16.5.1957
×

Hakkında

Künye

İletişim

1 – 31 MAYIS 1957

1 Mayıs 1957

Ankara :

Kanada büyü elçisi ekselans Moran güney batı ve Ege bölgesinde vukua gelen zelzele felâketi dolayısiyle Baş­vekil Adnan Menderese gerek şahsı ge rek Kanada hükümeti adına en sami­mî taziyelerini bildirmiş ve derin sempati hislerini ifade  eylemiştir.

 Ankara :

Güney batı Ege bölgesinde vukua ge­len zelzele felâketi münasebetiyle Al­man büyük elçisi ekselans Öller Baş­vekil Adnan Menderese su mektubu göndermiştir:   

Türkiyenin güney batı bölgesinde vu­kua gelen şiddetli zelzele felâketi do­layısiyle zatı devletinize ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetine en kalbî te­essürlerimi arzetmek isterim. Aziz yurdunuzun bu pek şirin köşesini ha­sara ve can kaybına uğratan anî fe­lâket bütün Alman milletini  cidden meyus ve mükedder kılmıştır. Bu his­siyat ve taziyelerimizin felâketzedele­re de iblâğına müsaade ve hürmetkar hissiyatımın lütfen kabul buyurulma-smı rica ederim. Ekselans.

Ankara :

Libya büyükelçiliği maslahatgüzarı Farag Bengileil Başvekil Adnan Men­derese şu mektubu göndermiştir :

Ekselans;

Güney batı Anadolu bölgesinde vu­kua gelen müessif zelzele dolayısiyle en derin teessürlerimi sunarken, ek­selansınızdan sonsuz saygılarımın ka­bulünü rira ve istirham ederim.

Adıyaman;

Hristiyan Süryani Kadim Cemaati namına New-York valisi Harriman'a şu telgraf çekilmiştir;

«Sulh düşmanı ve binlerce masum in­sanın vahşî, hunhar cellâdı, ruhanî kılığmdaki şeytan, amansız tedhişçi kara sakallı kaatil  Makarios'u  Türk- Amerikan dostluğu ile kabili telif olmıyan davetiniz, Türk milleti olarak bizleri de son derece müteessir et­miştir. Davetinizi şiddetle protesto eder, Makarios'u tel'in eyleriz.

Süryani Kadim Cemaati namına

Papaz Cebrail Aydın»

İstanbul   :

M.M. Temsil bürosundan bildirilmiş­tir:

Kanada Kraliyet hava kuvvetleri ku­mandanı Orgeneral Roy Slemen ve Ba yan Slemen beraberinde hava kuvvet­leri kumandanımız Orgeneral Fevzi Uçaner ve Bayan Uçaner ile hava kuvvetlerine mensup diğer subaylar ol duğu halde, bugün özel bir askerî uçakla, saat 11.15 te İstanbula gelmiş­lerdir.

Misafir Orgeneral, Yeşilköyde Garni­zon Kumandanı Korgeneral Atılan, Merkez Kumandanı Tümgeneral Demirkan ve diğer yüksek rütbeli su­baylar  tarafından  karşılanmıştır.

Bir askerî kıta ve bando selâm res­mini ifa etmiştir.

Ankara :

Dün teşekkülünü bildirdiğimiz «Fet­hiye ve havalisi zelzele felâketzedesi­ne merkez yardım komitesi» nin baş­kanı olarak Büyük Millet Meclisi Re­isi Refik Koraltan bugün hamıyetperver halkımıza hitaben radyoda aşa­ğıdaki  konuşmayı yapmıştır:

«Muhterem ve sevgili vatandaşlarım, Mübarek bayramın birinci gününde sizleri, bütün samimiye-timizle daha güzel günler, daha çok mesut bayram­lar idrak etmeniz temenniyatı ile se­lâmlarım.

Yurdumuzun bir köşesinde, 24 nisan gecesi başlıyarak, yer yer korkunç çö­küntülere ve can kaybına mal olan, bil diğiniz Fethiye ve civarındaki zelzele felâketlerine mâruz kalan vatandaşla­rımıza yardıma çağırırken bu felâket dolayısiyle içten duyduğunuz üzün­tüye bütün kalbimizle kakıldığımızı arzederim.

Filhakika büyük milletimizin, hassa­ten böylece yuvasında yavrulariyle ve bütün aile efradiyle ve top yekûn milletçe en çok neşeli geçen saatlerin­de dahi tabiî veya çeşitli sebepler do­layısiyle iztırap çeken vatandaşları düşündüklerine ve onların ızdıraplarını gidermek için maddî ve mânevi yardım yoluyla şefkat ellerini ve hi­mayelerini esirgemiyeceklerine inanı­yoruz.

İşte bunun için, felâket haberi va­tandaşlar tarafından duyulur duyul­maz ızdırab çeken vatandaşların ız-dırablarmı dindirmek, başlıyan yar­dımları bir merkezde toplıyarak sür­atle en müessir ve faydalı şekilde kul­lanmak maksadiyle Kızılay merkez bi­nasında ve riyasetim altında «Fethiye ve havalisi zelzele felâketzedesine merkez yardım komitesi» kurulmuş­tur.

Şuna inanıyoruz ki, şimdiye kadar bu­na benzer sıkıntıları gidermek, yara­ları sarmak için büyük milletimizin göstermiş olduğu şefkat, hamiyet ve yardımların yeniden mâruz kaldığımız bu tabiî felâketin giderilmesi husu­sunda da daha geniş ölçüde gösteri­leceği muhakkaktır. Nitekim, felâket haberi gelir gelmez başta hükümet teşkilâtı olmak üzere bir çok misal­lerle en feyizli hizmetler yapmaya de­vam eden şefkatli Kızılay müessese­miz, korkunç sarsıntı neticesi hanu-manları yıkılan ve bir harabe ortasın­da kalan vatandaşların yardımına koş muş, her çeşit vasıta ve imkânları hazırlamakta gecikmemiştir ve yine, bugünler içinde muzdarip vatandaşla­rın ızdırabını tehvin ve tahribat böl­gesini yakından görerek milletçe ve hükümetçe gereken tedbirlerin sür'atle alınmasını temin için sarsıntı böl­gesine giden'sayın devlet ve hükümet reislerinin heemn oralarda vatandaş­lara söylediği gibi, tabiatın harabeye çevirdiği bu yerlerde daha mamur yu­vaların vücude geleceği de muhakkak­tır.

İşte bu iman ve kanaatledir ki siz muhterem ve sevgili vatandaşlarımızı yer sarsıntısından muzdarip olan va­tandaşlarımızın yardımına çağırıyo­ruz.

Hakikat şudur ki, saadetleri olduğu kadar üzüntüleri de paylaşmasını bilen büyük milletimiz, bu vatandaşların yaraları sarılmadıkça, dertleri gideril­medikçe huzur ve rahatlık duymıyacaklardır.

Şurası da muhakkak ki, büyük mil­letimiz gerektiği zaman bütün insan­lık âleminin de takdir ve muhabbet­le takip ettiği büyük eserleri vermekte devam edecektir.»'

3 Mayıs 1957

 Ankara :

Akdenizde bir tetkik seyahatine çık­mış bulunan bir Fransız parlâmento heyeti, bugün saat 16,30 da uçakla şehrimize gelmiştir.

Fransız Ayan Meclisi Hariciye Encü­meni Reis Vekili Mr. Brizard'm baş­kanlığındaki heyete, hava alanında Büyük Millet Meclisi reisi adına hu­susî kalem müdürü Bedri Akyüz «hoş geldiniz» demiştir.

Karşılamada Büyük Millet  Meclisi Reisi vekillerinden Kayseri mebusu Fikri Apaydın, Büyük Millet Meclisi idare âmirlerindejı Kocaeli      mebusu Nüzhet Akın, Uşak Mebusu Orhan Cengiz ile Fransız sefaret erkânı ha­zır bulunmuştur.

Heyet, Fransız Ayan âzasından Mr. Bio'arna, Mr. Chazetto, Mr. Debre, Dr. Leo Hamon ile Mme. Thone Patenotre ve sekreterleri Mr. Ceottrel'den müteşekkildir.

Fransız parlâmento heyeti şerefine bu gece saat 20.30 da Büyük Millet Mec­lisi Reisi Refik Koraltan tarafından Marmara köşkünde bir akşam yemeği verilecektir.

 Edirne :

Şehrimiz otomatik santrali, bugün saat 14 te kalabalık bir halk kitlesinin tezahüratı arasında törenle hizmete açılmıştır.

Merasimde mebuslarla P.T.T. Umum Müdürü, İsveç büyük elçisi, Edirne ve Kırklareli valileri askerî ve mülkî erkân, P.T.T. ileri gelenleri İsveçli Ericîon firmasının Türkiye mümessi­li ve firmaya mensup ecnebi uzman­lar, İsveçin İstanbul konsolosu ve çok kalabalık bir halk kütlesi hazır bu­lunmuştur.

Şehir bandosunun çaldığı İstiklâl mar­şını müteakip P. T. T. Umum Müdü­rü Cahil Akyar bir konuşma yaparak demiştir ki:

«Tarihimizin kahraman beldesi, yurt sevgimizin ve vatan müdafaamızın sembolü aziz Edirnemizin hizmetine modern bir otomatik telefon santrali­ni biraz sonra huzurunuzda sunmuş bulunacağız.

Memleketimizin 52 muhtelif mahal­linde aynı vasıftaki otomatik telefon santrallerinin tesisini ve şehir içi şe­bekelerin inşasını deruhte etmiş bu­lunan İsveçli L.N. Ericson firmasının bizimle müşterek faaliyetini yakmen görmek ve bugünkü törenimizde ara­mızda bulunmak arzusunu izhar eden İsveç devletinin mümtaz mümessili büyük elçi ekselans Cronebarg'e bu nâ­zik alâkasından dolayı ayrıca şük­ranlarımı arzederim.

Otomatik telefon santralinin kapasi­tesi 500 aboneliktir. Bu miktar en kı­sa zamanda 1000 aboneliğe çıkarılacaktır. Bu artışa ait mukavele geçen se­ne imzalanmış bulunmaktadır. Umum Müdürlüğümüz gerek Edirnenin ve gerekse, Kırklareli ve Tekirdağ vilâ­yetlerimizin haberleşme ihtiyaçlarını gözönüne alarak muktazi diğer tesis­leri de yapmaktadır. Bu vilâyetimizi çevreleyen 1020 devre kilometrelik ha­vai telefon ve telgraf hatları hâlen servise verilmiştir. 1957 yılı içerisinde 400 devre kilometrelik yeni telefon ve telgraf hatları da hizmete girecektir. İstanbul - Edirne, İstanbul - Çorlu arasında tesis edilmekte bulunan üçer kanallı telefon ve telgraf kuran-portörleri de gene aynı müddet içe­risinde hizmete verilmiş olacaktır. Bu suretle şehirler arası muhabere im­kânlarınız tatmin edici bir seviyeye ulaşacaktır. Mevcut manüel santral­lerden Edirne bugün otomatiğe çev­rilmiştir. Kırklareli vilâyetimizde de yarın yarı otomatik bir santral hiz­mete konulacaktır. Tekirdağ'ında da 400 hatlık yarı otomatik bir santral kurulacaktır. Bütün bu arzettiğim te­sisler için 1957 ve kısmen de 1958 yı­lında ceman 6 milyon 285 bin lira sarf olunacaktır.»

Cahit Akyar Edirnede yeni bir P.T.T. binası inşa olunacağım ve bu binanın da 1958 yılında açılacağını müjdele­dikten sonra, yeni santralin hayırlı ol­ması temennisi ile konuşmasını bitir­miştir.

Cahit Akyarm alkışlarla karşılanan bu konuşmasından sonra İsveç büyük el­çisi ekselans Croneborg Türkçe olarak şu nutku söylemiştir:

«Sayın Edirneliler;

Evvelâ beni bu sevinçli güne iştirak İçin vâki davetinize candan teşekkür ederim. Bu vesile ile İsveçli arkadaş­larım nâmına bir kaç söz söylememe müsaadelerinizi rica ederim.

Malûmunuz veçhile Türkiye - İsveç münasebetleri tarih boyunca her za­man dostane devam etmiştir. Bu iyi münasebetler, P.T.T. idaresi ile L.D. Ericson firması arasında 30 senedenberi verimli ve pürüzsüz bir işbirliği­ne vesile olmuştur. İşte bu işbirliği sayesindedir ki bu güzel şehriniz de Türk hükümetinin ve P.T.T. idaresi­nin gösterdiği gayret ve faaliyet ne­ticesinde otomatik telefon santraline kavuşmuştur. Memleketinizin en uzak köşelerine kadar telefon teminine az­metmiş olan hükümetin iz ye P.T.T. idaresinin bu yolda Ericson firması ile akdetmiş olduğu mukaveleler mucibin ce telefon montaj işleri hızla devam etmektedir.

Bu münasebetle bir İsveçli olarak Ericson firmasının Türk milletine hiz­met etmek bahtiyarlığına eriştiğin­den dolayı şeref duyduğumuzu arzederim.

Yeni santralin Edirnelilere hayırlı ol­masını diler hepsinizi hürmetle selâm­larım.»

İsveç büyük elçisinin tezahürata vesi­le olan bu konuşmasını müteakip Edirne mebusu Ruknettin Nasuhioğlu da güzel bir konuşma yapmış ve Vali Turgut Başkaya hayırlı olması temennisi ile kurdelâyı keserek otomatik te lefon santralini hizmete açmıştır.

 Ankara :

Fethiye ve havalisinde vukua gelen zelzele, yurt dışında da geniş akisler uyandırmış ve bir çok memleketler, felâketzedelere aynî ve nakdî yardım larda bulunmak üzere Kızılay Cemiye­ti ile temasa geçmişlerdir.

Amerikan ve İngiltere hükümetlerinin yardımlarından başka Amerikan Kızılhaçı, âcil ihtiyaçlar için kullanıl­mak üzere Ankara büyük elçiliği va-sıtasiyle Kızılaya beş bin dolarlık bjr çek tevdi etmiştir. Kanada kızılhaçı, lüzumlu malzemenin derhal mubaya­ası ve şevki hususunda kızılay ve kızılhaç cemiyetleri birliğine talimat ver diğini bildirmiştir.

Ayrıca, İtalya Reisicumhurunun refi­kası tarafından hazırlatılan ve çeşitli antibictiklerden müteşekkil olan 7 ko­li iîâç, ilk yardım olarak, bugün bir Pan Amerikan uçağı ile Esenboğaya gelmiştir. İtalyaya büyük elçiliği ilâç ve sıhhî malzeme ihtiyaçlarını tesbit ederek durumu hükümetine bildirmiş­tir.

Hollanda kızılhaçı da uçakla 500 adet battaniye göndereceğini bildirmiştir.

5 Mayıs 1957

 İstanbul :

Güzide ilim adamlarımızdan Ankara Üniversitesi Amme Hukuku profesörü Muvaffak Akbay bugün tedavi için geldiği İstanbul Amerikan hastahanesinde saat 14.30 da beyin kanamasın­dan vefat etmiştir.

Prof. Akbay 1328 senesinde İstanbulda doğmuştur. 1932 senesinde Galatasa­ray lisesini, 1935 de de Ankara Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur.

Muvaffak Akbay ilk vazifesi olan Ma­liye Vekâleti hususi kalem müdürlü­ğünden Ankara Hukuk Fakültesine in­tisap etmiş ve Üniversite tarafından gönderildiği Pariste âmme hukuku ih­tisası yapmış ve 1948 senesinde profesor olan merhum Londraya giderek bu ihtisasını artırmıştır.

Fransızca ve İngiiizceyi gayet iyi bi­len profesör 1953 ve 1955 yılları ara­sında Ankara Hukuk Fakültesi de­kanlığını ifa etmiş bilâhare Strasburg da beynelmilel insan hakları koruma konseyinde Türk âzası olarak vazife almıştır.

Prof. Akbaym âmme hukuku dersleri adlı bir cilt eseri vardı, fakat başla­dığı ikinci cildi vefatı sebebiyle maa­lesef yarım kalmıştır.

Evli ve 8 yaşında bir kızı olan mer­hum üniversite muhitinde ve ilim çev relerinde son derece sevilmekte idi.

6 Mayıs 1957

 Ankara :

Hollanda Kraliçesi Majeste Juliana'nın doğum yıldönümü münasebetiyle Reisicumhur Celâl Bayar ile majeste kraliçe arasında tebrik ve teşekkür telgrafları teati edilmiştir.

 Kars :

Horasan - Sarıkamış demiryolu inşa­atında 2035 metrelik en büyük tünel delinmiştir. 80 milyon liraya mâl olacak bu de­miryolu, geçit verecek duruma girmiş­tir.

Tünelin açılması münasebetiyle başta vali, askeri ve mülki erkân ile kala­balık bir halk topluluğunun huzuriyle bir merasim yapılmış ve Tünel gezilmiştir. nişaata hızla devam olun­maktadır.

 Ankara :

Amerika Birleşik Devletleri kara ordu­su vekâlet müsteşarı Charles Finucane, beraberinde eşi ve maiyeti erkânı olduğu halde ilgili makamlarla temas ve ziyaretlerde bulunmak üzere bugün saat 15.30 da Ankaraya gelmiş ve Esenboğa hava alanında M. M. Vekâ­leti müsteşarı Korgeneral Fahri Özdi-lek. Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korgeneral Suat Kuyaş, Amerika bü­yük elçisi ve sefaret erkânı. Amerikan Askerî Yardım Kurulu kara, deniz ve hava grupu başkanları ve diğer ze­vat tarafından askerî törenle karşı­lanmış ve bir askerî kıt'a selâm res­mini ifa etmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri kara or­dusu vekâleti müsteşarı saat 16,30 da Çankayaya giderek Riyaseticumhur defteri mahsusunu imza etmiş ve mü­teakiben saat 17 de M.M. V. müsteşa­rı Korgeneral Fahri Özdilek'i maka­mında ziyaret etmiştir.

Misafir müsteşar yarın temas ve zi­yaretlerine devam edecek ve 8 mayıs çarşamba günü memleke-timizden ay­rılacaktır.

 Ankara :

Toprak Mahsulleri Ofisi Bölge Mü­dürleri senelik mutat toplantısı bu­gün umum müdürlükte, umum müdür Suat Bolayırın ziyasetinde  açılmış ve çalışmalarına başlamıştır.

Bölge müdürleri toplantısında, 1957 hububatı alım senesine girmeden ev­vel bilhassa alım, muhafaza, nakli­yat, satış, inşaat, afyon ve personel mevzuları üzerinde çalışmalarda bu­lunacaktır.

Bölge müdürleri toplantısı 15 mayısa kadar devam edecektir.

7 Mayıs 1957

 İstanbul :

İstanbulun imarı hakkında görüşleri­ni bildirmesi için memleketimize da­vet edilmiş bulunan meşhur şehircilik mütehassısı Prof. Prost bu mevzudaki tetkiklerini tamamlıyarak fikirlerini hülâsa eden raporunu alâkalı makam lara tevdi etmiştir.

Bugün gazetecilerle yaptığı bir görüş­me sırasında Prof. Prost. raporunda bilhassa, Eminönü ve civarının Rüstempaşa ve Süleymaniye camilerini ortaya çıkaracak şekilde açılmasını, Karaköy meydanının Halice doğru genişletilmesinin ve Emirgâmn güzelleşürilmesi yolunda sarf edilen gay­retlerin çok yerinde olduğunu söyle­miştir.

Misafir şehircilik mütehassısı yarın, Fransaya dönmek üzere İstanbuldan ayrılacaktır.

 Ankara :

İtalyan Kızılhaçı son zelzeleden zarar gören Türk vatandaşlarına yardım ol­mak üzere Kızılay emrine bir miktar tıbbî malzeme tahsis etmiştir. Bu mal­zemenin birinci kısmı uçakla Ankara-ya getirilmiş ve İtalyan büyük elçisi Kont Luca Pietromarchi tarafından kızılaya teslim edilmiştir. Diğer kısmı bunu takip edecektir.

İtalyan kızıihaçmin başkanı ve Cum­hurbaşkanının eşi madam Carla Gronchi yardım faaliyeti ile şahsen meşgul olmaktadır.

 Ankara :

Reisicumyur Celâl Bayar, itimatname­sini takdime gelen yeni Çin büyükelçi­si ekselans Shao Yılını bugün saat 17 de Çânkada mûtat merasimle ka­bul etmiştir.

Bu kabulde Nafia Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekili Eteni Menderes de ha­zır bulunmuştur.

 İstanbul :

Enternasyonel voleybol maçlarına bu gece Spor ve Sergi Sarayında yapılan karşılaşmalarla son verilmiştir.

Gecenin ilk maçını Çekoslovakya Romanyayı 3-2. ikinci maçta Fransa Türkiyeyi 3-0 ve son karşılaşmada Ruman ya Bulgaristanı 3-0 yenmişlerdir.

Nihaî tasnifte:

nci Çekoslovakya,

nci Rumanya

ncü Bulgaristan,

ncü Fransa,

nci Türkiye,

nci Lübnan olmuşlardır.

8 Mayıs 1957

 Ankara :

Federal Almanya Reisicumhuru Ekselans Theodor Heus'un memleketimizi ziyaretleri münasebetiyle P.T.T. umum müdürlüğü tarafından tedavüle konu­lan hâtıra posta pulları fevkalâde bir alâka göstermektedir. Pulların satışa konulduğu 5 mayıs günü Ankara mer­kez postahanesinde özel damga ile 40 bine yakın seri damgalanmış, ayrıca memleket dahil ve haricinde yirmi bin damgalı pul siparişi alınmıştır. Ekselansın, portresini taşıyan bu pul­lar için hazırlanan Özel damgalarla İstanbul ve Bursayı ziyaretlerinde ay­nı alâkanın gösterileceği daha şimdi­den vaki olan müracaatlardan anla­şılmaktadır.

Aziz misafirimiz, bu ziyaret dolayısiyle Türkiye Cumhuriyeti P.T.T. idare­sinin bir seri hatıra posta pulu bastır­mış olmasından dolayı ayrıca mem­nuniyetini izhar etmiştir.

 Ankara :

Başvekil Adnan Menderes ve refikası, bugün saat 18 de Ankarapalas salon­larında, aziz misafirimiz dost ve müt­tefik Federal Almanya Reisicumhuru ekselans Profesör Dr. Theodor Heuss şerefine büyük bir kabul resmi tertip etmişlerdir.

Türk - Alman yakm dostluğuna has bir parlaklık ve samimiyet arzeden bu kabul resminde bütün vekiller, Büyük Millet Meclisi Reis Vekilleri, mebus­lar, Demokrat Parti Meclis Grupu ve Genel İdare Kurulu Reis ve azaları, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Baş­kanı, Temyiz, Şûrayı Devlet, Divanı Muhasebat Reis ve azaları ile Cum­huriyet Müddeiumumisi ve Ankara Üniversite rektörü ve diğer profesörler, Riyaseticumhur umumî kâtibi, Riyaseticumhur erkânı, Başvekâlet müs­teşarı ve Başvekâlet Erkânı, Hariciye Vekâleti Umumî Kâtibi ve Haricîye Erkânı, Erkânıharbiyei Umumiye İkinci reis ve diğer general ve amiraller, bütün diğer dairelerle millî bankalar ve iktisadî devlet teşekkülleri umum müdürleri, Ankara valisi ve vilâyet er kânı ile umumî meclis azaları, Anka­ra belediye reisi, belediye meclisi âzaları ve belediye erkânı, Ankara ga­zeteleri sahip ve başmuharrirleri ile yazıişleri müdürleri, İstanbul gazeteleri Ankara mümessilleri ve daha birçok zevat refikalariyle birlikte hazır bu­lunmuşlardır.

Ayrıca Federal Almanya büyükelçisi ile büyük elçilik erkânı ve diğer bü­yükelçi ve elcilerle kordiplomatik âza­sı da bu kabul resminde bulunmuşlar­dır.

Aziz misafirimiz Federal Almanya Re­isicumhuru ekselans Dr .Theodor Heuss ile Reisicumhurumuz Celâl Bayarın kabul resmine girişleri tezahü­rat ve alkışlarla karşılanmış, Alman milli marşı ile istiklâl marşı çalın­mıştır.

Kabul resmi büyük bir samimiyet ha­vası içinde 20.30'a kadar devam et­miştir.

 İstanbul :

Musevilerin ruhani reisi hahambaşı bugün vilâyette İstanbul Valisi Prof. GÖkayı ziyaretle Fethiye ve havalisi zelzele felâketzedeleri için 20 bin lira teberruda bulunmuştur.

 İstanbul :

Memleketimizin aziz misafiri dost ve müttefik Federal Almanya Reisicum­huru ile birlikte Ankarayı ziyaret eden Federal Almanya Hariciye Veki­li ekselans Von Brentano, bugün Bonn'a dönmek üzere Ankaradan uçakla hareketinden sonra saat 16.30 da Yeşilköy hava meydanına gelmiş ve kırk beş dakika tevakkuf etmiştir. Yeşilköy hava meydanında İstanbul valisi ve belediye reisi Prof. Gökay ile Federal Almanya elçilik müsteşarı tarafından selâmlanan ekselans Von Brentano, hava meydanı şeref salo­nunda İstanbul Valisi ile hasbıhali es­nasında gazetecilerle de görüşmüştür. Federal Almanya Hariciye Vekili Türkiyeyi ziyaretine temasla şunları söy­lemiştir;

«Türkiyeyi bir Hariciye Vekili sıfatiyle ziyaret etmiş değilim. Memleketini­ze Reisicumhur Theodor Heuss'a re­fakat ederek hususi surette geldim. Şunu ehemmiyetle tebarüz ettirmek is:e:im ki, bu ziyaretten fevkalâde in­tibalarla meşbuyuz. Gencinden ihtiyarına kadar bütün Türk milletinin An-karada bizi karşılayıp kucakladığını gördük. Hükümet erkânı ile yaptığı­mız  görüşmeler çok dostane  oldu.

Gerek Reisicumhurumuzun ve gerekse benim Ankaradaki müşahedelerimiz. Türk milletinin büyük bir enerjiye sa­hip ve istikbale inancı olduğudur. Bu­gün muhterem meslekdaşim. Hariciye Vekiliniz Ethem Menderesle bir kültür anlaşması imzaladık.

Son söz olarak şunu söylemek isterim ki, Reisicumhurumuz ve ben Türk -Alman münasebetlerinin hızlı bir in­kişaf içinde bulunduğuna ve politik münasebetlerimizin de aynı menfaat­lerle aynı dâvanın yolunda olduğuna inanıyoruz.»

Ekselans Von Brentanoyu götürmek­te olan uçak saat 17.15 te Yeşilköyden hareket etmiştir.

 Ankara :    

Parlâmentolar arası birliğinin akdet­tiği toplantılara iştirak eden parlâ­mentolar arası Türk grupunu temsil eden Çanakkale mebusu Fatin Rüş­tü Zorlu riyasetindeki grup reisi Ko­caeli mebusu Hamza Osman Arkan, Konya mebusu Hamdi Ragıp Atademir, Sakarya mebusu Selâmı Dineer ve Balıkesir mebusu Halûk Timurtaştan müteşekkil heyetimiz bu gece uçakla saat 22 de Ankaraya davet et­mişlerdir.

9 Mayıs 1957

 Ankara :

Muğla vilâyeti çevresinde, bilhassa bu vilâyetin Fethiye kazası havalisinde 24-25 nisan 1957 tarihinde vukua ge­len zelzele tahribatının süratle izale­si, yeniden yapılacak kasaba ve köy­lerin inşalarının bir an evvel temini maksadiyle, Devlet Vekili Cemil Bengü, Devlet Vekili Celâl Yardımcı, Da­hiliye Vekili Doktor Namık Gedik ve Maliye Vekili Hasan Polatkandan te­şekkül eden komite bugünden itiba­ren çalışmalarına başlamıştır.

Bu komitenin emrinde ayrıca, ilgili hizmet. Vekâletlerinin selâhiyeili temsilenlerinden teşekkül eden ve Dahili­ye Vekâletinin vilâyetler idaresi ve mahallî idareler umum müdürlükleri bünyelerinde bu Vekâlet müsteşarının riyaseti altında kurulmuş teknik bir büro da keza bugünden itibaren fa­aliyete  geçmiş bulunmaktadır.

Bilindiği üzere evvelce Kızılay bün­yesinde kurulmuş olan merkez yar­dım komitesinin çalışmalarıda bu ko­mitenin faaliyetleri ile devamlı irtibat halinde bulunacaktır.

 Ankara :

Milliyetçi Çinin yeni Ankara büyük el­çisi ekselans Shao Yulin, bugün saat 17 de, büyükelçilik binasında bir ba­sın toplantısı yaparak, yerli ve yabancı basın mensuplariyle tanışmış ve Türk - Çin münasebetlerine dair be­yanatta bulunmuştur.

Sözlerine, eski bir gazeteci sıfatiyle meslekdaşlariyle tanışmaktan duydu­ğu memnuniyeti belirterek başlayan büyük elçi, Çin milletinin, Türk mil­letine karşı duyduğu samimi hissiyatı ifade etmiş ve devamla demiştir ki:

«Bildiğiniz gibi, Çin ile Türkiye, mu­kadderat benzerliğinden başka, çok eski tarihî ve kültürel bağlarla birbirle­rine bağlıdırlar. Her iki memleketin şerefli birer mazisi vardır ve her iki memleket, istiklâllerine yirminci yüz yılın ilk senelerinde kavuşmuşlardır. Mücadeleleri sırasında, aralarında sa­mimî bir dostluk tesis eden Atatürk ile Shiang Kai - Shek, iki kardeş mil­leti, Orta ve Uzak Doğuda demokrasi ve hürriyet dâvası müdafaasında sağ­lam ve sıhhatli birer millet olarak dünyaya tanıtmışlardır.

Son senelerde Türkiye, siyasî, iktisa­dî ve askerî sahalarda büyük hamle­ler başarmağa muvaffak olmuştur. Memleketinize 1954 te yaptığım ilk ziyaretimdenberi, sanayileşme mevzu­unda yeni yeni gelişmeleri müşahede etmeğe fırsat buldum. Çin milleti, Türkiyeye karşı derin bir takdir besle­mekte ve bilhassa, Korede Türk as­kerinin kahramanlıkları karşısında duyduğu hayranlığını her fırsatta ifa de etmekten geri kalmamaktadır. Çinin eski Kore elçisi sifatiyle buna biz zat şahit oldum.

Büyük elçi ekselans Shao Yulin, Tür­kiye - Çin kültür anlaşmasına da te­masla şunları söylemiştir:

«Geçen şubat ayında aktedilen Çin -Türkiye kültür anlaşması, tarihî mü­nasebetlerimizde yeni bir çığır açmış­tır. Bu anlaşma, iki memleket arasın­da esasen mevcut olan dostane müna­sebetleri bir  kat daha kuvvetlendir­diği gibi, komünist ideolojisinin ya­yılmasına da mühim bir engel teşkil edeceği kanaatindeyim.

Anlaşmayı destekleyen Çin milleti, Tajpeı'de, maarif, iktisat, siyaset, ti­caret, sanayi ve gazetecilik sahaların­da hizmetleriyle temayüz etmiş 300 şahsiyetin iştirakiyle, «Çin - Türk kültür ve ekonomi derneği» adı altında bir teşkilât kurmuştur. Bu teşkilât, anlaşmanın tahakkuku yolunda hükû metin programiyle ahenkli bir şekil­de çalışmak üzere, bazı kararlar almış bulunmaktadır.

Türkiyede Türk - Çin kültürel müna­sebetlerinin gelişmesine hususî bir önem veren kimselerin teşebbüsü ile buna benzer bir teşkilâtın yakında ku rulacağmı ümit ediyorum.

Cin cumhuriyeti hükümeti, Türkiye ile profesör, talebe, kitap v.s. müba­dele mevzuunda gerekli hazırlıklara başlamıştır. Beraberimde Çin hakkında türlü malûmat ihtiva eden bir ta­kım kitaplar getirdim. Bu kitaplar, alâkalı şahıs ve teşekküllere dağıtıla­caktır.         

Müşterek menfaati haiz bu mevzu et­rafında, Türk resmî makamlariyle te­mas ve müzakerelerde bulunmayı dü­şünüyorum.»

Büyük elçi Kıbrıs meselesiyle de ilgili olarak:

Alâkalı tarafların devlet adam­larının fataneti, Türklerin öz hakla­rını himaye altına alacak tatminkâr bir sureti hal bulacaktır.

 Kıbrıs meselesini istismarla, ilgi­li tarafların araşma nifak sokmağa tesebbüs eden    komünistlerin    kurnaz plânları karsısında uyanık bulunma­mız lâzımdır.» demiştir.

Ekselans Shao Yu Lin bilâhare Eisenhower doktrini hakkında da bir kaç söz söylemek istediğini belirterek de­miştir ki:

«Biz Çinlilerin Amerikanın iktisadî ve askerî yardımından faydalanan bir millet olarak edindiğimiz tecrübe A-merikan siyasetini iyice benimseme­miş kimselere bir nevi rehberlik, yap­mayı mümkün kılmaktadır. Amerika ile müşterek yardım ve müşterek mü­dafaa mevzuları üzerinde teşriki me­sai ederken, Amerikanın, Çinin bütünlüğünü ve hükümranlığını ihlâl edecek en ufak bir temayülünü asla gör müş değiliz. Eisenhower doktrinine benzer bu yardım siyaseti, Çinin muhafazasma âmil olmuştur. Dünya ko­münizminin Ortadoğuya sirayet istida dma karşı koymayı istihdaf eden Eisenhower doktrininin şümulünü anla­yan komünistler, bunu Ortadoğu mil­letlerinin nazarından düşürmek maksadiyle ümitsiz gayretler sarfetmişlerdir. Kanaatimize göre, bazı memleket­lerin tevessül ettiği gürültülü tehdit­lere asla itibar etmeyen ve maksadı yalnız yardım ve müzaherette bulun­mak olan Eisenhower doktrininde, em peryalist veya müstemlekeci bir zihni­yet katiyen mevcut değildir. Bilâkis başlıca gayesi, yardımını tevcih etti­ği ülkenin veya memleketin menfaat­lerine hizmet etmektir»

Çin büyük elçisi, daha sonra gazeteci­lerin sorduğu muhtelif sualleri cevap­landırmıştır.

 Ankara :

Hariciye Vekâleti matbuat bürosun­dan bildirilmiştir:

Kıbrısta Portekiz, İtalya ve bir İskan­dinav devletinden müteşekkil NATO âzası üç devletin komiserliği altında NATO'ya bağlı müstakil bir idare ku­rulması için NATO Vekiller konseyi­ne bazı âza devletler tarafından tek­lifler yapıldığı ve bunun Amerika, İn­giltere, Fransa ve Federal Almanya hükümetlerince de desteklendiği yo­lunda bugünkü İstanbul Ekspres ga­zetesinde bir haber görülmüştür.

Ne kabili kabul, ne de kabili tahak­kuk olamiyacak böyle bir haberin varid bulunmıyacağı şüphesizdir.

 Ankara :

Federal Almanya hükümeti hesabına memleketimiz tarafından imali karar­laştırılmış olan 740 milyon doyçe mark lık mühimmat siparişine ait son mu­ameleyi teşkil eden mukavelenin Al­man Federal Meclisi tarafından ka­bul edildiği ve imalâta başlanabilme­si için verilmesi icap eden 255 mil­yon doyçe marklık avansın Türkiye Cumhuriyeti hükümeti namına Alman ya Merkez Bankasına havale edildiği memnuniyetle öğrenilmiştir.

Bugünden itibaren Kırıkkale Makine Kimya Endüstrisi Genel Müdürlüğü tarafından fabrikalarında imalâta  başlanacaktır.

10 Mayıs 1957

 Ankara :

Türkiye Çimento Sanayi Umum Mü­dürü Burhan Ulutan, çimento istihsal durumu hakkında Anadolu Ajansının bir muharririne aşağıdaki beyanatta bulunmuştur:

«Nisan sonu itibariyle, 1957 yılının ilk dört ayında memleketimizin çimento istihsali 357.502 tona yükselmiş bu­lunmaktadır. Bu istihsal miktarı, 1956 senesinin aynı devreye raslayan ilk dört ayı zarfında 227.471 tonluk çi­mento istihsalinden % 57,5 nisbetinde 130,031 ton fazla bulunmaktadır. 1956 senesinde yıllık çimento istihsal ye­kûnunun 970 bin ton olduğu nazara alınırsa, bu ilk dört aylık istihsal mik tarlan arasındaki artış nisbetine göre 1957 yılı istihsalinin, senelik olarak, 1 milyon 527 bin ton üzerinden sey­rettiği anlaşılmış olur.

Kaldı ki, ocak, şubat, mart hattâ ni­san ayları, çimento istihsali bakımın­dan zayıf ve kısır aylardır. Bu cihet hesaba katıldığı takdirde, önümüzdeki aylarda memleketimizin çimento is­tihsalinin süratle artacağı takdir olu­nur. Ayrıca, inşaat ve montajları ik­mal edilerek son günlerde işletmeye açılmış elan, her biri yılda 150 şer bin ton istihsal kapasiteli Eskişehir ve Adana çimento fabrikalarının, önü­müzdeki aylarda tesirini birden gös­terecek olan istihsalleri, yukarıdaki dörder aylık rakamların mukayese­sine dahil değildir. Fazla olarak, bu tarihten sonra, 1957 senesi içinde, da­ha üç yeni fabrika da ikmal edilerek fiilî istihsale  katılacaklardır.

Bu hususlarda nazarda tutulduğu tak­dirde, memleketimizin 1957 senesinde­ki çimento istihsalinin 1,5 milyon to­nu tecavüz edeceği kolayca anlaşılmış olur.

1949-1950 senelerinde, yıllık çimento istihsali, 375-400 tondan ibaretti, hâ­len 1,5 milyon tonun fevkindedir ve mezkûr senelerin dört misline yakın bir seviye üzerinden seyretmektedir, gelecek sene ise, 2 milyon tonu bula­caktır.»

 Ankara :

Millî Müdafaa Vekâleti Temsil Büro­sundan bildirilmiştir:

Vatandaşları millî savunma genel ko­nularında aydınlatmak, müstakbel topyekûn harbe karşı milletçe yapa­cağımız topyekûn savunmada vatan­daşlara ve müesseselere düşecek " her türlü görevler için fikren hazırlamak maksadiyle muhtelif şehirlerimizde millî savunma müsamereleri tertiple­necektir.

Bunlardan birincisi Kara Kuvvetleri Kumandanlığmca bugün saat 14 de Ankara Orduevinde yapılmıştır. Tö rene İstiklâl marşı ile başlanmış ve müteakiben kurmay albay Fazıl Gü­neş tarafından NATO'nun teşkilât ve gayeleri hakkında bir konuşma yapıl­mıştır. Bundan sonra Muhabere Okulu yedek subay talebeleri tarafından koro halinde serhat türküleri söylen­miş, şiirler okunmuş, ağız armoni mı­zıkası topluluğu bir konser vermiş-tir.

Müsamerede Devlet Vekili ve Millî Mü dafaa Vekâleti Vekili Semi Ergin, Ad­liye Vekili Hüseyin Avni Göktürk, Er-kânıharbiyei Umumiye Reisi Orgene­ral İsmail Hakkı Tunaboylu, Kara Kuvvetleri Kumandanı Orgeneral Nu­rettin Aknoz, Millî Müdafaa Vekâleti Müsteşarı Korgeneral Fahri Özdilek, generaller, amiraller, yüksek rütbeli subaylar ile seçkin bir davetli toplu­luğu hazır bulunmuştur.

 İzmir :

Güney Doğu Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Karargâhından verilen ma lûmata göre, NATO Green Pivot ma­nevraları başarı ile sona ermiştir.

Bu münasebetle NATO beşinci taktik hava kuvvetleri kumandanı General Lalatta bir konuşma yaparak Green Pivot NATO tatbikatında kuvvetler arasındaki işbirliğinin ve bu harekâta iştirak eden NATO kuvvetlerinin sa­vaş hazırlık seviyesini hararetle öğmek isterim demiştir.

Daha sonra General Lalatta NATO hava deniz ve kara kuvvetleri birlik­leri ve kumandanlıkları arasında fa­sılasız mükemmel bir muharebeyi ida me ettiren NATO muharebe sistemini de hararetle Överek sözlerine son ver­miştir.

11 Mayıs 1957

 Ankara :

Muğla vilâyeti dahilinde vukua gelen zelzele münasebetiyle Dahiliye Vekâ­letinde bu Vekâlet müsteşarının riya­setinde alâkalı vekâletler ve dairelerin selâhiyetli temsilcilerinin iştiraki ile teşekkül eden teknik komisyon dün saat 16,30 da Devlet Vekili Cemil Bengünün reisliği altında toplanmıştır.

Bu toplantıda zelzelenin yaptığı tah­ribat ve şimdiye kadar yapılmış olan işlerle yardımlar gözden geçirilmiş, tahribata maruz yerlerin süratle ve ye niden inşasının programa bağlanması hususu müzakere edilmiştir.

Şimdi elde edilmiş olan nihaî ve kati rakamlara göre zelzelenin yaptığı tah­ribatın blâneosu şudur:

3796 ev tamamen yıkılmış, 886 ev oturulamıyacak durumda harap olmuş, 669 ev hafif hasar görmüş, 20 okul binası tamamen yıkılmış, 34 okul ağır hasara uğramış, 46 okul hafif hasar görmüş, 3 cami tamamen yıkılmış, 5 cami ağır hasar görmüş, 23 resmî bina tamamen yıkılmış, 1 resmî bina ağır hasar görmüş, 124 iş yeri yıkılmış, 14'ü ağır hasar görmüştür.

Zelzeleyi mütaakıp lâzım gelen mu­vakkat mahiyetteki tedbirlerin alın­masına derhal başlandığı gibi, lüzum görüldükçe yine bu cümleden olmak üzere bazı muayyen mahiyetteki ted­birlerin alınmasına da devam olunma­sı tabiidir.

Zelzele tahribatının tamamiyle orta­dan kaldırılarak Fethiyenin ve ağır hasara uğrayan diğer yerlerin ve köylerin yeni baştan kurulması gibi esas­lı tedbirlere gelince, bu istikamette şimdiden bir takım teşebbüslere giri­şilmiş bulunmaktadır.

Ayrıca yukarda arzedilen teknik ko­misyon, haftanın muayyen günlerinde tcplantılarma devam ederek bir taraftan muhtelif kaynaklardan ve bilhas­sa yardım yolu ile geniş imkânlar sağ­lamak yolunda gayretler sarfedecek. diğer taraftan inşaata "bir an evvel başlıyarabilmek için hukukî ve idarî bütün muamelelerin biran evvel ifası ve intacı, plân ve projelerin süratle hazırlanması ve bu inşaatın hangi yollarla yaptırılacağının tesbiti gibi hususlar üzerinde de gayretlerini tek­sif ederek süratle müsbet neticeler al­mağa çalışacaktır.

Hülâsa en kısa zamanda tahribatın en ehemmiyetsiz izlerinin bile silinip ye­ni kasaba ve köylerin vücude getiril­mesi, vatandaşlarımızın biran evvel yeni evlerine ve yerlerine yerleştiril­mesi ve bütün resmî bina ve lüzumlu tesisatın derhal inşa ve vücude getiril­mesi ile aksayan âmme hizmetlerinin intizam içinde cereyanının temini hu­suslarında bütün tedbirler alınmak üzere geniş bir faaliyet başlamış bu­lunmaktadır.

 Bursa :

Uludağ teleferik hattının süratle in­şası için İsviçredeki Fonrohll şirke­tine ödenmesi lâzım gelen ilk taksitin ikinci kısmını teşkil eden 75.000 dolarlık dövizin Merkez Bankasınca tahsisi yapıldığından ilk taksit karşılığı olan 100.000  dolar  tamamlanmıştır.

75.000 dolar da önümüzdeki günlerde mezkûr firmaya ödenecek ve bu su­retle mukavelename hükümleri yerine getirilmiş olacağından firma 1958 se­nesi nisan ayında teleferiğe ait bütün malzemenin İstanbul gümrüklerine teslimini bitirecektir.

Diğer taraftan firma, belediyen şeh­rimizde teferrüç de yaptıracağı tele­ferik merkez istasyonu için hazırladı­ğı projeleri en kısa zamanda göndere­cek ve bina derhal belediyece ihaleye konulacaktır.

Teleferik inşa bedelinin mütebaki kısmı beş müsavi taksitte, firmaya demir cevheri verilmek suretiyle itfa edile­cektir.

Bursanm ve Bursalıların uzun yıllar­dır bekledikleri teleferik hattı bu su­retle tahakkuk etmiş bulunmaktadır.

Bu hayırlı netice Bursa turizmi için büyük faydalar sağlayacaktır.

 İstanbul :

Alman Millî Müdafaa Vekili Joseph Strauss Almanyanm Türk fabrikala­rına yaptığı mühimmat siparişleri hakkında Nafia Vekili ve Hariciye Ve­kâleti Vekili Etem Menderes'e bir mektup göndermiştir.

Bu mektubu hamilen îstanbula ge­len Albay Recker'i bugün Etem Men­deres vilâyette kabul etmiştir.

Bu kabulde Bonn büyük elçimiz nezdindeki orta elçi General Kâmil Argut da hazır bulunmuştur.

Ekselans Strauss bu mektubunda ez­cümle Türkiye ile Almanya arasında 29 ağustos 1956 tarihinde imzalanmış olan mühimmat sipariş mukavelesi­nin Alman Meclisi selâhiyeti encümenleri tarafından tasvip edilmiş olduğu­nu ve sekiz mayıstan itibaren meriye­te girmiş bulunduğunu resmen bildir­mek istediğini beyan etmektedir.

Alman Millî Müdafaa Vekili tutan 740 milyon marka baliğ olan bu siparişin tahakkuku için 255 milyon marklık avansın, en kısa zamanda Türkiye hü­kümetine tamamen tediye edilmesi hakkında gerekîi emri verdiğini de bil dirmektedir.

Ekselans Strauss mektubunda bu hu­suslardan sonra mukavelenin tatbik sahasına intikal ettirilmiş olmasının, Türkiye ile Almanya arasındaki daimi ve sıkı dostluk yolunda atılmış bir adım daha olduğunu bilhassa tebarüz ettirmektedir.

 Ankara :

Bayan Reşide Bayar 12 mayıs anneler gününü Türk Kadınlar Birliği adına bugün Ankara radyosunda yaptığı şu konuşma ile açmıştır:

«Asırlar boyunca memlekete ve me­denî âleme iyi ve fedakâr evlât yetiş­tirmek şeref ve faziletini benimsemiş bulunan Türk annelerinin bugünkü garp tekâmülüne uygun zihniyette ev iâtlarmı kalkman Türkiye için yetiş­tireceklerine şüphe yoktur.

Türk kadınının öz vasfı olan analık şefkat ve muhabbetinin yalnız kendi evlâtlarına değil bütün yurt çocukla­rının üstüne kanat germeğe başladık­larını memnuniyetle görmekteyiz.

Sıcak ana kucağından mahrum yav­rulara kadınlarımızın müşfik elleri "uzanmakta, onlara öksüzlüklerini unutturmaya çalışmaktadır.

Son bir kaç yıl içinde diğer medenî memleketlerde olduğu gibi bizde de kadın şefkat ve muhabbetinin, an­neler üzerinde de dolaştığını görmek­teyiz. Bu arada anneler için ihtiyar evleri yapılmakta, Türk Kadınlar Bir­liği ananın bilhassa muhtaç ananın son günlerinin huzurunu temine gay­ret göstermektedir.

Ana, en güzel en ulvî bir varlıktır. Uğrunda seve seve hayatımızı verece­ğimiz aziz vatanımıza da anavatan de­mekteyiz. Bir ana evlâtlarını da pek büyük fedakârlıkla meydana getir­mektedir. Bu fedakârlığa mukabil ev­lâdın da anasına ve ailesine karşı bir takım vazifeleri vardır ki, bunun ba­şında sevgi ve saygı ile beraber iyi insan olarak yetişmeleri gelir. Bir anneyi en ziyade mesud eden şey, evlâdının üstün vasıflara sahip olduğu­nu görmektir.

Anneler gününün üçüncü yılını açar­ken, Atatürkün şu sözlerini tekrarla­mayı bir vazife bilirim. «Türk kadını dünyanın en münevver en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır. Ağır sıkletle değil, fazilette ağır. vakur bir kadın olmalıdır.»

Bugünkü medenî dünyada Türkün ve Türkiyenin lâyık olduğu mevkie sahip elması ve muhafazası ancak Türk ka­dınının yüksek vasfı ile mümkündür. Tevfik Fikretin «Elbet sefil olursa ka­dın alçalır beşer» sözünü hatırlatarak sözlerimi bitirir, hepinizi muhabbetle selâmlar, vatana ve insaniyete hayırlı evlâtlar yetiştirmek saadetine erişme­nizi bütün kalbimle temenni ederim.

Diğer taraftan Türk Kadınlar Birliği Genel Başkanı Nazlı Tlabar da anne­ler günü münasebetiyle şu konuşmayı yapmıştır:

«Şu anda Ankaranm her köşesinde Türk Kadınlar Birliği genel merkez üyeleri, Türkiyede bulunan elçilikler ve elçilik mensuplarının genç kızları, yüzlerce Öğretmen namzediyle bera­ber sizleri karşilıyacaklardır. Bu gö­nüllü gençler sayın Reşide Bayarin konuşmasında bahsettiği kimsesiz ve muhtaç anneler evinin kurulabilmesi için seferber olmuş sokaklarda rozet dağıtmaktadırlar.

Türk milletini bütün tarih boyunca ayakta tutan ananelerimiz anneyi da­ima takdis etmiştir. Bu mukaddes sev­giyi içinde duyan milletimizin kadın­lar birliğinin açtığı kampanyaya, bir tek insan gibi koşacağına bugün emi­niz. Bilhassa gençlerin, kimsesiz ve muhtaç annelere hazırlanacak olan sıcak yuvanın kurulmasında büyük payı olacaktır ve olmalıdır. Çocukları­nı çok iyi tanıyan ve onlara güvenen Türk Kadınlar Birliği, Ziraat Banka­sının memleketimizdeki bütün şube­lerine hesap açmıştır1. 19 Mayıstan iti baren gençlerimizin öncülük edecekle­ri bu yardım işine bütün milletimi­zin koşacağına inanıyoruz. Kimsesiz ve muhtaç anneler evlâtlarının eliyle hazırlanan bu sıcak yuvalarda huzur içinde mesut yaşıyacaklardır. Bunu  temin edecek olan gençlik ebediyen müsterih ve bahtiyar yaşıyacaktir.

Hepinizi sevgiyle selâmlarım muhte­rem dinliyenlerim.»

 Ankara :

Alman mühimmat siparişinin Alman Millet Meclisinde tasdik edilerek yü­rürlüğe girmiş bulunması dolayısiyle İşletmeler Vekili Samet Ağaoğlu bir muhabirimize aşağıdaki beyanatta bulunmuştur:

«Dost ve müttefik Almanya ile hükü­metimiz arasında 2/8/1956 tarihinde imzalanmış olan mühimmat siparişine ait mukavele Alman Millet Meclisinin tasdiki ile 10/5/1957 tarihinde meriye­te girmiştir. Bu mukavele ile Alman hükümeti Türkiyeye 740 milyon mark lık muhtelif cins mühimmat sipariş vermiş bulunmaktadır. Bu meblâğın 255 milyon marklık kısmı avans ola­rak derhal tediye edilecektir. Alman hükümeti ile aramızda imzalanmış o-lan bu anlaşmanın birçok bakımlar­dan büyük  ehemmiyeti vardır.

Evvelâ, fen ve teknik itibariyle dün­yanın en ileri seviyedeki memleketleri arasında bulunan Almanyanm sana­yiimizin ve bilhassa harb sanayiimi­zin kudret ve imkânlarını takdir ve bunu bu mukavele ile tesbit etmiş ol­duğunu söylemek isterim. Zira, muka­velenin imzasından evvel ve hele im­zadan sonra Alman meclisince tasdi­kine kadar geçen zaman içinde mem­leketimize gönderilmiş bulunan muh­telif teknik heyetler tarafından an­laşmanın tazammun ettiği taahhütle­rin Türkiye tarafından kabili edâ olup olmıyacağı hususları en ince teferru­atına kadar tetkik edilmiş ve müsbet neticelere varılmıştır. Bilhassa gerek bir takım küçük rekabet hisleriyle mü teharrik olanların gerekse Almanya ile yakın ve daha sık münasebetler tesi­sini istemeyen ve NATO içinde tesanüdün daha ileri derecelerde tahak­kukunu menfaatlerine aykırı bulanla­rın menfi propagandaları bu tetkikle­rin en küçük bir müsamahaya dahi yer bırakmiyacak dikkat ve ciddiyet İle yapılmasını mucip olmuştur.

Anlaşmanın taşıdığı mânaları kıymet­lendiren ikinci ve mühim bir husus da, bu hacimde bir mühimmat sipari­şinin tahakkuk etmesinde Alman mil­leti ile milletimiz arasında mevcut kar şılıklı itimadın büyük bir hissesinin bulunmuş olmasıdır. Bu itimadın kay­naklarını mazide bulmak yerinde ola­cağı gibi her iki memleketin dünya­nın tehlikeli manzarası karşısında realisi bir görüşle daha sıkı münasebet­ler tesis etmek ve dünya sulhuna yar­dımdan başka kendi mevcudiyetlerini de daha sağlam esaslara istinat ettir­mek arzularında aramak lâzım gelir.

Siparişin taallûk ettiği mevzuları kı­saca şöyle hülâsa etmek mümkündür: Çeşitli ve modern piyade mühimmat ile yine çeşitli topçu mermileri, Bun­lar arasında bugünkü harb tekniğinin icap etirdiği müsademen, âvikli, saat­li ve tapalarını hariz kudretli harb mü­himmatı ile özel maksatlara yarayan zırh delici mermiler, sis ve yangın mer mileri de bulunmaktadır.

Siparişin karşılığını teşkil eden meb­lâğın bir kısmı peşin verilmektedir. Bununla kendi ihtiyaçlarımızın yanm da bu büyük siparişi karşıhyabilmek için lüzumdu tesisat da yapılacaktır. Bu arada Kırıkkaledeki pirinç, çelik ve döküm mamullerini yapan fabrika­larla barut ve mühimmat fabrikaları tevsi ve takviye edileceklerdir. Sana­yiimizin ve bilhassa Makine ve Kim­ya Endüstrisi Kurumu tarafından ida­re edilmekte bulunan harb sanayii­mizin taahhütlerini zamanında ve tam bir muvaffakiyetle yerine getire­ceğinden katiyetle emin olabiliriz.»

 Burdur  ;

Dün akşam şehrimize gelmiş bulunan Devlet Vekili Celâl Yardımcı ile Maa­rif Vekili Tevfik İleri, bugün öğleden sonra iki açılışba bulunmuştur.

Vekiller saat 16.30'da yanlarında bu­lunan Burdur ve civar vilâyetler me­busları, Burdur Valisi, Belediye Reisi Vekili ve mülkî erkân olduğu halele, «Burdur Eski Eserler Müzesi ve etüt kütüphanesini» açmışlardır. Eski bir medrese olan bina son zamanlara ka­dar depo 'olarak kullanılmaktaydı. Yeni baştan restore edilen kütüphane kalabalık Burdurluların alkışları" arasında Devlet Vekili Celâl Yardım­cı tarafından hayırlı ve uğurlu olma­sı temennisiyle kurdelâsı kesildikten scnra misafirler tarafından gezilmiştir.

Vekiller ve refakatlerindeki zevat da­ha sonra Burdurun büyük bir ihtiya­cını karşılayacak olan elektrik sant­ralinin de açılışında hazır bulunmuş­lardır. 6 ay evvel temeli atılmış bulu­nan bu tesis, Burdur şehrinin elektrik sarfiyatının artması üzerine inşa edil­miş olup 390 beygir kuvvetinde 260 kilovattık cereyan temin ekmektedir. Santral binlerce kadın ve erkek Bur­durluların içten gelen tezahürleri ara smda hayırlı olması dileğiyle Maarif Vekili Tevfik İleri tarafından işletme­ye" açılmıştır.

 Erzurum :

Maarif Vekâleti kültürel dış münase­betler müdürlüğü tarafından yurdu­muza davet edilen Pakistanm Lahor şehrindeki Eksin kelleji öğretmen ve öğrencilerinden 38 kişilik bir grup bu gün saat 13'de Erzuruma gelmiş ve li­se izcileri ile okullardan gelen mü­messil öğrencilerden müteşekkil bir talebe grubu ile şehrimiz Maarif Teş­kilâtı üyeleri ve öğretmenleri tara­fından hararetle karşılanmıştır. Mi­safirler lisede kısa bir istirahat ve Öğ­le yemeğini müteakip şehrin tarihî yerleri ve bu arada Aziziye tabyasını ziyaret etmişlerdir. Bu akşam saat 20 de lise konferans salonunda misafirlerle Erzurum folk­lor ekibi karşılıklı olarak gösteriler yapmışlardır.

Pakistanlı misafirler yarın saat 11.30 da Maarif Vekâletine tayin olunan mihmandarla birlikte 19 Mayıs genç­lik ve spor bayramında bulunmak üzere İstanbula hareket edeceklerdir. Misafir öğrencilere Erzurum lisesi ta­rafından eski eserlere ait güzel bir al­büm hediye edilmiştir.

13 Mayıs 1957

 Ankara :

Parlamentolararası Turizm Birliği Türk grubu umumî heyeti bugün Büyük Millet Meclisi kütüphanesinde toplanarak gündemindeki meseleleri görüşmüş ve yeni idare heyetini seç­miştir.

Reisliğe Dr. Sedat Barı (Seyhan), ikinci reisliğe Bahri Turgut Okaygün (Tunceli), umumî sekreterliğe İsmail Şener (Trabzon), muhasipliğe İhsan Gülez (Bolu) azalıklara Haluk Tiraurtaş (Balıkesir), Halis Tokdemir (Gü­müşhane), Mustafa Akçalı (Seyhan), Muhit Tümerkan (Sinop), Ömer Lûtfi Erzurumluoğlu (Yozgat), murakıplık­lara Mehmet Ünaldı (Seyhan) ve Fe­rit Alpiskender (Tekirdağ) seçilmiş­lerdir.

 Ankara :

Fethiye ve civarında vuku bulan zel­zele felâketzedelerine tevzi edilmek üzere Hindistan Kızühaçı tarafından gönderilen 28 sandık içindeki 1101 libre çay, bugün uçakla yurdumuza gelmiştir. "

Hindistan Kızılhaç adına Hindistan maslahatgüzarı ile basın ataşesi, bu­gün Kızılay umumî merkezini ziyaret ederek, mezkûr çayları ilgili zevata teslim  etmişlerdir.

 Ankara :

Millî Müdafaa Vekâleti temsil büro­sundan  bildirilmiştir:

A.B.D. Avrupa Hava Kuvvetleri Baş­kumandanı Korgeneral VVilliam E. Tunner, eşi ve maiyeti bugün özel bir uçağı ile saat 12.50'de Ankaraya gel­miş ve Esenboğa hava alanında Hava Kuvvetleri Kumandanı Orgeneral Fev zi Uçaner, E. U. Riyaseti Lojistik Bşk. Korgeneral H. Suphi Göker, garnizon ve merkez kumandanları ile ilgililer tarafından karşılanmış ve bir askerî kıta selâm resmini ifa etmiştir.

Misafir Korgeneral öğleden sonra Devlet Vekili ve Millî Müdafaa Vekâ­leti Vekili Semi Ergin'i, Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi Orgeneral İsma­il Hakkı Tunaboylu'yu, Hava Kuvvet­leri Kumandanı Orgeneral Fevzi Uçaner'i makamlarında ziyaret etmiştir. Avrupa  Hava  Kuvvetleri  Başkumandan bu gece uçakla şehrimizden ay­rılacaktır.

14 Mayıs 1957

 Ankara :

Kore Reisicumhuru Ekselans Dr. Syngman Rhee'nin hususi temsilcisi Sifatiyle Avrupada bazı memleketlere ziyaretlerde bulunmakta olan «iyi ni­yet» heyetinin başkanı Korenin Was­hington Büyükelçisi Dr. You Chan Yang bugün Ankara Palasta yaptığı basın toplantısında şu beyanatta bu­lunmuştur.

«Zalim komünistler tarafından istilâ­ya uğradığımız o karanlık günlerde Türkiye hükümeti tarafından mem­leketime yapılan yardım için Kore Cumhuriyeti hükümetinin ve milleti­min minnettarlığını ifade etmek maksadiyle gelmiş bulunuyorum. Sizin ve Birleşmiş Milletlerin diğer azalarının yardımlarınız olmasaydı 4 bin sene­lik medeniyetimiz ortadan kalkmış olacaktı.

Türkiye Koreye büyük miktarda ka­ra kuvvetleri gönderdi. Burada şunu ifade etmek isterim ki, Türkiye teca­vüze karşı koymak için gönderdiği bu kahraman evîâtlariyle iftihar etmek­te haklıdır. Askerleriniz bütün muhasemat müddetinde ve bilhassa Kumpo ve Kumsha savaşlarında tak­tire lâyık bir şekilde temayüz etmiş­lerdir ve milletim onların kahraman­lıklarım hiç bir zaman unutmaya­caktır. Evlâtları Korede yabancı top­raklarda, artık vatanlarına dönme­mek üzere şehit düşmüş olan sizler önünde kalbim derin bir acı ile dolu olarak hörmetle eğilirim. Çünkü on­lar, memleketimin hür kalması uğ­runda dünyanın öbür ucunda haksız­lık ve zulme karşı gözlerini kırpma­dan çarpışarak en büyük fedakârlığı yapmışlardır. Böyle borçlar hiç bir zaman ödenemez. Milletimin kalbindekileri ifadeye lisan kadir değildir, fakat size söylemek istediklerimi an­ladığınıza eminim .

Askerlerinizin Kore'de nümunei imti­sal olan tavrı hareket ve disiplini ora­da, temsil  edilen bütün     milletlerin hürmeti ve hayranlığını kazanmıştır. Türk askerleri, insanlıktan uzak bir düşmana karşı, çarpışmak üzere bi­zim askerlerimizin yanma geldikleri zaman, milletimde hasıl olan manevi­yat yüksekliğini bilemezsiniz. Hepini­ze ancak büyük bir tazimle «teşekkür ederiz» diyebilirim.

Bugünkü medeniyetimizin karşılaştığı en büyük fenalık olan komünizmle ancak böyle bir teşriki mesai saye­sinde muvaffakiyetle mücadele ede­bileceğimize  kuvvetle   inanıyorum.

27 Temmuz 1953'de mütareke imza­landığı zaman komünistlerin Kore'­nin şimalinde bir tek tayyareleri bi­le yoktu. Bugün 518'i tepkili avcı uça­ğı ve 99'u tepkili bombardıman uça­ğı olmak üzere, 770 uçakları vardır. Orada evvelce hiç bir tayyare mey­danı yoktu, bugün 40 tayyare meyda­nı mevcuttur. Deniz kuvvetleri % 300, kara kuvvetleri % 62 nisbetinde art­mıştır. Bu askerî hazırlık, mütare­ke hükümlerinin açıkça ihalidir. Bu­na mukabil Kore Cumhuriyeti ve Bir­leşmiş Milletler Kumandanlığı müta­reke hükümlerine itina ile riayet et­mişlerdir. Binnetice, hâlen «Şimal» in savaş kudreti Kore Cumhuriyetinin 3 mislidir. Kendimizi haris komünist avcı için müdafaasız bir hedef gibi hissediyoruz.

Birçok kimseler iki Kore'nin mevcut olduğu ve bunların birbiriyle çarpış­tığı zehabına kapılmakta-dırlar, iki ayrı Kore hiç bir zaman mevcut ol­mamıştır ve biz iki kısma ayrılmayı istemiyoruz. Çünkü 4 bin seneden fazla bir za­mandan beri kuvvetle yekvücut idik. Bizim yaptığımız bir şey olmayan 38 inci arz dairesi taksimi, tir gün or­tadan kaldırılacak olursa, kan dökül­meden bir millet halinde birleşmiş oluruz. Zira tek vücut halinde bir arada olmak bütün Korelilerin arzu­sudur. Kore'de vukua gelen şey bir dahilî harp değildi. Bu, bir komünist istilâsı idi. Komünistler tarafından tahrik edilmiş, komünistler tarafın­dan teçhiz olunmuş ve komünistler tarafından idare edilmişti. Kızıl Çin buna âlet olmuştu. Şimalî Kore reji­mi millete arzusu hilâfına zorla kabul ettirilmiş bir kukla rejimidir. 8 milyondan fazla Koreli Cenuba kaç­mıştır ve Şimaldeki topraklarımızı is­tilâ eden komünistlerin zulmünden kaçmalar   devam  etmektedir.

Kızıl Çin 1951 Şubatında Birleşmiş Milletler tarafından açıkça müteca­viz olarak tanınmıştır. Buna rağmen kuvvetlerinin memleketimin Şimal kısmını halâ işgal etmesine müsaade edilmektedir. Eğer dışardan gelmiş elan komünist kuvvetler çekilirse, memleketim hiç bir dahili mücadele mevzubahis olmadan yek vücut halde tekrar kaynaşacaktır. Bu, otomatik bir birleşme, yani bütün bu muğlak meselenin basit bir hal tarzı olacak­tır.

Türk milleti bizim müşkül durumu­muzu anladığı gibi, biz de Macar mil­letinin esarete karşı son ayaklanma­sında onların hissiyatına iştirak et­tik. Bundan dolayı, biz Koreliler, Macarîstanın hürriyet mücahitlerine yar efem malzemesi gönderen ilk millet­lerden biri olduk. Bu, bir «muhtacın» diğer bir «muhtaca» yardımına ben­zeyebilir. Fakat, halkımız komünist mezalimini görmüş olduğu için, biz, Macarların maruz kaldıkları durumu biliyorduk. Bundan dolayı kalbimiz, ölüm saçan Sovyet tank ve ağır top­çusu ile karşılaşan Macar mille­ti ile beraberdir. Macarların hür­riyet için ölümü seve seve göze almalarının sebeplerini gayet iyi anlıyorduk. İster Macaristan'da, ister dünyanın herhangi başka bir memle­ketinde olsun, istiklâl için çarpışmak­tan korkmayan milletlere karşı bü­yük takdirkârhk beslemekteyiz.

Bu sebeplerle, dünyanın karşılaştığı büyük tehlike karşısında kendi kü­çük ihtilâflarımızı unutup hür insan olarak kalmak ve ferdiyetimizi idame ettirebilmek için birleşmek, biz hür milletlere düşen bir vazifedir. Eğer birlik olarak hareket etmezsek, hepi­miz dâvayı kaybedip insafsız komü­nist diktatörlerinin esiri haline gele­ceğiz. Vakit kaybetmememiz lâzım­dır. Zira ne kadar vakit kaybedersek hürriyetimizi idame vazifemiz o ka­dar zorlaşacaktır. Bu mütecavize kar­şı hepimiz birleşip heybetli bir cephe meydana  getirelim ki, o da dünyayı  fethetmeğe çalışmanın beyhude oldu­ğunu  anlasın. Müdafaa  cephemizde görülecek en ufak bir zaaf emaresi, komünistlere yeniden cesaret ve ümit verecektir. Çünkü onlar, hür dünyayi  mahvetmek  için tetikte  bekleyip daima zaaf noktaları aramaktadırlar. Çünkü anlaşmazlık içinde birlik ola­maz ve onların en çok korktukları şey birliktir.

Demokrasi ve hürriyetin esas oldu­ğuna kuvvetle kani bulunan cesur bir milletin yeni Kore Cumhuriyetinin bir mümessili olarak buraya gelmiş bulunuyorum. Size, Doğunun demok­rasisi ile sizin demokrasinin işbirliği yapması için elimi uzatıyorum. Ara­mızdaki bağ kuvvetli kaldığı müddet­çe, bizi kimse mağlûp edemeyecek­tir.»

Güney Kore iyi niyet heyeti reisi, müteakiben gazetecilerin suallerine ce­vap vermiş, sözlerini bitirirken Türk askerinin, bütün dünyada malûm olan kahramanlığını Korede bir kere daha isbat etmiş olduğunu belirterek «Ko­re'yi kalblerinde yaşatan Türk aske­rini biz de kalbimizde yaşatmakta­yız» demiştir.

15 Mayıs 1957

 Kütahya :

Afyon, Burdur, Denizli, Uşak ve Kü­tahya merkezlerinde bir tetkik gezisi yapan ve bugün Ankaraya dönmek­te olan Maarif Vekili Tevfik İleri, Kütahyadan ayrılırken müşahedelerini soran gazetecilere şu beyanatta bu­lunmuştur:

«Bu seyahatte hepinizi memnun ve mes'ut etmesi icabeden müşahedeleri­mi kısaca şöyle ifade etmek istiyo­rum. İlk Maarif Vekilliğim sırasında köylerde karşılaştığım en mühim me­selelerimizin başında köy çocukları­nın okula celbini sagiamak dâvası ge­liyordu. Hatta pek çok öğretmen ar­kadaşlarımız da kanunî müeyyedelerin şiddetlenmesini talep ediyordu. Bugün bu durum tamamen değişmiş­tir. Şimdi okulsuz köye okul yaptırmak mecburiyeti yanında okulu olan köylerde talebe sayısının çok artması karşısında yeni okullar yaptırmak mecburiyetiyle karşılaşmaktayız. Köy okullarından mezun olan köy çocuk­ları bugün kasaba orta okullarında okuyan çocukların hemen hemen ya­rısını teşkil etmektedir.

Müşahedelerimden bir diğeri de şu: 19501951 yıllarında mevcut okullar 2030 talebe ile tedrisata mecbur ka­lırken bugün kasaba orta okullarında 150  400 talebe bulunmaktadır.

Diğer taraftan okullarda kız talebe ile koy çocukları sayısının mukayese kabul etmiyecek şekilde artması şa­yanı memnuniyettir. Şükranla ifade edebileceğim bir hâdise de nahiye ve büyük köyler halkının yol boyunca Önümüze çıkarak bizden orta okul is­temeleridir.

Milletimin maarife karşı gösterdiği bu alâka ve istek şüphesiz ki çalışma­larımızda, alacağımız tedbirlerde bü­yük rol oynayacaktır.»

Diğer taraftan Maarif Vekili Tevfik İlerinin Kütahya'daki tetkikleri neti­cesinde Kütahya lisesine bu sene ek pavyon yaptırılması kararlaştırılmış­tır. Ayrıca Kütahya'da kurulmakta olan azot sanayii tesislerine eleman yetiştirmek maksadiyle sanat okulla­rına bir kimya şubesi eklenmesine çini ve halıcılığın ihyası için de Kız Enstitüsünde kurslar açılmasına ka­rar verilmiştir.

Tevfik İleri 15 Mayıs şehitler ihtifali­ne iştirak etmiş ve 30 Ağustos ilk oku­lunda bütün öğretmenlerle hasbıhal­de bulunduktan sonra saat 13.30 da Ankaraya müteveccihen Kütahyadan ayrılmıştır.

 Ankara :

Orta Anadoluda Aksaray ovasını su­lamak maksadiyle inşaasma karar verilmiş olan Mamasın Baraj ı 8,310.847,82 liraya Fom-Sim inşaat şirketine ihale edilmiştir.

Kaya dolgu tipinde inşa edilecek olan barajın tepe uzunluğu 175 metre benti hacmi 283.500 metreküp, azamî hazine kapasitesi 115.000.000 met­reküp, göl uzunluğu 12.3 kilometre­dir.

Orta Anadoludaki kapalı havza içeri­sinde, Aksaray kazasına 20 kilomet­re mesafede Gücünkaya köyü yakı­nında Uluırrnak üzerinde bulunan Mamasın Barajı çok maksatlı bir pro­je olup sulama ve feyezan kontroluna hizmet edecektir.

Hâlen Aksaray ovasında Ulmrmakm yaz sarfiyatına bağlı olarak sulama yapılmaktadır. Kullanılan suyun mik tan 1.55 metreküp saniyede olup bu su ile gayri fennî bir surette 1.500 hektar  arazi bulunmaktadır.

Mamasın Barajının inşası ile vasati 7,8 metreküp saniyelik ve azamî 12-15 metreküp saniyelik sulama su­yu temin edilecek ve bununla 10.900 hektar arazinin sulanması sağlana­caktır. Bu sulama dolayısı ile Aksa­ray ovasında yıllık gelir artışı 5,891,450 lira olarak tahmin edilmek­tedir.

Uluırmakm Aksaray ovasında tevlit ettiği taşkınlar barajın inşası ile ön­lenecek ve taşkınlar dolayısiyle ba­taklık teşekkülü de bahis mevzuu ol-mıyacaktir.

Baraj inşaatı 1959 senesi Eylül ayın­da ikmâl edilmiş olacaktır.

 Ankara :

Truman doktrininin kabulünün ve Türk  Amerikan işbirliğinin onun­cu yıldönümü münasebetiyle, Başve­kil Adnan Menderes ve refikası; bu akşam saat 20,30 da Ankarapalas sa­lonlarında büyük bir kabul resmi ter­tip etmişlerdir.

Bu kabul resminde bütün vekiller, Büyük Millet Meclisi Reis Vekilleri ve riyaset divanı azaları, D.P. grubu ida­re heyeti reis ve azaları, C.H.P.'si genel başkanı ve meclis grubu ida­re heyeti azaları, hariciye encümen azaları ve mebuslardan başka Ame­rikan Büyükelçisi ve Büyükelçilik er­kânı, iktisadî ve askerî yardım heyetleri başkan ve ileri gelenleri, Nato Güney Doğu Avrupa Kuvvetleri Kumandanı ve karargâh ileri gelenleri, Amerikan şirketlerinin temsilcileri, şehrimizdeki Amerikan kolonisinin ileri gelenleri ve Türk - Amerikan Derneği idare heyeti azaları, bundan başka temyiz, Devlet Şurası ve diva­nı muhasebat reisleri ile Cumhuriyet Başmüddeiumumisi, Üniversite Rek­törü ve Fakülteler dekanları, Başve­kâlet müsteşarı ve Başvekâlet Erkânı ile Umum Müdürleri, Hariciye Vekâ­leti Umumî Kâtibi ve Hariciye Erkâ­nı. Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi ile kara, hava ve deniz kuvvetleri ku­mandanları, Millî Müdafaa Müsteşarı, Jandarma Umum Kumandanı, kuv­vetler kurmay başkanları, ikinci ordu ve sekizinci kolordu kumandanları, Ankara Valisi, Ankara Belediye Reisi, vilayet daimî encümen reisi. Belediye Meclisi Reis Vekilleri Millî Bankalar Umum Müdürleri, Ankaradaki Türk gazetecileri, İstanbul gazetelerinin Ankara mümessilleri Ankaradaki Amerikan ve diğer yabancı ajans ve basın temsilcileri ve diğer zevat refikalarıyla davetli olarak hazır bulun­muşlardır..

On sene içinde durmadan gelişen ve kuvvetlenen Türk - Amerikan dostlu­ğu, ittifakı ve işbirliğinin gönülleri dolduran samimiyet havası içinde ce­reyan eden bu toplantı geç vakte ka­dar devam etmiştir.

 Ankara :

Alman Krupp müesseseleri sahibi Alfred Krüpp Von Bohlen Und Hal­bach bugün saat 18.30 da hususî uça­ğıyla Ankaraya gelmiş, Esenboğa ha­va alanında Hariciye Vekâleti Vekili Eteni Menderes adına hususî kalem müdürü Ziya Tepedelen ile Federal Almanya Büyükelçisinin bir temsilci­si ve Krupp müessesesinin Türkiye mümessili tarafından karşılanmıştır. Alfred Krupp gazetecilerle yaptığı konuşmada şöyle demiştir:

Devlet ricalinizin Almanyayı ziyaret­lerinde beni lütfen aramış olmalarına can ve gönülden bir mukabelede bu­lunmak ve memleketinizdeki gelişme­leri yakından görmek üzere gelmiş bulunuyorum.

Muhtelif bölgelerde tetkikler yapaca­ğım, 10-15 gün kadar Türkiyede kal­mağı tasavvur etmekteyim. Seyaha­tim hitama erince bir basm konfe­ransı tertip edeceğim. O zaman daha uzun görüşebiliriz.

Seyahatinin tamamiyle hususî mahi­yette olduğunu tebarüz ettiren Alfred Krupp Von Bohlen Und Halbach ken­disine sorulan Türkiyede yeni işler yapmak derpiş edip etmediği sualine de şu cevabı vermiştir: 

Başında bulunduğum müessesenin uzun zamandan beri Türkiye ile çe­şitli münasebetleri vardır. Bu müna­sebetler üzerinde yeni imkânlar ara­mak da pek tabii olacaktır.

Alfred Krupp Von Bohlen Und Haicah Ankarada kaldığı müddetçe Ha­riciye köşkünde ikamet edecektir.

16 Mayıs 1957

 Ankara :

Reisicumhurumuzun doğum yıldönü­mü münasebetiyle Majeste İngiltere Kraliçesi İkinzi Elizabeth ile Reisi­cumhurumuz arasında tebrik ve te­şekkür telgrafları teati olunmuştur.

 Ankara :

Şehrimizi ziyaret etmekte olan Alman Krupp müesseseleri sahibi Alfred Krupp Von Bohlen Und Holbach, bu sabah Çankayaya giderek Riyaseti-cumhur defteri mahsusunu imzalamış ve müteakiben Anıt Kabri ziyaretle bir çelenk koymuştur.

 Ankara :

M. M. V. Temsil Başkanlığından bildi­rilmiştir:

İngiltere Ortadoğu Kuvvetleri Ku­mandanı Korgeneral Geoffrey Bourn ve eşi maiyeti erkânı ile bugün özel bir uçakla saat 17.30'da Esenboğa hava alanına gelmiş ve askerî tören­le karşılanmıştır.

Karşılaşmada Kara Kuvvetleri Kur­may Başkanı Korgeneral Suat Kuyaş, Erkânı Harbiye! Umumiye İstihbarat Başkan, Garnîzon Kumandanı. Mer­kez Kumandanı, M.M. Vekâleti Tem­sil Başkanı, İngiltere Büyükelçisi ve sefaret erkânı hazır bulunmuşlar ve Korg. Suat Kuyaş tarafından Bayan Geofrrey Bourn'a  bir buket takdim edilmiştir.

Misafir Korgeneral yarın Millî Mü­dafaa Vekilini, Erknı Harbiyei Umu­miye Reisini, Kara Kuvvetleri Ku­mandanını ziyaret edecektir.

17 Mayıs 1957

 Muğla.;

Zelzele bölgesindeki tetkiklerine de­vam eden gazeteciler heyeti, dünde Marmaris'i ziyaret etmiştir. Zelzele'nin Fethiye'den sonra en çok tahri­bat yaptığı bu bölgede ve dönüşde de Eski Hisar köyünde hasan ve alman tedbirleri mahallinde gören gazeteci­ler, müteakiben Milâsa gitmişlerdir.

Zelzele bölgesine şimdiye kadar 4804 çadır, 7110 battaniye 1079 gemici fe­neri, 2075 hasır, 7594 parça giyim eş­yası, 1499 bardak ve mutbak levazı­mı, ayrıca da 17.981 kilo yiyecek mad­desi sevk olunarak felâketzedelere tevzi edilmiştir.

Muğla vilâyeti yardım komitesine ya­pılan teberruların 195,739 lirayı bul­duğu bildirilmektedir.

Zelzele bölgesindeki halkın 25 Mayısa kadar oian yiyecek ihtiyaçları kendi­lerine tevzi edilmiştir. Önümüzdeki günlerde yeniden yiyecek maddeleri dağıtılacaktır. Gazeteciler heyeti, zelzele bölgesinde­ki tetkiklerini müteakip İzmire dön­müştür.

 Ankara :

Silâhlı kuvvetler personeli için şehri­mizde Millî Müdafaa Vekâfeti arka­sındaki geniş arazide inşası kararlaş­tırılmış bulunan 32 daireli apartman­ların temeli bugün merasimle atıl­mıştır.

Devlet Vekili ve Millî Müdafaa Vekâ­leti Vekili Semi Ergin ile Erkânı Har­biyei Umumiye Birinci Reisi, kuvvet ler kumandanları, Ankara Valisi, ge­neraller ve yüksek rütbeli subaylarla Millî Emlâk Umum Müdürü ve diğer zevatın hazır bulunduğu bu merasim­de önce Millî Müdafaa Vekâleti İn­şaat ve Emlâk Dairesi Başkanı, yapı­lacak insaa' hakkında İzahat vermiş­tir.

Bu izahata göre silâhlı kuvvetler per­sonelinin lojman dâvası Reisicumhur ve Başvekilin Şark bölgesine yaptık­ları seyahat sonunda 1955 yılında ele alınmış ve bu tarihten sonra bütçeye konulan 4 milyonluk tahsisatla ce­man 250 aile için lojman inşaatı ele alınarak, kısmı âzami ikmal olun­muştur. Bunların 180 adedi apartman dairesi, 70 adedi ikişer ailelik münfe­rit evlerdir. Böylece ilk devrede Erzurumda 94, Geliboluda 24, Diyarbakırda 24 apartman dairesi, Sarıkamışta 18, Vanda 18, Muşta 16, Bitliste 12, hudut karakollarında 12, İzmirde 8, Trakya hudut karakollarında 6, Özalp'da 4 münferit ev yapılmıştır.

Bu defa 1957 yılında alman 5 milyon liralık tahsisatla ise Ankarada 64, Erzurumda 30 apartman dairesi ile Gelibolu'da 28, Babaeskide 13, Lüleburgazda 18, Hasköyde 36, Sökede 14, Diyarbakırda 12, Karakösede 12, Malazkirt'te 6, Vanda, 6 Elâzığ'da 6, Sarıkamışta 6, Ardahanda 6, Ordu, Siirt, Bitlis, Muş, Bingöl'de dörder, Uzun Ahmet, Topalak, Dumlu, Kızılvank, Köşk, Sarmalar, Çıldır, Digor, Danal, Hopa, Sarp, Borçka'da da beheri iki­şer ailelik cem'an 318 lojman inşası plânlanmış ve inşaata geçilmesi için lüzumlu tahsisat mahallerine gönde­rilmiştir. Lojman inşaatı için lüzum­lu tahsisat mahallerine gönderilmiş­tir. Lojman inşaatı için üç yıl zarfın­da verile ntahsisat mikdarı 9 milyon liradır.

Ayrıca hava kuvvetlerimiz, 1955 yılın­da 2.500.000 lira sarfı ile Diyarbakır­da 56 ailelik lojman inşa etmiştir. 1957'yılında da 1.787.000 lira ile 50 adet lojman inşasına başlayacaktır. Deniz Kuvvetlerimizde keza bütçesinden ayırdığı tahsisatla İskenderunda 20 ailelik apartmanı 1956 yılında ik­mâl etmiş ve Heybeliadada 32 daire­lik apartmanın inşaasma başlanmış bulunmaktadır.

Ortalama bir hesabla lojman ihtiya­cı 13.000 civarındadır. 1957 yılı sonu­na kadar yapılacak olanlarla birlik­te mevcut lojman mikdarı 2598'dır. Bugüne kadar gerek hazînece tahsis olunmak ve gerekse vekâletçe inşa edilmek suretiyle Ankarada 308 dairelik ev veya apartman temin edilmiş­tir. Ankara imar plânında subay apartmanları sitesine tahsis olunan bu sahada temeli atılmakta olan 32 daireii ve halen ihale safhasında bu­lunan ikinci bloka ilâveten inşa edi­lecek üçüncü ve dördüncü blokların ikmali ile lojman miktarı 436'ya baliğ olacaktır.

Bugün temeli atılan apartmanlar, 1958 yılı ortasında tamamen ikmal edilmiş olacaktır. 32 daireli ikinci blok inşaata gelince, o da bugünlerde ihale edilecek ve keza 1958 yılı yaz aylarında bitirilecektir.

Millî Müdafaa Vekâleti inşaat ve em­lâk dairesi başkanının bu izahatın­dan sonra Millî Müdafaa Vekâleti Ve­kili Semi Ergin, bu muazzam teşeb­büsün ehemmiyetini belirtmiş ve su­baylarımız için yurdun muhtelif yer­lerinde kurulmakta olan lojmanlar­dan başka, garnizon ve modern kış­laların yanında assubaylar için de lojmanlar yapılmakta olduğunu müj­delemiştir. Gerek subayların, gerek assubaylarm bu yuvalarda aileleri ile mes'ut ve müreffeh bir hayat geçir­meleri temennisinde bulunan Millî-Müdafaa Vekâleti Vekili, temele ilk harcı Reisicumhur ve Başvekil adına ve hayırlı ve uğurlu olması temen­nisiyle  koymuştur.

 Ankara :

Tanınmış Türk yazarı ve tenkidcisi Nurullah Ataç, tessürle öğrendiği­mize göre tedavi edilmekte olduğu Numune hastahanesinde bugün vefat etmiştir. Merhumun cenazesi yarın Öğle namazını müteakip Hacıbayram camiinden kaldırılarak ebedî istira-hatgâhma bırakılacaktır.

Ailesine ve Türk basın ve edebiyat âlemine baş sağlığı dileriz.

1899'da doğmuş olan merhum, «Hammer tarihi»  mütercimi   Mehmet Ata Beyin oğlu ve Merhum Dr. Galib Ataçam kardeşidir. Metekbi Sultani'de (Galatasaray Lisesinde), bir müddet de İsviçrede okumuş, sonra liselerde Fransızca ve Edebiyat öğretmenlikle­rinde bulunmuştur. Cumhurbaşkanlı­ğı mütercimliğinden emekliliğe ayrıl­mıştır. İlk defa «Dergâh» dergisinde yazmağa başlamış, «Akşam» gazete­sinde tiyatro tenkidleri, daha sonra birçok dergi ve gazetelerde fıkra, ten­kid ve sohbetleri çıkmıştır. Ataç, ede­biyatımızda tenkidçi olarak ün almış­tır. «Ulus» gazetesinde «Söyleşi» ve «Günce» genel başlıkları altında yaz­dığı sohbetlerde, içinde hiç bir ya­bancı kelime bulunmayan yazı dene­meleri yapmıştır. Sohbetlerinin bir kısmını «günlerin getirdiği» (1946.) isimli bir kitapta toplamış, bundan başka, Fransız, Rus, Alman, Eski Yu­nan ve Lâtin edebiyatlarından Türkçeye bir hayli roman ve piyes çevir­miştir. Türk Dil Kurumu yönetim ku­rulunda da bulunmuş ve yayın yolunu idare etmiştir. Gerek kurumun aylık dergisi olan «Türk dili»  de, gerek «Varlık» ta birçok tenkid yazıları çık­mıştır.

 Denizli :

Devlet Vekili Dr. Cemil Bengü Deniz­li'de kurulacak olan mensucat sanayi Türk Anonim Şirketinin ana muka­velenamesinin imzası münasebetiyle yapılan toplantıda bir konuşma yap­mıştır.

Devlet Vekili Dr. Cemil Bengü ko­nuşmasına, böyle mesud bir günde Denizlide bulunmaktan duyduğu memnuniyeti beift-terek başlamış ve Başvekil Adnan Menderesin, temel atma merasiminde hazır bulunduğu bu teşebbüsün işlerinin çokluğu dolayısiyle bugünkü imza merasiminde bulunamamaktan mütevellid duydu­ğu teessürü ifade etmeği kendisinden rica ettiğini bildirmiştir.

İşletmeler Vekili Samed Ağaoğlunun da muvaffakiyet temennilerini getir­diğini söyliyen Devlet Vekili Dr. Ce­mil Bengü konuşmasına devamla de­miştir  ki:

«Denizli'yi hakikaten iyi bir vaziyetye,  canlı bir  vaziyette  ve  kalkınmış bir halde  görmek benim için sürpriz sayılmasa bile çok tatlı bir hâdise ol­muştur. Denizlinin canlı ekonomik durumunu  daha  Denizliye girerken müşahede etmemek elden gelmiyor. Gerek ziraat, gerek sanayi, gerek ma­den işlerinde erişmiş olduğu  seviye hakikaten  iftihara  lâyık  bir hâdise teşkil etmektedir. Bunun en güzel mi­salini de bugün sizler burada imzala­dığınız mukavele ile bir kere daha vermiş   bulunuyorsunuz. Bugün  ak­dettiğiniz mukavele ile Sümerbanktan tamamen hususî teşebbüse geçe­cek olan bu iktisadî müessese ve te­sis sizlerin  ve  bütün Denizlili hem­şehrilerin  ve   dolayısiyle memleketin hummalı  kalkınmasında  önemli bir adım teşkil edecektir.    Müessese    bu suretle iki mislinden fazla bir geniş­leme ve ehemmiyet kesbederek mem­leketin iktisadî hayatını bir kat daha canlandırmış,  iş sahasını genişletmiş ve ekonomik ferahlama imkânlarını o nisbette çoğaltmış olacaktır. Bu mü nasebetle, iktisadî sahada    demokrat partinin  ve   demokrat   iktidarın  güt­mekte  olduğu prensiplerin memleket için ne  kadar hayırlı semereler  ver­mekte olduğuna bir kere daha işaret etmek yerinde olur.

Devlet iktisadından fert iktisadına sür'atli  adımları»  geçmekte   olduğu­muza dair her gün, her yerde müte­addit canlı misaller görülmektedir. Bu eserlerin bizatihi temsil etmekte oldukları değer, memleket ekonomisi­ne getirdikleri kıymet yanında, ayrı­ca bunun kadar mühim olan ve belki ati için  memleketin istikbâli  için bundan da daha  fazla ehemmiyetli ve faydalı olan, bunun taşıdığı mâna ve istikametin kendisidir. Artık iş sa­hasında da  vatandaşlar her işi  dev­letten beklemek ve    devlet kapısına, devlet eline bakmak zihniyetinden kurtulmak  yolunda   olduklarını   gös­termektedir.    Vatandaşın iş sahasın­daki teşebbüs ve kabiliyeti,  teşebbüs zihniyeti günden güne inkişaf etmek­te ve bugün Türkiyede en büyük çap­taki işler için dahi vatandaş kendili­ğinden «ben bu işi başarırım» demek cesaretini kendinde bulabilmektedir. Bu suretle, bütün memleket çapında ve her yerde, bütün iktisadî sahalar­da bütün İşlere el atmak yolunu tutmuş bulunmaktadır. Bu hakikaten memle­ket için övünülecek ve memleketin istikbâli için büyük teminat teşkil edecek bir keyfiyettir. Bugün, bütan memleket içerisinde, hususî teşebbü­sün başarmış Olduğu işler o kadar ge­nişlemiş ve o kadar yayılmıştır Ki, bunları tadat etmek dâhi büyük bir mesele halini almıştır. İstanbulda, Ankarada, İzmirde, hattâ resmî mer­cilerin dahi henüz malûmatları dahi­line girmemiş bulunan binlerce mües­sese, sırf sizler gibi kıymetli vatan­daşların kendi şahsî teşebbüsleri ile başarmış oldukları varlıklar olarak  memlekette de birer kıymetli mevcu­diyet kazanmış bulunmaktadır.»

Devlet Vekili bundan sonra, bugün artık yurdumuzda birçok maddelerin, birçok mamullerin yapılmakta oldu­ğunu, iş sahasında en ileri memle­ketler seviyesine ulaştığımızı belirt­miş, bilâhare ferdî teşebbüsün vak­tiyle geçirmiş olduğu tereddütlerden kurtularak memleket kalkınmasında hizmete girdiğini misaller vermek su­retiyle tebarüz ettirmiş ve demiştir ki:

«Devlet her şeye el atamaz. Devlet her şeyi yapamaz, devlet her şeyin al­tından kalkamaz. Fakat vatandaşlar kendi nefislerine, kendi teşebbüsleri­ne, kendi iktisadî kabiliyetlerine İnan dıkları ve iş hayatının binbir çeşit iş sahasına atıldıkları taktirde memle­ket çok şey başarır, hep birden kal­kınır, her yerde beraber kalkınır. Onun için şu mesud hâdise münase­betiyle aranızda bulunmak bahtiyar­lığına eriştiğim bugün de, sizleri can­dan tebrik ediyorum. Sizlerin bu kıy­metli hareketiniz ve kıymetli teşeb­büsünüzün muvaffak olmasına imkân vermesini cenabınaktan canı gönül­den niyaz ediyorum. Allah sizlere da­ha bunların nicelerini nasip etsin.

Denizlililer, bütün imkânlar elinizde­dir. Hiç tereddüt etmeden atılınız. Göreceksiniz ki, her sahada büyük refah ve saadet sizleri ve sizler vasıtasiyle bütün memleketi beklemekte­dir. Kıymetli teşebbüsünüzün hem si­ze, hem bütün denizliye ve memleke­te hayırlı ve uğurlu olmasını temen­ni ederim.»

 Konya :

Hâlen Konya çimento fabrikasının makinelerini hazırlamakta olan Krupp fabrikalarının sahibi Alfred Krupp Von Bohlen ünd Holbach, Anadolu Ajansı muhabirine Türkiye hakkındaki intibalarmı şu suretle bil­dirmiştir.

«Şehrinizi ziyaretten son derece mem nun oldum. Bilhassa çok sıcak bir hüsnükabul gördüm. Benini taahassüsümü arttıran en kuvvetli sebep, bize gösterilen alâkaya yalnız resmî makam ve teşekküllerin değil, halkın da aynı sıcaklıkla iştirak etmiş bu­lunmasıdır. Bunun, şahsımdan ziya­de, çok eski ve ebedî Türk - Alman dostluğuna ait olduğuna inanıyorum. Türkiyede gördüğüm kalkınma hare­ketlerine Konya'nın da yekvücut ola­rak iştirakini şahsen müşahede ile bahtiyarım. Burada en fazla hoşuma giden taraf modern tesisler yanında Mevlâna gibi büyük bir insanın da hatırasının bütün canlılığıyla muha­faza  edilmiş  olmasıdır.

Konyanm kalkınmasında Alman en­düstrisinin ve Krupp fabrikalarının da vazife almış bulunmasından ayrı­ca gurur duyuyorum.

Alfred Krupp Von.Bohlen Und Hol­bach, Türkiyede yen isanayi tesisleri kurması hususunda ne düşündüğünü soran muhabirimize: «Bugün birçok mevzular üzerinde durmaktayız. Bizi alâkadar eden konularda belki önü­müzdeki günlerde müsbet kararlara varacağız.»'

18 Mayıs 1957

 Ankara :

Ekselans Adolf Schaerf'm Avusturya Reisicumhurluğuna seçilmesi müna­sebetiyle Reisicumhur Celâl Bayar İle Müşarünileyh arasında tebrik ve te­şekkür telgrafları teati edilmiştir.

19 Mayıs 1957

 Ankara':

Dün İsletmeler Vekili Samet Ağaoğlu, beraberinde General Kâmil Ergut ve memleketimizi ziyaret etmekte olan Krupp fabrikaları sahibi Alfried Krupp Von Bohlen Und Halbach ve müdürlerinden Von Maltzan ile Tür­kiye mümessili Süha Fazlı Taylan ol­duğu halde otomobillerle Karabük'e gitmişlerdir. Karabük tesislerinin ka­pasitesini 750 bin tona çıkaran yeni tesislere ait son kademeyi teşkil ede­cek olan 3 üncü yüksek fırmm ihale protokolü. İşletmeler Vekili Samet Ağa oğlu ile Alfried Krupp Von Boh­len Und Halbach'ın huzurunda, Ka­rabük İşletmeleri Umum Müdürü Ali Çimen ve Krupp müdürlerinden Von Maltzan tarafından imzalanmıştır.

İmzayı müteakip hep beraber 3 üncü fırmm kurulacağı yere gidilerek kü­çük, fakat çok samimî bir temel atma merasimi yapılmıştır. Merasime, fab­rikanın işçileri ve mühendislerinden başka. Seyhan Mebusu Ahmet Topaloğlu, Karabük Belediye Reisi, Krupp' un Türkiye mümessili ve diğer ileri gelenler  iştirak   etmişlerdir.

Alfried Krupp, ilk harcı koyduktan sonra şu hitabede bulunmuştur:

«Bu hayırlı işin ilk harcını koyma şe­refini bana verdiklerinden dolayı Türk hükümetine ve Karabük İşlet­melerine teşekkür ederim.. Bu eserin temel atma merasiminde bulunmak­la gurur duymaktayım. Çünkü bu te­sisin, her şeyden evvel derin kökleri olan Türk - Alman dostluğunu tak­viye edecek bir eser olacağına ina­nıyorum. Bu eserle Karabük tesisle­rine ve Türkiyenin ilk kalkınmasına bizim de bir taş ilâve etmemizden şe­ref duymaktayız. Bu eserin Türkiye ve bütün milletlerin müşterek sulhüne hadim ve hayırlı olmasını temen­ni ederim.

Bundan sonra İşletmeler Vekili Sa­met Ağaoğlu mukabelede bulunmuş ve demiştir ki:

«Uzun senelerden beri dostluk içinde bir çok işleri beraber yapmakta oldu­ğumuz Krupp firmasının sahibini şah sen tanımak ve kendisiyle Karabük tesislerinin son inkişaf merhalesine ait mukavelenin imzasında beraber bulunmaktan büyük saadet duymak­tayım.

Samet Ağaoğlu, sözlerine devamla bu temel atmanın yalnız Türk sanayii için değil, müşterek hürriyet ve sulh dâvası etrafında birleşen Türk ve Al­man milletleri ve bütün hür dünya için ehemmiyetli ve hayırlı olduğunu belirtmiş, büyük bir hızla lâyık oldu­ğu medeniyet seviyesine doğru koşan Türkiyenin kalkınma hamlelerinde Alman tekniğinin ve bu arada bu tek­niği tam bir selâhiyetle temsil eden Krupp firmasının daima yâdedilecek hissesi bulunduğunu kaydetmiş ve ye­ni eserin hayırlı olması temennisi ile sözlerini bitirmiştir.

Coşkun tezahürata sebep olan bu sa­mimî merasimden sonra misafirler, otomobillerle Ankaraya davet etmiş­lerdir.

Akşam Marmara köşkünde İşletmeler Vekili Samet Ağaoğlu tarafından Alfried Krupp Von Bönler ünd Halbach şerefine bir kabul resmi verilmiştir. Başvekil Adnan Menderes, bu kabul resminde, Nafia Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekili Etem Menderes, Tica­ret ve İktisat Vekili Abdullah Aker, Münakalât Vekili Arif Demirer, İşlet­meler Vekili Samet Ağaoğlu, Eskişe­hir Mebusu eKmal Zeytinoğlu, Hari­ciye .Umumî Kâtibi Büyükelçi Melih Esenbel, Federal Almanya Büyükelçi­liği erkânı, General Kâmil Argut ve Krupp'un Türkiye mümessili Süha Fazlı Taylan'm iştirakile, Alfried Krupp Von Bohlen ünd Halbach ile çok samimi hasbıhalde bulunmuş, memleketimizi alâkadar eden sınaî ve iktisadî meseleler üzerinde görüşül­müştür.

 Ankara :

Aziz Atatürk'ün vatanı ve istiklâlini kurtarmak zere 19 Mayıs 1919'da Ana doluya ayak basışının 38 inci yıldönü­mü bugün bütün yurtta olduğu gibi Ankarada da parlak merasimle kut­lanmıştır.

Bu münasebetle baştan başa bayrak­larla süslenmiş olan Ankarada bu sa­bah büyük kurtarıcının Samsunda Anadoiuya ayak bastığı saat olan 7'de 21 pare top atılmış, ve ayni anda fab­rikalar, buharlı ve motorlu' nakil va­sıtaları birer dakika müddetle 'düdük­lerini çalarak bu tarihi ânı selâmla-mışlardır.

Saat 9'da Maarif Vekili Tevfik İleri radyo'da yaptığı bir konuşma ile 19 Mayıs gençlik ve spor bayramını aç­mıştır.

Reisicumhur Celâl Bayar saat 9.45 de Anı Kabre gelerek beraberinde Baş­vekil Adnan Menderes, Vekiller, Bü­yük Millet Meclisi Reisvekilleri, mülki ve askerî erkân olduğu halde büyük kurtarıcının kabrine bir buket koy­muş ve ebedî Atatürkün manevî hu­zurunda tazim vakfesinde bulunmuş­tur.

Bu seneki merasimin yapılacağı şehir hipodromu günün çok erken saatle­rinden itibaren hınca hınç denecek şekilde dolmuş bulunuyordu. Hipod­roma giden yollar merasimin başlıyacağı saatlerde bile kalabalık vatan­daş toplulukları ile dolu idi.

Saat 9.55'de Reisicumhur Celâl Bayar beraberinde Maarif Vekili Tevfik İle­ri olduğu halde açık bir araba ile Hi­podroma gelmiş ve muntazam saflar halinde yerlerini almış bulunan öğ­renci, izci ve sporcuları teftiş etmiştir. Reisicumhurumuz gerek bu sıra­da, gerek şeref tirübününe geldiği zaman hipodromu dolduran vatan­daşlar tarafından hararetle alkışlan­mıştır.

Başvekil Adnan Menderes, vekiller, mebuslar, Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi ile kuvvetler kumandanları, An­kara Valisi, Belediye Reisi, askerî ve mülkî erkân ile kordiplomatik resmî tribünde yerlerini almışlardır. Mem­leketimizi ziyaret etmekte olan İngil­tere Ortadoğu kuvvetler kumandanı Korgeneral Geoffrey Bourn ilk Al­man sanayicisi Alfred Krupp Von Bönler Und Halbach da davetliler arasında bulunuyorlardı.

Saat tam 10 da 28 inci tümen bando­sunun refakatinde bütün gençlik ta­rafından İstiklâl Marşı söylenmiş ve bunu Dağ Başını Duman Almış mar­şı takip etmiştir.

Samsun'dan yola çıkarılan ve vilâyete ten vilâyete genç atletler tarafından taşınarak Ankaraya getirilen 19 Ma­yıs bayrağı bu sırada gençlik adına iki erkek ve bir kız atlet tarafından şeref tribününe getirilerek alkışlar arasında Reisicumhurumuza takdim edilmiştir.

Müteakiben büyük geçit resmi başla­mış, evvelâ mızıka okulu bandosunun refakatinde, başta bayrak ve flama­ları olduğu halde kız ve erkek izciler, bunları takiben kısım kısım munta­zam saflar halinde beyaz formalariyla kız öğrenciler ve daha sonra erkek öğrenciler hararetli alkışlar arasında şeref tribününün önünden geçmişler­dir,

Baha sonra 28 inci Tümen bandosu refakatinde Gazi Eğitim Enstitüsü ve Teknik Öğretmen Okulu öğrencileri geçmiş ve uzun uzun alkışlanmıştır. Bu arada, Önde Atatürkün büyükçe bir portresi ve arkada ayni büyük­lükte Türkiye haritası panosu olduğu halde bir grup Öğrenci ellerindeki dö­vizlerle «Türk vatanı Atatürkün genç lige emanetidir» ve «Atatürk bayrak­tır» vecizelerini resmetmislerdir. Bu hareket Hipodromu doldurmuş olan cnbinlerce vatandaşın coşkun ve iç­ten gelen sürekli tezahürlerine vesile olmuştur.

Kayakçılar ve sporcuların alkışlarla karşılanan geçişini müteakip Harp okulu öğrencileri küçük gruplar ha­linde açık kamyonetler üzerinde rit­mik hareketler yapmışlar, bu gösteri­leri de alâka ile takip edilmiştir.

Harp Okulu öğrencilerinden diğer bir grubun evvelâ güvercinleri uçurmala­rı ve bunu takiben de kaidesinde bü­yük Atatürkün Kocatepedeki portre­si bulunan bir balonu havalandırma­ları heyecan ve tezahüratı bir kat da­ha arttırmış ve geçit resmi bu su­retle hararetli alkışlar arasında so­na ermiştir.

 Ankara :

Maarif Vekili Tevfik İleri, bugün 19 Mayıs bayramını, Ankara radyosunda söylediği şu hitabe ile açmıştır:

Sevgili Türk gençleri;

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı­nızı, adı Türk milletiyle beraber ebedileşecek olan büyük Atatürk'ü rah­met ve minnetle anarak açıyorum.

19 Mayıs milletimizin hür ve müsta­kil yaşamak idaresinin büyük sem­bolü halinde, Mustafa Kemalin 38 sene evvel Samsuna ayak bastığı gün­dür. Ve ya İstiklâl ya ölüm diyen bir milletin millî mücadelesinde çok şe­refli istinat noktalarından biridir. Ve bugünün aziz kahramanı tarafından, milletimizin gelecekte hür, müstakil, büyük ve medenî bir millet olarak ya­şamak iradesini temsil eden sizlere bayram günü olarak kabul edilmiştir.

Aziz gençler;

Büyük ve şerefli bir tarihe mâlik bir milletin evlâtları olduğunuzu pek de­rinden duymakta ve bilmekdesiniz. Bu tarih içinde milletimiz, devirlerin şartlarına göre, en büyük ve kuvvet­li devletleri kurmuş ve dünyanın muhtelif yerlerinde büyük medeniyet merkezleri vücude getirmişlerdir. Ga­yelerimizin üstün ve ulvi olduğu de­virlerde kudretlerimiz gelişmiş ve bu gayelerin sönük kaldığı devirlerde de felâketlere uğramışızdır. Bununla be­raber, en büyük felâket günlerinde de milletimiz, hürriyet ve istiklâlini koruyacak kahramanları yetiştirip ve onun etrafında birleşmesini bilmiş ve bu sayede hiç bir devirde istiklâlin­den mahrum kalmamıştır. Ve bütün bu tarihî oluş, kültürü, medeniyeti, ananesi ve reaksiyon kudreti ile bize içtimaî bir veraset temin etmiş bu­lunmaktadır. Bu verasetin siz gençle­re tevcih ettiği mesuliyetin en değer­li ifadesi Atatürkün gençliğe hitabe­sinde yer almıştır.

Millî şuurun yarattığı aziz kahrama­nın sizlere hitabı, içtimaî değerleri­mizin belli başlılarından birini, bu­günkü varlığımızın yarınki varlığı­mızla olan bağlantı noktasını teşkil eder.

O sizden, bütün ahval ve şerait için­de, Türkiye Cumhuriyetinin ilelebed muhafaza ve müdafaa edilmesini is­tedi ve bunun için lâzım olan kudretin damarlarmızdaki asil Türk kanın­da mevcut olduğunu ifade etti.

Sevgili gençler;

Şüphe yoktur ki, Cumhuriyetin ilelebed muhafaza ve müdafaası, devam­lı bir uyanıklığı, devrin şartlarını büyük bir dikkatle takip etmeyi; üstün bir medeniyete sahip olmayı icap ettirir.

Bunun içindir ki Atatürk, gençliğe hakiki mürşit olarak ilim idealini, medeniyetimizi muasır medenyetler se­viyesinin üstüne çıkarma idealini göstermiş bulunmaktadır. Bu ideal, mücerred ve mübhem değil, müşah­has hayat unsurlarına bağlı bir ide­al olmalıdır. Bugün bütün gençleri­mizin, memleket kalkınması fikri et­rafında toplanmış olduğundan emin bulunmakdayiz. Bu gayenin icabettir-diği gayretler, millî mücadelemizdeki çalışmalarımız kadar hareketli olma­lıdır. Bugün bir taraftan memleketin ham kaynaklarını işlemek, öte yan­dan da yeni Türk nesillerine çalışma sahası temin etmek üzere yeni en­düstriler kurmak mecburiyetindeyim. Ve ihtiyaçlar bu endüstrilerin geniş tutulmasını da icabettirmektedir.

Türkiyemizin umumî olarak ilim ve teknik sahasında başarması gereken pek çok işi vardır. Bunun için de ge­niş ölçüde değerli ilim ve teknik ada­mı yetiştirmek zorundayız. Ne kadar çok insan yetiştirirsek yetiştirelim, bu husustaki ihtiyaçlarımız tatmin edilmiş clmayacaktır. Bugün maarif ve medeniyet sahasında en ileri git­miş milletler bile ilim ve teknik ada­mı yetiştirmek zaruretiyle karşı karşıyadırlar ve bunun için programlar hazırlamaktadırlar. Hülâsa çalışma­larımızla bizden sonraki nesillere, ev­velkilerin bize bıraktıklarından daha kuvvetli, daha refahlı bir vatan dev­retmekle mükellefiz. Bunun içindir ki hepimizin ve bilhassa Türk gençleri­nin boş geçirecek bir tek dakikası yoktur ve olmamak icabeder.   .

Aziz gençler:

Vatanperverlik duygularından mah rum, ahlâksız, karaktersiz insanların bilgilerinden «ne kadar çok olursa olsun» bu memleketin istifade etmesine imkân olmadığı gibi, bilgiden, sanattan mahrum sadece sözde kalan kuru vatanperverliklerin de hakikî vatan­perverlikle hiç bir alâkası yoktur. Si­zin Atatürkün istediği gibi hakikî vatanperverler olarak yetiştirilmeniz bizim en büyük vazifemizdir.

Hepinize hayat boyunca başarılar di­ler, bu vatana ve Atatürke lâyık evlâtlar olmanızı temenni ederim. Bay­ramınız kutlu olsun.

 Ankara :

Onsekizinci Devlet Resim ve Heykel Sergisi bugün saat 16'da Dil ve Ta­rih Coğrafya Fakültesinde Maarif Ve kâleti müsteşarı Osman Faruk Verimer tarafından  açılmıştır.

Kordiplomatik ve kalabalık bir da­vetli topluluğunun açılışına katıldığı sergide çeşitli sanat anlayışına sahip (113) ressamımızın 236 tablosu ile (8) heykeltraşımızm 15 heykeli teşhir edilmektedir.

Serginin resimde birinci mükâfatını Güzel Sanatlar Akademisi öğretmen­lerinden Ressam Zeki Faik İzer, ikin­ci mükâfatını ressam Turgut Zaim, heykelin birinci mükâfatını heykel-traş İlhan Konan, ikinci mükâfatını heykeltraş Sadi Çalık kazanmışlar­dır.

19 Hazirana kadar devam edecek olan Devlet Resim ve Heykel Sergisi bilâ­hare Konya, Edirne ve İstanbu'a da götürülecektir.

 Ankara :

Reisicumhur Celâl Bayar bugün Hi­podromda yapılan geçit resmini mü­teakip şeref salonunda İngiliz Orta­doğu kuvvetleri kumandanı General Geoffrey Bourns'u kabul etmiştir. Bu kabulde, Başvekil Adnan Menderes, Hariciye Vekâleti Vekili Etem Mende­res ile İngiliz Büyükelçisi Sir James Bonker de hazır bulunmuştur.

 Ankara :

Reisicumhur Celâl Bayar bugün Hi­podromda yapılan geçit resmini müteakip şeref salonunda Alman Krupp fabrikaları sahibi Alfred Krupp Von Bohlen Und Halbach'ı kabul etmiştir. Bu kabulde, Başvekil Adnan Mende­res ve Hariciye Vekâleti Vekili E "em Menderes hazır bulunmuştur.

 Varşova :

TürkiyePolonya Millî Futbol Ma­çı bugün burada 60 bini mütecaviz seyircinin önünde oynanmıştır.

Maçta Polonya Başvekili, vekiller, kor diplomatik hazır bulunmuştur: Avus­turyalı hakemin idaresinde takımı­mız aşağıdaki tertipte sahaya çıkmış­tır:

Turgay - Ahmet - Basri - Mustafa -Ergun - Nejat - İsfendiyar - M. Ali -Metin - Kadri - Lefter.

Takımımız bu maçı 10 kazanmıştır.

 Ankara :

Girmekte bulunduğumuz yeni istihsal yılının hububat fiyatları hakkında Başvekil Sayın Adnan Menderes, Anadolu Ajansına şu beyanatta bu­lunmuştur: .

«Bilindiği üzere, 3491 sayılı Toprak Mahsulleri Ofisi kanununun ikinci maddesinin (a) fıkrası mucibince, hububat fiyatlarının her sene Hazi­ran ayının il konbeş günü içinde tesbiti ile neşir ve ilânı icabetmektedir. Hükümet, bu yılın hububat fiyatları­nı şimdiden tesbit etmiş bulunmakta ise de, bunun kararname ile neşir ye ilânı, tabiatile kanunun emrettiği üzere, en erken önümüzdeki Haziran ayının birinde olabilir. Ancak, biraz evvel söylediğim gibi, hükümet bu hususta karara varmış bulunmakta­dır. Üç yıl ardı ardına devam eden kuraklık, bilhassa hububat yetiştiren çiftçilerimizi elbette bir takım sıkın­tılara maruz bırakmış bulunmakta­dır. Hamdolsun, son bir aydan beri yurdun her tarafına yağan feyizli yağ murlarla bu yıl için kuraklık tehlike­si hemen hemen kalmamış gibidir. İnşallah, bu yıl bereketli bir mahsul elde etmek suretile bütün vatan mes­rur olur. Çiftçimizin ve bilhassa köy­lümüzün 3 kurak yılın yarattığı sıkıntılardan kurtulabilmesi, hem iyi bir mahsul idrakine, hem de mahsulü­nü iyi fiyatla satabilmesine bağlı bu­lunmaktadır. Bunu nazarı itibare alan hükümetimiz, bereketli olacağı­nı kuvvetle ümid etmekte olduğumuz hububat mahsûlünün fiyatlarını çift­çimizi, ve köylümüzü memnun edecek bir seviyeye çıkarmak kararma var­mıştır. Meselâ, buğday fiyatında ki­loda 10 kuruş arttırmak kararında olduğumuzu söyleyebilmekten büyük bir memnuniyet duymaktayım. Ayrıca afyon ve pancar mahsullerimizin fi­yatlarında, da münasip arttırmalar yapılmasını derpiş etmekteyiz.

Yeni mahsul yılının çiftçilerimiz, köy­lülerimiz ve bütün milletimiz için ha­yırlı ve uğurlu olmasını temenni ede­rim.»

 Ankara :

Bugün Harp Okulunda, Harp Okulun­dan mezun olup Korede şehit düşen subaylarımıza aib kitabenin açılışı münasebetile parlak bir tören yapıl­mıştır.

Törende Devlet Vekili ve M.M. Vekili Şemi Ergin, Ankara Valisi Cemal Göktan, E. U. Reisi Orgeneral İsmail Hakkı Tunaboylu, E. U. İkinci Reisi Korgeneral Salih Coşkun, M. M. V. müsteşarı Korgeneral Fahri Özdilek, generaller, yüksek rütbeli subaylar, Malûl Gaziler, Eski Muharipler, Millî Türk Talebe Federasyonu temsilcileri, İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği temsilcileri, Kore şehitleri aile efradı, Kore gazileri, okullar, seymenler ve güzide bir topluluk hazır bulunmuş­tur.

Törene başlamadan evvel İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği temsilcile­ri Harp Okulu kumandanına aşağıda­ki mesajı tevdi etmişlerdir: «Kore ki­tabesinin açılışı münasebetiyle oku­lumuzda yapılacak merasime Talebe Birliğimizin davet edilmiş olmasın­dan büyük bahtiyarlık duymaktayız. Bu münasebetle, muhterem şahsınız­da kahraman Türk ordusunun genç subay ve namzetlerini en derin sevgi ve hormetle selâmlarız.

Yaşa varol Harbiye Yıkılmaz satvetinle.»

Bu mesaja, okul kumandanı okul adı­na veciz bir şekilde mukabelede bu­lunmuş ve «Harp Okulunun kahra­man Türk gençliğinden ufak bir par­ça olduğunu, bu çatıda bilgi ve ah­lâk bakımından bugünkü modern ve medenî yükselişin rampasındaki mü­barek vatanımıza ve aziz milletimize lâyık ve devrimizin mesuliyetlerini taşımağa her bakımdan yetkili genç­ler yetiştirmek gayesile sizlere mu­vazi olarak çalışıyoruz» demiştir.

Dinleyicileri heyecandan heyecana sürükleyen ve zaptedilemeyen göz yaşları ile takip olunan törene saat 15.40'da Devlet Vekili ve M.M. Ve­kâleti Vekili Semi Ergin'in ve Erkânı Harbiye! Umumiye Reisi Orgeneral İsmail Hakkı Tunaboylu'nun kitabe­leri açmaları ile başlanmıştır. Bu es­nada Harp Okulu öğrencilerinden müteşekkil bir müfreze tarafından havaya birer el ateş edilmiştir.

Kitabelerin açılışını müteakip bandonun İstiklâl Marsımıza Harp Okulu Öğrencileri refakat etmişlerdir. Bunu okul kumandanı Tuğgeneral Muhittin Okyayüz'ün açış nutku takip etmiş­tir. Tuğgeneral Muhittin Okyayüz heyecanlı hitabesine bu kitabelerin yapılmasında büyük emekleri bulu­nan Ankara Yapı Okulu müdürü, öğ­retmen ve öğrencilerine ve törene iş­tirak eden davetlilere teşekkür ederek başlamış ve demiştir ki:

«Bundan 6 yıl Önce Uzak Doğunun bir köşesinde bağımsız bir milletin vatanı tecavüze uğradı, beşeriyetin kutsal inançlarını korumak amacı ile hür milletler bir iman topluluğu için­de birleştiler, o vatanda, Kore dağla­rında bir öz vatan savunmasının he­yecan ve samimiyetile dövüştük, gere­kince de seve sevine öldük. Bu büyük askerî ve siyasî müdahaleye tarihî hubbu mesuliyete ve bu iman ve hür­riyet safında şehit düşen kahraman Harbiyelilere, kahraman metmetçikleri, gazilere milletimizle birlikte hür insanlık daima minnet duyacaktır:» Okul kumandanı sözlerini şu cümle­lerle bitirmiştir:

«Ulu tanrı şehitlerimize rahmet eyle­sin. Milletimizi, vatanımızı abat et­sin. Sağ olun mübarek vatanımız.»

Bundan sonra alkışlar arasında kürsiye gelen Devlet Vekili ve M. M. Ve­kâleti Vekili Semi Ergin aşağıdaki ko­nuşmayı yapmıştır:

«Kore şehitlerimizin aziz aileleri, muhterem arkadaşlarım,

Milli mefkuremizin beşiği olan Harp Okulumuzdan yeni terlemiş bıyıkları ve tunç yüzleriyle vazife ve vatan aşı­ğı olarak, yeminli bir varlık halinde kahraman Türk ordusu saflarına ka­tılan civanmert subaylarımızdan, Korede canlarını şerefle vermiş mübarek şehitlerimizin, sineyi millette yaşayan adlarını, bu mefkure ocağının gıranit yapısına hak etmek için toplanmış bulunuyoruz.

Arkadaşlarım,

Bugün hepimizin bildiği bir hakikat­tir ki, vatan coğrafyası devrimizin çek inkişaf eden stratejik silâhları ile dünya haritasının jeopolotik bulunuş lan karşısında, yurt sınırlarından iti­baren korunmakla iktifa edilemez. Artık, müşterek ideallere sahip mil­letlerin. Birleşmiş Milletler çerçevesi içinde müttehit bir kuvvet olarak mü tecavizlere, dünyanın neresinde olur­sa olsun karşı koymalariyle, hür mil­letlerin istiklâli ve tamamiyeti koru­nabilir.

Bu inanışla Birleşmiş Milletlerin si­lâhlı kuvvetleriyle aynı safta, müşte­rek düşmana karşı yaptığı savaşlar­da, lâyık bir hamaset ve kahraman­lık destanı yazan (Kore Türk Silâhlı Kuvvetleri), şanlı ordumuzu bu gü­nün medenî dünyasında da yüksek şeref ve itibar seviyesine eriştirmiş bulunmak-tadır.

Kahramanları ve kahramanlıkları ta rihte olduğu gibi, bugün ve yarın da millî kaynağımızın bir dinmeyen pı­narı halinde çağlayıp duran silâhlı kuvvetlerimizde, Türk anasının te­miz sütü ve Türk aile ocağının yurt ve namus öğütleriyle büyüyen çocuk­larımız var oldukça, gerektiği zaman dünya tarihi, Türk hamasetlerini meftun edalarla yazmaktan yorgun kalacaktır.

Aziz şehitlerimizin muazzez vediaları, şehit aileleri,

Ne mutlu sizlere... Korede bıraktıkla­rımızın ızdırabmm, onların yüce tan­rı ve milletinde birer vatan kah­ramanı olarak görebilmekle dindir­mekte devam edeceğiz.

Şu anda, Korede bıraktığımız bu en taze vatan şehitlerimizin ruhlariyle, İstiklâl Harbimiz, Birinci Cihan Har­bi cephelerimiz ve tarihin dehlizleri­ne doğru gittikçe, üç kıtada muzaffer savaşlar yaparak muazzem vücutları toprak olmuş şehit ecdadımızın ruh­larının birleşerek, sizi takdis ettikle­rini görür gibi oluyorum.

Şehit anası, şeftit babası, şehit karı­sı, şehit yavrusu olmak ve şehit ka­nını canında taşımak bahtiyarlığını tatmak, hepimize müyesser bir mane­vî mertebe değildir. Ama tanrı dile­dikçe, bütün Türkler, vatan ve mil­let uğruna bu mertebeye ulaşmakla aziz vatanda kahramanlığın ebedî saadetine Allanın birliğine olan ima­nımız gibi inanmışızdır.

Mutluluğunuzun değerini, yaşlı gözlerimizdeki burukluk, titreyen kalbimiz içimizdeki ateş ifade ediyor... Kah­ramanlarınızın, kahramanlarımızın, şimdi yüreklerimizde mukaddes birer kıvılcım olan adlarını yalnız hafızala­rımızın ve tarihin vefakârlığında bırakmıyarak, bu kahramanlar ocağı­nın taş duvarlarına, buradan çıka­caklara, önünden her geçişte, taş sü­kûnetinin belâgatiyle, en kudretli bir surette (vatan ve namus) parolası­nı telkin edecek birer şeref sembolü halinde yazmış bulunuyoruz.

Aziz Kore şehitlerimizle, biraz evvel ruhlarının birleştiğini tahayyül ve ifade ettiğim diğer bütün şehitleri­mizin, bütün vatan sathını Örten albayrak olmuş manevî huzurlarında minnet ve şükran duygulariyle eğilir, bu albayrağm ay yıldızı olan tekmil şehit ailelerini, malû] gazilerimizi ve eski muhariplerimizi içli duygularla selâmlayarak, Allahtan hepimize onların payesine ulaşma saadetini  te­menni ederim.»

Bu konuşmayı garnizon bandosu re­fakatinde ve Öğretmenleri Naciye Yaprak idaresinde Ankara Kız Lisesi öğrencileri korosu tarafından mükem mel surette hazırlanan ve söylenen Kore marşı ile diğer kahramanlık marşları takip etmiştir.

Kore gazileri adma konuşan malûl gazi istihkâm binbaşı Şinasi Sükan heyecanlı konuşmasında «Nitekim ben şu bahçede, şu koridorlarda bir harp okulu öğrencisi olarak koşarken bu­gün aynı bahçede bir ayağımı kay­betmiş olarak aksamaktan katiyen müteessir değilim. Kendimi o zaman-lardakinden daha çevik, daha refah, daha neşeli hissediyor ve samimiyet­le söylüyorum ki yine aynı şevk ile dövüşmeğe, Öbür bacağımı ve hattâ hayatımı da vermeğe hazırım.

Tıpkı cephelerde koşmağa hazır du­ran şu genç Harbiyeli kardeşlerim gi­bi» demiştir.

Kore şehidi Albay Pamirin eşi de mü­essir konuşmasında:

«Onun acılı eşi olarak, geride millete emanet ettiği iki yetiminin anası ola­rak ve bütün samimiyetimle diyorum ki onun kanı, onun canı, onun haya­tından çok sevdiği mübarek vatanı, aziz milletimize helâl olsun» demiştir. Daha sonra Kore şehitlerinden Binbaşi Lûtfi Bilginin sevimli küçük kızı kürsüye gelerek sözlerine «Babacığı­mın gazi olarak dönmesini beklerken şehitlik rütbesine eriştiğini haber al­dığımız gün çok ağlamıştım, fakat göz yaşlarımda bir şehit kızı olmanın gurur ve iftiharı da parlıyordu» diye­rek başlamış ve göz yaşları ile takip edilen konuşmasını şu cümlelerle bi­tirmiştir :

«Babacığım rahat uyu. Biz yaşıyoruz. Türk milleti yaşıyor. Sana Ulu Tan­rıdan rahmet dilerim. Babacığım el­lerini öperim..»

Konuşmalar teğmen Dursun Yaşa'nın Harp Okulu öğrencileri adma yaptığı heyecanlı bir hitabe ile sona ermiş­tir.

Kore şehitleri için yazıların şiirlerin Harp Okulu öğrencileri tarafından okunmasından ve Harp Okulu marşının bando refakatinde söylenmesin­den sonra yapılan geçit resmi ile tö­rene son verilmiştir.

Müteakiben davetliler Harp Okulunu gezmişlerdir.

20 Mayıs 1957

 Gördes :

Geçirdiği heyelan felâketi sebebile ye­niden kurulmakta olan Gördes kasa­basının Yenişehire nakli peyderpey devam  etmektedir.

Bu cümleden olarak dsvlet tarafın­dan yaptırılıp halka dağıtılan 173 ev­den sonra yeniden 150 adet ev daha halka tahsis ve tevzi edilmiştir.

Emlâk Kredi Bankası tarafından ya­pılan 123 dükkânlık çarşı ile Beledi­yenin inşa ettirdiği 40 dükkânlık hâl binası ikmâl edilerek esnafa tahsis olunmuş ve ilk defa hafta pazarı bu­gün  yeni  GÖrdesde   kurulmuştur.

Ayrıca Emlâk Kredi Bankası tarafın­dan inşa edilen 200 adet evin de hal­ka tevzii için icap eden hazırlıklar tamamlandığından bu evlerin de Gör-des'lilere tevziine en kısa zamanda başlanacaktır.

 İstanbul   :

Ziraat Vekili Esat Budağcğlu, bugün çalışmaya başlayan pamuk istişare komitesinin 16'ncı umumî heyet top­lantısını aşağıdaki konuşma ile aç­mıştır :

 «Pamuk istişare komitesinin 16'ncı umumî toplantısına iştirak eden âza ve müşahit devletlerle milletlerarası teşekküllerin delege ve müşahitlerine hoş geldiniz demek, benim için büyük bir zevk ve şereftir. Davetimizi kabul ederek dünyanın her tarafından İstanbula gelen misafirlerimize hükü­metimiz adına en samimî teşekkürle­rimi arzederim.

Beyaz altın mevcut oldukça problem­leri de eksilmiyecektir. Zaman zaman düstahsil ve müstehlikleri sarsan krizler vukubulmus, istihsal fazlalıkları ve darlıkları, rekabetler, fiat po­litikaları ve fikir ayrılıkları yaratmış­tır. Dünya pamuk durumuna ait bilgi­lerin nûksanlığı ve alâkalı memleket­ler arasında bu mevzudaki temasların kifayetsizliği pamuk istişare komite­sinin doğmasına vesile teşkil etmiş­tir.

Her zaman karşılıklı hürmet ve anla­yışa dayanan ve tam mânasile millet­lerarası karakterde bulunan bu orga­nizasyon şimdiye kadar başardığı iş­lerle iftihar edebilir. Toplantıların teriib tarzı bu muvaffakiyette mü­him bir unsurdur. Sıra ile pamuk is­tihsal ve istihlâki başta gelen Ame­rika Birleşik Devletleri, müstahsil ve müstehlik memleketler pamuk dâva­sının muhtelif veçhelerini umumun dikkat nazarına arzetmektedirler. Ev­velki yıllarda bütün müşkülleri kar­şılayacak ve muhtelif talep ve men­faatleri mezcedebilecek hal çareleri ve formüller aranmıştır. Bu yoldaki me­saiye şüphe yok ki devam edilecek­tir.

Türkiye hükümeti, pamuk istişare komitesinin pek hayati bir vazife gör­düğüne kani bulunmakta ve buna iş­tirak etmekten şeref duymaktadır. Di­ğer âza memleketler gibi biz de pa­mukçuluğumuzun ziraî, iktisadî, tica­ri ve sınaî safhalarını ve bunlarda kaydedilen gelişmeleri komiteye su­nacağız. Bugün dünyada nüfus başına sarf edilen ortalama pamuk 3 kiloya bile varmamaktadir. Halbuki iktisaden ge­lişmiş birçok memleketlerde vasati istihlâk, bu miktarın 3-4 misline çık­maktadır. Dünya pamuk istihsali ve istihlâki arasındaki muvazenesizlik nadiren yüzde 10'u bulmakta ve çok kere daha küçük nisbetlere inhisar et­mektedir. Dünyanın hakikî pamuk ih­tiyacı şimdiki kapasitenin üstündedir. Bütün memleketlerin iştira kabiliyet­leri ve hayat standartlarının yüksel­mesi ve dünya iktisadiyatının müsbet yolda gelişmesi hem yetiştiricilere ve hem de pamuk sanayiine daha geniş ve emin pazarlar sağlayacaktır. Türkiyede son yıllarda kaydedilen iktisa­dî inkişafın pamuk istihlâkini mü­him nisbette arttırdığını ve cihanşümul pamuk dâvasında hissemize dü­şen vazifeleri muvaffakiyetle başardı­ğımızı memnuniyetle kaydetmek iste­rim.

Milletlerarası pamuk istişare komite­sinin 16' ncı toplantısına iştirak eden misafirlerimiz arasında şüphe yok ki İstanbulu ilk defa ziyaret edenler de bulunacaktır. Tabiatın bahşettiği gü­zellikler içerisinde birçok medeni­yetlere sahne olan ve asırların yarat­tığı âbidelere sahip bulunan Avrupa-nın bu sayılı tarihî şehrini yakından görmek isteyenleriniz olacaktır. Bu alâkanızı cevaplandırmak için zama­nın müsaadesi nisbetinde gezi prog­ramları hazırlamış bulunuyoruz. Mil­letlerarası pamuk istişare komitesi­nin 16'ncı umumî toplantısını açar­ken mesainizin başarılı ve semerli elmasını diler, hürmetlerimi suna­rım.»

 Ankara :

Pakistan hükümeti, Türkiyede son defa zelzele felâketine uğrayan bölge halkına yardım için 500 sterling değe­rinde kumaş hediye etmeğe karar vermiştir. Bu yardımın ilk partisini teşkil eden 14.400 yarda kumaş yarın saat ll'de bir Pakistan askerî yük uçağı ile Esenboğa hava alanına gel­miş olacaktır. Yardımın diğer kısmı da yakında gönderilecektir.

 Ankara :

Dostumuz ve müttefikimiz Federal Almanya Reisicumhuru profeör Dr. Theodor Heuss'un Türkiyeyi ziyareti esnasında Reisicumhurumuza, takdir­lerine göre bir hayır işine sarfedilmek üzere, vermiş olduğu 20.000 marklık çek, Reisicumhur Celâl Bayar tara­fından bugün, yardım komitesi em­rinde kullanılmak üzere, hükümete tevdi  olunmuştur.

 İstanbul :

Rus Başkonsolosu Abramof bu sabah saat 11.30 da vilâyete gelerek Vali Prof. Gökayı ziyaret etmiş, Rus keman virtiyözü David Oistrakh'm şehrimizde verdiği konserlerden temin edilen hâsılattan 1500 lirasını Fethiye ve hava­lisi zelzele felâketzedelerine yardım olmak üzere teberru etmiştir.

 İstanbul :

M. M. V. İstanbul temsil bürosundan bildirilmiştir:

Shape kurmay başkanının lojistik ve idari muavini Fransız Korgenerali Andre Demetz bugün saat 18.30 da özel bir Türk askerî uçağı ile Erzurumdan İstanbula gelmiştir.

Misafir Korgeneral, Yeşilköy hava meydanında generaller ve diğer aske­rî erkân tarafından karşılanmıştır.

Korgeneral Andre Demetz İstanbulta bir gün kalarak, program gereğin­ce tetkik ve ziyaretlerde bulunacak ve 22  Mayıs çarşamba günü Parise mü­teveccihen memleketimizden  ayrıla­caktır.

 İstanbul   :

«B» millî futbol takımımız, Akdeniz Kupası karşılaşmalarından birini bu­gün Mithatpaşa stadında Mısır «A» milli takımı ile yaptı.

Başvekilimiz Adnan Menderesin de hazır bulunduğu maça takımlar İtal­yan hakemi Marchett'nin idaresinde aşağıdaki  kadrolariyle  çıktılar:

Türk millî takımı:

özcan - Saim, İsmet , Avni, Güngör, Ayhan - Ergun, Aydemir, B. Erdoğan, İhsan, Niyazi.

Mısır millî takımı :

Adal - Teken, Nour - Rifat, Ala, Raa-fat - Vagih, Samır, Abdou, Şerif, Ab-del.

Oyuna Mısır millî takımının vuruşu ile başlandı. Pek kısa bir zamanda hü­cum inisiyativini ele alan takımımız 10 ncu dakikada galibiyetimizi sağlayan golü kaydetti. Kale önlerinde to­pu yakalayan Erdoğan zor pozisyonda olmasına rağmen çektiği güzel ve yer­den bir şutla golü sağlamaya muvaf­fak oldu.

15 nci dakikada Mısırlılar bir korner kazandılarsa da bundan istifade ede­mediler, çekilen korneri Özcan uçarak tuttu. Misafirlerimize nazaran daha baskılı bir oyun tutturan takımımız­dan farklı bir galibiyet beklerken da­kikalar ilerledikçe forvet hattının dur gun oyunu ümitleri kırıyordu. Nite­kim 25 nci dakikada kaleci ile karşı karşıya kalan İhsanın ağır hareketi ikinci golümüze mani oldu. 37 nci dakikada maçın ilk kornerini kazandıksa da bundan da istifade edemedik. Bir dakika sonra Erdoğan yakaladığı yüzde yüzlük bir fırsatı topu havalan­dırdığından heba etti. Türk hücum hattı elemanlarının birbiriyle yarışır­casına kaçırdığı fırsatlarla oyun de­vam ederken misafirlerimiz en teh­likeli akınlarını yaptılar 39 ncu daki­kada Avninin bir hatasından istifade eden Mısırlıların yerinde bir şutu ka­le üst direğine çarparak avuta gitti. Bu tehlikeyi atlattıktan iki dakika sonra Ergunun bir akınını kaleci Adal güçlükle Önledi.

Oyunun en fazla alkış toplayan şutu 43 ücü dakikada soldan Niyazinin çek­tiği şut oldu. Fakat bunu da misafir kaleci yerinde bir müdahale ile önle­di ve az sonra da birinci devre Türk millî takımının 1-0 galibiyetiyle sona erdi.

İkinci devrede takımımızda ufak bir değişiklik yapılmıştı.  Birinci devrede golümüzü atmasına rağmen oyun bo­yunca aksayan Erdoğan çıkarılmış santrfora Beyoğluspor takımından Sof yanidis alınmıştı. İkinci devrenin ilk gollü pozisyonunu 6 nci dakikada İh­san yakaladı kaleci ile karşı karşıya kalmasına rağmen falsolu bir vuruş­la topu avuta göndererek bu    fırsatı heba etti. Birinci devrenin onuncu da­kikasında  attığımız golü  misafirlerimizin ikinci devrenin onuncu dakika­sında   mukabele etmelerine ramak kalmıştı. Ortalardan çektikleri  kuv­vetli bir şut Özcanın müdahale etme­sine rağmen kaleye doğru girerken üst direğe çarparak geri geldi ve misafir­lerimizi beraberlik durumundan mah­ram etti. Sağiç İhsan ve soliç Ayde­mirin bugün iyi bir oyun tutturamamaları ve bütün oyun boyunca aksa­maları takımımızın farklı bir galibiyet sağlamalarına mâni oluyordu, 13 ncü dakikada Aydemirin 29 ncu da­kikada Sofyanidisin kaçırdıkları fır­satlar da heba olunca Mısırlılar hiç olmazsa beraberliği temin etmek için daha sıkı çalışmaya başladılar, fakat forvet hattının oyununa mukabil mü­dafaanın temiz ve markeli bir oyun tutturmaları misafirlerimize fırsat vermiyordu. Macmen son tehlikeli akı­nını 41 nci dakikada yaptık. Aydemi­rin ortaladığı top Sofyanidisin kafa­sını buldu ise de Mısır kalecisi bu oyuncunun kafasından gelen topu ya­kalamaya muvaffak oldu ve az sonra da maç 1-0 millî takımımızın galibi­yetiyle sona erdi. Oyunun faulsuz oy­nanması ve bilhassa maç sonunda ye­nilmelerine rağmen Mısır oyuncularının toplanarak halkımıza el sallama­ları seyircilerin takdirlerini topladı.

 İstanbul   :

Başvekil Adnan Menderes, bugün Türk -       Mısır millî maçının oynandığı Mithatpasa stadına saat 6,20 de gelmiş, stadı tıklım tıklım dolduran halk tarafından coşkun tezahüratla karşılan­mıştır .

Sahaya evvelâ ellerinde Türk bayrak­ları olduğu halde çıkan Mısır takımı seyircilerin uzun alkışları ile selâm­lanmış ve Türk takımı ile birlikte sa­hada yer almıştır.

Başvekil Adnan Menderes, biraz son­ra Mısır takımı kafilesi reisi General Abdülaziz, Mısır maslahatgüzarı, ataşemiliteri ve İstanbul başkonsolosu ile beraber sahaya çıkmış, kendisine tak­dim edilen Mısırlı ve Türk oyuncu­ların ellerini teker teker sıkmış, Mısır kafilesi reisine ve Türk takımı idare­cisine birer gümüş kupa vermiş, her iki takıma muvaffakiyetler dilemiş, bandonun çaldığı Mısır millî marşı ile İstiklâl marşını futbolcularla birlikte dinlemiştir.

Başvekil Adnan Menderes, çok centil­mence ve dostane bir hava içinde oy­nanan maçı şeref tribünde yanında Mısır kafile reisi General Abdülaziz, Mısır maslahatgüzarı, ataşemiliteri ve İstanbul başkonsolosu olduğu halde takip etmiş ve maçm nihayetinde seyirciler tarafından ayakta alkışlana­rak uğurlanmıştır.

Bu millî, maç, Türk halkının Mısır milletine karşı beslemekte olduğu dos­tane ve kardeşçe hislerin parlak teza­hürüne fırsat ve vesile teşkil etmiş­tir.

Başvekil Adnan Menderesin misafir takımın kafile reisine, Mısır Futbol Federasyonu Genel Sekreterine, Mısır millî takımı antrenörüne ve Mısırlı futbolculara, keza Türk takımı ida­recileri ile futbolcularına hediyelerini, misafirler şerefine Beden Terbiyesi Umum Müdürü tarafından veriien ve geç vakte kadar kardeşçe bir hava içinde, cereyan eden akşam yemeğin­de Başvekâlet hususî kalem müdürü Muzaffer Ersü, tevdi eylemiştir.

 İstanbul :

Bu akşam Liman Lokantasında Mısır millî takımı şerefine Beden Terbiyesi Umum Müdürü Nizamettin Kırşan ta­rafından verilen yemekte, Mısır kafile başkanı General Abdülaziz, bu kardeş­çe karşılamanın bir hatırası olarak Beden Terbiyesi Umum Müdürüne, Futbol Federasyonu başkanına, millî takım antrenörüne ve oyuncularımıza birer şilt hediye- etmiştir.

Yemek esnasında Beden Terbiyesi Umum Müdürü Nizamettin Kırşan Mısır kafile başkanı General Abdülaziz ve İstanbul Vali ve Belediye Reisi Prof. Gökay birer hitabede bulunarak iki milletin dostluğunu övmüştür. Mısır kafile başkanı da memleketimizde gör düğü hüsnü kabulden sitayişle bahsetmiştir.

Akşam yemeği çok samimî bir hava içinde geç vakte kadar devam etmiş­tir.

21 Mayıs 1957

 Washington :

Başkan Eisenhower bugün kongrede yaptığı bir konuşmada gelecek beş se­ne zarfında sıtmaya karşı dünya öl­çüsünde girişilecek mücadeleye Bir­leşik Amerikanın da katılmasını istemiştir. Başkan bu hususta demiştir ki:

«Sıtma bugün dünyanın en mühim sıhhi meselesini teşkil etmektedir. Her sene takriben 200 milyon insan bu hastalığa yakalanmakta 2 milyon in­san bu hastalıktan ölmekte, bir çok bölgelerde mühim iktisadî kayıplara sebep olmaktadır.»

Fethiyede vukua gelen müessif zelze­le dolayısiyle Amerikan Kızılhaçının 5.000 dolarlık teberruuna ilâveten bu­gün de 5.000 dolarlık yeni bir çekle Amerikan gençlik kızılhaçının yardı­mı olan '3.000 dolarlık diğer bir çek Kızılaya tevdi olunmuştur. Amerikan büyük elçisi, bugün Kızılay umumî merkezini ziyaretle umumî merkez re­is vekili Afyon mebusu Riza Çerçel ile Kızılay erkânına çekleri vermiş ve Marsilyada beynelmilel depoda Ame­rikan gençlik kızılhaçınm hasırlamak­ta olduğu 3.000 kat çocuk giyeceğinin de yakında gönderileceğini bildirmiş­tir.

 Ankara :

Türkiye Suriye münasebetleri ile alâ­kadar olarak son günlerde Arap ha­berler Ajansının Samda verdiği ve bütün Arap radyolarmca yayınlandığı memleketimizdeki bazı ajanslar tara­fından nakledilen haber ve tefsirlerin ve bir zamandanberi yapılan buna benzer neşriyatın her türlü esastan âri olduğunu beyana Anadolu Ajan­sı mezundur.

 Ankara :

M.M.V. Temsil Başkanlığından bildi­rilmiştir :

Memleketimizi ziyaret etmekte olan Güney Avrupa Kuvvetleri Karargâhı­na mensup general C. S. D. Orsa bu­gün Erkânıharbiyei Umumiye İkinci Reisi Korgeneral Salih Coşkunu, Ha­va Kuvvetleri Kumandanı Orgeneral Fevzi Uçaner'i, ve Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Korgeneral Suat Kuyaş'ı makamlarında ziyaret etmiştir. Misafir general memleketimizde bu­lunduğu müddetçe Erzurum Kars,-Di­yarbakır, Adana, İstanbul ve Trakyadaki besi birlikleri ziyaret ettikten sonra 30 Mayıs 1957 günü memleke­timizden ayrılacaktır.

 İstanbul :

16 ncı milletlerarası pamuk istişare kongresinin 1. umumî icra heyeti, bu sabah saat 10 da Türk delegasyonun­dan Zeki Sayarın riyasetinde topla­narak, gündemde yer alan konular üzerinde müzakerelere başlamıştır. İdare, finans, enformasyon ve istatis­tik komitelerinin ele aldığı çeşitli me­seleler yanında, dünya pamukçuluğu­nun istihsal, istihlâk ve satış duru­mu görüşmelerinin sıklet merkezini teşkil etmektedir.

İdare komitesi sekreterliğince kongre­ye sunulan raporda hür dünyanın pa­muk istihsal, istihlâk ve satış duru­muna dair Özet olarak şu bilgi veril­mektedir:

Dünya pamuk durumu her ne kadar gelişmeler kaydetmekte ise de, istih­sal fazlasının kıymetlendirilmesi hâlâ Önemli bir problem olarak ortada dur maktadır. Uzun müddettenberi bilinmektedir ki istihlâkten arta kalan pa­muk meselesini halletmek için Önce­den alınması gereken tedbirlerden bi­ri, istihsali tahdit etmektir. Bundan dolayı bu mevsimde, pamuk istihsa­linin verimli bir miktarda azaltılma­sına çok önem verilmelidir. Halen, hür dünyanın pamuk istihsal yekûnu 28.8 milyon balya olarak tahmin edilmek­tedir. Bu miktardan 2 milyon balya­dan daha fazla bir eksilmenin müm­kün olabileceği önceden bilinemez. Hür dünya pamuk istihsalinin takri­ben yarısını Birleşik Devletler çıkar­dığı için, esas ayarlamanın da yine orada yapılması icap etmektedir. 1882 denberi en küçük arazi parçasının bile ekilmesine ve son seneler zarfındaki rekor teşkil eden istihsal yekûnuna rağmen, 1.5 milyon balyalık bir azalma görülmüştür. Pamuğun istihsal ve is­tihlâki arasındaki muvazenenin son durumu bu memleketteki arazinin eki üş nisbetlerine bağlı  bulunmaktadır. Aşağıdaki tablo son üç yıla ait hür dünya pamuk istihsal ve istihlâk durumunu göstermektedir:

Madde

1954-1955

1955-1956

1956-1957

(Milyon Stoklar (1 ağustos) İstihsal

Balya olarak) 19.1 29-6

20.7 30.8

(İlk tahminler) 22.1 28.8

Umumî yekûn       

48.7

51.5

50.9

İstihlâk Komünist memleketlere yapılan ihracat Hasar

27.6

0.2 0.2

28.5

0.7 0.2

29.00

0.6

0.2     •

Yekûn         

28.0

29.4

29.8

(31 temmuz)

20.7

22.1

21.1

Muhtelif memleketlerde bu mevsimde ekim ve istihsal nisbeten düşük ol­muştur. Devamlı bir artma devresin­den sonra pamuk ekilen saha bir mil­yon dönüm daha azalmıştır. Meksika ve Mısırda bu azalma tesadüfi değil, bizzat hükümetin aldığı tedbirlerin ne ticesidir. Pamuk fiatlarında beklenen düşüklüğün de bazı memleketlerde ekimi tahdit edici tesir yaptığı gö­rülmektedir.

Sudan, Suriye, Hindistan ve İspanya­da ekilen arazi miktarında bir artış vardır. Mamafih son iki memleket­teki bu artış dahilî istihlâke atfet­mektedir. Amerika hariç olmak üzere diğer memleketlerde umumî istihlâk artışı bir milyon balya civarındadır. Britanya ve İtalya hariç, bütün  diğer memleketlerde istihlâk, bir kaç yıl ev­vele nazaran çok fazladır

Batı Avrupa pamuk istihlâki rayon ve diğer  sentetik liflerin rekabetine rağmen artmıştır.

Pamuk ihraç durumuna gelince: Hür dünya memleketlerinin pamuk ihraç durumu inkişaf ederek 1955-1956 yı­lının 11.6 milyon balyasına mukabil bu sene 14 milyona ulaşmıştır. Bu, yük­sek derecede bir dünya istihlâk tica­reti elde edilmek için, fiat istikrarının ne derece ehemmiyetli bir unsur ol­duğunu göstermektedir.

Meksika, bu mevsim istihsal etmiş ol­duğu bütün pamuk mahsulünü satmış durumdadır. Pakistan ve Türkiye meysim başında bazı güçlüklerle karşılaşmışlarsa da şimdi ticaret Saha iyi va­ziyettedir. Sudan ve Parunun ihracat­ları nisbeten az olmakla beraber, bü­tün eski mahsul pamuk sevkedilmek üzere hazırlanmış durumdadır. Mısırın pamuk ihracı azalmış, fakat nakli ye­kûnunda bir yükselme kaydedilmiştir. Bunun haricinde, Süveyş Krizinin, Amerikanin pamuk ihracatına evvelce bir tesir yapıp yapmıyacağı henüz bel­li değildir.

 İstanbul :         

Modern Türk bahriyesinin iki yeni tesisi «Dalgıç kıtası ve okulu» ile «Se­yir ve hidrografi dairesi» bugün saat 16 da Çubukluda yapılan bir merasim­le Devlet Vekili ve Millî Müdafaa Ve­kâleti Vekili Şem'i Ergin tarafından hizmete açılmıştır.

Donanma birliklerimizin Karadenizde yapacakları ziyaret ve tatbikata işti­rak edecek olan İstanbul, Zonguldak, Samsun, Giresun, Ordu, Trabzon, Ri­ze mebusları, İstanbul Valisi ve Be­lediye Reisi Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay, Erkânıharbiyei Umumi­ye Reisi Orgeneral İsmail Hakkı Tu-naboylu, Kara Kuvvetleri Kumandanı Orgeneral Nurettin Aknoz, Deniz Kuv­vetleri Kumandanı Oramiral Sadık Altmcan, Birinci Ordu Müfettişi Or­general Necati Tacan, diğer general ve amiraller, yüksek rütbeli Deniz su­bayları, davetliler, Birleşik Amerika ve Büyük Britanya ataşenavalîeri ile ka­labalık bir vatandaş topluluğunun ha­zır bulunduğu merasime deniz bandosunun çaldığı istiklâl marşımızla baş­lanmıştır. Donanmanın yeni tesisleri önünde kurtarma gemileri ile dalgıç gemileri ve torpito botlar, Beykoz açıklarında ise Karadenizdeki tatbika­ta iştirak edecek bazı donanma bir­liklerine ait gemiler demirlemiş bulu­nuyordu. Bütün harta bahriyesi gemi­leri alay sancakları ile baştanbaşa donatılmış bulunuyorlardı.

İlk sözü alan Deniz Kuvvetleri Ku­mandanı Oramiral Sadık Altmcan yapmış  olduğu  konuşmada     demiştir ki:

«Bugün huzurunuzda açılışı yapılacak elan İki tesisten biri dalgıç kıtası ve okulu komutanlığı, diğeri seyir ve hid­rografi dairesi başkanlığıdır. Bildiğiniz veçhile hudutlarımızın denizlerle çev­rilmiş" olması ve bu denizlerin üstün­de olduğu gibi içinde ve dibinde de millî emniyet ve menfaatlerimizle il­gili pek çek hususlar bulunması, Türk bahriyesinin denizler altında da faa­liyetler göstermesini ve dalgıçlık hiz­metine lâyık olduğu ehemmiyeti ver­mesini zarurî kılmıştır.»

Oramiral konuşmasına devamla sahil şehirleri çocuklarının babadan görme pratik usullerle gerek sivil hayatta ve gerekse donanmada dalgıçlık yaptık­larını, fakat modern ilerleyişler karşı­sında fitri kabiliyet, pratik usul ve iptidai malzeme ile bunun artık müm­kün olamîyacagını işaret etmiş ve «ge­rek son dünya harblerinde beliren de­nizaltı mücadele ve müdafaa vasıta­larında olsun, gerekse sulh devresinde meydana gelmesi muhtemel ihtiyaç­larda olsun bütün deniz seyrüsefer âleminin isteklerinde dalgıçlık servisi modern bir ilme ve modern bir talim terbiye esasına muhtaç duruma gir­miştir» demiş ve Türk dalgıç tarihin­den bahsetmiştir, yeni okul hakkında izahat vererek, bu 'okulda aynı za­manda ismi askerî edebiyata da akset­miş olan ve modern deniz harbi me­totları içinde özel bir mevki tutan (Kurba adaml eğitimlerinin' de faa­liyete geçirildiğini bildirmiş, okulda aynı zamanda su altında kaynak yap­mak, saç kesmek, hava makkaplariyle su altı çalışmaları gibi bilcümle teknik  dalgıç  faaliyetleri de Öğretildiği gibi, batık bir denizaltı gemisinin hava re kurtarma donatımları üzerin­de de en modern usullerle çalışmalar yapılacağını ifade etmiş, müteakiben seyir ve hidrografi dairesi başkanlığı­na temasla:

Bugün elde mevcut vesikalara göre, Kanunî Sultan Süleyman devrinde ya­şamış olan Piri Reisin; Akdeniz hak­kında yazmış olduğu ilk deniz kılavu­zundan, Atlas Okyanusu ile Antil ada­ları, Orta Amerika, güney Amerika haritalarından bahsetmiş, - Türklerin hidrografi ilmindeki faaliyetlerini, da­ha 16 ncı asır başında cihana tanıt­mış olduklarını söylemiş ve Avrupalı­ların esaslı harita yapmağa 16 ncı a-sır sonlarında başladıklarına işaret etmiştir.

Bundan sonra, Türk deniz haritacılı­ğının meşruiyete kadar bir hülâsası­nı yapan oramiral Altıncan'sözlerine şöyle, devam etmiştir; 

«Meşrutiyetten sonra sistemli bir program takip etmemiş olan deniz haritacılığımızın cumhuriyet devri başında Harita Umum Müdürlüğü em­rinde daha verimli bir hale sokulması düşünülmüş ve o yolda harekete geçil­miş ise de, çeşitli amiller yüzünden maalesef son çeyrek asır içinde bu sa­hada müsbet ve semereli bir netice alınamamıştır. 1950 yılında deniz ha­ritacılığı mevzuu bütün ciddiyet ve ehemmiyeti ile tekrar ele alınmıştır. Bu cümleden olmak üzere deniz hari­tası yapacak personel yetiştirilmesi, materyel ve malzeme temini ile birlik­te deniz haritası baskısı da dahil ol­mak üzere hidrografi hizmetlerine mü teallik bilcümle vazife ve mesuliyetle­rin deniz kuvvetleri kumandanlığın­da toplanması yüksek makamlarca ka­rar altına alınmıştır.

Diğer taraftan 34 devletin iştirakiyle kurulmuş olan Monako beynelmilel hidrografi bürosuna üye kaydolunmuş ve bu teşkilâtın dünya ölçüsündeki neşriyatından faydalanılma yoluna girilmiştir.»

Oramiral Altmcan 1950 den bu .yana yapılan çeşitli harita çalışmalarından ve bu arada Karadenizde Amasyadan Ereğliye kadar olan sahil kısmında yapılan işlerle yeni çalışma programın­dan bahsetmiş, bir kısım kıyılsrımıza ait deniz haritalarının basılmaya ha­zır duruma getirildiğini bildirmiş, ha­ritalarımızı yeni binada faaliyete ge­çecek bir matbuada basmanın imkâ­nına sahip olunacağını müjdelemiş ve bu matbuada bastırılacak haritalardan yalnız Millî Müdafaa Vekâletinin de­ğil, Münakalât, İktisat ve Ticaret ve Nafia Vekâletlerinin de geniş ölçüde istifade edeceklerini söylemiş, böylece üyesi bulunduğumuz Monako beynel­milel hidrografi teşkilâtı içinde de ve­receğimiz haritalar dokümenter ma­lûmat nisbetince mânevi itibarımızın da artacağını beyan etmiştir.

Deniz kuvvetleri kumandanı konuş­masını şu sözlerle bitirmiştir:

«Türk deniz kuvvetlerini her. sahada muasır devlet bahriyeleri seviyesine yükseltmek hususunda hükümetimizin ibzal buyurduğu büyük müzaherete bugün burada küşadma imkân buldu­ğumuz bu iki yeni müessese dolayısiyle bütün harb bahriyesi mensupları adına arzı şükran etmekten derin bir zevk duymaktayım, demiş ve tesisle­ri açmasını Devlet Vekili ve Millî Mü­dafaa Vekâleti Vekili Semi Erginden rica etmiştir.

Devle' Vekili ve Millî Müdafaa Vekâ­leti Vekili Semi Ergin, konuşmasına başlamadan evvel, Başvekil Adnan Menderes'in, çok arzu etmesine rağ­men mühim bir işi dolayısiyle gele­mediğini, Türk bahriyesine sevgi ve selâmlarını gönderdiğini bildirmiş ve yine Başvekilin birinci ordu mensup­larının kurduğu ve 1500 subayı mesken sahibi yapacak yapı kooperatifinin hal ledileceğini söylediğini müjdelemiş ve takiben şu konuşmayı yapmıştır:

«Deniz kuvvetlerimize, modern me­totlarla dalgıç personel yetiştirecek yeni dalgıç okulu ile, "denizcilik ve deniz haritacılığının bütün.şubelerin­de çalışabilme imkânlarını sağlıyan (Seyir ve hidrografi) dairesinin biraz sonra hizmete girecek yeni binalarının Türk bahriyesine hayırlı ve uğurlu ol­masını temenni ederim.

Şimdiye kadar Kasımpasada gayri müsait bir binada feragatle çalışan dalgıç okulu, artık bu güzel ve modern teçhizatı havi yeni binasında hiç şüp­hesiz daha verimli sonuçlar elde ede­cek ve deniz kuvvetlerimizin fedakâr bir uzvu olan dalgıçlarımız, daha çok miktarda ve daha iyi yetişmiş olarak donanmamıza katılacaklardır.

1950 yılında tâbi olduğu son tensikat­tan sonra (Deniz kuvvetleri kuman­danlığı seyir ve hidrografi dairesi) halinde taazzuv eden seyir ve hidrog­rafi dairesi başkanlığı da, bazı ikti­sadî ve malî sebepler yüzünden bugün için bol randıman verememesine rağ­men, denizcilerimize seyrüsefer emni­yeti bakımından çok büyük ve faydalı hizmetlerini, yeni binasında daha iyi imkânlarla temin edebilecektir. Bu dairenin deniz haritacılığımızın inki­şafı yolundaki gayretleri, kısa zaman­da muasır devletler seviyesine ulaşma­mıza imkân verecek bir tempo ile ola­caktır. Osmanlı devletinin kuruluşu zamanında başlayan Türk deniz hari­tacılığı, nasıl dünya denizci milletle­rine örnek olmuşsa, bu dairemiz de, yeni binasında ilmî metotlarla eski mevkiini ihraz edecek bir kemale hiç şüphesiz ulaşacaktır.

Bu güzel eserleri Türk bahriyesine ka­zandırmak için üstün gayretleri her türlü takdirin fevkinde olan çok muh­terem deniz kuvvetleri kumandanımız Oramiral Sadık Altmcan ile mesai ar­kadaşlarına teşekkürler ederim.

Barbaroslarm hafitleri kahraman Türk deniz kuvvetlerimizin bütün men suplarını .bu vesileyle sevgilerle se­lâmlarken, böyle yeni ve modern te­sislerimizin aralıksız gayret ve him­metlerle çoğalmasını dilerim.»

Semi Ergin konuşmasından sonra «memlekete ve millete uğurlu ve ha­yırlı olması temennisiyle her iki tesi­sin kordelâsmı kesmiş, önce dalgıç kıtası ve okulu ile tesisleri, takiben de «seyir ve hidrografi» dairesi gezilmiştir. Her iki gezi esnasında dalgıç kıtası ve okulu kumandanı Albay Ta-cettin Beysal ve seyir ve hidrografi dairesi başkanı Tuğamiral Tevfik Samurbaş, misafirlere yeni tesisler ve ça­lışmalar hakkında izahat vermişler­dir.

Dalgıç kıtası ve okulunda, dershane­ler ile tatbiki dalgıç ve kurba adam çalışmaları ile dalgıçlığa ait bir de eğitim filmi seyredilmiştir.

 İstanbul :

Devlet Vekili ve Millî Müdafaa Vekâ­leti Vekili Şemi Ergin, beraberinde Karadeniz sahili vilâyetlerimiz mebus­ları, deniz kuvvetleri kumandanı Oramiral Sadık Altıncan, donanma ku­mandanı Tümamiral Aziz Ulusan ol­duğu halde bu akşam saat 20 de do­nanmamıza bağlı bazı birliklerin Karadenizde 15 gün müddetle yapacağı gezi ve tatbikatta hazır bulunmak üzere bir harb gemimizle hareket et­miştir.

Sem'i Ergin beraberindeki zevatla bir­likte donanma gemilerine geçmek üzere Çubukludan hareketlerinde, Erkânırıarbiyei Umumiye Reisi Orgene­ral İsmail Hakkı Tunaboylu, Kara Kuvvetleri Kumandanı, Ordu Müfetti­şi ile generaller ve amiraller tarafın­dan uğurlanmıştır.

22 Mayıs 1957

 Ankara :

1950 senesinden itibaren memleket sa­nayiinde kaydedilen büyük inkişaflara muvazi olarak memlekette prodükti­viteyi artırmak gayesiyle kurulan Ve kâletlerarası prodüktivite komitesi sa­nayi merkezinin bu vadideki çalışma­ları ecnebi memleketler tarafından takdirle karşılanmış ve bu çalışmalar Avrupa prodüktivite ajansı mütehassıslarınca Övülmüştür.

Prodüktivite sahasında bir varlık ola­rak kendini gösteren sanayi merkezi­nin çalışmalarını yakmen görmek ve aynı zamanda Avrupa prodüktivite ajansmm 400 sayılı projesi gereğince memleketimizde teşkil edilecek olan kalkınma gösteri deneme bölgesini ma hallinde tetkik etmek üzere Avrupa prodüktivite ajansı direktörü Mr. Gregoire  memleketimize  gelmiştir.

Ziraat, orman, sanayi, ticarî ve sos­yal kalkınma faaliyetlerini içine alacak gösteri deneme bölgesi olarak muğIâ vilâyetinin Köyceğiz kazası seçil­miştir. Bu bölgede elde edilecek neti­celer memleketi-mizde diğer bölgelere teşmil edilebileceği gibi Avrupa pro­düktivite ajansına dahil Akdeniz memleket-lerindeki mümasil çalışmalara da örnek teşkil edecektir.

Avrupa prodüktivite ajansı direktörü Mr. Gregoire önümüzdeki pazar günü beraberinde bir heyet olduğu halde Köyceğiz bölgesine gidecektir.

 Ankara :

Büyük Millet Meclisi bugün saat 15 te reis vekillerinden İhsan Baç'm ri­yasetinde toplandı.

Celse açıldığı zaman Sanayi Vekâleti kuruluş ve vazifeleri kanunu lâyihası ile Türkiye kömür işletmeleri kurumu kanunu lâyihası reye konuldu ve mez­kûr lâyihalar kanunlaştı.

Bundan sonra Manisa mebusu Yunus Muammer Alakantm (Hür. P.) mebusların mal beyanında bulunmalarına dair kanun teklifinin heyeti umumiyede görüşülmesi hakkındaki mazba­tanın müzakeresine başlandı. Mezkûr kanun teklifi daha önce encümenlerde müzakere ve reddedilmişti.

Bu mevzuda söz alanlardan Kocaeli mebusu Sadeddin Yalım, mebusların mal beyanında bulunma-larının umu­mî efkârda mevcut olduğu söylenen milyonda bir şüphenin de dağıtılması hususunda müsbet bir tesir yapaca­ğını belirtti ve teklifin müzakere ve kabul edilmesini istedi.

Teklif sahibi Muammer Alakant, Ad­liye Encümeninin teklifi reddeden mazbatası üzerinde durdu, evvelâ teklifi­nin mahiyetini açıkladı, ve mazbatada söylendiği gibi bunun anayasaya ay­kırı olmadığını, devlet memurları gi­bi mebusların da mal beyanında bu­lunmalarının âmme hukuku bakımın­dan normal karşılanacağını bildirdi ve teklifinin kabul edilmesini rica et­ti.

Çanakkale mebusu Safaeddin Karanakçı (Hür. P.) dahiliye encümeninde mezkûr kanun teklifinin müdafaasını yaptığını soyliyerek sözlerine başladı ve mal beyanında bulunmanın anaya­saya ve teşrii masuniyete asla mugayir olmadığını ileri sürdü. Bu arada ka­nunun red edilmesi için teşkilâtı esa­siye encümenine ileri sürülen sebeple­rin sağlam esaslara dayanmadığını da söyledi. Daha sonra kanun teklifinin kabulünü istedi.

Zonguldak mebusu Avni Yurdabayrak (D.P.) kanun teklifinin lehinde konu­şarak, üç encümenin mazbatasındaki red sebeplerinin nazarî olduğunu ifa­de ederek mebusların herhangi bir şa­ibeden kurtulması için mal beyanında bulunmaları icap ettiğini söyledi.

Kars mebusu Sırrı Atalay (C.H.P) da aynı mealde konuştu, üç encümenin red sebepleri üzerinde durdu, bu se­beplerin kuvvetli olmadığını ileri sür­dü ve bu arada kendisi riyasete bir takrir vererek, 23 nisan 1920 tarihin­den itibaren Büyük Millet Meclisine girmiş ve hâlen hayatta bulunan her mebusun da kendisi isterse mal beya­nına tâbi tutulmasını ileri sürdü.

Bundan sonra adliye encümeni adına konuşan Çanakkale Mebusu Servet Sezgin, böyle bir kanuna lüzum ve za­ruret olmadığını belirterek, kanunla­rın tabiî ve içtimai zaruretlerin biı icabı olduğunu, kanunların hâdiseleri takip ettiğini, vaziyet böyle olunca, mebusların mal beyanında bulunma­ları hakkında herhangi bir kanun teklifinin getirilmesine mahal kalmadığı­nı, zira böyle bir kanunun konulma­sını icap ettirecek hiç bir zaruretin mevcut olmadığını söyledi. Hatip bun­dan sonra, böyle bir kanunun mebu­sun teşrii masuniyetini zedeleyeceği­ni, dolayısiyle anayasaya da aykırı olacağım bildirdi. Servet Sezgin bu ara­da, dünya hukuk mevzuatında bu neviden bir kanunun mevcut bulun­madığını da sözlerine ilâve etti ve ka­nun teklifini reddetmiş olan adliye encümeninin mazbatasının kabulünü istedi.

Encümen sözcüsünün konuşmasını ta­kiben bugünkü celseye son verildi.

 Ankara :

Münakalât Vekilinin Almanyada imzaladığı protokl gereğince, devlet de­miryolları için lüzumlu bir kısım iş­letme malzemesinin döviz Ödenmeksi­zin ihraç mallarımız meyanında bulu­nan maddeler karşılığı temini, husu­sunda, Alman Krupp firması ile pren­sip  mutabakatına varılmıştı. Bu defa firma sahibinin memleketimize gel­mesinden de bilistifade demiryollarınca teferruat müzakerelerine geçilmiş­tir. Anlaşmalarda talısisen başlıca ilu tiyacımız olan yol malzemesi ile yolcu ve yük vagonları, manevra makinesi, vinç ve liman malzemesi bulunmakta­dır ve tutarı tahminen 80 milyon dolar civarındadır. Müzakerelere devam edilmektedir.

Ankara :

İngiliz kültür heyetinin ve Ankara Üniversitesinin davetlisi olarak bir müddettenberi memleketimizde misa­fir bulunan İngilterenin tanınmış gö­ğüs cerrahisi mütehassıslarından Sir Russel Brock ve refikası Lady Brcck şerefine İngiliz kültür heyeti başkanı tarafından bu akşam bir kokteyl ve­rilmiştir.

Kokteylde Ankara valisi, Amerikan büyük elçisi, Ankara Üniversitesi pro­fesörleri ile şehrimizin tanınmış dok­torları hazır bulunmuştur.

1903 senesinde doğmuş olan Sir Rus­sel tahsilini Londrada Guy'a hasta-hanesinde yapmış ve daha sonra aynı hastane ve Eronpton hastaneleri ope­ratörlüğüne tâyin edilmiştir. Dr. Rus­sel 1943 senesinde hâlen âzası bulun­duğu İngiltere Kraliyet Kolleji cerrah­ları Meclisine intihap edilmiş ve 1956 yılında da mezkûr meclisin ikinci re­isliğini deruhte etmiştir.

Göğüs cerrahisi sahasında bir çok memleketlerin mükâfatını kazanmış olup 1954 yılında şövalyelik unvanını almış olan Sir Russel, 20 mayıs pazar­tesi ye 22 mayıs çarşamba günleri kalp hastalıklarında cerrahî tedavi saha­sındaki terakkiler mevzulu iki konfe­rans vermiştir. Misafir mütehassıs, ay rica Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi ve hastahanelerini de gezmiş olup ya­rın İstanbula gidecektir.

 İstanbul :

Gülbenkyan vakıfları idarecileri ve Gülbenkyanm yeğeni bu sabah uçakla Romaya müteveccihen şehrimizden ay rılmışlardır.

Dün gece şereflerine vali tarafından bir yemek verilen heyet azaları Türkiyede gördükleri çok sıcak kabulden dolayı teşekkülerini bildirmişler ve vakıf adına Fethiye zelzele felâketze­deleri için 5000 dolar teberruda bulu­nacaklarını bildirmişlerdir.

 İstanbul :

16. milletlerarası pamuk istişare kon­gresi bugün saat 10 da İstanbul Üni­versitesi Edebiyat Fakültesi salonla­rında toplanarak çalışmalarına de­vam etmiştir.

Bugünkü görüşmelerde aza memleket­lere mensup temsilciler söz alarak pa­muk istihsal, istihlâk ve ihraç durum­ları hakkında etraflı bilgi vermişler­dir.

İlk konuşan Amerikan delegesi Mr. Rhodes, bu sene memleketinin sadece 13.2 milyon balyalik bir istihsalde bu­lunacağım ve bunun geçen seneye nisbetle bir milyon balya eksik olduğunu bildirmiştir.

Mr. Rhodes, Amerika Birleşik Devlet­lerinin dahilî istihlâkinin de geçen seneki kadar olabileceğini yani 9.2 mil­yon balyadan aşağı düşmiyeceğini söylemiş ve bu durumun, dünya pamuk piyasasında fiyat istikrarı bakımından müsbet bir rol oynayacağını ileri sür­müştür.

Amerikadan sonra söz alan Japon de­legesi geçen sene zarfında daha evvel­ki senelere nazaran pamuk ithalinin bir hayli arttığını belirtmiş ve bunun, dahilî istihlâkin artmasiyletekstil sa­nayiinin genişlemesinden ileri geldiği­ni sözlerine ilâve etmiştir.

Delegenin verdiği malûmata göre son seneler zarfında Japonyada pamuğun muhtelif yerlerde geniş Ölçüde kullanılmasiyle ilgili olarak açılmış olan hususî bir kampanya neticesinde, hem iplik imalâtı hem de dokuma sanayii gelişmiş bulunmaktadır. Mamafih Japonyanın bu yüksek seviyeyi önümüz­deki sene zarfında muhafaza edemiyeceği tahmin edilmektedir. Çünkü istihlâk Kampanyasıyla beraber iyi ka­litede mal istihsaline ve piyasa hac­mine de aynı derecede ehemmiyet ve­rilmesi gerekmektedir.

Japon delegesine sorulan bazı sualle­ri müteakip söz alan Brezilya delegesi, fena hava şartları yüzünden bu seneki istihsalde geçen seneye nisbetle bir azalma görüldüğünü ve pamuğun Bre­zilya ekonomisinde kahveden sonra ikinci derecede ehemmiyetli bir ihraç maddesi olduğunu belirtmiştir.

Öğleden sonra yapılan oturumda da görüşmelere devam edilmiş ve söz alan Meksika, Yunanistan, İtalya ve İs­panya delegeleri memleketlerinin pa­muk durumu hakkında izahat vermiş­lerdir.

Hazırlanan programa göre yarın ya­pılacak görüşmeleri müteakip Türk de legasyonu tarafından misafirler şere­fine Liman lokantasında bir Öğle ye­meği verilecek ve öğleden sonra İstanbulun bazı müze ve camileri gezile­cektir.   

23 Mayıs 1957

 Ankara :

Reisicumhur Celâl Bayar, itimatname­sini takdime gelen yeni İsviçre bü­yük elçisi ekselans Eric Kessler'i bu­gün saat 16 da aÇnkayada mütad me­rasimle kabul etmiştir. Bu kabulde Nafia Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekili Etem Menderes de hazır bulunmuştur.

 İzmir :

Tanınmış Amerikalı piyanist Daniel Ericourt tarafından verilen konserden elde edilen 4557 lira hasılat Türk -Amerikan yardım derneğince zelzele felâketzedelerine bağışlanmıştır.

24 Mayıs 1957

 Ankara :

3 mayısta 22 nci yıldönümüne  erisen Türk Hava Kurumu Türkkuşu öğret­menlerinden yirmi hizmet yılın dol­durmuş olanlara bugün öğleden önce, Etimesğutta Türkkuşu Okulunda tö­renle armağanlar verilmiştir.Tören­den evvel 12 uçaklı bir Türkkuşu fi­losu geçiş uçuşları yapmış ve öğret­men Sahavet Karaparsla Kadri Kavukçu ve Necdet Aleığırm akrobasi hareketleri alâka ile seyredilmlştir.

Hava gösterisinden sonra, yirmi hiz­met yılını dolduran 7 öğretmene, Türk Hava Kurumu Genel Başkanı, Amas­ya mebusu Mustafa Zeren tarafından armağanları verilmiş ve genel baş­kanla Türkkuşu genel müdür vekili Cemal Uygun konuşma yapmışlardır.

Yemekten sonra, Ankara okullarında­ki uçak modelcilik kurslarında dere­ce alanlara hediyeleri verilmiştir. Türk Eğitim Derneği Kolleji, Yeni­mahalle Lisesi, Anafartalar, Bahçelievler Ortaokullar ve Sarar, Demirlibahçe, Çankaya, Mimar Kemal ilkokullarındaki müsabakalarda modelleri birinci, iknci ve üçüncülüğü kazanan 54 öğrenciye çeşitli hediyeler verilmiş­tir.

 Karabük  :

Reisicumhur Celâl Bayar, bu sabah demir ve çelik işletmeleri tesislerini gezerken, burada yapılmakta olan ye­ni tevsiler hakkında alâkadarlardan etraflı izahat almıştır.

Bu izahata göre Türkiye demir ve çe­lik işletmeleri, memleketin demir ve Çelik ihtiyacını karşılamak üzere bü­yük mikyasta tevsi edilmektedir. Bu­gün takriben 220 bin ton civarında olan ham demir istihsali, tevsiden sonra 700 bin tona çıkacak ve hadde ma­mulü istihali de 500 bin tonu bulacak­tır.

Tevsi projelerine dahil olan kırma, eleme ve sinter tesisatı bir Alman fir­masına ihale edilmiştir  ve 1958 yılı ortasında ikmal edilmiş olacaktır. Mevcut iki yüksek fırının mecmu ka­pasitesinde inşa edilecek olan üçüncü yüksek fırın için Krupp firması ile bir  anlaşmaya  varılmış  ve  bilindiği üzere bu fırının temeli 19 mayıs günü atılmıştır. Üçüncü yüksek fırın 16 ay zarfında ikmal edilerek 1958 yılı sonundan ev­vel işletmeye alınmış olacaktır.

Çeiikhane istihsalinin bugünkü 180 bin tondan 600 bin tona çıkarılması için lüzumlu tesisler 1956 yılında si­pariş edilmiş ve montajına başlanmış­tır. Yeni tesisler 1957 yılı sonbaharın­dan itibaren peyder pey işletmeye alınarak istihsal artırılacak ve 1958 yı­lı sonunda âzami kapasiteye erişile­cektir. Büyük haddehane tesislerine gelince halen montajına devam edil­mektedir. Bu tesisler de 1958 yılı or­talarında işletmeye alınmış olacak­tır.

Memleketin ince çubuk demir, ince profil ve boru şeridi ihtiyacını karşılayacak olan konsinü, çubuk, ince profil ve şerid haddehanesi de bundan bir müddet evvel ihale edilmiş bulun­maktadır. Yakın bir zamanda temeli atılacak olan bu tesis de 21 ay sonra imalâta başlıyacaktır. Ayrıca, savun­ma boru fabrikasının kapasitesini iki misline çıkarmak için lüzumlu tesisle­rin inşasına başlanmış bulunmaktadır.

Bu tesislerin ikmalinden sonra Kara­bük işletmeleri Avrupada hatırı sayı­lır bir istihsal seviyesine erişmiş ola­caktır.

Yeni tesislerin ağırlık itibariyle yarı­sından daha fazla bir kısmı Karabük fabrikalarında Karabük demirinden imal edilmektedir. Bu suretle on mil­yonlarca lira döviz tasarrufu sağlan­mış olduğu gibi, Türk mühendis, tek­nisyen ve işçilerine de yeni bir ufuk açıimış bulunmaktadır.

 Ankara :

Orta Anadolu'da kapalı hava içerisin­de dağlardan kış mevsiminde ovaya inip bataklık yapan sular üzerinde ba­raj inşa edilerek hem bataklıkların ortadan kaldırılması, hem de topla­nan kış suları ile sulama yapılması maksadı ile inşa edilmekte olan ve tamamlanmak üzere bulunan Ayrancı ve Sille barajları ile geçenlerde ihale edilen Mamasun barajına ilâveten May barajının da ihalesi devlet su iş­leri umum müdürlüğünce yapılmış­tır.

17 metre irtifamda toprak dolgu bir bent olacak olan May barajının tepe uzunluğu 400 metre, bent kütlesi hac­mi 273.000 metre küp âzami hazine ka­pasitesi 42.000.000 metre küptür.

May barajının inşası ile Konya ova­sında 40.000 dönüm arazi sulanacak ve May derecesinin tevlit ettiği fezeyanlar önlenecektir.

May barajı ihalesine dört firma işti­rak etmiş ve ihale 9.481.730.63 lira ke­şif bedeli üzerinden en müsait teklif vermiş olan İbrahim Aşçıgil firması­na yapılmıştır.

İnşaata fiilen 1957 senesi içinde baş­lanacak ve 1959 senesi ekim ayında baraj  tamamlanmış olacaktır.

 İstanbul :

Bugün millî ilaç sanayiimizi alâkadar eden bir basın toplantısı Mecidiye köyündeki Eczacıbaşı fabrikasında ya­pılmıştır.

Türkiye ilâç sanayii ve lâboratuvarları derneği idare heyeti başkan ve âzalariyle matbuat mümessillerinin hazır bulunduğu bu toplantı esnasında mo­dern bir müessese olarak kurulmuş olan fabrikanın bütün tesisleri gezil­miş ve fabrika sahipleri ile dernek başkanı tarafından basın mensupla­rına etraflı izahat verilmiştir.

Bu izahata göre memleketimizde 120 milyon lira değerinde ilâç imalâtı ya­pılmakta ve bunun ancak yüzde 25'i maddei iptidaiye halinde hariçten it­hal edilerek memleket için büyük bir döviz tasarrufu sağlanmaktadır. Yi­ne belirtildiiğne göre yerli ilâçlarımız Amerika ve Avrupa kodekslerine uy­gun olarak imal edilmekte ve bu su­retle kalite bakımından bunlarla aynı seviyeye ulaşmış bulunmaktadır.

Memleketimizde ilâç istihlâkinin artı­şında halkımızın sağlık anlayışının genişlemesi ve işçi sigortalarının bu sahadaki faaliyeti de mühim ve ha­yırlı bir sebep teşkil ettiği izah edil­miştir.

25 Mayıs 1957

 Zonguldak :

Reisicumhur Celâl Bayar bu sabah Kozluya giderek uzun Mehmet İki nu­maralı maden kuyusuna bizzat inmek suretiyle .tetkiklerde bulunmuştur.

Reisicumhurumuz Celâl Bayar kuyu­nun 330 metre derinliğine kadar ine­rek buradaki çalışmaları yakından görmüş ve yer altındaki tünellerde 3 kilometre gidiş ve 3 kilometre de dö­nüş olmak üzere 6 kilometrelik bir mesafede dolaşmıştır.

Reisicumhur Celâl Bayar kuyuda ça­lışan maden, işçilerinin hatırlarını sormak suretiyle kendilerine iltifatta bu­lunmuş işçiler de devlet reisini yer al­tında kendi aralarında görmekten fevkalâde memnun olduklarını ve bü­yük sevinç duyduklarını ifade etmiş­lerdir.

Reisicumhur Celâl Bayar bu arada ocak ağızlarında yerindeki çalışmaları da yakından görüp takdirlerini izhar etmiştir. Çalışma Vekili Mümtaz Tarhan ile Konya mebusu Remzi Birant, Amerikan iktisadî işbirliği misyonu başkanı General Reley ve Reisicum­hurumuzun maiyeti erkânı da devlet reisinin refakatinde olarak kuyuya inmişlerdir.

Reisicumhur Celâl Bayar kuyudan çıktıktan sonra şeref defterine ihti­saslarını «teşekkür ve takdirlerimle» diye yazmıştır. Reisicumhurumuz Koz­luya geliş ve gidişlerinde buradaki iş­çilerin hararetli tezahürlerine vesile olmuş ve uzun uzun alkışlanmıştır.

Kozlu Uzun Mehmet 2 numaralı kuyu­su 625 metre derinliğinde olup saatte 540 ton istihsal kapasitesine maliktir. Hâlen yapılmakta olan yeni tesislerin ikmalinden sonra günlük istihsal 5500 tonu bulacaktır. Buradan çıkan kö­mürler Zonguldakta yeni lavuarda yı­kandıktan sonra liman yoliyle yüklet­me suretiyle denizden ve ayrıca de­miryolları vasıtasiyle de karadan is­tihlâk merkezlerine sevkedilmektedir.

 Ankara :

Öğrenildiğine göre, Fethiye zelzelesi felâketzedelerine 14.400 yarda kumaş göndermekle yardım etmiş olan Pa­kistan hükümeti, bu kere eşya yardımı tutarının 5.000 sterline çıkarmağa ka­rar vermiştir. İlk kısım yardımı teşkil eden kumaşlar 21 mayısta Pakistan hava kuvvetlerine mensup bir uçak tarafından getirilmiş ve Kızılaya tes­lim edilmişti. İkinci kısım 5 pek ya­kında Türkiyeye gönderilmiş olacak­tır.

 İstanbul :

Teessürle haber aldığımıza göre, kıy­metli ilim adamlarımızdan, büyük mü­tefekkir İbn'ül Emin Mahmut Kemal İnal, ameliyat için bir kaç gün evvel yatmış lduğu Cerrahpaşa hastahane-sinde dün gece yarısından sonra vefat etmiştir.

İbnül Emin Mahmut Kemalin vefatı, Üniversite, Babıali ve Türk münev­verleri arasında büyük teessür uyan­dırmıştır.

Merhumun cenazesinin büyük bir me­rasimle kaldırılması kararlaştırılmış­tır.

Merhumun hal tercümesi:

İbn'ül Emin Mahmut Kemal İnal 1870 senesinde İstanbulda doğmuştur. Mü­hürdar lâkabiyle mâruf Emin Paşanın oğludur. İlk tahsilinden sonra bazı mekteplerde medrese derslerine devam etmişse de asıl tahsili hususidir. Me­rak ve çalışmalariyle kendi kendini yetiştirmişti. Çok genç yazında gazete ve mecmuatara yazılar yazmağa ve Babıali kalemlerine devama başlamış­tır. Sedaret Mektebi kalemi müdürü iken 1908 meşrutiyeti inkilâbından sonra Eyalete Mümtaze Kalemi Mü­dürü olmuş ve 13 sene bu vazifede bulunmuş, Müdevvenati kanuniye ve sonra Babıâlinin en mühim vazi­felerinden biri bulunan Divan-ı Hü­mayun .beylikliğine tâyin edilmiştir. Eykafı İslâmiye müzesinin idare meclisi aza ve reisliğinde, Saiki Tarihiye Tasnif Heyeti Reisliğinde ve Türk Ta­rih Encümeni azahğmda çalışmış ve son vazifesi olan Evkaf Müzesi mü­dürlüğünden  emekliye  ayrılmıştır.

Eşsiz yazma kitaplariyle dolu kütüp­hanesi, kıymetli yazı kolleksiyonlariyle evi ve bizzat kendisi canlı bir müze sayılan merhumun 40 dan fazla ba­sılmış ve basılmamış eseri mevcuttur. Merhumun eserlerinden bazıları şun­lardır:

Sen Asır Türk Şairleri, Son Sadra­zamlar, Efendi Divanı Mukaddemesi, Hersekli Arif Hikmet Divanı Mukad­demesi, Lefkoşeli Galip Divanı Mu­kaddemesi, Evkaf Nezareti Tarihçesin­de Nazırların hal tercümeleri, Yusuf Kemal Paşanın Sadareti ve Konak Meselesi, Kemal-ül Hikme, Tuhfe-i Hattatın Mukaddemesi.

 İzmir  :

Bu sabah saat 8 de Bergamaya hare­ket eden tanınmış Alman sanayicisi Alfred Krupp Von Bohlen und Helbach, Bergamada kaleyi, Bazilikayı, Askilapyonu, eski eserler, Etnografya müzesini ve diğer tarihî eserleri tetkik etmiş, dündenberi devam eden ker­mes münasebetiyle tertip edilen oyun­lardan Bergama efelerinin ve Kozak zeybeklerinin kılıç kalkan oyunu oy­nayarak yaptıkları yürüyüş ve geçit resmini seyretmiştir.

Saat 15.30 da İzmire dönen Alman sanayicisi saat 16 da Akdeniz vapuru ile İstanbula müteveccihen İzmirden ayrılmıştır.

Alman sanayicisini İzmir Valisi Ke­mal Hadımli, Ege bölgesi Sanayi ve Ticaret Odası başkanları, Emniyet Müdürü, Banka Müdürleri, İzmirin ta­nınmış sanayici ve tüccarları ile ba­sın mensupları uğurlamişlardır.

Hareketinden evvel Alfred Krupp Von Bchlen und Holbach, Anadolu Ajan­sına şu beyanatta bulunmuştur;

«Şehrinizde kaldığım günler zarfında İzmirin Türkiyenin en büyük bir ti­caret ve ihracat merkezi olduğunu müşahede ettim. Türkiye ile firmam arasındaki münasebetler 150 yıî gibi uzun bir maziye dayanmaktadır. Tür­kiye ile Almanya arasındaki iktisadî münasebetler sağlam esaslar dahilin­de yürümekte idi. Bu münasebetler son zamanlarda daha iyileşmiş ve daha verimli olmak yoluna girmiştir. Ge­rek İzmirde gerekse gezdiğim diğer yerlere gördüğüm büyük kalkınma hamleleri Türkiyeyi bir inşaat şantiyesi haline getirmiştir. Türkiye topyekûn kalkınması ile muazzam bir binanın inşa halini andırmaktadır. Bu bina­nın inşasına ben ve ben de kendi sa­hamda iştirak kararmdayım. İzmirde bana gösterilen hüsnü kabul ve misa­firperverlikten dolayı bilhassa teşek­kürlerimi belirtmek isterim.» "

 Zonguldak :

Reisicumhur Celâl Bayar'ın da bu sa­bah bizzat giderek tetkiklerde bulun­duğu Kozlu Uzun Mehmet kömür oca­ğı, Havzanın modern ocağıdır. 4 yüz milyon liralık yatırımı icap ettiren amenajman programının bir cüz'ini teşkil eden bu ocak, bir senedenberi faaliyettedir. İstihsal kapasitesi gün­de 5.500 tondur.

Tünelleri beton tahkimatlı olan filorans lâmbalarla aydınlatılmaktadır.

Reisicumhur Celâl Bayar bu sabah Havzadaki tetkikleri sırasında, berabe­rindeki zevatla birlikte 625 metre de­rinliğinde olan bu kuyunun 300 met­redeki katını gezmiştir. Ocağa girilir­ken, emniyet tedbirlerine ve maden­cilik an'anelerine uygun olarak sigara ve kibrit araması yapılır. Ocağa kibrit ve sigara ile girmek katiyen yasak­tır.

Reisicumhur da bu sabah ocağa gider­ken aynı muameleye tâbi tutulmuş­tur. Reisicumhur Celâl Bayar, kuyu di­bindeki kömür ihraç tesisleri ile çı­karılarak her ton kömür için dışarıya 4 ton su basan tulumbaları görmüş ve beton tahkimatlı tünellerden ge­çerek ocağın işletme ve hazırlık fa­aliyetini tetkik etmiştir.

 Sivas  :

Sivas Belediye Meclisi Başvekil Adnan Menderes'e Sivas fahrî hemşehriliği tevcihine karar vermiş ve bu münase­betle bugün belediyede Başvekilin de hazır bulunduğu bir merasim yanıl­mıştır. Bu toplantıda söz alan Belediye Reisi Rahmi Günay, Belediye Meclisinin ittifakla ve tezahürat arasında kabul ettiği bu karar gereğince hazırlanan mazbatayı Başvekile takdim etmekten bahtiyarlık duyduğunu söylemiş ve Sivaslıların bundan böyle Adnan Men­deresi bir numaralı Sivas hemşehrisi telâkki ettiklerini sözlerine ilâve et­miştir.

Belediye Reisine teşekkür eden Baş­vekil Adnan Menderes şükranla karşı­ladığı.bu karardan büyük bir iftihar duyduğunu ve kendisine artık hakikî bir Sivaslı telâkki ettiğini belirtmiş­tir. Başvekil 16 senedenberi Belediye Reisliğinde bulunan Rahmi Günay'm hizmetlerine işaret etmiş ve şimdiye kadar belediyelerin esaslı hizmetlerde ve merkezden yardıma mazhar olmak­la beraber bu yardımların bundan son ra, bütün belediye hizmetlerine şâmil tir genişliğe götürüleceğini ve bu ba­kımdan tarihî Sivas şehrinin de yeni yeni ve çok süratli inkişafa mazhar olacağını ve bunların da yakın zaman­da tahakkuk edeceğini söylemiştir.

Gececer atölyesi salonlarında Sivas belediyesi tarafından Başvekil şerefi­ne verilen yemekte belediye reisi fah­rî hemşehrilik mazbatası ile bu hem­şehrilik sembolü olan şehrin anahta­rını Sivas işi gümüş bir muhafaza içinde alkışlar arasında Başvekile ver­miştir. Başvekil bu tevcihe tekrar te­şekkür etmiş ve şanlı bir tarihe sahip Sivasm hemşehrisi olarak hayatının sonuna kadar mefharet duyacağını, Sivasm bundan sonra da hızla artan ve gelişen ümran eserlerine kavuştu­ğunu görmekten kendisinin de Sivas­lılar kadar bahtiyar olacağını belirtmistir.

Başvekil bugün öğleden sonra şehri gezmiş, tarihî ve turistik eserleri gör­müş, C.H.P. ve D.P. vilâyet merkezle­rini de ayrıca ziyaret etmiştir.

26 Mayıs 1957

 Adana :

Yeni çimento fabrikasının işletmeye açılması dolayısiyle bugün Adana ha­kikî bir bayram günü yaşamıştır. Bu merasimde bulunmak üzere uçakla Adanaya gelen Başvekil Adnan Mende­res, hava alanında büyük vatandaş toplulukları tarafından hararetle se­lâmlanmış ve çimento fabrikasına ka­dar yol boyunca biriken kalabalık gruplar hükümet reisini hararetle al­kışlamışlardır.

Şehrin biraz uzağında bulunan fabri­ka sahası, sabahın erken saatlerinden itibaren dolmağa başlamıştı. Otobüs ve otomobil ve jiplerle yalnız Adanadan değil Çukurovanm yakın kaza ve köylerinden de pek çok vatandaş bu sevinçli günde bulunmak ve merasi­mi takip etmek üzere buraya gelmişti. Mebuslarla heyetleri, İstanbul ve An­kara gazetecilerini ve diğer davetlile­ri getiren hususî tren öğleye doğru Adanaya varmış bulunuyordu.

Başvekil, fabrika sahasını bir baştan bir başa doldurmuş olan oh binlerce Adanalının coşkun tezahürleri ara­sında merasim yerine gelmiş ve hava meydanından itibaren teşekkül etmiş bulunan yüzlerce otomobillik kafile ile binlerce vatandaş daha meydanda­ki  azametli kalabalığa  katılmıştır.

Merasimde ilk sözü çimento sanayii umum müdürü Burhan Ulutan almış ve bu fabrikanın 1950 den bu tarafa inşası tamamlanarak işletmeye açılan yeni çimento fabrikalarının veya her biri birer fabrika kudret ve kapasi­tesinde bulunan yeni ünitelerin on birincisini ve Türkiye çimento sanayii müessesesinin ilk fabrikasını teşkil ettiğini söylemiştir. Umum müdürün verdiği izahata göre, Adana çimento fabrikasının işletmeye açılması üze­rine, memleketimizdeki çimento fab­rikalarının yıllık istihsal kapasiteleri 1 milyon 530 bin tona yükselmek su­retiyle, 1949 senesindeki 1 yıllık istih­sal kapasitesinin 4 misline vasıl olmuş yani yüzde 400 artış kaydetmiştir.

7 sene gibi, milletlerin hayatında çok kısa bir devreyi temsil eden bir müd­det zarfında, diğer istihsal ve sanayi kollarında olduğu gibi çimento sanayii sahasında da istihsal kapasite ve hac­minin % 400 seviyesine yükseltilmiş ol ması, iftiharla kaydedilecek bir key­fiyettir.

Umum müdür, 1950 den önceki yıllar­da memleketimizdeki çimento istihlinin en yüksek seviyesine ulaştığı 1949    yılında 375 bin tondan ibaret bu­lunduğunu hatırlatmış ve o zamandanberi yapılan tevsilerle kurulan yeni fabrikalara dair etraflı izahat ver­dikten sonra demiştir ki:

«Bugün Adana çimento fabrikasının da hizmete girmesi ile 1950 senesinden bu tarafa inşa ve montajları ikmal edilerek işletmeye açılan çimento fab­rikalarının veya yeni ünitelerin sayısı ll'i, yıllık istihsal kapasiteleri yekû­nu da 1 milyon 190 bin tonu bulmak­tadır.

Hâlen inşaat ve montajları hızla de­vam etmekte olan 9 yeni çimento fab­rikası önümüzdeki aylarda birer birer işletmeye açılacakları gibi, makinele­rinin büyük kısmı yurda gelmiş daha üç yeni fabrikanın da inşaatına baş­lanmış olacaktır. Böylece 1957 senesi sona ermeden fabrikalarımızın çimen­to istihsal kapasiteleri 1 milyon 800 bin tona yaklaşacağı gibi, gelecek se­ne içinde de 2 milyon tonu çoktan geç miş olacaktır. Bütün fabrikalarımız ikmal olunduğu vakit ise yılda 2 mil­yon 680 bin tonluk istihsal kapasitesi ile, 1949 senesindeki seviyenin 7 mis­line ulaşılacaktır. Yani, 1949 senesin­den müdevver, yılda 340 bin ton is­tihsal kapasiteli ancak 3 fabrikaya mu kabil yılda cem'an 2 milyon 340 bin ton istihsal kapasiteli 23 yeni fabrika meydana getirilmiş olacaktır.»

Burhan Ulutan daha sonra 1950 de is­tihsal ve ithalât yekûnu olarak çi­mento istihsalimizin ancak 401 tonu bulduğunu, memlekette girişilecek bü­yük inşaat faaliyeti için çimento is­tihsallerini artırmayı daha o tarihte kararlaştıran hükümetin derhal işe giriştiğini belirtmiş ve bu sayede aynı zamanda büyük bir döviz tasarrufu el­de edildiğini söylemiştir. Nitekim, 11 fabrika ve ünitesinin 952 senesinden bu yana istihsal ettiği çimento saye­sinde tasarruf edilen dövizin yekûn kıymeti 12 ömilyon lirayı bulmaktadır.

1950 denberi inşa olunan yılda ceman 2 milyon 340 bin ton istihsal kapasi­teli 23 çimento fabri-kasının umumî maliyet yekûnu ise 353 milyon liradır. Dış finansman olarak harice ödediği­miz taksitler senede ancak 30-40 milyon liradan ibaret kalmaktadır. Bu fabrikaların senevi çimento istihsal­lerinin bir yıllık kıymet tutarları ya­bancı döviz ve cif ithalât kıymeti ola­rak 164 milyon liraya bağlı olmakta ve böylece senede 164 milyon lira memleketin muhtelif mıntıkalarına yayılmış olduğu için dahilî nakliyat masraflarından da muazzam bir ta­sarruf sağlanmaktadır.

Çimento sanayii umum müdürü daha sonra Adana fabrikası hakkında iza­hat vermiş, bu fabrikanın geçen sene açılan Seyhan baraj ve hidroelektrik santralinden enerji aldığını belirtmiş­tir.

İşletmeler Vekilinin konuşması :

Daha sonra İşletmeler Vekili Samet Ağaoğlu bir. konuşma yapmıştır. İş­letmeler  Vekili  demiştir ki:

«Kısa bir müddet evvel, gene burada toplanmış, Çukurovayı sulamak ve bu bölgeye enerji vermek üzere inşa edi­len Seyhan barajını açmıştık. Bugün ise Adana çimento fabrikasını işlet­meye açmak üzere toplanmış bulun­maktayız.

Bu mesut hâdisenin ilk mânası, Türk vatanının artık mesut bir merhaleye erişmiş olduğudur. Türk milletinin yüksek bir medeniyet seviyesine ulaş­mak için sarfettiği büyük gayrete iş­tirak ederek birçok eserleri yüzde 99 kendi sermayesi ile kurmağa muvaf­fak olan Çukurovalıları da hararetle tebrik ederim.»

Samet Ağaoğlu, Adana çimento fabri­kasını takiben daha bir çok yeni eser­lerin hizmete gireceğini hatırlatmış ve bunların Türk milleti için taşıdığı hu­susî mânaları belirterek demiştir ki:

«Bütün bu eserler, Türk milletinin yepyeni bir devreye girdiğini gösteren tarihî âbidelerdir. Türk milleti, lâyık oluğdu ve asırlardır acı ile, iştiyakla hasretini çektiği medeniyet seviyesine kavuşmak için en kat'î kararını ver­miştir. Bütün bu eserler, işte o kara­rın ifadesidir.» İşletmeler Vekili, Türk milletinin asır­lar boyu geri kalmasının biri iç diğeri dış, iki büyük mesulü olduğunu belirtmistir. Dış mesuller, mukaddes vata­nımıza göz dikerek imparatorluğumu­zu yıkmak için ihtiras beslemiş olan­lardır. Bunlar, bizi harblere sürükle­yerek milletimizin gerilememesini is­temişler ve bunda âmil olmuşlardır. İç mesuller ise, milletin cehaletine, geriliğine, fakrü aczine dayanarak şah sî idarelerini yaşatmak isteyen idare­cilerdir.

Samet Ağaoğlu, sözlerine şöyle de­vam etmiştir:

«Bu eserler, dış düşmanlara karşı ha­kikî millî istiklâlin en yenilmez kale­leri halinde yükselmektedir. Bunlar, içerde, şahsî idarelerini devam ettir­mek isteyeceklere karşı iç hürriyeti, vatandaş hürriyetini ebediyen muha­fazayı mümkün kılacak hürriyet âbi­deleridir.»

İşletmeler Vekili, bu iktisadî ve sınaî eserlerin bir diğer mânasının da mil­letle hükümetin elele vermiş bulun­ması olduğunu kaydetmiş, vatandaşı yapacağı teşebbüslerde âciz bırakmak politikasının ebediyen sona erdiğini, şimdi vatandaşın hükümetin en bü­yük yardımcısı ve rehberi durumunda bulunduğunu söylemiştir.

Samet Ağaoğlu, daha sonra, Türk mil­letinin nereden nereye gittiğini, kısa­ca nasıl bir medeniyet seviyesine yük­seldiğini göstermesi bakımından ra­kamları da sık sık konuşturmak gerek­tiğini kaydederek kendisi de bazı ra­kamlar vermiştir.

194& yılında memleketteki bütün elek­trik istihsali, 790 milyon kilovat sa­atten ibaretti. Halbuki, hazırlık dev­resi hariç, beş sene gibi kısa bir za­manda yalnız enerji sahasında 3 mil­yar kilovat saate yaklaştık. Önümüz­deki sene ortasında ise 4,5 milyar ki­lovatı bulacağız.

Çimentoya dair rakamları arkadaşım biraz evvel sizlere bildirdi. 370 bin tonluk istihsal kapasitesinden 2.600.000 tona doğru gidiyoruz. Demir istihsali­miz 1950 de 73 bin tondan ibaretti. Bugün 150 bin tondur. Sene sonunda 300 bin ton olacak. 958 sonunda yal­nız Karabük'ün istihsali 700 bin tona varmış lacaktır. Mensucat da resmî ve hususî sektörün imalâtı 150 bin metre idi. Bu sene 300 milyon metreye yükselmiştir. Bir buçuk sene sonra mutlaka 800 milyon metreye ulaşa­caktır.

Samet Ağaoğlu, milletin kalbinde ya­tan refah ve medeniyet aşkı sayesin­de bu rakamların yarın daha da yük seleceğini ve memleketimizin sıhhat­li bir iktisadî bünyeye çok geçmeden behemehal kavuşacağını belirterek al­kışlar arasında sözlerini bitirmiştir.

Başvekil Adnan Menderes'in konuş­ması   :

Müteakiben Başvekil Adnan Mende­res, fabrikanın önündeki muazzam sahayı kaplıyan Çukurovalılarm sü­rekli tezahürleri arasında gösterilen sıcak ve heyecanlı hüsnü kabul dolay isiyle şükranlarını bildirmiş, Sey­han barajı açıldığı gün temeli atılmış olanbu çimento fabrikasının, aradan bir sene geçtikten sonra, bugün hiz­mete girmekte olduğuna işaret etmiş­tir.

Başvekil, daha sonra Çukurovada hem şeker pancarı, hem şeker kamışı işliyecek büyük bir şeker fabrikası ku­rulmasına karar verildiğini sürekli al­kışlar arasında Çukurovalilara müj­delemiştir. Bu yeni fabrikanın husu­siyeti senenin yalnız yüz günü değil hemen hemen bütün sene boyunca çalışacak olmasıdır. Ayrıca bu fabri­kada şeker kamışından elde edilecek 15, belki de 20 ton sellüloz, kâğıt ima­linde kullanılacaktır. Bu itibarla Çu­kurovada bir de kâğıt fabrikası kurul­ması kararlaşmıştır.

Başvekil, şeker pancarı ve şeker ka­mışı ziraatinin çiftçi için esaslı bir kazanç kaynağını teşkil etmekle be­raber bu fabrikada istihsal olunacak şekerin son derece ucuza mal edilmesi de mümkün olacağına ayrıca işaret et mistir. Adana, kısa zamanda kavuştu­ğu mühim fabrika ve tesisler sayesin­de esasen sınaî bir merkez haline gel­mek yolundadır. Fakat bu vilâyetimiz önümüzdeki yıllarda daha da geniş bir terakkiye namzettir. Başvekil, Adana­nın çok zengin tabiî imkânlarını en verimli bir tarzda değerlendirmek su­retiyle bu neticenin herhalde çok kısa zamanda tahakkuk edeceğini söylemiş ve Çukurovalılarm gösterdikleri bü­yük heyecana tekrar teşekkür ederek konuşmasını tezahürat arasında bitir­miştir.

Müteakiben Başvekil, kurdelâyı kes­mek suretiyle fabrikayı açmış ve tesis­ler gezilmiştir.

 İstanbul ;

İstanbul Teknik Üniversitesi Sismolo­ji enstitüsünden bildirilmiştir:

Bugün sismograflarımız Türkiye saa­tiyle saat 8'i 33 dakika 1 saniye gece, merkez üssü lâboratuvarlarımızdan 185 kilometre uzakta ve doğu batı yö­nünde çok şiddetli bir deprem kay­detmiş ve deprem şiddetinden ana sa­atimiz durmuştur.

Ayrıca bu deprem şehrimizde 5,3 galivmesinde yâni dördüncü dereceden hissedilmiştir.

 Zonguldak :

İki gündenberi Zonguldakta bulunan Reisicumhur Celâl Bayar beraberinde­ki zevatla birlikte bugün saat 11 de Çaydamarı işçi sosyal tesislerini geze­rek tetkiklerde bulunmuş ve ilgililer­den gerekli izahatı almıştır.

Reisicumhurumuz bu tetkikleri sıra­sında işçilerin mutfak yemekhane, ya­takhane ve berber salonlarını ziyaret etmiş ve her yerde gördüğü temizlik, intizam ve mükemmeliyetten dolayı takdirlerini izhar etmiştir. .Bu arada Reisicumhur Celâl Bayara mutfakta etli nohut, bulgur pilâvı üzüb hoşafın­dan ibaret işçilerin öğle yemeğinden numuneler ikram edilmiş, Reisicum­hurumuz bulgur pilâvı ile etli nohut­tan bir miktar alarak zevkle yemiş ve gayet nefis bulduğunu ilâve etmiştir.

Havzada çalışan işçilere sağlanan ge­niş sosyal hizmetler ve ezcümle duş ve banyolar, çamaşırhane, sağlık tesis leri sinema, kütüphane ve okuma sa­lonu hakkında Reisicumhur Celâl Ba­yara İlgililer tarafından etraflı malû­mat verilmiştir.

İşçilerin hayat standardını artırmak ve onlara modern yaşamak imkânlarını sağlamak için Ereğli kömürleri iş­letmesinin giriştiği sosyal faaliyet her gün biraz daha artmaktadır.. Bugün sosyal hizmetler karşılığı olarak iş­letme işçi başına günde üç lira civa­rında bir masraf yapmaktadır.

Sosyal hizmetlerin başında bulunan sağlık işleri de ehemmiyetle ele almamakta ve sağlık tesisleri modern ci­hazlarla   takviye   edilmektedir.

Bu arada işçilerin ailelerine, de el uzatılmakta ve meselâ onların do­ğumları, işletme tarafından günün icaplarına uygun bir şekilde işletme­nin sağlık tesislerinde yaptırılmakta­dır.

Diğer taraftan işletmece açılmış olan ilk okullarda isçi çocuklarının okutul­ması da temin edilmektedir.

 İstanbul :

Kandilli rasathanesinden bildirilmiş­tir:

Bu sabah vuku bulan şiddetli dep­remin dördüncü tebliği, Türkiye saa­ti ile ll'i 36 dakika 58 saniye geçe kaydolunmuştur. Replik ilk replikten çok daha şiddetlidir. Zelzele bölgesin­deki  tahribatı artırmıştır.

1935 senesinden bu tarafa memleke­timizde vuku bulan şiddetli zelzele­lerin merkez üstlerinin üzerinde top­lanmış bulunduğu ve Erzincandan baş layıp Karadeniz sahiline paralel olarak doğu batı doğrultusunda Balıke­sir, Yenice ve Gönen'e kadar uzanan sektonik hattın Bolu ve İznik arasın­da açık kalan ve Aband çöküntü böl­gesini ihtiva eden kısımda bu sabah­ki zelzele ile kapanmış'bulunmaktadır.'

 Sivas :  

Başvekil Adnan Menderes bu sabah Sümerbank halıcılık kursu atelyelerini gezmiş, müteakiben devlet demiryol­ları cer atelyesini ziyaret etmiştir. Baş vekil burada, memleketimizde ilk defa lokomotif bandajı dökümü ameli­yesinde hazır bulunmuştur. Lokomo­tif bandajlarının da yerli olarak ima­line başlanması sayesinde bir lokomotifin yüzde 85'ini memleket dahilinde yapmak imkânı hâsıl olmuştur

Başvekil atelyede işçilerin muazzam tezahüratı ile karşılanmış ve buradan ayrılırken kendisini uğurlamak için toplanmış olan işçilere bir hitabede bulunmuştur.

Başvekil Adnan Menderes bu büyük müesseseyi kuranları hayırla yadetmiş, hükümetin bunu daha da genişlet­mek kararında olduğunu söylemiştir. Başvekil demiştir ki:

«Bu müessese böylece yalnız demir yollarımız için değil, diğer ihtiyaçlarımız içinde çok daha büyük kıy­metler yaratmak imkânına sahip ola­caktır.»

Başvekil muhtelif atelyeleri gezerken duyduğu gururun, itimadını bir sebe­bini de Türk işçisinin çehresinde oku­nan zekâ ve iş gücü teşkil ettiğini be­lirtmiş ve şöyle demiştir:

«Hepiniz, Türk milletinin en güzide vasıflarının temsilcisi, Türk işçisi ola­rak vatanın hizmetindesiniz. Sizin ka­biliyetlerinizin verdiği güç memleke­te çok büyük kıymetler kazandıracak­tır. Türk işçisini vatanın yeni baştan inşasında en büyük vazifeyi deruhte etmiş görmekten ve büyük vasıflarını müşahede etmekten en derin bahti­yarlığı duymaktayım.»

Büyük tezahürat arasında cer atelyesinden ayrılan Başvekil Adnan Men­deres, saat 11 de uçakla Sivastan Adanaya hareket etmiştir.

 Ankara :

Bu sabah saat 8.30 da yurdun muhte­lif bölgelerinde vukua gelen müessif zelzele felâketi dolayısiyle en fazla ha­sar gören Bolu ve havalisi zelzele felâ­ketzedelerine Kızılay umumî merke­zinden ilk ve âcil yardım olmak üze­re uçakla Kızılay umumî reis vekil­lerinden Afyon milletvekili Riza Çerçel'in başkanlığında bir doktor, iki hemşire, iki gönüllü hemşire ile 150 kişilik ilâç, 150 kişilik pansıman mal­zemesi, 4 büyük ilk yardım çantası, 20 küçük ilk yardım çantası ile 600 adet ekmek gönderilmiştir. Kızılay Umum Merkezi Etimesgut merkez ambarından da kamyonlarla Boluya 800 çadır, 2.000 battaniye, Se­ben'e 200 çadır, Düzceye 300 çadırla birer ton tereyağ, süt tozu, kaşar pey­niri, 100 gemici feneri ile 20 teneke gazyağı sevkedilmiş bulunulmaktadır. Felâket bölgelerindeki ekip başkan­lıklarından alman malûmata göre di­ğer lüzumlu para ve malzeme yardım­ları da yapılacaktır. Bunlardan başka Kızılay Umumî Merkezi. Bolu merke­zine 15 bin lira göndermiştir.

Diğer taraftan Kızılay Ankara Kan merkezinden de bir sandık kan ile bir kan verme cihazı gönderilmiştir.

 Düzce :

Bu sabah saat 7.35 te 25 saniye süren şiddetli bir yer sansmtısı olmuş ve Düzce kazası içinde 72 ev ciddî hasara uğramıştır. Katî şekilde tehlike arzeden 14 ev tahliye ettirilerek gerekli tedbirler alınmıştır.

Son dakikaya kadar köylerden alman haberlerden can kaybı olmadığı anla­şılmıştır.

Hükümet binası ve jandarma kuman­danlığı bürolarındaki hasar dolayı­siyle bu iki teşkilât İnhisarlar binala­rına, Adalet teşkilâtı da ortaokul bi­nasına yerleştirilmiştir.

Zelzele fasılalar" halinde devam etmekle beraber, halk sükûnet içinde ve icab eden bütün tedbirlere baş vurulmuş bulunmaktadır.

 Adapazarı ;

Sakarya vilâyeti Akyazı Dokurcun kö­yünde bugünkü zelzelede 5 ev yıkıl­mış ve üç ölü bulunmuştur. Yaralıla­rın miktarı tesbit edilememiştir. Boluya hareket eden Sakarya valisi bu haberi alınca derhal Akyazı zelzele bölgesine gitmiş ve sıhhî ekipler sevkedilmiştir.

Adapazmda bir ev yıkılmış, ayrıca üç ev ve bir fabrika bacası çökmüştür. Adapazarı P.T.T. teşkilâtı feragatli çalışmasiyle bütün muhabere faaliyeti­ni açmıştır.

 Bolu :

Reisicumhur Celâl Bayar bu sabah Boluda vuku bulan şiddetli zelzele ha­beri üzerine saat 14.45 te otomobille Zonguldaktan hareket ederek saat 17.40 da Boluya muvasalat etmiştir. Yeni Çağda Bolu valisi ve diğer zevat ta rafından karşılanan Reisicumhur biraz ileride de Ankaradan derhal Bo­luya gelmiş olan Dahiliye Vekili Dr. Namık Gedik, Jandarma Umum Ku­mandanı tarafından istikbal edilmiş ve hep birlikte Boluya müteveccihen yola devam edilmiştir.

Reisicumhur Celâl Bayar Boluya mu­vasalatında çok kalabalık bir vatan­daş topluluğu tarafından hararetle karşılanmıştır. Reisicumhurumuz be­lediye meydanını dolduran Bolulula­ra hitaben bir konuşma yaparak ken­dilerine geçmiş ol'sun demiş ve felâ­ketlerinin en kısa zamanda saadetle çevrileceğini, bundan bütün Bolulu­ların  emin  olmalarını söylemiştir.

Reisicumhur bilâhare şehri gezerek hasara uğrayan binaları görmüş ve alâkalılardan alman tedbirler ile zel­zelenin husule getirdiği hasar hak­kında izahat almıştır.

 Adana  :

Başvekil Adnan Menderes bugün Öğ­leden sonra Adana Belediyesini ziya­ret ederek şehir işleri hakkında alâ­kalılardan izahat aldıktan sonra Ah­met Karabucak isminde bir vatanda­şımız tarafından arsası da temin olu­narak inşa ettirilen ve Adana Vilâye­tine bağışlanan ilk okulu açmıştır.

Başvekil daha sonra güney senayı şir­ketine ait dokuma fabrikasına ilâve edilen yeni tesisleri açmıştır. Bu tesis­ler, yılda 36 milyon metre basma, di­vitin ve pazen imâl edebilecek kud­rettedir.

Adnan Menderes, Özbueak anonim şirketinin kurduğu yeni dokuma fab­rikasını da işletmeye açmıştır. Bu fab­rika, 5500 iği ve 148 dokuma tezgâhını ihtiva etmektedir. Burada 60 ve daha yukarı numarada iplik ile poplin ve her türlü gömleklik kumaş imâl olun­maktadır.

Bugün ziyaretleri sırasında Başvekil Türk Ticaret Bankası yardımlaşma sandığı tarafından inşa ettirilmiş olan Banka ve iş hanı binasını da hizmete açmıştır. Bu 8 katlı bina iş hanından başka 200 yataklı bir oteli ihtiva et­mektedir. Büyük bir lokantası vardır. 5,5  milyon  liraya  mal  olmuştur.

Her türlü Ziraat makineleri için yedek parça imâl etmek üzere Adanalı 75 sa­natkâr tarafından kurulan Anadolu makine sanayii anonim şirketinin kur­duğu tesisleri de gezen Bavekil, Müte­şebbislerine takdir ve tebriklerini bil­dirmiştir.

Şehirdeki bütün tetkik ve ziyaretleri sırasında Adanalılar, Başvekil Adnan Menderes'i her tarafta hararetle al­kışlamışlar ve sevgi tezahürlerinde bulunmuşlardır.

Başvekil, akşam saat 20'de beraberin­de Nafıa Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekili Etem Menderes ile misafirimiz Alfred Krupp Von Bohlcnund Halbach olduğu halde uçakla Adana'dan İstan­bul'a hareket etmiştir.

 Ankara :

Birkaç gündenberi Zonguldak ve ha­valisinde bir tetkik gezisine çıkmış bu­lunan Reisicumhur Celâl Bayar, bugün vukua gelen müessif zelzele felâketi dolayısıyle Bolu'ya gelmiş ve buradaki temas ve incelemelerini müteakip gece geç vakit Ankara'ya avdet etmiştir.

Devlet Reisimizin davetlisi olarak bu seyahate İştirak etmiş bulunan Ameri­kan iktisadî işbirliği komisyonu baş­kanı General Riley de Reisicumhuru­muzla birlikte Ankara'ya dönmüştür.

 Bolu :

Zelzele felâketi dolayısıyle bugün şeh­rimize gelmiş bulunan Dahili Vekili Dr. Namık gedik, beraberinde Jandar­ma Umum Kumandanı, Kızılay yar­dım ekibinden dotor ve hemşeriler ol­duğu halde bu akşam saat 20'de zel­zelenin en fazla hasara sebebiyet ver­diği Mudurnu'ya gitmiştir.

Son dakikada bildirildiğine göre Mu­durnu'nun Elmacıdere bölgesindeki 9 köyde 40 ölü ve ağır ve hafifolmak üzere 63 yaralı olup, 280 ev tamamen yıkılmıştır.

Derhal Mudurnu'ya sevkedilen sıhhiye ekipleri ağır yaralıları ambulanslarla Bolu hasta han esin e nakletmişlerdir. Diğer hafif yaralılar ise mahallî sağ­lık teşkilâtınca tedavi altına alınmış­lardır.

Kızılay teşkilâtınca, felâketzedeler için çadır ve sair lüzumlu malzeme süratle zelzele mıntıkasına gönderilmektedir.

Mudurnu zelzele felâkeLzeleriyle çok yakından alâkadar olan Dahiliye Ve­kili Doktor Namık Gedik hastahaneyi ziyaretle yaralıların vaziyetleriyle meşgul olmuş ve felâketzedeler için gerekli tedbirlerin alınması hususunda alâkalılara icap eden direktifleri ver­miştir.

Felâketzedeler için alman tedbirlerin noksansız yerine getirilmesi hususları ile bizzat meşgul olan Vekil, gece ya­rıcı saat l'de Mudurnu'dan Bolu'ya dönmüştür.

37 Mayıs 1957

 İstanbul :

«Kandilli rasathanesinden bildirilmiş­tir :

Dün sabah saat 9.40'tan bugün saat 9.40'a kadar aynı merkezden gelen 282 adet zelzele kaydolunmuştur.

Bu zelzelelerin 99 tanesi Bolu ve civarını teşkil eden merkez üstünde du­yulmuş, bunlardan 35'i şiddetlice, 6'sı orta şiddette ve 6'sı şiddetli olmak üzere 47'sinin zelzele bölgesindeki ha­sar durumunu artıracak mertebede bulunduğu tesbit edilmiştir.

Sarsıntı bugün de devam etmekte olup biri bu sabah saat sekizi 20 dakika 54 saniye, diğeri 9'u beş dakika 30 sa­niye geçe şiddetli iki replik daha kay­dedilmiştir.

 İstanbul :

Vefatım teessürle bildirdiğimiz büyük Türk âlimi ve mütefekkiri İbnil Emin Mahmud Kemal İnal'm cenazesi, bu gün merasimle Beyazıt camiinden kal­dırılarak Merkezefendi kabristanındaki ebedî istirahatgâhma tevdi olun­muştur.

Merhumun naşı, öğleye doğru evinden alınarak Beyazıt camiine getirilmiştir. Öğle namazını müteakib kılman ce­naze namazından sonra, eller üzerin­de taşman merhumun tabutu, İstan­bul Üniversitesi merkez binası önüne getirilmiş, burada İstanbul Üniversi­tesi Rektörü, merhumun şahsı ve eserleri hakkında kısa bir hitabede bulunmuştur. Bundan sonra Merkez­efendi kabristanına gidilerek İbnil Emin Mahmud Kemal İnal'ın naşı ebedî istirahatgâhma tevdi olunmuş­tur.

Cenazede mebuslar, İstanbul Valisi ve Belediye Reisi Prof. Gökay, Üniversite Rektörleri, dekanlar, profesörler, mer­humun dostları ve kendisini sevenler­le öğrenciler ve kalabalık bir cemaat hazır bulunmuştur.

 Ankara :

Büyük Millet Meclisi bugün saat 15'de Reis Vekillerinden Fikri Apaydm'm riyasetinde toplandı.

Celse açıldığı zaman, Kars mebusu Mehmet Hazer'in Ankara mebusların­dan bir zatm hükümet ve Belediye ic­raatı hakkında radyoda yaptığı ko­nuşmalara dair Devlet Vekilinden sua­lini, Vekil Celâl Yardımcı cevaplan­dırdı.

Celâl Yardımcı bu cevabında, Ankara radyosunda imar ve Belediye hareket­leri hakkında konuşan Ankara me­busu Mümtaz Faik Fenik'in bu konuş­malar karşılığında para almadığını, radyolarda şehir saatlerinin mevcut olduğunu, Mümtaz Faik Fenik'în de imar hareketleri üzerinde tetkik ve müşahedelerini radyoda vatandaşlara bildirdiğini bu konuşmaların anayasa­ya aykırı olmadığını, anayasanın 23 üncü maddesinin ancak «Milletvekili ile hükümet memuriyetinin bir kişide birleşemeyeceğini» söylediğini, memu­riyet üe mebusluğun ise ayrı ayrı ol­duğunu, diğer taraftan teşriî vazife­nin de bu neviden konuşmalara mâ­ni sayılmayacağı, hükümetin icraatını beğenen herhangi bir mebusun, bunu söylemeye ve yazmaya hakkı olduğu­nu, Mümtaz Faik Feniğin her hangi bir partinin propagandasını yapmadı­ğını, memleketin imarı mevzuunda radyoda vatandaşa bilgi verdiğini söy­ledikten sonra devamla dedi ki :

«Biz bütçe müzakereleri sırasında da radyo mevzuunda konuştuğumuz za­man sarih olarak şunu arzetmiştik : Parti propagandası başka, hükümet icraatı hakkında mütaleada bulun­mak başkadır. Şimdi bundan bir mâ­na çıkararak, efendim, hükümetin ic­raatı, hükümet bir partinin iktidarı olduğuna göre, onun icraatı binnetice partiye muzaftır, diyebilirler. Bir par­tiye mensup bir hükümetin yaptığı iyi işlerin partisine muzaf olması kadar tabiî bir şey tasavvur olunamaz ve memleketin de bu parti ile iftihar et­mesi lâzım gelir.»

Celâl Yardımcının konuşmasından sonra kürsüye gelen sual sahibi Mehmet Hazer, Mümtaz Faik Fenik'in radyoda konuşmasının bir teşriî vazife değil, tamamiyle icraî ve kontrol ve mura­kabeye tâbi bir hizmet olduğunu, bu durumun da anayasaya muhalif bu­lunduğunu ileri sürdü. Diğer taraf­tan, Mümtaz Faik Fenik'in radyoda konuşmasının partiler arasında eşitlik prensibini ihlâl ettiğini, meselâ Sağır ve Körler Cemiyeti mümessilinin rad­yoda konuşmak için yaptığı müracaa­tın cevapsız kaldığını söyledi.

Tekrar söz alan Devlet Vekili Celâl Yardımcı, radyodaki mevzuubahis ko­nuşmaların, parti propagandası olma­dığını tekrarla, Mümtaz Faik Fenik'in umumî olarak memleketin imarı me­selelerini ele aldığını ve bu meseleleri radyoda beyan etmenin hiç bir zaman vebal teşkil etmediğini belirterek, «Eğer kendileri bunu bir vebal telâk­ki ediyorlarsa bu vebali omuzlarıma alıyor, kendilerini bu vebalden uzak tutuyorum» dedi. Celâl Yardımcı bun­dan sonra, Mehmet Hazer'in, Sağır ve Körler Cemiyetinin bir temsilcisinin radyoda konuşması mevzuundaki id­diasını cevaplandırarak, radyonun, bütün hayır cemiyetlerine, âmme men faatlerin hadim topluluklara daima açık olduğunu, bu toplulukların hatiplerinin her zaman serbestçe radyoda konuştuklarını bildirdi. Sağır ve Kör­ler Cemiyeti adına radyoda konuşul­ması için yapılan müracaattan habe­ri olmadığını, bu hususun üzerinde ehemmiyetle duracağını sözlerine ilâ­ve etti.

Bundan sonra Ankara mebusu Müm­taz Faik Fenik, evvelâ, Başkanlık Di­vanının bu suali hattâ ruznameye bile almaması gerektiğini zira bir me­busa asla sual sorulamıyacağmi, ana­yasanın bu hususta gayet vazıh oldu­ğunu, bununla beraber bu sualin he­yeti âliye getirilmesini teşekkürle kar­şıladığını, böylece bir hakikatin orta­ya çıkacağını İfade ile sözlerine baş­ladı.. Ve bu hakikatlerin başında şu vardır ki: «Sual sahibi demek hükü­met icraatının halk tarafından bilin­mesini istememektedir. Bu icraatın or­taya dökülmesi kendisini rahatsız et­mektedir.  Üzmektedir.»

Mümtaz Faik Fenik bundan sonra, radyolarda yaptığı konuşmalardan para almadığını, hükümetin icraatını hiç bir karşılık beklemeden anlattığı­nı, bundan sonra da anlatmağa de­vam edeceğini kendisinin hükümet memuru olmadığını, Basın Yayın Umum Müdürlüğü kadrosuna dahil bulunmadığını, ancak mebus ve gaze­teci olduğu için, bu neviden radyo konuşmaları yaptığını, konuşmaları­nın propaganda sayılmayacağını, dün­yanın hiç bir yerinde, hiç bir demok­raside mebusların radyoda konuşma­ması, hükümet icraatından bahsetme­mesi hakkında her hangi bir anayasa kaydının mevcut olmadığını ifade et­ti ve daima hürriyet, hürriyet diye haykıranların ve hürriyetsizliklerden şikâyet edenlerin, şimdi böyle bir sual takriri ile, konuşma, söz söyleme hür­riyetine sansür koymaya kalkmalarının cidden hazin bir hâl olduğunu bildirerek konuşmasına şöyle son verdi:

«Mehmet Hazer Bey yeni bir takrir vererek meteoroloji raporlarının da radyoda okunmasının menedilmesini isteyebilir, çünkü bu raporlar mem­lekette feyizli yağmurlar yağdığını haber vermekte, galiba bu da kendi­sini üzmektedir.»

Sual sahibi Kars mebusu Mehmet Hazer de Mümtaz Faik Fenik'e cevap ve­rerek, kendisinin radyoda parti pro­pagandası yapmakta olduğunu ileri sürdü. Mümtaz Faik Fenik Mehmet Hazer'in bu iddialarına cevap vermek istediyse de Reis gündemin diğer mad­delerine geçti.

 Ankara :

Yurdumuzun Muğla - Fethiye bölge­sinde vukua gelen zelzele felâketin­den zarar gören vatandaşlarımıza dost ve kardeş Amerika mîlleti tara­fından gösterilen yakın alâka devam etmektedir.

Felâketten zarar görenlere, resmî ve hususî Amerikan teşekkülleri tarafın­dan daha ilk andan itibaren yapılmış olan çeşitli yardımlara ilâveten, Ame­rika Birleşik Devletleri hükümeti bu defa, zelzele ile tamamen harap olan Fethiye şehrinin yeniden kurulması için dışarıdan getirilmesi icap ede­cek bir kısım inşaat malzemesini te­min maksadiyle beynelmilel işbirliği teşkilâtı tonundan, Türkiyeye normal olarak tahsis edilen senelik miktar­dan ayrı olarak, 500.000 dolarlık bir tahsis yapmaya karar vermiştir. Bu meblâğ ile temin edilecek malzeme­nin bir an evvel yurdumuza ithalini sağlamak için Türk ve Amerika ma­kamları arasında gerek resmî mahfil­lerimizde, gerek zelzele felâketine uğ­ramış bölgedeki vatandaşlarımız ara­sında büyük bir memnuniyet uyan­dırmıştır.

 Konya   :

Vilâyetimizin ziraî durumu ve kımıl mücadelesini tetkik etmek üzere vilâ­yetimize gelmiş bulunan Ziraat Vekili Esat Budayoğlu, bazı mebuslar, Kon­ya Valisi ve ilgili daire müdürleri ile birlikte Ereğli'ye hareket etmiştir:

Vekil, Çumura'da kendisini karşıla­yan kalabalık bir halk topluluğuna hitaben şu konuşmayı yapmıştır:

«Muhterem arkadaşlarım,

Her geçen gün ziraî sahada ilerleme­ler kaydeden vilâyetinizin bu yoldaki çalışmalarını ve ziraî mücadele işlerini mahallen tetkik edeceğim. Ziraî istihsâldeki hamlelerinizi yakinen bil­mekteyiz. Demokrat Parti iktidarının ziraî sahada gösterdiği çalışma ve kalkınma hareketi, muazzam kitleyi teşkil eden siz çiftçilerin kalkındırıl­ması ve daima daha hızla ilerlemeni­zin sağlanması içindir. Memleketi kalkındıracak şartlar, bugün toprakla uğraşan insanların elindedir. Toprak mahsulleri fiyatlarının istikrarlı bir şekilde ayarlanması neticesini Başve­kilimiz bir hafta önce çiftçi vatandaş­larımıza müjdeledi, Fiat ayarlamaları daima ve daima sizlerin lehine olacak­tır. Bol bir mahsul yılma kavuşmak üzereyiz. Evvelâ çalışacağız sonra Al­lah tan inayet bekliyeceğiz. Muvaffak olacağımıza inanıyoruz. Ziraî sahada gayret ve çalışmalarınızdan dolayı siz­lere hükümet olarak teşekkür ederiz.

Sizlere bol mahsul ve başarılar dile­rim.»

Ziraat Vekili ve beraberindekiler yol güzergâhmdaki bazı köylere de uğ­rayarak ziraat ve hayvancılık sahala­rındaki çalışmaları tetkik etmiştir.

28 Mavıs 1957

 Ankara :

Yurdumuzun Muğla - Fethiye bölge­sinde vukua gelen zelzele felâketin­den zarar gören vatandaşlarımıza dost ve kardeş Amerika milleti tara­fından gösterilen yakın alâka devam etmektedir.

Felâketten zarar görenlere, resmî ve hususî Amerikan teşekkülleri tarafından daha ilk andan itibaren yapılmış olan çeşitli yardımlara ilâveten, Ame­rika Birleşik Devletleri hükümeti bu defa, zelzele ile tamamen harap olan Fethiye şehrinin yeniden kurulması için dışarıdan getirilmesi icap edecek bir kısım inşaat malzemesini temin maksadıyla, beynelmilel işbirliği teş­kilâtı fonundan, Türkiyeye normal olarak tahsis edilen senelik miktar­dan ayrı olarak, 500.000 dolarlık bir tahsis yapmaya karar vermiştir. Bu meblâğ ile temin edilecek malzemenin bir an evvel yurdumuza ithalini sağlamak için Türk ve Amerika makam­ları arasında gerekli temaslara baş­lanmıştır.

Türkiye - Amerika Birleşik Devletleri dostluk ve işbirliğinin yeni bir örne­ğini teşkil eden bu yardım, gerek res­mî mahfillerimizde, gerek zelzele fe­lâketine uğramış bölgedeki vatandaş­larımız arasında büyük bir memnuni­yet uyandırmıştır.

 İstanbul :

Kandilli rasathanesinin 3 Nolu teb­liği :

Dün sabah saat 9.40'dan bugün saat 9.30'a kadar, ikinci 24 saat zarfında, biri çok şiddetli, dokuzu şiddetli, on biri hafif 119.u çok hafif olmak üzere 148 zelzele daha kaydolunmuştur. Böylece 48 saat zarfında kaydolunan zelzelelerin sayısı 430'u bulmakta ve merkez üsleri rasathaneden uzaklığı 140 - 170 kilometre olan ve doğu-batı doğrultusunda 3G kilometrelik bir çiz­gi üzerinde toplanmış bulunan Bolu -Mudurnu zelzelesine ait günlük fre­kans azalmakta, şiddet zaman zaman artmaktadır.

 İstanbul :

Memleketimizde ahiren vukua gelen zelzele felâketleri münasebetiyle Fe­deral Almanyanm Türkiye Büyükelçisi ekselans Doktor Fritz Oeliers Başve­kilimiz Adnan Menderes'e bugün şu mektubu göndermiştir :

«Ekselans,

Aziz yurdunuzun yeniden bir zelzele musibetine ve bu yüzden can kaybı­na uğramış olduğunu elemle haber aldım. Zatıdevletinize ve necip Türk milletine en kalbi teessür ve taziye­lerimi arzederken, dün gece bu elim haberi Öğrenmiş olan bütün Alman milletinin bu felâketin acısına yü­rekten iştirak etmekte olduğuna itimad buyurmanızı dilerim. İçten gelen bu hislerimizin lütfen kabul ve asil Türk milleti ile felâketzede ailelere ulaştırılmasına müsaade buyurulması ricasını hürmetlerime terdifen arzeylerim.»

 İstanbul :

Rum ortodosk patriği Athenagoras bu­gün saat 16.30'da beraberinde Beledi­ye Meclisi âzasından Vilademir Mırmıroğlu olduğu halde Vilâyete gelerek Vali ve Belediye Reisi Prof. Gökay'ı ziyaret etmiş, Patrikhane ve Rum va­tandaşları adına Fethiye ve Bolu zel­zele felâketzedelerine yardım olmak üzere 40 bin lira teberruda bulunmuş­tur.

Patrik Rum cemaati arasında açılan zelzele felâketzedelerin yardım kam­panyasının hızla devam ettiğini ve ay­rıca kiliseler ittihadmca Amerika ve İsviçre'deki Rumlar arasında da yar­dım kampanyası açıldığını, buralar­dan gelecek yardımların da hüküme­timize teslim edileceğini, söyliyerek Türk vatandaşını her türlü felâketten masun kılması için Allaha dua ettiği­ni ifade   eylemiştir.

Patriğin bu ziyareti yarım saat kadar sürmüştür.

 Sivas

Alman Büyükelçisi Doktor Fritz Oel-Isrs beraberinde ataşemiliteri ve elçilik protokol şefi olduğu halde bugün şeh­rimize gelmiştir.

Tarihî eserleri gezen Büyükelçi aynı zamanda bundan 30 sene evvel Türkiyede ataşemiliter olarak vazife gör­düğü zaman tanıdığı Atatürk'ün «Si­vas Kongresi» ni akdettiği salonu bü­yük bir ihtiramla ziyare' etmiş ve defteri mahsusa tahassüslerini yaz­mıştır.

Çimento fabrikası lokalinde Alman Büyükelçisi Doktor Fritz Oeller şere­fine Vali tarafından verilen akşam yemeğinde şehrimizde bulunan me­buslarla vilâyet ileri gelenleri hazır bulunmuşlardır.

29 Mayıs 1957

 Ankara :

Haşimî Ürdün'ün istiklâl bayramı dolayısiyle Reisicumhurumuz Celâl Bayar'la Hâşimî Ürdün Meliki birinci Hüseyin hazretleri arasında tebrik ve teşekkür telgrafları teati olunmuştur.

 Ankara :

Çekoslovakya'nın millî bayramı mü­nasebetiyle Reisicumhurumuz Celâl Bayar'la Çekoslovak Reisicumhuru ekselans Antonin Zapotocky arasında tebrik ve teşekkür telgrafları teati olunmuştur

  İstanbul :

22 Mayısta Romada çalışmalarına başlayan milletlerarası hemşireler konseyine 60 memleketten 3 binden fazla üyenin katıldığı bildirilmektedir. 2 Haziranda kapanacak olan konsey, İtalyan Cumhurbaşkanının refikaları Donna Carlc Gronchi tarafından açıl­mıştır.

Her dört senede bir yapılan bu içti­main gayesi, hemşireliğin çeşitli ko­nularım görüşüp gelecek için daha verimli olmasını sağlamaktır. Diğer mühim mevzularda hemşirenin bir memleketin sağlı programındaki yeri, hemşirelik eğitimi, hemşirelerin çeşitli problemleri ve idareci hemşire yetiş­tirme imkânlarını teşkil etmektedir.

Bu konseyde Fatma Bengisu Kızılayi, Fahrünnüsa Seden, Florence Nightin-gale hemşire mektepleri ve hasiaha-neleri tesisini temsil etmektedir.

İstanbul :

İstanbuldan Bolu ve havalisi zelzele felâketzedelerine yardımlar devam et­mektedir. Beş kamyonluk bir kafile haline Ticaret Odasının 20 bin, Sana­yi Odasının 15 bin ve Migros'un da 8 bin lira değerindeki çeşitli yiyecek maddesi bugün öğleden sonra Bolu Valiliği emrine Kızılay Bolu şubesine gönderilmiştir.

Diğer taraftan Dr. İbrahim Ethem Ulagay ilâç fabrikası da Bolu zelzele bölgesine bir sağlık ekibi göndermiş­tir. Dr. Orhan Akpmar ve Dr. Ziver Hüner'den müteşekkil sağlık ekibi, müessese mamulâtmdan. başka anti-bictikler olmak üzere    lüzumlu diğer İlâçları yardım komitesi adına Kızılay Bolu şubesine' götürmüştür.

İstanbulda mevcut 21 Kızılay şubesi, felâketzedeler için yardım toplama kampanyalarına ara vermeden devam etmektedirler.

Ayrıca, İstanbul Amerikan Kadınlar Kulübü de bugün Kızılay İstanbul Mü­dürlüğüne Bolu felâketzedeleri için bin lira vermiştir

 izmir :

Güney Avrupa müttefik kara kuvvet­leri kumandanlığından bildirilmiştir:

Karargâhı İtalya'da bulunan Nato Güney Avrupa kumandanlığından bil­dirildiğine göre, Nato .başkumandanı General Ncrstad, millî hükümetlerin muvafakatini almak suretiyle Ameri­kan hava tümgenerali Richards C. Lindsay'ı Nato güney Avrupa mütte­fik hava kuvvetleri kumandanlığına tâyin etmiştir.

 İstanbul :

Başvekil Adnan Menderes Karaşi'de toplanacak olan Bağdat Paktı Konse­yine iştirak için bu gece saat yarımda kalkacak KLM uçağı ile Karaşi'ye git­mek üzere Bağdata hareket etmekte­dir.

Başvekil Adnan Menderese bu seya­hatlerinde Çanakkale mebusu Fanin Rüştü Zorlu, Antalya mebusu Burhan ettin Onat, Ankara mebusu Mümtaz Faik Fenik, Çanakkale mebusu Nü-reddin Alp kartal, Kastamonu mebusu Hilmi Dura, Çorum mebusu Kemal Biberonlu, Afsan mebusu Murat Âli Ülger, Hariciye Vekâleti Umumî Kâ­tibi Büyükelçi Melih Esensel 'ile siya­sî muavini Zeki Kuneralp ve iktisada muavini Hasan Işık, Başvekâlet Husu­sî Kalem Müdürü Muzaffer Ersü ile muavini Şefik Fenden, Anadolu Ajan­sı Umum Müdürü Şerif Arcık, Hariciye Umumî Kâtiplik kalemi müdürü Ser-met Pasın ile ikinci daire beşinci şu­be müdürü İller Türkmen ve Ticaret dairesinden Yüksel Menderes refakat etmektedir.

 İstanbul :

Devlet Vekili ve Milli Müdafaa Vekâ­leti Vekili Semi Ergin'in Başvekilimiz Adnan Menderese, donanmamızın Kaç-raddenizde yaptığı seyahatin son mer­halesini teşkil eden Hopa'dan aşağıda­ki telgrafı çekmiştir :

«Donanmamız, Karatenizdeki tatbi­katlarının .son merhalesi Doğu Serhan vilâyetlerimizin hudut iskelesi Hopa-ye varmıştır.

Deniz kuvvetlerimizin uğradığı Zon­guldak - İnebolu - Samsun - Gire­sun - Tirebolu - Hopa şehirleri halkı ve civar köylerden gelenlerle birlikte donanmamıza karşı duydukları derin tahassürü, büyük sevgi tezahürleriyle tes'id etmiş, göz ve gönül dolduran his ve ifadeleriyle denizcilerimizin uğrayamadığı nahiyelerimiz halkının her çeşit deniz araçlariyle, hareket halin­deki gemilerimize kadar yaklaşmak hususunda gösterdikleri tehalük arza değer bir mahiyet göstermiştir.

Karadeniz sahillerimizin yüksek ilgi ve himmetlerinizle gelişmesi, kemal yolunda bulunan şanlı donanmamıza gösterdiği bu engin muhabbetin Hopa-da son haddine vardığını iftiharla kaydederken dönüş gezi ve tatbikatı­nın da hareket ve moral bakımların­dan aynı başarıları derleyeceğinden emin bulunduğunu deniz kuvvetleri­mizden esirgemeyen değerli ilginizle milletçe duyulan fâhir ve gururu ya-kinen müşahede etmiş olmakla duy­duğum tahassüslerimi saygılarımla arzederim.

 Ankara :

İstanbul fethinin 5O4'üncü yıl dönümü dün, Türkocağı salonlarında Ankara Turkocağmm tertiplediği bir merasim­le kutlanmıştır.

Merasimde Maarif Vekili Tevfik İleri, mebuslar ve seçkin bir davetli kitlesi hazır bulunmuştur.

Merasime saat 20.30'da Ankara Türk­ocağı Reisi, Trabzon mebusu Prof. Os­man Turan'm günün ehemmiyetini belirten konuşmasıyla başlanmış ve bunu takiben memleketimizin tanınmış edib ve şairlerinden şiirler île Fa­tihin şahsiyetini belirten bir konuşma dinlenmiştir.

Genç ocaklıların temsil ettikleri bir tablo ile Harp Okulu talebelerinin yap tıklan Ulubatlı Hasan'm burçlara bayrak dikişini gösteren temsilî sah­ne ilgi ile seyredilmiştir.

30 Mayıs 1957

 New-York :

Herald Tribüne, Başkan Eisenhower ile Batı Almanya Başvekili Adenauer arasında cereyan eden görüşmenin başarı ile sona erdiğini belirtmekçe ve şunları yazmaktadır :

«Müzakereler, Almanya'nın birleştiril­mesi, silâhsızlanma ve Nato'nun is­tikbali gibi mevzularda tam bir an­laşma temin etmiştir.

«Birleşik Amerika'nın siyaseti, Alman­ya'nın birleştirilmesini gerçekleştir­mek için her türlü çareye baş vurul­masıdır ve Almanyanm birleştirilme­sinin, dünya gerginliğinin azalması için elzem olduğu Sovyetler Birliğine ihtar edilmiştir. Şurası açıkça bilin­melidir ki, Harold Stassen'in, Londra-da temin etmeğe çalıştığı silâhsızlan­ma anlaşması, bu mevzuda nihaî ka­rar olmayacaktır. Silâhsızlanma mese­lesinin halli her şeyden önce siyasî meselelerin halline, yani Alman bir­liğinin teminine bağlıdır.

Washington müzakerelerinin neticesi şöyle hülâsa edilebilir: Siyasî mesele­ler halledilmeden hün dünya ile ko­münistler arasında tam bir silâhsız­lanma anlaşması yapılmayacaktır. Sovyetler Birliği şayet sulhu gerçek­ten arzu ediyor ve askerî masrafların yükünden kurtulmak istiyorsa, önce Almanya meselesinin halline razı ol­malıdır.»

 Ankara :

Muhtelif memleketlerde Birleşmiş Mil­letlerin yapmakta olduğu teknik yar­dım mevzuunu incelemek üzere bir tetkik seyahatine çıkmış bulunan Birleşmiş Milletler teknik yardım dairesi âmme idaresi müdürü Mr. Frederick J. Tickner dün gece şehrimize gel­miştir.

Mr. Frederick Tickner bir hafta sü­recek olan ziyareti esnasında hükü­met nezdinde temaslarda bulunarak Birleşmiş Milletlerin memleketimize yapmakta olduğu teknik yardım prog­ramının 1957 - 1958 senelerine ait kı­sımlarını ve yardım mikdarını görü­şecektir.

Bilindiği gibi, 1951 senesinde başlıyan bu Birleşmiş Milletler teknik yardımı muhtelif sahalarda yayılmış ve geliş­miştir. Bu cümleden olarak memleke­timizde âmme idaresi enstitüsü, Orta­doğu Teknik Üniversitesi, şehircilik, sınaî gelişme, tabiî kaynakları geliş­tirme ve enerji istihsali ve buna mu­vazi bir çok önemli mevzularda çalış­malar yapılmaktadır. Bilhassa Türki­ye ve Ortadoğu âmme idaresi ensti­tüsü ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi eğitim alanında Birleşmiş Milletler teknik yardımı ve hükümetin yakın alâkası ile verimli birer müessese hâ­lini almışlardır.

Hâlen Siyasal Bilgiler Fakültesinde faaliyette bulunan âmme idaresi ens­titüsünde bu teknik yardım progra­mından faydalanılarak getirtilmiş dört yabancı uzman, muhtelif Orta-öcğu memleketlerinden gelmiş bulu­nan bursiyerlere ve fakültenin Türk talebelerini yetiştirmektedir.

Hatırlarda clacağı gibi, 15 Kasım 1956 da Meclis Reisimiz Refik Koraltan'm açtığı ve kuruluşunda Başvekilimizin yakın alâka ve yardımına mazhar olan Ortadoğu Teknik Üniversitesi üç ya­bancı profesörün iltihakı ile faaliyete geçmiş bulunmaktadır.

 Ankara :

Büyük Millet Meclisi Nato grupu çar­şamba günü saat 17'de toplanarak İdare heyeti seçimini yapmıştır.

İdare heyeti Ankara mebusu Seyfi Kurtbek, Antalya mebusu Ahmet To­kuş, Çorum mebusu Sedat Baran, Bo­lu mebusu İhsan Gülez, Balıkesir me­busu Ahmet  Kocabıyıkoğlu,  Gaziantep mebusu Ali Ocak, sîtanbul mebu­su Firuzan Tekil, Zonguldak mebusu Edibe Sayar, Giresun mebusu Hamdi Bozdağ seçilmişlerdir.

İdare heyeti arasında yapılan seçim sonunda Ankara mebusu Seyfi Kurt­bek Reisliğe, Firuzan Tekil Umumî Kâtipliğe, Sedat Baran Muhasipliğe, Ahmet Kocabıyıkoğlu veznedarlığa ge­tirilmiştir.

 Ankara :

Haberleşme vasıta ve tesislerimiz, memleketimizin kalkınmasına muva­zi bir şekilde mütemadiyen genişle­mekte ve modernleşmektedir. Bu sa­hada artan geniş hizmet talebini kar­şılamak için P.T.T. İşletmesi gerek teknik ve gerekse idari bakımlardan büyük bir ıslah ve yatırım faaliyeti içindedir.

Bu maksatladır ki, evvelâ P.T.T İşlet­mesi bir iktisadî devlet teşekkülü ha­line getirilerek, iktisadî zihniyet ile âmme hizmeti mefhumunu telif eden bir işletme kurulmuş, teşkilât genişle­tilerek 1950 den bu yana yeniden 700'e yakın hizmet yeri açılmış, per­sonel sistemleri değiştirilmiş, maaş ve ücretlilerin terfihleri sağlanmış, gayet geniş bir sosyal yardım progra­mının tatbikatına girişilmiş, velhâsıl heyeti umumiyesiyle işletme eski hü­viyetinden çıkarak yeni ve modern bir mahiyet iktisap etmiştir. İdarî sahadaki bu ıslahat yanında, teknik ve yatırım sahalarında geniş faaliyetlere yer verilmiş ve bilhassa telekomünikasyon mevzuu memleke­timizde şimdiye kadar görülmemiş bir inkişaf kaydetmiştir.

Bu meyanda Türkiyede 1950 yılına kadar sağlanabilen abone verme im­kânları 68,200 olduğu halde geçen kısa devre içinde buna 100.000 den Tazla ilâve yapılmıştır. 1956 yılı .so­nunda bu suretle 169.000 e çıkarılan telefon abone verme imkânı, hâlen yapılmakta olan yeni tesislerle 1957 sonunda 206.000 e yükselmiş olacak, böylece yeniden binlerce vatandaşa telefon verilebilecektir. Diğer taraftan Anadolu şehirlerinin telefon ihtiyacı karşılamak için yapılan mukavele mucibince tesis edil­mekte olan santrallarla, İstanbulun telefon ihtiyacını karşılamak için ha­zırlanmakta olan mukaveleye gö^e İstanbulda yapılacak tevsiat ikmal olunduğu zaman Türkiyenin yekûn te­lefon abone verme kapasitesi 400.000'i aşacaktır.

Telefon tesisleri bakımından ehemmi­yet arzeden Ankara ve İstanbul şe­hirlerinin durumu şöyledir :

Telefon abone verme imkânı Ankara 1950 de 17.000 iken hâlen 26.000'e, İs­tanbul'da 1950 de 31.000 iken hâlen 59.000'e yükselmiştir. Hâlen mukave­lesi mucibince yapılmakta olan tesis­lerle Ankaranm kapasitesi 64.000'e çı­karılmaktadır. İstanbul'da mevcut ka­pasiteye sene sonuna kadar 8.G00 yeni hat ilâve olunacak ve hazırlanmakta olan yeni mukavelenin tatbikatına gi­rişildikten sonra bu şehrimizde tele­fon abone verme imkânı 200.000 civa­rına yükseltilecektir.

Memleketimizde son senelerde bilhas­sa tatbik sahası bulan kuranportör tesisleri eskisine nisbetle % 51 nisbe-tinde arttırılmış ve evvelce mevcut 96 konuşma kanalı 1956 sonu itibariyle 241'e çıkarılmıştır. Bu rakam, içinde bulunduğumuz yılda 903'e yükseltil­mektedir.

Diğer taraftan mukaveleleri mucibin­ce yapılmakta olan yeni kuranportör tesisleri ile konuşma kanal adedi 1.400'e yükseltilmiş olacaktır.

Radyolink tesisleri, memleketimizde bilhassa memleket dahili muhaberat­ta yeni tesisler olarak ilk defa yer al­maktadır.

Gerek memleket içi ve gerekse ya­bancı memleketlerle olan irtibatlarda en büyük değişikliği ve yeniliği geti­ren radyolink tesisleri, memleketimiz­de şimal ve cenup sistemleri namı al­tında ayrı iki grup halinde kurulmak­tadır.

Şimal sistemi İzmir, Bursa, İstanbul, Ankara, Sivas ve cenup sistemi de İz­mir, Antalya, Afyon, Kütahya, Eski­şehir, Balıkesir, Konya, Ankara, Ada­na, İskenderun, Malatya, Diyarbakır, Batman şehirlerini içine almaktadır.

Bu tesislerin bir kısmı bu yıl içinde, mütebakisi de 1958 de ikmal edilerek işletmeye açılacak ve bu suretle şehir­lerarası muhaberata yeniden 240 tel­siz telefon kanalı ilâve edilmiş ola­caktır.

Bu sistem ayrıca da İzmir üzerinden Avrupa şehirlerarası şebekesine 120 kanalla bağlanacaktır.

1950 den bu yana memleket haber­leşme ihtiyaçları, sosyal ve iktisadi faaliyetlerin genişlemesi nisbetinde, eskisi ile mukayese kabul etmiyecek şekilde artmış bulunuyor.

Türk P.T.T. si, bu artan hizmet ihti­yaç ve talebini karşılamak için, ıslah edilen teşkilâtı ve ystiştirilmiş perso­neli, büyük yatırımları ve modernleş-tirilen usulleri ve tam bir âmme hiz­meti şuur ve anlayışı ile çalışmak­tadır.

 Ankara :

Türkiye Ticaret Odaları, Sanayi Oda­ları ve Ticaret Borsaları Birliğinin 8'nci genel kurulu bugün saat 10.30'da Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi kon­ferans salonunda Oda ve Borsalara mensup 200'e yakın delegenin iştira­kiyle toplanmıştır.

Adliye Vekili Prof. Dr. Hüseyin Avni Göktürk, İktisat ve Ticaret Vekili Ab­dullah Aker, bazı mebuslar, Umum müdürler, iktisadî devlet teşekkülleri ileri gelenleri ile basın mensuplarının da hazır bulunduğu sekizinci umumî heyet toplantısı kongre başkanı Sırrı Enver Batur'un açış konuşması ile çalışmalarına başlamıştır.

Yoklamayı müteakip birliğin 1956-1957 yılma ait faaliyet raporu birlik yöne-* tim   kurulu  başkanı  Üzeyir  Avunduk tarafından okunmuştur.

Faaliyet raporunda Türkiye Odalar Birliği idari teşkilâtı ile Odaların idari teşkilâtının gelişmesi hakkında izahat verilmiş, dış ticaret mevzuun­daki çalışmalar arasında yepyeni bir teşkilât olarak kurulmuş olan ithal malları fiat kontrolü dairesinin faa­liyete geçtiği 20 Ekim 1956 dan 1957 yılı Nisan ayma kadar memlekete ithal edilen bütün malların kontrolün­deki başarısı ve bu kontroller neti­cesinde memlekete 13.248.198 lira tu­tarında bir döviz tasarrufu sağlandığı i.ikredümiştir. Diğer taraftan Birliğin dış ticaret mevzuundaki temasları, sa­nayi ile ilgili çalışmaları anlatılmış, Türkiyede. yerli, yabancı yatırımlarını teşvik maksadiyle «Yatırımlar için cazip bir memleket: Türkiye» isimli bir eserler bir vergi kılavuzunun İngiliz­ce olarak neşredildiği, tahsis ve tevzi mevzuundaki çalışmalarla Milli Ko­runma Kanunu ve Gider Vergisi Ka­nunu projesi üzerindeki çalışmalar hakkında umumi heyete bilgi verilmiştir.

Birliğin bir senelik faaliyetini hülâsa olarak ifade eden faaliyet raporunda daimi temas halinde bulundukları İktisat ve Ticaret Vekâleti, Hariciye Vekâleti, Maliye Vekâleti ile Gümrük ve İnhisarlar Vekâletinden gördükleri alâka ve müzaheret teşekkürle yâd edilmiştir. Başvekil Adnan Mendere­sin birlik çalışmaları ile yakından alâ­kadar olduğu zikredilerek bilhassa sanayi sahasında yapılmakta olan tet­kik ve tesbitleri şahsen takip etmek suretiyle bu teşekküle göstermiş oldu­ğu itimada teşekkür edilmiştir.

Alkışlarla karşılanan faaliyet raporu­nun okunması bittikten sonra 5590 sa­yılı Ticaret ve Sanayi Odaları, Ticaret Odaları, Sanayi Odalar; ve Ticaret Borsaları Birliği Kanununun 3'üncü maddesinin tadiline dair hazırlanan teklif mevzuat komisyonuna havale edilmiştir.

İzmîr  :

Memleketimize bir nezaket ziyreti yapmakta olan ve bu sabah limanımı­za gelen İngiliz Akdeniz filosu ku­mandanı Visamiral L. Ralf Edward. bugün saat 17'de Birmingham kruva­zöründe bir basın toplantısı tertip et­miştir.

Visamiral Edvard. sözlerine memleke­timizi ve İzmiri ziyaretten duyduğu memnuniyeti ifade ile başlamış ve bundan istifade ederek İstanbul ve Ankarada bazı temas ve görüşmeler yapacağını beyan ederek ezcümle şun­ları söylemiştir :

«Ankara'yı ilk ziyaretim 1928 yılmaz astlar, o" zaman kumandanımın ya­veri olarak gelmiş ve bu suretle fev­kalâde insan, (Atatürk) ü tanımak fırsatını elde etmiştim. Hayatım bo­yunca yaptığım ziyaretler esnasında bende en derin iz bırakanı budur, O büyük kumandanın bir yabancı ola­rak bize göstermiş olduğu yakınlıktan çok mütehassis olmuştum.»

Dost ve müttefikimiz İngilterenin Ak­deniz filosu kumandanı, filoya men­sup gemilerin Karadeniz limanlarımı­za yapacağı ziyaretten memnuniyet duyduğunu ifade etmiştir.

Visamiral Ralf Edward, daha sonra Nato ve Bağdat Paktına temas ede­rek şunları söylemiştir :

«İnanıyorum ki Nato teşkilâtı son se­nelerde sulhun muhafazasında büyük hizmetler ifa etmiştir. Türkiye ise, Nato ve Bağdat Paktlarının birleştiği kilit noktasında rolü büyük bir sulh kalesidir. Malta'daki karargâhımızda Türkiye, İngiltere, Birleşik Amerika İtalya ve Yunanistan devletlerinin mümessilleri bir arada yek vücut ola­rak çalışmaktadır. Yapılması lâzım gelen iş garpta teessüs eden sulhu mu­hafaza etmektir. Nato'nun garpte te­min etmiş olduğu sulhu, diğer kanat­ta da Bağdat Paktı tamamlamakta­dır.»

Bu vazifeye tâyin edilmeden Önce, İn­gilterenin Nato'daki temsilcisi oldu­ğunu ifade eden "Visamiral R. Ed-wards, Türk deniz kuvvetlerine karşı .eskiden beri alâka duyduğunu, deniz kuvvetlerimizdeki gelişmeyi takdirle karşıladığını beyan ederek son zelze­le felâketine temasla şunları söyle­miştir :

«Kendim ve emrimde bulunan donan­ma mensupları adına, son günlerde Türkiye'nin maruz kaldığı zelzele fe­lâketlerinden büyük teessür duydu­ğumuzu bilhassa belirtmek isterim. Bu sebepledir ki, Dainty muhribini Fethi -yeye gönderdik. Acınızı biz de aynen hissediyoruz.»

Refakatinde Akdeniz müttefik kuv­vetleri karargâhında Türk temsilci de­legeleri başkanı Tuğamiral İzzet Saltunun da bulunduğu Visamiral L. R. Edward, bilâhare basın mensuplarının sordukları muhtelif sualleri cevaplan­dırmıştır.

 Bursa  :

Merinos fabrikası sitesi dahilinde in­şa edilen yeni iki tesis bugün hizmete açılmıştır.

Bunlardan biri 4000 kişiyi aynı za­manda içine alabilecek yemek salo­nudur. Diğeri de 270 çocuğu barın­dırabilecek modern bir kreş'tir. .

Bu iki tesisin açılışı münasebetiyle bugün bir tören yapılmıştır. Törende Vali, Belediye Reisi Garnizon Kuman­danı Merinos müessesesi müdür ve erkânı ile diğer resmî daire müdür ve âmirleri ve bütün işçiler hazır bulun­muşlardır.

Yeni yemek salonunun mutfağı mo­dern şekilde teçhiz edilmiş bulunmak­tadır. Çocuk kreşi, süt çocukları, oyun çocukları ve büyük çocuklar olmak üzere üç kısmı ihtiva etmektedir. Bu yeni kreşin dünyanın en modern bir çocuk yuvası olduğunu şehrimize ge­len ecnebiler de teslim etmişlerdir.

Yeni iki tesis Vali ve Merinos mües­sesesi müdürünün birer konuşmasını müteakip hizmete açılmıştır.

31 Mayıs 1957

 Ankara :

Bulgaristanın Ankara Elçisi M. Ma-nclov dün Hariciye Vekâletinde pro­tokol dairesi reisini ziyaret ederek Bolu, Adapazarı, Düzce ve havalisin­de vukubulan son deprem felâketi do-layısiyle gerek hükümetinin, gerekse kendisinin taziyelerini bildirmiştir.

 Ankara :

Tanınmış Amerikan gazetecisi Frank Gervasi evvelki gün New-York Post gazetesinde çıkan İstanbul mahreçli yazısında, Herhangi bir klâsik veya atomik harpte Türkiyelin Ortadoğu savunmasındaki ehemmiyetinin aşikâr olduğunu belirttikten sonra, Türkiye-nin kuvvetli noktalarının pek idrâk edilmediğini, zayıf noktalarının . ise vaktinde tedbirlerle tashih edilebile­ceğini yazmaktadır.

Gervasi, Türkiye'nin kuvvetli nokta­ları olarak coğrafî durumunu, büyük ve ehliyetli silâhlı kuvvetlerini, Batı ideallerine bağlılığını, diplomatik tec­rübesini ve nihaye t Müslüman ale­mindeki prestijini sayıyor.

Gervasi'ye göre, Türkiyenin zayıf ta­rafı ise 20 nci asra yetişmek için gös­terilen sabırsızlık ve imkânları aşan kalkınma arzusudur. Gervasi, kuv­vetli ve zayıf taraflar tartıya vuru­lunca Türkiyenin iyi bir yatırım sa­hası olarak meydana çıktığını yazı­yor. Ona göre bu yatırım iyi idare edi­lirse Ortadoğu barışı ve istikran'için şimdiye kadar sağladığı kârdan bile fazla kâr getirebilir.

Muharrir, Türkiye'nin kara, deniz ve hava kuvvetlerinin kudretini belirt­tikten sonra şöyle yazıyor :

«Türkiye'nin, mensup bulunduğu İs­lâm âlemi içinde ve beraber yaşamak zorunda olduğu Arap.âlemi içinde en demokratik cemiyet olduğu bir haki­kattir. Türkiyenin uğrunda mücadele edebileceği bir şey vardır: Ortadoğu'­da İsrail'den başka bütün memleket­lerden daha yüksek bir hayat seviye­si... Bu hayat seviyesi daha fazla ve daha iyi okullar, hastahaneler, yeni yollar, modern fabrikalar, çiftliklerin makineleşmeye başlaması ve geniş su­lama ve elektrifikasyon projeleri şek­linde ifade ediliyor. Türkiyede otomo­bil ve kamyonların kaldırdığı toz bu­lutları arasından kendi kendisini Os­manlı geriliğinden yirminci asra yük­seltmeğe çalışan bir milletin muaz­zam bir Nafia projesi meydana çık­maktadır. Bu manzara terakki seven­lere haz vermekte, fakat muhafazakâr Amerikalı iş adamlarını ise şaşkınlık ve üzüntüye sevketmektedir.»

 Adana :

Pakistan Ziraat Bankası Umum Mü­dürü Mehtabüddin Ahmet Adana'ya gelmiştir. Ziraat Bankasının çiftçiler-

le olan münasebetlerini, hizmetlerini fiilen ve mahallen tetkik ve bu arada çiftlikleri, ziraî kredi ve satış koope­ratiflerini, mensucat fabrikalarını zi­yaret edecektir.

Umum Müdür, buradaki tetkiklerin­den büyük faydalar sağladığını ve av­dette bunlardan faydalanacağını söy­lemiştir.

 Ankara :

Bolu ve havalisindeki zelzele felâketi karsısında resmî makamların ve va­tandaşların gösterdiği yakın alâka şükranla karşılanmaktadır. Bolu Be­lediye Reisi Hulusi Tüzmen ve Bolu Demokrat Parti Başkanı Tahir Hitit bu münasebetle şu telgrafı göndermiş­lerdir :

«Geçirdiğimiz zelzele felâketi dolayı-siyle maddî ve manevî keder, iztırap ve sıkıntılarımızın hafifletilmesi ve giderilmesi hususunda her türlü yar­dım ve alâkalariyle felâketzedeleri minnettar eden başta çok kıymetli Reisicumhurumuz ve Başvekilimiz ol­duğu halde Dahiliye ve Sıhhat Vekil­lerimize ve diğer hükümet ve ordu erkânına, Kızılay Umumî Merkez Reisliğine, Bolu Valisi ve civar vilâ­yet Valilerine ve idare âmirlerine, te­selli ve yardım lûtfunda bulunan me­buslarımıza, vatanımızı niçinde ve dı­şındaki vatandaş ve millettaşlarımız-la teşekkül ve cemiyetlere Bolulu fe­lâketzedeler adma sonsuz minnet ve şükranlarımızı  arzederiz.»

 Ankara :

Amortisman ve Kredi Sandığı, dör­düncü malî yılı bilançosunu hazırla­mış bulunmaktadır. Sandığın 1956 yılı içersinde ödenmiş sermayesi 74 mil­yon 484.430 liraya yükselmiş, memle­ketteki kalkınma hamlelerinin hızla inkişafına imkân vermek üzere de çe­şitli sahalarda faaliyet gösteren ikti­sadî devlet teşekküllerine Nisan 1957 sonuna kadar yaptığı ikrazat yekûnu 630 milyon lirayı bulmuştur.

Amortisman ve kredi sandığı umum müdürü Mehmet Ertuğruloğlu, kurul­duğu tarihten bugüne kadar geçen üç buçuk yıl zarfında büyük terakkiler kaydeden sandığın faaliyetleri etra­fında kendisinden malûmat isteyen Zafer gazetesi muhabirine şu beya­natı vermiştir :

«10 Temmuz 1953 tarihinde 6115 sa­yılı kanunla teşkil olunan Amortisman ve Kredi Sandığı dördüncü bilançosu­nu muvaffakiyetle tamamlamış bulu­nuyor. Gerçekten sandık, kuruluşun­dan itibaren gayelerine ermek husu­sunda dev adımlarla ilerlemektedir. Bunu iptida bilanço yekûnlarında görmek mümkündür. Sandığın ilk bilançosu olan ve 14 aylık bir devreye taallûk eden 1953 malî yılı bilanço­sunun yekûnu 466.665.974 lira olduğu halde bu mikdar 1956 malî yılı bilan­çosu ile 1.053.205.916 liraya baliğ ol­muştur.

Aynı ilerlemeyi Ödenmiş sermaye mik­tarında da görmekteyiz. Sandığın faa­liyete başla dığı 10 Temmuz 1953 de 36.029.954 lira olan ödenmiş sermayesi 1956 malî yılı sonunda 74.484.430 lira­ya yükselmiş ve 26 Mayıs 1957 de 88.983.582 lirayı bulmuştur. Artış nis-beti %   146,97 dir.

Sandık 1955 yılında iki tertip halinde 110 milyon liralık tahvil çıkararak kolaylıkla plase etmiştir.

Bankaların umumî mevduattan ayır­mak mecburiyetinde bulundukları % 20 nisbetindeki munzam karşılık­ların Amortisman ve Kredi Sandığı tarafından idare edildiği malûmdur. Sandık emrine verilen bu meblâğların miktarında da büyük artışlar kayde­dilerek 1956 sonunda 617.638.727 lira­ya çıkmıştır. Buna ödenmiş sermaye ile diğer kaynaklardan elde edilen meblâğlar da ilâve edildiği takdirde sandıkça kontrol edilen paraların mik darı 1.053.205.916 lirayı bulur.

Kaynaklarının gittikçe kuvvetlenmesi, sandığı hükümetin kalkınma program larmın finansmanında birinci plânda rol oynayan bir müessese haline ge­tirmiştir. Filhakika sandık kuruluşun­dan itibaren geçen dört sene zarfında muhtelif iktisadî teşekküllere 615 mil­yon 923.771 liralık ikrazda bulunmuş­tur. Nisan 1957 sonu itibariyle ikrazat yekûnu   630.820.908  liradır.    Bunların sandıktan kredi alan müesseseler iti­bariyle' dağılışı şöyledir :

E:ibank   249.650.000

İller Bankası          53.500.000

Makine ve Kimya End. K.   21.500.000

T. C. D. D. Y.         33.570.908

Et ve Balık Kurumu   20.000.000

Sümerhank 33.000.000

Denizcilik  Bankası    10.000.000

T. C. Ziraat Bankası  90.000.000

Türkiye  Şeker  Fb.    45.100.000

Türkiye çimento sanayii      30.000.000

P. T. T.   12.500.000

T. Fmlâk Kredi Bankası       17.000.0CO

Devlet su isleri      15.000.000

image001.gifYekûn     630.820.908

Görülüyor ki yurdun iktisaden kalkın­masında imar faaliyetlerinden harp sanayiin,e halkın istifadesine açılan muhtelif Etibank tesislerinden çimen­to fabrikalarına, ziraat sanayiinden köylerimizin içme suyu tesislerine ka­dar her yerde Amortisman ve Kredi Sandığımızın hissesi vardır. Yalnız 1956 mali yılındaki ikrazları yekûnu­nun 287.S20.909 lira tuttuğu düşünü­lürse bir finansman bankası olarak ehemmiyeti kolaylıkla anlaşılır.

Sandığın faaliyetlerine muvazi olarak elde ettiği safi kâr mikdarı da yıldan yıla artarak 1956 bilançosu ile 17 mil­yon 653.606 liraya yükselmiştir. Bu mikdarm cüz'i bazı kısımlar müstes­na olmak üzere kamilen ödenmiş ser­mayeye ilâve edilerek ikrazlarda kul­lanılacağı tabiîdir.

Borç itfası ve tahvilât piyasasının dü­zenlenmesi hususundaki faaliyetler muvaffakiyetle devam etmektedir.

Kuruluşundan itibaren öz ve yabancı kaynaklarında büyük inkişaflar kay­deden Amortisman ve Kredi Sandığı halkımızın itimadına mazhar olarak gelecek yıllarda da yurdun iktisadî kalkınması yolundaki yapıcı faaliyet­lerine gittikçe artan bir hızla devam edecektir.»

 İstanbul :

Hükümetimizin misafiri olarak 15 gün denberi memleketimizde bulunan ta­nınmış Alman sanayicisi Alfred Krupp Vcn Bohlen und Halbach, bugün saat 12'de Hilton otelinin, İkametine tah­sis olunan Karadeniz dairesinde, bir basın toplantısı tertip ederek bura­daki tetkik ve temasları hakkında, sı­naî kalkınmamız bakımından çok ehemmiyetli ve hayırlı haberleri de ihtiva eden geniş izahat vermiştir.

Bir saat süren ve 50'den fazla yerli ve yabancı gazete, ajans ve radyo tem silcisinin takip ettiği bu basın top­lantısında hazır bulunanları selâmla­mak ve hakkındaki geniş neşriyat dolayısile matbuata teşekkür etmekle söze başlayan Alfred Hrupp, demiştir ki :

«Bundan iki sene evvel, sayın Başve­kiliniz Adnan Menderes, Almanyaya vâki ziyaretinde beni Türkiyeye davet etmiş ve bu davet bu sene de sayın Ethem Menderes tarafından tekrar­lanmıştı. Bu suretle çocukiuğumdan-beri tahayyül ettiğim bu seyahat ta­hakkuk etmiş oldu. Türkiye'de göre­ceğimi ümit ettiğim ve beklediğim bir çok şeyler vardı. Fakat gördüklerim tasavvurlarımın tamamen fevkinde oldu. 15 gündenberi Türkiyedeyim. Bu müddet zarfında birçok şehirleri gez­dim. Zamanın kısa olmasından dolayı derin tetkikat yapamadım, fakat bu zaman zarfında gözlerimi ve kulakla­rımı açtım ve çok şey gördüm. Bugün şu kanaate vardım ki, bütün Türk milleti yekvücut olarak memleketin kalkınmasına iştirak etmektedir. Memleketin iktisaden kalkınması için lâzım gelen esaslar tesbit edilmekte­dir. Ben şahsen bir mühendisim, ik­tisatçı değilim. Fakat anlıyorum, ki bu iktisadi kalkınma için lüzumlu esas­lar ele alınmış, inşaat, endüstri, tâlim terbiye ve buna mümasil her şey dü­şünülmüştür.

Bana tesir eden noktalardan biri de, muhakkak ki ananevi Türk - Alman dostluğunun ne derecelere kadar de­rin olduğunu tesbit etmek olmuştur.

Bu ziyaretim esnasında hükümet er­kânı ile, vilâyetler ileri gelenleriyle tanıştım ve kendilerile teknik mesele­ler üzerinde müdaveleî efkârda bulun­dum. Alman endüstrisine de, Türki-yenin büyük kalkınmasında yer verildiğini görmekten ayrıca gurur duy­maktayım. Bu büyük kalkınma prog­ramının bir tek firma ve memleket tarafından yapılmasına maddeten im­kân yoktur. Ümidim, gerek diğer Av­rupa memleketlerinin ve gerek şimalî Amerika'nın bu kalkınmaya iştirak edeceğidir. .

Krupp .firmasının ötedenberi en ziyade meşgul olduğu mevzu, demir ve çelik senayü ile münakale meseleleridir. Türkiye'de görüştüğüm ve alâkadar clduğum meseleler de daha ziyade bu sahalara inhisar etmiştir.

Şu noktayı da tebarüz ettirmek iste­rim ki, Türkiye, uzun sençlerdenberi Krupp fabrikalarının en büyük müş­terilerinden biridir. Meşgul olduğumuz projelerden biri Türkiye demir ve çe­lik kapa sitesinin arttırılmasıdır. Bu meyanda sizlerin de yazdığınız gibi Karabükte bir üçüncü yüksek fırının temelini atmak şerefi bana verilmiş bulunuyor:

Ayrıca Türkiyede ikinci bir demir çelik sanayi tesislerinin kurulması hususu, hâlen firmanın mütehassısla­rı tarafından tetkik, edilmekte ve bu konuda çalışılmaktadır. Bu tesislerin yeri hakkında şimdilik bir şey söyli-yemiyeceğim için afimizi rica ederim.

Münakale meselelerinde en çok meş­gul olduğumuz mevzular arasında Dev let Demiryolları için bazı mühim mal­zemenin temini, yeni hatların tesisi, Türkiye - İran transit hattının ikmali ile teçhizi, karayolları sektöründe ise Türkiyeyi, kamyonlarla teçhiz etmek projeleri bulunmaktadır.»

Müteakiben memleketimizin yeraltı zenginliklerinin işletilmesi için yap­mayı tasarladığı yatırımlar mevzuuna geçen misafir Alman sanayicisi söz­lerine şöyle devam etmiştir :

«Alman sanayiini bütün iptidai mad­deler alâkadar etmektedir. Bu arada Türkiye'deki krom, volfram ve kömür gibi mâdenler de alâkamızı çekmiş­tir. Ümidim ve arzum, Almanya'nın, Türkiye'nin ziraî maddeleri için git­tikçe daha fazla mal alan bir müşte­risi elmasıdır. Bu suretle memleket­lerimiz arasındaki mütekabil ticaretin daha vâsi bir sahaya intikal edeceğini ummaktayım.

Türkiye'de ziraatin, endüstri ve tica­retle elele çalışması ve inkişaf etme­si, memleketin kalkınmasında en mü­him  âmil olacaktır.»

Daha sonra, firmasının müessif bir kaza neticesinde batan İzmir gemisi­nin, yerini dolduracak daha büyük yeni bir gemiyi en kışa zamanda yap­mağa karar verdiğini müjdeleyen ve gene hususî teşebbüsle birlikle mem­leketimizde sun'î elyaf sanayii ve pet­rol rafinerileri kurmayı kararlaştırdı­ğını anlatan Alfred Krupp, Boğaziçi köprüsü hakkında da şunları söyle­miştir :

«Hepinizin bildiği gibi Krupp firması­nı uzun yıllardahberi çok yakından alâkadar eden mevzulardan biri de güzel İstanbul'da yapılması mutasav­ver Boğaziçi köprüsüdür. Bu çok bü­yük projenin tahakkuku için Avrupa’nın veya Amerikanın diğer büyük fir­maları ile de teşriki mesai yapmamız mümkündür. Bu köprü, dünyanın iki kıt'asını birleştirecek çok muhteşem bir eser alacaktır.»

Bu arada, bir gazetecinin sualini ce­vaplandıran misafir Alman sanayicisi, köprünün en geç 3 yıl içinde ikmal edilebileceğini ve maliyetinin tahmin edilen rakamların dûnunda olacağını söylemiştir.

Diğer bir sualin cevabından da anla­şıldığına göre, bütün bu projelerin ta­hakkuku muazzam rakamlara baliğ olacak, bilfarz sadece 800.000 ton ka-pasitelik yeni bir demir-çelik sanayii­nin kurulması, 800 milyon ilâ bir mil­yar iki yüz milyon marklı bir yatırımı icap ettirecektir.

Kıymetli misafirimiz Alfredd Krupp Von Bohlen und Halbach, sözlerini bitirirken şöyle demiştir :

«Bütün Türk milletine, ziyaret ettiği­miz vilâyetler ileri gelenlerine ve hü­kümet erkânına, şahsıma karşı gös­terdikleri büyük misafirperverlik ve hüsnükabulden dolayı en derin teşek­kürlerimin iblâğı için lûtüfkar tavas­sutunuzu rica ederim.»

 Ankara :

Bugün Büyük Millet Meclisinde geniş bir mahkûm kitlesinin istifadesini sağlayan bir kanun kabul edilmiştir. Bu kanunun getirmekte olduğu yeni­likler şöyle ifade olunabilir :

1953 yılında kabul edilen 6123 sayılı kanunla Türk Ceza Kanunundaki ce­zalar bir taraftan şiddetlendirilirken, diğer taraftan da infaza taallûk eden 13 ve 16 ncı maddelerdeki tadilât ile infaz rejimi de ağırlaştırılmış bulu­nuyordu.

Bugüne kadarki tatbikatta bu rejimin mahkûmu islâhdaki asıl gayeyi gereği gibi temin etmediği görülerek bu defa Denizli mebusu Hamdi Sancar ile Rize mebusu İzzet Akçal ve üç arkadaşı ta­rafından hazırlanan kanun teklifi, adliye komisyonunca tâdil edilerek, Büyük Millet Meclisine sevkedilmiş ve bugün umumî heyette yapılan müza­kere sonunda komisyonun tadili şek­linde kabul edilmek suretiyle kanun­laşmıştır.

Kanun esasları şunlardır :

1    Ağır hapis cezasına mahkûm olanların cezaları üç devrede çektirilir:

a - Birinci devre hücre müddetidir. Bu devrede mahkûm cezasının onda birine müsavi bir müddet geceli gün­düzlü yalnız olarak bir hücrede bıra­kılır. Bu müddet bir aydan aşağı, se­kiz aydan yukarı olamaz.

b - İkinci devre, mahkûm mevkuf kal­mışsa, bu müddetle hücre müddetini çektikten sonra geri kalan cezasının yarısıdır. Mahkûmlar bu devreyi ceza evlerinde çalışarak geçirirler.

c - Geri kalan müddet üçüncü dev­reyi teşkil eder. İkinci devreden üçün­cü devreye geçebilmesi için mahkû­mun iyi hal göstermiş olması şarttır.

Üçüncü devrede mahkûmlar iş esası üzerine kurulu ceza evlerinde çalıştı­rılır.

2 Hapis ve hafif hapis mahkûmları hakkında yalnız ikinci ve üçüncü dev­re hükümleri tatbik edilir.

3  Mahkûm üçüncü devrenin ağır hapiste yarısını, hapis veya hafif ha­piste üçte birini iyi halle geçirdiği takdirde meşruten tahliye talebinde bulunmak hakkını kazanır.

İstifade müddeti asıl cezanın dörtte birinden  aşağı olamaz.

Yaş veya bedenî kabiliyetleri itibariyle üçüncü devreye geçemiyenler vey ay­nı sebepten üçüncü devreden ikinci devreye iade edilen mahkûmlar da diğer şartları haiz iseler meşruten tahliyeden istifade edebilirler.

Kanunun bilhassa 16 ncı maddesin­de mahkûmlara tanıdığı bu geniş isti­fade imkânı mahkûmun cezaevi dahi­linde her devrede inzibat ve disipline riayet etmesi, iyi halli vasfını daima muhafaza etmesi şartına bağlıdır.

Bu kanunun getirmiş olduğu başlıca mühim yenilikleri kısaca hülâsa ede­cek olursak şunlardan ibarettir :

Hücre  müddeti  bir  seneden  sekiz aya indirilmiştir.

İstifade  hakkı mahkûmiyet  müd­detinin   onda   birinden   dört e   birine yükseltilmiştir.

Mevkufiyet  müddeti    uzamış  olan mahkûmların   istifade   hakkı   mevkuf kalmamış olanlarla müsavi tutulmuş­tur.

4} Eski kanuna göre, istifade hakkın­dan mahrum edilmiş olan bazı suç failleri tefriksiz faydalandırılmıştır.

5) Tecil hükmüne mütenazır olarak şar'la salıverilme, şahsî hakları taz­min etmesi hükmüne de yer verilmek suretiyle, suçtan zarar görenlerin du­rumları da nazarı itibara alınmıştır.

 Ankara :

Büyük Millet Meclisi bugün saat 15'de Reis vekillerinden Fikri Apaydm'm riyasetinde toplandı.

Meclisin bugünkü toplantisın-da Ata­türk Üniversitesi kanun lâyihasının müzakeresi yapıldı. Atatürk Üniversi­tesi kanun lâyihasının esbabı mucibe-sinde şöyle denilmekteydi

«Doğu Anadolu'da bir üniversite ku­rulması fikri, ilk" defa, Büyük Atatürk tarafından irad edilen I.XI.1937 tarih­li Büyük Millet Meclisi açılış nut­kunda ortaya konmuştur. Bu tarihî nutukta, memleket üç büyük kültür bölgesi halinde mütalâa edilmiş ve Garp bölgesinde İstanbul Üniversite­sinin Orta Anadolu bölgesine Ankara Üniversitesinin birer kültür ve ilim merkezi oldukları ciheti belirtildikten sonra Doğu bölgesi için de böyle bir kültür ve Üniversite merkezinin bir an önce kurulması zarureti ileri sürül­müştür.

Gerçekten, Doğu Anadolu, bugüne ka­dar gerek kültür ve gerekse iktisadi hayat şartları bakımından yeter de­recede gelişme imkânı bulamamıştır. Bunun çeşitli sebepleri arasında bu geniş bölgenin arazi bakımından dağ­lık" ve sarp, iklim bakımından kışları­nın çok sert ve uzun oluşu ve bir hu-dut bölgesi bulunuşu zikredilebilir.

1950'den sonra yurdumuzda tatbikine geçilen umumî kalkınma hareketleri meyanmda Doğu Anadoluda bir kültür merkezi tesisi hususunda ilk defa Ata­türk tarafından ortaya atılan fikir, yeniden ele alınmış ve 1950 den iti­baren hükümet programlarına ithâl edilmiştir.

Bu maksatla, 25/2/1953 tarih ve 6059 sayılı «Doğu Üniversitesi kuruluş ha­zırlıkları hakkında kanun» ile 10.3.1954 tarih ve 6373 sayılı «Doğu vilâyetleri­mizde kurulacak Atatürk Üniversitesi inşaatı için gelecek yıllara sâri taah­hütlere girişilmesi hakkında kanun» meriyete konulmuştur. Bu sonuncu kanun ile yurdumuzun Doğu bölge­sinde kurulacak olan üniversiteye bü­yük kurtarıcı ve kurucunun adı veri­lerek «Atatürk Üniversitesi» denilmiş­tir ve bu arada üç üniversitemizden davet edilen mümessillerden müteşek­kil istişare heyetlerine yurdumuzun Doğu bölgesi hakkında incelemeler yaptırılmış ve teşkil edilen icra ku­rulu vasıtasıyla bu işin planlanması ve tatbiki yoluna gidilmiştir.

Doğu Anadolunun içtimaî kültürel, iktisadî ve teknik bakımlardan kalkın­masında önemli rol oynıyacak olan Atatürk Üniversitesinin kurulusuna ait hazırlık ve tetkikler yapıldığı sırada FOA'nm teklifi ve tavassutu ile 1954 sonlarında Atatürk Üniversitesinin te­sisi hususunda Amerikan Nebraska Üniversitesi ile işbirliği kurulmuştur. Yapılan anlaşma gereğince Nebraska Üniversitesi, bu kuruluş safhası için memleketimize 4 uzman göndermiş ve bunlar Türk mütehassısiarıyla müşte­rek çalışmalarına başlamışlardır.

Yapılan incelemeler sonunda Atatürk Üniversitesinin Amerikan Land Grant Üniversiteleri tipinde tesisi uygun gö­rülmüştür. Bu Üniversiteler halk Üni­versiteleri olup, halk tarafından tesis ve idare edilirler. Bu türlü Üniversi­teler Birleşik Devletlerin bir çoğunda vardır. Bunlar, araştırmalar yapmak ve bu araştırmaları, halka mal etmek hususunda, bu sayede halkın istihsâl metcdlarmı iyileştirmede ve halkın hayat seviyesinin yükselmesinde mü­him hizmetler ifa etmişlerdir. Diğer üniversitelerde olduğu gibi bu tip üni­versitelerde de an'anevî mesleklere yer verilir.

Ancak bunun yanında, çeşitli saha­lara da hususî bir dikkat ve ilgi gös­terilerek çiftçinin, hayvan yetiştirici­nin, inşaatçının, imalâtçının, işçinin, iş adamının, ilah... hususî mahiyette­ki meseleleriyle de ayrıca alâkadar olunur. Bu suretle, daha iyi bir çiftlik ve toprak, islâh edilmiş hayvan nevi­leri, daha güzel ve ucuz inşaat, daha mükemmel ve temiz imalât, daha ma~ haretli işçi, işini daha iyi bilen iş ada­mı, ilah... Hülâsa her meslekte daha yüksek bir ehliyet sağlama ciheti bu tip üniversitenin üzerinde durduğu ve tahakkuk etmesine çalıştığı ana ga­yelerdendir. İşte, Atatürk Üniversitesi de, memleketimizin şartlarına ve im­kânlarına uyma derecesi göz önüne alınarak bu yolda çalışmalara yer ve­recektir. Bu Üniversitede nazarî araş­tırmaların da yapılacağı tabiîdir.

Fakat, tatbikî değeri olan araştırma­lar üzerinde bilhassa durulacaktır. Bu arada, Atatürk Üniversitesi, mühim bir faaliyet şekli olarak, bilginin ve araş­tırmaların dersanedeki Öğrencilere clduğu kadar Üniversite çerçevesi dı­şında kalan vatandaşlara yayılması işi ile de meşgul olacaktır.»

Lâyihanın heyeti umumiyesi üzerinde söz alan Kars mebusu Sırrı Atalay (C.H.P.), bu lâyihayı getiren hükü­mete teşekkür etti ve Doğuda böyle bir ilim merkezinin kurulmasından dolayı duyduğu memnuniyeti bildirdi. Bu arada, lâyihanın bazı maddeleri üzerinde durarak, yeni kurulacak Ata­türk Üniversitesinin, bu maddeler ge­reğince muhtar olamıyacağım, Üniver­site öğretim heyetinin Maarif Vekâ­letinin emrinde kalacağını ileri sür­dü.

Bunun üzerine söz alan Maarif Ve­kili Tevfik İleri şunları söyledi :

«Sırrı Atalay Bey arkadaşımız söze başlarken büyük ferahlık duydum. Güzel bir işin başlangıcında bir mu­halif arkadaş çıkıyor, hükümeti teb­rik ediyor. Hem nasıl? Candan tebrik ediyor. Sonra diyor ki: «Peşinen arze-deyim, bu Üniversite kanununa beyaz rey vereceğim» hem akabinde, «Bu müessese Üniversite olmak şöyle dur­sun yüksek mektep bile sayılmaz. Bu, olsa olsa bir' ortaokul durumundadır.» diyor. Şimdi, bu kadar candan teşek­kür ve bu kadar peşin rey verme beyanından sonra bir ortaokul statü­sü ile geldiğimizi ifade etmesini hakikaten çok garip ve arkadaşımızı tezat içinde gördüm. Erzurum'da orta okul açmak için yapılan teşebbüse bu kadar candan teşekküre ne lüzum var? Memleketin her tarafına orta ckul, lise ve sair mektepleri açıyoruz. Hayır Sırrı Atalay arkadaşım, teşek­kürde haklısın, tebrik etmekle cidden civanmert bir harekette bulunuyor­sun ve yerinde tebrik ediyorsun. Çün­kü getirdiğimiz müessese, inanınız ne bir orta okul, ne bir lise, tam mâna-siyle bir Üniversitedir. Kabul buyu­racağınız bu kanunla üniversitenin te­melini atacağız. Ve bu yine inanınız ki, beş sene, on sene, yirmi sene için­de, dünyanın her tarafında olduğu gi­bi, Erzurum ve havalisinin, doğunun ihtiyacına cevap verecek muazzam bir üniversite haline gelecektir. Sırrı A-talay arkadaşımız yine şüphe etme­sinler, muhtariyet de mevcut, Kanu­numuzun bir maddesi diyor ki, bu ka nunda zikredilmiyen, kanun maddele­ri haricinde kalan hükümler mevcut üniversiteler   kanununun   hükümlerine tâbidir. Muhtariyetin rektörün ve dekanın seçimine bağlanması fikri nereden geliyor?

Rektörü kendi aralarından seçerlerse muhtariyet var. Fa-kat hükümet tâyin ederse üniversite muhtariyeti yok. Öy­le şey olmaz. Muhtariyet üniversite muhtariyeti, gayet iyi bilelim ki, mut­lak mânada, bir ilmî muhtariyet ola­rak, ilmî araştırma olarak, ilmî ted­risat olarak kabul edilmek gerekir. Getirdiğimiz bu kanun, bugüne kadar kurulmuş üniversitelerimiz dışında bütün dünyada örneği çok olan ay­nı tip üniversiteleri memleketimize getirmek gayesini gütmektedir. Mev­cut üniversitelerimizin bütün imkân­larına mâlik olarak öğretim vazifesi­ni yapacak araştırma vazifesini yapa­cak, bütün ilmî imkâna mâlik olacak ve ayrıca muhtaç olduğumuz bir şeyi yapacak, bütün bu çalışmaları netice­sinde elde ettiklerini bütün devlet da­irelerinin mesaisi ile işbirliği yaparak, iştirak haline getirerek, bulunduğu bölgenin insanına, hayvanına, tabia­tına, toprağına intikal ettirecek, mu­hiti yükseltecek ve üniversitelerden bugün beklediğimiz en büyük fayda­yı sağlıyacak.

Böylesine bir.Üniversitede elbette mev cut üniversitelerin tipi dışında bir ta­kım hususiyetlerin bulunmesı icap eder.

Maarif Vekili seçerse şöyle olur, hükü­met seçerse böyle olur diyor, ben kı­saca bugünkü üniversitede ızdırap çe kilen bir. noktayı ifade edeyim, bu­günkü üniversiteler kanununun bü­tün bu saydıkları hüviyetine rağmen üniversite muzdariptir. Her iki sene­de bir dekanlar, rektörler seçilir' Bun­lar tam mânasiyle işlere el koyduğu zaman kanuni müddet gelmiştir. Se­çim tazelenecek, seçim faaliyetine gi­rilecek, işe devam edip üzerinde tam durulacağı bir zamanda devamdan mahrum kalacaktır. Onun içindir ki, bu kanunda rektörün beş senede, de­kanın dört senede bir seçilmesi esası­nı koyduk. İki yenilik getirdik.

Muhtaç olduğumuz büyük bir müesse­seyi, Atatürkün bize vasiyeti olan; ama büyük bir vasiyet olan bir mü-essseseyi dört beş senelik bir çalışma neticesinde ve Amerikalı mütehassıs­larla bizim mütehassıslarımızın, bizim profesörlerimizin teşriki mesaisiyle yapılan bir çalışma neticesinde şu sta­tü, şu kanun önünüze gelmiş bulun­maktadır ve bu kanunla inşallah bu sene temelini atacağımız müessese­leriyle ve önümüzdeki sene açacağımız fakülteleriyle cidden büyük bir ham­le içine girmiş bulunacağız. Ben Sırrı Atalay arkadaşıma tebrik ve teşek­kürleri için cidden teşekkür ediyorum. Verecekleri bir tek beyaz reye fevka­lâde kıymet veriyor ve teşekkür edi­yorum. Endişelerinin katiyen varit ol­madığını kemali katiyet ve hulûs ile arzediyorum.

Kanunun kabulü devrimiz ve Meclisi­miz için şerefli bir hâdise olacaktır.»

Maarif Vekilinin konuşmasından son­ra Erzurum mebusu Şevki Erker, Kon­ya mebusu Hamdi Ragıp Atademir, Tunceli mebusu Fethi Ülkü, lâyihanın getirilmesinden dolayı duydukları memnuniyeti bildirdiler ve hükümete teşekkür ettiler. Erzurum mebusu Hamit Şevket İnce de, Atatürk üni­versitesinin kurulması karşısında duy­duğu hisleri belirtti ve bütün kütüp­hanesini bu üniversiteye hibe ettiğini ifade eyledi.

Bunu takiben lâyiha müstaceliyetle ve alkışlar arasında kabul edildi. Lâ­yihanın kabulünden sonra tekrar söz alan Maarif Vekili Tevfik İleri, teşek­kür etti ve Atatürk üniversitesi ku­rulması işi gibi güç bir işi, muvaffa­kiyetle yürüteceklerine emin oldukla­rını söyledi.

Büyük Millet Meclisinin bugünkü top­lantısında, Türk ceza kanununun 13 ve   16   ncı   maddelerinin   değişmesini tazsinmun eyleyen kanun lâyihası ka­bul edildi. Bunu takiben bir idam ce­zasının tasdiki hakkındaki kanun lâ­yihası da kabul olundu .

Büyük Millet Meclisi pazartesi günü toplanacaktır.

 Ankara :

Türkiye Ticaret Odaları, Sanayi Oda­ları ve Ticaret Borsaları Birliği VÎII nci genel kurul- toplantısına bugün saat 10 dan itibaren Dil - Tarih ve Coğ­rafya Fakültesi konferans salonunda devam edilmiştir.

Bugünkü celsede ilk sözü alan birlik idare heyeti başkanı Üzeyir Avunduk, uzun bir konuşma yapmış ve tenkitleri cevaplandırmıştır:

Birliğin bir meslek teşekkülü olduğu­nu, gerek Büyük Millet Meclisine ve gerekse hükümete istişare vazifesiyle mükellef bulunduğunu anlatan Üzeyir Avunduk, bunun dışında birliğin bü­yük işler başardığını ifade etmiş, bu çalışmaların faaliyet raporunda taf-silen anlatılmış olduğunu belirtmiştir. Birlik başkanı bilâhare oda ve bor­salardan birliğe gelen her talebin e-hemmiyetle ele alındığını ve takip edildiğini de tebarüz ettirmiştir.

Müteakiben yapılan idare heyeti se­çiminde Üzeyir Avunduk, Celâl Umur, Hilmi Gürkan, Fevzi Dural, Şevket Filibeli, Muhterem Erkmen, Osman Kibar, Hayri Terzioğlu, Aziz Zeytin-cğlu asil azalıklara getirilmişlerdir. Ye dek üye seçimini ise, Fahri Merzeci, Hayati Düvencioğlu, Bedri Ünel, Nev­zat Ortabaş, Sabit Ecemiş, Sabri Yi­ğit,. Mücahit Büktaş, Hilmi Kulluk, Ni­yazi Kırimhan  kazanmışlardır.

5 Mayıs 1957

 Ankara :

Reisicumhurumuz Celâl Bayarm da­vetlisi olarak memleketimizi resmen ziyaret etmekte olan dost ve mütte­fik Federal Almanya Reisicumhuru ekselans Dr. Theodor Heuss, bugün öğleden sonra Ankâraya gelmiş ve iki millet arasındaki sıkı dostluğun, kuv­vetli ittifakın ve karşılıklı büyük sev­ginin bu yeni ve parlak tezahürüne lâyık büyük merasimle ve yollara dö­külmüş olan bütün Ankara halkının misli görülmemiş azamette ve sami­miyette tezahüratiyle karşılanmıştır.

Devlet ve milletimizin aziz misafirini hâmil olan husus Alman Lufthansa uçağı, jet uçaklarımızdan müteşekkil bir filonun şeref himayesinde tam sa­at 17,30 da Esenboğa üzerinde görül­müş, şehir üzerinde bir tur yaptık­tan sonra, yavaş yavaş alçalarak 17.40 da hava alanı pistine inmiştir. Uçak, Türk semalarına girdiği dakikadan itibaren jet filolarımız tarafından kar şılanmış ve uçaklarımız, aziz misafi­rimizi .hâmil uçağın iki yanını dör-deıiik dizi halinde sararak etrafında bir ihtiram hâlesi teşkil etmiştir.

An karanın  manzarası:

Baştan başa bayraklarla donatılan bütün Ankara şehrinde öğleden iti­baren aziz misafirimizi karşılamak ve kendiisnin yüksek şahsiyetinde Al­man milletine Türk milletinin candan sevgisini lâyikiyle izhar edebilmek için şevkli ve heyecanlı bir faaliyet hüküm sürmekte idi. Kadınlı erkekli, büyük­lü küçüklü hemen bütün Ankara hal­kı, iki dost ve müttefik devlet reisi­nin kortej halinde geçecekleri yollar boyunca hınca hınç yer alırken, üzer­lerinde Türk ve Alman bayraklarının dalgalandığı takların son tezyinatı tamamlanıyor, Çankayadan ta Esenbo-ğaya kadar sağlı sollu, onar metre ara ile kahraman erlerimiz selâm mev­kilerine diziliyordu.

Otcbüs ve kamyonlarla ve diğer vası­talarla Ankaralı ve civar köy ve ka­sabalı binlerce vatandaş da aziz mi­safirimizi şehir dışında karşılamak için Esenboğaya doğru yol alıyor, ci­var köylerden de şoseye doğru şevkle teveccüh ediyor, şehir dışında yol ka-vuşakları ve köyle civarları halkla do­luyor. .Çubuk ve ona civar köylerin halkı da Esenboğa hava alanının et­rafını dolduruyordu. Bu şevkli vatan­daş toplulukları arasında millî elbi­selerini giymiş olanlar, atlarına bin­miş olanlar pek çoktu. Davul zurna­lar çalıyor, küçük küçük Türk ve Al­man bayrakları daha şimdiden eller­de dalgalandırılıyordu.

Türk ve Alman bayrakları ile süslen­miş olan Esenboğada da başta alay sancağı ve bando olduğu halde bir alay ihtiram vazifesini görmek üzere yer almıştı. ,

Saat 16.30 dan itibaren vekiller, sivil ve askerî erkân ile Alman büyük el­çisi ve büyük elçilik erkânı meydana gelmiş bulunuyorlardı. Saat 17.15 te Reisicumhur Celâl Bayar, Çankayadan itibaren, yollar boyunca halkın teza­hürleri arasında, Esenboğaya gelmiş­tir.

Aziz misafirimizi getirmekte olan uçağın piste inmesiyle beraber Reisi­cumhur Celâl Bayar, yanında Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan, Başvekil Adnan Menderes, Hariciye Ve kâleti Vekili Etem Menderes. Federal Almanya büyük elçisi ekselans Dr. Fritz Ocllers, Bonn büyük elçimiz Sey-fullah Esin, Riyaseticumhur Umumî Kâtibi. Hususî Kalem Müdürü, Proto­kol Dairesi Reisi, Riyaseticumhur Basyaveri ile diğer yaverler ve mihman­darlar clduğu hflde ihtiram kıtasının sağ önünde uçağın.duracağı yere doğ-. ru ilerlemiştir. Vekiller, Büyük Millet Meclisi Reis Vekilleri Ankara mebus­ları, Federal Almanya büyük elçiliği erkânı, Erkânıharbiyei Umumiye Rei, si, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri kumandanları, jandarma umum ku­mandanı, ikinci ordu ve sekizinci ko­lordu kumandanları, Erkânıharbiyei, Umumiye İkinci Reisi, Millî Müdafaa Vekâleti müsteşarı, Temyiz Mahkeme­si reisi, Şûrayı Devlet Reisi, Divanı muhasebat reisi, Cumhuriyet Başmüd deiumumisi, Ankara Üniversitesi rek­törü, Başvekâlet müsteşarı, Hariciye Umumî Kâtibi, Emniyet Umum Müdü­rü, Ankara Valisi, Ankara Belediye Re isi, Ankara vali muavinleri ve Ankara belediye meclisinden muntehap bir heyet ihtiram kıtasının sol tarafında ve hava alanı meydanı binasına doğ­ru bir kavis halinde mevki almış bu­lunuyorlardı.

Uçak durur  durmaz,  evvelâ,   Federal

Almanya büyük elçisi uçağa   girerek

devle!; reisini selâmlamış ve    refaka­
tinde yer almıştır.

Saat 17.45 te, Federal Almanya Rei­sicumhuru aziz misafirimiz Dr. The-odor Heuss, uçaktan inmiş ve Reisi­cumhurumuza mülâki olmuştur. İki dost ve müttefik devlet reislerinin karşılaşmaları çok samimi cereyan etmiştir. Ekselans Dr. Heuss, Türkiye-yi ziyaret etmek ve Reisicumhurumuz­la buluşmaktan duyduğu büyük mem­nuniyeti çok samimî bir ifade ile bil­dirmiş, Reisicumhurumuz da necib Alman milletinin yüksek mümessili ve devlet reisini memleketimizde selâm­lamaktan duyduğu büyük memnuni­yeti bilmukabele aziz misafirimize bil­dirmiştir. Reisicumhurumuz, Büyük Millet Meclisi reisini, Başvekilimizi, Hariciye Vekâleti Vekili ile refakatin­deki diğer zevatı Federal Almanya Reisicumhuruna takdim etmiş, Federal Almanya Reisicumhuru da, başta' Fe­deral Almanya Hariciye' Vekili 'ekse­lans Heinrich von Brentano olmak üzere refakatindeki zevatı Reisicum­hurumuza takdim eylemiştir.

.Takdim merasimini müteakip iki dost ve müttefik devlet reisi ihtiram kıtasına doğru ilerlemişler ve alay sanca­ğının önünde tesbit edilsn hususî ma­halde ahzı mevki eylemişlerdir. Hava alanının biraz ilerisindeki toplar, 21 pare atışla Federal Almanya devlet re isini selâmlarken askerî banda Alman millî marşı ile İstiklâl marşını çalmış ve bunu müteakip aziz misafirimiz ih­tiram kıtasını teftiş etmiştir. Ekselans Dr. Theodor Heuss, Türkçe olarak, «merhaba asker» demiş, erlerimiz de gür bir sesle «Sağol» cevabını vermiş­tir. Müteakiben, Vekillerle askerî ve mülkî erkân aziz misafirimize takdim edilmiş ve bundan sonra iki dost ve müttefik devlet reisi ile Büyük Millet Meclisi Reisi, Başvekil, Federal Al­manya Hariciye Vekili, Hariciye Ve­kâleti Vekilimiz şeref salonuna geçmiş ler ve bir müddet samimî surette has­bıhalde bulunmuşlardır.

İki dost ve müttefik devlet reisi, diğer zevatla birlikte, alay halinde, saat 18'i 5 geçe hava alanından Ankarays, ha­reket etmişlerdir. İki devlet reisinin bindikleri otomobilin önünde, yanla­rında ve gerisinde motosikletli ve jîp-li bir ihtiram mevkibi yer almıştı. Mevkip, hava alanı binasının dış mey­dânına çıkar çıkmaz, o meydanı şim­diye kadar hiç bir zaman olmadığı gi­bi hınca hınç dolduran civar köyler halkı, aziz misafirimizi hararetle al­kışlamaya başlamış, coşkun tezahürat ta bulunmuştur. Bu tezahürler ve bu alkışlar, işte bu dakikadan itibaren, ta alayın Çankayada hariciye köşküne varıncaya kadar dinmeden bilâkis da­ima artan bir hız ve heyecanla devam etmiştir.

Esenboğa hava alanının dış meyda­nında, şosenin başladığı noktaya ka­dar iki taraflı küme olmuş halk elle­rindeki bayrakları sallamak, alkışla­mak, «yaşa, varol» diye işten bağır­mak, güler yüzle selâmlamak suretiy­le sevincini, denebilir ki âdeta bayra­mını izhar ediyor, iki devlet, reisi de halkın alkışlarına muhabbetle muka­belede bulunuyordu. İki devlet reisini hâmil otomobil, ilerledikçe, vatandaş­lar, alkışlıyarak koşa koşa takibe kal­kıyor, iki devlet reisini bir arada bi­raz daha fazla görmek istiyordu. Da­vul zurnalar çalıyor sağlı sollu yer almış atlılar ve Ankara efeleri bu samimi karşılamaya ayrı bir revnak ve­riyordu, buradan ta şehrin methaline kadar, 200-300 metrede bir halk toplu­luklarına rastlanmakta ve böylece te­zahürat hiç dinmeden devam etmek­teydi.   Bilhassa  Kastamonu     Çankırı yolu kavuşağmda ve daha ilerde köy yakınlarında,  benzin     istasyonlarının civarlarında  100 lerce  otobüs,     kam­yonla oralara kadar gelmiş olan hal­kın  tezahürleri   çok  canlı,  heyecanlı ve manalı idi. Esnaf teşekkülleri ve iş­çi teşekkülleri, bayrakları ile oralara kadar gelmişler ve iki dost ve mütte­fik  devlet reisini hararetle  selâmla-mışlardır. Baraj yolu kavuşağmda da muazzam topluluk vardı. Mecidiyeden ve HaskÖyden itibaren ise yolun   her iki tarafındaki kalabalık devamlı   bir mahiyet almıştı. Küçüklerin bir çoğu, millî elbiseler giymişlerdi. Hepsinin el lerinde ufak bayraklar vardı ve bun­ları büyük bir şevk ve heyecanla sal­lıyor   «yaşa»   diye   bağırıyor,   böylece, Türk  .. Alman dostluğunun  nesilden nesile  intikalinin  sembolünü  veriyor­lardı. Kadın, erkek Ankaralılar, aynı heyecanla  iki  devlet  reisini selâmla­makta  idi.  Golf  kulübünden  itibaren kalabalık,  büyük  bir  kesafet  göster­mekte idi. Evler, Türk ve Alman bay­rakları ile süslenmişti. Alkışlar ve te­zahürler mevkibi kademe kedeme ta­kip ediyordu. Mevkip, kalabalığın ke­safeti sebebiyle daha da yavaşlıyarak ilerlemek   zorunda   kalmıştı.  Dışkapı ve Yıldırım Beyazıt meydanları     iki keçeli  hınca   hınç   dolu   idi.   Gençler, iki devlet reisinin otomobiline çiçek­ler   atıyor,   halk   durmadan   sevgisini gösteren  tezahürlerde     bulunuyordu. Ulus meydanına kadar aynı halk ke­safeti  devam  etmekte idi. Pencereler balkonlar da insanlarla dolu idi. 300'e yakın otomobilden terekküp eden a-lay   güçlükle   ilerliyordu.  Gene  hınca hınç dolu olan Ulus meydanına varıl­dığı zaman saat   7ye yaklaşıyordu. Çi­çek yağmuru altında, halkın dinme­yen tezahürleri   . arasında     ilerleyen kortej, Ziraat Bankası önündeki tak'ı geçti. Bu tak'm üzerinde sarmaş do­laş bir halde bulunan Türk ve Alman bayrakları, akşam  rüzgârı ile    hafif hafif dalgalanmakta idi.

Halkın coşkun tezahüratı    dinmiyor, «yaşa, varol» nidaları ve alkışlar etrafı çınlatıyordu. İtfaiyenin kurduğu canlı tak geçildikten sonra, Gençlik Parkı kapısının önünden itibaren mız­raklı süvari müfrezeleri şeref mevki-bine il'ihak ederek otomobilin önün­de ve arkasında yer aldılar. Kortej, tezahürler arasında'çok yavaş ilerle­mek zorunda kalıyordu, halkın alkış­ları arasında saat 19 da Türk - Alman bayrakları ile tamamen kapatılmış olan demiryolu köprüsü geçilerek Sıh­hiyeye varıldı. Oradan sonra da bü­tün Atatürk bulvarı kesif halk kitle­leri ile dolmuş bulunuyordu. Yer yer izciler, bazısı millî kıyafetli mektepli­ler, ellerinde ufak Türk ve Alman bay rakları halkın etrafa taşan büyük te­zahüratına katılmakta idiler. Atatürk bulvarındaki bütün apartmanların bal konlan ve pencereleri de hınca hınç dolu idi. Denilebilir ki, bütün Ankara halkı, genci ile ihtiyarı ile, kadını ile erkeği ile yollara dökülmüştü. Kortej, 19.10 Kmlaydaki Almanca (hoş gel­diniz) ibaresi yazılı tak'm altından geçti. Kızılaydan Vekâletlere ve ora­dan Kavaklıdereye kadar da halk, ge-ne yolun iki tarafını doldurmuş, aziz misafirimizi durmadan alkışlıyordu.

Mızraklı süvariler, yeni Meclis binası­nın-önünde ihtiram mevkibinden ay­rıldılar. Alay Çankayaya doğru ilerli­yor, Çankaya yolunda da iki taraflı dizili halk tezahürlerine devam edi­yordu. Nihayet saat 19.20 de dost ve müttefik iki devlet reisini hamil oto­mobil selâm resimini ifa eden bir kı­tanın önünden geçerek aziz misafiri­mizin Ankarada bulunduğu müddetçe ikamet edeceği Hariciye Köşküne var­dı.

İki dost ve müttefik devlet reisi ile Bü­yük Millet Meclisi Reisi, Başvekilimiz, iki memleket Hariciye Vekilleri ve di­ğer zevat Hariciye köşkünde bir müd­det samimî surette hasbihalde bulun­dular.

Müteakiben Reisicumhurumuz ve di­ğer zevat, aziz misafirimize veda ede­rek köşkten ayrıldılar.

Hava, artık iyice kararmıştı. Çanka­ya sırtlarından bütün haşmetiyle gö­rülen Ankara şehri aziz misafirimizi Federal Almanya Reisicumhuru şere­fine donanmıştı. Türk - Alman dostluğunun. ittifakının ve yakınlığının yeni ve çok parlak bir tezahürünü gös­termiş olan ve bunda bütün Türk milletini hakkı ile temsil etmiş bulu­nan Ankara halkı, iki dost ve mütte­fik devlet reisinin samimiyetle karşı­lamış ve alkışlamış olmanın verdiği sevinç ve memnunlukla biraz evvel alayın geçmiş olduğu yollardan dağı­lıyordu.

Federal Almanya Hariciye Nazırı ek­selans M. Heinrich Von Brentano, Ri-yaseticumhur Umumî Kâtibi ekselans M. Manfred Klaıber, Hariciye Proto­kol şefi orta elçi ekselans Ernst Günt-her Mohr, Riyaseticumhur Umumî Kâ­tip muavini ekselans M. Bott, Ordu Dairesi şefi Tuğgeneral M. Reinhard, Riyaseticurnhur Hususî Kalem Müdü­rü. M. Von Heyden, Hariciye Vekâleti Türkiye masası şefi Baron Diete Von Bfîrbach, Riyaseticumhur Hususî ta­bibi Dr. Würz, Hariciye Vekâleti Hu­susi Kalem Müdürü M. Peter Limbourg Federal basın ve istihbarat dai­resi müşaviri M. Ritter, Riyaseticum­hur umumî kâtibinin refikası Ma-tfam Manfred Klaiber ve Protokol Şe­finin refikası Madame Ernst Günther Mohr.

Ayrıca Alman gazetecilerinden mürek kep bir heyet de aynı uçakla memle­ketimize gelmiştir.

6 Nisan 1957

 Ankara :

Federal Almanya Reisicumhurunun memleketimizi ziyareti hatırası olarak bastırılmış olan pullar dünden itiba­ren tedavüle çıkarılmış ve bu pulla­rın iptali için aynı gün Ankara posta merkezinde özel bir tarih damgası kul lanümıştır.

9 Mayıs 1957 günü İstanbul posta mer kezinde, 10 Mayıs 1957 günü de Bursa posta merkezinde aynı pullar için ö-zel tarih damgaları kullanılacaktır.

 Ankara :

Reisicumhuru ekselans Dr. Theodor Dost ve müttefik Federal    Almanya Heuss'un memleketimizi ziyareti mü­nasebetiyle aynı uçakla Ankaraya gel­miş olan 8 kişilik Alman basın heyeti, bu sabah Federal Basın İstihbarat Da­iresi Muavini M. Ritter'in reisliğinde Basın - Yayın ve Turizm Umum Mü­dürü Dr. Halim AIyot;u ziyaret et­miştir. Heyet üyeleri, Ankaralıların dünkü karşılama ile Batı Almanya Reisicumhurunun şahsında Alman mil letine göstermiş oldukları candan ve yakın alâka dolayısiyle teşekkürlerini bildirmişlerdir.

Heyet azaları, memleketimizdeki ika­metleri müddetince kendilerine gös­terilmekte olan kolaylıklardan dolayı da Basın - Yayın ve Turizm Umum Müdürlüğüne müteşekkir bulundukla­rını ifade etmişlerdir.

 Ankara :

Dündenberi memleketimizi resmen zi­yaret etmekte bulunan dost ve müt­tefik Federal Almanya Reisicumhuru ekselans Theodor Heuss, bugün saat 16.30 da Anıt - Kabiri ziyaret ederek kabre bir çelenk koymuştur.

Ekselans Theodor Heuss, refakatinde Federal Almanya Hariciye Nazırı He­inrich von Brentano ile maiyeti erkâ­nı- olduğu halde Anıt - Kabre gelişin­de, aslanlı avlu methalinde Hariciye Vekâleti Vekili Eteni Menderes, Pro­tokol Dairesi ve Garnizon Kumandanı tarafından karşılanmıştır.

Mümtaz misafirimiz, yeşil defne yap­rakları ve kırmızı karanfillerden ya­pılmış ve üzerine Federal Almanya armasını taşıyan beyaz ipek bir kur-delâ raptedilmiş bulunan bir çelengi kabre vaz'ederek, aziz Atatürkün mâ­nevi huzurunda saygı duruşunda bu­lunmuştur.

Müteakiben Anıt - Kabir defteri mah­susunu imza eden ekselans Dr. Theo­dor Heuss, kabul salonunda bir müd­det istirahat ettikten sonra kabirden ayrılmıştır.

Dost ve müttefik devlet reisi, Anıt Kabre geliş ve gidişinde mozole önün­deki meydanda yer almış bulunan ih­tiram kıtası tarafından selâmlanmıştır Dost ve müttefik Federal Almanya Reisicumhuru Anıt - Kabre gelirken ve kabri ziyaretten avdetinde, geçtiği yollar boyunca Ankaralılar tarafından hararetli tezahüratla alkışlanmış ve selâmlanmıştır..

 Ankara :

Memleketimizi ziyaret etmekte olan Federal "Almanya Reisicumhuru ek­selans Dr. Theodor Heuss, bugün sa­at 18 de Ankarada akredite bulunan yabancı diplomatik misyon şeflerini Hariciye Köşkünde kabul etmiştir.

Ankara :

Reisicumhur Celâl Bayar ve refikası bu akşam Çankaya köşkünde aziz mi­safirimiz Federal Almanya Reisicum­huru ekselans Dr. Theodor Heuss şe­refine bir ziyafet vermiştir.

Bu ziyafette aziz misafirimizin bera­berinde gelen zevattan başka, Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan,. Başvekil Adnan Menderes, bütün ve­killer, Federal Almanya büyük elçisi ile büyük elçilik müsteşarı, kor diplo­matik duayeni, İtalya büyük elçisi, Erkânıharbiyei Umumiye Reisi, Riya-seticumhur umumî kâtibi ile Riyase-ticumhur erkânı, Başvekâlet müsteşa­rı, Hariciye Vekâleti umumi kâtibi, Bon büyük elçimiz, Hariciye Vekâleti Protokol Dairesi, Reis ve Birinci daire Umum Müdür Muavini, Protokol Umum Müdür Muavinleri ve aziz mi­safirimizin askerî mihmandarları re-fikalariyle birlikte bulunmuşlardır.

Ziyafetin sonlarına doğru iki dost ve müttefik devlet reisi samimî nu­tuklar teati etmişlerdir.

Ziyafeti, bütün sivil ve askeri erkâ­nın ve kordiplomatikin iştirak ettiği bir kabul resmi takip etmiştir. Top­lantı Türk - Alman dostluk ve ittifa­kına has samimiyet içinde geç vakte kadar devam etmiştir.

7 Mayıs 1957

 Ankara :

Memleketimizin aziz- misafiri dost ve müttefik Federal Almanya Reisicumhuru ekselans Dr. Theodor Heuss, bu sabah saat 10.30 dan itibaren Ankara­lıların fahrî hemşehrisi olmuştur. Fan rî hemşehrilik mazbatası bu sabah Hariciye Köşkünde merasimle ekselans Dr. Theodor Heuss'a takdim edilmiş­tir.

Mümtaz misafirimiz, merasimin yapı­lacağı salona Reisicumhurumuzla bir­likte dahil olmuş ve burada Ankara Belediye Reisi Orhan Eren'in başkan­lığında belediye meclisinden münte-hip bir heyetin ziyaretini kabul etmiş­tir.

Federal Almanya Reisicumhurunun refakatindeki zevat ile Hariciye Vekâ­leti Vekilimizin, Protokol Dairesi Re­isinin ve basın mensuplarının hazır" bulundukları bu merasimde Ankara Belediye Reisi Orhan Eren, fahrî hem şehrilik tevcihi hakkındaki belediye kararma istinaden tanzim edilmiş bu­lunan beratın metnini okumuş ve be­ratı aziz misafirimize takdim ederken de şu konuşmayı yapmıştır:

«Sayın Reisicumhur;

Dostumuz ve müttefikimiz Federal Al. manya devlet reisini şehrimizde selâm lamak bizim için büyük bir şeref ve iftihar vesilesi teşkil etmektedir.

Memleketimizin ananevi dostluk rabi-talariyle bağlı bulunduğu asil Alman­ya milletinin mümessilini hükümet merkezimizde görmek Ankaralılar için sonsuz bir sevinç kaynağı olmuştur.

Ekselansları evvelki gün Ankaraya mu vasalatlarmı müteakip müşahede bu­yurmuş olacakları veçhile bütün An­karalılar zatı devletlerine saygı ve sevgilerini izhar edebilmenin surûr ve heyecanı içinde yaşamışlardır.

Bu mesut ziyaretin bir hatırası olmak üzere Ankara Belediye Meclisi 6/5/1957 tarihinde ekselanslarına fahrî hemşeh riîik payesini tevcih etmeye ittifakla karar vermiştir.

Şehrimizin fahrî hemşehriliğini lütfen kabul buyurmanızı bize daimî bir se­vinç ve gurur verecektir.

Bu ziyaretinizi takiben ileride şehri­mize yeniden şeref vermeniz ümidi ile zatı devletlerine Ankara fahrî hemsehriliğini tevcih eden karan tasdik.ey­leyen beratı takdim etmekle şeref ka­zanırım.»

Dost ve müttefik Federal Almanya Re­isicumhuru ekselans Dr. Theodor He-uss, fahri hemşehrilik beratini alırken Belediye Reisimize cevaben şu konuş­mayı yapmıştır:

«Muhterem Belediye Reisi,

Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin başkenti Ankaranın bana fahrî hem­şehriliğini tevcih etmesini hoş bir sürpriz olarak karşılamaktayım. Ev­velce bizzat kendim de vilâyet ve be­lediye dairelerinde bulunmuş oldu­ğum için, böyle bir tevcihin ifade etti­ği değeri bilhassa takdir ediyorum. An kara, yeni kurulmuş ve mütemadiyen gelişmiş, son zamanlarda da daha bü­yük inkişaflara mazhar olmuş bir bel dedir. Evvelce belediye işlerinde bu­lunmuş bir insan olarak, Ankaranın ilerideki gelişmelerini artık bu şehrin bir hemşehrisi sıfatı ile daha yakmen takip edeceğim. Bundan dolayı da bu fahrî hemşehrilik tevcihine tekrar te­şekkür eder ve fahrî hemşehrilik be­ratını memnuniyet ve teşekkürle ka­bul ederim.»

 Ankara :

Memleketimizi ziyaret etmekte bulu­nan dost ve müttefik Federal Alman­ya Reisicumhuru ekselans Dr. Theo­dor Heuss, Türk - Alman dostluğunun inkişaf ve tarsininde hizmetleri geç- ' mlz olan zevata Alman liyakat madal­yası nişanını tevcih etmiştir.

Aziz misafirimiz ekselans Dr. Theodor Heuss, bu münasebetle bugün Hariciye köşkünde yapılan merasimde kısa bir hitabeden bulunarak demiştir ki: «Sİ2 Ieri buraya Alman liyakat madalyası­nın tevzii için davet etmiş bulunuyo­ruz. Türk - Alman dostluğuna her sa­hada yapmış olduğunuz hizmetlerin bir şükran nişanesi olarak bu madal­yayı takdim ediyor ve kabulünü rica ediyorum».

Müteakiben Alman devlet reisi, davet li zevata nişanları bizzat tevdi edereK ellerini sıkmıştır.

Alman liyakat madalyası nişanı tevcih edilen zatlar şunlardır:

Devlet Vekili ve Millî Müdafaa Vekâ­leti Vekili Semi Ergin, Nafia Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekili Etem Men­deres, Riyaseticumhur Umumî Kâtibi Fikret Belbez, Bonn Büyük Elçimiz Seyfulîah Esin, Maarif Vekâleti Müs­teşarı Osman Faruk Verimer, Atom Enerjisi Komisyonu Umumî Kâtibi Nuri Refet Korur, Protokol Dairesi Reisi Şemsettin Arif Mardin, Ankara mebusu Prof. Muhlis Ete, Garnizon Kumandanı Tuğgeneral İhsan Bingöl, Riyaseticumhur Hususî Kalem Mü­dürü Faruk Berkol, Türk - Alman Kültür Cemiyeti Başkanı Prof. Hik­met Belbez, Devlet Demiryolları U-nıum Müdürü Safa Yalçuk, Hariciye Vekâleti Hususî Kalem Müdürü Ziya Tepedelen, Protokol Umum Müdür muavinleri Veysel Versan ve Şerif Kü-çükkol, misafirimizin askerî mihman­darı Tuğgeneral Neşet Cantay, Riya­seticumhur Başyaveri .Kurmay Yarbay Faik Taluy, misafirimizin askerî mih­mandarları kurmay binbaşı Nurettin Yıldızlar ve kurmay binbaşı Remzi Yelman, Halk Bankası Umum Müdürü Nusret Uzgören, protokoldan Kema-lettin Demirer ve Belediye Reisi Orhan Eren.

9 Mayıs 1957

 İstanbul :

Reisicumhurumuz Celâl Bayarm dâ­vetine icabetle 5 mayıs tarihindenbe-ri Türkiyeyi resmen ziyaret etmekte bulunan aziz misafirimiz dost ve müt­tefik Federal Almanya Reisicumhuru ekselans Dr. Theodor Heuss ile Reisi­cumhurumuz Celâl Bayar bugün saat 12.20 de hususî trenle Ankaradan İs-tanbula gelmişler ve çok parlak teza­hüratla karşılanmışlardır.

Tarihî dost ve müttefik iki milletin devlet reisleri refakatlerinde maiyet­leri erkânı ve Hariciye Vekâleti .Ve­kilimiz Etem Menderes olduğu halde, dün gece Ankaradan hareketinden iti baren, yolculuğun bir Kısmının gece geçmesi ve birçok yerlerde havanın muhalefetine rağmen, Türk ve Alman bayraklariyle donatılmış ve ışıklarla süslenmiş hemen her istasyonda va­tandaş toplulukları tarafından selâm­lanmışlardır.

Günün ilk ışıklariyle birlikte geçilme­ye başlanan istasyonlarda vatandaş toplulukları ve iki devlet reisine ya­pılan tezahürat daha da artıyordu.

Karaköyde Bilecik, Sapancada Sakar­ya, Büyükderbendde de Kocaeli vali­leri aziz misafirimiz ekselans Dr. The-odor Heuss ve Reisicumhurumuz Ce­lâl Bayan karşılıyarak selâmlamışlar-dır.

Almanya ve Türkiye Riyaseticumhur Türk - Alman bayrakları def­ne dalları ve ışıklarla donatılmış bu­lunan hususî trenin Bilecikten sonra geçtiği Osmaneli, Geyve, Arif iye ve Sapanca istasyonlarında toplanmış bu lunan çok kalabalık vatandaş toplu­lukları aziz misafirimizle Reisicumhu­rumuzu, ellerindeki Türk ve Alman bayraklarını sallayarak «yaşa varol» diye bağırarak selâmlamışlar, şiddetle alkışlamışlardır.

Halkın bu içten gelen tezahürlerine mümtaz misafirimiz ve Reisicumhu­rumuz, vagonun penceresinden beşuş bir çehre ile el sallayarak mukabele ediyorlardı.

Dost ve müttefik iki memleketin dev­let reislerini getirmekte olan hususî tren tam saat 10.10 da İzmite muva­salat ettiği zaman ekselans Dr. The-odor Heuss ve Reisicumhurumuz Ce­lâl Bayar, hemen hemen bütün İzmit halkının coşkun tezahüratı ile karşı­lanmışlardır. Bütün İzmit ve demiryo­lunun her iki yanı, iki milletin birbi­rine sarmaş dolaş olmuş bayraklarıyle donatılmış bulunuyordu. Trenin İz­mit istasyonundaki kısa tevakkufu esnasında İzmit halkım büyük teza­hüratı karşısında aziz misafirimiz, halka kısa bir hitabeden bulunarak İzmitlilerin şahsına karşı gösterdiği, büyük sevgi ve muhabbet tezahürle­rine teşekkürlerini bildirmiş, ezeli Türk - Alman dostluğunu öğmüş ve İzmit halkına saadetler temenni et­miştir.

Biraz sonra hususî tren, sıcak    sevgi gösterileri  arasında  İstanbula müteveccihen hareket etmiş, dost ve müt­tefik iki milletin devlet reisleri He-rekede, Gebzede, Derincede ve diğer istasyonlarda da aynı şekilde teza­hüratla ve alkışlarla karşılanmış ve selâmlanmışlardır.

Büyük misafirimizi karşılamak onun şahsında ezelî dost Alman milletini selâmlamak için günlerdenberi sabır­sızlanan ve candan karşılamaya ha­zırlanan İstanbul baştan başa iki dost milletin bayraklariyle donatılmış Haydarpaşada ve Dolmabahçede tak­lar kurulmuş ve üzerlerine Almanca «hoş geldiniz» ibareli dövizler asılmış­tı.

Bugün saat 11 den itibaren de muhte­lif kafileler halinde vatandaş toplu­lukları, izciler ve Öğrenciler, aziz mi­safirimizi ve Reisicumhurumuzu kar­şılamak üzere Haydarpaşa ve Dolma-bahçe meydanına gitmeye başlamış­lardı.

Limanda bulunan bütün deniz vası­taları da alay sancaklarını toka et­mişti.

İki dost ve müttefik devlet reisi Pen­dik istasyonunda da halkın alkışları ve sevgi tezahürleri ile karşılanıp u-ğurlandıktan sonra, rakip bulunduk­ları hususî tren tam saat 12.20 de Hay darpaşa garına muvasalat etmiştir. Birçok tarihi karşılamalara'sahne ci­lan Haydarpaşa garı bugün bunlardan birisine daha sahne olmuş, dost ve müttefik Federal Almanya Reisicum­huru, aziz misafirimiz ekselans Dr. Theodor Heuss ve Reisicumhurumuz Celâl Bayar, İstanbul halkı tarafından parlak ve çok büyük tezahüratla kar­şılanmışlardır.

Büyük misafirimiz Haydarpaşa garın­da İstanbul Valisi ve Belediye Reisi Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim GÖkay ile Garnizon Kumandanı Korgeneral Ekrem Akalın ve Federal Almanya İs­tanbul Başkonsolosu tarafından İstik­bal olunmuş ve vali mümtaz misafiri­mize «İstanbul şehri adına hoş geldi­niz» demiş, devlet demiryolları men­supları tarafından ekselans Dr. The­odor Heuss'a ve Reisicumhurumuz Ce­lâl Bayara birer buket verilmiştir.

İki devlet reisi ilerlerken gar binası­nın içini ve dışını dolduran halk dur­madan alkışlıyor, hararetli tezahürat­ta bulunuyordu. Ellerindeki, Türk ve Alman bayraklarını sallıyordu. Bu din mek bilmiyen tezahürata aziz misafi­rimiz ve Reisicumhurumuz, beşuş bir çehre ile ve el sallayarak mukabele etmekte idi. İki devlet reisi böylece Haydarpaşada Umur motorune binmiş ve Umur motoru üç torpitobotun re­fakatinde Dclmabahçeye hareket et­miştir.

Umum motorunun Haydarpaşa rıhtı­mından hareketinden itibaren Selimi­ye kışlasından 42 pare top atılarak ve limandaki bütün deniz vasıtaları ta­rafından düdük çalınmak suretiyle iki devlet reisi selâmlanmışlardır. Umur mctörü Dolmabahçe önlerine yaklaş­tığı zaman Savarona okul gemisi de 42 pare top atimi ile bu karşılamaya iştirak etmiştir.

Dolmabahçe rıhtımında, cami tarafın da, başta alay sancağı olduğu halde bir merasim kıtası ahzı mevki etmiş­ti. Onun karşısında saat kulesinin ö-nünde de mümtaz misafirimizi karşı­lamaya gelen mebuslarla protokola mensup zevat yer almış bulunuyor­du.

Umur motorunun yanaşacağı iskelede ise 100 den fazla yerli ve yabancı ga­zete fotoğrafçısı ve sinemacısı, Fede­ral Almanya reisicumhurunun İstan-bulda Dolmabahcede karaya çıkışını tesbit etmek üzere sıralanmıştı.

Grandi direğinde Federal Almanya ve Türkiye Cumhuriyeti Riyaseticumhur forslarını taşıyan Umur motorunun dolmabahçe rıhtımına yanaşmasını müteakip kıymetli misafirimizle Rei­sicumhurumuz Dolmabahçe meydanı­nı ve civarını dolduran elli bine ya­kın İstanbullunun alkışları ve sevgi tezahürleri arasında karaya çıkmışlar­dır.

Fotoğrafçıların yanıp sönen flaşları arasında ağır ağır ilerleyen Federal Almanya Reisicumhuru ile Reisicum­hurumuz, merasim kıtasının karşısın­da tam alay sancağı hizasına yerleş­tirilmiş bulunan platforma çıkmışlar ve bando, Alman millî marşı ile İstik­lâl marşımızı çalmıştır.

Millî marşların çalınmasını müteakip, dost ve müttefik iki memleketin dev­let reisleri refakatlerinde garnizon kumandanı olduğu halde merasim kı­tasını teftiş etmişlerdir. Kıymetli mi­safirimiz kendisini selâmlayan kıtaya Türkçe olarak «merhaba asker» diye hitap etmiştir. Merasim kıtası tek bir vücuttan çıkar gibi «sağol» diyerek a-ziz misafirimize mukabelede bulun­muştur.

Burada Vali, kıymetli misafirimize, kendilerini istikbale gelen İstanbul mebuslarını, ordu müfettişini, gene­ralleri ve amiralleri, İstanbul müdde­iumumisini, Üniversite Rektörlerini, Vali muavinlerini, vilâyet ve şehir mec üsleri reis vekillerini, belediye reis muavinlerini, Emniyet müdürünü, di­ğer sivil erkânı ve korkon.süleri takdim etmiştir.

Dolmsbahçeyi dolduran İstanbullula­rın şiddetli ve devamlı alkışları «yaşa varol» sesleri arasında kıymetli misa­firimize ve Reisicumhurumuz, vaktiyle büyük Atatürkün kullandığı ve mem­leketimizi ziyaret eden bir çok devlet reislerinin rakip oldukları tarihî açık otomobile binmişlerdir. Halkın sevgi tezahüratı arasında, askerî jeeplerin ve polis motosikletlerinin refakatinde korej Dolmabahçeden hareket etmiş­tir. Buradan Şale köşküne kadar olan yol kıymetli misafirimizi karşılamaya gelen İstanbul halkı, izciler ve mek­teplilerle baştan başa hıncahınç dol­muş bulunuyordu.

Halk ve mektepliler ellerindeki Türk ve Alman bayraklarını sallayarak ve alkış tutarak iki dost milletin devlet reislerini heyecanla alkışlıyor ve teza­hüratta bulunuyordu. Yol boyunca her beş metrede bir olmak üzere sıralan­mış bulunan askerler de ihtiram nö­beti tutuyorlardı. Kortej Dolmabahçe sarayının büyük giriş kapısı önüne gel diği zaman, tarihî kıyafetlerini labis bulunan mehter takımı böğbek vura­rak, Federal Almanya ve Türkiye Re­isicumhurunu selâmladı. Ağır ağır ilerliyen kortej, Akaretlerde Kuleli bandosu ve şeref kıtası tarafından se­lâmlandı Beşiktaş halkının büyük sev­gi tezahüratı arasında, halka el sal­layarak mukabelede bulunan aziz misafirimiz ve Reisicumhurumuz deniz bandosu ve denizcilerimiz tarafından selâmlandılar. Kortej ilerledikçe teza­hürat da artarak devam ediyordu. Şe­ref stadı önünde ise diğer bir askeri bando yer almıştı.

Ekselans Dr. Theodor Heuss ve Celâl Bayarın rakip bulundukları otomobil, Yıldız sarayı Şale köşküne vasıl oldu­ğu zaman devlet reisleri burada da bir boru takımı ve selâm kıtası tara­fından  selâmlanmışlardır.

Şale köşkünde Reisicumhurumuz Ce­lâl Bayarla beraber bir müddet isti­rahat eden mümtaz misafirimiz, bu­rada İstanbul radyosu mikrofonuna şu beyanatta bulunmuştur:

«İstanbul, halkının fevkalâde tezahü­ratı, birkaç gün kalmış olduğum An-karada Türk topraklarına ayak bastı­ğım sırada şahsıma karşı yapılan te­zahürat kadar sıcak ve samimidir. İs­tanbul ilk defa gördüğüm bir şehir de­ğildir. Bundan 28 ve belki de 30 yıl evvel gelmiş ve dört gün ikamet et­miştim.

Yol boyunca bazı değişiklikler gördüm, bir yanda Boğaziçinin muhteşem gü­zelliği, diğer yanda geniş sahil yolu İstanbul halkına tabiat güzellikleri ile daha içten bir yakınlık sağlamış, bü­yük bir kazanç temin etmiştir.

Seviniyorum, çünkü müzeleri, surları ve camileri gezerek eski bazı hatıra­larımı yeniden yaşamak imkânını el­de edeceğim, şehirde bulunduğum şu ilk anlarda kendimi sanki bazı mace­raların, binbir gece hikâyelerinin ba­şında hissediyorum.»

Müteakiben Reisicumhurumuz Celâl Bayar, aziz misafirimiz Federal Al­manya Reisicumhuru Dr. Theodor He-uss'a veda ederek Şale köşkünden ay­rılmıştır.

11 Mayıs 1957

 İstanbul :

Dost ve müttefik Federal Almanya Re­isicumhuru ekselans Dr. Theodor He-uss'ün İstanbulu ziyareti münasebetiyle İstanbul belediyesi, Schiller'in «fel­sefî lirizm» ini Alman edebiyatı pro­fesörü Burhaneddin Butman'a tercü­me ettirerek yayınlamıştır.

Bu eserin tezhib edilmiş birer nüsha sı kıymetli misafirimize ve Reisicum­hurumuza, Vali ve Belediye Reisi ta­rafından takdim edilmiştir.

Büyük Alman edibi Schiller'in tercü­me edilen bu eserinde Prof. Gökaym şu önsözü vardır.

«Schiller'in 150 inci ölüm yıldönümü münasebetiyle, aziz hatırasını İstan-bulda Alman dostlarımızla birlikte an mistik. Tarihe, mefahire, kültüre da­yanan bu dostluk bugün, büyük Alman mütefekkir ve âlimi sayın Alman Re­isicumhuru ekselans Prof. Dr. Theo­dor Heuss'un ziyaretiyle yeni bir de­vir yaşıyor. Kültür, milletleri yaklaş­tıran kaynakların başında gelir. Bu­nun için aziz misafirimizi İstanbul şen ri adına selâmlarken, ona ilim ve ede­biyatın en müstesna bir buketini tak­dim ediyoruz.

Tarih şehri İstanbul adına hosgeldiniz der ve iki dost ve müttefik milletin parlayan istikbalini bu satırlarda se­lâmlamakla bahtiyarlık duyarız.»

Diğer taraftan misafirlere Paşabahçe Cam Fabrikasında yapılmış Beykoz işi vazolar, tezbihli şehir rozeti ve ba­yanlara da Olgunlaşma Enstitüsünden hatıralar takdim edilmiştir.

 İstanbul :

Dost ve müttefik Federal Almanya Reisicumhuru ekselans Dr. Theodor Heuss, bugün Şale köşkünde, hususî bir merasimle, emekli general Pertev Demirhan, Emekli General Ord. Prof. Dr. Tevfik Sağlam, İstanbul Merkez Kumandanı Tümgeneral Kâzım De-mirkan ve emekli albay Haydar Ek­rem Algoner'e yıldızlı Alman büyük liyakat nişanını tevcih etmiş ve ken­dilerini öğle yemeğine alıkoymuştur.

 İstanbul :

Reisicumhurumuz Celâl Bayar mem­leketimizin kıymetli misafiri tarihî dostumuz ve müttefik Federal Alman-

ya Reisicumhuru ekselans Dr. Theo-öor Heuss şerefine bu gece Yıldız sa­rayın Şale köşkünde bir resmî kabul vermişlerdir.

Bu kabulde,.büyük misafirimizin mai­yetleri'erkânı, ile Nafia Vekili, Hari­ciye Vekâleti Vekili Etem Menderes mebuslar, İstanbul valisi ve belediye reisi, generaller ve amiraller, İstan­bul Cumhuriyet Müddeiumumisi, üni­versiteler rektörleri, diğer sivil ve as­keri erkân, korkonsüler, şehrimizin tanınmış şahsiyetleri, İstanbul gazete leri sahip ve başmuharrirleri refika-lariyle birlikte hazır bulunmuşlardır.

Dost ve.- müttefik iki milletin Reisi­cumhurları merasim salonuna girişle­rinde, salonu, doldurmuş bulunan 500 den fazla davetlinin hararetli teza­hürleri arasında karşılanmış ve daki­kalarca şiddetle alkışlanmışlardır.

Orkestra Alman millî marşı ile. İstik­lâl marşımızı çalmıştır. Tarihî Türk -Alman dostluğunun en canlı bir şekil­de tezahür etmesine vesile teşkil eden bu resmî kabulde Devlet Operası sa­natkârları ile İstanbul Konservatuvan Türk-musikisi korosu ve halk musi­kisi folklor tatbikat ekipibi birer gös­teride bulunmuştur.

Resmî kabul ezelî Türk - Alman dost­luğunun parlak tezahürleri arasında geç vakte kadar çok samimî bir hava içinde devam etmiştir.

12 Mayıs 1957

 İstanbul :

Mümtaz misafirimiz dost ve müttefik Federal Almanya Reisicumhuru ekse­lans Dr. Theodor Heuss, bugün öğle­den evvel Arkeoloji müzesini, mütea­kiben de Top kapı sarayını muhtelif kısımlarını gezmiştir. Ekselans Dr.Theodor Heuss'a gerek Arkeoloji mü­zesinde ve gerekse Topkapı sarayın dahil gililer tarafından izahat verilmiş­tir. 

Aziz misafirimiz bu gezilerine gidişle­rinde ve Şale köşküne dönüşlerindg geçtikleri yollar boyunca toplanmış bulunan halkın tezahüratı ve alkışları ile selâmlanmıstır

 Bursa :

İki gün evvel Bursayı ziyaret eden dost ve müttefik Federal Almanya Re­isicumhuru ekselans Dr. Theodor He­uss, Bursalılara ulaştırılması ricasiyle Vali İhsan Sabri Çağlayangil'e şu mesajı göndermiştir;

«Güzel şehrinizden ayrılırken Bursa­lıların hakkımda gösterdiği misafir­perverlik ve çok ince alâkayı hayatı­mın kıymetli bir hatırası olarak ta­şıyacağımı belirtmek isterim .İstan­bul ile Bursa arasındaki mesafeyi iyi­ce takdir, edemediğim için seyahat programında yer almasını tereddütle kabul etmiştim. Eğer Bursaya gelmeyi reddetmiş olsaydım tarihî bir hata yapacağımı şimdi daha iyi anlıyorum. Bu cazip ve tarih dolu şehrin Allah vergisi güzelliğine, yaşayanların neza­ket ve inceliği ayrı bir değer veriyor. Bursalılara candan teşekkürlerimi ve ziyaretten iftihar duyduğuma inanma­larını rica ediyorum.»

13 Mayıs 1957

 İstanbul :

Memleketimizi resmen ziyaret, etmiş bulunan dost ve müttefik Federal Al­manya Reisicumhuru ekselans Dr. Theodor Heuss, Bonn'a dönmek üzere bugün saat 17.15 te uçakla memleke­timizden ayrılmış ve Yeşilköy hava meydanında Reisicumhurumuz Celâl Bayar tarafından, İstanbul halkının tezahürleri ve alkışları arasında uğur-lanmıştır.

Dost ve müttefik Federal Almanya Re­isicumhuru ekselans Dr. Theodor He­uss, saat 16 da ikamet etmekte olduk­ları Yıldız sarayı Şale köşkünden Re­isicumhurumuz Celâl Bayar tarafın­dan alınmış ve kökü tarihe dayanan ananevi dost iki milletin devlet reisle­ri açık bir otomobille hava meydanına müteveccihen hareket etmişlerdir. Ek selâns Dr. Theodor Heuss ve Reisi­cumhurumuz Celâl Bayarın rakip bu­lundukları otomobili misafir heyet ile İstanbul Valisi ve Belediye Reisinin bulundukları diğer otomobiller takip ediyoröu. Kortej, Yıldız Sarayı bahçesinden çıkıp Çırağan sarayı caddesi­ne vâsıl olduğu zaman burada askerî jipler ve polis motosikletleri aziz mi­safirimizin bulundukları otomobilin refakatinde yer almışlar d ir. Yıldız Sa­rayı bahçesi çıkış kapısından itibaren, dost ve müttefik Federal Almanya Re­isicumhuruna ve Reisicumhurumuza Yeşilköy hava meydanına muvasalatla rina kadar bütün caddeleri, meydan­ları tıklım tıklım doldurmuş bulunan ve yer yer yüz binleri aşan haik top­lulukları, muazzam tezahüratta bulun muş ve bir kere daha tarihî Türk -Alman dostluğunun ne derecelere ka­dar Türk halkınca benimsendiğinin ispatına vesile olmuştur.

Devlet Reisleri, Çırağan sarayı önün­de ahzı mevki etmiş bulunan piyade bandosu ile bir merasim kıtası tara­fından selâmlanmıştır. Takip edilen Beşiktaş, Akaretler, Dolmabahçe, Ka­dırgalar, caddesi; Nişantaşı, Valikona­ğı caddesi, Harbiye, Cumhuriyet cad­desi, Taksim meydanı, İstiklâl Cadde­si, Galatasaray, Tepebaşı, Refik Say­dam caddesi, Şişhane, Atatürk köprü­sü, Unkapanı, Atatürk Bulvarı, Aksa­ray, Şehremini, Topkapi, sur içi ve di şı ite Yeşilköy hava meydanına ka­dar Londra asfaltı boyunca sıralan­mış bulunan İstanbul halkı, izciler ve öğrenciler, Federal Almanya Reisi­cumhuru ile Reisicumhurumuz Celâl Bayar geçerken, kendilerine büyük sevgi tezahüratında bulunmuşlar, al­kış tutmuşlar ve ellerindeki Türk ve Alman bayraklarını sallamışlardır. Bü tün bu geçişler caddeler baştanbaşa tarihî dost iki milletin adeta sarmaş dolaş olmuş bayraklariyle donatılmış bulunuyordu.

Taksim meydanında Cumhuriyet âbi­desi önünde, Kuleli askerî lisesi şeref kıtası ve bandosu, Unkapanmda. De­niz Harb Okulu ve Kolleji ihtiram kı­tası ile bandosu, Saraçhanebaşmda ananevi elbiselerini labis bulunan ta­rihî mehter takımı ve Topkapı dışın­da da bir piyade bandosu ve ihtiram kıtası devlet reislerini selâmlamıştır.

Kıymetli misafirimiz ile Reisicumhu­rumuzun bu yollarda bilhassa Nişan­taşı, İstiklâl caddesi, Galatasaray, Şiş-hanebaşı, Atatürk bulvarı ve Aksaray âdeta iğne atılsa yere düşmiyecsk ka­dar kalabalık bir haldeydi.

Dost ve müttefik Federal Almanya Reisicumhuru -ile Reisicumhurumuzun rakip bulundukları otomobil ve onu takip eden kortej tam saat 16.50 de Yeşilköy hava meydanına vasıl olmuş, baştanbaşa Türk ve Alman bayrakla­riyle süslenmiş bulunan Yeşilköy hava meydanı, terminal binasında ve mey­dana gelen yolları doldurmuş bulunan büyük halk topluluğu tarafından se-lâmlanmışlardır.

Dost ve müttefik iki milletin devlet reisleri meydana muvasalat ettiklerin­de, kendilerini Hariciye Vekâleti Ve­kili E tem Menderes ve Ordu Müfet­tişi ile Garnizon Kumandanı karşı­lamıştır.

Meydanda başta alay sancağı bulunan bir merasim kıtası ahzı mevki etmiş, merasim kıtasının yanında da uğurla­maya gelmiş bul-unan protokola da­hil zevat yer almıştı.

Aziz misafirimiz Federal Almanya Re­isicumhuru ekselans Dr. Theodor He-uss ve Reisicumhurumuz Ceîâl Bayar, alay sancağının karşısına yerleştiril­miş bulunan platforma çıkmışlar, alay sancağı biraz öne eğilmiş ve bando Al man millî maşı ile İstiklâl marşımızı çalmıştır.

Ekselans Dr. Theodor Heuss ve Reisi­cumhurumuz Celâl Bayar merasim kı­tasını teftişlerini müteakip, kıymetli misafirimiz kendilerini uğurlamaya gel nıiş bulunan mebuslara, ordu müfet­tişine, generallere ve amirallere, İstan­bul Cumhuriyet Müddeiumumisine, üniversite rektörlerine, vilâyet ve be­lediye meclisleri reis vekillerine, Vaîi muavinlerine, belediye reis muavinle­rine, emniyet müdürüne, diğer sivil ve askerî erkâna korkonsüllere ve cema­at reislerine teker teker veda etmiş­tir.

Mümtaz misafirimiz kendilerini Bonna götürecek olan hususî uçağın önünde İstanbul radyosu mikrofonuna kısa bir beyanatta bulunmuştur.

^Ekselans Dr. Theodor Heuss, mütea­kiben Hariciye Vekâleti Vekili» Etem Menderes, İstanbul   Vali ve Belediye Reisine Federal Almanyanm Ankara büyük elçisine Allahaısmarladık de­miştir. Ekselans Dr. Theodor Heuss, uçağın merdiveni önünde Reisicum­hurumuz Celâl Bayara veda etmiş, kendisine gösterilen büyük misafir­perverlikten ve gelişinden ayrılışı anı­na kadar aziz Türk milleti tarafından kendisine gösterilen büyük alâkaya te şekkür etmiş, Türk milletine saadet­ler dilemiştir.

Reisicumhurumuz Celâl Bayar da, ek­selans Dr. Theodor Heus'a iyi yolcu­luklar ve tarihî dost Alman milletine sonsuz saadet dileklerini götürmesini rica etmiştir.

Meydanı dolduran halkın şiddetli ve sürekli alkışları arasında ve müttefik Federal Almanya Reisicumhuru kıy­metli misafirimiz ekselans Dr. Theo­dor Heuss, merdivenleri çıkarak uça­ğa binmiştir. Bu anda Alman devlet reisi 21 pare top atımı ile selâmlan-mıştır. Devamlı tezahüratta bulunan halk ise, dost Alman millerine kalbi selâmlarının iletilmesini Federal Al­manya Reisicumhurundan istemektey­di.

Aziz misafirimizi götürmekte olan hu­susî uçak tam saat 17.15 te alkışlar arasında Bonn'a müteveccihen hare­ket etmiştir.

Reisicumhurumuz Celâl Bayar, bera­berinde Nafia Vekili ve Hariciye Vekâ­leti Vekili Eteni Menderes olduğu hal-, de hava meydanından şehre avdetinde yollan doldurmuş bulunan İstanbul halkının içten gelen sevgi tezahürle­ri ve alkışları ile selâmlanmiştır.

 İstanbul :

Bonn'a hareket etmek üzere uçağa bi­neceği sırada dost ve müttefik Fede­ral Almanya Reisicumhuru ekselans Dr. Theodor Heuss, İstanbul radyosu mikrofonuna şu beyanatta bulunmuş­tur:

«Bir kaç gazete ile de yaptığım gibi sizlere de kısa bir veda konuşması ve­receğim :

İstanbul halkının seyahatim devamm. ca şahsıma karşı gösterdiği fevkalâde tezahürat, hava alanına kadar, yol bo­yunca alkışlamak dostça selâmlamak suretiyle, şu sırada en yüksek merte­besine ulaşmış bulunuyor. Bu suretle dost ve müttefik Türkiyede geçirdiğim şu günler neşeli olduğu kadar iki memleket arasında kurulacak bağlar bakımından da son derecede Önemli bir mahiyet arzetmekte ve el ile tu­tulur bir bütün halinde yükselmekte­dir.

Memleketinizde geçen günleri kıymet­li bir hatıra olarak muhafaza edece­ğim. Bir arzum da Reisicumhurunuzu kendi memleketimde selâmlamak im­kânını bulmaktır.»

14 Mayıs 1957

 İstanbul :

Dün memleketine avdet eden dost ve müttefik Federal Almanya Reisicum­huru ekselans Dr. Theodor Heuss, İs-.tanbuldan hareketinden önce, İstan­bul Vali ve Belediye Reisine, İstanbul halkının ilk gününden itibaren gös­terdiği büyük hüsnü kabule, misafir­perverliğe ve sonsuz tezahürlere karşı teşekkülerinin iletilmesini rica etmiş, sonsuz refah ve saadet temennilerini bildirmiştir.

Ekselans Dr. Theodor Heuss, ayrıca, İstanbulu ziyareti hatırası olarak Prof. Gökaya gümüş bir çerçeve içinde im­zalı bir resmini hediye etmiştir.

 Ankara :

Federal Almanya Reisicumhuru ekse­lans Dr. Theodor Heuss, Bonn'a mü­teveccihen İstanbuldan hareketinden evvel Kolonya radyosu temsilcisi Klaus Happercht'i kabul ederek kendisine Türkiyeyi ziyareti intibal-arını anlat­mıştır.

Bu beyanat d-ün akşam İstanbul rad­yosuna bağlanan oClonya radyosu va-sıtasiyle bütün Alman radyoları ta­rafından yayınlanmıştır.

Ekselans Dr. Theodor Heuss, bu be­yanatında ezcümle demiştir ki:

«Türkiyede geçirdiğim günlerin ekse­risini resmî ziyaretler doldurdu. Bunların dışında kalan zamanlarımı 1928 de görmüş olduğu yerleri tekrar ziya­rete ve hatıralarımı ihyaya hasrettim. Ankara gibi büyük bir şehirde İstan­bul gibi bir dünya şehrinde, Bursa gi­bi küçük bir şehirde veya köyde olsun, halkın gösterdiği candan alâkaya bil­hassa işaret etmek isterim.

Bu arada o kadar çok bayrak ve bil­hassa o kadar fazla Alman bayrağı gördüm ki, bu kadarına Alrnanyada bile nadir rastladığımı biraz da uta­narak ilâve edeyim.

Politik hususlar üzerinde duracak değilim, fakat Türk Devlet Reisi ile yaptığımız konuşmalarda, şunu mü­şahede ettik ki, dünyadaki bütün si-, yasî sarsıntılara ve psikolojik buhran­lara rağmen Türkiye ile Almanya ara­sındaki ananevi dostluk baki kalmış­tır ve baki kalacaktır.

Bizi memnun eden hususlardan biri de Alman ilim ve ekonomisine karşı Tür-kiyede bizi mahcup edecek derecede gösterilen yüksek alâkadır. Politik ba­kımdan Bursa-.ziyaretim, dikkate şa­yan bir hususiyeti ortaya koymuştur. Filhakika, her tarafta karşılaştığım levhalarda Doğu Almanya ile Batı Al-manyanm birleşmesi hakkındaki ifa­deler Türk basınının, Almanyanm mü him meselelerini bütün teferruatına kadar geniş halk kütlelerine nasıl in­tikal ettirdiğini veciz bir şekilde gös­termektedir.

Bu arada şahsımı ilgilendiren bazı ca­zip sürprizlerle de karşılaştım. Bunlar­dan biri, resmimi Türk pullarında görmüş olmamdır. Diğer bir sürprizle de Ankarada Hukuk Fakültesinde hukuk doktorluğu payesinin tevcihi sırasında karşılaştım. Filhakika merasimi mü­teakip bana Türkçe bir kitap verildi. Bu kitap benim, Schulze - Delitzsch hakkında yazdığım bir. eserdir. Ese­rim, elimde olduğu halde onu okuya-mamaktaymı. Bu son cümleyi bir fık­ra olarak ilâve ediyorum.»

Reisicumhur profesör Dr. Theodor Heuss bundan sonra Türkiyedeki imar faaliyetlerine temas ederek, şunları söylemiştir:

«İstanbul eski karakterini bugün biraz değiştirmiş görünüyor. Şehirdeki eski mahallerin yıkılmasını teessürle kar­şılamak doğru değildir. Bu mahallerin tahta evleri birer yangın yuvası idi. Şimdi bunların plânlı bir şekilde yı­kılması, şehrin ve Boğazın bütün gü­zelliklerini daha çok meydana çıkar­maktadır.

Ekonomik bakımdan gözüme çarpan hususlardan biri de süratle tezayüt eden nüfusun istihlâk maddeleri sar­fiyatını da geniş çapta arttırmış olma­sıdır.

Diğer dikkatimi celbeden mühim bir nokta da Türk devlet adamlarının memleketlerini imarda gösterdikleri büyük heyecan ve iyimserliktir. Uzun senelerdenberi Türkiyede yaşayan Al­man mütehassısları bana bu iyimser­liğin yerinde olduğunu söylemişlerdir. Bu Türk devlet adamlarının ne kadar doğru bir yolda yürüdüklerini teyit et­mektedir.»

Reisicumhur Celâl Bayar'm Bursa konuşması :

3 Mayıs 1957  Bursa :

Reisicumhur Celâl Bayar, bugün Bursada büyük Cumhuriyet meydanı­nı ve bu meydana gelen bütün yolları hıncahınç dolduran muazzam va­tandaş topluluğuna hitaben şu konuşmayı yapmıştır:

«Sevgili Bursalılar, muhterem vatandaşlarını,

Her gelişimde bana ve bana refakat eden ideal arkadaşlarıma daima müstesna bir muhabbet gösterdiniz, bunun ebedî minnettarıyım. Bu ds-faki bu muhteşem topluluğunuzu eskilerle kıyas edersek bu kıyastan bende hâsıl olan fikir, bu seferki topluluğun pek üstün olduğu merke­zindedir. Tefsire hiç ihtiyaç yoktur. Demek oluyor ki, sevgili vatandaş­larımızın bizim takip ettiğimiz ideallere karşı bağlılıkları ve bizim kuv­vetimize karşı olan itimatları gün geçtikçe artmaktadır. Bundan hakikî bir saadet duymamak mümkün değildir.

Sizler bu muhteşem topluluklarınızla bize karşı ne demek ve ne yapmak istediğinizin elbette farkmdasmızdır. Fakat bunu bir kere de benim ağ­zımdan işitiniz:

Siyasî hayata girenler, millet uğrunda çalışmak üzere hayatını vakfe­denler için en büyük mükâfat sizlerin bu sevginizdir. Bizim bu fânî ha­yatımızda bize verdiğiniz en büyük mükâfatı bugün bize tekrar bahşet­miş bulunuyorsunuz. İşte bu samimî duygunun ve minnetin tesiri altın­da hepinize ayrı ayrı teşekkürü kendim için bir borç bilirim.

Sivgili vatandaşlarım, başka bir zamanda da şimdi söyliyeceğim bahse temas etmiştim:

Devlet Reisleri, millete umumî şekilde hitap edebilir mi, edemez mi? Türkiye'de bazı kimseler, münevver geçinen, münevver olduklarını id­dia eden bazı kimseler arasında bu, münakaşa mevzuu olmaktadır. Dev­let Reisi, devletin başıdır. Duyduklarını millete ifadeye mecburdur. Doğ­ru yolda isek bu doğruluğu ifade etmek, eğri yolda isek ikazda bulun­mak, hem vicdanî borcudur, hem kanunî vazifesidir.

Sevgili vatandaşlarım: Bu mukaddeme ile bir zehaba kapılmayınız. Size memleketin bütün afakini dolduran, iktidarın ve bugünkü hükümetin icraatını sayıp dökecek değilim. Onlar, gözlerin önünde nurlu birer âbi­de halinde durmaktadır. Memleketimizin, vatanımızın her parçası, bun­dan istidadı-nispetinde hissesini almaktadır. Biz bunu görmekle hayatı­mızın en mesut anını yaşamaktayız.

Şimdi asıl söylemek istediğim mevzua geldim: Sizinle konuşacağım, her zaman konuşacağım. Fakat tahsisen önümüzdeki seçimlerde yine sizin bu mahşerî huzurunuza çıkarak deruhte etmiş olduğum mesuliyetin he­sabını vereceğim. Şahsım namına itimat istiyeceğim. Eğer politikaya ve bu vazifeye devama karar vermişsem elimden geldiği kadar gene çalı­şacağımı söyliyeceğim. Beni o zaman dinlemek için kendinizi hazırlayı­nız. Sizin önünüze çok geniş bir bilanço ile çıkacağım. Sn verimli bir mü­essesenin bilançosu ne ise, aziz Türk milletinin o şekildeki bilançosu ile huzurunuza geleceğim. Maddî sahada olsun, manevî sahada olsun, Türk milleti başka milletlere gıpta verecek derecelerde ilerlemiştir ve ilerle­mektedir.

Aziz vatandaşlarım: Hiç birinizin unutmasına hattâ ihmal etmesine im­kân olmayan Türk büyük evlâdı Atatürk'ün, Cumhuriyetin onuncu yıl­dönümünde söylediği nutuktaki bir fıkrayı sizlere hatırlatacağım. O bü­yük Türk evlâdı, bu nutkunda «Milletim saadetle, neşelerle payidar ol­sun» diyor. Ben, onun temennisinin tam mânası ile tahakkuk yolunda olduğunu sizin huzurunuzda ifade etmekle hayatımın zevkli bir anını yaşamaktayım. Milletimiz neşe ve saadet içinde daimî olarak yaşayacak­tır. Onun daimî nasibi refah ve saadet olacaktır.

Bugün benim sözüm burada bitmiş oluyor. Bugün bayramın son günü­dür. Bu mübarek günün bütün milletimiz için kutlu olmasını niyaz ede­rim. Bize karşı bu müstesna hüsnü kabulünüzden dolayı duyduğum minneti sizlere bir kere daha ifade ile hepinizi ayrı ayrı muhabbetle ku­caklarım.

Şimdi, aziz Bursalı hemşehrilerim, sözü, iktidarın başı, iktidar hükü­metinin reisi Başvekilimiz Adnan Menderes'e bırakıyorum. O benden daha mesut durumdadır. Ben konuşmamda, deminki iddiama rağmen, gene sağa sola dikkat etmek mecburiyetini hissetmekteyim. O, benim gibi dar çerçeve içinde değildir. Şunu da ilâve edeyim ki, mesuliyetten hiç bir zaman kaçmamıştır. Şu halde kendisini dinleyiniz. Esasen dinle­yeceğinizden de eminim. Vaktin geçmesine rağmen kendisini sıkıştırı­nız. Bir çok sual sorunuz, cevaplarım verecektir.»

Reisicumhur Celâl Bayar'm sözleri sık sık büyük tezahürler ve sürekli alkışlarla kesilmiş, son sözleri de yeniden hararetli tezahürlere vesile ol­muştur.

Başvekil Adnan Menderes'in Bursa konuşması:

 Bursa :

Başvekil Adnan Menderes, bugün Bursa'da büyük Cumhuriyet meyda-. mm ve bu meydana gelen bütün yolları hıncahınç dolduran muazzam vatandaş topluluğuna hitaben, vatandaşların alkışları ve Kıbrıs, Kıbrıs'ı isteriz avâzeleri arasında şu konuşmayı yapmıştır:

«Muhterem Bursalılar, pek muhterem Devlet Reisimizin, gösterdiğiniz son derece hararetli hüsnü kabulden dolayı teşekkür etmelerine rağmen, ben de siz muhterem Bursalılara kalbimin en derin köşelerinden, en sa­mimî teşekkürlerimi ifade ve tekrar etmekten kendimi aiamıyacağım. Sayın Devlet Reisimizin    refakatinde Bursa seyahatini    yaparken ilk merhale olarak Mudanya'ya çıktık. Çıkar çîkmaz bütün Bursalıların çok hararetli hüsnü kabulünün ilk beşareti ile orada karşılaştık. Muhterem Mudanyalıiara hitap etmek imkânını bulamadığımız için onlara karşı duyduğumuz derin muhabbet ve hürmeti de şimdi huzurunuzda ifa ile bahtiyarım.

Oradan yolumuza devam ettik. Yol boyunca, muhterem Bursalılar, hep ayakta idiniz. Yol boyunda bulunuyordunuz. Bizi, sayın Devlet Reisimi­zi ve naçiz şahıslarımızı muhabbetle bağrınıza basmakta en ileri hara­ret ve tehalükü gösterdiniz. Sizlere karşı ne kadar minnetle borçlu ol­sak yine azdır.

Sevgili vatandaşlarım, Devlet Reisimiz «devletimiz etrafında bu derece büyük bir şevkle, bu derece büyük bir hararet, samimiyet ve muhabbet­le toplanmış olmanızın mânası büyük olmak lâzım gelir» dedi. Ben de bundan evvelki seyahatleri hatırlıyorum. Hiç bir zaman bu derece ha­rareti, bu derece mehabeti müşahede etmiş değilim.

Dünya işlerinin nazik, hattâ vahim safhalar arzettiği bir zamanda Türk milletinin, Devlet Reisinin ve hükümetinin etrafında, mehîp ve muhab­betti bir kale gibi toplanmış olmasının mânasını bütün memleket vic­danında hissettiği gibi, dışarıda olanların da hissetmeleri icap eder. Bu, aynı zamanda Türk milletinin tarihte büyük işler başarmış, büyük dev­letler kurmuş olmasının sırrını çözmektedir. Türk milleti, içtimaî rabı­talarında, siyasî anlayışında son derece ileri ve kuvvetli bir millettir. An­cak, böyle olan milletler büyük işler yapar. Türk milleti, tarih boyunca emsalsiz en büyük işleri başarmakla tarihi süslemiş bir millettir.

Bu topluluğunuzun Devlet Reisimizi ve nâçiz şahıslarımızı bu derece ha­raretle bağrına basması ve şu mehabeti! manzaranız, millî tesanüdümüzün ne derecelerde ileri olduğunu göstermeğe kâfidir. Türk milleti, ay­nı zamanda Bursalıların teşkil ettiği şu mehabetli manzarada millî te-sanüdün eserini gösterdiği ve delilini verdiği kadar siyasî ve idarî reji­mine inanmış olduğunu, onu memleket ihtiyaçlarına kifayet eder iyilik­te bulduğunu ve aynı zamanda iktisadî kalkınma dâvasına da dört elle sarılmış olduğunu ispat etmiştir. Şayet siyasî idare ve rejimden mem­nun olmamış olsaydınız, şayet memleketin takip ettiği iktisadî yola, ik­tisadî kalkınmaya, bütün memleketi şevk içinde tutan iktisadî heyeca­na inanmamış olsaydınız, yollarda ve sizin çehrelerinizde bu mesut in­tibaları toplamak kafiyen mümkün olamazdı. Aynı zamanda dosta, düşmana ne yapmak istediğimizi, ne elde etmek istediğimizi millet ola­rak göstermenin dirayetli yolunu bulmuş olan irfan ve izan sahibi Bur­salılar, sizlere, bütün bunlar için en derin şükran ve minnetlerimizi ar-zetmekle bahtiyarım.»

Başvekil Adnan Menderes hararetli tezahürler ve sürekli alkışlar ara­sında sözlerine devamla demiştir ki:

«Bize Kıbrıs hakkında suaî soruyorlar ve diyorlar ki, Kıbrıs için evvsl-den başka türlü söylediniz, şimdi başka türlü söylüyorsunuz. Bu fark nedir? Aynı zamanda muhalefetin bir kısmını temsil eden bir şahsiyet, Kıbrıs meselesi hakkında ne düşünüyorsunuz? diye gazetecilerimizin vâki olan sualine, hükümet söylesin, meseleyi Öğrenelim de sonra mü­talâalarımızı ilâve ederiz veya cevap veririz, şeklinde cevap veriyor

Şimdi bu iki noktayı izah ederken Kıbrıs hakkında düşündüklerimizi de ifade etmiş olacağım.

Evvelâ, Kıbrıs meselesi gibi millî haysiyeti ve millî menfaatleri en yük­sek seviyede alâkadar eden bir mevzuda bütün vatan evlâtlarının vicda­nî birliğini temsil edecek bir ağız, kalb ve vicdan birliği altında siyaset adamlarının çalışmaları lüzumuna işaret   etmekle sözlerime başlamak stiyorum.

.  ..-i

Siz, nasıl Türk milleti olarak Kıbrıs meselesinde, bir tek vicdan, bir tek kalp, bir tek vücut, bir tek ruh gibi birleşmiş iseniz, siyaset adamlarının da bu fermana boyun eğmeleri icap eder. Bunu siyaset adamlarından is­temek elbette hakkınızdır.

Bu noktada, Kıbrıs meselesi hakkında, dur bakalım Büyük Millet Mecli­sinde hükümet ne söyleyecek, mütalâalarımızı ondan sonra bildirelim, diyen siyaset ve politika adamının bu fikrini şöyle bir tahlile tâbi tut­mak lâzım gelir:

Sanki kendisi Kıbrıs meselesinin ne olduğunu ancak Büyük Millet Mec­lisinde konuştuğumuz zaman öğrenecek... Bu ana kadar anlamamış ve bilmiyor... Ancak mecliste konuşulduktan sonra agâh olacak ve ondan sonra cevabını verecek... Sevgili vatandaşlarım, bunun mânası şudur: O, Kıbrıs meselesi ile meşgul değildir. O hükümetle uğraşmaktadır. O, kendisine sorulan suale cevap vermemek suretiyle bir siperin içine gire­rek silâhını kuracak ve hükümeti müşkül mevkide farzederek Kıbrıs meselesinden konuşulduğu zaman onu kalpgâhmdan vurmak için fır­satları kollayacak... Bu küçük oyunların bâzicesi olmamak lâzım gelir. Kıbrıs meselesi bu küçük oyunlara vasıta edilmemek icap eder.

Kıbrıs meselesini Büyük Millet. Meclisinde konuştuğumuz zaman öğre-necekmiş... İçinizde Kıbrıs meselesinin ne olduğunu ve hükümetin po­litikasının hangi istikamette inkişaf ettiğini bilmiyenler var mı? Hayır, hepimiz biliyoruz. O halde, o siyaset adamı niçin bilmiyorum, öğrenece­ğim diyor?

Kıbrıs meselesi bütün parlâmentolarda konuşulmuştur. Bunlara ait ha­berler radyolarla ilân edilmiştir. Mesele aynı zamanda Birleşmiş Millet­lerde de konuşulmuştur ve onların zabıtları ve haberleri de memlekette yayınlanmıştır. Dahası var: Yunan meclisi üç dört gün Kıbrıs mesele­sini kendisine göre konuşmuştur. Meselenin ne olduğunu bilmiyen kal­dı mı? Kaldı, muhalefete mensup o siyaset adamı kaldı.

Şimdi benden, Başvekil olarak, Büyük Millet Meclisinde bir muhalefet partisinin mensubu, sözlü sorularına cevap vermemi istiyor. Bu takrirde diyor ki, Kıbrıs meselesinden konuşunuz, suallerimize cevap veriniz ve o zaman muhalefet sözcülerinin konuşmasını da mümkün kılınız.

Bundan, muhalefetin noktai nazarının ne olduğunun memleketçe bilin­mesi sanki gayri mümkünmüş mânası çıkıyor. Fakat hakikat halde bu sual takririni veren o muhalefete mensup arkadaş, Kıbrıs hakkındaki düşüncesini söylemiş olsaydı daha iyi iş yapmış olurdu. Kıbrıs meselesi bu derecelere kadar ayan olduktan sonra muhalefetin şimdiye kadar sö­zünü imsak etmesi, konuşmamak istemesi, cidden üzerinde durulacak çok siyasî partili hayatımız için esefle kaydedilecek bir noktayı teşkil eder.

Bu arada muhalefetin Kıbrıs meselesinde, büyük millî dâvalarda bizi destekleyen ve Türk milletinin birliğine ve tesanüt duygusuna tam ya­raşır şekilde hareket eden muhalif arkadaşlarımıza huzurunuzda teşek­kürlerimi arzetmeği en zevkli vazife telâkki ederim. Sözlerim onlara de­ğildir. Sadece sözlerini bahis mevzuu ettiğim kimselere aittir.

Şimdi, muhterem vatandaşlarım, bana tevcih edilen suale cevabımı, Bü­yük Millet Meclisinde cevaplandıracağım gibi, sizin huzurunuzda da ar-zedeceğim. İntizarda kalmasınlar, biran evvel cevaplarını almış olsun­lar.

Hükümeti ve hükümetin politikasını şu noktada hatalı göstermek isti­yorlar. Diyorlar ki, Londra'ya giderken, Kıbrıs'ın statüsü değişirse ada­nın Türkiye'ye avdeti lâzım gelir, dediniz, şimdi ise taksim prensibini müdafaa ediyorsunuz. Bu politîkanızdaki değişiklik neden?

Bizim politikamızdaki bu değişikliği sorana, onların Kıbrıs meselesi hak­kında ne düşünüyor olduklarını, taşıdıkları muhalefet manevî mesuliye­ti bakımından şimdiye kadar Türk milletine çoktan ifade ve izah etmiş olmaları lüzumuna işaret etmek isterim. Hakikaten bu suali soran in­sanlar Kıbrıs hakkında ne düşünüyorlar? Bugün için Kıbrıs'ı tam ola­cak Türkiye'ye bağlamak lâzımdır tezini mi müdafaa ediyorlar, yoksa taksim "tezini" mi müdafaa ediyorlar? Yahut da niçin Kıbrıs gibi - onların kendi ifade ve zûmunca söylüyorum - talî bir meselede Türkiye'yi bu derecede bağladınız ve işi vehamete götürdünüz, demek mi istiyorlar? Bunları henüz bilmiyoruz. Evvelâ bunların cevabını versinler. Hükümet mebusa sual sormaz. Ama politika adamları olarak biz gene politika adamlarına bu sualin cevabını millet huzurunda mutlaka vermeleri lü­zumunu belirtmek isteriz.

Muhterem vatandaşlarım, filhakika biz Kıbrıs'ta statüko değiştiği tak­dirde Kıbrıs'ın Yunanistan'a değil Türkiye'ye avdet etmesi lâzım geldiği prensibini bihakkın müdafaa ettik. O günden bugüne beynelmilel siyasî hâdiseler o derece vahim inkişaflar gösterdi ki, hükümet esasta ve esas gayede bir fedakârlık yapmadan gene Kıbrıs meselesinde mümkün ola­bilecek en büyük fedakârlığı yapmayı bütün dünya uğruna, dünyanın sulh ve emniyeti bakımından ve dünyada sulhsever milletler camiasının hayrı için lüzumlu bir fedakârlık telâkki etti. Şimdi biz, bu fedakârlığı yaparken Londra konferansına gittiğimiz zamanki tezimizle bugünkü tezimiz arasında şekil itibariyle bir fark olmakla beraber, esas gayede hiç bir değişiklik olmadığını şu suretle izah edeceğim:

«Biz, Kıbrıs'ın Türkiye'ye avdetini, Yunanistan'a asla gitmemesini mü­dafaa ederken, bu prensibi adadaki Türk soydaşlarımızın kendi iradele-rince bir idareye kavuşmalarını temin etmek için ondan sonra güzel Anadolumuzun emniyetini mahfuz bulundurmak için, işte bu iki gaye için ortaya atmıştık."Yani oradaki soydaşlarımızın hiç bir zaman arzu-etmedikleri bir bayrak altında yaşamaya mecbur edilmelerini veyahut da Kıbrıs adasının yâd ellere geçmek suretiyle Türk vatanı için bir teh­like teşkil etmesini Türk milletinin ve hiç bir Türk hükümetinin asla ve kafa kabul edemiyeceğini esas prensip olarak müdafaa ettik. Taksim halinde yaptığımız fedakârlığın bu iki esas gayeyi tamamen mahfuz bulundurduğunu ve esasa taallûk etmediğini bildirmek isterim. Çünkü, Kıbrıs'ı taksim ettiğimiz takdirde artık Kıbrıs, yâd ellere geçip Anadolu için bir tehlike teşkil etmek ihtimalini taşımayacaktır ve Kıb­rıs'taki Türk soyundan Kıbrıslılar da Türk bayrağının altında yaşamak şerefine ve bahtiyarlığına dahil olacaklardır. Bu iki nokta mahfuz bu­lundurulduğu içindir ki, dünyanın sulh ve emniyeti namına ve büyük ve vahim ihtilâtlara mâni olmak için Türk milletinin ve hükümetinin yapabileceği son fedakârlık olarak Kıbrıs'ın taksimine rıza gösterdik, eminim ki, bu suretle hareket ettiğimizden dolayı aklı başında olan dün­ya efkârının nazarında, sulhu seven ve milletlerin ve hükümetlerin se­viyelerini ölçmesini bilen dünya efkârının huzurunda Türk milleti şeref ve haysiyet kazanmıştır.

Burada iki noktaya daha temas ve işaret etmek isterim:

Kıbrıs meselesini, ancak futuîıatçı emeller taşıyanlar istismar eder. Esa­sen bu meseleyi yalnız onlar ihdas etmiştir. Balkanlarda da bir ittifak sağlamak suretiyle dünyada en büyük ittifak olan NATO'yu bir kat da­ya takviye ihtimalleri belirdiği zaman, sulh cephesinin daha kuvvetlen­diğini gören beynelmilel komünizmle onun peyrev'i olan Kıbrıs'taki ki­lise, elele vermek suretiyle Kıbrıs meselesini ihdas etmiş ve dünyanın huzurunu bu suretle ihlâl içi nmuazzam bir teşebbüse-girmiş bulunu­yor.

Şimdi de aynı şekilde ittifaklarımızı bozmak, meselâ, İngiltere ve Arae-rikayla olan iyi münasebetlerimizi bozmak için bir takım propaganda­larla gene tahripkâr rollerini tekrar etmek istiyorlar. Nasıl Kıbrıs me­selesini beynelmilel komünizm, Kıbrıs'taki kilise ile elele vererek sulhun düşmanlarının nam ve hesabına istismar etmişse, şimdi de Kıbrıs me­selesini vesile ittihaz etmek suretiyle İngiltere ve. Amerika ve bütün di­ğer müttefiklerimizle olan iyi münasebetlerimizi bozmaya yeltenmekte­dirler. Bu noktaya muhterem vatandaşlarımın nazarı dikkatini celbet-mek isterim.

Kısaca şunu ifade edeyim:

İngiltere ile münasebetlerimiz son derecede mükemmeldir. Ortaşark'ta sulhun idamesi ve vatanın nıahfuziyeti için bu güzel münasebetlerin daha da sıkılaştırılarak devam ettirilmesini lüzumlu görmekteyim. Keza Amerika ile olan münasebetlerimiz için de öyledir. Bu münasebetler, dostların gıpta ve düşmanların hasedini çekecek derecede iyidir ve dün­ya sulhunun mahfuziyeti bakımından bu güzel münasebetlerimizin mutlaka devamına kaniim, simdi, "Kıbrıs meselesini vesile ittihaz ederek bunlar Kıbrıs'ı ve bir de hiç bir suretle Amerikan hükümetini ve Ameri­kan milletini temsil etmek mevkiinde bulunmayan Harimann'm bir tel­grafını bahane tutmakta, araya soğukluk koymak istemektedirler. Bu­na asla müsaade etmememiz lâzım gelir.

Şu hakikati sizlere ifade edeyim muhterem vatandaşlarım:

Londra konferansında Kıbrıs meselesini ilk defa görüşmek için giderken İngiltere'nin siyaseti, beş sene için muhtariyet, sonra da reyiâm'a mü­racaat tezinde toplanmış bulunuyordu. O günden bugüne İngiltere'nin tavrı hareketinde bir değişiklik olmuşsa, o da Türk politikasının ve Türk vatanının lehine olmuştur. O da şudur:

İngiltere taksime taraftar olmuş, bu hususta açık beyanat yapmış ve hükümetimize teminat vermiş bulunuyor. Şu halde, İngiliz siyasetinin aleyhimizde değişiyor olduğunu bu hengâmeden istifade ederek söyle­mek ve telkin etmek istiyenlerin hüsnüniyetine inanmamalıdır.

Amerika ile münasebetlerimizin nasıl olduğunu ifade ettim. Türk mille­tinin son yaptığı fedakârlıkla yani Kıbrıs'ın taksimine razı olmak sure­tiyle dünya sulhüne ne derecelerde hizmet etmek istediğini herkes ve el­bette Amerikalılar da takdir etmektedir. Şimdi bu münasebetle Türk po­litikasının aleyhine bir vaziyet aldıkları hususunda dedikoduların yer­siz olduğunu ifade etmek isterim. Biz Kızrıs'm taksimine razı olduktan sonra, dünya efkârı umumiyesinin akıl, iz'an ve vicdan sahibi olan bü­yük ekseriyetinin bizim bu haklı dâvamızı desteklememesine imkân ve ihtimal mevcut değildir. Oradaki rumlar için kendi idarelerini kendileri­nin tayin hakkını tanırken, oradaki Türk soyundan olanlar için aynı hakkı tanımamak, dünya insaflı efkârı umumiyesinin kârı olmayacak­tır. Bu itibarla Kıbrıs davasındaki Türk millî tezinin bu kadar kuvvetli esaslara istinad etmekte olması, bu dâvamızın er geç kemaliyle kazanıl­masının muhakkak olduğu hakikatini vicdanlarımıza telkin etmekte ve aklımız buna hükmektedir.»

Başvekil Adnan Menderes konuşmasını muazzam tezahürler arasında şöyle bitirmiştir:

«Kıbrıs'ın Yunanistan'a gitmesini asla tecviz etmeyiz. Biz Kıbrıs'ta hattâ bir idarî muhtariyet namı altında ekseriyetin Türk ekalliyetini ezmek imkânına sahip olmasına asla muvafakat etmeyiz. Biz yine Kıbrıs'ın bir takım formüller, bir takım tertipler altında Türk ekalliyetini orada müşkül vaziyete sokacak bir tarz şeklinin asla taraftarı olamayız.

Bizim yapabileceğimiz fedakârlığın son haddi, son merhalesi, Kıbrıs'ın taksiminden ibarettir.

Sevgili vatandaşlarım,

Sizler bugünkü muhteşem tezahürlerinizle millî tesanüdümüzü azamî derecede muhafaza edip hükümetin bu haklı dâvayı temsil etmesinde ona destek olduktan ve devletin etrafında bütün kalp ve vicdanlarınızla toplanmak hâdisesi böylece bütün kemaliyle tahakkuk ettikten sonra, Kıbrıs dâvasını mutlaka halledeceğimizden hiç şüpheniz olmasın.»

Büyük Millet Meclisi müzakereleri:

6 Mayıs 1957 :

 Ankara :

Büyük Millet Meclisi bugün saat 15'de Reis Vekillerinden Fikri Apay-. dın'ın riyasetinde toplandı.

Celse açıldığı zaman, bir Türk-Alman örnek ve tatbikat çiftlikleri işlet­mesinin kurulmasına dair kanun lâyihasının müzakeresine başlandı. Lâyihanın esbabı mucizesinde şöyle denilmekteydi:

«Ziraat ve hayvancılığımızın son senelerde mazhar olduğu büyük te­rakki ve inkişafa rağmen henüz modern garp çiftliğinin ve bu meyan-da Alman çiftlik tekniğinin sağlıyabileceği imkân ve faydalardan müs­tağni kalamıyacağımız aşikârdır. Diğer taraftan bilhassa sebze, pancar, fiy ve muhtelif cayır tohumlarına karşı Almanya'dan mühim talepler gelmekte, fakat elde mevcut teknik imkânlar bu talepleri arzulandığı şekil ve miktarda karşılamaya kifayet etmemektedir. Memleketin esaslı bir kazanç kaynağı olan hayvancılığımızın gelişmesi de bilhassa hariç­ten damızlık hayvan getirtilmesine ve Garp hayvancılık tekniğinin memleketimizde yerleşmesine vabeste bulunmaktadır. Hayvancılık mev­zuunda merinoslaştırma ve sütçülük işleri son derece' ehemmiyet kes-betmiş ve bu sahada bilhassa Almanya'nın, malzeme ve tecrübe zengin­liği ve teknik üstünlüğü aşikâr bulunmuştur. Bu itibarla Alman müte­hassısları ve Alman malzeme ve. sermayesiyle ve devlete külfet olmaksı­zın kurulacak ve işletilecek çiftliklerin hem muhitlerindeki çiftçiler ve teknik elemanlar için bir öğretim ve eğitim merkezi olmak, hem de bu işletmelerden elde edilecek kâr yine yurdun ziraî kalkınmasına tahsis ve sarfedilmek bakımlarından faydalı ve hayırlı tesirleri olacağından şüphe edilmemektedir. Böyle bir işletmede ziraî sulama, arazi ıslâhatı, toprak muhafazası ve ziraî mücadele gibi Alman tekniğinin bilhassa üs­tünlük gösterdiği sahalarda vâki olacak faaliyetler ise çiftlik muhiti için ayrı bir istifade vesilesi teşkil eyliyecektir. 

İlişik olarak takdim kılman kanun lâyihası yukarda arzedilen maksat­ları teminen ve aynı zamanda Alman - Türk cemiyetinin hüsnüniyete makrun müteaddit tekliflerinin fiiliyata çıkmasından memleket hesabı­na fayda görülmüş olmasından dolayı ve ananevi Türk - Alman dostlu­ğunun tezahürüne yeni bir vesile vereceği düşüncesiyle hazırlanmış­tır.»

Neticede lâyiha müstaceliyetle müzakere ve kabul olundu.

Bundan sonra ordu mensuplarının nakil ve tayinleri hakkındaki kanun lâyihasının birinci müzakeresi yapıldı. Layihaya göre, mahrumiyet böl­gesi sitemi tamamen değiştirilmekte, memleket dört bölgeye ayrılmak­ta ve her bölge de gene kendi aralarında dört derecede sınıflandırılmak­taydı.

Lâyiha hükümleri gereğince, Şark ve Garp hizmetleri adiyle anılan va­zifeler de. tamamen değişmekteydi. Lâyihanın müzakeresi sırasında söz alan Trabzon mebusu Sami Orbek, Elâzığ mebusu Hüsnü Göktuğ tasarı hakkında izahat verdiler, Kars mebusu Mehmet Hazer de, lâyihanın memnuniyet verici olduğunu beyan etti, yalnız aynı kanunun bütün memurlara da tatbik edilmesinin lâzım geldiğini ileri sürdü.

Lâyihanın birinci müzakeresinin sona ermesini takiben, gümrük tarife­leri kanununda yapılan değişikliklere ait kanun lâyihasının ikinci mü­zakeresi yapılarak lâyiha kanunlaştı ve dış ticaret anlaşmalarına dair kanun lâyihalarının birinci konuşması tamamlandı.

Bundan sonra sözlü soruların müzakeresine geçildi. Kocaeli Mebusu Ce­mal Tüzün'ün, Kocaeli vilâyetine bağlı köylerin su, yol, mektep ve köp­rü ihtiyaçlarının ne zaman giderileceğine dair olan sualine cevap veren Dahiliye Vekili Namık Gedik, Kocaeli vilâyetine bağlı köy ve. muhtarlıklardan suya kavuşanların miktarını bildirdi ve yakın bir gelecekte diğer ihtiyaçların da giderileceğini söyledi.

Kocaeli mebusu Turan Güneş'in, İstanbul Üniversitesi İktisat ve İçti­maiyat Enstitüsünün tertip ettiği konferanslara dair Çalışma Vekilin­den sualini de Çalışma Vekili Mümtaz Tarhan cevaplandırdı. Vekil ce­vabında şunları söyledi:

Mer'i kanunlara ve millî menfaatlere aykırı bazı gayretlerin sezilmesi sebebiyle Anadolu Ajansı vasıtasiyle yaptığım beyanatın sual sahibi ta­rafından fırsat telâkki edilerek istismara kalkışılmasınm ne ^bi bir ga­yeye matuf olduğu mülâhazasını bir yana bırakarak, bu beyanatın bir sual mevzuu yapılmasının, sual müessesesini bir baskı altı diye kullana­rak vekili beyanat vermek hakkından alıkoymak gibi bir düşünceye is­tinat ettiği aşikâr bir surette anlaşılmaktadır. Bir profesör tarafından muhtelif gazetelerde neşriyat yapılıyor, şehir şehir, kasaba kasaba, fab­rika fabrika dolaşılarak işçi ve sendikacılara zihinleri teşviş edecek ma­hiyette konferanslar veriliyor veya verdiriliyor.

Sendikaların millî birer teşekkül olduğunu ve bunların milliyetçiliğe ve millî menfaatlere aykırı hareket edemiyecekierini sarahaten emreden Sendikalar Kanununun 5'inci maddesi karşısında ve yine mezkûr kanu­nun l'inci maddesi ile vekâletimize tanınan murakabe hakkına dayana­rak sendikacılığımızı bu esaslara aykırı hareketten vikaye maksadiyle ve zararlı bir telâkkinin muhtemel neticelerini önlemek için alâkalı ve­kil ajansa bir beyanat veriyor.

Bu beyanatla istihdaf edilen gaye, bu vadide konuşan ve yazanlar kadar okuyan ve dinliyen kitlenin dikkat nazarını çekmek- ve içinde bulundu­ğumuz zamanın ve şartların nezaketi üzerinde kendilerini ikaz eylemek olduğu halde sual müessesesinin bu konuda harekete getirilmesinin bu gayemizi bertaraf edeceğini ve tasavvur ve tedbirlerimizin ifşa ettiril­mek istenmesinin hükümetin tasarruflarını tesirsiz hale koyacağını su­al sahibinin elbetts bileceğini kabul etmemiz icap eder.

Böylelikle mahrekimizi değiştirip hedefimizi puslamaya niyet ettikleri hakkında da kimseyi töhmet altında bulundurmak istemeyiz. Ancak Büyük Millet Meclisinde küçük ekalliyet halinde bulunan muhalif bir siyasî partiye mensup bir mebus arkadaş tarafından büyük bir ekseri­yetle temsil edilen iktidar partisi hükümetine yaptırtılmak istenilen bu istikamet değiştirme taktiğinin, aklı selimin harareti önünde eriyen kar kitleleri gibi basiretimizin karşısında öylece eriyeceğini sayın sual sahi­binin takdir etmemesine imkân yoktur.

Faziletli Türk işçisinin meziyet ve kıymetlerini şahsî menfaatleri için sendikaları siyasete alet edenlere ve hassaten yabancı ideolojilere karşı ne mertebe bir kaya selâbeti gösterdiklerini tebarüz ettiren.beyanatım, olsa olsa sadece kendilerinden şüphesi olanları kuşkulandırabiiir. Nasıl ki bu beyanat insanlık ve fazilet anlayışını alın terine katık eden temiz Türk işçi ve sendikacı vatandaşlarımızın umumiyetle tasvibine mazhar olmuştur. Bu husus, işçi ve sendikacılardan vekâletimize gelen yüzlerce telgraflarla ve uzak vilâyetlerimizden mahzâ bu maksatla Ankaraya memur edilip gönderilen işçi ve sendikacı mümessil heyetlerinin vekâle­timizi ziyaret ederek izhar ettikleri candan ve samimî hissiyat ile de sa­bit olmuştur.

Bir delile veya velev bir seziş veya bir şüpheye istinat etse dahi sosyal düzeni bozacak, fertler arasında bir sınıf mücadelesi ruhu yaratacak is­tidatta görünen her teşebbüs-ve faaliyeti önlemeye matuf vazifemizi be­yanat vermek suretiyle mi, sair suretle mi, bir kelime ile hangi yollarla yapmak istersek o yolu tercih etmek mesuliyeti bize aittir.

Teşkilâtı Esasiye Kanunu muvacehesinde mesul bir vekili böyle bir va­ziyet karşısında gereken tedbiri almaktan alıkoyacak bir taktikamn kıs­kacına sıkıştırmaya asla muvaffak oluriamıyacaktır.

Ne üniversite profesörlerinin siyasî yayın yapamıyacakları ve siyasî be­yanatta bulunamıyacakları hakkındaki 6185 sayılı kanuna aykırı hare­ketlerden ve ne de sendikaların siyasetle meşgul olamıyacakları ve si­yasî yayın yapamıyacakları hakkındaki 5018 sayılı kanunun sarih hü­kümlerine muhalif faaliyetlerden bahis açmağı mevsimsiz telâkki etti­ğim için şimdi suallerin birer birer cevaplandırılmasına geçiyorum.

 istanbul Üniversitesi İktisat ve İçtimaiyat Enstitüsü tarafından tertip edilen konferansların on seneye yakın bir zamandır devam ettiği­ni biliyoruz ve bu konferansların   bastırılıp yayınlanmış   nüshaları daelimizdedir.

 Mevzu bahis konferanslarda kötü niyetin    delili sorulmaktadır.«Hayat hâdiseleri kendilerini tanzime mahsus hüküm ve düstrulara nisbetle son derece mütenevvi ve aynı zamanda bu hâdiselerin müşahadeside zordur. Bu itibarla, vazifeleri   dürüst ve halisane ikmal etmek gibi âmme intizamı ve ahlâkî fazilet fikirlerinin fert faaliyetlerinde bir tat­biki demek olan hüsnüniyetin veya bunun tamamen aksinin hududu­nun tayini de bittabi müşküldür.

Hüsnüniyet veya suiniyetin mevcudiyetini insan fiillerinin ahlâkî ve ru­hî saiklerinde aramak lâzımdır. Böyle batini bir halin ise vukuundan sonra dahi olsa bazı karinelerle tesbiti her zaman mümkün olmaz. Mü-carret bir konferans veya tek bir yazı ele alınırsa, onun mahiyetinde sübjektif unsurların belki zaafı müşahade edilebilir. Fakat herhangi bir şahsın muhtelif zamanlardaki mütevali yazı ve sözleri bir arada okun­duğu ve bunların hepsinde kanuna muhalif cihetler meselâ siyasî tel­kinler veya sınıflar arasında tahrikler görüldüğü zaman niyetin mahi­yetini tayinde sıkıntı çekilmez ve o zaman mevzu pekâlâ objektif bir ka­naat ve intibaha bağlanabilir. Kaldı ki hakka veya suçun tesbitine mü­essir olacak niyetin son-takdirinin hâkime ait olduğunu söylemeğe ha­cet yoktur.

3- Lalettayin bir "konferans verebilmek için konferansçının muayyen bir tahsil derecesini ikmal etmiş olmasını aramağa belki ihtiyaç yoktur. Esasen beyanatımızda böyle bir cümle de sarfedilmemiştir. Ancak ens­titünün kuruluşunda çalışmanın hedefini teşkil eden ve isminden de sarahaten anlaşılan sosyal bir konu üzerinde kâfi sayıda ilmî selâhiyeti haiz öğretim üyesi mevcut iken bu konuda konferans verdirme vazifesi­ni (ilmî bir hüviyeti ve hattâ bir ilk tahsil belgesi olmıyan bir zata tev­di edilmesi keyfiyetinin dikkat ve hayretimizi çektiğini) söylemekten sual sahibinin bizi menetmeğe de elbette hakkı yoktur. Kaldı ki, aynı enstitünün müdürü olan bir profesör konferans verdirmek için tayin et­tiği sendikacılar için (1954 konferanslar serisi cilt 6'da) bakınız ne söylüyor: (Sendikacılar kültürle beslenmeğe şiddetle muhtaçtırlar. Onlar yarım yamalak yetişmişlerdir. Okumaktan ikrah etmişlerdir. Üstelik ihraz ettikleri mevkileri siyasî ihtirasları uğruna kullanmak yoluna gir­mişlerdir. Bunun için bunlarla şuurlu, hedefli, ne istediğini bilen bir sendikacılık hareketi kabili telif değildir. Bunların ağızları lâf yapsa da tesiri devamsızdır ve sathidir.) diyor.

İşte bu teşhise tıpatıp iştirak etmesek bile bizim dikkatimizi çeken nok­ta, sendikacılığın gelişmesi konusunda kendisinin vasıfsızhğım tasvir ettiği sendikacılardan birisine böyle bir konferans verme vazifesinin tev­di edilmesindeki tezat olmuştur. Eğer sayın sual sahibi bu konferans ki­taplarını ve hassaten benim beyanatımı dikkatlice okumuş olsa idi, bel­ki de böyle bir sual sormazdı.

Dördüncü suale cevabım çok kısa olacaktır.

Malûmdur ki, komünistler propaganda faaliyetlerine sırmalı esvapları, resmî üniformaları, ellerinde hüviyet varakaları ve yakalarında renkli ve resimli rozetleri ile karşımıza çıkmazlar. Memleketimizde komünist­likleri uzun muhakemelerden sonra hükmü hâkimle sabit olmuş bulu­nanlar veya cezasını elyevm çekmekte olanlar veya cezasını çekip de bu­gün zararsız bir şekilde aramızda dolaşanlar olduğu gibi kendisini ce­zadan koruyacak bir ustalıkla açık veya gizli bir surette faaliyette bu­lunan komünist akideli insanlar da bulunabilir. Vekâletim kendi saha­sında suç telâkki ettiği mevzuları selâhiyetli makam ve mercilere inti­kal ettirmiş bulunmaktadır.»

Vekilin konuşmasından sonra söz alan sual sahibi, sorduğu suallere ve­kilin vazıh olarak cevap vermediğini ileri sürdü ve vekilin Anadolu Ajan­sına yaptığı beyanatta, bütün bir işçi kütlesini7 . töhmet altında bulun­durduğunu, vatandaşların haysiyet ve şerefi ile oynadığını İddia etti.

Tekrar kürsüye gelen Çalışma Vekili Mümtaz Tarhan, Anadolu Ajansı­na yapmış olduğu beyanatın hiç bir yerinde Türk işçisine ve Türk işçi sendikalarına keza üniversitede öğretim yapan şahsiyetlere töhmette bulunmadığını, keza beyanatında Türk işçisine komünistlik izafe ede­cek tek bir kelimenin mevcut olmadığını, bilâkis Türk işçisinin, dinine, ailesine, vatan ve milletine bağlı mükemmel birer vatandaş olduklarını belirttiğini, muhalif partilerin sırf politika maksadiyle işçi kütlesini el­de etmek için beyanatını tahrif ederek ortaya çıktıklarını, fakat onların bu taktiklerinin muvaffak olamayacağını, zira hükümetin işçilere dai­ma yardım etmekte olduğunu, onların refahını düşündüğünü, onların hayat seviyesini yükseltmek için elinden geleni yaptığını bildirdi.

Reisicumhur Celâl Bayar'm bu akşamki ziyafette irad ettiği nutuk :

 Ankara :

Reisicumhur Celâl Bayar, Federal Almanya Reisicumhuru Ekselans Dr. Theodor Heuss şerefine bu akşam Çankaya'da verilen akşam yemeğinde şu nutku ir ad etmiştir:

«Sayın Reisicumhur,

Dost ve müttefik Federal Almanya cumhuriyetinin siz muhterem Devlet

Gerek iktisadî, gerek kültürel münasebetlerimizin mesut inkişafında ananevî dostluğumuzun ve çok sağlam esaslara dayanan siyasî müna­sebetlerimizin mühim ve yapıcı tesirleri olduğu bir hakikattir.

Bu ziyaretiniz, umarım ki, memleketimizi evvelce teşrif etmiş olan ek­selanslarına milletimizin Alman milletine karşı olan sevgisinin ne ka­dar derin olduğunu ve Türk-Alman işbirliğinin ne derece sağlam temel­lere dayandığını müşahede etmek imkânını verecektir.

Kuvvetini. tarihten ve milletlerimizin ideal ve mukadderat birliğinden alan Türk - Alman dostluğunun her gün daha da kuvvet . bulacağına inanıyorum.

Bu inançladır ki kadehimi,

Ekselanslarının şerefine kaldırıyor,    .

Ve bütün Almanların hürriyet içinde bileşebilmeleri hususundaki en

halisane temennilerimle,

Dost ve müttefik Federal Almanya cumhuriyetinin saadet ve refahına içiyorum.»

Ekselans Dr. Theoclor Touss'un bu akşamki ziyafette irad ettiği nu­tuk :

 Ankara :

Federal Almanya Reisicumhuru Ekselans Dr. Theodor Heuss. bu akşam. Çankaya'daki yemekte, Reisicumhurumuzun nutkuna cevaben şu nut­ku iracetmiştir :

«Sayın Reisicumhur, sayın Vekiller, Ekselanslar, sayın baylar, hakkım­da ifade buyurduğunuz pek samimî sözlere bütün kalbimle teşekkür et­mek isterim. Bu teşekkürlerimi, zatı devletlerince izhar olunan şahsî ve insanî hisleri olduğu kadar, vuzuhla tebarüz ettirdikleri siyasî mülâha­zaları da dostane şekilde teyid etmek suretiyle yapmak istiyorum. Çoktan beri tahakkukunu arzu ettiğim bu pek nazik ve dostane davetinize nihayet icabet edebilmek fırsatını bulmakla pek mesudum. Bu sevinç sadece İstanbul'a ait eski hatıralarımı canlandırmak ve Anadolu'yu ta­nımakla yeni intibalar edinmek arzusuna münhasır değildir. Bu ziyare­tin mümeyyiz vasfı, zatı devletlerinin de kayıt buyurdukları veçhile, kar­şılaşmamızın, bilhassa vuku bulduğu zaman itibariyle, şuurumuza nü­fuz etmekte olmasındandır. Yeniden kurulmuş olan Federal Almanya cumhuriyetinin hükümranlığına kavuştuğu tarihin ikinci yıldönümünü idrak etmekte olduğumuza işaret buyurdunuz,.şimalî Atlantik Paktı ca­miası içinde birleşmiş olan devlet ve milletlerin karşılıklı bağ ve taah­hütlerinin, müştereken kabul ve iman edilen millî hürriyet havası için­de, siyasî hayatın en yüksek kıymetini bulmakta olduğunu şu anda he­pimiz çok iyi bilmekteyiz. Son çeyrek aşırın, harp zamanlarında olduğu gibi barış yıllarında da, ortaya çıkardığı bir yığın güçlükler ve karışık­lıklardan sonra, Türkiye ile Almanya arasında daima açık ve tereddüde yer vermeyen bir dil kullanabilmenin mümkün olduğunu görmek cidden güzel ve memnuniyet verici bir hâdisedir.  

Gerek iktisadî, gerek kültürel münasebetlerimizin mesut inkişafında ananevî dostluğumuzun ve çok sağlam esaslara dayanan siyasî müna­sebetlerimizin mühim ve yapıcı tesirleri olduğu bir hakikattir.

Bu ziyaretiniz, umarım ki, memleketimizi evvelce teşrif etmiş olan ek­selanslarına milletimizin Alman milletine karşı olan sevgisinin ne ka­dar derin olduğunu ve Türk-Alman işbirliğinin ne derece sağlam temel­lere dayandığını müşahede etmek imkânını verecektir.

Kuvvetini. tarihten ve milletlerimizin ideal ve mukadderat birliğinden alan Türk - Alman dostluğunun her gün daha da kuvvet . bulacağına inanıyorum.

Bu inançladır ki kadehimi,

Ekselanslarının şerefine kaldırıyor,Ve bütün Almanların hürriyet içinde bileşebilmeleri hususundaki en halisane temennilerimle,

Dost ve müttefik Federal Almanya cumhuriyetinin saadet ve refahına içiyorum.»

Ekselans Dr. Theoclor Touss'un bu akşamki ziyafette irad ettiği nu­tuk :

 Ankara :

Federal Almanya Reisicumhuru Ekselans Dr. Theodor Heuss. bu akşam. Çankaya'daki yemekte, Reisicumhurumuzun nutkuna cevaben şu nut­ku etmiştir :

«Sayın Reisicumhur, sayın Vekiller, Ekselanslar, sayın baylar, hakkım­da ifade buyurduğunuz pek samimî sözlere bütün kalbimle teşekkür et­mek isterim. Bu teşekkürlerimi, zatı devletlerince izhar olunan şahsî ve insanî hisleri olduğu kadar, vuzuhla tebarüz ettirdikleri siyasî mülâha­zaları da dostane şekilde teyid etmek suretiyle yapmak istiyorum. Çoktan beri tahakkukunu arzu ettiğim bu pek nazik ve dostane davetinize nihayet icabet edebilmek fırsatını bulmakla pek mesudum. Bu sevinç sadece İstanbul'a ait eski hatıralarımı canlandırmak ve Anadolu'yu ta­nımakla yeni intibalar edinmek arzusuna münhasır değildir. Bu ziyare­tin mümeyyiz vasfı, zatı devletlerinin de kayıt buyurdukları veçhile, kar­şılaşmamızın, bilhassa vuku bulduğu zaman itibariyle, şuurumuza nü­fuz etmekte olmasındandır. Yeniden kurulmuş olan Federal Almanya cumhuriyetinin hükümranlığına kavuştuğu tarihin ikinci yıldönümünü idrak etmekte olduğumuza işaret buyurdunuz,.şimalî Atlantik Paktı ca­miası içinde birleşmiş olan devlet ve milletlerin karşılıklı bağ ve taah­hütlerinin, müştereken kabul ve iman edilen millî hürriyet havası için­de, siyasî hayatın en yüksek kıymetini bulmakta olduğunu şu anda he­pimiz çok iyi bilmekteyiz. Son çeyrek aşırın, harp zamanlarında olduğu gibi barış yıllarında da, ortaya çıkardığı bir yığın güçlükler ve karışık­lıklardan sonra, Türkiye ile Almanya arasında daima açık ve tereddüde yer vermeyen bir dil kullanabilmenin mümkün olduğunu görmek cidden güzel ve memnuniyet verici bir hâdisedir. 

işbirliğini ve beraberliği ifade eden bu deliller zaten birer sembol halin­de meydandadır.

Takriben 30 sene evvel Tarabya da Von Der Goiç Faşa'nın mezarını ziya­ret etmiştim. Bu zat, sadece muharebe meydanlarında tecrübe kazan­mış herhangi bir general değil, fakat aynı zamanda bir mütefekkir, bir ahlâk numunesi ve bir terbiyeci idi. Şimdi de Ankara'da, fevkalâde bir azim ve iradenin eseri olan bu şehirde, vazifesini şükranla başarmış olan Alman mimarlarının yarattıkları eserleri görmekteyim. Bu, yaban­cı diyarlarda milletleri birbirine bağlayan anlayışın bir ifadesidir. Bunu şükranla nüşahade etmekteyiz.

Kadehimi misafiri bulunduğum Türkiye Reisicumhuru Ekselans Celâl Bayar ve muhterem refikaları şerefine kaldırıyor ve dost ve müttefik Türk milletinin mesut istikbali ile TürK-Alman dostluğunun, hür mil­letler camiası içinde, bir kat daha kuvvetlenmesi temennisiyle içiyo­rum.»

Federal Almanya Reisicumhuru 150 Türk talebesine Almanya'da ihtisas için burs verdi ve Fethiye felâketzedelerine 20 bin mark teberruda bu­lundu :

8 Mayıs 1957

 Ankara :

Aziz misafirimiz dost ve müttefik Federal Almanya Reisicumhuru Ek­selans Profesör Dr. Theodor Heuss, ananevi Türk ve Alman dostluğu­nun ışığı altında, 150 Türk talebesine endüstri ve teknik sanat sahala­rında ihtisas görmek üzere, bir senelik burslar yermek arzusunu izhar etmiş ve Federal Almanya Cumhuriyeti hükümeti ile hükümetimiz ta­rafından kabul edilen bu burslar hakkında imzaladığı beratı, dün ak­şam Reisicumhur Celâl Bayar'a tevdi etmiştir.

Bu beratta aynen şöyle denilmektedir:

«Federal Almanya cumhuriyeti ile Türkiye hükümeti arasında mevcut ananevi dostluğun ışığı altında, benim bu defa Türkiye'yi ziyaretim dolayısıyla, bir yıl müddetle endüstri ve teknik san'at sahalarında ihtisas görmek üzere yüzelli Türk talebesine burs verilmesi hakkındaki şahsî arzumun Türkiye hükümeti ile Federal Almanya Cumhuriyeti tarafın­dan kabul edilmiş olmasından çok büyük bir memnuniyet duymakta­yım. Bu anlaşma gereğince, burs'a, bu talebelerin bu müddet zarfında Almanya'da ikamet ve seyahatleri ile pratik sahada kendilerine lâzım olan her türlü ihtiyaçların temini ve keza bursluların Goethe Enstitü­sünde altı haftalık lisan kurslarından istifade etmeleri dahildir.

Ankara'daki Federal Almanya Büyükelçiliği, Türk hükümetinin mü­messilleriyle lâzım gelen hususları görüşerek ve kararlaştırarak bu hu­sustaki anlaşmayı tatbik edecektir.

Bu hususu şahsan benimseyerek ve bundan büyük bir haz duyarak, iş

bu vesikanın altına imzamı attım ve vesikayı büyük devlet mühürü ile mühürledim.

Bonn 4 Mayıs 1957 Theodor Heuss Federal  Almanya  Reisicumhuru»

Diğer taraftan aziz misafirimiz, Fethiye zelzelesi felâketzedelerine yar­dım olmak üzere, Kızılay'a 20 bin mark teberruada bulunmuştur.

Federal Almanya Reisicumhuru Ekselans Dr. Theodor Heuss'a Ankara Hukuk Fakültesi fahrî doktorluk payesi tevcih edildi:

 Ankara :

Üç günden beri memleketimizin misafiri bulunan dost ve müttefik Fe­deral Almanya Reisicumhuru Ekselans Profesör Dr. Theodor Heuss'a, bugün büyük merasimle, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi fahrî doktorluk payesi tevcih edilmiştir.

Bu parlak merasimde Reisicumhur Celâl Bayar, Başvekil Adnan Men­deres ve kıymetli misafirimizin refakatinde bulunan zevattan başka ve­killer, profesörler, sivil ve askerî erkân ile güzide bir davetli kitlesi ve üniversite talebeleri hazır bulunmuşlardır.

Ekselans Theodor Heuss, Reisicumhur Celâl Bayar ile birlikte Hukuk Fakültesine gelişinde, fakülte önünde rektör, dekan ve profesörler ile çok kalabalık bir talebe topluluğunun muazzam tezahüratı ve sürekli alkışlarıyla karşılanmış ve selâmlanmıştır. Başvekil Adnan Menderes'in gelişi de aynı şekilde talebeler tarafından çok samimî tezahürata vesile teşkil etmiştir.

Merasime saat 10'da fakülte salonunda başlanmıştır. Salon hazır bulu­nan zevat ve talebeler tarafından hıncahınç doldurulmuş bulunuyor­du.

Evvelâ Hukuk Fakültesi Dekanı Osman Fazıl Berki, şu konuşmayı yap­mıştır:

«Muhterem Reisicumhurumuz, güzide misafirimiz, değerli öğretim üye­lerimiz,

Dost ve müttefik Federal Almanya'nın muhterem Reisicumhuru Ex. Prof. Dr. Theodor Heuss'a üniversitemizce fahrî Hukuk Doktorluğu pa­yesinin tevcihi münasebeti ile yapılan bu merasim, aynı zamanda mem­leketlerimiz arasında mevcut, kuvvet ve kaynağını tarihten almakta olan dostluk bağlarının teyit ve tarsinine ve kültür sahasındaki işbirli­ğimizin tetevvücüne vesile verdiği için de hususî bir mâna ve mahiyet arzetmektedir.

Muasır medeniyetin mümessilleri arasında müstesna mevki işgal eden bir milletin mümtaz devlet reisine b upâyeyi tevcih etmekle şeref kaza­nan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı sıfatiyle müşarüni­leyhin hayatı ve yüksek şahsiyeti hakkında kısaca maruzatta bulunmak istiyorum.

Ex. Prof. Dr. Heuss, 31 Ocak 1884'de Wurttemberg'de Brackenheim'da doğmuşlar, lise tahsilini Heilbronn'da ikmal etmişlerdir.

1902-1905'de Münich ve Berlin Üniversitelerinde iktisat ve sanat tarihi tahsil etmişler, 1905'de Münich Üniversitesinde (Heilbronn'da bağcılık ve bağcıların durumu) mevzulu doktora tezini muvaffakiyetle vermek suretiyle siyasî ilimler doktoru ünvanmı ihraz eylemişlerdir.

1905-1918'de Berlin'de (Die Hilfe) adlı derginin yazı işleri müdürlüğünü ifa etmişler, 1912-1918'de Heilbronn'da (Nekar gazetesi)'nin yazı işleri müdürü olmuşlardır.   

191S-1918!de Ludwig Thoma ve Hermann Hesse ile birlikte neşrettikle­ri (Mârz) adlı derginin idaresini de diğer işlerine ilâveten deruhde eyle­mişlerdir.

1918'de Berlin'e dönerek Friedrich Naumahn'm başkanlığındaki Alman Demokrat Partisinin âzası olmuşlar ve (Deutsche Politik) adlı haftalık derginin idaresini üzerlerine almışlardır.

191S'de Alman esnaf cemiyetleri birliğinin idare müdürü, 192S - 1930'da Demokrat Partiden Berlin Şehir Meclisine âza olmuşlar, 1920 - 1933 Ber­lin Siyasal Bilgiler yüksek okulunda hocalık yapmışlar, 1933'de bu va­zifeden alınmışlardır.

1933 Martına kadar Alman Demokrat Partisinin Reichstag âzası olan müşarnüileyh, 1930 - 1932'de diğer hizmetleri meydanda meclis âzası ve başkan sıfatıyla harp kurbanları ve harp malûlleri, dilekçe, maarif siyaseti ve gençliği koruma komisyonlarında da vazife görmüş­lerdir.

1933 - 1936'da vaktiyle Friedrich Naumann tarafından kurulmuş ve bir defasında kendileri tarafından idare edilmiş olan (Die Hilfe) dergisini ihya ve tekrar neşretmişler, 1936'da bu derginin yazı işlerinden uzaklaş­tırılmışlardır. Müteakiben serbest muharrir, bilhassa biyografi muharriri olarak hasbıhâl yazmak suretiyle Thomas Brackheim namı müstearı ile muhtelif gazetelerde, dergilerde, ezcümle (Frankfurt gazetesi) nde çalış­mışlardır.

1943'de ikametgâhlarını Heidelberg civarına nakletmişler, harbin niha­yete ermesini müteakip Württemberg'de Demokrat Halk Partisini kur­muşlardır.

1948'de Demokrat Halk Partisinin Heppenheim'deki parti kongresinde Batı Almanya'da ve işgal bölgelerindeki aynı adı taşıyan partilerle bir­leşerek (Hür Demokrat Parti) yi tesis eylemişler, 1949'a kadar bu par­tinin birinci başkanı kalmışlar, 1945-1946 da federe Württemberg eya­letinin Maarif Vekili olmuşlardır.

1946 - 1949'da Heidelberg'de münteşir (Eheim Veckar) gazetesinin naşir ve başmuharriri olarak çalışmışlardır.

1946 - 1949'da federe Württenıberg eyaleti meclisinin üyesi bulunan de­ğerli ilim adamı, 1948'de Stuttgart Yüksek Mühendis Mektebinde mo­dern tarih ve siyaset ilmi profesörlüğünü ifa etmişlerdir.

1948 - 1949'da parlâmento divanı üyesi olarak teşkilâtı esasiye kanunu­nun hazırlanmasında, bilhassa medhal hükümleri, temel haklar, federe devletlerin federasyonla münasebet şekîi, seçim hakkı ve maarif işleri mevzularında bu hususî komisyonda mühim ve faal bir rol oynamışlar­dır.

1949'da Federal Almanya Devleti Federal Meclisine Hür Demokrat Partiden âza çizilmişlerdir.

12 Eylül 1949'da Federal Almanya Devletinin ilk Cumhur reisliğine seçil­mişler, 1954'de yeniden Cumhurbaşkanlığına intihap olunmuşlardır.

Kendilerine, 1949'da Berlin Üniversitesi felsefe, 1951'de Tübingen Üni­versitesi ilahiyat, yine 1951'de Birleşik Amerika Maryland Üniversitesi edebiyat, 1954'de Stuttgart Yüksek Mühendis Mektebi Fen Doktoru pa­yesi tevci hedilmiş bulunan Ex. Prof. Dr. Heuss, Brackenheinı (1949), Berlin (1949), Heiİbronn (1953), Stuttgart, Bonn, Kiel (1954) ve Darm-stadt 1955) şehirlerinin fahrî hemşehrisi, Darmstadt Alman Şiir ve Dil Akademisi ile Bavyera Güzel San'atlar Akademisi plâstik şubesi azası­dırlar.

Müşarünileyh, kesif ve yorucu idarî, siyasî ve akademik faaliyetlerine rağmen mütenevvi mevzularda kırkı mütecaviz değerli eser neşretmek­ten de hâli kalmamışlardır.

Bunlar arasında hukuka taallûk etmesi itibariyle (Alman Devletleri ve Almanya İttihadı Devletleri) adındaki eserle (Teşkilâtı Esasiye Huku­ku ve Teşkilâtı Esasiye Politikası) adlı eseri zikretmek yerinde olur.

Federal Almanya'nın muhterem Reisicumhuru,

Gerek devlet ve gerek ilim adamı sıfatı ile asil ve necip Alman milletinin siyasî, iktisadî, içtimaî ve idarî hayatında ifa buyurduğunuz büyük ve değerli hizmetleri, Almanya ile diğer devletler arasında dostâne müna sebatım tesis, idame ve inkişafına mâtu gayretinizi, bir hukuk devleti­nin teessüsü hususundaki yüksek gayret ve himmetinizi, esas teşkilât hukuku sahasında vâki müsmir çalışmalarınızı ve bütün bu kıymetli hizmetlerin tahakkukunu mümkün kılan yüksek şahsiyetinizde mün­demiç meziyetleri vs vasıfları ve ilmî otoritenizi nazarı itibara alan Ankara Üniversitesi, batı devletlerine fahrî hukuk doktorluğu payesini tevcih etmekle tarihinin en mesut hâdiselerinden birini idrâk etmiş oluyor.»

Hukuk Fakültesi Dekanının bu konuşmasını müteakip Ankara Üniver­sitesi Rektörü Prof. İzzet Birand, Ankara Üniversitesi senatosunun itti­fakla verdiği karar gereğince tanzim edilmiş olan fahrî Hukuk Doktor­luğu beratını, salonu dolduran muazzam kalabalığın heyecanlı teza­hüratı ve «yaşa, varol» sesleri arasında aziz misafirimize tevdi etmiş ve doktorluk cübbesini kendisine giydirmiştir.

Bundan sonra Ekselans Dr. Theodor Heuss, Hukuk Fakültesi Dekanı­nın nutkuna cevaben şu nutku irad etmiştir :

«Ankara Hukuk Fakültesinin bana lütfen tevcih ettiği fahrî doktorluk unvanına teşekkür ederken bu payeye ne sebeple mazhar olduğumu bi­lememekten mütevellit tereddüdümü itiraf etmek isterim. Çünkü, ben ne hukuk tahsil ettim ve ne de okuttum. Fakat parlâmento âzası olarak yetkili encümenlerde umumî hayatın esas prensiplerini şekillendirmeğe yardım ederken muhakkak ki bir çok defa hak ve hakkaniyetin tecelli­sine çalıştım.

Sayın Rektör benim ilim sahasında «geniş ve mütenevvi iştigal mevzularına» agâh olduğuma işaret buyurmak nezaketini gösterdiler. Bir za­manlar ders okutmaktan men edilmiş olduğum da buna ilâve edilecek olursa, filhakika bu mevzuların bir hayli mütenevvi olduğu meydana çıkar. Yazdığım eserlerden biri, hoş bir tesadüf eseri olarak, hemen he­men bir Türk mevzuu ile alâkalıdır. 1916 yılında on iki tanınmış Alman mimarı İstanbul'da inşası düşünülen Türk - Alman Kültür Evi için açı­lan müsabakaya davet edilmişlerdir. Temel atılmıştır. Fakat_ birinci dünya harbinin nasıl sona ermiş olduğu cümlenizce malûmdur. İşte ben bu oniki projeyi edebî bir tenkide tâbi tutmuş ve bir izah name ile bir­likte bir kitap hâlinde neşretmiştim. Bu vak'ayı tefahür olarak değil, sadece kitabın adını bildirmek maksadile anlatıyorum. Kitaba «Dostluk Evi» ismini vermiştim. Bu fikir Ernst Jaeck'in idi. O fevkalâde proje maddeten tahakkuk edememiş, fakat bıraktığı akisler ruhumuzda baki kalmıştır.

Dostluğun esas şartlarından biri de, hisleri karşılıklı ve serbest olarak teati edebilmektir. Bu dostluk, nüfuz ve iktidarın münhasıran siyasî sa­hada, haklı olarak da olsa, takip edeceği muayyen hedef ve mülâhaza­ların dışında yaşar ve yaşamalıdır.

Burada şahsî bir müşahedemi tebarüz ettirmeliyim. Bir kaç sene evvel üzerinde Türkiye Devlet Reisi ile yanyana bir Alman politikacı ve ikti­satçısı ve kooperatifler hukukunun kurucusu bulunan Herman Schulze Delitsch'in portresini muhtevi bir posta pulu görmekle pek mütehassis olmuştum. Kısa bir müddet evvel de bu zatın hâtırasını taziz eden bir konuşmanın Türkçe tercümesini görmek benim için hoş bir sürpriz teş­kil etmiştir.

Sayın Rektör benden bahsederken kültür sahasında meşgul bulunan zevat tarafından ne derece hoş karşılanacağını tahmin edemediğim bir sözümü tekrarladılar: «Profesörler millî propagandacı değil, ilmin öğ­reticisi ve öğrencisi olmalıdırlar.» Filhakika dâvanın kökü de burada­dır. Zamanımızda devletler âdeta serî halinde kültür anlaşmaları ak­detmektedirler. Şüphesiz ki, ben bu hâli tenkid edecek değilim. Çünkü senelerden beri şahsen, iktidar politikasının ehemmiyetini azaltmak his­siyatına kapılmaksızm, ilim ve fikir mübadelesinin azamî haddine ula­şılmasına gayret sarfetmiş bulunuyorum. Kaldı ki, bu gayretlerdeki ah­lâkî zihniyetin evvelâ günlük politika olayları üstünde olduğu ve sani­yen işi tedvir edeceklerin şahsiyetlerle yakından ilgili bulunduğu bariz bir hakikattir. Bu gayretler münhasıran ilme hizmet edeceklerinden, kendi millî menşelerine matuf sevgi ve saygıyı da hiç bir yapmacık ve gürültüye mahal kalmaksızın, temin ve hattâ tezyit edebilirler.

Tahmin ediyorum ki, üniversitenizde bir hoca olarak çalışan ve bırak­tığı tesirler devam eden Ernst Reuter bu suretle hareket etmiştir. Diğer fakültelerinizde de bunun başka misallerinin bulunacağından eminim. Kısa bir zaman evvel ebediyete göçen ve Türkiye'yi yürekten sevmiş olan dostum Paul Bonatz'm başardığı işlerin ne kadar kuvvetli ve verimli olduğa malûmunuzdur.

Bu günlerde Ankara da açılacak olan Alman kütüphanesi karşılıklı mü­badele prensibinden mülhem bir eser olacaktır. Fikirlerin buluşacağı bu yerde Türkiye deki Almanlar Alman ilminin son yüz elli sene içinde cid­diyet ve iftiharla meşgul olduğu Türk tarihine, Türklere ait meselelere agâh olacaklar ve Türkler de Almanya yı ve Almanya nın gelişmesini gös­teren izleri burada daha emniyetle takip edebileceklerdir. Bu arada Fe­deral Almanya hükümetinin, Ankara Üniversitesinden bazı profesörleri Almanya ya davet etmekte olduğunu bildirmek benim için şu anda ayrı bir memnuniyeti mucip olmaktadır.

Şimdi ben bir hukukçu olmadığım halde Ankara Hukuk Fakültesinin fahrî hukuk doktoru olmuş bulunuyorum. Bu payeye ulaşmak kifaye­tinde olmadığımı ve fakat bu şerefi müdrik bulunduğumu hemen be­lirtmek isterim. Büyük Atatürk'ün meydana koyduğu devrimler arasın­da Türk cemiyet hayatında medenî hukuk esasları da derin değişiklik­ler geçirmiş bulunmaktadır. Bunların şekillenmesi hususunda muhte­rem fakültenizin benim gibi bir acemiden fazla bir malûmat talep etmiyeceğini ummaktayım. Ancak müsaadenizle şu kadarını söyliyeyim ki, Almanya Siyasal Bilgiler Okulunda büyük bir zevkle okuttuğum dersler­den biri - o zaman talebem olan Ekselans Büyükelçi sayın Seyfullah Esin'in de şahit bulunduğu üzere - mukayeseli anayasaların tarihî. ve siyasî gelişmelerine dair hukukî ahkâmın tahlili idi, şayet uhdemde bulunan Cumhurbaşkanlığı devresinin inkizasımdan sonra tekrar üni­versite kürsüsüne dönmek gibi cür'etkârane bir fikre kapılacak olur­sam, Türkiyede âmme hukukuna ait bahisler hususî bir itina ile ele alacağıma itimat buyurabilirsiniz. Zannımca bu hâl şükran duyguları­mı en güzel bir şekilde ifade etmeye vesile verecektir. Zira şekillerdeki nüanslar ne olursa olsun, problemler her yerde daima ayni kalmaktadır. Hayatım boyunca takip ettiği problem ise su olmuştur: Tarihî şekil ve mahiyeti ne olursa olsun devletin kefil ve zâmin bulunduğu vatandaşlarıyla ruhî bir ahenk içinde olmasını ve böylece siyasî bir verimlilik imkânına sahip bulunmasını temin etmek gerekir.»

Alkışlarla karşılanan bu nutku müteakip merasim sona ermiş ve dekan­lık salonunda kısa bir istirahatten sonra mümtaz misafirimiz Ekselans Dr. Theodor Heuss ve Reisicumhurumuz Celâl Bayar, Fakülteden ayrı­lışlarında, Üniversite gençlerinin çok hararetli tezahüratı ve «yaşa, varol» sesleri ile uğurlanmalardır.

Bugünkü merasimde Ankara Üniversitesi Rektörünün nutku :

 Ankara :

Almanya Reisicumhuru Ekselans Dr. Theodor Heusse'e Ankara Üniver­sitesi fahrî Hukuk Doktorluğu tevcihi münasebetiyle bugün Ankara Hukuk Fakültesinde yapılmış olan merasimi Ankara Üniversitesi Pro­fesör İzzet Birand şu nutukla açmıştır :

«Sayın Reisicumhurumuz Celâl Bayar'm yüksek huzuıiariyle, Federal Almanya Devlet Reisi Ex. Prof. Dr. Theodor Heuss'a, Üniversitemiz Hu­kuk Şeref Doktorluğu payesini tevcih merasimini açıyorum.

İlim ve idare adamı sıfatlarıyla zirveye ulaşmış, çağımızın mukadderini şekillendiren, insanlığın yüksek gailelerini sükûna erdirebilmek dâva­larında, kariyerinin başlangıçlarından itibaren vazife almak mevkiinde bulunmuş olan Ex. Prof. Dr. Heuss, tecelli sahneleri pek değişik uzun hayat faaliyetinin her safhasında ilhamını, daima ilim ve faziletle be­zenmiş vicdan kaynağından almış ve herşey e rağmen her zaman bir ilim adamı ve hoca olarak kalmıştır.

Geniş tenevvülü iştigal mevzuları arasında, yaratıcı vasıfdan hiç bîrşey kaybetmemiş olan ilim ruhu, bugün, takdir ve hayranlıkla müşahede ettiğimiz muazzam bir külliyat ile gözlerimizin önünde âbideleşmiş bu­lunmaktadır.

1954 de bir hocalar toplantısına hitabında: «Eğer Alman profesörleri yabancı memleketlere giderlerse, oralara Alman ilminin propagandacı­ları olarak gitmesinler, fakat ilim öğreticisi ve öğrenci olarak gitsinler.» diyerek, ilim haysiyetinin vekar ve safiyetini, taktiğe istihale ettirme­mek lüzumuna hassasiyetle işaret eden hoca Heuss'un, her insan kal­binde, ancak tasdik ve tasvip ile kabul gören bu ifadedeki engin mâna, insanlığa, mev'ut saadet ülkesinin bilinemiyen yolunu gösterir mahiyettedir.

Gerçekten, insanlığın en ulvî müktese batmadan olan kültür değerleri, daima ideale istikamet veren saf vasıflarıyla ve yalnız bu şartlar içinde bizleri yükselten ve böylece bütün insanlığın dileğince ve kolaylıkla faydalanmasına imkân sağlanması gereken ilâhı kıymetlerimizdir.

Bu müstesna vesileden faydalanarak, burada bu memleketin tarihinde, bilhassa ilim tarihinde, sayıları pek çok, öğreten ve öğrenen ilim adam­larının, büyük adamların, baha biçilmez değerdeki hâtıralarıyla meşbu olduğumuzu ifade etmek isterim.

Yine ifade etmek isterim ki, kültür dünyamız içinde ve bütün günlük münasebet ve faaliyetlerimizde Almanya, hepimizin kendinden birşey taşıdığımız, hepimizin kalbinde yerini tutmuş ve artık, «kendimizden» dediğimiz bir mefhumun adı olmuştur.

Bu nâdir tevcih töreninin tahakkuk ettiği bu günün, üniversitemiz ta­rihindeki mümtaz mevkiini bilhassa tebarüz ettirirken, memleket, mi­safirimiz, dost Alman Federal Devlet Reisi ve Üniversitemizin Hukuk Şeref Doktoru Ex. Prof. Dr. Theodor Heuss'u en derin saygı ile selâm­larım.

Yüksek huzurlariyle bu törene şeref veren sayın Reisicumhurumuz Ce­lâl Bayara şükranlarımızı arzeder, davetimize lütfen icabet etmekle biz­leri bahtiyar kılan seçkin misafirlerimize teşekkürlerimizi sunarım.»

Alman basınında Türkiye hakkında dostane neşriyat:

 Bonn :

Federal Almanya Reisicumhuru Ekselans Prof. Dr. Theodor Heuss'un Türkiyeyi ziyareti münasebetiyle Alman matbuatında Türkiye lehinde dostane bir cok haber ve makale intişar etmektedir.

Bu arada, Almanya'nın en çok okunan gazetelerinden biri olan «Nas şauer Bote», bu ziyareti vesile ittihaz ederek Başvekil Adnan Mendere­sin şahsiyeti hakkında uzun bir makale neşretmiştir.

Bundan bîr müddet evvel Türkiye'yi ziyaret etmiş olan Federal Alman­ya Müdafaa Nazırı-Josef Strauss'un bir beyanatını nakleden «Türkler Alman tarihinin en karanlık günlerde dahi dostumuz olarak kalmış­lardır» sözleriyle başlayan makale Türk Başvekilinin tercümei halini verdikten sonra, onun liberal fikirlerle siyasî hayata nasıl atıldığını belirtmekte ve Demokrat Partinin kahir bir ekseriyetle iktidarı ele al­masını müteakip, yaptığı icraata temasla, şöyle devam etmektedir :

«Türkiyenin jeopolitik durumunu doğru ve realist bir şekilde değerlen­diren Menderes memleketini 1951 de Nato'ya dahil etmiş, Batı ile olan münasebetleri derinleştirmiş ve Bağdat Paktının hakikî müteşebbisi ve kurucusu olmuştur. Ortadoğu buhranı esnasında bu müdafaa paktına dahil memleketleri, bütün menfî teşebbüslere, tehditlere ve gevşemelere rağmen, mütesanit bir şekilde ayakta tutmak suretiyle de büyük bir. siyasî maharet göstermiştir.

İç politikada ise, çeşitli iktisadî tedbirlerle, halkın 85 ini teşkil eden köylülerin hayat seviyesini ehemmiyetli bir derecede yükseltmeye mu­vaffak olmuştur. Hükümet başına geçtiği zaman Türk köylüsünün tar­lalarında 30Ö0 traktör çalışıyordu, bunların mikdan çok artmıştır.

Fakat onun memleketine hizmet ihtirası daha da ileri gitmiştir. Dün­yaya şunu göstermek istedi ki, Türk iktisadiyatı, birkaç sene içerisinde, son bir asırdakinden daha çok inkişaf edebilir. Bütün güçlüklere rağ­men, müteşebbis ruhu yorulmaksızın iş başındadır. Onun, bütün mem­leketi kaplayan her sahadaki muazzam inşa faaliyeti, modern hayat yo­lundaki çok mühim adımlardır. Almanya, Menderese ve onun yorulmak bilmeyen kalkınma faaliyetine karşı büyük bir sempati beslemektedir. Bunu Başvekil yardımcısı Blücher ile Müdafaa Nazırı Strauss'un ziya­retleri ortaya koymaktadır. Bu ziyaretleri Federal Reisicumhurun Türkiye yi ziyareti takip etmiştir.

Alman devletinin bütün bu resmî ve mesul şahsiyetleri, Türk Başvekili Menderes'in, Müdafaa Nazırı Strauss'un' söylediği gibi, «Almanya nın dostu ve Avrupa devlet adamlarının en büyüklerinden biri» olduğuna kanidirler, esprisi, neşesi, cevvaliyeti ve büyük realizmi onu zamanımı­zın önder politikacılarından biri. haline getirmiştir.

Batı âlemi Adnan Menderes'in şahsında, Yakındoğu'da baskıya başlayan komünizme karşı, hürriyetin en sadık müdafiini selâmlamaktadır.»

Makale şu satırlarla sona ermektedir.

«Türkiye ile dostluk münasebeti Almanya için boş bir lâf değil bilâkis Batı dünyasının siyasî ve iktisadî hürriyet babında bundan böyle yapa­cağı gayretler çerçevesi içerisinde canlı bir gerçek olarak kalmaktadır.»

Türk - Alman kültür anlaşması dolayısıyla yapılan konuşmalar :

 Ankara :

Bugün saat 12'de Hariciye Vekâletinde Türkiye ile Federal Almanya arasında bir kültür anlaşması aktedilmiştir. Bu anlaşma Türkiye hükûmeti adına Nafia Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekili Etem Menderes ile Federal Almanya Cumhuriyeti Hükûme^gjadma Hariciye Vekili Ek­selans Dr. Heinrich Von Brentano tarafından merasimle imza edil­miştir.

Bu münasebetle Nafia Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekili Ethem Mende­res bir konuşma yaparak ezcümle, imzalanan anlaşmanın ehemmiyetini belirtmiş, iki memleket arasında kuvvetini maziden alan dostluk müna­sebetlerini daha da takviyeye medar olacak ve iki milleti iyice kaynaş­tırmaya yarayacak böyle bir anlaşmayı imzalamaktan duyduğu bahti­yarlığı kaydetmiş ve şunları ilâve etmiştir :

«Bugün bir çok memleketler için kültür anlaşması akdi normal, bir hâ­disedir. Fakat Türkiye ve Federal Almanya bakımından bu anlaşmanın bir hususiyet ve inceliği vardır. Türkiye, bağlanmış olduğu garp kül­türü için Almanya'da, kendi bünyesine çok uygun bir zemin bulmak­tadır. Bu vakıanın memleketimizdeki tezahürleri pek çoktur. Hâlen Türkiyenin hariçte okuttuğu öğrencilerin en çoğu Federal Almanya da bulunmakta ve bunların adedi 1600 rakamını tecavüz etmektedir.

Bu vesile ile bir başka sahadaki münasebetimize de temas etmek isti­yorum: O da askerî sahada tarihteki ve ezcümle birinci dünya harbi es­nasındaki işbirliğimiz ve silâh arkadaşlığı etmiş olmamızdır. Bu silâh arkadaşlığına ait kahramanlık menkıbeleri bugün köylerimizde dahi canlı olarak yaşatılmaktadır. Böyle bir vakıa bugünkü dostluğumuzun en sağlam unsurlarından birini teşkil eder.

Son zamanlarda Türkiye'yi ziyaret eden yeni Alman ordusunun men­supları ve bu arada mümtaz General Heussinger, Alman ordusunun bizden birçok şeyler öğreneceğini söylemek gibi bir tevazuda bulundu­lar. Hakikat şudur ki, asıl bizler bu sahada da Almanya'dan çok şey öğrenmiş bulunuyoruz.

İşte bütün bu sağlam temeller üzerine, bugün imzaladığımız anlaşma ile yepyeni bir bina kurmaktayız. Bu anlaşmanın her iki memleket için hayırlı olmasını temenni ederim.»

Etem Menderes'in bu hitabesine cevaben Federal Almanya Hariciye Ve­kili Ekselans Dr. Heinrich Von Brentano Türkiye'ye yaptıkları bu ziya­ret vesilesiyle böyle bir kültür anlaşmasını imzalamaktan dolayı duydu­ğu bahtiyarlığı belirttikten sonra, dünyanın hâlen anlaşmazlıklar ve müşküller içinde bulunduğu bir zamanda Türkiye ile Federal Alman­ya'nın çok dostane bir hava içinde kültür münasebetlerini iyice geliş­tirmek üzere bu anlaşmayı akdetmiş olmasının hususî ehemmiyetini kaydetmiş ve ezcümle şunları ilâve etmiştir :

Ekselans Ethem Menderes, ananevî Türk - Alman dostluğunun mev­cudiyetinden bahsettiler. Ben de aynı kanaatteyim. Gerçi bu ananevî münasebetlerimizde bazen geçici buhran devreleri de olmuştur. Fakat bu gibi buhranlar daima gelip geçmiş, dostluğumuz baki kalmıştır.

Gerek zatıâliniz, gerek diğer Türk şahsiyetleri bana kültür münasebet­lerimizin daha da sıkılaşması lüzumundan bahsettiniz, biz de bu ka­naate tamamıyla iştirak ediyoruz. Bugün imzaladığımız anlaşmanın bizleri bu gayeye îsâl edeceğine eminim.

Anlaşmanın her iki memleketin hayrına olmasını ve    dünya sulhüne hizmet etmesini temenni imzalanan Türk - Alman kültür anlaşması, iki memleket arasında ilim ve san'at sahalarında mümkün olduğu kadar geniş bir işbirliği temin edilmesi ve iki memleketin müesseseleri ile içtimaî hayat tarzlarının mütekabilen daha iyi tanınması gayesini gütmekte olup başlıca hükümleri şunlardır :

Akid taraflar, memleketlerindeki Üniversitelerde ve sair öğretim mües­seselerinde, diğer memleketin dili, edebiyatı, müesseseleri ve tarihi ile meşgul olacak kürsülerin kurulmasını, bu mevzularda Öğretim yapıl­masını ve konferanslar tertip edilmesini teşvik edeceklerdir.

Akid taraflar mahallî mevzuat ahkâmına uygun olarak, memleketle­rinde diğer âkid tarafın kültür müesseselerinin gelişmesine gayret sarf edeceklerdir.

Yüksek ve orta öğrenim müesseseleri öğretim personeli ve öğrencileri­nin, ilmî araştırma yapanların, teknisyenlerin ve mütehassısların mü­badelesi teşvik edilecek yüksek öğrenim müesseseleri öğrenci ve me­zunları ile ilmî araştırma yapanlara imkân nisbetinde burslar verilecek ve yardımlarda bulunulacaktır.

Büyük Millet Meclisi müzakereleri: 10 Mayıs 1957

 Ankara :

Büyük Millet Meclisi bugün saat 15'de Reis Vekillerinden Fikri Apay­dının riyasetinde toplandı.

Celse açıldığı zaman Zonguldak mebusu Hüseyin Balıkğım Zonguldak kömür istihsaline ve çimento fabrikaları inşaatının hangi esaslara göre yürütüldüğüne dair İşletmeler Vekilinden vâki sualini Vekil Samet Ağaoğlu cevaplandırdı.

Samet Ağaoğlu'nun konuşması:

İşletmeler Vekili bu cevabında dedi ki:

:<Çok muhterem arkadaşlarım.. Zonguldak rr,nKısu Hüseyin Balık arka­daşımızın sorusu iki kısımdan ibaret. Birincisi kömüre aittir, aynen okuyorum: (Zonguldak kömür istihsaline .son yıllarda hükümetimizin neler ilâve ettiği ve şimdiki umumî duruma göre nelere ihtiyaç olduğu­na ve her an artan ihtiyaç fazlalığına ne tedbir düşünüldüğünü) .soru­yor. Sorudan, mes'uliyet sahama intikal eden kısımlarına cevap vere­ceğim. Yalnız evvelâ şunu işaret edeyim ki, soruları vazıh değildir.

Soru sahibinin bir taraftan Zonguldak mebusu, bir taraftan da Öteden beri bütçe komisyonunda ve heyeti umumiye de kömür ve Zonguldak meselesi üzerinde duran ve bu mevzuda derin bilgisi olması lâzım gelen bir arkadaşımız olduğunu düşündüm ve bu sorusunun haddi zatında iç tüzükte yazılı olduğu gibi kendisine bir şey öğretmeyi   istihdaf etmek

maksadına matuf olmadığını kabul etmek gerekir. Ancak, kömür mese­lesi üzerinde Demokrat Parti iktidarının yapmış olduğu işleri bir kere daha mesul Vekilin ağzından efkârı umumiyeye duyurmağa vesile ver­diğinden, kendilerine teşekkür ederim. Çünkü Hüseyin Balık arkadaşı­mız sormak istedikleri şeyi gayet iyi bilmektedir. Sonra bir noktaya daha ibaret etmek istiyorum.- «sorumun cevabını gecikmeden istiyorum» di­yorlar. Geciktirmek mutadımız değildir. Euna neden ihtiyaç hisset­mişler? Ben bunu anlayamadım.

Şimdi müsaade ederlerse hepinizin bildiği ve kendisinin de bildiği bâzı hakikatleri rakamlarla ifade edeceğim. Diyorlar ki : «Zonguldak'ta 1950 senesinden bu yana Demokrat Parti iktidarı kömür istihsaline ne ilâve etmiştir?» cevabını rakamlarla vereceğim:

1949 senesinde istihsal ne idi? 1956 sonunda senelik istihsal neye yükselmiştir.

1949 da Zonguldak'ta kömür istihsal eden tesisler ne idi, 1956 sonun­ da ne olmuştur?

1949 da Zonguldakta istihsal edilen kömürün vasfı nedir? 1956 so­nunda ne olmuştur?

Bunları umumî rakamlar hâlinde kendilerine ve yüksek heyetinize arz edeceğim.

Muhterem arkadaşlar: 1949 dan 1956 sonuna kadar tüvenan istihsali 1949 da program olarak :

4.100.000 ton olan kömür istihsali 56 sonunda 5.933.000 olarak tahak­kuk etmiştir.

Fiilî istihsal olarak 1949 sonunda 4.181.375 ton 1956 sonunda 5.388.308 ton olarak tahakkuk etmiştir.

Satılabilir olarak: 1949 sonunda 2.705.375 ton olan istihsal 1956 sonun­da 3.718.231 ton olarak tahakkuk etmiştir. 1957 senesinin ilk dört aylık istihsali günde 18 bin tonu aşmak suretiyle

en yüksek dereceye gelmiş bulunmaktadır. Umumiyetle kömür ihtiyacı­na ve kömür istihsal tedbirlerine taalluk ettiği için müsaade ederseniz linyit istihsaline ait de bir kaç rakam vereceğim.

1950 yılında garp linyitleri istihsali 1.005.000 ton 1956 da 2,070,938 ton­dur. Yani artış yüzde iki yüzü geçiyor. Şimdi bu seneler arasındaki ra­kamları ayrıca vermeğe lüzum görmüyorum. Bu söylediğim büyük ra­kamlar 1950 den bu yana fiilî istihsal neticeleri olarak kömür istihsa­line neler ilâve edildiğini göstermektedir. Bununla da iktifa etmiyorum.

1949 senesinde hususî sektöre ait linyit istihsâli 267.109 ton iken 1956 sonunda bu istihsâl 760.521 tona yükselmiştir. Yüzde 285 bir artış..

Birinci büyük rakamlarım bunlar. Hüseyin Balık Bey bunları çok iyi biliyor.

Şimdi Hüseyin Balık Beyin asıl öğrenmek istediği, muhalefetimizin öteden beri çok haklı bir endişesini bir kere daha belki meydana vurmak idi. Kömür ihtiyacımız karşısında kömür istihsalimiz yetecek mi? İsbat

edeceğim. Yetecektir, yetişmiştir. Gittikçe tezayüd etmekte bulunan sa­nayi ihtiyaçlarımızla mütenasip olarak istihsalimiz de artacaktır. Ted­birlerimiz alınmış ve muvaffakiyetle tatbik olunmaktadır. 1956 sonun­da taşkömürü ihraç etmek mevkiine geldiğimizi yüksek meclisin huzu­runda bütçe görüşmeleri münasebetiyle arz etmiş bulunuyorum. Arka­daşımız müsaade ederse gene bu dediklerimi iktisadî edebiyat sahasın­dan çıkararak rakamlar sahasına intikal ettireyim.

İstihsalimizin ihtiyaçlarımızı karşıladığının işaretleri mi nelerdir?

Birinci işaretimiz, sanayimizin mevcut kömür stoklarıdır. Müsaade ederlerse bellibaşlı sanayimizin 1949 senesinde vasati stokları ile 1956 senesindeki vasatı stokları ve 1957 Nisan sonu itibariyle stok vaziyet­lerini arzedeceğim. Evvelâ Karabükten başlıyorum. 1949 senesi vasatı stoku 5931 tondu, 1956 senesinde 9841 ton oldu. 1957 Nisan sonunda 23.899 ton oldu. Gündeliği hesap edecek olursak gündelik vasatisi beş ten 14 tona çıkmış bulunmaktadır.

Demiryollarının vasatı stoku 998 8tondu. 1956'da 25448 tona çıkmıştır. 1957 senesi Nisan ayının sonunda ise 66776 tona çıkmış bulunmaktadır. Büyük hâdiseler olmazsa 100 bin tona yâni ötedenberi _idealimiz olan stok mikdanna getireceğiz.

Çimento sanayimize geçiyorum. 1949 da dört fabrikamız, yani dört stok yerimiz vardı.

Zeytin burnu çimento fabrikasının 1949 da aşağı yukarı 21 günlük 1957 de ise 31 günlük mevcuttur. Danca'nın 1949 da 7 günlük Kartal'ın 1949 daki 14 günlük stokuna mukabil 1957 Nisanı sonunda 35 günlük stoku mevcuttur.

Sivas'ın 1949 da 9 günlük, 1957 Nisanınmda 22 günlük stoku vardır. İstanbul elektrik fabrikasının 1949 da 13 günlük stokuna mukabil 1957 Nişanı sonundaki stoku 39 günlüktür. Denizcilik Bankasının stoku 1949 da 6 günlük olduğu halde 1957 Nisanında 29 günlüktür.

Muhterem arkadaşlarım belli başlı sanayimiz için bunu arz etmiş bu­lundum. Bu stok rakamları, yeni kurulan yepyeni sanayimizin stok­ları nazara alınmadan ifade edilmiştir. Meselâ, çimento fabrikalarına Eskişehir çimento fabrikası ve Ankara çimento fabrikası ilâve edilmiş bulunmaktadır. Bunların 15 günlük stokları mevcuttur. İzmir sanayi, İzmir mebusları buradadırlar. Rakamları verebilirim. İzmir sanayi de. bir aylık stokla çalışmaktadır.

Hüseyin Balık arkadaşım, bunları bana söylettiği için tekrar kendisine teşekkür ederim.

Nedir istihsalimiz? Elde edilmiş olan neticelerden birisi, kömür bakı­mından emin bir tarzda çalışmak.. Bu stoklar sanayimizin emin bir tarzda çalışmaya doğru sür'atle gittiğini göstermektedir. Bu emniyet teessüs etmiş bulunmaktadır.

Muhterem arkadaşlar; şimdi çok ehemmiyetli bir noktaya daha temas edeceğim. Kömür istihsalimizde, memleketin yalnız bugünkü sanayinin değil, müstakbel inkişafları göz önünde tutmak suretiyle, artırıcı ted­birlerin alınmasında ve bu tedbirler meyanın da büyük linyit ocaklarında elde edilen linyit kömürü taş kömürü yerine ikame eden tedbir­leri de zikretmek lâzım gelir.

Muhterem arkadaşlar, yalnız 1956 yılında 460 bin ton taş kömürü yeri­ne 514 bin ton linyit İkame edilmiş bulunmaktadır.

Gene aynı sene içerisinde 254 bin ton taş kömürü yerine Batman'dan istihsal edilen 127 bin ton fuloye yakılmıştır. 1955 ve 1956 senelerinde taş kömürü yerine linyit ve Batman'dan istihsal ettiğimiz fuloye gerek nakliyemizde gerekse fabrikalarımızda yakma politikasını tatbik etme­miş olsaydık 1.250.000 ton daha fazla kömür yakmak mecburiyetinde kalmış olacaktık. Bizim sanayi politikamızın esası taş kömürü yerine mümkün olduğu kadar linyit kömürünü yakacak tertibatı yapmaya fabrikalarımızı mecbur etmektedir. Diğer taraftan elektrifikasyon prog­ramımızda elektriğin kömür yerine ikame edilmesi devrine çok yaklaş­mış bulunmaktayız. Bütün bunlar yapılırken, arz edeyim ki, Hüseyin Balık arkadaşım da duysun, bu memleketin esaslı yakıt kömürü doğ­rudan doğruya linyit olacaktır ve bugünkü taş kömürünü bir yandan kimya sanayiimizin belli başlı maddesi haline getireceğiz, diğer taraf­tan ihraç malı sayacığz. Bunlar bugünden tahakkuk etmeğe başla­mıştır.

Şimdi arkadaşlar, bu arada tedbirlerimizden bazılarını izah edeyim. D. D. Yolları stokları yükseliyor. Bunun yanında trafiğin de süratine arttı­ğını 1956 sonunda bilhassa arttığını ifade etmek mecburiyetindeyim. Stoklar buna rağmen 7 misli artmıştır. Çok kısa bir âtide yüksek mec­lis, bu memleketin esaslı bir kömür ihraç eden memleket haline geldi­ğini, gayri kabili red ve gayri kabili münakaşa rakamlarla öğrenmiş olacaktır.

Devlet Demiryolları 1949'da linyit almıyor gibiydi. 1951, 1952, 1953 sene­lerinde İsrarlı çalışmalar neticesi günde 400-450, azamî günde 600 ton linyit alıyordu. Bugün 1500 ton linyit veriyoruz. Nakliyemizde linyiti, taş kömür yerine ikame edeceğiz. Denizyolları nakliyatında, İstanbul ve İzmir Denizyolları % 25 nisbetin de linyit kullanmaktadır. Hüseyin Balık arkadaşımız belki bunları bilmiyordu. Bunları söylemekle isabet olduğuna kaniim..

Şimdi neleri ilâve ettiğimizi, istihsâl neticelerini rakam söyliyerek arz ettim. Biraz da tesislerden bahsetmeme izin vermenizi rica ederim.

Zonguldak mebusu kadar bunu bu memlekette en iyi bilecek başka hiç bir insan olmaması lâzımgelir. Gayet iyi bilir, birincisi saatte 500 ton yıkama kapasiteli, diğeri saatte 750 ton kapasiteli çok büyük, Avrupada büyük sayılabilecek kapasitede iki lavuar çoktan bitmiş faaliyete geç­miş bulunmaktadır.

Arkadaşımız çok iyi bilir ki, gene kömür tahmil ve tahliyesi bakımın­dan Avrupa'nın büyük bir limanı sayılabilecek Zonguldak liman tesisa­tı da çoktan bitmiş, faaliyete başlamış bulunmaktadır. Gene arkadaşı­mız iyi bilirler ki, amenajman plânında mevcut çok uzun kuyulardan birisi olan Uzun Mehmet kuyusu açılmış ve faaliyete geçmiş bulunmak­tadır.

Arkadaşımız yine iyi bilirler ki, sistemmetrik tesisler bitmek üzeredir.

Bilmiyorum arkadaşımız bunları neden dolayı soruyor. Soru müessese­si diyor ki, mebus bilmediği şeyleri sorup öğrenecektir.

Heyeti celilede, içinizden bunları bilmeyen olabilir. Fakat bilhassa Zon­guldak mebusları ve bunların arasında Hüseyin Balık gibi dikkatli ve mütemadiyen tenkid peşinde olan bir arkadaşımın bunları çok yakın­dan bilmesi lâzımdır ve ben bildiğine tamamen kaani bulunuyorum.

Bunlar için sarf ettiğimiz paraların miktarın da isterlerse söyleyeyim.

Bakınız arkadaşlar; amenejman programının umumî yekûhu 504 mil­yon tamamen sarfedilmiştir. Bunun dış tediyesi 120 milyon liradır.

Şimdi, bence Hüseyin Balık arkadaşımın sorusunun asıl üzerinde dur­mak istediği ikinci noktasına geliyorum. Daha doğrusu arkadaşım bi­rinci soruyu köprü yapmış ve asıl üzerinde durmak istediği ikinci soru­ya atlamıştır.

Aynen okuyacağım, diyor ki : «Şimdiye kadar çimento fabrikalarının inşa seyirleri hangi esasa göre düzenlenmektedir ve takdim ve tehirleri nasıl sayılıyor?»

Yani demek istiyor ki, çimento fabrikalarının inşaat seyri nasıl gidiyor. Falan yerde başlıyan çimento fabrikası hangi tarihte başladı ve hangi tarihte nihayet eeriyor. Öğrenmek istediği bu.

Fakat bence daha çok dairei intihabiyesindeki, Bartın'daki çimento fabrikası macerasını öğrenmek istiyor.

Yalnız, peşinen şunu arzedeyim, çimento fabrikaları için yapılan mu­kavelenamelere falan tarihte başlıyacak ve falan tarihte bitecektir, diye tarih konmaktadır. Mukavele tarihi evvel olmakla beraber birinci mu­kavelede çıkan aksaklıklar, ihtilâflar olur. İkinci mukavelede olmaz. Bakarsınız ikinci mukavelenin tatbikatı birinciyi geçer. Bunlar her za­man görülen şeylerdir, bu bakımdandır ki, sorusunun asıl maksadı çi­mento fabrikalarımızın umumî seyrini değil yalnız Bartın çimento fabrikasının vaziyetini öğrenmektir. İzin verirse kendisine anlatayım.

Muhterem arkadaşlar; Bartın'da bir çimento fabrikası kurulmasına ka­rar verilmiş, yeri tesbit edilmiş, makinelerinin büyük bir kısmı Bartına getirilmiştir. Temel atma için kazılar başlamış, bir kısmının temeli atıl­mış, asıl fabrikanın temelinin atılacağı yerlerde tarihî eserler çıkmış­tır. Çünkü burada arazi dolmadır. Bu sefer inşaatı hangi esasa göre yapmak lâzımdır diye bir teknik işi ne ben ne de Hüseyin Balık bilebi­liriz. Yani on, yirmi metre kazıldığı zaman temelin sağlam olabilmesi için ne sistem kazık temeller yapmak lâzım gelir? Bunun hakkında iki teknik heyet, profesörlerden ve mütehassıslardan mürekkep olan heyet­ler noktai nazarlarını dökmüşlerdir ve mesele de buradan çıkmıştır.

Mesele Vekâlete geldi. Bizzat bendeniz bazı milletvekilleri arkadaşlarım­la beraber Bartına gittim, vaziyeti mahallinde gördüm. Orada iki şey gördüm. Biri bu vaziyet, diğeri çok menfi propaganda, biraz sonra iki kelime ile ona temas edeceğim, arkadaşlar. Bu vaziyet karşısında, teknik meselenin etrafını sarmak isteyen sami­mî, gayri samimî propagandaların yarattığı hava karşısında mütehassıslardan 3'üncü bir teknik heyet teşkil edilerek onların mütalâalarına göre karar vermektense herhangi bir şekilde, yok hükümetin nüfuzu, yok şu mebusun tesiri altında kaldılar, şu bu gibi, herhangi bir dedi­koduya imkân ve meydan vermiyecek bir yola gitmenin daha münasip olacağını düşündük. Hükümet reisine vaziyeti arzettik ve onun muva­fakatini almak suretiyle, Avrupa da veya Amerika da bu sahada dünyaca tanınmış iki mütehassısın getirilmesine karar verdik ve mütehassıslar gelince bunlara icabettiği takdirde yardımcı ve müşavir olarak Türk mütehassıslarını da katacağız. Bütün bu heyetin tavsiye edeceği şekle göre Bartın çimento fabrikasını tesis edeceğiz. Hüseyin Balık Bey, size daha evvel de söyledim, bu cevabı vereceğimi biliyorsunuz.

Demin, «Biraz sonra kısaca temas edeceğim» dediğim dedikoduya ge­lince: Muhterem arkadaşlar, Zonguldak'ta yapılmasına karar verilmiş olan Bartın çimento fabrikasının yapılamıyacağına sebep olarak, Zon­guldak milletvekillerinden bir kaçının D. P.'den sözde uzaklaşmış olma­ları ileri sürülüyor. «D. P. seçimi geçirmeye çalışıyor, yapacağım, edece­ğim, kılacağım diyor amma seçim olduktan sonra da hiç birini yapmı­yor» şeklindeki sözler söyleniyor. Yani muhterem Zonguldak halkını aldattıktan sonra bunlar yapılmıyacak demek istiyorlar. Arkadaşlar, bırakınız bizi, muhterem Zonguldak halkı böyle bir şeyi ve hele aldatıl­mayı asla kabul etmez. Bu şekildeki propagandalar aldı yürüdü. Halbu­ki hiç biri doğru değildir.

İşte arkadaşlar, Bartın çimento fabrikasının hikâyesi de bundan iba­rettir.

Şimdi, mütehassıslar ne zaman gelecek? İki gün evvel sordum, çok kısa bir zamanda memleketimize gelecekler, vaziyeti tetkik edecekler, nihaî raporlarını verecekler. Biz de lâzım gelen kararları alacağız.

Hüseyin Balık arkadaşımızın sordukları suale şimdilik vereceğim cevap­lar bunlardan ibarettir.»

Soru sahibi de, kömür istihsâlinde ve çimento fabrikalarının inşasında hükümet tarafından verilen izahatın doğru olmadığına dair orada bu­rada dedikoduların mevcut bulunduğunu ileri sürdü. Tekrar söz alan Samet Ağaoğlu, ortaya atılan bu dedikoduların mahiyeti hakkında kendisine izahat verilmesini ve ayrıca bu dedikoduları daima cevaplan­dırmak mevkiinde olduğunu belirtti.

Büyük Millet Meclisinin bugünkü toplantısında mahkûm olan bir polis memurunun hapis cezasının affı hakkındaki arzuhal encümeninin maz­batası müzakere olundu.

Büyük Millet Meclisi pazartesi günü toplanacaktır.

Federal Almanya Reisicumhuru Ekselans Dr. Theodor Heuss'ün Türki­ye'yi ziyareti intibaları:

13 Mayıs 1957

 İstanbul :

Memleketimizin kıymetli misafiri   dost ve müttefik   Federal Almanya

Reisicumhuru Ekselans Dr. Theodor Heuss, Türkiye'yi ziyaretlerine ait intiba ve ihtisaslarını Anadolu Ajansına şu cümlelerle bildirmiştir :

«Muhterem Reisicumhurumuzun davetlisi olarak Türkiye'de geçen se­kiz günlük ziyaretimin sona ermek üzere bulunduğu su sırada, aziz Türk milletine ulaştırılmasını pek arzu ettiğim intibalanmı şöylece sı­ralayabilirim: Bu izahatım ayni zamanda benim teşekkürlerimi de dile getirmiş olacaktır.

Ankara'dan İstanbul'a ve Bursa'ya kadar uzanan seyahatim esnasında gerek bu üç büyük şehirde, gerekse yol boyunca bütün şehir ve kasa­balarda aziz Türk halkının içten gelen samimî duygularla bana göster­miş bulunduğu yakın dostluktan fevkalâde mütehassis oldum. Bu ya­kınlık yalnız devlet ricalinin karşılamasına inhisar etmiyor, bütün hal­kın bayrak asmak, çiçek serpmek ve bize el sallamak suret ile gösterdiği samimî bir tezahür teşkil ediyordu. Bu arada, Bursa'da bir caddeye gerilmiş olarak gördüğüm bir vecize, bütün Alman milletinin hasretle tahakkukunu beklediği Almanya'nın yeniden birleşmesi arzusunu teyid eden bir cümle, beni pek mütehassis etti. Bunu şükranla kaydetmek isterim.

Bu arada, memleketinizin tabiî güzellikleri yanında imar sahasındaki başarıları ve iktisadî mevzudaki gelişme gayretlerini hayranlıkla mü­şahede etmiş bulunuyorum.

30 sene kadar evvel, 30.000 nüfuslu bir şehir olan Ankara'nın bu kısa müddet zarfında yarım milyonluk bir şehir haline yükselmesi, fevkalâ­de tâbiri ile ifade edilecek bir gelişme örneğidir.

İstanbul'daki imar faaliyetleri, şehrin mevcut güzellikleri ve. muhte­şem tarihî eserlerini daha fazla mânalaştırmağa imkân vermesi bakı­mından dikkatle takip edilecek bir mevzu halindedir.

Gene bu arada Ankara da, bana Ankara şehri hem şehriliği ve Ankara Hukuk Fakültesi fahrî hukuk doktorluğu payesi tevcih edilmek suret ile şahsıma karşı gösterilen büyük iltifatın müstesna mâna ve kıymetini müdrik bulunuyorum. Hele bu ziyaret dolayısile çıkarılmış olan ve res­mimi taşıyan Türk posta pullarını görmek, benim için bir sürpriz ol­muştur.

Epey zaman evvel bir konferansımda, kendisinden bahsettiğim Alman kooperatifleri kurucusu Schultze Delitzsch'e ait bir risaleyi Türkçe'ye çevrilmiş olarak görmekle cidden büyük bir haz duydum. Hiç bekle­mediğim bu hal, şahsıma karşı gösterilen dostane hislerin ifadesi olmak lâzımgelir.

Bu ziyaret esnasında, Türkiye Cumhuriyeti Hariciye Vekili Ethem Men­deres ile Federal Almanya Hariciye Vekili Von Brentano'nun her iki memleketi ilgilendiren mevzular hakkında temas imkânını bulmuş ol­malarını memnuniyetle kaydedirm.

Von Brentano, Almanya'daki müstacel işleri dolayısile maalesef daha evvel hareket etmek mecburiyetinde kalmıştır. Fakat, burada bulundu­ğu müddet zarfında, her iki memleket arasında bir an'ane.halinde mev­cut olan dostluk bağları yanında kültür münasebetlerinin daha ziyade

genişlemesine ve karşılıklı fikir hareketlerinin teatisine imkân verecek bir kültür anlaşmasını imzana fırsat bulmuştur.

Bir de, bu ziyaretimden faydalanarak kendilerini şahsen tanımakla pek ziyade mübahi olduğum muhterem Reisicumhurunuz Celâl Bayar'ı, aramızda şahsen yeniden teessüs eden ve milletlerimiz arasında bir anane halinde zaten var, olan dostluk vadisinde daha fazla temas imkânı bulmak üzere Almanya'ya davet ettim. Kendilerinin bu davetimi pren­sip itibarile kabul etmiş olduklarını bana müjdelediklerini de derin bir memnuniyetle size bildirmek isterim.

Türkiye'yi ziyaretim müddetince muhterem Türk matbuatının gerek doğrudan doğruya, gerekse efkârı umumiye ye tercüman olmak suret ile hakkımda izhar ettikleri dostane hislerden ve bana refakat eden Al­man gazetecilerine gösterdikleri meslekî yakınlıktan dolayı duyduğum memnuniyeti belirterek kendilerine teşekkür ederim.»

Büyük Millet Meclisinde bugünkü müzakereler :

 Ankara :

Büyük Millet Meclisi bugün saat 15'de Reis Vekillerinden Agâh Eroza-nın riyasetinde toplandı ve gündemde bulunan sözlü soruların görüşül­mesi sırasında Başvekil Adnan Menderes de müteaddit defalar söz ala­rak sorularla ilgili beyanatta bulundu.

İlk sözlü soru Trabzon mebusu Mahmut Goloğlu tarafından verilmişti ve Trabzon'un buğday ihtiyacı hakkında idi.

Bu suali cevaplandıran İktisat ve Ticaret Vekili Abdullah 4,ker Trab­zon'a Toprak Mahsulleri Ofisince kâfi derecede tahsis yapamadığını belirtti, bunun da kuraklıktan ileri geldiğini söyledi. Ancak hükümetin bu defa almış olduğu tedbirlerle bundan böyle Trabzon takasda buğday sıkıntısı görülmeyeceğini bildirdi.

Sual sahibi, Karadeniz vilâyetlerinin hususiyetini belirterek bu tölge-nin 1950 senesine kadar ekmeklik temini bakımından çok sıkıntı çekti­ğini, ancak 1950 senesinden sonradır ki, hükümetin bir buğday pöti-kası takip etmesi sayesinde bölgenin bu sıkıntıdan kurtulduğunu hak­lattı. Sözü bugünkü duruma getirerek Trabzon'un bugünkü ihtiyacmn karşılanmasında bazı aksaklıklar olduğunu söyledi ve Ofis tarafından Trabzon'a yapılan tahsislerin arttırılmasını istedi. Bunun üzerine kür­süye gelen Başvekil Adnan Menderes dedi ki:

«Efkârı umumiyenin yanlış kanaatler edinmemesi için meselenin oldu­ğu gibi bilinmesinde büyük fayda vardır. Evvelâ, bir müddettenberi de­vam eden aksaklıklardan bahsediliyor. Mahmut Goloğlu arkadaşım bu memleketi ndışmda yaşıyor olmadığı için bu aksaklıkların sebebini be­nim kadar kendisinin de bilmesi lâzım gelir. Ortada bir buğday meselesi yoktur. Karadeniz bölgesi halkı, eskidenberi kendi mısırını çok pahalı­ya yer, fındığını çok ucuza satarda Biz, 36 - 37 kuruştan tevzi etmekte­yiz. Keşke bu kuraklık derdi olmasaydı da bunu daha bol miktarda tev­zi etmek imkânım elde etseydik. Goloğlu arkadaşımız da pek âlâ tak­dir ederki, bu memleket üç senedenberi muannit bir kuraklığın istirabı içindedir. Bunu halka aksettirmemek için elimizden geleni yaptık. Üç sene süren kuraklık dolayısıyle 700 bin ton buğday getirmeği icap etti­ren tedbirlerin ne olduğunu Goloğîu arkadaşımın bilmesi icap eder. Es­kiden eğer üç sene ard arda bole muannit bir kuraklık görülmüş olsay­dı bu memleketin her tarafında muhaceretler vukubulurdu, ufak tefek aksaklıklar halinde görülmesi Hükümetin başarmış olduğu büyük mu­vaffakiyetin bir ifadesidir. Bir taraftan fındığın 40-50 bin tondan bir­den bire 120 bin tona yükselmesi ve bunun müşterilerce adetâ îüks bir madde telâkki edilmesi ve bu sebeple satışındaki zorluklara mukabil bu mahsulü 6-7 sene muntazaman ve değer fiyatıyla, eritebilmenin aza­metini Goloğlu arkadaşımın bilmesi ve takdir etmesi icap ederdi. Bir zamanlar aksak tedbirler yüzünden memleketin uğradığı felâketlerden bahsetmek suretiyle hükümetin bu işleri tedbirsiz bıraktığım işrap edecek tarzda konuşmaması lâzım gelirdi.

Bu aksaklık ne zamana kadar devam edecektir? Bu aksaklık bitti, ar­kadaşlar. Son Mayıs yağmurları, Nisan'm 16'smdan beri devam eden yağmurlar memleketin yüzünü güldürmüştür. Bir memlekette ki, ikti­sadî bünyesinin merkezî sıkletini ziraat teşkil eder, o memlekette üç sene ardı sıra kuraklık olursa, dördüncü sene Nisan ayının 15 inci gü­nüne kadar kuraklık tehlikesi ayan beyan görülecek bir vaziyette olur­sa, hükümet elbette bir takım kısıntılara girer ve tedbirli olması elbette icabeder.

Nisan'm 15'inci günü acaba Amerika'dan 1 milyon ton mu, 1,5 milyon ton mu buğday ithâle mecbur kalacağız, diye'kara kara düşünmektey­dik. Hangi tedbirlerden bahsediyorsunuz?..

Buna rağmen memleketin istihsâl kapasitesi o derece yükseltilmiş ve ziraî bünyesi o derece takviye edilmiştir ki, muannit kuraklığa rağmen, bu memıekette geçen sene gibi en şiddetli kuraklığın var olduğu bir senede, yekûnu 11 milyon tona varan bir hububat istihsâline muvaffak olunmuştur. 11 milyon ton hububatı 1951 senesinde istihsâl etmiş ol­saydık dışarıya daha iki milyon ton buğday ihraç edecek vaziyette olurduk.

Bütün bunları toptan bir hâsıla olarak nazarı itibara almadan Mahmut Goloğlu'nun yaptığı konuşma bu memleketin büyük bir gölgesinin iz-tıraplarma karşı hükümetin tedbirsiz bulunduğu mânasına götürecek kadar tarafgirâne olmuştur. Bu arkadaşıma böyle cevap vermek mec­buriyetinde kaldığım için özür dilerim.»

Sözlü soru sahibi, Karadeniz bölgesine Demokrat Parti iktidarının ge­tirdiği müstesna fayda ve nimetleri ilk konuşmasında bilhassa belirtti­ğini hatırlattı, «sözlerimden böyle bir mâna çıkmaması iktiza ederdi» dedi. Kendisinin sadece Ofis tarafından yapıldığı bildirilen tahsislerin zamanında gelmesi lüzumuna işaret etmek istediğini kaydetti. Aksak­lık denilen şeyin tamamen bertaraf edildiği yolunda verdiği müjde dola­yısıyle Başvekile teşekkürlerini bildirdi.

Adliye Vekilinin bir soruya cevabı:

Kırşehir mebusu Tahir Taşer'in yüksek dereceli bazı hâkimlerin emek­liye şevkleri sebebine dair suali, Adliye Vekili Prof. Hüseyin Avni Gök­türk tarafından cevaplandırıldı. Vekil bu cevabında şunları söyledi :

«Arkadaşımız Kırşehir mebusu Tabir Taşer'in, bu kere emekliye sevk edilmiş olan hâkimlerden yalnız bir tanesinin hüviyetini takdim ederek şifahî sual takririnde hususiyle bahsetmesi ve hattâ bazı vasıflar ileri sürmesi cihetinin yüksek heyetinizin dikkat nazarını celbetmiş olacağı­na bilhassa ve ehemmiyetle işaret ettikten sonra, tasarrufun, meclisi âlînin kabul buyurmuş olduğu Emekli Sandığı Kanununun 39'uncu maddesinin icraya verdiği mutlak seîâhiyete istinaden yapılmış oldu­ğunu, sözlü sorunun ikinci maddesindeki husus da bu maruzatla cevap­landırdığımı, Vekâletin zamanında 30 hâkimin ve hâtırasını yüksek huzurunuzda hürmetle andığım merhum selefimin zamanı Vekâletinde 50 hâkimin emekliye sevkedilmiş bulunduğunu, emekliye sevkedilen hâkimlere ait kararnamelerde bu hâkimlerin isimleriyle gördükleri va­zifenin münderiç bulunduğunu, mezkûr kararnamelerin de Resmî Gazete ile neşredildiğini ve bunların cümlesinin 25 hizmet yılını ikmâl etmiş olduklarını, sual sahibi Tahir Taşer'e dahilî nizamname hüküm­leri dairesinde başkaca vereceği bir cevap bulunmadığını, şayet, ceva­bımı mutadları üzere tatminkâr addetmezlerse, icranın tasarrufuna mesnet olan kanunun mucip sebepleriyle meclis zabıtlarını tetkik bu­yurmalarını tavsiyeye şayan gördüğümü huzurunuzda bir kere daha arzederim.»

Başvekil Adnan Menderes'in konuşması:

Sual sahibi Tahir Taşer, müteakiben yaptığı konuşmada emekliye sevk edilen temyiz hâkimleri mevzuu üzerinde durarak, bunların gayri ka­nunî bir tasarrufla emekliye ayrıldıklarını, böylece hâkim teminatının, adlî istiklâlin zedelendiğini ileri sürdü. Adliye Vekilinin kin ve garaz ile hareket ettiğini, makiavelist muamelelere tevessül ettiğini söyledi ve beyanatını Adliye Vekilinin istifa etmesi lâzım geldiği mütaleasıyla bitirdi.

Tahir Taşer'den sonra kürsüye gelen Başvekil, «Adliye Vekili istifa et­sin» demekle bir Adliye Vekilinin istifa etmeyeceğini herkes gibi Kır­şehir mebusunun da iyi bildiğini ve zaten yine onun «adlî teminat zede­lenmiş, mahkemeler şöyle yahut böyle olmuş» şeklindeki beyanatının da bir kanaat ifadesi olmaktan ziyade siyasî bir taktikten ibaret bulun­duğunu tasrih etmiştir. Keza Meclis kürsüsünden, Adliye Vekilinin şah­sına karşı, «kin ve garazla hareket eden bir makiavelist» tarzında ha­karet yollu sözlerin aynen sahibine reddedileceği gibi misli ile mukabele görebileceğini, zira, hakaretin muhayyer olduğunu tasrih eylemiştir.

Başvekil bundan sonra, demiştir ki: «Muhterem arkadaşlar,

Tahir Taşer, sözde malûmat edinmek için bir sual takriri vermiş bulu­nuyor. Fakat bir yandan da kucak dolusu malûmat ile umumî efkârı tenvir etmek peşindedir. Eğer bu kucak kucak malûmat doğru neviden olsaydı, bundan ancak memnun olmak icap ederdi. Fakat, bütün bun­lar, kendi takip ettiği istikamet ve taktiğin uyarınca ifade edilmiş söz­lerdir. Meselâ «burada konuşmıyacağım da nerede konuşacağım» diyor. Elbetteki burada konuşacaktır. Ama Meclisten konuşmanın bir yolu ve âdabı vardır. Sual takririne verilen cevap, eğer yalnız kendini değil de Meclisi de tatmin etmemiş ve bunun üzerine açılması istenen istizah

teklifini Meclis kabul etmiş bulunursa, istizah ölçüsünde beyanlara git­mek hem kendisi hem de kendi gibi düşünenler için mümkün olur. Fa­kat sual takririni hadbehod istizah ölçüsüne çıkarmaya Tahir Taşer'in hakkı yoktur. Ve bu Meclis nizamnamesinin metnine olduğu gibi ruhu­na da tamamen aykırıdır. Muhterem Celâl Bayar'm 1947'de «en büyük teminat hâkimlerin vicdanıdır» dediğini hatırlatıyor, tazeliğini, kuvve­tini ve samimiyetini muhafaza etmekte olan bu söze ben de. yüzde yüz iştirak etmekteyim. Kanaatim odur ki, adlî teminat zedelenmiştir, diye mütemadiyen hücum edenler, bir taraftan Türk hâkiminin vicdanın­dan şüphe ettiklerinin bir taraftan da bu şüphelerini apaçık ortaya koy­duklarının farkında olmuyorlar. Asıl esef edilecek nokta budur.

Fakat, adlî teminat hâkimlerin pâk vicdanmdadır, derken, umumiyete muzaf bir tâbir kullandığımızı da hatırdan çıkarmamamız lâzımdır. Zi­ra, tamamen bizim de kanaatimi zolan bu hükmün ifadesi Türkiye'de vazifesinden inhiraf etmiş ve bun ususi istimâl etmiş tek bir hâkim mev­cut değildir mânasına gelemez ve böyle bir şey millet huzurunda iddia edilemez.  İddia  edildiği  takdirde,  demagojinin  ta kendisi  olur.»

Başvekil bundan sonra sicillerini sanki kendi tutmuş gibi ve alâkadar dairesinin bu husustaki vukuf ve selâhiyetlerini kenara atarcasma Ta­hir Taşer'in emekliye ayrılanların şahsen müdafaalarını yapmaya kal­kıştığını ve bunu yaparken de, emekliye sevk konununun «vazifesini aksatmadan ifa edebilecek durumda bulunmamak» hükmünü indî bir tefsire götürdüğünü ve hattâ hâkim teminatını hâkim hata etmez ya­hut vazifesinden çıkarılamaz katiyetinde kıstaslara bağlamak istemekle bilâkis adlî bakımdan bir nevi kontrolsüzlük ve teminatsızlık esasını müdafa ettiğini izah ederek, demiştir ki :

«Herhangi bir hâkimin, vazifesini aksatmadan ifa edebilecek durumda olmadığını, o vazifeyi birinci derecede murakabe etmekle vazifeli Adliye Vekâleti ve Adliye Vekili kabul etmiş bulunuyor ki, onu tekaüde sevketmiş bulunuyor. Eğer biz emekliye sevkedilmiş hâkimlerin geçmiş sicil­lerini, niçin tekaüde sevkedilmiş olduklarını bu kürsüden konuşacak olursak, işte asıl o zaman onlara belki zulmetmiş ve mağduriyetlerini mucip bir hâle tasaddî etmiş oluruz?

Hem neden bu gibi hususat, burada konuşuluyor? Bir hükümet tasar­ruflarında bu dereceye kadar haizi itimat olduğu içindir ki, hareketle­rinde haklı ve doğru görülmek icap eder. Bize memleketin en mühim meselelerini emanet ediyor ve bu hususta birçok selâhiyetler veriyor­sunuz. Ondan sonra da kanunda tasrih edilmiş olan takdir hakkını kullanarak bir hâkimi 25 senelik hizmetinden sonra işe yaramadığı için emekliye şevketti diye, «acaba niçin bu hâkimler emekliye sevkedildi» sualine lüzum görüyorsunuz. Bu, öküzün altında buzağı aramak de­mektir.

Gelelim meselenin kemiyetteki ifadesine, muhterem ve merhum arka­daşımız Osman Şevki Çiçekdağ zamanında, kaç hâkim bu suretle tekaüd edildi, diye soruluyor. 50 hâkim, şimdi de 30 demek ki hem mütevazin hem de normal olarak devam eden bir muamele karşısındayız. Bundan başka türlü bir mâna çıkarmak katiyen doğru değildir. Bu gibi yanlış iddialar, içtimaî nizamı bozan ve adalete siyaset sokacak bir va­ziyet yaratmaktan başka bir netice veremez. Herhangi bir hâkimin tekatide sevkediimesini teminat altına almadıkça hâkim teminatı olamı-yacağı fikri ile hareket edilmek isteniyor. Böyle şey olmaz, arkadaşlar. Bu işleri küçük politika oyunlarının gıdası haline getirmek doğru değil­dir. Tekrar tasrih etmek isterim ki, hâkimlerin emekliye sevkedil melerinde bir esbabı mucibe vardır. Adliye Vekili tarafından bu kürsüde ve­rilen cevap kendilerini tatmin etmemişse bir istizah ile gelirler. İstizah, yüksek Meclisçe kabul edildiği takdirde ve kendileri de bunun evakibini üzerlerine aldıkları takdirde bu esbabı mucibe burada şerh olunur. Biz, dâvamızı isbat edecek vaziyetteyiz, zira, bahse mevzu teşkil eden hâkim­leri vicdanî kanaat ile emekliye sevketmiş bulunuyoruz.»

Başvekilin bu konuşmasından sonra tekrardan kürsüye gelen Tahir Taşer, Başvekilin konuşmasının hâkimleri suizan altında bıraktığını iddia etti ve emekliye ayrılan hâkimler mevzuuna tekrar dönerek, bun­ların keyfî bir surette tekaüt edildiklerini tekrar ifade eyledi. Bu sırada sarfettiği bazı sözler dolayısiyla reis, hatibin bu konuşmasının Meclise hakaret teşkil ettiğini belirterek, Tahir Taşer'in üç celse için Meclisten çıkarılması hususunu reye koydu ve teklif kabul edildi.

Adliye Vekilinin diğer bir soruya cevabı :

Burdur mebusu Behçet Kayaalp'm hâkim ve müddeiumumilerin kadro­larına dair Adliye Vekilinden vâki suali de Prof. Hüseyin Avni Göktürk tarafından cevaplandırıldı. Vekil cevabında şunları söyledi :

«Hâkim ve Cumhuriyet müddeiumumîliği kanunî kadrosu 3422'dir, kadronun 2741 adedi fiilen işgal edilmektedir. Bu kadro adalet hizmeti­nin ifasına şimdilik kifayet edecek derecededir. Kanunî kadrodan 344 adedini ileride kuracağımız teşkilât için tasarrufa almış bulunmaktayız.

Kat'î bir rakam halinde münhal adedini beyana imkân yoktur. Çünkü bu mikdar daima tahavvül etmektedir. Hâlen münhal adedi 300 civa­rındadır. Münhal hâkimliklerin vazifeleri, mahallindeki diğer hâkimler tarafından aksamadan rüyet edilmektedir.

Hastalık, izin, istifa gibi diğer kanunî sebeplerle 142 hâkim ve Cumhu­riyet Müddeiumumisine mahsus kanuna tevfikan selâhiyet verilmiştir.

25 hizmet yılını ikmâl eden bâzı hâkimlerin emekliye şevkleri, Emekli Sandığı Kanununun 39'uncu maddesinin icraya verdiği mutlak selâhiyete istinaden yapılmış kanunî bir tasarruftur.

Maruzatım bundan ibarettir.

Söz alan Behçet Kaya alp, hükümetin adlî makamlara baskı yaptığını, emekliye sevkedilen yüksek dereceli hâkimlerin ekserisinin ceza daire­lerinden ayrılmış olduğunu söyledi. Memlekette bu durumun huzursuz­luk yarattığını sözlerine ilâve etti. Behçet Kaya alp bundan sonra, Adli­ye Vekilinin evvelki beyanı üzerinde durarak görülen lüzum üzerine yapıldığı bildirilen bu icraî tasarrufların esas sebebinin açıklanmadığını halbuki kanunda görülen bu lüzumun açıklanması icap ettiğini ifade ile Vekilin bu husustaki mutlak selâhiyetinin de münakaşa mevzuu ol­duğunu sözlerine ilâve etti. Hatip daha sonra idarî tasarruflarda böyle «mutlak» diye vasıflandırılacak bir selâhiyetin mevcut olmadığını, Ve­kilin bu objektif kaidelere uymak zorunda bulunduğunu söyledi.

Başvekil Adnan Menderes tekrar kürsüde :

Behçet Kaya alp'm sözlerini cevaplandırmak üzere kürsüye gelen Başve­kil Adnan Menderes, hatibi Büyük Millet Meclisine dil uzatmaktan ken­dini koruyacak bir itidal içinde konuşmuş olmasından dolayı tebrik ederek söze başladı. Soru sahibi mebusun konuşmasında memleketin hercumerç içinde olduğunu söylediğini kendisinin fikri hercümerc için­de olduğunu müşahede ettiğini belirterek sözlerine devamla :

«Memleketin hercumerç içinde olduğu iddiasını asla varid addetmiyo­rum ve yüksek meclisinizin kahir ekseriyeti de asla bu kanaatte değildir. Binaenaleyh bunun sadece onun şahsî görüşünden veya mensup bulun­duğu zümrenin görüşünden ibaret olduğunu ifade etmek mecburiye­tindeyim. Memleketin hercumerç içinde olmak şöyle dursun dostların gıptasını düşmanların hasedini tahrik edecek derecede olgun bir man­zara arzetmektedir. Dünyada hercumerç içinde olan memleketlerin ör­nekleri as değildir. Nazarlarımızı sağa sola atfettiğimiz takdirde bunu görmemiz kabildir. Behçet Kaya alp arkadaşıma teselli teşkil edecek bir fikri ifade etmek isterim. Mademki Demokrat Parti muhterem Türk milletini memnun edememiştir ve mademki memlekette hercumerç gözle görülür derecede ileri gitmiştir, o halde yaklaşan seçimlerde kendi zümreleri lehine netice istihsâl etmek fırsatını kaçırmasmlar.

Başvekil müteakiben Behçet Kaya alpın sözlerindeki bir hatalı noktaya işaret ederek Türkiye Büyük Millet Meclisinin Türk milletinin yegâne ve hakikî mümessili olduğu hakkındaki anayasanın malûm fıkralarını okurken onun mebusla meclisi birbirine karıştırdığını tebarüz ettirdi ve sözlerine şöyle devam etti :

«Şimdi bu umumî hüküm Büyük Millet Meclisine verilmiş olan selâniyetleri gösterdiği gibi, bu salâhiyetlerin menşeini de, nereden kuvvet aldığını da izah eder. Bunun yanında bir de mebusların murakabe selâhiyetine ait hükümler vardır. Bu murakabe Büyük Millet Meclisinde nasıl cereyan eder, encümenler nasıl vazife görürler. Anayasa kadar kuvvetli olan Meclis dahilî nizamnamesi bunları gösterir. Bütün bu mevzuları, kendileri hukukçu olmaları itibariyle gayet iyi bilirler. Me­busların fert olarak tek mebus olarak murakabe vazifesini nasıl yapa­cağı yine dahilî nizamnamede musarrahtır. Şimdi meselâ mevzuumuz-da olduğu gibi bir mebus arkadaş sual takriri verir, vekil aidinden cevap alır mutmain olmaz. Bu vaziyette Meclis tahkikatı açılmasını isteyebilir. İstihzah isteyebilir. Gazetelerde yazı yazabilir. Bütün bu vasıtaları kul­lanabilir. Binaenaleyh mebus olarak tek başına millî murakabeyi kul­lanmak hususu mevzuumuzda böylesine tecelli eder.

Başvekil Adnan Menderes soru sahibinin sözlerinin bu esasa aykırı ola­rak Büyük Millet Meclisinin bir âzası sıfatıyla Meclisi temsil etmek ve hattâ mülâhazasını daha da ileri götürerek şahsen Türk milletini tem­sil etmek gibi neticelere ister istemez müncer olduğunu belirtti ve bunu müteakip 4'üncü Menderes kabinesinin kurulduğunda kabul olunan program mucibince tekaütlük müddetinin 25 seneden 30 seneye çıkarılmamasıyla, tezada düşülmüş olduğu yolundaki iddiaları cevaplan­dırdı. Kendi politik maksatları bakımından fayda mülâhaza eden ve bu iddiaları fırsat buldukça aleyhte tesir icra etmek için tekrar etmek he­vesinde olanlara mühim bir noktayı hatırlatarak kanunda mevcut tekaütlük müddetine ait hükmün bir takım tereddütleri mucip olduğu için kaldırılmalının düşünülmüş olmasının bir ilâhî nâs gibi kati ma­hiyet arz etmediğini, içtimaî bir telâkkinin eseri olarak Büyük Millet Meclisinin kendi takdirlerine göre ve içtimaî zaruretlerin icabıyla deği­şebileceğini izah etmiş, hükümetin o zaman izhar edilen şüphe ve te­reddütler karşısında 25 senelik tekaütlük müddetini 30 seneye çıkar­makta bir mahzur görmüyoruz, dediğini kaydederek sözlerine şöyle de­vam etmiştir :

«Bunu dedirten sebep nedir muhterem arkadaşlar? O zaman sureti hak­tan görünerek iktidarımıza karşı birçok noktalardan hücumlar yapıldı. Hattâ bir takım çok samimî arkadaşlarımız bile bu hücumların mesne­di hakikîsi mevcuttur, zehabına kapılmak tehlikesine düştüler. Bu si­lâhı elden almak büyük bir şey olmayacaktı. 30 seneye mi çıkaralım, peki bir kanun şevkettik hükümet olarak tereddüdü mucip olan birçok diğer noktalarda da kanuni şevkettik. Şimdi Büyük Millet Meclisinin müşterek vicdanına sığınarak şunu soruyorum. Bu kanun lâyihalarını hükümet ardı arkasına sevkettiği zamanda muhterem arkadaşım veya onun gibi düşünen arkadaşlardan herhangi biri çıkıp da aferin hükü­mete, aferin Demokrat Partiye, ne güzel hareket ediyorlar dediler mi? İşte o zaman tereddüdün sadece suiniyete muzaf olabileceği hakikatine eriştik ve ondan sonra da böylesine hiç bir müsbet netice vermeyecek olan bilâkis siyasî maksatlar ve sebeplerle aleyhimizde kullanılacak olan bu gibi hareketlere Büyük Millet Meclisi lüzum görmemiş ve durdur­muştur.

Başvekil sözlerine devamla yapılan hücumların icrayı hedef tutar gö­rünmesine Adliye Vekiline Başvekile tevcih edilmesine rağmen esasın­da Büyük Millet Meclisinin tasarruflarına karşı olan isyankâr bir zih­niyeti ifade ettiğini kaydetti. Hükümet muayyen bir hususu programı­na koyarak Büyük Meclise sevkettikten sonra bunun lüzumsuz oldu­ğuna Meclisin büyük ekseriyetiyle beraber kanaat getirmiş olması kar­şısında başka türİü bir mütalâanın vârid olamıyacağım tebarüz ettire­rek soru sahibi mebusun bu sualiyle korumak onu politikanın şikârı yapmak istediğini esefle belirtti. Hükümetin Büyük Millet Meclisine sicilleri dosyaları getirerek tekaüde sevk etme sebeplerini münakaşa etmesinin ve Büyük Meclisi mahkeme haline getirmesinin mevzuubahis olan hâkimlerimizin haysiyet ve şereflerinin korunması ve adalet mü­essesesinin şeref ve haysiyetinin mahfuziyetini temin etmekten uzak olduğunu kaydetti.

Adlî teminat iddiasının hâkimi asla ve kat'â erişilmez bir mabut haline getirmek ister gibi bir neticeye müncer olduğunu hatırlattı ve sözlerine şöyle devam etti :

Arkadaşımız, insanlar murakabesiz kaldığı müddetçe keyfiliğe gider diyor. Keyfiliğe giden yalnız hükümet mi olur? Hâkimler.. Onlar da insan değiller mi? Onlar murakabeyi temin edecek bir usul bulmuşlar mıdır? Adlî teminatın esası hâkimin içtihadında serbest olmasıdır. İç­tihada istinad hâkimin verdiği karardan dolayı hiç bir suretle muaheze edilmemesi keyfiyetidir. Adlî teminatın esası buradadır. Hâkime lâyuhitîlik izafe etmek ve onu her şeyin dışında saymak adlî teminatı istih­sâl ve adliyenin tarafsızlığını temin etmek maksadına hamledilemez. Başvekil burada hâkimlerin diğer memurların tâbi bulunduğu mura­kabe nizamına nazaran gösterdiği teminatlı duruma  bir kere daha işaretle bu teminatın dört beş misli fazla olduğunu fakat hiç bir za­man bu teminatın bir dokunulmazlık ifratına götürülmesinin tabiatı eşyaya muhalif bir iddia teşkil ettiğini bunun samimiyetten âri ve sa­dece siyasî emeller peşinde koşulduğu zaman kolayca söylenecek söz­lerden ibaret olduğunu ilâve etmiştir. Başvekil ayrıca demiştir ki :

Arkadaşlar bir Allah korkusu yanında bir de terhibî olarak ceza kor­kusunun olması lâzım gelir. Bunları tamamen ortadan kaldırmak ha­kimi hakim teminatı altında dokunulmazlığa kavuşturmak keyfî hare­ket etmelerini istemektir.

Başvekil bu sözleriyle tekaüde sevkedilmeleri mevzuubahis olan ha­kimlerin şeref ve haysiyetlerinin haleldar olmasının asla varid olamı-yacağmı temiz vicdanlı hakimlerin bu sözlerden hiçbir suretle müte­essir olmamaları lâzım geldiğini kaydederek sözlerini bitirmiştir.

Aynı konuya dair diğer sözlü soru üzerinde müzakereler:

Müteakiben Malatya mebusu Nüvit Yetkinin, yüksek dereceli bazı hâ-. kimlerin emekliye sevkedilmeleri sebebine dair Adliye Vekilinden iza­hat isteyen, sözlü sorusu görüşüldü. Bu soruyu cevaplandıran Vekil bundan evvel Kırşehir mebusu Tahir Taşer'e vermiş bulunduğu ceva­bın bu suale de verilmiş olduğunu bildirdi.

Kürsüye gelen soru sahibi icraî tasarrufun sübjektif bir surette kulla­nılmakta olduğunu iddia etti ve emekliye sevkedilme işlerinde icranın daha ziyade adlî teminatı yaralayan bir yol tutmuş bulunduğunu söy­ledi. Aynı zamanda bazı hakimlere iftira edilerek onların haysiyet ve şerefi ile oynandığını da sözlerine ilâve etti. Hükümetin, 25 seneyi dol­durmamış hâkimler hakkında bir tasarrufta bulunmayıp 25 senesini dolduranlar hakkında kararlar aldığını, bunun ise doğru olmadığını, söyledi. Temyiz reisi de dahil olmak üzere birçok emekliye şevketine tasarruflarının yapılmasından şikâyet etti. 39 ncu maddenin tâdili ile bir hükümet teklifi bulunduğunu, fakat bunun takip edilmiyerek kal­dığını hatırlattı.

Başvekil Adnan Menderes'in cevabı:

Sual sahibinden sonra söz alan Başvekil Adnan Menderes, serdedilen mütalâaları esas itibariyle Adliye Vekilinin cevaplandıracağını, kendisi­nin sırf şahsına tevcih edilmiş bir suale cevap vereceğini tasrih etti ve dedi ki:

Arkadaşım Nüvit Yetkin, şöyle bir silsilei muhakeme yürüttü: 25 sene­yi doldurmamış hakimlere bir şey yapmıyorsunuz. Halbuki 25 sene zarfında hakimlerin aykırı tasarrufları karşısında Adliye Vekâletince yapılacak çok şey vardır. 25 senesini doldurmuş olan hâkimler hakkın­da ise kararlar alıyorsunuz. Fakat haddizatında bu iki zümreyi birbirin­den ayıracak bir hükmün mevcut olmaması lâzım gelir.

Vereceğim cevapla bir hakikati ifade edeyim: 25 senesini doldurmamış olan hakimler üzerinde Adliye Vekâletinin tasarrufları şimdiye kadar mevcut olmamıştır. Yanlış söylemiş olmamak için tasrih edeyim: Sade­ce bir tek hakim hakkında, o da vaziyeti fotoğraflarla bariz bir şekilde tesbit edilmiş bir hâkim hakkında tasarrufta bulunulmuştur. Ve yal­nız bu hakime işten el çektirilmiştir. İktidarda bulunduğumuz yedi seneden beri, başka bir tek hakime karşı icraî tasarrufta bulunulmamış­tır. Bulunulamaz da... İşte,- muhterem arkadaşlar, bugün adlî teminat bu derece mahfuzdur. Hattâ lüzumundan fazla mahfuzdur.

Sizler, icraya, hükümete bir selâhiyet verdiğiniz takdirde, hükümeti is­tediğiniz zaman huzurunuza celbedip sual sorabilirsiniz. Hükümet de cevap verir. Fakat adalet cihazına tefviz edilmiş selâhiyetler varsa, onu hiç bir zaman huzurunuza getirip o selâhiyetlerin hesabını soramazsı­nız. Acaba bu yedi sene zarfında memleketin adaletinde hiç mi bir se­lâhiyet suiistimali hâdisesi cereyan etmemiştir? Bunu iddia edebilirler mi?

Başvekil, bundan sonra beyanatına devamla, müşahhas misallerle ko­nuşmak lâzım gelirse söylenecek çok şey bulunduğunu, fakat bundan fayda değil zarar geleceğini kaydetti ve dedi ki:

Nüvit Yetkin arkadaşıma, temyiz mahkemesi reisi de dahil olmak üzere bir takım emekliye sevketme tasarruflarının yapılmış olmasından şikâ­yet âmiz şekilde bahsetti. Şikâyet etmesinler, biz, böyle bir elim mec­buriyet karşısında kaldık:

Yine bir kanunun tatbikatından olarak iki hakimin tekaüde sevkedil-mesi üzerine, temyiz mahkemesi, bir miting salonu haline getirildi. Muh­terem hakimler, orada, yanlış bir kanaatle ve o günün siyasî tahrik ha­vasına uymak suretiyle toplandılar, hükümetin kanuna dayanan tasar­ruflarına mukabele eder derecelerde ileri gittiler. İş, bir inzibat, hattâ bir zabıta meselesi haline getirilmişti. İstenildiği zaman meseleyi bütün delâili ile ortaya koymak mümkündür.

Başvekil, sözlerine devamla, hükümetin o zaman karşılaştığı bu elim hâdisenin nerelerden geldiğinin malûm bulunduğunu bildirdi. Bu kür­süden sabah akşam «adalet, teminat, hakimlerin masuniyeti» diye ko­nuşulacak olursa ve matbuat da kendi maksatlarına hizmet etsin diye adalet müessesesi ve adalet mensupları üzerinde bir takım aksülâmel-ler yaratmasının ve bu aksülâmellerin de elim neticeler doğurmasının mukadder olduğunu kaydetti. Daha sonra, hakkında bir para alma cürmü meşhudu yapılan bir hakimin beraat etmiş olduğu misalini de verdi ve beyanatını şöyle bitirdi:

Bir taraftan hâkim teminatı diye konuşulurken, diğer taraftan ibadın hakkını çiğnemek yoluna gitmeyelim. Biz, bu mevzuu yalnız bir taraflı, yalnız siyasî cephesinden değil, memleket ölçüsünde yarattığı inikaslar bakımından da ele almak mecburiyetindeyiz. Cezasız ve murakabesiz kalan hâdiseler karşısında, vatandaş, acaba hükümet ve Büyük Millet Meclisi hakkında ne düşünür? Mevzuun bu taraflarını tamamiyle müp­hem geçiyorlar. Fakat biz, hükümet olarak, birçok noktalara dikkat et­mek, işin her tarafını düşünmek mecburiyetindeyiz. Çünkü bir tarafta da koskoca bir memleket ve bütün vatandaşların hukuku vardır.

Adliye Vekilinin verdiği cevaplar:

Başvekilden sonra Adliye Vekili söz aldı. Nüvit Yetkin'e cevap vererek, ezcümle dedi ki:

«Emekliye sevkedilme işi doğrudan doğruya idarenin takdirine tefviz edilmiş bir keyfiyettir. Bu müddet vaktiyle 30 sene idi. Şikâyet yolu gene kapalı idi. Bugün memleketimizde, Allaha şükür, bütün modern memleketlerde bütün, modern hukuk devletlerinde mevcut olan hakim teminatı, hâkim istiklâli belegan mabelâğ mevcuttur. Bunu yüksek hu­zurlarınızda fahırla ifade edebilirim, tasarruflarımızın hiç birisi ile bu teminat muallel değildir.»

Adliye Vekili, hakimlerin lâyenazilliği prensipinin hiç bir zaman ihlâl edilmemiş olduğunu, teminatlı hiç bir hakimin kendisi razı olmadan yerinden oynatılmadığmı, bunun aksine bir tek misal gösterilemiyeceğini, keza hakimlerin kararlarına hiç bir suretle müdahale vaki olma­dığını, bunun aksine hiç bir iddia ileri sürülemiyeceğini ve isbat oluna-mıyacağmı söyledi. «Adliye Vekili olarak hakimlerin statülerine hür­metkarız. Hükümet olarak hâkimlerin karar ve teminatı üzerinde âza­mi titizlik göstermekteyiz.» dedi.

25 seneyi dolduranların emekliye sevkedilebilmeleri hakkındaki hük­mün, tatbikatta, hakim teminatına halel getirdiği yolundaki ifadelerin sadece siyasî bir takım fikirlerle ortaya atıldığını belirtti.

Sual takriri sahibi Malatya mebusu Nüvit Yetkin tekrar söz alarak Bü­yük Millet Meclisi bir mahkeme olmamakla beraber Meclis kürsüsün­den her şeyin konuşulabileceğini, emekli Sandığı Kanununun 39 ncu maddesinin icra organına verdiği tasarruf hakkının kullanılması dola-yısiyle emekliye ayrılan hakimler hakkında vatandaşlar arasında yanlış zehablar uyanabileceğim söyledi ve emekliye ayrılma sebeplerinin açık­lanması talebinde İsrar etti. Verilen cevaplar kendisini tatmin etmedi­ği için riyasete bir istizah verdiiğni sözlerine ilâve etti.

Nüvit Yetkinden sonra Adliye Vekili kürsüye geldi ve bu vadideki müza­kereleri salim bir mecraya yöneltebileceği için soru sahibinin istizah tak­riri vermiş olmasına teşekkür etti ve hatibin diğer mütalâalarına cevap vererek hükümetin merî kanunlara göre hareket ederek tasarruflarda bulunduğunu, yüksek dereceli hâkimlerin de kanunun 39 ncu madde­sine göre emekliye ayrılmış olduğunu, hakimler kanununda bazı eksik­likler mevcut olabileceğini, bunun üzerinde de durulması doğru olaca­ğını, ancak temyizde hükümetin faaliyetini protesto eder mahiyetteki hareketlerin asla terviç olunamıyacağını, Nüvit Yetkinin bu protesto hâdisesini tasvip eder gibi bir tavır takınmasının ise mubah sayılmryacağına bildirdi.

Nüvit Yetkin, mezkûr 39 ncu maddenin kaldırılması hakkındaki hükü­met tekliifnin ne olduğu sualine şimdiye kadar bir türlü cevap almamış olduğunu bildirdi ve bu madde mevcut kaldıkça hakim teminatından bahsedüemiyeceğini ileri sürdü.

Başvekil Adnan Menderes'in verdiği cevap:

Bunun üzerine tekrar söz alan Başvekil, emeklilik kanununun tatbika­tında şaibenin bahis mevzuu olmadığını sadece «kendilerine verilen va­zifenin aksatılmadan yürütülmesi» gibi umumî bir tâbir kullanılmış bulunduğunu, bu esbabı mucibeye istinat eden tatbikatın hiç bir hakim için şerefsizlik, teşkil etmiyeceğini belirttikten sonra: «Fakat ne zaman­ki meseleyi alır, kürsüye getirirsiniz, üzerinde ileri geri konuşursunuz, hakikat o zaman onun kaza müddeti içinde yaptığı tasarruflara da rücu edebilecek olan bir takım tereddütleri ve kendisini şaibe altında bulunduracak vaziyeti göze almak icap edecektir. İşte o zaman korkmak icap eder» dedi. 39 ncu maddenin lüzumlu olup olmadığı mevzuunda «bu ancak Büyük Millet Meclisinin vereceği karara göre taayyün eder, kanun bugün me­riyettedir. Hükümette olan bir kanunu tatbik etmekle vazifesini yap­mamış mevkie düşürülemez. Bununla suçlandırılamaz» diyerek soru sa­hibinin hükümetin kanundan faydalanmak istediğini ima eden sözleri­ne karşı «böyle şey bahis mevzuu değildir. Biz bunu bir mecburiyeti eli­me olarak tatbik etmekteyiz. Böyle yapmasak vicdanlarımızı bir takım itham yükleri altında bulundurmak gibi bir durum hâsıl olur ki, kendi­mizi böyle ithamlar altında bulundurmaktan tevakki ederiz» dedi. Başvekil müteakiben durumları bahis mevzuu olan hakimlerin, Önlerin­de uzun bir istikbal mevcut olan kimseler değil 25 senesini doldurmuş, pek yakın zamanda zaten yaşlarını ikmal ederek yerlerini terkedecek yüksek maaşlı, tekaüdiyeleri de dolgun zevat olduğunu, 25 seneyi dol­durmayanlara bir şey yapılamadığını, onlara da aynı muamelenin ne­den tatbik edilmediği meselesine gelince, bu hususun Adliye Vekilinin tasarrufu dışında kaldığını, yedi sene içinde vazifeyi suiistimalden bir tek hakimin mahkûm edilmediğini, işten çıkarılmadığını belirterek de­di ki: «acaba üç bin küsur hakimden seneler senesi hata eden bir tek. insan dahi zuhur etmemiş midir? Buna cevap verilmediği takdirde ha­kimlerin masuniyeti hususunda maslahatı nizamı zarurdide edecek hu­dutlara kadar gitmiş olduğunu sabit olarak kabul etmek lâzımdır. Onun içindir ki, mevzuatta tâdiller yapmak mecburiyetindeyiz.»

Temyizdeki hâdise misaline de temas eden Başvekil bunun mucibi tees­sür bir hâdise olduğunu söyleyerek «ne şekilde olursa olsun, ne esbap tahtında bulunursa bulunsun temyiz mahkemesi gibi nihaî derecede en yüksek kademede adalet tevziine memur olan bir müessesede kanu­nu hiçe sayan herhangi bir hareketin zuhur etmiş olması bu memleke­tin tarihinde acı bir hâdise olarak kalacaktır» dedi ve temyiz azalarına, herhangi bir memur zümresinin kanun tatbikatına karşı vicdanî, hissî ihtirasların zebunu olarak herhangi bir reaksiyon yapmak hakkı tanı-namıyacağını, hükümetin meseleyi bir bakıma fevren yapılmış bir ha­reket olarak mazur görmek, geçiştirmek istediğini, hâdiseyi Meclise ka­dar getirmenin caiz olmadığını işaret ederek ilâve etti. «bunlar cemiye­tin aslı hâdiseleridir ve bunlara karşı daima kanunî müeyyideler oldu­ğu gibi çareler de bulunabilir.»

Daha sonra söz alan Nüvit Yetkin, soruyu bir vazife hissi ile getirdiğini, hâkimlerin sebep gösterilmeksizin emekliye ayrılmasının bazı endişeler doğurduğunu, diğer hâkimlerde de bazı endişe ve kaygılara sebep oldu­ğunu bir kere daha iddia etti. Sual böylece cevaplandırılmış oldu. Büyük Millet Meclisi çarşamba günü toplanacaktır.

D. P. Meclis Grupu, Kıbrıs meselesinde hükümetin basiretli ve azimli po­litikasını tamamiyle ve ittifakla tasvip etti:

14 Mayıs 1957

 Ankara :

Demokrat Parti Meclis Grupu idare heyetinden tebliğ olunmuştur:

Demokrat Parti Meclis Grupu 14 Mayıs 1957 salı günü saat 15 te reis vekillerinden Eskişehir mebusu Abidin Potuoğlunun riyasetinde top­landı.

Celsenin açılmasını müteakip Başvekil Adnan Menderes, söz alarak Kıb­rıs meselesini etrafiyle izah etmiş ve söz alan hatiplerden sonra Başve­kil tekrar tamamlayıcı izahlarda bulunmuştur.

Saat 19'a kadar devam eden bu müzakereler neticesinde hükümetin Kıb­rıs meselesinde takip etmekte olduğu basiretli ve azimli politika grup umumî heyetince tamamiyle ve ittifakla tasvip olunmuştur.

Federal Almanya Reisicumhurunun telgrafı ve Celuı Sayarın cevabı

15 Mayıs 1957

 Ankara :

Dost ve müttefik Federal Almanya Reisicumhuru ekselans Dr. Theodor Heuss, memleketimizi terkederken, Reisicumhurumuz Celâl Bayara aşa­ğıdaki telgrafı yollamıştır:

Ekselans Celâl Bayar

Türkiye Reisicumhuru:

Türk arazisini terkederken, dost Türkiyede bizzat bana ve refakatimdekilere gösterilen kalbi misafirperverlikten dolayı, ekselansınıza, Türk hükümetine ve Türk halkına teşekkürlerimi ifade etmek benim için bir samimî arzudur.

Memleketiniz güzelliği, iktisadî gayretleri ve bunun neticeleri, mazide ve haldeki Türk kültürünün delilleri ve Alman milletine karşı her tarafta gösterilen dostane hissiyat üzerimde çok derin intiba bıraktı.

Ekselansınızla ve memleketinizin ileri gelen bir çok şahsiyeti ile yapa­bildiğim görüşmeler benim için bir kazanç olmuştur.

Dost ve müttefik milletlerimiz arasında mevcut ananevi münasebetlerin yeniden kuvvetlenmiş olmasından bahtiyarım.

Kalbi derin teşekkürlerime, Türk milletinin mesut istikbali ve ekselan­sınızın sıhhat ve afiyeti hususunda en iyi temennilerimi terdif ederim.

Theodor Heus Federal Almanya Reisicumhuru

Reisicumhur Celâl Bayar, bu telgrafa aşağıdaki cevabı göndermiştir:

Ekselans Theodor Heus, Federal Almanya Reisicumhuru

Bonn

Ekselanslarının lütuf kâr mesajlarına teşekkürler ederim.

Ananevi Türk - Alman dostluğunun en yüksek tezahürünün teşkil etmiş olan bu ziyaretiniz Türk milleti ve Türk hükümeti için büyük bir saa­det olmuştur.

Zatı devletleriyle tanışmak mazhariyetine nail olan Türk şahsiyetleri ve Türk milleti, memleketlerimiz arasında mevcut ve her gün daha da in­kişaf eden bu dostluğa yeni bir hamle verecek olan ziyaretinizin kıymet­li hâtırasını daima muhafaza eyleyeceklerdir.

Dost ve müttefik Alman milletinin refah ve saadeti ve ekselanslarının sıhhat ve afiyeti için en samimi dileklerimi sunarım.    

Celal Bayar Türkiye Reisicumhuru

Büyük Millet Meclisi müzakereleri:

 Ankara :

Büyük Millet Meclisi bugün saat 15 te reis vekillerinden Agâh Erozan-m riyasetinde toplandı.

Celse açıldığı zaman, Özalp hâdisesini tahkike memur muhtelit tahki­kat encümeninin çalışmasını neticelendirmek üzere yeniden mehil is­temesi hakkındaki mazbata reye sunularak kabul edildi ve bu mehil 15.5.1957 tarihinden 1 Aralık İ957 tarihine kadar uzatıldı.

Bundan sonra sözlü soruların müzakeresine geçildi.

Trabzon mebusu Emrullah Nutku'nun, Başvekile maruzatta bulunan bir vatandaşın karakola götürüldüğü hakkında Demokrat İzmir gaze­tesinde intişar eden haberin doğru olup olmadığına dair Dahiliye Ve­kilinden şifahî suali vekil Dr. Namık Gedik tarafından cevaplandırıldı.

Dahiliye Vekili Dr. Namık Gedik, cevabında şunları söyledi:

«28 Nisan 1957 tarihinde Köyceğiz kaza merkezinde, sayın Başvekile maruzatta bulunan bir vatandaşın karakola götürüldüğü hakkında, «Demokrat İzmir» gazetesinde intişar eden haberin doğru olup olma­dığına dair, Trabzon mebusu Emrullah Nutku tarafından yüksek riya­sete tevdi edilmiş olan suale cevabımı arzediyorum:

Zelzele bölgesinde tetkikler yapmakta olan muhterem Reisicumhurumuz ve Başvekilimizin 28 Nisan 1957 pazar günü, tahribata mâruz kalmış olan köyceğiz kaza merkezini teşriflerinde, sayın Başvekilimize kala­balık arasında gürültü çıkararak 50 bin liralık arabasının lâstiksizlik yüzünden yatmakta olduğundan şikâyet eden bir şahıs, bu sözleri dola yısiyle değil, içkili bulunması, o muhitte yabancı olması ve âmmenin huzurunu bozacak derecede taşkın hareketlerinin şüpheyi çekmesi se­bebiyle emniyet mülâhazasiyle karakola götürülmüş, kaza jandarma kumandanlığıca hüviyeti tesfait edildikten sonra topluluğun huzuru­nu ihlâlden, koruma talimatnamesine uygun olarak, hakkında tanzim edilen suüstüzaptı ile Köyceğiz müddeiumumiliğine verilmiştir. Aynı gün müddeiumumilikçe ikamete rapten serbest bırakılan mumaileyh hakkındaki takibata devam edilmektedir.»

Dahiliye Vekilinden sonra kürsüye gelen sual sahibi Emrullah Nutku, hâdiseyle alâkalı olan şahsın kendisine yazmış olduğu mektubu okudu. Bu mektupta mezkûr şahıs, kendisinin Başvekil ile konuştuktan sonra,jandarmalar tarafından yakalanıp Köyceğiz jandarma karakoluna ge­tirtilerek orada dövüldüğünü, daha sonra saatlerce kardkolda tutuldu­ğunu ifade etmekteydi. Emrullah Nutku, mektubu okuduktan sonra, mevzu bahis şahsın, muhalif olması dolayısiyle bu gibi hareketlere du­çar kaldığını ileri sürdü ve böylece demokrasiden tamamen uzaklaştı­rılarak bir polis devleti kurulmuş olduğunu iddia etti.

Tekrar kürsüye gelen Dahiliye Vekili Dr. Namık Gedik ezcümle şöyle de­di:

«Muhterem arkadaşlarım, Emrullah Nutku'nun Yüksek Meclis huzu­runda okuduğu mektup sahibinin müvekkilini yüksek heyetinize tak­dim etmeden, evvel, oturduğum yerden daha fazla hataya düşmemele­rini temin maksadıyla ve sırf hizmet etmek gayesiyle, kendilerine bir sürprizim olacağını ifade etmiştim. Bu tarz konuşmasının memleketi­mizin iç hayatı ve parlâmentomuzun vazife ahlâkı bakımından tenkid ve tetkikini yapmadan evvel, feragatle burada müdafaalarını üzerine aldıkları ve asla tanımadığını, kendisini ancak mektubu ile tanıdığını beyan buyurduğu müvekkilini takdim edeceğim.

Mektup sahibi yani burada müdafaa edilmek istenen vatandaşımız as­len, Bursa vilâyetinin İnegöl kazasının Yenice mahallesinden olup İs­tanbul zabıtasıca mâruf olan bu şahıs 1956 temmuz ayında Aydının Germencik kazasına gelmiş ve burada yerleşmiştir. Birisi kendi, diğeri karısı üzerine kayıtlı iki otobüsü vardır. 1939 ve 1956 yıllarında eroin satmak ve yankesicilik suçlarından iki defa adliyeye verilmiştir. Para çalmaktan Beyoğlu, 3 ncü sulh ceza mahkemesinin 938-529 numaralı ilâmı ile 1 ay 15 gün, yankesicilikten dolayı Beyoğlu 2 nci sulh ceza mahkemesince 939/689 No. lı ilâm ile 2 ay İ5 gün, yine yankesicilikten Beyoğlu 1 nci sulh ceza mahkemesince 943-1 No. lı ilâm ile 3 ay 14 gün hapse mahkûm olmuş ve cezaları infaz edilmiştir. Kendisine Aydın 80130 plâka sayılı Germencikte kayıtlı otobüs için Aydın Valiliğince 1956 eylül tarihinde 1, aralık 2, şubat 1957 de iki adet olmak üzere şimdiye kadar 5 lâstik verilmiştir.

Bendeniz bu malûmatı arkadaşımın beyanına mukabil burada arzetmek mecburiyetinde kaldığım için hakikaten büyük bir üzüntü ve teessür duymaktayım.

İlk beyanımda da arzettiğim veçhile Başvekilimizin vazife sırasında Köy­ceğizde bu vatandaştan görmüş olduğu muamele yalnız Başvekilimizin vicdanında değil, bu hâdiseye şahit olan bütün vatandaşların vicdanın­da nefret uyandırmıştır.

Büyük bir felâket sonunda vatandaşların dertlerine ortak oldukları ve sadece vazife yapmaktan hissettikleri büyük huzur ve azim ile vatan­daşlarla hemdert olan hükümetin karşısında böyle bedbaht bir insan çıkar da bu tarzda bir hareket yapar ve yalnız onun beyaniyle bu me­sele parlâmentoya bu tarzda getirilirse bu kötü bir emsal teşkil eder.

Muhterem arkadaşlarım: Mesele yüksek huzurunuza gelmiştir. Emrul­lah Nutku arkadaşım geçen celsede bulunmadı, ben bundan endişe his­settim. İstedim ki bu mesele, gazetelerde neşredildiği gibi ve gelen bir hususî mektupla hazırlanmış ve yanlış kanaatlerinin efkârı umumiye-ye intikali tarzında olmasın ve kendileri benim burada ifade ettiğim

gibi ifadede bulunsun. Bununla beraber bu defa Meclise geldikleri ve bana bu hususta cevap vermek imkânını vermiş oldukları için ve sa­dece bu münasebetle kendilerine teşekkür ederim.»

Dahiliye Vekilinin ikinci konuşmasından sonra tekrar kürsüye gelen Emrullah Nutku, Vekilin izahatını D. P. iktidarının bir tahammülsüz­lüğü olarak vasıflandırdı. Reis, saded dışında konuştuğu ve etrafa sa­taştığı için hatibe ihtar verdi. Emrullah Nutku bu arada, mevzubahis şahsın sarhoş olmadığını iddia ederek suçsuz yere karakola götürüldü­ğünü tekrarladı.

Başvekil Adnan Menderes'in konuşması:

Bunun üzerine Başvekil Adnan Menderes kürsüye geldi. Hatibe cevap vermek için değil, fakat efkârıumumiyeye yanlış aksettirilmek istenen bir hâdisenin hakikî mahiyetini belirtmek için söz aldığını ifade ile mil­let vekilinin vekâletini deruhte ettiği şahsın masuniyetini ortaya koy­mak için meseleyi herhangi bir vatandaşın bir Başvekile derdini anlat­mak istemesi şeklinde vazettiğini, halbuki hakikat böyle olmayıp alâ­kalı şahsın kalabalık içinde ve uygunsuz bir tarzda karşısına çıktığını, buna rağmen kendisine isteği ile meşgul olunacağı yolunda tatmin edi­ci cevap verilmiş olduğu halde müteaddit defalar yolunu kestiğini, bir Başvekilin bu yolda muameleye mâruz bırakılmasının hiç bir demokra­side tecviz edilemiyeceğini, zabıtanın kendisiyle alâkalanmasınm ise esa­sen nezaret altında bir vatandaş olmasından ileri geldiğini, soru sahi­binin belki de şahsî bir iğbirarı dolayısiyle Adnan Menderes'i küçült­mek ümidiyle bu hâdiseyi ele almış olabileceğini, ancak, burada Türkiyenin Başvekilinin bahis mevzuu olduğunu unutmaması lâzım gelece­ğini belirtti ve milletvekilinin müdafaasını deruhte ettiği şahsın mü­teaddit suçlardan dolayı mahkûm ve 1937 senesinden beri zabıta neza­reti altında bulunduğunu ve daha da takibe mâruz birçok hallerinin mevcut olduğunu ilâve etti.

Tekrar kürsüye gelen soru sahibi Başvekil karşı şahsî iğbirarı olmadı­ğını, başka memleketlerde de Başvekillerin halk arasında dolaşırken bu şekilde taciz edici hareketlere mâruz kalabildiklerini, ancak böyle bile olsa vatandaşın bu yüzden ağır muamelelere mâruz bırakılmaması ge­rektiğini ileri sürdü.

Tekrar kürsüye gelen Başvekil bu sözlerin demagojiden ibaret olduğu­nu, kendisi kadar hiç bir Başvekilin halk iiçnde yaşamayı itiyad edin­mediğini, her yerde yalnız Başvekillere değil, bütün vazifelilere müraca­atın bir usulü mevcut olduğunu, lâstik ihtiyacını vesile ederek Başveki­lin üç defa İsrarla karşısına çıkmanın halk içinde onu küçük düşürme kastine matuf bulunduğunu, bu gibi hareketlerin hiç bir yerde takipsin kalamıyacağım, bu arada kendisine dayak atıldığı iddiasının ise mücer­ret bir iddiadan ibaret olduğunu vatandaşın okunan sicil durumunun soru sahibinin dâvasını üzerine aldığı şahsın hüviyeti hakkında bir fi­kir vermeğe kâfi olduğunu söyledi.

Sual sahibi Emrullah Nutku, üçüncü konuşmasında, bu neviden sual­ler getirmekle Mecliste vazifesini yaptığına kani bulunduğunu ifade etti. Daha sonra da her ne suretle olursa olsun, karakola götürülen bir vatandaşın dövülmesinin hoş karşılanamıyacağmı bildirdi. Bu konuşması sırasında, reis. sadet haricine çıkan hatibe bir ihtar cezası daha verdi.

Müzakere edilen kanun lâyihaları:

Sözlü soruların müzakeresi sona erdikten sonra, kanunların müzakere­sine geçildi ve ziraî mücadele ve ziraî karantina kanun lâyihası ile, zira­at odaları ve ziraat odaları birliği kanun lâyihası kanunlaştı.

Daha sonra sanayi, maden ve enerji vekâleti kuruluş ve vazifeleri hak­kındaki kanun lâyihasının müzakeresine geçildi. Lâyihanın esbabı mucibesinde şöyle denilmekteydi:

Büyük bir hızla iktisadî kalkınma yoluna girmiş olan memleketimizde bu kalkınmanın en mühim unsurları olan sanayi madenler ve enerji iş­lerini bir elde toplamak ve devlet ve hususî sektör farkı gözetmeksizin aynı iktisadî politikanın icaplarına göre tedvir ve tanzim etmek zama­nı gelmiş bulunmaktadır. Filhakika bugün sanayi ve maden sahasında iktisadî devlet teşekkülleri İşletmeler Vekâletine, enerji sahasında İş­letmeler, Nafia ve Dahiliye Vekâletlerine, bunların yanıbaşmda aynı mevzular üzerinde hususî sektöre mütaallik işler de keza bu vekâletler ile İktisat ve Ticaret Vekâleti arasında taksim edilmiş vaziyettedir. Hal­buki evvelâ iktisadî devlet teşekkülleri ile hususî sektörün arasında ti­carî kaideler itibariyle herhangi bir fark yoktur. İktisadî devlet teşek­külleri de tüccar gibi hareket etmek ve hususî hukuk kanunlarına tâbi olmak mevkiindedirler. İşletmeler Vekâletine bağlılıkları ancak mura­kabe ve umumî iktisadî politikanın istikametlerini tâyin zaviyesinden-dir. Bunun dışında kendi idare meclisleri ve umumî heyetleri vardır. Tam bir muhtariyeti haizdirler. İşletmeler Vekâletinin bu tabiî vaziyet karşısında doğrudan doğruya işletmecilikle bir alâkası olmadığı aşikâr­dır. Esasen bu Vekâletin 1950 şubatında teşekkülü iktisadî zaruretler­den ziyade siyasî icaplar dolayısiyle vâki olmuştur.

Sanayi, madenler ve enerji işlerinin bir vekâlette toplanmasının fayda­larını uzun uzadiya izaha lüzum yoktur. Çok geniş olan bu faydaların başında.bu işler arasındaki ahengin temini gelmektedir.

Yukarda kısaca arzedilmiş olan bu mucip sebepler ötedenberi Türkiye Büyük Millet Meclisinde bütçe müzakerelerinde ortaya atılmış ve topla­yıcı vekâletin bir an evvel teşekkülü daima istenmiştir. Ancak bu tema­yülün tahakkuk etmesi için icabeden iktisadî şartların ve bu şartlarla alâkalı yeni prensiplerin tekevvün etmesi lâzım geliyordu. Bir taraftan kalkınma hareketlerinin, bunları enerji, maden ve sanayi sahasında ay­nı istikamette yürütmek imkânını verecek seviyeye gelmesi, diğer ta­raftan 1950 den evvel bir aralık devleti fiilen işletmeci haline koyan prensiplerin değişmesi zarureti vardı. Bugün her iki şart da tahakkuk etmiştir. Gerçekten memleketimizde orta ve büyük sanayie doğru olan inkişafla muvazi olarak büyük ve orta termik ve hidrolik santrallerden enerji istihsali, hakikî maden işletmeciliği de kendisini göstermiş bulun­maktadır. İktisadî devlet teşekküllerini hususî sektöre yaklaştırmak ve ileride bu sektöre intikal ettirmek maksadiyle tedbirler alınmış ve alın­maktadır. Bizzat enerji, maden ve sanayi işlerini bir vekâlette toplamak bu tedbirlerin birisini teşkil etmektedir.»

Lâyihanın.heyeti umumiyesi üzerindeki müzakereler sona erdikten son­ra, maddelere geçildi.

Büyük Millet Meclisi müzakereleri :

24 Mayıs 1957

 Ankara :

Büyük Millet Meclisi bugün saat 15 te Reis Vekillerinden îhsan Baç'm riyasetinde toplandı.

Celse açıldığı zaman, Bolu mebusu Reşat Akşemsettin oğlunun devlet orman işletme ve fabrikalarının tomruk ve kereste piyasa satışları hak­kındaki kanunun tatbikatından doğan şikâyetlerin önlenmesi hususun­da ne düşünüldüğüne dair suali Ziraat Vekili tarafından cevaplandırıl­dı. Vekil cevabında, kanunun mevzuu bahis maddesinde tadilât yapıl­ması yoluna gidildiğini ve bu husustaki tasarının yakında Meclise ge­leceğini bildirdi.

Bundan-sonra, Manisa mebusu Yunus Muammer Alakant ve beş arka­daşının, mebusların mal beyanında bulunmaları hakkındaki kanun tek­lifinin müzakeresine geçildi.

Bu mevzuda, teşkilâtı esasiye encümeni adına konuşan İsparta mebusu Zühtü Hilmi Veîibeşe ezcümle şunları söyledi:

«Geçen celsede, muhalefet arkadaşlarımızın bu teklifi muhik göster­mek ve müdafaa etmek için vaki beyanlarını dikkatle dinledik. Teklifin mucip sebepleri her biri tarafından ayrı ayrı., hattâ uzun uzun tekrar­landı. Encümen mazbatalarındaki çok haklı vç yerinde olan mucip se­bepleri reddetmek için bu üç encümeni terkip den elliden fazla arka­daşımız hakkında üç dört muhalif arkadaşın imalı sözlerini de teessür­le duyduk.

Encümenlere yapılan hücumlar, mazbatalardaki hukukî mütalâaların zayıf olduğu mevzuunda tekasüf ediyordu. Kanunu yapan veya kanu­nun mahiyetini tetkik eden bir Millet Meclisinde bu Urzda hukukî mü­talâalar zikredilmesi ancak prensibi kabul edilmiş mevzularda bahis mevzuu olur. Şüphesiz hukuk ortaya çıkan içtimaî, siyasî veya iktisadî meseleleri umumî kaidelerle halleden bir müessesedir. Fakat bu mese­leleri çıkarıp ortaya atan ferdin ve cemiyetin hayatı, revirdir. Mesele­leri önümüze seren insan cemiyetinin, karışık, mudil akişbm, menfa­at ve ihtiras mücadeleleriyle doğrudan doğruya hayattır. Binaenaleyh kanun tedviri için ilk ilham hukuktan değil hayattan gelir. Onunun kaynağı odur. Binaenaleyh her üç komisyonun ittifak ettikleri nokta, muhitin içtimaî ve siyasî şartlarına göre böyle bir kanunun tedvinini icap ettiren bir ihtiyaç ve zaruret bulunmadığı, esasen teklifin di pra_ tik randımanı yalnız Büyük Milet Meclisinin, yani Türkiye devleinin otoritesini sarsmağa varacağı keyfiyetidir.

Dedikodu vardır. Yoktur münakaşası ciddî bir hareket noktası olama^ Çünkü vardır diyenlere karşı ben yoktur derim. İki taraf da umumî ef­kârın bu bahiste ittifak ettiğini ispat edemeyiz. Vaktiyle Demokrat Par­ti kendi bünyesinden birini nüfuz suistimaline teşebbüs sebebiyle için­den çıkarmış. Bunu deli diye zikrettiler. O halde o zaman içimizde olan arkadaşlarımız neden bu kanunu o zaman sıcağı sıcağına teklif etmemisler? Dahası var: Biz nüfuz suistimalinden dolayı Divanı Âliye veri­len, orada mahkûm edilenler biliyoruz.

O zamanki iktidar neden böyle bir kanun teklif etmemiş de 25 sene sonra bunun müdafaasını üzerine alıyor?

Derhal ilâve edeyim ki, kanun teklif etmemekle çok doğru hareket et­miştir. Çünkü bunun içi nbir kanuna ihtiyaç olmadığını Divanı Âli ka­rarı ispat etmiştir. Dedikodu yoktur, dedim, affedersiniz hata etmişim:

Dedikodu şimdi bu kanun teklifi ile başlamıştır. Profesyonel demagoji isnatlarının kalemi şimdi bu mevzuu işliyecektir. Lâkin bunların hepsi boş gayretlerdir. Türk milletinin fikri selimi bugüne kadar yapılan bü­tün isnatlar gibi bunda da hakikati görmekten alı konulamıyacak tır. Şayet umumî efkâr dedikodu üzerine hükmediyorsa, dedikodu mevzuu olanlara seçmenler rey vermiyecektir. Bunun içindir ki, seçimler 4 sene gibi kısa vadelerle yapılmaktadır. Şurada bir senecik kaldı, sabretsinler. Millî irade tezahür ettiği vakit saçlarımız ak mı, kara mı, önümüze düşer, görürüz. Şimdiden telâşa mahaî yoktur.

Ama Büyük Millet Meclisinin otoritesi ile oynamak memleketin iç ve dış emniyetini tehlikeye koyabilecek bir harekettir. Bu ne bir parti meselesi, ne bir iktidar işidir. Bu rejimi, Türkiye Cumhuriyetinin mevcudiyetini muhataralara uğratabilecek bir oyundur. Demokrat memleketlerin hiç birisinde de böyle bir kanun yoktur.»

Daha sonra söz alan Giresun mebusu Hayrettin Erkmen (D.P.) ise ko­nuşmasında ezcümle şöyle dedi:

«Mevzuubahis teklifin birinci maddesinde, mebusların siyasî nüfuz kul­lanarak yaptıkları kazanç gayri meşru, diye vasıflandırılıyor. Eğer bir iktisap gayri meşru ise takip ve tahsili hususunda mevzuatımızda kâfi müeyyideler mevcuttur. Bunu teklif sahibi arkadaşlarımız gayet yakmen bilmektedirler. Sonra siyasî nüfuz nedir? Bu da bir muamma. Gayri meş­ru iktisapların elfeette ki siyasî nüfuzla olmayanı vardır. O halde bura­daki maksat sadece mebuslara tevcih edilmiştir ve mebusluk müesse­sesini âmme nazarında hakikaten taşınması güç bir sıfat haline getire­cek mahiye t tedir. Bunu mebus olarak her birimiz içimizde hissetmek­teyiz.

Bu kanun teklifinin yazılışından ve takdiminden maksat hakikaten me­busluk müessesesini izrar ve mebusluktan bir ürkme ve ürkütme, âm­menin nazarında mebusu küçültme ve bunun arkasından -belki- birçok siyasî menfaat araştırılmasına gitmek gibi görünüyor bana.

Bu teklifle mevcut hukukî nizamımıza yeni bir anfors getiriyorlar. Meclis tahkikatının dayandığı prensipler burada tamamen tahrip edil­mektedir. Meclis âzasından biri hakkında, gerekirse kendi arasından bir tahkikat komisyonu teşkil eder. Tahkikat komisyonu tetkik eder takibi lüzumu varsa mahkemeye sevkeder veyahut takibine lüzum yoktur der ve meseleyi burada bitirir, deniyor.

Halbuki bu formülle, Meclis bir zan ile herhangi bir ferdini, mensubu­nu derhal mahkeme huzuruna sevkedebilecektir. Mahkeme huzuruna çıkan bir mebusun aylarca, yıllarca dedikodusu işleyip gidecektir. Ne Meclis tahkikatı prensipleri, ne de hukuktaki beyyine külfeti   kaidesi, ne meslek sırrını muhafaza hukukî prensip! hiç birisi muteber değil. Muteber olan tek düşünce, muteber olan tek sakin düşünce mebusun hiPatı giyerken sırf insiyakı bir kararla müttehim olarak gösterilmesi düşüncesidir.

Demokrasiyi kurmak, demokrasiyi yaşatmak ve demokrasiyi tekemmül ettirmek, akislerini memleket af'akmda çınlatmak istiyenlerin burada, böyle gaddar tekerlemelere nasıl cüret ettiklerini anlamak hakikaten, güçtür. Ne meclis var, ne mebusluk var, bir tek şey var, o da bugün ek­seriyette bulunan grupu ve onun mensubu partiyi âmme efkârı önünde küçültmeğe çalışanlar ve kötü bir yolla küçültmeğe çalışanlar. Fakat düşünmek lâzımdır ki, iktidarlar ve insanlar fanidir, müesseseler baki­dir. Eğer bu düşünce ve bu teklif kanuniyet kesbedecek olursa, Büyük Millet Meclisi sabahtan akşama kadar çalıştığı müddetçe, 24 saat fa­aliyette bulunsa bu dedikodulardan başka bir mevzuu, şantaj mevzu-undan başka meseleleri konuşma imkânını katiyen bulamaz ve bulamıyacaktır. Görülüyor ki, bu teklif siyasî, ahlâkî hukukî, içtimaî ve hattâ iktisadî muazzam bir tahribatın kapısını açmağa çalışıyor. Bu teklif -Allah korusun- kanunlaştığı takdirde bu memlekette ne umumî ahlâk, ne içtimaî düzen, ne demokratik rejim ayakta duramaz, hepsi zirüzeber olmağa mahkûmdur ve Büyük Millet Meclisi, tarihinde ifa ettiği işleri bir tarafa bırakarak istikbalde sadece dedikodularla uğraşan ve birbir­lerini yiyen bir mahal haline gelmeğe namzet gösterilmektedir. Bu dü­şünceleri, teklif sahiplerinin idrâk etmemiş olduklarını farzeedlim: İd­rak etmişlerse hakikaten tarihe karşı, rejime karşı affedilemez bir suç işlemektedirler.

Böyle bir müessesede, böyle bir düşünce ile mebusluk haysiyeti bir hiç olmağa mecburdur. Büyük Millet Meclisi, itimada şayan olmayan iş gör­mek imkânından mahrum bir teşekkül haline gelmeye namzettir.

Mahiyetini belirtmeye çalıştığım teklif acaba ne maksatla yapıldı? Bu­nu da teemmül etmek lâzım, bunun sadece küçük siyasî taktikten iba­ret olduğunu ve bu küçük siyasî taktiğin Büyük Millet Meclisine zarar­ları husule getireceğini idrak etmiş olduklarını tahmin etmek ve kabul etmek istiyorum. Bu mevzuların şu çatı altında konuşulması dahi Bü­yük Millet Meclisine zarardır. Bu büyük Millet Meclisinin mehabetine cidden tezelzül getirebilecek mahiyet taşır. Ben, Büyük Millet Meclisi­nin çatısı altında böyle bir mevzuun konuşulmasına sebep olanları ta­rihî mesuliyetlerle başbaşa bırakıyorum ve Türk âmme vicdanında tas­vip bulmayacağına emin olduğum bu teklifin reddini arkadaşlarımdan rica ediyorum.»

Bundan sonra Hürriyet Partisi Meclis Grupu adına söz alan Urfa me­busu Feridun Ergin, kanun teklifinin niçin yapıldığını izah ettikten sonra, bu teklifin teşkilâtı esasiye kanununa ve teşrii masuniyet mües­sesesine dokunmadığını ileri sürdü, mebusların mal beyanında bulun­malarının ortadan dedikodu havasını kaldıracağını, efkârı umumiyede-ki şüphe bulutlarını dağıtacağını söyledi. Bundan sonra bu mevzua dair müşahhas misaller vereceğini ifade ederek Birleşik Amerika Devletle­rindeki Reisicumhur seçimleri sırasında Reisicumhur muavinliği nam­zedi Nixon'un durumunu hikâye etti. Feridun Ergin bundan sonra, Jef ferson'dan misaller getirdi. İspat hakkının mevcut olmamasından dola­yı, mebusların mal beyanında bulunmaları zarurî olduğunu söyledi. Bu arada Staviski, Salengro hâdiselerinden bahseden hatip, nihayet sadraazam Rüstem Paşanın rüşvet alıp mansap verdiği mevzuu üzerinde durdu. Feridun Ergin, daha sonra bir Amerikan mecmuasının, bir Türk devlet adamının fotoğrafını basıp onun hakkında hiç de hoşa gider olmayan yazılar yazdığını ve bu mecmuanın Türkiyeye sokulmasının menedildiiğni söyledi. Daha sonra, mebusların mal beyanında bulun­malarının, hukuk kaidelerine uygun olduğunu iddia etti.

Başvekil Adnan Menderes'in yaptığı konuşma :

Feridun Ergin'i takiben Başvekil Adnan Menderes kürsüye gelmiştir.

Başvekil sözünün başlangıcında Feridun Erginin ele aldığı mecmua toplanması meselesi üzerinde durarak bunun kimin hakkında bir tel­mih olduğunu kendisinden sormuş ve müteakiben hükümetçe toplat­tırılmasına lüzum görülecek bu gibi neşriyatın bir kanun hükmüne gö­re ve bununla alâkadar mercilerin teşebbüsü ile muameleye tâbi tutul­duğunu ve Başvekilin ayrıca bu gibi teferruat ile şahsen meşgul olma­sına maddeten imkân bulunmadığını tebarüz ettirmiştir. Başvekil ayrı­ca Ergin'in toplattırılmış bulunan bir mecmuanın çıktığı memleketler­deki mahkemeler nezdinde neden acaba dâva açılmadığı ve Başvekilin bundan haberi olup olmadığı yolundaki suallerini maksatlı «itham su­alleri» olarak tavsif etmiş ve gerek bu meseleyi getirmenin gerek ise bu şekilde imalı ve isnatlı sualler sormanın sadece zihinleri teşviş ederek umumî efkârda bu alelade mesele hakkında dahi şüpheler uyandırmak maksadına dayandığım belirterek, işin bu kadarla kapanmış sayılamı-yacağım kayıtla Feridun Ergin'i gelip neyi ve kimi kastettiğini kürsüde açıkça söylemeğe davet etmiştir.

Başvekilin bundan sonra ele aldığı mevzu, yine Feridun Ergin'i, iktisap ile irtikâbın memleketimizde Kanunî devrindenberi mevcut bulunduğu­na dair iddiaları ve bunları tevsik etmek isterken de Rüstem Paşa ile Sokulluya tevcih ettiği hücumlar olmuştur.

Buna dair olarak heyecanlı bir ifade ile Başvekil şunları söylemiştir:

«Bize geldi burada Jeffersondan bahis açtı. Bir taraftan bize Ameri-kadan misal getirir diğer taraftan Rüstem Paşayı ele alarak bütün Türk milletinin tarihini terzil etmekten sakınmaz. Halbuki bugün üzerinde yaşadığımız vatanı onlar bize hediye etmişlerdir. Bu vatanı onlar kur­muşlardır. Şu tarih kitabının falan vakayı şu yahut bu şekilde yazmış olması, sana bütün Türk milleti hakkında isnatlarda bulunmak ve Türk tarihini senin yapmış olduğu gibi izah ve tefsir etmek hakkını vermez. Bir Türk mebusunun bu Millet Meclisi kürsüsünden tarihimizin en şa­şaalı devirlerini perişan eden, pejmürde bir hale getiren böyle bir beya­nat yapmaya asla hakkı yoktur.

Bir taraftan Jeffersonlar, Robespierre'ler, Salengro'lar, bunlar düsturu mükerrem, diğer taraftan Türk cemiyeti kurulduğu günden itibaren bir takım irtikâp şaibeleri ile melüf bir devletin bugünkü temsilcileri.. Ya­ni Ergin'e göre, bizler,

Bunu şiddetle reddederim.

İşte böyle bir tarihî mebdeden geldiğimiz için ve herhangi bir tarih mü­ellifi de bunu böyle kaydettiği için, biz kendimizi temize çıkarabilmek maksadiyle şu teklif edilmekte olan kanunu çıkarmak mecburiyetinde imişiz..

Başüstüne başüstüne,

«Ergin'i kastederek) eğer siz kendinizi, temize çıkarmak istiyorsanız, muhterem pederinizin ve büyük pederinizin iktisapları için beyanname verebilirsiniz. Biz kendimizi hiç bir suretle tham altında görmemekte­yiz. Sevgili arkadaşlar.»

Bugün, bu ispat haklarınızın, «sözde ispat haklarınızın» çünkü hakika­te yok, bunları bir gün açıklayacağım, sizler de hacalete mahkûm ola­caksınız». Evet, bu ispat haklarının ve mal beyanı kanunlarının sözde mevcut olduğu memleketlerde acaba suiistimaller yok mu? Bu memle­ketlerde devlet idare edenlerin en küçük memurundan en yüksek ida­recisine karşı, Türkiyenizdeki idarecilerin en küçüğünden en büyüğüne kadar hepsinin bir numuneyi imtisal, hattâ mübarek bir numuneyi im­tisal olabileceklerini, bütün memleketlere karşı iddia edebilecek durum­dayım (Soldan şiddetli alkışlar ve bravo sesleri). Türkiyeyi idare eden­lere karşı en küçük bühtanı dahi bütün şiddetiyle size iade ediyorum. Bir lokma ve bir hırka ile bu memleketi idare edenlerin ne kadar azîm fedakârlıklarla vatan hizmetinde olduklarını, onun selâmeti için ne de­recelere kadar feragat ve fedakârlıkla türlü mücadelelere katlandıkları­nı iftiharla müşahede etmek lâzımdır.

Başvekil bundan sonra Ergin'e verilmiş misallerde olduğu gibi yapılan kanun teklifindeki maksadın da suiistimalleri önlemek olmayıp sade­ce zihinleri teşviş yoluyla âmme efkârını iktidar hakkında daimî bir şüp­he altında tutmak hedefini güttüğünü etrafiyle izah etmiş, nitekim me­murlar hakkında halen meri ve yine suiistimalleri önlemeye matuf bu­lunan kanunun şimdiye kadarki tatbikatından da müsbet ve faydalı bir netice alınmadığını belirtmiştir.

Başvekil şöyle demiştir:

«8-10 senedenberi 300-400 bin memur hakkında tatbik edilen ve hiç bir netice alınmayan beyanname usulünün kaldırılmasının zamanı çoktan gelmiş ve geçmiştir. Biz bunu düşünürken siz neler düşünüyorsunuz? Başvekil, daha sonra sözlerine şöyle devam etmiştir:

«Ama asıl maksat bir suiistimal dedikosunu hiçbir suretle söndürme-mek_ ve onu daima ayakta tutmak için bir takım teşebbüslerle beslemek­tir. İşte yapılan budur. Müsbet bir mütalâası olmayan ve sadece söz ile kişverler fetheden demagoji sanatına bağlanmış insanların ispat hakkı, mal beyanı kanunu gibi dolambaçlı yollardan fitne yaratma çarelerine baş vurmalarını tabiî telâkki etmek lâzımdır.»

Bunu müteakip Başvekil, Ergin'in ileri sürdüğü Salengro misalini ele alarak Salengro'nun evvelâ Ergin'in dediği gibi Maliye Nazırı değil Ma­arif Nazırı olduğunu, saniyen getirdiği misalin, bizzat kendi müdeâsına çürütecek bir mahiyet taşıdığını söylemiş ve Salengro vakasının, ik­tidar suiistimallerine değil matbuat rezalet ve facialarına ait ağır bir töhmet vesikası teşkil ettiğini beyan ederek vakanın tahlilini yapmış­tır. Filvaki Salengro'yu «Gringoıre» gazetesi, haftalarca, düşmana ya­ralanmadan teslim olmuş bir asker kaçağı olarak teşhir etmiş ve bunun üzerine nazır, kendine yapılan isnadın garezkârlığı karşısında in­tihar etmiştir. Başvekil, bu hâdisedeki bedahati ileri sürerek, intihar edecek kadar şerefine bağlı olan bir insan için yaralanmadan teslim ol­muş olmanın asla mücadele veya ölüm korkusuna atfedilemiyeceğini ve binaenaleyh Gringoıre'de yapılan sistemli neşriyatın, matbuatın günah­ları hanesine kaydedilmesi gerektiğini tasrih eylemiştir.

Başvekile göre, şuradan buradan malûmat toplayıp kitaplardan parça­lar almak yahut işine gelen muharrirlerin sözlerini kürsüye kadar ge­tirmek hiçbir dâvayı ispat edemiyeceği gibi memleket realiteleri ve mem­leketin menfaatleriyle nıemzuç bir hâie getirilmedikleri takdirde de herhangi bir bilgi değeri taşıyamaz.

Başvekil bundan sonra, Feridun Ergin'in, mevcut idareyi bir suiisti­mal rejimi olarak tavsif etmesini şiddetle reddederek, gerek iddia gerek ispat için Meclis kürsüsünün daima açık ve amade bulunduğunu fakat onların, iki tane lâstik, hesabını buraya getirdikleri halde, herhangi bir suiistimal hakkında kürsüye gelemediklerini ve sadece iftiracılık ve fe­satçılıkta karar kıldıklarım izah ederek, bu suretle ispat hakkı taleple­rinin yersizliğini ve mesnetsizliğini ortaya koymuştur.

Müteakiben, «gelir vergisi» hakkındaki tasarı ile «servet beyanı» na da­ir teklif arasında mantıkî ve hukukî bir münasebet aramanın tamamen abes bir teşebbüs olduğunu söyliyerek asıl mantıkî ve hukukî münase­betin, kabulü muhal bir zıddiyet halinde, mebus için tanınan ve her memlekette mevcut bulunan «teşriî masuniyet» ile dünyanın hiç bir yerinde mevcut olmayan «servet beyanı» teklifi arasında aranması lâ­zım geldiğini belirtirken demiştir ki:

«Büyük Millet Meclisi kurulduğu gündenberi bu kadar büyük hakarete mâruz kalmamıştır. İstedikleri şu: Bir vatandaş mebus olduğu andan itibaren, eskiden bir zamanlar mevcut olan «serseri nizamnamesi» nin mazannei su eshabma ait olan hükümleri mucibince.daimî surette za­bıta nezareti altında bulunacak, sabah akşam bütün servet temevvüçlerini söyliyecek, kumarda yirmi bin lira mı kazandı, bildirecek, yahut kumar oynamıyacak. Çünkü beyefendi buyuruyor: Siyasî adamların hususî hayatları mevcut değilmiş.

Mebusluk müessesesi son derece şayanı ihtiramdır, Büyük Millet Mec­lisi ihtiramların ihtiramına mazhar bulunması lâzım gelen bir mües­sesedir. Mebusa karşı o derece hürmet hissi telkin edilmek istenmiştir ki, mebusun masuniyeti teşriyesi, teşriî ademi mesuliyeti tesbit ve mü­dafaa edilmiştir. Siz mebus olduğu andan itibaren onu mazannei su eshabmdandır. Her an kötülük işlemeğe hazır bir şahıstır, diye takip et­tirin. Dedikoduyu ve suiistimalleri önliyeceğiz diyen bir yolda yürürken igvavı izlâl gibi tamamen yanlış ve abes bir yola gidiyorsunuz. Bugün dört yüz bin memur hakkında cereyan etmekte olan ve hiç bir müsbet neticesi görülmeyen ve tamamen ademi itimad esasına istinat eden ka­nunun kaldırılması lüzumu aşikâr olduğu bir sırada kalkıp Büyük Mil­let Meclisi suiistimal içindedir, binaenaleyh bunları^ertaraf etmek ve mâni olmak için tedbir almak lâzım gelir demek istiyorlar. Bunlar na­sıl sözler..Jeffersondan bahsediyor. Tarih Büyük Millet Meclisinin bir buçuk sene evvel yaptığını kaydedecektir. Jeffersondan çok ileri bir has­sasiyetle hükümetin üç mensubu, üç vekili hakkında, harakiri yapar gibi, Meclis tahkikatı açmağa karar verdi ve o an da onları amansız bir takibin mevzuu ve hattâ mağduru yaptı. Bunlardan neden bahset­miyorsunuz? Yalnız Jafferson mu var. Türk Meclisi yok mu? Bu gördü­ğünüz arkadaşlar en yüksek medenî cesareti en ileri kiyaseti gösterdi­ler ve hükümetin uzvu hakkında toptan Meclis tahkikatı açılmasına ka­rar verdiler. Bundan neden bahsetmiyorlar? Bu Mecliste ondan sonra da bir sürü teşriî hayatımız cereyan etti. Bir bedbaht vatandaşın içki içerek lâstik istemesi hâdisesini sorarsınız da neden memleketin bu gibi meselelerini buraya getirmezsiniz?

Başvekilin sürekli alkışlarla karşılanan konuşmasından sonra usul hak­kında konuşan Hikmet Bayur, Rüstem Paşa mevzuuna tekrardan te­mas ederek, o devirde rüşvetin normal bir hareket sayıldığını ifade etti. Bunu takiben Kastamonu mebusu Hilmi Dura (D.P.) söz aldı. Hilmi Dura kanun teklifinin sakat taraflarını belirtti ve bu teklifin, kanun tekniğine uymadığını, tatbikatta pek çok güçlükler çıkaracağını söyledi ve konuşmasını şöyle bitirdi:

«Bizim korkacak hiç bir şeyimiz yoktur. Bu kanun kabul edildiği takdir­de tatbikatta, çok büyük zorluklar doğuracaktır. Böyle kendi kendimi­zi tatmin için, kahramanlık göstermek ve hiç bir korkumuz olmadığını ispat etmek için, hukuka aykırı bir kanunu kabule Büyük Millet Mec­lisini zorlayamayız. Mesele buradadır.»

Bundan sonra Kifayet takriri kabul edildi. Neticede mebusların mal be­yanında bulunmaları hakkındaki kanun teklifi reye sunuldu ve teklif reddedildi.

Büyük Millet Meclisi pazartesi günü toplanacaktır.

Başvekil Adnan Menderes'in Sivas nutku: 25 Mayıs 1957

 Sivas :

Başvekil Adnan Menderes, muazzam hükümet meydanını hıncahınç dolduran, misli görülmemiş bir heyecan ile dalgalanan 30-40 bin kişilik bir vatandaş topluluğuna hitap etmiştir.

Başvekil halkın dinmeyen alkışları arasında Sivaslılara, kendisini ve be­raberindeki arkadaşlarını bu kadar büyük bir kitle halinde karşılamak lütfun da bulundukları için şükranlarını ifade etmiş ve yine alkışlar ve tezahürler arasında sözlerine şöyle devam etmiştir:

«Güzel Sivas şehri, geniş bir ziraî istihsal bölgesinin merkezini teşkil eder. Memlekette her sahada her türlü kalkınmanın evvelâ ziraî kalkın­manın temini sayesinde vukua gelebileceği görüş ve inancı ile iş başına gelmiş olan bir iktidarın hükümet reisi sıfatiyle bugün bu geniş ziraat bölgesinin merkezinde, huzurunuzda konuşurken, bende elbette esas mevzuumu ziraat olarak seçeceğim.

Aziz Sivaslılar, Türkiye gibi millî iktisat bünyesinin temeli çiftçi ve köylü teşkil eden bir memlekette, ziraat ciddî ve hakikî bir kalkınmayakavuşturulmadıkça, ne ticaret genişler, ne sanayi kurulur, ne de yurt imar ve ümrana kavuşur. İşte, böyle bir görüş ve inanışla vazifeye baş­layan D. P. iktidarı, bu sahada büyük gayretler sarfederek her şeyden evvel ziraat alanında ciddî ilerlemeler teminine çalıştı. Bu sahada, ilk günden itibaren gereken bütün tedbirleri almakta kusur etmedi. Bu ted­birlerimiz bugüne kadar aksamadan devam etti. Bundan sonra öa de­vam edecektir. Köylü ve çiftçimizi ileri ziraat âletlerine kavuşturmak, emelindeyiz.

Bu siyasetimizde ve bu tedbirlerimizde bir hayli muvaffak olduğumuzu ve bugün 1950 senesine nazaran Türkiye ziratinin çok ileri gitmiş bulunduğunu söylemekle bahtiyarım. Türkiye de hâlen ekilen sahala­rın 1950 ye kıyasla % 60 daha geniş olduğunu söylemek dahi, elde edi­len gelişme hakkında bir fikir vermeğe kâfidir. Ayrıca ziraî istihsalimiz çeşitlendirilmiş ve mahsullerimizin vasıfları da islâh edilmiştir.

Ziraî kalkınmamızda en mühim tedbirlerimizden bir tanesinin fiyat po­litikası olduğunu söylemiştim. Filhakika her marifet iltifata tâbidir. Herhangi bir müstahsil vatandaş zümresi, emeğinin mukabilini tam olarak almıyacak olursa elbette ki çalışmasında aksaklıklar vukua gelir. Şevki kırılır işte bunun içindir ki, ziraat mahsullerimizi elverişli fiyat­larla değerlendirmek, biraz evvelden dediğim gibi, iktidarımızın ve hü­kümetimizin başlıca kaygusunu ve hedefini teşkil etmiştir.

1950 de iktidara geldiğimiz zaman, ucuzluğun ancak ziraî mahsulleri­miz fiyatlarında yapılmakla mümkün olabileceğini tavsiyeleri her ta­raftan yağmaya başladı. 1950 senesinin haziran iptidası idi, hububat fiyatlarının hemen tesbiti icap ediyordu. Ticaret Vekâletinin alâkalı da­ireleri 1950-1951 mahsul yılı için buğday fiyatının kiloda 5 kuruş indi­rilmesini teklif ve tavsiye etmekte idiler, halbuki biz, memleket kalkın­masına ancak, ziraî kalkınma ile başlanabileceği hakkındaki esas inan­cımızdan ayrılmadık. Bu fiyat indirmesi tavsiyelerine uymak şöyle dur­sun fiyatlara bir miktar zam yaptık. Ve böylece iktisadî kalkınmamız mevzuundaki ana görüşümüze uygun bir yol takibinde ilk adımı atmış olduk. Bu adımı diğer adımlar takip etti ve ziraî mahsullerimizin elverişli bir fiyat politikasiyle korunması, ziraatimizin daima daha fazla mahsul istihsalinde teşvik edilmesi tedbirleri birbiri ardında tatbike ko­nuldu, kalite farkları için de ayrı zamlar yaptık. Öte yandan pamuk, pi­rinç, afyon, fındık ve diğer bir çok ziraî mahsullerimiz hakkında aynı koruyucu ve elverişli fiyat tesbit tedbirlerini almakta gecikmedik. Hat­tâ hububat fiyatlarına yapmış olduğumuz zammı, bilâhare dünya fi­yatlarının düşmesine rağmen devam ettirdik.

Muhterem Sivaslılar,

Ziraî kalkınmamız, topyekûn kalkınmamızın temelini teşkil eder de­miştim. Gerçekten, ancak ziraatimiz ileri götürüldüğü takdirdedir ki, nü­fusumuzun % 80'ini teşkil eden köylü ve çiftçimizin satın alma gücü ve binnetice istihlâk yani sarf etme gücü yükselecek, bu hal ise iç pa­zarı harekete geçirecek, tüccar, esnaf, kasaba ve şehir halkı bundan çok mühim nisbetlerde istifade edecek, diğer taraftan sanayi kurulması ve diğer iktisadî teşebbüslere girişilmesi için sermaye birikmeleri mümkün olacak, fabrikalar, silolar, limanlar, yollar yapılabilecek şehirler güzelleştirilebilecek, imar ve kalkınma topyekûn tahakkuk ettirilecek, sanayün ham maddeleri elde edilecek, ihracat da artacak ve bu yolla mem­leketin her türlü iktisadî kalkınma için muhtaç bulunduğu dövizin bol miktarda temini mümkün olacaktı. Bunların yanında devletin, memle­keti ileri götürmek için yapmak mecburiyetinde bulunduğu bin bir hiz­metin ve karşılamak mecburiyetinde bulunduğu türlü ihtiyaçların lü­zum göstereceği paralar ve geniş malî imkânlar elde edilecekti. Bütün bunlar dediğim gibi büyük kitlenin istihsal satmalına ve sarfetme gü­cünün artması ile ancak mümkün olabilecekti. Nitekim de Öyle oldu.

Ayrıca şu noktayı'da ilâve edeyim ki, içtimaî adalet, bizim kanaatimiz­ce Türkiyede çiftçi ve köylü davasıdır. Bizim için sosyal adalet ve sos­yal inkılâbın asıl mânası köylümüzün ve çiftçimizin yaşama seviyesinin yükselmesidir.»

Başvekil Adnan Menderes, sözlerinin bu noktasında muazzam hükümet meydanını hıncahınç dolduran vatandaşların hararetli alkışları ve de­vamlı tezahürleri arasında, bu sene de, aynı kanaat ve inançla buğday alış fiyatına 10 kuruş zam yapılarak, bu fiyatın üçte bir gibi esaslı bir yükseltme ile 30 kuruştan 40 kuruşa çıkarılmış olduğunu, pancarın, af­yonun ve diğer ziraî mahsul fiyatlarının da icap ettiğinde ve lüzumlu miktarlarda yükseltileceğini bildirmiş ve devamla demiştir ki:

«Ziraî istihsalimizi koruma yolundaki politikamızda pek çok zorluklar­la karşılaştık. Bunu size şöyle anlatayım:

1950 de iktidara geldiğimiz zaman dünya buğday fiyatı, arttırarak tesbit ettiğimiz 30 kuruş fiyata tekabül etmiyordu. Fakat, dünya fiyatla­rına nisbeten yaklaşıyordu. O zaman da şiddetli tenkitlere mâruz kal­dık. Memlekette pahalılık yaratıyorsunuz, millî takatin üstüne çıkıyor­sunuz hücum ve teraneleriyle karşılaştık. Hele kısa bir müddet sonra dünya buğday ve hububat fiyatları süratle düşmeğe başlayınca bizim memleket içindeki fiyatlarımızla dış fiyatlar arasında fark daha da bü­yüdü. Tenkit ve hücumlar da son şiddetini buldu. Fakat biz, inandığı­mız istihsali teşvik politikamızdan ayrılmadık ve buğday fiyatlarında indirme yapmağı düşünmedik bile. Buğdayı 30 kuruşa alıp ihraç liman­larına 35 kuruşa mal ediyor, 20-25 kuruşa satmak mecburiyetinde kalı­yorsunuz, memleketi iflâsa götürüyorsunuz, dediler. En ağır tenkitler yapıldı. Fakat biz bunların hepsine göğüs gerdik. İyi fiyatların istihsa­li teşvik edeceğine inanıyorduk. İstihsalin artması ise bize her sahada büyük ve geniş imkânlar temin edecekti. Nitekim böyle oldu.

Bunları hatırlatmaktan maksadım bu yıl için buğday ve hububat fiyat­larını artırmak kararında olduğumuzu ilân etmemiz üzerine koparılmak istenilen gürültülerin mahiyetini ve yapılmakta olan tenkit ve hücum­ların maksadını açıklamak, ortaya koyabilmek içindir. Halbuki bu yıl hububat fiyatlarını artırmaktaki hedefimiz ve maksadımız yine aynı gö­rüş ve aynı politikanın tatbikine devam etmekten ibaretti. Bunu yapar­ken, üç yıllık kurağı da gözönünde tutmuştuk. Maksadımız, üç yıl üst üste kuraklık sıkıntı ve ızdıraplarına mâruz kalan çiftçimizi inşallah el­de edeceği bol mahsulü daha yüksek fiyata satarak feraha kavuştur­maktı. Nedense bazı politikacılar ve particiler bu kararımızdan mem­nun olmadılar. Hattâ hiddetlendiler. Bunların bir kısmı, 40 kuruş çok­tur, bu yükselme millî takatimizin üstündedir. Hayat pahalılığı doğura­caktır, diyor. Ne gariptir ki, diğer bir kısmı ise, muhakkak çiftçimizi yapılan zamdan memnun olmamak lâzım geldiği kanaatine saplaak ve onu bu yoldan harekete geçirmek için, 40 kuruş azdır. Buğday serbest piyasada 50 ilâ 60 kuruşa satılmaktadır diye feryat ediyor. 40 kuruşu çok bulanlar, enflâsyon, deflasyon gibi dolambaçlı laflar etmekte, 40 kuruşu az bulanlar ise çiftçi rnağdür olur demek istemektedirler.

Şimdi, bu ayrı ayrı istikametlerden gelen tezatlı tenkitlerin üzerinde bir an duralım: 40 kuruşu az bulanların ve serbest piyasada buğday 50-60 kuruşa satılıyor bahanesini ileri sürenlerin dediklerine mi uymak, yok­sa fiyatların yükseltilmesi pahalılık yaratacaktır, enflâsyona yol aça­caktır vaveylasına sapanların iddialarına mı uymak lâzımdır. Geliniz hükümet olunuz da bu birbirini tutmayan tenkidleri telif etmek için ted­bir bulunuz. Buna imkân varmıdır?

Şunu söyleyeyim ki, serbest piyasada buğday 50-60 kuruşa satılmakta­dır iddiaları doğru değildir ve bundan çıkarılmak istenen netice hakika­te asla uymamaktadır. Çünkü buğdayın serbest piyasada 50-60 kuruşa satılması vaki değildir. Bu ancak çok kısa bir zaman için ve dördüncü yıl olarak kuraklığın memleketimizi tehdit altında bulundurduğu gün­lere ve o günlerdeki bazı fiyat yükselmelerine ait olabilirdi. Halbuki Al-lahm ihsan ve inayetiyle memleket feyizli yağmurlar aldıktan sonra fi­yatlar süratle düşmüştür ve şayet Toprak Mahsulleri Ofisi fiyatı 40 ku­ruş olarak tesbit etmediği takdirde fiyatların bizim tesbit ettiğimiz fiya­tın yarısına kadar düşmesine hemen hemen katî nazarla bakılabilir. İş­te bu vaziyeti karşılamak içindir ki, her ne olursa olsun buğday fiyatı­nın memlekette 40 kuruştan aşağı düşmemesini temin maksadiyle kara­rımızı almış bulunuyoruz. Görülüyor ki bu kabilden tenkit, iddia ve hü­cumların hakikatle hiçbir alâkası yoktur. Farzumahal buğday fiyatı 40 kuruşun üstünde bulunsa dahi, hükümet halktan zorla buğdayı 40 ku­ruştan alacağım dememektedir. İşte bütün bu sözlerimle yapılan bir nevi tenkitlerin haksızlığını ve hakikatlere dayanmadığını belirtmiş olu­yorum.

Umumiyetle ziraat mahsulleri fiyat politikamız, hususiyle takip ettiği­miz buğday ve hububat fiyatları politikası biraz evvel izah ettiğim gibi sağlam esaslara istinat etmektedir. Onun için rastgele değişen neviden değildir. Nitekim dünya fiyatlarının çok düşük olduğu zamanda da memleket fiyatlarını elverişli seviyede tuttuk. Bu yüzden külfet ve fe­dakârlıklara katlandık. Ayrıca buğday yemek nimetinden mahrum ya­şayan meselâ bütün Karadeniz bölgesinde ve ayrıca memleketin muh­telif yerlerinde yaşayan halkımızın sıhhatini korumak ve onları nisbî bir ferahlığa kavuşturmak maksadıyla 35 kuruşa mal ettiğimiz buğda­yı tâ ilk günden beri ve bütün tenkitlere rağmen 20-25 kuruşa yedir­mekten vazgeçmedik. Bunları izah etmekle muayyen bir politikanın değişmez esaslarının nasıl tatbike konulmuş olduğunu anlatmak ve böyle hareket etmekle hata etmemiş bulunduğumuza inandığımızı ve bundan böyle de aynı yolda devam edeceğimizi belirtmek istiyorum.

Ya buğday ve hububat için tesbit edeceğimiz fiyat seviyesinin millî ta­katimizi aştığını ve memlekette pahalılık yaratacağını, bir takım ikti­sadî izdıraplar doğuracağını iddia edenlere ne diyelim? Bunların hepsi kuru iddialardan ve efsaneden ibarettir.

Görüyorsunuz, muhterem Sivaslılar, bir kısım muhalefet  nazarında,buğday fiyatlarını bindirseniz kabahat, indirseniz kabahat, sabit tut­sanız yine kabahat.»

Başvekil Adnan Menderes alkışlar arasında konuşmasına devamla, bir kısım muhalefetin tutumunun yalnız buğday mevzuunda değil, diğer mevzularda da ne yapsanız mutlaka aksinin iddia edilmesi gibi garip olduğu kadar hakikatlere uymayan bir mahiyet taşımakta olduğunu belirtmiş ve demiştir ki:

«Meselâ Kıbrıs mevzuunda da aynı neviden ve birbirini tutmayan ten­kitlerle karşı karşıyayız. Lâfla kaleler ve ülkeler fetheden bir kısımları var ki onlar Kıbrıs'ın taksimi tezimize hücum etmekteler ve adanın ta­mamının alınması icabettiği lüzumuna dair beyanat yapmakta ve nu­tuklar söylemektedirler. Diğer bir kısım politikacılar ise büsbütün baş­ka iddialar ileri sürerek hükümete çatmak arzusunda iseler de Türk milletinin hışmından korkarak buna cesaret edememekte ve mütema­diyen kekelemektedirler. Şimdi geliniz de bu birbirini tutmaz iddiaların telifine çalışınız ve bu politika oyuncuların tenkitlerini samimi olarak kabul ediniz. Yüksek millî menfaatlerin icaplarını takdir ederek bu mühim ve hayatî meselede hükümeti desteklemekte olan muhalifleri­mize burada teşekkürlerimi arzetmeği zevkli bir vazife telâkki et­mekteyim.

Hakikat şudur ki, milletlerarası bir takım derin ihtilâflara sebebiyet vermemek maksadıyla ve bir fedakârlık olarak kabul ettiğimiz adanın taksimi prensibi bugün için tek makul ve haklı ve herkesçe şayanı ka­bul olabilecek bir hal şeklidir. Bu suretle hem Anadolumuzun emniyeti sağlanacak, hem de oradaki soydaşlarımız yabancı ve hattâ hasım bir idare altında yaşamaya mahkûm edilmekten kurtarılarak arzu ve ira­deleri gereğince şanlı bayrağımıza kavuşmuş olacaklardır.»

Başvekil sözlerine devamla demiştir ki:

«Sevgili vatandaşlarım, yalnız bu bahsettiğim meselelerde değil, onları hiç bir mesele ve mevzuda tatmin etmeğe imkân yoktur. Çünkü onlar hakikatleri görmemezlikden gelmeği ve mutlak aksine konuşmağı mu­halefetin icabı saymaktadırlar. Meselâ bugün bu memlekette hürriyet olmadığını iddia ediyorlar. Bugün bu memlekette bir tahakküm ve mut­lakıyet idaresinin hâkim olduğu iddiasındadırlar. Bunların hakikatle ne dereceye kadar alâkası olabilir? Halbuki bu memlekette, hürriyet vardır, hürriyet nizamı hâkimdir. Serbest seçimler rejimi hâkimdir. Mutlakiyet ve istibdattan bu memleket tamamiyle uzaklaşmıştır. Mut-lakiyet ve tahakküm idaresi bu memlekette artık tarihe karışmıştır. Onların istedikleri şekilde bir. demokrasi, fikir ve tenkit hürriyetinin ötesinde bir mesuliyetsizlik rejimi denecek mahiyette bir demokrasi an­layışı, dünyanın hiç bir yerinde yoktur.

Muhterem Sivaslılar,

Biz, bir taraftan hürriyeti mahfuz bulundurmak, bir taraftan da mem­leketin iç ve dış emniyeti ile nizam ve intizamını muvaffakiyetle koru­makla vazifeliyiz. Onlar bu bakımdan bir mesuliyetsizlik hissi içinde iseler, biz mesuliyetlerimizi tamamiyle müdrik bulunmaktayız.

İktisatda bir açık kapı politikası vardır. Bunun kısaca mânası bırakınız girsinler, bırakınız ne yaparlarsa yapmasınlar. Biz dünyanın bu tehlim hangi ölçüde kullanır? Bu suallerin cevabı Sivas nutkunda verilmiş bulun­maktadır. Şöyle ki, Türkiye'de bu say­dığımız iktisadî ve içtimaî unsurların hesabı, artık sadece şehirlerde yaşa­yan nüfusa göre değil. 20 milyon ka­dar tutan hakikî müstahsil nüfusun da inzimamı ile bugün 20 milyonun ve yarın da memleket nüfusu ne ise onun tamamına şâmil olarak yapılmakta­dır ve yapılacaktır.

Vaktiyle bu diyar üzerinde, bir Frikya Cumhuriyeti vardı. Bu, bir köylü ve çiftçi Cumhuriyeti idi. Zengindi ve mesuttu.

Fakat, Dârâ orduları tarafından çiğ­nenmiş olmak, daha sonra da Helen ve Roma istilâlarına hedef olup onların esaret esasına müstenit idareleri al­tına geçmek yüzünden, tarihe karış­mıştı. Bugün ise köylü ve çiftçi mev­cutlarını en yüksek istihsal vasıtalariyle teçhiz etmek ve aynı zamanda devlet varlıklarının temeli kılmak sa­yesinde, Danimarka, Kanada ve Ame­rika gibi adam başına irâd ve servet bakımından en önde yürüyen modern camialar mevcuttur.

Atatürk'ün bir devlet prensibi olarak «Köylü memleketin efendisidir.» Şek­linde ortaya attığı şiarın büyük bir içtimaî, iktisadi ve aynı zamanda si­yasî değeri bulunduğuna zerre kadar şüphe yoktu. Tarih devirleri ve mem­leketlerin tarihleri- tetkik edilecek olursa köylü ve çiftçiye dayanan ce­miyet temellerinin ne derece sağlam ve aynı zamanda âdil olduğu görülür. Ancak, bunu hakikate çevirmek hem çetin, hem de zaman ve sabır isteyen bir iştir.

Fakat Demokrat Parti hükümetleri sırf ısrar ve tedbiri azâmiye götürmüş olmak sayesinde yedi sene gibi kısa bir zaman mesafesi içinde dahi Türk köylüsü ile çiftçisini cemiyetimizin belki de en diri ve en verimli bir par­çası olmak stikametine çevirebilmişlerdir.

Daha bugünden köylünün domates ve portakal yediğini, çarşıya inerek mal kaldırdığını görüyoruz. Yarın onun ihtiyaç listesi çok daha fazla mamul madde ihtiva edecek ve adedi ekseriyet de kendinde bulunduğu için, mil­lî pazarın en mühim muharrik kuv­veti olacaktır. Ve kredi hareketi, kö­ye doğru artık bütün bölmeleriyle ge­nişleyerek .köydeki ticaret yahut ipo­tek muamelelerini normal faaliyetleri arasına alacaktır.

Sivas nutkunun ihtiva etmekte oldu­ğu birinci mühim nokta bu güzel is­tihalenin sosyal gayesini tâyin et­mekte olanıdır. Diğerine, yâni, bu memleketin, türlü dış politika cere­yanlarına bir «açık kapı» vazifesi gö­remeyeceği ve burada şu yahut bu devletin taraftarları yaftası altında «açık pazar» muamelelerine müsaade edilmeyeceği noktasına gelince: Bu da, devletin emniyeti yahut cemiyetin şeref ve haysiyeti bakımından .son de­rece mühim bir prensibin ifade ve ilânıdır.

Filvaki müstemleke ve yarı müstem­lekelerde, ticaret için «açık kapı» na­zariyesinin öteki ve mütemmim par­çası, siyaset için de keza «açık kapı» muamelelerinin bir nevi borsasını ih­das eylemektedir. On sekizinci asır so­nu ile on dokuzuncu asır tarihleri, bu iki hulul usulünün elele vererek bazı devletlere ve menfaatlere, koca koca camiaları nasıl iktisaden ve siyaseten diledikleri gibi kullanmak fakat neti­cede perişan bir hâle getirmek imkân­larını verdiğinin misalleriyle doludur. Başvekilin bu meseleye temas ediş şeklinden anlıyoruz ki, asıl tebarüz ettirmek istediği husus, Cumhuriyet Türkiyesinde iç politika sahasında hizipler elde etmek suretiyle dış po­litika münasebetlerini ayarlamanın asla mümkün olamayacağını ve kafi­yen tecviz edilmeyeceğini beyan ve ifade etmektedir.

Her türlü kapitüler müdahaleye karşı bir kıyam hareketi mahiyeti taşımış bulunan millî istiklâl mücadelemizin genç ve şerefli devleti, hangi zaman bölümünde mütalâa edilirse edilsin ve şartlar ne olursa olsun, elbette ki bu gibi şaibelerden masun kalacaktır. Başvekilin buna dair olan sözlerinin, istisnasız, bütün vatandaş vicdan ve idrâklerinde derin ve kuvvetli akisler bulacağından şüphe etmemek lâzım­dır.

Yerinde bir teklif Yazan:  H. Cahit Yalçın

28/5/1957 tarihli (Ulus) tan :

Hakikî demokrasi yolunda ortadan kaldırılması lâzım binbir zorluk ara­sında seçim sistemi ehemmiyetli bir yer tutar. Bahusus, seçimlerin yaklaş­tığı, hattâ bunların daha evvel bile yapılması istihmali bahis konusu ol­duğu bir sırada bu ehemmiyet bütün bütün müstacel bir mahiyet alır. Onun için, Cumhuriyet Halk Partisinin bu hususta bir proje hazırlıyarak Millet Meclisine takdim etmesi pek zama­nında  gelmiş  bir  teşebbüstür.

Burada proje kelimesi pek uygun dü­şer mi, bilmeyiz. Çünkü teklif, daha ziyade, muvakkat ve bir defaya mah­sus hükümleri ihtiva etmekte ve asıl meseleyi muallakta bırakmaktır. Fil­hakika, demokrasimizde devamlı bir seçim sistemi bulmak için pek etraflı bir surette düşünmek ve araştırmalar yapmak, uzun sürebilecek müzakere­lere girişmek icabedecektir gibi görü­nüyor.

Burada proje kelimesi pek uygun dühitlerde cereyan ettiğine şahit oldu­ğumuz neşriyat ve beyanata bakılırsa, seçimlerimizin nisbî usule göre mi, yoksa çoğunluk prensibi dairesinde mi yapılması hakkında henüz iyice tebel­lür etmiş ve üzerinde birleşilmiş bir kanaat yoktur. Bundan başka, hangi sistem kabul edilirse edilsin, ikisinin de kendisine mahsus ayrı çeşitleri var­dır. Prensip- itibariyle sistemlerden bi­ri kabul olunduktan sonra da bu çe­şitler üzerinde fikir yürütmek ve bir neticeye varılmak icabedecektir. Bü­tün bunların önümüzdeki seçime ka­dar, hele yaklaşmış seçimlerin verdiği sinirlilik içinde, rahatça konuşulup halledilebilmeleri beklenemez.

Fakat bugünkü kanunlar dairesinde emniyet ve memnuniyet telkin edebi­lecek bir seçim yapmağa da imkân olmadığı için hiç olmazsa asgarî bir emniyet ve itimat temini maksadiyle bu teşebbüse girişilmesi pek lüzumlu bir hareket idi.Unutmamalıdır ki seçimler bahsinde yalnız seçim sistemlerini düşünüp bun lar arasında bize en uyanını bulmak­la da iş bitmez. Hangi sistem tatbik olunursa olunsun, bunların bir de dü­rüst surette tatbik ve kontrol edilme­si meselesi vardır. Emniyet telkin etmiyecek bir icra ve tatbik yolu ile cereyan eden bir seçim faaliyeti kuru gürültüden ibaret kalır. Bundan dola­yıdır ki Halk Partisi 1950 de tatbike başladığı yeni seçim kanununda hâ­kimlerin kontrolüne kıymet ve ehem­miyet vermişti. Böyle bir kontrol al­tında cereyan etmiş olan 1950 seçim­lerinin hiç bir ciddî itiraza yol açma­ması ve umumun takdirini kazanışı memleket hesabına iftihar edilecek bir başarı diye kabul olunabilir.

Halbuki, bugün? Bugün hangi sistem kabul olunursa olunsun, hâkimler me­selesi hallolunmadıkça neticeler üze­rinde rahat edebilmeye imkân yok­tur. Çünkü şimdi. 1950 deki teminatlı hâkimlere mukabil «görülen lüzum üzerine» bir kenara çektirilebilecek hâkimler vardır. Vakıa Türk adliyesi­nin tarih boyunca devam etmiş şe­refli bir ananesi varsa da prensibin bozukluğu haklı tereddütler uyandır­maktadır.

Teklifin Mecliste uyandıracağı tepki­ye ve varacağı neticeye gelince, bu hususta şahsî düşüncemizi söylememe­yi tercih edeceğiz. Bu sene İstanbul da ve memlekette bahar pek cilveli geçti ve geçiyor. Siyasî bahar havası ise ümit edilen meyvelerini vermekte pek nazlı. 'Halk Partisinin teklifi bu hu­susta, bir bakıma, bir sondaj balonu hizmetini görebilir. Demokrasiye 1958 den sonra kavuşacakmışız ama hiç ol­mazsa onun yollarını hazırlamağa te­şebbüs etmek lâzım gelir. Demokrasi­nin temeli hür seçimler olduğuna gö­re, iktidardan en az bu kadarcık bir iyi niyet nişanesini bütün memleket bekler. Bu bile kabul olunmazsa bahar havası bir masal olup uçar.

C. H. P. tebliği

Yazan: P. Safa

29/5/1957 tarihli (Milliyet) den :

C. H. P. Meclisinin dün bütün gazetelerde çıkan tebliği, iktidarla muha­lefet arasında, İstanbul gibi so­ğuk «bahar havası» tabiriyle vasıf­landırılan iyi münasebete karşı açık ve şiddetli bir .tepkidir. Meclis, İnö­nü'nün Menderes'e doğru attığı ilk dostluk adımının beklenen neticeleri vermediğini ilân etti: Bilâkis «hâkim teminatı mevzuunda son derece elem verici yeni misallerle karşılaşılmış ve ağır basın cezaları yüzünden cemiye­timiz yeni kurbanlar vermiştir.»

C. H. P. tebliğine göre iktidarla mu­halefet arasında görüş farkından daha önemli ve esaslı, demokratik rejimin .temellerini ve insan haklarını ilgilen­diren bir çatışma vardır. Bu temeller hâkim teminatı, basın ve toplantı hürriyeti gibi, demokrat olmak iddia­sında bulunan hiçbir parti ve hükü­metin münakaşa edemeyeceği kadar besbelli insan haklarıdır. Bunlar sız demokrasi, bunlar sız adalet, bunlar sız dürüst bir secim mümkün değildir.

Tebliğde hayat pahalılığı, seçim sıkın­tısı, işçi dâvası da iktidarla muhalefet arasındaki ihtilâfın belli başlı konu­ları olarak zikredilmiştir. Kıbrıs dâva­sından bahsedilmemesi bu mevzuda C. H. P. lilerin bir görüş birliğine vara­madıkları yolundaki şüpheleri ve söylentileri kuvvetlendiriyor.

Bahar havasının yaz mevsimine de­ğil, karakışa çıkması, geçici politika oyunlarına bel bağlayanları hayrete düşürmüş olacaktır.

İktidarla muhalefet arasında müca­dele medenî şekil ve metoda bağlı ola­bilir. Söğüşmeler önlenebilir. Karşılık­lı saygıya bağlı formalist bir anlaşma mümkündür. Fakat prensip fedakârlı­ğı isteyen bir dostluk, partinin ama­cına ihanet olur, ki buna imkân yok­tur.

C. H. P. nin tebliği açıktır,' zihinde öğütülmüş gerçeklerin tereddütsüz ve karanlıksız ifadesidir. Fakat C. H. P. bugüne kadar takip ettiği mücadele metodunun eksikleri üzerinde hiç bir şuur belirtisi göstermemiştir. Taktik hatâları yaptığına şüphe yoktur. Erkânı arasında parti tüzüğüne muhalif solculuk ve sosyalizm propagandası yapanların parti mücadelesine zarar verdiklerini henüz idrâk etmemiştir. C. H. P. en büyük milli dâvamız Kıbrıs mevzuunda, bir Türk partisi değilmiş gibi, susmuştur.

Tebliğin eksikleri ve ifratları belki Kurultay'ın tenkidlerini bekleyecektir.

Hırsız ve gazeteci

Yazan: Cihad Baban

29/5/1957 tarihli (Yeniğim) den :

Türkiye'de fikir hürriyeti çok baltalanmıştır. Turhan Feyzioğlu arkada­şımızın Menderes'e hitaben yazdığı açık mektubu bu vakıayı ne kadar gü­zel ispat ediyor, nerelerden nerelere geldiğimizi anlatmak için bu makale­nin tümünün Forum Dergisinin 15 Mayıs tarihli nüshasında okunmasını tavsiye edeceğiz, Forum'u bulamıyanlar için de o fikirleri buraya naklede­rek genç bilginimizle vatandaşlarımı­zın temasını genişletmenin çaresini arıyacağız.

Şimdi mevzımmuza girelim :

Türkiye'de resmî sıfatı haiz olanlar aleyhine müphem ve suizannı davet edecek mahiyette neşriyat yapmak suçtur ve bunun cezası bir senedir.

Halbuki hırsızlara verilen ceza Türk kanunlarına göre altı aydan başlar. Bu garip vaziyet bizi şu tezatlara sü­rüklemektedir; farz edelim ki (X) memleketinde bir vekil hırsızlık etmiştir, bu altı aya mahkûm edilecektir. Üs­telik eski eski hizmetleri de dikkat nazarına alınarak belki de cezası te­cile uğrıyacaktır. Fakat, vekilin hır­sızlığını yazan bir fikir adamı, yalnız isim ve madde zihretmiyerek müphem ve suizannı davet edecek tarzda ka­lem kullansa dahi bir sene hapsedile­cek ve tecile de tâbi olmıyacaktır. Böy­le bir memlekette, fikir adamına kar­şı beslenen husumet hırsıza karşı bes­lenen husumetten büyük olunca hır­sız da bu neticeden kendisi için bir rüçhanlık, rahmanlik hissesi çıkara­bilir. D. P. iktidarının, basın hürriyetini yok ederken tekrar kanunlarımıza yerleş­miş olduğu bu madde eski iktidar za­manında mevcuttu, ancak eski iktidar zamanındaki ceza iki aydan başla­makta idi, D. P. iktidara geçmeden evvel, Adnan Menderes'in ağzı ile Millet Meclisi kürsüsünden bu mad­deyi tenkid etmiş böyle bir maddenin fikir ve basın hürriyeti için ağır bir baskı olduğunu söylemişti. İktidara kendisi gelince, cezayı yüzde dörtyüz fazlasiyle yeniden diriltti ve kendi ta­biriyle o tarihte tekmelenmiş olan maddeyi rauallâ bir mevkie ulaştırdı. Cürüm ile ceza arasında âdil bir nis-bet kurulmazsa bu ceza olmaktan çı­kar, zulüm olur. Hiç şüphe yok, bir hapse mahkûm edilen gazeteciler ve fikir adamları hapishanede kendile­rinden sonra oraya düşen ve kendile­rinden evvel oradan çıkacak olan, hır­sız, yankesici, dolandırıcı, zina yapmış kadın veya erkekler karşısında kendi­lerini elbet suçlnu hissetmeyecekler ve kendileri gibi umumî efkâr da onları kabahatli bulmıyacak, bilâkis mağ­dur telâkki edecektir.

Türkiye'de devlet parasına el atan zimmet suçlusu da bir sene yatar, o zimmet suçlusunu ilân eden gazeteci de... Böyle olunca, gazeteci âmme vic­danında beraet eder. Biz şimdilik bu garaipleri işaret etmekle yetiniyoruz. Bu adaletsizliği Türk milletinin hazım etmiyeceği için 1958 de telâfi ve tamir edeceğine de emin bulunuyoruz.

İşe nasıl gelirse

Yazan: H. C. Yalçın

30/5/1957 tarihli (Ulus) tan :

Mebusların mal beyannamesi verme­leri hakkında yapılan ve, tahmin edil­diği gibi, reddedilen teklif, Mecliste müzakere edildiği sırada, aleyhte bu­lunan Demokrat Parti ileri gelenlerin­den bir zat, Cumhuriyet gazetesinin yazdığına göre, red için şöyle bir se­bep de gösteriyor:

Bu teklif, «rejimi muhataralara uğra­tacak bir oyundur», «Demokratik hiç bir memlekette böyle bir kanun hiç çıkarılmamıştır», «Böyle bir kanun Meclis otoritesini zedeliyecektir.»

Bu red sebepleri arasında demokratik hiç bir memlekette böyle bir kanun çıkarılmamış olduğu sözü bize çok çarptı. Elhamdülillah, demokratik memleketlerde çıkarılabilen ve çıka-rılamiyan kanunları düşünmeğe de­mokrat mebuslarımız başlamışlar de­mek oluyor. Fakat ne garip bir başla­yış ki işlerine geldiği zaman sanki dünyada yapayalnız biz varmışız, bi­zim her hâlimizi bilen ve inceleyen bir cihan umumî efkârı yokmuş gibi dav­ranarak kanunlar yaparlar. İşlerine geldiği zaman da hiç bir memlekette misline tesadüf olunmuyor diye itiraz ederler.

Bu  muhterem  mebusumuza  sorarız   :

Hangi demokratik memlektte hükü­met üniversiteyi dilsiz bırakmıştır? Hangi memlekette' Adalet Bakanı «gö­rülen lüzum üzerine» bir hâkimi te­kaüde sevkeder? Hangi memlekette hâkimlerin teminatı verilmemiştir ve verildiği kadarı bile, siyasî mülâhaza­larla kaldırılmıştır? Hangi memleket­te iktidar millî radyoyu kendisine pro­paganda âleti yapmıştır? Hangi par­lâmentoda istizahların reddi bir kaide haline getirilmiştir? Hangi memleke­tin basın hürriyeti bu kadar kısılmış­tır? Hangi memlekette seçimler hak­kında bu kadar şiddetli baskılar kon­muştur? Hangi memlekette toplanma ve gösteriş hürriyeti kanunî ve fiilî surette ortadan kaldırılmıştır, ilâh... Eğer tatbik ettiğimiz usuller, koydu­ğumuz kanunlar hakkında medeni dünyanın ne diyeceğini düşünmek gibi tabiî ve lüzumlu bir meslek tu­tulduğunu görürsek iktidarı takdir ve muhabbet hisleriyle selâmlarız. Öte-denberi bizim kendisinden istediğimiz şey budur. Fakat, şimdiye kadar böy­le demokrasi olmaz, biz otoriter re­jimlerle doğru kayıyoruz, diye itiraz ettiğimiz zaman karşımızda kaş ça­tan, surat asan bir hükümet partisi görüyorduk amma kulak asan bir hü­kümet partisi görmüyorduk. Bütün demokratik memleketlerde olduğu gi­bi, bizde de "«ispat hakkı» tanınsın, mebuslarımızdan biz de mal beyannamesi istemiydim. Zaten korku dağ­ları taekliyeceği için böyle bir tedbire hacet de kalmaz.

Bugünkü gidiş karşısında mebusları­mızdan mal beyannamesi istemek on­lara hakaret ve Meclisin otoritesini zedelemek değil bilâkis mebuslarımızı haksız şüphelerden ve çirkin dediko­dulardan korumak için en tesirli ça­redir. Koca bir mecliste olsa olsa bel­ki birkaç kişi yolunu şaşırabilir. Belki de hiç şaşıran olma. Fakat yıkıcı de­dikoduların önüne geçmek ve Mecli­sin otoritesini korumak için, bugünkü şartlar içinde, mal beyannamesinden tesirli bir çare yoktur. Önümüzdeki seçimlerde Demokrat Parti bunun acı­sını çekecektir.

Hazret-i Fatih ve İstanbul

Yazan : Ulunay

30/5/1957 tarihli (Milliyet) den :

Dün İstanbul fethinin beşyüz dördün­cü yıldönümü idi. Bu sene fetih yıl­dönümünü her seneden daha başka türlü tes'id etmek icabederken bu di­ni ve milli bayram lâyık olduğu şekil­de tes'id edilmedi. Kutlama merasimi için hazırlanması gereken programın üç dört gün evvel gazetelere verilme­si bu muazzam ve şanlı tarih merha­lesini günlük bir hâdise şekline soktu. Halbuki İstanbul fethi ve Fâtih, her Müslümanm, her Türkün daima fik­rinde, gönlünde ve lisanında yaşayan bir fahr-ü şeref destanıdır.

İstanbul, Fâtih'in başına konan fütu­hat tâcın pırlantası dır. Sultan ikin­ci Mehmet İstanbul'u fethettiği za­man yirmi bir yaşında idi. Ondaki de­hâ güneşinin şuan pek genç yaşında parlamağa başlamıştır. Hâmid'in de­diği gibi : Sensin ki  ol Şehinşeh bu ümmeti necibe Emsâr bahşişindir, ebhâr yadigârın. Hakikaten bu büyük Hakan bu millete krallıklar, ülkeler, adalar ve denizler vermiştir.Fâtih, iki defa pâdişâh olmuştur. Bi­rincisinde 12 yaşında idi. Babası Sul­tan İkinci Murat Hammer'in de­diği gibi insanların en mükemmelidir -tâc-ü tahtından feragat ederek salta­natı oğluna terketmişti. Bu saltanat tebeddülü bir Haçlı ordusunun devlete saldırması ile başladı. 12 yaşındaki Fâ­tih bunu için tekrar babasının, ordu­sunun basma geçmesi icap eylediğini anladı ve Sultan Murat'ın reddi üze­rine :

 Tekrar tahta cülusunuzu oğlunuz sıfatiyle rica, hükümdarınız sıfatiyle de emrediyorum.

Dedi ve İkinci Murat askerin basma geçerek Varna zaferi ile düşmanı mah­vetti.

Fâtih'in dehâsı bu lüzumu takdir et­mişti. Babasının vefatından sonra tekrar padişah oldu. Bütün krallar tebrik ettiler, muahedeler yenilendi.

de   Rumelihisarı'nı yaptırdı.

de ve 53 günde İstanbulu fethet­ti. Mora Despotu onbin, Sırplar oniki bin. Cenevizler altı bin, (Linini) deki Cenevizler üç bin, Puntos devleti ikibin, Raguza Cumhuriyeti üç bin dukaaltını tâbiiyet vergisine bağlandı. 1954 de Sırpların vergisi otuz bin al­tına çıkarıldı. 1455 de Mora tâbiiyet vergisi yirmi bin, Limni Cenevizleri dört bin altına, Sakız Cenevizleri oniki bin altına yük­seltildi. Buğdan iki bin altın ubudiyet (kulluk) vergisi taahhüt etti. 1458 de Mora'yı tamamen, Sırbistan'ı kısmen fethetti.de Cenevizlerden Amasra'yı aldı.

de Trabzon'daki Puntos devletini yok etti. Midilli adasını aldı. de Bosna  Hersek  Türk hâkimi­
yetine girdi.da Arnavutluk'u fethettide Konya'yı Darende'yi ilhak ey­ledi. 1469 da Aksaray'ı,    İçel'i    ilhak  etti. Venediklilerden Atina'yı aldı. 1471 de Alanya'yı,ilhak etti.

de Uzun Hasan Beyi mağlûp etti.

de Kırım'ı aldı.

1476 da Belgrad'ı muhasara  etti.

tamamen    Türk

1477 de Arnavutluk toprağı oldu.

1478 de Venedik Cumhuriyeti yüz bin altın tazminat verdi.

147,9 da Gürcistan kalelerini fethetti. 1480 de İtalya'ya, adalara sefer açtı.

Ve 1481 de Hakkın rahmetine kavuştu. Bütün bu fütuhattan başka memle­kette ilk üniversiteyi kurdu, ilim, ir­fan, sanat âlemine yazmakla tüken­mez hizmette bulundu ve edebiyatı hi­maye etti.

İşte Fâtih budur ve biz bu büyük dâ­hiyi böyle anıyoruz. Ondan afv ü ta­lep etsek acaba kabul eder mi?

Dünkü ve bugünkü tarih gerçek­leri

Yazan: P. Safa

30/5/1957 tarihli (Milliyet) den :

Atina Üniversitesi tarih profesörü Ap. Dascalakis, Yunanistamn Fransızca yayınladığı Le Messager d'Athenes gazetesinde Kıbrıs'a dair bir makale serisi yazmaktadır. Bunun üçüncüsün­de (18 Mayıs 1957 tarihli sayı) Yu­nanlı profesör 1571 den itibaren ada­nın Türk hâkimiyetine nasıl geçtiğini ve fethin askerî safhalarını izah et­tikten sonra diyor ki ;

«Türk padişahı, Ada Rumlarını ken­dine bağamak ve onları Batılıların entrikalarından kurtarmak için Fâtih Sultan Mehmet tarafından kabul edi­len politikayı tatbik etti. Rumların (Reayanın) her türlü kaba muamele­lere karşı himaye edilmelerini emret­ti. Bir cemaat teşkilâtı kurulmasına izin verdi. Lâtin kiliselerini ilga etti ve Ortodoks klişesini himayesi altına aldı.»

Meşhur Yunan iktisatçısı ve hukuk­çusu, Paris Hukuk Fakültesinde profesörlük ve Birleşmiş Milletlerde baş­kanlık yapmış olan Nicolas Politis, La-Revue Politique înternationale dergi­sinin Ocak 1914 sayısında şu satırları yazmıştır : «Hiç bir rejim idaresinde, Yunanlılı­ğın maddî ve manevî menfaatleri, Türk rejiminin sunduğu himaye ve avantajlara sahip olmayacaktır.»Biri daha dün, öteki de kırk üç sene evvel iki Yunan profesörü tarafından açıkça ifade ve itiraf edilen, azınlık­lara karşı Türk adaeti, Türk müsama­ha ve himayesi Fâtih'in kurduğu ge-lenecektir.Dün, UlubaÜı Hasan kitabesinin önünde, İstanbul fethinin 504 üncü yılı kutlanırken, Batı Trakya'da Yu­nanlıların Türklere karşı vahşî hare­ketlerine dair yeni haberler geliyordu.

Türk idaresi altında Yunanlıların hiç bir memlekette ve hiçbir rejimde ben­zerine kavuşamadıkları menfaatler ve faydalar elde ettiklerini Yunanlı pro­fesörler bile itiraf etmişlerken, Yu­nan idaresinde Türklerin uğradıklar; zulüm ve facialar devam edip gidiyor. Buna karşı tamamiyle hareketsiz. Hat­tâ-İmroz adamızdaki son Türk mek­tebinin de Yunan baskısıyla kapan­masına lâkayd kaldığımızı oraya giden bir arkadaşımızın gazetesine gönder­diği mektuptan anlıyoruz.

Ey büyük Fâtih!

Pişman mısın, bilmiyorum. Fakat ru­hun ne büyük bir âzab içinde, değil mi?

Bünyemize uygun iktisad sistemi nasıl olabilir?

Yazan:  Osmajı Okyar

31/5/1957 tarihli (Cumhuriyet) den :

Cumhuriyette birkaç aydır neşredilen bir makale serisinde kalkınma ismi verilen hareketin seyrini tahlil etmeğe ve kalkınmanın umumî gidişin de değişmelerin sebeplerini meydana çı­karmaya teşebbüs ettim. Vardığım ne­tice şudur; Ferd başına düşen hakiki ortalama gelirin kalkınmayı ifade eden en doğru müş'ir olduğu kabul edilirse, Türkiyede kalkınmanın eriştiği en yüksek zirve 1953 senesine tesadüf eder. O tarihten itibaren bir durakla­ma veya gerileme devresi başlamış bu­lunmaktadır. İstikametteki değişme­nin sebepleri üzerinde düşününce ak­la gelen ilk ve en bariz husus, takip edilen iktisadî siyasetin, sadece ha­kikî tasarruflarla değil fakat geniş öl­çüde Merkez Bankası kaynaklarile yürütülmüş olması keyfiyetidir. En-flasyonist politika ismini verdiğimiz bu yol devamlı ve gittikçe hızlanan fiat artışlarına, çeşidli yokluk veya darlıklara, dış ticaret buhranına, vel­hâsıl piyasa mekanizmasının sekteye uğramasına sebep olmuştur. Bu key­fiyet, gerilemenin yakın ve bariz se­bebini teşkil eder. Bununla beraber, geçirmiş ve geçirmekte olduğumuz tecrübeleri üzerinde düşündükçe, ik­tisadî siyasetin gerisine bulunan çe­şidli âmilleri araştırmanın, ve meyda­na çıkarmanın ehemmiyetine gittikçe daha fazla kani oluyorum. 1952 den ve bilhassa 1953 ten sonra, artan ölçü de enflâsyoncu tedbirleer başvurulma­sının, 1948 civarında başlıyan yüksel­me hareketini durdurduğu hakikati iyice anlaşılmıştır. Fakat acaba bu enflâsyona gidişin sebepleri ne olmuş tur? Hangi görüşler veya görüş yok­luğu enflâsyona yol açmıştır? Kalkın­ma esnasında takip edilen siyasetle­rin dayandığı fikrî temeller, şayet mevcutsa, nedir? Asıl mühim olan şey, bu cihetlerin araştırılmasıdır, çünkü hareket tarzımızı ve siyaseti­mizi tâyin eden nihaî unsurlar .netice itibarile daima kanaatler ve görüşler­dir.Binaenaleyh hâdiselere nüfuz etmek için, hâdiselerin gerisinde olan görüş­lere ve telâkkilere nüfuz etmek icap eder. Şimdiye kadar bunu kâfi dere­cede yapmadığımız veya yapamadığı­mız kanaatindeyim. Hareketlerimizin derin sebeplerini düşünmeden "bunları şuurlu bir şekilde ortaya koymadan kendimizi bir gidişe kaptırarak gittik. Nihayet mukadder olan akıbet kapımızı çaldı ve iş;erin tahayyül ettiği­miz gibi cereyan etmediğini evvelâ hayretle sonra gittikçe artan bir asa­biyette gördük. Fakat bu mevzular asabiyete ve hele inada hiç tahammü­lü olmayan mevzulardır. Bilâkis so­ğukkanlılık, itidal ve her şeyden ön­ce düşünce gerektirir. İşte artık ge­rekli nefis muhasebesinin yapılması tehir edilemez bir zaruret, daha sağ­lam bir gidişin kaçırılmaz şartı ol­muştur.

Hakiki sebepleri araştırma :

Bu yazıda, bariz olarak karşımızda duran enflâsyonun Ötesine gitmeğe teşebbüs ederek bunun gerisinde bu­lunan sebeplerden bazılarını araştır­maya başlıyacağız. Yukarıda işaret et­tiğim gibi, bu sebepleri daha ziyade görüş ve telâkkiler sahasında aramak doğru olur. Zannediyorum ki bu tah­lili iki mevzu etrafında toplamak mümkündür. Birincisi iktisadî sistem meselesi, ikincisi de iktisadî kalkın­manın mahiyetidir. Bu yazıda sistem meselesin tahlil etmeğe başlıyacağım. Evvelâ şunu söyliyelim: Bu meseleyi sadece nazarî bir dâva olarak telâkki etmekle sistem ne olursa olsun biz işe fiiliyata bakalım demekle kısa bir müddet için kendimizi aldatabiliriz. Bununla beraber sistemsizliğin ve is­tikrarsızlığın tesirleri ergeç görüle­cektir. İktisadî hayatın ancak ve an­cak oyun .kaideleri belli ve muayyen olan ve tenakuzlardan muarra olan bir çerçeve dahilinde gelişmesi müm­kündür. İki imkân karşısında bulunu­yoruz: İktisadî faaliyetin hususi te­şebbüsler tarafından yürütüldüğü ve kâr gayesinin başlıca muharrik kuv­veti teşkil ettiği yolu seçebiliriz veya iktisadî faaliyetin tamamen devlet eli ile idare edildiği ve kârın mevcut ol­madığı sistemi tercih edebiliriz. Bu iki sistemin mantığı ve oyun kaideleri birbirlerinden tamamen farklıdır. Bunları mezcetmeğe veya birinden -di­ğerine geçmeğe imkân yoktur.

İktisadın dışında olan sebepler dolayısiyle ki bunların başında insan haklarına saygı ve hürriyetin temini geliyor Türk milleti totaliter bir dev­let görüşünü icap ettiren ikinci yolu reddetmiştir. Şu halde iktisadî siste

inimizin temelini, hususi teşebbüs re­jimi teşkil edecektir. Bu rejimin ana hatlarını ve kaidelerini tahakkuk et­tirmek mecburiyetindeyiz. Bununla beraber Türkiyedeki hususî teşebbüs rejiminin Amerika veya diğer garb memleketlerindeki iktisat rejimlerine tıpatıp benzemesi doğru olur mu? Türkiyenin şartları ve ihtiyaçları bil­farz Amerikanın şartlarından çok farklıdır. Bu farkları nazarı itibara ayırarak bünyemize uygun bir hususî te­şebbüs rej imini meydana getirmek hedefimiz olmalıdır.

Bizimle Garp memleketleri arasında iktisat bakımından farklar :

Türkiye gibi iktisaden az gelişmiş bir memleket ile sınaileşmiş Garp mem­leketleri arasında, iktisadî bakımdan mühim farklar mevcuttur. Evvelâ maddî farklar vardır: Memleketimiz­de yetişmiş, teknik ehliyeti ve hareket kabiliyetini ha iz iş gücü ihtiyatları çok kifayetsizdir. Büyük teşebbüsler­de sevkü idare vazifelerini ifa edecek eleman kıtlığı vardır. İstihsâlde isti­fade edebileceğimiz sermaye terakü­mü çok cüzîdir. Bu maddî farklardan maada, aynı derecede mühim olan manevî farklar vardır. Halkımızda ik­tisadî zihniyet kâfi surette yayılmış değildir. Sermaye kıymetinin, muha­faza edilmesi lâzım gelen bir kaynak olduğu, sermaye kıymetlerile gelir akı­şı arasında kesin bir tefrik yapmanın zaruri olduğu düşünceleri pek az kim­se tarafından benimsenmiştir. Bundan maada devamlı tasarruf âdeti henüz yerleşmemiştir. Velhasıl, garbda ge­niş şekilde benimsenmiş olan «kapi­talist» zihniyet yerleşmemiştir.

Bu durum karşısında, garbda olduğu gibi, Devlet, İşletmecilik fonksiyonla­rını ifa etmez ise ve iktisadî hayata ancak asgarî bir şekilde müdahale ederse, iktisadî büyüme veya kalkın­manın âdeta kendiliğinden meydana gelmesine İmkân var mıdır? Her şeyi piyasanın otomatik kuvvetlerine bı­rakırsak, yukarıdaki tarif edilen du­rum muvacehesinde ekonominin ha­rekete gelmesini ve dinamik bir ma­hiyet kesbetmesini ümit edebilir mi­yiz? İktisaden geri kalmış diğer mem­leketlerin  işmdiye   kadar    yaptıkları tecrübeler ve Türkiyemiz de devletçi­liğin başlangıcına kadar (1933) uza­nan devrede hâdiselerin seyri, bizi yu­karıdaki sualleri menfi şekilde cevap­landırmaya sevkediyor.

Kapitalist sistemi niçin kendi bünye­mize göre ayarlamalıyız :

Şu halde, iktisaden geri kalmış bir ekonomide, hususî _ teşebbüs rejimi içinde kalmakla beraber, Devletin teş­vik edici ve yol gösterici faaliyetine mühim bir yer ayırmak gerekiyor. Di­ğer bir deyişle, kapitalizm sistemini kendi bünyemize göre ayarlamak mecburiyeti hâsıl oluyor.

Devlet müdahalesi iki tarzda vuku bulabilir :

Devlet bazı sahalarda doğrudan doğ­ruya istihsâl vazifesini üzerlerine ala­bilir. Sermaye yatırımının hacmi' ve icabeden teknik bilgi dolayısile hu­susî teşebbüsün giremediği sahalarda, devlet iktisadi teşebbüsleri kurulur ve bunlar hususî teşebbüslerin kaideleri­ne tâbi olarak iktisadî faaliyette bu­lunur. Saniyen devlet umumî bir plân dahilinde, memlektte tasarruf hacmi ile mecmu yatırım hacmini genişlet­meğe çalışır ve ekonominin umumi gidisine tesir eder. Bu sonuncu mü­dahaleye «Kalkınma uğrunda plânla­ma» ismini verebiliriz.

İşte kapitalist rejimini bünyemize gö­re ayarlamaktan bahsettiğimiz zaman kasdettiğimiz hususlar bunlardır. Fa­kat bunu yaparken hususî teşebbüs rejiminin esas kaidelerini unutmamak lâzımdır. Oyun kaidelerden biri mu­cibince, en fazla kâr sağlayan teşeb­büsler ve faaliyet kollan en. rasyonel çalışan ve müstehlik arzularını en iyi tatmin edenlerdir. Bu neticelerin belli olması için iki şartın tahakkuku lâzımdır: Evvelâ para kıymetinin müstakar olması icabeder. Bu surette teşebbüsler tarafından elde edilen kârlar, sadece kendi gayretlerinden hâsıl olacak ve en rasyonel tarzda ça­lışan teşebbüsler, diğerlerine nazaran fazla kâr elde edecektir. Devamlı fiat artışlarının vuku bulduğu bir vazi­yette oyunun bu kaidesi işlemez, çün­kü  bu  takdirde  kâr  âdeta otomatik

bir tarzda ve hususî bir gayret sarfı­na lüzum kalmaksızın elde edilir.

Saniyen devlet teşebbüslerile hususî teşebbüsler her bakımdan müsavi şartlar altında çalışmalıdır. Bu so­nuncu kaide bozulduğu takdirde, hu­susî teşebbüs rejiminde kâr müessese­si gene vazifesini göremez.

Şu halde, iktisaden geri kalmış mem­leketlerin bünyesine göre ayarlanmış bir hususî teşebbüs rejiminde de bu rejimin esas mantığına sadık kalmak icabettiği anlaşılıyor. Gelecek yazım­da, Türkiyede tatbik edilen iktisad sistemini tahlil ederek, bu hususcaki tecrübelerle enflâsyon hâdisesi ara­sındaki bağları tesbit etmeğe teşebbüs edeceğim.

Meraklı sualler...

31/5/1957 tarihli (Zafer) den:

Mebusların mal beyanına tâbi olması teklifinin reddedilmesi üzerine, dünkü Ulus'ta,- Hüseyin Cahit üstad, malûm hazır iddiaları topyekun icmal etmek­tedir.   

Bu mevzuda red tezini kürsüde mü­dafaa eden bir hatibin, sözlerinden bir gazetede çıkan kırık dökük parça­lar arasında, üstad, «Demokrat mem­leketlerin hiç birinde böyle bir ka­nun yoktur» cümlesi kendisine çok çarptığını söylüyor. O da tabiî.. Çün­kü üstteki okumadığı mütalâalar ni­hayet takdiri olabilir, amma bu son cümle müsbet bir realitedir.

İşte, hayır denilmesi müşkül olan bu müsbet iddiaya, cevap vermek için, üstad, herkesin artık ezbere bildiği malûm propaganda sloganlarını birer birer sayarak, bunların başka memle­ketlerde olup olmadığını soruyor.

Aziz üstad, gerek tetkikleriyle, gerek yarım asırlık, uzun meleke ve tecrü­beleriyle pek iyi bilirler ki, siyaset, iktisat, hukuk gibi içtimaî mevzular­da, 'hâdiselerin yalnız bir cephesini ele alıp, onu umumîleştirerek, kül ha­linde leh ye aleyhine söz bulmak dai­ma  mümkündür Tenkid eder görünen, kendisi lâyuhtî, muarızları hatalı olduğunu imada ku­sur etmez!

Meselâ kendilerine de sorulabilir: İki seçim arasında geçen dört sene zar­fında müstemirren seçim kampanyası yapılan memleket olur mu ve umumî huzuru ihlâl eden bu vaziyete müsaa­de edilir mi? İktidarın istisnasız her faaliyetini mütemadiyen ve sistemli olarak kötüleyen, millî eserleri fena gösteren, bunları tavik için içeride dışarıda devletin siyasî ve malî itiba­rını ihlâle çalışan, Millet Meclisi gibi Devletin temellerini, Hükümet otori­tesini yıkarcasma savlet eden muha­lefetler hangi demokrat memlekette vardır? Kendisine olan umumî itima­dın sarsılması çok ağır ve tehlikeli neticeler verdiği, asırlardanberi tecrü­be edilmiş olan kaza müessesesinin siyasî propaganda mevzuu yapılması­na ve ona karşı milletin emniyetini zedelemeye çalışılmasına, bilhassa na­zik devirlerde, hangi memlekette mü­saade verilir? Baskının en bâris misa­li elan 1946 seçimleri ve onu tâkibeden elim hâdiseler henüz hâtıralarda ya­şarken, o zulümlere maruz kalanlar hayatta iken «seçimler hakkında bu kadar şiddetli baskı» cümlesini üstad müşkül mevkie düşmeden nasıl kale­mine dolayabilir? Hele kendilerinin her günkü yazılarıyla tekzip edilip du­rurken Basın hürriyeti mevcut olma­dığını ciddî olarak iddiaya imkân na­sıl bulunur? Bu sualler çok daha uza­tılabilir.

Bize ehemmiyetle bahsettikleri, «Ci­han Umumî Efkârı» eğer demokrat milletlerin görüşü ise, onların bugün­kü refaha ve istikrarlı bir rejime var­mak için, en az bir buçuk asırdan be­ri uğraştıklarını, halkın ve iktidar­ların uzun tatbikat ve tecrübelerden sonra bu merhaleye geldiklerini ve bunda maddî refahın temel teşkil et­tiğini Üstad elbette bilirler. Suyu, yolu, mektebi, tekniği, sanayii, tica­reti, ilmî, maşeri usulleri ve hayat şartları iptidailikten henüz kurtul­maya başlayan bu memlekette maddî, manevî çok noksan vasıtalarla o mil­letlerin hayat şartlarına ulaşmadığı­nı ileri sürmek, o yönden muahaze-lerde bulunmak,    meşhur    hikâyede

denildiği gibi, ya sayı bilmemek ya­hut hiç sopa yememiş olmaktan fark­lı değildir. Onların bizden bir buçuk asır evvel bu safhaları geçirmiş olma­ları, bizim bu merhalelere yeni gir­miş cim a ki iğimiz ne bugünkü neslin, ne de şimdiki iktidarın kabahatidir.

Muhterem Üstad, devlethanelerinde belki fark edememişler, ihtimal pro­paganda sloganları kendisini aldat­mıştır; Bugün Türkiye çok derin bir inkilâbm içindedir. İçtimaî, iktisadî, manevî, ve siyasî bütün hayat şart­larımız değişmekte, baş döndürücü bir hızla orta çağdan uzaklaşmakta­yız. Bu inkilâp, 1950 den beri yapılan yolların kurulan, tesislerin, geceli gündüzlü sarfedilien gayretlerin, yar­dımların ve bilhassa iktidara itimad edildiği için Millet tarafından göste­rilen büyük müzaheretin mahsulüdür. Milletle kendi iktidarı el ele vererek tarihin en muazzam eserini cesaretle, azimle  yaratmaktadırlar.

Bunlar artık elle tutulur haldedir. Yar ve ağyar herkesin gördüğü bil­diği realitelerdir. Fakat bizde muha­lefet anlayışı, mutlaka sekter olmayı, insaftan, objektif görüşten tecerrüt etmeyi icabediyor olsa gerektir. Bu anlayışın tabii aksülamelleri, iktida­ra hücum için sermaye mevzuu ve dedikodu zemini teşkil etmektedir. Bütün demkrasiler bu yoldan geç­mişlerdir. Bu da bir gün elbette ıslâh edilecektir.

Bugünün temelini teşkil eden Ata­türk İnkilâp ları da, -aynı mezbuhane hücumlarla karşılanmışlardı. Bugün­kü gibi felâket müjdecileri eksik ol­mamıştı. Amma işler yürüdü. Ata­türk mektebinde yetişenler de ondan aldıkları ilhamla yollarına aynı irade ile devam edecekler ve rejimi istik­rarlı, hayatı müreffeh kuvvetli Bü­yük Türkiye hedefine vararak O'nun ruhunu şâd edeceklerdir.

Halk Partisinin tebliği

Yazan :  H. Cahit Yalçın 31/5/1957 tarihli (Ulus) tan :

Halk Partisinin neşrettiği ciddî ve açık sözlü tebliğ bir müddetten beri parti etrafında dolaşan dedikoduları, tereddüt ve şüpheleri, hattâ tariz ve iftiraları sildi, süpürdü. Bütün bu kararsızlığın ve huzursuzluğun sebep olan «bahar havası» formülünün hakikî mahiyeti hakkında artık hiç tereddüde yer kalmamıştır. Bahar havası bir muvazaanın bir gizli ve diğer muhalif partiler aleyhinde bir anlaşmanın üstünü örtmek için uydu­rulan bir dolap olmadığı anlaşılmış bulunuyor.

Bu hususta tebliğ gayet sarihtir:

«İhtilâfların karşılıklı itidal havası içinde halledilmesine bağlanan ümit­ler geçen üç ay içinde hiç bir amelî netice vermemiştir.»

Üç aylık bir bekleyişten, sonra böyle bir neticeye varılması gerçekten edilecek bir realitedir. Halk Partisi yine insaflı ve mutedil davranmıştır, çünkü şiddet ruhu hafiflemedikten başka, Adalet Bakanının son gördüğü lüzum üzerine yaptığı muameleler yüzünden daha üzücü bir hal almış ve gazetelere karşı sert muameleler devam etmiştir.

Bizce bahar havasının en kırıcı ve yıkıcı tesirleri partiler arasındaki em. niyetsizliği bütün bütün arttırmış ol­masıdır. Halbuki rejimin selâmet ve emniyet bakımından bütün şikâyet ve görüşlerin esaslı noktalarda birlik vü­cuda getirmeleri icabeder.

Bundan başka, Halk Partisi içinde ve dışında partinin hareket hattı hak­kında tereddütlerin uyandığı da gö­rülüyordu. İsmet İnönü'nün şahsiye­ti ve telkin ettiği hududsuz itimat ve emniyet olmasaydı Halk Partisi bün­yesinde bazı çatlaklar bile peyda ola­bilirdi. Fakat partinin sevk ve idare­sinde hâkim olan geniş görüş ve cid­diyet, bu son tebliğde görüldüğü gibi, demokrasi mücadelesi dâvasını her ihtiyacın üstünde tutan iyi niyet sa­hiplerine rahat bir nefes aldırmıştır.

Memleket hakikî bir muamma karşındadır. Neden tutulan ıslâhat yo­lunda devam edilmiyor? Neden veri­len sözler tutulmuyor? Neden vatan­daşlar biribirine düşman, biri baskı altında, biri imtiyazlı sahip ve hâkim bir durum yaratılmak isteniyor.

Durumu cehalete atfedenleyiz. Çün­kü yapılması icabeden değişiklikleri, tesis edilmesi lâzım temel ve binaları Demokrat Parti şefleri gayet acık ve etraflı surette ortaya dökmüş bulu­nuyorlar. Bu bir muammadır ki he­nüz halledilmemiştir. Eğer bugün Türkiyede bir huzursuzluk, ayrılık ve bir mücadele varsa mesuliyet ve ka­bahat yüzde yüz ikiidarm boynun­da dir.

Biz ümitsiz değiliz. Durumun düzel­mesi ve Türk vatanında hak ve ada­let rejiminin kurulması uğrunda her fedakârlığı yüklenmeye hazırız. Feda edenıiyeceğimiz nokta hürriyetimiz-dir ve hakkımızdır. Nasıl ki bahar havasını tereddütsüz kabul ettik ve bekledik. Sabır ve metanetten, iman ve sebattan başka bir silâhımız yok­tur. Hakikatin umumî efkârca anla­şılacağına ve galebenin demokraside kalacağına inanıyoruz, husumet andlarım,  ihtilâl haklarını  «İlâh» mızdan  geçirdiğimiz yoktur.

Partimize mensup olmadıkları ve hiç bir partiye kayıtlı bulunmadıkları halde aynı dâva uğrunda seslerini ka­bil olduğu kadar yükseltebilen ve var­lıklarını ispat eden münevver zümre­nin gittikçe kuvvet bulması ve geniş­lemesi gençliğe inanmakta ve mille­timizin selim duygusundan ve muha­kemesinden çok şeyler beklemekle ne kadar haklı olduğumuzu bize gös­termektedir.

Partimizin tebliğinden anlaşıldığı üze re, millî dâvada ne fedakârlık ne gev­şeme bahis konusu değildir. Halk Partisi, programı etrafında mütecanis ve azimli bir halde seçimleri bekle­mektedir. Bunu da ağız kalabalığın­dan, aldatıcı vaadlerden, şiddet ve tehditlerden değil, dâvasının kudsiyetinden ümit etmektedir. Tebliğin ifa­de  ettiği hakikat  budur.

4 Mayıs 1957

 Paris :

Yeni Paris Büyükelçimiz Feridun Ce­mal Erkin, dün öğleden sonra EIysee Sarayında1 Fransa Reisicumhuru Rene Coty tarafından kabul edilerek itimat­namesini takdim etmiştir.

Büyükelçimizin bu münasebetle yap­tığı hitabeye verdiği cevapta, Fransa Reisicumhuru Rene Coty, Feridun Ce­mal Erkin'in meslek hayatındaki ba­şarılarını ve diplomasiye hizmetlerini övmüş ve asırlara dayanan Türk  Fransız dostluğunun bugün her za­mandan daha kuvvetli olduğunu be­lirterek Fransanm Avrupanm Doğu kanalındaki en kuvvetli kale olan Türkiyenin müttefiki bulunmakla bü­yük  iftihar   duyduğunu- söylemiştir.

6 Mayıs 1957

 Karaşi ;

Türkiyenin Pakistan hükümeti nezdindeki yeni Büyükelçisi Muzaffer Göksen'in itimatnamesini takdimi mü nasebetiyle Pakistan Reisicumhuru İskender Mirza Türk  Pakistan dost­luğunu öven bir hitabede bulunmuş­tur.

Reisicumhur İskender Mirza ezcümle şöyle demiştir:

«Pakistan'ın Türkiye ile ittifak ve karşılıklı müzaheretini belirten Bağ­dat Paktı dünya sulhunun idamesi için kuvvetli bir âmildir. Türkiye ile Pakistan arasındaki  münasebetler Bağdat Paktı sayesinde çok daha sağ lamlaşmıştır. İki memleket hürriyetin korunması, sulhun idamesi gibi açık ve müşterek gayelere sahip bulunmakta olup bu gayelere hizmete devam edecekler­dir.»

Büyükelçi Muzaffer Göksenin de yap­tığı, bir hitabe ile Reisicumhur cevap vermiş ve Ortadoğu buhranı sırasın­da Türk _ Pakistan İşbirliğinin haiz olduğu büyük kıymeti ispat ettiğini söylemiştir. Bu işbirliğinin dünya sul­hunun ve bilhassa mezkûr bölgedeki güvenliğin idamesi -gayesine teveccüh ettiğini belirten Büyükelçi Reisicum­hur İskender Mirza'nm Ortadoğu buh ramnm halli yolundaki gayretlerine işaret etmiştir.

8 Mayıs 1957

Yeni Delhi:

Fethiye ve havalisinde vuku bulan zelzele felâketzedelerine yardım ol­mak üzere Hindistan hükümeti Tür-kiyeye bin libre çay yardımında bu­lunmağa karar vermiştir.

9 Mayıs 1957

 Bonn :

Almanyanm en büyük gazetelerinden biri olan «Süddüeutsche Zeitung» da «Türkiyeye resmî ziyaret» başlığı al­tında bir makale  intişar etmiştir.

Makalede aynen şöyle denilmektedir:

«Federal Almanya Reisicumhuru The-odor Heuss, Pazar günü uçakla Türkiyeye gitmiştir. Devlet Reisinin Mart ayı içerisinde Amerikaya mukarrer seyahati, halâ tehir edilmiş, durum­da kalmaktadır. Zira, Theodor He-uss'un henüz geçirdiği pnömoni fazla ycrulmamasmı zarurî kılmaktadır. Nitekim evvelce Türkiyeyi ziyareti münasebetiyle hazırlanan geniş prog­ram bu kerre bir hayli kısaltılmıştır. Programda sadece Ankara, İstanbul ve Bursa şehirlerinin ziyaretiyle, resmî kabuller, yeni Türkiyenin ku­rucusu Kemal Atatürk'ün Anıt Kab­rine ve Trabya'daki Alman askerî me zarlığma çelenk koyma merasimleri, Ankara şehrinin fahrî hemşehriliği ve Ankara Üniversitesinin fahrî dok­torluk payesinin tevcihi merasimleri bırakılmıştır.

Amerika Reisicumhuru hariç olmak üzere, devl-et otoritesini nefsinde ce-meden pek az devlet reisinin mevcut bulunduğu devrimizde, bir Reisicum­hurun resmî ziyareti umumiyetle aşı­rı bir alâka uyandırmamakla beraber, bu defaki ziyaret, iki memleketin yek diğerine karşı olan bağlılığının bir nümayişi şeklinde tecelli etmesi ba­kımından, siyasî bir ehemmiyet ik­tisap etmektedir. Bu ehemmiyet sa­dece, Reisicumhur Heuss'un, 1949'dan yani intihabından beri, ancak ikinci defa yabancı bir memleketi ziyarete gitmesi keyfiyetinden ileri gelmemek­tedir. Bu resmî ziyaret bahis konusu olunca akla gelen ilk şey Türkiye ile Almanya arasındaki ananevi dostluk ve Türkiyenin Batı müdafaa manzu­mesinin Yakın Şark'taki temel taşı oluşudur.

Süveyş buhranı esnasında da Türkiye Nato ve Bağdat Paktı âzası olarak, bu vazifeyi ifa etmiştir.

Heuss'un ziyareti arefesinde Türk­lerle yapılan hasbihallerden şu neti­ce çıkıyor ki, Türklerin nazarında, Batının Ortadoğudaki kalesi olarak Türkiyenin ne dereceye kadar tak­dir edildiğini gösteren ölçü yalnız paktlar sistemi ve yabancı malî yar­dım değil, fakat bilhassa dostlarının miktarıdır.

Zira, Türkiye Şimalden Sovyetler Bir­liği ile komünist Bulgaristan. Cenup­tan ise kaynaşan Suriye    tarafından çevrilmiştir. Heuss'un ziyaretinde Türkiye, her şeyden evvel, Türk mil­letinin takdir ettiği, güvenilir bir dostluğun delilini görmek istiyor. Türkiye, Almanyanm, kuvvetli bir or­du ile diğer batılı devletlerle birlikle, Sovyetler Birliğinin gerisinde yer al­masından büyük bir memnuniyet du­yacaktır.

Bonn'daki son Nato toplantısı sıra­sında vuku bulan bir görüşme esna­sında, yüksek bir Türk memuru şöyle diyordu:

«Biz sadece 24 milyonuz ve daimî şe­kilde hazır olan beş yüz bin kişilik modern bir ordu besliyoruz. Siz Av­rupalılar müreffeh yaşıyor ve kendi­nizi çok emniyette hissediyorsunuz. Fakat Türk dostluğu sadece muhte­mel bir silâh arkadaşlığından ibaret kalırsa bu, bir taraflı bir dostluk olur.»

Federal Almanya .Reisicumhurunun dostluk anlayışı bambaşkadır. Batı Almanyanm Türkiyede de siyasî dost lara ihtiyacı vardır.»

14 Mayıs 1957

 Washington :

Amerikan Kızıl Haç Teşkilâtı, .Tür­kiyedeki zelzele felâketzedelerine 5.000 dolarlık yeni bir yardım daha yapa­cağını açıklamıştır.

Bu yeni yardım bu ay başlarında Amerikan Kızıl Hacı tarafından gön­derilen 5.000 dolarla Amerikan Kızıl Haçı gençlik teşkilâtına üye öğrenci­ler tarafından sağlanan fona ve yar­dım malzemesine ilâvedir.

Bu yardım Türkiyedeki Amerikan Bü­yükelçiliği vasıtası ile Türkiye Kızı­lay Cemiyetine ulaştırılacaktır.

16 Mayıs 1957

 Belgrat :

Opera sanatkârımız Belkis Aran, Osiyek'te La Bohem ve Saray - Bosna'da Cavalleria  Rusticana  operalarını oy-

nıyarak Yugoslavyadaki turnesini ta­mamlamıştır.

Belgrat operasmdaki büyük muvaf­fakiyetinden sonra Yugoslavyanm bu iki şehrindeki diğer temsillerinde de fevkalâde bir başarı göstermiş olan Belkis Aran, seyircilerin içten gelen tezahüratına vesile olmuş, müteaddit defalar sahneye çağrılarak uzun uzun alkışlanmış ve kendisine birçok bu­ketler takdim edilmiştir.

Türk operasının bu kıymetli sanatkâ­rı Yugoslavya'da çok müsbet bir tesir bırakmış ve büyük takdirle karşılan­mıştır.

17 Mayıs 1957

 Washington :

Milletlerarası işbirliği idaresi (Ica) tarafından burada açıklanan sipariş selâhiyetine göre Türkiye, İran ve Pakistan cem'an 16 milyon dolar tu­tarında çeşitli meteryel ve teçhizat yardımı görecektir.

İran 420.000 dolarlık pamuklu kumaş ve 6.400.000 dolar tutarında demir ve çelik fabrikaları materyeli, çelik fab­rikası mamulleri ve demir halitaları 'sipariş edebilecektir.

Aynı şekilde Pakistan 4250.000 dolar tutarında ham veya rafine şeker ile 200.000 dolar tutarında ziraat malze­mesi sipariş edebilecektir.

Türkiyenin 5.000.000 doları aşan sipa­riş tahsisi arasında inşaat, madenci­lik ve nakil teçhizatı, elektrik âletle­ri, mctörler, türbinler, motorlu taşıt vasıtaları, eczacılık ve sanayide kul­lanılan kimyevî maddeler vardır.

 Tahran :

Adana Demirspor futbol takımı bu­gün ilk maçını kalabalık bir seyirci kitlesi önünde Taç kulübü ile yapmış ve maçı 31 kazanmıştır. Golleri sı­rasıyla: Haşim, Selâmi ve Mustafa at­mışlardır. Demirspor ikinci oyununu 19 Mayıs Pazar günü İran Hava Kuv­vetleri futbol takımı ile yapacaktır.

25 Mayıs 1957

 Viyana :

Dün burada yedi milletin iştirakiyle beynelmilel binicilk müsabakaları ya­pılmıştır.

Günün en mühim karşılaşmasında S6 at iştirak etmiş ve neticede Türk bi­nicileri, başarı göstermişler ve halkın şiddetli alkışlarını kazanmışlardır. Bu müsabakalarda binicilerimizin de­receler şöyledir:

Binbaşı Mennan Pasinli, Başak adlı at ile birinci.Binbaşı Selim Çakır, Efe adlı at ile üçüncü.

Yüzbaşı Kemâl Özçelik Haydi adlı at ile dördüncü.Yüzbaşı Kemal Özçelik Domino adi] at ile beşinci,

Binbaşı Mennan Pasinli Polat adlı at ile altıncı, olmuşlardır. Binicilerimi-, zin maneviyatları mükemmel ve sıh­hatleri  yerindedir.

26 Mayıs 1957

 Viyana :

Burada cereyan etmekte olan Konku-ripikler, bugün yapılan son iki müsa­baka ile sona ermiş bulunmaktadır. İlk olarak yapılan mukavemet koşu­sunun neticeleri şöyledir:

 Henri François Ppncet (Fransız)

 Yüzbaşı Kemal Özçelik

 F. Richter  (Alman)

 Bayan Paola Piaggıo (İtalyan)

 François Poncet (Fransız)

 Fethi Gürcan

Bundan sonra yapılan on üç manialı ekipler müsabakasında Türk takımı birincilik kazanmıştır. Netice şöyle­dir:

 Binbaşı Pasinli, Binbaşı Gönenli, Yüzbaşı Özçelik'ten mürekkep Türk ekibi.

 Almanya

 İtalya

 Yugoslavya

 Avusturya

Ferdî müsabakalarda Yüzbaşı Kemal Özcelik birincilik kazanmıştır.

27 Mayıs  1957

 Washington :

Seramik sanatı üzerindeki orijinal eserleri ile tanınmış olan Füreya Ko-ral'm VVashingtonda açtığı çini ser­gisi Amerikanın sanat muhitlerinde büyük alâka uyandırmıştır. Türkiye Büyükelçiliğinin himayesinde «Franz Ba der» galerisinde açılış merasimi yapılan bu sergiyi kordiplomatik ve seçkin bir meraklı zümresi ziyaret et­miştir.

Washington Post ve Sunday Star ga­zeteleri, Füreya Koral'ın eski Türk çinileri ile Bizans mozayiklerinden il­ham alarak yaptığı modern motifli seramiklerin renk zenginlikleri ve kompozisyon hususiyetleri hakkında sitayişkâr yazılar yazmışlar ve sanat­kârın eserlerinin halen Anıt Kabir île Hilton otelini süslediğini belirtmişler­dir.

Ford Fondatıon müessesesinin Ame­ri kaya davet etmiş olduğu Füreya Ko­ral, televizyonda ve Amerikanın sesi radyo programında Türk çiniciliği hakkında konuşmalar yapmıştır. Rcckfeller müessesesi sanatkârın bir müddet daha Amerikada kalarak Amerikan çini motiflerini tetkik ede­bilmesini teminen kendisine bir yıllık bir burs teklf etmiştir.

28 Mayıs 1957

 Hamburg :

Hamburg'da münteşir «Die Zeit» ad­lı tanınmış bir gazetede Federal Al­manya mebuslarından Dr. Paul Le-verkühn imzası ile Türkiye Başvekili Adnan Menderes hakkında bir yazı çıkmıştır. «Bir Alman dostu Türkiye Başvekili» başlıklı olan bu makaleye şöyle başlanmıştır:

«Federal Başvekil, Tahran dönüşü Türk Başvekili Adnan Menderes ile İstanbulda görüşmüştü. Şimdi de Fe­deral Reisicumhur Türk hükümetinin misafiridir. Görüldüğü üzere Türkler­le görüşme fırsatları son zamanlarda sık sık zuhur etmiştir. Türk Başvekili yakm ve ortadoğu siyaset sahasında en çok ilgi toplayan şahsiyetlerden biridir. Öyle sık sık basında ortaya çıkan diğer birçok isimlerden pek çok daha mühimdir.

Gazete başlıklarında sininin çıkıp çık­maması Adnan Menderesi pek meş­gul etmez görünüyor. Propaganda pe­şinde koşmak Türk tarzına, hele onun şahsî zevkine hiç uymaz. Menderes, kısa bir zaman önce Amerikayı ziya­ret etmişti. Memlekete döndüğü za­man mühim bir Amerikan gazetesin­de onu öven bir makale yayınlandı. Bunda bu mühim ziyaretçiden hemen hemen hiçbir şey duyulmadığından bahsediliyordu. Menderes doğrudan doğruya işle ilgili görüşmelere kendi­ni hasretmiş, umumî efkâra tesir et­meye pek az ehemmiyet vermişti.»

Makalede bilâhare Osmanlı İmpara­torluğunun satfet ve inkırazına te­mas edildikten sonra şöyle devanı olunmaktadır:

«Kafkaslardan Ege'ye kadar bugünkü Türkiye ne fevkalâde veluddur, ne de cenuptaki Arap memleketleri gibi kıy­metli tabii zenginliklere maliktir. Onun kuvveti çalışkanlığına, Anado­lu köylüsünün kanaatkârlığına ve as­kerî hasletine dayanmaktadır.

Modern Türkiye, Atatürkün bir eseri­dir. Halefi İnönü, Türkiyeyi vakıa harpten uzak tutmaya muvaffak ol­duysa da, memleketi iktisaden kal­kındırmak ona nasip olmadı. 1950 se­çimlerinde İnönü hükümeti mağlûp çıktı. Celâl Bayar Reisicumhur, Ad­nan Menderes Başvekil oldular. Ad­nan Menderes, toprak sahibi bir kim­se olarak, ziraat metotlarının yenileş­mesi ve zirai organizasyonda bünyevî bir değişikliğin memleketin inkişafı için kesin şart olduğunu görmüştü. Menderes, ziraî mahsullere yüksek fi­yatlar tesbit etti, köylüye istiklâl ve modern iktisat metotlarını tatbik et­me  fırsatını bahşetti.  İlk  hamle  iki iyi mahsul yılı yardımıyla başarıldı, fakat müteakip kötü mahsul yılları gelişmeyi durdurdu.

Üstelik, Amerikalılar tarafından teç­hiz edilen ordunun yeniden teşkilât­landırılması ve motorlu vasıtaların ar iması memleketin iktisadiyatında döviz bakımından pahalıya mal olan bir makineleşme unsuru olarak tecel­li etti. Zira Türkiye akaryakıtı ithal etmek zorundaydı. Bunun iktisat üze­rinde tesirleri görülmekte gecikmedi. Ve Menderes hükümeti sert bir- dö­viz tasarrufuna tevessül ve ancak en zarurî ithalâta müsaade eylemek mecburiyetini hissetti.

Türkiyenin dış siyasetinin değerini hakikî Ölçüleriyle kavrıyabilmek için, Süveyş buhranından beri .geçen ay­larda yakın ve Ortadoğu'da durumun nasıl inkişaf etmiş olabileceği suali­ni sormak kâfidir. Mısır ve Suriye komünistlerle anlaşıyorlardı. Fakat bu memleketlerle Sovyet Rusya ara­sında Türk ordusu duruyordu.

Türkiye 10 yıllardan beri azimli bir komünist aleyhtarı siyaset gütmek­tedir. Fakat, ne hak ettiği kadirşinas­lığı görmüş, ne de gerekli maddi des­teğe mazhar olmuştur. Şöyle ki, Türk iktisadiyatı için ordu masrafları el'an çok ağır gelmekte devam etmektedir. Türkiyenin milli geliri aşağı yukarı 12 milyar doyçe mark tahmin edil­mektedir. Bunun takriben % 10'unu, yani 1,2 milyar doyçe mark orduya sarfedilnıektedir ki, bu da, aynı zamanda iktisaden kalkınmak zorunda olan böyle bir memleketin devamlı olarak katlanabileceği yükü aşmak­tadır. 25 milyon nüfustan tahminen 500 bininin daimî .olarak silâh altın­da tutulması" işgücü için mühim bir kayıp teşkil etmektedir. Savunma masrafları bütçenin % 45'ini yut­maktadır. Fakat bu mükemmel ordu mevcud olmasaydı, Menderesin siya­seti, Nato teşkilâtında bugünkü gibi bir faktör olamazdı. Adnan Mende­res gençliğinde Atatürkün . hürriyet ordusunda savaşmıştır. Anadolu aske­rinin ne değerde olduğunu bilir.»

Makalede, Türkiyenin İslâm alemin­deki mevkiine de temasla şöyle denil­mektedir:

«Adnan Menderes Türkiyeye islâm âlemine manevî rehberlik etme hak­kını ve askerî kudretinin gelişmesi­ni sağlamıştır.»

Federal Almanya Reisicumhuru Ad­nan Menderesin şahsında, nesillerce Alman siyasilerinin sempati ile karşı­ladıkları çapta büyük siyasî tecrübesi olan bir arkadaş bulmuştur.

Menderes hükümetinin ana prensip­lerinden biri Türkiyeyi Batıya açmak ve Batı ile birleştirmektir. Türkiye­nin Avrupa Konseyi azası olması bu politikanın müşahhas bir ifadesidir. Fakat hiçbir ecnebi misafir Adnan Menderes ve onun yurtdaşîarı nez-dinde Almanlar kadar kalpten hüsnü kabul göremez.»

9 Mayıs 19.57

 Tahran :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltanrın başkanlığındaki Türk parlâmento heyeti, bu sabah Tahrana gelmiş ve Türk - İran bayraklariyle başta nbaşa süslenmiş bu­lunan hava meydanında hararetle istikbal olunmuştur.

Ayan Meclisi Reisi Muhsin Eşref, mebusan meclisi reisi Serdar Fahir Hikmet, Hariciye Vekili Ali Ardalan, Dahiliye Vekili Fethullah Celâli, sa­ray teşrifat reisi Muhsin Kara gözoğlu, Başvekâlet Müsteşarı Nasır ZulfiKar, Tahran Umumî Valisi Afgan Hikmet, emniyeti umumiye müdürü General Mukaddem Alevi, Hariciye Protokol Şefi Hürmüz Garip, Tahran Belediye Reis Vekili Dr. Zelli ile Tür­kiye Büyükelçisi Orgeneral İzzettin Aksular, heyetin mihmandarları ve Türkiye Büyükelçiliği erkânı karşıla­mada bulunmuşlardır.

Bu sırada bir merasim kıtası selâm resmini ifâ etmiş ve bando İstiklâl Marşı ile İran Millî Marşını çalmış­tır.

Fefik Koraltan ile İran ayan- ve me­busan meclisleri reislerinin musafa-haları çok samimî olmuştur. İran me­busan meclisi reisi Türk heyeti üye­lerinin burada kendilerini kendi ev­lerinde saymalarını rica etmiş, Refik Koraltan'da «bu komşu ve kardeş memlekette kendi evimizde olduğu­muza eminiz ve bundan bahtiyarlık duymaktayız» cevabını vermiştir.

Çok samimî bir surette cereyan etmiş olan bu karşılamayı müteakib mer­mer saraya gidilerek Şehinşah ile Kraliçe'nin hususi defterleri imza edilmiştir. Türk heyeti, saat 10.30'da Merhum Rıza Şah Pehlevi'nin kab­rini  ziyaretle bir  çelenk  koymuştur.

Türk parlâmento heyeti reisi Refik Kcraltan Başvekâlet Köşkünde, he­yetimiz azaları da Keyhan otelinde misafir edilmişlerdir.

Türk parlâmento heyetinin İranı zi­yareti halk efkârında geniş bir alâ­ka ile takib edilmektedir.

 Tahran :

Türk parlâmento heyetinin ziyareti münasebetiyle Tahran gazeteleri ge­niş neşriyatta bulunmaktadır.

Ferman gazetesi «birbirinden ayrıl­mayan iki millet.» başlıklı makalesin­de şöyle  demektedir:

«Türkiye'nin İran ile kültürel, siyasî ve iktisadî münasebetleri gün ve ay işi değildir. Bu münasebetler bin se­nelik bir maziye dayanmaktadır. Bu iki milletin arasındaki iyi münasebet­ler birbirlerine karşı olan sevgi ve bağlılıktan doğmaktadır. İki milletin bugün komünizm karşısında dimdik durmaları müşterek mukadderatları icabıdır.»

«Tuluğ» gazetesi de Türk - İran dost­luğunu övmekte ve şunları yazmak­tadır:

«Bağdat Paktı bu iki komşu ve kar­deş millet arasındaki bağlılığı daha kuvvetlendirmiştir. İran böylece, Pa­kistan ve İrak ile de sağlam temellere dayanan münasebetler tesis etmiştir.» «Cihan», «Dad» ve «İttilaat» gazete­leri de bu ziyaret vesilesiyle Türk.-İran dostluğundan sitayişle bahset­mekte ve meclis başkanı Koraltanm resmini birinci sahibelerinde neşret­mektedirler.   .

10 Mayıs 1957

-    Tahran :

Türk parlâmento heyeti şerefine Kristal salonlarında tertip edilen ve âyân ve mebusan meclisleri âzaları­nın da hazır bulunduğu toplantı Türk

-    İran dostluğuna has bir samimiyet
havası içinde geçmiştir.

Şehinşah Rıza Pehlevi ile Atatürk ta­rafından sağlam temeller üzerine ku­rulan bu dostluğun bugün çok daha kuvvetlendiği ve Bağdat Paktı ile tam bir ittifak haline intikal, ettiği belir­tilerek Atatürk ile Rıza Pehlevi'nin hatıraları bu vesile ile hürmetle anıl­mıştır.

Bir konuşma yapan Türk parlâmento heyeti reisi Refik Koraltan demiştir ki:

«İran - her eserinde müstesna büyüklüğünün ruhunu ifade ediyor. Türk ve İran milletleri, damar ve kan ola­rak mütalâa olunmalıdır. Türkiye İle İran arasındaki dostluk ise o damar­daki kanda yaşamaktadır. Böylece yek vücut bir manzara gösteren Türk İran dostluğu asırlara ve   nesillere intikal edecek bir  kudret ve  sıhhat­tedir. Bu büyük dostluk iki asırda damilletin    ölmezlik ve payıdarlığın meseridir. Yaşasın İran. İran meclis reisi Serdar Fahir Hikmet buna verdiği cevapta şöyle demiştir:

«Biz asırlar boyunca aynı dil ile ko­nuştuk/ Aynı tarihî ve san'at devir­lerini yaşadık. Aynı dini kabul ettik. Topraklarımız ve insanlarımız za man zaman aynı ruhu taşıdılar ve ay nı havayı teneffüs ettiler. Bu derece kuvvetli ye köklü dostluk bağları olan Türk - İran milletlerini yekdiğerin-den ayrı mütealâ etmek yanlış olur. Bu ananevi ve ulvî dostluğu bugün­kü dünyanın sarsıntılarına da inti­bak ettirerek tam bir tesanüd halin­de maksatlarımıza vasıl olmak vazi­femizdir. Gayemiz beşeriyete ve mil­letlerimize hizmettir.»

Bu tarihî toplantıya katılmakla bir şeref duyduğunu belirten parlâmento azasından Busir Mebusu Abdullah Desti'de şöyle demiştir:

«Bu samimî halimiz cismen ve ruhan bir olduğumuzun en veciz ifadesidir. Burada evinizdesiniz. Ev sahibisiniz. Sizleri misafir değil, kardeşlerimiz ve ailemizden insan olarak görüyoruz.» Ayan azası profesör Cemşid Âlem'de aynı  his  ve  ifadelerle  konuşmuştur.

Türk. parlamento heyeti reisi Refik Koraltan, bugün saat 10'da İran Baş­vekili Doktor İkbal ve saat ll'de Ha­riciye Vekili Doktor Ardalan'ı ziyaret etmiştir.

Tahran gazeteleri Türk parlâmento heyetinin ve Koraltan'm İran'ı ziya­reti vesilesiyle bugün de dostane neş­riyat' yapmışlardır. Gazeteler, Koral­tan ve heyetimizin buradaki temas­larından elde edilen neticeleri öv­mekte ve bunları «sevindirici inkişaf­lar» olarak belirtmektedirler.

13 Mayıs 1957

 Tahran :

İran- Şehinşahı Rıza Pehlevî, dört günden beri İranı ziyaret etmekte olan Refik Koraltanm reisliğindeki Türk parlâmento heyetini kabul et­miştir. Türkiye Büyükelçisi Orgeneral İzzettin Aksalur'un da hazır bulun­duğu bu kabulde İran Şehinşahı, Türk hey'eti reisi Refik Koraltan ile uzun müddet görüşmüş ve iki memle­keti alâkadar eden muhtelif mevzu­lar üzerinde samimî hasbıhallerde bulunmuştur. Türkiye ile İran arasın­daki çok samimî ve kuvvetli dostluk bağlarının yeniden teyid ve tezahü­rüne vesile teşkil eden bu ziyaret sı­rasında İran Şehinşahı, parlâmento hey'etimiz âzası meb'uslarla da gö­rüşmüş ve İran'da kendilerini kendi vatanlarında imiş gibi telâkki etme­lerini ifade eyledikten sonra iki dost" memleket parlâmento âzalarının bu suretle yakın temas kurmalarının her iki memlekete sağhyacağı büyük fay­dalara işaretle bu temasların temadi­si temennisinde bulunmuştur.

Dost ve kardeş İran'ın mümtaz hü­kümdarı, şahsî yaveri ve muhafız kı­tası kumandanı Albay Mustafa Emcet'i Refik Koraltan'a muhafız ku­mandan ve yaver tayin etmiştir.

Türk heyeti şerefine İran Millî Mec­lis Reisi Serdar Fahir Hikmet tara­fından sarayda paria'k bir ziyafet ve­rilmiştir. Bu ziyafette Refik Koraltan ile Başvekil Dr. İkbal, saray nazırı ve eski Başvekil Hüseyin Alâ, Türkiye Büyükelçisi Orgeneral İzzettin Aksa-lur, Türk heyeti üyelerinden Aliye Coşkun, Yümnü Üresin ve Irak Bü­yükelçisi Ali El Uzrî bir arada otura­rak çok samimî hasbıhallerde bulun­muşlardır.

Türk parlâmento. heyeti, dünkü ziya­retleri arasında, hâlen müze olarak muhafaza edilen Gülistan Sarayını da gezmiş, buradaki tarihî eşyayı görmüştür. İran Millî Bankası ziyaret edildiği sırada göz kamaştırıcı bir kıymet taşıyan hazine dairesi de ge­zilerek izahat. alınmıştır.

Saat 20'de Hariciye Vekili Ali Ardalan Türk hey'eti şerefine bir yemek ver­miştir.

Parlâmento heyetimizin İrandaki zi­yaret ve temasları, içten gelen bir alâ ka ile karşılanmakta ve heyet üyele­ri büyük bir hüsnükabul görmekte­dir. Bu münasebetle Tahran gazete­lerinde Türk heyeti ve Türk - İran dostluğu hakkında yeniden sitayişkâr bir çok yazılar intişar etmiştir. Bir Tahran gazetesi, söyle demekte­dir:

«Türkiye, Refik Koraltanı İrana gön­dermekle iki memleket, arasındaki dostluğa ne derece büyük bir ehem­miyet verdiğini bir kere daha göster­miş ve bu ziyaretle Türk - İran mü­nasebetleri daha da takviye edilmiş­tir.»

15 Mayıs 1957

Tahran :

Türkiyenin Tahran Büyükelçisi Or­general İzzettin Aksalur Elçilik bina­sında, Büyük Millet Meclisi Reisi Re­fik Koraltan riyasetindeki Türk par­lâmento heyeti şerefine 400 kişilik bir ziyafet tertip etmiştir.

Çok neşeli ve samimi bir hava için­de   geçen   bu   ziyafette  Baş  Vezir  ve bütün kabine âzası, Saray Veziri Hü­seyin Alâ, Baş Yaver Korgeneral Gezdan Penah ile saray ileri gelen­leri, senato ve meclis reisleri, Reis Vekilleri, Üniversite rektör ve erkâ­nı, senato ve meclis komisyon reisle­ri, Üniversite rektör ve dekanları, Hariciye Vekâleti Erkânı, müşterek Genel Kurmay Reisi, Tahran Umumî Valisi, Tahran Belediye Reisi ve diğer sivil ve askerî erkân, eski Ankara ik­tisadî yardım heyeti reisi, hâlen mil­letlerarası bankanın. Tahran mümes­sili Rossel Dor ile gazete sa-tüp ve baş muharrirleri hazır bulunmuştur.

 Tahran :

Türk parlâmento heyetinin İran'ı zi­yaretine büyük ehemmiyet atfeden gazeteler, Türk  İran dostluk ve it­tifakına ait yazılara iri manşetler al­tında ve geniş mikyasta yer vermek­tedirler.

Tahran'da münteşir, İngilizce ve Fransızca dahil bütün gazeteler, Türk parlâmento heyeti reisi Refik Koral-tanm dün.millî meclisde irad ettiği nutukla, İran mebusan meclisi reisi Serdar Fahir Hikmet'in cevabına, lâ­yık olduğu ehemmiyetle birinci sahifelerîn de yer vermişler, İttilâat ve Keyhan gazeteleri ise bu konuşmaları tam metin halinde neşretmişlerdir.

Gazeteler. Türk parlâmento heyeti re­isi Refik Koraltan hakkında yazdık­ları sitayişkâr yazılarda «inkilâpçı Türkiye'nin dinamik zimamdarla­rından»  tâbirin kullanmaktadırlar.

Diğer taraftan Türk - İran dostluk ve ittifakının azamet ve ehemmiye­tini bilhassa tebarüz ettiren gazete­ler Türk parlâmento heyetinin ziya­reti vesilesiyle neşriyatlarına hara­retle devam etmekte ve bu iki kardeş memleket arasındaki rabıtanın bugün daha çok kuvvetlenmiş olduğuna şüp­he bırakmıyacak bir lisan kullanmak­tadırlar.

19 Mayıs 1957

 Tahran :

İran'ı ziyaret etmekte olan Türk parlâmento heyeti üyelerinden Ankara raebusu Aliye Coşkun, Kraliçe Sü­reyya'nın adını taşıyan Süreyya Pehlevî Çocuk Esirgeme Kurumunu ziya­ret etmiştir. Senelik varidatı 1,5 mil­yon Türk lirası civarında olan, 68 şe­hirde şubesi bulunan, beş yemekha­ne ile müteaddid yurd bina ve tesis­lerine sahip olan Süreyya Pehlevî Ço­cuk Esirgeme Kurıumunun faaliyetle­rini Tahranlı hanımların delâlet üe yakından tetkik eden Aliye Coşkun, sorulan suallere cevaben gördüklerin­den derin bir takdir ve hayranlık duyduğunu belirtmiş ve bugünkü Türkiyede Atatürkün teşvik ve ilha­mı ile medenî hayata atılarak mesuliyet mevkilerine yükselmiş olan Türk kadınının aynı zamanda demokratik rejime de kolayca intibak ettiğini söy­lemiştir.

 Tahran :

İran'ı ziyaret etmekte olan Büyük Millet Meclisi Reisi' Refik Koralta nın riyasetindeki Türk parlâmento heye­ti şerefine, İran ayan meclisi reisi Muhsin Sadar ül Eşref tarafından bu akşam saat 17'de bir çay verilmiş­tir.

Çayda, Başvekil doktor İkbal, Millî Meclis Reisi Serdar Fahir Hikmet, Saray Veziri ve eski Başvekil Hüse­yin Alâ, a-yan meclisi azası ve eski Başvekil Mahmud Cem, ayan ve mil­lî meclis azaları, Türkiye Büyükelçisi Orgeneral İzzet Aksalur ve elçilik müsteşarı hazır bulunmuşlardır.

Dostane ve çok samimî hasbihaller içinde cereyan eden bu çayda, ayan meclisi reisi Muhsin Sadar _ ül Eşref Türk - İran dostluk ve ittifakının ge­niş ve müstesna ehemmiyetini teba­rüz ettiren bir nutuk irad etmiştir.

Ayan Reisi Muhsin Sadar ül Eşref bu kıymetli nutkunda şunları söyle­miştir:

«Muhterem arkadaşlarım, âyanın şu küçük salonunda tertip ettiğimiz top­lantıya şeref vermekle bizleri bahti­yar kıldınız, en kalbi hislerimize terfikan teşekkürlerimizi arzederim. Bi­namız yahut diğer tabiriyle evimiz her ne kadar küçük ise de yeriniz kalbimizdedir. Kalbimiz sizinledir ve si­zindir. Bizim bir şairmizn de dediği gibi; «Evimiz karanlıktır, onu nurlu gözleriniz ve gören kalpleriniz aydın­latmaktadır.»

Bugün, çek samimî bir hal alan Türk-İran münasebetleri tamamen dosta­ nedir. Şahinşah Rıza Pehlevî'nin Tür­kiye  seyahati ve Atatürk ile fikir ve mücadele arkadaşlığı Türk - İran mü
nasebetlerinin dostâne bir hal alma­sına  imkân  sağlamıştır. Bu dostluk, bugün çok uvvetlenmiş ve her türlü müdahale yollarını ka­pamıştır. Son zamanlarda Şehin şah Muhammed Rıza Pehlevînin Türkiye seyahati ve muhterem Reisicumhur Celâl Bayar ile görüşmeleri İran'ın Bağda!; Paktına iltihakı ve bu iki mesut netice, iki millet arasındaki dostluk bağlarına çözülmez düğüm­ler katmıştır, iki millet arasındaki dostluğu takviye etmiştir. Manevi sa­hadaki Türk İran dostluğunun za­ten hududu yoktur. Zatıalinizin teş­rifi Türk - İran dostluğuna kuvvet vermiştir. Sizin parlak simanız ve çok lâtif beyanatınız bunun en beliğ deli­lidir.

Yaşasın Türk Milleti»

İran ayan meclisi reisi Muhsin Sadarül Eşrefin derin ve silinmez izler bırakan  bu nutkundan sonra Türk parlâmento heyeti reisi Refik Koraltan takdir ve hayranlıkla karşılanan mukabil konuşmasına: Her yerde ay­ni talihsizlikle  karşılaşıyorum. Kar­deşlerime, kardeşlerimin lisanı ile hitab   edememek  talihsizliği  içindeyim diye başlamış ve sözlerine şu suretle devam etmiştir:

«Şahsıma ve arkadaşlarıma karşı zi­yadesiyle ibzal buyrulan misafirper­verlik, fevkalâde hüsnükabul, büyük yakınlık için bir kere daha teşekkür etmeyi borç bilirim. Bu alâka ve alâ­kanın bu derecesi ruhlarımızı gıda landırmaktadır.Muhtaç olduğumuz bu ruhî gıdayı kardeşlerimiz arasın­da geçirdiğimiz her gün, her saat, her an fazlasıyla almaktayız. Bu vesileyle ve hassaten işaret edeyim ki, bu top­lantının ehemmiyetiyle beraber bü­yük kıymeti vardır. En büyük kıymet

de tecrübedir. İlim de tecrübenin müsbet eseridir. Muhterem ayan aza­ları arasında bulunan büyük tecrübe­ler görmüş, güzide zevatın iltifatları bizim için müstesna bir kuvvet kay­nağıdır.

İran'ın Bağdat Paktına girmesinden scnra, pakt daha çok kuvvetlenmiş, daha çok ümit Verici olmuştur. Bunu bu müsbet hakikati zaten bilmez de­ğildik. Fakat, İrana geldikten sonra İran'lı kardeşlerimizle baş başa kal­dıktan sonra, asil İran milletinin Bağdat Paktına girmesindeki büyük manâ ve ehemmiyeti bir kat daha ziyade tesbit ve müşahade ettik. Bu müşahedelerimizin isabetine iman et­tik. Bu pakt yalnız Ortadoğu memle­ketlerine değil, bütün beşeriyete en iyi eserlerini vermekte gecikmiyecektir.

Şu toplantıdan istifade ederek yaptı­ğımız konuşmaya burada nihayet ve­rirken muhterem ağabeylerimize Al­lah tan uzun ömürler devamlı sıhhat ve neşeler temenni ederim.

Bir noktayı daha belirteyim ki, İran -Türk dostluğu ve Bağdat Paktı ayan­dan aldığı kuvvetle kudret iktisap ek­mektedir. Büyük İran milletine, Şehinşah hazretlerine en kalbi hisle-rimle saadetler dilerim.» Türk parlâmento heyeti reisi Refik Kor al tan âyan'dan ayrıldıktan son­ra Ankara Mebusu Aliye Coşkun ile birlikte saraya giderek saat 18'de Kra liçe Süreyya tarafından hususî şekil­de kabul edilmiştir.

Şehinsah Muhammet Rıza Pehlevî de saat 20'de Koraltan ve Türk heyeti şerefine sarayında hususî bir ziyafet vermiş ve Türk heyeti uzun zaman sarayda alıkonulmuştur. Şehinsah Muhammet Rıza Pehlevî'-nin bu hususî ziyafetinde Başvekil, ayan reisi, millî meclis reisi, hariciye ve saray vezirleri, ile Türkiye Büyük Elcisi de hazır bulunmuşlardır.

19 Mayıs 1957

 Şiraz :

Refik Koraltan'm reislîğindeki Türk parlâmento hey'etinin  buradaki  temasları da emsalsiz sevgi tezahürleri içinde devam etmektedir. Ziyafetler ve muhtelif toplantılar vesilesile Refik Koraltan, Türk - İran dostluğunun büyük ehemmiyetine ve Bağdad Pak­tının siyasî ve iktisadî değerine dair müteaddit konuşmalar yapmıştır. Bü­tün bu beyanat, Tahranda olduğu gi­bi Şiraz'da da ayni hararet ve anla­yışla mukabele görmektedir. Şiraz gazeteleri Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan'm riya­setindeki parlâmento hey'etini muh­telif yazıları ile selâmlamakta ve bu ziyaretin İran - Türk dostluğunu kuvvetle perçinlemiş olduğunu bilhas­sa belirtmektedir.

 Tahran :

On gün müddetle İran'a resmen da­vet edilmiş ve 9 Mayıs Perşembe gü­nü Tahrana gelmiş olan Refik Koral­tan'm riyasetindeki Büyük Millet Meclisi Heyeti, burada bütün tahmin­lerin üstünde, fevkalâde bir hüsnü kabul görmektedir. İran'ın devlet ve hükümet reisleri başta olmak üzere ayan ve millî meclis, reisleri, ayan ve meclis azaları bu ziyaretken büyük bir memnuniyet duyduklarını her ve­sile ile beyan etmişlerdir. Bu emsal­siz dostluk ve samimiyet tezahürü­nün en beliğ ifadesi olarak İranlı zi­mamdarlar on günlük seyahat prog­ramını bizzat kendiler: tebdil ederek Türk heyetinin 25 Mayısa kadar mi­safir kalmalarını rica etmişlerdir. Re­fik Koraltan ve Türk mebusları bun­dan ziyadesile mütehassis oldukları­nı beyan ederek teşekkürlerini bildir­miş ve ikâmetlerinin uzatılması tek­lifini her türlü dostluk telâkkisinin çok üstünde bir alâkanın buhranı ola rak karşılamış ve memnuniyetle ka­bul etmişlerdir.

Tahran'm büyük gazetelerinden Keyhan bugünkü nüshasında, Refjk Ko­raltan ile yapılmış bir müsahebeyi neşretmiştir. Tefazulî imzasını taşı­yan bu müsahebe ile İran - Türk dostluğu bir kere daha terennüm edil-mekde ve Keyhan muharririnin Türk mebuslarında ve Komitanın yüksek şahsında müşahede ettiği diplomatik meziyetler  belirtilerek bu seyahatin ehemmiyetine işaret olunmaktadır. Tefazulî Refik Koraltanın kendisine anlattıklarını naklederek İran _ Türk dostluğuna dair şahsî mütaleasım, Koraltanın fikir ve düşüncelerile ter­fik etmekte ve bu iki asirdide komşu millerin bugün yeniden ve hararet­le kucaklaşmış, kader birliği yapmış elmalarından doğacak hayırlı netice­lerin Orta Şarka emniyet ve devam­lı sulh sağlayacağından kimsenin şüp hesi olmaması lâzımgeldiği noktasın­da durmaktadır.

22 Mayıs 1957

 Tahran :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan'm riyasetindeki par­lâmento heyeti, Şiraz ve İsfahanda dört gün geçirdikten ve muhtelif sa­nat merkezlerini ve sanat eserlerini gördükten sonra Tahrana dönmüş­tür.

İran Şehinşahı Muhammed Rıza Pehlevî, ayni gün İspanyaya hareketin­den önce, Refik Koraltanı sarayda kabul etmiştir. Refik Koraltan, Şe-hinşah hazretlerine Türk heyetinin İran'daki tetkik ve ziyaretlerine aid intihalarını anlatmış, Şehinşah iki memleket arasında en yüksek derece­ye varmış bulunan kardeşlik ve dost­luk münasebetlerinin daima daha kuvvetle takviyesi bakımından bu gibi temasların ehemmiyetini belirte­rek sık sık tekrarı temennisinde bu­lunmuştur.

Bir saat kadar süren bu hususî kabul­de Şehinşah Muhammed Rıza Pehîe-vî, meclis reisimize İran'ın kordonlu birinci derecede taç nişanını tevcih ey­lemiş ve ayrıca bir de imzalı bir fo­toğrafını hediye etmştir. Ancak 10 kişiye verilebilen bu en yüksek İran nişanının münhal bulunan onuncu­sunun, Refik Koraltana İran hüküm­darı tarafından bizzat verilmiş olma­sı, hiç şüphesiz müstesna bir kıymet ve ehemmiyet taşımaktadır. Şehinşa-hm bu güzel jesti, İran - Türk dost­luğunun eri yüksek bir ifadesi olarak kabul olunmuş ve bu dostluğu candan tasvip eden1 bütün memlekette     hükümdarın  bu  tevcihi derin bir hay­ranlıkla  karşılanmıştır.

Bu kabulü müteakip İspanyaya hare­ket eden İran Şehinşahı ile Kraliçe'-sinin uğurlanması merasiminde başta Refik Koraltan olmak üzere Türk meclisi heyeti de bulunmuştur. Şehin şah ve Kraliçe hazretleri, heyet aza­sının teker teker ellerini sıkarak ken­dilerine veda etmişler, muhabbet ve dostluklarını böylece bir kere daha izhar eylemiştir. Şehinşah uçağa bin­meden önce Refik Koraltanla hara­retle vedalaşmış ve Türk parlâmento heyetinin İranda mümkün olduğu ka­dar fazla müddet kalması arzusunu izhar etmiştir. İran hükümdarı ayrı­ca, heyetin Türkiyeye avdetinde Rei­sicumhur Celâl Bayara şahsî ve hâ-lisâne sıhhat ve saadet temennileri­nin iblâğına tavassut eylemesini Re­fik Koraltan'dan rica etmiştir.

Saray Nazın Hüseyin Âlâ, dün sabah Başvekâlet Köşküne gelerek Refik Koraltan'ı ziyaret etmiş ve Şehinşah hazretleri tarafından tevcih buyuru-lan taç nişanının beratini meclis re­isimize tevdi eylemiştir. Posta ve Tel­graf Vekâleti adına da Refik Koralta­na bir pul kolleksiyonu hediye edil­miştir. Bu kolleksiyon, Rıza Pehlevî ve Muhammed Rıza Pehlevî idarele­rine aid posta pullarını ihtiva etmek­tedir.

Türk parlâmento heyeti, İrandaki ge­zilerine devam etmek üzere trenle Meşhed'e hareket etmiştir. Heyetimiz mihmandar İran mebuslarından baş­ka Yaver Albay Mustafa Emcedî ve Hariciye Vekâletinden Emir Halil Yahyavî de refakat etmektedir.

25 Mayıs 1957

 Meşhed :

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltanın riyasetindeki parlâ­mento heyeti, Meşhed'e vasıl olmadan önce Nişabur şehrine gelerek İmam Zeynel Abidinin torunu, Hazreti Hü­seyin Ahfadından Muhammed Mahrûk'un ve bu arada Ömer Hayyarn'm kabirlerini ziyaret etmiştir. Türk parlamento heyeti bundan sonra hususi trenle Meşhed şehrine vasıl olmuştur. Heyet garda, Meşhed Umumî Valisi Rıza Caferi, Meşhed Valisi Ahmet Kefruli, Belediye Reisi Mahmut Ru­hani ve büyük bir topluluk tarafın­dan karşılanmıştır. Refik Koraltan bu samimî ve hararetli hüsnü kabul­den dolayı Türk meclis heyetnin faz­lasıyla mütehassıs olduğunu belirte­rek şunları söylemiştir:

«Türk dilinde bir ata sözü vardır: Kâ-beye gelip de Arafata çıkmayan hacı sayılmaz, derler. Biz de İrana gel­dikten scnra Meşhedi ziyaret etme­den dönemezdik. Meşhed'e gelmekle İran seyahatimizi ziyadesiyle değer­lendirmiş bulunuyoruz. Bize bu im­kânı sağlıyanlara bir kere daha te­fekkür eder, Meşhed'i görmekten ve muhterem Mesnetliler ile temasa gel­mekten cidden bir bahtiyarlık duy­duğumuzu hassaten söylemek isterim.»

Refik Koraltan bundan sonra, Meş­hed şehrinin müstakbel gar tesisleri­ne ait maket, proje ve plânlar üze­rinde alâkalılardan izahat almış, mü­teakiben Türk parlâmento heyeti, yanlarında Türkiyenin İran Büyük­elçisi, mihmandarları olduğu halde doğruca İmam Rıza'nm türbesine git­miştir. İmam Rıza türbesinin müte­vellisi Dr. Saduman, Türk parlâmen­to heyetinin bu ziyaretinden duyduğu memnuniyeti belirten bir konuşma yapmış ve konuşmasında «Türkler bizim kardeşimiz, dostumuz ve en ya­kın komşumuzdur» tabirini kullan­mış, Türkiye ile İran arasındaki dost­luğun daim olmasını temenni etmiş­tir, Refik Koraltan bu yakınlık ve muhabbet dolu konuşma karşısında, kendisinin ve Türk heyetinin de ayni hislerle meşbu olduğunu ifadeyle de­miştir ki; «İmam Hazreti Rıza'nm büyük maneviyatına sığınarak niycfz edeceğim ki, ayni dine, müşterek kade­re ve kadim bir medeniyete, kadim bir dostluğa sahip bulunan İranlılar ve'Türkleri Allah muhafaza etsin ve Türk - İran dostluğu Allah ım inayetiyle payidar olsun.»

Bundan sonra İmam Rıza Hazretle­rinin türbesi gezilmiş ve Refik Koraltan bu muhterem ve mübarek kabrin önünde bir huşu ile ihtiram vakfesin­de bulunarak «bu büyük ve mukad­des mabetlere sahip bulunan insan­ların kalbinde fenalık olmaz, bu yer­de İran - Türk dostluğunun milletle­rimiz için hayırlı olmasını Allahtan bir kere daha niyaz ederim» demiştir.

Koraltan müteakiben .türbenin müze­sinde bulunan hatıra deflerine ihti­saslarını yazarken Dara'nın şu ebedi duasinı tekrar etmiştir: «Allah İran milletine ve İran topraklarına elem ve ızdırap vermesin.»

İmam Rızanın türbesinin gezilmesi­nin sonunda Refik Koraltana ve Türk parlâmento heyeti üyelerine, İmam Rıza devrine ait altın paralar hediye edilmiştir.

Türk parlâmento heyeti, İmam Rıza­nın türbesinden ayrılırken, sokakları doldurmuş bulunan kalabalık bir halk kütlesi tarafından hararetle alkışlan­mıştır.

Akşam, Meşhed umumi valisi, Türk heyet şerefine büyük bir ziyafet ver­miştir.

26 Mayıs 1957

 Tahran:

Tahran radyosu, bugünkü neşriyatı arasında, Türkiye Büyük Millet Mec­lisi Reisi Refik Koraltan ile yapılmış bir mülakatı yayınlamıştır. Refik Ko­raltan, Tahran radyosu tarafından yayınlanan ve radyo adına kendisini ziyaret eden muharrire şunları söy­lemiştir:

«Dünyanın bu kıtasınada yaşayıp da İran'ın lâyık olduğu derecede tanı­mamak ve kitapların kifayetsiz, nok­san, hatta yanlış bilgilerle kalmak cidden talihsizliktir. Bu seyahatimiz­le kardeş İran'ı, dost İran milletini daha geniş surette tanımak bahtiyar­lığını elde ettik. Bunun için.de, bize bu fırsatı temin eden millî meclis re­isi Serdar Fahir Hikmet Hazretlerine, asil İran milleti önünde, Tahran rad­yosu vasıtasile teşekkür etmeyi en ta­biî vazife bilirim.    Fahir kelimesinin

 Türkçedeki mânâsı övünülecek, par­lak, sanlı, güzel demektir. Cidden övü nûlecek meziyette, şanlı ve parlak se­ciyeli bir zat olan Serdar Fahir Hik­met hazretlerini, dolayısle Başvekil İkbal, senato reisi Muhsin Sadr - ül Eşref ve millî meclis azalarile bütün senatörleri ihtiramla  selâmlarım.

İran bahtiyar memlekettir. Zira, Şehinşah Muhamnıed Rıza Pehlevî gibi, devrimizin nadir yetiştirdiği bir hü­kümdara sahiptir. O'nun mümtaz şahsında, bugünkü İran, muhterem komşularının ve garbın dikkatini, sempatisini, itimadını üzerinde topla­maktadır. Şehinşah Muhamnıed Rıza Pehlevî, mağfur pederlerinden mev-rıjs faziletler ve vatanperverlikle bu­gün daha ileri, daha müterakki, iç­timai hayat seviyesi daha yüksek bir İran yaratmak azminde olduğunu, bu seyahatimiz ile daha iyi müşahede et­miş vaziyetteyiz. Bu müşahedemi şöy­le hülâsa edebilirim: Atatürk müs­tevliye karşı savaşırken, merhum Şe­hinşah Rıza Pehievi de İran'ın istik­lâl ve hürriyet dâvasını açmıştır. Ata­türk inkilâb hareketlerine başladığı zaman, Şehinşah Rıza Pehievi de aynı ruh, ayni iman, ayni hamle ve cesa­retle daha medenî, daha mamur bir İran yaratmak yoluna atılmıştır. Bu­günkü İran bu mücadele ve cesare­tin, bu ileri görüş ve medenî zihntye-tin eseridir. İran, Asyanm bu kısmın­da Orta Şarkın Avrupası olmaktadır. Türkiyede büyük ehemmiyet verdiği­miz kalkınma hamleleri bütün hızı ile İran'da da göz önündedir.»

Kcrltan Tahran radyosuna verdiği mülakatta sözlerini şöyle bitirmekte­dir:

Türk lisanında iki kelime vardır. Biri Farscadan alınmış dost, diğeri Arapçadan samimî kelimelerdir. Bu iki kelimenin mânâsını bilmeyen yok tur zannederim. Fakat, hakikati söylemiş olmak için şu noktayı açıkla­yayım ki, hakikî dostluğu ve samimi­yeti biz burada fazlasile . görmekten çok bahtiyar olduk. İran medeniyetin beşiğidir. Bu hükmümüz karşısında tereddüd gösterenler, gelib İran'ı gö­rebilirler. Müze ve hazine dairesinin göz kamaştıran zenginliği, eski eserle­rinin birer şahadet parmağı gibi se­maya yükselen azameti, olgun ve gör­gülü insanları ve âb'ü havası, İran'ın büyüklüğüne, ihtişamına, medenîliğine kâfi delildir.

İran'ın henüz 37 yaşında bulunan genç ve kudretli hükümdarı Şehin­şah Muhammed Rıza Pehlevî Hazret­leri milletini yüksek muhabbetle sev­mektedir. İran millet de Şehinşahı se­viyor. Bu karşılıklı sevgi, yakın istik­balde İran'ı teknik ve ümranının, re­fah ve saadetin hakikî vatanı yapa­caktır. Bugünkü dünya hâdiselerinin sür'atli tezahürleri karşısında çelik bir irade ve kuvvetli bir muhakeme ile memleketinin millî menfaatlerini lâyıkile korumasını bilen genç hü­kümdar Şehinşah Muhammed Rıza Pehlevî'nin ve bütün İran milletinin, İran vatanının hayranı ve takdirkârı olarak memleketime dönmekteyim.»

 Tahran :

9 Mayıstan beri İranı ziyaret etmekte olan Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan'm başkanlığındaki Türk parlamento heyeti bu sabah saat 8.05 te uçakla Turkiyeye müteveccihen ay­rılmıştır.

Heyeti, hava alnında senato reis veki­li, millî meclis reisi Serdar Tahir Hik­met, saray veziri Hüseyin Alâ ile me­buslar, Tahran umumî valisi, Beledi­ye Reisi ve kalabalık bir halk toplulu ğu uğurlamıştır.

Askerî bir kıt'a selâm resmni ifa et­miştirİran Hariciye Vekilinin Türk Parlâmento Hey'eti şerefine verdiği ziya­fette söylenen nutuklar:

14 Mayıs 1957

 Tahran :

Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan'm riyasetindeki 'Türk Par­lâmento Hey'eti şerefine İran Hariciye Vekili Dr. Ali Ardalan'm Hari­ciye Vekâleti salonlarında verdiği ziyafet, Türk - İran dostluğunun ^re­ni bir tezahürü olarak bütün nazarları üzerinde toplamıştır. Ayan ve Meb'usan Reisleri ile Başvekil ve bütün kabine âzası, Tahran Umumî Valisi, Bağdad Paktı devletleri ve-Birleşik Amerika Büyükelçileri, Tür­kiye Elçiliği Erkânı, Protokol Şefi, Büyük Millet Meclisi Reisi Hususî Kalem Müdürü, Türkiye Hariciye Vekâleti İkinci Daire Umum Müdür Muavini ile Refik Koraltan'm muhafız ve yaveri Albay Mustafa Em-cet ve diğer zevatın hazır bulundukları bu yemek, Türk - İran dostlu­ğuna hâs büyük bir samimiyet havası içinde geçmiştir.

İran Hariciye Vekili, ziyafet esnasında irad ettiği nutukda, Türk - İran dostluğunun her geçen gün daha da kuvvetlendiğine bilhassa işaret etmiştir. Bağdad Paktı üyesi bu iki kardeş memleket arasındaki yakın­lık ve işbirliğinin, Ortadoğu ve dünya sulhu için taşıdığı büyük ehem­miyeti dünya efkârı umumiyesine bir daha ve selâhiyetle açıklamış olan İran Hariciye Vekili Ali Ardalan, nutkunda demiştir ki:

«Muhterem Başkan,

Zatı devletinize ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin muhterem azala­rına en kalbî bir şekilde hoş geldiniz demekle büyük bir şeref duymak­tayım. Diğer taraftan zatı devletinizi aramızda görmekten ne kadar bahtiyar olduğumuzu size ifade etmek ve memleketimizdeki ikâmeti­nizin mümkün olduğu kadar hoş geçmesini sağlayabilmek için hiç bir şeyin esirgenmeyeceğini, karşılıklı münasebetlerimizi mânalandıran tam bir samimiyetle size temin etmek benim için bir mazhariyet teşkil etmektedir. Tarihte verimli izler bırakmış olan bazı hakikatları hatır­latmak daima iyidir. Filhakika yakın zamanlarda merhum Atatürk ve Rıza Şah, yüksek basiretlerinin eseri olarak iyi komşuluk ve gaye bir­liğinin mülhem yakın dostluğumuzun temellerini, atmışlardır. Muhte­rem Reisicumhurunuz ve hükümdarım da bu manevî bâmeleke birlik vasfını vermek için gayretlerini birleştirmişlerdir. Bizler de milletin yüksek menfaatlerinin hadimleri olarak daha iyi bir yaklaşma yolun­da ilerlemekten geri kalmamış bulunuyoruz. Karşılıklı gayretlerimizin semerelerini verdiğini müşahede etmekle bahtiyarım. Aynı pakt dahi­linde büyük beynelmilel mesuliyetler deruhte etmiş kardeş ve mütte­fikler olarak dünya sulhunun idamesi için milletlerimizin aziz varlıklarım korunması için kendilerine yeni ufuklar açarak, içtimaî ve iktisadî durumlarını iyiye götürerek el ele yürümekteyiz. Ulu tanrıdan gayelerimize erişmekte daima yüksek rehber olmasını ve bize devamlı olarak doğru yoiu göstermesini niyaz ederim. Sayın Başkan, kadehimi, Türkiye Reisicumhuru ve zatı âlinizin sıhhat ve afiyeti ve Türk mille­tinin büyüklüğü ve refahı temennisiyle kaldırmama müsaadenizi rica ederim.»

Bundan sonra Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan, Dr. Ardalan'ın nutkuna cevaben şöyle demiştir :

«Ekselans Dr. Ali Ardalan'ın güzel ve nazikâne hitabelerini dinlemiş bu­lunuyorum. Günlerdir İranlı kardeşlerimizle beraberiz. Onların samimî muhitinde teneffüs ettiğimiz havayı ve üzerimizde hâsıl olan müsbet ve müessir intibaları, tarih değerinde dostluk hatıraları olarak, Türkiye'ye götüreceğiz. Şurasını şükranla kaydedeyim ki, Şehinşah Muhammed Rı­za Pehlevî Hazretleri başta olmak üzere senato ve meclis reisleri, hükü­met erkânı ve ekselansları gerek şahsıma ve gerek Türkiye Büyük Mil­let Meclisini temsil eden arkadaşlarıma karşı yüksek sevgi ve iltifatları­nı esirgemediler. Bu bakımdan tarihin ve Türklerin asil ve büyük bir millet olarak tanıdığı misafirperver İranlı kardeşlerimiz arasında bulun­duğumuz şu anlar, bizi miçin değeri ölçülmeyecek kadar yüksek bir ma­nevî bahtiyarlıktır. Ruh asaletlerinin ve ince zevklerinin makesi olan ta­rihî ve güzel eserlerini hayranlıkla ve takdirle tetkik fırsatını bulduğu­muz bu memlekette gördüğümüz yakın alâkadan dolayı çok memnunuz.

Bu tarihî ve çok kıymetli toplantıdan cidden emsalsiz bir saadet duydu­ğumuzu muhterem huzurunuzda iftiharla beyan ederken vicdanî vazi­femizi de yapmış olduğumuza kaniim.

İranlı kardeşlerimizin tarihte olduğu gibi bugün de medeniyet, san'at, kültür sahalarında sür'atli adımlarla mesafeler katettiğini görmek ifti­har ve sevincimizi arttırmaktadır. Eğer Türkler ve İranlılar garp terak-kiyatmda ve garbin teknik inkişaflarında bir nebze geri kalmış bulunu­yorlarsa bu, milletlerimizin kusuru değildir. Ekselanslarının da işaret et­tiği gibi, İran ve Türk milletleri Bağdad Paktı ile yekdiğerine daha çok bağlanmışlardır ve bu rabıta millî menfaatlerimizin muhafaza ve ida­mesi bakımından İran ve Türkiye'yi Garp terakkiyatma müteveccih is­tikamete götürecek ve Bağdad Paktı milletlerini Garbın teknik inkişa­fı ile yekdiğerine daha kuvvetle bağlıyacaktır.

Bağdad Paktı bloku içinde vazife almış ve birleşmiş olan İranlı, Iraklı, Pakistanlı kardeşlerimiz ve paktın bilcümle âzası, elbette zamanın- bü­tün medenî vasıta ve imkânlarından nasiplerini alacaklardır. Bizler, müşterek bir gayretle bu vasıtalardan istifade edecek ve sulh dünyası­nın, medeniyet âleminin temel uzuvlarını teşkil edeceğiz.

Bağdad Paktı mensuplarının, sulhun korunması için üzerlerine düşen şerefli vazifeleri yapmak azminde oldukları bedihidir. Bağdad Paktının dayandığı ve kuvvet aldığı milletler, sulh istemektedirler. Bağdad Pak­tı camiası olarak bizler, tarihî olan, kültürü olan, medeniyeti olan mil­letleriz. Biz, milletlerimizin ve topraklarımızın saadeti uğrunda çalış­mak azim ve kararındayız. Bizi bu azim ve kararımızdan alıkoymak te­mayülleri görüldüğü zaman elbette ki daha dikkatli, daha uyanık, daha

mütesnit olmamız icap edecektir. Bugün milletlerimiz sulha ve refaha giden bir yolun üzerindedir. Bu yoldan ayrılmayacağız ve bu hedeften şaşmadan ilerleyeceğiz.

Kadehimi İran'ın büyük hükümdarı Şehinşah Muhammed Rıza Pehlevî Hazretlerinin, muhterem Kraliçe'nin, kudretli ve realist Başvezirinizin, Hariciye Veziri ve bayan Ardalan'm, senato ve meclis reislerinin, değerli hükümet azasının şereflerine kaldırıyorum. Medenî dünyanın beklediği sulha kavuşmak azmimizi bir kere daha teyid ediyorum.»

Refik Koraltan'm İran Millî Meclisine irad ettiği nutuk :

 Tahran :

Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan'm başkanlığındaki Türk par­lâmento heyeti bugün İran Millî Meclisini ziyaret etmiştir.

Saat tam 10'da, İranlı mebusların salondaki yerlerini almasından sonra Türk parlâmento heyeti kendilerine Ön sıralarda tahsis olunan yerlere davet olunmuştur. Bu esnada, Refik Koraltan'm salona dahil oluşu çok geniş ve çok samimî tezahürata vesile teşkil etmiştir.

Riyaset mevkiini bizzat Serdar Fahir Hikmet'in işgal ettiği millî meclis­te gündeme geçilmeden evvel söz verilen Türk parlâmento heyeti reisi Refik Koraltan kürsüye davet edilmiştir.

Tezahürat arasında millî meclisde söz alan Refik Koraltan sürekli alkış­larla karşılanan bir nutuk irad etmiştir.

Türk parlâmento heyeti reisi, kardeş İran mebuslarının büyük ve can­dan tezahürleri dolayısiyle sık sık kesilen bu tarihî nutkunda demiştir ki:

«Çok sayın Meclis Başkanı,

Muhterem milletvekilleri, aziz kardeşlerim...

Şu anda yüksek huzurunuzda bulunmakla duyduğum sevinç payansız-dır. Bu payansız sevinç içinde, asil İran milletinin güzide mümessillerin­den mürekkep yüksek heyetinize hitap etmek gibi şerefli ve mesut bir fırsatın bana bahşedilmiş olmasından dolayı şahsen kalbî teşekkürlerimi sunarken, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kardeş İran meclisine can­dan selâm ve muhabbetlerini, Türk milletinin aziz İran milletine en ha­lisane refah ve saadet temennilerini de arz ve takdim eylemekle cidden mesut, bahtiyarım.

Aynı zamanda dost, kardeş ve müttefik İran'ın mübarek topraklarına ayak bastığımız andan itibaren, bana ve arkadaşlarıma, içten gelen bir muhabbetle gösterilen en yüksek ölçüdeki samimî tezahürlerin ilham ettiği derin şükran ve minnet hislerini hararetle ifade etmek isterim.

Muhterem milletvekilleri,

Büyük tarih yaratan ve medeniyetler kuran İran ve Türk milletleri asır­lar boyunca yanyana yaşamalarına., din, ahlâk, anane hususlarında aralarında tam bir müşabehet olmasına rağmen., geçmiş zamanlarda bu iki asil ve kahraman milletin idaresini vakit   vakit elinde tutanların..

isabetsiz görüş ve tedbirleri yüzünden, milletlerimizin hayatında nahoş bir takım durgunluklar hattâ gerilemeler olmuştur., şu ciheti belirtmek yerinde olur:

Milletlerin maşeri vicdanına yerleşmiş olan ve tarihin icapları kadar bu milletler efradının, samimî emel ve temennilerinden doğan istek ve di­lekleri hakkıyla sezmek ve kavramak., bunlara vücut vermek, icap eden nizam ve muvazeneyi meydana getirmek, ancak, müstesna bir nüfuzu nazara sahip, bu gibi işleri lâyıkiyle başarmaya kadir, fevkalâde varlık ve kudretlere vergidir.

İşte İran-Türk münasebetlerinde böyle bir hâdisenin 23 sene önce, 1934 de vuku bulduğuna şahit olmaktayız.

O tarihte, Türkiye'yi şereflendiren yeni İran'ın banisi büyük kahraman, Majeste Rıza Şah Pehlevi ve onu bütün bir milleti ile birlikte, hudutsuz bir muhabbetle bağrına basan yeni Türkiye devletinin kurtarıcısı ve ku­rucusu Atatürk, başbaşa vererek, Îran-Türk dostluğunun, artık siyasî bir formülden ibaret olmadığını, her iki memleket evlâtlarının anlayışla, şevkle, heyecanla benimsedikleri, kalplerine yerleştirdikleri bir varlık ol­duğunu, sevinç ve iftiharla ilân ediyorlardı.

Bakınız o zamanki hitabesinde Atatürk ne demişti:

«... İran-Türk münasebetlerinin tarihi gözden geçilirse, bu iki memle­ketin dostluktan ayrıldıkları zaman en müşkül devirleri yaşamış olduk­ları görülür., halbuki milletlerimizin tabiî temayülleri ve yüksek men­faatleri icabı olan dostluk bağlan kuvvetlendikçe, her iki memleket kuv­vetli hale geldi ve refah buldu.

Türkiye Cumhuriyeti İran dostluğunu siyasetinin en esaslı umdelerin­den biri haline getirmiştir.

Böylece sarsılmaz ve silinmez bir İran-Türkiye dostluğu kurulmuştur. Bu medeniyet ve insaniyet için şüphesiz en sevinilecek neticelerden bi­ridir.»

Şehinşah Hazretlerinin cevaplan bu anlayış ve görüşü ne güzel tasdik ve teyit ediyordu.

Majeste Rıza Şah Pehlevi buyurmuşlardı ki...

«... Zimamı devleti ele aldığım ilk gündenberi, Türkiye ile dostluk lüzu­munu hissettim... İşin esası o derece sağlamdır ki, bu dostluk istikbalde her türlü tezelzülden masun bulunacaktır.»

Alâ Hazreti Hümayun, bu husustaki temenni ve düşüncelerini, daha açık bir surette, birkaç gün sonra, İstanbul'da bulunan İranlı kardeşle­re hitaplarında belirtmişlerdi.

Hâlâ bütün kıymet ve tazeliğini muhafaza eden bu şahane sözleri bura­da tekrar ederken, müstesna bir şevk ve gurur duymaktayım.

Birbirleriyle hemcivar ve ahlâkan birbirine benzer oldukları halde uzun senelerden beri, bu iki milletin arasında devam edegelmiş ve onları bir­birinden ayırmış olan ihtilâfların ve mücadelelerin, benim devrimde or­tadan kalkarak onun yerine sabit ve halelden masun bir muhabbetin ve

samimiyetin kaim olmuş olmasından dolayı pek mahsus ve mesrurum.. Bundan böyle her iki milletin vifak ellerini birbirine uzatarak büyük bir refah içinde ve birbirleriyle kemali itimatla yaşayacaklarına ve saadet ve terakki merhalelerini birlikte katedeceklerine çok ümit varım..»

Aziz kardeşlerim:

Aradan uzun yıllar geçti, lâkin iki dahî liderin bu ölmez ve isabetli söz­leri, bütün kuvvet ve zindeliği ile, hafızalarda ve vicdanlarda yaşamak­ta devam etti., iki millet münaseebtlerine feyiz verdi., aydınlık saçtı.

İkinci Dünya Harbi bütün fecaat ve felâketleriyle gelip çatmıştı. Sarsıl-. maz görünen nice dostluklar, bozulmaz sanılan nice ittifaklar, bu kan ve ateş tufanı karşısında, akla durgunluk verecek bir sürat ve mukavemet-sizlikle devrilip gittiler. Lâkin, İran ve Türk dostluğu bu dehşet imtiha­nım muvaffakiyetle geçirdi ve hattâ, eskiye nazaran.daha kuvvetli ola­rak ortaya çıktı.

Muhteşem selefinin nurlu yolunda azimle yürümekte olan genç ve müs­tesna hükümdar Alâ Hazreti Hümayun Muhammet Rıza Şah Pehlevi bu dostluğu kendisine mevrüs bir vedia sayarak, onu kuvvetlendirmeye, perçinleştirmeye bezli gayretten asla fariğ olmadı ve kendi milletinin ol­duğu kadar, Türk milletinin de kalbinde ebediyen hürmetle yaşayacak olan bu muazzam eseri devam ettirdi.

Çok aziz kardeşlerim:

İran ve Türk milletleri sulha, adalete candan bağlıdırlar., hür milletler cemiasınm şerefli azalarıdır., dahilde, her iki memleket hayat seviyesi­ni yükseltmek gayretiyle, bir çok büyük içtimaî ve iktisadî icraata giriş­miş bulunmaktadırlar., bunun için, devamlı barış ve güvene ihtiyaç ol­duğuna kanidirler. Bir çok iyi niyetli kimseler gibi, bizler de harp so­nunda artık insanlık emellerimize uygun yeni bir ruh ve nizamın dün­yada hâkim olacağına samimiyetle inanmıştık. Böyle bir çığırın açılma­sını can ve gönülden arzulamış, istemiştik. Sanmış ve inanmıştık ki, ar­tık bir bahtiyarlık devri başlıyacaktır. Milletler elele verecek, birbirleri­ne hürmet edecek, güvenecek, sulh, sükûn ve huzur içinde, nurlu ve fe­yizli bir yoldan yürüyeceklerdir. Halbuki..

Halbuki, çok geçmeden bozguncu kuvvetlerin bazan kapalı, bazan açık bir şekilde harekete geçtiği, vurmaya başladığı,' evvelâ hayretle, sonra da endişe ile görüldü.: an geldi ki, hür milletler mevcudiyetlerini, mu­kaddes bildikleri şeyleri korumak mevkiinde bırakıldılar., mütenebbih olmak, mukadderat birliği yapmak, müşterek bir hattı hareket takip et­mek zamanının geldiği bir çok taraflarda anlaşıldı.

İşte., biz Türk ve İranlıları, yalnız kardeş, dost, komşu değil, aynı za­manda da müttefik yapan bu olmuştur. Bozguncu faaliyetlere "karşı müessir bir tarzda mücadele zarurî idi. Bunun içindir ki, sonsuz kanlı harplerden bitap düşmüş bir beşeriyete sulh ve sükûn getirmek, böylelik­le refah ve saadet temin eylemek emeliyie kurulmuş olan Birleşmiş Mil­letler Teşkilâtı prensiplerine îmanla, sadakatle, tam bir samimiyetle bağlı bulunan milletlerimiz, yine bu prensiplere uygun olarak, Bağdad Paktı çerçevesinde bir kere daha birleştiler., münhasıran tesadüfi bir mahiyet taşıyan bu ittifakı akitten maksadımız, içinde yaşamak azmi katisinde bulunduğumuz topraklarımız üzerinde tam bir istiklâl, sulh

ve istikran teminat altına almak, daha sıkı ve faal bir teşriki mesai te­miniyle mevcudiyetimizi ve topraklarımızın masuniyetini korumaktır. İki memleket arasındaki ittifakın milletler arasında tam eşitlik şartları içinde ve serbest iradenin tam tecellisi suretiyle sulhun, emniyetin, ada­let ve refahın inkişafı umdelerine dayanan Bağdad Paktının sinesinde tecelli etmiş olması bölgemizin ve umumiyet itibariyle insaniyetin ve dünya sulhunun menfaatlerine hizmet etmeği kendi menfaatlerimizle bir tuttuğumuzun delilidir ve ancak bundan ibarettir.

Muhterem mebuslar,

Türkiye Reisicumhuru Sayın Bayar'm yaptığı ve burada hâlâ şevk ile yâdedildiğini memnuniyetle müşahede eylediğim ziyaretin iadesi mak-sadiyle haşmetlü hükümdar Muhammet Rıza Şah Pehlevi ile haşmetlü Melike Süreyya Hazretlerinin geçen sene bu tarihlerde memleketimize yapmış oldukları, her tarafta şevine ve heyecan uyandıran ziyaret, sene­lerce önce yine böyle hatırası unutulmaz bir ziyaretle, yepyeni bir isti­kamet almış bulunan İran-Türk dostluğuna yepyeni bir kuvvet ve rev­nak katmıştır.

Bugün komşuyuz, dosttuz, kardeşiz, müttefikizdir. İdeallerimiz, duygu­larımız birdir.. Menfaatlerimiz müşterektir.. Yekdiğerimize bağlılığımız millet çapındadır, samimidir., her an artmaktadır., resanet peydan et­mektedir. Maksat ve gayemiz, milletlerimizin elele vererek emniyet, sulh, refah ve saadet içinde çalışmalarıdır. Bu hedefin tahakkukuna doğru her iki tarafça sarfedilen gayretlerin, elde edilen parlak neticelerinden bu büyük ve güzel eserin dahî mürevviçleri, başlıca banileri, cennet me­kân Rıza Şah Pehlevi Hazretleriyle ölmez Atatürk'ün nur içindeki ruh­ları elbette şad olmaktadır.

Aziz hatıralarını şu anda burada da tebcil ederken, bu iki müstesna dev­let adamının en har emellerine, her iki milletimizin de en samimî arzu­suna uyarak, aramızda mevcut dostluk, kardeşlik ve ittifak rabıtaları­nın her gün biraz daha tarsin ve takviyesi yolunda, siz muhterem mil­letvekilleri tarafından mütemadi, surette sarfedilmekte olan verimli gay­retleri derin bir haz ve memnuniyetle müşahede eylediğimi arzeder, bundan dolay? mümessili ve tercemanı bulunduğumuz Türk milleti adı­na en kaibî teşekkürlerimizi takdim eylerim.

Bu minnet sözlerini, şanlı pederlerinin çizdiği şehrahta yüksek sevk ve iradesiyle parlak hamleler kaydeden Majeste Muhammet Rıza Şah'ın, kardeş Türk topraklarına ayak bastığı anda irad buyurmuş oldukları şu ne kadar veciz temenni cümlesiyle bitirmek isterim.

«Türk - İran dostluğu ilelebet payidar olsun.»

İran Meclis Reisinin Refik Koraltan'a cevabı:

15 Mayıs 1957

 Tahran :

Dün İran meclisinde İran'ı ziyaret etmekte olan Türk parlâmento heye­tinin şerefine yapılan toplantıda Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan'ın konuşmasından sonra söz alan İran Meb'usan Meclisi Reisi Serdar Fahir Hihmet ezcümle şunları söylemiştir:

«Türkiye Büyük Millet Meclisinin muhterem reisi, sayın parlâmento heyeti üyeleri,

Bütün samimiyetimle zatı devletlerine ve muhterem hey'et azalarına İran Meb'usan Meclisini ziyaret etmek lütfunda bulunduklarından ve haşmetlû Şehinşah Hazretlerine ve İran milletine karşı gerek Türk hü­kümetinin ve gerek Türk milletinin candan sevgisine tercüman olduk­larından dolayı derin teşekkürlerimi arzederim.

İki memleket parlâmentoları arasında, riyasetiniz altındaki muhterem hey'etin ziyareti ile başlayan, samimî dostluk ve kardeşlik münasebetle­rinin, her geçen gün, gelişmesini ve devam etmesini can-ü gönülden te­menni ederim.

İran Meb'usan Meclisi azaları, iki eski ve parlak medeniyetin evlâtları olan komşu ve dindaş iki milletin arasındaki münasebetlerin dostane ve samimî olmasını arzu etmektedirler. İran mebusları bunun tahakkuku için hiç bir fedakârlıktan kacmılmamasmı temenni etmektedirler.

İran ve Türk milletleri arasındaki dostluğun temeli aynı dinî inançla­ra, millî geleneklere, eski ve köklü medeniyetlerine, aynı içtimaî, harsı ve iktisadî meselelere dayanmaktadır. İki memleket arasındaki dostluk münasebetlerinin çok eski bir mazisi vardır. Asırlar boyunca bu dostluk münasebetlerinde bazan gevşemeler, bazan sıkılaşmalar kaydedilmişse de, bu, rahmetli Atatürk'ün ve Rıza Şah Pehlevi'nin zamanlarında eşine rastlanılmayack bir derecede gelişmiş, kuvvetlenmiş, kökleşmiştir. Bu dostluk münsebetleri, az önce zatı devletlerinin de belirttikleri gibi, ar­tık, son haddini bulmuş, evci balâya ulaşmıştır. Artık, bu noktadan iti­baren münasebetlerimiz sözden fiil sahasına intikal eylemiş, sarsılmaz derin temellere oturmuştur.

Bizim Türk milletine karşı duyduğumuz samimî dostluğun sebebini ge­leneklerimizde, an'anelerimizde ve millî duygularımızda müşahede et­mekte olduğumuz benzerlik teşkil etmektedir. Biz her an Türk milleti­nin ilerlemesinden, refaha kavuşmasından sevinç ve gurur duymakta­yız.

Büyük Atatürk ve Rıza Şah Pehlevi'nin memleketlerine yaptıkları hiz­metler son asır tarihinde büyük izler bırakmıştır. Bu iki büyük adam, milletlerinin terakki ve tealisi hususunda ilk hedefi göstermişler. Biz onların gösterdikleri yolda ilerlemekten sevinç ve gurur duymaktayız. Bu iki büyük adamın yaptıkları hizmet gerek Türk ve gerek İran mil­letinin ruhunda derin izler bırakmıştır.

İran milleti, haşmetlû Şehinşah Muhammet Rıza Pehlevi'nin idareyi, dünyanın en buhranlı bir devresinde ele almasından, derin vukufu, ki­yaseti ve ileri görüşlülüğü sayesinde İran'ı korkunç tehlikelerden ve çö­küntüden kurtarmasından ve ona her geçen gün daha müreffeh ve me­sut bir yaşama sağlayacak tedbirler almasından dolayı mesuttur. İran milleti dostu ve müttefiki Türk milletinin de âkilârîe ve müdebbirane bir idare sayesinde, her geçen gün, iktisadî ve sosyal sahalarda, ilerle­mesinden, terakki ve teali etmesinden sevinç duymaktadır.Türkiye Cumhurreisi Ekselans Celâl Bayar'm İran'ı ve İran Şehinşahı Muhammet Rıza Pehlevi ve Melike Süreyya'nın Türkiye'yi ziyaret et­meleri iki memleket arasındaki dostluğun kuvvet ve istikrar bulmasını temin etmiştir.

Bu dostluk ve işbirliğinin, sadece, Ortadoğu'da sulhu koruyacak bir un­sur olmadığını, bunun semeresinden bütün dünyadaki sulh sever mil­letlerin faydalanacaklarını kabul etmek ve bundan memnunluk duymak gerekmektedir.

İran milleti İkinci Dünya Savaşı zarfında edindiği acı tecrübelerle istik­lâlin ve dolayısiyle dünya sulhunun, ancak, kuvvetli müdafaa imkân­ları ile korunabileceğini öğrenmiş bulunmaktadır. İşte bu sebepledir ki, her memleket için mevcudiyetini ve istiklâlini korumak kaçınılmaz bir zaruret teşkil etmektedir. Zatı devletlerinin de az önce belirttikleri gibi, İran da aynı düşünce ile hareket ederek Bağdad Paktına iştirak etmiş bulunmaktadır. İran, işte bunun içindir ki, her fırsatta, bu paktın sul­hu koruma ve dahil olan devletlerinin istiklâllerini müdafaa kaygusu ile meydana gelmiş olduğunu ilân etmektedir. İran bu paktın hiç kimseye karşı olmadığını ve diğer memleketlerle olan dostluğu ile tezad teşkil et­mediğini müteaddit defalar belirtmiştir. Gerek Türk ve gerek İran mil­leti dünyada sulh _ve sükûnun hüküm sürmesini bütün gönülleri ile ar­zu etmektedirler. İran milleti de, Türk milleti gibi, bütün dünya millet­lerinin hürriyetlerine, istiklâllerine saygı gösterilmesini arzu etmekte­dir. İran, her milletin hür olmasına ve kendi mukadderatını kendisinin tayin etmesine inanmış bulunmaktadır. İşte, bunun içindir ki, daima Birleşmiş Milletler Kurulunu desteklemiştir. İran, bu milletlerarası bü­yük teşekkülün, Birleşmiş Mülelter Kurulu anayasası gereğince ve mü­zakere ve anlaşma yolu ile milletlerin haklarını koruyacağını ve halen mevcut bulunan bir takım anlaşmazlıkları muslihane bir şekilde halle­deceğini ümit etmektedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin çok muhterem reisi, Türk milletinin İran halkına karşı, tercüman olduğunuz, duyguları, aynen İran mille­tinin Türk halkına karşı beslediği hislere benzemektedir. İran'a geldi­ğinizden ve İran Meb'usan Meclisinin davetini kabul ettiğinizden dolayı gerek zatı devletlerine ve gerek muhterem Türk meclis hey'etine yeni­den teşekkürlerimi bildiririm. Zatı devletlerinin İran milleti için söyle­miş oldukları güzel sözlere ve temennilere de teşekkür etmek benim için borçtur. Türk milletinin refah içinde yaşamasını ve giriştiği terâkki ve yükselme yolunda ilerlemesini tanrıdan niyaz ederim.

Aziz misafirlerimizin ziyaretleri bizim için asla unutulmayacak bir ha­tıra olarak kalacak ve bu seyahatiniz, iki memleekt arasında, zaten mevcut olan, dostluk bağlarının, daha sıkılaşmasmı ve sağlamlaşmasını temin edecektir.

Gerek kendi adıma ve gerek İran Meb'usan Meclisi azaları namına Türk milleti hakkındaki en halisane duygularımızı memleketinize götürmeni­zi sizlerden rica ederiz.

Türk-İran dostluğunun ebediyete kadar devam edeceğini ümit ederim. Yaşasın Türkiye, yaşasın Türk milleti. Meşhed umumî valisinin ziyafeti:

25 Mayıs 1957

 Meşhed :

Meşhed umumî valisi Rıza Caferi tarafından ,Refik Koraîtan riyasetin­deki Türk parlâmento heyeti şerefine verilen ziyafet, Türk-İran dostluğunun_ tezahürüne yeni bir vesile teşkil etmiştir. Meşhed valisi, Belediye Reisi, İmam Rıza türbe, cami ve müzesinin mütevellisi Türkiye Büyük­elçisi, Pakistan ve Afganistan konsoloslarının da davetli bulundukları bu ziyafette, ilk konuşmayı umumî vali Rıza Caferi yapmış, müteakiben bando Türk İstiklâl Marşını çalmış, Refik Koraltan'm bu konuşmaya verdiği cevaptan sonra bu defa İran millî marşı çalınmıştır. Umumî va­li Rıza Caferi, konuşmasında, Türk-İran dostluğunun herhangi bir cali dostluklara asla benzemediğini,. Şehinşah Rıza Pehlevi ile Atatürk'ün te­sis ettikleri bu dostluğun her gün biraz daha sağlamlaştığmı, bu dost­luğun her iki millet tarafından hararetle tasvip edildiğini, aynı dostlu­ğun ebediyete kadar devam edeceğini, onun Bağdad Paktı ile bir kat da­ha kuvvetlendiğini ifade etmiştir: Refik Koraîtan da verdiği cevapta, kendisine ve Türk heyetine karşı gösterilen bu teveccüh ve misafirper­verliğe teşekkür etmiş, İran-Türk dostluğunun asırlar boyunca her iki milletin ruhunda yaşadığını belirtmiş ve sözlerine devamla şöyle demiş­tir: «Bir pırlanta parçasını hayli emeklerle işleyerek kıymetlendiren sa­natkârlar gibi, milletlerin his ve şuurunda müşterek yaşıyan asil duygu­ların bir gün müsbet tezahürünü temin eden dahiler görülmüştür. Du­bara çiniyi işleyen, mermerden şaheser heykeller yaratanlara elbet de sanatkâr, artist denilir. Milletlerin müşterek arzu ve duygularım tesbit ve tahakkuk ettiren kimseler de şüphesiz büyük dahilerdir. Büyük ku­mandan ve inkılâpçı vasıflarıyla dünya çapında birer şöhret olan Şehin­şah Rıza Pehlevi ile Atatürk de İran ve Türk milletinin müşterek hayat ve kaderine müessir ve hâkim olan dostluğu yeniden ihya etmiş dahî­lerdir. Hepimiz biliyoruz ki, Firdevsi, Hayyam, Sadi ve Hafız İran'ın aza­metli ruhunu, bir dantelâ gibi işlemişlerse, Şehinşah Rıza Pehlevi ile Atatürk de her iki milletin arzu ve hislerini duymuşlar ve bu arzu ve his­lerden kuvvet alarak, İran-Türk dostluğunu biraz daha kuvvetlendir­mişler, diğer komşu ve kardeş milletlerle Ortaşark'ta meydana getire­cekleri tarihin ilk sahifelerini yazmışlardır. Şairler duygularını işleyen ve terennüm eden san'atkâıiardır. Devlet adamları ise milletlerin millî menfaatlerini sulh ve saadet yolunda arayacak, şeref ve haysiyetlerini korumanın imkânlarını sağlıyan dahî liderlerdir. Bu vasıftaki devlet adamları da ender yetişmektedir. Bu bakımdan Şehinşah Rıza Pehlevi ile Atatürk'e olan derin hayranlığımız ve nihayetsiz merbutiyetimiz ebe­didir.»

Zaman zaman alkış tufanlarıyla kesilen konuşmasına devam eden Ko­raîtan sözlerini şöyle bitirmiştir:

«Muhterem umumî vali çok isabetli bir görüşle Bağdad Paktının geniş ehemmiyetine işaret buyurdular. Ben de bir defa daha tekrar edeyim ki, Bağdad Paktı ruhu aslisi itibariyle hiç bir milletin aleyhine değildir. Bağdad Paktı bu pakta bağlı milletlerin tam bir istiklâl içinde yaşama­larını istihdaf eden hayatî bir zaruretin belgesidir. Gerek Nato camiası,gerek Bağdad Paktı milletleri müşterek bir maksat etrafında toplanmış bulunmaktadırlar. Bu maksadın gizli tarafı yoktur. Şayet bir gün Her­hangi bir mütecaviz gaflete düşer de milletlerimizin hayat ve istiklâli­ne saldırmak isterse NATO'nun olduğu gibi Bağdad Paktı camiasının da vazifeleri başlıyacaktır. Zira hiç bir millet hayat ve istiklâline doku­nulmasını istememektedir. Bütün insanlık âlemi tek bir arzu halinde sulh istiyor, emniyet istiyor. Yirminci asır daha sür'atli terakki ve insan­lık âlemine yeni ufuklar açan icadlar devri olmuştur. Bütün bu iyi ve güzel gayretlere müsbet faaliyetlere rağmen milyarlarca insan sulh di­ye avaz etmektedir. Değişen bir çok şeyin yanında hâlâ değişmeyen hü­kümler vardır. O da şudur: Hazır ol cenge eğer istersen sulhusalâh. İkin­ci Dünya Harbi sona ereli 12 yıl olduğu halde sulh henüz temin edilme­miştir. Demek oluyor ki, müdahale ve tecavüz emelleri karşısında sulh­sever milletlerin birleşmesi zaruridir. NATO ve Bağdad Paktı bu zaru­retlerden doğmuştur. Bağdat Paktının ruhu aslîsi budur. İrak'ın, İran'­ın, Pakistan'ın, Türkiye'nin Bağdad Paktını tesis etmelerinden maksat tecavüzî değil, tedafüidir. İngiltere'nin bu pakta dahil olması, Ameri­ka'nın iktisadî komiteye girmesi ve tamamen iyi niyetli hareketlerdir. Bütün samimiyetimizle temenni ediyoruz ki, Mısır, Suriye, Lübnan, Ür­dün ve Suudî Arabistan da bu pakta girmekte gecikmesinler. Bu, Türki­ye'nin ve Türkiye cumhuriyeti devlet ve hükümetinin halisane arzu te­mennisi olduğu gibi, Bağdad Paktı milletlerinin müşterek intizarlarıdır. Milletlerimizin istiklâl ve hürriyetine tecavüz ettirmiyeceğiz. Bağdad Paktı memleketleri hudutlarına artık tecavüz edilemez. Mütecaviz kim olursa olsun, meğer ki o intihara karar vermiş ola, milletlerimizin refah ve saadeti için atıldığımız bu yolda asla tereddüt etmeden yürüyeceğiz. Bu yolun sonu sulh ve selâmettir. Bu yol müşterek gayret ve iyi niyet sahiplerinin yoludur. Allaha sığınarak yolumuzda yürüyoruz.»

Refik Koraltan Türk-İran Kültür Cemiyetinde bir konuşma yaptı: 26 Mayıs 1957

 Tahran :

İran-Türk Dostluk ve Kültür Cemiyeti, yıllık mûtad kongresini Tahran üniversitesi salonlarında yapmıştır.

Bu münasebetle Meşhed'den dönmüş bulunan Refik Koraltan ve Türk parlâmento heyeti, meclis reisi Serdar Fahir Hikmet, hükümet âzası, mebuslar, kültür ve ilim adamları ile Tahran ileri gelenlerinin, İran-Türk dostluk cemiyeti mensuplarının, çok sayıda bir bayan kafilesinin, ka­labalık bir gençlik kitlesinin, bu arada Türkiye Büyükelçisinin ve elçilik erkânının da katıldıkları toplantı üniversite salonlarının istiap edemi-yeceği bir vaziyet hâsıl etmiştir. Davetliler ve kongre azasının yerlerini almaları üzerine, cemiyet idare heyeti ve Ayan Haricî Münasebetler Ko­misyonu reisi sabık Başvekil ve Ankara'nın İran Büyükelçisi Ekselans Muhammed Said Marakaî kürsüye gelerek söz almış ve cemiyetin kuru­luşu, maksat ve gayelerine, iki memleket arasındaki kadim komşuluğa dair aydınlatıcı izahlar yapmış, Şehinşah Rıza Pehlevi ile Atatürk tara­fından ihya edilen İran-Türk dostluğunun büyük ehemmiyeti üzerinde durmuş, hudut komşusu bulunan milletlerimiz arasında mevcut iyi münasebetlerîn tankım edilmesinden duyulan büyük memnuniyeti belirtiâteten sonra, milletlerimizin ve aradaki iyi münasebetlerin, devamlı ol­ması temennisiyle sözlerini bitirmiştir.

Bundan sonra alkışlar arasında kürsüye davet olunan Refik Koraltan, bu nazik davete teşekkür etmiş ve şu mukabil konuşmayı yapmıştır:

«Muhterem Said beyefendinin İran-Türk dostluğuna temas eden ve ta­rihin derinliklerinden akisler getiren sesinde şahlanan ve bağlanan he­yecanını duyduk, kendilerini iftihar hisleriyle dinledik.

İran-Türk Dostluk ve Kültür Cemiyetinin bu tarihî toplantısında bu­lunmuş olmanın kıymetli hatırasını ebediyen taşıyacağız. Cemiyetin na­sıl ulvî bir maksat, nasıl ileri görüşlü ve müsbet bir ideal üzerinde çalış­mak istediğini, daha evvel stadülerinden öğrenmiştim. Said beyefendi bu yapıcı ve dostluğa dayanan kültürel maksadı zevkli tablo halinde tersim ederek gayet veciz ifadelerle tebarüz ettirdiler. Bazı milletler menfaatleri icabı tanışmak ve birleşmek için gayret sarfederler, o mil­letler ki, müşterek tarihe, müşterek ve kadim maziye sahip değillerdir.

Müşterek kültürleri tarihten, tarihin derinliklerinden kaynayan müş­terek duygulan yoktur. Böyle olunca, tanışmak ve birleşmek gayretleri de istenilen neticeyi vermekten mahrumdur. Halbuki İran ve Türk mil­letleri hiç de böyle değildir, onun için, İran-Türk Dostluk ve Kültür Ce­miyeti, zorluk duymadan muvaffak olmakta ve idealine hızla koşmakta­dır. Cemiyetin kısa zamanda ne derece muvaffak olduğunu, nasıl bir süratle inkişaf ettiğini, sahasını genişlettiğini şu heybetli manzara pek güzel anlatmaktadır. Bu manzara bugünkü çalışmaların ve iki millet arasındaki dostluk münasebetlerin asla sun'î olmadığını da ispat etmek­tedir.

Misâl arzedeyim: Bir kadife kumaş için lâzım olan her şey mevcuttur. Dokunmak üzere tezgâha verilmiş ve kumaş hazırlanmıştır. Şimdi şu cemiyet içinde toplanan insanlar da kendileri için hazırlanan bu kadife kumaştan elbiselerle ayni yeknasaklık, .aynı medenî kıyafetlerle kalple­riyle, zihinleri arasında ayni samimî dilek ve arzulan taşıyarak, ayni ruha sahip bulunarak, dünya efkârı umumiyesi karşısına çıkabilmek bahtiyarlığını duymaktadırlar. Bu vaziyette bir cemiyetin idealine ka­vuşması için hiç bir engel kalmamış, bütün kader ve kısmet kapıları açılmış demektir. Üstad ellerin dokuduğu bu kadife kumaşı, mahir bir ressam san'atkâr bir destanör gibi, İran-Türk cemiyeti dirijanları daha çok kıymetlendirerek aramızdaki büyük dostluk ruhuna yakışır bir li­bas haline getirmekte zahmet çekmemişlerdir. Köşe bucağından 16 gün­dür devam eden temaslarımızda hangi saatte, ne vakit ve kimlerle kar­şılaşmış iseK kadife kumaşların hararet verdiği, ılık, ulvî, yumuşak kalp­lerin sevgi ile çarptığım gördük, kalplerde yaşadık ve nabızların vuruş­larında kendi gönüllerimiz darabanını hissettik. Tarihin derinliklerinde dolaştık, bu tarih derinliklerinde asil İran milletinin sesini duyduk, eser­lerini gördük, göz kamaştıran kültür ve medeniyet asarını temaşa et­tik.»

Refik Koraltan alkışların zaman zaman inkıtaa uğrattığı bu güzel ko­nuşmasını şöyle bitirmiştir:

«20'nci asrın ortalarına doğru iki dahî, Şehinşah Rıza Pehlevi ve Ata­türk zuhur etmiş, İran ve Türk milletlerini birbirine yaklaştırmış, kadim dostluğu takviyede muvaffak olmuştur. Bu dostluğun yeniden ih­ya ve takviyesinde iki millet arasındaki halisane niyetlerin de büyük tesirleri olmuştur. Eğer milletlerimiz arasında bu mevzuda müşterek bir arzu bulunmasaydı, elbet liderlerin muvaffakiyeti kolay olmıyacaktı. İran-Türk milletleri arasında müşterek bir arzu halinde duyulan dostluk ve iyi komşuluk, Şehinşah Rıza Pehlevi ve Atatürk'ün temasa geçmeleriyle yeniden teessüs etmiş, onlara milletlerimiz için yeni bir hizmet imkânı vermiş yeni bir devir ve tarih kapısını açmak şerefini ka­zandırmıştır. Şehinşah Muhammed Rıza Pehlevi ve Celâl Bayar ise mil­letlerimizi daha ileri bir yola sevketmekte gecikmemişlerdir. Şimdi, mil­letçe ayni yolda, ayni hedefe dferğu, ayni tempolarla ilerlemenin şerefi­ne müştereken ve mütesaviyen duymaktayız. Bu bir şehrahtır ki, hepi­miz için açılmış bulunuyor, şehrali açık, güneş bol ışıklar serpmektedir. Karanlıktan hoşlanmıyan milletler olarak bu şehrahata, güneş aydınlı­ğında ilerliyoruz, bu şehrahat, güneş aydınlığında gayelerimize doğru koşuyoruz. İran-Türk Dostluk ve Kültür Cemiyetinin, bu sahadaki mu­vaffakiyetleri aşikârdır, böyle ulvî bir maksat etrafında toplanmış bu­lunan sizler, tebrike şayan ve lâyıksınız. Politikadan tamamen uzak, dostluk ve kültür kaynaklariyle beslenen cemiyetinizin mefkürevî gay­retlerin daha ziyade muvaffakiyet temin etmesini candan temenni ede­rim. Tarihimiz muktedir rehberler yetiştirmiştir, milletlerimiz bugün de muktedir rehberlere sahiptir. Muktedir rehberler, müşterek arzu ve hisler, dostluk ve kültür münasebetlerimizin takip ettiği ulvî istikamet­te İran-Türk milletlerinin yapamıyacakları. bir şey olmadığını göster­meye kâfidir. Çok zengin bir insan hazinesine sahip bulunan İran-Türk dostluk cemiyeti bugün, bütün kalpler için sönmeyen bir ateş, kararma­yan bir ışık olmuştur.

Çok geniş ve ihatalı bir dünya görüşüne sahip bulunan muhterem Şe­hinşah Muhammet Rıza Pehlevi Hazretlerini de bu cemiyetin içinde mütalâa etmemizde herhangi bir isabetsizlik olmadığı kanaatindeyim. Şehinşah Rıza Pehlevi ve Atatürk tarafından açılan şehrahta, onların izinde yürümenin bahtiyarlığını, cümlemiz hissetmekteyiz. Bu şehrah medeniyet yoludur, kültür yoludur, dostluk yoludur. Bu yoldan ve bu idealden ayrılmıyacağız.»

Koraltan, İran-Türk bayraklarını selâmlıyarak sözlerini bitirmiş ve ha­zır bulunanlara da ayni tazimi göstermiştir.

Koraltan kürsüden ayrılırken bravo sesleri ve alkışlar uzun devam et­miştir. Müteakiben, Koraltan ve Millet Meclisi Reisi Serdar Fahir Hik­met Hazretlerine İran-Türk dostluk ve kültür cemiyetinin fahrî âzalık belgeleri verilmiş, İranlı ressam Rüştü tarafından yapılmış Celâl Ba-yar'm büyük bir portresi de cemiyete armağan olunmuştur. Daha son­ra İran'ın genç ve kudretli şairlerinden Kâzım Recevî «Hoş Geldiniz» şiirini okumuştur. Çok kuvvetli bir ifade ile yazılmış olan şiir alâka ile dinlenmiş ve alkışlanmıştır.

Bunun arkasından Adana mebusu Enver Batumlu kürsüye gelmiş, İran tarihi, İran san'at ve medeniyeti, İran kültürü üzerinde takdirle dinle­nen ve sık sık alkışlanan bir konuşma yapmıştır. Tahran'm altmış bin trajlı «Ittılâat» isimli gazetesinde Adana mebusu Enver Batumlu'nun İran-Türk dostluğuna dair dikkate lâyik bir makalesini nesretmistir. Bu makalede aynen şöyle denilmektedir:

«İşte, İran-Türk milletleri, Birleşmiş Milletlerin şeref ideallerini, ortak-laşarak Saadabad'dan-Saadabad'a kaynaşan ruhlarına ve barış mefku­relerine Bağdad Paktiyle yeni bir tek'id ve teyid getirdiler. Dinimiz, in­san hayatına kıymeti affedilmez bir günah saymıştır. Milletlerimiz de masum milletleri mahvedecek bir harbi ebediyen mahkûm etmek azim ve dâvasında birleşmiş bulunuyorlar. Bunun için, İran-Türk dostluğu yaşasın, bunun için Allah kardeşliğimizi kem nazarlardan saklasın.»

İki çirkin tecavüz karşısında 8/5/1957 tarihli (Zafer) den:

Suriye'de Cemal Paşa'nm idama mah­kûm ettiğ «Vatan hainleri» ni aziz-leştirmek üzere bir «Matem Günü» kabul edilmiş. Fransa'da da «Ölmesi lâzım...» ismiyle çevrilmiş Türk aleyh­tarı bir film, Cannes Festivalinde, mü­kâfata arzedilmiş...

Bizce, bu iki hâdise his ve düşünce plânında olduğu kadar siyasî sâikleri itibariyle de birbirine bağlıdır. Bir ke­re, aralarında «zaman» ve «mekân» iş­tiraki mevcuttur, zira her iki hâdise, mevzuunu Osmanlı İmparatorluğunun son «ölüm-dirim» mücadelesinden .al­maktadır. Takvimler, o sırada, Birin­ci Cihan Harbini kaydetmiş bulun­maktadır. Osmanlı orduları, «Osman­lı vatanı» nı müdafaa ile meşguldür. Ve bu arada, Cenupta bazı Arap züm­releri hiyanet ederken Şimalde yani Anadolu'da, Ermeniler ile Rumlar, ay­nı imparatorluktan parçalar kopar­mak peşindedir. Nitekim bu namertçe ve haince tertipler sonunda ve mer­kezî devletlerin mağlûbiyeti neticesin­de, imparatorluk, az sonra beynelmi­lel politikanın, iflâs masasına hava­le edilecek ve bunun hemen arkasın­dan, Mustafa Kemal, Türkiye Cum­huriyetinin tesisine müncer olan eş­siz İstiklâl mücadelesinin tarihte ye­ni bir fasıl açmış olan işaretini vere­cektir.

İşte böyle bir devrin içinden, biri Fran sa'da çevrilmiş bir film, diğeri de Su­riye'de her sene aleyhimize tekrar edi­lecek matem ve intikam törenleri şek­linde iki siyasî nümayişin ortaya çık­masına şahit oluyoruz.

Bu iki hâdiseyi birbirine bağlayan âmil, «Türk düşmanlığı» dır.

Gerek bazı sivri akıllı Arap münev­verleri, gerek Rumlarla Ermeniler, hiyanete karar verip Osmanlı İmpara­torluğunu arkadan bıçaklamak teşeb­büsüne geçtikleri güne kadar, impa­ratorluk idaresi tarafından nâz-ü-na-im içinde tutulmuşlardır. Mezhep ve din hürriyetlerini muhafaza etmiş­lerdir. Yüksek devlet memuriyetlerine getirilmişlerdir. Ticaret yoluyla zen­gin olmuşlardır. Ve asırlarca, burun­ları dahi kanamadan ferih fahur ya­şamışlardır. Hakikat budur!

Fakat, Birinci Cihan Harbindeki müt­tefikleri ile birlikte, nihayet kendi varlığını müdafaa etmek durumunda bulunan Osmanlı İmparatorluğu, or­duları cephelerde çarpışırken, içeride geniş ölçüde hıyanete uğramayı elbet­te ki tecviz etmiyecek ve buna teşeb­büs edenlere «vatan haini» muamelesi yapacaktı. Ve nihayet, fert ölçüsünde kaldığı müddetçe, ceza ve tedbirler ferdî ölçüde kalacak fakat kütle ölçü­süne çıkıp imparatorluğun sâdık va­tandaşlarına karşı kütle halinde te­cavüzlere müncer olunca, buna göre mukabele ve cezasını görecekti. Bun­da, devletin devlet hakkını kullanmak ve kendi tamamiyetini muhafaza et­mek üzere icap eden şiddet ve tedip tedbirlerine başvurmak muktezasm-dan başka sebepler araştırmak, yan­lıştır. Nitekim, Kıbrıs'ta E. O. K. A. nm silâhlı tecavüzlerini İngiliz idare­si silâhla tedip ettiği gibi, Cezair'de halen devam etmekte olan silâhlı kı­yamlara karşı da, muharrir Jean Cocteau'nun devleti, keza en yüksek ölçüde ve 200 küsur bin kişilik bir or­du ile temizlik hareketlerine girişmiş bulunmaktadır.' Bu devletler için sulh zamanında mubah görülen devlet ted­birlerinin zavallı Osmanlı İmparator­luğu için, iki eli kendi serhatlerinin müdafaası ile meşgul iken takbih edil­mesi, sadece gülünçtür!

Gelelim bu işlerin hususî taraflarına!

Suriye, Cemal Paşa tarafından siyaset gâha sevkedilmiş birkaç evlâdı için bir matem ve kahramanlar günü ter­tip ederek bu vesile ile Türk aleyhtarı neşriyat ve içtimalar yapıyor. İyi am­ma, Emeviye devletinin en son vârisi olan Osmanlı devleti, aynı Suriye için, sayılamayacak kadar çok saadetler ve şerefler hazinesini açmış değil midir? En az altı asır, Türkler ile Araplar, yan yana ve aynı bayrak altında kar­deş gibi yaşamış değil midir? Mısır'­da, Hicaz'da, Şeria nehri boyunda ve mübarek Kudüs şehrinde yahut Lüb­nan ile şimalî Suriye'de ve hattâ Suri­ye'nin kendisinde, necip Arap milleti­nin; bu altı asırlık beraber yaşama ve imparatorluk topraklarına beraberce hükmetme devrinde, acaba hangi ev­lâdının burnu kanamıştır?

Halife'nin camilerde Mağrip'ten Meşrik'a kadar hutbeleri okunup, her se­ne Sürre alayları tertip edilirken, han­gi Arapça konuşan Osmanlı vatanda­şına, ikinci sınıf bir insan muamelesi yapılmıştır.

Böyle bir şeyden bizim haberimiz yok­tur. Suriye'deki bugünkü politikacı­ların bir bildikleri varsa, lütfen söy­lesinler! Bilâkis devlet dairelerinin en iyilerinden, en muktedir valilerden, en mütekâmil mekteplerden, yollardan ve limanlardan, demiryolu ve elektrik te­sislerinden en önce ve en başta Suri­ye vilâyeti istifade etmiş değil mi­dir? Şam-ı Şerif şehrine, Osmanlı tarihi­nin acaba hangi safhasında, Osmanlı orduları, Budapeşte şehrine Sovyet ordularının yaptığı muameleyi reva görmüşlerdir? Hattâ Cemal Paşa, Şam ve Beyrutta ki ana caddeleri açtırdığı için, bugün dahi, aklı başında olan Suriyelilerin hayır duasını almakta değil midir?

Müşterek yaşanmış asırların ve islâm tarihinde hiç şüphesiz en büyük fütu­hat ile birlikte en müreffeh ve en is­tikrarlı zamanları kaydetmiş bir eşsiz devrin eğer iyi günlerini, zafer günle­rini, saadet ve refah günlerini bir yıl dönümüne bağlamak lâzım gelirse, Suriyeli komşularımız, takvimde nasıl yer bulacaklardır?

Cemal Paşa, Osmanlı Devletinin Bah­riye Nazırı idi. Ve cenup cephesinin kumandanı olarak Suriye'de o tarih­lerde vazife görmekte idi. Vazifesi, Os­manlı vatanını müdafaa etmekti, çün­kü bir Osmanlı vatanı o sıralarda mev cuttu. Âliye'deki harb divanı huzuru­na sevkettiği insanlar ise, Osmanlı vatanına hıyanet etmiş Osmanlı va­tandaşları idi!

Suriye'de, daha geeçnlerde, en tanın­mış Suriye ailelerinin evlâtları «Vatan hiyaneti» töhmeti ile muhakeme altı­na alınarak idama mahkûm edildi. Demek ki bir «vatan» vardır. Ve bir Suriyeli, bizzat Suriyeliler tarafından, «vatan hiyaneti» suçu ile idama mah­kûm edilebilirmiş... Cemal Paşa'mn kabahati, aynı şeyi Osmanlı vatanı namına yapmış olması mıdır?

Ayıp şey! Keski Osmanlı vatanı, müterakki ve medenî bir camia olarak kalabilseydi; yani ne Âli'ye Divan-ı Harbi'ne ne de oraya gönderilecek olanlara lüzum ve imkân kalmasaydı da; Suriye'nin başından 1918'den beri geçenler geçmese ve Şam Belediyesi, Cemal Paşa'nın adını, şehri imar eden bir Osmanlı Devlet adamı olarak taziz etseydi.

Tarihin taleplerine, hele o devirlerde bir türlü nüfuz edemediğimiz için, ko­ca imparatorluğu, el birliği ile batır­dık. Bu kâfi gelmiyormuş gibi, şimdi de şu millî ve müstakil varlıklarımızın hepimizi gene aynı sahanın birbirine her bakımdan yakın komşusu kıldığı devirde, dışarıdan sevkedilen tahrik­lere uyarak yeni baştan sunî bir düş­manlık ihdasına çalışmaktayız. Bugün Suriye'nin başında olanlar, bir yandan Suriye'nin kıymetli evlâtlarını vatana hiyanet isnadı altında tutarken bir yandan da Türk düşmanlığını aşıla­mak için Osmanlı devrinden sunî isti­ânelere başvuruyorlar. Kendilerine Suriye ve Türkiye arasındaki tarihî bağlara istinat ederek ihtar ederiz ki, bu hareketlerinin hesabını bir gün, gene arada daima payidar olacak olan dostluk namına vereceklerdir.

Öteki meseleye yani aleyhimize çevri­len ve mükâfat almak için Cannes'da sıra bekliyen propaganda filmine ge­lince; on dokuzuncu asır Avrupası nın kançılaryalarında imal edilmiş olan meşhur «Türk Vahşeti» hikâyeleri çoktan demode olmuştur. O günden bugü­ne, dünyamız hem hakikî vahşetlerin kimler tarafından yapıldığını hem de Türk'ün, Avrupa medeniyetini müda­faa edenlerin başında geldiğini öğren­miştir.

Biz, propaganda yapmasını bilen mil­letlerden değiliz. Amma, propaganda­ya pabuç bırakacak milletlerden de hiç değiliz.

Cannes'da heyet olmuş kozmopolit be­yinli estetler isterlerse böyle bir mas­karalığı mükâfatlandırabilirler. Bizim bu dahi umurumuzda değildir, zira biz, tarih yapmasını biliriz ama, tarih yazmasını henüz öğrenemedik!

ve

Türk-İngiliz dostluğu coğrafî tarihî bir realitedir.

10/5/1957 tarihli (Havadis) ten :

Kıbrıs meselesi mevzuunda Türk mil­letinin hassasiyeti niçin îngiltereye müteveccihtir. Bu sualin iki cevabı vardır:

Birincisi Kibrisin İngilterenin şahsi­yeti maneviyesine mevdu bir emanet oluşudur.

İkincisi de İngilterenin, siyasetin bü­tün cilvelerine rağmen mert ve hay­siyetli bir politikaya tesahup ettiği ümit ve kanaatidir.

Kibrisin İngilterenin vesayetinden ay­rılması mukadderse emanetin gerçek sahibine iade edilmesi sadece İngilte-reyi alâkadar eder. Çünkü İngiltere bu meselede taraflardan biridir. Diğer ta­raf da Türkiye'dir. Yunanistanın mev-zudaki rolü ada sakinleri arasında Rum halkının mevcudiyetine münha­sırdır. Eğer bir toprak parçası üze­rinde bir ırkın ikameti müstakil dev­let mevzuunu hallerderse İrlanda, Gal ve İskoçya için ll'inci yüz yılın hane­dan veraset harplerinin başlaması lâ­zım gelecektir.

Bizim Kıbrıs meselesinde muhatap olarak sadece îngiltereyi görmüş ol­mamız, bu çapta bir hakka ve hakika-ta dayandığı içindir. İki taraf da bir­birini tarih boyunca    dost olarak ve hasını olarak tanımıştır. Dost olarak ne kadar gönülden ve samimî isek, hasım olarak da o nisbette meri ve kı­yasıya mücadele eden muhasımlar ol­muşuzdur. Lütfen tarihe bakınız: Vik_ toryanın altın devrinde İngilterenin saadeti Akdenizde muvazenenin Tür­kiye lehine eğildiği zamanlardı. Türk kudreti ve hükümranlığını hiç bir za­man İngiliz hak ve menfaatlerini ihlil etmemiş, bilâkis bu hak ve menfaat-ların koruyucusu olmuştur.

Türkiyenin Kıbrıs mevzuundaki müstekâr, malûm ve aydınlık siyaseti, an­cak İngiltere'den gelebilecek tezatlar­la gölgelenebilir. Atinanın yaygarası bizi ne ilzam ve ne alâkadar eder. Pransanm hudutlarının Rende baş­ladığı iddiası münakaşa edilebilir. Fa­kat İngilterenin hudutlarının Akde­nizde başladığı söz götürmez hayat sa­hası realitesi olarak kaldıkça, kuvvet­li ve meşr uhakları tecavüze uğramış Türkiye. İngilterenin hayatiyeti ve emniyeti bakımından ana vatan filosu kadar zarurî değil midir?

Biz İngilterenin ıstıraplarını anlamı­yor değiliz; Cihan devleti olarak de­vam etmenin şartlarını feda etmek acısını İngiltereden çok evvel biz tatmışızdır. Vaktiyle bizim de toprakları­mızda güneş batmazdı. Aynı şerefli maziye malik olan dedelerin ahfadının birbirlerini anlamış olmak şansı bü­yüktür. Biz bu müşterek talihe eyyam hislerinin tecavüz ve tasallutlarını is­temiyoruz, îngiltereye olan sitemleri­miz, kırgınlıklarımız, ve şikâyetlerimiz bu sebepledir.

Dünyamız ancak mert ve efendi ruhlu milletlerin dayanışmasiyle hürriyetle­ri yclî edecek tasallutlara mukavemet edebilecek nazik günler yaşamaktadır. Bu buhran devresinde İngiltere dost­luğumuzu gölgelendirecek hiç bir hâ­diseye tahammül edemiyoruz. Yakın ve Ortadoğu denilen bu karmakarışık menfaatlar mücadelesinde Türkiye hedefi, dâvası, gayesi, maddî manevî değerini malûm bir kıymettir. Yine lütfen tarihe dönelim; Ne zamanki, Büyük Britanya bu kıymete karşı cep­he almışsa Ortadoğu'da ve Akdenizde İngiliz hakları tehlikeye düştü. Peki... 1878 anlaşmasının esasları, hayatiyeti bugün imzalanmışcasma kıymetini mu hafaza ederek tatbiki halinde dünyayı revizyonizm çıkmazına sürükleyecek hayalî nazariyeler uğruna İngiltere ile dostluğumuzu neden tehlikeye düşüre­lim?

Bugün Yunanistan fiilen demirperde içinde değilse, bu netice, Yunan hal­kının Komünizmi reddetmesinden de­ğildir. Çünkü Yunanistan'da üç seç­menden ikisi Komünistlere rey ver­miştir. Yunanistanın bugünkü siyasî safını Amerika,'İngiltere, Türkiye mü-sellesin'n'siyaseti ve tedbirleri tayin ediyor. İngiltere ile Türkiye nin birbi­rine kırılması ve müşterek safta gedik açılması sadece Moskovayı mesut eder. Biz İngiltere devletinden ve âm­me efkârından insaf istiyoruz: Türki­yenin haklarına olan laubaliliği ma­zur gösteren sebepler nelerdir?

Milletler arasında yakınlık ve uzaklı­ğın coğrafî mevkiler halinden çıktığı bir devirde Türkiye ve İngiltere ancak birbirlerini tamamlarlar. Türkiyede bu realiteyi tam' mânasiyle kavramış bir millî iktidar vardır. Bu iktidar kollek-tif emniyet cihazının dünyanın en na­zik bölgesinde arızasız işlemesi için her fedakârlığı göze almıştır. Hükü­met reisimiz her vesileden istifade ederek, Türkiyenin devlet ve millet halinde İngiliz dostluğuna verdiği kıy­meti ve ehemmiyeti tebarüz ettirmiş­tir. Bu sarih hakikatler muvacehesin­de anlaşılmamış veya yanlış anlaşıl­mış olmanın hüsranı ile İngiltereye si­tem ediyor; duygularımızı, endişele­rimizi, şikâyetlerimizi açıkça ifade edi yorsak İngiliz dostlarımız bundan sa­dece memnun olsunlar... Dost acı söy­ler ve bu acılıkta dostluğun gölgelen­memesi hassasiyeti hâkim "ise, sahte ve sun'î nezakete her zaman tercih edilmelidir.

İngilterenin müstesna bir arşivi, tec­rübeli devlet adamları olabilir, mü­cerret olarak bunlar bir milletin fert ve cemiyet olarak idrakinin dışında kalmış hâkikatları anlamasına mes­net olamaz. Rusya ve Yunanistan İn­giltere için bu tip iki mevzudur.

Kıbrıs dâvasında daimi kader birliği yapmış olan Rumlar ve Slavlık bera­berce, Türkiye ve İngiltereyi vurmaya çalışıyor. Biz bu hakikati asırlarca onlarla mücadele etmiş millet olarak İri-giltereden daha iyi anlıyoruz. İşte İngiltereye bütün sitemlerimiz ve şikâ­yetlerimiz metropolü saran ananecili-ğin bu mevzuda her şeyi halletmeye kâfi addedilmemesi ikazıdır.

İngilterenin Bayron'culuk efsanesin­den nefsini kurtarmasını istiyoruz bir.

1878 ahdini hatırlamasını istiyoruz, iki.

Kıbrısı bütün halinde Yunanistana bı­rakacak haksız ve hayasız bir emri vakii İzmirin işgali kadar reddedece­ğimizi ve hakkımız için bir, on, yüz Dumlupmar yaratmak azmimizin bi-linmesni istiyoruz üç İngiliz aklıseliminin, İngiliz hak prest liginin, İngiliz âdetlerinin bu meşru prensiplerimizi anlamasını, tanıması^ nı ve tasdik etmesini istiyoruz dört. Bütün bu hakikatlarm itibar ve re­vaçta olmasının asgarî Türkiye kadar İngilterenin de huzur ve haysiyet