.

Fikir ve politika suçlarının âdi zabıta suçları ile bir ayarda tutulması devri de çoktan tarihe karışmalı idi. Osman Bölükbaşı gibi liderler, Hindistan in­giliz sömürgesi olduğu zaman dahi, sa­raylarda alıkonulmuşlardır. Bu müna­sebetle şunu da ilâve edelim: Sömür­gelikten kurtulan bütün memleketler şimdi dünkü mahpusların idaresi al­tındadır: Bu memleketlerin Cumhur­başkanları ve Başbakanları bağımsız­lık tarihinden önce, hapislerde idi. Ha pis kahraman yaratır. Endonezyadan Fas'a kadar bakınız; bütün millî yıl­dızlar hapislerin karanlığında pırıldamışlardır. Biz iktidarı uyarmak için bu satırları yazıyoruz. Ne grupun, ne de yargıcın ellerinde olmıyan bir yetkiyi kullandıklarını söylemiyoruz. Tenki­dimiz, politika hayatımızı şimdiki sapıtkanlıktan kurtarmak içindir.

Dün Keskin mahkemesinin BÖlükbaşı hakkında serbest bırakma kararını vermesi havadisini ne kadar sevinçle okumuş olduğumuzu söylemeğe lüzv.m yok. Umumî seçimler mevsimine giri­yoruz. İktidar, yeni gelecek Büyük Millet Meclisinin itibar ve meşruiyeti­nin yüzde yüz seçim serbesliğine ve dürüslüğüne bağlı olduğunu elbette unutamaz. Bu serbestlik de, liderlerin hürriyeti başta olmak üzere, siyasî parti faaliyetlerinin yüzde yüz güvenligine bağlıdır. Halk efkârı hiç bir zorlama olmadığına, muhalefetlerin bir demokratik rejimde tabiî bütün hakları kullandıklarına emin olmalı­dır. Çünkü D.P. memlekette bir ihtilâl devri açmış değildir; kapanan bir ih­tilâl devrinden sonraki normalleşme devri şartlarını tamamlamak vazifesi ve mesuliyeti ile iktidara gelmiştir.

Biz dün sabah hapisten çıkarak evine dönen Bölükbaş'mdan fazla D.P. ikti­darına «geçmiş olsun!» demek ihtiya­cını hissetmekteyiz.

İki güzel haber

Yazan:  Cihat Baban

25/7/1951 tarihli (Yeni Gün) den:

Dünkü gazetelerde uzun zamandanberi alışamadığımız tarzda iki tane fe­rahlatıcı, haber yüreğimize su serpti, bunlardan bir tanesi Osman BÖlük­başı hakkında Keskin Ağır Ceza Malıkemesinin vermiş olduğu tahliye kara­rıdır. Türk kanunlarına nazaran bir ceza dâvası kesinleşinceye kadar o dâvanın leh ve aleyhinde mütalâa dermeyan etmek yasak olduğu için, burada hissiyatımızı izhar ile yetini­yoruz; Biz şuna kaaniyiz ki karar âdil olsun, gayri âdil olsun, memleketin bugünkü hayatında çok önemli bir mevki işgal edecek ve bu karar hak­kında tarih ileride hiç şüphe yok hük­münü verdiği zaman, gelecek nesiller bizim gibi. memnuniyet ve şükranla­rını ifade edeceklerdir.

İkinci iç açıcı havadis, Erzurumda Atatürk Üniversitesinin temelinin atıl­mış olmasıdır. Uzun zamanlar ihmale ve hattâ bazı ahvalde budalaca bir zihniyetle kasten kendi haline terke­dilmiş olan Şark bölgemizin, maddî ve mânevi kalkınmasında büyük rolü olacak olan bu müessesenin gelişip pa­yidar olmasını temenni edelim, rah­metli Atatürkün bu arzusunun da ni­hayet tahakkuk safhasına girmiş ol­ması hiç şüphe yok hepimizi sevindi­recek bir neticedir.

Bu arada Üniversite mefhumu üzerin­deki bir anlayış üzerinde durmak ve Maarif Vekilinin bir sözüne parmak basmak istiyoruz, Tevfik İleri şöyle di­yor.

«Üniversitenin gerçek vazifesi sınıf­larında ve lâboratuvarlarmda olduğu kadar bunların dışında tabiat ve cemi­yet üzerinde ve içinde çalışmaktır.»

Biz de bu sözü bütün kalbimizle tas­dik ederiz, çok temenni ederiz ki Ma­arif Vekili bu sözü unutmasın. Üni­versite yalnız tenik şubeleri ihtiva et­mez, orada sosyal bilgiler de verilir; bu itibarla, ziraî, tıbbî, teknik ham­leler yanında içtimaî gerçekler üze­rinde de durmak icabeder ve yine icabeder ki, Üniversite yalnız tabiat üze­rinde değil, sosyal hâdiseler üzerin­de de cemiyet içinde vazife görsün.

Fakat bizim hükümetimizin zihniyeti Maarif Vekilinin sözleri ile tam muta­bakat halinde değildir. O istiyor ki, Üniversite, sınıflarında ve lâboratu­varlarmda olduğu kadar bunun dışın­da da tabiat ve cemiyet üzerinde ça

Bölükbaşı gibi liderler, Hindistan in­giliz sömürgesi olduğu zaman dahi, sa­raylarda alıkonulmuşlardır. Bu müna­sebetle şunu da ilâve edelim: Sömür­gelikten kurtulan bütün memleketler şimdi dünkü mahpusların idaresi al­tındadır: Bu memleketlerin Cumhur­başkanları ve Başbakanları bağımsız­lık tarihinden önce, hapislerde idi. Ha pis kahraman yaratır. Endonezyadan Fas'a kadar bakınız; bütün millî yıl­dızlar hapislerin karanlığında pırıldamışlardır. Biz iktidarı uyarmak için bu satırları yazıyoruz. Ne grupun, ne de yargıcın ellerinde olmıyan bir yetkiyi kullandıklarını söylemiyoruz. Tenki­dimiz, politika hayatımızı şimdiki sapıtkanlıktan kurtarmak içindir.

Dün Keskin mahkemesinin BÖlükbaşı hakkında serbest bırakma kararını vermesi havadisini ne kadar sevinçle okumuş olduğumuzu söylemeğe lüzv.m yok. Umumî seçimler mevsimine giri­yoruz. İktidar, yeni gelecek Büyük Millet Meclisinin itibar ve meşruiyeti­nin yüzde yüz seçim serbesliğine ve dürüslüğüne bağlı olduğunu elbette unutamaz. Bu serbestlik de, liderlerin hürriyeti başta olmak üzere, siyasî parti faaliyetlerinin yüzde yüz güvenligine bağlıdır. Halk efkârı hiç bir zorlama olmadığına, muhalefetlerin bir demokratik rejimde tabiî bütün hakları kullandıklarına emin olmalı­dır. Çünkü D.P. memlekette bir ihtilâl devri açmış değildir; kapanan bir ih­tilâl devrinden sonraki normalleşme devri şartlarını tamamlamak vazifesi ve mesuliyeti ile iktidara gelmiştir.

Biz dün sabah hapisten çıkarak evine dönen Bölükbaş'mdan fazla D.P. ikti­darına «geçmiş olsun!» demek ihtiya­cını hissetmekteyiz.

İki güzel haber

Yazan:  Cihat Baban

25/7/1951 tarihli (Yeni Gün) den:

Dünkü gazetelerde uzun zamandanberi alışamadığımız tarzda iki tane fe­rahlatıcı, haber yüreğimize su serpti, bunlardan bir tanesi Osman BÖlük­başı hakkında Keskin Ağır Ceza Malıkemesinin vermiş olduğu tahliye kara­rıdır. Türk kanunlarına nazaran bir ceza dâvası kesinleşinceye kadar o dâvanın leh ve aleyhinde mütalâa dermeyan etmek yasak olduğu için, burada hissiyatımızı izhar ile yetini­yoruz; Biz şuna kaaniyiz ki karar âdil olsun, gayri âdil olsun, memleketin bugünkü hayatında çok önemli bir mevki işgal edecek ve bu karar hak­kında tarih ileride hiç şüphe yok hük­münü verdiği zaman, gelecek nesiller bizim gibi. memnuniyet ve şükranla­rını ifade edeceklerdir.

İkinci iç açıcı havadis, Erzurumda Atatürk Üniversitesinin temelinin atıl­mış olmasıdır. Uzun zamanlar ihmale ve hattâ bazı ahvalde budalaca bir zihniyetle kasten kendi haline terke­dilmiş olan Şark bölgemizin, maddî ve mânevi kalkınmasında büyük rolü olacak olan bu müessesenin gelişip pa­yidar olmasını temenni edelim, rah­metli Atatürkün bu arzusunun da ni­hayet tahakkuk safhasına girmiş ol­ması hiç şüphe yok hepimizi sevindi­recek bir neticedir.

Bu arada Üniversite mefhumu üzerin­deki bir anlayış üzerinde durmak ve Maarif Vekilinin bir sözüne parmak basmak istiyoruz, Tevfik İleri şöyle di­yor.

«Üniversitenin gerçek vazifesi sınıf­larında ve lâboratuvarlarmda olduğu kadar bunların dışında tabiat ve cemi­yet üzerinde ve içinde çalışmaktır.»

Biz de bu sözü bütün kalbimizle tas­dik ederiz, çok temenni ederiz ki Ma­arif Vekili bu sözü unutmasın. Üni­versite yalnız tenik şubeleri ihtiva et­mez, orada sosyal bilgiler de verilir; bu itibarla, ziraî, tıbbî, teknik ham­leler yanında içtimaî gerçekler üze­rinde de durmak icabeder ve yine icabeder ki, Üniversite yalnız tabiat üze­rinde değil, sosyal hâdiseler üzerin­de de cemiyet içinde vazife görsün.

Fakat bizim hükümetimizin zihniyeti Maarif Vekilinin sözleri ile tam muta­bakat halinde değildir. O istiyor ki, Üniversite, sınıflarında ve lâboratu­varlarmda olduğu kadar bunun dışın­da da tabiat ve cemiyet üzerinde ça

lışsm; fakat, içtimai iktisadi hâdise­lerde gerçekleri değil, hükümetin ar­zularını ifade etsin. Bunu yapmadı mı Üniversite siyasete karışmakla itham edilsin ve onun mensuplarına Üniver­site kapıları gösterilsin.

Eğer hükümet adına konuşan Tevfik İleri samimî olsaydı, Üniversite muh­tariyeti iptal edilmez ve genç ilim adamları kapı önüne koyulmazdı.

Memleketin asıl büyük derdi işte bu­rada ve bu samimiyetsizliktedir.

İktidarı ellerinde tutanlar demokrasi­nin ne olduğunu bilmezler mi? Elbet bilirler, nitekim nazari olarak Üni­versitenin fonksiyonunun da ne oldu­ğunu bilmektedirler. Fakat, işler tat­bikata geldi mi, ortada bütün bu bil­gilerinden eser kalmamakta ve hattâ bilgilerini, bu gerçekleri iptal için kul­lanmak maharetini dahi göstermek­tedirler. Şimdi kendilerine sormak is­teriz, yarın Atatürk Üniversitesi ho­calarından biri ortaya çıksa, Hukuk ve İktisattan bahsetmiyoruz, meselâ şap hastalığının memlekette alıp yü­rüdüğünden ve ilâç bulunmadığı için hayvanların kitle halinde Ölümünden bahsetse, yahut 8i randımanlı ekme­ğin 60 randımanlı ekmeğe nazaran sıhhate daha az elverişli olduğunu ifa­de etse, bu adam fikrini hür ve ser­best olarak beyan edebilecek, Zafer gazetesile İstanbuldaki suça şerbetli gazetelerin hücumuna uğramadan vazifesini yapabilecek midir?

Hiç tahmin etmiyoruz. Zaten bütün derdimiz de budur. Biz iktidar olarak, bütün müesseselerin bize müdahale etmelerini istedikçe, bu memlekette demokrasi mücadelesi nihayete ere­cektir.

Fakat bunun yanında yine hükümet erkânının bilip de anlamak isteme­dikleri bir gerçek daha var. Halkın hürriyet, demokrasi ile idaresi, kaçı­nılmaz bir hedeftir. Oraya millet mut­laka ulaşacaktır. Bu gidişi durdur­mağa çalışanlar ise bir zaman, o dur­durma faaliyeti esnasında zaferler kazandıklarını zannedecekler, fakat, Atatürk Üniversitesi gibi kendi ellerile kurdukları müesseseler dahil hep­sinin müşterek gayretile mağlûp olacaklardır. Dünyanın hiç bir nehri, motor da pcnpa da kullansanız aşa­ğıdan yukarıya doğru akmaz.

Hem tarafsız derler hem de taraf tutarlar

Yazan :. Zafer

25/7/1957 tarihli (Zafer) den:

Kırşehir Mebusu Osman Bölükbaşinın Keskin Ağır Ceza Mahkemesi tara fmdan tahliyesi, bazı gazetelerde maksadlı bir neşriyata vesile ve mev­zu teşkil etmiştir. Çünkü Keskin he­yetinin kararını göklere çıkarmak, aynı şerefli adliye cihazına mensup ve bu mesele ile alâkalı diğer heyet­lerin bu işteki mukaddem kararları­nı isabetsiz ve haksız ilân etmek, ken­dilerini de âmme vicdanı önünde zım­nen takbih eylemek demektir.

Aynı gazetelerin daha evvelki neşri­yatları da bu maksada, yâni BölÜkbaşıyı suçlu telâkki edecek hâkimler üzerinde manevî bir baskı yapmak, ak si içtihatta bulunacak olanlara da pe­şin peşin fazilet ve kahramanlık kre­dileri açmak maksadlarma matuf bu­lunuyordu. Bu basın yolu ile yapılmış klâsik baskı ve terrörün bir vak'aya sıcağı sıcağına tatbik edilmiş yeni bir örneğinden başka bir şey değildi. Ve, kendileri ile muvazi giden politikacı­ların manevralarına da uygundur. Çünkü bunlar da, «hâkim teminatı» edebiyatını tedavülde tutarken, her hangi bir adlî vak'a da kendi lehle­rinde hareket edecek partizan hâkim­leri bir nevi manevî sigortaya bağla­mak, kanunu tatbik ve siyaset saha­sını demagojik tahriplerden korumak anlayış ve cehdinde bulunacak dürüst ve tarafsız hâkimleri de «hükümet baskısına boyun eğmiş» kimseler ola­rak teşhir, tecrim ve tedhiş eylemek istiyorlardı.

Adalet cihazımızın içine, böyle bu şe­kilde sızmak Tabiyesini inat ve İsrar ile tatbik etmiş olan muhalefet politika­cıları ile bunları destekleyen malûm gazeteler, bugün görüyoruz ki, Bölükbaşı vak'asmda artık oyunlarını gizlememekte ve bunu apaçık bir sevinç ve şâdımanlık şekline sokmakta beis görmemektedirler.

Hepimiz biliyoruz ki, Böiükbaşı, Bü­yük Millet Meclisine alenen küfür ek­mekten maznun olarak tevkif edil­miştir. Ve gene hepimiz biliyoruz ki, Meclis, pek tabiî olarak bu mesele ile meşgul olmuş ve Kırşehir Mebusunun masuniyetini, sebeplerini tasrih ede­rek kaldırmıştır.

Bunu takip eden safhalar, keza hepi­mizin malûmudur. Sorgu hâkimi tah­kikatını yaparak sanığın tevkifini is­temiş. Asliye Ceza Hâkimi bunu tas­dik etmiş ve Ankara Birinci Ceza Re­isi de, keyfiyeti itirazan tedkik ede­rek ayrıca tasdik etmiştir.

Bunların hepsi, aynı adliyenin hâkim­leridir. Keskin'de verilen hüküm etra­fında gürültülü ve meserretli neşriyat yapmakla, evvelce de dediğimiz gibi, mukaddem kararı veren şerefli hâ­kimlerimiz aleyhine bir hava uyandı­rılmak istenmektedir.

Bizi de zaten bu mevzuda söz söyleme­ye sevkeden, bazı gazetelerin bu hu­sustaki öteden beri maksatlı ve tâbiyeli neşriyatıdır. Bunlar, hem mücerred olarak güya hâkimler lehine bir, teminat kampanyasını aylarca de­vam ettirirler, hem de, işte bu vak'ada gördüğümüz gibi, birilerini göklere çıkarmak diğerlerini de zmınan batır­mak suretiyle hâkimler arasında ken­di çıkarlarına göre fark gözetirler ve mahkeme sıfatını takınırlar.

Madem ki bu böyledir ve onlar işi bu hâle getirmişler, bu seviyesizliğe dü­şürmüşlerdir, .şu halde Keskin Ağırceza Reisi için, kendinin öteden beri fîlî siyasî temayülleri mevcut olduğu­nu, hattâ 1950 seçimlerinde C.H,P. lis­tesinde namzetliğini koyarak bizimle sert bir şekilde mücadele ettiğinin pe­kala malûm bulunduğunu da biz ken­dilerine bildirelim. Netekim, verdiği kanaat yahut verdiği hüküm ile de, kendisi hakkında bilinenleri sadece te yid etmiştir.

Böyle bir zatın, bütün bu malûm hu­suslara rağmen, bugüne kadar mesle­ğinde bırakılmış olması, acaba «te­minat, teminat»  diye ayyuka çıkarılan safsataların ne kadar haksız ol­duğunu göstermez mi? Ve gene aktif ' politika ile alâkası bulunduğu malûm böyle bir hâkimin, dâva kendi önüne getirilince «ben tarafsız sayılamam» diyerek kendi kendini reddetmesi lâ­zım gelmez mi idi?

Kendilerine tarafsız matbuat süsü ve­ren gazeteler, asıl buna cevap versin­ler. Ve politikanın adliye cihazının içine böyle bu şekildeki mütekabil id­dialarla sızdığı taktirde kısa zamanda ne Ölçüde tahribat yapacağını da lüt­fen teemmül ederek, bu gayri ciddî ve zararlı neşriyata son versinler.

Es aylı işlerimiz

Yazan ; Habib Edip Törehan 25/7/1957 tarihli (Yeni İstanbul)

Bundan tam yirmi ay evvel, 16 Ekim 1955 tarihinde bu unvan ile neşretti­ğimiz bir makalede: (Şimdi memleket dâvalarının başında, paramızın kıy­metinin ilk iş olarak bugün için ar­tık sabit bir halde kalması, ve yarın da bir ayarlama vaziyetini sağlamak gelmektedir. Ancak bu suretle, her gün değişen fiyatlara ve gün geçtikçe artan kıymetlere artık yer kalmamak imkânı husule gelebilecektir) demiş­tik. Hüzün ve yeisle söyleyebiliriz ki, senelerden beri, tekrar etmekten hiç bir suretle usanmadığımız bu temen­niler yerine getirilmemiş ve hattâ, cid di bir tetkikten bile geçmemiştir.

Biz büyük kalkınma hareketlerine, şiddetle ihtiyaç bulunduğunu kabul ediyor ve bunları yarı yolda bırakmaklığm mümkün olamıyacağım tak­dir ediyoruz. Asırlarca ihmâl edil­miş, yol, su, kömür, sanayi, hülâsa medeniyet nâmına herşeyden mah­rum kalmış bir memleketi, yine bu halde bırakmak kabil değildi. Onun için şimdi senelerden beri, bu husus­ta büyük bir enerji ile sarf edilen gay­retleri şükranla karşılamamak kabil değildir.

Ancak bu kalkınma hareketlerinin neticeleri uzunca bir zaman sonra go~

rülebileeeğinden, bunların finanse edilmesini cılız gelirlerimizle temin et mek çok zordur ve sırf bu hâdise pa­ra kuvvetinin düşmesine âmil olan sebeplerin başında gelebilir. Bizim ka­naatimizce, bu işleri uzun vadeli kre­dilere bağlamak ve tediyeleri için de şimdiden memleketin istihsal kaynak­larını harekete getirmek lâzımdır.

Bizim şahsî kanaatimizce, memleke­tin imarı ve bilhassa yeraltı servet­lerinin arttırılması için, kredi bulmak imkânları mevcuttur. Bu hususta yer­li ve ecnebi mütehassısların yaptık­ları bir hayli tetkikler vardır. Evvelâ bunları tetkik eder ve içinden hayale sapmayanlarını muhtelif lisanlara tercüme ettirerek, birlikte çalışmak istediğimiz memleketlerle müessese­lere gönderecek olursak, bir hayli faideli neticelere varabileceğimizi tah­min etmekteyiz.

Haricin yardımını sağlamadan büyük teşebbüsleri meydana çıkarmağa uğraşmaklığm ne kadar büyük gayret­lere muhtaç olduğunu biliyoruz. Bil­hassa, isbihsalâtımızı arttırmadan bunları neticelendirmek ve iktisadî vaziyetimizi de yolunda tutmakliğm adetâ imkânsız olduğunu söylemeyi de bir vazife biliyoruz.

Tütün, zeytinyağı, fındık, üzüm ve in­cir gibi toprak mahsullerimizde bir artış olduğunu memnuniyetle görüyo­ruz. İki seneden beri bir hayli zarar­lı olmuş bulunan hububat mahsulü­nün bu sene iyi olacağını kuvvetle ümit ediyor ve temennide bulunuyo­ruz. Fakat, bu ziraat mahsullerinin verim derecelerini, yüzde yüz bir em­niyetle arttırmak kabil olamadığın­dan, bizim için şimdi yeraltı servet­lerimizin ciddî bir gayretle arttırıl­masına uğraşmak en mühim işimiz ol­malıdır. Bilhassa yeraltı servetlerimi­zin verilmesi suretiyle yapılacak istik­raza dünya finâns âleminin büyük bir alâka göstereceğini zannetmekte ol­duğumuz gibi, ecnebi sanayiin de is­tihsalimizi arttırmak için iyi teklifler ve hattâ iştirak tekliflerinde buluna­cağım kuvvetle ümit ediyoruz.

Herhalde, şimdi bütün mühim ve esas lı işlerimizin başında, paramızın hiç olmazsa bugünkü kıymetini muhafaza etmekliğin geldiğini düşünerek ha­rekete geçecek olursak, çok büyük bir adım atmış ve yarının, sağlam teme­lini kurmuş olacağız.

Türkiye ve millî kurtuluşlar

Yazan : F. Rıfkı Atay

pa/7/195? tarihli (Dünya)  dan:

Eskiden Düveli muazzama dediğimiz büyük Avrupa devletleri arasında Bi­rinci Dünya Harbi Asya ve Afrika sö­mürge ve yarı sömürgelerini paylaşamamak yüzünden çıktı; Bu toprakları ve kaynaklarını gerek ellerinde tut­mak, gerek başkalarının ellerinden almak için harbe giren devletler, ger­çekte, birbirlerini zayıflatarak ve böy­lece Avrupa hegemonyasını çökerte­rek millî kurtuluşlar çağını açan bir sergüzeşte atılmış olduklarını şüphesiz düşünmemişlerdir. Osmanlı İmpara­torluğu da üzerinde bölüşme plânları hazırlanan yarısömürgelerden biri idi. Nitekim harta sonunda Irak ve Fi­listin İngiltere'nin, Suriye ve Lübnan Fransa'nın hissesine düştü. İmpara­torluğun Türk halkı Anadolu ve Trak­ya'ya ait bölüşme plânlarını kabul et­mediler. İsyan ettiler. İzmir zaferi ile tam bağımsızlıklarını kazanmak im­kânını elde ettiler. Görülüyor ki As­ya ve Afrika'da Batının hâkimiyeti altından kurtulmak, yabancı imtiyaz­larını kaldırmak, "bir Avrupa milleti kadar hür olmak şerefini ilk defa ka­zanan Türkler olmuştur.

Türkiye milletlerin ileri ve geri diye iki sınıfa ayrılmalarını, ve ikinci sı­nıf milletlerin kölelik veya vasilik al­tında yaşamaları kaderini hiçbir za­man kabul etmemiştir ve edemez. Bu gün Afrika milletleri hakkında söyle­nen sözlerden hepsi 1918 de Türkiye hakkında bağımsızlığa lâyık olmadık­ları, eğer yabancıların iktisadî ve malî nüfuzları çekilip giderse, Türkiyenin fakirlik ve anarşi içinde göçüp gide­ceği iddia ediliyordu. Bir millet için tam istiklâlin büyük bir mesuliyet ol­duğu inkâr edilemez. Türkiye bu me­suliyetin altından kalkmıştır. Kendi kendini idare etmiştir. Millî ekonomi­sini kurmuştur. Her halde yabancılar

ha mes'ut olmuştur.

Türkiye Irak'ın da, Suriyenin de, Mı­sırın da, nihayet Fas, Tunus ve Cezayirin de, kendisi gibi ve Hindistanın iki devleti gibi, millî birer devlet ola­rak gelişeceklerine şüphe etmez. Bu milletlerden bazıları gerçi bugün bazı ifratlara kapılmışlardır. Zaman onla­rı doğru yola getirecektir. Kendileri­ne ileriliği yaraştıran devletlerin vazi­feleri bu ifratları öne sürerek millî kurtuluş hareketlerini baltalamak de­ğil, onlara huzur ve emniyet vermek, eşitçe ve insanca bir işbirliği imkân­larını hazırlamaktır.

Geçen gün Le Monde gazetesinin Mı­sıra ait bir yansında Atatürkün iki defa adı geçiyordu. Atatürkün büyük­lüğü Batı hâkimiyetine son verdikten Batının İmtiyazlı malî ve iktisadî mü­esseselerini tasfiye ettikten sonra Türklüğün gerçek felâketi çağından geri kalmak olduğunu düşünerek sos­yal inkılâplara başlamak Türk toplu­luğunu garblılaştırma ve Batı ile eşit şartlar altında yeni işbirliğine giriş­me teşebbüsleri olmuştur. Atatürk düşman olarak siyasî ve askerî batı tahakkümünden kurtulduktan sonra, içeride irticaın Batı düşmanlığını da tasfiye etmiştir. Çünkü bu düşman­lık, siyasî bağımsızlığı kazandıktan sonra, ancak medeniyet düşmanlığı demektir.

Herhalde şurası herkesçe bilinmek lâ­zımdır ki Asya ve Afrika milletlerinin kurtuluş savaşları ile Türkiyenin gö­nülden ilgilenmemesine imkân yoktur. Türkiye yeni millî kurtuluşlar devri­nin alemdarı olmuştur. O bu tarihî şerefini lekeleyemez.

Gecikmiştir  kaydile bir il kon­gresinin tahlili

26/7/1957 tarihli (Zafer) den:

Halk Partisinin İstanbul il kongresi nihayetlenmiş bulunuyor. Eğer sonun­da İnönü konuşmamış ve bu konuş­masını bir siyasî itidal içinde tutarak bazı ehemmiyetli bahislerin âfâkî olmakla beraber hem realist hem de tabiye bakımından cazip bir tahlilini yapmamış olsaydı, bu kongre, eski malların tekrar satışa arzından iba­ret kalacaktı.

Zira, elleme hatipler meyanında, me­selâ çok sevimli bir zat olan Faik Ahmet Barutçu'nun doktora tezi üslûbiyle kaleme alınmış beyanı üze­rinde duracak olursak, burada, Fransızcadan Türkçeye tercümesi dahi kıs­men natamam kalmış Hukuku Esasi­ye düsturlarının yanı başında, bun­ların hali hazır şartlarına zorla ve uysun uymasın, yakışsın yakışmasın mutlaka tatbiki gayretlerini görüyo­ruz. Bu meyanda meselâ, Halk Parti­sinin bir prensip partisi olduğunu ve oportünizmi merdut bir akide telâkki ettiğini öğreniyoruz. Keza, ilmî esas­lara dayanan bir devlet idaresine ve buna göre bir iktisat görüşüne taraf­tar bulunduğunu ve ampirik bir gidi­şi esas itibariyle reddettiğini okumuş bulunuyoruz.

Daha ziyade münevver tabakaları ka­zanmak üzere tertiplenmiş bu söz ve tabir bolluğu eski Başvekil yardımcı­sının hitabına az çok seviye vermiş bulunmaktadır. Ancak, hatip, bir yan­dan sağlam para esasını bir yandan da servetin tevziinde güdümlü ikti­sat görünüşünü bir araya getirmek­le, inandığı para esasının böyle bir şeye müsait bulunmadığını nasıl ve niçin gözden kaçırmıştır, tabiatiyle anlayamadık. Hitabın sonu ise, cidden patetiktir, Zira tazelenmiş bir Montesqieu felsefesi ile kotarılmış bulu­nan bu siyasî mâidenin sonunda, par­tileri ve vatandaşları millî bir muka­vele akdine davet eylemekle, sayın Ba­rutçu, J. J. Housseau'ya olan muhab­bet ve hayranlığını ifade eylemiş ve bu suretle, kendi ömrünün ve nesli­nin içinde bize XIV asrın bir nevi si­yasî resim galerisini gezdirmiştir.

Buna mukabil, Gülek ile Günaltay'ın hitabet manzaraları, bu kadar cazip olmamıştır. Birincisi, 1950 den beri or­tada tedavül eden kanatlı dedikodula­rın bir bonmarşesini takdim etmiş; eski ekmek ile yeni ekmeğin gramajı­nı karşılaştırmakla beraber, her iki­sini de bize temin etmekte olan köylünün o zamanki ve bu zamanki du­rumları hakkında malumat vermekten hazer eylemiştir. Halbuki, ekmeğin ba­bası buğdaya kadar giderek bu mübaret nebatın eskisine nazaran ne nisbette daha geniş sahalar üzerinde ne nisbette tesirli krediler ve ne türlü istihsal cihazları ile ekildiğini ve hu­bubattaki 7 milyon tonun 13 milyo­nun üzerine nasıl çıktığını izah etme­si lâzım gelirdi. Ekmeğin, onların za­manından bizim zamanımıza kadar, hem ne nisbette daha fazla yendiği hem de 750 gramı eski 1000 gram fi­yatı üzerinde tutmakdaki büyük mu­vaffakiyet, bu takdirde anlaşılmış olurdu. Türkiye'de, herkesin gözü. ile görüp gönlüyle tasdik ettiği zirai inki­şafı, iki somun arasında gramaj mu­kayesesine indirerek izah etmek, elhak Kasım Gülek'in başvuracağı ik­na ve telkin metodlarma uygun bir sahnedir.

Amma biz kendisine söyliyelim ki, ekmek fiyatları Avrupada ve hatta Almanyada son iki sene içinde % yüze yakın bir yükseliş kaydetmiş bulun­maktadır. Binaenaleyh. Türkiyedeki yüzde yirmi beş civarındaki fark, hele kilo başına 10 kuruşluk primin emeğe değil de buğday ve hububata verilmiş bulunmasmdaki hikmet anlaşılmış olursa, bu, hiç bir memlekette kendi­ni bilen bir muhalefetin işine yara­yacak neviden bir hâdise değildir. Bi­lâkis, ekmekte yüzde 25 bir tereffua mukabil hububat için yüzde 30 nisbetinde bir destekleme hareketine gidiş hele o memleket herşeyden önce bir ziraat memleketi ise muhalefetlere söz bırakmıyacak derecede yerinde bir harekettir.

Gülek hiç düşünmez mi ki, hububat için ayrılan prim yekununun sadece bir parçasiyle, 750 gramlık ekmeği derhal 1000 grama çıkarmak müm­kündür. Amma bu ne sıklet merkezi ziraî sektörde bulunan istihsalâtımiz için bir yardım teşkil eder ne de ih­racat listemizin bugün belli başlı bir kalemini teşkil etmekte bulunan hu­bubatın dilediğimiz ve ayrıca muhtaç bulunduğumuz hadlere süratle yük­selmesini temin eder.

Bütün bu mülâhazalardan başka da, ekmeğin 750 gramını eski 1000 gram muhterem Adnan Menderese Aydın Belediye Reisliğini münasip görmüş­tür. İşittiğimize göre de kendini dinliyenler arasında bu kabil soğuk şa­kaları pek lâtif bulan ve gevrek gev­rek gülenler olmuştur.

Bu kısaca arzettiklerimizden ve ayrı­ca da, bu gibi siyaset emtiasının me­raklısı matbuatça sütunlar dolusu be­yanlardan çıkarılacak olan en ma­sum netice, C.H.P. il kongresinin kon­for verecek derecede bir hürriyet bol­luğu içinde geçtiği ve hatiplerin son derece rahat bir şekilde konuştukları olsa gerektir. Bereket versin ki, bu bayatı faslını İnönünün ölçülü, ve, mü cavir muhalefetlere muzaf olmak üze­re de, ziyadesiyle spiritüel hatta ironik beyanatı kapamıştır. Bize göre

Yazan : Yakut Kadri Karaosmanoğlu

26/7/1957 tarihli (Ulus) tan:

Dikkati çeker bir seviyeli ve şuurlu hava içinde başlayan C.H.P. İstanbul İl Kongresi, safha saîha açılıp genişliyerek 5000 kişilik bir topluluğun şevk ve heyecan dalgalanmaları arasında sona erdi. Gerçi, bu 5000 kişinin hep­si Halk Partili değildi. Kongreye da­vetli olarak gelmiş bir çok tarafsız vatandaşlar bulunduğu gibi diğer si­yasî parti mensupları da vardı. Fakat, bütün bunlar, sanki, son iki günün «tesanüt» ve dostluk sıcaklığıyla eri­yip asıl kitleyle kaynaşmış gibiydiler. Halk Partililerin alkışladıklarını on­lar da alkışlıyorlar ve şahıslarının türlü türlü sevgi ve saygı tezahürleriyle karşılandığını görerek daha ilk adımlarından itibaren kendilerini, kendi aile ocaklarında hissediyorlar­dı.

C.M.P. kurucularından Sadık Aldoğan salondan içeri girerken kopan ve da­kikalarca süren alkış sesleri ve onun­la C.H.P. Başkanı İnönü arasındaki samimi «müsafaha» sahnesi; son sa­atte gelmiş bulunan Hür. P. heyetine yer ayırmak için il teşkilâtı erkânı ta­rafından gösterilen    tehalük, bu hurve fikir kaynaşmasının  velev bir an­lık olsun en göze çarpan belirtile­rinden biriydi.

Bunun sebebi neydi? Bunun sebebi, her şeyden evvel, gerek tarafsız, gerek taraflı vatandaşların kendilerini aynı tehlike karşısında hissedişleriydi. Bu tehlikenin mahiyeti ise C.H.P. nin iki genç hatibi, Turhan Feyzioğlu ile Nü, vit Yetkin ve daha evvel parti erkâ­nından üç selâhiyetli şahsiyet, Şem­settin Günaltay'la Genel Sekreter Ka­sım Gülek ve Faik Ahmet Barutc.u ta­rafından, bütün vehametiyle. belirtil­miş bulunuyordu.

C.H.P. Genel Başkanı, İnönü, her va kitki gibi veciz nutkunda, bu vaharnetli duruma karşı alınması lâzım  gelen tedbirleri konkret bir şekilde tes bit etmekle, kendisinden Önce, konu­şanların sözlerine son noktayı koymuş oldu. Dinleyiciler bu nutuktan sonra, artık, hürriyet ve demokrasi mücade­lesinde ne gibi bir yol takib edilmesi gerektiğini anlamışlardır sanırız. On­lar arasında, belki, bunun en doğru yol olduğuna kanaat getirmeyenler bulunabilir. Fakat, realist bir devlet ve siyaset adamı olan Saym İnönü'ye, bugünkü şartlar ve gerçekler karşısın­da bundan başka bir hareket hattı bulmanın, imkânsız değilse bile, hay­li müşkülâttı göründüğü anlaşılmak­tadır. Bu müşkülâtın, en büyüğü, ge­ne İnönü'ye göre hemen bütün zihin­lerde yer etmiş olan ve yukarıda çiz­diğimiz kongre tablosiyle adetâ ger­çekleşmiş gibi gözüken «muhalif par­tiler arası işbirliği» fikrinin tatbikat sahasında karşılaştığı engellerdir. C. H.P. Genel Başkanı bu engelleri «ame 11» ve «kanunî» diye iki kısma ayırı­yor, ve bunlar bertaraf edilmedikçe tam manasiyle bir işbirliğinin çok güç olduğunu düşünüyor. Yoksa, haddiza­tında, daha doğrusu prensip itibariy­le, bunun asla aleyhinde olmadığın­dan şüphe edilmemesini istiyor ve «Seçimde, diyor, muhalefet partileri­nin rejim dâvalarını halletmek, için işbirliği yapmalarını samimi olarak arzu ederiz.»

Bu bahiste bazı muhalefet partileri erkânı tarafından İnönü'ye atfedil­mek istenen tededdütlük ve itimatsızIık sıfatlarının bu açık sözler önünde ne kadar yersiz kalacağı hiç şüphe götünnemek lâzımgelir. Şimdi, ayni açık kalblilikle, ayni samimiyetle konuş­mak sırası diğer iki muhalefet parti­si sözcülerine düşmüş olsa gerektir. Aksi taktirde, rejim dâvasında millî bir zaruret haline giren «işbirliği» fik­ri, kısır bir münakaşa mevzuu olmak­tan kurtulamaz.

Gazetecilik ve partizanlık

Yazan : Zafer

26/7/1957 tarihli (Zafer) den:

On gün evvel İstanbul'da, Maltepe'de beş yüz yataklı bir işçi sanatoryomu açıldı. Avrupa'nın bu çevresinde eşi bulunmayan bu mühim müessese ga­zetelerde ancak tören itibariyle kısa­cık yer aldı!

Ondan biraz sonra iki hâdise oldu: Biri Keban barajının diğeri İstanbul Boğaziçi köprüsünün ihale edildiği haberleriydi. Radyonun gece yayının­dan Öğrenilen bu hâdiseler, vatana bağlı her Türkün kalbini sevinç heye­canıyla oynatacak derecede ehemmi­yetli idi.

Keban barajı yalnız bizde değil, dün­yanın her tarafında muazzam sayılan mahdut sayıdaki çok büyük eserler­dendir. Bunu kısaca anlatalım: De­mokrat Parti iktidara geldiği zaman. sanayi kurmakta memleketin zengin kaynaklarını işletmekte birinci âmil olan enerji mevzuu hemen yalnız Zon guldak kömürüne inhisar ediyordu. Elektrik istihsali senede 800 milyon kilovat kadardı. İstihlâki Fransada 60 milyar, İngiîterede 100 milyar kilo­vat raddesinde olduğu nazara alınır­sa, bu 800 milyon kilovatın ne derece ehemmiyetsiz olduğu, bununla sana­yi kurulamayacağı derhal anlaşılır. İktidar, hemen termik ve idrolik sant­raller inşasına girişti. Böylece elektrik istihsalimiz, küçük kasabaların Dizel motorlu jeneratörleri de dahil, bugün iki buçuk milyar kilovata yükselmiş­tir. Gelecek sene "sonlarında bu mik­tar 4 buçuk milyar kilovata yüksele­cektir. Şimdi inşası ihale edilen Keban Barajı ise, tek basma 5 milyar kilovat enerji verecektir. Demek ki üç dört sene sonra istihsalimiz bu saye­de on milyar kilovatın üstüne çıka­caktır.

Bunun memleketimiz için ne azametli bir adım olduğunu, mühim mâdenleri ihtiva eden o mıntıkanın servetlerini işletmeye, sanayiimizi süratle geliştir­meye, demir yollarımızın elektriğe çev rilmesine ne mühim bir yardım teşkil edeceğini izaha lüzum olmasa gerek­tir. Ayrıca bu barajda toplanacak milyarlarca metreküp suyun da, o mıntıka için yağmur duasını unuttu­racak ziraî mühim bir kalkınma ya­ratacağı aşikârdır.

İstanbul Boğazında yapılacak köprü­ye gelince, gerek Milletlerarası saha­da, gerek sadece memleketimizde, Av­rupa ile Asya'nın ilk defa hiribirine bağlanması, içtimaî, iktisadi ve siya­sî mevzularda o kadar büyük bir ehemmiyet arzeder ki, bunu hiç bir Türkün küçümsemeye  varsa  vic­danı kail olmaz.

Radyonun ertesi günü, açıkça muha­lefeti bilinen veya kalpazanlıkla ken­dilerini bağımsız ilân eden gazetele­ri alan her vatansever Türk, yüreğin­den yaralandığını duymuştur. Bunla­rın birinci sayfalarında sekiz sütun üzerine 96 untuluk harflerle bir man­şet: C.H.P. İstanbul il kongresi açıldı. Sonra derece derece küçülen başlık­larda filân, iktidara şöyle hücum etti, falan iktidarı şöyle itham etti, şu söy­lendi bu söylendi vesaire malûm lâf­lar!

Sütunlar, hatta sayfalar bunlara tah­sis ediliyordu. Keban barajı uzak bir köşede en küçük harflerle üç dört sa­tır, Boğaziçi köprüsü lütfen biraz da­ha görülür harflerle beş on satırla geçiştirildi.

Yani vatanın, yar ve ağ yarın akılla­rına hayret veren, kalkınmasını bir kat dalıa hızlandıracak iki muazzam eser, üçüncü beşinci derecedeki işler­den itibar olunmuş, fakat mahalle kahvesi dedikodularını ve orada söy­leniş isnatlardan ileri gecemiyen lâf yığınları fevkalâde mühim telâkki edilmiştir.

Üç gün evvel Erzurum'da Atatürk Üniversitesinin temel atma töreni ya­pıldı. Bu törenin mevzuu olan mües­sese, bir kere temsil ettiği zihniyet itibariyle, ilim sahasında, şimdiye ka­dar memleketimizde atılmış adımların her noktadan en mühimmidir. Çünkü vereceği bilgiler, memleket realitesi­nin tetkik, müşahede ve tecrübelerin­den mülhem olacak, yeni nesilleri .başka zemin ve başka zamanlara ait «Kale...» lerden kurtararak Garbın asırlarca evvel uzaklaştığı medrese skolastiği zihniyetini fiilen de tarihe gömecektir. Böylece Garbın «liresaue» diye vasıflandırdığı sırf nazariyeci ki­tabî bilgi usulünü yalnız fikir spekülâsyonlanyla meşgul mütefekkirlere hasredecektir. Bu müessese, Atatürkün iştiyakım çektiği ve tahakkuku­nu Türk milletine vasiyet ettiği son derece mühim bir teşebbüstür. Bunun mimarları da asrımızın bu mevzuda en salahiyetli otoriteleridir. Yalnız bu cihet bile nazara alınsa hâdise her Türkün gönlünü sevinçle, heyecanla kabartacak ehemmiyettedir.

Sonra bu müessese memleketimizin bilgi sahasında mahrumiyet bölgesi sayılan bir mıntıkada kurulmaktadır. Demek ki milyonlarca vatandaşımızın yaşadığı büyük bir vatan parçasını «mahrumiyet bölgesi» olmaktan çıka­racak, bütün vatan sathını en yük­sek medenî seviyeye vardıracak kıy­metli elemanların, kaynaştığı bir ocak kurulmaktadır. Şümulünü bu dar sü­tunlara sıkıştırmak mümkün olmaya­cak kadar derin olan bu teşebbüs hak­kında bu kadarcık bir fikir vermek bile işin azametini ve yüksek millî menfaat mahiyetini belirtmeye yeti­şir.

Aynı gazeteleri ellerine alan Türk ev­lâtları, yine birinci sayfalarında koca­man harflerle basılmış başka  bir manşet gördüler. «Bölükbaşı tahliye edildi.» Boy boy başlıklarla sarih ya­lanlar, yazılar ve fotoğraflar... Atatürkün organı olduğu iddiasındaki bir muhalefet gaaetesi tahliye işine bir bu çuk sayfa tahsis ediyor. Fakat Ata­türk Üniversitesinden yalnız, evet yal­nız beş satırla bahsediyor! Sahte ba­ğımsız bir gazete de tahliyeye üç sü­tundan fazla yer ayırdığı halde Atatürk Üniversitesine yarım sütunu kâ­fi bulmuş! Diğerleri de bu minval üzere.Kimseyi muahaze edecek değiliz. Filân dedi ki, falan tahliye edildi gibi sun'î surette patlayacak kadar şişirilen pi­yesleri yapılan vaz'ı sahneleri, Sü­reyya Paşar hastahanesinden de, Ke­ban barajından da, Boğaziçi köprü­sünden de, Atatürk Üniversitesinden "de, mühim telâkki etmekte serbesttir­ler. Hattâ bir çok defa görüldüğü gi­bi küçümsemekte, veya hiç bahsetmemekte de, yahut şeamet kâhinliği yap makta da hürdürler. Fakat millet menfaatine hizmet ettiklerinden bah­setmesinler. Sureti haktan görüne­rek büyük büyük lâflarla halkı aldat­maya çalıştıklarını bilmeyenler an­cak gözlerini sıkı sıkı kapayan bir kaç kişiden ibarettir, Millet kendisine hiz­met edenlerle, lâf lâf üstüne peynir gemisi yürüteceklerini zannedenleri gayet iyi ayırt etmektedir.

Dökme su ile değirmen dönmez!

Hakikatleri nasıl inkâr ediyorlar?

27/7/1957 tarihli (Zafer) den:

24 Temmuz tarihli Ulus gazetesini okuyanlar, partizanlık gayretinin ye­ni ve esef verici bir örneği ile karşı­laşmışlardır. Filhakika, Osman Bölükbaşının serbest bırakılışmı birinci say­fayı boydan boya kaplayan muazzam bir manşet altında kıymetlendirmeye çalışan Ulus gazetesi, Atatürk Üniver sitesinin temel atma merasimine an­cak sayfanın en altında incecik harf­lerle dört satırlık bir yer ayırmış ve, şarkın asırlık kaderini değiştirecek mahiyetteki bu mühim kültür hâdise­sinden basit bir temel atma gibi, bir çeyrek sütunu bulmıyan birkaç satır­la bahsederek geçiştirmek istemiştir. Hem de nasıl bahsediş!... Atatürk Üniversitesinin temel atma töreni Erzurum kongresinin 38 inci yıldönü­müne rastlattırılmış ...Erzurumluların bu merasime iştirak edebilmeleri için dükkânlar kapatılmış ve okullar tatil edilmiş... 195859 öğretim yılında fen ve edebiyat fakültelerinin açılacağı­nı söyleyen Maarif Vekili Üniversitenin tam olarak ne zaman biteceğini açıklamamış... Hepsi bu kadar.

Doğuda, Atatürk'ün büyük ve aziz adını taşımak üzere Devlet ve Hükü­met Reislerinin huzurları ile temeli atılan bir Üniversitenin Ulus sütun­larında uyandırabileceği akis işte bun dan ibaret!

Şark vilâyetlerimizin asırlarca mah­rumiyetini çektiği ve Atatürkün kıy­metli telkin, ve işareti üzerine de ta­hakkukunu 18 sene beklediği bu kül­tür hâdisesine Ulus gazetesinin ayı­rabildiği yerin küçklüğü kadar, habe­rin yazılış tarzı da hazindir. Mahallî şahsiyetlerin, lise ve yüksek tahsil gençlerinin pek heyecanlı ve samimî hitabelerinden; görüyorsunuz ki hiç bahis yok. Hattâ Maarif Vekilinin, bu muazzam teşebbüsün doğu vilâ­yetlerimiz irfan hayatı bakımından ehemmiyetini ve Atatürk Üniversite­sinin bünye hususiyetini belirten izah larından başka, maarif hayatımızda­ki umumî inkişafın güzel bir tablosu­nu çizen nutkuna da ancak «Üniver­sitenin tam olarak ne zaman bitece­ğini açıklamamıştır» şeklinde menfi bir işaret var. özel muhabirinin yeri­ne biz Ulus gazetesine haber verelim ki, Maarif Vekili Üniversite Fakülte­lerinin önümüzdeki yıllarda peyder­pey inşa edilerek tamamlanacağını sarahaten ifade etmiştir ve  Partizan muhabirin kendisini gizlemeyen arzu­su hilâfına olarak. Bu tamamlanma pek çabuk tahakkuk edecektir.

Haberin bu derece fakir muhtevası, üzerindeki «hususî surette gönderilen» muhabir tarafından bildirildiği kaydı ile âdeta istihza eder gibidir. Erzuruma gönderilen muhabir her halde giderken bir şey görmemesi, görse de bildirmemesi yolunda talimat almış olmalı... Onun tek müşahedesi temel atma merasiminin 23 Temmuza rastlattırılmış olması ve tesfoît edebildi­ği de dükkânların ve mekteplerin ka­pattırılmış bulunması (partizanlık gayreti mekteplerin zaten tatil dev­resinde olduğunu bile unutturmuş gö­rünüyor.)

Sayın muhabire soyliyelim ki ancak kendisinin ve gazetesinin hissizlikle karsılıyabildikleri Atatürk Üniversite sinin temel atma hâdisesi memleket­te ve tahsisen doğu bölgesinde muaz­zam ve zaptolunmaz bir heyecan uyan dıracak bir mahiyet taşır ve Erzurumda o gün dükkânını kendiliğinden kapamıyacak tek ferd bulunamaz. 23 Temmuz gününün seçilmesi de, zan­nedildiği gibi, her hangi bir günde ya­pılacak olursa merasime halkın gelmiyeceği endişesi değil, fakat Atatür­kün büyük adını taşıyacak olan bir ir­fan müessesesinin temel atma günü­nü, Erzurum kongresinin açılışı gibi memleketimiz mukadderatında hayır­lı bir dönüm noktası teşkil eden mü ' barek bir yıl dönümünün uğurlu ta­rihine rastlatrnaktır.

Parti mülâhazalarının ve küçük he­sapların üstünde tutulması lâzımgelen hâdiseler vardır. Erzurum kongresi ve Atatürk Üniversitesinin kuruluşu da onlardandır. Erzurumun manevî kal­kınması üzerinde bu kadar büyük te­sirler icra edecek mahiyette olan Atatürk Üniversitesinin kuruluş hâdi­sesine karşı Ulus gazetesinin bu de­rece ' lâkayd kalışı şüphesiz Erzurum da haklı infial uyandırmış ve her hal­de bu hareketi Erzurumdaki Halk Partililer tarafından da iyi karşılan­mış olacaktır.

İktidarda olmanın bugünkü mâ­nası

27/7/1957 tarihli (Zafer) den:

Kasım Gülek'i gene yeni bir siyasî turnenin üzerinde görüyoruz. Fakat bu seferinde yanma dağırcık dahi al­mış değildir. Çünkü nereye gitse, usu­len bir kaç tekerleme yaptıktan sonra, bahsi derhal Demokrat Partinin ikti­dardan uzaklaştırılması ve bunun ar­tık imkân dahiline geldiği noktasına bağlamaktadır.

Keramet, bu defasında da alafranga hattâ Amerikano şeyhin kendinden menkul clup, Demokrat Partiyi dü­şürmenin acaba neden imkân dahi­line geldiği hususunda bir işaret ya­hut delil mevcut olmadığı gibi, «za­mane kâhini» tarafından da bu hu­susta her hangi bir tafsilât verilmek­tedir.

Zaten Gülek'e göre, böyle şeylere lü­zum da yoktur. Kendisi, Firenklerin «toupet» dedikleri pişkinlik ile cüretin bir nevî halitası olan hareket tarzı­nın siyasetle dahi geçerakça olduğuna kanidir.

«Bu Demokratları nasıl olsa devirece­ğiz» dedikten sonra «siz de o zamana kadar şu ve bu işleri tamamlayınız» diyecek olursa, herkesin buna inana­cağını, «yahu, bu adam bir şey bili­yor ki, böyle sağlam konuşuyor» diye­ceğini ve bir kısım reylerin de bu su­retle kazanılacağını umuyor.

İktidar ile daima bağdaşlık olmak hesabını yapan bir kaç açıkgöz için dahi, böyle iddialı lâfların, az çok ha­kikî emarelerle desteklenmiş olması lâzımdır. Bunların dışında kalan ka­naat sahibi ve muazzam bir ekseriyet teşkil eden vatandaşlar zaviyesinden ise, Demokrat Parti iktidarda bulun­duğu için değil, iş çıkaran, hizmet gö­ren ve memleketi terâkki ettiren bir parti olduğu için makbuldür. Bir par­ti, hükümette olduğu için iktidarda sayılırmış, yahut iktidara geçtiği için hükümet olurmuş, bu gibi mücerred ve yuvarlak sözler, bugünkü Türk âmme efkârının «iktidar» anlayışına tekabül eden daha doğrusu bu efkârın «iktidar» ile «hükümet» ten beklediği ve şiddetle arzuladığı bir başarma kudretini tâyin ve tarif eden ifadeler değildir. Türk âmme efkârı, 1950 den beri, hizmet ahlâkına sahip hükümet­lerin nasıl limanından köprüsüne ve sanayiinden silolarına kadar sermaye ile servetin yanıbaşmda daha büyük bir satmalına ve daha yüksek bir ha­yat standardını vatan sathına teşmil etmeye muvaffak olduğunu kendi gözleri ilegördükten sonra, «iktidar» denilen nesnenin de ancak bu şekilde bir çalışma olacağına ve bu hayırlı ha­reketi durduracak olan tebeddül, te­şekkül yahut zuhurata «iktidar» de­nemeyeceğine artık inanmıştır.

Binaenaleyh, «iktidar» bahsinde en hünerbazca çekiştirmelerin dahi Türk vatandaşını aldatmasına imkân yok­tur.  İstanbul ve ona benzer şehirler, adetâ tertemiz ve yepyeni bir kisveye kavuşurken; bakımsız ve fakir ova­lar, pancara ve şekere yazılırken; çi­mento sanayii bir Örgü gibi memleketi kaplarken; limanlar, siloları ile bir­likte İç Anadolunun kıymetlerini çe­kip dünyaya sevkederken; ve Devlet Sektöründeki gelişmelere muvazi ola­rak hususî sektörün bire en az beş ve bazı sahalarda bire onu nüzerinde bir inkişaf göstermesi herkesin tesbit ede­bileceği bir vakıa iken, Türk. milleti­ni mücerred bir «iktidar» edebiyatı ile oyalamaya İmkân var mıdır?

Yalnız son bir haftanın içinde,

1) İs­tanbul köprüsü

2) Keban Barajı

3) Atatürk Üniversitesi gibi yüz milyon­luk teşebbüsler. tezgâhlanırken ve Türk Hava Yolları bambaşka bir is­tikbale doğru istikamet almış bulu­nurken, Kasım Gülek'in «biz işte, bun­ları yapan bir iktidarı düşürmek üze­reyiz» demesi  böyle bir şey vârid. ol­mamasına ve bu iddianın bir kavli mücerredden ibaret bulunmasına rağ­men  şuurlu Türk vatandaşlarını, Demokrat Parti etrafındaki saflarını ancak daha sıkı ve daha kudretli kıl­maya sevkeder...

«İktidar», bundan sonra bizde siyasî tekerlemeler ile izah edilen değil, fiili ve mücessem hizmetlerle tersim ve tevsik edilen bir mefhum olacaktır.

Yıldırma siyaseti

Yazan:   Zafer

28/7/1957 tarihli (Zafer) den:

«Adliye Vekilinin Keskin hâkimi hak­kındaki demeci Meclise aksettirildi»!! «Bir Adalet Bakanı böyle konuşabilir mi»!!

«Sırrı Atalay, Meclis kürsüsünden ce­vap istiyor»!!

İşte bu başlıklarla, «Mecliste  hâdise çıkarma mütehassısı» Sırrı Atalay'm sahneye çıkışı ilân ediliyor. Fakat bu, bu zatın, trampeta ve fanfarlar refa­katinde olarak, sahneye kaçıncı çıkışı, kürsüye kaçıncı davranışı ve oradan, kaçıncı devrilişidir!

Bir aziz dostumuzun söylediği gibi, politika kendine göre bir nevi alkol  ihtiva ettiğinden, bunu güzel içenler ve sonuna kadar âdab ve er­kânına riayet edenler olduğu gibi, da­ha birinci kadehinde, kendilerini tat­sız bir mestîye vererek, ellerine geçen sandalyeyi savurup, içkili yerlerde hâ­dise çıkaran kabadayılar nev'inden gözleri dönenler vardır. Sırrı Atalay bu vadideki mükerrer vak:aları ile şöhret kazanmış ve tu maharetini teşrii masuniyetinin kaldırılması hu­dutlarına kadar bilerek ve istiyerek götürmüş "bir hâdise çıkarma tiryakisidir.

Netekim bu defasında da, muhterem Adliye Vekilinin vakar ve ciddiyetle verdiği bir mülakatı diline dolayarak, Meclise, o meşhur sözlü sorularından birini daha vermiş, gazeteler ile de ilân etmiş bulunmaktadır.

Bir kere şunu kaydedelim ki bu sözlü soru kabadayılığı artık iflâs etmiş bir sistemdir. Ve bunun kabadayıları, altı senedenberi kürsü ile âmme efkârı arasında hırpalana tartaklana siyasî mevta olmuşlardır. Çünkü memleke­tin hayrına ve yararına olmak vasima lâyık hiç bir meseleyi bu yoldan. hallettikleri görülmediği gibi getirdik­leri meselelerin de hiç birinde, haklı yahut âdil oldukları tesbit edileme­miştir.

Atalay'in bu seferki sözlü sorusu Ulus ebadmdaki bir gazetede tam bir bu­çuk sütunu kaplamakta ve dokuz ta­ne birbirinden münasebetsiz ve ayrıca da tecavüzkârane sual esası üzerin­den kaleme alınmış bulunmaktadır.

Bu ne biçim sözlü sorudur? Bunun emsaline hangi parlâmentoda rastlan­mıştır? Her defasında olduğu gibi, bu kere de sözlü soru müessesesini en se­viyesiz bir şekilde istismar edip, bir Vekile karşı hem. ağız dolusu hakaret, hem de birbirinden çirkin isnad ve iftiralarda bulunmak, ondan sonra da bunu tam metin halinde gazetelerde neşretmek, bu, herhangi bir mesele hakkında tenevvüt etmek isteyen bir parlâmento azasının sözlü soru hakkı­nı kullanması ile kabili telif midir? Bu müessesenin mânası bu mudur? Mebus ile Vekilin parlâmento içinde veya dışında birbiriyle olan münase­betleri, Atalay'in sanki bilirmiş gibi ikide birde işhad ettiği Demokrat memleketlerde böyle, bu seviyesizlikte mi­dir? Vekil, kafasına sandalya atılacak adam; mebus, bulunduğu yerde otu­ranları craya geldiklerine pişman ede­cek kafası tütsülü bir kabadayı ve sözlü soru da bir nâra mıdır?

Zira, «Siz bu hareketinizle hâlâ o şe­refli mevkii muhafaza edecek misi­niz?» Yahut, «Sultan Hâmid devrin­den bu yana sizin gibi bir Adliye Ve­kili gösterebilir misiniz?» kabilinden suallerin müeddeb insanlara mahsus sözlü soru müessesesiyle hiç bir alâ­kası yoktur!

Böyle sözler bir sözlü soruya girmez, ondan sonra da, bir vekilin mevkiini muhafaza edip etmeyeceğini parlâ­mentonun umumî heyeti reye müra­caat etmek suretiyle tâyin eder, yoksa Kars mebusu Sırrı Atalay'in sözlü soru kılığına sokulmuş küfürbazlığı değil!

Bizde, son zamanlarda ziyadesiyle çir­kin bir konuşma tarzı teessüs etmiş­tir. Bundaki saik, bir yandan kuvvetli söz. yumurtlama merakı, bir yandan da, böyle bu gibi sözlerle, siyasî bir yıldırma yapılabileceği zehabıdır. Ata­lay bu nıezheb ile bu meşrebin insana âdeta sıkıntı veren müdavimlerinden biridir.

Bunların yaptığı ile, politikanın hiç bir alâkası yoktur. Politika çünkü, ittıratlı ve müsbet konuşmayı, meseleler üze­rinde durmayı emreder. Fakat bunlar, işin, lisanen tecavüz tarafmdadırlar. Bunun için de köşe başında, adam ya­hut söz, beyanat v.s. kollarla. Ve si­yasetin mahallesini sokaklarından ra­hatça geçilemez bir hale sokarlar. Ne­tekim işte, Sırrı Atalay yine nâra at­maktadır!

Kimi korkutmak istiyor? Tek başına dahi Adliye Vekili, bunları ezecek ik­tidardadır. Kaldı ki, hükümet, parti, hülâsa iktidar,' Adliye Vekili ile bera­berdir.

Yazık değil mi? Yazan : Nadir

28/7/1957 tarihli    (Cumhuriyet) ten:

Hürriyet    rej imlerinde    muhalefetler hesabına önemli olan nokta iktidara

geçmekten ziyade rejimin gerektirdi­ği tenkid hakkını korkusuzca, diledi­ği gibi kullanabilmektir, çünkü de­mokrasi şahısların, ya da zümrelerin değil, fakat fikirlerin zaferine bel bağ­layan bir rejimdir. İdarenin başında kimler bulunursa bulunsun, söz ve ya­zı hürriyetine değer veren memleket­lerde, hattâ iktidara geçmeksizin de belli fikirleri çoğunluğa kabul ettir­mek imkânsız sayılamaz. İkinci Cihan Harbi sonrasına gelinciyedek İngilterede İşçi Partisi, Birleşik Amerikada da Cumhuriyet Partisi uzun yıllar muhalefette kalmışlardır. Bu süre içinde' bu partilerin devlet idaresinde pasif bir rol oynadıklarını, ya da sa­dece kontrol görevi ile yetindiklerini söylemeğe imkân var mıdır? Harbden önce de, harb içinde de AngloSaksoK muhalifleri devlet işlerinin yürütül­mesine büyük ölçüde yardım etmişler, ana dâvalarda zaman zaman kendi fikirlerini kabul ettirmek suretiyle ik­tidara ışık tutmuşlardır.

Geçenlerde Nazillide bir parti kongre­sinde konuşan Kasım Gülek:

 Eğer Demokratlar vaidlerini tutsalardı, daha kırk yıl iktidarda kalır­lardı!»

Demiş. İlk bakışta tuhaf bir söz. İn­sanın «mademki vaidlerini tutmamış­lar, demek kırk yıl dayanamryaçaklar, şu halde sevinecek yerde neden zülüyorsun?»  diyesi geliyor.' Fakat ben sayın Kasımın düşüncesindeki içdenliğe inanıyorum. Gerçekten vaidlerini yerine getirmiyen, fikir hürriyetine değer vermiyen bir    idare zamanla halkın sevgisini yitirir. Halk sevgisin­den yoksun kalmaya    başlayınca da türlü yollardan baskı denemelerine girişerek  zorla  iktidarda     tutunmaya çalışır. Bu şartlar altında idare edilen bir memlekette vatandaşlar sıkıntıya düşer, eziyet çeker. Durum elbet uzun sürecek değildir. Bir gün olur, baştakiler gider, yerlerine    başkaları gelir. Gelmesine gelir ama, o baskı rejimi sürdüğü müddetçe de memlekette söz ve yazı hürriyeti rafta saklanır. Ka­falar paslanır, gönüller kararır. Oysa, üç yıl mı, beş yıl mı, sekiz yıl mı, ne kadar süreceği bilinmiyen bir kara rejimin sonunu bekleyip iktidara gelmekten ise, inandığı fikirleri aydınlık İçinde rahatça savunmak ve böylece kırk yıl muhalefette kalmak daha iyi değil midir?

19501954 yılları arasında biz, hukuk­ça değilse bile, fi'len böyle mutlu bir devre geçirmiştik. Dürüst seçimler so­nunda kaybettikleri iktidarı bir an ön­ce yeniden kazanmaya can atan Halk çılar, o zamanın genç iktidarına kar­şı söylemediklerini bırakmadılardı. Ocak, bucak toplantılarından il kong­relerine, büyük mitinglere kadar her yerde hükümeti diledikleri gibi tenkid ediyor, vatandaşı Demokrat Partiden çevirmek için ellerinden geleni yapı­yorlardı. Sonra ne oldu? Vatandaş o gürültülü propagandalara kanıp ikti­dara hemen arkasını mı döndü? Aynı dürüst seçim kanunu ile yapılan bü­yük imtihanda, bu sefer eskisinden daha üstün oy çoğunluğu ile gene De­mokrat Partiyi işbaşında tuttu.

Ne yazık ki 1954 ten sonra yürürlüğe konan anti demokratik. kanunlarla o kısa devre kapanmıştır. Bugün artık korkusuzca yazmak, konuşmak ve top lanmak hemen hemen imkânsız bir hal almıştır. Bu şartlar altında dürüst seçimlerden söz etmek de oldukça güçtür.

Her şeye rağmen iş başındaki iktidar bir gün elbette değişecektir. Ama ne var ki arada kaybettiğimiz zamana ya zık olacaktır.

İki haftanın blançosu

Yazan.; Zafer

29/7/1957 tarihli (Zafer)  den:

Başvekilin son Erzurum seyahatine takaddüm eden günlerde, büyük ölçü­deki iktisadî kalkınmamıza ait şu ha­berler verildi:

1  İstanbul köprüsü,

2  Keban barajı

3  B.O.A.C. Şirketi ile imzalanan mukavele neticesinde, Türk sivil havacılığı, ehemmiyetli bir sıçrama yaparak bambaşka bir keyfi­yet ve hüviyet iktisap etti.

4  Sovyetlerin vereceği cam ve soda fabrikaları.

5  Erzurumda Atatürk Üniversitesi­nin temelleri atıldı.

6  Ayrıca, subay evlerinin temeli atıldı.

Erzurumdan dönüldükten sonra,

7   Soma santrali Ege şehirlerine elektrikvermeye başladı,

8   Şimdi ise, Başvekil Çanakkaleye hare­ket etmiş bulunmaktadır. Ve burada,

9  Bir çimento fabrikasının,

10  Bir seramik fabrikasının

11  Bir şa­rap fabrikasının

12  Palamut mah­sulümüze emin mahreçler temin ede­cek olan bir valeks fabrikasının temel­lerini atacaktır.

Demek oluyor ki, Erzuruma hareket arifesi ile Çanakkaleye muvasalat ta­rihi arasında, memleketimizin iktisadî kuvvei zindesi, tam 12 kalem yeni te­sisi, fikir ve tasavvurdan tatbikat sa­hasına emanet etmiş bulunmaktadır. Bunların mecmu değeri bir milyar Türk lirası etrafında dır. İnsanın, acı şaka yapacağı ve «Yahu, şu bizim Tür­kiye de, muhaliflerin bütün kehanet­lerine rağmen bir türlü batamadı git­ti! Yahut, eğer batmakta ise, baksa­nıza, batarken dahi iki haftanın için­de bir milyar Türk liralık yeni envastismanları göze alıyor. Böylesine bir iflâs ve batış, dostlar basma!» diyece­ği geliyor.

Bizim sevgili ve güzel Çanakkale vilâ­yetimiz, memleketin iktisadi kesafet bölgesi üzerinde bulunduğu halde, ser had muamelesi görmüştür. Ve bir gar­nizon olmanın ötesinde, sivil yahut ti­carî sahada bir nevi öksüzlüğe mah­kûm edilmiştir. Çanakkale şehrinin boyalı çanak çömleklerinden dahi, an­cak ihtiyarların sohbetinde yani söz mesabesinde bir hatıra kalmıştır.

Şimdi, şu kısa zamanda tam dört ta­ne ehemmiyetli sınaî tesise kavuşuyor. Ve bu suretle, istihsal ile ticaret bakı­mından, kendini, hem seviyeli olarak millî pazara (seramik ve çimentoda) hem de (şarap ve valeks dolayısiyle) beynelmilel pazara bağlanmış görüyor. Modern bir memleketin inşası ameli­yesi, ancak bu yoldan mümkündür. Her vilâyet, ihtiva etmekte bulundu­ğu imkânlara göre, ya kendi mahallî pazarını inkişaf ettirecek veyahut, da­ha yüksek bir vasıf taşıyan maddeleri ile, millî pazarın bir ileri parçası ola­caktır. Yani millî pazara, hem    alıcı,

hem de satıcı olarak iltihak edecektir. Bir üçüncü paye de, vilâyetlerimiz için doğrudan doğruya dünya pazarlarına mal sevketmek imkânlarına sahip ol­maktır. Talihli Çanakkale, şu esnada bu üç şerefli yolun her üçünün de yolcusudur.

Torbalar dolusu lâf imâl eden muha­lefetin ağzı ve düşük çenesi işte, yal­nız Çanakkalede dört tıkaç daha! Fay da edecek midir? Hiç zannetmiyoruz. Çünkü o geveze ağızlar tıpkı onlara merbut bulunan beyinler gibi, yalama olmuştur.

Binaenaleyh, onlar, durmadan dırlanacak, bizler ise, fasılasız hizmetleri­miz ile, bu fesatçı münkirlerin önüne, eserler dikmekte devam edeceğiz. Mu­kadder olan budur.

Çanakkale için, serhat muamelesi görmekte idi demişti. Erzurum, bi­zatihi bir serhattir. Serhatte Üniver­site gibi bir tesis kurmak, kendimizi emniyette hissettiğimizi, o noktadan dünyaya ilân etmek demektir. Zavallı Erzurum! Şanlı ve cengâver Erzurum! Kadınları, birer arslan yüreği taşıyan Erzurum!

Atatürk, orada kongresini yapmış idi. Ve o tarihlere kadar Erzuruma, sene­nin dokuz ayında bir mektup dahi gi­demezdi. Bugün, Erzurum ovasında kadınlar pancar capalamaktadır. Tor­tum şelâlesi, elektrik yığmağı haline gelmiştir. Başta şeker fabrikası birçok sınaî tesisler kurulmaktadır. Türk or­dusunun en güzel garnizon tesisleri ta hakkuk ettirilmektedir. Demiryolu, yol ve hava yolu faaliyetleri birbirine ka­vuşmuş bulunmaktadır.

Kim demiş Türkiye emniyette değil­dir?

Hayat kudretini, serhatlerine kadar böyle bu kesafette taşıyabilmiş olan bir milletin toprağında, kimsenin gö­zü olamaz. Medeniyet ile meskûn olan yerlere, yabancı ayağı basamaz. Bassa bile, tabanının izi dahi kalmaz! Zira esaret, miskin ve can çekişen camiala­rın alın yazısıdır.

Atatürk Üniversitesi, kardeş tesisler arasında, belki de en geniş temeller üzerinde kurulmuşu olacaktır. Atatür

kün bu güzel işaretini, hepimiz bili­yoruz ki, muhterem Celâl Bayarm onun her sözüne ve her hareketine karşı beslediği derin bağlılık tahak­kuk ettirmiştir. Fakat bunun yanında, ayrıca, bu Ölçüdeki muazzam tasav­vurları kuvveden fiile çıkaracak bi: devlet maliyesi ve bunu beslemek üze­re de, bu nisbette tefazuller gösteren bir millî servet, binaenaleyh bir ikti­sadî gövde lâzımdır. Bunları da bugün bizi ve yabancıyı şaşırtacak ölçüde arzu ve emre müheyya kılabilmiş olan çalışkan ve vatanperver P.P. hükü­metleridir.

Eski hükümetler, gine bu topraklar üzerinde, hele Osmanlıların son dev­rindebir resmî1 binaya tamir dahi ko­yamazlardı; faaliyetleri, kireç bada­nasının ötesine gidemezdi. Camilerde bile, ancak bunu yapabilmişlerdir. Bu­gün, memleket Ölçüsünde çalışmanın tarife sığmayan fedakârlıkları, başarı­ları ve sevinçleri içindeyiz. Çünkü yal­nız şu son iki hafta içinde ilânına mu­vaffak olunan işleri, eski idareler, iki nesil boyunca tahakkuk ettirememişlerdir. Bir koca tanzimat devrinin ya devlet hazinesinden veyahut yabancı­lara imtiyaz şeklinde devretmek sure­tiyle yaptırdığı işlerin yekûnunu son İki haftanın Verimleri ile karşılayabil­mek, işte, bugünkü Türkiyenin mede­niyet imal etme ölçüsü budur.

Buna alışmamış olanlar ve buna ina­namayanlar, biliyoruz ki, dehşet için­dedirler. Müsterih olsunlar, geçirece ğimiz bütün kaza ve belâlar, kendile­rinin kötü imansızlar olmasından iba­ret kalacaktır.

Politika ihtirasları ve milletin

Yazan : Zafer

29/7/1957 tarihli Zaferden :

Kırk sene evvel, bir azınlık, puslu ha­vada külah kapmak için, cephe geri­mizi tehdit etmiş, mukabelesini gö­rünce de Türk mezalimi psikozu ya­ratmak için dünyayı velveleye salma­ğa kalkışmıştı. Gazete, kitap, ajans haberleri, sinema ve her türlü vasıtalarla, bu yaygaranın kıvamı öyle ka­çırılmıştı ki, sosyalis crganmda, meş­hur tir Fransız yazan. «Merhamet do landırıcılığı» (L'escroqueriea la pitie) unvanlı bir makale yayınlamak ihti­yacını duymuştu! Bu aşırı gayret, psi­kolojik tabiî bir aksülâmelle, hedefi­nin tam zıddı bir netice vermiş, haki­kat galebe çalarak, Hasanın böreğin­den kendilerine bir kırıntı bile düş­memiş, evdeki bulgurdan da olmuşlar di!

Bir müddetten beri, muhalefetlerin ve onlara katılan basının, sırf şahsî emel lerle, iktidarı kötülemek için istisna­sız her çareye başvurduklarını seyre­derken, yukarıki macerayı hatırlama­mak elden gelmiyor. Sahneye konulan son piyesin, perdeleri değişip açıldık­ça, bu tevarüt kuvvetlenmektedir. Tıp ki o azınlığın sergüzeştinde olduğu gi­bi, patetik, teatral tiradlar, âlimane fakat zemine uymayan kitabi nazari­yeler, formüller, açındıracak menkibeler, fotoğraflar, hezellerle, hattâ uy­durmalarla, dram deye gösterilmek için çırpınılan bir zabıta vak'asmm, trajı komik bir vodvile çevrildiği gö­rülmektedir. Bu intiba aynen seyirci­lerde de hasıl olmuştur.

Bu suni kıyamet koparma gayreti için seçilen vesile nedir? Sadece mahiyeti ağır, bir hakaret meselesi! Evet Ada­letin takdirine arzedilmiş,adî bir kü­für suçunun takibi! Etrafında bin bir çeşit demagoji ile yaygara yapılan, en büyük millî eserlere, bazı gözleri ve gönülleri kapayan vesilelerden biri de küfür zanlısının takibine geçilmesin­den ibarettir!

Tesadüf, aynı günlerde, başka bir şa­hıs, bir gazeteci de, hakaretten dola­yı hapse girdi. Gönülleri çok hassas olan zevattan hiç birisi bu mahpusa acımaya, merhamet etmeye lüzum gör medi... Hürriyet gönüllüsü gazete­lerimi, bu haberi adetâ «Oh olsun!» der gibi neşrettiler! Halbuki onun da çoluğu çocuğu vardı, onun da kalemi ve ağzı hayli kalabalıktı. Bu farklı te­lâkki neden? Mahiyet itibariyle iki suç arasında hiç bir ayrılık yoktur. Varsa bile, isnat edilen cürmün vehameti ve inikası düşünülürse gazeteci­nin ki daha hafif sayılabilir! Demek

ki, vaveylanın sebebi, ne merhamet, ne hak, ne demokrasi, ne  de Adalet­tir sadece ikbal hırsıyla, post kap­mak davasıdır. Çok az zamanda, mem lekete ve millete maddi manevî, içti­maî ve siyasî muazzam eserler veren dinamik bir iktidarı kendi tabirleriy­le alaşağı etmektir! Onun için yapı­lanları, varılan merhaleleri, sanki mümkünmüş gibi, milletten gizlemeye çalışırlar; onun için suni vesileler yaratarak kimini batırır kimini çıka­rırlar! Meselâ: Gazeteleri, meslektaş­larının hareketini suç sayıyorlar, fa­kat politikaları için propaganda kozu yapılan piyes kahramanının fiiline fi­kir beyanı diyorlar! Söv, say, namus­suz ahlâksız de, sonra bu benim fikrimdir müdafaasıyla işin içinden sıyrılıver!  Oh!  Ne âlâ memleket!

Şimdi bu uydurma kahramanlığa, öze­nen yeni hevesliler de var! Kayır efendiler, kanun böyle tefrikler tanı­maz. Suç, kimin tarafından ve nerede işlenirse işlensin suç olmak mahiye­tini kaybetmez. Bunu bilmez görün­mekle, cenaze ağlayıcıları gibi göz yaş lan dökerek dövünmekle, halkın da bunları anlamadığını sanmak, dema­gojide bile pek akıl kârı olmasa ge­rektir!

Sahneye konulan piyesin bu safhasın­da, Adalet cihazı dâvaya ait yayınla­rı menetmiş. Böylece sahnenin yeni bir perdesi daha açıldı. Gazetelerin, tabii büyük manşetlerle ilân ettiğine göre, Adalet Vekilinden sorulmak üze­re takrir verilmiş, Allah kolaylık ver­sin, amma, Usulü Muhakemenin, bü­tün tavik edişi istisnai maddelerini hem de yerinden gayrisinde kullan­mak, zanlı avukatları için mubah da, Amme Hukuku tarafından, aynı kanu­nun âmir hükümlerini, pek haklı ola­rak yerine getirmek günah mı?

Yok canım! Kanun tatbik edilmiş, edilmemiş beylerden kimin umurun­da! Mesele Hürriyet, Demokrasi kah­ramanlığı... Yoksa bizim ceza pren­siplerimize göre tahkikat safhası ale­nî olmadığını, gizliliğin tahkikatı ak­satmamak için şart olduğunu bu ze­vat da elbette bilirler. Kendilerine ce­halet atfedemeyiz;   içlerinde tatbikat görmüş hukukçular var. Binaenaaeyh takrirden gaye, gazetelerine sermaye, şişirilecek balon temin etmektir. Sonra Adalet Vekili, kazai kararlara müda­hale edemez. Nasıl ki tahliye kararma da karışmamıştır. Amma bu da mah­kemelerin istiklâli olmadığı propagan­dasına mevzu yapılacaktır. Nasıl ki, kanuna aykırı teşekkülleri kapatan mahkeme kararı için de böyle takrir­ler verilmişti!

Bütün bunlardaki propaganda gayesi, açık demagoji kasdı aşikârdır. Amma müsaadeleriyle ehemmiyetli bir nok­taya işaret edelim: Bu yazımızın ba­şında anlattığımız macerada olduğu gibi, 'hayalhanelerde beslenip, artık realiteyi kendilerinden de gizleyecek kadar büyüyen politika ihtirasları, bunlarla malûl olanlara hiç bir zaman fayda getirmemiştir. Dürbünle gök­te ay'ı seyrederken, hemen yakalaya­bilecek kadar yakma geldiğini sana­rak, sağa sola, cambazhane komikleri gibi, gücünden çok üstün tehditler emirler savuracak derecede kendin­den geçenlere sadece gülünür. Hattâ bazı vaziyetlerde bu gülüş, insana' ka­sıklarını tutturacak raddeye kadar va rabilir. Fakat dostun rüya görmesi, ağyârm uyanık bulunmasına mani de ğildir.

Adalet cihazının haysiyetini ve âm­me nezdindeki itibarını sarsanlar. Ke­za müessesesini yıldırmak istiyenlerdir ki mahkemelerin istiklâlini tehdit etmektedirler. Bu politika ve propa­gandalara artık son vermek zamanı geldiğini, bu çok tehlikeli oyunun de­vamına milletin emniyeti müsaade etmiyeceğini anlamaları lâzımdır. Bu­nun lâyıkiyle takdir edilmesi, hem kendileri hem de memleket için çok faydalı olacağını halisane beyan et­mek vazifemizdir.

Nadir Bey'in tezatları Yazan :  Havadis

29/7/1957 tarihli Havadis'ten :

Cumhuriyet gazetesinin nâdir yazan başmuharriri, dün bir yazı kaleme al­mış... Bir yazı ki politikayı fikirlerin millet bünyesindeki üçler in e göre değil de masabaşı faraziyelerine göre ayarlıyan nazariyecileri dile ge­tiriyor. Olmayan şeyleri olmuş gibi göstererek acayip fikir spekülâsyonu­na girişiyor. Garibi şu: Bu yazı baş­tan başa kendisim küçük düşüren te­zatlarla da dolu Nadir Beyin yazdık­larının hülâsası şu: Demokrat Parti 1954 seçimlerinden sonra yolunu şa­şırmış. Antidemokratik kanunlar çı­karmış. Bu kanunlar, yazı yazmaya, söz söylemeye, toplantı yapmaya ma­ni oluyormuş. Bütün bunlar, Demok­rat Partinin halkın sevgisinden dur olduğuna delâlet edermiş. Bu itibarla, Önümüzdeki umumi seçimlerde, Demokrat Partinin zorla iktidarda kalma teşebbüslerine girişmesi de kuv vetle muhtemelmiş. Halbuki bu parti 195054 devresinde hukukça değilse bile fiilî bir hürriyet devrinin kurulup yaşamasına imkân vermiş imiş...

Nadir Beyin yazılarından Basın Kanu­nundan, Toplantı ve Gösteri Yürü­yüşleri Kanunundan ve Seçim Kanu­nu tâdillerinden şikâyetçi olduğu an­laşılıyor. İstediği kadar şikâyetçi ol­makta serbesttir. Biz, yalnız onun bir düşüncesindeki büyük yanlışa ve teza­da işaret etmekle iktifa edeceğiz. O da şudur: Demokrat Parti iktidarı o kanunları, Nadirin söylediği gibi mil­letin sevgisinden mahrum olduğu ka­naatine vararak çıkarmış değildir. Aksine, 1954 seçimini hudutsuz bir serbesti içinde, memleketi sattılar, Türkiyenin kaderi bir kere daha bu partiye teslim olunamaz avâzeleri ara smda, tahakkuku herhangi bir siyasi teşekküle kolaylıkla nasip olmayan büyük bir ekseriyetle kazandıktan sonra çıkarmıştır. O halde bunların, Nadir Nadi ve benzerlerinin zannet­tikleri gibi, sevgi ve itimadı kaybedil­miş bir milleti baskı altında tutarak, iktidarı zorla temin etmek maksadın­dan başka bir maksada matuf olduk­larını düşünmek icabeder. Acaba bu maksat nedir? Demokrat Parti, tek parti idaresinden hakiki demokrasiye intikal devrinin mesuliyetlerini omuzlamış bir partidir. Bu itibarla demok­rasimizi demagojinin, maskara sokak politikasının, muhteris ve kindar par­tizanların, politika mücadelesini sevi­yesiz bir külhanbey kavgası haline getiren küfürbazlarm ,ister iktidarda is­ter muhalefette bulunsun bütün kıy­metleri, şerefleri ve namusları pâyinıal ederek siyaset sahasını ancak ha­yâsız, yırtık, şeref ve namus endişe­sinden uzak yaşayanlara tahsis etmek istiyen pespayelerin tasallutundan kurtarmak vazifesi de ona düşmekte idi. Nadir Nadinin verdiği kanunlar işte bu maksatların istihsali için çıka­rılmıştır.

3u kanunların mucip sebepleri, 195054 devresi basınının sahibelerinde, so­kak toplantılarının ve ufak, büyük parti kongrelerinin zabıtlarında sak­lıdır. Türkiyede demokrasi adma böy­le bir iğtisas devrinin bir kere daha açılmasına millet müsaade etmiyecektir. Nadir Nadi Bey, memleketin haki­katlerinden uzak yaşayan bir İnsan­dır.O,Türkiyeyi, İstanbul kulübünün salonlariyle, Pembekonağm odaların­dan ibaret zannediyor. Halbuki bu va­tanın, senelerce temsil ettiği halde bir kere olsun semtine uğramadığı Muğladan Kars'a, Sinoptan Adanaya kadar uzanan bir sahası, ye bu saha­da yaşayan insanların nişe nice ha­yatî meseleleri vardır. Mesuliyet duy.gusundan uzak bir şehzade hayatı ya­şayanların ise, ne bu meselelerden ha berleri, ne de onları bir hal çaresine bağlamak endişeleri olabilir... Nadir Bey, köşesinde oturup, baba yadigârı gazetesinin kendisine temin ettikle­riyle safa sürmekte devam edebilir. Ama, Demokrat Parti iktidarının bir gün gelip gayri meşru olabileceği id­diasını ileri süremez. Bu iktidar Pembekonak değildir. Eğer meşruiyete çok merakı varsa, evvelâ veraseten tasar­ruf ettiği varlıkların meşruiyeti hak­kında kendi kendisini tatmin etmeli­dir. Sırça köşkte oturan komşusunu taşlamaz;

Türkiye hakkında bir Amerikan raporu

Yazan : Zafer

30/7/1957 tarihli Zafer'den :

28 Temmuz tarihli Cumhuriyet gaze­tesi, Amerikan Senatosunun dış yar­dımlar komitesinde bundan bir ay kadar önce cereyan etmiş müzakereler hakkındaki rapor (zabıt) dan, bize dair olan kısımları neşretmiştir.

Bu hülâsayı gazeteye Newyork'tan ve­ren A. P.'nin eski Türkiye mümessili Fred J. Zusy ismindeki zattır. Gelen hülâsa, metin olarak, arzu edileceği kadar vazıh değildir. Üstelik, bazı ter­tip hataları neticesinde bir pasajın mânası adetâ kazaya uğramıştır.

Gönül ister ki, bu derece ehemmiyetli bir vesika vâki olmuş hata ve noksan­ları, Cumhuriyet gazetesi, hemen er­tesi günü bir tevzih ile tashih etsin. Böyle bir şey, gözümüze ilişmedi. Onun için, intişar etmiş olan metnin sağlam kalan kısımları üzerinde duracağız. Fakat bundan önce, gine Cumhuriyet gazetesinin, bu haberi hiç bir tefsire lâyık görmeksizin neşretmiş bulun­masını biraz garip bulduğumuzu ifa­de etmek isteriz. Zira, ne intişar ettiği şekilde bu haber, ne de ihtiva etmekte bulunduğu ehemmiyetli . hususlar, Tombuktu'ya ait bulunmamaktadır ki, böyle, bir üçüncü şahıs alâkası ile sip­sivri ortada bırakılmış olma nasibine lâyık görülsün.. Bilâkis bu haberi tah­lil ederek bir hükme bağlamak lâzım­dır.

İşte, bu içtihattan yürüyerek, Cumhu­riyetin yapmadığını, onun namına biz yapmaya çalışacağız.

Bilindiği gibi, Amerika'nın malûm memleketlere yaptığı askerî, iktisadî yahut diğer şekildeki yardıların mü­zakeresi kongrede cereyan etmekte ve burada, Amerika Hükümetini temsil eden alâkadar daire başkanlarıyla kongre âzası arasında ileri geri müza ve münakaşalar cereyan etmektedir. Cumhuriyet'te intişar eden parça taun­ların bize dair olanıdır, Eldeki kısal­tılmış metinden anlaşıldığına göre, Kongre namına tenkitleri yapan yahut sualleri soran Arkansas'lı senatör M. Fulbright, Amerikan hükümet servis­leri adına konuşanlar da M. Rountsee ile M. Burns'dir. Ve mesele, Türkiyeye yapılan askerî yardımın Türk iktisa­diyatı üzerinde bir tazyik yapıp yapnıedığı neticesinde, bundan, Türk da­hilî siyasetinin dolayısiyle bizdeki de­mokratik inkişafın zarar görüp gör­mediğidir.


 

Fulbright, askeri yardımın Türkiyeye ve Türk iktisadiyatı ile maliyesine ağır külfetler tahmil ettiği ve bu su­retle Türk dahilî politikasında bu se­bepten bazı gerginlikler hasıl olarak hükümet ile muhalefet arasındaki münasebetin bozulma ve şiddet arazı gösterdiği fikrindedir.

Buna benzer bir mütalâayı, vaktiyle gine bizim meselemize dair kaleme al­dığı malûm raporda Amerikan Hari­ciyesinin sabık müsteşar muavinlerin­den Mr. Arrnour da ileri sürmüştü. Ve bunu Fulbright gibi anlayış gös­tererek yapacağına, bilâkis, Türkiye nin, kendine yapılmakta olan askerî yardımı taşıyacak bir durumda bu­lunmamasına binaen, bu yardımın ya azaltılmasını veyahut, hiç değilse ol­duğu hadler dahilinde tutulmasını tavsiye etmişti.

Fulbright, daha iyi niyetli olarak ha­reket ediyor. Ve hiç olmazsa, Türkiyenin iktisadî durumu ile meşgul olu­nacak ve kâfi iktisadî yardım yapıla­cak olursa, Türk iç politikasındaki gerginliklerin kalkacağını ileri sürü­yor. Bundan anlaşılıyor ki, askerî yar­dımın devamına hattâ arttırılmasına taraftardır; yalnız, bu yardımla müterafik olarak, ayrıca kâfi bir iktisa­dî yardım üzerinde durulmasını lü­zumlu buluyor. Ve Kasım Gülekten yahut bazı gazeteler hakkındaki ta­kibattan bahsederken, bunu, iddia ve taleplerini tevsik etmek için yapmış bulunuyor. NewYorktan buna dair olan haberi veren Fred J. Zusy'nin ifadesinden, bizim anladığımız bu­dur.

Eğer Cumhuriyet de taunu böyle an­lamış olsaydı, bu yazının ya muhale­fet namına işe yaramadığını tesbit ederek hiç neşretmez veyahut, mem­leket hakkında güzel ve ehemmiyetli bir neşriyattır kanaatine vararak neş­rederdi. Fakat bu takdirde de bambaş­ka başlıklar altında, olarak neşreder­di. Her ne haî ise Fulbright'in tenkid ve suallerine, ser­visler namına dediğimiz gibi, Mr. Ro­untsee ve Mr. Burns cevaplar vermiş­tir. Bu cevapların umumî mânası, şu­dur önce cereyan etmiş müzakereler hakkındaki rapor (zabıt) dan, bize dair olan kısımları neşretmiştir.

Bu hülâsayı gazeteye Newyork'tan ve­ren A. P.'nin eski Türkiye mümessili Fred J. Zusy ismindeki zattır. Gelen hülâsa, metin olarak, arzu edileceği kadar vazıh değildir. Üstelik, bazı ter­tip hataları neticesinde bir pasajın mânası adetâ kazaya uğramıştır.

Gönül ister ki, bu derece ehemmiyetli bir vesika vâki olmuş hata ve noksan­ları, Cumhuriyet gazetesi, hemen er­tesi günü bir tevzih ile tashih etsin. Böyle bir şey, gözümüze ilişmedi. Onun için, intişar etmiş olan metnin sağlam kalan kısımları üzerinde duracağız. Fakat bundan önce, gine Cumhuriyet gazetesinin, bu haberi hiç bir tefsire lâyık görmeksizin neşretmiş bulun­masını biraz garip bulduğumuzu ifa­de etmek isteriz. Zira, ne intişar ettiği şekilde bu haber, ne de ihtiva etmekte bulunduğu ehemmiyetli . hususlar, Tombuktu'ya ait bulunmamaktadır ki, böyle, bir üçüncü şahıs alâkası ile sip­sivri ortada bırakılmış olma nasibine lâyık görülsün.. Bilâkis bu haberi tah­lil ederek bir hükme bağlamak lâzım­dır.

îşte, bu içtihattan yürüyerek, Cumhu­riyetin yapmadığını, onun namına biz yapmaya çalışacağız.

Bilindiği gibi, Amerika'nın malûm memleketlere yaptığı askerî, iktisadî yahut diğer şekildeki yardıların mü­zakeresi kongrede cereyan etmekte ve burada, Amerika Hükümetini temsil eden alâkadar daire başkanlarıyla kongre âzası arasında ileri geri müzave münakaşalar cereyan etmektedir. Cumhuriyet'te intişar eden parça taun­ların bize dair olanıdır, Eldeki kısal­tılmış metinden anlaşıldığına göre, Kongre namına tenkitleri yapan yahut sualleri soran Arkansas'lı senatör M. Fulbright, Amerikan hükümet servis­leri adına konuşanlar da M. Rountsee ile M. Burns'dir. Ve mesele, Türkiyeye yapılan askerî yardımın Türk iktisa­diyatı üzerinde bir tazyik yapıp yapnıedığı neticesinde, bundan, Türk da­hilî siyasetinin dolayısiyle bizdeki de­mokratik inkişafın zarar görüp gör­mediğidir.


 

Fulbright, askeri yardımın Türkiyeye ve Türk iktisadiyatı ile maliyesine ağır külfetler tahmil ettiği ve bu su­retle Türk dahilî politikasında bu se­bepten bazı gerginlikler hasıl olarak hükümet ile muhalefet arasındaki münasebetin bozulma ve şiddet arazı gösterdiği fikrindedir.

Buna benzer bir mütalâayı, vaktiyle gine bizim meselemize dair kaleme al­dığı malûm raporda Amerikan Hari­ciyesinin sabık müsteşar muavinlerin­den Mr. Arrnour da ileri sürmüştü.Ve bunu Fulbright gibi anlayış gös­tererek yapacağına, bilâkis, Türkiyenin, kendine yapılmakta olan askerî yardımı taşıyacak bir durumda bu­lunmamasına binaen, bu yardımın ya azaltılmasını veyahut, hiç değilse ol­duğu hadler dahilinde tutulmasını tavsiye etmişti.

Fulbright, daha iyi niyetli olarak ha­reket ediyor. Ve hiç olmazsa, Türkiyenin iktisadî durumu ile meşgul olu­nacak ve kâfi iktisadî yardım yapıla­cak olursa, Türk iç politikasındaki gerginliklerin kalkacağını ileri sürü­yor. Bundan anlaşılıyor ki, askerî yar­dımın devamına hattâ arttırılmasına taraftardır; yalnız, bu yardımla müterafik olarak, ayrıca kâfi bir iktisa­dî yardım üzerinde durulmasını lü­zumlu buluyor. Ve Kasım Gülekten yahut bazı gazeteler hakkındaki ta­kibattan bahsederken, bunu, iddia ve taleplerini tevsik etmek için yapmış bulunuyor. NewYorktan buna dair haberi veren Fred J. Zusy'nin ifadesinden, bizim anladığımız bu­dur.

Eğer Cumhuriyet de taunu böyle an­lamış olsaydı, bu yazının ya muhale­fet namına işe yaramadığını tesbit ederek hiç neşretmez veyahut, mem­leket hakkında güzel ve ehemmiyetli bir neşriyattır kanaatine vararak neş­rederdi. Fakat bu takdirde de bambaş­ka başlıklar altında, olarak neşreder­di. Her ne haî ise!

Fulbright'in tenkid ve suallerine, ser­visler namına dediğimiz gibi, Mr. Ro­untsee ve Mr. Burns cevaplar vermiş­tir. Bu cevapların umumî mânası, şu­dur:

Önce cereyan etmiş müzakereler hakkındaki rapor (zabıt) dan, bize dair olan kısımları neşretmiştir.

Bu hülâsayı gazeteye Newyork'tan ve­ren A. P.'nin eski Türkiye mümessili Fred J. Zusy ismindeki zattır. Gelen hülâsa, metin olarak, arzu edileceği kadar vazıh değildir. Üstelik, bazı ter­tip hataları neticesinde bir pasajın mânası adetâ kazaya uğramıştır.

Gönül ister ki, bu derece ehemmiyetli bir vesika vâki olmuş hata ve noksan­ları, Cumhuriyet gazetesi, hemen er­tesi günü bir tevzih ile tashih etsin. Böyle bir şey, gözümüze ilişmedi. Onun için, intişar etmiş olan metnin sağlam kalan kısımları üzerinde duracağız. Fakat bundan önce, gine Cumhuriyet gazetesinin, bu haberi hiç bir tefsire lâyık görmeksizin neşretmiş bulun­masını biraz garip bulduğumuzu ifa­de etmek isteriz. Zira, ne intişar ettiği şekilde bu haber, ne de ihtiva etmekte bulunduğu ehemmiyetli hususlar, Tombuktu'ya ait bulunmamaktadır ki, böyle, bir üçüncü şahıs alâkası ile sip­sivri ortada bırakılmış olma nasibine lâyık görülsün.. Bilâkis bu haberi tah­lil ederek bir hükme bağlamak lâzım­dır.

İşte, bu içtihattan yürüyerek, Cumhu­riyetin yapmadığını, onun namına biz yapmaya çalışacağız.

Bilindiği gibi, Amerika'nın malûm memleketlere yaptığı askerî, iktisadî yahut diğer şekildeki yardıların mü­zakeresi kongrede cereyan etmekte ve burada, Amerika Hükümetini temsil eden alâkadar daire başkanlarıyla kongre âzası arasında ileri geri müzave münakaşalar cereyan etmektedir. Cumhuriyet'te intişar eden parça taun­ların bize dair olanıdır, Eldeki kısal­tılmış metinden anlaşıldığına göre, Kongre namına tenkitleri yapan yahut sualleri soran Arkansas'lı senatör M. Fulbright, Amerikan hükümet servis­leri adına konuşanlar da M. Rountsee ile M. Burns'dir. Ve mesele, Türkiyeye yapılan askerî yardımın Türk iktisa­diyatı üzerinde bir tazyik yapıp yapmadığı neticesinde, bundan, Türk da­hilî siyasetinin dolayısiyle bizdeki de­mokratik inkişafın zarar görüp gör­mediğidir.

Fulbright, askeri yardımın Türkiyeye ve Türk iktisadiyatı ile maliyesine ağır külfetler tahmil ettiği ve bu su­retle Türk dahilî politikasında bu se­bepten bazı gerginlikler hasıl olarak hükümet ile muhalefet arasındaki münasebetin bozulma ve şiddet arazı gösterdiği fikrindedir.

Buna benzer bir mütalâayı, vaktiyle gine bizim meselemize dair kaleme al­dığı malûm raporda Amerikan Hari­ciyesinin sabık müsteşar muavinlerin­den Mr. Arrnour da ileri sürmüştü. Ve bunu Fulbright gibi anlayış gös­tererek yapacağına, bilâkis, Türkiyenin, kendine yapılmakta olan askerî yardımı taşıyacak bir durumda bu­lunmamasına binaen, bu yardımın ya azaltılmasını veyahut, hiç değilse ol­duğu hadler dahilinde tutulmasını tavsiye etmişti.

Fulbright, daha iyi niyetli olarak ha­reket ediyor. Ve hiç olmazsa, Türkiyenin iktisadî durumu ile meşgul olu­nacak ve kâfi iktisadî yardım yapıla­cak olursa, Türk iç politikasındaki gerginliklerin kalkacağını ileri sürü­yor. Bundan anlaşılıyor ki, askerî yar­dımın devamına hattâ arttırılmasına taraftardır; yalnız, bu yardımla müterafik olarak, ayrıca kâfi bir iktisa­dî yardım üzerinde durulmasını lü­zumlu buluyor. Ve Kasım Gülekten yahut bazı gazeteler hakkındaki ta­kibattan bahsederken, bunu, iddia ve taleplerini tevsik etmek için yapmış bulunuyor. NewYorktan buna dair olan haberi veren Fred J. Zusy'nin ifadesinden, bizim anladığımız bu­dur.

Eğer Cumhuriyet de taunu böyle an­lamış olsaydı, bu yazının ya muhale­fet namına işe yaramadığını tesbit ederek hiç neşretmez veyahut, mem­leket hakkında güzel ve ehemmiyetli bir neşriyattır kanaatine vararak neş­rederdi. Fakat bu takdirde de bambaş­ka başlıklar altında, olarak neşreder­di. Her ne haî ise!

Fulbright'in tenkid ve suallerine, ser­visler namına dediğimiz gibi, Mr. Ro­untsee ve Mr. Burns cevaplar vermiş­tir. Bu cevapların umumî mânası, şu­dur:

dar önce cereyan etmiş müzakereler hakkındaki rapor (zabıt) dan, bize dair olan kısımları neşretmiştir.

Bu hülâsayı gazeteye Newyork'tan ve­ren A. P.'nin eski Türkiye mümessili Fred J. Zusy ismindeki zattır. Gelen hülâsa, metin olarak, arzu edileceği kadar vazıh değildir. Üstelik, bazı ter­tip hataları neticesinde bir pasajın mânası adetâ kazaya uğramıştır.

Gönül ister ki, bu derece ehemmiyetli bir vesika vâki olmuş hata ve noksan­ları, Cumhuriyet gazetesi, hemen er­tesi günü bir tevzih ile tashih etsin. Böyle bir şey, gözümüze ilişmedi. Onun için, intişar etmiş olan metnin sağlam kalan kısımları üzerinde duracağız. Fakat bundan önce, gine Cumhuriyet gazetesinin, bu haberi hiç bir tefsire lâyık görmeksizin neşretmiş bulun­masını biraz garip bulduğumuzu ifa­de etmek isteriz. Zira, ne intişar ettiği şekilde bu haber, ne de ihtiva etmekte bulunduğu ehemmiyetli . hususlar, Tombuktu'ya ait bulunmamaktadır ki, böyle, bir üçüncü şahıs alâkası ile sip­sivri ortada bırakılmış olma nasibine lâyık görülsün.. Bilâkis bu haberi tah­lil ederek bir hükme bağlamak lâzım­dır.

İşte, bu içtihattan yürüyerek, Cumhu­riyetin yapmadığını, onun namına biz yapmaya çalışacağız.

Bilindiği gibi, Amerika'nın malûm memleketlere yaptığı askerî, iktisadî yahut diğer şekildeki yardıların mü­zakeresi kongrede cereyan etmekte ve burada, Amerika Hükümetini temsil eden alâkadar daire başkanlarıyla kongre âzası arasında ileri geri müza ve münakaşalar cereyan etmektedir. Cumhuriyet'te intişar eden parça taun­ların bize dair olanıdır, Eldeki kısal­tılmış metinden anlaşıldığına göre, Kongre namına tenkitleri yapan yahut sualleri soran Arkansas'lı senatör M. Fulbright, Amerikan hükümet servis­leri adına konuşanlar da M. Rountsee ile M. Burns'dir. Ve mesele, Türkiyeye yapılan askerî yardımın Türk iktisa­diyatı üzerinde bir tazyik yapıp yamadığı neticesinde, bundan, Türk da­hilî siyasetinin dolayısiyle bizdeki de­mokratik inkişafın zarar görüp gör­mediğidir.

Fulbright, askeri yardımın Türkiyeye ve Türk iktisadiyatı ile maliyesine ağır külfetler tahmil ettiği ve bu su­retle Türk dahilî politikasında bu se­bepten bazı gerginlikler hasıl olarak hükümet ile muhalefet arasındaki münasebetin bozulma ve şiddet arazı gösterdiği fikrindedir.

Buna benzer bir mütalâayı, vaktiyle gine bizim meselemize dair kaleme al­dığı malûm raporda Amerikan Hari­ciyesinin sabık müsteşar muavinlerin­den Mr. Arrnour da ileri sürmüştü. Ve bunu Fulbright gibi anlayış gös­tererek yapacağına, bilâkis, Türkiyenin, kendine yapılmakta olan askerî yardımı taşıyacak bir durumda bu­lunmamasına binaen, bu yardımın ya azaltılmasını veyahut, hiç değilse ol­duğu hadler dahilinde tutulmasını tavsiye etmişti.

Fulbright, daha iyi niyetli olarak ha­reket ediyor. Ve hiç olmazsa, Türkiyenin iktisadî durumu ile meşgul olu­nacak ve kâfi iktisadî yardım yapıla­cak olursa, Türk iç politikasındaki gerginliklerin kalkacağını ileri sürü­yor. Bundan anlaşılıyor ki, askerî yar­dımın devamına hattâ arttırılmasına taraftardır; yalnız, bu yardımla müterafik olarak, ayrıca kâfi bir iktisa­dî yardım üzerinde durulmasını lü­zumlu buluyor. Ve Kasım Gülekten yahut bazı gazeteler hakkındaki ta­kibattan bahsederken, bunu, iddia ve taleplerini tevsik etmek için yapmış bulunuyor. NewYorktan buna dair olan haberi veren Fred J. Zusy'nin ifadesinden, bizim anladığımız bu­dur.

Eğer Cumhuriyet de taunu böyle an­lamış olsaydı, bu yazının ya muhale­fet namına işe yaramadığını tesbit ederek hiç neşretmez veyahut, mem­leket hakkında güzel ve ehemmiyetli bir neşriyattır kanaatine vararak neş­rederdi. Fakat bu takdirde de bambaş­ka başlıklar altında, olarak neşreder­di. Her ne haî ise!

Fulbright'in tenkid ve suallerine, ser­visler namına dediğimiz gibi, Mr. Ro­untsee ve Mr. Burns cevaplar vermiş­tir. Bu cevapların umumî mânası, şu­dur:

fiyatına satın alan vatandaşlarımızın vasati kazançları yüzde 200, 300 art­mış ve sabit ücretli bulunanlar için dahi, iki senede yapılan zamlar ek­mekteki yüzde 25 farkın bir kaç kere üstünde olmuştur. Binaenaleyh Gülekin bu gibi kolpoları bir kongreyi şu yahut bu şekilde güldürüp eğlendirebilir amma, düşünen ve niçin topalandığı bilen bir kongreyi asla oya­layamaz!

Günaltay'a gelince, bize «faksyon» tabirinin kendine göre ilmiyatmı yap­mıştır. Halbuki, faksyonlar, Fransız inkılâbından beri tasnifleri tamam­lanmış ve nesilleri münkariz olmuş siyasî taazzuvlardır! Bunlar parti tas­niflerine de girmez. Günaltay'm bun­lara dair verdiği tarif ise, hattâ an­siklopedik bir isabet arzetmekten uzaktır. Zira, eski Başbakana göre, bunlar bugün dahi şurada ve burada emsaline rastlanabilecek (nitekim De­mokrat Partiyi kasdedercesine iymaen bir çok mülâhazalar serdetmektedir) evet halen dahi emsaline rastlanabi­lecek normal siyasî taazzuv ve teşek­küllerdir. Halbuki, tarihte faksyonlara ancak Roma ve Bizans imparator­luklarında rastlanmakta ve Fransız ihtilâli esnasında bazı mutaassıp grup lara bu ismin verilmiş olması termi­nolojik bir icap ve zarurete dayan­maktadır.

Binaenaleyh, faksyonlar ile modern partileri birbirine karıştırarak bun­dan, bir nevi «ilmi muhzirî» imal ey­lemek demek ki, Günaltay hocamızın derin ilmiyat istidadına vabeste bulu­nacak imiş.

Bunları da, kongrede söz alan hatip­lerin ne demiş bulunacaklarını zübde halinde kaydetmiş olmak için yazıyo­ruz. Yoksa, Gülek ile Günaltay'm o gün o kongrede başa güreşmeye kal­kışmaları, işin muhtevasına bakılacak olursa ancak handelerle karşılanacak bir seviyededir.

Fakat, bunları dahi arkalarda bıraka­cak bir hatip daha bulunmuş ve bu sat fiilî ve «fahrî» tabirleri arasın­da kendine göre kelime oyunları ter­tip etmek yolundan, İngiliz hümurunun tam zıddı bulunan bir kalabalık yahut kalınlık ile seçimlerden    sonra

Hayır, Türkiye iktisadiyatı, bir tazyik altında değil, bilâkis, inkişafhalindedir. Türkler için, iktisadi kalkın­mada fazla açıldılar diyenlere, Türkler bunun asla böyle olmadığı muka­belesinde bulunuyorlar. Ve hakikatten bizim de gördüğümüz, Türkiyenin ziraatte, madenlerde ve  demir istihsalâtmda, sırası ile yüzde 35, yüzde 40ve yüzde 400 bir artış neticesine vasıl olduğudur.

Hayır, Türk dahilî politikası, bizim askerî yardımımızın yükü altında ka­
larak ne muvazenesini kaybetmiş nede demokratik inkişaf istikametinden
ayrılmıştır. Ve Türkiyede iki parti sistemi gayet müessir olarak işlemek­
tedir.

Türkiyeye askerî yardımda muvazi olarak kâfi bir iktisadî yardımın da
yapılması lüzumunu biz de kabul et­miş bulunuyoruz. Bu iki yardım, mu­
vazene  halinde   tutulacaktır.   Ayrıca,  bizzat Türk hükümeti, askerî teahhüt
leriyle  kendi" iktisadî  bünyesini mu­vazene halinde tutmaya, sureti mah
susada İtina eylemektedir.

İşte bizim, Cumhuriyette intişar eden hakikaten enteresan haberdan anla­dığımız, budur. Bir yandan, Senato, ile Kongre namına Fulbright bir yan­dan da servisleri temsilen diğer iki salahiyetli zat, Türkiyeye yapılacak yardım meselesini, kendilerine göre, hem etrafiyle hem de bariz bir iyi ni­yetle mütalâa ederek birbirleriyle mu­tabık kalmışlar ve buna dair olan ra­poru muameleye koymuşlardır.

Raporda, «rapora alınmamıştır,» şek­linde, bazı beyanlara dair, şerhler var­dır. Demek ki, Amerikada dahi, rapor veya zabıt gibi vesikalara alınmaması gereken hususlar varmış!

Elbette olacak, zira devlet muamele­leri, panayır kantoları değildir!

Ve biz eminiz ki, neşredilmemiş olan kısımlar, belki başka memleketlerin dolayısiyle aleyhinde, fakat Türkiye­nin ve Türk hükümet idaresinin, lehindedir. Mânadaki siyak ve sibak'tan anlaşılan budur!

Kararlı bir gidiş

Yazan: Havadis

30/7/1957 tarihli (Havadis) den:

Başvekil Adnan Menderes, D.P. Ça­nakkale il kongresinde söylediği nut­ku, Türkiyenin kalkınması mevzuuna hasretmiş bulunuyor. Bu nutkun iki cümlesi var ki, Demokrat Parti iktida­rının kalkınmadaki, hedefini ve ha­kikî maksadını veciz bir şekilde ifade etmektedir. Başvekil şöyle demiştir: «Biz, asırların ihmalini çok kısa bir zamanda âdeta bir hamlede telâfi et­mek mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde bu güzel vatanın hakikî sahipleri ola­rak, alnımız yükseklerde yaşamamıza imkân yoktur.»

Demokrat Parti iktidarının giriştiği büyük kalkınma hamlesi, mahiyeti itibariyle hiç bir yerde tenkide uğra­yan bir hamle değildir. Gerek dışa­rıda, gerek içeride Türkiyenin vaziye­tini tetkik eden, hüsnüniyet sahibi ve objektif görüşlü insanlar, girişilen bü­tün işleri sonuna kadar tasvip etmek­te ve hepsini, memleketi refaha ve saadete götüren teşebbüsler olarak vasıflandırmaktadırlar. Bunlar ara­sında, itiraz sadalarını yükseltenler ise, kalkınmanın temposunu ele al­makta, yapılan işlerin Türkiyenin ha­kikî gücü ile mütenasip olmadığını ileri sürmektedirler. Onlara kalırsa bu tempo çok hafifletilmelidir. Vatan­daş bazı ithal mallarının yokluğu ile karşılaştırılmadan, memleketin döviz imkânları büyük nispetlerle yatırım­lara tahsis edilmeden, yapılması müm kün döviz tasarruflarına göre hazır­lanacak plân dairesinde bir kalkınma temposu tesbit edilmelidir.

Bu düşünce, Türkiyeyi, artık atom devrine girmiş olan medeniyet âlemi içinde, iptidaî ve geri bir hayata ebe­diyen mahkûm etmek mânasını taşı­yor. Türkiyede kudretli ve millî ih­tiyaçları karşılayabilecek bir sanayi kurulması, bir zaman için ithal mal­ları alışverişini tahdit etmeyi kaçınıl­maz bir mecburiyet haline getiriyor.Medenî milletlerle aramızdaki korkunç mesafe, son devirlerin yarattığı im­kânlarlabüsbütün açılmaktadır. Türkiyenîn terakki ve refah seviyesinde dünya milletlerine ulaşması İçin ar­tık bekliyecek ve kaybedecek zamanı yoktur. Nesi var, nesi'yoksa, hepsini bu uğurda seferber edecektir. İcap ediyorsa en ağır mahrumiyetlere ve fedakârlıklara, yakın ve parlak bir istikbalin saadetlerini düşünerek kat­lanacaktır.

Türkiyede süratli bir kalkınma ham­lesinin mesuliyetini omuzlarına almış olanlara hâkim olan kanaat, ancak bu süratli kalkınma ile iktisadî sahadaki kurtuluş mücadelesinin muvaffakiyete ulaşacağıdır. Bereket versin bu ka­naat milletimizin büyük ekseriyetine şâmil bir milli mücadele ruhu haline gelmiş bulunuyor. Çanakkalede Baş­vekilin nutkunu dinliyen vatandaşlar, kahve istemiyoruz, fabrika istiyoruz diye bağırmışlardır. Bu şuurlu teza­hürün ışığı altında, Başvekilin söyle­diklerini, yazımızın son cümlesi ola­rak, bir kere daha tekrar edebiliriz: Biz, asırların ihmalini çok kısa bir za­manda âdeta bir. hamlede telâfi etmek mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde bu güzel vatanın hakikî sahipleri olarak alnımız yükseklerde yaşamamıza im­kân yoktur.

İmarı halka sevdirmek

Yazan: Palih Rıfkı Atay

30/1/1957 tarihli (Dünya)  dan:

Cumhuriyetin ilk yıllarmdanberi, şim­diki İstanbul çapında olmasa bile, Kafkas sınırlarından Edirneye kadar birçok Türk şehir ve kasabalarında az çok imar hareketleri olmuştur. Bu devlete bir başkent hiç yoktan yapıl­mıştır. Türkiye şehir ve kasabaları baştan başa âdeta yeniden yapılın­caya kadar da bu hareketler devam edecektir.

Gönülden bir imar meraklısı olarak bu yazımızda pek esaslı bir nokta üzerine dikkati çekmek istiyoruz. Acaba imar hamleleri çok defa halk tarafından niçin benimsenmemiştir, hattâ yadırganmıştır? Bunun iki sebebi vardır: Biri kamulaştırma işlerindeki haksızlık ve düzensizliklerdir. İkincisi ve asıl ehemmiyetlisi doğrudan doğruya halk için hemen hiç bir şey yapılma­masıdır. Bir şehre gidersiniz: Devlet kendine daireler yapmıştır. Vali ve komutan konakları yapmıştır. Park­lar, meydanlar ve geniş caddeler yap­mıştır. Hastahane ve okul binaları da yapmıştır. Fakat halk kendi kötü ya­şayış şartları içinde saplanıp kalmış­tır. Türkiye şehirleri imar edilecek demek, Türkler bugünkü ahşap, ker­piç veya teneke ev, kulübe ve izbeler­den kurtularak yeni mesken blokla­rına yerleşeceklerdir de demektir. Her memlekette orta halli ve fakir halk için yeni meskenler meselesi, imar plânlarının ve programlarının başın­da yer tutar. İmar yüzünden hiç kim­se meskensiz kalmadıktan başka, an­cak rüyasında gördüğü yeni, güzel ve sıhhî yuvalara kavuşur. İstanbulda böyle ancak bir iki küçük mahalle var. Bu mahalleler de bir hayli ser­mayesi olanlar için! Peşin topluca bir para vereceksiniz,geri kalanı taksitle ödiyeceksiniz. Sermayesi olmıyan, Av­rupa ve Amerikada olduğu gibi, mes­ken edinemez.

Kamulaştırma işlerindeki düzensizli­ğin biraz Önü alınmıştır. Fakat mese­lâ Aksarayda bir küçük eviniz oldu­ğunu farzediniz. Belediye size bu evin tam karşılığını da vermiştir. Parayı ne yapacaksınız? Şu küçücük İsrailin Hayfasmda bile buna çare bulunmuş­tur. Belediye şehrin içinde,. kenarla­rında ve etrafında bol bol toprak sa­tın almıştır. Bu toprağı arsalara böl­müştür. Fabrikanız mı yıkıldı, endüs­tri bölgesinde size pek ucuz fiyatla yer gösterir. Eviniz mi yıkıldı, oturma böl­gesinde hemen size bir ev yeri verir. Kamulaştırma karşılığı aldığınız para ile yeni meskeninizi kurarsınız.

Bundan başka da içtimaî yardım mü­esseseleri durmadan parasızlara ev yapar, durur.

İstanbulun halka ve meskensizlere ay­rılabilecek serbest toprakları vurgun­cular ve bankalar tarafından satın alınmıştır. Hektarlarca toprak spekü­lâsyon sermayesi olarak bunların elin­dedir. İstanbulda ilk iş olarak banka­ların  ve  sayılı  sermaye  sahiplerinin

llerinde bulunan bu topraklar imar sermayesi olarak alınmalıdır. Kendi­sine kamulaştırma parası verilen va­tandaş, iş veya mesken sahipleri, bu para ile kullanabilecekleri bir arsaya sahip olabilmelidirler. Bütün otur­ma topraklarının banka ve ispekülâsyoncular elinde boş durmasının ve enflâsyon âmillerinden biri olmasının mânası nedir? Yalnız bu yapılsa halk şikâyetlerinden büyük bir kısmı he­men durur.

İmar bölgeleri içinde toprak alıp bek­letmek bir hak değildir. Meşru bir kazanç yolu da değildir. Her medenî memlekette gittikçe artan vergi nisbetleri veya mecburî inşa disiplinleri ile arsa ispekülâsyon salgınının Önü­ne geçilmiştir. Şimdi alabildiğine ufuklar dolusu bu toprakların halk men faati ve hizmeti emrinde olduğunu dü­şününüz. İstanbulda ve Türkiye şehir­lerinde arsa fiyatlarının artması ihti­mali var mıdır?

Bundan başka Emlâk Bankası veya Belediye tarafından yapılan ve yapı­lacak mesken semtlerinde imar plânı­nın tatbiki yüzünden meskensiz kal­mış olanlar rüçhan hakkı sahibi ol­malıdırlar. Baruthane sitesi mesken­lerine şimdiden ve en başta bunlar arasından müşteri yazılmalıdır.

Biz imar etrafındaki şikâyetlerin ça­relerini bulmak zorundayız. Çünkü daha yıllarca, uzun yıllarca imar ha­reketlerine devam etmek zorundayız. Bu sevdirmenin ilk çaresi, halkın imardan zarar değil, fayda görmesi­dir. Geçenlerde bir hemşehrimizin iş yerini kamulaştırırlar. Eline karşılığı­nı verirle. Mahkemeye gider, bu karşı­lık yekûnu biraz daha artar. Fakat ye­ni bir iş yeri yapmak için o semtte hangi arsaya başvursa elindeki para­nın bir iki mislini vermesi lâzım ge­lir. Belediye, pek tabiî olarak, arsa narkı koyamaz. Fakat bugün ispekülâsy oncular m ellerinde bulunan arsa­ları ve daha serbest toprakları elinde bulunduracak olursa, arsa fiyatlarına da hâkim olur.

Bankalar, başkalarının paraları ile, milyonerdirler, milyarderdirler. îspekülâsyoncular zengindirler. Bunların sıkışıp ellerindeki malı satılığa çıka

racakları umulamaz. Bilâkis her gün serbes topraklara alabildiğine fiyatlar vererek ve toprakta en iyi para sakla­ma imkânı görerek, fiyatları artırıp durmaktadırlar. En çabuk önüne ge­çilmesi ve en çabuk halk menfaatine çevrilmesi lâzım gelen mesele budur.

Mühim bir vak'a

Yazan: Hüseyin Cahit Yalçın

3/7/1957 tarihli (Ulus) dan:

İstanbul Demokrat Parti İl Başkanı Orhan Köprülünün malûm surette is­tifası bir çok bakımdan pek entere­sandır. Bir kere İstanbul, Demokrat Partinin ve demokrat idealinin en bü­yük merkezidir. Buradaki teşkilâtın sevk ve idaresi Demokrat Parti tara­fından rastgele kimselere bırakıla­maz. Ya prensipsiz îakat becerikli ve kurnaz bir politikacıya tevdi edilecek­tir, yahut, ideal, tahsil ve mensubiyet bakımından güvenilebilecek bir şahsi­yetten beklenecektir. Orhan Köprülü işte bu ikinci zümreden olduğunu is­pat ettiğinden dolayı istifası, partici­lik bakımından değil, insanlık ve va­tandaşlık bakımından ehemmiyet ve hususiyet kazanmıştır.

Bundan başka, Orhan Köprülü eski Dışişleri Bakanı ve Demokrat Partinin meşhur kurucularından birinin oğlu olduğu için, babasının partisinden ay­rılması çok dikkate değer bir hâdise mahiyetini altyor.

Yüzde yüz bir demokrat olan yarın Başbakanlığa ve hattâ Cumhurbaş­kanlığına bile namzet görünen bir babanın değerli evlâdı nasıl olur da babasına karşı bir durum alabilir? De­mek arada derin bir görüş ve iman uçurumu olmuştur ki fikir ve kana­at sahasında oğlunu babadan ayırma­ğa zorlamıştır.

Orhan Köprülü bu bakımdan mevcut olan şartları çiğnemek zorunda kaldı­ğı kadar kendisini vaktiyle o kadar celbetmış ve bir ideal ve imana gö­türmüş olan partisinin ciddiyet ve kanaat, bakımından iflâsını da artık ellerinde bulunan bu topraklar imar sermayesi olarak alınmalıdır. Kendi­sine kamulaştırma parası verilen va­tandaş, iş veya mesken sahipleri, bu para ile kullanabilecekleri bir arsaya sahip olabilmelidirler. Bütün otur­ma topraklarının banka ve ispekülâsyoncular elinde boş durmasının ve enflâsyon âmillerinden biri olmasının mânası nedir? Yalnız bu yapılsa halk şikâyetlerinden büyük bir kısmı he­men durur.

İmar bölgeleri içinde toprak alıp bek­letmek bir hak değildir. Meşru bir kazanç yolu da değildir. Her medenî memlekette gittikçe artan vergi nisbetleri veya mecburî inşa disiplinleri ile arsa ispekülâsyon salgınının Önü­ne geçilmiştir. Şimdi alabildiğine ufuklar dolusu bu toprakların halk men faati ve hizmeti emrinde olduğunu dü­şününüz. İstanbulda ve Türkiye şehir­lerinde arsa fiyatlarının artması ihti­mali var mıdır?

Bundan başka Emlâk Bankası veya Belediye tarafından yapılan ve yapı­lacak mesken semtlerinde imar plânı­nın tatbiki yüzünden meskensiz kal­mış olanlar rüçhan hakkı sahibi ol­malıdırlar. Baruthane sitesi mesken­lerine şimdiden ve en başta bunlar arasından müşteri yazılmalıdır.

Biz imar etrafındaki şikâyetlerin ça­relerini bulmak zorundayız. Çünkü daha yıllarca, uzun yıllarca imar ha­reketlerine devam etmek zorundayız. Bu sevdirmenin ilk çaresi, halkın imardan zarar değil, fayda görmesi­dir. Geçenlerde bir hemşehrimizin iş yerini kamulaştırırlar. Eline karşılığı­nı verirle. Mahkemeye gider, bu karşı­lık yekûnu biraz daha artar. Fakat ye­ni bir iş yeri yapmak için o semtte hangi arsaya başvursa elindeki para­nın bir iki mislini vermesi lâzım ge­lir. Belediye, pek tabiî olarak, arsa narkı koyamaz. Fakat bugün ispekülâsy oncular m ellerinde bulunan arsa­ları ve daha serbest toprakları elinde bulunduracak olursa, arsa fiyatlarına da hâkim olur.

Bankalar, başkalarının paraları ile, milyonerdirler, milyarderdirler. îspekülâsyoncular zengindirler. Bunların sıkışıp ellerindeki malı satılığa çıkaracakları umulamaz. Bilâkis her gün serbes topraklara alabildiğine fiyatlar vererek ve toprakta en iyi para sakla­ma imkânı görerek, fiyatları artırıp durmaktadırlar. En çabuk önüne ge­çilmesi ve en çabuk halk menfaatine çevrilmesi lâzım gelen mesele budur.

Mühim bir vak'a

Yazan: Hüseyin Cahit Yalçın

3/7/1957 tarihli (Ulus) dan:

İstanbul Demokrat Parti İl Başkanı Orhan Köprülünün malûm surette is­tifası bir çok bakımdan pek entere­sandır. Bir kere İstanbul, Demokrat Partinin ve demokrat idealinin en bü­yük merkezidir. Buradaki teşkilâtın sevk ve idaresi Demokrat Parti tara­fından rastgele kimselere bırakıla­maz. Ya prensipsiz îakat becerikli ve kurnaz bir politikacıya tevdi edilecek­tir, yahut, ideal, tahsil ve mensubiyet bakımından güvenilebilecek bir şahsi­yetten beklenecektir. Orhan Köprülü işte bu ikinci zümreden olduğunu is­pat ettiğinden dolayı istifası, partici­lik bakımından değil, insanlık ve va­tandaşlık bakımından ehemmiyet ve hususiyet kazanmıştır.

Bundan başka, Orhan Köprülü eski Dışişleri Bakanı ve Demokrat Partinin meşhur kurucularından birinin oğlu olduğu için, babasının partisinden ay­rılması çok dikkate değer bir hâdise mahiyetini altyor.

Yüzde yüz bir demokrat olan yarın Başbakanlığa ve hattâ Cumhurbaş­kanlığına bile namzet görünen bir babanın değerli evlâdı nasıl olur da babasına karşı bir durum alabilir? De­mek arada derin bir görüş ve iman uçurumu olmuştur ki fikir ve kana­at sahasında oğlunu babadan ayırma­ğa zorlamıştır.

Orhan Köprülü bu bakımdan mevcut olan şartları çiğnemek zorunda kaldı­ğı kadar kendisini vaktiyle o kadar celbetmış ve bir ideal ve imana gö­türmüş olan partisinin ciddiyet ve kanaat, bakımından iflâsını da artık

llerinde bulunan bu topraklar imar sermayesi olarak alınmalıdır. Kendi­sine kamulaştırma parası verilen va­tandaş, iş veya mesken sahipleri, bu para ile kullanabilecekleri bir arsaya sahip olabilmelidirler. Bütün otur­ma topraklarının banka ve ispekülâsyoncular elinde boş durmasının ve enflâsyon âmillerinden biri olmasının mânası nedir? Yalnız bu yapılsa halk şikâyetlerinden büyük bir kısmı he­men durur.

İmar bölgeleri içinde toprak alıp bek­letmek bir hak değildir. Meşru bir kazanç yolu da değildir. Her medenî memlekette gittikçe artan vergi nisbetleri veya mecburî inşa disiplinleri ile arsa ispekülâsyon salgınının Önü­ne geçilmiştir. Şimdi alabildiğine ufuklar dolusu bu toprakların halk men faati ve hizmeti emrinde olduğunu dü­şününüz. İstanbulda ve Türkiye şehir­lerinde arsa fiyatlarının artması ihti­mali var mıdır?

Bundan başka Emlâk Bankası veya Belediye tarafından yapılan ve yapı­lacak mesken semtlerinde imar plânı­nın tatbiki yüzünden meskensiz kal­mış olanlar rüçhan hakkı sahibi ol­malıdırlar. Baruthane sitesi mesken­lerine şimdiden ve en başta bunlar arasından müşteri yazılmalıdır.

Biz imar etrafındaki şikâyetlerin ça­relerini bulmak zorundayız. Çünkü daha yıllarca, uzun yıllarca imar ha­reketlerine devam etmek zorundayız. Bu sevdirmenin ilk çaresi, halkın imardan zarar değil, fayda görmesi­dir. Geçenlerde bir hemşehrimizin iş yerini kamulaştırırlar. Eline karşılığı­nı verirle. Mahkemeye gider, bu karşı­lık yekûnu biraz daha artar. Fakat ye­ni bir iş yeri yapmak için o semtte hangi arsaya başvursa elindeki para­nın bir iki mislini vermesi lâzım ge­lir. Belediye, pek tabiî olarak, arsa narkı koyamaz. Fakat bugün ispekülâsy oncular m ellerinde bulunan arsa­ları ve daha serbest toprakları elinde bulunduracak olursa, arsa fiyatlarına da hâkim olur.

Bankalar, başkalarının paraları ile, milyonerdirler, milyarderdirler. îspekülâsyoncular zengindirler. Bunların sıkışıp ellerindeki malı satılığa çıka

racakları umulamaz. Bilâkis her gün serbes topraklara alabildiğine fiyatlar vererek ve toprakta en iyi para sakla­ma imkânı görerek, fiyatları artırıp durmaktadırlar. En çabuk önüne ge­çilmesi ve en çabuk halk menfaatine çevrilmesi lâzım gelen mesele budur.

Mühim bir vak'a

Yazan: Hüseyin Cahit Yalçın

3/7/1957 tarihli (Ulus) dan:

İstanbul Demokrat Parti İl Başkanı Orhan Köprülünün malûm surette is­tifası bir çok bakımdan pek entere­sandır. Bir kere İstanbul, Demokrat Partinin ve demokrat idealinin en bü­yük merkezidir. Buradaki teşkilâtın sevk ve idaresi Demokrat Parti tara­fından rastgele kimselere bırakıla­maz. Ya prensipsiz îakat becerikli ve kurnaz bir politikacıya tevdi edilecek­tir, yahut, ideal, tahsil ve mensubiyet bakımından güvenilebilecek bir şahsi­yetten beklenecektir. Orhan Köprülü işte bu ikinci zümreden olduğunu is­pat ettiğinden dolayı istifası, partici­lik bakımından değil, insanlık ve va­tandaşlık bakımından ehemmiyet ve hususiyet kazanmıştır.

Bundan başka, Orhan Köprülü eski Dışişleri Bakanı ve Demokrat Partinin meşhur kurucularından birinin oğlu olduğu için, babasının partisinden ay­rılması çok dikkate değer bir hâdise mahiyetini altyor.

Yüzde yüz bir demokrat olan yarın Başbakanlığa ve hattâ Cumhurbaş­kanlığına bile namzet görünen bir babanın değerli evlâdı nasıl olur da babasına karşı bir durum alabilir? De­mek arada derin bir görüş ve iman uçurumu olmuştur ki fikir ve kana­at sahasında oğlunu babadan ayırma­ğa zorlamıştır.

Orhan Köprülü bu bakımdan mevcut olan şartları çiğnemek zorunda kaldı­ğı kadar kendisini vaktiyle o kadar celbetmış ve bir ideal ve imana gö­türmüş olan partisinin ciddiyet ve kanaat, bakımından iflâsını da artık

muhakkak addetmiştir. Demokrat Par tiye mensup olmıyan bir vatandaş ik­tidar partisinin iç işlerini, ruhiyatını bu derece bilemezdi. Orhan Köprülü ise onun hareket hatlarını hepimizden iyi görebilecek bir mevkide bulunuyor­du. Onun için bu jstifa bütün memle­kette ve bilhassa muhalefet partileri üzerinde bir şevk ve heyecan uyandır­mıştır. İnsanlar en samimî iman ve kanaatlerinde bile aldanabilirler. He­le parti meselelerinde, acemiliğimiz dolayısiyle, yanlış hükümlere sürük­lenmemiz pek kabildir. İstifa, muha­lefet zümreleri üzerinde bir teşvik kamçısı tesirini yapabilir. Demek ki, muhalefet çoktanberi Demokrat Par­tinin prensipleri çiğnediği ve memle­ket için zararlı bir yol tuttuğu kana­atini peyda ve ilân ederek hak ve hürriyet uğrunda mücadeleye atıl­makta çok haklı imiş. Şimdi aynı mu­halefet saflarından biri içine yahut müstakil muhaliflerin araşma bir Or­han Köprülünün girmesi memlekette ciddî bir uyanıklık peyda edeceği şüp­hesizdir. Hele bu hâdise şeflere inan­mış saf ve temiz demokratlar için pek acı bir darbe teşkil edecektir. Demek o kadar hararetle tuttukları ve inan­dıkları parti, samimiyet ve ciddiyet­ten o kadar mahrum bir teşkilât imiş ki içlerinden en büyük başlardan bi­rinin oğlu bile bu hareket hattının fenalığına ve memleket için zararına kanaat getirerek çekilmeyi bir vatan­severlik borcu bilmiş.

Hakikaten hüküm olunabilir ki Orhan Köprülü, bizlerin bilmediğimiz esef edilecek daha bir çok şeyler görmüş ve partinin düzelebilmesinden artık ümidini tamamiyle kaybetmiştir. Bu hale gelen bir parti milletin karşısına çıkarak ondan bir defa dahp. itimat oyu alabilir mi? Bakınız Orhan Köp­rülü ne sebepler gösteriyor:

«Parti programının ve tüzüğünün, nasıl ihmal edildiğini ve memleketin demokrasiden peyderpey nasıl uzak­laştığını bir çok diğer partili arkadaş­lar gibi ben de müşahede etmekle be­raber belki düzelir ümidi, vicdanen çok mustarip olmama rağmen, beni de vazifeye devama sürüklüyordu. Bir partiden çıkmak bir aile ocağından ayrılmak gibi ağır geliyordu. İşlerin fena gittiğini daha 1955 yılı sonbaha­rında toplanan büyük kongreye tekaddüm eden günlerde parti tüzüğü­nün baştan aşağı değiştirilmesini tek­lif eden tüzük taslağını genel idare kuruluna gönderdiğimi hatırlatmaya bilmem lüzum var mı? Böylece parti­nin bir takım mahdut kimselerin elinde kalmaması gayesini istihdaf et­tiğimi mütaaddit vesilelerle parti ileri gelenlerine izah etmiştim.»

Orhan Köprülü bu istifasiyle vatana hakikî bir hizmet İfa etmiştir. Bir kere, karakter ve iman sahibi bir va­tandaş görmek insana ferahlık ve ümit verir. Sonra, Demokrat Partiden efendice, demokratça ve insanca kur­tulmanın ve memlekette hüküm sü­ren bedbahtlığın ve ıstırablann de­vamına sed çekmenin yolunu vatan­daşa göstermiştir. Bu yol bir istifa­name ile Demokrat Partiden ilgi kes­mekten ziyade vazife ve vatanseverlik icaplarını sessiz sadasız, kavgasız ve patirdısız yerine getirmekten ibaret olacaktır. Çünkü Demokrat Partililer bilmelidirler ki Orhan Köprünün ya­kından gördüğü tahakküm ve istibdat zihniyetinin âletleri kendileri oluyor­lar. Buna vicdanları nasıl tahammül edecektir?

Üçüncü bir ihtimal Yazan:  Ahmet Emin Yalman 30/7/1957 tarihli (Vatan) dan:

Sayın Başvekil Adnan Menderes, Çanakkalede söylediği bir nutukta iki ihtimal üzerinde duruyor: Ya kendi­sinin her yaptığını kapalı gözle alkış­larsınız ve Türkiyenin ilerlemesine ta­raftar olduğunuzu bu suretle belli edersiniz veyahut noksanları ve mah­rumiyetleri ileri sürersiniz ve böylece parlak bir gelecek hesabına bazı mu­vakkat mahrumiyetlere katlanmağa razı olmıyan bir menfî ruhlu oldu­ğunuzu ispat etmiş olursunuz.

Acaba üçüncü bir ihtimal yok mu? Türkiyenin kalkınma hareketi, işi po­litikacılığa ve şahsî ve keyfî bir ida­reye vurmadan, hesapla, kitapla, ih­tisasla yürütülemez miydi? Böylece mahrumiyetler asgari, sürat, randı­man ve muvazene âzami dereceye çı­karılamaz mıydı?

İktisadi kalkınma hareketimiz başladı başlıyalı, biz her vesile ile boyuna tek­rar ettik: Bu kadar mühim bir sefer­berlik hareketi, teknik bir erkânı har­biye heyeti olmadan idare edilemez, her türlü teferruatın böyle bir heyet tarafından hesaplanması, ayarlanma­sı, tanzim edilmesi, sırf iktisadî ve tek nik ölçülerle sıraya konması, âzami randıman ve muvazenenin böylece temin edilmesi lâzımdır. Bu çok normal ve tabiî ikaza aldıran olmadı. Öyle sanıldı ki işin bir tek başkumandanı olursa, danışma ve tet­kik yüzünden vakit kaybedilmezse, başkumandan bizzat emirler verirse ve bunları tatbikine kendisi nezaret ederse; her şey alır, yürür, memleket göz açıp kapıyacak zamanda bir üm­ran ve refah cennetine döner.

İktisadî kalkınmayı Başvekil sıfatiyle iüare eden Adnan Menderes, hiç şüp­he yok ki çok yorgunluktan, zorluklar­dan yılmamış, işe bir hayli emek ver­miş, türlü türlü neticeler de almış­tır.

Fakat her türlü teferruatına kadar çok ince hesaplara, çok ihtisaslı bir sevk ve idareye ihtiyaç gösteren muazzam, bir işin, erkânı harbiyesiz' yürütülmesi ve bir tek şahsî iradenin tesiri altında kalması; memlekete çok pahalıya malolnıuş, ve nazarî olarak umulduğu gi­bi, sürat ve yüksek randıman temin edememişti?.

Takım takım fabrikalar, limanlar, ba­rajlar, âzami, sürat meydana gelmiş, millî cihazlarımız zenginleşmiştir. Fa­kat hesapsızlık neticesinde işin içine enflâsyon karışmış, kurulan cihazlar işler ve randıman verir bir hale gele­memiş, umumî iktisadî hayatın takım takım kısımları felce uğramış, geniş yatırımların neticesinde ve büyük fe­dakârlıklarla meydana getirilen mü­esseseler türlü türlü sebeplerle me­selâ susuzluk, ham rnaddesizlik, kü­çük, bir yedek parçanın noksanı) ha­reketsiz kalmış, maliyet unsurları ve hesapları altüst olmuştur.

Bu hesapsızlık ve felç manzarası, dış kredimizi dondurmuş, dış ve yerli ser­mayenin teşebbüslerine fasıla vermiş­tir. Teknik icapların ihmale uğrama­sına mukabil, politika baskısı işin içinde büyük rol oynamış, bölge gay­reti ağır basmış, çok mahdut olan imkânlarımız bu yüzden yer yer mu­attal bir hale düşmüştür.

Halbuki bir erkânı harbiyeye dayana­rak hareket edilseydi, her şey ayarlı kalır, her şey bir kül halinde ahenk­le işler, elde edilecek neticeler yeni te şebbüsîeri besler, şahsî sevk ve idare­ye değil, ihtisaslı bir erkânı harbiyeye da yanan bir sistem daha fazla sürat, hoşnutluk, ferahlık yaratırdı.

Uzun vadeli işleri kısa vadeli krediler­le yaparak sabırsızca koşmağa çalış­tığımız ve yaşıyan neslin nefes alma, İş, görme ve istikbali hazırlama im­kânlarını felce uğrattığımız sırada talih de yüzümüze gülmemiştir. Üç sene bir düziye kuraklık olmuş, her türlü mahsullerimiz az veya bozuk çık­mıştır. Şimdi de Karabükteki yüksek fırınlarımızdan birinin muattal bir hale geldiğini üzüntü ile duyuyoruz. Halbuki imar hareketlerimiz demire her zamandan ziyade açtır. Karabükte meydana gelen piglerden bir kısmı, zaten dış taahhütlerimize tahsis edil­miştir. Krupp'un meydana getireceği yüksek fırınlar ise iki buçuk yıldan evvel vazifeye geçemez.

Zararın neresinden dönülse kârdır. Memleket açık bir iktisadî iflâs hali­ne gitmeden, esaslı tedbirler alınmalı, meydana gelen ve gelmek üzere olan eserler tetkikten geçirilmeli, dış ta­ahhütlerimiz anlaşmalar suretiyle uzun vadeli bir hale konulmalı, kredi­miz ve itibarımız sağlam bir manzara almalı, hususî teşebbüsün her türlü çarkları yeniden dönmeli, Amerikada ve diğer hür memleketlerde mevcut takım takım imkânlardan âzami de­recede faydalanmamızın yolu açılma­lıdır..

İş işten geçmeden uyanmak lâzımdır, derhal esaslı tedbir düşünmek zarure­ti vardır. Politikanın afyoniyle sar­hoş olarak, iktisadî tehlikelere göz yummakta devam edersek, sonra çok pişman oluruz, hür dünya ile temas

lan bir kat daha kaybettikten ve teh­like sahasına sürüklendikten sonra dövünmek hiç para etmez.

C. H. P. Tebliğine şerh

Yazan: Zafer

31/7/1957 tarihli (Zafer) den:

Tanzimat Devrine mensup bir kıymet­li devlet adamı der ki:

 Dünya, te­rakkiden terakkiye koşarken, diz bu­rada, inna tereyenne iylâlî ile zar­fı müstakar iyrâbl önünde diz çürüt­mekle vakit geçirmişizdir.

Daha iyi bilenler lütfen tashih buyur­sunlar, fakat bu çok manidar ve tarihî sözün Âli Paşa tarafından söy­lendiğini zannediyoruz. Aslolan da zâten bu sözün taşıdığı cidden acı mâna olduğundan, bir literatür  ha­tası yapmış olmaktan gocunmıyarak, onu yazımızın basma almış bulunu­yoruz.

Ve soruyoruz o zamanki medrese ilmi­nin «inna tereyenne» ve «zarfı müs­takar» iyrâb veya iylâlleri ile, bugün­kü medrese ilminin hürriyet yahut anayasa mücerredatı arasında ne fark vardır? Ha medrese arapçasmm nahiy ve sarf kaideleri önünde dirsek çürütmüşüz, ha, her şeyi yüz üstü bı­rakarak hukuku esasiye münakaşala­rına boğulmuşuz; her ikisi de yapılır­ken, dünya dönmekte ve medeniyet yeni mesafeler almaktadır. Yirminci asrın ortasına gelmişiz, madde ve fik­riyatı ile mevcut, perişan bir ortaça­ğın tasfiyesi ile meşgulüz. Muvaffak da oluyoruz.

Amma hayır! Hep o skolâstik görüşün tesiri ile gene aynı medrese kafası bu memleketin terakki hamleleri önüne mutlaka dikilecek ve hızla inkişaf et­mekte olan kalkınma dâvasını, bir lâf ve nazariye safsatasının içinde dumu­ra uğratmaya çalışacaktır.

Bu tatsız tezahürlerden biri olarak, C.H.P. nin son tebliği ile karşılaştık. Hep o nevale, hep o aş, hep o tad! Ne imiş? Seçim kanununu 1950 deki gibi yapmalı imiş! Zaten öyle!

Hayır! Çünkü bıiz, hileyi önleyecek maddeler koymuşuz. Bunlar da işin kırtasiyesine ait. Silik olmaz; elle tek­sire gidilmez v.s. gibi şeyler!

Bu, ciddî, değil! Eğer seçim karteli is­tiyorlar, karma listeler tertip etmek istiyorlarsa, açık konuşsunlar, bunları istediklerini söylesinler; biz de kendi­lerine, evvelâ iktidara gelmelerini tav­siye edelim ve iş bitsin.

Ama bunu yapmıyorlar;. asıl istedik, terini, yâni vatandaşı bir nevi rey kar­manyolasına getirmek gayesini saklı­yorlar ve ortaya, yuvarlacık iddialar atarak, seçim müessesesinin güya ze­delendiği telkinini yaymakta İsrar edi­yorlar.

Cevabımız her zamanki gibi, kısa, sa­rih ve dürüsttür: Seçim müessesesi zedelenmemiş, bilâkis zedelenmemesi için ve kutudan hileli ittifak listeleri çıkmaması için tertibat alınmıştır, o kadar!

Hâkim teminatı teraneleri üzerinde duracak değiliz. Yalnız sormak isteriz; Adalet Bakanının bir hâkim hakkın­da malûmu ilâm etmesi suç sayılıyor da aynı hâkimin kendi şahsî siyasî temayüllerine göre, hüküm vermekten çekinmemesi neden hem suç sayılmı­yor, hem de bir fazilet telâkki edili­yor? Kaç kere vardık ki, bilinen gaze­teler İki ağız birliği yazarak, muhale­fet lehine tarafgirlik yaparak hâkim­lere, tevcihat sütunlarında rütbe, ni­şan ve payeler ilân olunmaktadır ve bu, hâli hazır muhalefetlerinin, maa­lesef işledikleri hem de Adalet ciha­zına karşı işledikleri bir günahtır. Kaç kere yazdık ve bunun bir nevi tedhiş ve terör olduğunu tasrih ettik! Kim okur kim dinler! İşte tutmuşlar, malûm zâti, bir de tebliğlerinde evliyalaştırıyorlar. Fakat, artık fersudeleşmiş bulunan bu bahsi bırakalım da, meşhur C.H.P. Meclisinin, «REJİM» dâvasına dair olan talebname edebi­yatına gelelim.

Rejim dâvası! Her şey düzelirmiş eğer rejim değişirse imiş! Eyi ama, biz bu rejimi, bir kere böyle bulduk. Kendi­leri acaba, bunu dahi tatbik etmiyecek kadar   keyülik'e sahip   ve mâlik bulundukları sıralarda acaba neden değiştirmemişler?!

Hem sonra, bu iş, öyle lafzı murad muhalefet partilerinin hayli mücerre­di ile halledilmez ki! Bu, bir, anayasa davasıdır. Ve bunun böyle olduğunu muhterem İsmet niönü de, Amasya se çimlerinden sonra yaptığı bir beyanda pek âlâ tasrih etmişti.Şu halde, bu meseleyi de ikide birde ve faydasız yere Öne sürmekte ne bir mâna ne de siyasi marifet olsa gerek­tir! Rejim üzerinde oynamak için, Anayasaya göre 2/3 bir ekseriyet lâzım­dır.. Hazır seçimlere yaklaşmış bulunduğumuza göre, gayret edip 2/3 nisa­bını bakalım bir elde etmeyi denesin­ler, ondan sonra da bu gibi icraata, lâfını etmek zahmetine katlanmadan girişiversinler.Beyanlar kaleme alıp bunlarda meş­rutî kahramanlık menkibelerini ez­berden karalamak kolaydır. Fakat bir o kadar da güldürücüdür. Onun için,lütfen realist olsunlar, evvelâ mille­tin kendilerine vekâletini verip vermiyeceğini tesbit etsinler; ve ondan sonra da, bâlâdan atıp tutacaklarına, sadece, mücerredatı mümkünat saha­sına nakletsinler. Kâfi!

1 Temmuz 1957

     Parma (İtalya)  ;

Kıymetli opera sanatkâi'imız Ferhan Onat, İtalyanın en mühim opera mer­kezi olan Parmada açık hava tiyatro­sunda Sorssini'nin «Sevil Berberi» ope­rasında baş kadın rolü olan Rosina yi oynamış ve büyük bir basarı kazan­mıştır.

Bu temsilde Türk sopranosu Ferlıan Onat, Parma halkı tarafından çılgınca alkışlanmıştır.

     Paris :

Fransız hükümetinin davetlisi olarak burada bulunmakta olan Ziraat Ve­kili Esat Budakoğlu şerefine bu ak­şam dış ticaret millî merkezi tarafın­dan bir kabul resmi tertiplenmiştir. Bu kabul resminde iktisadî işler müs­teşarı Emile Huğu es. ile Ziraat Vekâ­leti müsteşarı De Folice de bulun­muşlardır. Esat Budakoğluna Orman Umum Müdürü Fuat Adalı ile Ziraî Donatım Kurulu Umum Müdürü Ad­nan Çiftçi refakat etmekteydi.

2 Temmuz 1957

 Brüxelles :

Türkiyenin yeni Belçika büyük elçisi Rıfkı Zorlu bu sabah saraya giderek Kral Baudouin tarafından kabul edil­miş ve itimadnamesini takdim etmiş­tir. Törende Dışişleri Vekili Victor Larock da hazır bulunmuştur.

3 Temmuz 1957

 Bonn (Özel)   :

Yeni Bonn büyük elçimiz Settar îksel, itimatnamesini Federal Almanya Reisicumhuruna mutad merasimle tak dim etmiştir.

5 Temmuz 1957

     Moskova :

Galatasaray takımı Tiflis Dinamosu ile,  dün bir karşılaşma yapmıştır.

Maç 32 Galatasaraym zaferi ile ne­ticelenmiştir.

     Linz  :

Şehrimizde bulunan Türk Eskişehir Demirspor takımı, burada Emniyet ta­kımı ile yaptığı maçı 43 kaybetmiş­tir.

Demirsporlular ilk devreyi 30 galip bitirmişler ve gollerin birini Yaşar, diğer ikisini de Selâmi yapmışlardır.

Demirspor takımı Türkiyeye hareket etmek üzeredir.

7  Temmuz 1957

 Leningrat :

Rusyada turneden bulunan Galatasa­ray takımı bugün üçüncü maçını şeh­rimizde Zenith takımı ile yapmıştır. Çok kalabalık bir seyirci tarafından takip edilen maçın ilk devresi iki ta­kımın mütevazin oyunları altında geç­miş ve devre golsüz sona ermiştir.

İkinci devreye Galatasaray takımı sür atli ve güzel başlamış rakibe nazaran daha seyyal bir oyunla kısa bir müd­det sonra hakimiyeti ele almağa mu­vaffak olmuş ve bunun neticesi olarak 8nci dakikada kazanılan bir faul atı­
şında Coşkunun şutunu güzel bir kafa vuruşu ile tamamlayan Kadri takı­mının birinci golünü yapmıştır. Bu golden sonra Galatasaray takımı daha da açılmış ve hakimiyetini devrenin sonuna kadar devam ettirerek 25 nci dakikada Metinin çektiği şutla top ka­leciden geri geldiği anda İsfendiyar topa yetişerek güzel bir orta yapmış ve bu ortaya Metin güzel bir kafa vuruşu ile Gala tasar ayın, ikinci go­lünü yapmağa muvaffak olmuştur. Bundan sonra tam bir hakimiyetle oyunu devam ettiren Sarı Kırmızılılar, ellerine geçen birkaç fırsatı kullana mamışlardır. Nihayet maç ta 20 Ga­latasaray takımının galibiyetiyle sona ermiştir.

Galatasaray takımı bugünkü oyunu ile Rusyada güzel bir intiba bırakmağa muvaffak olmuştur.

 Bükreş :

Romanyada bulunan Ankara Karma­sı bugün ikinci maçını Ploesti şehrin­de Enerjia takımı takımı ile yapmış­tır.

tertiple

Maça  Ankara  Karması  şu çıkmıştır:

Orhan, Tayyar, Orhan, Mustafa, İl­han, Necdet, Haîis, Nevzat, Ertan, Ok­tay, Timuçin.

Oyun fazla sıcağın tesiri ile orta bir süratte ve daha çok mütevazin bir şe­kilde geçmiştir. Ankara takımı, bazı fırsatlar elde etmişse de, bunlardan istifade edememiştir ve böylece iki ta­kım sahadan yenişemiyerek 00 be­raberlikle ayrılmışlardır.

12 Temmuz 1957

 Kahire :

Mısır sınai mahsulleri ve ziraî mahsul­leri sergisinin açılış töreninde hazır bulunacak olan Türkiye Ticaret Ve­kili Abdullah Aker'in başkanlığındaki Türk heyeti uçakla Kahireye muvasa­lat etmiş bulunmaktadır.

Türk heyeti hava alanında Mısır Ti­caret Vekili Mohammed Ebu Nuseyr,

Hariciye Vekâleti ileri gelenleri, Tür­kiye Büyük Elçisi erkânı tarafından karşılanmıştır.

13 Temmuz 1957

     Kahire ;

Mısır Ticaret Vekili Mohammed Ebu Nuseyr Anadolu Ajansı muhabirine aşağıdaki beyanatı vermiştir: Türk Mısır münasebetleri çok eski ve çok sıkı olduğundan bu münasebetleri İs­lah ve takviye etmek kolaydır. Türk­lerle Mısırlıların gaye ve duyguları bir­dir. Biz Mısırlılar Türkiyenin Birinci Cihan Harbinden sonra yeniden do­ğuşunu ve istiklâl yolundaki müca­delesini unutmuş değiliz. Bu mücadele Mısırlılar için, kendi istiklâllerini ka­zanmak bahsinde ilham kaynağı ol­muştur. Bu mücadele ve kurtuluş ru­hu iki memleket arasında en sağlam müşterek esastır. Onun içindir ki, Türk Ticaret Vekilinin ve heyetinin memleketimizi ziyaretini fırsat ittihaz ederek iktisadî ve siyasî hürriyet ga­yeleri bir olan memleketlerimiz ara­sındaki mevcut samimî dostluğu ve iki milletin hayrına olan mübadele ve te­maslarımızı arttırmak imkânlarını be­lirtmek istedim. Türk heyetinin bura­da ikameti sırasında bu hususun tat­bik prensipleri ve esasları takviye edi­lecektir.s>

     Kahire :

Mısır Ticaret Vekili Muhammet Ebu Nuseyr Ehram gazinosunda Ticaret ve İktisat Vekili Abdullah Aker ile refakatindeki heyet üyeleri şerefine bir ziyafet vermiştir.

     Kahire  :

Ticaret ve İktisat Vekili Abdullah Aker ve refakatindeki heyet üyeleri bu sa­bah saat 10 da Riyaseticumhur sara­yına giderek defteri mahsusu imzala­mışlardır. Bunu müteakip Abdullah Aker Mısır Ticaret Vekili Ebu Nuseyri makamında ziyaret ederek kendisiyle bir görüşmede bulunmuştur.

Öğleden sonra Türk ticaret heyeti Pi­ramitleri gezmiştir,

14 Temmuz 1957

 Achen (Almanya)  :

Burada cereyan etmekte olan konkuripiklerin bugün yapılan 14 manialık 590 metre mesafeli Zentis koşu­sunun neticeleri şöyledir:

 Winkler (Alman eski dünya şam­piyonu 62 saniyede.

 Yüzbaşı Gönenli (Türk)  65.9 sa­niyede.

 Hollaender  (Avusturya)  67.1. saniyede.

 Nelson Pessao (Brezilya) 67.5 saniyede.

 68.1

5  Herman  Schride (Alman) saniyede.

6  Binbaşı Lombard (İsviçre) 70 sa­niyede.

16 Temmuz 1957

     Ahen :

Türk ekipinin de iştirak ettiği Ahen konkuripikleri sona ermiştir. En son yapılan kamçı müsabakasında Yüz­başı Gönenli, Özçelik ve Gürcandan müteşekkil Türk ekipi üçüncü olmuş­tur.

Bu müsabakada birinciliği Fransız İtalyan karma ekipi, ikinciliği ise, Almanlar almışlardır.

Alman basını ve televizyonu Türk eki­pinin başarılarından sitayişle bahset­miştir.

     Kahire :

Türkiye Ticaret Vekili Abdullah Aker'in başkanlığındaki heyet ile Mı­sır İktisat ve Malî mehafilini temsil eden şahsiyetler arasındaki ikinci top­lantı, dün akşam, vuku bulmuştur.

Bu toplantı da iki taraf arasındaki iktisadi ve ticarî münasebetlerin geliştirilmesi konusu müzakere edilmiştir.Taraflar arasında yarın da son bir
toplantı yapılacaktır.    

Müteakiben Türkiyenin iktisadi kal­kınma mevzuuna temas eden muhar­rir, Türkiyenin ziraat ve ormancılık sahasında kalkınmak için gayretler sarf ettiğini, çeşitli yer altı servetleri­ne sahip bulunan Türkiyenin Yakın Doğunun en zengin memleketi sayıla­bileceğini, son seneler içinde demir ve kömür istihsa la tında büyük artış­lar ve fabrikalar, elektrik santralleri, kara yolları ve limanlar inşaatında bü yük ilerlemeler kaydedildiğini, Türkiyeye yabancı sermaye akışının teşvik edildiiğni, turizm sahasında Türkiye­nin büyük terakki imkânlarına sahip olduğunu zikretmektedir.

Makalede keza, «büyük bir işçi kitlesi de memleketin sahip bulunduğu kıy­metli sermaye mey anında sayılabilir. Bu işçiler mütevazi, çalışkan, mahir, şayanı itimat ve temizdirler. İş yerle­ri gayet muntazamdır, makineler ba­kımlıdır» denilmektedir.

Makalede bundan sonra, Türkiyenin büyük bir şantiyeye benzediği, Türkiyeyi gezen bir ecnebinin seyahat yo­lu üzerinde büyük miktarda en ağır yol makinelerinin çalıştığını, yeni bi­naların topraktan fışkırdığını gördü­ğü, Türkiyede iktisadî kalkınmanın halkın hayranlık uyandıran feragati ile mümkün olduğu kaydedilmektedir. Makalede Türk  Alman iktisadî iş­birliğine de temas edilerek, Türkiye ile Almanya arasında hiç bir ciddî anlaş­mazlığın mevcut olmadığı, Türkiyede Almanlara karşı büyük bir sempati ve Alman lisanına karşı yakın.bir alâ­ka gösterildiği, Türk tüccarının Al­man firmalarına karşı büyük bir iti­mat beslediği, bir çok Türk mühendis ve teknisyeninin tahsillerini Alman yada yapmış olmalarının iki memleket arasındaki bağların sağlamlığında mü him bir unsur teşkil ettiğini belirt­mektedir.

19 Temmuz 1957

 Kahire :

Mısır sınaî mamulleri ve ziraî mah­sulleri sergisi dolayısiyle Kahireye gelmiş bulunan Türkive Ticaret Ve­kili Abdullah Aker'in başkanlığındaki Türk heyeti Mısır Devlet Reisi Cemal Abdülnasır tarafından Riyaseticumhur sarayında kabul edilmiştir.

Mısır Devlet Reisi ile Türk heyeti arasında iki buçuk saate yakın çok sa­mimî bir konuşma cereyan etmiştir.

26 Temmuz 1957

 Londra :

Londranm mâruf Times gazetesi bir müddet evvel memleketimizi ziyaret etmiş olan İngilterenin eski Maarif Vekillerinden Mr. Kenneth Lindsaym bir makalesini neşretmiştir.

Muharrir bu makalesinde ezcümle Tür kiyede İngilizceye karşı büyük bir alâ­ka gösterildiğini, mekteblerde İngiliz­ceye büyük bir ehemmiyet atfedildiği­ne ve üniversitelerle öğretmen okulla­rında İngiliz edebiyatına büyük bir yer verildiğini belirtmekte ve şöyle de­mektedir :

«Türkiye, bende, mukadderatının ne olduğunu tamamen müdrik bulunan gençleriyle ve memlekette eğitimin en geniş surette yayıîmasiyle çok yakın­dan ilgilendiği intibaını yarattı.

Türk köylüsü yeni tesisleri çok çabuk öğreniyor, mekteplerde konuştuğum talebelerin onda dokuzu sorularıma İngilizce cevap vererek mühendis veya asker olmak istediklerini söylüyorlar­dı. Yeni elektrik santralleri, barajlar, yollar, Türkiyede günün mevzuunu teşkil ediyor.

«Atatürk dikkatini Türkiyenin. istik­lâli üzerinde teksif etmişti. Hatırası her yerde hürmetle anılmaktadır.»

Temmuz 1957

 NewYork :

Aralarında Türkiye Harbiye talebesi de olmak üzere on beş batılı devlet hava okulu talebeleri dün akşam NewYork'a muvasalat etmişlerdir.

Hava subay namzetleri Birleşik Amerikada üç hafta kalacaklar ve muhtelif hava üslerini ziyaret edeceklerdir. Halen doksan Amerikan hava okulu talebesi de Avrupa memleketlerini zi­yaret etmektedir.

 Bağdat :

Iraktaki yabancı petrol kumpanyaları ile Irak hükümeti arasında cereyan eden uzun müzakerelerden sonra, Vekiller heyeti Turkiyeye asfalt sata­cağını bildirmiştir.

Satılacak asfalt on bin ton olup Musulun kuzeyindeki Gayya tasfiyeha­nelerinde temin edilecek ve bedeli ton basma on iki İngiliz lirası olacaktır.

Bu hususta Irak Petrol Umum Mü­dürlüğünün selâhiyet sahibi bir yük­sek memuru verdiği beyanat sırasında, petrolden istihsal edilen maddelerin, Iralan iç İhtiyacını karşilıyacak mik­tarda olduğunu, bu bakımdan bu gibi maddelerin yabancı memleketlere ih­racının yasak olduğunu, ancak, Irak dostu ve müttefiki olan Turkiyeye bir istisnaî muamelede bulunarak on bin ton asfaltı satmağa muvafakat et­tiğini ve teslimata yakında başlanaca­ğını bildirmiştir.

25 Temmuz 1957

 Londra :

Türkiye büyük elçisi Muharrem Nuri Birgi bugün Hariciye Vekâletinde Ha­riciye Vekili Selwyn Lloyd ile görüş­müştür.

Hariciye Vekâletinin bir sözcüsü gö­rüşmenin Hariciye Vekili Selwyn Lloyd'un talebi ile vuku bulduğunu açıklamıştır,

31 Temmuz 1957

 Cebelitarık :

Yıllık m uta d açık deniz tatbikatı için Kuzey Avrupa sularına doğru yola çıkmış bulunan Savarona okul gemi­miz, mehter ve Harb Okulu boru takı­mı ile 79 deniz Harb Okulu öğrenci­sini hamilen Cebelitarık'a gelmiştir.

Savarona, limana girişinde 21 pare topla selâmlanmış, buna Savaronadan atılan aynı sayıda topla mukabelede bulunulmuştur. Savarona, Mendrek içinde rıhtıma yanaşmıştır.

Askerî protokol gereğince gemi ku­mandanı Kurmay Yarbay Necati Pı­nar, üs kumandanını, askerî valiyi, belediye reisini ziyaret etmiş ve bu zi­yaretler iade edilmiştir. Ayrıca bu mmtakada bulunan kara birliklerine mensup yüksek rütbeli subaylar da toplu bir halde Savaronaya gelerek mehter ve boru takımı ile kafile ku­mandanı Kurmay Albay Burhan Alpa_ kan'ı hususî surette ziyaret etmişler ve «hoş geldiniz» demişlerdir.

Heyetimiz, Cebelitarıkta çok samimî bir şekilde karşılanmış ve İngiliz ma­kamları tarafından müteaddit davet­ler tertip olunmuştur.

Savarona okul gemisi 2 ağustos günü İngiltereye müteveccihen buradan ha­reket edecektir.

Gimli'de Türkler

Yazan: Burhan Belge 1/7/1957 tarihli (Zafer) den:

Gimli, Manitoba eyâletinde ve buğday merkezi olan Wirmipegîe bir kaç sa­at mesafede bir küçük balıkçı köyü­dür. Aşağı  Arktik sayabileceğimiz bu noktaya uçağımız indiği zaman, orta­lık karlar altında idi. Kanadanm bu kısmında da tam bir gol enflâsyonu mevcuttu. Nitekim Gimli, bunlardan birinin, büyüklerinden "birinin üzerin­de idi.

Gimliyi, Kanadalılara dahi sorsanız, kendi memleketlerinde olduğunu bile­mezler. Fakat, NATO ile alâkadar her hangi bir kimseye ve hele askere sor­dunuz mu, size derhal buranın ehem­miyeti hakkında bir yığın malûmat verecektir. Çünkü Gimli, Kanadanm başka yerlerinde bulunan hazırlık kurslarını bitiren NATO mensubu seç­me tayyarecilerin «jet» pilotu olarak yetiştirildikleri yerdir.

Meydana indiğimiz zaman, bizi karşı­lamaya gelen bir kaç Kanadalı su­baydan başka bir de bizimkilerin üni­formasını giymiş binbaşı rütbesinde bir güzel insanın, gözüm bayrağımıza ilişmiş gibi, tasviri imkânsız bir miknatisiyet İle gönlümü çektiğini hisset­tim.On iki mületn mensubu olarak gelyorduk (Portekizliler iştirak etme­mişti). Fakat, hava meydanında kendi milletinin subayı tarafından karşıla­nan, yalnız ben oldum. Bu farkın kıy­metini bilelim!

Akşamına çocuklarla hep beraberdik. Fakat bir kısmı Winnipeg'e gittiğin­den buluşma saati olarak ertesi gü­nün sabahı tâyin edilmişti. Ve ertesi gün o saatte, yalnız Türk subayları en güzel üniformalarını giymiş bulunu­yorlardı. Ve yalnız, onlar, kendilerini ziyarete gelen vatandaşlarını, askerî mekteplerimizin o güzel ve eşsiz terbiyeli ile karşıladılar. Binbaşılariyle birlikte sınıfın "kapısına geldiğimiz za­man, aralarından biri «Bak!» işaretini verdi ve 26 tane Türk yavrusu 26 âbide gibi sıralarının önünde dikildi. Heyecanımdan ağlıyacaktım. Gurbet ne zor şey! Ve gurbette bulunan Tür­kün ruhu ne kadar kendi vatanına dö­nük!

Memleketten getirdiğim haberleri Gim lideki vazifelerinin ehemmiyetine ka­tarak kısa bir hitapta bulundum; On­dan sonra hepimiz birden askerî ânın zırhından çözülerek kucaklaştık ve benim getirmiş olduğum sigaraları içe içe, sevgili Türkiyeyi kızı.kızanı ve anası atası ile birlikte yad ettik. Bin­başı Necdet Horasan bana Gimli Türk lermin durumunu anlattı. İftihar et­tim. Ve kendimi zaptedemiyerek bı­raktıkları Türkiyeriin nasıl büyük yol­ların yolcusu bulunduğunu, dilim dön­düğü kadar anlattım. Nasıl sokulu­yorlardı yavrucaklar size tarif ede­mem. Sanki onlara ölmez vatanın ko­kularını getirmiştim, hararetini getir­miştim, güneşini ve selâmını getirmiş­tim ve bütün bunlar el ile .tutulabilir en aziz eşyamız gibi, hep beraber, koca sınıfın içinde bir ufacık küme olduk. Ruhlarımız. bir kabın içinde birleşmiş gibi idi. Sizlerden bir parça olmuştuk! Öğle yemeğinde, akşam yemeğinde hep beraberdik. Hepsi İngilizce bili­yordu. Öteki milletlerden arkadaşla riyle haşırneşir olmuşlardı ve kendi­lerini hem sevdirdikleri hem de say­dırdıkları belli idi. Gimliden ayrılır­ken bu çocukların som altından an­nelerini görür gibi oldum. Ve bunlara eş olarak Türk kızlarını, içimden, uzaktan ve ezberden tebrik ettim.

Her sahada seviyeyi tutmak için yap­makta olduğumuz dâstânî mücadele­nin binbir şerefli sahnesinden birini gözlerimle görmüş ve kalbimin derin­liklerine yerleştirmiş bulunuyordum. Var olasın ve şehametten şehamete koşasın Türk ordusu!

Bir şantaj dergisi Yazan: Selim Ragıp Emeç

2/7/1957 tarihli (Son Posta) dan:

Memleketimizin milletlerarası sahada­ki durumunu kışkırtmak ve milletimi­zin itibarına halel getirmek için sağ­dan, soldan devamlı bir takım tahrik yazıları karşısında bulunduğumuzu gö rüyoruz.

Geçen gün maalesef bir İsviçre dergi­sinden aldığımız bu neviden bir yazı­yı bahis mevzuu etmiştik. Bugün de bir Amerikan dergisi olan Time'in sis­temli bir surette memleketimize mü­teveccih çoğu yalandan ibaret bulu­nan neşriyatını vicdan ve insaf erba­bının dikkatine arzedeceğiz.

Time dergisi memleketimizin demok­ratik iktidarını sevmez. Onun naza­rında bugünkü hükümet reaksiyonerdir. Halkın din hislerini okşamak su­retiyle mevkiini muhafazaya çalışır. Time, bu münasebetle her nüshasında memleketimizin iç durumu hakkında yalan, yanlış tahliller yapar.

Son 24 haziran tarihli sayısındaki ya­zı da bunlardan biridir ve batı Anadoluda, Boyer adlı bir hocanın siya­setle din mevzuunu karıştırmasından dolayı mahkemeye verilip mahkûm edilmesinden sonra, affı hakkındaki ka­nun teklifinin Atatürke ait inkılâp yapısını zedelemek mânasına almakta ve bilhassa o şekilde göstermekte­dir.

Time'in nasıl maksatlı ve karıştırıcı bir yayım yaptığını bu arada anlat­mak için, onun, yazısına not olarak Atatürkün ağzından İslâmiyet hak­kında uydurduğu bir sözü de burada nakletmek lâzım. Atatürk güya müslümanlığa dair:

Morali bozuk bir Araba teolojisi diye­si imiş. Bir defa, bizim bildiğimiz Ata­türkün ağzından ne Hazreti Peygam­ber, ne de İslâmlık hakkında aşla böyle bir söz sadir olmamıştır. Onun, insan inançları hakkındaki kanaati­nin ne derece şuura ve vicdana da­yandığına en beliğ misal, sağdan, sol­dan yapılmak istenen teşviklere   rağmen çarşaf hakkında herhangi bir yasak kararı almayıp bu meselenin hallini zamana terketmiş olması gös­terilebilir. Şu halde bu, Amerikan der­gisi Time ne demek ister? Atatürkü över mi, yoksa inkılâpçılığını belirt­mek maskesi altında, onu mü'min va­tandaşlara aklıca jurnal mı eder?

Maamafih Türkün müslümanhğı ve inkılâpçılığı kendisine ait bir mesele'dir. Nitekim Amerikan vatandaşının hak ve hürriyet anlayışı da nasıl ki kendisine ait ise.

Serbest haber almak ve yaymak an­laşmasına dayanarak her aklına esen zıpçıktı şu, bu memlekete musallat olur da o memleket hakkında olur olmaz şeyler uydurursa bir gün gelir, bu hareketler, gülünç birer fantazi ol­maktan çıkar, müessif tepki yaratan hâdiselere inkılâp eder.

Time bizi sevmiyebilir. Nitekim biz de kendisini sevmediğimizi ve yazılarını yüzde seksen yalan telâkki ettiğimizi söylemekten çekinmeyiz.

Dolambaçlı yollardan giderek bir şey­ler gevelemesi de kimseyi aldatmaz. Aynı zamanda oturduğu memleketin misafirliğini de suiistimal etmiş olur. Böylesine misafiri ise, doğrusu, hiç kimse evinde görmek istemez. Biz, ke­za!...

Utanmıyorlar

Yazan: Ömer Sami Coşar

3/7/1957 tarihli (Cumhuriyet) den:

Memleketimize gelen Atinalı yeni se­firin, (Türk  Yunan dostluğu) na Yu~ nanistanm inanmakta olduğuna dair sözlerini tekrar tekrar okurken, önüme bir mecmua getirdiler. (Medecine de France) adlı bu mecmua, isminden de anlaşılabileceği gibi tıpla alâkalı! Da­ha doğrusu, ilk sahifelerini karıştırır­ken Öyle sanıyordum.

İşte bu Fransız tıb mecmuasının sahifeîerine, Angelo Köseoğiu adında Yunanlı bir doktor bir makale yerleş­tirmeğe muvaffak olmuş!  Tarihi tamamiyle tahrif eden bu makaleyi de, «Nezaret Komitesi» nde Fransız Aka­demisi ve Enstitüsü azaları, profesör­ler bulunan bu tıb mecmuasına yer­leştirmişler, dünyaya dağıtıyorlar!

Daha bir kaç gün önce Atinanın yarı resmî gazetesi (Le Messager d'AEhenes) de, Türklerin sözde vahşetine da­ir yazılar çıktığını bildirmiştik! Anla­şılıyor ki, yeni Yunan sefirinin bize «dost diye göstermeğe gayret ettiği bu dostlar (!) ille de bizi «vahşî» diye dünyaya tanıtmak maksadiyle sistem­li bir kampanya açmışlar. Bahis mev­zuu tıb dergisinin son nüshasında da Sultan Fatihi parmaklarına dolamış­lar, ona dil uzatıyorlar. (İstanbulun son saatleri) adlı makalede neler yok! Nerdeyse, muhasara altındaki şehirde 4 Rum dışarıda ise 400.000 Türk var­dı diyecek, öylesine kuvvet muvazene­sini tahrif eylemiş, İstanbulun fethi de Cenovahlarm kahpeliği yüzünden mümkün olmuş!

Bundan sonrası ise iğrenç bir manza­ra arzediyor. Türkler şehre girince ka­dın, ihtiyar, çocuk hepsinin de ırzına seçmişler, katletmişler! Kiliseleri yık­mışlar, kütüphaneleri ateşe vermişler, mabedlerde toplanmış «namuslu ka­dınları» iğfal etmişler! Çocuklar bile bu vahşet dalgasından kurtulamamış. (29 Mayıs 1453), Yunanlı, doktora gö­re, «İnsanlığın alçaldığı bir gün» muş! Kadınlar, namuslarını koruyabilmek için kendilerini kuyulara atıp intihar ediyorlarmış!

(Medecine de France) adlı bu dergi «Specia» adlı bir ilâç firmasının or­ganıdır. Çok iyi hazırlanan, iyi kâğıda basılan bir mecmuadır. Bütün dünya doktorlarına bedava dağıtılır.

Diyelim ki bu firma, Yunanlı dokto­run yazısına, bazı menfaat karşılığı, yer verdi! Peki «Nezaret komitesinde» ki, «Neşriyat komitesinde» ki mümtaz Fransız Akademisi azaları bu derece tarihî hâdiselerin tahrifine ne diye seyirci kalıyorlar? Yoksa bu kabil neş­riyatla, Lâtinlerin İstanbulu işgalleri sırasında hakikaten yaptıkları vahşe­ti unutturmak mı istiyorlar?

Geçenlerde de gene (Türk vahşeti) ni parmağına dolamış bir Fransız   filmi

ortaya çıkarılmış ve buna Cannes Fes­tivalinde birincilik bahşedilmişti. O zaman da şöyle düşünüyorduk: Cezayirde giriştikleri vahşeti, orada öldü­rülen Cezayirli kadınları, çocukları mı, sözde bir Türk vahşeti ile unuttur­mak istiyorlar?

Dönelim Yunanlı doktor KÖseoğluna! Daha neler söylemiyor ki? Koca Fa­tih bile yağmacılığa iştirak etmiş! Hat tâ Fatih «homoseksüel» imiş! Koca Fatih, bu yoldaki taleblerini kabul etmiyen Rum gençlerinin kellelerini kestiriyormuş!

Kimbilir Koca Fatih şu makaleyi oku­sa ne düşünürdü? Ortodoksluğu çök­mek, parçalamak üzere iken kurtar, kendi elinle temellerini sağlamıştır. Patrikhaneyi tekrar ihya et, Osmanlı İmparatorluğu içinde bunlara imti­yazlar tanı, ticareti bunların eline teslim et ve sonra da Yunanlılar seni böyle bir çehre altında dünyaya ta­nıtmağa kalkışsınlar! Ayasofyaya kim senin dokunmaması için çalış ve son­ra da seni, kiliseleri yıktı, yaktı de­sinler!

Gene bu yazıda, «Türk  Yunan dost­luğu» na inanıyor diye bize değişik bir manzara içinde gösterilmek İste­nen Yunanistanm bu doktoru, bütün Hıristiyanlığı Türkiyeye karşı birleş­meğe davet ediyor. Hâlâ diyor İstan­bul Hristîyanlığm merkezidir. 1453 te yardımımıza koşmamakla büyük ha­tâ ettiniz, tekrar etmeyin demeğetiriyor, bizimle olun Türklere karşı diye yalvarıyor!

Biz KÖseoğluna acımıyoruz, Eline dü­şecek hastalar için peşinen üzülüyo­ruz. Eğer tıb bilgisi de tarih bilgisi seviyesinde ise bunların çekeceği var!

Pesmezoğlu

Yazan: Selim Ragıp Emeç

3/7/1957 tarihli (Son Posta) dan:

Kızıl Papas Makarios ve avenesinin tesiriyle Ankara Büyük Elçiliğini bir hayli zaman esas temsilcisinden mah­rum bırakacak derece tuhaf ve hak­sız bir küskünlüğe kendisini kaptıran Yunanistamn bize karşı olan tutumun da bir müddettenberi dikkati çeken bir   tutum değişikliği sezilmektedir. Bu, belki galat bir duyudur. Fakat hayra matuf olması bakımından gerçekleş­mesini hakikaten dileriz. Çünkü ötedenberi iki memleket münasebetleri­nin Yunanistana yakın çevrelerden gelen tahriklerle bozulmasını önlemek maksadiyle elimizden gelebilen her şe­yi yaptık ve hâlâ da yapmaktayız. Di­limizin döndüğü müsbet bir çok şeyleri de söylemiş bulunmaktayız.

Fakat millî menfaatler yanında öyle hudutlar vardır ki bunların aşılması ne doğru olur, ne de mümkün. Bu se­beple, Kıbrıs mevzuundaki iddiaların­dan dolayı Yunanistana zaman zaman bazı acı şeyler söylemişsek, bunun se­bebi, bilhassa kendisini kaptırmış gö­ründüğü tehlikeli hayal âleminden ha kikat sahasına çekip uyandırmak için olmuştur. Bunu böyle bilmesi umumî selâmet noktasından faydalıdır.

Yunanistamn bir müddettenberi bi­zimle olan münasebetlerinde daha re­alist ve anlayışlı bir istikamete te­veccüh eder gibi bir kıpırdama kaydedişine delil olarak da, meselâ yerini bir hayli müddet boş bıraktığı yuka­rıda söylediğimiz Ankara büyük elçi­liğine, şimdi Türk  Yunan münase­betlerinin inkişafı bahsinde hususî bir görüş sahibi olduğu ifade olunan Pesmezoğlunu tâyin etmiş "bulunması gösterilebilir.

Bizimki de dahil olmak üzere bir kı­sım gazeteler, yeni büyük elçinin ile­riye muzaf iki memleket münasebet­leri hakkında esaslı hiç bir şey söyle­memiş olduğuna işaret etmektedirler. Hâdiseleri diledikleri şekilde mânalan dırmak meharetine ve konuşmayan diplomat ve insanlara dahi uzun uzun beyanat verdirebilmek sırrına, sahip bulunan bazı gazeteler ise, yeni bü­yükelçinin, bozulan münasebetleri en az eskisi kadar ve hattâ ondan da iyi­ye irca' etmiye çalışacağını söylemiş olduğunu belirtmektedirler.

Büyük elçinin itimatnamesini verme­den evvel söylemesine imkân olma­yan ve her hayır sahibinin temennisine uygun düştüğünden dolayı da ak­si iddia ediîemiyecek bulunan bu hayalî sözleri iyiye yoralım ve Pesmezoğlunun gelişini, kâbuslu bir devrenin kapanışına alâmet sayalım. İş böyle olmayacaksa Pesmezoğlu ha gelmiş, ha gelmemiş! Ne fark eder ki!

Sayın Amirale söyleyeceklerimiz var.

Yazan: Natık Poyraaoğlu

3/7/1957 tarihli (Hâkimiyet) den:

Düşündüklerimizi söylemeden evvel son günlerin çevremize ait deniz ha­berlerini gözden geçirmek yerinde ola­cak.

Bunlar kısaca şöyledir :

 Son zamanlarda Akdenize birçok Sovyet harp gemisi gelmiştir.

 Mısıra 3 denizaltı vermişlerdir.

 Suriyeye en az bu kadar verecelerdir.

 Arnavutluktaki Rus üsleri takviye edilmektedir.

 Ruslar baş döndürücü bir süratle harp  gemisi yapmakta ve bu  arada
denizaltı gemisine büyük önem  ver­mektedirler, gaye müttefik deniz kuv­
vetlerinin Avrupa ve Asya sularındaki üstünlüğünü bertaraf etmektir..

Şimdi Amiral (Bruke) ile konuşabili­riz...

Amerikan deniz kuvvetlerinin muhte­rem harekât başkanı bilirler ki bütün bunlar ve gelecekte ortaya çıkacak hakikatler müttefik deniz kuvvetleri­nin (kuvvet hedef} lerini tayin ede­cektir.

Ve netice, ziyaretlerinin tek sebebi bu (kuvvet hedef) lerinin yeni baştan gözden geçirilmesi olmalıdır. Halbuki Türk Donanması için değil yeni kuv­vet hedefi tayin etmek eski kuvvet hedefinin bile ihmal edildiğini görmek mümkündür. Ve bu hal maalesef bir realite olarak karşımızdadır. İzah ede yim:

Daha 1951 senesinde karşılıklı anlaş­malarla Türk donanmasına bir kuvvet Türkiye Ticaret Vekilinin başkanlığın­daki heyet dün Nil nehri üzerinde nıotörlebir gezintide bulunmuştur.

18 Temmuz 1957

     Kahire :

Türkiye Ticaret Vekili Abdullah Aker in başkanlığındaki Türk heyeti ile Mı­sır iktisa.dî çevreleri arasındaki te­maslar devam etmektedir.

Türk Ticaret Vekili Abdullah Aker dün Mısır Ticaret Vekili Ebu Nuseyr ile çok samimi bir görüşmede bulun­muştur.

     Bonn  :

Bir müddet evvel Türkiyeyi ziyaret et­miş bulunan, Federal Almanya me­buslarından K. Gronwald, Bonn'da münteşir bir gazetede, bir Türk dip­lomatının söylediği «biz tekrar büyük devlet olacağız» cümlesini başlık ola­rak kullanmak suretiyle bir makale yazmıştır.

Makalede ezcümle, Türkiyenin Atatürkün işaretiyle Batıya teveccüh et­miş olduğu, NATO ve Avrupa İktisadi İşbirliği teşkilâtı âzası bulunan ve Bolşevizm aleyhtarı olan Türkiyede komünizmin bir aksi seda uyandırma­dığı, Batı Almanyanın üç misli top­rağa sahip bulunan Türkiyenin nüfu­sunun 1965 te 30 milyonu bulacağı, Türkiyede aile müessesesinin çok kuv­vetli bir temele dayandığı yazılmak­tadır.

Muharrir bundan sonra, ötedenberi cengâver bir millet olan Türklerin 500 bin askeri silâh altında bulundurduk­larını, bunun Türkiye için büyük bir yük teşkil ettiğini, bununla beraber, onun için tutulacak yegâne yolun da bu olduğunu, zira Türkiyenin doğu hududunun arkasında iyi teçhiz edil­miş 65 tümenin beklediğini, Türkiyede ordu mensuplarına büyük hürmet gös­terildiğini, Türk askerinin bu asır bo­yunca bir çok defalar korkunun ne ol­duğunu bilmediğini ispat etmiş bulun­duğunu, Kore harbinin de buna bir misal teşkil ettiğini belirtmektedir.

vet hedefi) tayin ve bu donanmanın hangi nevi gemilerden teşkil edilece­ği tesbit edilmiş ve ona göre hareke­te geçirilmişti,Düşman donanmasının o zamanki durumuna göre hesap edilmiş olan bu kuvvet'hedefine varıldığı iddia edile­mezken o donanmanın bugün vasıl ol­duğu seviye karşısında eski kuvvet hedefinin de kâfi gelmiyeceği mey­dandadır.

Yâni bugün vaktiyle tesbit edilen kuv­vet hedefine vasıl olsak bile artık bu­nun dahi bir işe yaramıyacağmı an­latmak istiyorum.

Dostlarımızın bu durumu yeni gör­mekte olmaları. ,bir üzüntü kaynağı olarak bize ıstırap vermektedir.

Halbuki Deniz .Kumandanlığımız bu durumu çok evvel hissetmiş ve icabeden müracaatları yapmış ve fakat dostlarımız tarafından bu teşebbüsler iltifat görmemiştir. Hattâ o kadar iltifat görmemiştir ki başka yollardan, millî ve çok ağır fedakârlıklar paha­sına temin etmek istediğimiz gemile­rin verilmesine bile müdahale ve müanaat edilmiştir:

Bunları bütün" teferruatiyle bilmekte ve o nisbette üzülmekte olduğumuzu sayın Amirale''.'söylemekte bir mah­zur görmüyoruz.

Geçenlerde bu sütunlarda çıkan iki milletin cîostluğu hakkındaki biraz sert ve fakat doğru mütalâalarımıza kızanları da bu meyanda ikaz etmek isteriz. Biz yıkmak, için değil, yapmak için çalışıyoruz.

Karadenizin, Boğazların ve nihayet Akdenizin ve hele Doğu Akdenizin son zamanlarda ne kadar ehemmiyet kazandığını bilmiyorum tekrara lü­zum var mıdır. NATO ve SEATO nun iki kanadını birleştiren bu hayati böl gede Türk silâhlı kuvvetlerinin oynıyacağı rol gözden uzak tutulabilir mi? Yalnız bu realite bile bir taraftan ik­tisadî engeller çıkarmak, bir taraftan da kuvvet; :hedefine vasıl olma gay­retlerimizi eelmelemek yolundaki ma­kûs gayretlerin ne kadar tehlikeli ol­duğunu göstermeğe ve işba ta kâfi de­ğil midir .

Yenisinden vazgeçtik, eski kuvvet he­define vasıl olmak yolunda verilmiş sözlerin yerine getirilmesi menfaatler bilindiğinden sarfınazar bir şeref bor­cu değil midir.

Dostlarımız (Time) gibi malûm bir dergi yoliyle hükümetimizi (tekdir!!!) etmek sevdasına kapılacaklarına bu suallerin cevaplarını düşünmelidirler. Düşünmeli ve yalnız bu konuyu değil dostluğu kurtarmanın yollarını da aramalıdırlar.

Biz bu konularda. Kıbrıs konusunda ve iktisadî konularda neden daha sa­rih olamadıklarının hakikî sebepleri­ni de biliyoruz. Fakat kendilerine arzedelim, sel gider kum kalır... Yâni bütün hâdiseler ve hâdiselerden son­ra yine yanyana ve başbaşa kalacağı­mız mukadderdir.

Bu netice ve bu kesin ihtimal gözden ırak olmamalıdır.

Muhterem Amirale söyliyeceklerimiz şimdilik bu kadardır. Endişelerimizin zail olduğunu gördüğümüz taktirde bu neticeden bizim kadar kimse mem­nun olmıyacaktır. Türk  Amerikan dostluğu yaşamalı ve payidar olma­lıdır. Yegâne arzumuz budur. Ve bu dostluğu daima müdafaa edeceğiz.

Amerikanların müdafaası

Yazan : Burhan Belge

4/7/1957 tarihli (Zafer) den:

Kanada ile Amerikanın işbirliği ve dostluğu, gayet tabiî olarak en çok müdafaa bahsinde ziyadesiyle ileri gitmiş bir durumdadır. Amerika kıt'asmı gözönüne getirin; Şimal kutbun­dan Panama kanalına kadar bir ha­va zırhı giydirin; bu zırhı hava kuv­vetleri ile temsil olunduğunu düşü­nün; ayrıca Atlantik ve Pasifik sahil­lerinden aşağıya doğru birer hava müdafaası duvarı uzatın; Amerikanın müdafaasına ait tertibi canlandırmış olursunuz!

Şarktan garbe doğru, Kanada üzerin­de birbirine muvazi üç tane hava mü­dafaa hattı mevcuttur. En şimaldeki Arktik'ten, oradaki aşağı Arktik, ya­ni ağaçlar bittiği hizadan, cenuptaki de doğrudan doğruya meskûn yerler­den geçmektedir. Bu hatlardan biri­ni geçerek yaklaşacak her hangi bir uçağı, Kanada hava kuvvetleri der­hal karşılamakta kim olduğunu sor­makta ve cevap vermediği taktirde, silâhlı muameleye tâbi tutmaktadır. Bizim Port Churchill'den Quebec'e doğru yol almış bulunan uçağımız ha­bersiz sefer ettiğinden, yol üzerinde bir Kanada askerî tayyaresi tarafın­dan karşılandık. Hüviyetimizi testait ettiler ve yarım saat kadar avcı uça­ğı bize dostça refakat etti. Gazeteci­ler, önden arkadan fotoğraf ve film­lerini aldılar. Bir an geldi, kanadı ka­nadımıza dokunuyor gibi idi. Sivil ve içleri rahat kimseler olduğumuz için, Kanada'nm hava jandarması, yanı­mıza sokulmasın istiyorduk. Amma, o inadına ve (herhalde bizleri tehyic et­mek için olacak!) sokuldukça soku­luyordu. Bir an geldi, hepimizin yü­reği duracak gibi oldu. Çünkü avcı, bizimkinin kanatlarını okşar gibi bir hareket yaptı, sonra yelpaze gibi ken­dini aşağıya kanırttı ve aynen yelpa­ze gibi yahut bir haşmetli kelebeğin kanat oynatma hareketleriyle, yol ke­serek arkalarda kaldı. Bu da onun ve­da ederken el sallaması imiş!

Çok güzel, tarif edilemiyecekk kadar cazibeli bir hareket yapmıştı ama, hiç birimiz jet pilotu olmadığımız için, ağzımız yüreğimize geldi. Gelelim ge­ne Amerika ile Kanada'nm müdafaa­larına.

Şöyle bir nazariyeleri var: Nato, kal­kan vazifesini görecek ve bunun ar­kasına, bir kılıç durumunda olan Amerikan Stratejik hava kuvvetleri, icabeden darbeleri indirecek. Daha yukarıda arzettiğim tarassut ve mü­dafaa hatları, hep kılıcın zamanında hareket etmesine matuf tedbirler. Za­ten Amerika'nın müdafaa dâvasını ne kadar ciddî bir şekilde ele aldığını, insan Kanadayı gördükten sonra an­lıyor. Nasıl en mükemmel kumandan­ları, burada vazife almış bulunmak­tadır; nasıl kademelendirilmiş bir mü­dafaa her hangi bir günün her hangi bir dakikasında, göklerdeki yerini tu­tup vazifesini görmeye amadedir. Bunu, cahil bir sivil dahiolsanız anlı­yorsunuz.Bir noktayı tebarüz ettirmek mecbu­riyetindeyim. O da su ki, gittiğimizyerlerde karşılaştığımız yüksek rüt­beli Amerikan subayları, dikkati celbedecek bir şekilde hatta bunu istiyorlarmış gibi, Türkiye'yi temsil edengazeteciyi taziz ettiler. Diğer gazete­ci arkadaşların bunun farkına varmamasına imkân yoktu. Sebebinibenden sorunca, kendilerine, umumî
müdafaadaki hakikî meratip silsilesinde Türk ordusunun işgal etmekte
bulunduğu yüksek mevkii anlattım.Ve Amerikalıların, Türklerin ve Türkiye'nin değerini lâyıkiyle tesbit etmiş olduğunu, bunu bilhassa yüksek
rütbeli Amerikalı subayların bildiğini ve nâçiz şahsıma karşı gösterilen
muhabbet ve teveccühün bundan ilerigelmesi lâzım geldiğini tasrih ettim.
Kafalarında bir hakikat peydahlanmış oldu. Türkiyenin ehemmiyeti hak
kında taze bir malûmat daha edinmiş bulunuyorlardı. Onlar da kâr et­
ti, ben de…

Çünkü seyahatimiz Nato tertibi için­de bir seyahatti. Silâh ve müdafaa ile alâkası vardı. Türk'e karşı gösterilen alâkanın sebebini öğrenince, öyle zan­nediyorum ki memleketimizle İrtibatlı diğer meseleleri de daha iyi kavraya­cak bir duruma girdiler. Bunu kay­detmeden geçemezdim. Zira arkadaş­ların bir çoğunun kafasında başlan­gıçta mevcut bulunduğum Türkiye iş­lerini hafiften alma istidadını, seya­hatin sonlarına doğru ciddî bir tak­dire inkılâp etmiş buldum.

Kanada hakkındaki maruzatımı şim­dilik burada bırakarak, sizlere biraz da Avrupa'yı, Avrupa'nın yeni hayat manzaralarını anlatmaya çalışacağım Ondan sonra da, eğer kendimde o kuvveti bulursam, iki kıt'a arasında bir mukayese yapmaya çalışacağım.

Türk  Rus münasebetleri Yazan : Ömer Sami Coşar

6/7/1957 tarihli (Cumhuriyet) den:

Rusyada  vukua  gelen   değişikliklerin

Türk  Rus münasebetleri üzerindeki tesirleri ne olacaktır sualini sormak­ta olduğumuz bir sırada Moskova rad­yosu bizimle alâkalı bir tefsir yapıyor­du. Bunu dinlerken, Türk  Rus mü­nasebetlerinde fazla bir değişiklik beklenmemesi, kuzey komşumuzda ge­ne aynı zihniyetin berdevam olduğu hissi bizlerde uyandı!

Stalin devrinde dinlemeğe alıştığımız nakarat gene karşımızda idi. Birleşik Amerikadan almakta olduğumuz yar­dım istiklâlimizi yok ediyormuş, bizi askerî paktlara zorla sürüklüyormuş, 'savunma masraflarımız da bu sebeple arttığından, hayat pahalılığı yükseli­yor, geçim zorlaşıyormuş! Doğrusu bu olmadı!

Stalin devrinde de bu ithamlar savrulur ve biz de şöyle cevap verirdik:

 Biz, istiklâlimizi hiç bir şeye feda etmeyiz, her şeyin üstünde tutarız. Ondan daha kıymetli bir şeyimiz yok­tur. Bizi, çok ağır askerî masraflara sürükleyen de Birleşik Amerika de­ğil, fakat Sovyet Rusyanm devamlı tehdidleridir, topraklarımıza göz dikmesidir!»

Bugün de aynı ithamlara aynı cevab var!

Bazı hususî müesseselerimiz bir müd­detten beri Rusya ile ticarî münase­bet halindedirler ve iki komşu mem­leket arasındaki ticarî ve iktisadî bağ­ları kuvvetlendirmenin yollarını araş­tırıyorlar. İşte böyle bir zamanda Moskovanın böyle bir tefsiri, Stalin devrinden kalma arşivlerden çıkarma­sı ve buna da (Rusya, böyle yardım yapmaz, hiç bir kayde yardımını tâ­bi tutmaz) tefsirini eklemesi yersiz bir hareketten başka bir şey olamaz.

Molotof ve etrafındakiler «dünya ba­rışma hizmet edecek ve Rus Komü­nist Partisi tarafından kararlaştırı­lan bazı tedbirlere» karşı geldikleri için azledilmişler! Dünya barışma, bu barışın temelinde bulunan Türk  Rus münasebetlerine, Amerikadan yardım almakla istiklâlinizi kaybediyorsunuz) gibi yersiz ve haksız ithamlarla nasıl hizmet edilir?

Türkiyenin yabancı bir memleketle akdettiği ve hâlen bugün meriyette bulunan en eski ticaret ve kliring andlaşması Rusya ile imzalanmış ola­nıdır. Tarihi de 1937! Bu andlaşma her sene otomatik şekilde bir yıl için uzatılır. Şimdi de 1958 in birinci ayı­na kadar uzatılmıştır. İşte bu andlaşmanın imza edildiği günlerde Rusya Türkiyenin ticaretinde dördüncü du­rumda idi. Münasebetlerimizin en ger gin olduğu günlerde, yani 1946 yılında ise Rusya, Türkiyenin ihracatında 32 nci ve ithalâtında da 35 inci vaziyette geliyordu. Son yıllarda .bu durumda değişiklik olmuştur. 1955 te Rusya, ithalât yaptığımız devletler arasında 14 üncü ve ihracat yaptığımız memle­ketler arasında da 12 nci olarak .gö­rülüyordu.

Bu durumu daha da inkişaf ettirmek muhakkak ki, iki memleketin de men­faati icabıdır. Fakat bunun için Tür­kiyenin mevcud şüphelerini daha da arttıracak her hareketten komşuları­mızın kaçınmaları şarttır. Son hâdi­seler ümid vericidir, fakat şüpheleri dağıtmış değildir. Çünkü, Molotof gi­bi daimî surette gözlerini Türkiyeye çevirmiş birinin yanında, (artık Türkiyeden hiç bir talebimiz yoktur, Kars ve Ardahanı istemiyeceğiz) diyen no­tayı 1953 yılında Ankaraya yollıyan Malenkof da azledilmiştir. Türkiye, bu garib tezadları görmemezlikten ge­lemez. Bunun içindir ki, son Mosko­va değişikliklerinin Türk  Rus mü­nasebetleri üzerinde ne gibi tesir ic­ra edeceğini söylemek için vakit er­kendir. Beklemek lâzımdır.

Rusyada bir taraftan Stalinciler tas­fiye edilirken, diğer taraftan da Mos­kova radyosunun Stalinci zihniyetle konuşmaya devam etmesini biz ora­daki siyasî kararsızlığa atfediyoruz. Kararsızlık ve keşmekeş olduğu gün gibi aşikâr. Evvelki gün toplanmışlar ve Molotof, Malenkof ve Kaganoviç'i azletmişlerdi. İtham edici bir de teb­liğ neşredilmişti. Bu tebliği neşreden de yeni seçilen Prezidum'du. Yeni hava içinde çalışmaya başlamıştı. Fa­kat dün akşam da öğrendik ki, buna dahil edilen iki aza, seçildikten 24 saat sonra azledilmişler, hükümetten de atılmışlar! Kötü idiler ve azledileTürk  Rus münasebetleri üzerindeki tesirleri ne olacaktır sualini sormak­ta olduğumuz bir sırada Moskova rad­yosu bizimle alâkalı bir tefsir yapıyor­du. Bunu dinlerken, Türk  Rus mü­nasebetlerinde fazla bir değişiklik beklenmemesi, kuzey komşumuzda ge­ne aynı zihniyetin berdevam olduğu hissi bizlerde uyandı!

Stalin devrinde dinlemeğe alıştığımız nakarat gene karşımızda idi. Birleşik Amerikadan almakta olduğumuz yar­dım istiklâlimizi yok ediyormuş, bizi askerî paktlara zorla sürüklüyormuş, 'savunma masraflarımız da bu sebeple arttığından, hayat pahalılığı yükseli­yor, geçim zorlaşıyormuş! Doğrusu bu olmadı!

Stalin devrinde de bu ithamlar savrulur ve biz de şöyle cevap verirdik:

 Biz, istiklâlimizi hiç bir şeye feda etmeyiz, her şeyin üstünde tutarız. Ondan daha kıymetli bir şeyimiz yok­tur. Bizi, çok ağır askerî masraflara sürükleyen de Birleşik Amerika de­ğil, fakat Sovyet Rusyanm devamlı tehdidleridir, topraklarımıza göz dikmesidir!»

Bugün de aynı ithamlara aynı cevab var!

Bazı hususî müesseselerimiz bir müd­detten beri Rusya ile ticarî münase­bet halindedirler ve iki komşu mem­leket arasındaki ticarî ve iktisadî bağ­ları kuvvetlendirmenin yollarını araş­tırıyorlar. İşte böyle bir zamanda Moskovanın böyle bir tefsiri, Stalin devrinden kalma arşivlerden çıkarma­sı ve buna da (Rusya, böyle yardım yapmaz, hiç bir kayde yardımını tâ­bi tutmaz) tefsirini eklemesi yersiz bir hareketten başka bir şey olamaz.

Molotof ve etrafındakiler «dünya ba­rışma hizmet edecek ve Rus Komü­nist Partisi tarafından kararlaştırı­lan bazı tedbirlere» karşı geldikleri için azledilmişler! Dünya barışma, bu barışın temelinde bulunan Türk  Rus münasebetlerine, Amerikadan yardım almakla istiklâlinizi kaybediyorsunuz) gibi yersiz ve haksız ithamlarla nasıl hizmet edilir?

Türkiyenin yabancı bir memleketle akdettiği ve hâlen bugün meriyette bulunan en eski ticaret ve kliring andlaşması Rusya ile imzalanmış ola­nıdır. Tarihi de 1937! Bu andlaşma her sene otomatik şekilde bir yıl için uzatılır. Şimdi de 1958 in birinci ayı­na kadar uzatılmıştır. İşte bu andlaşmanın imza edildiği günlerde Rusya Türkiyenin ticaretinde dördüncü du­rumda idi. Münasebetlerimizin en ger gin olduğu günlerde, yani 1946 yılında ise Rusya, Türkiyenin ihracatında 32 nci ve ithalâtında da 35 inci vaziyette geliyordu. Son yıllarda .bu durumda değişiklik olmuştur. 1955 te Rusya, ithalât yaptığımız devletler arasında 14 üncü ve ihracat yaptığımız memle­ketler arasında da 12 nci olarak .gö­rülüyordu.

Bu durumu daha da inkişaf ettirmek muhakkak ki, iki memleketin de men­faati icabıdır. Fakat bunun için Tür­kiyenin mevcud şüphelerini daha da arttıracak her hareketten komşuları­mızın kaçınmaları şarttır. Son hâdi­seler ümid vericidir, fakat şüpheleri dağıtmış değildir. Çünkü, Molotof gi­bi daimî surette gözlerini Türkiyeye çevirmiş birinin yanında, (artık Türkiyeden hiç bir talebimiz yoktur, Kars ve Ardahanı istemiyeceğiz) diyen no­tayı 1953 yılında Ankaraya yollıyan Malenkof da azledilmiştir. Türkiye, bu garib tezadları görmemezlikten ge­lemez. Bunun içindir ki, son Mosko­va değişikliklerinin Türk  Rus mü­nasebetleri üzerinde ne gibi tesir ic­ra edeceğini söylemek için vakit er­kendir. Beklemek lâzımdır.

Rusyada bir taraftan Stalinciler tas­fiye edilirken, diğer taraftan da Mos­kova radyosunun Stalinci zihniyetle konuşmaya devam etmesini biz ora­daki siyasî kararsızlığa atfediyoruz. Kararsızlık ve keşmekeş olduğu gün gibi aşikâr. Evvelki gün toplanmışlar ve Molotof, Malenkof ve Kaganoviç'i azletmişlerdi. İtham edici bir de teb­liğ neşredilmişti. Bu tebliği neşreden de yeni seçilen Prezidum'du. Yeni hava içinde çalışmaya başlamıştı. Fa­kat dün akşam da öğrendik ki, buna dahil edilen iki aza, seçildikten 24 saat sonra azledilmişler, hükümetten de atılmışlar! Kötü idiler ve azledile lerdi?

«Birleşik Avrupa» ve Türkiye

yazan : Aydemir Balkan

7/7/1957 tarihli (Cumhuriyet) den:

«Avrupa Birliği Hareketi» nin bu ay içinde Romada yapılan büyük kongresi Avrupa memleketleri halk oylarında geniş tepkiler yapmasına rağmen bu hareketin gerek basını­mızda,, gerek aydın muhitlerimizde yankıları zayıf olmuştur. Oysa' ki Türkiyeden bir çok delegelerin ve içlerinde başmuharririmizin de bu­lunduğu, bazı milletvekillerinin de katıldığı bu büyük Roma kongresi Avrupanm geleceği hattâ bekası için bir merhale  sayılmalıdır.

Türk halk oyunu bu engin ideale, Avrupa milletler camiasının egemen ve hür yeni iklimine alıştırmak lâ­zımdır. Sadece aiskerî veya mali for­müllere bağlanan ve bunları hemen daima sadece iki taraflı ben ve ge­risi şeklinde nıütalea eden bir top­lum, bugünkü geçici şartlara elverse de, beşer münasebetleri tarihinde iyi not almıyacaktir.

Yeni bir Avrupa «inşa» edilmek is­tenmektedir. «Avrupa Birliği Fikri» milletlerin kıt'a konfederasyonlarına gidiş yolunda çok ileri bir adımdır. Bütün zıd cereyanlara, menfi ve yı­kıcı tesirlere rağmen bu fikir geliş­mekte, mahallî ve millî bencillikler gerçeklerin önünde gerilemektedir. Avrupa milletleri bu ileri adımı at­makla yeni ve eski dünyaya bir kere daha örnek olmuşlardır. Avrupa Bir­liği Fikri gelişecektir. Çünkü tu fikir, tarihi oluşun, sosyal gelişmenin ken­disidir. Klandan kabileye, kabileden millete, milletten milletler konfede­rasyonuna gidiş er geç olacaktır. An­cak bu gelişmede zaman (ve can) ka­zanma önemlidir. Avrupalıların biz­zat kendi aralarındaki siyasî, iktisa­di ihtilâflar yıllarla bu gelişmeyi frenîemiştir. Şimdi istenen, bu ihtilâf kaynaklarını teker teker ortadan kaldırmaktır. İşte Euratom Oece ve Av­rupa Ortak Pazarı, veya serbest eşanjzonu Lsimlerile ortaya atılan ve yavaş yavaş gerçekleşen teşekküller bu gayeye hiamet edecek ümidler ola­rak belirmişlerdir.Türkiye, Mustafa Kemalden beri yüzünü batıya dönmüştür. Türkiye batının, Bönesanstan sonra gelişen fikir, sanat ve toplum prensiplerini, beşer ideallerini benimsemektedir. Fransız ihtilâli ile en derin ve geniş ifade şeklini bulan bu düzen, bu ül­küler, ve prensipler nizamı gücünü insan hürriyetlerine ve beşer haysi­yetine verilen «Ön kıymetler» den almaktadır. Türkiye gerek aile, ge­rek toplum düzeni ile olduğu gibi, fikir, düşünce ve kıymetler ölçüsün­de de bu prensipleri seçmiştir. Mu­kadderatını, bu prensipleri inadla ve enerjiyle savunan Avrupa milletleri mukadderatına   bağlamıştır.

Avrupada zaman zaman, hattâ son yıllara kadar bu batılı ülküleri, pren­sipleri ihmal eden, hattâ hiçe sayıp ihanet eden sosyal veya politik top­luluklar çıkmamış değildir. Yakm Avrupa tarihi bu çeşid iğrenç tab­lolarla doludur. Fakat bu ihanet hiç bir zaman kolay olmamıştır. Hiç bir politik cihaz, bütün maharetine ve kurnazlığına rağmen niyetlerini fi­kir cephesine zor kullanmadan kabul ettirmemiştir. Batının bütün tezadlarma rağmen en kıymetli ve en övü­nülecek tarafı budur. Aydın ruhu, fikir ve ilim adamlarının sarsılmaz azmi, batı prensiplerinin aynası kal­mağa devam etmektedir.

«Avrupa Birliği Hareketi için de böyle olmuştur. Engin ideallerle baş­layan bu hareket bilhassa sonraları fırsatçı politikacıların elinde bir silâh haline gelmek tehlikesile karşılaşmış­tır. «Avrupa Birliği» ne başlangıçta sırt verenler, hattâ karşıt tavır alan bazı politikacılar sonradan bu bir­lik projesini kendilerine basamak ve­ya siyasî gruplarının teminatı yap­mak istemişlerdir. 1949 dan sonra Avrupa Birliği Fikrinin gerisinde kalerdi?

«Birleşik Avrupa» ve Türkiye

yazan : Aydemir Balkan

7/7/1957 tarihli (Cumhuriyet) den:

«Avrupa Birliği Hareketi» nin bu ay içinde Romada yapılan büyük kongresi Avrupa memleketleri halk oylarında geniş tepkiler yapmasına rağmen bu hareketin gerek basını­mızda,, gerek aydın muhitlerimizde yankıları zayıf olmuştur. Oysa' ki Türkiyeden bir çok delegelerin ve içlerinde başmuharririmizin de bu­lunduğu, bazı milletvekillerinin de katıldığı bu büyük Roma kongresi Avrupanm geleceği hattâ bekası için bir merhale  sayılmalıdır.

Türk halk oyunu bu engin ideale, Avrupa milletler camiasının egemen ve hür yeni iklimine alıştırmak lâ­zımdır. Sadece aiskerî veya mali for­müllere bağlanan ve bunları hemen daima sadece iki taraflı ben ve ge­risi şeklinde nıütalea eden bir top­lum, bugünkü geçici şartlara elverse de, beşer münasebetleri tarihinde iyi not almıyacaktir.

Yeni bir Avrupa «inşa» edilmek is­tenmektedir. «Avrupa Birliği Fikri» milletlerin kıt'a konfederasyonlarına gidiş yolunda çok ileri bir adımdır. Bütün zıd cereyanlara, menfi ve yı­kıcı tesirlere rağmen bu fikir geliş­mekte, mahallî ve millî bencillikler gerçeklerin önünde gerilemektedir. Avıupa milletleri bu ileri adımı at­makla yeni ve eski dünyaya bir kere daha örnek olmuşlardır. Avrupa Bir­liği Fikri gelişecektir. Çünkü tu fikir, tarihi oluşun, sosyal gelişmenin ken­disidir. Klandan kabileye, kabileden millete, milletten milletler konfede­rasyonuna gidiş er geç olacaktır. An­cak bu gelişmede zaman (ve can) ka­zanma önemlidir. Avrupalıların biz­zat kendi aralarındaki siyasî, iktisa­di ihtilâflar yıllarla bu gelişmeyi frenîemiştir. Şimdi istenen, bu ihtilâf kaynaklarını teker teker ortadan kaldırmaktır. İşte Euratom Oece ve Av­rupa Ortak Pazarı, veya serbest eşanjzonu Lsimlerile ortaya atılan ve yavaş yavaş gerçekleşen teşekküller bu gayeye hiamet edecek ümidler ola­rak belirmişlerdir.

Türkiye, Mustafa Kemalden beri yüzünü batıya dönmüştür. Türkiye batının, Bönesanstan sonra gelişen fikir, sanat ve toplum prensiplerini, beşer ideallerini benimsemektedir. Fransız ihtilâli ile en derin ve geniş ifade şeklini bulan bu düzen, bu ül­küler, ve prensipler nizamı gücünü insan hürriyetlerine ve beşer haysi­yetine verilen «Önkıymetler» den almaktadır. Türkiye gerek aile, ge­rek toplum düzeni ile olduğu gibi, fikir, düşünce ve kıymetler ölçüsün­de de bu prensipleri seçmiştir. Mu­kadderatını, bu prensipleri inadla ve enerjiyle savunan Avrupa milletleri mukadderatına   bağlamıştır.

Avrupada zaman zaman, hattâ son yıllara kadar bu batılı ülküleri, pren­sipleri ihmal eden, hattâ hiçe sayıp ihanet eden sosyal veya politik top­luluklar çıkmamış değildir. Yakm Avrupa tarihi bu çeşid iğrenç tab­lolarla doludur. Fakat bu ihanet hiç bir zaman kolay olmamıştır. Hiç bir politik cihaz, bütün maharetine ve kurnazlığına rağmen niyetlerini fi­kir cephesine zor kullanmadan kabul ettirmemiştir. Batının bütün tezadlarma rağmen en kıymetli ve en övü­nülecek tarafı budur. Aydın ruhu, fikir ve ilim adamlarının sarsılmaz azmi, batı prensiplerinin aynası kal­mağa devam etmektedir.

«Avrupa Birliği Hareketi için de böyle olmuştur. Engin ideallerle baş­layan bu hareket bilhassa sonraları fırsatçı politikacıların elinde bir silâh haline gelmek tehlikesile karşılaşmış­tır. «Avrupa Birliği» ne başlangıçta sırt verenler, hattâ karşıt tavır alan bazı politikacılar sonradan bu bir­lik projesini kendilerine basamak ve­ya siyasî gruplarının teminatı yap­mak istemişlerdir. 1949 dan sonra Avrupa Birliği Fikrinin gerisinde kabets eşanjzonü, Avrupa iktisadi integrasyonu, Avrupa Ortak Pazarı ta­sarıları bu Süveyş fiyaskosundan son­ra hızlanmıştır. Euratom (nükleer Enerji Birliği) ve Avrupa Ortak Pa­zarı projeleri bu hafta Fransa mecli­sinde tartışılacaktır bile. Roma kong­resi, Avrupa Birliği Hareketinin bu­gün her zamandan daha fazla sosyal bir ihtiyaç olduğunu tekrarlamıştır. «Avrupa, Birleşik Avrupa inşa edil­meğe başlanmaktadır. Bu tasarılar politikacıların «lobby» lerin veya di­ğer malî grupların elinde dejenere olmazsa «Birleşik Avrupa» nın ilk müşahhas eserlerini yakında görece­ğiz demektir.

Türkiye için seçme zamanı gelmiş­tir. Batıya sade şöylece sempati ile bağlı olmak kâfi değildir. Türkiye, bir yandan Sovyetler İmparatorluğu île, diğer yandan Arab memleketlerile çevrilmiştir. Bu arab ülkeleri uyanmağa, teşkilâtlanmağa, ve dün­ya üstünde söz sahibi olmağa baş­lamışlardır. Beş, on sene sonra taz­yikleri daha da artacaktır. Türkiye, Sovyet yayılmasına olduğu gibi, Arab ekspansiyonuna da karşı koymak için müttefik aramak zorundadır. An­cak artık anlaşılmıştır ki tümen adedlerine dayanan askerî pazarlıklar, as­kerî anlaşmalar, sürekli olmadıkları gibi hayatiyetten de mahrumdurlar. Türkiye, Atatürkten beri yüzünü ba­tıya dönmüştür. En kuvvetli ittifak ise batı camiasında, Avrupa güçleri arasında yer ve söz sahibi olmaktır. Uzun müddet iki taraflı hattâ tek ta­raflı anlaşmalara güvenmek hayalî olur. Türkiye «Birleşik Avrupa» da kendine düşen yeri almalıdır. Fakat, evvelâ bu yere hak kazanmak lâzım­dır. İdealler başka, bunların gerçek­leşme şartları başkadır. Türkîyenin Birleşik Avrupadaki yerini alması için neler yapması gerektiğini başka bir yazımızda inceleyeceğiz.

Türkiye ve Mısır

Yazan : Şükrü Kaya

24/7/1957 tarihli (Hürriyet) ten:

Türkiye Başvekili ve Türk diplomasisinin Mısıra karşı takip ettiği taham müllü, sabırlı ve ısrarlı dostluk politi­kası müsbet neticelerini vermeğe başlamış görünüyor. Kahirede 14 Tem­muzda açılan yerli yarım sanayii fua­rında Türkiyeyi temsil eden Ticaret Vekilinin Mısırdan dönüşünde basma verdiği ve Anadolu Ajansının yayınla­dığı demeçte, Türkiye Mısır müna­sebetlerinin ticarî ve dolayısiyle siya­sî sahalarda gelişeceği ve genişleye­ceği hakkında hayli ümitli görüşler ve tahminler vardır.

Esasen sağduyuya ve iki tarafın men­faatlerine aykırı ve anormal olan du­rum ; Türkiye ile Mısır arasında dostluk münasebetlerinin bozukluğu, ticarî ve siyasî gelişmelerin geriliğiy­di. Birinci Cihan Harbi sırasında Mı­sıra Kral olan Fuad'm Meşrutiyet devrinde Osmanlı devletinden hangi nişanı veya unvanı alamadığı için bes­lediği hıncı dış politikada Türkiyeden sarayında da Türklerden ve türkçeden aldığı malûmdur. O devrin Os­manlı hükümetinin Hidiv Abbas Hil­mi'yi Mısır taç ve tahtının meşru sa­hibi olarak tanıması, İngiliz icadı Kral Fuad'm Türklere karşı husumet ve gazabını tahrik etmiş olabilir. Oğlu Faruk'un da gençliği, keyfine ve zev­kine düşkünlüğü; değil Mısırın hakikî menfaatlerini düşünmek; tacının tahtmm, şahsının ve hanedanının hayat ve haysiyetlerini korumak vazifesini bile kendisine ve etrafındakilere unutturmuştu.

Türk milletinin ve matbuatının hür zabitler ihtilâlini ve Mısırda Cumhuri­yet ilânını canü gönülden alkışlama­ları samimî ve tabiiydi. Çünkü sırf cehalet ve taassupları yüzünden ya­bancıların ekonomik ve politik boyun­duruğu altında sömürülen Müslüman­lardan büyük ve asîl bir millet daha kurtulmuş, hürriyet ve istiklâline ka­vuşmuş, alınlarının terinden ve elle­rinin emeğinden ve şimdiye kadar mahrum bırakıldığı medeniyetin mad­dî ve manevî nimetlerinden istifade etmek imkân ve fırsatını kazanmıştı.

Türkler, Atatürkün önderliğiyle mil­lî zaferlerinden sonra bu yolun yolcu­su olmuşlardı. Mısırlılar da ihtilâlden sonra o yola girmişlerdir. Geri, fakir ve bilgisiz Şark ve Müslüman millet­lerini yoksulluktan, fikir ve vicdan esirliğinden kurtaracak tek yol da bu­dur. Fakat Türk milletinin Mısır inkı­lâbına ve inkılâpçılarına karşı besle­diği hayranlık ve hayırhahlık hisleri­nin heyecan ve saffeti bazı sert ve haşin muameleler yüzünden ve pek erken hayal sukutuna uğradı. Mısır­da Türklerin haysiyet ve menfaatine riayet edilmemesi pek üzücü oldu. Bu­na rağmen Türkiye hükümeti ve dip­lomasisi sabır ve tahammülün son de­recelerine varan uysallıkla iki mem­leket arasındaki münasebetlerin dü­zelmesine fedakârlıkların azamî had­leriyle çalıştı. Bağdat Paktı gibi had­di zatında masum ve zararsız, fakat Arap Birliği İçin belki de zarurî bir müdafaa sistemini Mısır liderlerine itizar eder gibi izah etti. İngiliz ve Fransızlarla ifctifakı olduğu haîde Sü­veyş'e olan hareketlerini takbihten çekinmedi, destekledi. Sırf Mısıra bir dostluk tavizi ve gösterisi olmak üze­re İsrail'le münasebetini kesti. Bazı metodlar ve maruf hadleri aşan mu­ameleler dışında Türkler hep Nasıra mülayim ve taraftar oldular. Türkiye Ticaret Vekilinin Türklere haber ver­diği Mısırdaki ticarî ve politik geliş­meler, işte böyle gayretlerin ve fe­dakârlıkların eseridir.

Vakıa Mısır milletinin Tüklere karşı husumet beslemek çin hussuî bir se­bepleri olmadığı gibi böyle bir husu­met de hissedîlmemektedir. Crnnhurreisi Nasır da geçen yıl bir kitabın mukaddimesinde Türkler ve Türkiye için iyi hisler ve temennilerde bulun­duğunu memnuniyetle hatırlatmak­tadır. Fakat Mısır hükümetinin dost­luk, adalet ve hakkaniyet duygusun­dan Türkiye veya Mısır tabiiyetinde­ki Türklerin mahrum bırakılmaması­nı söylemek dç dostluğun icap ettirdi­ği bir vicdan borcudur.

II  BİRLEŞMİŞ MİLLETLER

1 Temmuz 1957

 Birleşmiş   Milletler   (NewYork) :

Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği atom enerj isinin sulhçü gayelerde kullanılması maksadıyla yapılacak ikinci konferansın geçici gündemini yayınlamıştır. 1 Eylülden 13, Eylül'e kadar Cenevre'de toplanacak olan kon feransa 88 devlet davet edilmiştir. Gündemde aşağıdaki maddeler mev­cuttur:

     İstikbalde atom'dan elektrik istih­sali,

 ElektroNükleer santrallerin işle­mesi hususunda edinilen bilgiler,

Atom enerjisinden,  elektrik  istih­salinden başka sahalarda faydalanıl­
ması,

İsotoplarm kullanılmasında kayde­dilen   terâkkiler,

bahislerinde

  Sağlık  ve   güvenlik pratik tecrübeler,

Fizikte yapılan son keşifler,

Son seneler zarfında atom enerji­si sahasında milletlerarası işbirliğinin
gelişmesi,

Teknik personel yetiştirilmesi.


 

Sahasında da. kurulmuş olan teşek­küllerin durumu ele alınacaktır.

Bu haftaki görüşmelerin gündeminde yer alan diğer konular arasında atom enerjisinin ekonomik sahalarda tatbi­ki ile diğer enerji kaynaklarının rolü de vardır.

Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sos­yal Konseyi bu yıl. şu memleketler­den kurulmuş bulunuyor:

Arjantin, Brezilya, Kanada, Çin, Mı­sır, Birleşik Amerika, Finlandiya, Fransa, Yunanistan, Endonezya, Mek­sika, Pakistan, Hollanda, Polonya, Dominik Cumhuriyeti, İngiltere, Sov­yetler Birliği, Yugoslavya.

 Birleşmiş Milletler :

Diplomatlar, Doğu Avrupa memleket­lerinde işsizliğin artmakta olduğunu bildirmektedirler.

İşsizlik daha fazla Bulgaristan, Po­lonya ve Macaristanda artmak isti­dadını göstermektedir. Sovyetler Bir­liği ise önümüzdeki beş sene zarfın­da ziraî istihsali bir misli arttırma­yı ve bunun için de peyk memleket­lerdeki işsizlerden istifade etmeyi dü­şünmektedir. Sovyetler  Birliğinde endüstri sahalarında fazla işçi çalış­tırılma temayülü mevcut bulunduğu cihetle ziraat sahasında çalışanların adedi vedolayısı ile ziraî istihsal azal­mış bulunmaktır.

Temmuz 1957

 Cenevre :

Birleşik Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi bugün 24 üncü toplantı dev­resine başlamıştır. Bu devrede dün­yanın ekonomik ve sosyal durumun­dan başka Birleşmiş Milletlerin işbir­liği ve gelişme faaliyeti, ekonomik, sosyal sahalardan başka insan halka.Burada ileri sürüldüğüne göre Sovyet­ler Birliği Temmuz ayı ortalarında peyk memleketlerden mühim miktar­da işsizi geçici bir müddet için Sibir­ya ve Kazakistana sevkedecektir.

10 Temmuz 1957

 Birleşmiş Milletler Kurulu :

Birleşmiş Milletler Kurulu Genel Sek­reterliği sözcülerinden biri tertip ettiği basın toplantısı sırasında, hâlen Cenevre'de bulunan Genel Sekre­ter Dag Hammarskjold'ün «Salı günü İsrail ve Suriye topçusu arasında vu­kua gelen topçu düellosuna bir son vermek üzere Birleşmiş Milletler Ku­rulu Filistin mütareke komisyonu er­kânı harbiye reis vekili Albay Byron Leary tarafından taraflar nszdinde yapılan teşebbüsü» desteklediğini bil­dirmiştir.

Sözcü, Genel Sekreterin gerek İsrail ve gerek Suriye hükümetleri nezdinde teşebbüse geçerek kendilerinden ateş kes emrine riayet etmelerini ve bir daha bu gibi hâdiselerin tekerrür et­memesini istediğini ilâve etmiştir.

Diğer taraftan Birleşmiş Milletler Ku­rulu çevrelerinde belirtildiğine göre, şimdilik, bu hâdise hakkında güven­lik konseyinin toplantıya çağırılması bahis mevzuu değildir.

11 Temmuz 1957

 Birleşmiş Milletler  (NewYork) :

Suudî Arabistarun Birleşmiş Milletler temsilcisi Şeyh Abdullah El Hayyal dün güvenlik konseyi başkanına gön­derdiği bir mektupta, 26 ve 27 Hazi­ran günleri İki İsrail gemisinin Suudî Arabistan kara sularına girdiğini bil­direrek, İsrail'in Suudî Arabistan'ın toprak bütünlüğünü yeniden ihlâl etmesini protesto etmiştir.

Suudî Arabistan heyeti, Güvenlik Kon şeyine, muntazam fasılalarla buna benzer protestolar göndermektedir.

İyi haber alan çevrelerde belirtildiği­ne göre, Dag Hammarskpoeld'ün Pa­ris temasları 17 Eylülde başlayacak olan Birleşmiş Milletler Kurulu asamb leşi ile ilgilidir.

 Birleşmiş Milletler (NewYork) :

Birleşmiş Milletlerdeki Suriye daimî delegasyonu bugün neşrettiği bir ba­sın tebliğinde İsrail'in hudut hâdise­lerini tahrik ettiğini öne sürmüştür. Bu tebliğde hudut hâdiseleri başla­madan evvel İsrail'in mevzilere yeni takviye kuvvetleri getirmiş olduğu bil­dir ilmektedir.

13 Temmuz 1957

 Birleşmiş Milletler (NewYork) :

Birleşmiş Milletler Kurulu nezdindeki Macar daimî temsilciliği, Macar mah­kemeleri tarafından ihtilâlciler hak­kında verilen ölüm cezalarının affı hakkında Latin Amerikası Devletleri Grubu Başkanı Migiel Urquia, Uruguvay temsilcici Enrique Fabregat ve Meksika mümessili Rafael de la Colina tarafından sunulan müşterek im­zalı mesajı hükümetine arzetmeği kabul etmiştir.

Macar temsilcisi, kendisine bu mesa­jı getiren Uruguvay delegesine, «bunu hükümetine arzedeceğini, ancak, ken­dilerinin bu hususta yanlış zehaplara kapıldıklarını, çünkü, Macar mahke­meleri tarafından idama mahkûm edilen şahısların ayaklanma sırasın­da hapishaneden kaçarak cinayet iş­lemiş adi suç erbabı olduklarını» söy­lemiştir.

12 Temmuz 1957

 Paris :

Bugün Cenevreden buraya gelen Bir­leşmiş Milletler Kurulu Genel Sekre­teri Dag Hammarskjoeld, öğleden sonra Reisicumhur Rene Coty tara­fından kabul edilmiştir.

Genel Sekreter akşama doğru da Fran sa Hariciye Vekili Christian Pineau tarafından kabul edilecek ve gece şe­refine bir ziyafet verilecektir.

14 Temmuz 1957

 Birleşmiş Milletler :

Birleşmiş Milletlerdeki Amerikan de­legesi James Wodsworth Sovyetlerde vuku bulan değişikliğin Macaristan daki mezalimin bütün dünyaca tak­bih edilmesi neticesi olduğuna dikka­ti çekmiştir.

Amerikan Baro Birliğinin toplantı­sında konuşan Wodsworth Birleşmiş

Milletler Anayasasına aykırı bir ha­reketi hazırlayan her şahıs veya gru­bun sonunda cezasını görmeğe mah­kûm olduğunu söylemiştir. Macaristandaki şiddet hareketlerini bilhassa Ştalinci grubun hazırladığına işaret eden diplomat bu grubun şimdi ceza­sını görmekle beraber yapılanların karşılığının henüz ödenmediğini bil­dirmiştir.

15 Temmuz 1957

 Birleşmiş Milletler  (NewYork) :

Birleşmiş Mületlerdeki Yunan Daimî Delegesi Palamas Yunan hükümeti­nin bir mektubunu bugün Genel Sek­reter Dag Hammarskjold'a tevdi et­miştir. Kıbrıs meselesinin 17 Eylül'de toplantılarına başlıyacak olan Genel Kurul gündemine alınması istenilen bu mektubta şu iki husus ileri sürül­mektedir:

 Self Determination ve hakların eşitliği  prensibinin,  Birleşmiş  Millet­
lerin  himayesi  altında Kıbrıs  adası halkı için tatbiki.

 İngiliz sömürge  idaresinin Kıbrıslılar   aleyhindeki   mezalimi   ve   in­
san haklarını ihlâl eden hareketleri.

Yunan hükümeti Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun kararının İngiltere tarafından tatbik mevkiine konmadı­ğını belirttikten sonra, talebini izah için, belirli mühlet içinde, bir »ota göndereceğini' de haber  vermektedir.

 Birleşmiş Milletler (NewYork) :

Birleşmiş Milletlerdeki Afrika  Asya grubuna mensup 21 memleket bugün Genel Sekretere gönderdikleri bir mektupla Cezayir, meselesinin '.17 Ey­lül'de toplantılarına başlıyacak olan Genel Kurulun gündemine alınmasını resmen istemişlerdir.

Bu mektubu imzalayan 21 memleket şunlardır:

Afganistan, Seylan, Mısır, Habeşistan, Hindistan, Endonezya, İran, Irak, Ja­ponya, Ürdün, Lübnan, Libya, Fas, Nepal, Pakistan, Filipin, Suudî Ara­bistan, Sudan, Suriye, Tunus ye Ye­men.

22 Temmuz 1957

     Birleşmiş Milletler  (NewYork) :

Endonezya hükümeti Birleşmiş Millet­ler Polis Kuvveti emrine vermiş oldu­ğu birliği altı aylık müddet sonunda, maddî sebeplerden dolayı geri çekece­ğini,  genel sekretere bildirmiştir.

Esaslı Endonezya Birliği Ortadoğudaki altı aylık müddetini geçirmiş bu­lunmaktadır.

     Birleşmiş Milletler  (NewYork) ;
Mısır,  gemilerin     Süveyş  kanalından serbest geçişi  mevzuunda bir  ihtilâf
husule  geldiği .taktirde, milletler ara­sı adalet divanının mecburî hakemliğine müracaat edilmesini kabul etti­ğini resmen bildirmiştir.

18 Temmuz 1957

 Birleşmiş Milletler  (NewYork) :

Birleşmiş Milletler Kurulu Genel Sek­reterliği, dün gece, bir tebliğ yayın­layarak Fransız birliklerinin İsrail topraklarında Suriye hududuna yakın bölgelerde mevzilenmiş olduklarına dair çıkan haberleri katiyetle tekzip etmiştir.

Bu haberiıi ilk önce Amman radyosu tarafından verildiği ve Moskova radyosunca da tekrarlandığı ilâve edil­mektedir.

23 Temmuz 1957

 Birleşmiş Milletler  (NewYork) :

Birleşmiş Milletler Kurulu nezdindeki Lübnan daimî temsilciliği çevrelerin­de belirtildiğine göre, kurul asamble­sinin Eylül devresindeki toplantısın­da reisliğe Lübnan hükümeti Harici­ye Vekili Şarl Malik'i aday gösterme­ğe karar vermiştir.

Bu çevrelerde belirtildiğine göre, ilk defa olarak bir Ortadoğu memleketi Birleşmiş Milletler Kurulu Asamblesi

Reisliği için adaylığını koymaktadır. Bu bakımdan Afrika  Asya grubu dev letlerinin Şarl Malik'i destekleyecek­leri ümit. edilmektedir.

Diğer taraftan, öğrenildiğine göre, Lüb nan Hariciye Vekiline karşı Yeni Zelandanm Birleşmiş Milletler Kurulun­daki daimi delegesi ve Washington Büyükelçisi Lesli Munro da adaylığı­nı koyacaktır.Best cereyan etmesi hakkında güven­lik konseyinin kabul etmiş olduğu prensiple tezad teşkil etmekte oldu­ğunu bildirmiştir.

İsrail temsilcisinin mektubu, İsrail hükümetinin bu meseleyi halletmek üzere beğendiği yolu tercih hakkını mahfuz bulundurduğunu belirterek sona ermektedir.

24 Temmuz 1957

     Birleşmiş Milletler' (NewYork) :

Cezayir ihtilâli millî konseyi üyele­rinden Muhammed Zeyid Genel Sek­reter Dag Hammarskjold'a tevdi etti­ği bir mektupta Cezayir mukavemet­çilerinin şimdiye kadar Fransa ile müzakerede bulunmadıklarını bundan sonra1 da herhangi bir müzakere hat­ta temas yapılması ihtimalinin mev­cut olmadığını bildirmektedir,

Bu mektupta mezkûr müzakerelere dair Fransız kaynaklarında verilen haberlerin Birleşmiş Milletlerin Ceza­yir mevzuunu görüşmesine mani ol­mak gayesiyle hazırlandığı açıklan­maktadır.

     Birleşmiş Milletler  (NewYork.) :

Birleşmiş Milletler Kurulundaki İsra­il heyetine vekâleten riyaset etmekte olan Artur Liveran dün akşam Bir­leşmiş Milletler Kurulu Genel Sek­reteri Dag Hammarskjoeld'u ziyaret ederek kendisinden, Mısır makamları tarafından Süveyş kanalından geçmeçte olan «Brigitta Toft» gemisinde tevkif edilen İsrail tebah denizcinin tahliyesini temin etmesini talep etmiş tir.

Diğer taraftan İsrail, temsilci heyeti başkanı güvenlik konseyi başkanına da bir mektup göndererek Mısırın, Süveyş Kanalında seyrüsefer emniye­tini, sağlayan, altı prensibi ihlâl et­miş olduğunu bildirmiştin.

Liveran bu mektubunda, İsrail tebalı tayfanın tevkif edilmesinin, Süveyş kanalında seyrüseferin her türlü siya­sî ihtilâfların dışında, tamamiyle

25 Temmuz 1957

     Birleşmiş Milletler  (NewYork) :

Birleşmiş Milletler Kurulu Genel Sek­reteri Dag' Hammarskjoeld, dün gece askerî hususlardaki müşavirlerinden Fin Generali Martola'mn istifa etmiş olduğunu bildirmiştir.

Genel Sekreter, General Martola'mn bu vazifeyi kısa bir müddet için ka­bul etmiş olduğunu ve Helsinkiye av­det ederek şahsi işleri ile meşgul ola­cağını sözlerine ilâve etmiştir.

General Martola'mn yerine henüz kim se tayin edilmemiştir.

     Birleşmiş "Milletler  (NewYork) :

Birleşmiş Milletler Kurulu. Genel Sek­reteri Dag Hammarskjoeld, dün gece, ilk önce Mısır, sonra da İsrail tem­silcilerini kabul etmiştir.

Birleşmiş. Milletler Kurulu Genel Sek­reterliğine yakın, olan çevrelerde be­lirtildiğine göre, bu. konuşmalar, İs­rail tarafından kiralanmış olan «Bri­gitta Toft» adlı gemi Süveyş Kanalın dan. geçtiği sırada Mısır makamları tarafından tevkif edilen İsrail tebalı tayfanın serbest bırakılmasını temin etmek üzere İsrail hükümetinin Bir­leşmiş Milletler Kurulu Genel Sekre­terinden rica ettiği tavassut ile ilgi­lidir.

Birleşmiş Milletler  (NewYork) :

Birleşmiş Milletler Kurulu umumî he­yetinin Eylül toplantısında Cezayir meselesini gündeme, alması hakkında yirmi bir Asya  Afrika devleti tara­fından vâki talebe bu defa Birmanya, da iştirak etmiştir,

6 Temmuz 1957

 Birleşmiş Milletler  (NewYork) :

Pakistan Başvekili Hüseyin Suhravardi, devamlı bir Birleşmiş Millet­ler Polis Kuvveti teşkilini teklif et­miştir.

Birleşmiş Milletler radyosuna verdiği bir beyanatta Şuhravardi demiştir ki: «Geçen yıl Mısıra gönderilen Birleş­miş Milletler Polis Kuvvetleri gibi, de­vamlı bir kuvvet, sulHü muhafazaya çalışmaktadır. Birleşmiş Milletler Teş­kilâtı elinde böyle müessir bir kuvvet bulunmadıkça güvenlik tehlikeye dü­şer ve silâhsızlanma mevzuunda iler­leme kaydedilemez.»

Başvekil, Pakistanm Birleşmiş Millet­ler anayasasına bağlı kalacağını ifa­de etmiş ve demiştir ki:

«Birleşmiş Milletler, çeşitli meselele­ri azim ve cesaretle karşılamış ve âdil bir hal çaresine ulaştırmağa çalış­mıştır.»

27 Temmuz 1957

 Birleşmiş Milletler :

Filistin'deki mütareke kon Lrol teşki­lâtının bir tebliği Birleşmiş Milletler tarafından neşrolunmuş bulunmakta­dır.

Bu tebliğde Birleşmiş Milletler müşa­hitlerinin Suriye'de Fransız askerleri gördüklerine dair haberler tekzib edil­mektedir.

31 Temmuz 1957

 Birleşmiş Milletler (NewYork) :

"Müstakbel milletlerarası atom enerji­si güvernörler konseyine 13 memleket temsilcisi seçilmiştir. Bu memleket­ler şunlardır: Kanada, Fransa, Ame­rika, İngiltere, Sovyet 'Rusya, Brezil­ya, Güney Afrika, Hindistan, Avust­ralya, Japonya, Çekoslovakya, Por­tekiz ve İsveç.

Beyhude zahmet

Yazan :  Hüseyin Cahit Yalçın 12/7/1957 tarihli  (Ulus)  tan :

İster açıktan açığa olsun, ister kapa­lı ve dolambaçlı surette tatbik edil­sin, müstebit ve mütehakkim rejimle­rin başlarında bulunanlar ya gerçek­ten budaladırlar, yahut halk tabaka­larının çek ahmak ve safderun olduk­larına iman etmiş ve hareketlerini bu budalalık üzerine tanzim eylemiş kim selerdir. Bunun .son misalini Peşte'de açılan tuhaf bir. sergi bize gösteriyor., Bu serginin ismi .«4 Ekim 1956 da Macaristanda mukabil ihtilâl» dir. Ga­yesi de Macar halkının o günlerde ce­reyan eden olayların «Faşist, emper­yalist ve sermayecilik» olduğunu is­pat etmektedir. Bu çıkmaz dâvayı müdafaa etmek ve Macar halkını al­datmak için de tarih müzesinin oniki salonunu tahsis etmişler.

Budapeşte radyosu birinci salonda «1955  1956 seneleri arasındaki bü­yük sosyalist muvaffakiyetleri» gösteriliyormuş. İkinci salonda da ihti­lâlin teşkilâtlı, kasdı mahsusa müs­tenit bir vak'a olduğu ispat olunuyormuş. Peşte radyosuna göre, bir çok vesikalar isyanda emperyalistlerin ro­lünü gösteriyormuş. Sergiyi hazırlıyanlar Peşte'de Temmuz nihayetine kadar kalarak bütün memlekette altı ay dolaşacaklar ve ihtilâlin kötü ma­hiyetini bütün Macar halkına bildireceklermiş.

Batı dünyası hakikatin ta kendisini biliyor. Birleşmiş Milletler tarafından yapılan araştırmalar bu hususta dün­ya umumî efkârını kâfi derecede ay­dınlatmış ve raporu herkes okumuş­tur. Demek oluyor ki Macaristandaki komünist celi âdi ar m m maddî kurban­ları gibi manevî kurbanları da yine ancak Macar  milleti olacaktır. Hürriyet dâvası uğrunda bukadar kahra­man fedailer yetiştirmiş ve dünyayı heyecan ve teessür içine hayran bı­rakmış olan Macar milletinin şimdi böyle bir komediyaya kurban gidece­ğine, ve ihtilâlin batı kapitalistleri ta­rafından tertip edildiğine inanacağına nasıl ihtimal verilebilir?

Asıl garibi şu ki Bolşevik şefleri Ma­car milletine ihtilâlin batıdan geldi­ğine inandırmak istemeleri kadar mâ nasız ve kendi hesablarma zararlı bir teşebbüs olamaz. Farkma varmadan kendi mezarlarını kazıyorlar ve Macar milletini dayanmaya, birleşmeye ve ayaklanmaya davet etmiş oluyorlar.

Batı dünyası demirperde arkasındaki bütün memleketler gibi Macar mille­tine karşı da büyük bir borç altın­dadır. Demirperde arkası milletlerini Bolşevik zindanından kurtarmak bü­yük batı milletleri için bir şeref ve na­mus borcudur. Eğer son Macar ihti­lâlini batı devletleri tertip etmişlerse ancak vazifelerini yapmış olabilirler. Olayların cereyan tarzını Macar mil­letine karşı bu şekilde göstermek onla­rı batıdan uzaklaştırmam. Bilâkis, ken­dilerinin unutulmadıklarmı Macar milletine, halkına ispat etmek sure­tiyle Macar halkında Bolşeviklerin zu lümlerine dayanmak ve karşı koymak ruhunu kuvvetlendirmiş olurlar.

Hakikaten ortada bir mesele vardır ve bu mesele medenî dünya için demir­perde arkasındaki medenî ve müte­rakki milletleri Bolşevik belâsından bir an evvel kurtarmak davasıdır. Ba­tı bu gaye uğrunda çalışmaktan dola­yı değil çalışmamaktan, eski dostla­rını ve müttefiklerini unutmaktan Moskova'ya feda etmekten suçludur. Bereket versin ki Bolşevikler bu du­rumu anlıyamıyacak kadar kendile­rinden geçmişlerdir. Demirperde ar­kasından kurtulma ümitleri yaşıyor, gün geçtikçe gevşeyecek yerde kuvvet­leniyor.  Çünkü  çekilen ıstıraplar bir kamçı tesiri yapıyor. Bolşevikler ma­sum insanlara işkende yapmak sure­tiyle değil, onların en temdelli insan­lık haklarına azıcık olsun hürmet etmek suretiyle kendilerini belki affettirebilirler. Bugün için de yarın için de beşeriyet Bolşevik yarasını deşip insanlığın mukadderatını vah­şete doğru götürecek cereyanı kökün­den kazımağa mecburdur.

1 Temmuz 1957

 Londra :

Silâhsızlanma çalışmaları bugün tek­rar başlarken tâli komitedeki Fransız delegesi Jules Moch'un kati bir tek­zibi ile karşılaşılmıştır. Gu'.es Moch bu tekzibinde, Avrupada bir silâhsız bölge ihdas edilmesine dair kendisi veya Batılılar tarafından müştereken sunulmuş bir plânın mevcut olmadı­ğını kati bir ifade ile belirtmiştir. An­cak bu tekzipten evvel yayınlanmış olan haberlere göre, Batılı büyük dev­letler, İngiltereden Rusyaya kadar Av rupayı içine alan havadan kontrol plânını Nato müttefiklerine kabul et­tirmişlerdir.

Batılı devletler haftalarca süren isti­şareler sonunda silâhsızlanma plânı­na esas teşkil edecek kontrol tedbir­leri üzerinde görüş birliğine varmış bulunmaktadırlar.

Eisenhûwer'irı, askerî tesislerin hava­dan kontrolü plânını en fazla şüphe ile karşılayan Batı Almanya Başveki­li Adenauer de dün. Dortmund'daki seçim nutkunda bu plânı destekledi­ğini bildirmiştir.

Londra'da cereyan eden silâhsızlan­ma müzakerelerinde İngiltere, Birle­şik Amerika, Fransa ve Kanada tara­fından temsil edilen Batılılar Sah gü­nü Sovyetlere dört maddelik bir prog­ram teklif edeceklerdir. Plânda atom denemelerinin muvakkaten durdurul­ması ve güvenilir kontrol tedbirleri üzerinde kat'î bir anlaşmaya varılma­sı, bundan sonra diğer mes'elelerin müzakeresine girişilmesi ileri sürül­mektedir.

Yetkili kaynaklardan bildirildiğine nazaran, Amerikan delegesi Stassen 7 Fransız delegesi Jules Moch tarafından dün Paris'te Nato konseyine izah edilen yeni plân, Kuzey Kutup bölgesi üzerinde kontrol sistemi kurul masını derpiş eden bir evvelki plânı tamamile  tâdil etmektedir.

Yeni plâna göre, Fransa'nın büyük bir kısmı, Doğu ve Batı İngiltere Do­ğu Avrupa peykleri ve Sovyetler Bir­liğinin birer kısımları kontrol sahası içine girmektedir.

Fransa, Sovyet Rusya arazisinin çok geniş olduğunu ileri sürerek, Sovyet Rusya'da karadan teftişe tâbi bölge­lerin daha fazla olmasını istemekte­dir.

Nato Konseyi dün Jules Moch tarafın dan izah edilen plânı tasvib etmiştir. Yetkili  kaynaklara   göre     Batılıların Sovyetlere teklif edeceği plân şu hu­susları ihtiva edecektir:

■ Atom bombası imâline yarayan maddelerin askerî maksatlarla istih­
salinin yasak edilmesi,

 Mevcut silâh stoklarını azaltmak gayesi ile' bir plân tatbiki ve mevcut
atom merkezlerinin beynelmilel kont­rol altında, yalnız sulhte kullanılacak
vasıtalar imâl edecek şekilde tâdili.

 Kendi varlığını müdafaa gayesi haricinde  atom silâhları kullanılma­
ması,

 Umumî silâhsızlanma anlaşması­na kadar atom denemelerinin durdu­
rulması,

Bilindiği gibi Sovyet Rusya ve Batılı­lar askerî "tesislerin havadan ve kara­dan kontrolü hususunda prensip itibarile mutabıktırlar, ancak hangi böl­gelerin kontrol edilebileceği hususun­da görüş ayrılıkları mevcuttur.

 Clevîand :

Birleşik Amerika Müşterek Kurmay Heyetleri Başkanı Amiral Radford bu­rada yaptığı konuşmada bir silâhsız­lanma anlaşmasının kabulü için aran ması icabeden şartın bu anlaşmanın sadece kabili tatbik görülmesinden ibaret olmadığını söylemiştir.

Amiral Radford silâhsızlanmanın ta­hakkukunun ehemmiyet ve lüzumu üzerinde durduktan sonra şöyle de­miştir :

«Gerek Amerika'nın gerekse bütün hür dünyanın emniyeti bahis konusu olduğu cihetle, imzalanacak bir an­laşmanın tarafları muhakkak uyma­ya zorlıyacak bir anlaşma olması, ay­rıca mutlak bir kontrol sistemini ihti­va etmesi lâzımdır. Ancak bu suret­le anlaşmanın tatbik edileceğinden emin olabiliriz.

Amerikaya düşen vazife, böyle bir an­laşmaya erişilmesini bekler ve bunun için çalışırken, diğer taraftan müte­cavizin taarruza cesaret edemiyeceği cesamette bir kuvveti ayakta tutmak­tır.»

Amiral Radford'un bu konuşmasını yorumlayan siyasî çevreler Amirali bundan Önceki beyanatlarında Rusyaya asla itimat edilemiyeceği kanaa­tinden hareket ederek silâhsızlanma anlaşmasına karşı cephe almış oldu­ğuna işaret etmektedirler.

2 Temmuz 1957

 Londra :

Silâhsızlanma tâli komitesinin bugün öğleden sonraki toplantısında Batılı­lar adına bir konuşma yapan İngiliz Dışişleri Vekili Selwyn Lloyd şöyle demiştir:

«Sovyet Rusya teftiş ve kontrol pren­sibini kabul ettiğine göre, şimdi atom denemelerinin muvakkaten durdu­rulması mümkündür. Bununla bera­ber bu arada atom malzemesinin imâ­li de muhakkak durdurulmalıdır.»Dört Batılı heyet bir mütehassıslar komitesinin kurulmasını ve bu komi­tenin bir teftiş sistemi tesbit etmesi­ni istemiştir.

     Londra :

Silâhsızlanma Tâli Komitesi bugün öğleden sonra toplanmıştır. Bu top­lantıda Batılıların silâhsızlanma tek­liflerinin İngiliz Dışişleri Vekili Selwyn Lloyd tarafından açıklanması beklenmektedir.

Bazı kaynaklardan bildirildiğine göre Batılılar, Sovyetler Birliği atom bom­bası imalinden vazgeçilmesini kabul ettiği taktirde atom denemelerine son vereceklerini bildirmişlerdir.

     Londra :

Silâhsızlanma Tâli Komitesinde söz alan İngiliz Hariciye Vekili Selwyn Lloyd Batılı devletler namına yeni tek lifler ortaya koymuştur.

Hariciye Vekili geçen ay Sovyetlerin kendi topraklarında atom tecrübele­rini müşahade için istasyonlar kurul­masının kabul etmelerine temasla bu­nun atom denemelerinin geçici olarak durdurulmasını imkân dahiline sok­tuğunu ifade etmiştir. Selwyn Lloyd bundan sonra atom tecrübelerinin durdurulmasını sağlamak üzere Ame­rika'da, Rusya'da, İngiltere'de ve Pasifikte teftiş istasyonlarının kurulma­sı yolunda beş devleti temsil edecek mütehassısların derhal çalışmaya baş lamalarını teklif etmiştir.

İngiliz Hariciye Vekili silâhsızlanma komitesine iştirak eden heyet baş­kanlarını ilk safhada imzalanacak si­lâhsızlanma anlaşmasında atom tec­rübelerinin durdurulmasına dair mad­de ile diğer maddeler arasında gerek­li münasebetleri incelemek üzere he­men çalışmaya başlamağa davet et­miştir.

Selwyn Lloyd tarafından okunan ve bütün Batılı devletler tarafından tas­vip edildiğinden dolayı müşterek do­küman adı verilen bu metinde atom tecrübelerinin durdurulması için Sov­yetlerin atom bombası stoku yapma.

 Clevland :

Birleşik Amerika Müşterek Kurmay Heyetleri Başkanı Amiral Radford bu­rada yaptığı konuşmada bir silâhsız­lanma anlaşmasının kabulü için aran ması icabeden şartın bu anlaşmanın sadece kabili tatbik görülmesinden ibaret olmadığını söylemiştir.

Amiral Radford silâhsızlanmanın ta­hakkukunun ehemmiyet ve lüzumu üzerinde durduktan sonra şöyle de­miştir :

«Gerek Amerika'nın gerekse bütün hür dünyanın emniyeti bahis konusu olduğu cihetle, imzalanacak bir an­laşmanın tarafları muhakkak uyma­ya zorlıyacak bir anlaşma olması, ay­rıca mutlak bir kontrol sistemini ihti­va etmesi lâzımdır. Ancak bu suret­le anlaşmanın tatbik edileceğinden emin olabiliriz.

Amerikaya düşen vazife, böyle bir an­laşmaya erişilmesini bekler ve bunun için çalışırken, diğer taraftan müte­cavizin taarruza cesaret edemiyeceği cesamette bir kuvveti ayakta tutmak­tır.»

Amiral Radford'un bu konuşmasını yorumlayan siyasî çevreler Amirali bundan Önceki beyanatlarında Rusyaya asla itimat edilemiyeceği kanaa­tinden hareket ederek silâhsızlanma anlaşmasına karşı cephe almış oldu­ğuna işaret etmektedirler.

2 Temmuz 1957

 Londra :

Silâhsızlanma tâli komitesinin bugün öğleden sonraki toplantısında Batılı­lar adına bir konuşma yapan İngiliz Dışişleri Vekili Selwyn Lloyd şöyle demiştir:

«Sovyet Rusya teftiş ve kontrol pren­sibini kabul ettiğine göre, şimdi atom denemelerinin muvakkaten durdu­rulması mümkündür. Bununla bera­ber bu arada atom malzemesinin imâ­li de muhakkak durdurulmalıdır.»

Dört Batılı heyet bir mütehassıslar komitesinin kurulmasını ve bu komi­tenin bir teftiş sistemi tesbit etmesi­ni istemiştir.

     Londra :

Silâhsızlanma Tâli Komitesi bugün öğleden sonra toplanmıştır. Bu top­lantıda Batılıların silâhsızlanma tek­liflerinin İngiliz Dışişleri Vekili Selwyn Lloyd tarafından açıklanması beklenmektedir.

Bazı kaynaklardan bildirildiğine göre Batılılar, Sovyetler Birliği atom bom­bası imalinden vazgeçilmesini kabul ettiği taktirde atom denemelerine son vereceklerini bildirmişlerdir.

     Londra :

Silâhsızlanma Tâli Komitesinde söz alan İngiliz Hariciye Vekili Selwyn Lloyd Batılı devletler namına yeni tek lifler ortaya koymuştur.

Hariciye Vekili geçen ay Sovyetlerin kendi topraklarında atom tecrübele­rini müşahade için istasyonlar kurul­masının kabul etmelerine temasla bu­nun atom denemelerinin geçici olarak durdurulmasını imkân dahiline sok­tuğunu ifade etmiştir. Selwyn Lloyd bundan sonra atom tecrübelerinin durdurulmasını sağlamak üzere Ame­rika'da, Rusya'da, İngiltere'de ve Pasifikte teftiş istasyonlarının kurulma­sı yolunda beş devleti temsil edecek mütehassısların derhal çalışmaya baş lamalarını teklif etmiştir.

İngiliz Hariciye Vekili silâhsızlanma komitesine iştirak eden heyet baş­kanlarını ilk safhada imzalanacak si­lâhsızlanma anlaşmasında atom tec­rübelerinin durdurulmasına dair mad­de ile diğer maddeler arasında gerek­li münasebetleri incelemek üzere he­men çalışmaya başlamağa davet et­miştir.

Selwyn Lloyd tarafından okunan ve bütün Batılı devletler tarafından tas­vip edildiğinden dolayı müşterek do­küman adı verilen bu metinde atom tecrübelerinin durdurulması için Sov­yetlerin atom bombası stoku yapmaya son vermeleri ve klâsik silâhlarını da azaltmalarının şart olduğu belir­tilmektedir. Sovyetler anlaşmayı ka­bul ettikleri taktirde Fransa'nın da ilk atom bombasını imâl için yaptı­ğı çalışmalara son vereceği ilâve olun­maktadır.

Müşterek dokümanda Sovyetlerin atom silâhlarının kullanılmasının ze­
hirli gazlar gibi'menedilmesi yolun­daki tekliflerinden bahsedümemektedir. Batılıların en fazla, atom silâhla­rının yalnız tecavüze karşı müdafaa­
da kullanılması, şeklinde bir kayıtla­mayı kabul edebilecekleri bildirilmek­
tedir:

 Londra :

Silâhsızlanma Tâli Komitesinde ko­nuşan Amerikan delegesi Harold Stasson atom tecrübelerinin, ilk adım teşkil edecek bir silâhsızlanma anlaş­masının alâkalı meclislerce tasdikin­den sonra, durdurulabileceğini söyle­miştir. Stassen böylece atom tecrübe­lerine on ay ara verilmesini teklif et­miştir. Amerikan delegesi atom tec­rübelerinin durdurulmasına dair bir anlaşmanın yürürlüğe griebilmesi için Amerikan senatosunun bu husustaki tasvibinin şart olduğunu ilâve etmiş­tir.

Amerikan delegesi atom silâhları imâ­linin 1959 yılında tamamen menedilebileceği tahmin ve temennisinde bu­lunmuştur. Delege, kontrol ve teftiş mevzularında teferruatlı anlaşmalara varılabildiği taktirde bu tarihin da­ha da erken, olabileceğine işaret et­miştir.

Harold Stassen Sovyetlerin teferruat­lı teklif isteklerine cevaben, gelecek üç veya dört toplantıda bütün tefer­ruatın ortaya konulacağını bildirmiş­tir.

Siyasi çevreler atom tecrübelerinin durdurulmasına dair son Batı teklifi­nin silâhsızlanma mevzuunda şimdi­ye kadar yapılmış en mühim teklif olduğunu belirtmektedirler. Bildirildiğine göre, Sovyet delegesi Zorin dört Batılı devlet namına yapı­lan teklifleri memnuniyetle karşıla­mış ve bu tekliflerin şayanı memnuni­yet olduğunu söylemiştir.

3Temmuz 1957

     Londra :

Dışişleri Vekâleti nezdinde Devlet Ve­kili Allan Noble bugün avam kama­rasındaki beyanatı sırasında İngiliz hükümetinin silâhsızlanma konferan­sının çalışmaları hakkında gelecek hafta bir beyaz kitap yayınlayacağını açıklamıştır.

4  Temmuz 1957

     Londra :

Londrada toplantı halinde bulunan Birleşmiş Milletler Kurulu silâhsızlan­ma tâli komitesinin dünkü toplantı­sı sırasında Sovyetler Birliği temsil­cisi tarafından, bir Hindistan hükü­meti mümessilinin tâli komiteye da­vet edilerek silâhsızlanma konusunda Hindistan'ın görüşüne dair kendisin­den izahat alınması hakkında yapılan teklif Birleşik Amerika Delegesi Ha­rold Stassen tarafından reddedilmiş­tir.

Stassen «Beş devlet arasında cereyan eden müzakereleri genişletmenin şim­dilik faydasız olduğunu, fakat, başka memleketlerin de bu husustaki düşün­celerini almanın sırası geleceğine emin bulunduğunu» bildirmiştir.

Birleşik Amerika temsilcisinden son­ra yeniden kürsüye gelen Sovyetler Birliği delegesi Zorin Birleşik Ameri­kanın bu teklifi reddetmesinin «üzü­cü» olduğunu söylemiştir.

Yeniden söz alan Harold Stassen, «Hindistan görüşü hakkında halen Londrada bulunan Hind Başvekili Nehru komiteyi tenvir etmek istiyor­sa bu hususu hükümetimin ıttılaına arzedebilirim» demiştir.

5 Temmuz 1957

 Londra :

Amerikan delegesi Stassen bugün si­lâhsızlanma tâli komitesinde şu be­yanatta bulunmuştur.

ya son vermeleri ve klâsik silâhlarını da azaltmalarının şart olduğu belir­tilmektedir. Sovyetler anlaşmayı ka­bul ettikleri taktirde Fransa'nın da ilk atom bombasını imâl için yaptı­ğı çalışmalara son vereceği ilâve olun­maktadır.

Müşterek dokümanda Sovyetlerin atom silâhlarının kullanılmasının ze­
hirli gazlar gibi'menedilmesi yolundaki tekliflerinden bahsedümemektedir. Batılıların en fazla, atom silâhlarının yalnız tecavüze karşı müdafaa­da kullanılması, şeklinde bir kayıtlamayı kabul edebilecekleri bildirilmek­
tedir:

 Londra :

Silâhsızlanma Tâli Komitesinde ko­nuşan Amerikan delegesi Harold Stasson atom tecrübelerinin, ilk adım teşkil edecek bir silâhsızlanma anlaş­masının alâkalı meclislerce tasdikin­den sonra, durdurulabileceğini söyle­miştir. Stassen böylece atom tecrübe­lerine on ay ara verilmesini teklif et­miştir. Amerikan delegesi atom tec­rübelerinin durdurulmasına dair bir anlaşmanın yürürlüğe griebilmesi için Amerikan senatosunun bu husustaki tasvibinin şart olduğunu ilâve etmiş­tir.

Amerikan delegesi atom silâhları imâ­linin 1959 yılında tamamen menedilebileceği tahmin ve temennisinde bu­lunmuştur. Delege, kontrol ve teftiş mevzularında teferruatlı anlaşmalara varılabildiği taktirde bu tarihin da­ha da erken, olabileceğine işaret et­miştir.

Harold Stassen Sovyetlerin teferruat­lı teklif isteklerine cevaben, gelecek üç veya dört toplantıda bütün tefer­ruatın ortaya konulacağını bildirmiş­tir.

Siyasi çevreler atom tecrübelerinin durdurulmasına dair son Batı teklifi­nin silâhsızlanma mevzuunda şimdi­ye kadar yapılmış en mühim teklif olduğunu belirtmektedirler. Bildirildiğine göre, Sovyet delegesi Zorin dört Batılı devlet namına yapı­lan teklifleri memnuniyetle karşıla­mış ve bu tekliflerin şayanı memnuni­yet olduğunu söylemiştir.

3  Temmuz 1957

     Londra :

Dışişleri Vekâleti nezdinde Devlet Ve­kili Allan Noble bugün avam kama­rasındaki beyanatı sırasında İngiliz hükümetinin silâhsızlanma konferan­sının çalışmaları hakkında gelecek hafta bir beyaz kitap yayınlayacağını açıklamıştır.

4  Temmuz 1957

     Londra :

Londrada toplantı halinde bulunan Birleşmiş Milletler Kurulu silâhsızlan­ma tâli komitesinin dünkü toplantı­sı sırasında Sovyetler Birliği temsil­cisi tarafından, bir Hindistan hükü­meti mümessilinin tâli komiteye da­vet edilerek silâhsızlanma konusunda Hindistan'ın görüşüne dair kendisin­den izahat alınması hakkında yapılan teklif Birleşik Amerika Delegesi Ha­rold Stassen tarafından reddedilmiş­tir.

Stassen «Beş devlet arasında cereyan eden müzakereleri genişletmenin şim­dilik faydasız olduğunu, fakat, başka memleketlerin de bu husustaki düşün­celerini almanın sırası geleceğine emin bulunduğunu» bildirmiştir.

Birleşik Amerika temsilcisinden son­ra yeniden kürsüye gelen Sovyetler Birliği delegesi Zorin Birleşik Ameri­kanın bu teklifi reddetmesinin «üzü­cü» olduğunu söylemiştir.

Yeniden söz alan Harold Stassen, «Hindistan görüşü hakkında halen Londrada bulunan Hind Başvekili Nehru komiteyi tenvir etmek istiyor­sa bu hususu hükümetimin ıttılaına arzedebilirim» demiştir.

5 Temmuz 1957

 Londra :

Amerikan delegesi Stassen bugün si­lâhsızlanma tâli komitesinde şu be­yanatta bulunmuştur.

Sovyet tezini ve bilhassa atom silâhları bahsindeki tekliflerini tek­rarlamıştır.

 Washington :

Silâhsızlanma Tâli Komitesinin dün­kü toplantısında Sovyet Delegesi Valerin Zorinin Amerikan plânına verdi­ği cevapların, müzakereleri yenicen çıkmaza sürükleyeceğine ihtimal veril­memektedir. Yetkili Amerikan şahsi­yetleri, Sovyetlerin bu cevabını son söz olarak kabul etmemektedirler. Bu şahsiyetler müzakerelerin devam ede­ceğinden ve silâhların tahdidi husu­sunda bir anlaşmaya varılacağından üm i tv ardırlar.

Buradaki Sovyet Rusya İşleri ile ilgili mütehassısların kanaatine nazaran, Kremlindeki son değişiklikler, Sovyet siyasetinde önemli bir değişiklik hu­sule getirmeyecektir. Esasen son iki seneden beri, silâhsızlanma mevzuun­da sözü Kruşçev söylemektedir.

Diğer taraftan bu mütehassıslara gö­re, son temizleme hareketinden sonra, Sovyet Rusya içinde daha büyük bir birlik ve kuvvet hasıl olduğu kanaati­ni uyandırmak gayesile Sovyet lider­lerinin Batıya karşı, bir müddet, da­ha sert bir tavır takınmaları muhte­meldir.

 Londra :

Silâhsızlanma Tâli Komitesindeki Batılı delegeler, Sovyetlerin atom de­nemelerinin menedilmesi ile ilgili Amerikan plânına verdikleri red ceva­bının bu mevzudaki son söz olup ol­madığını tetkik etmek üzere bugün olağanüstü bir toplantı yapmağa ka­rar vermişlerdir.

Diğer taraftan Birleşik Amerika De­legesi Harold Stassen'in Sovyet Dele­gesi Valerian Zorin ile hususi bir gö­rüşme yapmağa hazırlandığı bildiril­mektedir.

Tâli Komitenin bugünkü mutad top­lantısı yarma tehir edilmiştir.

10 Temmuz 1957

     Londra :

Birleşmiş Milletler Kurulu Silâhsızlan­ma Tâli Komitesinde İngiltere, Bir­leşik Amerika, Fransa ve Kanadayı temsil eden temsilciler, bu sabah, İn­giltere Hariciye Vekâletinde toplana­rak dün Sovyetler Birliği temsilcisi Valerian Zorin tarafından yapılan konuşmannı metnini tetkik  etmişlerdir.

İngiltere Hariciye Vekâletine yakın olan çevrelerde söylendiğine göre, bu sabahki konuşma sırasında Birleşik Amerika, İngiltere ve Fransa mümes­silleri Sovyet temsilcisinden bazı nok­talarda mütemmim malûmat talebi hususunda mutabakata varmış bulun­maktadırlar. Silâhsızlanma Tâli Ko­mitesi bugün toplanacaktır.

     Londra :

Birleşmiş Milletler Kurulu Silâhsız­lanma Tâli Komitesinin bugün Öğle­den sonraki oturumunda Fransa tem­silcisi Jules Moch söz almış ve «Yeni fasılalara vesile olsa dahi, karşılıklı müzakerelere devam edilmesi ve me­selenin iyice düşünülmesi» hususunda İsrar etmiştir.

Jules Moch sözlerine şöyle devam et­miştir :

«Aradaki görüş farklarını gizlemek hiç bir şeye yaramaz».

Bundan sonra, sıra ile Kanada tem­silcisi David Johnson, İngiltere Hari­ciye Vekili Selwyn Llloyd ve Birleşik Amerika mümessili Harold Stassen söz almış ve Sovyet delegesi Valerian Zorin tarafından dün yapılan konuş­mayı tenkid etmişlerdir.

Bu arada Birleşik Amerika temsilcisi Sovyetler Birliği mümessilinden, atom silâhları hakkında Sovyetler Birliğinin müsbet bir teklifi bulunup bulunma­dığını sormuş ve Birleşik Amerikanın bu sahadaki iyi niyetlerini teyid et­miştir.

Bundan sonra Valerian Zorin söz al­mış ve Batılıların Sovyet teklifini ciddiyetle münakaşaya yanaşmadıkla­rını bildirmiştir.

11 Temmuz 1957

 Londra :

Fransız delegesi Jules Moch, Silâhsız­lanma Tâli Komitesinde Batılılarla Sovyetler arasındaki ihtilaflı nokta şu şekilde sıralanmıştır :

 Tecrübelere son verilmesi ile atom silâhları imaline yarayacak maddele­
rin istihsalinin durdurulması arasın­da münasebet kurulması,

 Kontrolün tesiri, şümulü ve realitesi,

 Silâhsızlanmanın bir safhasından diğer safhasına otomatik olmayan bir
şekilde geçilmesi (Rusya, her üç saf­ha için önceden bir tarih tesbit edil­
mesini istemektedir)

Fransız delegesi, kısmi bir silâhsızlan­ma anlaşması için Batılıların teklif­lerinin aşağıdaki hususları ihtiva et­tiğini hatırlatmıştır :

a  Tecrübelere son verilmesi,

b  Bu son verme işinin kontrol edile­bileceği müddet içinde atom silâhı imaline yarayacak maddelerin imali­nin durdurulması,

c  Atom stoklarının diğer gayelere yöneltilmesi bahsinde bir başlangıç.

Rusyanm, atom tecrübelerinin dur­durulmasına her türlü mülâhazadan Önce yer verdiğini hatırlatan Jules Moch şunları ilâve etmiştir:

Konferansın gayesi sadece bir umumî sıhhat meselesi değil, fakat atom harbini önlemektir. Birleşmiş Millet­lerde bir radyasyonlar komitesi vardır.

Bomba stoklarını arttırmaya devam ederek gerginliği azaltmayı nasıl umabiliriz? . Rusya bomba imalini durdurmayı reddettiğini dünya efkâ­rına nasıl izah edecektir? Halbuki Amerika ile İngiltere atom bombası imal ettikleri halde bunu teklif et­mektedirler.

Jules Moch Sovyet delegesi Zorine'in nutkunda, ciddî müzakerelerle pek kabili telif olmayan propaganda for­mülleri mevcut olduğuna işaretle, «se

nelerce hayır dedikten sonra ileri doğru ufak bir adım atıldığı zaman, anlaşmayı mümkün kıldığını iddia et­mek» usulünü takbih etmiştir.

Daha sonra söz alan Harold Stassen, atom silâhlarından vazgeçmenin şim­di meselenin düğüm noktası gibi gö­ründüğüne işaret etmiş» aira Rusya atom tecrübelerinin durdurulmasını atom silâhlarının imaline son veril­mesi hususuna bağlıyor» demiştir. Zo­rine'in bu meselede müşterek bir for­mül aranması yolunda işbirliğinde bu­lunmaya hazır olduğunu söylediğini hatırlatan Stassen, Sovyet delegesine, konferansa kabulü mümkün addede­ceği bir tasarı sunmasını teklif et­miştir.

Zorine bu teklife cevap vermemekle kontrol sisteminin hazırlanmasıyla görevli bir uzmanlar grupu kurulması fikrine dönmüştür. Bilindiği gibi Sov­yet delegesi, pazartesi günkü toplantı­da bu fikri «vakit kaybı» olarak va­sıflandırmış ve reddetmişti. Sovyet de­legesi, tecrübelere ne kadar zaman ara verileceği hususunda bir anlaşmaya varıldığı takdirde, uzmanların yapıcı bir çalışmaya girişebileceklerini belirt­miş ve sözlerine son verirken, Stassenden, tecrübelere 10 ay müddetle son verilmesi teklifini açıklamasını iste­miştir. Amerika delegesi bu meseleyi olduğu gibi radyo ile güdülen mermiler ve teftiş bölgeleri meselelerini de bu­gün öğleden sonraki toplantıda izah edecektir.

12 Temmuz 1957

 Bratislava :

Çekoslovakyayı ziyaret etmekte olan Sovyet liderleri, bugün, uçakla Slovâkyanm merkezi Bratislava'ya gelmişler­dir.

Bratislavanın Gotwald meydanında yapılan bir merasimde söz alan Sov­yetler Birliği Komünist Partisi Birin­ci Sekreteri Nikita Kruşçef, «bazı Ba­tılı devlet adamları silâhsızlanma için Almanyanın birleştirilmesi keyfiyetini şart koşmaktadırlar. Bu silâhsızlan­mayı baltalamaktan başka bir şey de

Zukof'a göre Sovyet halkının Batılı­ların durumları karşısında hiçbir şey elinden gelmemekle beraber bu duru­mu hesaba almaya ve askeri gücünü ona göre takviye etmeğe mecburdur.

15 Temmuz 1957

     Londra :

Silâhsızlanma Tâli Komitesinin bu­günkü toplantısında Sovyet delegesi Zorin söz alarak Harold Stassen tara­fından yapılan son teklifler üzerinde yeniden durmuş ve bunların dünya umumî efkârını yanıltabileceğini iddia etmiştir.  .

Sovyet delegesi Amerikan teklifleri­nin Amerikanın takındığı tavrı tam manasıyla ortaya koymadığını ve kar­şılıklı bir anlaşma zemini arama işini kolaylaştırmadığını iddialarına ilâve etmiştir.

Zorin sözlerinin sonunda Sovyetler Birliğinin ilk adım teşkil edecek bir anlaşmaya ve bunu müteakip daha şümullü bir silâhsızlanma anlaşması­na erişilmesi için elinden gelen her kolaylığı  göstereceğini  söylemiştir.

Silâhsızlanma Tâli Komitesi çarşam­baya kadar toplantılarını talik etmiş­tir.

Müşahitler Zorin'in bugünkü konuş­masının nisbeten yumuşak bir dille hazırlandığı kanaatin dedirler.

     Londra :

Silâhsızlanma Tâli Komitesinin bugün öğleden sonraki toplantısında Ameri­kan delegesi Stassen meslekdaşlannı müzakereler sırasında sabırlı ve azimli davranmaya davet etmiş ve Ameri­kanın görüş tarzının izahını yakında tamamlıyabileceğini ümit ettiğini be­lirtmiştir.

Sovyet delegesi Zorin, uzun bir ko­nuşma yaparak Amerikan görüşü hak­kında tam bir malûmat elde edeme­diğinden dolayı teessürlerini bildirmiş ve bundan başka son haftalar zarfın­da gayet ağır bir ilerleme kaydedildi­ğini belirtmiştir.

Bunu müteakip Zorin 30 Mayısta ileri sürmüş olduğu teklifleri ele alarak, Almanyadaki Amerikan, Fransız ve İngiliz kuvvetleriyle birlikte Nato ve Varşova Paktı memleketleri kuvvetle­rinde de üçte bir nisbetinde bir azalt­ma yapılmasını teklif etmiş olduğunu hatırlatmıştır.

Fransız delegesi Jules Moch söz alarak Zorinin bir iddiasına cevap vermiştir. Zorin, Birleşmiş Milletler anayasının 51 inci maddesinin atom infilâklerinden önce kaleme alınmış olduğunu ileri sürmüştür. Jules Moch cevabın­da, Sovyetler Birliğinin, 51 inci mad­de dahil olmak üzere anayasayı, Nagasaki ve Hiroşima'daki atom bombası infilâklerinden sonra, hiç bir ihtirazı kayıt ileri sürmeksizin, tasvip ettiğini hatırlatmıştır. Bundan başka Moch, yabancı kuvvetlerin Avrupadan çekil­meleri yolundaki Sovyet teklifinin tat­biki halinde Amerikan kuvvetlerinin 5.000 kilometre, Sovyet kuvvetlerinin ise yalnız 500 kilometre uzaklaşacak­larını hatırlatmıştır.

İngiliz delegesi Noble, Sovyet heyeti­nin şimdiye kadar Stassen'in ileri sür­düğü tekliflere karşılık vermemesine esef ettiğini bildirmiştir. Bundan baş­ka Noble, Sovyet delegesinin  tahak­kuku mümkün olan ile olmayan ara­sında bir rabıta kurmak suretiyle mü­zakereleri güçleştirdiğini ileri sürmüş­tür.

Kanada delegesi Johnson, müzakerele­rin ağır gitmesinden Sovyetlerin de mesuliyet hissesi olduğunu beyan et­miştir.

Yarın Batılı delegeler aralarında te­maslarda bulunacaklar ve müzakere­lere çarşamba günü devam edilecek­tir.

17 Temmuz 1957

 Londra :

Silâhsızlanma Tâli Komitesinin bu­günkü toplantısında Selwyn Lloyd,
üzerinde prensip anlaşmasına varılanhususları tetkik için mütehassıslardan
müteşekkil komisyonlar kurulmasınıteklif etmiştir.  

Amerikan, Kanada ve Sovyet delege­leri bu teklifi tetkik için mühlet iste­diklerini  bildirmişlerdir.

Selwyn Lloyd delegelerin şu hususlar­da prensip anlaşmasına varmış olduk­larını belirtmiştir :

 Silâhsızlanmanın birinci, safha­sında  kuvvetler mevcudunun azaltıl­
ması.

 Bu kuvvetlerde  daha sonra  ye­niden azaltılmalar yapılması prensibi.

3Birinci safhada silâhların tahdidi

4 Baskın  taarruzlarına  karşı tedbirler.

5 Atom bombası deneme infilâklerinin kontrol altında durdurulması.

Bunu müteakip Lloyd henüz üzerin­de bir anlaşmaya varılamamış olan hususları şu şekilde sıralamıştır:

 Askerî maksatlar için atom mal­zemesi imâlinin durdurulması.

 Üzerinde ayrı ayrı anlaşmaya va­rılmış olan bazı meseleler arasındaki
rabıta.

 İlk safhada alınması gereken di­ğer tedbirler.

 İlk safhaya ait kontrol tedbirleri.

Bunun üzerine Fransız delegesi Jules Moch mütehassıslardan müteşekkil yedi grubun kurularak şu meselelerin tetkikini teklif etmiştir;

 Kuvvetlerin mevcudu

 Kontrole    tâbi olacak silâhların listesi,

 Bu listelerle kuvvetler arasındaki uygunluk,

 Bütçe meseleleri,

 Deneme    infilâklerin    durdurul­masıyla ilgili teknik kontrol,

 Atom malzemesi imâlinin dur­durulmasıyla ilgili teknik kontrol,

 Stratosferin   dışında     yol   alan,mermilerin hususiyetlerinin tetkiki,

Mamafih Jules, Moch bu meselelerden bazılarının henüz olgunlaşmadığmı kabul ederek delege yardımcılarının derhal toplanarak hemen çalışmala­rına başlaması mümkün mütehassıslar komisyonlarını tesbit etmelerini istermistir.

18 Temmuz 1957

 Londra :

Silâhsızlanma Tâli Komitesi toplantı­ları hakkında İngiliz hükümeti tara­fından parlâmentoya sunulan bir be­yaz kitapta silâhsızlanma meselesinde ehemmiyetli gelişmelerin vuku buldu­ğu bildirilmektedir.

aşağıdaki hususlar

Kitapta  ezcümle yer almaktadır :

«Mart aymdanberi yapılan toplantılar sonunda kısmî bir silâhsızlanma an­laşmasının akdi ihtimal ve imkânları müşahhas bir şekilde belirmiştir. Ma­mafih henüz batı ve Sovyet görüşleri arasında önemli ayrılıklar bulunmak­tadır.

Müzakerelerin hâlen gelişme safhasın­da bulunması hattâ delegeler arasın­da izharı temaslar neticesi etraflı tek­liflerin hazırlanamamış olması yüzün­den manzaranın tam bir görünüş arzetmediğine işaret etmek lâzımdır.

Her şeye rağmen yapılan görüşmeler sonunda ehemmiyetli İnkişaflar elde edilmiştir. Üzerinde prensip anlaşma­sına varılan noktaları şu suretle sı­ralamak mümkündür;

Askeri kuvvetlerin ilk safhada Sovyet­ler ve Birleşik Amerika için 2.500.000 kişiden, İngiltere ve Fransa için ise 750.000 kişiden teşekkül etmesi kabul edilmiştir. Ancak «insan gücünü» teş­kil edecek unsurların tarifi henüz ya­pılmamıştır.

Konferansa iştirak eden beş devlet klâsik silâhların ilk safhadaki azaltıl­masının, beynelmilel bir organın kon­trolü altında depolarda bulundurula­cak silâh listelerinin teatisi suretiyle yapılması yolundaki Amerikan teklifi­ni kabule taraftar görünmektedir.

Amerikan, Kanada ve Sovyet delege­leri bu teklifi tetkik için mühlet iste­diklerini  bildirmişlerdir.

Selwyn Lloyd delegelerin şu hususlar­da prensip anlaşmasına varmış olduk­larını belirtmiştir :

1 Silâhsızlanmanın birinci, safha­sında  kuvvetler mevcudunun azaltıl­
ması.

2 Bu kuvvetlerde  daha sonra  ye­niden azaltılmalar yapılması prensibi.

3Birinci safhada silâhların tah

4 Baskın  taarruzlarına  karşı ted­
birler.

5 Atom bombası deneme infilâklerinin kontrol altında durdurulması.

Bunu müteakip Lloyd henüz üzerin­de bir anlaşmaya varılamamış olan hususları şu şekilde sıralamıştır:

6 Askerî maksatlar için atom mal­zemesi imâlinin durdurulması.

7 Üzerinde ayrı ayrı anlaşmaya va­rılmış olan bazı meseleler arasındaki
rabıta.

8 İlk safhada alınması gereken di­ğer tedbirler.

9 İlk safhaya ait kontrol tedbirleri.

Bunun üzerine Fransız delegesi Jules Moch mütehassıslardan müteşekkil yedi grubun kurularak şu meselelerin tetkikini teklif etmiştir;

10 Kuvvetlerin mevcudu

11 Kontrole    tâbi olacak silâhların listesi,

12 Bu listelerle kuvvetler arasındaki uygunluk,

13 Bütçe meseleleri,

14 Deneme    infilâklerin    durdurul­masıyla ilgili teknik kontrol,

15 Atom malzemesi imâlinin dur­durulmasıyla ilgili teknik kontrol,

16 Stratosferin   dışında  yol  alan,mermilerin hususiyetlerinin tetkiki,

Mamafih Jules, Moch bu meselelerden bazılarının henüz olgunlaşmadığmı kabul ederek delege yardımcılarının derhal toplanarak hemen çalışmala­rına başlaması mümkün mütehassıslar komisyonlarını tesbit etmelerini istermistir.

18 Temmuz 1957

 Londra :

Silâhsızlanma Tâli Komitesi toplantı­ları hakkında İngiliz hükümeti tara­fından parlâmentoya sunulan bir be­yaz kitapta silâhsızlanma meselesinde ehemmiyetli gelişmelerin vuku buldu­ğu bildirilmektedir.

«Mart aymdanberi yapılan toplantılar sonunda kısmî bir silâhsızlanma an­laşmasının akdi ihtimal ve imkânları müşahhas bir şekilde belirmiştir. Ma­mafih henüz batı ve Sovyet görüşleri arasında önemli ayrılıklar bulunmak­tadır.

Müzakerelerin hâlen gelişme safhasın­da bulunması hattâ delegeler arasın­da izharı temaslar neticesi etraflı tek­liflerin hazırlanamamış olması yüzün­den manzaranın tam bir görünüş arzetmediğine işaret etmek lâzımdır.

Her şeye rağmen yapılan görüşmeler sonunda ehemmiyetli İnkişaflar elde edilmiştir. Üzerinde prensip anlaşma­sına varılan noktaları şu suretle sı­ralamak mümkündür;

Askeri kuvvetlerin ilk safhada Sovyet­ler ve Birleşik Amerika için 2.500.000 kişiden, İngiltere ve Fransa için ise 750.000 kişiden teşekkül etmesi kabul edilmiştir. Ancak «insan gücünü» teş­kil edecek unsurların tarifi henüz ya­pılmamıştır.

Konferansa iştirak eden beş devlet klâsik silâhların ilk safhadaki azaltıl­masının, beynelmilel bir organın kon­trolü altında depolarda bulundurula­cak silâh listelerinin teatisi suretiyle yapılması yolundaki Amerikan teklifi­ni kabule taraftar görünmektedir.

Beş devlet de âni hücumları önlemek için gerek havadan teftiş gerekse ka­rada bir takım gözleme mevkileri ku­rulması suretiyle bir emniyet siste­minin kurulmasını kabule şayan gör­mektedirler.

Nihayet silâhsızlanma Tâli Komitesi­nin bütün üyeleri şümullü ve tam bir anlaşmadan Önce kısmi bir anlaşma­nın tahakkuk ettirilmesini fikrini be­nimsemiş görünmektedir.

Diğer taraftan şu noktalarda görüş farkları göze çarpmaktadır:

Silâhlı kuvvetler mevcudunun azaltıl­masının ikinci ve üçüncü safhaları bir takım siyasî meselelerin halline bağ­lanmaktadır.

Sovyetler Birliği, müdafaa bütçelerin­de °Ic 15 nisbetinde bir azaltma teklif etmiştir. Fakat, Batılılar askeri mas­raflar için kat'î rakamların tesbitindeki güçlük dolayısıyla daha ziyade si­lâhların ve insan gücünün azaltılması esaslarından hareket eden bir metodu tatbike taraftardırlar.

Sovyetler bütün devletlerin atom bom­balarının kullanılmasını takbih eden birer beyanat yayınlamalarında israr etmektedir. Batılıların desteklediği Amerikan tekliflerinde nüklear silâh­sızlanmada ilk adımın atom malzeme­sinin silâh imali için istihsaline son verilmesi olduğu derpiş edilmektedir. Ayrıca Batılı devletler atom silâhları­nın sadece müdafaa maksatları için kullanılması yolunda beyanda bulu­nulmasını münasip görmektedirler.Sovyet delegesi hakikî bir silâhsızlan­manın temini için gereken kontrol sisteminin bir silâhsızlanma anlaşma­sının şartları tesbit edildikten sonra müzakere edilmesini İstemektedir. Halbuki Batılı devletlere göre hakikî silâhsızlanmayı temin edecek kontrol : sisteminin tesbiti, esas olup her şeyden önce gelmektedir.»

19 Temmuz 1957

 Londra :

Silâhsızlanma Tâli Komitesi toplantı­sında konuşan Sovyet delegesi Zorin Amerikan ve Sovyet ordularının üç safhada 1.700.000 kişiye indirilmesi yolundaki Amerikan teklifini kabul etmiştir. Zorin ancak bu indirmenin tahakkuku için siyasî sahada bazı in­kişafları beklemenin lâzım geleceği yolunda bir şartı kabul edemiyeceğini bildirmiştir.

Zorin bu suretle kuvvetlerin 11.5 milyona indirilmesi yolundaki Sovyet teklifi yerine üç safhada 1.700.000 in­dirilmesi şeklindeki Amerikan teklifini benimsemiştir. Ancak 2.500.000 kişiyle başlıyacak olan birinci safhadan son­ra azaltmaya devam edilmesi için bir takım siyasî anlaşmaların şart olduğu yolundaki Amerikan görüşü Sovyet delegesi tarafından kabul edilmemiş­tir.

Scvyet delegesi bazı noktalarda pren­sip anlaşmasına varıldığı ve bu nok­talar üzerinde anlaşma metinleri tes­bit etmek üzere mütehassıs komitele­rin çalışmalara başlaması yolunda Selwyn Lloyd tarafından geçen top­lantıda yapılan teklifi reddetmiştir. Delege prensip anlaşmalarının henüz hâsıl olmadığını sadece nisbî bazı anlaşmalara varıldığını söylemiştir.

Amerikan delegesi Harold Stassen Sovyet delegesini takiben yaptığı ko­nuşmada Zorinin üç safhalı azaltmayı derpiş eden Amerikan teklifini be­nimsemesini memnuniyetle karşıla­mıştır.

İngiltere adına konuşan Devlet Vekili Allan Noble ise prensip anlaşmasına varıldığı hususunun Sovyet Rusya ta­rafından reddedilmesinden doğan ha­yâl sukutunu belirtmiştir.

Fransız delegesi mütalâalarını sonra bildireceğini söylemiş, fakat Sovyet­lerin 30 Nisan tarihli tekliflerinin esas alınması istedikleri intibaını edin diğini bildirmiştir.

20 Temmuz 1957

 Londra :

İngiliz Başvekili Harold MacMülan Bedford'da söylediği nutukta silâh­sızlanma mevzuuna temas ederek şöyle demiştir :

«Silâhsızlanma dâvasında sarf ettiği­miz gayretlere verdiğim ehemmiyetin bütün dünyaca anlaşılmasını isterim. Ancak, bu silâhsızlanma hakikî bir silâhsızlanma olmalı ve bizi komü­nist devletlerin eline bırakan bir şekil almamalıdır.»

İngiliz Başvekili sözlerine şöyle de­vam etmiştir :

«Atom tecrübelerinin azaltılması ve ileride büsbütün bırakılması ve atom maddelerinin askerî gayelerde kulla­nılmak üzere, istihsaline mâni olmak için Amerikan  Fransız ve Kanadalı dostlarımızla temas halinde çalışıyo­ruz. Ancak, İngiltereyi müdafaa vası­talarından mahrum bırakmayı düşü­nemem. Dolayısiyle, yaptığımız teklif­ler sahasında terakkiler elde edilince­ye kadar azimli davranmamız icap et­mektedir.»

İngiliz Başvekili ayrıca, atom silâhları terkedilecek olursa, klâsik silâhların ehemmiyetli Ölçüde azaltılması icap edeceğini de sözlerine ilâve etmiş ve aksi takdirde, demiştir, ne barış, ne, de güvenlik elde edilebilir.

22 Temmuz 1957

 Londra :

Silâhsızlanma konferansının son haf­tası Sovyetlerin atom tecrübelerinin durdurulması yolunda derhal bir an­laşmaya varılması için taleplerini yenüemeleriyle açılmıştır. Siyasî çevre­lerde hâkim olan kanaate göre, Batı­nın şimdilik verebileceği tâviz silâh­sızlanma görüşmelerinin Ağustos aymda da devam etmesinden İbarettir.

Bugünkü müzakereler sırasında söz alan Sovyet delegesi Zorin atom bom­bası imâl ve tecrübelerine son veril­mesini sağlayacak nihaî anlaşmanın teferruatı üzerinde çalışmalar başla­madan tecrübelerin şimdilik durdu­rulmasını istemiştir.

Amerikan delegesi Harold Stassen ise kısmî bir silâhsızlanma anlaşmasının teminine matuf olarak görüşmelerin devamı lüzumuna işaret etmiştir,

Bilindiği gibi Birleşmiş Milletler Ge­nel Kurulu hâlen Londrada toplantı­lar yapan Silâhsızlanma Komitesinin son. ererek netice hakkında rapor ver­mesi için î Ağustos tarihini tesbit et­miştir.

 Washington :

Dışişleri Vekili Dulles bu akşam rad­yo ve televizyon vasıtasıyla silâhsız­lanma meselesi hakkında millete iza­hat vermek için 3.000 kelimelik bir rapor okumuştur. Dışişleri Vekili bu raporunda ezcümle şunları söylemiş­tir :

«Silâhsızlanma meseleleri hakkında hâlen Londrada cereyan etmekte olan müzakerelerin nihaî muvaffakiyeti hakkında ümitsizliğe düşmek için bir sebep mevcut değildir. Fakat Sovyet­ler Birliğinin iyi niyeti isbat edilme­dikçe, Birleşik Amerika Savunma kud­retini idame ettirmeli ve bunu bilhas­sa müşterek güvenlik anlaşmaları va­sıtasıyla temin etmelidir.»

Dulles izahatına şöyle devam etmiş­tir :

«Sür'atle bir anlaşmaya varmak ar­zusu, bu müzakerelere hâkim olan realizm ve ciddiyette terakki kayde­dilmesine yardım etmiş ve bundan başka bir anlaşmaya varılması ihti­mallerini de arttırmıştır.

Sovyetlerin silâhların azaltılması me­selesi hususundaki arzularının ciddi­yeti isbat edilmedikçe, kendi savun­mamız menfaati icabı güvenlik anlaş­malarımızın, bilhassa savunma ittifak­larımızın sağlamlığını idame için müm kün oları, her şeyi yapmalıyız.»

Dulles bunu müteakip Amerikan dış politikasının esas gayelerini izah ede­rek şöyle demiştir ;

«Batı Avrupanm güvenliğini tehlikeye düşürebilecek veya silâhsızlanma uğ­runa Almanyanın ikiye taksimini ya­hut beşer hürriyetinin ve milletlerin bağımsızlıklarının ortadan kaldırıl­masını kabul mahiyetini haiz olacak hiç bir harekette bulunmıyacağız.

Dulles, Londrada Harold Stassen ta­rafındanileri    sürülen    tekliflerin mahdut fakat realist» bir hareket noktasından ibaret olduğunu belirt­tikten sonra Sovyetler Birliğinin bun­ları kabul edeceği ümidini izhar et­miş ve bu yolda hafif ilerlemeler kay­dedildiğini  hatırlatmıştır.

Dulles sözlerine şunları ilâve etmiş­tir:

«Bu program, bu sırada, ne kendi gü­venliğimize ve ne de müttefiklerimizin güvenliğine halel getirmeksizin ileri sürülmesi mümkün olan teklifleri ha­izdir.

Dulles, Amerikayı silâhsızlanma mü­zakerelerinde yavaş hareket etmekle itham etmiş olan Kruşçef'in iddiasına da cevap vererek demokrat memle­ketlerin «kendi mevcudiyetlerini» il­gilendiren böyle bir meselede ihtiyatlı hareket etmek ve umumî efkârı dik­kat nazara almak mecburiyetinde ol­duklarını hatırlatmıştır.

23 Temmuz 1957

 Washington :

Dışişleri Vekili Dulles, silâhsızlanma meselelerine dair Amerikan milletine hitaben yayınladığı raporda aşağıdaki noktaları tasrih etmektedir :

1   Sovyet Rusyanm iyi niyeti ispatedilmediğine göre, şimdiki şartlar al­
tında sadece    vaitîere    dayanılamaz.Mevcut atom silâhları stoklarının is­
tikbalde kullanılmamasını taahhüt dekeza imkânsızdır. Zira fiiliyatta bun­
ları kontrole imkân yoktur.    Nihayetilgili devletlerin silâhlı kuvvetleri ara­
sında   bir   muvazene   teminine   çalış­mak da şimdilik müessir görünmemek
tedir, zira böyle bir şey tahakkuk et­tirmek için emin mutalara sahip de

ğiliz.

2   Buna mukabil, âni olarak yapıla­cak bir taarruzu önleyebilecek hava­dan ve karadan teftiş sistemi, istik­balde imal edilecek atom maddeleri­nin kullanılmasının kontrolü ve uzunlebilir ve bu makul bir şey olur. Bun­dan başka,  Rusyada  ve    Amerikadamevcut klâsik silâhların bir dereceyekadar tahdidi, istikbalde imal edile­cek atom maddelerinin barışçı mak­satlarda kullanılması, atom tecrübe­lerinin kontrol edilmesi ve uzun men­zilli mermilerin de kontrolü müm­kündür.

Diğer bazı Batılı devletlerin muhte­mel bir atom silâhları yarışında oy­nayabilecekleri rolden bahseden Dul­les demiştir ki :

Atom silâhları imal eden devletler listesine ilâve edilebilecek olan hür milletler hakkında herhangi bir en­dişemiz yoktur. Rusyanm, peyklerinin bu gibi silâhlara sahip olmasına mü­saade edeceği ise şüphelidir. Mamafih, atom silâhlarının kontrolünü temin için beynelmilel bir usule varılmadık­ça, bu meselenin yakında halledilemez bir hal alması ihtimali varittir ve bu takdirde, tamamiyle mesuliyetsiz ola­bilecek milletlerin eline muazzam bir tahrip imkânının geçmesinden endişe edebiliriz.

Silâhsızlanma hakkındaki Amerikan tekliflerini hatırlatan Dulles, Ameri­kanın, hiç ohnazsa şimdilik, ne atom silâhları imalinden ne de tecrübeler­den vazgeçmek niyetinde olmadığını belirtmiş ve şunları ilâve etmiştir:

Rusyanm silâhların azaltılmasını cid­dî olarak düşündüğüne dair bir delil görmedikçe, güvenliğimiz, ilk plânda, büyüklükleri ne olursa olsun en iyi silâhları imal kabiliyetimize bağlı ola­caktır. Bu demektir ki tecrübelere de­vam edilecektir. Bu tecrübeler, gittik­çe küçük silâhların imaline imkân ver mektedir ve büyük çapta bombalardan doğan rodya aktif külleri de tedricen yok etmeğe imkân verecektir.

24 Temmuz 1957

 Londra :

Avam Kamarasında silâhsızlanma hak kında açılmış olan müzakereler sona ermeden önce Müdafaa Vekili Duncan Sandys söz almıştır.

Duncan Sandys, belli başlı ihtilâf ko­nuları halledilmedikçe bir silâhsızlan­ma anlaşmasına vanlamıyacağmi belirttikten sonra, atom silâhlarının ter­ki konusu ile klâsik silâhların terki konusunun bir arada yürütülmesi ge­rektiğini söylemiştir.

Bundan sonra, Sovyetler Birliğinin harp gücünden bahseden İngiltere Müdafaa Vekili, hâlen, Sovyetlerin si­lâh altında 4 milyon adam tuttukları­nı ve çoğu batıya karşı kullanılmak üzere 200 tümen bulundurduklarını belirtmiştir.

Bundan sonra, kuzey Atlantik Paktı kuvvetine temas eden Buncan Sandys, bunun arkasında Birleşik Ame­rikanın muazzam atom kudreti bulun­duğunu ve yakın gelecekte bunun İngilterenin atom gücü ile de takviye edileceğini belirtmiş ve «dünya sulhu mütecavizi yıldıracak atom kudretine istinad etmektedir»  demiştir.

Atom bombası denemelerinin durdurulması konusuna temas eden Duncan Sandys şunları söyliyerek sözleri­ni bitirmiştir:

«İngiltere Müdafaa Vekili sıfatı ile şunu Avam Kamarasına arzetmeğe mecburum ki, atom ve hidrojen bom­baları denemelerinin durdurulması memleketimizi bu alanda bir hayli geri bıraktıracak, sadece atom silâh­larımız için değil, diğer müdafaa va­sıtalarımız için de lüzumlu olan mad­delerin temini alanında bizi daimi su­rette Birleşik Amerikaya muhtaç ede­cektir.»

 Londra :

Silâhsızlanma Tâli Komisyonu bugün Öğleden sonra kısa süren bir toplantı yapmıştır.

Amerikan delegesi Stassen bu toplan­tıda, Tâli Komitenin önümüzdeki gün­lerde Batılı heyetler arasında istişare mevzuu teşkil etmiş olan hususların müzakeresine b a şhy ab ileceğin i haber vermiştir. Bu hususlar şunlardır:

 Radyo İle idare edilen mermiler,

 Havadan teftişe tâbi olacak böl­geler.

25 Temmuz 1957

 Londra :

Silâhsızlanma Tâli Komitesinin bu­günkü toplantısında Amerikan dele­gesi Harold Stassen, nisbeten yeni bir mesele olan, radyo ile idare edilen mermiler meselesini ele almış ve bu hususta şu teklifi ileri sürmüştür. Kıs­mî silâhsızlanma antlaşmasına, bu antlaşmanın tasdikini takip edecek üç ay içinde, radyo ile idare edilen mermilerin barışçı olmayan gayelerde kullanılmasını menetmek çarelerini araştırmak üzere mütehassıslardan müteşekkil bir komisyonun kurulma­sını derpiş eden bir madde konulma­lıdır. Patlayıcı madde olarak atom bu­lunsun bulunmasın, radyo ile idare edilen her nevi mermilerin kullanıl­ması menedilecektir.

Tabiatiyle sun'i peykler gibi araştır­ma maksatları için kullanılan mermi­ler bundan istisna edilecektir.Sovyet delegesi Zorin bu teklifi tetkikedeceğini haber vermiştir, tngiliz veFransız delegeleri Amerikan teklifinidesteklemişlerdir.

26 Temmuz 1957

 Londra :

Silâhsızlanma Tâli Komitesi bugün de radyo ile idare edilen uzun menzilli mermiler meselesini tetkike devam etmiştir.

Amerikan delegesi Stassen dünkü top­lantıda "bu mesele için gerekli tedbir­leri kararlaştırmak üzere, mahdut bir silâhsızlanma anlaşmasının akdinden sonra geçecek üç ay içinde bir müte­hassıs heyetinin toplanmasını teklif etmişti. İngiliz delegesi Noble bu tek­lifi tasvip ettiğini haber vermiştir.

Fransız delegesi Jules Moch, kurulma­sı tasarlanan komisyonun, atmosfer dışında seyreden güdümlü mermilerin tarifini yapmasını istemiştir. Moch'â göre komite bu mermilerin mahiyeti­ni, ulaşababileceği yüksekliği ve men­zilini tesbit etmelidir.

Gelecek toplantı salı günü yapılacak­tır. Bugünkü toplantıyı müteakip Ba­tılı delegeler 15 dakika süren özel bir toplantı yapmışlardır.

29 Temmuz 1957

     Ottawa :

Silâhsızlanma müzakerelerine katıl­mak üzere Londraya gitmekte olan Birleşik Amerika Hariciye Vekili John Foster Dulles hafta tatilini Ottawa'da geçirmiş ve bu arada Kanada Başve­kili John Diefenbaker ile silâhsızlan­ma ve havadan kontrol edilecek olan teftiş bölgeleri konuları üzerinde gö­rüşmelerde bulunmuştur.

Bu görüşmelerden sonra yayınlanan resmî tebliğde Birleşik Amerika Hari­ciye Vekili ezcümle şöyle demektedir:

«Başkan Eisenhower benden, Londrada cereyan etmekte olan Birleşmiş Milletler Kurulu Silâhsızlanma Tâli Komitesi çalışmalarına katılmamı is­tedi.

Kanadanm da bu müzakerelere iştirak etmesi ve memleketlerimiz arasındaki sıkı menfaat birliği bakımlarından, bu meseleyi Kanada Başvekili Diefenba­ker ile müzakere etmek zaruretini duydum.

Bilhassa, Sovyetler Birliğinde kurula­cak olan teftiş bölgesine karşılık, Batı âleminde tesis edilecek olan ha­vadan kontrol kesimi meselesini göz­den geçirdik. Bu bölgelerin tesisinin bir sürpriz baskın tehlikesini ortadan kaldıracağı hususunda mutabık kal­dık.»

Tebliğ şöyle nihayetlenmektedir: «Ka­nada Başvekili ile ben iki memleketi alâkadar eden diğer hayatî meseleleri de gözden geçirdik.»

     Londra :

Bugünkü îngiliz gazeteleri, Amerikan Hariciye Vekili Foster Dulles'in acele olarak Londraya gelmesinin, silâhsız­lanma meselesinden ziyade, Umman mevzuunda İngiliz Amerikan görüş ayrılıkları ile ilgili olduğunu yazmak­tadırlar.

Londrada intişar eden Daily Mail şun­ları yazmaktadır:

«Dulles, İngiltereyi Basra körfezinde kuvvete başvurmaktan vazgeçirmek ve dâvanın sulh yolu ile halli hususunda arabuluculuk teklif etmek maksadiyle buraya gelmektedir.

«Birleşik Amerikanın görüşü şudur: İngilterenin Umman ve Bureymi si­yaseti, Suudî Arabistan Kralını Ortadoğuda Mısır aleyhine çeviren Eisenhower doktrinini baltalamaktadır. Bu itibarla Amerika, İngiltereyi Kral Suuü'un Bureymî vahası üzerindeki is­teklerini tanımağa tazyik etmekte­dir.

«ingilterenin görüşü ise şu merkezde­dir: Şayet İngiltere Umman ve Bu­reymî üzerindeki haklarını kaybeder­se, Basra körfezindeki bütün petrol sahalarını birer birer teketmek mec­buriyetinde kalacaktır.

«Londra ve Washington siyasî çev­releri, Basra körfezindeki zengin pet­rol kaynakları yüzünden İngiltere ile Amerika arasındaki anlaşmazlığın açıkça müzakere edilmesi zaruretini duymuşlardır.»

Times gazetesi ise şunları yazmakta­dır:

«Dulles'in Londraya gelişinin tek se­bebi olarak silâhsızlanma gösterilmiş­tir. Fakat Arab yarımadası ile ilgili önemli kararlar arefesinde bu ziyaret pet manidardır ve asıl bu meselelere temas edilmemesi hayret uyandıra­caktır.

30 Temmuz 1957

 Londra :

Silâhsızlanma konferansmdaki dört batılı devlet temsilcileri, bugün Öğle­den sonra, İngiltere Hariciye Vekâle­tinde toplanarak aralarında istişare­lerde bulunacaklardır.

Bu sabah Amerikan temsilcileri, Bir­leşik Amerikanın Kuzey Atlantik Pak­tı Konseyinde daimî delegesi ve Bonn büyük elçisi ile bir görüşmede bulu­nan Birleşik Amerika Hariciye Vekili

John Foster Dulles'in, bir kısmî si­lâhsızlanmağa varmak üzere hüküme­tinin tasarılarını açıklıyacağı tahmin edilmektedir.

Malûm olduğu üzere, Birleşik Ame­rika Hariciye Vekili John Foster Dulles, Londraya muvasalatı sırasında, hükümetinin herhangi bir sürpriz baskına mâni olmak üzere bir veya mütaaddit havadan kontrol bölgesi ihdasına taraftar olduğunu açıklamış­tı. Şimdiye kadar Batılı devletler, mah dut bir silâhsızlanmanın asker mevcu­dunda klâsik silâhlarda ve askeri büt­çelerde bir indirme yapılmasını tazammun etmesinde İsrar etmişlerdi.

     Londra :

Foster Dulles'in bugün silâhsızlanma konferansına katılan Batılı delegeler­le yaptığı görüşme 4 saat 40 dakika sürmüş ve saat 19'a (gmtj doğru sona ermiştir. Bu görüşme sonunda herhan­gi bir demeç yayınlanmamıştır. Batı­lı delegeler, hükümetleriyle istişarede bulunduktan sonra yarın tekrar topla­nacaklardır.

Tâli Komitenin çarşamba günü yap­ması gereken toplantının perşembeye bırakılması kuvvetle muhtemeldir. Dulles perşembe günü Washingtona dönmeyi tasarlamakla beraber gerek­tiği takdirde Londradaki ikametini uzatmaya hazırdır.

     Londra  :

İyi haber alan bir Amerikan kayna­ğından öğrenildiğine göre, Foster Dullesin havadan teftiş mevzuunda silâh­sızlanma konferansına sunacağı tek­lifler bilhassa kuzey kutup bölgesiy­le ilgilidir.

Birleşik Amerika bilhassa bu taraf­tan bir baskm taarruzunun vukuun­dan endişe etmektedir. Dışişleri Ve­kili, kutup dairesinin kuzeyinde bulu­nan bütün toprakları ihtiva edecek bir havadan teftiş b