13.3.1957
×

Hakkında

Künye

İletişim

 1-31 MART 1957

OLAYLARIN TAKVİMİ

1 Mart 1957

 Ankara :

Muamele Vergisinin kaldırılması münasebetiyle Reisicumhur Celâl Bayar'a şu telgraf gönderilmiştir :

Sayın Celâl Bayar

Reisicumhur

Ankara

Yıllardan beri sanayimizi baltalayıp parçalanmasına sebep olan Muamele Vergisi Kanununun tarihe karıştığı bugün zatı devletlerinin yüksek him­met ve önderliği ile varılan müsbet neticeden duyduğumuz şükran ve minnettarlığı arzeder, kısa zamanda sanayiimizin dev adımlarla ilerleye­ceğine ve memleket ekonomisinde çok hayırlı neticelerin yakın zamanda be­lireceğine inanarak derin saygılarımı­zı sunarız.

Türkiye  Kösele   ve    Deri Fabrikatörleri Cemiyeti Kazhçeşme

2 Mart 1957

 Ankara :

Başvekil Adnan Menderes, dost ve müttefik Batı Almanya’nın bu sabah şehrimize gelen Millî Müdafaa Vekili Ekselans Franz Josef Straussile bu­gün saat 12.45Tde Başvekâlette görüş­müştür. Bu görüşmede Millî Müdafaa Vekâleti Vekili Semi Ergin de hazır bulunmuştur.

 Ankara :

İki maç yapmak üzere Ankara’ya ge­len Macaristan’ın Uypest takımı bu­gün ilk maçını Güneşspor takımı ile yapmıştır. Uypest takımı maçı 9  0 kazanmıştır.

 İstanbul :

Büyük Millet Meclisi beşinci devre Or­du mebuslarından, beden terbiyesi ho­cası Selim Sırrı Tarcan 83 yaşında ol­duğu halde bu akşam saat 20'yi 10 geçe âni olarak vefat etmiştir.

1874 senesinde Mora Yenişehir’de dün­yaya gelmiş olan Selim Sırrı şehit Al­bay Yusuf Beyin oğludur.

Küçük yaşta yetim kalmış, annesi tarafından Galatasaray Lisesine gön­derilmiş ve yüksek tahsilini de Harp Okulunda tamamlayarak Mühendishanei Bern'den mezun olmuştur.

Meşrutiyet. inkılâbına karışarak İstanbul’da fevkalâde komiserlik vazife­sinde bulunmuş bilâhare İsveç’te jim­nastik ihtisasını yaparak memlekete dönmüş ve Maarifimizde öğretmen ve müfettiş sıfatları ile yıllarca hizmet etmiştir.

3 Mart 1957

 Ankara :

Anadolu Ajansının aldığı bir habere göre, Kırşehir'in vilâyet olması hak­kındaki kanun lâyihası Dahiliye Ve­kâletince hazırlanmış olup Büyük Mil­let Meclisine sevkedilmek üzeredir. Bu değişiklik neticesinde Nevşehir vi­lâyetinin ilgasının bahis mevzuu ol­madığı da ayrıca teyid olunmaktadır.

4 Mart 1957

 Ankara :

Hububatımızda mühim zararlar ya­pan kımıl haşeresine karşı 1957 se­nesinde yapılacak mücadele esasları­nı tesbit etmek üzere Ankara, Afyon, Eskişehir, Kayseri, Konya, Niğde ve Yozgat vilâyetleri Vali, teknik ziraat müdür ve mücadele mütehassıslarının iştiraki ile bugün saat 10'da Ziraat Vekâletinde bir toplantı yapılmıştır.

Ziraat" Vekili Esat Budakoğlu toplan­tıya katılanlara «hoş geldiniz» dedik­ten sonra aşağıdaki açış konuşmasını yapmıştır :

«Muhterem  arkadaşlarım,

«Üzerinde ehemmiyetle durulması lâ­zım gelen bazı ziraî meselelerimiz var. Bu meselelerimizden sizlerle alâkalı olanlarını beraberce konuşmak arzu­su ile, sizleri buraya kadar yormuş bulunuyoruz. Bundan bir kaç hafta evvel de süne mevzuu ile alâkalı bir toplantı yapmıştık, bu defa ki toplan­tımızda kımıl ile mücadele mevzuu üzerinde duracağız. Kımıl bilhassa hububat üzerinde muhtelif tesir icra eden bir haşeredir. Bu mevzu ele alı­nırken sizlerle beraber olmanın büyük faydalar sağlayacağını düşündük, biliyorsunuz, kımıl geçen yıl Orta Anadolu'da oldukça mühim zararlar ika etti. Süne kadar ehemmiyetli zarar tevlid eden bu haşere ile bu yıl daha geniş ölçüde mücadele yapmak üzere faaliyete geçmiş bulunuyoruz. Bu mevzuun teknik kısmı hakkında ar­kadaşlarım sizlere bilgi vereceklerdir. Mücadele işinde topyekûn bir sefer­berlik yapmak mecburiyetinde oldu­ğumuza kaniiz. Bilhassa sizlerin ma­hallen göstereceğiniz faaliyet müca­delemizin esasını teşkil edecektir. Biz Vekâlet olarak teknik eleman ve va­sıtalarımızla bu mücadeleye iştirak ederken sizlerin de idare âmirleri ola­rak bu mevzuu en ehemmiyetli bir mesele olarak ele alacağınızdan emi­niz.

Milli ekonomimizin temeli olan hubu­bata karşı zarar ika eden haşerelerle mücadele etmek millî vazifemizdir. Bunun için bu mücadele içinde hepi­mize hattâ vatandaşlarımıza düşen vazifeler vardır.

İşte bu ehemmiyetli mevzuu burada enine boyuna inceledikten sonra faa­liyete geçeceğiz.

Artık şüphe yoktur ki ziraat bir bilgi ve teknik işidir. Bütün hâdiseleri bu ışık altında incelemek lâzım gelmek­tedir. Bu ışık tek yoldur.

Kımıl mevzuunun ehemmiyeti karşı­sında Konya Ereğlisi’nde bir muvak­kat kımıl araştırma istasyonu açılmış­tır. Kımıl haşeresi olan vilâyetlerimiz bu istasyonla sıkı temas halinde bu­lunacaklar ve bu istasyonun tavsiye­leri dairesinde çalışacaklardır.

Mücadelede muvaffak olacağımızı kuvvetle ümit etmekteyim.

Toplantının memleketimiz için ha­yırlı olmasını temenni ederim.»

Vekilin konuşmasından sonra Ankara mücadele istasyonu müdürü Mesude İleri toplantıya katılanlara teknik malûmat vermiştir.

Toplantı devam etmektedir.

 Kırşehir   :

Kırşehirin vilâyet olmasına dair hükümet teklifinin yakında Büyük Millet Meclisine sunulacağı haberi, Kırşehirde, civar Kazalarda ve köylerde halkın büyük sevincini mucip olmuş ve halkın bu sevinci ve şükran hisleri yüzlerce telgrafla Ankara’ya bildiril­miştir..

 İstanbul :

Bugün İstanbula gelen dost ve müt­tefik Irak Veliahdı Altes Prens Abdülilah öğleden sonra ikamet etmek­te olduğu otelde basın mensuplarını kabul ederek kendileri ile bir müddet görüşmüş ve sordukları muhtelif sualleri cevaplandırmıştır.

Amerika seyahatinden siyasi bakım­dan son derece memnun olduğunu, Washington'da yaptığı temasların çok müsbet neticeler sağlayacağına inan­dığını belirten Altes Prens Abdülilah bu arada Başkan Eisenhower'in Orta­doğu plânı hakkında geniş izahat al­dığını ve kendisinin şahsen bu dok­trini tatminkâr bulduğunu ilâve et­miştir.

Dost Irak Veliahdı, hükümetinin Amerikanın Ortadoğu plânı karşısındaki tutumunu kendisinin Bağdat’a dönü­şünden ve bu mevzuda yapılacak mü­zakerelerden sonra tayin ve ilân ede­ceğini bildirmiştir.

Altes Prens Abdülilah, ayrıca Ameri­kanın Bağdat Paktını kuvvetle des­teklediğine inandığım Irak’ın  Amerika’dan iktisadî ve askerî yardımın art­tırılması yolundaki talebinin henüz incelenmekte olduğunu, henüz cevap alınamadığını ve nihayet Irak Petro­leum Cy'nin petrollerinin pipeline'ler ile İskenderun körfezine akıtılması mevzuunun da şimdilik tetkik safha­sında bulunduğunu, gazeteciler tara­fından sorulan sualler karşısında izalî etmiştir.

 İstanbul :

Başvekil Adnan Menderes, bu akşam Irak Veliahdı Emir Abdülilah Haz­retleri şerefine Vali konağında hususî bir akşam yemeği vermiştir. Bu ye­mekte Irak Başvekil yardımcısı Ah­met Muhtar Paşa Baban, Irak'ın An­kara   Büyükelçisi Ekselans   Necip El Ravî, General Gazi El Dagıstanî, Na­fıa Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekili Etem Menderes, Çanakkale mebusu Fatin Rüştü Zorlu, Londra Büyükel­çimiz Suat Hayri Ürgüplü ve General Behçet Türkmen hazır bulunmuştur.

5 Mart 1957

 Adana :

Seyhan hidroelektrik santralinden verilecek cereyana ait İskenderun temdit hattı mukavelesi, Çukurova Elektrik Şirketi ile Hatay Belediyeler Birliği arasında imzalanmıştır. Böyle­ce Seyhan hidroelektrik santralinin cereyan tevzi sahası 200 kilometrelik bir sahaya genişlemiş bulunmaktadır. Böylece Ceyhan Kazası da Seyhan hidroelektrik santralinin temin ettiği nimetlerden ziyadesiyle faydalanmış olacaktır. Mukavele, daha evvel Nafia Vekâletinde tarafların yaptığı top­lantıda kararlaştırılan esaslar daire­sinde imzalanmış ve arazi etüdlerine de başlanmıştır. Temdit hattı için lü­zumlu direklerin siparişi de bugün­lerde yapılacaktır.

 Ankara :

13 Mart tarihlerinde İstanbul’da yapılan dünya demiryolları serbest güreş şampiyonasında takım birincili­ğini Türk demiryolları güreş ekibi ka­zandığından bu münasebetle Müna­kalât Vekili Arif Demirer, Devlet De­miryolları Umum Müdürü Safa Yalçuk'a aşağıdaki tebrik telgrafını gön­dermiştir :

«Avrupa Demiryolları güreş takımları arasında tertiplenen müsabakalarda Avrupa şampiyonluğunu kazanan gü­reşçilerimizi tebrik eder, muvaffaki­yetinizin devamını temenni ederim.»

6 Mart 1957

Ankara :

Hariciye  Vekâleti  Matbuat Bürosun­dan bildirilmiştir :

Tass Aj ansının ve Bulgar Haberler Ajansının' neşrettikleri Şam menşeli bir haberde, güya İngiltere ile Fransanın teşebbüsü ve Amerikanın mu­vafakati üzerine, Nato'nun İsrail'e si­lâh yardımında bulunacağı ve Türkiyenin Nato'dan aldığı silâhlardan bir kısmını İsrail'e devredeceği bildiril­mektedir.

Baştanbaşa yalan ve uydurma olan bu haberin, Şam'dan verilmiş olması ve Tass ve Bulgar Haberler Ajansları ta­rafından yayınlanmış bulunması onun maksadını açıkça göstermeğe kâfidir.

 Ankara :

İktisat ve Ticaret Vekâletinden tebliğ edilmiştir ;

Su Ürünleri müstahsillerimizin Ziraat Bankası kredilerinden daha geniş Öl­çüde faydalanabilmelerini sağlamak maksadıyla kredi taleplerinde temi­nat olarak gösterilen balıkçı ve sün­gerci teknelerinin muhtelif denizlere göre yüzde beş ve yüzde altı olarak hesaplanan sigorta ücretleri, paçal olarak yüzde 2,75'e indirilmiştir.faa etmeyi prensip olarak kabul etmiş olan cemiyet çocuklarını bir bütün olarak ele almakta, onların haklarını, yaşama, yetişme şartlarını, sıhhatli, bilgili, ahlâk ve seciye sahibi birer vatandaş olmalarını sağlamayı gaye edinmiş bulunmaktadır.

Amacını kısmen dahi olsa tahakkuk ettirmek üzere faaliyette bulunan ha­kikî ve hükmî şahıslar ve müessese­lerle de maddî ve manevî işbirliği yap­mayı prensiplerini de nizamnamesine almış olan cemiyet gayelerine erişmek için yalnız aile, okulun değil, halkın da büyük vazifeleri olduğunu göz önünde tutmakta ve âmme efkârını devamlı bir şekilde aydınlatmayı ve halkla işbirliği yapmayı vazife say­maktadır.

Henüz çalışmağa başlamak üzere se­çimlerini yaparak hükümete "beyan­namesini vermek üzere bulunan Ço­cuk Haklarını Müdafaa Cemiyeti Ankara’mızın idarî, ilmî ve çeşitli ihti­saslar sahibi seçkin 125 kadar kuru­cu âza ile hâlen faaliyete geçmek Üze­re olması mevzuun umumî efkârda gördüğü ihtiyaç ve rağbetin delili ola­rak görülmektedir.

7 Mart 1957

Ankara :

Çocuk Haklarını Müdafaa Cemiyeti kurucular meclisi tarafından seçilmiş bulunan 30 kişilik temsilciler meclisi Samsun mebusu Tevfik İlerinin baş­kanlığında toplanmış, nizamnamesi gereğince 7 azadan müteşekkil icra komitesine Bilecik mebusu Yümnü Üresin, Turgut Toker, Nail Başçavuşoğlu, Hasan Özbay, Hayri Çeçen, Mu­zaffer Suer ve Ayhan Kızılay'ı seç­miştir.

Ayrıca bir yıl müddetli temsilciler meclisi birinci reisliğine Başvekâlet müsteşarı Ahmet Salih Korur ve ikin­ci reisliğine Samsun mebusu Tevfik İleri'yi ve raportörlüğe de Öğretmen Gülsüm Güneri'yi intihap ederek ku­ruluşunu tamamlamıştır.

Çalışmalarında çocuğa ait meseleleri her cephesi ile ele almayı ve müda

 Ankara :

Başvekil Adnan Menderes, bugün saat 16,30'dan 18.30'a kadar, beraberinde alâkalı Vekillerle yardımcıları olduğu halde Nato Kuvvetleri Başkumandanı General Norstad ile görüşmüştür. Ge­neral Norstad ile birlikte Amiral Briscce ve Generalin siyasî müşavirleri de bu görüşmede hazır bulunmuşlardır.

 Ankara :

Çanakkale ve Salihli'de birer Valeks fabrikası tesisi maksadıyla muhtelif yabancı firmalardan alınmış olan tek­liflerin tetkik ve mukayesesi sonunda bu fabrikalara ait bütün makine ve tesisatın bir Alman firmasına ihalesi kararma varılmış ve bu hususla ilgili mukaveleler bugün Sümerbank Umum Müdürlüğünde imzalanmıştır.

Mukavelelere göre fabrikaların bütün makine ve tesisatı on üç ay içerisinde teslim edilecek ve fabrikalar bir  ilâbir buçuk sene zarfında işletmeye açı­lacaktır.

Bunlardan Salihli fabrikası senede 30.000 ton Çanakkale fabrikası da 10.000 ten palamut işleyecek kapasite­de  olacaklardır.

Her iki fabrika da sermayesinin ta­mamına yakın bir kısmı mahallî hu­susî teşebbüs tarafından verilmek su­retiyle evvelce Salihli ve Çanakkalede teşekkül etmiş olan şirketlere ait bu­lunmaktadır.

8 Mart 1957

 İstanbul :

Amerika Birleşik Devletlerinin Akdenizde vazifeli altıncı filosuna mensup ve Amiral K. M. Mc Manes kumanda­sında Lowa kruvazörü Lake Champlain uçak gemisi ile Glennon ve Warington muhripleri, bu sabah İstan­bul limanına gelmişlerdir.

Amerikan filosu saat 8.30'da Selimi­ye açıklarına gelince 21 pare top atı­mı ile şehri selâmlamış, Selimiye kış­lasından da bu selâma ayni şekilde mukabele edilmiştir. Gemiler saat 9,da Dolmabahçe açıklarında .demirledikle­ri vakit Boğazlar ve Marmara Deniz Korkumandanlığı adına bir vizita su­bayı Lowa kruvazörüne giderek mi­safir Amirale «hoş geldiniz» demiştir. Müteakiben Amiral Mc Manes karaya çıkarak sırasiyle Amerikan Konsolo­sunu, İstanbul Vali ve Belediye Rei­sini, birinci ordu müfettişini ve Bo­ğazlar ve Marmara Deniz kumandanı­nı makamlarında ziyaret etmiştir.

 Ankara :

İşletmeler Vekili Samet Ağaoğlu, ye­ni kurulacak olan Valeks fabrikaları dolayısiyle aşağıdaki beyanatta bu­lunmuştur :

«Dün mukaveleleri imzalanan ve 1  1,5 sene içinde işletmeye açılacak olan Valeks fabrikalarının Çanakkale ve Salihlide kurulmaları bu bölgelerde istihsal olunan palamutların müstah­silden en iyi fiatlarla mubayaa edilmesi imkânını verecektir. Bu fabrika­ların biri 30.000 diğeri 10.000 ton ol­mak üzere cem'an 40.000 ton palamut işleyeceklerdir. Bu suretle bilhassa de­bagat sanayiinde geniş ölçüde kulla­nılan palamut hülâsasının müsait şartlarla ve kolaylıkla dış memleketlere ihracı da mümkün olacaktır.

Her iki fabrika da Demokrat Parti ik­tidarının takip etmekte bulunduğu ik­tisadî politikanın tabiî bir icabı olarak sermayelerinin tamamına yakın bir kısmı hususî teşebbüse ait bulunan şirketler marifetiyle kurulmaktadır.

Bu vesile ile yalnız Sümerbankla il­gili olan inşa ve montajları .devam etmekte bulunan ve ihale edilmek üzere olan diğer bazı tesislerle son zamanlarda işletmeye alınmış olan fabrikalar hakkında da kısaca izahat vermek yerinde olur. Burada hemen şu noktaya işaret edelim ki, bütün bu tesislerin iktidarımızın prensiplerine uygun olarak hususi teşebbüsün iş­tiraki ile vücut bulmasına bilhassa ehemmiyet verilmektedir. Bu cümle­den olarak,

 Aydın,  Bergama,  Manisa,   An­talya, Karaman, Adıyaman ve Maraşta kurulmakta olan iplik ve dokuma fabrikaları hususî teşebbüsün iştiraki ile  vücut bulan  şirketler  marifetiyle tahakkuk ettirilmektedir. Bu fabrika­ların bina inşaatı   önümüzdeki aylar içinde tamamen bitmiş olacaktır. Ma­kinelerinin mühim bir kısmı siparişe bağlanmıştır. 1957 sonlarından itiba­ren hepsi peyderpey  hizmete  girmiş olacaktır.

 Eskişehir’de tesisine karar veril­miş olan ve önümüzdeki günlerde te­mel atma merasimi yapılacak bulu­nan basma fabrikası ile Nevşehir ip­lik ve dokuma fabrikası da aynı şekil­de hususî teşebbüsün iştiraki ile ku­rulmuş  bulunan    şirketler  marifeti ile tahakkuk ettirilecektir.

 Denizlide Sümerbank’a ait iplik fabrikasının tevsii ve ayrıca dokuma ve boya tesislerinin ilâvesi için başla­mış olan teşebbüsün de yine bir şir­ket marifeti ile    tahakkuk    ettirilmesi mevzuu üzerinde durulmuş ve 6 mil­yon lirası tamamen Denizlideki huşusî müteşebbislere ait olmak üzere 8 milyon lira sermayeli bir şirketin te­sisi hususunda alâkalı hususî müte­şebbislerle tam bir mutabakata varıl­mıştır. Bu şirkete ait mukavele önü­müzdeki günlerde imzalanacaktır.

 Sümerbank'ın Erzincan fabrika­sının tevsiinin de aynı şekilde tahak­kuk ettirilmesi mukarrerdir.

 Memleketimizde bilhassa son se­neler içinde geniş inkişaflar kaydeden mensucat sanayiimizin muhtaç oldu­ğu boyayı memleket dahilinde istihsal etmek maksadiyle bir  mensucat bo­yalan tesisi vücuda   getirmek  üzere sermayesinin 10 milyon liradan faz­lası hususî müteşebbislere ait olmak üzere 12,5 milyon lira sermaye ile vü­cut bulan şirket faaliyete geçmek üze­redir. Bu sanayiin, tesisi maksadiyle muhtelif yabancı firmalarla başlamış olan temas ve müzakereler devam et­mektedir.

 Sun'i elyaf sanayiinin inkişafı ve yeni tesislerin vücude getirilmesi maksadile   de   25   milyon  liradan  fazlası hususî teşebbüse ait bulunmak üzere teşekkül eden 30 milyon lira serma­yeli sun'i elyaf sanayii anonim  şir­keti faaliyete geçmiş bulunmaktadır.

 Memleketimizin muhtelif bölge­lerinde  geniş Ölçüde iptidaî maddesi bulunan porselen sanayiinin daha bü­yük inkişaflara mazhar olmasını teminen senelik kapasitesi 13 bin ton olan bir porselen fabrikası kurulması kararma varılmış ve yabancı bir fir­ma ile bu tesisin kurulup işletilmesi­ni temin edecek bütün hususlar üze­rinde prensip mutabakatına varılmış­tır. Önümüzdeki günler içinde mem­leketimize gelecek olan mütehassıslar­la bu hususla ilgili nihaî anlaşmalar yapılacaktır.

 Muhtelif cephelerden uzun tet­kiklere  ihtiyaç gösteren pencere  ca­mı ve soda fabrikası tesisi hususun­daki    çalışmalar    da    nihayetlenmek üzeredir. Bu maksatla bütün iptidaî madde  etüdleri bitirilmiş, fabrikanın plân  ve  projeleri  hazırlanmış,  muh­telif yabancı firmalardan alman tek­lifler incelenmiş ve fabrika ve tesis­leri ihale edebilecek safhaya    gelinmiştir. Bu tesislerin "de Önümüzdeki aylar içinde ihale edilmesi mukarrer­dir.

9 Memleketimizin büyük ihtiyaçla­rından birini teşkil eden otomobil lâs­tiğinin de dahilde yapılmasını teminen başlamış olan etüdler devam et­mektedir. Bu arada hususî müteşeb­bisin  de  iştirâkile  muhtelif  yabancı firmalarla temaslar temin edilmiş ve otomobil lâstiği ve kauçuk fabrikası tesisi  işinin  süratle  realize  edilmesi imkânları izhar olunmuştur. 

 Bilhassa    orman artıklarından faydalanmak suretiyle sun'î tahta anonim şirketinin çalışmaları sonun­da 4 fabrikanın bu yıl içinde inşasına başlanması kararma varılmıştır. Muh­telif yabancı firmalardan alman tek­liflerin tetkik ve mukayeseleri neti­cesinde  bu  fabrikalar  da     yakından ihale edilmiş olacaktır.

 İzmir’de yabancı sermayenin iş­tiraki ile kurulmuş olan şirket marifeti ile tesis olunan boru fabrikası üç aydan beri    tam faaliyet    halindedir. Hâlen  15 bin ton kapasiteli olan    bu tesislerin cüzi bir masrafla bir misli tevsii ve ilerde daha yüksek kapasi­telere ulaştırılması mukarrerdir.

 Filyos ateş tuğlası tamamen ken­di imkânlarımızla bir misli tevsi edil­miş ve faaliyete geçmiştir. Bu fabrika­nın silika tuğlası imâl edecek olan kıs­mı da Nisan ayında faaliyete geçmiş olacaktır. Yine Filyosda manyetik ve krom manyezit tuğlaları imâl edecek tesislerin kurulması  hususunda    ya­bancı bir firma ile prensip mutaba­katına varılmıştır.

 Beykoz deri ve kundura fabrika­sı tevsi  ve  reorganizasyon  işinin  ta­hakkuku maksadiyle yabancı bir fir­ma ile anlaşmaya varılmıştır.

14 Yine büyük ihtiyaç maddeleri­mizden biri olan kâğıdın    memleket dahilinde yeter  miktarda    istihsalini sağlamak maksadile bir yandan İzmit tesislerinin tevsii kararlaştırılmış, di­ğer yandan da yabancı bir firmanın iştirâkile memleketin muhtelif bölge­lerinde yeni fabrikalar kurulması ka­rarma varılmıştır. Bu suretle kâğıt istilısalimiz senede 160 bin tonu aşmış olacaktır.»

 İzmir :

Şehrimizde bulunan Nato Avrupa müttefik kuvvetleri başkumandanı Orgeneral Norstad, refikası, Nato Gü­ney Avrupa müttefik kuvvetleri ku­mandanı Amiral Briscce ile maiyeti erkânı, bu gece Nato müttefik subay kulübünde Nato Güneydoğu Avrupa müttefik kara kuvvetleri kumandanı General Read tarafından şereflerine verilen yemekte hazır bulunmuşlar­dır.

Bu yemekte, İzmir Valisi, Belediye Reisi, 2'nci yurtiçi bölge kumandanı, hava eğitim kumandanı, Nato'ya da­hil devletlerin şehrimizde bulunan yüksek rütbeli subayları ile diğer mül­kî ve askeri erkân' hazır bulunmuştur.

9 Mart 1957

 Ankara :

Ankara Askerî Tıp Okulu Öğrencile­rinden Ülkü Sema Aran, 1956  1957 ders yılı Şubat döneminde tıp fakül­tesini bitirerek memleketimizde ilk kadın askerî doktor olmuş ve teğmen rütbesiyle ordu saflarına katılmıştır.

 Ankara :

Bir haftadan beri devam etmekte bu­lunan karayolları bölge müdürleri top­lantısı, muhtelif yol konuları üzerin­deki müzakereleri müteakip bugün so­na ermiştir.

Bu toplantıda 1957 senesi programı görüşülmüş ve 1958  1959 yılları prog­ramları ana hatlariyle müzakere edi­lerek neticeye bağlanmıştır. Bundan maada karayolları çalışmalarını ilgilendiren programlama metodları ile maliyet muhasebesi teşkilâtı ve çalış­maları, merkez ve bölgeler irtibat, münasebet ve iş bölümleri üzerinde etraflı görüşmeler yapılıp gerekli ka­rarlar alınmıştır.

Ayıca, karayolları müteahhitleri de toplantıya davet edilerek işler üzerindeki düşünce ve istekleri Öğrenilmiş­tir.

Bölge müdürleri bölgelerine avdete başlamışlardır.

 İstanbul :

İstanbul’da bulunan Dünya Kiliseler Birliğinin Londra bürosundan Sir Kenneth Grubb, Geneve şubesinden Dr. W. A. Visses't Hofft, NewYork şubesinde de Mr. Frederick Nolde, bu­gün saat 12.30'da vilâyette İstanbul Valisi Prof. Gökay'ı ziyaret etmişler­dir.

Vali ile görüşen heyet azaları. Türkiyede gördükleri sıcak hüsnü kabulden dolayı pek mütehassis kaldıklarını bil­dirmişler ve Türkiyenin dünya barışı­na olan hizmetini övmüşlerdir.

Ankara :

Azerbaycan Kültür Derneği tarafın­dan Azerbaycan Türklerinin büyük milliyetçi liderlerinden ve Azerbaycan Milli Şûra Reisi merhum Mehmet Emin Resulzade'nin ölümünün 2'inci yıl dönümü münasebetiyle bugün saat 15.00'de dernek merkezinde bir anma töreni yapılmıştır.

İhtifalde, dernek mensupları Kırını, Türkistan kültür dernekleri temsilci­leri, merhumun yakm arkadaşları ile kalabalık bir gençlik topluluğu hazır bulunmuştur.

Dernek Başkanı Kerim Öder, ihtifali açmış ve 2 dakikalık saygı duruşunu müteakip Abdülvahap Yurtsever tara­fından merhum Resulzade'nin müca­dele dolu hayatını, onun fikir ve idea­lini belirten bir konuşma yapılmıştır. Bu arada Hasan Âli Yücel de söz ala­rak, tarihimizden misaller göstermek suretiyle ideal ve fikir adamı Mehmet Emin Resulzade'nin türlü cephelerini tahlil etmiştir. Gençler tarafından okunan şiirlerle ihtifal sona ermiştir.

10 Mart 1957        

 İstanbul :

Türk   atletizm tarahinde   unutulmaz bir isim bırakan en eski millî atletle­rimizden «Ömer Besim Koşalay» kros yarışmaları müsabakası bugün Be­bek'teki Galatasaray Denizcilik loka­linin Önünden başlayarak Mithatpaşa stadında yapılan Fenerbahçe  Vefa maçının devre arasında nihayete erdi.

İsviçre ve Türk atletlerinin iştiraki ile yapılan bu müsabakaya Adana, Anka­ra, Balıkesir, Bursa, Edirne, Eskişe­hir, İstanbul, İzmir, Kocaeli ve Kon­ya bölgelerine mensup çok kalabalık bir atlet kafilesi iştirak etti ve ne­ticede :

 İlhami Koç   (Beşiktaş ı   22,55

 Ekrem Koçak (F.Bahçe) 23.05'4

 İlhan Bilgitay (Beşiktaş) 23.18'4

 Nâzım İçli (Ank. Gücü) 23.35

 Hüseyin Topsakal   'Ankara Muhafız gücü)   24.51,6

6 Sutter  (İsviçre)  24.51,8 şeklinde nihayete erdi.Bu yarışlara sembol olarak Ömer Besim Koşalay'ın kardeşi de katıldı.

11 Mart 1957

 Adana :

Vilâyetimiz kazalarından Kozan'a bağlı Gazi, Pekmezci, Faydalı, Boca ve Acarmantaş köylerinde birer kütüp­hane açılmıştır. Köy çocukları ve köy delikanlıları bu kütüphanelerden is­tifadeye başlamışlardır.

 Ankara :

Basın Yayın ve "Turizm Umum Müdürlüğünden bildirilmiştir:

Truman doktrininin onuncu yıldö­nümü münasebetiyle önümüzdeki ay­larda tatbik edilecek kutlama prog­ramı meyanmda umum müdürlüğü­müzce bir de fotoğraf müsabakası ter­tiplenmiştir. Müsabaka biri profesyo­neller biri amatörler arasında olmak üzere iki katagori üzerinde yapılacak ve neticede kendi katagorilerinde bi­rincilere biner, ikincilere beş yüzer, üçüncülere de 250 şer lira mükâfat dağıtılacaktır.

Fotoğrafların mevzuları Türkiye’nin iktisadî kalkınması veya turistik hususiyetleriyle alâkalı olacak ve resim­ler en geç 1 haziran 1957 tarihine ka­dar «Basın Yayın ve Turizm Umum Müdürlüğü tanıtma dairesi  Ankara» adresine gönderilecektir.

Müsabakada derece alan fotoğraflar 15 haziranda aynı yıldönümü müna­sebetiyle açılacak «Türkiye’nin on yıl­lık kalkınması» sergisinde teşhir edi­lecektir.

12 Mart 1957

 Ankara :

Londranm tanınmış «Times» gazete­sinin 9 mart tarihli nüshasında «bir seyyahın intibaları» imzasiyle «Selçuk İmparatorluğunun tarihi merke­zi; Konya» başlıklı bir makale neş­redilmiştir.

Makale şöyle başlamaktadır:

«Konya, Orta Anadolu’nun en cazip şehirlerinden biri olup maalesef sey­yahlar tarafından lâyıkiyle tanınma­maktadır. 13 ve 14 ncü asırlarda ikba­linin zirvesine varan Selçuk İmpa­ratorluğunun bu eski hükümet mer­kezi, zarif âbideler bakımından gayet zengindir. Konya ayrıca meşhur Meslevî tarikatının merkezidir. Bir za­manlar gidilmesi oldukça zor olan Konya, şimdi modern Türkiyenin hü­kümet merkezi Ankaraya güzel bir yolla bağlanmıştır. Bundan başka Konyada mükemmel bir otel de var­dır».

Makalede bundan sonra, Mevlâna Celâleddini Rumî ve Mevlevi tarikatın­dan bahsedilmekte ve Konyada bulu­nan sanat eserleri anlatılmaktadır. Bu arada, Mevlânanm türbesi için mu­harrir şu sitayişkâr ifadeleri kullan­maktadır.

«Mevlâna türbesi ve eskiden dervişlerin raksettikleri bitişik hol, Konya’nın en şayanı dikkat eserlerinden biridir. Mevlâna türbesinin içi nefis bir şekil­de süslenmiş olup güzel bir kubbe al­tında zarif altın işlemeli siyah çuha ile, dışı ise, tamamen oymalı kiremit­lerle kaplıdır. Bu kiremitler mavi ren­gin üç muhtelif nüansiyle boyalıdır.

Tepede açık mavi, onun altında gökyakutu rengi ve en aşağıda da mü­kemmel bir törkuvaz rengi vardır. Ku­leye benzeyen bu kubbe, parlak Ana­dolu güneşi altında bir güzellik mucizesidir.»

Makalede bundan sonra, Karatay mü­zesinden bahsedilmekte ve Selçuk sa­natı methedildikten sonra şöyle denil­mektedir;

«Karatay'm methali, Selçuk devrine ait tipik oyma motiflerle süslü beyaz mermerle kaplanmış olup muhteşem bir manzara arzeder».

Makalede Mevlananm Türkiye ve dün­yada yarattığı tesir şu cümlelerle ifa­de edilmektedir:

«Mevlâna 16 aralık 1273 te Konya’da 66 yaşında öldüğü zaman memlekette son derece sevilen bir şair ve mutasav­vıftı. Ölümü üzerine bütün milletle birlikte Selçuk imparatoru da matem tutmuş ve bir ihtiram nişanesi olarak, imparator ve vezirler 40 gün müddet­le ata veya arabaya binmemişlerdi. Merhumun ruhunu şadetmek için bu 40 gün zarfında dervişler dönerek dansetmişlerdi. Mevlananın çok sev­diği kedisi ise, sahibinin ölümünden sonra yemek yemediği için bir hafta sonra ölmüş ve Mevlananm yanma.gö­mülmüştür.»

 Ankara :

Beynelmilel su sporları yüzme fede­rasyonu (F.İ.N.A.) yaptığı yıllık top­lantıda aşağıdaki kararı almıştır:

Dünya rekoru tesisi için yüzme mü­sabakaları muhakkak olarak 50 met­re uzunluktaki havuzlarda yapılacak­tır.

Beynelmilel Federasyonun aldığı bu karar gereğince su sporları federas­yonumuz, memleketimizde yapılacak yüzme müsabakalarında havuzların 50 metre uzunlukta olmasını ve havuz­ların bu ebad üzerinden inşa edilme­sini ve yüzme havuzlarındaki her kul­varın da ikişer buçuk metre aralıklı olarak hesap edilmesini bölgelere bil­dirmiştir.

 Ankara :

Dost, kardeş ve müttefik İranın Şehinşahı Majeste Muhammed Riza Şah Pehlevînin İran orduları başkuman­danı olarak, müttefiki Türkiye millî müdafaasının idareci ve kumandanla­rına dostluk ve kardeşliğin bir timsa­li olarak tevcih etmiş olduğu nişan­lar bugün saat 17,15 te İran sefaretin­de yapılan bir merasimle tevzi edil­miştir.

Devlet Vekili ve Millî Müdafaa Vekâ­leti Vekili Semi Ergin, Nafia Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekili Etem Mende­res, Erkânıharbiye i Umumiye Reisi, Hariciye Vekâleti Umumî Kâtibi, Kuv­vetler Kumandanları ile kendilerine nişan tevcih edilen diğer zevatın ha­zır bulunduğu merasimde İranın An­kara büyük elçisi ekselans Ali Mansur iki kardeş memleket arasındaki tarihî dostluğu belirten bir konuşma yapmıştır.

Büyük Elçi, Şehinşah hazretlerinin, Millî Müdafaa Vekâleti Vekili ile me­sai arkadaşlarına nişanlar tevcih et­miş olduğunu ve bugün bu nişanları kendilerine takdim etmekten duydu­ğu memnuniyeti belirtmiş ve kendile­rini tebrik etmiştir.

Millî Müdafaa Vekâleti Vekili Semi Ergin mesai arkadaşlarının hislerine de tercüman olarak büyük elçiye ce­vaben yaptığı konuşmada:

Büyük bir .mâna taşıyan bu merasim münasebetiyle ekselans Ali Mansurun iki memleket dostluğunu gayet güzel ifade etmiş olduğunu belirterek, Şe­hinşah hazretlerinin kendisine ve me­sai arkadaşlarına tevcih etmiş olduk­ları nişanları büyük bir bahtiyarlık ve onur payesi olarak taşıyacakların: ve bundan büyük bir bahtiyarlık duy­makta olduklarını söylemiştir.

Semi Ergin, ekselans Şehinşah haz­retlerine, göstermiş oldukları samimî alâka ve lütuflarından ötürü duymak­ta oldukları hassasiyetlerinin ve şük­ran duygularının iblâğını sefirden ri­ca etmiştir.

Daha sonra büyük elçi Ali Mansur Sehinşah hazretleri tarafından    tevcih edilen nisanları ve beratlarını aşağı­daki zevata vermiştir:

Devlet Vekili ve Millî Müdafaa Vekâ­leti Vekili Semi Ergin Hümayun ni­şanının birinci payesi (Le Grand Cordon Humayoun) ile Erkânıharbiyei Umumiye Reisi Orgeneral İsmail Hak­kı Tunaboylu Hümayun nişanının bi­rinci payesiyle, Kuvvetler Kumandan­ları Orgeneral Nurettin Aknoz, Or­general Fevzi Uçaner, Oramiral Sadık Altuncan ile Ankara Garnizon Ku­mandanı İhsan Bingöl de, hümayun nişanının 2 nci payesi ile (Le Grand Offisier Humayoun), Tümgeneral Kâ­zım Demirkan ile Tuğgeneral Sedat Demirtaş Taç nişanının üçüncü payesiyle (Commendeur de tac), Deniz Albayı Kemal Ülergün, Deniz Albayı Mithat Üler, Hava Albayı Hüseyin Turgut, Riyaseticumhur Başyaveri Deniz Yarbayı Faik Taluy, Kur. YarT bay Atıf Erçıkan ile Hariciye Vekâle­ti elçilik müsteşarı Alâeddin Maluy da hümayun nişanının üçüncü paye­si (Commendeur de humayoun) ile taltif edilmişlerdir.

13  Mart 1957

 Ankara :

14  mart  tıp  bayramı     münasebetiyle Sıhhat  ve   İçtimai  Muavenet     Vekili Dr. Nafiz Körez, bu akşam saat 20 de Ankara radyosunda aşağıdaki konuş­mayı yapmıştır:

«Aziz dinleyicilerim,

Yarınki 14 mart, bundan 130 yıl önce 1827 de ilk modern tıbbiyemizin ku­ruluşunun yıldönümüdür.

14 Mart 1827, Türkiye’de halk sağlı­ğını korumak ve hastalıklarını tedavi etmek üzere yapılan esaslı yenilikle­rin başlangıcıdır. Şu anda Yeniçeri ocağının kaldırılarak talimli bir or­dunun vücude getirilmesi tarihi olan 1826 senesini hatırlamamak mümkün değildir.

Zira modern hüviyetteki ilk tıbbiye­miz, garp usulünde yetiştirilen ilk or­dumuzun hekim ihtiyacını karşılamak için kurulmuştur. Bu itibarla bu iki tarihteki reform tıp sahasında birbi­rini tamamlayan hâdiselerdir.

Her iki İslâhat daha evvelki devirler­de, münevver ecdadımızın memleketin yenileşmesi yolundaki hayırlı fikir ve gayretlerinin eseridir.

Tarihî bir hakikattir ki bu düşüncele­ri daha evvel gerçekleştirmek isteyen III ncü Selim, taassubun ve kara kuvvetin kurbanı olmuştur. Ancak saray ihtilâlinin kanlı pençesinden kurtulabilen II nci Mahmut devri bu güzel ve hayırlı eseflerin tahakku­kuna imkân verdi.

Bu devirde hizmetleri geçmiş olanlar arasında memleketimizde eski usul tıp tahsili gördükten sonra İtalyada da Tıp Fakültesine girip okuyan He kimbaşı Mustafa Behçet efendinin azim ve gayretini burada şükranla kay­detmek bizlere düşen bir vazifedir.

Sevgili dinleyicilerim,

14 Mart 1827 de ilk modern tıbbiyenin kurulması tıp ilminin ilerleyişine ayak uydurabilmemiz bakımından zarurî idi.

Filhakika orta çağın Avrupa, tıp ilmi­ni büyük islâm tabiplerinin eserlerin­den Öğrenmiş ve takip etmişti.

Büyük tıp âlimi İbnisina o vakitler bütün medeniyet âleminin yegâne tıp otoritesi olmuştu.

Anadolu Türkleri ise daha Osmanlı İmparatorluğu kurulmadan Selçukilerin himmetiyle tıp okullarına kavuş­muştu.

Bunlardan ilki Gevhernesibe Sultanın vasiyeti üzerine bundan 751 yıl önce Kayseride kurulmuştu.

Fski usul tıp ilmi, metodik müşahede ve lâboratuvar yardımı yerine felsefi istidlallere dayanan ve kısmen mü­neccimlik ile karışık bir bilgi halinde idi.

O devirlerde hastalık malûm 4 (Hiltin) fesada uğramasiyle izah ediliyor­du.

Bu görüş uzun bir hâkimiyet devri yaşadı. Nihayet Avrupa tıbbı,    daha rasyonel bir tıp ilmine doğru yol al­maya başladı. İleri görüşlü ve uyanık Türk tabiplerinden de yeni tıp ilmi­ni takip edenler yok değildi.

Zekâ, irade ve çalışkanlığı sayesinde Avrupa tahsili görmeden yüksek bil­gi seviyelerine erişen tabiplerimiz de vardı. Meşhur Şâni Zade Ataullah Efendi bunlardan birisidir.

Fakat ortada modern bir mektep bu­lunmadıkça memleketin ihtiyacına kâ fi gelecek sayıda hakikî tabip yetiştir­meye elbette imkân olamazdı. Diğer taraftan 19 uncu asrın ortalarında kurulan modern tıp ve nihayet mikro­bik hastalıkların tanınması artık eski tıpla yeni ve hikakî tıp arasında aşıl­maz uçurumlar meydana getirmişti.

Şayet 1827 de modern tıbbiyemizin temelini atmamış olsaydık, büyük he­deflere doğru yol alan Avrupa tıbbına ayak uydurmak, mümkün olamazdı.

Bu bakımdan 1827 deki tıp inkılâbımı­zın yapıcılarını şükran ve rahmetle anmak bizim için bir memleket ve kül­tür borcudur.

Aziz dinleyicilerim,

Yarın kutluyacağımız tıp bayramının vatan ve vatandaş sağlığı için hayırlı olmasını diler hepinize sıhhat ve afi­yet ve bütün tıp camiasiyle yurdu­muzun gelecekteki sağlığını feragatli ve fedakâr ellerine teslim edeceğimiz müstakbel meslekdaşlarım olacak tıp öğrencilerine halk sağlığı yolunda ba­şarılar temenni ederim.»

14 Mart 1957

 Ankara :

14 Mart tıp bayramı bugün saat 10 da Büyük Sinema salonunda yapılan bir merasimle kutlanmıştır.

Merasimde, Sıhhat ve İçtimaî Muave­net Vekili Dr. Nafiz Körez, Tıp Fakül­tesi profesör ve doçentleri, hekimler ve kalabalık bir talebe topluluğu ha­zır bulunmuştur.

14 Mart 1957

 Ankara Tabib Odası Başkanı Dr. Suphi Baykamım bir konuşmasiyle açılmış, Atatürk ve tıp şehitleri için bir daki­kalık saygı duruşunda bulunulmuştur. Daha sonra Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi dekan vekili Prof. İzzet Kantemir, günün önemini belirten bir konuşma yaparak demiştir ki:

«14 Mart tıp bayramını kutlamak ar­tık bir an'ane oldu. medenî memleket­lerde bu gibi mânevi değeri büyük olan günlerin pek çok sayıda olması, âdeta dünya üstündeki mevkileri ile mütenasip olacak derecededir. Biz tıp bayramı dediğimiz bu mutlu günde, Türk hekimliğinin gelişmesinde büyük hizmetleri olan büyük Türk hekimle­rini de anmayı bir borç biliriz.

Hâtıraların değerini küçümsemeyerek, bilâkis onun lâyık olduğu saygıyı gös­termek suretiyle 14 mart tıp bayramı vesilesiyle düşüncelerimizi Tıp Fakül­tesinin bir mensubu olarak bildirmek isterim. Kutladığımız bu gündeki en büyük temennimiz, iyi hekim yetiştir­mek ve tıp ilminin memleketimizdeki değerini yükseltmektir. İyi bir hekim yetiştirmek ancak istenilen evsafta Tıp Fakültelerinin kurulması ve ida­mesi ile mümkün olur. 10 senelik bir mazisi olan fakültemiz iyi hekim ye­tiştirmek gayesini tahakkuk ettirmek için elinden geleni yapmaktadır. 10 sene evvel bir emekleme devresinde olan fakültemiz, bugün 40 dan fazla profesör, 60 doçent ve 250 asistana sahiptir. Bu, büyük bir inkişaf demek­tir. Bilhassa bu sayıları tebarüz et­tirmekten kastimiz, iyi hekimin ancak bol bir öğretim kadrosu ile kabil ola­cağı hususundaki inancımızdır. He­kimin iyi yetişmesi yanında tıp ilmi­nin de gelişmesi bu öğretim üyesi sa­yısı ile mümkün olmaktadır.

On sene evveline kadar memleketi­mizde ancak bir Tıp Fakültesi vardı. Şimdi 3 Tıp Fakültesine sahibiz. £n genç. Tıp Fakültemiz olan Ege Üniver­sitesi Tıp Fakültesinin, bu şerefli va­zifesinde muvaffak olması için en iyi temennilerimizi belirtmek isterim.

Başkan vekili, daha sonra birer irfan yuvası olan Tıp Fakültelerine ve sağ­lık müesseselerine hükümetin yardım elini tamamen uzatmış olması lâzım geldiğine işaret ederek sözlerini şu cümlelerle bitirmiştir:

«Biz kendi payımıza, fakültemizin in­kişafı hususunda devletten en büyük müzahereti görmekteyiz. Mütemadi ve hummalı bir ilerleme içindeyiz. Eski binalarımızı değiştirirken yanlarına modernlerini katıyoruz. Nihayet bü­tün dünya memleketleri için numune olacak modern Tıp Fakültemizin de inşaatının hızla ilerlediğini görmüş olmaktan dolayı duyduğumuz sevinç büyüktür.»

Bundan sonra Ankara Tabib Odası Genel Sekreteri Doç. Dr. Nusret Mutlu ile Tıp Fakültesi öğrencilerinden Çağlar Kıpçak günün önemini belir­ten birer konuşma yapmışlardır.

Merasim, Harb Okulu caz orkestrası­nın çaldığı parçalar ile klâsik Türk musikisi tıbbiyeliler korosu ve piyanist Bayan Barbara Hesse'in konserleriyle sona ermiştir.

Diğer taraftan, Ankara Tabib Odası ile Tıp Fakültesi Talebe Derneğinden bir heyet, bu sabah saat 9 da Anıtkabri ziyaret ederek Atatürk’ün mâne­vi huzurunda saygı duruşunda bulun­muş ve kabre bir çelenk koymuştur.

15 Mart 1957

 Ankara :

1747 göçmenin Türk yatandaşlığına alınmaları hakkındaki İcra Vekilleri heyeti kararı bugünkü resmî gazete­de yayınlanmıştır.

 İstanbul :

Pakistan hükümetinin dâvetine ica­betle Karaşiye gitmekte olan Federal Almanya Cumhuriyeti Şansölye Yar­dımcısı Ekselans Frans Blüger, bera­berinde hükümet müşaviri Hern Dr. Witzleben, Federal Hariciye Nezare­tinden orta elçilik müsteşarı Herr Dr. Schmidt Horix, Almanya matbuat da­iresinden Herr Doktor Ahrens olduğu halde bu akşam saat 19 da uçakla Almanyadan yurdumuza gelmiştir. Yeşilköy hava meydanında, Başvekil Adnan Menderes adına, Başvekâlet Hususi Kalem Müdürü Muavini Şefik Fenmen, Nafia Vekili ve Hariciye Ve­kâleti Vekili Eteni Menderes, Vali Muavini, Emniyet Müdürü, Hariciye Vekâleti Protokol Dairesi Temsilcisi, Federal Almanya büyük elçisi Hans Ahllers ile elçilik ve İstanbul başkon­solosluk erkânı ve basın mensupları tarafından karşılanmıştır.

Ekselans Blücher, hava meydanın şe­ref salonunda bir müddet istirahat ederek, Nafia Vekili ve Hariciye Ve­kâleti Vekili Etem Menderesle hasbihalde bulunmuş ve bu arada gazeteci­lerle görüşerek şu beyanatta bulun­muştur:

Türkiye ve Almanya’da olduğu gibi, bütün memleketlerin birbirlerini iyi tanımalarına taraftarız vaki davet üzerine görüşmeler yapacağız.

Hükümet reisinizin şahsıma karşı gösterdiği nazik ilgiden ziyadesiyle müteşekkir ve mütehassisim. Biz Tür­kiye ile uzun zamandan beri kuvvetli dostluk bağlariyle bağlıyız ve bu dost­luk şimdiye kadar hiçbir suretle gölgelenmemiştir. İstanbulu, iki kıtayı birbirine vasleden büyük bir şehir olarak mütalâa etmekteyiz. Bu vesile ile, Alman Cumhurreisi Dr. Heuzz'un Türk dostlarına selâm ve muhabbet mesajını da getirmekle ziyadesiyle bahtiyarım.»

Misafir şansölye yardımcısı ve bera­berindekiler yarın akşam saat 20.30 da uçakla Karaşiye müteveccihen İstanbuldan ayrılacaklardır.

 İstanbul :

Avrupa konseyince ihdas edilen Av­rupa mükâfatının 1956 senesine ait olanını Fransada Sen eyaletinde Puteaux şehri belediye reisi George Der nel kazanmıştır.

6 nisanda Puteauxt’da yapılacak mü­kâfat verme merasimine Avrupa kon­seyi mahallî idareler reisi vekili sıfatıyla İstanbul Valisi Prof. Gökay’da davet olunmuştur.

 İzmir :

Birleşik Amerika hükümeti 1957 İzmir Enternasyonal fuarına resmen iştirak edecektir. İzmir Amerikan umumî konsolosluğu ticaret ataşesi bugün bele­diye reisini ziyaretle iştirak kararını resmen bildirmiştir. Amerikanın bu seneki fuara geniş ölçüde iştiraki için şimdiden hazırlıklara başlanmıştır.

 Ankara :

Devlet demiryolları spor teşkilâtı ta­rafından şubat ayında memleketimiz­de organize edilmiş olan Türkiye Avusturya demiryolları futbol karma­ları arasındaki karşılaşma dolayısiyle demiryolları beynelmilel spor teşkilâtı fUsigj başkanı Dr. Kaisser ile Genel Sekreter Kari Zeisser tarafından dev­let demiryolları umum müdürlüğüne aşağıdaki memnuniyet ve teşekkür mektubu gönderilmiştir;

«Usig» futbol şampiyonasının Adanada icra edilmiş olması ve ayrıca, Gaz takımına Adanada bir maç temin edil­miş bulunmasını memnuniyetle karşı­lamış bulunuyoruz.

Bu gibi iyi teşebbüslerin gelecek kar­şılaşmalarda da bu şekilde iyi neti­celer alınmasını temenni ederiz.

Ayrıca .Avusturyalılara gösterilen yüksek misafirperverliğe ve iyi orga­nizasyona kalben teşekkür eder, son­suz ve en derin selâmlarımızı suna­rız.»  

Bilindiği üzere bu karşılaşmayı Türk demiryolları karması 71 kazanmış ve bu netice, Avrupa spor camiasında iyi bir tesir bırakmıştı.

Demiryolları spor teşkilâtımızın ilk de­fa yaptığı bu organizasyondan başarı ile çıkması Türk sporu için kayda de­ğer bir propagandaya vesile olmuş­tur.

 İzmir :

Milli Müdafaa İzmir Temsil Bürosun­dan bildirilmiştir  :

Memleketimizde bulunan yabancı dev­letlerin kara ataşeleriyle muavinlerinden müteşekkil bir heyet bugün öğle­den sonra saat 15’te Manisa’dan İzmir’e gelmiş ve garda ilgililer tara­fından karşılanmıştır.

İzmir’de kalacakları müddet zarfında askerî birlik ve müesseseleri gezecek olan heyet bu arada Efes'i de ziyaret edecektir.

16 Mart 1957

 İstanbul :

Dünyanın en büyük ve en modern uçak gemisi Uss Forrestal ile iki refa­kat muhribi, bugün saat 8 de Ame­rika Birleşik Devletleri donanması 4 üncü uçak gemileri grupu kumanda­nı Amiral Murr Edward Arnold'un idaresinde İstanbul limanına gelmiş­lerdir.

Misafir filo, limanın 1.5 mil açığına geldiği vakit 21 pare top atışı ile şeh­ri selâmlamış, bu selâma Selimiye kış­lasından <ia aynı şekilde mukabele edilmiştir.

Forrestal, Dolmabahçe önlerinde de­mirlediği vakit Amerikan başkonsolo­su ile Boğazlar ve Marmara Deniz Kor kumandanlığından bir vizita subayı gemiye giderek Amiral Murr'a hoşgeldiniz demişlerdir.

Daha sonra amiral karaya çıkıp mûtad protokol ziyaretlerine başlamış­tır.

 İstanbul :

Amerikan donanması 4 üncü uçak ge­mileri grupu kumandanı Amiral Murr. E. Arnold'un davetine icabetle 24 saat­lik bir ziyaret yapmak üzere dün sa­bah Uss. Forrestal'e gitmiş olan İs­tanbul ajans, radyo ve gazetelerinin temsilcileri de bugün şehrimize dön­müşlerdir.

Dün sabah saat 8 de 3 uçakla Akdeniz’de bir noktada bulunan Forrestal uçak gemisine giden basın mensupla­rı, öğleye kadar jet uçaklarının ha­rekâtını, piste iniş ve kalkışlarını tak­dirle seyretmişlerdir.

öğleden sonra geminin içinde dolaşan gazeteciler her hususta geniş izahat almışlar ve saat 17.15 te Amiral Murr E. Arnold tarafından kabul edilmiş­lerdir.

Bu görüşme esnasında Amiral, Forrestal gemisinin ifade ettiği muazzam vurucu kuvvetin ehemmiyetini belirt­miştir.

Amiral Murr şöyle demiştir:

«Bu gemide mevcut kuvvetin kulla­nılmasına hiç bir zaman lüzum olmayacağını ümit ederim. Fakat bir gün kullanılması gerekirse, bu kuvvetin Türkiye safında yer alacağına inan­manızı isterim.»

Gazeteciler, Murr Edward Arnold'a Kütahya çinisinden mamul çok güzel zarif bir tabakla Türk seramik sanatı isimli bir kitap hediye etmişlerdir.

14 temmuz 1952 de kızağa konan Forrestal uçak gemisi 11 aralık 1954 te denize indirilmiştir.

345 metre uzunluğunda, 25 katlı bir bina yüksekliğinde olan gemi 59.650 tonluktur. 4000 kişilik mürettebatı, 30 mil sürati vardır. Dünyanın en uzun menzilli ve Skywarrior jet uçakları da dahil olmak üzere 80 tayyare taşımak­ta dır.

 Ankara :    .

Birleşik Amerika hükümeti Çalışma Vekili Muavini Mr. Peterson, berabe­rinde refikası olduğu halde bugün uçakla Ankaraya gelmiştir.

Mr. Peterson, Esenboğa hava alanında Çalışma Vekâleti hususî kalem müdü­rü ve Vekâlet Araştırma Kurulu üye­lerinden bazılariyle milletlerarası iş­birliği teşkilâtının Ankara’daki çalış­ma müşaviri ve refikası tarafından karşılanmıştır.

Amerikan Çalışma Vekili muavini, memleketimizde işçi eğitimi çalışmalariyle alâkalı tetkiklerde bulunacak­tır.

18 Mart 1957

 Ankara :

Maarif Vekili Prof. Ahmet Özel, bugün çalışmalarına başlayan 6 ncı Ma­arif Şûrasını aşağıdaki konuşma ile açmıştır:

Aziz Reisicumhurumuz:

6 ncı Maarif Şûrasının sayın üyeleri. 6 ncı Maarif Şûrasını açarken, millî hayatımıza modern bir istikamet ve­ren, ideallerimin önderi Atatürku min­net ve şükranla anar, arkadaşlarımı onun ve 18 mart 1915 Çanakkale zafe­ri şehitlerimizin hatıraları önünde üç dakika için ihtiram vakfesine davet ederim.

Altıncı Maarif Şûrasını meslekî ve teknik Öğretim ile halk eğitimi mev­zularının görüşülmesine tahsis etme­yi faydalı bulduk. Mesleki ve teknik konulan 1946 şûrasında incelenmiş ve o yıldan bu yana, bu alanda kaydo­lunan ilerlemeler, istatistikleriyle ge­rekli kısa izahlarla bir broşür halin­de sayın şûra üyelerine takdim olun­muştur. Bu mevzuda hedefimiz, Ve­kâlet çalışmalarından, meslekî ve tek­nik öğretimin bugünkü durumundan şûrayı haberdar etmek, aynı zamanda bu öğretimin memleket ihtiyaçlarını daha geniş bir şekilde karşılayabilmesi için şûranın tavsiye ve telkinlerini sağlamaktır.

Meslekî ve teknik Öğretimin dünya yüzündeki ehemmiyetine sayın şûra üyeleri her cephesi ile vakıftırlar. Bu konunun, asrın yeni vasıta ve metot­larından faydalanan memleketimizi ekonomik ve endüstriyel hayatiyle ne kadar sıkı bir şekilde alâkalı olduğu­nu da takdir etmektedirler. Milleti­mizin bugünü ve yarını bakımından bu derece ehemmiyetli bir faaliyet şu­besinde gerekli tekâmülü temin et­mek vazifemizdir.

İkinci mevzuumuz olan halk eğitimi, bilhassa 5 inci şûranın izhar ettiği ar­zu üzerine, bütünü ile ilk defa olarak, huzurunuza getirilmektedir. İlk öğ­retim sahasındaki faaliyetlerimiz hay­li ilerlemiş ve 2.116.202 yi mütecaviz çocuğun ilk okullara devamı temin edilmiştir. Ancak yetişkinlerin eğitimi, fikri ve mânevi tekâmülleri de, öğ­retim çağında bulunanlarınla kadar mühimdir. Bu sahada memleketimizin, millet mektepleri yolu ile geçirmiş olduğu tecrübe hatırlardadır. O günden bu güne kadar halk eğitimi, istediği­miz vüsatte olmamakla beraber, üm­milikle mücadele bakımından köy okullarmda, meslekî bakımdan da tek­nik öğretim okullarında devam edegelmiştir. Muhtelif ' vekâletlerin, ba­sın  yayının ve devlet sektöründeki diğer müesseselerle umumî menfaat­lere hizmet eden teşekküllerin türlü bakımlardan halk eğitimine yardım­larını zikretmeliyiz. Şüphesiz, cemiye­tin muhtelif müesseseleriyle fertler üzerine, fertlerin birbirleri üzerine ken­diliğinden devam eden terbiyevî tesi­ri yanında, geniş Ölçüde, teşkilâtlı bir halk eğitimine de ihtiyaç" vardır. Bu eğitimin, ümmilikle mücadeleden başka, iyi yaşama, vatandaşlık ve sağ­lık bilgileri verme, halkı aydınlatma, mesleklere hazırlama, verimi artırma ve umumiyetle mesleklerde ilerlemeyi sağlama gibi hedefleri olması da tabi­idir. Esasen terbiyenin gayesi, ferdi sosyal hayata hazırlamak, seviyeli, mo rai hayata kavuşturmaktır. Bu da onu, bir meslek sahibi kılmak suretiyle ta­hakkuk safhasına girer. Memleketi­mizde ümmilik nisbeti, nesiller ara­sındaki bazı görüş farkları, bir çok sahalarda makineli istihsal devrine girmiş olmamız, bir meslek sahibi ol­mak veya türlü mesleklerde ilerlemek istiyen vatandaşların çokluğu gözönüne getirilince, bu alandaki işlerimizin de derece mühim ve müstacel olduğu anlaşılır.

Ele almış olduğumuz iki konunun bir­birine yakınlığı aşikârdır. Umumiyet­le girişilen işlerin verimli bir şekilde gelişmesi, teknik anlayışın memleket ölçüsünde yayılmasına bağlıdır. Bu da bir yandan okullar, öte yandan da halk eğitimi yolu ile temin edilebilir, şûrada izhar ve kabul olunacak gö­rüşlerin tahakkuku için hükümet her gayreti gösterecek, memlekette mes­lekî ve teknik öğretimin daha üstün bir değer kazanmasını, halk eğitimi­nin yayılmasını sağlıyacaktır. Şûranın, toplantı halinde bulunacağı kısa zaman içinde her iki sahada elde edilecek neticelerin prensipler ve tavsiyeler olabileceğini düşünüyoruz.

Mucip  sebeplere  sadece  işaret  olun­ması, hedeflerin tavzihi ve mütalâaların pratik tedbirler olarak maddeleştirilmesi, işimizi kolaylaştıracaktır. Teferruat, sonradan Vekâlette işlene­bilir. Mevzuların hususiyetlerine göre uzun zaman çalışacak komisyonlar kurulabilir. Tesbit edeceğiniz prensip­lerin, tatbikat yönünden ulaşacağınız neticelerin, ileriki çalışmalarımızda yolumuzu aydınlatacağına kani bulun­maktayız.

Teknik öğretim müesseseleri:

Bugün Türkiye’de meslekî ve teknik öğretim, yarı kalifiye işçiden başlıyarak yukarı kademelere doğru her çeşit meslekî formasyon sağlamak üzere başlıca:

Endüstri ile ilgili meslekî öğrenim,

Kadın meslekleri ev ekonomisi       ,
c)Ticaret, ekonomi,

Ziraat,

Sosyal işler ve sağlık,

f) Güzel sanatlar sahalarında faali­yet gösterir.

Meslekî ve teknik Öğretim okullarının hemen hemen tamamı devlete aittir. Bunların % 83'i Maarif Vekâletine bağlı bulunmaktadır. Maarif Vekâleti, bütün okullardaki eğitim ve formas­yonla alâkalı olduğundan, lüzum hâsıl oldukça, meselelerin, memleket ölçü­sünde, resmî ve hususî sektörle işbir­liği yapacak şekilde düşünülmesini de mevzuun bir icabı sayar.

İktisadî hayat ve personel ihtiyacı :

Memleketimizin iktisadî hayatında büyük bir gelişme olmuş, uzun ve kısır bir tasarruf devrinden dinamik bir ya­tırım devrine geçilmiştir. Yirminci asır dünyasına ayak uydurmak de­mek olan bu intibakı büyük bir hızla başarmak mecburiyetindeyiz. Bu can­lı ve hareketli devir tabiatiyle kendi­ne mahsus bir takım problemler arzedecektir. Bunların başında da mes­lek ve teknik adamlarının süratle yetiştirilmesi  gelmektedir.

İleri sanayi memleketlerin personel ihtiyacı şu beş seviyede kendini gös­terir:

1} Hususî bir maharet istemeyen iş­ler,

Yarın maharet isteyen işler,.

Tam maharet istiyen işler,

Yarı profesyonel işler,

Profesyonel veya teknik, ihtisasa ve   
araştırmaya dayanan işler,

Bu kademelerde çalışan insanların ye­kûnu, hususî bir maharet istemiyen işlerden başlıyarak yukarıya doğru piramidal bir azalma gösterir. İşçilik, kısa zamanda ve kolayca öğrenildiği için Özel bir mesleki yetiştirmeye lü­zum hissettirmez. Diğer kademelere mensup personel ise muntazam tahsil müesseselerinde yetişir.

Bizim meslekî ve teknik kurumlarımız da, halk kurslarından ve orta sanat okullarından başlıyarak teknik üniver sitelerin sonuna kadar aynı personel ihtiyaçlarını karşılamak maksadiyle teşkilâtlanmıştır.

Son yıllarda orta dereceli teknik mü­esseselerimizin miktarı artırıldıktan başka, Yıldız Teknik Okulu yalnız mü­hendis yetiştirmeye hasredilerek türlü tekniker okulları açılmış, İstanbul Teknik Üniversitesine bağlı ayrı bir tek­nik okulu daha ihdas olunmuş, Trabzon’da bir Karadeniz Teknik Üniver­sitesi açılması hakkındaki kanun me­riyete girmiştir. Ankarada Ortadoğu Teknik Üniversitesi kurulmuş, İstan­bul Teknik Üniversitesi, kadrolarını esaslı şekilde genişleterek bir çok ye­ni enstitüler, bir de Maden Fakültesi açmıştır. Bugün mevzuu bahis olan ci­het, iktisadî ve endüstriyel ihtiyaçla­rımızla öğretim müesseseleri arasında daha sıkı bir İntibak sağlamaktır. Şû­ramız, meslekî ve teknik öğretim mü­esseselerimizi, bilhassa keyfiyet ba­kımından daha da yükseltme tedbirle­ri üzerinde duracaktır.

Çıraklık müessesesi:

Meslekler sahasında bilgi ve nıahaötlerin yetişkin nesillerden yetişen nesillere ilk intikali çıraklık yolu ile olmaktadır. Tarihî devirlerimizde an­anelere bağlanarak teşkilâtlanmış ci­lan bu müessese, zamanla bu ananevi hüviyetini kaybetmiştir ve henüz, umumi hükümler bir yana, kendi bün­yesine uygun müstakil bir kanuna da sahip değildir. Günün tesadüfi şart­larına tâbi bulunan ve bilhassa okulla alâkası bakımından hiç organize olmayan, meslekî iktisap yolları tesbit edilmiş bulunmayan çıraklık mües­sesesinin, herşeyden evvel kanunî esaslara bağlanması, meslekî ve teknik öğretim bakımından ehemmiyet arz eder. Bu müessese, okul teşkilâtiyle münasebet haline getirilmelidir. Aşa­ğı yukarı her meslek için çıraklıkta ve kurslarda geçirilecek asgarî  âza­mi öğrenim müddeti tesbit olunma­lıdır. Kaderlerini bir usta yanında mesleğe bağlıyan çocukların zaman­larının ve haklarının kaybolmaması, sistemli bir öğrenime yöneltilmeleri, teknik standartlara uygun ehliyet ka­zanmaları temin edilmeli ve küçük sanatlarda çırak yetiştirme selâhiyetini alacak insanların vasıfları tâyin olunmalıdır. Bu vüsatte bir işin kı­sa zamanda halledileceği umulması bi­le, meslekî ve teknik öğretim mües­seselerimiz, halk eğitimi çalışmaların­da çırakların ihtiyaçları üzerinde ehemmiyetle durmalıdırlar. Bu konu­da, a) Bütün meslekî ve teknik okul­larımızın çevrelerindeki çıraklık mü­esseseleri üzerinde bir survey yapma­larını ve mümkün olursa alâkalı kim­selerden mürekkep birer çıraklık ko­mitesi kurmalarını, b) Okulların da yardımiyle esasen başlanmış olan meslekler envanterinin vücude getiril­mesini ve her mesleğin çıraklık sevi­yesinde elde edilmesi için lüzumlu müddetin tesbitini, c) Meslekî halk eğitiminin türlü ihtiyaçları karşılıyabilecek şekilde teşkilâtlandırılmasını lüzumlu görmekteyiz. Bu maksatla küçük sanatlar hakkında alâkalı Ve­kâletçe hazırlanmakta olan kanun lâyihasının tekemmül ettirilmesi yo­lunda işbirliği halindeyiz.

İş terbiyesi :

Hiç bir tahsil kademesi meslek eği­timinin dışında farzolunamıyacağı için umumî eğitimde «iş» in mühim bir ye­ri olması tabiidir ve bu, eğitimin ba­şarılı, hayat ihtiyaçlarına uygun bir eğitim olmasının tabiî şartıdır. Bi­lindiği gibi küçük yaştan itibaren ço­cuklar basit aletler ve çeşitli materyellerle meşgul olmak suretiyle .eşya hakkında bir fikir edinmeye başlar­lar, materyallerin kaynakları, kulla­nılacak hale getirilmeleri için gerekli işler üzerinde  basit de olsa bir an­layış kazanırlar. Bu aletler ve mater­yaller kültürümüzün parçalarıdır ve çocuklar bunlarla çalışarak evlerinde ve cemiyet içinde karşılaştıkları bir­çok hallere uymaya çalışırlar.

Bidayette bu çalışmalardan beklenen, çocuklara maharet kazandırmaktan ziyade, onların büyüme ve serpilme­lerini kolaylaştırmaktır. İlk okullarda çocuklarımızın ahlâk değerleri de ka­zanmalarına yariyan iş terbiyesinin bu. esaslardan hareket eden bir gelişme­si olmuştur. Ortaokullarda programın kısmen müsait olmasına rağmen, ta­rım, ticaret ve iş dersleri  yer yer mu­vaffakiyetli neticeler vermekle bera­ber  daha mütekâmil bir seviyeye ulaşması için çalışılmaktadır.

Öğrencilerimiz, işin arzu edilir bir şey olduğu, her türlü işin kendine göre bir ehemmiyet taşıdığı, iyi yapılması lâzım geldiği bilhassa iyi öğrenmenin yapmakla mümkün olduğu, iş vasıtasiyle melekelerimizin uyandığı, dü­şüncelerimizin canlandığı anlayışına varmalıdırlar. İş karşısında anlayışlı olanlar ve iyi iş alışkanlıkları kaza­nanlar, hayata ve mesleğe daha iyi intibak edecek, arkadaşlariyle beraber çalışmayı, faaliyetlerini ihtiyaçlara uydurmayı öğrenecek, alâkalarını ye­nileyecek, hattâ kendilerine en uygun işin hangisi olduğunu anlıyacak sevi­yeye ulaşacaklardır. Bu itibarla bü­tün okullarımızda iş, genel eğitimi­mizin bünyevî bir unsuru olmalıdır. Bir yandan okul, öte yandan da halk eğitimi yolu ile cemiyet içinde iş an­layışının üstünleşmesini temin etmek mecburiyetindeyiz. Vatandaşların, iş üzerinde uygun fikirlere ve alışkan­lıklara sahip olmaları, cemiyette, mes­lekî çalışmaların büyük muharrikidir. Ve bu fikirlerle alışkanlıklar da de­rece derece tatbikat ile elde edilir.

Orta sanat okulları:

İlkokullarımızı hemen takiben gelen ilk meslekî ve teknik okullar, sanat enstitülerimizin birinci devrelerini teşkil eden ortasanat okulları ve ben­zerleridir. Erkek orta sanat okuluna 1213 yaşlarına giren öğrenciler, 1516 yaşlarında buradan  mezun     olurlar. Orta sanat okulları programı umumî bilgilere, meslek bilgilerine ve tatbi­katına yer vermektedir. Haftada 36 saatten 44 saate kadar giden ders ve 3telye çalışmaları, yaşlarının taham­mülü dışında olduğu için, öğrencileri yormaktadır. Öğrencilerin atelye çalışmaları, bu yaşlardaki çocuklar için ağır görülmekte, kullandıkları alet ve tezgâhlar da ancak daha yukarı yaş­larda olanlara uygun bulunmakta­dır.

Orta sanat öğreniminin ilk okula mı, yoksa crtaokula mı dayanması lâzım geleceği hakkında teknik öğretim da­iremizce yapılan tetkiklerde her iki şeklin fayda ve mahzurları tesbit olunmuştur.

Teknik öğretim için ilkokulun orta­okuldan daha zengin bir kaynak teş­kil etmesi, bazı ailelerin çocuklarını kısa zamanda müstahsil hale getirme arzuları bakımından orta sanat oku­lunun müsait bir zemin olması, bu okulların ilkokula dayanmalarının faydalı cihetleridir. Öte yandan ilk­okul mezunlarının bu cağda beden ve zihince henüz yeteri kadar gelişme­miş olmaları, kendilerine isabetli bir meslek seçecek yaşta bulunmamaları, bu yaştaki çocukların bedence sanat eğitimine elverişsiz olmaları, ilkokul­da kazanılan bilgi ve maharetlerin sa­nat tahsili için kâfi gelmeyişi, ensti­tülerin ilk okula dayalı kalmalarının mahzurları olarak belirmiştir. Sanat ve yapı enstitüleri ortaokula dayandı­rıldığı takdirde bu müesseselere be­denen ve zihnen gelişmiş, nisbeten da­ha mütecanis öğrenciler alınacaktır. Öğrenci mesleğini daha şuurlu bir şe­kilde seçecektir. Öğretim türlü ba­kımlardan daha ekonomik olacak ve meslek öğretmeninden tasarruf temin edilecektir. Enstitülerde ortaokul me­zunlarının muvaffakiyet nisbeti ilk­okul mezunlarına nazaran daha yük­sektir. Netice olarak ortaokul mezun­ları yapı ve sanat enstitülerini doyu­racak derecede bol olan şehirlerde enstitülerin birinci devrelerinin kal­dırılması, diğer yerlerde de bugünkü durumun devam ettirilmesi, fakat programların bir revizyona tâbi tu­tulması, v.s. gibi görüşler meydana çıkmıştır.

Kız enstitülerimizin ve ticaret lisele­rimizin "birinci devreleri içinde varit olan bu türlü mahzurlar, bizi ihtiyaca daha uygun uygun umum bir orta­okul düzeyine getirmek üzere çalışma­lara sevketmiştir.

Türlü görevleri bakımından ortaokul:

Daha üst kademedeki meslekî ve klâ­sik bütün okullara öğrenci hazırla­mak durumunda olan bugünkü orta­okulun bu görevini hakkiyle yerine getirebilmesi için programlarında ba­zı esneklikler kabul edilmesi icap eder. Maarif Vekâleti hâlen bu ba­kımdan iki tecrübe içindedir. Bun­lardan birisi muhtelif gayeli ortaokul­lar, Öteki de deneme okulları tecrü­besi olup, her ikisinin de programları dokümanlar arasında sizlere takdim olunmuştur. Bu okullar öğrencilerini liseye, meslek okullarına ve yaygın tabiriyle iş hayatına hazırlamakta­dır. Muhtelif gayeli ortaokullar ikin­ci sınıfta kollara ayrılmakta, deneme okulları da birinci sınıftan itibaren seçime tâbi veya mahdut devrelere münhasır derslere yer vermektedir. Muhtelif gayeli ortaokullar bugün memleketimizde üç yerde faaliyet ha­lindedir. Bunların programları birbi­rinin aynı olarak Vekâletçe hazırlan­mıştır. Yine memlekette iki yerde fa­aliyette bulunan deneme okullarının programları birbirinin aynı değildir. Bunlar alâkalı öğretmenler heyeti tarafından hazırlanmış ve seminerler­de tetkik edildikten sonra Vekâletçe incelenip kabul olunmuştur. Ford Fondation'un da yardımı ile yapmakta ol­duğumuz yeni ortaokul denemelerin­den elde edeceğimiz neticeleri gelecek şûraya getirebileceğimizi ümit ediyo­ruz. Deneme okulları program ve yö­netmeliklerinde ferdî farklara, çevre ihtiyaçlarına ehemmiyet verilmekte v& program zamanla tekâmül edebilecek esnek bir çalışma plânı olarak kabul olunmaktadır.

Erkek teknik öğretim:

Erkek teknik öğretim kurumlarımız, maarif hayatımızda memleketin kü­çük sanatlar ve endüstri hayatında pek ehemmiyetli bir mevkii haizdir. Türkiye’nin orta dereceli teknik per­sonel ihtiyacını bu müesseselerle karşılıyoruz. Vekâletimizin yetiştirdiği personel temsil ve istihdam eden te­şekküllerden mühim bir kısmı şûra­mıza davet edilmiş bulunmaktadır. Bu itibarla burada işçiler ve işverenlerle çalışan elemanları yetiştiren Maarif Vekâleti müşterek mevzuları, üzerinde buluşmuş oluyorlar. Yetiştirdiğimiz personelin tatmin eden ve etmiyen taraflarının ve yeniden hangi kollar­da personel yetiştirilmesine ihtiyaç bulunduğunu sarahatle açıklanması bi­zim için pek faydalı  olacaktır.

1956 yılın’da Ankara, İstanbul ve İzmir’de teknik öğretim okulları mü­dürlerinin katıldığı üç seminer yapıl­mış ve bu seminerlerde erkek teknik öğretim, kız teknik öğretim ve ticaret öğretimi mevzuları etüt edilmiştir. Bu etütlerin küçük bir hülâsası sizlere tebliğ olunmuştur. Hülâsanın dayan­dığı raporlar dosyalar halinde meslekî ve teknik öğretim umum müdürlü­ğünde mevcut olup müzakereler sı­rasında emrinizde bulundurulacaktır. Vekâlet, müesseselerimizi geliştirme hususunda kendi teşkilâtı ile yaptığı çalışmalarla iktifa etmeyip yabancı mütehassıslardan da faydalanmayı düşünmüştür. Erkek teknik öğretim meseleleri üzerinde çalışan ile ve Unesco komisyonu ahiren, «Türkiye’de erkek teknik öğretimin inkişafı plâm» adlı ilk raporunu vermiştir. Tet­kikini gündemimize aldığımız bu ra­porda erkek teknik öğretim okulları­nın teşkilât ve programlarına ait ih­tiyaçlar esaslı bir şekilde tesbit olun­muştur. Plânını beş yıllık bir program mahiyetinde hazırlamış olan heyet türlü bakımlardan tavsiyelerde bulun­maktadır. Erkek teknik öğretim teşki­lât ve programlarını yeni ihtiyaçlara intibak ettirmeyi düşünürken arka­daşlarımdan bu tavsiyeleri de değer­lendirilmelerini bilhassa rica ederim.

Raporda ileri sürülen esaslardan ten­sip edeceklerinizi önümüzdeki yılla­rın çalışma programlarına alacağız.

Erkek teknik okullarımızın memleket­te en yaygın olanı, sayıları 70'i bulan erkek sanat enstitüleridir. Enstitüler­de bugün tatbik edilen programın, or­ta ihtisas öğretimi yanında genel kül­türe  de ehemmiyet verişi pek yerindedir. Ancak bu genel kültür dersleri­nin okul ihtiyaçlarına göre ayarlan­ması icap eder.

Bu dersler çocuğun şahsiyetini gelişti­recek bir mahiyet almalıdır. Umumî terbiye bakımından ana dilinin ehem­miyeti aşikârdır. Sanat enstitülerin­den mezun olan öğrenciler yazma ve söyleme bakımından sadece ve doğru bir Türkçe’ye sahip olmalıdırlar. Yazı­lacak ve söylenecek mevzuların, çocu­ğun tecrübelerinden gelen konular ol­ması, ana dili öğretiminde muvaffa­kiyet sağlar. Tarih, coğrafya, yurtbilgisi derslerinin, çevreden hareket eden sosyal bilgiler halinde toplanma­sı faydalı görülmektedir. Enstitü prog­ramlarında kültür dersleri bakımın­dan yapılacak daha başka değişiklikler olup olmadığı, tetkikler sonunda meydana çıkacaktır. Herhalde teknik derslerde ve maharet isteyen işlerde bilhassa muvaffak olan öğrencilerin genel kültür derslerinde daha da mu­vaffak olmalarını sağlayacak  yolları aramalıyız.

Meslek ve atelye derslerinin, bu mües­seselerin gayelerine daha uygun bir hale getirilmesi zarureti mütehassıs­lar tarafından ileri sürülmektedir. Program, meslekî maharet iktisabının aleyhine olarak, teknoloji dersleriy­le fazla yüklüdür. Bunun yüksek öğ­retime hazırlık endişesinden ileri gel­diği ve müesseselerde başarısızlık nisbetini artırdığı belirtilmekte ve ens­titülerde bu derslerin bilhassa pratik formasyon yararına okutulmaları ge­rektiği üzerinde ırar olunmaktadır.

İleri temayül, atelyeyi destekleyen derslerin de atelyede çalışan öğretmenler tarafından verilmesine doğrudur. Bunu derhal tahakkuk ettirmesek   bile,bugün kalifiye işçi olarak çalışacaklar için nazarî derslerin fazla olup olma­dığı ve  teknokoloji  dersleriyle   atelye faaliyetlerinin birbirine yaklaştırılması meseleleri üzerinde durmalıyız. Tek­nik öğretim teşkilâtımız yabancı mü­tehassıslarla da işbirliği yaparak ens­titülerin bünyesine uygun matematik,radyo, elektronik, ağaç işleri, tesviye­cilik  ve  elektrik  dersleri  için     yeni programlar hazırlanmıştır. Komisyon­’da bu programlar hakkında    gerekli izahatlar hazırlanmıştır. Komisyonda bu programlar hakkında gerekli iza­hat verilecektir.

Programda dikkate alınacak diğer bir nokta da şudur: Bilindiği gibi erkek sanat enstitülerimiz Öğrencilerini kü­çük sanatlara, endüstriye ve yüksek tahsile gitmek üzere hazırlamaktadır. Bu üç sahanın kendine göre hususî bir takım ehliyetler istemesi tabiidir. Halbuki öğrencilerin hepsi branşları­nın bütün derslerini aynı nisbette al­maktadırlar. Enstitülerde, seçime tâbi dersler yolu ile Öğrencilerin ileride in­tisap etmeyi düşündükleri çevre için daha iyi hazırlanma imkânlarına sa­hip olmaları lüzumuna kaniyiz.

Üzerinde düşüneceğimiz bir nokta da, bu müesseselerde ve diğer bütün tek­nik ve klâsik öğretim müesseselerinde istidatların tesbiti bakımından test ve rehberlik faaliyetlerinin geliştirilmesi olmalıdır. Ders yılı sonunda ve başın­da yapılan imtihanlar bugünkü ka­dar uzun zaman almamalıdır. Öğrenci çalışmalarının, teklif edildiği şekilde, sene içinde testlerle değerlendirilme­si daha salim bir yol olacak, öğrenci­ler de kendi ehliyetleri hakkında da­ha doğru bilgi edineceklerdir.

Endüstri" ile münasebetler tesisi me­selesi, bugünkü teknik öğretimimizin, kanaatimizce, en mühim meselesi ola­rak tebarüz etmektedir. Vereceğimiz bir iki misal teknik öğretimimizin sa­nayi ile işbirliği yapması halinde ne mühim gelişmeler kaydedebileceğini gösterecektir. Geçen ders yılı sonla­rına doğru Malatya Pamuklu Sanayi Müessesesi bu vilâyetteki sanat okulu­muzda bir tekstil şubesinin açılmasını istemiştir.

Bu hususta gerek fabrika, gerek Sümerbank Umum Müdürlüğü ile müza­kereler cereyan etmiştir. Bu ders yılı başında Malatya Sanat Enstitüsü tekstil şubesi açılmış olacaktır. Öğrenci­ler tatbikatı fabrika atölyelerinde gö­recek, bir kısım dersler de fabrikanın yetkili teknisyenleri tarafından veri­lecektir. Geri kalan umumî ve pratik dersler enstitü içinde temin olunacak­tır. İzmir vilâyetinde de ticaret odası tarafından bir tekstil enstitüsünün kurulması  hususunda   teşebbüse   geçilmis ve ilk merhalede mahallî yar­dımlarla 1.000.000 lira toplanmıştır. İmkânlarımızı artıran bu mahallî il­gi ile İzmir’e bir tekstil enstitüsü ve lüzumlu atelyeler inşa edilecektir. Gö­rülüyor ki endüstrinin teşkilâta yar­dımı pek büyük olabilecektir. Yer, bi­na ve bilhassa atelye temini esaslı masrafları icap ettiren hususlardır.

Kırıkkalede açtığımız iş okulu, gerek halk kursları gerek ihtiva ettiği ak­şam teknik Öğretim müesseseleri yolu ile bu enstitü merkezimize esaslı fay­dalar sağlamaktadır. Fabrikalar per­soneli, akşam okullarına devam et­mek suretiyle ehliyetlerini resmî bir diplomaya bağlıyabilmektedirler. Bu .imkân, öğrenimlerini türlü sebeplerle tamamlayamamış işçileri şahsî bakım­dan olduğu kadar formasyon bakımın­dan da tatmin etmektedir. Bugün bu müesseseye devam eden öğrenci sayısı 3.762 dir. Aynı neviden iş okullarının diğer büyük sanayi merkezlerinde de kurulması için talepler ve Vekâlet te­şebbüsleri vardır.

Yine Vekâletimizin İzmir’de kurmuş olduğu motor sanat enstitüsü mahal­lî ihtiyaçlara cevap veren yeni mü­esseselerimiz arasındadır. Ve İCA kanaliyle Amerikadaki Spring Garden Teknik Okulundan gönderilen yedi mütehassısın da yardımı ile çalışmak­tadır. Okulun öğrenciler1., orta sanat ve ortaokul mezunları arasından tes­te tâbi tutularak seçilmektedir. Bu­rada motorla ilgili konular üzerinde esas hazırlıklarını yapan öğrenciler tahsillerine motor tekniker kısmında devam edebilmektedirler. Motor sa­nat enstitüsünün bir diğerini önümüz­deki yıl Adana’da açacağız.

Yapı enstitülerinin de erkek sanat enstitülerinkine müşabih teşkilât me­seleleri vardır. Erkek sanat enstitü­lerinin bilhassa elektrik, yapı ensti­tülerinin sıhhî tesisatçılık seksiyonla­rının kuvvetlendirilmesi gerekmekte­dir.

Yapı ve sanat enstitülerinin üstündeki tekniker okullarının bir kısım prog­ramlarını da şûranın dikkatine arzediyoruz. Bilindiği gibi bu müesseseler gündüz ve gece faaliyette bulundukla­rına göre iki veya üç yıllıktır. Öğrencilerini de 18 yaşlarında olan sanat, yapı ve motor enstitüleri mezunları arasından imtihanla seçer, şûranın bu devresinde gündüz tekniker okulları­nın yapı, elektrik ve akşam tekniker okullarının elektrik, makine ve yapı müfredat programları incelenecek­tir.

Zonguldak Maden Teknik Okulu:

Üniversitelerin, hususî kanununa uya­rak, memleketin içtimaî, iktisadî, sı­naî ve kültürel hayatiyle alâkalanma­ları daima müsbet neticeler vermiş­tir.

İstanbul Teknik Üniversitesi içinde açılmış olan teknik okulu böyle bir alakanın eseridir. Teknik Üniversite de 1953 yılında kurulan ve memleke­tin maden kaynaklarını işleyecek mü­tehassısları yetiştirmekte olan Ma­den Fakültesi, günden güne inkişaf etmektedir. Zonguldak Maden Teknik Okulunun tekâmülü hususunda Ma­den Fakültesi ile işbirliği yapmanın elzem olduğu kanaatindeyiz. Bu suret­le Maden Fakültemiz, havzanın arzettiği tatbikat sahasiyle yakından mü­nasebete gireceği gibi, Teknik Oku­lumuzda fakülte öğretim personelin­den ve ilmi imkânlarından faydala­nacaktır. Maden işlerinde çalışan ele­manların salâhiyet hudutlarının daha sarih bir şekilde tesbiti işi de bu sa­hadaki meselelerimiz arasındadır. Memleketimizin iktisadî hayatında pek mühim bir yeri olan maden mevzuunun bugün ve yarın için beklediği üstün ehliyetli personeli süratle yetiş­tirmemiz gerekmektedir.

Formasyon ve unvanlar:

Her derecedeki teknik öğretim, öğret­men ve profesörlerinin fakülte dekan­larının ve üniversite rektörlerinin, yüksek okul müdürlerinin alâkalı Ve­kâlet ve teşekküller mümessillerinin de hazır bulundukları bu şûrada, tek­nik öğretim formasyon ve unvanları meselesinin tetkik edilmesini faydalı bulmaktayız. Bilindiği gibi Teknik Üniversitelerde tedrisat, ispatlar, naza­riyeler ve bunların kritikleri üzerinde durularak yapılır. Ayrıca Teknik Üni­versite pozitif ilmin teknik problem­lere tatbikini temin eder ve araştırmalarda bulunur, teknik okulda bu türlü faaliyetler için imkânlar müsa­it değildir.

Bu iki müessesenin vereceği formas­yon, sahiplerine kanunen yüksek mü­hendis ve mühendis unvanlarını te­min etmektedir. Şûramızın bu unvan­lar hakkındaki görüşünü belirtmesi, formasyon, unvan ve selâhiyet bütü­nü üzerinde durarak, yüksek mühen­dislik ve mühendisliğin vasıflarını tamamıyla objektif ölçü dahilinde tesbit etmesi, yerinde olacaktır.

Memleketimizde Teknik Okul tahsili­nin Üniversite taksiline direkt bir şe­kilde bağlı olmayışı bir takım mesele­ler doğurmaktadır. Teknik okulları­mızdan ve Amerikan kolejinin teknik kısmından mezun olanlar, yabancı memleketlere .gittikleri takdirde yük­sek mühendislik tahsiline devam ede­bilmektedirler. Bizde son zamanlara kadar bu mümkün değildi. Ahiren İs­tanbul Teknik Üniversitesi, Teknik Okulu mezunlarından müstait olan­ların tahsillerini, tâyin edilecek bir ölçüye göre, Üniversitede ikmal et­meleri hususunu müzakere mevzuu yapmıştır. Eğer müesseseleri muayyen şartlar dahilinde birbirlerine bağla­mak kararma varırsak ve hedefler­den feragat etmeksizin bazı program tâdillerine lüzum hissedilirse, bunların işbirliğiyle yapılması tabiidir.

Asıl olan memleket ihtiyaçlarına uy­gun personel yetiştirmektir. Bu iti­barla okulların milli ihtiyaçlara göre tâyin edilecek hedeflerinden vazgeçi­lemez. Öte yandan da müstaitlerin ilerleme imkânlarının seddolunmasi, ce­miyetin potansiyel enerjisinin geliş­mesi aleyhinedir. Bu iki hususu telif edecek esasların tesbiti gerekir. Pira­midal teknik kademelerin birinden di­ğerine yükselmek mümkün olmalı fa­kat her iki mertebenin hedeflerine gö­re, programlarda temellerden itibaren mevcut olması muhtemel bilgi boşluk­larının doldurulması ve yönetmelik­lerde gerekli imkânların sağlanması dikkate alınmalıdır.

Ayrıca teknik sahadaki formasyon ve unvanlarla ilgili mevzuatta boşluklar görülüyorsa, bunlar hakkında da mü­talâalarınızı bildirmelerini rica ederim.


 

İhtiyaçların tesbiti:

1952 senesinde Vekâletimiz tarafından memleketin yüksek mühendis, mimar, mühendis ve tekniker ihtiyacı üzerin­de bir inceleme yapılmıştır. İhtiyaçla­rın tesbiti için muhtelif müesseseler üzerinde bir anket açılmış, anket ne­ticeleri elde edildikten sonra geniş bir komisyon kurularak mevzu müzakere edilmiştir. Bu komisyonun verdiği ra­poru, aynı komisyonun gösterdiği lü­zum üzerine yapılan ikinci ankette alınan cevaplan sizlere takdim etmiş bulunuyoruz. Anket cevaplarında bir­birinden farklı görülen rakamların, ihtiyaçların türlü yönlerden bir ifa­desi olduğunda şüphe yoktur. Şûra­dan alınacak tavsiyelerin ışığında an­ket usulleri tekemmül ettirilerek bu türlü  tetkiklere  devam  olunacaktır.

Vekâlet ayrıca işçi ihtiyacının tesbiti hususunda ilmî bir sürvey denemesi de yapmıştır. Sürveyin mahiyeti ve icra şekilleri sürveyde kullanılan formlar hakkında teknik Öğretimde çalı­şan arkadaşlarım sizlere etraflı ma­lûmat verebilirler. Bu türlü sürveylerin mahallî ve millî ölçülerde çoğal­tılması, ihtiyaçlarımızı ilmî şekilde tesbit etmemize yardım edecektir.

Öğretmen yetiştirme:

Meslekî ve teknik okullarımızda genel bilgi dersleri öğretmenleri umumiyet itibariyle eğitim enstitüleri mezunları­dır.

Teknik öğretim alanında erkek ve kız öğretmen okullarımıza, geçen yıl bir de Ticaret Öğretmen Okulu ilâve edil­miş ve ilk olarak bu müessesenin sek­reterlik şubesi açılmıştır. Biraz sonra ticaret öğretiminden bahsederken bu konu üzerinde ayrıca duracağız.

Teknik öğretmen okullarından yeti­şen Öğretmenler mevzularına nazarî ve amelî bakımdan hâkim olmalı, sı­nıfta ve atelyede aynı kudretle çalışabilmeli, bir öğretmen olmak itibariyle de çocuğu tanıtan meslek bilgilerine sahip, öğretim metotlarına vakıf mes­lektaşlar olarak yetişmelidirler.

Bu itibarla  erkek  teknik     öğretmen okulunun  ihtiyacı  daha uygun  bir  programa sahip olması derpiş edilmiş 5 geçen yıl birinci sınıfın yeni prog­ramı ile tatbikata girişilmiştir. Prog­ramda öğretmenlik bilgisi derslerine ehemmiyet verilmiş, teknik bilgi ve pratik dersleri de okulun hedeflerine daha uygun bir hale konmuştur. Öğ­retmen yetiştiren müesseselerimizin programlarım, mezunlarının çalışa­cakları okulların ihtiyacına uymak üzere devamlı bir ayarlamaya tâbi tu­tuyoruz.

Erkek Teknik Öğretmen Okulunun te­kâmülü üzerinde duran arkadaşları­mız, okula alınacak öğrencilerin mu­ayyen bir meslekî hayat tecrübesi olanlar arasından seçilmesi, burada tedrisatta bulunacak öğretmenlerin hususi şekilde yetiştirilmeleri, okulda öğretmenlik mesleği atmosferinin, öğ­rencilerin şahsiyetine daha nafiz bir hale getirilmesi gibi tedbirler ileri sürmüşlerdir.

Bu türlü okullarda çalışacak öğret­menlerin müsait ilmî imkânlar içinde yetiştirilmesi işi de bir sisteme bağ­lanmak lâzım gelir, kanaatindeyiz.

Kız ve erkek teknik Öğretmen okulla­rımız, memleketimizde meslekî ve teknik öğretimin gelişmesi yolunda ciddî hizmetler ifa etmiş ve etmektedirler. Yeni inkişaflar için de bu okullar de­ğerli birer  kaynak olacaktır.

Kız teknik öğretim:

Memleketimizde kız teknik öğretimi kız orta sanat okullarında, kız ensti­tülerinde, akşam kız sanat okullarıyla gezici ve sabit kurslarda verilmek­tedir. Bu müesseselerin aile hayatımız üzerine olan müsbet tesirlerini bütün vatandaşlar takdir ederler. Birçok enstitü mezunları, okulda bulundukları sıralarda ve ondan sonraki olgunlaş­ma çevrelerinde meslekî bakımdan da maharetler kazanırlar. Akşam kız sa­nat okulları genç kızlara ve kadınla­ra büyük faydalar temin etmektedir. Köylerde ve kaza merkezlerinde bu­gün miktarları 580'i aşan gezici, ve sa­bit kurslarımızın ne kadar aranıp is­tendiklerini bilirsiniz. Bu müesseseler bir yandan aile hayatımızı güzel ge­lenekleri içinde, daha seviyeli ve sis­temli bir hale getirmekte, öte yandan da genç kız ve kadınların iktisadi varlıklarının gelişmesine hizmet etmek­tedirler.

Türlü içtimaî ve iktisadî âmiller, gün­lük hayatta kadının çalışma sahasını esaslı şekilde genişletmiştir. Mesleki ve teknik öğretim teşkilâtımız kendi bünyesinde yapacağı bazı tadillerle yeni İhtiyaçlara cevap verme duru­mundadır. Bu mevzularda çalışmak üzere Vekâlet bir istişare kurulu teş­kil etmiş, ev ekonomisi terbiyesinde mütehassıs bir Amerikalı meslektaşı­mız Unesco ve İlo mümessili olarak, bu kurula değerli yardımlarda bulun­muştur.

Mütehassısın bir tetkik zemini olmak üzere hazırladığı raporu gündemimi­ze almış bulunuyoruz. Alâkalı komis­yonda raporun incelenmesini ve önce kız teknik öğretimin hedefleri üzerin­de durulmasını rica ederim. Burada fazla teferruata girmiyeceğiz, ancak esas olarak şunu söyleyeyim ki, teknik tahsil yapan kızlarımız, ev ekonomi­sinde olduğu kadar, seçecekleri mes­lek sahasında da başarı ile çalışıp ha­yatlarını kazanabilecek hale gelmeli­dirler. Meslek okullarımız öğrencileri­ne muayyen meslekleri öğretmekle ye­tinmemeli, cemiyet içinde şiddetle ih­tiyaç duyulan ve kızlarımıza geniş çalışma sahaları vâdeden branşlara da yer vermelidirler.

Erkek orta sanat okulları için ileri sürülen tenkidler kız orta sanat okul­ları için de varit görülmektedir. 12 yaşındaki bir çocuğun hayat istikame­tini kati olarak tâyin etmesi, umumî hazırlığı henüz kâfi değilken, kesif denebilecek bir meslek terbiyesi al­maya başlaması doğru bulunmamak­tadır. Arzettiğim neviden umumî bir orta okul vücuda getirmeye doğru gi­derken, kız orta sanat okullarının durumu da gözönünde tutulmalıdır. İs­tişare kurulunda müzakereler, kız orta sanat okullarında genel bilgi derslerinin kuvvetlendirilmesi lehinde inkişaf etmiştir. Bu kısımda şimdiki meslek derslerinin aile bilgileri etra­fında toplanması, öğrencilere verile­cek bilgi ve maharetlerin mesleki ol­maktan ziyade mesleğe hazırlık karak­terini taşıması tercih  olunmuştur.

Bugünkü kız enstitüleri programları da üniform, programlarıdır, buradan mezun olan öğrenciler herhangi bir branş üzerinde orta dereceli bir ihti­sas yapmazlar, biçki dikiş  ev ida­resi, nakış, moda, çiçek, çamaşır... ve saire gibi çeşitli dalların hepsinden bilgi edinirler, bu suretle kız teknik öğretimi konusunda sadece umumî bir hazırlığa mâlik olabilmektedirler.

Meslek efkârı umumiyesindeki tema­yül Kız Enstitülerinin ikinci devre­lerinde bütün öğrencilere aile bilgisi dersini müşterek, ihtisas derslerini isteğe ve istidada tabi olarak yürütül­mektir. Enstitülerde sekreterlik, okul sağlığı asistanlığı, hemşirelik, otel, hastane ve benzeri yerlerde idare iş­leri, yatılı okullar ve hastahanelerin gıda mütehassıslığı gibi yeni bir ta­kım ihtisaslara yer verilmesi son de­rece elverişli görülmektedir. Teklifle­re göre atelyecilik de biçki  dikiş, ça­maşır, nakış, moda, çiçek, pastacılık, resim, temizleme, lekecilik ve çocuk bakımı gibi branşlara ayrılacak ve öğ­renciler bu branşlardan birinde yetiş­mekle beraber lüzumunda ehliyetleri­ni ikinci bri branşa intikal ettirebi­lecek şekilde yardımcı dersler de ala­caklardır. Derslere tahsis edilecek za­man meselesinde birbirinden ayrı ba­zı görüşler olabilir. Pek tabiidir ki il­gili komisyon bu husustaki teklifleri büyük bir dikkatle inceliyecektir. İs­tişare kurulu, türlü komisyonlar ku­rarak el sanatları, giyim ve mensu­cat, besin ve beslenme, ev idaresi ve tanzimi, çocuk bakımı ve aile müna­sebetleri programlarını hazırlamış olup bunların teferruatını komisyona arzedecektir.

Kız Sanat Enstitüleri mezunlarının daha ileri bir tahsile gidebilmeleri meselesi de ehemmiyet arzetmektedir. Bugün bu enstitülerden mezun olan­lara ancak Kız Teknik Öğretmen Okulunun giriş imtihanı kapıları açıktır. 800'e yakın müracaattan an­cak 90 kadarını karşılayabilmektedir. Enstitü üzerine bir sekreterlik okulu tecrübesine girişilmiştir. Diğer branş­lar için de bazı okullar düşünülebilir. Bütün mesele öğrencilerin serbest ik­tisadî alanda bir yer alabilecek ehli­yete ulaşmaları meselesidir. Sipariş atelyelerinin kooperatifleştirilmesi, mezunların burada çalışmaları ve saire gibi teklifler enstitü mezunlarına iş sahası olarak büyük ehemmiyetle dikkate alınmalıdır. İstişare komisyo­numuzu Akşam Kız Sanat Okulları ve gezici köy kursları programları üze­rinde de durmuştur.

Kız Teknik Öğretimde yapacağımız her türlü değişikliğin, öğretmen ye­tiştirme mevzuundaki icaplarını da göz önünde bulundurmalıyız. Sipariş atelyeleriyle olgunlaşma enstitüleri, kız teknik öğretimimizin iktisadî ha­yatla kurduğu münasebet merkezle­ridir. Enstitülerin birçoğu bu teşek­küllerle de cihazlanmak yolundadır­lar. Kız teknik öğretiminde gözden kaçırılmaması gereken hususlar, kız orta sanat okullarında fazla meslek dersi ile öğrencilerin yıpranmalarının önüne geçmek ve bilhassa enstitüleri iktisadî hayat gerçeklerine daha sıkı bir şekilde bağlamak olmalıdır.

Ticaret öğretimi:

Ticari iş bilgilerinin umumî terbiye­miz içerisinde daha ehemmiyetli bir yer almasını, memleketimizin ihti­yaçları bakımından zarurî görmekte­yiz. Şüphe yoktur ki bu eğitim ve öğ­retim nazarî kalmamalı, hayatımızın yeni inkişaflarına uygun, reel bir eği­tim ve öğretim olmalı. Öğrencileri manen teşebbüs ruhu ile, maddeten de üstün bir teknikle teçhiz etmeli­dir. Orta okullarda bugün mevcut elan ticaret bilgisi derslerinin amelî ve fiilî neticeleri olmak lâzım gelir. Kız ve erkek sanat enstitüleri gibi meslek okullarında da ticaret bilgile­rinin inkişafı zarurîdir. Enstitü me­zunları fiyat, kâr, sigorta, kayıt tut­ma, banka muameleleri, büro idaresi hakkında tatbikî mahiyette bilgi sa­hibi olmalıdırlar. Bu cihet, program­ların yeniden tanziminde göz önünde bulundurulacaktır.

Ticaret liselerinin kendilerine göre birçok problemleri olduğu malûmu­nuzdur. Bu müesseseler iktisadî ve ti­carî hayatımıza personel yetiştirmek ve daha yüksek iktisat ve ticaret tah­siline öğrenci hazırlamak hedefiyle çalışmaktadırlar. Ticaret liselerimizin hedefleri, bu hedeflere erişmek için ,en uygun şekilde ne suretle işlemeleri lâzım geldiği hakkında memleketimizde bulunan İcaNewYork Üniversi­tesi mütehassıslarından aldığımız ra­poru tetkiklerinize arzediyoruz. Mü­tehassıslardan önce ticaret liselerin­deki öğretim ve idare personeli Hez­elinde bir anket açmışlar ve bu anket neticelerini aldıktan sonra raporları­nı yazmışlardır. Raporda ticaret öğ­retimimizin birçok problemlerine te­mas edilmiştir. Burada da orta okul mevzuu ele alınmış, ticaret liselerinin bugünkü durumu ile, eğitim, öğretim ve teşkilât bakımından bu müessese­lerde yapılması zaruri değişiklikler tahlil edilmiş ve tavsiyelerde bulu­nulmuştur. Vakit müsait olduğu tak­tirde raporun ihtiva ettiği başka ko­nular da görüşülebilir. Fakat her şey­den evvel orta ticaret okulları ve li­seleri üzerinde prensip kararlarına varmak yerinde  olur kanaatindeyiz.

Bu liselerde, a) verilecek umumî ve meslekî bilgilerin reel karakter taşı­ması, b) yabancı dil mevzuunun hal­ledilmesi, e) öğrencilerin ticaret ha­yatiyle temasları, e) türlü istikamet­lere gidecek olanlara göre tatbik edi­lecek ders dağıtma cetvellerinin tan­zimi hususları büyük bir ehemmiyet arzetmektedir.

Takdir edersiniz ki türlü müesseseler­de ticaret bilgileri vermek demek, bu müesseselerin ihtiyaçlarına uygun specialise ticaret öğretmenlerini de hazırlamak demektir. Vekâlet bu hu­susu dikkate alarak bahsettiğim mü­tehassıslar grubu ile işbirliği yapmış ve Ankara'da ticaret öğretmen oku­lunu kurmuştur.

1955  1956 ders yılında açılan bu okulun birinci sınıfına 39, İkinci sını­fına 16 olmak üzere 55 öğrenci devam etmektedir. Ticaret Öğretmen Okulu başlıca, a) Ticaret Liselerinde, b) Kız Enstitülerinde kurulacak sekreterlik kollarında, c) Sanat Okullarında, di Deneme okullarında çalışacak öğret­menleri yetiştirecektir. Kalen ticaret liselerinde meslek dersleri, Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu ve İktisat Fa­kültesi mezunları tarafından okutul­maktadır. Bir taraftan bu müessese­lerde programların meslek dersleriy­le yüklü oluşu ve öğretmenlik bilgile­rine az yer verilişi, öte yandan da bu müesseseler mezunlarının mahdut bir kısmının öğretmenliğe intisap edişi, ticaret öğretimi sahasındaki gelişme­leri temin bakımından bizi istediğimiz kadar müsait bir durumda bulundur­mamaktadır. Ayrıca ticaret öğretmen okulumuzda bugünkü ticaret öğreti­minin icabettirdiği specialise mevzu­ları da işlemek durumundayız. Şu ci­heti hemen belirtmek isteriz ki öğret­men okulu açılmakla Yüksek İktisat ve Ticaret Okulları mezunları, ile İk­tisat Fakültesi mezunlarına öğret­menlik yolu kapanacak değildir.

İktisat ve ticaret mevzularına giren türlü derslerde bu mevzulardan da faydalanılacaktır. Yüksek İktisat ve Ticaret Okullarında öğretmenliğe ha­zırlayıcı seksiyonlar ihdası üzerinde durulmalıdır. Bu müesseselerin mem­lekete, iktisat ve ticaret sahasında olduğu gibi, öğretim sahasında da hizmetleri büyüktür. Bu hizmetlerin yine bir bütün olarak devam etmesi tabiidir. İş hayatının fabrika, büro memuruna olan geniş mikyastaki ih­tiyacını acilen karşılamak için Tica­ret Öğretmen Okulunun önce sekre­terlik şubesini açmayı uygun bulduk. Bu kolun mezunları steno, daktilo, büro idaresi, temel ticaret bilgileri gibi derslerin öğretmeni olacaklardır. Bu yıl okula muhasebe şubesi de ilâ­ve edilmiştir. Önümüzdeki ders yılın­da piyasa ve dağıtma şubesi açılacak ve öğretmen namzetleri bu üç koldan birini birinci, diğer birini de ikinci disiplin olarak alacaklardır.

Ankara'da Atatürk Kız Enstitüsünde Ticaret Öğretmen Okulumuzun neza­reti altında, deneme mahiyetinde ol­mak üzere enstitü mezunları için iki senelik bir sekreterlik okulu açtık. Alacağımız neticelere göre, ve Öğret­men yetiştiği nisbette bu okullar ço­ğaltılacaktır.

Ticaret Öğretmen Okulunu mesleki ve teknik öğretim teşkilâtımıza yar­dımcı bir merkez haline getirmiş bu­lunuyoruz. Esasen bu okulun kurul­masına çekirdek teşkil etmiş olan sekreter yetiştirme merkezinin alâ­kalı diğer müesseselerle birlikte çalış­ması neticesinde Türkçe’nin bünye­sine uygun bir şekilde vücuda getirilen Standart Türk Klavyesi, 20 Ekim 1955 tarihinde, 6400 sayılı kanunun 5 ci maddesinin verdiği selâhiyete is­tinaden Standardizasyon Komitesi tarafından kabul olunmuştur. Bu ye­ni klavye ile yasının sürat ve sıhha­ti bakımından şayanı dikkat netice­ler elde edilmektedir.

1945 ten bu yana vekâletimizde ste­nografi mevzuunda çalışmalar olmuş, 19ö5'te Ankara'da, 1956'da İstanbul'da Ticaret Öğretmen Okulu mütehassıs­larının nezareti altında stenografi seminerleri yapılmıştır. Yeniden dü­zenlenen Türk Stenografisi iki dene­me sınıfında tatbik olunarak iyi ne­ticeler elde edildi. Bu stenografi, içinde bulunduğumuz 19561957 ders yılında Ticaret Liselerinde ve Tica­ret öğretmen Okulunda tecrübe olun maktadır. 1957 Haziranında Ankara Ticaret Öğretmen Okulunda yapıla­cak iki haftalık bir seminer sonunda nihai şekle varılabileceğini ümit edi­yoruz. Gelecek ders yılından itibaren gerek Ankara Ticaret Öğretmen Oku­lunda, gerek Ticaret Liselerimizde standartlaştırılmış bir stenografiyi fonksiyonel metodla öğretebileceğiz. Ticaret Liselerimiz için büyük ehem­miyet taşıyan stenografinin Lise ve Öğretmen Okulları gibi kültür ve meslek müesseselerimizde de seçime tâbi olarak gösterilmesi lâzım gelir. Daktilo ve steno çalışmaları hakkın­da tâlebedeceğiniz daha geniş izaha­tı bu konuda çalışmış olan arkadaş­larım sizlere vereceklerdir.

Geçen yıl, Ankara Akşam Yüksek İk­tisat ve Ticaret Okulu açılmış ve bü­yük rağbet görmüştür. Bu okulun programı, bütünü itibariyle diğer Yüksek İktisat ve Ticaret Okulları­mızın programına tekabül etmekle beraber .bazı hususiyetleri de ihtiva etmektedir. Bir devrelik tatbikattan sonra elde edilecek neticelerle birlik­te, şuraya, yahut ilgili müesseseler arasında kurulacak bir heyete geti­rilecektir.

Teşkilât:

Teşkilât bakımından gerek merkez­de, gerek vilâyetlerde tekniğ öğretim danışma kurulları ihdasını    lüzumlu


 

görmekteyiz. Bu kurullar yoluyla tek­nik öğretimimiz, endüstriyel devlet sektörü ve hususî sektörle daha yakın bir münasebet temin etmiş olacaktır. İlgili Vekâletler, endüstri çevreleri, Ticaret ve Sanayii Odaları bu kurul­da temsil edilmelidir. Alâkalı öğre­tim müesseselerinin temsilcileri Ku­rulların tabiî üyeleri olacaktır.

Merkez Danışma Kurulu, problemleri millî ölçüde, vilâyet danışma kurul­ları, mahallî ölçüde mütalâa edecek­ler ve bütün ahvalde Maarif Vekâ­letine yardımcı olacaklardır.

Danışma kurullarının erkek, kız tek­nik öğretim ve ticaret öğretimi mev­zuları üzerinde çalışabilecek ihtisas kollarına da ihtiyacı vardır.

Bu kurullarda ilk faaliyet zemini olarak aşağıdaki hususların ele alı­nabileceğini düşünüyoruz.

a) Memlekette meslekî ve teknik öğ­retime ait ihtiyaçları tetkik etmek ve endüstri ile yakın münasebetler ku­rarak nerede, hangi müesseseler için, ne vasıfta ve ne kadar teknik elema­na ihtiyaç olduğunu tesbit etmek,

Mesleki ve  teknik  öğretim  mües­seselerinde   teşkilâtın   ve   programla­rın  millî  ve  mahallî  ihtiyaçlara  uy­gunluğunu      temin   için      tekliflerde bulunmak,

Halk  ihtiyaçlarına  göre   ne   nevi­den   kurslar   açılması  lâzım   geldiğini tâyin etmek,

Sanayi ve ticaret sahasında müs­takbel inkişafların neler     olabileceği üzerinde durmak,

Çıraklık müessesesiyle meşgul ola­rak okulun çıraklara ne suretle yar­dım edilebileceğini düşünmek ve hu­susî  bir  çıraklık  komitesi kurmak,

Mesleki ve teknik öğretimin sahası genişlemiş, müesseselerinin, miktarı hayli artmıştır. Filhakika, Erkek Tek­nik Öğretim Okullarının sayısı 113'e, Kız Teknik Öğretmen" Okullarının sayısı 224'e ticaret öğretimi veren müesseseler de 27'e çıkmıştır. Miktar­ları 834'ü bulan gezici kurslar hariç, teknik öğretim müesseselerinin sayısı 364'tür. Bu müesseselerde 95759 öğ­renci ve 4563 öğretmen çalışmakta­dır.

Bir taraftan, bu geniş teşkilâtı mura­kabe etmek, öte yandan da mahallî danışma kurulları ile merkez danış­ma kurulu ve Vekâlet arasında temas sağlamak üzere, icra selâhiyetini de haiz bir takım ihtisas' organlarına ih­tiyaç duyulmaktadır. Bu organlar, eğitim ve öğretimin silâhı, program­ların mahallî ihtiyaçlara göre ayar­lanması, öğretmenlerin meslek içinde yetiştirilmeleri, mahalli endüstri ile münasebetler tesisi gibi mevzularda Vekâlete tekliflerde bulunmalı ve bunların tahakkuku yolunda fiilen mesuliyetler kabul  etmelidirler.

Meslekî ve teknik öğretim hakkında­ki maruzatımı bitirmeden evvel bu müesseselerimizin, kurslarından yük­sek okullarına kadar, memleket hiz­metinde değerli başarılar sağladıkla­rın: ve bugün de büyük bir gayretle bu hizmetlerine devam ettiklerini ifa­de etmem yerinde olur. Alacağınız yeni kararlarla meslekî ve teknik öğ­retimin daha da gelişmesi hususun­da kıymetli yardımlarda bulunacağı­nıza  inanıyoruz.

Halk eğitimi:

Hâlen vekâletin haîk eğitimi çalışma­ları Akşam Kız Sanat Okulları, ka­dın ve erkek gezici koy kursları, sabit ilçe meslek kursları, halk meslek kursları, akşam erkek sanat okulla­rı, ticaret lisesine bağlı akşam kurs­ları ve yer yer açılan halk dersaneleri yoluyla inkişaf etmektedir.

1951 yılında halk eğitimi mütehassı­sı Profesör Vatson Dickerman mem­leketimize davet edilerek kendisine tetkikler yaptırılmış, bu tetkikler so­nunda Vekâlette ilgili Türk müte­hassıslarının da iştirâkile bir seminer tertiplenmiştir. Dickerman'm çalış­malarım matbu raporunda bulacaksı­nız. Bundan başka, Vekâlet, idarî ola­rak bir halk eğitimi bürosu kurmuş, kendi elemanlarına da halk eğitimi tetkikleri yaptırmıştır. Bu çalışmala­rın mahsulü olan «Halk Eğitimi Reh­beri» isimli bir büroşürü de takdim etmiş bulunuyoruz.

Broşürde halk eğitimi mefhumu, halk eğitimi tatbikatının çeşitleri ve halk eğitimi tekniğinin temel prensipleri açıklanmaktadır. Ayrıca «Türkiye Cumhuriyetinde halk eğitimi» adlı ve evvelce Ünesco tarafından İngilizce ve Fransızca olarak yayınlanmış bir tetkiki de takdim etmiş bulunuyoruz. Halk eğitimi mevzuunda hazırlana­cak programa esas teşkil etmek üze­re bütün Vekâletlere, müesseselere ve Valiliklere anketler gönderilmiştir. Gelen cevapların özetini ihtiva eden «halk eğitimi anketi» adlı bir broşür de vardır.

Bunlardan başka, halk eğitimi faali­yetlerine merkez teşkil etmek üzere, Maarif Vekâletinde bir halk eğitimi Umum Müdürlüğü ihdası hakkında kanun tasarısı hazırlanmış bulun­maktadır. Şûranın gerek raporlardan gerek şahsî görüş ve tecrübelerden mülhem olarak, bu tasarıyı daha mükemmel bir hale getirmesini te­menni ederiz. Görüleceği gibi, teklif olunan merkez teşkilâtı küçüktür.

Fakat bu hususta esas düşüncemiz, merkeziyetçi bir idare mekanizması kurmak değildir. Bu istikamette ya­pılacak çalışmalara yardımcı ve reh­ber olabilecek bir koordinasyon, ha­berleşme ve programlaşma merkezi vücude getirmektedir. Fertlerin ve toplumların yapmak isteyecekleri iş­leri bulmalarına, öğrenmelerine yar­dım etmektir. Meselâ, Maarif Vekâle­tine bağlı ilk öğretim, meslekî ve tek­nik öğretim, Eski Eserler ve Müzeler Umum Müdürlükleri ile kütüphaneler müdürlüğünün, millî kütüphanenin senelerden beri devam eden halk eği­timi çalışmaları yine bu müdürlükler tarafından tedvir edilecek ve genişle­tilecektir. Yeni teşkilât başkalarının işine bir müdahale müessesesi olma­yacak. Aksine Maarifin İçinde ve dı­şında daha verimli bir işbirliğinin kurulmasına ve halk eğitiminin çeşit­li cephelerinin ele alınmasına yardım edecektir.

Son zamanlarda Unesco Millî Komis­yonunun teşebbüsü ile Unesco merke­zinden davet olunan bir mütehassıs, memleketimizde temel eğitim mevzu­unda tetkiklerde bulunmuş ve bu zatın verdiği rapor Vekâletimiz, Sağ­lık, Ziraat, Hariciye ve Millî Müdafaa Vekâletleri mümessilleri ve Unesco Millî Komisyonu Temel Eğitimi Komitesi tarafından incelenmiştir. Bu komisyonda varılan kararlar da bir broşür halinde tetkiklerinize arzolunmuştur. Mevzuun mütalâası sı­rasında ve bilhassa kanun tasarısı­nın incelenmesinden sonra bu rapo­run da şûramızca incelenmesini rica ederim. Raporun telkinlerine uyarak gelecek yıl Atatürk ilk Öğretmen oku­lunda bir temel eğitim merkezi kur­mak kararındayız. Buradan yetişecek gençler bir ilkokul öğretmeni olduk­ları kadar, halk eğitimcisi de olacak­lardır. Bu tecrübeden alacağımız ne­ticeleri peyderpey diğer öğretmen okullarımıza da teşmil etmek suretiy­le bütün öğretmen okullarını aynı za­manda birer temel eğitim merkezi haline getirmeye çalışacağız. Bilindi­ği gibi temel eğitim halkın fert, aile ve toplum olarak kendi problemlerini müşahade ve halletmek için muh­taç olduğu temel bilgileri pratik bir şekilde edinmesi demektir. Sayıları her gün artmakta olan büyük Maarif ordumuzun temel eğitim dâvasında halkla işbirliği yapabilmesi memle­kette umumiliğin tasfiyesini ve kalkınma sahasında halk teşebbüsleri­nin çoğalmasını mümkün kılacaktır. Halk eğitimi çalışmalarının yalnız Maarife değil, bütün Vekâletlere res­mî ve hususî sektördeki bütün teşek­küllere ait millî bir vazife olduğu mu­hakkaktır. İşbirliği, bugünkünden daha. sıkı ve faaliyet sahası daha ge­niş olmalıdır. Halk eğitimi teşkilâtı­nın kurulmasının ve halk eğitimi ide­alinin geniş ölçüde gerçekleşmesinin memleketimiz için önemli olduğu mu­hakkaktır.

Şûra, kanuna paralel olarak bir halk eğitimi programının esaslarını da verecektir. Bu programda, halk eği­timinin umumî gayelerinin tesbit edilmesini rica ederim.

Gayelerin tahakkuku yollarını arar­ken:

a) Mahallî ihtiyaçların mümkün ol­duğu kadar mahallî imkânlarla kar­şılanması ve bu alanda mahallî dernekler teşkiline  ehemmiyet verilmesi.

Hükümetin    bütün    teşkilâtı    ile halk eğitimine yardımcı olması,

Halk  eğitimi  teşekküllerinin mec­burî bâr öğretim teşkilâtı telâkki edil­mesine  meydan verilmemesi,     halkın istediği ve sevdiği faaliyetlerin yapı­cısı olarak tanınmasına gayret olun­ması,

Halk eğitimi sahasının, hiç tahsi­li  olmayanlarla birlikte, ilk, orta     ve yüksek öğrenim yoluyla yetişmiş olan­ları da  içine alan bir çalışma sahası olduğu fikrinin yayılması,

Halk eğitiminde eğlence,    spor ve sanat hareketleri    yanında,    tekniği değerlendirecek   ve   yurttasın  iktisadî imkânlarını arttıracak çalışmalara da gereken yerin verilmesi,

Halk  eğitimciliğinin  gençlik kitle­lerine intikalini sağlayacak    tedbirler

. alınması  gibi hususların göz önünde bulundurulması faydalı olacaktır.

Halk eğitimi programımızı muvaffa­kiyetle tatbik edeceğimizden eminiz, imecesi, ihtiyar heyetleri, köyü, ma­hallesi, ata sözleri, halk hikâyeleri, halk şairleri, oyunları, bütün folklo­ru, istiklâline bağlılığı, devam ve be­kasını temin eden kuvvetli iradesi, bütün kültürü ile milletimiz zengin bir içtimaî verasete mâliktir. Bu ve­raset halk eğitimi alanında da en büyük yardımcımız olacaktır.

Sözlerimi bitirmeden evvel bize kıy­metli yardımlarda bulunan yabancı ve milletlerarası bütün teşekküllere ve onların kıymetli mümessilleri olan mütehassıslara teşekkürlerimi ifade etmeği zevkli bir vazife  bilirim.

Hür milletler arasındaki işbirlikleri, onları birbirlerine daha çok yaklaş­tırıp  kuvvetlendirmektedir.

Şûranın hazırlanmasına iştirak eden millî müesseselerimize, Üniversite ve okullarımızda vazife gören meslektaş­larıma, merkez teşkilâtında çalışan mesai arkadaşlarıma, say m şûra üye­lerine teşekkür ederim.

Şûramızın  açılışını  şereflendiren  aziz Reisicumhurumuza   ve   değerli  misa­firlerimize şükranlarımı arzeder ve Maarif Şûrası kararlarının memleke­timiz için hayırlı ve feyizli olmasını dilerim.»

 Ankara :

M. M. Vekâleti temsil bürosundan bil­dirilmiştir :

Amerika Birleşik Devletleri Doğu At­lantik ve Akdeniz Amerikan Filola­rı Kumandanı Oramiral Walter F. Bocne ve maiyeti erkânı bu sabah özel uçakla saat 8.30'da Esenboğa Hava Alanına gelmiştir.

Misafir Amiral hava alanında Deniz Kuvvetleri Kumandanı Oramiral Sa­dık Altmcan, Garnizon ve Merkez Kumandanları, Millî Müdafaa Vekâ­leti Temsil Bürosu Başkanı, Erkânı Harbiyei Umumiye Dış Protokol Şu­besi Müdürü, Deniz Kuvvetleri Haber Dairesi Müdürü, Amerikan Büyük El­çisi F. Warren ve Elçilik Erkânı, Amerikan Askerî Yardım Kurulu Baş­kanı ve Grup Başkanları tarafından karşılanmıştır.

Ayrıca bir merasim kıt'ası ve bando tarafından selâm resmi ifa edilmiş­tir.

Müteakiben misafir Oramiral Riyase­ti Cumhur Köşküne giderek defteri mahsusu imzalamış, daha sonra Dev­let Vekili ve Millî Müdafaa Vekâleti Vekili Şem'i Ergin, Ekânı Harbiyei Umumiye Reisi Orgeneral İsmail Hak ki Tunaboylu ve Deniz Kuvvetleri Kumandanı Oramiral Sadık Altıncam makamlarında ziyaret etmiştir.

Misafir kumandan, öğleden sonra AnıtKabri ziyaret edecek bir çelenk koyduktan sonra akşam özel uçağıyla İstanbul’a   gidecektir.

 Ankara :

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Eisenhower, Türk  Amerikan İşbir­liğinin onuncu yıldönümü münasebe­tiyle Reisicumhur Celâl Bayar’a en iyi temennilerini bildiren bir mesajla birlikte  bir   fotoğrafını   göndermiştir.

Fotoğraf ve mesaj, bugün Çankaya'­da saat 17.30 da Amerika Büyükelçisi Ekselans Fletcher Warren tarafın­dan Reisicumhurumuza takdim edil­miştir.

 Ankara :

18 Mart 1915 Çanakkale zaferinin 42 nci yıldönümü münasebetiyle yurdun her tarafında anma törenleri tertip edilmiştir.

Törenlerde hatipler tarafından büyük zaferin ehemmiyeti belirtilmiş, o gü­ne ait hatıralar nakledilmiş ve Ça­nakkale zaferinin aziz şehitleri anı­larak manevî huzurlarında saygı du­ruşunda bulunulmuştur.

19 Mart 1957

 Ankara :

İktisat ve Ticaret Vekâletinden tebliğ edilmiştir:

Zeytinyağının, sabun imâlatında kul­lanılmasının menine dair 14 Mart 1957 tarihli ve 9559 sayılı Resmî Ga­zetede intişar eden K/1077 sayılı ka­rarın memlekette bir zeytinyağı ve sabun buhranı yaratacağı gibi yanlış tefsirlere yol açtığı istihbar olundu­ğundan aşağıdaki hususların tavzihi­ne lüzum görülmüştür.

lı 1956 yılı zeytinyağı .istihsalimiz rekor teşkil eden bir seviyeye ulaş­mıştır. Bu bakımdan sabun imalâtın­da zeytinyağı istimalinin men'i, ye­meklik zeytinyağının kifayetsizliğin­den  ileri gelmemektedir.

2i Bu kararın alınmasından maksat, değerli bir ihraç metaı olup dış tica­retimizde ehemmiyetli bir mevki al­mak istidadında bulunan mezkûr maddenin dahilî istihlâkten fazlası­nın ihracını sağlamaktır.

3) Nefaset, ve kullanış bakımından don yağından yapılan sabunlar zey­tinyağından yapılanlara nazaran da­ha üstün vasıftadır. Esasen bütün Garp memleketlerinde en nefis sa­bunlar don yağından yapılmaktadır.

4] Memlekette istihsal olunan zeytin­yağı gibi millî bir servetin sabun imalâtında kullanılmak suretiyle heder edilmemesi ve ehemmiyetli bir döviz kaynağı haline getirilmesi gayesile diğer memleketlerde olduğu gibi biz­de de sabun imalâtında kolaylıkla temin edilen don yağlarının istimali terviç olunmuş ve bu yağlar ticaret ve sanayi odaları vasıtasile fabrika­törlere ve imalâtçılara kâfi miktarda tevzi edilmiştir. Bundan böyle bir de ayni şekilde tevziata devam olunarak memleketin sabun ihtiyacı bu suret­le tamamen karşılanacaktır.

 Ankara :

İstanbul'da bir ilim enstitüsünün ter­tip ettiği konferanslardan birine An­kara vilâyetince izin verilmediği yo­lunda vâki neşriyat ve menedilen konferans metninin bir gazetede neşrerilmesi üzerine fikrine müracaat et­tiğimiz Çalışma Vekili Mümtaz Tarhan, Anadolu Ajansına aşağıdaki be­yanatı vermiştir:

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakülte­sine bağlı İktisat ve İçtimaiyat Ens­titüsünün işçiler için bazı vilâyetlerimizde konferanslar tertip ettiğini, konferans yeri olarak işçi veya sen­dika lokallerinin tercih edildiğini ga­zetelerde okudum:

Üniversitelerin kendi salonlarında serbest konferans vermeleri yadırga­nacak bir faaliyet telâkki edilemese de bu serî konferansların işçi mu­hitlerinde kapalı olarak yapılması ve işçiden başka hiç bir dinleyici ve hat­ta alâkalı vekâlet mütehassıslarından hiç kimsenin davet edilmemiş olması ve hele ilim enstitüsü adı altında il­mi bir hüviyeti, hatta bir ilk tahsil belgesi olmayan bazı zevatın da kon­feransçı seçilmiş bulunması dikkati­mizden uzak kalmamıştır.

İşçi ve Sendikacı eğitimi mevzuu Ça­lışma Vekâletinin vazifeleri cümle­sinden olduğuna göre bir ilim ensti­tüsünün, bu vekâlete ait bir vazifeyi üzerine almaya kalkması gayretinin ne gibi maksatlara matuf olduğunu kestirmeye imkân yoktur.

Bu gayret, her vesileden faydalanıla­rak iktidar aleyhine propaganda yapmak için Ankara İşçi Sendikaları Konfederasyonunda Kur'an üzerine yemin eden bir iki İşçi Sendikası Konfederasyon üyesini desteklemek için mi, yoksa zehirli tohumlara mü­sait bir intaş zemini olacağı ümidini güdenlerin tertipleri mi olduğunu da kestirmeye imkân yoktur. Yalnız Ko­münist uşakları veya şahsî ihtirasları için sendikalara siyaset sokmak istiyenlerin yanıldıkları mühim bir nok­ta vardır. O da Türk izcisini henüz tanıyamamış olmaları noktasıdır.

Mayasına avuç avuç alev halinde va­tanseverliğin hararet ve heyecanı karışmış olan Türk işçisinin idrakin­de ve vicdanında yabancı ideolojiler pazar kuramaz. Komünizm bu mem­lekette kireçli toprağa atılmış tohum gibidir. Hiç bir vakit intaç için .ara­dığı rutubet ve hararette bulamayacaktır.

Türküm diyen her işçinin beyninin kıvrımları, aile kutsallığı, evlât sev­gisi, din nuru milliyet ışığı gibi ul­vî hasletlerle bezenmiştir. İçerden veya dışardan gelen her türlü telkin ve tezvirler bu harikatları asla aşa­maz.

İlmin maskesi altında ücret teorileri izah ediyormuş gibi batılı hak, dema­gojiyi dava yapmaya çalışan bir iki bedbahtın, gözü tok, imanı kuvvetli, aklı selimi galip olan Türk işçisi ara­sında düzmece mesih gibi rol oyna­maları kibrit alevi gibi kısa, sahnede Kral rolü alan aktörün şaşa'ah ha­yatı gibi süreksiz ve devamsız kala­caktır.

Ellerinde sosyal adaletin bayrağını taşıyanların şimdiye kadar günlük ve işçi gazetelerindeki baş makaleleri, gazetelerde yazdıkları, seminer ve kürsülerde söyledikleri birer bire dökülür saçılırsa bu gibi insanların giz­li maksatlarının, maskeli yaygarala­rının kökünün nerede olduğunu, bu Zakkum ağacının nereden sulandığı­nı bu memlekette anlamayan bir Türk kalmayacaktır.

Hükümet, bu mevzuda maksatlı çalı­şanları teşhis etmiş bulunuyor. 20 Mart 1957

 Ankara :

Ortadoğu meselelerinde Başkan Eisenhower'in hususî müşaviri Büyük­elçi James P. Richards'ın başkanlı­ğındaki Amerikan heyeti bugün saat 19'da hususî uçakla Libya'dan Anka­ra'ya gelmiştir.

Başkan Eisenhcwer'in Ortadoğu plân larını görüşecek olan Büyükelçi Ja­mes P. Richards'ı Esenboğa Hava Ala­nında Ankara Valisi Cemal Göktan, Hariciye Vekâleti Kâtibi Umumî Mu­avini Büyükelçi Melih Esenbel, Hari­ciye Vekâleti Erkânı ve Merkez Ku­mandanı ile Amerikan Büyükelçisi Flether Warren, Amerikan iktisadî ve askerî yardım heyeti başkanları, Amerikan Sefareti Erkânı ve basın men­supları   tarafından   karşılanmıştır.

Cumartesi sabahına kadar şehrimiz­de kalacak olan heyet başkanı Büyük­elçi James P. Richards gazetecilere şu beyanatta bulunmuştur.

«1952'de memleketinize yapmış oldu­ğu ziyareti memnuniyetle hatırlayan Cumhurreisi Eisenhower'in şahsî temsilcisi olarak Türkiye'yi ziyaret etmek benim için büyük bir bahti­yarlıktır. Mümtaz Reisicumhurumuz Celâl Bayar ve kuvvetli ve ileri gö­rüşlü Başvekilimiz Adnan Menderes ile görüşmek fırsatını iştiyakla bekli­yorum.

Cumhurreisi Eisenhower'in Ortadoğu bölgesinin emniyet ve refahı hakkın­daki geniş programının mânası ve gayesini izah etmek üzere burada bulunuyorum. Bu program Birleşik Amerika kongresi tarafından büyük bir ekseriyetle  tasvip edilmiştir.

Birleşik Amerika, Türkiye'nin kuvvet­li ve kahraman bir dest olduğunu iyi bilmekte ve bunu takdir etmektedir. Askerlerimiz Kore'de, harbe mecbur edilen bu memlekette ve dolayısiyle bütün dünyada, Birleşmiş Milletler Anayasasının prensiplerini muhafaza etmek için yanyana savaşmıştır.

İzah etmek üzere burada bulundu­ğum program Kore'de uğrunda savaşmış olduğumuz prensipleri daha da desteklemektedir. Bu, Birleşik Ameri­ka'nın Ortadoğu’daki dostlarına hür­riyetlerini idame ve sulhu teminde yardım etmek istediği kooperatif bir programdır. Türkiye ile Birleşik Ame­rika arasındaki sıkı dostluğun bura­daki görüşmelerimiz için kuvvetli bir temel temin ettiğini ve Türk resmî şahsiyetleri ile yapacağımız toplantı­ların fevkalâde istifadeli olacağını bi­liyorum.»

Heyetin diğer azası şunlardır:

Müsteşar Elçi John D. Jernegan, Mr. William C. Burdett, Mr. Vernon Mer­rill, Mr. Cedric Seager, Mr. Ray M. Pitts, Mr. William B. King.

 İstanbul

Türkiye Muallimler, Memurlar ve Subaylar Bankası Tümsubank idare meclisi üyeleri, bugün saat ,16'da Perapalas otelinde bir basm toplantısı yapmışlardır.

Toplantıda evvelâ bankanın kuruluşu anlatılmıştır. Banka Muallimler, Me­murlar ve Subaylar Yapı Kooperatifi üyelerinin teşebbüsü ile ayrı bir te­şekkül olarak kurulmuş bulunmakta­dır. Banya yarın saat irde memle­ket hizmetine merasimle  girecektir.

Bankanın takip ettiği sosyal gayeler arasında memlekete münevver evlâd yetiştirmek gayesiyle öğrencilerin bi­lumum masraflarına ayni imkânlarla yardım ederek bu problemin ailenin en kolay bir şekilde çalışabilmesine imkân sağlamak, ders yılı içinde geri kalmış öğrencilerin yetişebilmesi için tatil aylarında kurslar açmak aile ekonomisinde geliri az olanlara ve yuvaları dışında aile etraflarının ça­lışmasına imkân bulunmayanların dar bütçelerini geliştirecek imkânlar bulmak ve şimdiye kadar muhtelif sebeplerle müşkül duruma düşen ve kredi bulamayanlara kredi sağlayarak onlara aynı zamanda tasarruf im­kânları vermek ve yetişen yavruları­nı İstikbâlde hayata atıldıkları zaman toplu bir para ile hayat mücadelesi­ne hazırlamaktır.

Halen bir milyon 250 bin lira tama­men ödenmiş sermaye ile    faaliyete geçen banka 6 Nisanda yapacağı umumî heyet toplantısı sonunda ser­mayesini 10 milyon liraya çıkaracak­tır.

 Ankara :

Türkiye Askerî İşyerleri İşçi Sendi­kaları Federasyonu idare heyeti bu­gün Çalışma Vekili Mümtaz Tarhana aşağıdaki  telgrafı  göndermiştir:

«Bugünkü gazetelerdeki beyanatınızı okuduk. İttifakla tasvir ediyoruz. Bu hususta görüşmek üzere makamları­nızda sizleri ziyaretimize yüksek mü­saadelerinizi istirham ederiz.»

14 vilâyetteki Millî Mâdafaa İşçileri Sendikalarının idare heyetleri bugün saat 71.30'da Çalışma Vekilini maka­mında ziyaret etmişlerdir. Bu ziya­retlerinde, dün akşam radyoda neşre­dilen ve bugünkü gazetelerde yer alan beyanlariyle Çalışma Vekilinin Türk işçisinin samimi hislerine ter­cüman olduğunu, maksatlı çalışan, sendikalara politika sokan muayyen kimseleri kendilerinin de tanımış bu­lunduklarını ve böylelerini telin ettik­lerini beyan etmişler her zaman işçi­lere müzahir elan hükümete bağlılık­larını bildirmişlerdir.

 İstanbul :

Başvekil Adnan Menderes Birleşik Amerika Büyükelçisi Ekselans Fîetcher Warren'in davetlisi olarak bu sa­bah saat 7.55'de Dolmabahce’den li­manımızda misafir bulunan U.S.S Fcrrestal Amerikan uçak gemisine geçerek, Ege denizine müteveccihen hareket etmiştir.

Başvekil geceyi U.S.S. Porrestal uçak gemisinde geçirecek ve geminin ma­nevrasını takip edecektir.

Başvekil Adnan Menderes'e Devlet Vekili ve Millî Müdafaa Vekâleti Vekili Semi Ergin, Adliye Vekili Prof. Hüseyin Avni Göktürk, Ankara Me­busu Mümtaz Faik Fenik, Hariciye Vekâleti Umumî Kâtibi Muharrem Nuri Birgi, Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi Orgeneral İsmail Hakkı Tunaboylu,  Kara  Kuvvetleri     Kumandanı

Orgeneral Nurettin Aknoz, Deniz Kuvvetleri Kumandanı Oramiral Sadık Altmcan, Hava Kuvvetleri Kumanda­nı Orgeneral Fevzi Uçaner, Birinci Ordu Kumandan Vekili Korgeneral Mithat Akçakoca, Donanma Kuman­danı Oramiral Aziz Ulusan ile Boğaz­lar ve Marmara Deniz Kolordu Ku­mandanı Koramiral Fahri Korutürk refakat etmektedir.

 Ankara :

Birleşik Amerika Çalışma Vekili Yar­dımcısı Mr. Patterson bugün İş ve İş­çi Bulma Kurumuna giderek Kurum Umum Müdüründen İş ve İşçi Bulma çalışmaları ve kafileye işçi yetiştirme mevzularında malûmat almış, kuru­mun Ankara şubesi çalışmalarını da mahallinde görmüştür.

Bilâhare Mr. Patterson, gaz maskesi fabrikasına giderek (C) tipi seminer­de işçilere hitapla Amerikan işçisinin Türk işçisine muhabbetlerini ulaştır­dığını ve ayni muhabbet havasını Amerikandaki işçilere aksettireceğini söylemiş, kalkınma hamlesi içinde bu­lunan Türkiye'de iş gücünün önemini de belirttikten sonra memleket kal­kınmasına el emeğini verenlerin bü­yük değerini tebarüz ettirmiştir.

21 Mart 1957

 Ankara :

Kemikden yağ, her nevi tutkal ve fosfat istihsal edecek bir fabrika ku­rulması kararlaşmış ve Alman Bosig firması ile Et ve Balık Kurumu ara­sında bu hususta 4 sene vadeli bir mukavele imzalanmıştır.

Takribi tutarı 3 milyon lira değerin­de olan bu tesis, senede 10 bin ton kemik işleyebilecek, Türkiye'nin tut­kal ihtiyacını tamamen karşılıyacak, istihsal edeceği maddelerden de 750 bin  dolarlık ihracat yapabilecektir.

Fabrika, İstanbul'da Zeytinburnu’nda kurulacak ve 14 ayda ikmâl edilecek­tir.

 Ankara :

Başkan Eisenhower'in şahsî mümes­sil olarak dün memleketimize gelmiş olan Ekselans James P. Richards bu­gün Başvekâlette saat 15.30 dan 17'ye kadar Başvekil Adnan Menderes'­le bir görüşme yapmıştır. Bu toplan­tıda ilgili vekiller ve Amerika Bü­yükelçisi ile Mr. James P. Richards'ın yardımcıları bulunmuşlardır.

Samimî ve dostane bir hava içinde cereyan eden bu toplantıda Eisenhower doktrini ile her iki memleketi alâkadar eden meseleler görüşülmüş­tür.

 Ankara :

Forrestal uçak gemisinden Ankara'ya avdet ettikten sonra. Başvekilimiz Adnan Benderes, gemiye bu ziyareti sırasında kumanda etmiş olan Ami­ral Bcone'a şu telgrafı göndermiştir: «Aziz Amiral Boone,

Forrestal uçak gemisini ziyaretimiz gerek arkadaşlarım, gerek benim için son derece zevkli ve faydalı olmuş­tur.

Sîzden, Amiral Arnold'dan ve subay­larınızdan gördüğümüz misafirper­verlik ve hüsnü kabulden dolayı he­pimiz son derece  müteşekkiriz.

Disiplinli ve güler yüzlü gemi mü­rettebatı ile tanışmaktan bahtiyar ol­duk.

Geminizde geçirmiş olduğumuz gün­ler çok sıkı ve samimi Türk  Ame­rikan dostluğunun hakikaten mani­dar bir tezahürüdür. Bu hatırayı her zaman kalbimizde saklıyacağız.

Forrestal şüphesiz, ilim ve sanayiin bir mucizesidir. Bu .güzel gemide gör­düklerimiz ve büyük bir meharetle icra edilen manevralar üzerimizde büyük bir tesir yapmıştır.

Bu kudretli geminin sulh ve adaletin müdafaasına kendisini hasretmiş bu­lunan bir memlekete ait olması he­pimiz için derin bir inşirah kaynağı­dır.

Müessir ve semereli Türk  Ameri­kan İşbirliğinin ve şayanı şükran Amerikan yardımının Türkiye’ye baş­lamasının onuncu senei devriyesini tes'id ettiğimiz günlerde biz Türkle­rin büyük Amerikan milleti ile aynı ideallerin müdafaası zımnında büyük Amerikan milleti ile bu kadar sıkı bir şekilde teşriki mesai yapmaktan ifti­har duyduğumuzu ifade eylemek be­nim için büyük bir zevktir.

Aziz Amiral Boone,

Şahsım ve arkadaşlarım namına si­ze, Amiral Arnold'a ve sizler vasıtasıyla bütün subaylara ve mürettebata bir kere daha teşekkür etmek isterim. Cümlenize muvaffakiyetler temenni ederim.

Adnan  Menderes»

 İstanbul :

Florenge Nightingale hemşire mek­tepleri ve hastaneleri tesisi geçen se­ne 22 Mart'ta tescil edilmişti. 1948 senesinden beri memleketimize fay­dalı olabilmek için uzun bir kuruluş devresi geçiren tesisin gayesi dış ve iç imkânlardan faydalanarak hemşi­relik mesleğinin kurucusunun İstan­bul'a gelişinin 100 üncü yıl hatırası olarak bir üniversite hemşire okulu ve buna bağlı bir tatbikat  hastanesi kurmaktır. Bu suretle de, hemşireli­ğin seviyesini yükseltmek, memleke­timizin sağlık sahasında en büyük eksiği olan bu mesleğe halkın alâka­sını çekmek ve modern hemşirelik mesleğinin İstanbul'da kuruluşunun 100 cü yılını, kurucusuna lâyık bir âbide ile anmak için çalışılmaktadır. Florence Nightingale İstanbul tesisi, gayelerine erişebilmek için birbirlerile alâkalı halkı tenvir, malî ve ilmî program tatbik edecektir.

Tesis, geçen sene tescil muamelesine ait formaliteleri tamamlamış, kuru­lacak okul ve hastane için arsa te­mini mevzuunda çalışmış, milletler arası iktisadî işbirliği teşkilâtı ile 10 yıllık bir çalışma programı hazırla­mış, Columbia Üniversitesi hemşirelik kısmı direktörü Prof. Mc. Manus ile ihzari planlaştırma toplantısı ve Columbia Üniversitesi ile işbirliği prog­ramı tanzim edilmiştir.

Ayrıca, müstakbel Florence Nightingale Hemşire Okulunda vazife gör­mek: üzere 15 hemşirenin Ankara'da (George Town) lisan okulunda İngi­lizce tahsile başlatılmıştır. Bunların arasından seçilecek 810 kişi Haziran'da Columbia Üniversitesine gön­derilecektir.

1957 yılının en büyük ve mühim faa­liyeti, yurt içi bir kampanyanın açıl­ması olacaktır. Memleketimizin bu mevzua göstereceği alâka, dış kay­naklardan, faydalanma imkânını art­tıracaktır.

22 Mart 1957

 İstanbul :

Gümrük ve İnhisarlar Vekili Hadi Hüsman, bugün kendisile görüşen muhabirimize çay ve tütün mevzuun­da şu beyanatı vermiştir;

«Son günlerin mevzuu halinde oldu­ğu görülen cay darlığı hakkında bazı bilgiler ve rakamlar vermek istiyo­ruz.

Bunlar size çay mevzuunun hakiki durumunu açıkça göstermeğe hizmet edecektir.

1950        senesinde çay satışlarımız 1.741.652 kilodan ibaret bulunuyordu.
Bu miktar

de 2.184.475kilo

de 2.737.033         kilo

de 3.296.264kilo

de 3.763.863kilo

de 3.574.400   kilo

da   ise   4.156.071   kiloya    yüksel­miştir. Bu rakamlar gösteriyor ki çay satışları seneden    seneye süratli    bir artış kaydetmektedir.

Bu ihtiyacı, bir taraftan hariçten yaptığımız ithalât ile diğer taraftan Rize ve havalisindeki şayanı şükran olarak her sene büyük artış kayde­den dahili istihsalimiz ile karşıla­maktayız.

Filhakika, mamul çay istihsalimiz 1950 yılından itibaren şu rakamları arzetmektedir.

de 207.000 kilo

de 331.000 kilo

de 331.000 kilo

de 513.100 kilo

de 719.000 kilo

 1955 de 1.190.000 kilo 1956 da 1.526.000 kilo

İnhisarlar İdaresi 1956 yılı umumî sa­tışlarının biraz evvel belirttiğim gibi 4.156.071 kiloyu bulmuş olması karşı­sında seneden seneye müşahede olu­nan devamlı artış göz önünde tutul­mak suretile 1957 yılı satışları için 500.000 kilo bir fazlalığı hesaplayarak siparişlerini önceden ona göre yap­mıştır. Burada bilhassa bir noktaya işaret etmek istiyorum. Hariçten getirmekte olduğumuz çaylar için lü­zumlu döviz (ki bu miktar ayda 150.000 sterlin olarak tesbit olunmuş­tur; hükümetçe her ay muntazaman temin ve mubayaalara tahsis olun­maktadır. Ve bu çayın aynı zamanda bilhassa memleketimizin bazı bölge­lerinde bir gıda maddesi halinde ol­duğu dikkate alınarak böylece devanı da edecektir.

Bu miktar takriben 270 ton çay bede­line tekabül etmektedir.

Vatandaşlarımızın çay ihtiyacı için lüzumlu tedbirlerimiz bu suretle alın­mış olduğundan dolayı halen müşa­hede etmekte olduğumuz sıkıntının mikdar itibarile kifayetsizlikten ileri geldiğini kabul etmek bizim için ha­kikaten müşkül olmaktadır.

Bunun başlıca sebebi bilhassa Süveyş Kanalının kapanması karşısında çay ithalâtının müşküllere maruz kalaca­ğı zehabile bir kısım müstehliklerin lüzumsuz telâşa kapılıp ihtiyaçtan fazla çay satın almalarında bulmak icab ediyor.

Nitekim satış istatistiklerimiz de bu vaziyeti gösteriyor. 

Meselâ Ağustos 1956 ayındaki satış­larımız 286.522 kilo iken bu rakam Eylül ayında 306.849 kiloya, Ekim ayında 400.693 kiloya, Kasım ayında 468.181   kiloya  vasıl  olmuştur.

Aynı aylarda yalnız İstanbul satışları şöyle olmuştur:

Eyiûl   ayında    61.934        kilo

Ekim        »   75.729     »

Kasım      »  92.899     »

Aralık      »  87.357     »

Ocak        »         103.824      »

Yaptırdığımız kontroller da bize bu hususta deliller vermiş bulunuyor. Tesbit ettiğimiz hâdiseler dolayısile alâkalılar hakkında icabeden kanuni ve nizamî muamelelere tevessül olun­maktadır.

1957 yılında dahilden istihsal edece­ğimiz çay miktarı tahminlerimize gö­re 2000 tonu aşacaktır. Her ay mun­tazaman tahsis etmekte olduğumuz döviz mikdarı da bu aydan itibaren ayda 150.000 sterlingden 190.000 sterlinge çıkarılmıştır.

Bu suretle hariçten yapacağımız it­halât ile dahili istihsalimizin sene­lik yekûnu takriben 6.200 ton civarın­da bir mikdarı bulacak bu da memle­ketimizin bugünkü çay ihtiyacına faz lasile tekabül etmiş olacaktır. Bina­enaleyh bu muvakkat sıkıntının çok kısa devam edeceğine kani bulunuyo­ruz.

Son olarak 938.000 kilo çayımızın yol­da olduğunu ve Mayıs ayı bidayetin­den itibaren Rize ve havalisinden 2.000.000 kilo mamul çayın da piya­saya arzına başlanacağını ilâve etmek isterim.

Bundan sonra tütün mevzuuna temas eden vekil demiştir ki:

«1956 yılı mahsulü tütünlerimizin umumî ihtihsal yekûnu 114.500 ton civarındadır. Bunun:

75.000 ton Ege 23.000 ton Karadeniz 14.000 ton Marmara 2.500 ton Şark   bölgeleri    istihsaline ait bulunmaktadır.

Ege bölgesi piyasası müstahsil elinde mevcut tütünlerin hemen kâffesi sa­tılmak suretile kapanmış vaziyette­dir.

U Mart tarihinde açılmış bulunan Karadeniz dizi tütün piyasası hara­retle devam etmektedir. 10 günlük mubayaa mikdarı 4.518.000 kiloyu bulmuştur. Bunun 1.196.000 ki­losu İnhisarlar İdaresi 960.000 kilosu Amerikan şirketleri ve 2.339.000 kilo­su ve yerli tüccarlar tarafından sa­tın alınmış bulunuyor. Geçen sene aynı devre zarfında ancak 3.000.000 kilo satış yapılmış olduğu nazarı dik­kate alınırsa piyasanın bu sene haki­katen çok iyi inkişaf ettiği anlaşılır. Bugüne kadar olan satışlarda azamî fiyat 575 vasati 449 kuruştur. Geçen senenin vasati fiyatı 383 kuruş oldu­ğundan bu sene satışlardafiyat ba­kımından müstahsili memnun ede­cek bir durumun mevcudiyeti de ay­rıca anlaşılır.

25 Mart 1957 tarihinde Karadeniz demet tütün piyasası ile Marmara tütün piyasası açılmış olacaktır.

 Ankara :

Çiftçiyi topraklandırma kanunu ge­reğince hazırlanarak, Devlet Şûrasınca tetkik edilmiş olan «Çiftçiyi Top­raklandırma Nizamnamesi» nin meri­yete konulması hakkındaki icra ve­killeri heyeti kararı, bugünkü Resmi Gazetede yayınlanmıştır.

 Ankara :

Başvekil Adnan Menderes, Pakistan Millî Bayramı münasebetiyle Pakis­tan milletine Anadolu Ajansı vasıtasiyle şu mesajı göndermiştir:

«Geçen sene bugün Pakistan İslâm Cumhuriyeti ilân edildiği zaman bu kardeş ve müttefik memleketin mi­safiri bulunuyordum. Bütün heyeca­nı ile daima hatırlayacağım bu unu­tulmaz günün birinci yıldönümünü biz de büyük Pakistan milleti ile bir­likte kutluyoruz.

Pakistan'ın hür dünyada kısa zaman­da ihraz etmiş olduğu mümtaz mev­ki, onunla dostluk ve dostane işbirliği anlaşmalarıyla tescil edilmiş olan ha­kikî dostu ve, tecavüz emellerine karşı, Bağdat Paktı içinde mukadde­rat birliği yapmış kardeş bir millet olan Türkiye için bir meserret kay­nağıdır.

Milletlerimizin aynı insanlık idealle­rine, aynı dine bağlı bulunması ve Türkiye'de Atatürkün, Pakistan’da da kaidi âzam Cinnah'ın aynı istika­metteki mücadele ve önderlikleri bi­ze, birbirimizi daha iyi anlamak ve sevmek  fırsatını bahsetmiştir.

Bu mutlu günde aziz Pakistan mille­tine derin hürmet ve sevgi hislerinile birlikte onun tealisi için en iyi te­mennilerimi sunarım.»

Adnan Mendeıes

 Ankara :

Pakistan millî bayramı münasebetiy­le, Nafia Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekili Etem Menderes, Karaçi'de münteşir «Anjam» gazetesi vasıtasıyla Pakistan milletine şu mesajı göndermiştir:

Pakistan İslâm Cumhuriyetinin ilâ­nının 1 nci yıldönümü vesilesiyle kar­deş ve müttefik Pakistan milletine en samimi tebrik, muhabbet ve hürmet­lerimi sunarken, yalnız Türkiye hü­kümetinin bir azası olarak değil, bir Türk vatandaşı sıfatiyle de bütün vatandaşlarımın hislerine tercüman olduğumdan emin bulunuyorum.

İstiklâlini kazandığı tarihten itiba­ren, Pakistan'ın hür milletler camia­sı içinde işgal etmiş olduğu mümtaz mevki ve giriştiği geniş kalkınma hamlesi biz Türkleri son derece mem­nun etmiş ve hayran bırakmıştır.

Pakistan'ın dünyanın bugün içinde bulunduğu realiteleri derhal görerek müşterek emniyet prensibine bağlan­mış olması umumiyetle dünya sulhu ve hususiyle kendi bölgemizin emni­yeti için sağlam bir teminat unsuru olmuştur.

Bugün memleketinizle Bağdat Paktı içinde en sıkı bir şekilde işbirliği ya­pıyoruz. Müşterek gayemizin, Orta­doğu'da sulh ve emniyetin idamesi olduğundan hüsnüniyet sahibi kim­senin tereddüdü yoktur.

Bu mutlu gününüzde kardeş Pakis­tan milletinin tealisi için en iyi temennilerimi, gazeteniz vasıtasiyle, arzetmekle bahtiyarım.»

Etem Menderes

Ankara :

Başvekil Adnan Menderesin de takibettiği manevralar esnasında Forrestal Amerikan Uçak Gemisine kuman­da etmiş bulunan Amiral Boona, Başvekilimizin gönderdiği telgrafa şu telgrafla mukabele etmiştir.

«Amiral Arnold, Kaptan Ellis ve ben son derece nâzik ve cesaret verici mesajınızı iftiharla ve büyük bir şük­ranla aldık. Bahis mevzuu mesajı bütün gemi mürettabına nakletmeğe içtisar ederim. Emin olabilirsiniz ki hepsi bu mesajınızı çok takdir ede­cekler ve cömertçe kullanmış oldu­ğunuz lütuf kâr ifadelerinizden ilham alacaklardır.

Türk  Amerikan müşterek gayret­lerinin onuncu senei devriyesini te­sit ettiğimiz şu günlerde Türk kara sularında bulunmak mazhariyetine erişmiş olmaktan ve başta zatialiniz olmak üzere hükümetinizin diğer yüksek erkânının gemimizde bulun­makla bize mutena bir şeref vermiş olmanızdan dolayı kendimizi son de­rece bahtiyar addetmekteyiz. Türk milletinden gördüğümüz sıcak hüsnü kabulü her zaman yad edeceğiz.

Sadece hürriyete aşık milletlerin mü­dafaasına hasredeceğimiz silâhların müesseriyet derecesini arttırmak için giriştiğimiz devamlı faaliyetlerden biri olarak bu akşam pilotlarımız uçmakta ve gemilerimiz mutad ma­nevralarını  yapmaktadırlar.

En derin saygı ve hürmetlerimle.»  Ankara ;

İşçi Sigortaları Kurumu memur ve hizmetliler yetiştirme kursu birinci devresinin sona ermesi münasebetiyle bugün Kurum Umum Müdürlüğünde bir tören yapılmış ve kursu bitiren­lerin diplomaları Çalışma Vekili Mümtaz Tarhan tarafından kendile­rine verilmiştir.

Tören Kurura. Umum Müdürü İlhan Altanın bir konuşmasiyle açılmıştır.

İihan Altan, bu konuşmasında mem­leketimizin kalkınmasında büyük bir vazifenin de memur kitlesine tevec­cüh ettiğini, memurların büyük bir bilgi hamulesiyle teçhizi gerektiği mevzularını belirterek bugün netice­si istihsal olunan bu tecrübenin ya­rın için bir meslek okulu haline inkı­lâbına yol açacağını belirtmiş ve kur­su bitirenlere muvaffakiyetler dile­ğinde bulunmuştur.

Kurum Umum Müdürü İlhan Altan'ı takiben konuşan kurs mezunu Beyoğ­lu ihtiyarlık şubesi ihtiyarlık sigorta­sı şefi Mehmet Türkmen de kursun kendilerine sağladığı faydaları izahla hocalarına teşekkür etmiştir.

Sen olarak Çalışma Vekili Mümtaz Tarhan konuşmuştur.

Çalışma Vekili, İşçi Sigortaları Ku­rumu personel, yetiştirme kursunun önemi üzerinde durduktan ve kursu bitirenlere işlerinde muvaffakiyet di­leğinde bulunduktan sonra, İşçi Si­gortaları mevzuunun büyük ehemmi­yetini tebarüz ettirerek, memleketi­mizde sigortanın pek yeni olduğu hal­de süratle tekâmüle doğru gittiğine işaretle demiştir ki: «Zamanla sigor­ta vasfından sosyal güvenlik sahası­na intikal edecektir. Memlekette bü­tün yaşayanlar, çalışanlar ve vüs'at kesbedecektir. Bugün sigortaların her sahası işçinin sağlığını, işçinin istik­balinin emniyetini, işçinin refahını hedef tutmaktadır. Bu itibarla sizin ve bizim hizmetlerimiz işçilerin lehi­ne, onlara hizmet şeklinde tecelli et­mektedir. İşçi vatandaşlara hizmet etmek sizler için büyük bir şereftir, çünkü bu memleketin millî istihsa­linde ve milli iktisadiyatımızın geliş­mesinde işçinin şeref payı büyüktür. Onların Istıraplarını dindirecek ve onlar çalışmaz hale geldiklerinde hu­zurlarını temin edecek sizlersiniz. Gerçi sigortanın maddî karşılıkları­nın kaynağını işçi ve işveren sağla­makla beraber biriken paraların iyi bir şekilde kıymetlendirilmesi ve rantabl hale getirilmesi sizin elinizle ka­bil olacak ve işçiye temin edilen men­faatler muhtelif kaynaklardan gelen primlerin çok üstünde bir yekûn teş­kil edecektir. Bildiğiniz gibi bugün sigortadan münhasıran istifade eden­ler işçi vatandaşlarımızdır. İşçileri­mizi, onların ailelerini, çocuklarını refaha ulaştırmak için çalışmak va­zifemizde elimizden gelen bütün ko­laylıkları göstermeliyiz. Bazı forma­litelerin tevlid ettiği zaruri güçlük­leri bu müsbet anlayış içinde siz hafifletmelisiniz.»

Çalışma Vekili Mümtaz Tarhan ko­nuşmasını müteakip kursu bitirenle­rin diplomalarını vermiş ve kendile­rini tebrik etmiştir.

23 Mart 1957

 Ankara :

Dost ve müttefik Batı Almanya Mil­li Müdafaa Vekili Ekselans Franz Josef Strauss, bugün saat 9'da bir as­kerî uçağımızla Esenboğa Hava Ala­nına gelmiş ve merasimle karşılan­mıştır.

Batı Almanya Millî Müdafaa Vekili­ne, Başvekil Adnan Menderes adına hususî kalem müdürü Muzaffer Ersü, «hoş geldiniz»  demiştir.

Karşılamada Devlet Vekili ve Millî Müdafaa Vekâleti Vekili Semi Ergin, Nafia Vekili ve Hariciye Vekâleti Ve­kili Eteni Menderes, Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi Orgeneral İsmail Hakkı Tunaboylu, Kuvvetler Kuman­danları, Hariciye ve Millî Müdafaa Erkânı ile Batı Almanya'nın Ankara Büyük Elçisi Ekselans Dr. Fritz Oellers sefaret ileri gelenleri hazır bu­lunmuştur.

Bandonun. Batı Almanya ve Türk millî marşlarını çalmasını müteakip kıymetli misafirimiz ihtiram kıt'asını teftiş etmiştir. Dost ve müttefik Batı Almanya Millî Müdafaa Vekili Ekselans Josef Strauss, merasim sa­lonunda kısa bir istirahatten sonra otomobil ile şehre hareket eylemiştir.

Batı Almanya Millî Müdafaa Vekili­ne Amiral Ruge, General Panitcki, Albay Baecker, Albay Von Hobe, Dr. Fardung, Dr. Frenzel ve Ekselans Josef Strauss'un mihmandarı General Kâmil Argut refakat etmektedir.

 Ankara :

Pakistan Büyükelçisi Ekselans Has­san Pakistan Cumhuriyetinin birinci yıldönümü münasebetile Ankara rad­yosunda şu  konuşmayı yapmıştır:

«Pakistan  Cumhuriyetinin  1 nci yıl­dönümü arifesinde Pakistan halkının Türkiyeye karşı olan derin sevgi    ve saygılarını   sizlere   getirmekle   bahti­yarım. Müstakil bir devlet olarak Pa­kistan  sadece  10 yaşında  bulunmak­la beraber, memleketinizle olan işbir­liği ve  yakınlığımız asırlarca  evveli­ne kadar uzanmaktadır. Büyük şah­siyet Atatürk'ün liderliği altında mil­li varlığınızı  korumak  için yaptığı­nız kahramanca mücadele kendi mil­lî hürriyetimizi kazanmak için gös­terdiğimiz   gayretlerde  ilham kayna­ğımız  olmuştur. Türklerin  tarih  bo­yunca dâvalarını   büyük  bir cesaret, azim ve irade ile karşıladıklarına ve hallettiklerine   hayranlıkla   şahit   ol­muşuzdur.  Pakistan ile Türkiye  ara­sındaki dostluk kendi karşılıklı men­faatleri icabıdır.Biz, Pakistanlılar Türkiye ile her gün biraz daha geli­şen  dostluğumuza  büyük  bir  kıymet vermekteyiz.  İki memleket  arasında­ki karşılıklı dostluk ve yardımlaşma anlaşması  ile  Bağdad   Paktı     bunun bir  teyididir.  Bu  münasebetle  gerek Pakistan ve  gerekse  Türkiye  liderlerinin  bu  paktlarla  ilgili  beyanlarına temas  etmek  isterim.     Bu  paktların" sadece tedafüi mahiyette olduğu    ve sadece bölgesel sulh ve istikrarı ida­me için aktedildiklerini defalarca be­lirtmişlerdir.Milletlerarası münase­betlerde biz sulh, terakki ve adalet'in devamını arzu etmekteyiz. Yaşamak ve  yaşatmak arzusu ve  iyi  niyet ol­dukça, sulh yoluyla    halledilmiyerek hiçbir ihtilâf ve mesele olmıyacağma İnanıyoruz. Hür bir varlık olarak ta­rihimizde  sulh  ve  beşeriyet  terakkisi için çalıştığımıza hüsnü niyet sahibi herkesin inandığına eminim. Siyase­timin insanlık hürriyet ve  terakkisi­ne matuf olduğunu Pakistan defalar­ca ispat etmiş bulunmaktadır. Millet­lerarası yakınlık sahasında yaptığı­mız yardımdan dolayı gurur duymak hakkımız olduğu kanaatindeyim. Da­hili meselelerimizde de, aynen sizin gibi, memleketimizin refahını sağla­mak iein uğraşıyoruz. Geri kalmış bir ziraatten başka hiçbir endüstriye te­varüs etmedik. Halkımıza tam bir hayat seviyesi temin edebilmek için yürüyecek daha çok uzun yolumuz vardır. Hedefimize erişmek ve diğer genç ve enerjik milletler gibi halkı­mıza daha iyi bir hayat seviyesi sağla mak azmindeyiz. Modern endüstri kurmayı ve ziraî ekonomimizi mo­dern seviyeye yükseltmeği arzu edi­yoruz. Hastalık, cehalet ve fakirliği bertaraf etmek istiyoruz. Bunu ya­pabilmek için sulh şartları istiyoruz. Bu sebeple, kendi emel ve gayeleri­miz aleyhine olan siyasetle ittifak et­meği asla düşünemeyiz. Mahdut me­suliyetlerimizi biliyoruz ve mübalâ­ğalı tasavvurlarımız yoktur. Gene de, hür bir millet olarak çok kısa bir za­man içerisinde gayesi sulh, hürriyet ve adalet fikirlerini geliştirmek olan Birleşmiş Milletler Teşkilâtı dahilin­de ve haricindeki kuvvetlere ehem­miyetli yardımlarda bulunmuşuzdur. Türkiye ile olan dostluğumuzda bu şartlan inkişaf ettirmek arzumuzun tahakkuk ettiğini görmekteyiz. Bel­ki bu, cüz'i bir başlangıçtır. Fakat bütün önemli hareketlerde ilk küçük başlangıçlar vardır. Türkiye ve Pakistan’ın tedricen bu bölgede aynı fi­kirde olan devletlerden müsbet ce­vaplar aldığını görmekle cesaret bul­maktayız. Kuvvetle cesaretle inanıyo­ruz ki realizm duygumuz çok geçme­den tanınacak, iyi karşılanacak ve kabul edilecektir.

 Ankara :

Bir haftadan beri çalışmalarına de­vam eden altıncı maarif şûrası bu akşam 20.30 da şûra başkan vekille­rinden Ankara Üniversitesi Rektörü İzzet Birant'm başkanlığında bir otu­rum yapmış ve kız teknik öğretim ko­misyonunun raporunu incelemiştir.

Komisyon raporunda umumî eğitim, ev kadınlığı eğitimi ile meslek eğiti­minin hedefleri mevzuunda inceleme­ler yapılmış ve gerekli teklif ve te­menniler yer almıştır.    Bu meyanda kız orta sanat okullarının kâfi dere­cede faydalı olmadıkları belirtilmek­te, bunların enstitü haline getirilme­si veya lağvedilmeleri İstenmektedir. Kız enstitüsünden mezun olanlar için enstitü sonrası eğitim ve öğre­tim kollarının ihdası, okul ve öğren­ci sağlığı teşkilâtının kurulması zik­redilmekte idi.

Komisyon raporunun ittifakla kabul edilmesinden sonra şûra başkanı Maarif Vekili Ahmet özel'in aşağı­daki konuşması ile VI cı Maarif Şû­rası kapanmıştır :

«VI ncı Maarif Şûrasının muhterem üyeleri, bir haftadan, beri devam et­mekte olan mesai şu anda bitmiş bu­lunuyor.

Bu bir hafta zarfında millî eğit: m hayatımızla, çok yakından alâkalı ve son derece de mühim 4 mevzu üre­rinde, ciddî çalışmalar neticesinde almış olduğunuz kararların memleke­timiz için hayırlı ve feyizli olmasını temenni ederim.

6 mcı Maarif Şûrasına getirilmiş bu­lunan halk eğitimi konusu memleke­timizin içinde bulunduğu kalkınma hamleleri bakımından son derece Önemlidir. Bilhassa bu istikamette almış olduğunuz kararlar ve tuta;uş olduğunuz ışık memleketimiz için çok hayırlı olacaktır.

Halk eğitimi, fikri hayatımızı ileri bir seviyeye çıkaracaktır. Bir memleke­tin iktisadi gelişmesinde en mühim bir rol oynayan teknik tedrisat mev­zuunda da ehemmiyetle durmuş ve Maarif Vekâletinin ileride yapacağı çalışmalara bu bakımdan da ışık tut­muş bulunmaktasınız.

Son yılların kalkınma hamleleri kar­şısında memleketimizin muhtelif ka­demelerdeki teknik elemana duyduğu ihtiyaç hakikaten ciddidir. Bugün, köy kurslarına devam eden 30 bin civarındaki çocuklarımızı da katacak olursak teknik tahsil yapan 125 bin talebemiz mevcuttur diyebiliriz. Bu rakkamı süratle 200 bine yükseltmek kararındayız. Bir memleketin teknik öğretiminde formasyon bakımından tekâmüle   doğru   gidilirken   muhtelif kademeler arasındaki münasebet ve mabetlerin Ebetteki dikkatle tesbiti gerekmektedir. Bu itibarla mesele, bir tetkik mevzuu olarak huzurunuza getirilmişti..

şüphesiz ki bir memleketin medenî seviyesi yükselip, teknik hayatı te­kâmül ederken bunlara paralel ola­rak ticaret hayatı da gelişir. Bu iti­barla milletimizin girişmiş olduğu büyük kalkınma hamleleri nazarı dikkate alınacak olursa ticaret öğre­timinin ehemmiyeti de kendiliğinden ortaya çıkar. Ticaret öğretimine de gerekli önem verilmektedir.

Kız teknik öğretiminin sosyal ve ik­tisadî hayatımızdaki değeri hepinizin malûmudur. Binaenaleyh vatan sat­hına yaymağı düşündüğümüz kız tekT nik öğretim mevzuunda komisyonun hazırlamış olduğu, heyetinizin ittifak­la kabul ettiği rapor, Maarif Vekâle­tinin çalışmalarına rahber olacaktır.

Bundan sonraki çalışmalarımızda da bu tahsili memleketin bütününe yay­mak, hattâ nahiyelere kadar götür­mek, gezici köy kurslarımızı 5 yıllık program içine alarak sayılarını dokuz yüz küsurdan iki bine çıkarmak azim ve kararındayız.

Bu kıymetli mesainiz sonunda Maari­fimizin ana dâvalarından olan dört konu etraflı bir şekilde tetkik edilerek rapor halinde tedvin edilmiş bulun­maktadır, îstişari mahiyette olan bu fikirler bizim için kıymetlidir. İhtisas ye araştırma komisyonlarımızın ça­lışmalarına da bir esas teşkil ede­cektir.

Pek değerli meslekdaşlarım,

Altıncı Maarif şûrasını kaparken he­yeti celilenize teşekkür eder, hepinizi muhabbetle selâmlarım.»

24 Mart 1957

 Ankara :

Hariciye  Vekâleti Matbuat Bürosun­dan bildirilmiştir :

İtalya Reisicumhuru    Ekselans    Giovanni Gronchi'nin refikaları ve maiyeti erkânı ile birlikte Türkiye'ye, 27 Mart ilâ 1 Nisan 1957 tarihlerinde ya­pacakları resmî ziyaret, müşarüniley­hin teessürle öğrendiğimiz anî rahat­sızlığı sebebi ile tehir edilmiştir.

Ziyaret için mümkün olabilecek en yakın tarihin tesbiti zımnında iki hü­kümet arasında istişareler yapılmak­tadır.

 Ankara :

Reisicumhur Celâl Bayar, bugün saat 13'de Çankaya'da memleketimizi zi­yaret etmekte olan Federal Almanya Millî Müdafaa Vekili Ekselans Josef Strauss'i kabul etmiş, ve Öğle yemeği­ne alakoymustur.

Bu yemekte Başvekil Adnan Mende­res, Devlet Vekili ve Millî Müdafaa Vekâleti Vekili Semi Ergin, Nafi Ve­kili ve Hariciye Vekâleti Vekili Ethem Menderes, Federal Almanya’nın An­kara Büyükelçisi Riyaseticumhur Umumî Kâtibi, Hariciye Umumî Kâ­tibi ve Umumî Kâtip muavini, kara, deniz ve hava kuvvetleri kumandan­ları, Erkânı Harbiyei Umumiye İkinci Reisi, Millî Müdafaa Vekâleti müste­şarı, Riyaseticumhur Başyaveri ve Hususî Kalem Müdürü, Protokol Umum Müdürü ve muavini ile Federal Almanya Millî Müdafaa Vekilinin be­raberindeki zevat ve Alman Büyükel­çiliği erkânı hazır bulunmuşlardır.

 Ankara :

Şehrimizde bulunan dost ve müttefik 3atı Almanya'nın Millî Müdafaa Ve­kili Ekselans Franz Jozef Strauss, Devlet Vekili ve Milli Müdaaa Vekâ­leti Vekili Semi Ergin, Erkânı Harbi­yei Umumiye Reis Vekili Hava Kuv­vetleri Kumandanı Orgeneral Fevzi Uçaner, Kara Kuvvetleri Kumandanı Orgeneral Nureddin Aknoz, Millî Mü­dafaa Vekâleti müsteşarı Korg. Fahri Özdilek ve yüksek rütbeli subaylarla birlikte bugün saat 15.24'de Kara Harp Okulunu ziyaret etmiştir.

Harp Okulu methalinde merasimle karşılanan misafirlere okul kuman­danı Tuğgeneral Muhittin Okyayüz «hoş geldiniz» dedikten sonra kendilerine okulu gezdirmiş ve Harp Oku­lunun tarihçesini, Eğitim sistemini geniş bir şekilde izah etmiştir.

Bundan sonra Harp Okulunun spor salonunda büyük bir spor gösterisi yapılmıştır.

Ekselans Jozef Strauss, bu spor gös­terilerinden duymuş olduğu memnu­niyet ve hayranlığı sık sık gösterileri alkışlamak suretiyle izhar etmiştir.

Batı Almanya Millî Müdafaa Vekiline Harp Okulu adına Harp Okulu arma­sını hâvi olan bir altın şilt ve refakatindekilere de birer altın Harp Okulu rozeti verilmiştir.

Ekselans Jozef Strauss, Harp Okulu­nun şeref defterine şunları yazmıştır:

«Bu teknik asırda dahi insan maki­neyi mutlaka yenecektir. Hürriyet ve millî istiklâl iradesi her şeyden evvel ruhun  bünyesinde  mündemiçtir.

Harp Okulunda müşahede ettiğim ruh ve başarıdan dolayı derin bir hay­ranlık içindeyim.

Türk  Alman   dostluğu  şerefine

Alman   Millî   Müdafaa  Vekili

Jozef Strauss.»

Kıymetli misafirimiz bundan sonra Harp Okulundan merasimle, uğurlanmış ve beşinci zırhlı tugayın gösterile­rini takip etmek üzere Hipodruma gitmiştir.

Ekselans Jozef Strauss, Hipodrumda beşinci zırhlı tugayını merasim duru­şunda teftiş etmiş ve gördüğü inti­zamdan, disiplinden ve bilhassa mo­dern harp silâhlarının kullanılışındaki rahatlıktan ve bunlara Türk as­kerinin kolayca intibak etmesinden duyduğu hayranlığı bir kere daha ifa­de etmiştir.

Kıymetli misafirler, bundan sonra doğruca Muhabere Okuluna gitmiştir. Okulda okul kumandanı tarafından karşılanan Batı Almanya Millî Mü­dafaa Vekili Ekselans Jozef Strauss, kendisine okulun teşkilâtı ve eğitim sistemi mevzuunda verilen izahatı dinlemiş ve okul tesislerini gezmiştir. Ekselans  Jozef  Strauss  okuldan  ayrılırken  okulun  şeref  defterine  intibalarını su satırlarla ifade etmiştir:

«Titiz bir alâka ve mükemmel bir ida­re gördüm.'En iyi dileklerimle.»

Kıymetli misafirimiz  okuldan ayrılı­sında merasimle uğurlanmıştır.

25 Mart 1957

 Altınözü  ;

Hatay'ın tarihî zenginlik ve ihtişamı­na delil teşkil eden yeni eserler bu­lunmuştur.

Altınözü bölgesinde meydana çıkarı­lan mozayikler, Nuhun gemisini tasvir etmekte, bir saray salonunu baştan başa süsleyen bu zengin tezyinat, Nu­hun gemisine aldığı her cins hayvan­dan bir çifti göstermektedir. Mozayik Antakya müzesine nakledilmekte­dir.

 Ankara :

Gima Kısa adını taşıyan, millî ban­kalar ile resmî ve hususî bir çok te­şekküllerin iştirakiyle kurulmuş bu­lunan gıda ve ihtiyaç maddeleri Türk anonim şirketinin Ziya Gökalp cadde­sindeki ilk perakende satış mağazası, bugün saat irde merasimle hizmete açılmıştır.

Merasimde Reisicumhur Celâl Bayar, Devlet Vekili Emin Kalafat, Çalışma Vekili Mümtaz Tarhan, mebuslar, Ça­lışma Vekâleti müsteşarı, Vali, Ban­kalar ve iktisadî devlet teşekkülleri umum müdür ve ileri gelenleri, Bele­diye Reisi ile seçkin bir davetli kitlesi hazır bulunmuştur.

İlk olarak gıda ve ihtiyaç maddeleri anonim şirketi idare meclisi reisi Bed­ri Sirmen, bir konuşma yaparak, Rei­sicumhur Celâl Sayarın yüksek direk­tifleri ile bu müessesenin meydana geldiğini, her çeşit gıda ve ihtiyaç maddelerini, devamlı olarak mevsim­lerinde istihsal ve imâl menbalarından temin ederek sıhhî ve ekonomik bir şekilde halka arz edeceklerini, Ankara’da olduğu gibi diğer büyük istihlâk merkezlerinde de büyük satış mağazalarının açılacağını belirtmiş ve bu ilk satış mağazasının Reisicumhur Celâl Bayar’ın uğurlu elleriyle hizmete açıl­masını temenni etmiştir. Müteakiben Reisicumhur Celâl Bayar, hayırlı ve uğurlu olması dileği ile gıda ve ihti­yaç maddeleri satış mağazasını hiz­mete açmıştır. Daha sonra açılış me­rasiminde hazır bulunanlar tarafın­dan mağaza gezilmiştir. Satış mağa­zasının ilk müşterisi bulunan Reisi­cumhur Celâl Bayar, 55.95 liralık çe­şitli gıda maddeleri satın almış ve şe­ref defterine aşağıdaki cümleleri yaz­mıştır :

«Medeni bir eserdir. Kimsenin hasmı ve rakibi değildir. Gayesi numune ol­mak, halka ve halk ekonomisine hiz­met etmektir. Başarılar dilerim.»

Gima Satış Mağazası, bugün saat 15.00 den itibaren satışa başlayacaktır.

 Ankara :

Büyük Millet Meclisi bugün saat 15'de Reis vekillerinden Bursa mebusu Agâh Erozan'ın başkanlığında toplan­mıştır.

İngiltere’ye giden Münakalât Vekili Arif Demir'e, avdetine kadar Devlet Vekili Emin Kalafatın vekâlet edece­ğine dair Riyaseti Cumhur tezkeresi ile Etibank Kuzeybatı elektrik istihsâl ve tevzi müessesesi müdürlüğüne asa­leten tâyin olunması dolayısıyla Zon­guldak mebusu Sabih Duralının me­busluktan ayrıldığını bildiren Başve­kâlet tezkeresi okunduktan sonra söz­lü sorulara geçilmiştir.

«İcra organı karşısında hâkimlerin istiklâli» mevzulu konferansın Ankara Valiliğince men edildiği doğru olup ol­madığı hakkında Edirne mebusu Ce­mal Köprülü (Hür. P.) tarafından ve­rilen sözlü soru önergesini Dahiliye Vekili Dr. Namık Gedik cevaplandır­mıştır. Dahiliye Vekili demiştir ki :

«İcra organı karşısında hâkimlerin istiklâli» mevzulu konferansın Anka­ra Valiliğince men edildiğinin doğru olup olmadığı hakkında Edirne mebu­su sayın Cemal Köprülü tarafından sorulan suale cevabımı arz ediyorum:

   Türk hukuk kurumunca tertip­lenmiş   olan   münakaşalı   seri  konfe­ranslardan    (icra  organı karşısında hâkimlerin istiklâli)    mevzulu    olup hukuk fakültesi    eski doçentlerinden Münci  Kapani  tarafından verilmesi kararlaştırılan    konferansa     Ankara Valiliğince, il idaresi kanununun Va­liliğe tanıdığı selâhiyete  dayanılarak takdiren izin verilmediği doğrudur.

 Münhasıran ilim ve sanat mev­zularında verilecek olan konferansla­rın    mahzurlu  değil,    bilâkis  faydalı olacağı bir hakikattir.»

Soru sahibinin ileri sürdüğü mütealara karşı Dahiliye Vekili Dr. Namık Gedik tekrar söz almış ve demiştir ki:

«Sual sahibi arkadaşım, biraz evvel konuşurken Dahiliye Vekili belki bazı hususları cevaplandıracaktır, kendile­rini bir zahmetten kurtarmak içinizahat veriyorum» buyurdular. Cevap vermeyi bir vazife telâkki ettiğim için huzurunuzu rahatsız etmiş bulunuyo­rum, bunun için özür dilerim.

Arkadaşımın soru ile doğrudan doğ­ruya alâkası olmayan izah ve beyan­larına arzı cevap etmeyeceğim. Me­seleyi bir noktaya getirmek ve bir hükme varmak icap eder. Ankara vi­lâyetinin bu idarî tasarrufu kanunî midir? diye soruluyor. Tereddütleri izale etmek için kısaca bu hususta arzı malûmat edeceğim. Ankara vi­lâyetinin bu tasarrufu yerinde ve ka­nunîdir. Arzettiğim gibi 6761 sayılı kanun ve bilhassa gerekçesi tetkik edilirse bu hususun kat'î olarak tesbit edilmiş olduğu görülür. Kanunun es­babı mucibesinde şöyle bir kayıt var­dır: «İkinci madde hükümleri hari­cinde hükmî şahısların açık veya ka­palı içtima yapmaları mümkündür. Ancak lâyihada gösterilen şartlar tah­tında alâkalıların bir beyanname ver­mesi ve bu beyannamede toplantının sebep, maksat ve gayesinin vazıh bir şekilde gösterilmesi lâzımdır. Beyan­name muhallin en büyük mülkiye âmirine toplantıdan 48 saat önce ve­rilecektir. Mülkiye âmiri durumu tet­kik ve tahkik ederek ve beyanname muhteviyatını kontrol eyleyerek lü­zumunda  toplantıya  müsaade  edebilecektir.» Bunun aksi olarak müsaade edemeyecektir.

Şu halde valiliğin bu tasarrufu tama­men kanunun esbabı mucibesine uy­gun bir  şekilde  istimal  edilmiştir.

Bendeniz de kendilerine mütenazır olarak bu konferans neden men edilmiştir sualini üçe ayırmak suretiyle cevaplandırayım.

Mevzuubahis konferansın verileceği yer üniversitenin Dil ve Tarih Coğraf­ya Fakültesinin konferans salonudur. Yâni bir âmme müessesesidir. Kon­ferans salonu.. Konferansın mevzuu olan icra organı karşısında hâkimle­rin istiklâli ve konferansçının malûm sebeplerle günlük politikaya karışmış olan şahsiyeti valilikçe göz önünde bulundurularak, ilmî gibi görünen hakikatte ise siyasî mahiyet taşımak­ta olduğu kanaati ile ve arzetmiş ol­duğumuz kanunî selâhiyetlere daya­nılarak konferansa izin verilmemiştir. Bu hususta uzun maruzatta buluna­cak değilim.

Arkadaşımla tamamen mutabık ola­rak ilmî müesseselerin ilmî mahiyet­teki çalışmalarını azamî derecede ko­laylaştırmak, bunları siyasî ihtiîât ve şaibelerden koı uyabilmek idarenin va­zifesi cümlesindendir. Valilik de bu ciheti dikkate alarak konferansa izin vermemiştir. Nitekim bundan sonra aynı kurumun seri konferanslarından iki tanesine izin verilmiştir.»

Dahiliye Vekili, bilâhare soru sahibi­nin diğer bir mütealasına cevaben de şöyle demiştir :

«Konferansçının şahsiyeti hakkındaki muhterem arkadaşımızın beyanlarına tamamen iştirak ederiz. Esasen bura­da şahısları değil, dâvaları konuştur­mak ve kanun hükümlerine göre hü­küm vermek icap eder. Tatbikatın ka­nunî veyahut gayri kanunî olduğu yolunda bir beyanda bulunacak de­ğilim. Bendeniz bir sözlü soru müna­sebetiyle tatbikatın kanunî veya gay­ri kanunî olmadığı yolunda bir suale muhatap olabileceğimi ve bu hususta kat'î beyanda bulunabileceğimi ifade ettim. Arkadaşımın temennilerine iş­tirak ederim. Bu konferansçının şahsı hakkında en küçük bir imada bulun­madığımı da tasrih etmek isterim.»

Sözlü sorunun cevaplandırılmasından sonra, gündemdeki diğer maddelere geçilmiş ve üstünü öldürmekten maz­nun üçüncü Korugan taburu birinci bölük erlerinden Mustafa oğlu Ali Kmalrnın ölüm cezasına çarptırıl­ması hakkındaki Başvekâlet tezkeresi ve adliye encümeni mazbatası müza­kere ve kabul olunmuştur.

Fatma Fikret Berktin'in hükümlü ol­duğu 4 ay 20 günlük hapis cezasının affı hakkındaki mazbata ile teknik yardım temini hususunda Birleşmiş Milletlerle hükümetimiz arasında im­zalanan 18 numaralı ek anlaşmanın tasdiki hakkındaki kanun lâyihası müzakere ve kabul edilmiştir.

İnhisarlar Umum Müdürlüğünün teş­kilât ve vazifeleri hakkındaki 4036 sayılı kanunun bazı maddelerinin de­ğiştirilmesine dair olan 4896 sayılı ka­nuna bağlı cetvelde değişiklik yapıl­masına dair kanun lâyihası ile Riya­seti cumhur senfoni orkestrası hak­kındaki kanun lâyihası müzakere ve kabul olunmuştur. Her iki kanun da neşri tarihinden itibaren yürürlüğe girecektir.

Büyük Millet Meclisi, 27 Mart çarşam­ba günü saat 15 de toplanacaktır.

 Ankara :

Biri milli, diğeri dostluk olmak üze­re Mısır'la yapılacak olan iki maçtan dostluk maçının yapılamıyacağı, Mı­sır Federasyonundan telgrafla bildi­rilmiş olduğundan bu maç iptal edil­miştir.

 Bursa :

İpekböceği kongresi bugün çalışmala­rını bitirerek kapanmıştır.

Çalışmalar teknoloji ve ekonomik ko­misyonların raporları üzerinde cere­yan etmiş, teknoloji kısmına sun'î el­yaf rekabeti ve çeşitli ziraî mahsuller yetiştirilmesi karşısında kozacılığın hi­mayesi için alınacak tedbirler ve fennî şartlara ait mütalealar görüşülerek aynen kabul edilmiştir.

Ekonomik raporun müzakeresi ise hayli münakaşalı geçmiştir. Delege­ler umumiyetle kozacılığın himayesi, fiat meselesinin önemi istihsal koope­ratiflerinin kurulması, fiyatlarını bütün bölgelerde aynı seviyede tutulması, sun'î inek ithalinin tabiî ipeğe ve dolayısı ile kozacılığımıza yapacağı tesir­lerin gözönüne alınması, bir ipek fab­rikasının kurulması, kredi ve prim şeklinin tesbiti, koza Hatlarının düşürülmemesi gibi mevzular üzerinde dikkatle durmuşlardır.

Raporda da birçok tedbirlerin alına­cağı ve bu arada el dokumacılığının teşviki ve ipek böceği enstitüsünde kozacılık kursu açılması belirtilmek­te idi.

Koza kooperatifçileri birliği başkanı bu temennilere cevap vererek fiatlar üzerinde dikkatle durulduğunu, esasen hükümetinin bunu yakından takip ettiğini söylemiş, koza fiyatlarının düşürülmeyerek normal bir seviyede tu­tulacağını bu yoldan büyük faydalar sağlanacağını, hükümetin ipekli sana­yi ve kozacılığımızı himaye azminde bulunduğunu bir ipek fabrikasının kurulması mukarrer bulunduğunu bu­nun için de hükümetin 45 bin dolar­lık tahsis  yaptığını belirtmiştir.

Bundan sonra Ticaret Odası Başkanı da bir konuşma yapmıştır. Daha son­ra kongre başkanı koza birliğinin ge­çirdiği safhaları anlatmış, hükümetin 19oO'den bu yana nâzım mubayaalar için altı milyon liralık bir yardımda bulunduğunu söylemiştir.

Verilen bir takrir üzerine bir heyetin, Cumhurreisi Celâl Bayar ve Başvekil Adnan Menderesi ziyaretle kongre ka­rarlarının hükümete aksettirilmesi ve bunların tahakkukunun sağlanması hususları  da  kabul  edilmiştir.

Bu gece de kongre üyeleri şerefine Ticaret ve Sanayi Odası tarafından Çelik Palas'da bir kokteyl verilmiştir.

 Ankara :

Hariciye Vekâleti Matbuat Bürosun­dan bildirilmiştir  :

image001.gifimage002.gifFederal Almanya Reisicumhuru Ekse­lans Theodor Heuss'm önümüzdeki Nisanın ilk haftasında memleketimize yapması mukarrer resmî ziyaret, mü­şarünileyhin teessürle öğrendiğimiz bir rahatsızlığını müteakip hâlen nekahat devresini geçirmekte olmasına binaen, Mayıs ayma tehir edilmiştir.

 İzmir :

Dost ve Federal Almanya Millî Mü­dafaa Vekili Ekselans Franz Josef Strauss'a bugün 15'de Alman başkon­solosluğunda yapılan bir törenle İz­mir fahri hemşehriliği tevcih edilmiş­tir.

Merasimde Devlet Vekili ve Millî Mü­dafaa Vekâleti Vekili Semi Ergin, Nafia Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekili Etem Menderes, İzmir Valisi, İzmir Belediyesi adına Reis Vekillerinden Mustafa Bozoklar'm riyasetinde bir heyet, yüksek rütbeli subaylar ve kon­solosluk erkânı hazır bulunmuştur.

İzmir Belediyesi adına Reis Vekille­rinden Mustafa Bozoklar bir konuş­ma yaparak şöyle demiştir :

ve    Izmirin

«Türkiye  hükümetinin mümtaz misafiri,

İzmir şehrini temsilen ben ve arka­daşlarım ziyarette bulunan dost ve müttefik Batı Almanyanın Millî Mü­dafaa Vekili Skselâns Josef Strauss'ı İzmir'de selâmlamakla bahtiyarlık duymaktayız.

Türk  Alman dostluğu müşterek gayeler uğrunda birlikte harekete ve hattâ ayni cephelerde silâh arkadaş­lığına dayanan eski bir tarihe sahip­tir. Her vesile ile bu yakınlığın mil­letlerimizi teşkil eden fertler arasın­daki mesut tezahürlerine daima şahit olmaktan büyük haz duymaktayız.

Bu samimiyet ve dostluğun bir sem­bolü olmak üzere gecen yıl Batı Al­manya Erkânı Harbiyei Umumiye Re­isi General Adolf Heusingere takdim ettiğimiz İzmir fahrî hemşehriliği ünvanmm, bugün ekselanslarına takdim etmekte bulunduğumuz ayni unvanla bir kat daha takviye edilmiş olacağı­na inanıyoruz. Büyük bir manevî değer atfettiğimiz İzmir fahrî hemşehri­liği ünvanma ait beratın lütfen kabul buyurulmasmı hürmetlerimizle rica ederiz.»

Bu konuşmadan sonra Ekselans Josef Strauss, teşekkür ederek beratı almış ve bunu bir hâtıra olarak daima saklıyacağım, beratın kendisi için büyük bir değer taşıdığını söylemiştir.

27 Mart 1957

 Adapazarı :

Sakarya vilâyetindeki iskân işleriyle ilgili tetkiklerde bulunmak üzere Av­rupa Konseyi yerleştirme fonu guvernörü Mr. Plas ve konsey mülteciler seksiyonundan Hamit Gökaltay, top­rak ve iskân işleri umum müdürü ve umum müdür muavini ile birlikte şeh­rimize gelmiş, vilâyeti ziyaretten son­ra yeni yapılan göçmen mahallesini ve hükümetin yardımlarıyla inşası ta­mamlanan 652 göçmen evini gezerek görmüşler ve bu husustaki çalışma­lardan duydukları memnuniyeti belirt mislerdir.

Misafirler, tetkiklerine devam etmek üzere Kocaeli vilâyetine hareket et­mişlerdir.

 Ankara :

Bugün saat ll'de şehir hipodromunda muhtelif kıtaların iştirakiyle bir askerî gösteri yapılmıştır. Bu askerî gösteriyi Federal Almanya Millî Mü­dafaa Vekili Ekselans Josef Strauss ile beraberindeki zevat, Devlet Vekili ve Milli Müdafaa Vekâleti Vekili Semi Ergin, Nafia Vekili ve Hariciye Ve­kâleti Vekili Ethem Menderes'ten baş­ka Devlet Vekili Cemil Bengü, Adliye Vekili Hüseyin Avni Göktürk, Dahi­liye Vekili Dr. Namık Gedik, Maliye Vekili Hasan Polatkan, İktisat ve Ti­caret Vekili Abdullah Aker, Maarif Vekili Prof. Ahmet Özel, mebuslar, Generaller, sivil ve askerî erkân ve kalabalık bir vatandaş topluluğu takip etmiştir.

 İstanbul :

Bir   kaç   günden beri  İstanbul’da    vecivar şehirlerde tetkiklerde bulunan Avrupa konseyi göçmen ve nüfus faz­lalıklarını yerleştirme fonu guvernörü Ron Plase Ankarayı ve diğer vi­lâyetleri de ziyaret edecektir.

İstanbul Valisi ve Belediye Reisi Prof. Gökay, bugün Ron Plase'ye hususî bir öğle yemeği vermiş ve kendisiyle göç­men ve mültecilerin yerleştirilmeleri mevzuu üzerinde görüşmüştür.

 Ankara :

Amerikan Hariciye Vekili Mr. John Foster Dulles, Türk  Amerikan iş­birliğinin onuncu yıldönümü münase­betiyle Başvekilimiz tarafından gön­derilen mesaj a cevaben Başvekilimiz Adnan Menderese su mesajı yollamış­tır :

«Türk  Amerikan işbirliğinin onuncu yıldönümü münasebetiyle göndermiş olduğunuz nâzik mesaja teşekkür ede­rim. Birleşik Amerika Devletleri, memleketlerimizi birleştiren sıkı dostluk ve prensip bağlarını bütün şümulü ile takdir etmektedir. Bugün tes'id et­mek olduğumuz muvaffakiyetlerle do­lu on senelik devrenin memleketleri­miz arasındaki işbirliğinin istikbâlde daima daha sıklaşacağının müjdeci­si olduğundan eminim.»

28  2  957 tarihli Ulustan  :

 Ankara :

Hürriyet Partisi Meclis Grupu 1957 bütçe görüşmelerini sona ermesi mü­nasebetiyle, bu görüşmelerin cereyan tarzı ve görüşmeler esnasında mü­nakaşa edilen partiler arası müna­sebetler konusundaki görüşünü dün yayınladığı bir tebliğle açıklamıştır.

Tebliğde," Hürriyet Partisinin şikâyet­leri sıralandıktan sonra, şöyle denil­mektedir:

«Hürriyet Partisi Meclis Grupu, gerek geçen yıl, gerek bu yıl, bütçe müza­kerelerinde, bu görüşünü, «İktidar Par tisi ve Meclis grupun, rejim.buhranı hal yolunda girişecekleri her türlü ciddî  teşebbüse yardımcı olmayı bir vatan vazifesi bileceği» şeklinde ifade etmiş bulunmaktadır. Bu görüş ve mütalanımızın neticesi olarak, Anaya­sa, Basın Kanunu, Seçim Kanunu, Emeklilik Kanunu, Toplantılar ve Gös teri Yürüyüşleri Kanunu, Kırşehir Ka­nunu gibi kanunların ve mevzuatın hükümlerinde, bir bütün halinde, gi­rişilecek ciddî rejim İslâhatı teşebbüs­lerini umumiyetle karşılayıp, mesai­mizi bu yoldaki gayretleri değerlen­dirmeğe teksif edeceğimiz şüphesizdir.

Çalışmalar bu istikamete sevk edilmedikçe, iktidar partisi başkanının, gü­nün şartları içinde değişen dostane veya hasmane sözleriyle, rejimimizin, sürüklendiği buhrandan kurtarılması imkânının bahis mevzuu olacağı aşi­kârdır.

Hürriyet Partisi Meclis Grupu, teşrii faaliyetlerini, bugüne kadar olduğu gibi, bundan böyle de bu görüşlerin ışığı altında devam ettirmek azim ve kararındadır.»

 Ankara ;

Federal Almanya Millî Müdafaa Veki­li Ekselans Josef Strauss, hareketin­den evvel Başvekâlet hususî kalem müdürü vasıtasiyle Başvekil Adnan Menderese bir mesaj göndermiştir. Bu mesajın metni şudur :

«Sizden aşağıdaki hissiyatımı pek muhterem Başvekile saygılarımla be­raber ulaştırmanızı istirham edece­ğim :

Memleketinize ayak bastığımız anda dost bir memlekette olduğumuzu esa­sen bilmekte idik. Fakat bu derece kaynaşmış bir aile efradı olduğumu­zu tahmin edememiştik. Gayet mü­kemmel surette cereyan eden ve sona eren bu ziyaret bir nezaket ziyareti olmakla kalmayarak iki memleket ara­sındaki müşterek çalışmanın sağlam temeli olmuştur. Memleketinizdeki muazzam kalkınma faaliyetini büyük hayranlıklarla müşahede ettim. İnan­maktayım ki, Türkiye parlak istikbâli olan bir memlekettir. Türkiye ve Almanya’nın müşterek faaliyetleri bu istikbâli sür'atle yakınlaştıracaktır. İstekleriniz azamî imkânlarımızla karşılanacaktır. Sonsuz ve kalbi teşekkür­lerimi muhterem Başvekile en iyi te­mennilerimle ulaştırmanızı tekrar ve bilhassa istirham edeceğim. Biz bu­nun şahsında hakikî bir Alman dos­tunu ve Avrupa’nın önemli bir siyaset çehresini müşahede ettik. Ve yine biz onun şahsiyetinde hakikî sulhsever bir devlet büyüğü vasfını gördük. Harp Okulunuzu ziyaret ettiğim zaman hâ­tıra defterine «Türk  Alman dostlu­ğu hürriyetin temel direğidir» diye yazmıştım. Bu ilk müşahedelerimin bu ayrılış anında ne kadar yerinde olduğunu görmekle bahtiyarım. Bir kaç gün sonra Başkan Adenauer ve onu takiben de Reisicumhurumuz Heuss Türkiye’yi ziyaret etmek ve bu­rada bir müddet kalmak saadetini du­yacaklardır. Bu suretle hiçbir zaman sarsılmamış olan Türk  Alman dost­luğu daha sağlam ve ebedî hâle gel­miş olacaktır. Ümit Ediyorum ki, bu dostluğun samimî ve pratik misalleri­ni çok yakın bir gelecekte izhar et­mek imkânını bulabileceğiz. Kendimi­zi hiçbir memlekette bu derece hu­zur içinde ve tükenmeyen bir dost­lukla çerçevelenmiş olarak görmedi­ğimizi tekrar ve bilhassa belirterek muhterem Başvekilinize şükranlarımı teyiden iletmenizi istirham, ederim.»

29 Mart 1957

 Ankara :

İktisat ve Ticaret Vekâletinden tebliğ edilmiştir ;

İsrail'den ithal edilmek üzere Ekim 1956 tarihi itibariyle T.C. Merkez Ban­kasına vâki ithal taleplerinden muh­telif maddelere cem'an 9.087.598 lira­lık tahsis yapılmış ve keyfiyet mez­kûr bankaya bildirilmiştir.

 Ankara :

Türk Hava Yolları Anonim Ortaklığı­nın birinci hesap yılı umumî heyet toplantısı bugün Münakalât Vekâleti salonunda yapılmıştır. İdare Meclisi Reisi Firuz Kesim tarafından açılan umumî heyet toplantısında ruznameye göre ilk olarak   idare meclisi   ve murakıplar raporu okunmuştur. T. H. Yollarının bir senelik faaliyet devresine ait gerekli malûmatı ihtiva eden raporda bilhassa Dünya Hava Yolları Şirketlerinin bugün içinde bulunduk­ları duruma kısaca temas edilmiş ve memleketimizdeki umumî manzaranın da aynı şekilde tecelli ettiği hususu tebarüz ettirilmiştir. Filhakika ikinci dünya harbinden sonra hava yolları ile seyahat edenlerin miktarı 18 mil­yondan ibaret iken bu miktarın 1950 de 31 milyona, 1956 yılında ise 78 mil­yona yükseldiğini ifade eden raporda memleketimizdeki durum da istatis­tiklerle veciz bir şekilde ortaya kon­muştur. Buna göre Türkiye’de 1938 senesinde hava yoluyla seyahat eden­lerin mikdarı sadece 399 iken bu ra­kam 1945'de 18.221'e 1950'de 86.331'e ve 1955'de ise 178.231'e çıkmıştır. Türk Hava Yollarının birinci faaliyet dev­resi olan 1956 senesinde ise yurt içi ve yurt dışı seferlerde tam 218.806 yolcu  nakledilmiş  bulunmaktadır.

Bu arada 1956 senesinin on aylık fa­aliyet devresinde 185.923 yolcu nakledilmiş, 2.347.068 kilogram yük ve gazete, 162.796 kilo da posta nakliyatı yapılmıştır. Bu hizmetler için mevcut DC3 tipindeki 21 ve Heron2 tipin­deki 7 uçaktan faydalanılarak 18.227 saat uçulmuş ve 4.849.525 kilometrelik bir mesafe katedilmiştir.

Diğer taraftan Türk Hava Yolları Anonim Ortaklığı kuruluş yılı olan 1956 senesinde yer hizmetlerinin in­kişafına gayret sarf etmiş, yolcuların istirahat ve emniyetlerinin sağlan­ması hususunda gereken tedbirleri alırken bir taraftan da gerek yer ge­rek uçucu personelin bugünün teknik ve modern bilgileriyle teçhiz olunma­larını temin bakımından müteaddit kurslar açmıştır. Ankara’da yeni bir terminal binası yolcuların hizmetine konulduktan başka İstanbul ve İzmir’de de birer terminal binası inşasına geçilmiştir. Bundan başka uçaklarda yolcuların gerek istirahat gerek zaru­rî İhtiyaçlarının karşılanmasına çalı­şılırken servislerin de arzulanır hale ifrağı mümkün kılınmıştır.

Bütün bunlardan sonra İATA Beynel­milel Hava Nakliye Birliğine âza olunulmuş ve dünya hava yolları şirket­lerinin bütün hak ve vecibelerine iş­tirak hususu temin olunarak Türk Hava Yolları da beynelmilel bir şir­ket vasfını kazanmıştır.

Diğer taraftan mevcut ihtiyaç karşı­sında yeni uçak temini hususunda da gereklitemas ve incelemelerin devam etmekte olduğuna işaret eden rapor kısa bir gelecekte bu mevzuda da müsbet neticeler alınacağı bilhassa kaydedilmiştir.

Raporun okunmasını müteakip umumî müzakereler açılmış ve söz alan his­sedarlar T.H.Y.’nın bir sene gibi kısa bir zamanda katettiği mesafe ve elde ettiği muvaffakiyetten dolayı başta idareciler olmak üzere bütün personeli tebrik etmişler ve bu husus­ta bazı istek ve temennilerde bulun­muşlardır.

Bundan sonra umum müdür Ulvi Yenal ileri sürülen mütaleaları cevap­landırarak Türk Hava Yollarının yeni uçaklarla takviye ve teçhizi hususunda cereyan eden temas ve müzakerelerin henüz neticelenmemiş bulunduğunu, fakat müsbet bir şekilde, devam et­tiğini, önümüzdeki çalışma devresin­de hava yolculuğuna karşı gösterilen alâkayı karşılamak hususunda daha geniş tedbirlere gidileceğini ve böyle­ce 1956'ya nisbetle daha fazla miktar­da yolcu naklinin sağlanacağını, per­sonel durumunun da alman tedbirler neticesinde kısa bir zamanda halle­dilmiş olacağını anlatmıştır.

Müteakiben idare meclisi, murakıplar ve umum müdür ibra edilmiş ve ye­niden yapılan seçim sonunda Firuz Kesim, Dr. Osman Nebioğlu, Semih Sipahioğlu idare meclisine, Cahit Kay­ra, Nurettin Taneri ve Nuri Türen de murakıplıklara intihap edilmişlerdir. İdare meclisi arasında yaptığı ilk top­lantıda reisliğe tekrar Firuz Kesim'i, Reisvekilliğine de Dr. Osman Nebioğlu'nu seçmiştir.

Seçimlerin neticesi alındıktan sonra umumî heyetin başta idare meclisi, murakıplar, umum müdür olmak üze­re bütün idareci ve personele tebrik ve teşekkürlerinin bildirilmesi kararlaşarak oturum sona ermiştir.

 Ankara :

Memleketimizde yabancı sermaye ile büyük bir petrol tasfiyehanesi kurul­masına ait müzakerelerin müsbet bir şekilde neticelenmesi münasebetiyle Hariciye Vekâleti milletlerarası ikti­sadî işbirliği idaresi genel sekreteri Melih Esenbel, bir muhabirimizin sor­duğu muhtelif sualleri aşağıdaki şe­kilde cevaplandırmıştır :

Sual) Bazı Amerikan ve İngiliz pet­rol şirketlerinin memleketimizde bü­yük bir petrol tasfiyehanesi kurmak teşebbüsleri ile alâkalı müzakerelerin bugün sona erdiğini ve nihaî vesika­nın imzalanmış bulunduğunu öğreni­yoruz. Bu tasfiyehanenin memleketi­miz ekonomisi bakımından ehemmiye­ti nedir?

Cevapj Böyle bir tasfiyehanenin tesisi maksadiyle British Petreleum Co. Ltd. Californıa  Texas Corporation, Mobil Oil İne. Co. ve Royal Dutch Shell Grcup adlı 4 büyük petrol şirketinin mümessilleriyle uzun bir zamandanberi yapılan müzakerelerin müsbet bir şekilde neticelenerek bu husustaki ni­haî vesikanın imzalanmış olmasını memnuniyetle kaydetmek icap eder.

Biliyorsunuz ki, evvelâ yabancı serma­yeyi teşvik kanunu ve onu takiben petrol kanunu ile yabancı sermayenin memleketimizin iktisadî inkişafına me dar olacak faaliyetlere iştiraki için en geniş ve liberal bir zemin hazırlan­mıştır. Kurulacak tasfiyehane, bir ta­raftan işte bu kanunlar çerçevesinde ecnebi sermayenin Türkiye’de emni­yet içinde verimli iş sahaları bulmak­ta olduklarının yeni ve mühim bir tezahürünü teşkil ederken, öte yan­dan da memleketimizin ekonomik cihazırlanması bakımından ehemmiyetli bir ihtiyacı karşılamış olacaktır.

Sual) Tasfiyehanenin vasatı ve ve­rimi ne olacaktır?

Cevap) Tasfiyehane şirketi takriben 48 milyon dolarlık bir sermaye yatı­rımında bulunacaktır. Bunun 34,5 mil­yon doları hariçten gelecek tesisata, 13,5 milyon doları da Türkiye’deki te­sis masraflarına tahsis olunacaktır. Kurulacağı mahal önümüzdeki haziran ayına kadar hükümetimizin tas­vibi ile tesbit edilecek olan bu tas­fiyehane, 1960 başında faaliyete geç­miş bulunacaktır. Tasfiyehane yüksek bir kapasiteye malik bulunacaktır. Filhakika günde 65 bin varillik baş­langıç kapasitesi ile bu muazzam te­sis .Akdeniz havzasındaki tasfiyeha­nelerin en büyüğü ve –İngiltere’deki iki tasfiyehaneyi takiben Avrupa’nın en ehemmiyetli tasfiyehanesinden bi­ri olacaktır.

Bu tasfiyehane Batmanda mevcut tas­fiyehanemizle birlikte memleketimizin bütün akaryakıt ihtiyacını karşılayacak bir kapasiteye malik bulunacak­tır. Böylece memleketimizde geniş petrol istihsali başlayıncaya kadar hariçten ham petrolün ithal olunma­lına devam edilecek, bunun memle­ketimizde işlenmesi mümkün olacak. ve bu suretle ehemmiyetli bir döviz tasarrufu temin edilecektir. Türkiyetie geniş petrol istihsali başladığı za­man bu tasfiyehane Türk petrolünü işliyecek ve memleket ihtiyacı karşı­landıktan sonra istihsal fazlası petrol da işlenmiş halde İhraç edilebilecek ve hinnetice döviz gelirimizde artış sağ­lanacaktır. Ayrıca, bu geniş kapasite­li tasfiyehane, memleketimiz sanayi­nin muhtaç olduğu enerjiyi temin bakımından pek büyük ehemmiyet ta­şımakta olup, yeni kurulacak fabrika­larımızın mahrukat ihtiyaçlarının te­mininde başlıca rolü oynayacaktır.

Sual ı Tasfiyehane bir imtiyaz veya inhisar mahiyetinde midir?

Cevap; İmtiyaz veya inhisar mevzu­bahis değildir. Bu tasfiyehane gibi, icabı halinde, başka tasfiyehaneler de kurulması mümkündür. Tasfiyeha­ne şirketi, usulüne göre pek yakında petrol dairesinden bir bölge alacak­tır. 3u belgenin müddeti 80 sene ola­caktır. Müddetin hitamından en er­ken, 5 en geç 2 sene evvel yeni bir belge almak için müracaat edilebile­cektir. Yeni belge o tarihte mer'i ka­nun ve nizamlara göre verilecektir.

 İstanbul :

Beynelmilel İçki Düşmanları Cemiye­tinin geçen eylül ayında İstanbul’da Zatı âlilerine kendim ve arkadaşlardı namına en derin sevgi ve saygılarımı sunarım.

Josef Strauss Federal Almanya Müdafaa Vekili

 Ankara :

22t;0 göçmenin Türk vatandaşlığına allamalarına dair İcra Vekiller lısyeti kararı, bugünkü resmî gazetede neşredilmişi.:.

 Ankara :

Dost ve müttefik Pakistan hükümeti Meteoroloji İşleri Umum Müdürü Dr. Nagvi, meteoroloji teşkilâtı ve Çalış­maları mevzuunda tetkiklerde bulun­mak ve Reisicumhur Celâl Bayar dost Pakistan ziyaretinde refakatin­de bulunan meteoroloji ekibinden umum müdür muavini Şinasi Baray'ın Pakistan meteoroloji teşkilâtına yap­mış olduğu ziyareti iade etmek maksadıyla bugün uçakla Ankara’ya gel­miştir.

Esenboğa hava alanında, Meteoroloji Umum Müdürü tarafından karşılanan Dr. Nagvi, meteoroloji merkez teşki­lâtında tetkiklerde bulunmuş ve ör­nek olabilecek bir mesai gördüğünü belirterek son yıllardaki büyük inkişar takdirle karşıladığını, iki yıldan beri yapılmakta olan beynelmilel me­teorolojik neşriyattan Pakistan’ın çok faydalandığını ifade etmiştir.

Pakistan’da yapılan çalışmaların da Türkiye’nin istifadesine arzedilmesini bir şeref telâkki ettiğini söyleyen mi­safir umum müdür, yarın kara yolu ile İstanbula müteveccihen Ankaradan ayrılacak ve yol güzergâhındaki mühim meteoroloji istasyonlarında tetkiklerde bulunduktan sonra pazar­tesi günü Parise hareket edecektir.

 Ankara :

Türkiye İş Bankası hissedarlar umu­mî heyet toplantısı bugün saat 10 da genel müdürlük içtima salonunda ida­re meclisi reisi Dr. Tevfik Rüştü Aras'ın riyasetinde yapılmıştır. Umumî heyette okunan idare meclisi raporunda .dünyanın iktisadî vaziyeti izah edilerek, memleketimizin sanayi ve ekonomik sahalardaki gelişmeleri rakamlarla mukayeseli olarak belir­tilmiştir. Bu durum karşısında Türki­ye İş Bankasının iş hayatımızda oy­nadığı role temas edilmiş, kaydedilen basanlar etraflıca gösterilmiştir.

Hissedarların ittifakiyle tasvip edilen idare meclisi raporunda, müessesenin kurulduğu günden beri, daima yakın bir ilgi, muhabbet gösteren halkın Türkiye İş Bankasına yatırdığı mev­duatın bir evvelki yıla nazaran 275 milyon 380 bin 650 lira fazlasiyle 1 milyar 113 milyon 503 bin 488 lirayı bulması dolayısiyle halka şükran bor­cu bir kere  daha izhar edilmiştir.

Tasarruf mevduatının büyük artışın­da, «İş» kumbaralarının başardığı hiz­met de belirtilmiştir.

İdare meclisi ve murakıplar raporu­nun Gkunup tasdik edilmesini mütea­kip hizmet süresini dolduran idare meclisi azaları ile murakıpların se­çimi yapılmıştır.

İdare Meclisine Dr. Tevfik Rüştü Araş, Üzeyir Avunduk, Atıf Bayındır, Cev­det Gölet, Ali Kılıç, Amiral Rifat Özdeş, Kemal Salih Sel, Dr. Cemal Tunca, Lütfü Ülkümen, Sermet Surenkök, murakıplıklara da Sait Koray ve Burhanettin Türe seçilmişlerdir.

 Ankara :

Çiftçi çocuklarına ileri ziraat ve ev ekonomisi bilgi ve tekniğini öğrete­rek, onları istikbale faydalı ve verim­li bir vatandaş olarak hazırlamak ga­yesini güden Ziraat Vekâleti, 4 Kadıyla yeni bir teşkilât kurarak faa­liyete geçirmiş bulunmaktadır.

Teşkilâtın kuruluş ve hizmete girişi, münasebetiyle on vilâyetten çağırılan enformasyon ve ev ekonomisi müte­hassisleri ve ziraat teknisyenlerinin iştirakiyle, Ankara Ziraî Araştırma Enstitüsünde tertiplenen seminer, bir haftalık çalışmalarını bitirerek, bu­gün Ziraat Vekâleti müsteşarı İbra­him Sargut'un bir konuşması ile ka­panmıştır.

Seminer süresince Türk ve Amerikalı mütehassıslar tarafından 4K'nın gaye, kuruluş ve çalışma tarzı hakkın da  bilgilendirilen  elemanlar, kendi vilâyetlerine döner dönmez,4K gruplarının köylerde kurarak faaliyete geçireceklerdir. Hazırlanan programa göre, ilk yıl için meraklı çiftçi çocuklarına dikiş, arıcılık,  sebzecilik  ve  tavukçuluk  mevzularında birer proje verilecek ve bu projelerin ikmali hususunda kendilerine teknik ziraat elemanlarınca gereken yardım yapılacaktır.

Orgeneral Norstad'ın İzmir’deki basın toplantısı

8 Mart 1957

 İzmir :

Bugün şehrimize gelmiş olan NATO Müttefik Kuvvetleri Başkuman­danı Orgeneral Norstad, saat 16,15 te NATO karargâhında bir basın toplantısı tertip etmiştir.

Güzel İzmir’e gelişinden duyduğu memnuniyeti izhar ederek sözleri­ne başlayan Orgeneral ezcümle şöyle demiştir:

«Diğer NATO karargâhlarında olduğu gibi buradaki her iki karargâh­ta da NATO birleşmesinin sembolünü teşkil eden kardeşlik ve anlayış havası içinde her üç millet personelinin çalışmalarını memnuniyetle gördüm. Buna diğer 3 memleket temsilcilerinin çalışmalarını da ilâve edebiliriz. Bu altı milletin kardeşçe birleşmeleri ve karşılıklı anlayış içerisinde çalışmaları, NATO sembolünün güzel bir ifadesidir ve savun­ma gücümüzü kuvvetlendirmektedir.»

Bu arada gazetecilerin suallerini de cevaplandıran NATO Başkumanda­nı Eisenhower doktrininin Ortadoğu’da sulhu korumaya matuf olduğu­nu, NATO'nun da gayesi aynı olduğuna göre, bu iki maksadın birleşti­ğini belirtmiştir.

Müteakiben NATO devletleri kuvvetlerinin atom silâhları ile teslihinin, eldeki kuvvetleri azaltmaya sebep olup olmayacağı yolundaki bir soru­yu cevaplandıran Orgeneral Norstad, NATO kuvvetlerinin atom silâhla­rı ile teçhiz edilmesinin şimdiki mevcutta herhangi bir azaltma yapıl­masını icap ettirmiyeceğini zira daha evvel yapılan plânlarda şimdiki durumun hesaba katıldığını söylemiş ve şunları ilâve etmiştir:

«Şurasını tebarüz ettireyim ki, Önümüzdeki yakın istikbal için konuşu­yorum. Azaltma yapılmıyacak derken büyük miktarda değişiklikleri kastediyorum.»

Orgeneral Norstad bilâhare, Türkiye’nin durumuna temasla demiştir ki: «Türkiye, 6 bin millik savunma zincirinin sağ kanadında çok mühim stratejik bir mevki işgal etmektedir. Ayrıca, hayatî derecede ehemmi­yeti olan Ortadoğu’ya bağlanması bakımından da çok mühim bir rol oynamaktadır.»

Orgeneral Norstad gazetecilere teşekkür ettikten sonra basın toplantısı sona ermiştir. Toplanan kongresinde varılan karara göre, bu teşkilâta bağh olarak beynel­milel içki düşmanı motorlu vasıta kullananlar cemiyeti adı altında bir teşekkül kurulduğu haber verilmek­tedir. Merkezi Stockholmde olan ce­miyet trafik emniyetiyle ilgilenme ba­kımından faal olacak, aynı zamanda içki düşmanı motorlu vasıta kullanan­lara yardımda bulunacaktır. Bu yar­dımlar arasında turist mübadelesi, beynelmilel ehliyet, gümrük muamele işleri ve düşük sigorta primleri mese­leleri de yer almaktadır.

Teşkilatın idare heyetinde Türkiye, İsveç, Ncrveç, Federal Almanya, Ame­rika, İngiltere, Kanada, İsviçre, Fran­sa, Huıdlstan, Hollanda, Danimarka, izlanda, ve Lübnan bulunmaktadır. Türkiye adına idare heyetine Prof. Gökay’ın  seçildiği  bildirilmiştir.   .

30 Mart 1957

 Ankara  ;

Nevruz münasebetiyle Reisicumhur Celâl Dayar ile İran şehinşahı Mu­hammet Riza Pehlevi arasında tebrik ve teşekkür telgrafları teati edilmiş­tir.

 Ankara :

Mpı icektimizi ziyaretini müteakip Almanya’ya dönmüş bumnan Federal Almanya Milli Müdafaa Vekili Ekse­lans Jcsef Strauss, Nafia Vekili ve Ha­ricîye Vekâleti Vekili Ebom Menderese aşağıdaki telgrafı göndermiştir:

«Milletimizin samimî dostluğu ve ebe­dî bağlılığını bir kere daha yakından görmek imkân:rn bulduğum güzel memleketinizden şükran hisleriyle ay­rılıyorum.

Hür dünyanın Türk müdafaa siste­minin mevcudiyeti karşısında istik­bale emniyetle bakabileceğine inan­mış bulunuyorum.

Türkiye’nin hürriyet uğrunda sarf ettiği gayretler Alman milleti için if­tihar ve hayranlık kaynağı olmakta­dır.

Başvekil Adnan Menderes'in Ortadoğu meseleleri ve Türk  İtalyan mü­nasebetleri hakkındaki beyanatı :

9 Mart 1957

 Ankara :

Başvekil Adnan Menderes, Ortadoğu meseleleri ve Türk  İtalyan müna­sebetleri hakkında İtalyan radyo  televizyonu ve Torinoda münteşir Stampa adlı gazetenin muhabiri Stefano'Terra'nın sorduğu suallere şu cevapları vermiş ve bu mülakat bugün İtalyan radyosu tarafından ya­yınlanmıştır.

Sual 1)  Eisenhower doktrininin Türkiye’de meydana getirdiği müsbet akisler İtalya’da gayet iyi bilinmektedir. Araplarla Yahudileri ayır­makta olan muallâk ciddî meseleler halledilmeden, Ortadoğu’da sükû­neti temin etmek imkânı acaba mevcut mudur? Bu mesele ve onun halli vasıtası hakkında Türk hükümetinin noktai nazarı nedir?

Cevap 1)  Filistin ihtilâfının şekli halli hakkında meydana bir plân koyacak değiliz, yalnız mühim bir hususa işaret etmek isterim: Hiç şüp­hesiz ki, Filistin meselesi Orta şarkın huzur ve istikrarına şiddetle tesir eden bir hâdisedir. Uzun yıllardan beri, bu ihtilâfın halledilmemesi şa­yanı teessüf olduğu kadar bugün Eisenhower doktrininin tatbikini icap ettiren Ortaşarkta Sovyet nüfuz ve yayılmasının belli başlı sebeplerin­den birini teşkil eder. Meseleyi bu şümul ve ehemmiyetle ele alarak kati, süratli ve âdil bir hal şekline bağlamak bölgenin sulh ve emniyeti bakımından son derece şayanı arzudur. Ancak Arap  İsrail ihtilâfı hal­ledilmemiştir, diye kapıları Sovyet istilâsına ardına kadar açık bırak­mak elbette icap etmez. Binaenaleyh bir taraftan bu çok şayanı tees­süf ihtilâfın süratle halline çalışırken, diğer taraftan büyük bir tehlike arzeden Sovyetlerin peykleştirme teşebbüsüne karşı koyacak tedbirleri de derhal almak icap eder. Kanaatimizce Eisenhower doktrini bu mev­zuda geniş fırsat ve imkânlar yaratmıştır. İşte, Filistin meselesi esasında ehemmiyetli olmakla beraber, bu mesele hakkında mütekabilen hisler o derece galeyana gelmiştir ki, bugün asıl ehemmiyeti haiz olan cihet budur.

Herşeyden evvel mevcut olan galeyanı tahfif edecek, propagandaları kısmen olsun tesirsiz bırakacak ve bu suretle hâdiseleri olduğu gibi görmek ve mütalâa etmeyi mümkün kılacak şartların bölgede hâkim olmasını temin maksadiyla gayret sarfedilmesi lâzım gelir.

Sual 2)  Ortadoğu’da gerginlik artar, ve Sovyet sızması endişe verici bir mahiyet alırsa, Türkiye ve Bağdat Paktı devletleri Amerikanın da pakta iltihakını isteyecekler midir?

Cevap 2)  Amerikanın Bağdat Paktına katılması için Ortadoğu’da had bir gerginliğin vukuunu beklemeğe hacet yoktur. Bu mıntıka üze­rindeki emeller çoktan aşikâr olmuştur. Nitekim Bağdat Paktı devlet­leri Amerikanın iltihakını ilk günden beri arzu etmektedirler.

Sual 3)  Libyaya vaki son ziyaretiniz Türkiye ile Arap memleketleri arasındaki dostluğun inkişafına delâlet ettiği şeklinde telâkki edilebi­lir mi?

Cevap 3)  Bu ziyaret, Libya ile aramızdaki çok mühim ve sağlam te­mele istinat eden karşılıklı dostluk ve kardeşlik rabıtalarını şüphesiz ki kuvvetlendirmiştir. Arap âleminde Türkiye aleyhinde cereyanlar yarat­mak için çok şayanı teessüf kötü propagandaların devam etmekte ol­duğu malûmdur. Binaenaleyh bu ziyaret, Arap âlemine karşı memleke­timizin en samimî ve kardeşçe duygularla mütehassis bulunduğunu ifade edebilmek imkânını bahşettiğinden dolayı çok faydalı olmuştur. Sual 4)  Memleketlerimiz arasındaki dostane münasebetler aynı za­manda sıkı bir iktisadî işbirliğiyle tamamlanmaktadır. Bu işbirliği han­gi yoldan inkişaf ettirilebilir?

Cevap 4)  Türk  İtalyan münasebetlerinin çok mesut bir inkişaf göstermesi vakıasını, iki tarafın da hür dünya içinde müşterek gayeleri benimsemiş olmasiyle ve siyasî ve iktisadî menfaat ve işbirliğimizle İzah etmek lâzımdır.

Türkiye’nin giriştiği geniş kalkınma hamlesinde İtalyan sanayicilerinin şayanı şükran iştirakleri vardır. Son yıllarda İtalyan hükümeti ve mü­teşebbislerinin, karşılıklı iktisadî menfaatlerimizin gelişmesi hususun­da gösterdikleri anlayış, hiç şüphesiz ki, iki taraf lehine güzel neticeler vermiştir. Yakın bir âtide iki memleket arasındaki iktisadî işbirliği ve mübadele hacminin daha yüksek bir seviyeye çıkacağından emin bu­lunuyoruz.»

Orgeneral Norsad'ın Ankara basın toplantısının tam metni:

10 Mart 1957

 Ankara :

NATO Avrupa Müttefik Kuvvetleri Başkumandanı Orgeneral Norstad'ın cuma günü Orduevinde tertip edilen basın toplantısındaki beyanatı ile sorulan suallerin ve verilen cevapların tam metnini, bir vesika mahiye­tinde olarak, aynen neşrediyoruz:

Orgeneral Norstad'ın toplantıda ilk beyanatı şu olmuştur: «Bayanlar, baylar,

Sizlere, ve sizlerin vasıtasıyla, bütün Türk milletine, Ankara’yı ve Türkiye’yi tekrar ziyaret etmekten duyduğum büyük zevki ve iftihar hissini ifade etmek isterim.

Dün, hükümet erkânıyla görüşmek suretiyle gayet zevkli ve istifadeli bir gün geçirdim, öğleden sonra bazı vekillerle, bizzat Başvekilin riya­seti altında olmak üzere, hararetli bir samimiyet havası içinde cereyan eden zevk verici müzakereler yaptım, bu, yalnız şahsım ve vazifem bakı­mından çok faydalı olmakla kalmamış, toplantıda hâkim olan haleti ruhiye ve hava benim için bir ilham kaynağı teşkil etmiştir.

Benden sormak isteyebileceğiniz suallere zemin teşkil etmek üzere, siz­lerden, benimle beraber, bir saniye için, yedi, sekiz veya dokuz sene evvelki zamanlara, yani NATO'nun kurulduğu ve hemen ona tekaddüm eden zamanlara rücu etmenizi ve o zamanlarda, dünyadaki memleketlerde hâkim olan umumî durumu, büyük sıkıntı ve endişeyi hatırlama­nızı isteyeceğim ve sonra da sizden, o günlerle bugün içinde bulunduğu­muz durum arasındaki tezadı müşahede etmenizi isteyeceğim.

Bugün hâlâ bir takım meselelerle karşı karşıya bulunmaktayız, esasen bence insanın hayatında daima meselelerle karşılaşması da mukadder­dir. Fakat, hiç şüphesiz bugün, istikbale emniyet ve ümitle bakabilme­miz için, kuvvet, azim ve iradeye dayanan mesnetlerimiz vardır. Bu, se­kiz, on sene evvelki durumla büyük bir tezat teşkil etmektedir ve neti­cenin sağlanmasına NATO'nun ve NATO'nun inkişaf ettirdiği askerî kudretin çok büyük yardımı olmuştur.

Her ne kadar aslî vazifem ve aslî mesuliyetim silâhlı kuvvetleri mey­dana getirmek, talim ve terbiye ve idame etmek ise de, diğer bütün as­ker arkadaşlarım gibi ben de şunu idrak etmekteyim ki: İnkişaf ettir­mekte bulunduğumuz askerî kudret temel, hayatî temel olmakla bera­ber, hakikî kudret, yani NATO'nun büyük kudreti on beş âza devletin azim, irade ve birlik ve beraberliğindedir.

Türkiye, coğrafî bakımdan, Öyle stratejik bir bölgede bulunmaktadır ki, askerî cepheden, bütün NATO ittifakı için, hiç şüphesiz büyük bir ehemmiyet arzetmektedir.

Son beş, altı, yedi sene zarfında, Türkiye’nin askerî kudretinde geniş bir artış ve müessiriyet kaydedilmiştir. Bundan dolayı Türkiye hükümeti ve silâhlı kuvvetleri tebrike şayandır. Diğer taraftan, azim, irade ve iman sahasında da Türkiye, Türkiye hükümeti, Türk milleti ve Türk askerî kuvvetleri olağanüstü bir yardımda bulunmuşlardır. Şunu da söylemek isterim ki, bence, Türk askerinin meziyetleri, azim ve kudreti bütün Nato memleketleri için son derece güzel, son derece ulvî bir misal ver­mektedir.

Sözlerime nihayet vermeden evvel, ilerisi için makûlât dairesinde yap­mamız icap eden şeyleri yapmağa devam ettiğimiz takdirde harbe mü­racaata mecbur kalmadan sulhun ve hürriyetin vikayeti olan gayemize erişeceğimizden emin olduğumu ifade etmek isterim. Şunu tebarüz et­tirmek isterim ki, tarihte ilk defa olarak, bu kadar geniş ölçüde ve sevi­yede, bu kadar çok sayıda memleketin, dünyanın bu kadar geniş saha­sını kaplayan şekilde, sadece harb meydanında dövüşmek için değil ve fakat harbi önlemek, sulhu korumak için bir araya gelmiş olması NATO'nun benzeri olmayan mümeyyiz, vasfını teşkil etmektedir. An­cak harbi önleyen en büyük âmil, teşekkül etmekte olan kuvvet ve mü­dafaamız için lâzım geldiği takdirde, bu kuvveti kullanmak hususunda­ki katî kararımızdır ve bu gayenin istihsaline bu memleket, bu millet ve onun silâhlı kuvvetleri son derece mühim yardımda bulunmaktadır.

İşte bu zemin üzerinde bana sormak isteyeceğiniz sualler var ise cevap vermeğe hazırım.»

Sorulan suallerle Orgeneral Norstad'ın verdiği cevaplar şunlardır:

Sual 1)  (Mücahit Beşer, Milliyet): Bütün Nato camiası içinde bu­lunan devletler ordularını kısmak ve askerlik müddetlerini azaltmak temayülündedirler. Eisenhower plânının kuruluş gayesi de, daha evvelce açıklanmış olduğu gibi NATO camiası içinde veya Ortadoğu devletleri içinde memleketlerin iktisadî kalkınmasını temin etmektir.

Halbuki, Türkiye’de, bilindiği gibi, askerlik müddeti uzundur ve bu yüzden 500.000'e yakın kuvvetli eleman müstahsil durumundan çıkıp müstehlik durumuna girmektedir. Bu şartlar altında iktisadî kalkınma biraz zorlaşmaktadır. Diğer devletlerdeki temayüllere uygun olarak Tür­kiye’de de orduyu azaltmak temayülleri belirdiği takdirde bu şekilde temayül NATO genel merkezi tarafından, yahut NATO kumandanlığı tarafından nasıl karşılanır?

Cevap 1)  Her memlekette askerlik müddetinin tesbiti, şüphesiz, o memleketin hükümetinin selâhiyet ve mesuliyetine giren bir meseledir. Menfaatimiz, büyük menfaatimiz ve kanaatimce, Türkiye de dahil ol­mak üzere bütün üye devletlerin menfaati fiilî ve müessir silâhlı kuv­vetler temin etmektir. Bazı memleketlerin askerlik müddetini bir kaç ay indirdikleri bir vakıadır. Meselâ zannedersem, tasavvur edebileceğim en kısa askerlik müddeti 12 ay olmak üzere Almanya’nın tesbit ettiği müddettir.

Bununla beraber, telâfi edici tedbirler alınmıştır. Alman hükümeti, as­ker mevcudunu artırmış ve bu sistemin tatbikine şimdi başlamış ve bizlere fiilî ve müessir askerî kuvvet temin edeceklerine dair teminat vermişlerdir. Hatırlayacağımız veçhile NATO konseyi de bu teminatı memnuniyetle kaydeden ve Alman hükümetinin fiilî ve müessir kuvvet­ler temin etmek için icap edeni yapacağı hususundaki itimadını ifade eden bir karar almıştır. Meselâ benim kendi memleketimde milletim için, asgari iki senenin elzem olduğu kanaati vardır. Şüphesiz, bazı, ihtisa­sı icap ettiren işler için bundan çok daha uzun müddet lâzımdır. İtima­da şayan bir mütehassısın yetiştirilebilmesi için daha da uzun müddete ihtiyaç vardır. Bir misal olmak üzere şunu söyleyeyim:

Muayyen bir ölçüde ihtisas sahibi olan bir adam askere alındığı tak­dirde, askerî bakımdan, iki sene zarfında kendisinden bin nisbe fayda­lanmak mümkündür, fakat, onun ihtisasını icap eden seviyeye yükselt­mek için kendisini ayrıca teknik talim terbiyeye tâbi tutmak lâzım ge­lecektir. Şu halde fiilî ve müessir bir kuvvete sahip olabilmek için iki seneden uzun müddete ihtiyaç vardır. Hele, yeni silâhlar, yeni malze­me, modern harbin sürat ve temposu, modern askerî teşkilât muvacehe­sinde, fiilî ve müessir bir kuvvete sahip olunabilmesi için, her halde, da­ha kısa değil daha uzun talim ve terbiye müddetine ihtiyaç vardır.

Başta söylediğimi tekrar ediyorum: İzah etmiş olduğum sebeplerden dolayı, askerlik müddetini tesbit etmek millî makamların kendi mesu­liyet ve selâhiyeti dahilindedir. Zira, onlar kendi milletlerini en iyi ta­nıyanlardır. Bizim selâhiyetimiz onlara muhafaza edilmesi lâzım gelen seviye hususunda yardım etmek ve mütalâa vermektir. Karar ittihazı onlara aittir, çünkü, kendi meselelerini kendileri daha iyi bilirler.

Sual 2)  (Niyazi Acun, Hergün Ekspres): NATO devletlerinin ordu­ları standardize edilmek isteniyor. Askerî malzeme bakımından, haliha­zırda, Türk ordusu bizce diğer NATO devletleri durumunda değildir. Acaba bu hususta Orgeneralin fikri nedir?

Cevap 2)  Evvelâ, bence standardizasyon ve standardize etmek keli­meleri çok tehlikelidir. Filhakika, standardizasyona doğru bir temayül vardır, fakat, bu bizatihi nihaî bir gaye değildir. Nihaî gaye, hakikatte, mütecanislik ve müessiriyettir. Yoksa mutlaka standardizasyon değil­dir. Türk silâhlı kuvvetlerinin halihazır malzeme durumuna gelince, son beş, altı yedi sene zarfında hiç şüphe yok ki, geniş hakikaten çok geniş terakkiler kaydedilmiştir. Fakat, Türkiye’de ve tereddütsüz diyebilirim ki bütün NATO memleketlerinde  son model ve en mükemmel malze­meden kâfi miktarda yoktur. Binaenaleyh, bu, Türkiye silâhlı kuvvet­lerine münhasır bir vasıf değildir. Bütün silâhlı kuvvetlere şâmil bir vasıftır. Ve size şunu temin edebilirim ki, teçhizat sahasında daha bü­yük terakkiler vuku bulacaktır. Umumiyet itibariyle ve bilhassa, Türk silâhlı kuvvetlerinin malzeme seviyesi, onun vüs'ati ve vazifesi vesaire gözönünde tutulacak olursa, diğer NATO kuvvetlerinin malzeme duru­muna kıyasen aşağı yukarı aynı umumî yüzde nisbetine tekabül eder. Hâlen, Türk ordusunun askerî malzemesini mükemmelliyet ve keyfiyet ba­kımından İslahı için ayarlama programları mevcuttur,ve hiç şüphe yok ki, diğer NATO devletleri için de aynı mahiyette meseleler ve program­lar mevcuttur.

Sual 3)  (Kemal Bağlum, Vatan): NATO camiası sistemi bakımından Kıbrıs stratejik kıymete sahip midir, değil midir? Eğer Kıbrıs’ın strate­jik kıymeti varsa, üç NATO devleti arasındaki ihtilâf, NATO grupu sis­temi üzerinde ne gibi tesirler yaratmaktadır?

Cevap 3)  Hiç şüphe yok ki, NATO ittifak içinde mesuliyet sahibi bu­lunan herhangi bir şahıs gibi ben de bu meselenin halledilmesiyle çok alâkadarım. Maamafih hal çaresinin arzedeceği siyasî şekil benim işim değildir. Bu itibarla, bu hususta tefsirde bulunmaktan tevakki ediyo­rum. Bu meselede ikinci nokta, NATO âzalarının ikisi veya daha faz­lası arasında herhangi bir şekilde, yakın, dostça ve ahenkli münasebet­leri haleldar edecek herhangi bir meselenin hepimiz için bir endişe mev­zuu teşkil ettiğidir. Bu adanın stratejik ehemmiyetine gelince, bence ilk stratejik mâna NATO azaları arasında meselenin bir huzursuzluk ve ahenksizlik membaı olmaması için halledilmesidir. İşte bu stratejik bir mâna ifade eder.Daha dar olarak sırf askerî bakımdan benim ilk aklıma gelen ehemmiyetli nokta bilhassa bizim müdafaa sahamızdır. Hava müdafaa sisteminin bir cüzü olarak mânası vardır. Mamafih, tek­rar demin söylediğime avdet ederek diyeceğim ki, NATO milletlerinin azim ve iradesi birbirlerine itimadı ve birliği bizim büyük kuvvetimizdir ve en ufak ölçüde dahi olsa, bu birliğe halel verecek herşey stratejik bakımdan büyük bir mâna ifade eder. Bu itibarla, ümit ederim ki, alâ­kadar memleketler kısa bir zamanda bu meseleyi âdilâne ve devamlı bir sureti halle raptetmek için icap eden esasları bulurlar.

Sual 4)  (Hamdi Avcıoğlu, Akis): NATO camiası milletlerinin gayesi sulhu korumaktır ve sulhu korumak için de mütecavizin önlenmesi lâ­zımdır. Bugün mütecaviz telâkki ettiğimiz devlet Sovyetler Birliğidir. Sovyetler Birliğinin bir gayesi de şudur: Milletler ne kadar asker besler­lerse iktisadi cephede o kadar çökmüş olurlar. Çünkü onlar komünist oldukları için bunlarda ferdî hürriyet ve mülkiyet olmadığından bunu aynen devam ettirebiliyorlar. Mülkiyet hakkını kabul etmiş cemiyetlerde askerin fazla beslenmesi karsısında bunun istikbali ne olabilir? İkinci bir cephesi de NATO'nun Bağdat Paktına da teşmili lâzım gelmektedir, kanaatindeyiz. Sovyetlere karşı yapılacak bir sulh taarruzu teşebbüsünü NATO nasıl karşılamaktadır? Yani istikbal ne gösteriyor, bunu öğren­mek istiyoruz efendim.

Cevap 4)  Birinci sualiniz bakımından, zannedersem buna size muka­bil bir sual sormakla en iyi cevabı vermiş olacağım. Fakat bu suali sor­mazdan evvel, Garp dünyasının serbest memleketlerinin sağlam esasla­ra dayanmasının ehemmiyetini hepimizin müdrik bulunduğumuzu te­barüz ettirmek isterim. Sormak istediğim sual, idame etmekte bulun­duğumuz kuvvetlerin hakikaten geniş mi olduğu? Geniş tâbiri izafi bir tâbirdir, binaenaleyh bazı standartlara kıyas edilmek suretiyle mânası meydana çıkar, mazideki herhangi bir standarda kıyas ettiğimiz zaman size söyleyebilirim ki, hâlen idame etmekte olduğumuz kuvvetler geniş değildir. İnsan gücündeki noksanlığın fiilen bir memleketin iktisadiya­tında bir tazyik ve tahdis faktörü olup olmadığı suali de sorulmaya lâ­yıktır.

Bu işin münakaşasına girmek istemiyorum, fakat, sırf şahsî mülâhazam olarak, şunu söylemek istiyorum ki, evvelâ, hâlen idame etmekte oldu­ğumuz askerî kuvvetler geniş değildir, sonra da, benim bildiğim kadar, Ruslar bizim bu kuvveti, bu orduları, donanmayı, hava kuvvetini tesis etmemizi ve genişletmemizi istemiyorlar. Filhakika, 67 seneden beri bü­tün gayretleri bu kuvvetleri imha etmeğe, bunların tesis ve inkişafına mâni olmaya müteveccih, bulunmuştur. Bu itibarladır ki, sualinizin is­tinat ettiği kaziyye yanlıştır.

Kuvvetimizi Bağdat Paktına kadar teşmil etmemiz meselesine gelince, şüphesiz NATO bölgesinin hemen cenup ve şarkında bulunan bölge ile alâkadarız, hem de çok alâkadarız. Şimdi, askerî bakımdan olduğu ka­dar siyasî ve iktisadî bakımdan düşünecek olursak, son derece ehem­miyetli olan bu Ortadoğu bölgesi ile şu veya bu şekilde bir irtibatımız olmak lâzımdır. Bu hususta hiç şüphe yok ki, Türkiye son derece mü­him bir rol oynamaktadır. Zira, bu memleket hakikaten iki bölge ara­sında bir bağ, bir bölgeden ötekine taşan bir bağdır.

Bilhassa şu sırada, bu irtibat hakkında herhangi bir siyasî hal şekli ile­ri sürecek mevkide değilim, söyleyebileceğim yegâne şey, münasip bir temasın tesis edilmesinin icap ettiğidir. Bunun alacağı şekli tesbit etmek NATO memleketlerine, onların hükümetlerine ve NATO konseyine te­rettüp eder. Fakat her halükârda Türkiye’nin bu bağı tesis ve temin et­mekte son derece mühim bir rol oynadığı aşikârdır. Cevabıma verebile­ceğim âzami vuzuh bu kadardır.

Sual 5)  (Hicret Canbazoğlu, Ulus): Efendim, bizim Büyük Millet Meclisinde, millî savunma bütçesi görüşülürken bir asker milletvekili­miz gayet önemli bir teklifte bulundular, sayın Seyfi Kurtbek bu tekli­fini Zafer gazetesinde tekrarladı. O da şudur: NATO'nun kurulduğu günden bugüne kadar gelişen hadişat artık NATO ordu organizasyonun­da bariz bir değişiklik yapmak lüzum ve ihtiyacını ortaya koymuştur dediler ve böylece Ortadoğu’da ve Orta Avrupa’daki hadisatın o zaman­ki hadisatın icabı olarak kuvvetli bulunan NATO teşkilâtında ufak bir değişiklik yaparak merkezi Ankara’da olmak üzere bir NATO Doğu Cephesi Kumandanlığı, Parise bağlı olarak, kurulması teklifinde bulundular. Acaba sayın Başkumandanın bu husustaki noktai nazarı öğ­renilebilir mi?

Cevap 5)  Zannedersem, bu sualin cevabı, galiba siyasî mahiyette ola­caktır. Fakat, NATO'yu ve Shape'i nereye kadar uzatmak mümkündür meselesi ortaya çıkmaktadır.

SHAPE ile meselâ Ortaşark bölgesi arasında çok hayatî bir alâka ve çok hayati bir bağ mevcuttur. Şimdi bu vaziyet karşısında, SHAPE'i bu bölgeyi de ihtiva etmek üzere uzatmak mı lâzımdır yoksa SHAPE ile irtibatlı olmak üzere bu ayrı bölgede ayrı bir şube mi kurmalı? Mesele budur, belki her iki çare de mümkündür. Şahsi fikrimce, tekrar ediyo­rum, bu benim şahsî fikrimdir, pratik sebeplerden dolayı, SHAPE'in halihazırda mevcut mesuliyet sahasının daha ziyade .tabiî, coğrafî hu­dutları vardır. Bu Norveç’ten Türkiye’nin şarkına kadar uzanır, teklif ya­pıyor değilim, cevap olarak da söylemiyorum. Maksadım bahsettiğiniz hal çaresine muhalefet etmek de değildir. Sırf pratik bakımdan, esasen sahası çok geniş olan bir kumandanlığın sahasının takyidi lâzım gele­bileceğini söylemek istiyorum. Zannedersem Norveç’ten Türkiye’nin şar­kına kadar takriben 65.000 kilometre bir mesafe vardır, bu da muazzam bir mesafedir. Sualinizin cevabı, sıkı bir bağ tesisinin müessir bir hal çaresi teşkil edeceği olabilir. Herhangi bir müşahhas, şekli teklif veya reddediyor değilim.

Türkiyeyi ziyaret etmiş olmaktan duyduğum büyük zevki size tekrar ifade etmek ve bu sabah gösterdiğiniz dikkatten ve bana sorulmuş olan son derece güzel suallerden dolayı teşekkür etmek isterim.

Bütün suallerinize etraflı şekilde cevap verememiş olduğumu müdrikim. Fakat zannedersem teslim edersiniz ki, çok güzel olan bu suallerin ba­zılarına teferruatlı bir şekilde cevap vermeye koyulsa idim bu benim bütün günümü alırdı.

C. M. P. nin tebliği :

11.3.1957 tarihli Dünya Gazetesinden:

Tebliğde aynen şöyle denilmektedir:

«Son günlerin siyasî gelişmelerini gözden geçiren C. M. P. genel idare kurulu aşağıdaki hususların umumî efkâra arzetmeğe karar vermiştir: 1  Malûm olduğu üzere, bilhassa 1954 seçimlerinden sonra iktidarın aldığı anayasa dışı kanunî ve idarî tedbirlerle memlekette her türlü hu­zur ve emniyet ihlâl edilmiştir ve endişeli bir hava estirilmiş idi. Bilâha­re iktidar, rejimin aldığı bu vahim istikametten doğan gergin havayı yatıştırmak için sun'î bir mülâyemet havası yaratmakta ve bir hazmet­tirme devri açmakta kendisi için fayda mülâhaza etmiştir.

İktidarın o zaman muhalefete karşı, muaşeret ve söz sahasında vaki davranışları bu vahim gidişte muzdarip olan vatandaşlar da «hatalar­dan rücu ve normal hale avdet» edileceği yolunda bir takım ümitlerin doğmasına sebep olmuştur. Tahakkuku halinde böyle bir gelişmenin, memleket hayrına olacağı düşüncesiyle C. M. P. her türlü hüsnü niyet tezahürleriyle iktidarın davranışlarına mukabele etmiş idi. Fakat hadi sefer gösterdi ki, kanun ve müesseselerden ibaret olan demokrasinin maddî iklimini gerçekleştirmekten kaçman bir zihniyetin el birliği ile demokrasinin mânevi ikliminin yaratılmasından bahsetmesi hakikatte muhalefete tevcih edilmiş üstü kapalı bir teslimiyet talebinden başka bir şey değil idi. Mevcut gidişe muhalefetin de rıza ve muvafakatinin alındığı hissini umumî efkârda uyandırmak taktiği çok çabuk kendini belli etti. Nitekim kısa bir zaman sonra iktidar aldığı şiddet tedbirlerinin hiç birinden vazgeçmek niyetinde bulunmadığını ve hattâ muhalefet­le muaşeret sahasındaki temaslarının kendisi için bir fedakârlık oldu­ğunu liderinin ağziyle açıkça ifade etti. Ve muhalefete karşı yeni şid­det hareketleri başladı. Bu şiddet hareketleri 1956 yılı içinde toplantı, basın ve propaganda gibi anayasa teminatı altında bulunan temel hak­ları ortadan kaldıran kanunlar ve bunların indî ve keyfî tatbikatiyle ke­malini buldu.

IIBu defa bütçe müzakereleri vesilesiyle Başbakanın memleket me­selelerini hal için   (      Birbirimizi kırmadan ve birbirimize    düşman

gözüyle bakmadan...) hareket etmemizin daha uygun olacağı yolundaki beyanlarını geçirdiğimiz acı tecrübelere rağmen, partimiz meclis kurulu müsait bir ruh haleti içinde karşıladı. İktidarın bizzat kendi teşebbüsü ile yaratmak istediği bu hava yine iktidarın muhalefetin bir kısmına tevcih ettiği şiddet hareketi ile maalesef devam imkânını bulamadı. Bu son tecrübe de gösteriyor ki iktidarın zaman ve mekâna göre ve her tür­lü hesaplara müstenid müsait ve okşayıcı sözlerine itimat etmek ve bununla demokrasinin teessüs edeceği gibi bir ümide kapılmak mümkün değildir.

İktidar ve muhalefet arasında samimî, medenî ve devamlı bir münase­betin kurulabilmesi ancak demokrasinin asgarî şartlarının kanun ve müesseselerle yerine getirilmesine bağlıdır. Bu şartlar ise rejim davacı­sı olan partimizin programında sarahaten tesbit edilmiş bulunmakta­dır.

Bu mevzudaki taleplerimize karşı iktidarın (    Zorla bize bir şey yaptıramazsınız..) demesini de teessürle karşılamamak mümkün değildir.
Hakikatte iktidarı zorlayan biz değiliz, bizim gibi siyasî rüşt ve kemali­
ne inandığını söylediği Türk milletine karşı giriştiği açık taahhütlerle
demokrasinin bütün medenî âlemce benimsenmiş olan müşterek pren­sip ve esaslarıdır.

III   Kanunî ye meşru muhalefeti iktidarın kül halinde hürmete lâ­
yık bir müessese telâkki etmesi demokrasinin ve kanuna saygı duygu­
sunun bir icabıdır. Muhalif partiler arasındaki münasebetlerin şekli ve
mahiyeti ne olursa olsun, rejim meseleleri ve muhalefetin emniyeti
mevzuu tavizsiz riayet edilmesi icap eder hayatî ve ahlâkî bir prensiptir.
Daima bu esasa hürmet eden ve rejim dâvası ile  muhalefetin emniyeti
mevzuunu geçici menfaatlerin ve endişelerin pazarlık mevzu yapmak­
tan uzak kalmış bir partiyiz. Bu telâkkiye sahip bir parti olarak muha­lefetin bir kısmını kanunların fevkine çıkan bir eda ile meclis kürsü­sünden tehdit eden Başbakanın son konuşmasını umumî efkâr önünde
teessürle karşıladığımızı beyan etmek isteriz.  Şurasını bir kere daha
belirtelim ki: Ne okşayıcı sözler ne tehditler, kanunlardan ve vicdanları­mızdan aldığımız kuvvetle Türk milletini daha mesut ve daha müreffehbir hayata kavuşturma yolunda giriştiğimiz meşru hürriyet mücadele­sinden bizi asla alıkoyamaz.

IV  Yapıcı bir zihniyetle muhalefet vazifesini yapan C. M. P. rejim buhranını hal yolunda ciddî ve fiilî her davranışı tarafsız bir samimiyet­le desteklemeyi tabiî bir vatanseverlik vazifesi telâkki eder.»

C. H. P. Genel Başkam İsmet İnönü'nün İzmir İl Konkresindeki ko­nuşması :

12.3.1957 tarihli Ulus gazetesinden :

«Muhterem delegeler, aziz arkadaşlarım, pek muhterem misafirlerimiz, sizleri saygı ile selâmlayarak söze başlıyorum. İç politikamızın merak uyandıran bir safhasında düşündüklerimizi söyleyeceğim. İç siyasî bün­yede on iki seneden beri demokrasi dediğimiz yeni bir hayat içindeyiz. On iki sene yeni bir devrin anlaşılması ve yerleşmesi için değerli olmak lâzım gelir. Bir bakıma çok alıştık, çok ilerledik. Ben daha ziyade bu fikirdeyim. Bir bakıma da ümitsiz surette çıkmaz içindeyiz. Bu görüş­teki şiddetli teessürü anlıyoruz. Ama ondaki karanlık mânaya hiç bir zaman iştirak etmedim.

İktisadî   kalkınmada plân şarttır :

Malî ve ekonomik bir münakaşa içinde bulunuyoruz. İktidara göre her meselenin başı ve sonu iktisadî düzene bağlıdır. İktidar eski âtıl de­virlerden memleketi kurtarıp görülmemiş bir kalkınma devri içine gir­miş olduğu iddiası içindedir. Bir sıkıntı içinde bulunduğumuz intibaı uydurmadır. Yahut sıkıntılar yakın zamanda geçecektir. Hep iktidarın görüşünü söylüyorum. Olağanüstü bir kalkınma hamlesinin mahrumi­yetleri olması zaruridir. Bizim iktisadî ve malî konulardaki fikrimiz de hülâsa olarak şudur :

İktisadî kalkınmada cihazlanma müşterek davamızdır. Bu yolda emni­yetli ve süratli neticeler almak için plânlı ve programlı, hülâsa hesaplı hareket etmek lâzımdır. Bir çok sıkıntıları lüzumsuz yere çekiyoruz. Umumî hayatımızdaki mahrumiyetleri makul ölçüde düzene koyabiliriz. Milletimizin gücünü ancak bu tedbirlerle uzun bir iktisadî mücadele için korumuş oluruz. İktisadî hayat dahi her tedbirin önünde emniyet, istikrar, itiyat ve hesap ister.

İnsaflı ve tarafsız bir müşahit bir çok noktalarda hakikatleri ortada bu­lacaktır.

Elbette yapmak mevkiinde olanın kusurunu görüp söylemek o işi yap­maktan daha kolaydır. Nihayet üstüste aksi ve elverişsiz ziraat mev­simlerinin hepimize ıstırap veren neticelerinden halkın iktidardakiler! mesut tutması da her memleketin âdetidir.

Bu münakaşaları halk, seçim zamanı bir hükme bağlıyacaktır. Hükmün doğru olup olmamasının neticesini de kendisi çekecektir.

Hürriyet mücadelesi devrini henüz aşamadık :

Biz siyasî hayatın bu tabiî seyrine giremiyoruz. Aramızdaki mücadeleye şiddetli bir tabiat veren unsur, her mevzudaki dâvanın nihayet bir re­jim meselesine dayanmasıdır. Biz siyasî hayatta hürriyet mücadelesi devrini henüz aşamadık. Aşamıyoruz da. Bunu aşamadıkça da verimli bir siyasî münakaşa tarzına memleketimizi eriştiremeyiz.

Son iki üç seneden beri bu eksiğimiz çok ıstırap verici bir dereceye gel­miştir. Bütçe konuşmaları cemiyetin her meselesinde hususiyle rejim dâvalarındaki ıstıraplarını geniş ölçüde aksettirmiştir. Bu görüşmelerin gergin bir devrinde 25 Şubatta muhterem Başbakan iç hayatımızdaki huzursuzluktan samimî ve şiddetli teessür ifadeleri ile şikâyet ediyor.

Başbakanın sözlerinden bazı parçalar :

Muhterem Başbakanın sözlerinden bazı parçaları hülâsa ediyorum: «Bize karşı daima Öylesine yıpratıcı ve kıyasıya bir mücadele takip edil­mekte ve bundan dolayı da içimize öyle bir Öksüzlük çökmüş bulunmak­tadır ki, İsmet İnönü’nün itidal ifade eden sözleri karşısında insanı ve müşfik bir muameleye iştiyakımızın tesiri ile kalblerimizin rikkat ile dolduğunu gördüm.»

Bu sözler şüphesiz ıstırap çeken bir insanın asil teessür duygularını ifa­de ediyor. Gene Başbakanın o günkü beyanatında diğer bir hülâsa şu­dur: «Eğer bu memlekette güzel hisler bizleri sevk ve idare edecek olur­sa memleket aşkı ile halledemiyeceğimiz bir dâva kalmaz. Yeter ki iyi niyet rehberimiz olsun.»

Bu sözler iç politika mücadelesinin mihrakı olan ve rejim bahsinde iyi niyetle bir anlaşmaya varmak mümkün olduğunu söylemek değildir. Çetin ve uzun bir mücadelenin kritik bir safhasında bu ümidi veren mücadelenin başlıca muvaffak muhatabı olan zattır. Türkiye’nin Baş­vekilidir.

Hür. P. ve C. H. P. Başkanlarının sözleri :

Büyük Mecliste hazır bulunan muhalefet başkanları sayın Başvekile cevap veriyorlar, sayın Bölükbaşı’nın memnuniyet ifadesiyle başladığı cevabın özü şudur:

«Yeni yolda kendilerini tebrik ederim. Hiç birimiz birbirimizin vatanse­verliğinden şüphe etmiyelim. Başvekilin yaratmış olduğu mutedil hava içinde ordu bozanlık edecek değilim, rejim dâvasını halledecek insanla­rın kulu kölesiyim ben.»

Sayın Bölükbaşı’nın sözleri Başvekilin beyanını ümitle ve memnunluk­la karşılamanın güzel bir örneğidir. Bundan sonra Hürriyet Partisi Baş­kanı sayın Karaosmanoğlu Başvekile cevabında memnuniyet ifade edi­yor. Başvekilin beyanatından son derece mütehassis olduğunu kaydedi­yor. Bütçe görüşmeleri sırasında cereyan eden mücadeleye bakarak ken­disinin de bundan elem duyduğunu anlatıyor. «Bu memlekette demok­ratik nizamın icap ettirdiği esaslar hazırlansın. İcap eden yola girilsin, iktidar partisine yardımcıyız,» diyor.

Hatıra gelen soru :

Beyanatın teessür ifadesindeki samimiyeti rejim bahsinde ciddî yardım arzusu açıkça görülüyor. Tabiî bu arada iktidarın ve muhalefetin beyanları kendi hususî şikayetleriyle de doludur. Ama itidal havasından ve Başvekilin açtığı ümit ışığından memnuniyet umumî ve aşikârdır. Zabıtlar henüz neşrolunmadığı için hülâsaları gazetelerden çıkaralım. Dinlediklerime göre sitemler çok olduğu gibi sıcak ve okşayıcı sözler da­ha çoktur. Ben bu oturumda bulunmuyordum. Bundan sonra dış poli­tika üzerinde konuşma oluyor. Hürriyet Partisi ve iktidar arasında mü­nakaşalar ve hâdiseler geçiyor. Bu hâdiseler Reislik tarafından güç hal­le bastırılıyor. Bu faslı etraflı anlatmaya ehemmiyet verdim. Şu sebeple ki, çıkan hâdiseler daha evvel iç politikanın belki bir dönüm noktasın­da karşılıklı söylenen sözlerin kıymetlerini tabiatiyle münakaşaların ko­layca sertleşmesine ve sinirlerin bozulmasına elverişli idi. Kimseyi kır­mamak için dikkatle konuşuyorum. İktidar ve muhalefetin sayın baş­kanları arasında 25 şubatta iç politika üzerinde geçmiş olan istikamet verici sıcak sözlerin yüksek kıymeti zail olmamasında İsrar ediyorum. Ben sayın Başvekilin esas beyanatına ancak ertesi günü cevap verebil­dim. Ciddî bir teessürle Başvekilin samimî arzularına iştirak ettim. Va­ziyetin ümitsiz olmadığını söylemeye çalıştım. Cumhuriyet hükümeti­nin muvaffak olmasından ancak bahtiyar olacağımızı samimî olarak te­menni ettim. Sayın Başvekil beyanatıma derhal geniş ölçüde cevap ver­di. Bizden şikâyetlerini ve bizim şikâyetlerimizi teşvik edici bir üslûbun nezareti içinde tafsil ederek iç politikada yeni bir inkişaf devrinin açı­labileceği ümidini tekrar bize verdi. Tabiî bütün beyanlar içinde hiç kesilmeyen tarizlere kendimi kaptırıyorum. İki üç gün içinde o kadar karanlık ihtimalleri bırakıp bu kadar feyizli bir sulh yolunu Başvekile intihap ettiren sebep ve âmiller ne idi. Herkesin hatırına bu sual tabiatıyla gelmiştir. Bizim şahsımızda ve parti politikamızda muteber tuta­cağımız hüküm şudur:

Sayın Başvekil elindeki yüksek emanetin icabı olan samimî vazife his­siyle demokratik rejimi muhafaza esası içinde iç politikada huzuru sağ­lamaya çalışmak kararını vermiş görünüyor. Bu kararın tahakkuk et­mesini candan temenni ederiz. Bu yolda elimizden gelen hiç bir hizmeti esirgemeyeceğiz. Eğer ifademi mübalâğalı bulmazsanız diyeceğim ki; hepimize çok ıstırap vermekte olan rejim dâvalarını halletmek lüzumu­na hep inanmış görünüyoruz.

İç politikamızın dertleri :

Şimdi müsaadenizle iç politikamızın dertlerini ben hikâye edeceğim, da­ha doğrusu bilinen dertlerin yeni bir hülâsasını yapacağım. Sayın Baş­vekil bizim daha 1950 mayıs sonundan itibaren rejim meselesinden bah­settiğimizi söyler. Bununla rejim dâvalarının temeli olmadığına delil gösterilmek istenir. Bu noktayı kısaca izah etmeme lüzum vardır. Ger­çekten iktidar değişmesinin ilk günlerinden itibaren bir rejim meselesi siyasî emniyet şeklinde kendini göstermiştir. Devri sabık yaratmayacağız gibi kıymetli ve basiretli bir taahhüt, geçmiş iktidara mensup şa­hıslar ve partimiz aleyhine ilk günlerden beri ufukta beliren emniyet­sizlik tezahüratiyle gölgelenmişti, Şahıs olarak ve parti olarak mütema­diyen uğradığımız, haksız muamelelerin tafsiline girmeyeceğim. Yalnız demek istiyorum ki, bu iktidar değişmesinde geçen iktidarın şahısları ve siyasî teşekkülleri için emniyet şartlan muhtel olursa bir rejim buhra­nı kendini göstermiş olur. Daima saymayı âdet edindiğimiz meseleler yanında siyasî emniyet unsuru rejim dâvalarının temelidir.

Emniyet unsuru bizim iktidarımız zamanında da muhalefetin başlıca derdi idi. Tarafsız olmadığı iddia edilen idarenin baskısından, ne kadar şikâyet edildiğini iyi hatırlarım. Bu hal 12 Temmuz Beyannamesinin temel unsuru olmuştur. Geçmiş şikâyetler partizan idare ifadesi altında şimdi bizim birlimizdedir. Bu derdin tedavisi ancak hükümetin ve onun başında bulunan zatın mütemadi dikkati ve himmetiyle mümkün olur. Bu vazife bugün sayın Adnan Menderesindir. Zaman ile bu dert mille­timizin şuurunda tedavisini görüp kayboluncaya kadar iktidar başında bulunanların yakın alâkası zaruridir.

Ziraî krediler, kooperatifler hasılı bütün iktisadî hayatta siyasî tesirle­rin vahameti söz götürmez.

Muhalefet partilerinin emniyeti :

Emniyet unsuru muhalefet partileri için daimî ve en esaslı bir kaygıdır. Maziden böyle geliyoruz. Zaman yavaş yavaş muhalefet emniyetini mil­letin yakın alâkasının teminatına bağlıyor.

Kanunların teminatı ancak bu suretle tamamlanmış olacaktır. Demok­rasimizin bugünkü merhalesinde de açıkça bilinmesinde fayda görürüm ki, muhalefette bulunan partiler emniyet bahsinde müşterek kader sa­hibidirler.

Siyasî partilerin emniyeti mevzuu istikbal için de bir başka şekilde ce­miyetin ehemmiyetli meselesidir. Bugün iktidarda bulunan siyasî parti­nin elbette bir gün iktidardan düşmesi tabiat kaidesidir.

O zaman hayatının ve şerefinin emniyetini sarsmayacak bir izama gir­mesi ve gireceğinden müsterih olması onun için de büyük ehemmiyeti haizdir. Hal için huzuru ne kadar samimî şekilde istiyorsak, âti için hu­zurun sağlam tutulmasını da o kadar ciddiyetle istiyoruz.

Emniyet meselesini her safhada anlatmış oluyorum. Siyasî emniyet me­selesi, halkın tutması, kanunun sağlanması davasıdır. Her şeyden önce ve her şeyden sonra iktidar başında bulunan muhterem insanın zihniye­ti ve kararı meselesidir. Bağımsız mahkeme, siyasî iktidara karşı em­niyeti koruyacak başlıca kaledir.

Basın, toplantı, üniversite :

Diğer rejim meselelerine geçiyorum. Bunların en başı ve en gücü basın hürriyeti mevzuudur. 1954 ve 1956 mevzuatının yeniden tahkik ve islâh edilmesi kesin bir ihtiyaç halindedir. Maksadı mahsus, küçük düşürme, suizannı davet, imâ tarikiyle neşriyat hükümleri hür basının çalışması için İslahı lâzım maddelerdir. Hususiyle basın suçları için konulan ceza­ların görülmemiş şiddeti ve genişliği dikkati çekmeye lâyıktır. Haysiyet ve şereflerin korunmasında tereddüt edilemez. Makul bir ispat hakkının tekrar düşünülmesi lüzumunu tecrübeler göstermiştir. Basının çalışa­bilmesi için kanun mevzuatının medenî ihtiyaca ve insanî icaplara uy­gun olması kadar belki ondan ziyade teminatlı hâkim ve teminatsız temyiz müessesesi en ileride selâmet unsurudur.

Basın için idarî selâhiyetin tatbikatı eşit ve adaletli olması lüzumunu hatırlatmakla yetineceğim.

Toplantı ve gösteri yürüyüşleri mevzuatı çok konuşulmuştur. Bilinme­yen tarafı yoktur. Sadece meseleyi ehemmiyetle ele almağa karar ver­mek kâfidir.

Üniversite muhtariyeti mevzuu bugünkü iktidarın en iyi kavrayacağı en çok meşgul olduğu bir keyfiyet olmak lâzım gelirdi.

Benim kanaatimce üniversite muhtariyetindeki mevzuat değişikliği ve onun tatbikatı büyük mikyasta yanlış anlaşılmanın neticesidir.

Benim 1950 seçimlerinin arifesinde üniversite hayatının bazı tezahü­ratının mahiyetinden şikâyet eden sözlerimin muhtariyet esaslarının değişmesine mesnet gösterilmesini sadece lâtife telâkki ederim.

1946 Üniversite Muhtariyeti Kanununun değiştirilmesi için geçen ikti­dar zamanında da her tarafta vakit vakit arzu gösterilmiş, ancak mev­zuat daima muhafaza edilmiştir. Bu konuda mukayeseli hükme medar olacak keyfiyet ancak mer'î kanunun metni ve onun tatbik tarzı olabi­lir.

Seçim emniyeti :

Şimdi seçim mevzuatına geliyorum:

Muhterem Başvekil serbest ve emniyetli seçim yapıldığı müddetçe de­mokratik rejimin bulunmadığından bahsedilemez, diyor.

Bu sözde büyük hakikat payı bulunduğuna şüphe yoktur. Şurası da mu­hakkaktır ki, 1954 seçimlerinden sonraki değiştirmelerle, 19501954 se­çimlerini idare eden mevzuat eşitlik gibi temel şartlarda büsbütün baş­ka şekle girmiştir. 1950 seçim mevzuatı uzun mücadele ve münakaşa­ların neticesi ve bütün siyasî partilerin müşterek çalışmalarının mah­sulü idi.

Seçimlerde 1950 mevzuatının iadesi sayın Başvekilin memlekette huzu­ru sağlamak için alacağı tedbirlerin başında gelecektir. Seçim mevzu­unda dahi en ehemmiyetli ihtiyaç seçimi idare eden hâkimler müessese­sinin bağımsız ve teminatlı mahiyetinin mahfuz bulunmasıdır.

Adalet meselesi :

Dikkat buyurulmuştur ki, adalet ve hâkim meselesinden her vesile ile bahsediyorum. Her dâvanın nihayet adalete dayanacağını göstermek is­tiyorum. Şimdi mahkeme istiklâli ve hâkim teminatı mevzuunu en baş­ta mesele olarak tekrar ortaya koyacağız.

Emeklilik Kanunu :

Emekli Kanununun meşhur 39 ncu maddesinin eski haline iadesini mübrem ve müstacel mahiyette ilk tedbir olarak arzetmek mecburiye­tindeyim. Sayın Başvekil meselenin halli için zorlama ile bir netice el­de edilemeyeceğini söyler. Mesul olan Hükümet Reisinin devlet ve mil­let meselelerini vazife ve basiret icabı olarak yapacağına eminiz. Zorla­ma ve Cumhuriyet Hükümetini herhangi bir usul ile Örseleme arzusu yalnız kanun yoluyla imkânsız değil, bizim anlayışımız ve salim tak­dirimiz itibariyle de her türlü bahis mevzuunun dışındadır. Sayın Baş­vekil iyi niyetle yapacağı islahın bir haksız propaganda konusu yapılmasından da endişeli görülüyor. Kendisinin ve partisinin kudretinin sağlam olduğunu ifadeye lüzum görüyor. Böyle siyasî parti başkanı hususiyle Cumhuriyet Hükümetinin Başvekili olarak bu kaygıları tamamıyla anlıyorum, hattâ daha fazlasını söyleyeceğim.

1954 den sonraki mevzuat :

Siyasette iyi niyetle bir mesul insanın yapacağı hizmetin hemen ertesi günü hor görüleceğini onun kadrini küçültecek binbir şey söyleneceğini de bilirim. Bu hallerin bedeli şuradadır:

Sayın Başvekilin iç politikanın münakaşa konularının düzeltilmesi için ışık ve imkân göstermesi Türkiye’nin ve onun hükümetinin ve hükü­met reisinin kuvvet ve itibarını bir kat daha arttıracaktır. Ancak büyük milletlerin muktedir ve mümtaz devlet adamları hallolunmaz zannolunan iç politika çekişmelerini kendilerine itimat ederek ele alabilirler ve cesaretle hal yoluna girebilirler. Bunları samimî takdir duygularıyla söylüyorum. Hepimizi bu kadar çok meşgul eden demokrasi ve mede­niyet dâvasının 1954 sonrası ve 1956 senesi mevzuatından kurtulması âcil ihtiyaçtır.

Ondan sonraki ıslahat çok daha mutedil şartlarla cereyan edebilir. Bi­linmesini arzu ettiğim iki nâçiz mülâhazam var. Birisi içine gireceğimiz İslahat devrinin bütün itibarı iktidarın ve sayın Başvekilin olacağıdır. İkincisi de sözlerimize samimî olarak inanılmasıdır.

Öteki mülâhazam meselenin ehemmiyetlyle mütenasip olarak umumî kaidelerin ve sağduyunun makul göreceli bir süratin ihtiyar edilme­sidir.

İktisadî durumun  güçlüğü :

Bugünkü beyanatımda bana hâkim olan zihniyetin hülâsa olarak bilin­mesini isterim.

Ben iç politikamızın, iktisadî durumumuzun hakikaten güç bir devir ge­çirdiğine kaniim. İçinde bulunduğumuz senede iktisadî vaziyetin da­ha da güç olmasından endişe ediyorum. Dünya politika vaziyetinin ne­zaketinden bahsetmeye lüzum yoktur.

Siyasî iklim :

Bu şartlar altında eğer iç politikada huzura kavuşamazsak münakaşa­larımızda şiddet edasından uzak bir konuşma tarzı bulamazsak hükü­metin güçlükleri çok daha artacak ve milletçe her sahada zararlarımız ölçüsüz olacaktır. Sayın Başvekilin yeni vaziyetiyle açılan imkânları biz partice samimî olarak kolaylaştırmalıyız. İktidar ile diğer muhalefet partileri arasında ansızın çıkan ve bence tamir edilemez bîr mahiyeti olmayan durumun düzeltilmesine ve emniyet şartlarının korunmasına çalışmalıyız. Ortadaki dâvaların halledilmesi için hükümetin muhtaç olduğu ruhî ve siyasî kolaylıkları ona göstermeliyiz. Benim kanaatim­ce siyasî iklim ancak bu suretle yani ilk devrinde Büyük Mecliste, umu­mî efkâr önünde sarih vaziyet olarak tesis edebiliriz. Amelî neticeleri olmayan uzatıcı hususî usullere girmemeliyiz. Muhterem Başvekilin ic­rası tabiatiyle siyasî hayatımıza yeni ve salim bir iklim getirecektir.

Seçim için hazırlık :

Sayın delegeler, şimdi size bir iki kelime ile parti içi münasebetlerden bahsedeceğim. Seçim zamanında vazife yapacak arkadaşların kanun bilgisi olan, uykusuzluğa dayanabilecek bünyede sebatlı ve dikkatli in­sanlardan seçilmesine dikkatinizi çekeceğim. Vazifeler seçim günü Öğ­renilmiyor, kavranamıyor ondan sonra faydasız feryatlar başlıyor.

Vazifeleri öğrenmeye bugünden bir sene evvelinden başlamak lâzımdır. Bu nokta çok ehemmiyetlidir.

Seçim mekanizmasının aksamadan sonuna kadar iyi işlemesi lâzımdır. Bunun gibi aday yoklaması ve aday olan ve olmıyanlarm birbirine kar­şı dürüst davranmaları seçimin parti içinde iyi işlemesi şarttır.

Bu ihtiyacı İzmirden bütün teşkilâtımıza söylemekte fayda görüyorum. Öbür konular :

Sevgili arkadaşlarım, bugünkü konuşmamda bütün dikkati iç politika üzerinde toplamağa çalıştım. Parti olarak takip ettiğimiz diğer mesele­lere teferruatiyle ternLS etmedim.

İktisadî dâvaları köylü ve şehirli dertlerimiz İzmir gibi büyük bir sa­nayi ve liman şehrinde işçi mevzularımız elbette çok ehemmiyetlidirler. Onlar için de ayrıca konuşmak fırsatını bulacağım. Bugünkü konuşma­mı iç politikada huzurun temini gibi bir selâmet noktasına bağlıyorum. Eksiklerimi hoş görmenizi âlicenap müsamahanızdan beklerim.

Hususî pazarlığım yok :

Aziz arkadaşlarım;

Size bir politika tavsiye ettim. Bunun sebepleri ve safhaları millet önün­de açık cereyan etmektedir. Bu yolda hiç bir hususî temasım, hiç bir hususî hesabım ve pazarlığını olmamıştır ve olmayacaktır.

Bunları teşkilât olarak bilmeniz için ve ruhunuzun bütün kuvvetiyle tavsiye ettiğim politikaya inanmanız için söylüyorum.»

Reisicumhurumuzun Truman doktrininin 10 ncu yıldönümü münase­betiyle Trumana telgrafı:

 Ankara :

Truman doktrininin 10 uncu yıldönümü dolayısıyla Reisicumhur Celâl Bayar, Amerika Birleşik Devletleri eski başkanı ve doktrinin müessisi Harry S. Truman'a şu telgrafı çekmiştir:

Sayın Harry S. Truman, İndependence  Missouri;

Dünya siyasetinde inkilâp yapan ve sulh ve adalet uğrundaki müşterek emniyet prensipinin tahakkukunda önder olan tarihî doktrinin onuncu yıldönümünü bugün memleketin bütün samimiyetiyle tes'it etmekte­dir.

On sene evvel açmış olduğunuz yol şimdi yalnız Truman doktrininden istifade etmiş olan iki memleketi değil, hakikî sulhun tesisi için çalış­maya azimli diğer birçok devletleri karşılıklı dayanışma sistemi içinde birleştiren ufuklara isal eylemiştir.

Kadir bilen bir milletin reisi sıfatiyle, size Türkiyenin en hararetli te­şekkürleri ile takdir ve saygı hislerini ifade etmekle bahtiyarım.

Celâl Bayar  Ankara :

Truman doktrininin onuncu yıldönümü dolayısiyle Reisicumhur Celâl Bayar, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Eisenhower'e şu telgrafı göndermiştir:

Sayın Dwight Eisenhower,

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı;

Truman doktrini ile başlayan Türk  Amerikan dostluğunun onuncu yıldönümünü tes'it etmekte olduğumuz bugün size ve sizin vasıtanızla büyük dostumuz ve müttefikimiz Amerikan milletine bu mesajı gön­dermekle hakikaten bahtiyarım.

Truman doktrini Amerika Birleşik Devletlerinin dünya sulhu ve emni­yeti uğrunda İkinci Dünya Harbinden sonra girişmiş olduğu yapıcı gay­retlerin en mühimlerinden biri olmuştur. Birleşik Devletlerin dış politikasında bir dönüm noktası sayılabilecek olan bu doktrin, aynı za­manda hür dünya milletlerinin müşterek emniyetin tahakkuku ihtiya­cını karşılıyacak birleşmelerin de bir hareket noktasını teşkil etmiştir.Amerika Birleşik Devletlerinin on sene evvel gerçekleştirdiği bu azim­kar siyaset bilâhare NATO'da en sıkı işbirliği haline gelmiş ve dünya­nın çok hassas noktalarından biri olan Ortadoğu’da son defa tarihe si­zin isminizle geçmesi mukadder bir plânla tabiî bir inkişafa daha mazhar olmuştur.

Dünya sulhu ve emniyetini tesis emrine olarak son on yıldız gittikçe gelişen Türk  Amerikan karşılıklı yardımlaşma programları içinde Bir­leşik Devletlerin Türkiye’ye yapmış olduğu askerî ve iktisadî yardımları da bilvesile şükranla kaydetmek isterim.

Aynı sulhçu gayeleri benimsemiş olan milletlerimizin, hürriyet ideal­lerinin müdafaası için, bundan böyle de yılmadan ve gittikçe artan bir şekilde her sahada işbirliğine devam edecekleri hususunda inancımı bir kere daha teyit etmekten bahtiyarlık duymaktayım.

Amerika Birleşik Devletleri Reisicumhuru Eisenhower, Reisicumhuru­muzun telgrafına şu cevabı göndermiştir:

Ekselans Celâl Bayar; Türkiye Reisicumhuru; Sayın Reisicumhur,

Emniyet ve iktisadî inkişafın temini uğrundaki Türk  Amerikan işbir­liğinin 10 uncu yıldönümü münasebetiyle, selâmlarımı sunmakla bah­tiyarım. Son 10 sene zarfında, parlak liderlik mevkiini kuvvetlendirmekte ve hür dünya müdafaasında mühim bir rol oynamakta Türkiyenin kaydettiği başarıları hayranlıkla karşılıyorum.

Bu müşkül devre zarfında, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletlerinin zorluklara beraberce karşı koymalarından gurur duyuyorum. Memle­ketlerimizin işbirliği, hür milletlerin beraber çalıştıkları zaman, millerarası camiaların sulh ve emniyeti ne derece faydalı olabileceğinin bariz bir misalidir.

Hürmetlerimle,

Dwight D. Ei.senhower

Başvekil Adnan Menderes'in Truman doktrininin 10 uncu yıldönümü münasebetiyle Başkan Eisenhower'e telgrafı :

 Ankara :

Başvekil Adnan Menderes Truman doktrininin 10 uncu yıldönümü mü­nasebetiyle Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Eisenhower'e şu tel­grafı göndermiştir:

Sayın Dwight Eisenhower, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı

Bugün memleketim Truman doktrininin 10 uncu yıldönümünü tesid etmektedir. Biz Türkler bu doktrinin meydana gelmesini bir yandan Birleşik Amerikanın dünyada sulh ve adaletin korunması hususunda şe­refle üzerine aldığı büyük vazifenin çok manidar bir ifadesi, diğer ta­raftan da Türk  Amerikan dostluk ve işbirliğinin son derece yaratıcı bir kaynağı olarak selâmlamıştık.

Nitekim bu doktrinin tatbikatı çok müftehir olduğumuz Türk  Ame­rikan işbirliğini son derece ileri götürmüştür. 10 yıllık inkişaflar sonun­da bu senei devriyeyi tesid ederken Birleşik Amerikanın sulh ve adale­tin vikayesi için" kaderin kendisine yüklediği ağır ve büyük külfetlerin icaplarını kemaliyle yerine getirmiş  olduğunu tam bir  kanaatle ifade edecek vaziyetteyim.

Bu yoldaki inkişafın mühim merhalelerini teşkil eden NATO, Seato Bağdat Paktı ve nihayet Eisenhower doktrini, bunların her biri, insan­lık namına ümit ve iftihar kaynağı olduğu kadar hürriyet ve istiklâlle­rini muhafazaya azimli milletler için de birer çok kuvvetli teminat teş­kil etmektedir. Bu teşekkül ve hareketlerin bir çoğunda Türkiye büyük müttefiki Amerika ile şuurlu bir mesuliyet hissi ve tam bir azim ve me­tanetle işbirliği yapmaktan iftihar duymaktadır. Türkiye'nin bu işbir­liğine devam etmeğe azimli bulunduğunu hükümetim namına zatı âli­lerine bir kere daha teyid etmediğime müsaadelerini rica ederim.

Adnan Menderes

Başvekil Adnan Menderes'in Truman doktrininin onuncu yıldönümü dolayısıyle Foster Dulles'e telgrafı:

 Ankara :

Başvekil Adnan Menderes, Truman doktrininin onuncu yıldönümü dolayısiyle Amerika Birleşik Devletleri Hariciye Vekili John Foster Dulles'e şu telgrafı göndermiştir:

Sayın John Foster Dulles,

Bugün Türkiye'nin Truman doktrininin 10'uncu yıldönümünü tes'it et­meğe verdiği ehemmiyetin bir çok mânası vardır. Bunların başında, Tür­kiye tecavüz emellerine hemen hemen tek başına karşı koymak husu­sunda bulunduğu bir sırada, Amerikan milletinin yardım elini uzatmış olması, Birleşik Amerika'nın dünya sulhunun korunması için kendisi­ne terettüp eden muazzam mes'uliyetleri deruhte etmek yolunu Tru­man doktrini ile tutmuş bulunması ve bu doktrinin ortaya çıkmasiyle Türk  Amerikan dostluk ve işbirliğinin fiilî ve müsmir bir safhaya gir­miş olması gelir.

Maziye ait bu çok rnühim merhaleyi bugün memnuniyet ve şükranla anarken, Birleşik Amerika'nın on seneden beri adım adım ve azimle inki­şaf ettirdiği cihan sulhu ve adaiet uğrunda milletlerarası yardım ve iş­birliği siyasetinin şimdi arzettiği muazzam vüs'at ve sıkı bir ittifak ha­line gelmiş olan TürkAmerikan dostluğunun halen arzettiği güzel man­zara karşısında atiye ümitle bakmak imkânı bulmaktayız.

Sizinle şahsen görüşmek fırsatını bulduğum her vakit ehemmiyetle teyid ettiğim veçhile, Türkiye dünyada müşterek emniyet sisteminin in­kişafı için elinden geleni daima yapacaktır. Ve TürkAmerikan dostlu­ğu ve işbirliği memleketimin siyasetinin temellerinden birini teşkil et­mektedir.

Adnan Menderes

Truman doktrininin 10'uncu yıldönümü münasebetiyle Başvekil Adnan Menderes'in radyo konuşması:

 Ankara :

Başvekil Adnan Menderes Truman doktrininin 10'uncu yıldönümü münasebetiyle bu akşam Ankara radyosunda şu konuşmayı yapmıştır :

«Sevgili vatandaşlarım,

Bugün Truman doktrininin 10'uncu yıldönümünü büyük bir ehemmi­yet ve sevinçle tesit etmemizin mânasını lâyıkiyle kavrayabilmek için bundan on sene evvel dünyanın arzetmekte olduğu manzarayı hatırla­mak yerinde olur.

O günlerin manzarası şu idi: İkinci Dünya Harbi fiilen sona ermiş ve fakat devamlı ve âdil bir sulhun kurulabilmesi ümitleri daha henüz belirememişti. Diğer taraftan Avrupa’nın bir kısım medenî ve ileri millet­leri maalesef hürriyetlerinden mahrum edilerek komünist tahakkümü altına düşmüştü ve komünist tahakkümü Türkiye de dahil diğer mem­leketleri de açıkça tehdide başlamıştı.

Bu ümit kırıcı manzarayı dünya harbinin sarsıntılarından henüz kendine gelemeyen  hür dünya,  kâfi derecede vuzuhla  göremiyor veya görmemezlikten geliyor, yahut da bir takım tevil ve tefsirlerle oyalan­maya çalışıyordu.

Memleketimiz ise, tehlikelerin en ziyade tekasüf ettiği noktalardan biri idi; O derecede ki Sovyet Rusya o zamana kadar aramızda mevcut dost­luk ve bitaraflık muahedesine, 1945 yılında tek taraflı olarak nihayet vermekle kalmamış, üç Şark vilâyetimize dair talepler ortaya sürmüş ve ayrıca Boğazlar üzerinde kontrol tesisi talebinde de bulunmak suretiy­le bu mıntıkayı da elde bulundurmak emelini apaçık ortaya koymuştu.

Görülüyor ki, o zaman Türkiye bir tazyik siyasetinin tehlikeli mihrak­larından birisi halinde idi. Türkiye kendisine has ve mümtaz bir vatan­perverlik ve cesaretle, bu ağır ve çok tehlikeli şartlar karşısında, tek ba­şına kalsa dahi, sonuna kadar kendini müdafaa edeceğini bu tazyik si­yasetini tatbik edenlere ve bütün dünyaya ilân etmekte küçük bir te­reddüde dahi düşmedi. Tecavüze uğradığımız takdirde kimin yardımı­mıza geleceği meçhul olduğu o zamanlarda bir de yanımızdaki Yuna­nistan'ın o günkü vaziyetine bir göz atalım.

Yunanistan'da süratle artan komünist tehlikesi baş göstermiş ve .nite­kim kısa bir zaman sonra da bu memleket senelerce süren ve misli gö­rülmemiş fecayi ile dolu olan bir iç harbin ve kardeş kavgasının bütün tahribatına maruz kalmıştı.

Garbi Avrupa’nın o zamanki hal ve manzarasına gelince: Dünyanın bu sahasında da komünist tehdidinin ağır ve vahim olmadığını iddia etmek mümkün değildi ve hattâ âcil ve müessir çare ve tedbir bulunmadığı takdirde tamiri imkânsız felâketlere düşülmesi mukadder görünüyordu.

İşte dünyanın karşı karşıya bulunduğu bu büyük felâketler ve medeni­yetin ve insanlığın karşılaştığı bu vahim tehditler, öteden beri dünya iş­lerine mümkün olduğu kadar az karışmak siyasetine bağlı kalmış bu­lunan Birleşik Amerika'yı hürriyet ve medeniyet adına ve insanlığı va­him tehlike ve tehditlerden korumak maksadiyle harekete geçmeğe sevketmişti. Bu, her mânasiyle büyük memleketin giriştiği böylesine mü­him bir mücadelenin ilk güzel neticelerinden birisi de 1947'de, kendile­rini bu tehlike ve tecavüze karşı müdafaa etmek istedikleri takdirde Türkiye ve Yunanistan'a Amerika'nın yardım etmesi fikir ve teklifinin ileri atılmış olmasıdır.

îşte buna Truman doktrini diyoruz. Şimdi bu doktrinin 10 senelik tat­bikatını görmüş ve faydalarını idrak etmiş bulunuyoruz. Bu münase­betle eserin sahibi mevkiinde bulunan ve ona adını veren sabık Cumhurreisi muhterem Mr. Truman'ı şükranla anmak isteriz. Fakat kendi­si liyakatla temsil etmiş olduğu büyük devlet ve milletin insanî gaye ve medenî ananelerine tamamiyle uygun olarak vücut verdiği bu eserin kendi adıyla anılmasına razı olmak istemedi. Bu hareketteki asalet ve tavazudaki samimiyet elbet de takdire şayandır. Fakat kendisi ne derse desin bu büyük ve güzel esere adını vermek tarihin işidir.

Aziz vatandaşlarım,

O güne kadar dünyada hâkim olan telâkkilere nazaran Truman doktri­ni çok ileri ve medenî bir dünya görüşünün müjdecisi olduğu kadar, tehlikelerin karşısına dikilmesini bilen bir azim ve cesaretin vücut ver­diği eser olarak da yegâne idi.

O zamanlar dünya ufuklarının yeniden vahim ihtimallerle kararması muvacehesinde bir çok milletler ne yapacaklarını takdirden âciz, âdeta şaşkın bir halde idiler. Tehlike bütün ehemmiyeti ile maalesef görülüp kavranamıyor, tedbir ve çare düşünülemiyor veya akla gelen tedbirler tehlikenin vüsat ve ehemmiyetiyle asla mütenasip olamıyordu. Meselâ, hürriyet ve istiklâllerini müdafaa etmek isteyen bütün milletler bir araya gelip kollektif bir emniyet sistemi vücude getirecek yerde, tehli­keye uğrayan memleketlerin kendi başlarına tecavüze karşı koymağa karar vermiş olmaları kâfi zannolunuyordu. Tecavüz emelleri besleyen­ler ise, kararsızlıktan ruhî zaaf ve tereddütten ileri gelen tâbirim ma­zur görülsün «bu şaşkınlığı» daha da arttırmak ve safdilâne fikir ve inanışları takviye etmek yolunda meharetle çalışıyorlardı.

Şayanı şükrandır ki, zamanla tecavüz emelleri karşısında hür dünya uyanmağa başladı. İlk önce nisbeten dar kadrolu ve mahdut gayeli mü­dafaa teşekkülleri vücuda getirilmeğe başlandı ve yine zamanla bunlar tekemmül ederek NATO adı ile anılan Kuzey Atlantik Antlaşması mey­dana geldi. Fakat burada bir daha belirtmeliyim ki, tesanüd ve yardım­laşma yoluyla tecavüz emellerine karşı ilk teşebbüs ve hareket Truman doktrininin tatbiki olmuştur.

Hatırlanacağı gibi, bu hengâmede idi ki, Kore harbi ortaya çıktı. Dün­ya apaçık bir tehlike ihtarı karşısında idi ve tehlikenin azametini bü­tün hür dünya artık anlamakta gecikmedi. Hâdiseleri çok yakından gö­ren ve realist bir görüşle teşhislerinde aldanmayan Türkiye kollektif emniyet sistemini kurtarmak ve onu muvaffak kılmak için hiç tereddüt etmeden ve herkesten önce harekete geçti ve zannediyorum ki, öncülük vazifesini ifa edenlerden biri oldu. Aslında şayanı teessür olan Kore harbi, dünyayı tehdit eden tehlikeyi apaçık meydana koymak suretiyle sulhsever memleketler arasında tesanüd ihtiyacını gereği gibi belirtmek bakımından şayanı memnuniyet neticeler doğurdu.

Memleketimizin Kore harbinde deruhte ettiği mesuliyet ve ifa ettiği takdire lâyık hizmet de nazarı itibare alınarak o zamana kadar kıymet ve ehemmiyeti lâyıkiyle takdir edilemeyen Türkiye NATO'ya da kabul olundu ve lâyık olduğu şerefli mevkii ihraz etti.

Bu hatıraları hafızamızda ihya etmekten maksadımız, ne gibi bir te­kemmül seyrini takip ederek sulhun korunması hususunda 'bugünkü mütekâmil merhaleye erişmiş olduğumuzu belirtmek ve Truman doktri­ninin bu tekâmülde bir hareket mebdei teşkil etmekte olduğunu anlat­maktır.

Şimdi artık hür dünya ne yaptığını ve nereye teveccüh edeceğini vuzuh­la bilmektedir. O tereddüt ve şaşkınlık devreleri artık gerilerde kalmış bulunuyor. Bugün NATO genişlemiş ve kuvvetlenmiş bir haldedir. İlk zamanlarda olduğu gibi artık kendisini muayyen bir coğrafî bölge ile hudutlu ve bağlı addetmiyor.

Bunun yanında Uzak Şark'da Seato dediğimiz ve o bölgede sulhu koru­mak maksadiyle Amerika, İngiltere, Fransa, Avustralya, Yeni Zelanda, Pakistan, Filipinler ve Tayland devletlerinin dahil bulunduğu teşekkül meydana geldi.

Pasifik'te yine aynı gaye ve maksatla Anzus dediğimiz ve içine Avustral­ya, Yeni Zelanda ve Amerika'yı alan teşekkül kuruldu. Emniyetiyle çok yakında alâkadar olduğumuz Orta Şark'ın istikrar ve güvenliğini sağlayacak olan Bağdat Paktı ise, bu mıntıkada kendini apaçık gösteren ihtiyaç ve hattâ zaruretin tabiî bir neticesi olarak meydana geldi.

Ve nihayet büyük bir memleketin, yani Birleşik Amerika'nın, bir muh­terem Cumhurreisinin manevî kalkınmayı sağlamak ve tecavüz emelle­rine karşı koymak azim ve karan ile vücut bulan Truman doktrini yine o büyük memleketin kendisine şimdi lâyık Cumhurreisinin tarihe ge­çecek olan Eisenhower doktrini tatbik sahasına konulmak suretiyle ga­yesine ulaşmak üzere bulunuyor. O başlangıç ve şimdi varılan bu netice tecavüz emellerine karşı alman tedbirlerin bütün merhalelerini apaçık gözlerimizin önüne sermektedir.

Sevgili vatandaşlarım,

Truman doktrini ile başlayan ve bugün 10'uncu senesini ikmal etmiş bulunan TürkAmerikan anlaşma, yakınlaşma ve ittifakının şayanı şükran neticeleri üzerinde burada fazla izahata lüzum görmüyorum. Ancak şu kadarını söyliyeyim ki, Amerika'dan görmüş olduğumuz yar­dımın para ile ifadesi, 3 milyar dolara yaklaşmış bulunuyor. Bunu, göz­lerimizi arkaya çevirip şu 10 seneye bakarken ve Truman doktrininin 10'uncu yıldönümünü tesid ederken şükranla anmayı Türk'ün kadirşi­naslığa yakışan zevkli bir vazife telâkki etmekteyim.

Bu münasebetle şu noktaya da işaret etmek isterim. Amerika ile olan münasebetlerimiz karşılıklı yardımlaşma esasına istinad etmekte ve bu isimle anılmaktadır. Memleketimizin sulhun korunması gayesinin ta­hakkuku yolunda sarfettiği gayretlerin, bu yardımlaşma plânının ken­disine bahşettiği yardım ve imkânlara ne dereceye kadar lâyık olduğu­nu ve bu yardımın karşılığını bihakkın eda etmek suretiyle onu hakikî mânasında bir yardımlaşma şeklinde tecelli ettirmeğe muvaffak oldu­ğunu keza memleketimiz namına iftiharla söyleyebilirim.

Hakikat şudur ki, şimdiye kadar Türkiye'nin gördüğü yardımların bir zerresi dahi heder edilmek şöyle dursun, haklı olarak iddia edebiliriz ki, bu yardımlar her yerden ziyade Türkiye'de kıymetlendirilmiştir.

İnönü'nün Zafer Gazetesine beyanatı :

14/3/1957 tarihli Zafer Gazetesinden :

C.H.P. Genel Başkanı İsmet İnönü, İzmir'e yaptığı seyahatin dönüşün­de, Marmara vapurunda, gazetemiz adına kabul ettiği hususî mülakat­ta, arkadaşımız, Turhan Dilligin suallerini şu suretle cevaplandır­mıştır :

Sual: 1  İzmir'de, bu seyahatinizde gördüğünüz yapılmış ve yapılmak­ta olan işler sizce normal bir temponun eseri midir, yoksa, olağanüstü bir hareket müşahade ettiniz mi? İzmir yurdun bir parçası ve bütün yutta, İzmir'deki hareket ve inkişaf mevcut olduğuna göre; İzmir hak­kındaki kanaatinizi bütün memlekete teşmil etmek yerinde olur mu?

Cevap: «Kalkınmaya dair sorularınıza cevaplarım şunlardır: İzmir'i 1950 senesinden beri üçüncü defa görüyorum.

Umumî manzarası itibariyle daha güzel ve daha gelişmiş intibaını al­dım. Eserler üzerinde yakın tetkike imkânım olmamıştır. Amma, İz­mir'deki gelişme halinin muhtelif bölgelerde, muhtelif sahalarda bu­lunduğunu da zannediyorum.»

Sual: 2  Alsancak limanı inşaatını gördünüz. Bu husustaki kanaati­nizi lütfeder misiniz?

Cevap: «Alsancak limanı eski bir emelimizdir. Eserin tahakkuku ilerle­miş olduğunu zevkle gördüm. Pek sevindim. Demokratlar bu eserlerde takdir edilecektir.»

Sual: 3  Türkiye'de «kalkınma hareketi», bazı muhaliflerin iddiaları­na göre sadece bir «edebiyat» dan mı ibarettir?

Demokrat Parti iktidarının bu mevzudaki tutumunu sîz nasıl karşılı­yorsunuz?

Cevap: «Bugünkü kalkınma hareketi sadece bir edebiyat değildir. Ak­sine olarak; çalışma ve çok eser yapma gayretidir. Biz kalkınma arzusu­nu ve lüzumunu tenkid etmiyoruz. Usulünde ve daha verimli olması ça­resinde münakaşalıyız. Elbet de başarılan eserlerin kadri bilinecek ve Demokrat iktidarı bu eserlerle anılacaktır. Bilinen tenkidlerimizi ve en­dişelerimizi bugün tekrar etmeğe lüzum görmüyorum.»

Bütün kalkınma münakaşalarında bizim kolay anlaşılmamız icap eder­di. Biz, eser vücuda getirmenin güç olduğunu öğrenmişizdir.    .

Henüz tecrübe edilmemiş siyaset adamlarının mübalâğalı vaidleri, id­diaları yasını da geçirmiyoruz. Tekrar edeyim: Demokrat iktidardan rnühirn ve kıymetli eserler, dersler, tecrübeler kalacaktır. Biz onları müdafaa edeceğiz. Biz, İzmir'i bir avuç kül aldık. Ankarayı orta halli bir kasaba olarak, İstanbul’u henüz geniş bir yangın yerinden kurtul­mamış halde bulduk. Böyle çok bölge, çok mesele sayabiliriz. Aleyhimiz­de, halline yetişemediğimiz çok mevzu sayılabilir.

Yavaş yavaş, hep beraber, ister istemez insaflı takdir ölçülerine doğru ilerliyoruz.»

Sual: 4  Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun «Kıbrıs meselesi» hak­kındaki kararını Yunan matbuatı, kendi hükümetlerinin bir başarısı olarak göstermek gayretini sarfediyorlar. Siz bu konuda ne düşünüyor­sunuz? Birleşmiş Milletler kararı bir başarı sayılırsa bu, Yunanlıların mı yoksa Türk hükümetinin mi lehinde ve tarafındadır?

Cevap: «Kıbrıs meselesinde Birleşmiş Milletler kararının yakın ve nihaî neticelerini tahmin edemeyiz. Meselenin tabiatında olan güçlükler kar­şısında Türk hükümetinin elde ettiği neticeler az görülmemelidir. Bu­gün elde edilmesi mümkün olan elde edilmiş sayılmalıdır.»

Sual: 5  İzmir'de Hürriyet Partisi çevrelerinde, iktidar partisi ile gi­riştiğiniz iyi münasebetler ve müsbet yolda işbirliği teşebbüsünün partinizce tasvip edilmediği ve yakında bu mevzuda ihtilâflar baş göstereceği söylendi.

Siz ne dersiniz?

Cevap: «İzmir'de Hürriyet Partisi çevrelerinin partimiz içinde ihtilâf çı­kacağı yolunda bir tahminde bulunduklarını işitmedim.

Giriştiğimiz politikanın şahsî halde değil, parti politikası olarak sami­miyetle ve inançla takip edileceğine inanıyorum.»

Bu beyanattan sonra muharririmiz C.H.P. Genel Başkanı Sayın İnö­nü'ye teşekkürlerini bildirerek yanından ayrılmıştır.

«ZAFER» de bu mühim beyanatın neşri imkânını kendisine verdiği için Sayın İnönü'ye tekrar teşekkürü bir borç bilir.

Köylü Partisi'nin tebliği

14/3/1957 tarihli Havadis Gazetesinden :

Dün bir tebliğ neşrederek, partilerarası yakınlaşma havasından duydu­ğu memnuniyeti belirten Köylü Partisi, bu arada, vaktiyle buna benzer bir teklif ve temennide bulunduğunu hatırlatmakta ve önümüzdeki se­çimlere bu anlayışlı hava içinde girileceği ümidini izhar etmektedir.

Tebliğ üç maddeliktir :

«1  Yeni sene bütçesi müzakerelerinin son günlerinde, basma verdiği bir tebliğde, partimiz merkez idare kurulu, son çıkan kanunların siyasî partilerimiz arasında gerginlik ve halk arasında huzursuzluk doğurdu­ğunu müşahede ederek, iktidar partisi ile diğer muhalif partilerin, her şeyden evvel, memleket menfaatlerini bu plânda görmelerini ve faali­yetlerini ona göre ayarlamalarını istemişti.

«2  C.H.P. Genel Başkanının son İzmir seyahati esnasında, halen mer'i olan kanunların özlenilen müsamaha havası içinde tatbik edil­mesi, tesisine teşebbüs edilen yumuşak havanın ilk güzeî fi'İî örneğini vermiştir. Bu anlayış ve tatbikatın devam etmesini ve diğer muhalif partiler için de teminat teşkil etmesini temenni ederiz.

«3  İzmir’de cereyan eden hâdiseler, milletimizin olgunluğunu göster­miş ve siyasî faaliyetlerimizi bunaltan kanunların dar şekilde tatbikin­de millî zaruretler bulunmadığını isbat etmiştir. Yaklaşan umumî se­çimlere, millî menfaatleri müdrik olarak anlayışlı ve müsamahalı bir hava içinde gidilmesini ve bu vatansever iklimi tesis için her iki tarafın elden gelen bütün gayretleri sarfetmelerini beklemekteyiz.»

İspanya Hükümetinin. Nafıa Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekilimiz Ethem Menderes'e ve diğer zevata tevcih ettiği nişanlar :

 Ankara :

İspanya hükümeti tarafından, Nafia Vekili ve Hariciye Vekâleti Veki­limiz Ethem Menderes ile Riyaseticumhur Umumî Kâtibi Fikret Belbez, Hariciye Vekâleti Umumî Kâtibi Nuri Birgi, Hariciye Vekâleti Umumî Kâtip Muavini ve Milletlerarası İktisadî İşbirliği İdaresi Genel Sekreteri Melih Esenbel, Protokol Umum Müdürü Şemsettin Mardin, Hususî Kalem Müdürü Ziya Tepedelen ve Protokol Dairesi Umum Müdür Mua­vini Veysel Versan'a tevcih edilen muhtelif derecedeki nişanlar, bugün İspanya Sefaretinde yapılan hususî bir merasimle İspanya Büyükelçisi Ekselans Juan Teixidor, bu münasebetle aşağıdaki hitabede bulunmuş­tur :

«Ekselans, bayanlar ve baylar,

Hâdiseler bu küçük merasimin biraz geç kalmasını icap ettirdi ve bura­da bulunmamam dolayısıyla bu teehhüre sebebiyet verdiğim için kendi­mi de biraz kabahatli hissediyorum. Fakat nihayet, İspanya Hariciye Nazırını karşılama ve kabulde gösterilen samimiyet ve nezaketten dola­yı Türkiye’ye minnettarlık hislerimizi ifade etmek zamanı gelmiş bulu­nuyor.

Nazır'ın bu nişanları bizzat verebilmek için ne kadar derin bir arzu his­settiğine eminim, fakat bu arzusunu gerçekleştirmenin imkânsızlığı karşısında, bugün burada memnuniyetlerin en büyüğü ile ifa etmekte olduğum bu vazifeyi bana tevcih etmiş bulunuyor.

Memleketimde vuku bulan bir hükümet değişikliği neticesinde Monsieur Martin Artajo'nun artık Hariciye Nazırlığı vazifesine devam etme­mekte olması ve buna rağmen bu vazifenin yeni sahibi Monsieur Castiella'nın, selefinin Akdeniz'in bu mmtakasma ait görüşlerini tamamen benimsemiş olması vakıası İspanya dış politikasının istikrarım göster­mektedir ki, esasen bu keyfiyet, İspanya'nın Türkiyeye karşı hissettiği derin sempati ve büyük Atatürk'ün ve O'nun haleflerinin eserini daima hayranlıkla takip etmiş olan İspanyol halkının hisleri muvacehesinde bu memleket hakkında başka türlü de olamazdı.

Bütün bunlar, Türkiye'yi ziyaret eden ilk İspanyol Hariciye Nazırının gelişindeki önemi de belirtmeğe kâfidir. İki memleket arasındaki müna­sebetler eski ve mükemmeldir. Tarihte büyük rol oynamış ve menfaatle­rini silâhla kahramanca müdafaa etmiş olan iki millet arasında mev­cut ve gittikçe gelişmeye namzet bu münasebetlere daima, karşılıklı hissedilmekte olan takdir ve saygı hissi hâkim olmuştur. 1492'de Granada'nın muhasara ve fethi esnasında Aragonlu Majeste V. Don Fernando'yu barındırmış olan çadırın bir hürmet nişanesi olarak İspanya Kralı III. Don Carlos tarafından 1772'de Babıâliye tevdii bunun en be­liğ bir tezahürüdür.

Bu hürmet ve samimiyet o zamandan beri artagelmiş ve bir İspanyol Nazırının bu defa Türkiyeye gelişiyle karşılıklı tam bir anlaşma ve daha şıkı dostluk devresinin kapısı açılmıştır.

Baylar, bu nişanlar bir minnettarlık hissini ifade etmekle beraber iki memleketin müşterek menfaatleri uğrunda yapılan hizmetleri de gös­termekte ve Türkiye’nin dış politikasını idare eden şahsiyetlerin İspan­yada nasıl bir hürmet ve tazim duygusu ile anılmakta olduklarını belirt­mektedir.

Ekselans, İspanya hükümeti namına, «Ordre Dişabelle la Catholique» nişanının kurdela ve plâkını zatı devletlerine tevdi ettiğim şu anda sizi şahsen tebrik etmeme ve hayatınızda en büyük muvaffakiyetlere nailolmanızı dileyerek aynı temenniyi, bütün meslektaş ve yardımcılarınız için de tekrar etmeme müsaade buyurunuz.

Nafia Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekili Ethem Menderes Büyükelçinin bu hitabesine şu mukabelede bulunmuştur :

«Sayın Büyükelçi, bayanlar, baylar,

Bugün burada bizi bir araya toplayan mes'ut vak'a, Türk ve İspanyol milletlerini biribirine bağlayan dostluğun yeni bir tezahürüdür. Bu dostluk, çok güzel işaret etmiş olduğunuz gibi, mebdei asırlar evveline giden çok eski bir dostluktur.

Hariciye Nazırı Ekselans Martin Artajo'nun Türk hükümetinin davetli­si olarak geçen Ekim ayında memleketimize yapmış olduğu ve hatırası­nı daima taşıdığımız resmî ziyaret, bu eski dostluğa yeni bir hamle ver­miştir.

Ekselans Artajo'nun halefi Hariciye Nazırı Ekselans Castielle'nin bu an'anevî dostluğa dayanan siyasete bağlılığını sizden işitmiş olmak, bi­zim için büyük bir memnuniyet vesilesi olmuştur.

Size, Türk hükümetinin de Türkİspanyol dostluğunu, siyasetinin çok mühim bir unsuru olarak telâkki ettiğini belirtmek isterim". Biz İspan­ya'nın Ekselans Başkumandan Franko'nun dirayetli idaresi altında sul­hun korunmasında ve emperyalist gayelere karşı konulmasında daima göstermiş olduğu büyük azmi, derin bir takdirle müşahede etmekte ve İspanya'nın gerek coğrafî vaziyeti, gerek medeniyet alemindeki durumu itibariyle sulhperver milletler camiasındaki mevkiinin ehemmiyetini tamamiyle idrak eylemekteyiz.

Memleketlerimiz arasındaki münasebetler, bu sıkı dostluğa muvazi ola­rak her gün biraz daha inkişaf etmektedir. Bunu görmek bizim için bü­yük bir saadet oluyor.

İspanya hükümeti namına bana ve mesai arkadaşlarıma tevdi buyur­duğunuz nişanları bu dostluğun güzel bir nişanesi telâkki ediyorum. Bizlere büyük şeref veren bu yüksek tevcihleri, meslek hayatımızın en kıymetli hâtıraları olarak iftiharla muhafaza edeceğimizi şahsım ve ar­kadaşlarım namına söylemek isterim. Ve derin şükran hislerimizin yük­sek merciine iblâğına delâletinizi rica ederini. Tebriklerinizden dolayı da en derin teşekkürlerimi takdim eylerim, sayın Büyükelçi.»

İşletmeler Vekilinin beyanatı:

 Ankara :

Şemsettin Günaltay'ın İstanbul'da bir parti kongresinde devlet fabrikalarıyla ilgili konuşması münasebetiyle İşletmeler Vekili Samet Ağaoğlu, Anadolu Ajansı muhabirine aşağıdaki beyanatta bulunmuştur:

«Halk Partisi iktidarının son Başvekili Şemsettin Günaltay'ın partileri­nin Erenköy Ocağında yaptığı ve 11 Mart 1957 tarihli bazı İstanbul ga­zetelerinde intişar eden konuşmasında, «milletin parası ile yapılan fab­rikaları satarak Ahmedi, Mehmedi milyoner yapmağa kimsenin hakkı yoktur. Çünkü bu fabrikalar milletin canı ve kanı pahasına yapıldı. İk­tidara geçtiğimiz zaman fabrikaları tekrar devletleştireceğiz» denmek­tedir.

1 Partimizin prensibi sanayi sahasında  hususî sektörü esas tutmak
ve mutlak zaruret olmadıkça devletin iktisadî işletmeciliğe girip buna
devam etmesine yer vermemektir. İktidara geldiğimiz günden beri bu
prensip esas alınmış ve devlet işletmesi karakterinde olmayan yeni te­sislerin hususî sermaye tarafından kurulması imkânları ihzar edilmek­le beraber elde mevcut olan ve hususî sermayenin iştigal sahasında mü­talâa edilen tesislerin programlarında yer almıştır.

Bu prensibin tabiî bir neticesi olarak 1950 yılından sonra sanayileşme hareketimizde hususî teşebbüs büyük adımlar atmış, bir çok sahalarda yeni yeni tesisler vücude getirmiş ve bunları ehliyet ve liyakatle idare etmiş ve işlete gelmiştir. Bu hal devletin aynı sanayi kollarında hususî teşebbüsle rekabet halinde çalışmasının tevlid edebileceği mahzurları önlemek cihetine gidilmesinin ve bu kabil tesislerin kanun hükümleri uyarınca hususî teşebbüse intikal zamanının geldiğini ve bu keyfiyetin daha büyük inkişaflar için yerinde olacağını göstermektedir.

Diğer taraftan 17/6/1938 tarihli ve 3460 sayılı kanunun 39'uncu mad­desi, bu kanun hükümlerine göre kurulan müesseselerin hükümetin teklifi ve umumî heyetin karariyle limited ve anonim şirket haline ko­nulabileceği, lüzum ve zaruret halinde anonim şirketlerin hisse senetle­rinin bir kısmının veya tamamının İcra Vekilleri Heyeti karariyle hâ­miline ait olabileceği hükmünü ihtiva etmektedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi muvakkat encümen tarafından o zaman hazırlanan mazbatada da aynen «39'uncu madde hükmü devlet serma­yesiyle işletilen bir teşebbüsün bu yolda faaliyete devam etmesine lü­zum görülmiyerek ferdî ve hususî sermayelere terkedüebilmesine mey­dan vermektedir. Böylece hükümetin müesseseyi şirket haline ifrağ ede­rek istihsal edeceği sermaye ile memleket için daha zarurî görülen veya fertlerin yapamayacakları daha büyük teşebbüslere girmesini kolaylaş­tırmış olur.» denilmekte ve 3/6/1933 tarihli ve 2262 sayılı Sümerbank Kanununa ait esbabı mucibe lâyihasında da «Sümerbank'm sahibi bu­lunacağı fabrikalar hisselerinden bir kısmının..» hususî teşebbüsün eli­ne geçmesinin muvafık görüldüğü bankanın bu suretle nakde çevirece­ği kıymetler ile yeni yeni sanayi şubelerinde faaliyete girişmek imkânla­rını elde etmiş olacağı ifade edilmektedir.

2 Partimiz prensiplerine uygun olarak bazı tesislerin hususî teşeb­büse intikalini sağlamak üzere izah olunan bu hükümler uyarınca bun­ların şirket haline ifrağı için iktisadî devlet teşekkülleri umumî heyeti­ne teklifte bulunulmuş ve umumî heyet «... bu nevi teşebbüslerin hu­susî sektöre devir ve intikali için zamanın münasip telâkki edilebilece­ğine, ancak her müessesenin devir şartları hususiyetlerinin teker teker umumî heyet arzına» karar vermiştir.

Bu karar gereğince umumî heyetten ikinci bir karar alınmak suretiyle müesseselerin şirket haline ifrağı ve hisse senetlerinin satışa arzı bahis mevzuudur. Umumî heyet henüz fevkalâde, bir toplantıya davet edile­rek böyle bir karar alınmadığına göre son günlerde kurulan ve serma­yesinin mühim kısmı hususî sektöre ait olan şirketler ile bahse konudevir keyfiyetinin bir alâkası yoktur. Son günlerde teşkil olunan şirket­ler, 195Ö yılından beri takip edegeldiğimiz iktisadî politikanın bir deva­mından ibaret olup, bu sınaî kalkınmamıza hususî sektörün geniş ölçü­de iştirakini temin için alman ve muvaffakiyetle tatbik oluna gelen ted­birlerin tabiî ve müstaet birer neticesidir. Filhakika son günlerde:

Sun'î elyaf sanayiini inkişaf ettirmek maksadiyle 25,5 milyon lirası ta­mamen hususî sektöre ait 30 milyon sermayeli.

Mensucat boyaları tesislerini kurmak üzere 7,5 milyon lirası tamamen hususî sektöre ait 12,5 milyon lira sermayeli,

Denizli'de kombine bir iplik dokuma ve boya fabrikası tesis etmek üze­re 6 milyon lirası hususî sektöre ait 8 milyon lird sermayeli, birer şirket kurulması cihetine gidilmiştir.

Erzincan dokuma fabrikası ile ağır sanayi için şiddetli ihtiyaç arzeden manyezit ve krom manyezit tuğlası tesisi işlerinin de aynı şekilde ve ser­mayesinin ekseriyeti hususî teşebbüse ait şirketler marifetiyle kurulma­ları mukarrerdir.

Bu gayretlerimiz neticesidir ki, yalnız Sümerbank'ın iştirak ettiği şir­ketlerin adedi 1950 yılında 9 iken bugün 49'a yükselmiş ve bu şirketle­re hususî yerli ve yabancı sermayenin 202.185.000, liralık iştiraki sağ­lanmıştır.

3  Görülüyor ki Şemsettin Günaltay kendi iktidarları zamanında kabul edilmiş olan kanım hükümlerinin tatbikine geçilmesini dahi tenkid etmek yolundadır. Bu kadar mühim bir mevzuda fiilî durumdan in­hiraftan ayrıca kendi zamanlarında çıkan kanun hükümlerini de unut­muş görünerek yapılan tenkidin en ufak bir tetkike müstenid bulunma­dığını ve son günlerde tesis ve teminine muvaffak olduğumuz yeni or­taklıkların kendisinin tenkid mevzuu ile bir gün alâkaları olmadığını ifade etmek yerinde olur.»

Başvekil Adnan Menderes'in basın toplantısı:

15 Şubat 1957

 İstanbul:

Başvekil Adnan Menderes, bugünkü basın toplantısında hazır bulunan gazetecilere teşekkürle söze başlamış ve basın mensuplarının sordukları muhtelif sualleri etraflıca cevaplandırmıştır. Bu arada C.H.P. Genel Başkanı İsmet İnönü'nün son İzmir nutku hakkındaki suale şu cevabı vermiştir:

«Müsaade ederseniz konuşmama, bir arkadaşınızın sorduğu suale, ce­vap vermekle başlıyayım :

Sordular, dediler ki: İsmet Paşa'nın son nutku hakkında ne düşünüyor­sunuz? Sualin ilk cevabı şudur: «İsmet Paşanın son nutkundan büyük bir memnunluk ve ferahlık duymaktayım. İç politikada öteden beri te­essüsünü arzuladığımız ve tahakkuku için gayret sarfetmekten bir an geri kalmadığımız, partiler arası iyi düzenin kurulmasına müsait zeminve havanın vücut bulmakta olmasını büyük bir memnuniyetle telâkki ediyoruz. Bunun alâkadar mahfillerce iyi telâkki edilmesini ve matbua­tımızın büyük bir kısmının, bunu kolaylaştırmak için hususî bir itina göstermesini memnunlukla müşahede ediyoruz.

Muhterem İsmet İnönü'nün İzmir'deki nutkunu, bu havayı tesis için bir gayret olarak vasıflandırmak yerinde olur kanaatindeyim.

Muhterem matbuat mensubu arkadaşlarımız tabiî ki, dikkatle takip et­mişlerdir: İsmet Paşa'nm İzmir'deki nutku esas itibariyle, yeni bir fikir getirmiş değildir. Görüşlerle de herhangi bir değişiklik bahis mevzuu ol­maksızın eski iddialar tekrar edilmektedir. Fakat arada büyük bir ye­nilik vardır ki o da nutkun lisanında ve üslubundaki başkalıktır. Bunu çok özlemekte icuk. Böyle bir seviyeyi düşürmemek için, Demokrat Par­ti ve iktidar elinden gelen her gayreti sarfedecektir. Çünkü ancak bu seviyede konuşmak suretiyle memlekette hakikî demokrasinin kanun­larla en geniş hürriyet tanıyarak dahi ulaşılamayacak olan bir merte­beye yükselmesini temin etmek mümkün olacağına kani bulunuyo­rum.

Herhal ve kârda bu üslûbu bozacak, buna halel getirecek, Demokrat Parti ve iktidar olmayacaktır. Havayı bozmak isteyenler olsa olsa biz­den başkaları olabilir.

Muhterem İsmet Paşa, fikirlerinde değişiklik olmamakla beraber, mem­lekete ferahlık getirmiştir. Ben de nutkun bazı noktalarına temas eder­ken kendisine lâyık bir cevap gayretinde olmaktan ziyade, vaziyet hak­kında, siz muhterem matbuat mensuplarını tenvir maksadını güdece­ğim.

Hâdiseler üzerinde ne düşünüyoruz, vaziyeti nasıl görüyoruz, bunu iza­ha çalışacağım. Muhterem İsmet İnönü sözlerinde eskiden olduğu gibi bildiğiniz fikirleri ileri sürmektedir. Şayanı şükran olarak fevkalâde ne­zih demokratik anlayış ve toleransa uygun bir lisan kullanmaktadır. Bu nutku büyük bir ferahlık ve rahatlıkla okudum. Mütalâaları ve arzuları beni asla rencide ve dilgir etmedi. Kendi partisinin programını, görüş­lerini müdafaa etmektedir. Ben de kendi inanışlarımızı müdafaa ede­ceğim. Kendisinin de bundan üzüntü duymaması ve aynı ferahlıkla bunları okuması lâzım gelir. Öyle yapacağından eminim.

Partiler arası vaziyeti iyice kavrayabilmek için bizi saran siyasî havanın mahiyetini teşhisine medar olacak bazı alametler üzerinde durmak is­tiyorum.

Nutkun başlangıcında muhterem İsmet İnönü bir gayret sarfediyor. Teşebbüs benden gelmedi demek istiyor. Sonunda, kimse ile konuşma­dım, hususî hesabım ve temasım yoktur diyor.

Başta ve sonda bu sözlerin söylenmiş olması paşanın ruhunda bazı en­dişelerin titreşmekte olduğunu gösteriyor. Demek ki siyasî hayatımızda ağır bir baskı mevcuttur. O kadar ki İnönü gibi bir şahsiyet dahi sağ­dan soldan ne diyecekler diye bazı endişeler hissetmektedir. Ben kendi­sine diyeceğim ki, Paşam büyük işler yapmış adamsın, büyük işler yap­mak için bu endişeleri ruhundan uzaklaştırman lâzımdır. Bunu yapa­cak, sünni şalin ve kemalin itibariyle sen olabilirsin.

Siyasî partiler üzerinde baskı yapanlara karşı diyor ki, ben yapmadım, Demokrat Parti talip oldu. Adnan Menderes istedi. Bunları serahaten söylemiyor ama bu mâna çıkıyor.

Paşam elbette sen bir takım hesapların peşinde olmayacaksın, mes'ul adamlar üzerinde baskı yapmaya çalışanlar daima vardır. İşte bizim si­yasî hayatımızın içinde bulunduğu çıkmazı ve altında bulunduğu bas­kıyı böylece anlamak mümkündür.

Bu böyle olunca muhterem Paşanın diğer iddialarının ve diğer sözleri­nin de aynı baskının tesirinden masun kalabildiğini iddia etmek müm­kün değildir. Samimiyetten ve hakikate tam tevafuktan inhiraf suretiy­le konuşuyorlar. Çünkü tenkid edecekler vardır.

Yine ve tesir altında sözlerinden örnekler vereceğim muhalefetin ka­der birliğinden bahsediyor. Ben muhalefetin değil, hepimizin, millet olarak kader birliğinin mühim olduğunu söylemek isterim.

Paşanın maksadı, ben ileri bir adım atıyorum ama merak etmeyin sizi yalnız bırakamayacağım, demektir. Böyle bir söz şöyle bir sebeple söyle­nebilir, muhalefet küllî bir yok olma tehlikesi karşısındadır. Muhalefet­te kader birliği deyince, onların müştereken bir tehlikeye maruz kaldı­ğını kabul etmek lâzım gelir. Böyle bir şeyin akla gelmesi dahi bizi üzün­tü ve ıstıraba sevkeder. Biz bunu tabiî bu mânaya almayarak vicdanın­da endişeler yaratan bir baskının tesiriyle söylenmiş sözler telâkki edi­yoruz.

Ben bu kader birliğini anlayamıyorum. Diğer muhalefet partileriyle ara­larındaki mesafe aynen ikiidar partisiyle olan mesafe kadardır.

Şimdi siyasî repertuvara dahil oldukları için tekrar edile edile artık son derece malûm bir hale gelmiş olan bu mevzulardan bahsedeyim :

Matbuat hürriyeti, seçim kanunu, rejim buhranı vesair gibi hepsine karşı cevaplarımız hazırdır. Son derece ikna edicidir, vicdanidir, ahlâki­dir. Hususî maksat takip etmiyoruz, memleket endişesinden ileri gel­mektedir. Biz de samimiyetle kendi fikirlerine beslemekte olduğumuz hürmet hissile fikirlerimizi telâkki etmesini bekliyoruz.

Bir noktayı belirtmek isterim. Başka muhalif partilerde bir endişe, bîr hırslanma göze çarpıyor. İnönü neye bunu yaptı diyorlar. Tabiî ki muh­terem matbuat müntesiplerinin gözünden kaçmamıştır. Bu acaba ne­den ileri geliyor.. Bu hususta bazı mebdeleri tenvir etmek lâzımdır. Me­selâ demokratik idarede partiler arası işbirliği sözü ortaya atılıyor.. Bun­dan ne anlamak lâzım gelir. Ben bu suali size sorsam vehleten cevap ve­remezsiniz veya verilecek cevaplar aynı olmayacaktır.. İşbirliği ne de­mektir, bu işbirliği partiler arasında bir koalisyon vücude getirmek mi­dir? Bu işbirliği bir iktidarın arada taksimi mânasına mı gelir? Bu iş­birliği sözü partilerin kendi program ve dâvalarını terkederek bir istika­met üzerinde birleşmelerini mi ifade eder? Ne o, ne bu.. Biz partilerin müstakil hüviyetlerini muhafaza etmelerini isteriz. Saniyen bir koalis­yon hükümeti kurmak bizim meclisi terkibimize göre uzaktan, yakın­dan asla bahis mevzuu olmamak lâzım gelir. İktidarı partiler arasında taksim keyfiyeti ise akla dahi gelmemek icap eder. Çünkü Türk milleti zahir olan iradesiyle Demokrat Partiyi müstakilen işbaşına getirmiş bulunuyor. Bu işbirliği hikâyesinin asıl ehemmiyetli tarafı şudur: Madem ki bir işbirliği bahis mevzuudur. O halde pazarlık başlamalıdır. Bu iş­birliğinde taraf olacak olanların bir takım talepleri vardır. Bu talepler, kısmen veya tamamen kabul olunmalı ki işbirliği mümkün olsun. Ka­bul olunmadığı takdirde ise işbirliği değil, küskünlük, münasebetlerin inkıtaa, tabir caizse soğuk harp hâkim olacaktır. O halde iktidar, siyasî sulhu ve demokratik muaşereti tahakkuk ettirebilmek için programına aykırı olan görüşleri ya toptan veya bugün müşahede olunduğu gibi bü­yük bir kısmını kabul etmek veyahut son derece şiddetli bir soğuk har­bin devamını göze almak şıkları karşısında iki çıkmaz yol arasında mu­hayyer bırakılmaktadır.

Ben bunu Halk Partisi için söylemiyorum, diğer partilerin ve Halk Par­tisinin de bazı çevrelerinin işbirliğinden anladığı mânaya cevap olarak konuşuyorum.

«Biz sana mülayim davranacağız, bağırıp çağırmayacağız, zalimsiniz, müstebitsiniz demeyeceğiz. Bu takdirde bize ne vereceksiniz» bu âdeta tehdit ile cizye talep etmeye benzer. İyilik bunun neresindedir? İyilik memleketi iyi göstermekle başlar. Hepiniz müşahade etmiş olacaksınızdır ki Türkiye’nin itibarı mükemmeldir. Burada bir şiddet ve zorlama­nın uzaktan yakından hissedilir, elle dokunulur bir halde mevcut oldu­ğunu görüyorsunuz. Bunun ifade ettiği mâna, bir şiddet politikası, bir zorlama değil midir? Bu mânaya gelmez mi?

Bence iyilik, şuradadır ki, iyi münasebetlerden çıkacak umumî netice odur ki böyle bir halin tesisi elbette mevzuatta o halin icaplarına göre hüküm tesisini icap ettirir. Amma şiddet ve zorlama ile değil.

Bir muhalefet parti lideri İzmir'de diyor ki: «Muhalefete şiddet atfı kabil midir?» kabildir ve partiler arası münasebetler edebiyatımıza geçmiştir. Demokrat Parti muhalefetin bir şiddet politikası takip eder olduğu, o zamanki iktidar tarafından, yüzlerce defa tekrar edilmiştir. Muhterem lider 950'den evvelki neşriyatı ve siyasî beyanatı gözden geçirildiği tak­dirde bunu görürler. Hattâ Halk Partisi iktidarının son seçim nutku da­hi muhalefetin şiddet politikasını bırakmadığından, bu politikanın de­vam ettiğinden şikâyetle başlar ve bu yersiz bir hareket olarak millete gösterilerek Demokrat Parti reyden mahrum edilmek istenmiştir.

Demokrat Partinin muhalefetteki enerjik politikasını bugünün şiddet ve zorlama tabiyesiyle birbirine karıştırmamak lâzımdır:

194G1950 arasındaki mücadelede enerjik bir politika takip edilmesini haklı gösterecek bazı tezahürler mevcut idi. Bu nokta üzerinde kısaca durulacak olursa meselenin mahiyeti derhal ortaya çıkar. Bilindiği gibi 1946 belediye seçimleri de, milletvekilleri seçimleri de maksatlı olarak bir yıl önceye alınmıştı. Maksat ise henüz kurulmuş olan muhalefet partisinin ilk inkişaf safhalarını dahi idrak etmeden, teşkilâtlanmadan, fikirlerini memlekete yaymak imkânını bulmadan seçim mücadelesi sa­hasına sürüklemek ve onu orada mağlûp etmek idi. Herkesin bildiği gi­bi 1946 belediye seçimlerinin, millet vekilleri seçimlerinin de millet ira­desini uzaktan, yakından tecelli, ettirir mahiyeti yoktu.

Bu hal karşısında seçimlerin derhal yenilenmesi ve dürüst seçime mes­net olacak bir seçim kanununun tedvini dâvası âdeta Demokrat Partinin tek maddeli bir programı haline geldi. Bundan tabiî bir şey olamaz­dı. O zamanki muhalefetin mücadelesi meşruiyet için bir mücadele idi. Millî iradenin kahir bir tecellisi ile meşruiyeti gayri kabili inkâr olan bir iktidara karşı o zaman şiddetli bir mücadelenin cereyan etmiş olmasını bahane ederek bugün bir şiddet ve zorlama politikasının tatbikine kal­kışmak kafiyen doğru değildir.

1950'den beri devam eden mücadele son derece şiddetli ve sert olmuş­tur. İki devre arasındaki fark dikkate alınmadan tatbik edilen bu usu­lün vicdanları bunaltıcı bir mahiyet taşıdığına şüphe yoktur.

Benim bu noktalar üzerindeki şu tahlillerim Halk Partisine değil, bu yakınlaşmadan ıstırap duyanlara karşıdır. Onların bu memleketin si­yasî havasını, seviyesiz bir mücadelenin bir kör doğuşunun akıbetine tekrar koyabilmelerine el birliğiyle mâni olmalıyız. Matbuattan da ri­cam budur. Buna müsaade etmemeliyiz.

Ben bu bahisle alâkadar olarak «iklim» dediğim zaman hayalî değil, re­alist konuşuyorum. Rahatça dinleyebilmek, birbirinin sözünü anlayabilmek, daha cevabı verilmeden feveran etmek itiyadından kendimizi kur­tarmak lâzımdır. Bu olmadıkça salim bir demokratik hayatın mevcudi­yetini iddia etmeye imkân kalmaz. Yine bunlar murakabe partisi isti­yorlar. Sanki gökten nazil olmuş bir sıfat.. Murakabenin meclis içinde olsun, dışında olsun, sadece kendilerinin inhisarında olduğu, müstakilen ve mücerret, kendilerinin vazifeleri cümlesinden bulunduğu kanaa­ti kökleştirilmek isteniyor. Bu telâkkiye göre siyasî iıayat tıpkı şirket veya. banka umumî heyetlerinde olduğu gibi bir murakabe raporuna bağlanacak ve bu murakabe raporu hakikatin tâ kendisinin ifadesini teşkil edecektir. Bir an için murakabenin inhisarında olduğunu kabul etsek dahi böyle bir mürakîbi tarafsız telâkki etmemize imkân yoktur. Bu itibarla mürakip ve murakabe edilen değil, karşılıklı iddialar, prog­ramlar ve karşı karşıya partiler mevcuttur. Hâdise sadece bundan iba­ret değildir. Kaldığı meclisin içinde iktidarın kahir bir ekseriyetle mev­cut bulunduğu ve binaenaleyh mürakiplerin kısmı küllisinin iktidara mensup olduğu keyfiyeti üzerinde ayrıca durmağa lüzum görmüyorum. Fakat şunu söyliyeyim ki: «mürakip» sıfatı mebusların her birinde ay­rı ayrı ve meclisin heyeti umumiyesinde mündemiçtir. Bu vaziyette 500 mebusun söylediği yanlış, yalnız muhalefet sıralarında oturanların söy­lediği doğrudur, gibi bir iddia elbette ki ciddî telâkki edilemez.

Şimdi rejim buhranı iddiasına geçiyorum:

Bütün iddia ve taleplerin dönüp dolaşıp dahil olduğu şu meşhur rejim, buhranı tâbirini bir tetkik edelim: Hiç durmadan iddia ve tekrar edil­diğine göre umumî efkârın bir rejim buhranının mevcudiyetine inandı­rılması maksadının takip edilmekte olduğuna hükmetmek lâzım gelir.

Rejim buhranı nedir? Aniyen sorarsanız bunu seneler senesi mütemadi­yen tekrar etmekte olanlar dahi bir isabetli ve vazıh cevap veremezler. Onların iddiasına göre, bugün rejim buhranı vardır. Çünkü 1954'de fi­lan kanun çıkmıştır,1955'de falan kanun çıkmıştır, 1956'da filân tatbi­kata başvurulmuştur: Ancak rejim buhranı gene onların iddiasına göre 1954'den evvel de mevcut idi. Hattâ rejim buhranı bir kavle göre 1950nin 30 Mayısında başladı. Yani Demokrat Parti hükümeti olarak ilk va­zifeye başladığımız günlerde...

Muhterem İsmet Paşanın Reisicumhurluk yaptığı devirlerde mi rejim buhranı yoktu? Yine muhterem İsmet Paşanın Başvekil olduğu uzun yıllarda bu ölçülere göre rejim buhranı yoktu da, bu meşhur rejim buh­ranı şimdi mi vardır? 1950'de mi yoksa, 1954'de mi başladı? Bunu bir türlü tayin edebilmiş değiliz.

Şimdi ise gösteri yürüyüşleri ve matbuat kanunu çıktığından beri re­jim buhranı var deniliyor. Hakikaten inanmak ve kabul etmek lâzım ge­lirdi ki şu hükümler çıkarıldığı için rejim buhranı vardır denilmiş ol­sun. Halbuki rejim buhranı ile ne kast edildiğini dahi anlamak güçtür' Kıstas bu olunca, Türkiye'de bir rejim buhranı acaba ne zaman olma­mıştır ki?.

Halbuki sosyal ve politik evolisyonu göz önünde tutarak memleketin ne­reden nereye geldiğini tesbit etmek ve buna göre insaflı bir hüküm ver­mek lâzımdır.

Gelelim Matbuat Kanununa :

Muhterem İnönü İzmir'de aşağı yukarı şöyle söylüyor: «Matbuat Kanu­nuna yeni suç unsurları kondu. Bu unsurlar, küçük düşürücü, suzanın davet edici gibi tabirlerdir.»

Muhterem İsmet İnönü iyice bu hususta tenvir edilmemiştir zannedi­yorum. Kendisine meseleler lâyikiyle ve oldukları gibi izah edilmemiş kanaatine varmak icap ediyor. Eğer böyle olmasaydı o sözleri söyle­mezdi.

Matbuat Kanunu veya fikir hürriyeti dediğimiz zaman hukuk sahasmdayız. Mefhumlar ve tabirler âlemindeyiz. Muhterem İsmet İnönü eba­dın ölçüldüğü ilim şubesinde olduğu gibi Ceza Kanununda da «haka­ret», «istihfaf», ««küçük düşürme» gibi tabirlerin hudutlarının riyazi katiyetle tesbit edilebileceğini mi zannediyor?

Kanun vazının hükme medar olmak için, hâkime hakareti suizanna dü­şürmeyi, istihfayı metre ve santimetre ile ölçüp ifade etmesi istene­mez.

Bunların hududunun nutukta istenildiği gibi sari hve vazıh olarak tesbiti hiç bir devirde mümkün olamamıştır, olmayacaktır da.

Küçük düşürücü ve suizannı davet edici tabirlerine itiraz ediliyor. Bun­ların müphemiyeti ileri sürülüyor. Nereden başlayıp nerede bittiği belli olmaz diye demagojik bir defin cazibesine kapılmanın arazı görülüyor.

Halbuki bunların hiç biri doğru değildir.

Şimdi size bu tabirlerin başka memleketlerin kanunlarında mevcut ol­duğunu isbat edeceğim. Hem nerede Amerika'da.

Bakınız Birleşik Amerika'nın NewYork eyaletinde Ceza Kanununun 1340'mcı maddesinin tercümesini aynen okuyorum:

Madde: 1340  Yazı, tabı, resim, işaret yolu ile veya şifahî ifade dışında diğer suretlerle hayatta olan herhangi bir şahıs veya ölmüş bir şahsın hatırasını nefret, hakaret, alay veya kötülemeye maruz bırakan, her­hangi bir şahıstan kaçınılmasına, sakınılmasına sebep olabilecek mahi­yet gösteren herhangi bir hakikî veya hükmî şahsı, şahıslar topluluğu içinde, meşgalesinde mutazarrır etmeğe müsait olan kötü niyetli neşri­yat hakaret suçunu teşkil eder.

Bu ifadeleri numumiyeti tahdide matuf olmaksızın aşağıdaki kaideler hakaret maddesini tayin ve tavsife bir rehber teşkil eder.

 Bir kadına iffetsizlik, cürüm, hilekârlık, namussuzluk, ayıp ve şe­refsiz bir hareket atfeden veya böyle   hareketle itham   veya hakkında
suizan tasdi veya tazammun eden,

 Tabiî olarak tevlid ettiği tesiri itibariyle okuyanları bahse mevzu
şahıs olduğundan daha fena telâkki etmeye sevkedecek mahiyette olan,

 Bir şahıs hakkında bu şahsın mecnun, budala, akıl hastalığına müptelâ veya buna benzer olduğunu beyan eden, ona herhangi bir şe­kilde olursa olsun aklî nakise isnad eden, şahsın müstekreh vesair has­talığa veyahut mutaden ahlâk kaidelerine mugayir hareketlerin tevlid ettiği herhangi bir hastalığa «Delirum Tremens» alkolizm cinnetleri gi­bi müsab olduğundan/bahseden,

 Bir şahsın iş ve meslekî bakımdan kendisine bu sahalarda   zararı
dokunmağa müsait veya mutezarını etmeğe matuf bulunan,

 Ehliyetsizlik, verimsizlik, iflas, borçlarını ödemekten âciz veya ma­
lî mesuliyet duygusundan    mahrumiyet isnadını    mutazamının bulu­nan,

Her türlü gazete neşriyatı hakaret suçu mahiyetini taşır. Hakikî şahıs­lar gibi hükmî şahıslar da neşir voliyle hakarete mevzu olabilirler.

Hakaret, suizan Amerika’da da kanuna girmiş, fakat, istihfaf ve istihza gibi bizde olmayanlar da orada kanuna girmiş bulunuyor. Diğer demok­ratik memleketlerin kanunlarında da bu tabirlerin aynen mevcut oldu­ğunu söylemeğe dahi hacet görmüyorum. Mütekâmil ve medenî cemi­yetlerin, bizim cemiyetimizden daha ahlâklı olduklarından mı, yoksa yazarlarının hiç bir mecburiyet ve kayıtlan olmadığı halde sadece çok ahlâklı olduklarından dolayı şahıslar aleyhinde hakaret vesair fiilleri irtikâptan sırf ahlâkî bir kayıtla içtinap ettiklerinden midir ki o cemi­yetlerde şeref ve haysiyetler masun tutuluyor. Hürriyetler birbiriyle ça­tışmadan kullanılıyor ve suiistimal edilmiyor. Hayır ne o, ne bu: İşte bu ileri medenî memleketler kanunlar tedvini suretiyle cemiyetin ahlâkını tehzip etmek yolunu çoktan bulduklarından dolayıdır ki demokrasiler oralarda payidar olmuştur.

Tekrar etmek istemediğim bir mütearifedir ki demokrasinin katili de­magojidir. Biz iktidara geldiğimiz zaman 20 komünist gazete ve mec­mua çıkardı. İleri solculuğa manî olacak kanunî müeyyideler mevcut bulunduğu halde.

31 Mart hâdisesini de tahriklâmiz neşriyata bağlarlar. Onu takip eden hürriyet ve itilâf mücadelelerinde gazetelerin isimlerini dahi hatırlıyacak olursak tedehhüş ederiz. Bakın gazete isimlerine: «Edep yahu», «eşek», «eşekoğlueşek».

Atatürk'ün büyük zaferini müteakip az hücum yapılmadı. Şeyh Sait is­yanlarına kadar matbuatın ölçüsüz neşriyatının âmil olduğu söylen­miştir.

Bir İngiliz hukukçusu «kalem kılıçtan keskindir. Demokrasinin payidar olabilmesi için hâkimin hükmü kılıçtan keskin olmalıdır» diyor.

Hürriyet nedir? Hürriyet her şeyden evvel masuniyetle meydana çıkar. Masun olmayan insanın hür olmasına imkân yoktur. Suçsuz olduğu halde dahi tecavüze uğrayacağını zanneden insanın hürriyetinden bah­setmek abestir. O halde hürriyet kelimesi ile, hürriyetin mevcudiyeti ile zabıta ve kaide mefhumları beraber yürür vatandaşların hür olarak doğması keyfiyeti bu hürriyetin masuniyeti ile takviyesine bağlıdır.

Fikir hürriyeti ve tenkid hürriyeti güzeldir. Fakat dünyanın hiç bir ye­rinde hakaret hürriyetinden, küçük düşürme hürriyetinden bahsedil­diği görülmemiştir. Hattâ muaşerette, bulunduğu insanlar nezdinde mağduru arzu edilmeyecek bir hale düşürmek dahi cezayı mucip görü­lüyor.

Hattâ şunu söyleyeyim ki bir şahsın mahkûmiyet sabıkasından dahi bah­sedemezsiniz.. Bir İngiliz mahkemesi karan dikkate şayandır. Bir şahıs yakalanmış, muhakemesi var, bu şahsın mütekaddim bir mahkûmiyeti var. Hâkim bunu neşreden gazeteciye «sen bunu neden yazdın, beni te­sir altında bırakmak mı istedin?» diye ceza veriyor.

Bir de toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanunundan bahsediyorlar. Ben sorayım, dünyanın neresinde seçim kampanyası dört sene devam eder. Başka memleketlerde böyle bir vaziyet yoktur. Kanun zaruretlerin icabıdır. Hangi memleketlerde her Cumartesi, Pazar, panayır gibi miting­ler yapılır?

Memleketin parlâmentosu var, toptan muhasebe seçimlerde tecelli eder.

İki sene evvel vekillik yapmış bir zat, üç ay süren bütçe müzakerelerin­de konuşmuyor, bütçenin kabulüden iki gün sonra üstüste defalarca toplantılar yapıyor. Bütün konuşmaların yeri meclisti. Neden orada ko­nuşmadı?

Yine bu bahislerle alâkalı olarak seçim kanunu tâdillerine hücum edi­yorlar. Seçim kanununda ne yaptık? Dürüst seçimler yapılmasına mâni olacak bir hüküm varsa 99 defa kazırız. Bizim yaptığımız tâdiller, sa­dece seçimlerde ahlâkîliği temin etmeğe matuftur.

Bunlar seçimin esasına değil, sadece kırtasiye tarafına taallûk eder.

İktisadî ve malî sahalarda bize tevcih edilen hücumlar plansızlık, programsızlık sözleriyle ifade olunur. Bu mevzu üzerinde gerçi çok konuşul­du, fakat bir defa daha huzurunuzda, bu fikirleri umumî efkâra nakle­decek topluluk huzurunda, tekrarlamakta fayda vardır. Hiddet ve ta­assuptan sıyrılarak meseleleri ortaya koymadıkça bunların mânası an­laşılamaz.

Bu tenkidlerden maksat, plân kelimesinin efsunkâr tesirinden istifade edilerek, plansızlığın menfî tesirlerini Demokrat Parti üzerine teveih etmektir. Bize şöyle bir plân olması lâzımdır, denilmedi. Soruyorum, bu mevzuda müsbet teklifler ortaya atıldı, makaleler yazıldı mı?

İzmir’de de plân meselesi tekrar ediliyor, fakat nasıl bir plân olması lâ­zım? Bu cihet gene meskut. Biz şu plânı bıraktık, devam etseydiniz de denilmiyor. Mahiyeti anlaşılmadıkça bu mevzuda teşhise vasıl olmak mümkün değildir.

Sonra partilerin, bütün mevzularda mutabık kalmaları mı icap eder?.. Her partinin elbet de ayrı bir görüşü olacaktır. Farklı görüşlerin ötesin­de bu plân meselesini bir tetkik mevzuu olarak eîe alalım. 

Ben size eski iktidarın plân mevzuundaki anlayışını, daha doğrusu bu mevzudaki tereddütlerini belirtmek için şimdi birkaç vesika okuyaca­ğım. Bakınız zamanın İktisat Vekili Fuad Sirmen 1946 Ocak ayında mecliste ne söylüyor. Ulus gazetesinden okuyorum: 29 Ocak «bahsettik­leri gibi detay, plân ve projelerini evvelden hazırlayıp 1520 senelik bir programa bağlıyarak, bir dosyaya koyup zamanı gelince tatbik etmeğe maddeten imkân yoktur. Kurulması derpiş edilen tesisler ancak ana  hatları ile, esasını tayin suretiyle plâna bağlanabilir ve tatbik anları gel­diği zaman o vakit ki şartların icabına göre teferruatı testait edilir ve bunda da değişiklikler olabilir. Zaten başlanmış olan bir işin bitinceye kadar yüzde yüz kat'iyetle yapılması ve istilzam ettiği meblağın belli ol­ması bile mümkün değilken böyle on onbeş senelik bir plâna bağlanacak malî bir program portresini şimdiden tayin ve tesbit etmeğe imkân ol­madığını zannediyorum, ki yüksek meclis de takdir eder. Bu bakımdan milletin büyük fedakârlıklar pahasına bize kabulünüzle vereceği büyük meblağları kullanırken başta Ekonomi Bakanlığı olduğu üzere bunları doğrudan doğruya sarfeden ve mesuliyetini de beraber taşıyan bankala­rımızın ve müesseselerimizin vereceği. sermayenin on parasını bile lü­zumsuz yere sarfedilmemesine dikkat ederek en verimli ve en iyi şekil­de kullanacaklarını huzurunuzda arz ve temin edebilirim.»

Plân hususundaki fikirleri 950'de biraz daha sarihi eşiyor. Fakat o za­man dahi ortada bir plân da mevcut olmadığı şimdi okuyacağım diğer bir vesikadan anlaşılacaktır.

«Hükümetin beyannamesinde devlet plânı hakkında hükümler vardır. Hükümet bu plânın yapılması işinin basit ve kolay olmadığını bilmek­tedir. Bunun için devlet plânı hazırlanması hususunda ana çizgileri çi­zecek mütehassıs aranmakta idi. Bu mütehassıs için aplikasyon yapıl­mış ve bunun için biri bulunmuştur. Bunun dışında ayrıca İmar ve Kal­kınma Bankası ile temas ettik. Bu bankadan üç gün evvel aldığımız bir mektupta memleketin iktisadî yönden, iktisadî bünyesini nazarı itiba­ra alan bir plân hazırlayacakları bildirilmektedir. Memleketin gelişme­sini plânlamak hususunda gelecek mütehassıslarla, mütehassıslarımız teşriki mesai ederek bir plân hazırlayacaklardır.»

Bu sözler zamanın Devlet Vekili Cemil Said Barlas dostumuzundur. 14 Mart 1950 tarihli Ulustan okudum. Görüyorsunuz ki seçimin hemen arifesinde ancak daha bir plân için mütehassıs getirileceğinden, tetkik­ler yaptırılacağından bahsediliyor.

Bu plân da bütün iktisadî hayatı içine alan bir plân değil, sadece ban­kadan istenilen 2030 milyon dolarlık bir kredinin nasıl kullanılacağı­nın mucip sebebi olarak hazırlanacaktır.

Pek tabiî olarak her banka gibi milletlerarası İmar ve Kalkınma Banka­sı da vereceği kredinin rantabl olup olmayacağını, nerede kullanılacağı­nı bilmek ister. İşte hazırlanacağından bahsedilen bu plân böyle bir mecburiyetin neticesidir.

27 sene iktidarda kalıp da plânımız yoktur diye iktidardan giden bir partinin mütemadiyen plândan bahsetmesi insanın içinde ister istemez bir eziklik yapar. Verdiğim misâllerden görülüyor ki 1950'de bile ancak ana çizgileri ile bir plân hazırlayacak mütehassıs aranmaktadır.

Üçüncü bir vesika: Bugün bizden mütemadiyen piân sormakta olan Hürriyet Partisinden Muhlis Ete'nin bizde İktisat Vekili iken plân hak­kında söylediklerini okuyacağım: Tarih 22 Şubat 1952.

«Geçenlerde de arzettiğim gibi, hükümet plânı çalışmayı şiar edinmiş­tir, yalnız bazı arkadaşlarımızın dedikleri gibi, iğneden ipliğe kadar bü­tün istihsal vasıtaları, bütün istihlâk maddeleri üzerinde topyekûn bir .plân yapmak niyetinde değildir, esasen konsepsiyonumuz buna mâni­dir. Buna rağmen her vekâletin, gene geçen gün arzettiğim gibi, plân­lan ve projeleri vardır.»

Şimdi de, milletlerarası İmar ve Kalkınma Bankasından gelen Barker heyetinin raporundan bazı parçalar okuyacağım:"

«Heyetimiz, memleket ekonomisinin her bölümünde, hem hususî ve hem de ammeye ait kalkınma masraflarını içerisine alan ve muayyen yatırım hedeflerini ihtiva eden tahdidi bir plân çizmek arzusuna kapıl­mış değildir.».

«Türkiye için topyekûn bir plânlaştırma, ne mümkün ve ne de arzuya şayandır.»  (Sahife 251).

Elde mevcut malûmatın hata payı ziyadedir ve ileride, dayandığımız faraziyeleri hükümsüz bırakabilecek önceden kestirilemeyen bir cok hal­ler zuhur edebilir.

Ancak, beş senelik devre zarfında amme sektörünün ele geçirmeyi ümit edebileceği mecmu kaynakların muhtemel hacmi tahmin edilmiş ve bu devreye taalluk eden program tesbitinde hükümete ilk rehber olabilecek makul yatırım tahsislerine dair temennilerde, bulunulmuştur. (Sahife 252).

Aynı raporda, hususî sektörde plân mevzuunda bakınız ne deniyor :

«Heyetimiz memleket ekonomisinin hususî sektörü için bir program tesbitine teşebbüs etmemiştir, zira (tekmil hususî tasarrufların kollanılma şeklini sevk ve idare etmek üzere, arzu edilmeyen ve otoriter mahiyette kontroller, empoze edilmesi yoluna gidilmedikçe) buna imkân yoktur. Hususî yatırımların mühim bir kısmı memleketin para sisteminin dahi dışında cereyan etmektedir. Bundan arta kalanların büyük bir kısmı da kredi müesseseleri dışındaki mecralardan finanse edilmektedir. Bu sebeple devletin hususî tasarrufların kullanılma şeklini kontrol etme, hattâ nüfuz altında bulundurma imkânları son derecede mahduttur. Esasen hususî yatırımlara dair teferruatlı bir programın yersizliği de aşikârdır, zira bu, gayrı şahsî ve objektif piyasa âmilleri yerine progra­mı formüle edenlerin sübjektif görüşlerinin ikame edilmesine ihtiyaç gösterir» (Sahife 252).

Görüyorsunuz ki mütehassıslar da hususi sektör de bir plân tatbik edileraiyeceğini, hattâ mahzurlu olduğunu söylüyorlar. Bırakınız Türkün iktisadî zekâsı işlesin diyorlar.

Esasen bugün hiç bir demokratik memlekette topyekûn plândan bah­sedilmez. Hükümetler gelir giderler, kendi programlarını tatbike çalı­şırlar. Biri bir mevzuu, meselâ ücretleri, diğeri başka bir mevzuu ele

alır.

İktisadî hayatın bütün temevvücünü, bütün hâdiselerini dört beş kişi bir araya gelerek teferrüatıyla tesbit edecek, hudutlayacak sonra siz de onu zorla tazyik edeceksiniz, böyle sey olmaz. Bundan ancak zarar ge­lir.

Bakınız size misâl vereyim. Demin bahsettiğim Barker heyetine dahil ziraat mütehassısı bir profesör, rapordan birkaç sene sonra yani 1955 yı­lında neşrettiği bir makalede heyetin bazı tavsiyelerde aldanmış oldu­ğunu kabul etmiştir. Bilhassa ziraatte geniş ölçüde makineleşmenin ve fiyat destekleme politikasının pek müspet bir netice vermiyeceği hak­kındaki görüşlerini tatbik etmemizin neticede tahminlerinin hilâfına tecelli ettiğini görmüştür. Mütehassıs aynen şöyle diyor:

«Biz Türkiyede ziraatin mahsul temini bakımından kısa zaman içinde pek fazla genişlemek istidadı bulunmadığı neticesine varmıştık. Fiyat himayesi usullerinin kullanılmasını arzettiği fayda bakımından son de­rece şüpheli bulmuştuk. Halbuki Türkiye bizim tavsiyelerimizin hilâfı­na olarak ziraatin makineleşmesini ve yüksek fiyat himayesine başlıca ehemmiyeti atfetmekte devam etti. Şu cihet aşikârdır ki Türkiye bu devrede dikkate şayan bir gelişme elde etmiştir.»

Burada mukadder sual şu olabilir:

Bizim hiç plânımız yok mudur? Elbette var. Amme sektöründe bütçe bir plândır. Bu seneki bütçe bir buçuk milyarlık bir envestismam ihtiva edi­yor. Her tahsisatın bir programı vardır. Bunlar inceden inceye tesbit edilir. Yollar, limanlar, köprüler, hep program dahilinde inşa edilir. Be­lediyelerin, iktisadî devlet teşekküllerinin yatırımları da plân dahilinde yapılır.

İktisadî devlet teşekkülleri 3460 sayılı kanuna göre umumî heyetlerinin murakabesine tâbi ve basiretli bir tüccar gibi hareket etmeye mecbur müesseselerdir. Bunların yatırımları da ayrı ayrı plânlaştırılmış ve te­ferruat programlarına raptedilmiştir. Hangi teşekküle sorsanız kaç se­ne ilerisi için neler yapacağını size tafsilâtiyie anlatır, bunlardan ne randıman alınacağını söyleyebilir.

Bunların tatbikatı Umumî Murakabe Heyetinin teknik teftişine tâbi­
dir. Bu hususta hacimli raporlar vardır. Bunları görmek her zaman
mümkündür.         .

Hususî sektöre gelince, bunun hakkında mütehassısların söylediklerini duydunuz. Buna karışılmaz diyorlar. Hakikaten en büyük envestisman ve kalkınma hususî sektörde olmuştur. Fakat amme sektöründe olduğu gibi görünmez. Bir vatandaş on milyonluk fabrika kurar, haberiniz bile olmaz. Biz bunların henüz tescilini tamamlayamadık. Ticaret Odaları Birliği bunun tesbiti için, büyük masraflarla, heyetler teşkil ederek ça­lışmaktadır.

Bunların tam neticesi ancak tetkikler tamamlanınca meydana çıkacak­tır. Fakat şimdiden bildiğimiz sahalar da vardır. Bir misâl vereyim. Men­sucat sanayiinin eskiden yüzde 25'i hususî teşebbüse, yüzde 75'i devlet müesseselerine ait idi. Amme müesseselerinin mensucat envestismanları arttığı halde, şimdi nisbet hususî sektör lehine berakis olmuştur.

Bu bahiste, son olarak, şunu söyliyeceğim, muhaliflerimizin plân hak­kında bize hâlâ söyleyecekleri bir şey varsa lütfen söylesinler. Konuş­maya her zaman hazırım.

Başvekil Adnan Menderes'in imar hareketleri hakkındaki beyanatı:

 İstanbul :

Başvekil Adnan Menderes, bugünkü basın toplantısında, imar hareket­leri ile alâkalı sualleri cevaplandırırken bu mevzudaki çalışmaların her gün daha da genişleyen bir ölçüde devam ettiğini, gereken tedbirlerin birbiri ardına ele alındığını söylemiş, bu arada biri İstanbul, diğeri Ankarada olmak üzere üçeryüz odalı iki otel inşası için Amerikan firmala­rı ile anlaşmaya varıldığını haber vermiştir. Turizm bakımından mem­leketi kısa zamanda inkişafa ulaştıracak mahiyetteki bu iki büyük te­sisin dış tediyesi asgarî yedi milyon dolardır ve bunun finansmanı temin edilmiştir.

İstanbulun şimdiye kadar ele alınmamış halde duran ara sokaklarını inşa için hazırlanan plânın tatbikine devam edilmektedir. Bu cümleden olmak üzere Üsküdar semtinde 80 kilometrelik, Beyoğlu semtinde ise 30 kilometrelik yol yapılacaktır. Hülâsa bir sene zarfında İstanbul şeh­rinde 300 kilometre civarında yol ikmal edilecektir.

Başvekil, bir şehirde bir tek mevsim zarfında bu uzunlukta yol inşası­nın görülmemiş bir faaliyet teşkil ettiğini, aynı zamanda sosyal değeri de büyük olduğunu belirtmiştir.

İstimlâkler dolayısıyla komisyonlar tarafından yapılan kıymet takdirle­rine vâki itirazlar üzerine mahkemelerce bazen beş misli fazla kıymet takdir olunduğunu ileri sürerek bu durumun istimlâk işlerini ağırlaştırıp ağırlaştırmayacağını, soran bir gazeteciye de cevap vermiştir. Bir defa bu mahiyetteki fiyat tezyidleri nadir muamelelere inhisar etmek­tedir. Kaldı ki, istimlâk edilen arsaların yol ve meydanlara verildikten sonra kalan kısımları bu arsaların yeni İktisap ettiği değerlerle satıl­maktadır. Binaenaleyh imarın aynı hızla devamı bakımından herhangi bir endişe duyulmamak lâzım gelir. İstimlâk mevzuları, esasında, bütün vazifeliler tarafından son derece büyük bir titizlik, dürüstlük ve istika­met içinde yürütülmektedir. İstanbul’u muasırı şehirlerin seviyesine ulaştıracak bütün gayretler her cephesiyle sağlam esaslara istinad et­mektedir.

İstanbul’daki istimlâklere ve genişleyen imar faaliyetlerine muvazi ola­rak alâkalı idarelerce telefon kablosu, su borusu vesaire nev'inden lü­zumlu teçhizatın temini için ihtiyaçlar son derece dikkatle tetkik olun­makta ve gereken bütün tedbirler zamanında alınmaktadır.

Adnan Menderes, daha sonra Florya'da denizden daha çok sayıda va­tandaşın faydalanması mümkün    olacağını söylemiş, dükkânları yıkılanlar için muvakkat dükkânlar hazırlandığını, nitekim Balık Pazarı esnafı için 205 dükkânın inşasının bugün ihale edilmiş olduğunu bildir­miştir

Başvekil, selâhiyetli bir Aiman mütehassısının İstanbul’un imarı ve gü­zelleştirilmesi ile alâkalı işleri sevk ve idare ettiğini söylemiş, gerek bu mütehassıstan, gerek diğer bir İtalyan mimarından bu işlerde istifade edildiğini belirtmiştir.

Ayrıca eski eserlerin resterasyonu için İtalyadan iki restoratör getirt­mek hususunda mutabık kalınmıştır. Şehrin meydanlarını süsleyecek heykellere gelince, Evkaf Umum Müdürü ile beraberindeki bir heyet bu hususta muhtelif Avrupa memleketinde tetkikler yapmaktadır.

Başvekil'in basın toplantısında Kıbrıs mevzuu :

 İstanbul :

Başvekil Adnan Menderes'in bugünkü basın toplantısında Kıbrıs mev­zuu ile alâkalı olarak muhtelif sualler sorulmuştur. Bu arada Birleşmiş Milletlerde ve Londra'daki görüşmeler hakkında malûmat rica edilmiş, bugün Yunanistan'ın müzakerelere girmek istememesi ve bu müzakere­lerin İngiltere ile Kıbrıs'ta Rumca konuşan halkın temsilcileri arasında cereyanını desteklemesi karşısındaki görüşümüzün açıklanması isten­miş, ayrıca Yunan parlamentosundaki son konuşmalar bahis mevzuu edilmiş, ezcümle bu konuşmalarda Yunan Hariciye Vekilinin Türk bası­nı ile devlet adamları tarafından Yunanlılar hakkında hakaretamiz söz­ler sarfettiği iddiasında bulunduğu, Yunanlıların ise bunlara cevap vermeyeceklerini ilâve ettiği hatırlatılarak bu hususta Başvekilin düşüncele­ri rica olunmuştur.

Başvekil Adnan Menderes demiştir ki:

«Basın toplantısında Kıbrıs hakkında muhtelif sualler sorulabileceğini düşünerek NewYork'ta, Birleşmiş Milletlerde Kıbrıs meselesi ile bizzat meşgul olmuş bulunan Fatin Rüştü Zorlu arkadaşımı beraberimde ge­tirdim. Müsaade buyurursanız kendisi meselenin nasıl cereyan ettiğini anlatsın, ilk elden malûmat versin.

Ben yalnız şurasını derhal belirtmek isterim ki Türkiye'de vazifeli ve mesul zevat tarafından herhangi yabancı devlet adamı hakkında en kü­çük bir hakareti tazammun eden tek bir kelime sarfedilmemiştir. Bu­nun haricindeki bütün iddia ve ithamlar, ancak birer bühtandan ibaret­tir.»

Başvekilin bu kısa sözlerinden sonra, Fatin Rüştü Zorlu şu izahatı ver­miştir:

«Müsaade buyurulursa, evvelâ, umumî olarak Kıbrıs meselesinin Birleş­miş Milletlerde geçen safhası dahil bütün safhalar hakkında hatırala­rımızı tazelemeye çalışalım:

Hepimizin bildiği gibi, Kıbrıs meselesinin son safhası, Birleşmiş Millet­lerde bir karara bağlanmak suretiyle intaç edilmiştir. Yunanistan, ilk defa 1951 senesinde o zamanki Başvekilinin ağzı ile Kıbrıs meselesini beynelmilel sahada bir arazi ilhakı şeklinde ortaya atmıştır. Bu iddia ile 1954 senesine kadar İngiltere üzerinde kâh açık, kâh gizli müzakere­lerle tazyik icra etmeğe çalışmıştır.

1954 senesinde ise Yunanistan bu meseleyi Birleşmiş Milletlere getir­miştir. Mesele iki sene orada kalmıştır. O zaman Birleşmiş Milletler, pek karışık bir mıntıka olan Ortadoğu ve Şarkî Akdeniz’de mevcut tehlikeli vaziyetleri nazarı dikkate alarak ve Birleşmiş Milletler Anayasasının baş gayelerinden birinin de sulhu vikaye olduğunu göz önünde tutarak bu mevzuu gündeme dahi almamak kararını vermişti.

1954'de Yunanistan’ın meseleyi beynelmilel sahaya dökmesinden doğa­bilecek aleyhte neticeleri önlemek üzere hükümetimiz, Kıbrıs'ın Türki­ye için arzettiği hayatî ehemmiyeti ve hukukî bakımdan ada ile olan ra­bıtasını ortaya atarak bu işe müdahale etmiş ve meselenin Birleşmiş Milletler gündemine alınmasına muhalefet ederek 1956 senesine kadar buna mâni olmuştur. İngiltere bu arada, meselenin üç müttefik devlet arasında sulhen halli imkânlarını aramak için Londra'da bir konferans toplandı. Bu konferansta İngiltere ve Türkiye müdafaa vaziyetinde, Yu­nanistan mütecaviz durumunda idi. Çünkü kendisi ile ilgisi olmayan bir arazi parçasının Yunanistan'a ilhakını talep ediyordu.

Türkiye ile İngiltere o zaman Yunanistan'ı bu talebinden vazgeçirmeğe çalıştılar, ihtilâfa muslihane bir hal şekli aradılar, bu gayretler muvaf­fak olmadı ve konferans akamete uğradı.

Londra konferansından sonra, temaslar devam etti. İngiltere, vaziyeti iki bakımdan mütalâa ediyordu: Kendi hâkimiyeti altındaki adanın iç statüsünü orada mevcut olan cemaatlere Selfgovernement vermek su­retiyle organize etmek ve sulhun ve asayişin temininden sonra verilecek bu Selfgovernement iyi işlediği takdirde beynelmilel sahada bir değişik­lik olabileceğini göz önünde tutmak.

Bu iki temayı, İngiliz Müstemleke Nazırı Lennox Boyd'un 1956 sonba­harında verdiği nutukta görmekteyiz. Sayın Nazır ilerde bir Selfdeterminasyon'un bahis mevzuu olabileceğini, fakat adada iki cemaat bu­lunduğuna göre bu haktan iki cemaatin de istifade etmesi gerektiğini, bunun da fiiliyatta bir taksim şeklinde tecelli edeceğini ileri sürmüş­tür.

O zaman Başvekilimizin yaptığı beyanat hatırlardadır. Üç müttefiki bir­birine düşüren bu meselenin ortadan kalkması ve muslihane bir şekil­de halledilmesi için Başvekilimiz, cesurane bir hareketle fedakârlıkta bulunarak Lennox Boyd tarafından ileri sürülen taksim şeklinin Tür­kiye tarafından kabul edilebileceğini bildirdi ve Radcliff anayasa pro­jesi üzerinde de prensip itibariyle hükümetimizin görüşmeler yapabile­ceğini beyan etti.

Hakikaten görüşmelere de başladık. Profesör Nihat Erim'in temasları malûmunuzdur. Türkiye'nin ada muvacehesindeki vaziyeti dün olduğu gibi bugün de gayet sarihtir. Ada Lozan muahedesi mucibince Türkiye ile İngiltere arasında bir mevzudur. Adanın stratejik durumu da Tür­kiye'nin emniyetini hayatî şekilde alâkadar etmektedir. Ada, bir harp zuhurunda Türkiye'nin beslenebileceği limanların ağzında tıpkı bir şişenin ucundaki mantar gibidir. Adada yaşayan yüzbinden fazla Türk de bu hayatî rabıtayı fiilen bir kat daha kuvvetlendirmekte ve perçinle­mektedir.

İstitrad olarak şu noktayı arzedeyim ki, adadaki nüfus istatistikleri de tam ihticaca saiih istatistikler değillerdir. Bunlar bizdeki nüfus sayımı gibi ileri, fennî bir usulle elde edilmemiştir. Sadece muhtarların bizim köyümüzde şu kadar Rum, şu kadar Türk var şeklindeki beyanları üze­rine tekevvün etmişlerdir. Pek tabiîdir ki Rum muhtarlar, kendi köyle­rindeki Türkleri ya tamamiyle yok, veyahut da pek az göstermişlerdir.

Demek ki Türkiye gerek adadaki Türklerin idameyi hayatı, gerek 26 milyon Türkün emniyeti ve Lozan muahedesinin sarih hükümleri ba­kımından Kıbrıs'la hayatî bir şekilde alâkadar bulunmaktadır. Bu se­beple Türkiye Radcliff anayasası içinde Türklere Rum cemaatına tanı­nacak aynı siyasî ve idarî hakların verilmesi talebini reddetmiştir. Ya­şayış, adet, örf ve hars bakımından Rumlardan tamamiyle ayrı bir ma­hiyet gösteren bu Türkler hakkında adada basit bir ekseriyetekaliyet münasebeti bahis mevzuu olamazdı. Onlara ancak idarede eşit haklar verilebilirdi. Tıpkı bir fedaratif idare içinde olduğu gibi hareket edilme­liydi. Türkiyenin bu talebi adanın beynelmilel statüsü bugünkü duru­munu muhafaza ettiği müddete inhisar etmektedir.

Adanın beynelmilel statüsünde herhangi bir değişiklik mevzuubahis ol­duğu takdirde ise Türkiye Lennox Boyd'un ileri sürdüğü taksim tekli­fini yani bir yandan 26 milyon Türkün emniyeti ve diğer taraftan da adada Türk cemaatinin beka ve inkişafını temin edecek bir taksim tek­lifini sırf sulh ve müsalemetin temini gayesiyle bir fedakârlık olarak ka­bul etmişti.

Yunanistan’ın bu uzlaştırıcı teklifler karşısındaki vaziyeti ise sadece menfî olmuştur. Yunanistan bir yandan Birleşmiş Milletlerde meseleyi yeniden tahrik etmiş, diğer taraftan da adaya çeteciler ve silâh gönder­meğe, radyo ile tedhişi teşvike devam etmiş, bilhassa Yunanistan’ın bir­leşmeyi istemeyen Rumlar ve Türkler üzerinde tedhiş ve tazyiki arttır­mıştır. Bu vaziyet karşısında İngiltere de, kendi hükümranlığına ait haklara bir müttefik memleketin yaptığı bu tecavüzleri Birleşmiş Mil­letler nezdinde protesto etmiş ve Yunanistan’ın bu faaliyetinden dolayı takbihini istemiştir.

Böylece Birleşmiş Milletlere iki talep intikal etmiştir. Bunlardan biri, Yunanistan’ın Selfdeterminasyon istiyen talebi, diğeri de İngiltere'nin Yunan müdahalesinin takbihini istiyen müracaatı. Birleşmiş Milletler üç devlet arasında açık bir ihtilâf mevzuu olan bu meselenin görüşül­mesini Yunanistan’ın Selfdeterminasyon talebinden ziyade İngiltere'­nin Yunanistan'ın takbih edilmesi hakkındaki teklifi dolayısiyle kabul etmişler ve her iki teklifi birden aynı madde dahilinde birleştirerek mü­zakeresini kararlaştırmışlardır.

Yunanistan bu son görüşmelerde değişik bir tezle ortaya çıkmıştır. Bu tez de şuydu: Biz adanın ilhakını istemiyoruz. Biz yalnız adada müca­dele eden halkın sözcülüğünü yapıyoruz. Talebimiz sadece Selfdeterminasyondur.

Burada bir an duralım. Yunanistan 1951'den 1956'ya kadar Enosis, ya­ni ilhak talep ediyordu. 1956'da ise Birleşmiş Milletlerdeki vaziyette sadece Selfdeterminasyon istemiştir. Yunan Hariciye Nazırı Averof, Bir­leşmiş Milletlerde bu iddiasını ileri sürerken bugün biz Enosis istemiyo­ruz. Bunu yapmayacağımıza dair beynelmilel bir anlaşmayı imzalama­ya da hazırız, demiştir.

Fakat Yunanistanm ada üzerinde ve kendi memleketinde takip ettiği politika ile bu beyanat arasında sarih bir tenakuz vardı. Bu sebeple biz, Yunanistanm Birleşmiş Milletlerdeki bu tarz hareketinin bir tabyeden ibaret olduğunu kolayca ispat ettik ve elimizdeki vesikaları ortaya çı­kardık. Dedik ki: Yunanistan bu işi bir müstemleke meselesi gibi ele alı­yor, İngiltere'yi itham ediyor. Hattâ Türkiyeyi de müstemlekeciliği des­teklemekle şaibelendirmek istiyor. Halbuki Kıbrıs meselesi, bir müstem­leke meselesi olmaktan çok uzaktır. Mesele, Yunanistan tarafından bir arazi, bir ilhak talebi olarak ortaya çıkarılmıştır. Yunanistan Türkiyenin bütün emniyetini ve münakale hatlarını elinde bulundurmak arzu ediyor. Yunanistan'ın bu talebi emperyalist bir talep ve reviziyonistdir!

Diğer taraftan Selfdeterminasyon, bugünkü beynelmilel camiayı idare eden tek prensip değildir. Bunun yanında daha bir çok prensipler var­dır. Ezcümle muahedelere riayet prensibi, Birleşmiş Milletlerin gayesini teşkil eden sulhun vikayesi prensibi, bunlar arasındadır. Ve Selfdetermination prensibi bu diğer prensiplerle çerçevelenmiştir ve tatbik edil­mediği haller vardır. Finlandiya’nın Aland adaları ve en son olarak Avusturya misali bunların canlı şahitleridir ve diğer taraftan Selfde­terminasyon prensibini iki ayrı cemaatin mevcut olduğu hallerde ekse­riyetin ekalliyete tahakkümü şeklinde tatbik etmeye 72'nci maddenin hükümleri mânidir.

72'nci maddeye göre, Selfdeterminasyon tatbik edilirse, hem Türk ce­maati, hem de Rum cemaati için tatbik edilmelidir ki, bu da taksim de­mektir.

İşte bütün bu vaziyetleri nazarı itibare alarak biz Birleşmiş Milletlerin, önce asayişin iadesi için Yunanistan'a ihtarda bulunmasını ve sonra da işin müzakere ile halledilmesi için bir arzu izhar etmesini talep ettik. Birleşmiş Milletlerde kahir ekseriyet, Türkiye’nin ada ile alâkasını ka­bul ediyor, muahedelerin mevcudiyetini dikkate alıyordu. Bu sebeple umumî temayüle uygun düşen Hindistan teklifi kabul olundu. Bu ka­rar sureti, adada tedhişçiliğin ortadan kaldırılması, ihtilâfın bertaraf edilmesi için başlanmış müzakerelere devam olunması arzusunu ileri sürmektedir.

Bu umumî cereyan karşısında Yunanistan kendi Selfdeterminasyon ta­lebini reye koydurmaktan vazgeçmiş ve Hindistan karar suretine iltihak etmiştir. Evvelce zaten Enosis'ten vazgeçmişti. Şimdi de Selfdetermi­nasyon talebini de reye koydurmamıştır.

Bu vaziyetlere tabiatiyle memnun olduk. Çünkü Yunanlılar ihtilâfı muslihane bir yoldan halletmek için görüşmeyi kabul etmişler ve Enosisten vazgeçmişlerdi. Böylece mevcut ihtilâf, sulh ve musalemet havası içinde halledilebilecek gibi gözüküyor.

Fakat, Hindistan’ın teklif ettiği karar sureti, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilirken bir hafta sonra Yunan devlet adamları, başka şekilde beyanlarda bulunmaya, Birleşmiş Milletleri^ gayet sarih olan kararını tefsir etmeye başladılar. Bu kararın, sadece İngiltere ile ada­daki Rum cemaati arasında müzakereyi âmir olduğundan bahse koyul­dular. Kendilerinin dahi bu müzakerelerle alâkadar bulunmadığını ileri sürdüler. Halbuki, bu tefsir tarzının yanlışhğı meydandadır. Esasen Tür­kiye ve İngiltere müzakerenin üç devlet arasında yapılması gerektiğin­de, kararın açık mânası bu olduğunda müttefiktirler ve İngiltere başmurahassı Conımandr Noble karar akabinde bu şekilde beyanatta bu­lunmuştur.

Şimdi Yunan parlâmentosunda Kıbrıs meselesinin müzakere edilmesi­ne şahit oluyoruz. Muhalefet mebusları, Yunanistan’ın Birleşmiş Mil­letlerde Kıbrıs dâvasını kaybettiğini, Hariciye Nazırı Averof'un Enosis'i reddeten bir anlaşmaya imza koymayı kabul edeceğini beyan suretiyle adanın Yunanistan'a ilhakını önlemiş olduğunu ileri sürerek Yunan hükümetini tenkid ettiler. Bu tazyik karşısında Yunan Hariciye Nazırı Birleşmiş Milletlerdeki takip ettiği hareket tarzının sadece bir taktik­ten ibaret olduğunu, yoksa Yunanistamn Selfdetarminasyondan asla vazgeçmediğini, Enosis'de de keza İsrar ettiğini, Birleşmiş Milletlerde daha çok rey alabilmek için bu şekilde hareket ettiklerini söyledi. Yu­nanistan'ın adayı ilhak etmek ve E.O.K.A.'yı ayakta tutmak dâvasın­dan hiç bir zaman vazgeçmediğini İsrarla beyan etti.

Yunan Hariciye Nazırının bu beyanatı, Birleşmiş Milletlerdeki son be­yanları ile açıkça tezat halindedir ve Yunanistamn öteden beri adayı ilhak hedefini maskelemeye çalıştığı yolundaki Türk görüşünün doğ­ruluğunu göstermektedir.

Kıbrıs meselesinde bugünkü vaziyet nedir? Adada tedhişçilik devam et­mektedir. Yunan radyolarının kışkırtıcı neşriyatı azalmamıştır. Yunan­lılar, adaya cephane ve fedai göndermekte devam ediyorlar, bir çok Kıb­rıslı ve bilhassa bir çok Türk ölüyor. Öyle ki, iki cemaatin bir arada ya­şaması imkânsız hale gelmiştir.

Bunun yanında, Yunanistan Birleşmiş Milletler kararma aykırı hare­ket etmekte, üçlü müzakereden kaçınacağım bildirerek Birleşmiş Mil­letlerin bu yoldaki kararını akamete uğratmağa çalışmaktadır.

Fakat öyle tahmin ediyorum ki bu hareket tarzları sulh sever dünyanın olduğu kadar kendi aleyhlerine de netice verecektir. Beynelmilel mü­nasebetlerde dürüstlük ve samimiyet esas olmak lâzım gelir. Türkiyehükümeti ise daima açık ve dürüst bir politika takip etmekten asla fa­riğ olmamıştır. Türkiye, aynı anlayışla Birleşmiş Milletlerin son kararı­nı memnuniyet ve sevinçle karşılamıştır. Nasıl ki İngiltere de aynı şe­kilde hareket etmiştir. Halbuki Yunan matbuatı Türkiye’nin ve İngilte­re'nin bu sevinçlerinin uzun sürmiyeceğini ileri sürmektedir.

Türkiyenin vaziyeti sarihtir: Biz, ihtilâfın muslihane şekilde hallini is­tiyoruz. İngiltere de aynı arzudadır. Yunanistan ise hem üçlü müzakerekeye yanaşmayacağını ileri sürüyor, hem de adayı ilhak fikrinden vaz­geçmediğini ilân ediyor.

Türkiye, Yunanistan’ın müzakere ve anlaşmadan kaçan bu tutumu kar­şısında haklarını müdafaya azimle devam edecektir. Üzerinde alâkalı devletlerden Türkiye ile İngilterenin mutabık kaldığı ve Birleşmiş Milletler üyesi 72 devletin imzasını taşıyan Birleşmiş Milletler kararının tatbik olunamaması mesuliyeti doğrudan doğruya Yunanistan’a raci bulunacaktır.

Yunanistan’ın bu hareket tarzını terkedeceğini ummak isteriz. Tek ümit ışığı, Yunan parlâmentosunda eski başbakanlardan bir Yunan me­busunun söylediği sözlerdir. Bu mebus, Yunan hükümetine, Enosis'ten evvel Yunanistan'da birliği temin ediniz ve müttefiklerle ihtilâfla­rınızı hallediniz, diyor. Bu hakikaten makul tavsiyelere Yunan hükümet adamlarının da itibar edeceklerini ümit ederiz.»

Fatin Rüştü Zorlu, bu izahattan sonra, şu halde Kıbrıs meselesinin halli zamana mı bırakılacağı ve Yunanistan hariç olmak üzere ikili bir mü­zakereye mi girileceği tarzındaki diğer bir suale de şu cevabı vererek ko­nuşmasını bitirmiştir:

«Her şeyden evvel Yuranistan’ın adadaki tedhiş hareketini durdurması lâzımdır.  Bu yapılmadıkça, müzakerelere girişilmesi imkânsızdır. Tür­kiye de, İngiltere de Yunanistan’ın adadaki bu mütecaviz siyasetinden şikâyetçidir. Eğer, bu yolda devam edilecek olursa, Yunanistan hakkın­da karar alınmasını Birleşmiş Milletlerden istemek mecburiyetinde ka­lacağımızda şüphe yoktur. Birleşmiş Milletler kararma göre, evvelce, adada sulh ve sükun sağlanması lâzımdır.

Sayın Başvekilimiz, Kıbrıs meselesi Birleşmiş Milletlerde görüşüleceği günlerde Kıbrıs politikamız hakkında mühim bir beyanatta bulunmuş­tu. Bu beyanat, bugün için de kuvvet ve ehemmiyetini aynen muhafa­za etmektedir. Çünkü, iki aylık bir vakfeden sonra aynı noktaya geri gelmiş durumdayız. O zaman Sayın Başvekilimiz, adada tedhiş hare­ketleri alıp yürümüştür. İki cemaatin bir arada yaşamasına imkân kal­mamıştır, demişti. Bugün Yunanlılar, tedhiş hareketlerini beslemekte devam ettiklerine, adayı ilhak etmek arzularını tekrarladıklarına, Bir­leşmiş Milletlerdeki tutumlarının bir taktikten ibaret olduğunu söyle­diklerine göre, eski vaziyet tamamen avdet etmiş demektir. Türkiye’nin Kıbrıs politikasında ise hiç bir değişiklik yoktur. Türkiye, bu ihtilâfın halli yolunda ileri sürdüğü taksim teklifini olduğu gibi muhafaza et­mektedir. Bugünkü fiilî durumu ve Yunanistan’ın harekâtını büyük bir ehemmiyetle takip etmekteyiz.»

Müşterek tebliğ : 22 Şubat 1957

 Ankara :

Başvekil Adnan Menderes beraberinde Nafia Vekili ve Hariciye Vekâle­ti Vekili Ethem Menderes, Devlet Vekili ve Millî Müdafaa Vekâleti Ve­kili Semi Ergin ve Maliye Vekili Hasan Polatkan ile bazı yardımcıları bulunduğu halde, Büyükelçi Riehards, Amerika Büyükelçisi Mr. Warren ve yardımcıları ile, bugün, saat 15.30'dan 17.30'a kadar ikinci ve sonuncu toplantılarını yapmışlardır.

Bu toplantı neticesinde aşağıdaki müşterek tebliğin neşri iki tarafça
kararlaştırılmıştır:

Müşterek tebliğ :

Başvekil Adnan Menderes, bazı vekillerle birlikte, Birleşik Amerika Rei­sicumhurunun hususî müşaviri olan büyük elçi James P. Richards ile, Birleşik Amerika Reisicumhurunun Ortaşark bölgesinde bulunan dev­letlerin milletlerarası komünizme karşı, millî bağımsızlıklarını takviye etmeğe ve toprak bütünlüklerini teminat altına almağa matuf teklif­lerini karşılıklı olarak müzakere etmişlerdir. Başvekil Adnan Mende­res hükümetinin bu teklifleri desteklediğini teyid etmiştir.

Bu müzakereler sırasında, büyük elçi Richards, Başkan Eisenhower'in bu husustaki ifadatma atıf yaparak, Birleşik Amerika'nın kafi ve de­ğişmez gayesinin, ahlâk kaidelerinin hüküm süreceği bir dünya âdilâ­ne bir sulhun tesisi olduğunu hatırlatmıştır. Amerikan doktrini bu fel­sefenin bir ifadesidir. Bu felsefe, Ortaşark'ın milletlerarası komünizme karşı emniyette olmasının Amerikan milleti ile Ortaşark milletlerinin müşterek menfaatleri iktizası bulunduğu esasına müstenittir. Yıkıcı olan milletlerarası komünizm nazariyesinin bizatihi mahiyeti itibariy­le, Ortaşark halkının siyasî istiklâl ve manevî, kültürel ve içtimaa hür­riyet emellerine kökünden muarız olduğu hususu kaydedilmiştir. Mil­letlerarası komünizm Ortaşark'taki bu emelleri ifsat etmeğe ve bu emel­lerin inkişafına set çekmeğe muvaffak olduğu taktirde bütün hür dün­yanın emniyeti tehlikeye girmiş olacaktır. Büyük elçi Richards tara­fından izah edildiği veçhile, Amerikan doktrinin gayesi, Ortaşark'daki müstakil devletlerin milletlerarası komünizm tarafından bilvasıta veya doğrudan doğruya vâki olabilecek bir tecavüzle mücadele edebilmek hususundaki imkânlarını takviye zannında bu devletlere yardım etmek­tir.

İki hükümet arasında bihis mevzuu edilen gayelerin tahakkukunu te­min için aralarında mevcut işbirliğine devam etmek hususunda muta­bık kalmışlardır.

Türkiye hükümeti, Birleşik Amerika'nın bu gayelerin tahakkuku için aşağıdaki hususlarda yardımlar yapmağa gayret edeceğini öğrenmiş ve bunu tasviple karşılamıştır:

 Milletlerarası komünizmin kontrolü altında bulunan bir memle­ket tarafından bölgedeki herhangi bir millete vâki olacak silâhlı bir te­cavüzün önlenmesi imkânlarını tesis etmek ancak tecavüze maruz ka­lacak devlet veya devletlerden talep vukuu bulması şartiyle, böyle bir
tecavüze karşı, lüzumu taktirinde, Birleşik Amerika'nın silâhlı kuvvet­
lerini kullanmak hususundaki azmini Birleşik Amerika Reisicumhuru,
Amerikan hükümeti ve halkı serahatle ifade eylemişlerdir.

 Komünizm tecavüzüne karşı dahilî emniyet ve meşru müdafaai nefs
imkânlarını takviye etmek gayesiyle askerî yardımda bulunmak,

 Bölgedeki devletlerin kalkınmalarım inkişaf ettirmek ve aynı za­
manda komünizmin bozuk iktisadî durumları istismar etmesini önle­
mek için iktisadî yardımda bulunmak.

Türkiye ile Birleşik Amerika hükümetleri bir devletin diğer bir devletin dahilî işlerine müdahale etmesine ve karışmasına an'anevî siyasetleriyle hemahenk olarak    muhalefet etmeğe devam    eyliyebileceklerdir.

Her iki devlet milletlerarası komünizmi devletlerin millî istiklâli ve dün­ya sulh ve emniyeti için bir tehdit olarak telâkki eylemektedirler ve bu tehdide karşı Birleşmiş Milletler anayasasına uygun olarak tedafüi ted­birler almak gayesiyle müştereken hareket etmeğe azimlidirler.

Türkiye hükümeti ve Büyükelçi Riehards heyeti, Türkiye'ye yapılan ik­tisadî ve askerî yardımın, Ortaşark'a müteallik tekliflerin hedef ve mak­satlarına ulaşılması için ne şekilde inkişaf ettirileceği hususunda mu­tabık, kalmışlardır.

Aynı zamanda Büyükelçi Riehards Bağdat Paktı ekonomik komitesi ta­rafından tetkik edilmiş olan mıntıkavî mahiyetteki muhtelif müşterek projelere Birleşik Amerikanın malî yardımda bulunmağa amade oldu­ğunu ifade etmiştir.

James P. Riehards'ın basın toplantısı :

 Ankara :

Başkan Eisenhovver'in memleketimizde bulunan şahsî temsilcisi James P. Richards, çarşamba gününden beri Ankara’da yaptığı temasları mütea­kip bu sabah Amerika Büyükelçiliğinde bir basın toplantısı tertip et­miştir.

Yardımcılarından bazıları ile Amerika Büyükelçisinin de hazır bulun­duğu bu toplantıda James P. Riehards, gazetecilerin sordukları muhte­lif sualleri cevaplandırırken Ortadoğu hakkındaki Amerikan doktrini­nin esaslarına dair geniş izahat vermiştir.

Başkan Eisenhovver'in hususî temsilcisi ezcümle demiştir ki :

«Ortaşark bölgesine takriben ikiyüz milyon doların sarfı hususunda Amerikan kongresinin kabul ettiği karar suretini tatbik etmekle vazi­felendirilmiş bulunuyoruz. Böyle bir fonun ihdası, bölgenin hususî ih­tiyaçları dikkate alınarak Başkan tarafından talep edilmiş ve kongrece tasvip olunmuştur. Heyetimiz, bu fondan hangi memleketlerin âcil yar­dıma ihtiyaçları bulunduğunu tesbit etmektedir. Bu fonun 1958 yılının mutad yardım programıyla alâkası olmadığı gibi hâlen tatbik edilmek­te olan 1957 programına ilâve bir tahsisat mahiyeti de yoktur. Tâbir caizse, iki program arasındaki boşluğu dolduracak hususî bir program sayılabilir.»

James P. Riehards, Amerikan plânına göre hangi memleketlerin Orta­doğu memleketi sayılacağı yardımın tevziinde nasıl bir ölçü kullanıla­cağı ve nihayet Bağdat Paktı üyesi memleketlerle diğerleri arasında bir tefrik yapılıp yapılmıyacağı şeklindeki suallere verdiği cevapta şöyle demiştir :

«Amerika Hariciye Vekili Ortadoğu memleketlerinden bahsederken, hu­susiyle «Ortadoğu bölgesi» tâbirini kullanırken son derece dikkatli dav­ranmıştır. Bazı memleketler bu bölge içinde mütalâa edilmemiştir. Fa­kat Türkiye, Pakistan, Yemen, Tunus, Fas ve diğer bazı memleketler buna dahildir. Ortadoğu bölgesi için kat'î bir hudut tâyin etmemeğe bil­hassa dikkat ettik.

Ortadoğuda beynelmilel komünizme karşı Bağdat Paktını en kuvvetli müdafaa hattı telâkki ediyoruz. Fakat Eisenhower doktrininin gayesi ve bu plânı tatbike çalışacak heyetin vazifesi, Ortadoğu’nun muayyen bir kısmım değil bütününü nazarı itibara almaktır. Bu bölgede Bağdat Paktına büyük ehemmiyet vermekteyiz. Şurasını belirtmek isterim: Bu bölgede, adına ister soğuk harp deyin ister harp, beynelmilel komünizmi tehlike kabul ederek bu mücadelede yardımımızı talep edecek her mem­leket bu programdan faydalanabilecektir. Bu cephenin önünde Bağdat Paktına dahil memleketlerin bulunduğunu ve Bağdat Paktının en kuv­vetli rüknü olan Türkiyenin oynadığı rolü daima hatırda tutuyoruz.

Ortaşarka ayrılan tahsisat bölgenin âcil ihtiyaçları dikkate alınmak suretiyle tevzi olunacaktır. Biz, beynelmilel komünizme karşı mücadele­de Birleşik Amerika ve hür dünyanın menfaatleri ile bütün bu bölge­nin durumunu ve refahını dikkate almak zaruretindeyiz.

Doktrini kabul eden memleketlerin beynelmilel komünizmle mücadele­de bize iltihaktan gayri hiç bir mesuliyetleri olmiyacaktır. Fakat her yardım programında olduğu gibi bunun da bir takım kaideleri bulun­ması tabiîdir.»

Heyet âzalarının Türk hükümeti ileri gelenleri ile yaptıkları temaslar hakkındaki bir suale verdiği cevapta heyet reisi: «Bu müzakereler son derece samimî bir anlayış havası içinde cereyan etmiştir. Müzakereler esnasında hükümet erkânınızın takındıkları durum son derece mem­nuniyet vericidir. Türkiyede daha evvel de bulunduğum için görüşmele­rin dürüst, açık ve dostane bir hava içinde cereyan edeceğini biliyor­dum» demiştir.

James P. Richards doktrinin prensiplerini kabul etmeyen memleketleri ve bu arada Suriye ve Mısırı ziyaret edip etmeyecekleri sualine bu böl­gede Amerikan doktrinini müzakere etmek istiyen her memleketi zi­yaret edeceklerini söylemiş ve seyahat programı henüz tamamen kat'î olmamakla beraber Türkiye’den sonra, İran, Pakistan, Afganistan ve Irak'a gideceklerini bildirmiş, diğer bir suale cevaben de bir Ortadoğu memleketi olması itibariyle İsrail'in de bu programdan faydalanabile­ceğini ilâve etmiştir.

Heyet reisi, ayrılan tahsisatla bu bölgede beynelmilel komünizme kar­şı Birleşik Amerika ile birlikte mücadeleye katılacak memleketlerin ih­tiyaçları en iyi şekilde nasıl karşılanacağını da tesbit etmekte olduk­larını söylemiş, Kıbrıs mevzuunun vazife ve selâhiyetleri dışında oldu­ğunu, esasen Kıbrıs için herhangi bir piogram da hazırlanmış bulunma­dığını ifade etmiştir.

James P. Richards beyanatının sonunda Amerikan Ortaşark doktri­ninin mânevi bakımdan olan değerine bilhassa işaretle beynelmilel ko­münizmin veya beynelmilel komünizm tarafından tahrik edilen bir memleketin tecavüzüne uğrayacak herhangi bir Ortaşark devleti yar­dım talep ettiği takdirde Amerikanın yalnız silâh ve malzeme' vererek değil fakat silâhlı kuvvetleriyle yardıma koşacağını belirtmiş ve Ame­rikanın bu mücadelede sonuna kadar dayanmaya azimli olduğunu söz­lerine ilâve etmiştir.

Batı Almanya Millî Müdafaa Vekilinin basın konferansı :

23 Mart 1957

 Ankara :

Batı Almanya Millî Müdafaa Vekili ekselans Franz Josef Strauss bu­gün saat 18 de Hariciye köşkünde bir basın konferansı tertip etmiştir. Batı Almanya Millî Müdafaa Vekili, kalabalık bir gazeteci grubunun hazır bulunduğu bu toplantıda basın mensuplarının muhtelif sualleri­ni cevaplandırmıştır.

Franz Josef Strauss, Türkiye ile Almanya arasında mühimmat imali için imza edilmiş olan 740 milyon marklık anlaşmanın Batı Almanya Parlâmentosu tarafından ne zaman tasaık edileceği hakkındaki bir su­ale verdiği cevapta demiştir ki :

«Bu mukavele imza edildiği zaman iki şartı ihtiva ediyordu:

Bunlardan birincisi, Türkiye’nin bu siparişi teknik bakımdan yerine getirebilecek durumda olup olmadığının tetkiki, ikincisi ise bu anlaş­manın Batı Almanya parlâmentosu tarafından tasdiki idi.

Birinci şart gereğince, Türkiye’nin bu siparişi yerine getirebilecek du­rumda olup olmadığını tesbit için, memleketinize iki komisyon gönde­rilmiş ve komisyonlar tarafından lüzumlu tetkikler yapılmıştır. Komis­yonların verdikleri raporlar tamamiyle müsbettir. Bu raporlar alındık­tan sonra Alman hükümeti, bu mukavelenin yerine getirilebilmesi için 1956 yılı ek bütçesi ile 1957 yılı bütçesine bu mukavelenin ilk kısmının ifası için lüzumlu tahsisatı koymuştur. Heyet umumiyesi 740 milyon marklık olan mukavelenin bu ilk partisi 250 milyon mark tutarında­dır.

Bahsettiğim her iki bütçe, hâlen parlâmentonun maliye komisyonunda tetkik edilmektedir. Altıncı ek bütçenin nisan başında, 1957 yılı bütçe­sinin ise nisan sonunda veya mayısın başında çıkacağım tahmin edi­yorum.

Bu siparişi almak hususunda muhtelif memleketler arasındaki reka­betten başka Almanya dahilinde de bir ara bir mümanaat havası ken­dini hissettirmişti. Dahildeki mümanaat, Türklere sipariş edilen mü­himmatın bir kaç sene için Almanya’da imal edilmemesine karar veril­mesi suretiyle ortadan kalkmıştır. Burada sözü geçen dahilî mümana­at, esasen Türkiye’ye 740 milyon marklık siparişin verilmesi mevzuun­da değil mukavelede derpiş edilen işlerin 3 seneye sığdırılması mevzu­unda idi. İlk parti olan 250 milyon marklık siparişi mutlaka kullana­cağız. Müteakip parti siparişlere gelince, eğer silâhlar değişir ve bu ye­ni silâhlara göre yeni mühimmat yapılması bahis mevzuu olursa o za­man siparişin para miktarı aynı kalmak üzere yapılacak mühimmatın cinsi üzerinde iki müttefik devlet arasında konuşulacak ve mutabaka­ta varılacaktır. Her halükârda 740 milyon marklık mukavele işleye­cektir.

Mukavelenin tasdikinde gecikmeye gelince, bu, daha ziyade parlâmen­to tekniğinin icaplarındandır. Malî meseleler, parlâmento komisyonla­rında ekseriyetle uzun incelemeleri gerektirir.

Ben şahsen Millî Müdafaa Vekili olarak tediye şartları hususunda faz­la bir şey söyliyecek durumda değilim. Bu cihet daha ziyade Maliye ve İktisat Vekâletleri ile Merkez Bankasını alâkadar eder. Şunu belirtmek isterim ki, biz, bu siparişimizle ekonomik sahada gelişmekte bulunan Türkiye’de ilk yardım adımını atmış oluyoruz ve bu suretle iki dost memleket arasındaki ekonomik işbirliğini daha da sıklaştırmış bulunu­yoruz. Türkiye’nin Atlantik Paktına dahil olması ve bizim de bu paktın bir üyesi bulunmamız, Türkiye’ye bu kadar büyük bir siparişin verilme­sini kolaylaştırmıştır. Türkiye, çalışkan halkı ve elindeki geniş imkân­ları dolayısiyle istikbali olan bir memlekettir. Bu itibarla bu siparişi yapmış bulunmaktayız.

Batı Almanya Millî Müdafaa Vekili, muhalefet partisi olan Sosyal De­mokrat Partisi ile iktidar arasında NATO ve Alman ordusu meselele­rinde mevcut görüş ayrılığı hakkında sorulan bir suali de geniş şekilde cevaplandırarak muhalefetin bidayette Almanya’nın NATO'ya girişine itiraz ettiğini, ordu kurmasına da taraftar bulunmadığını ve hem NATO'dan ayrılmak hem de ordu bulundurmamak şartı ile doğu ve batı Almanya’nın birleştirilmesi yoluna gidilmesini istediğini belirtmiş, bu­na mukabil hükümet koalisyonunun bu mevzulardaki görüşünü şu şekilde izah etmiştir:

«NATO'ya girmemizin sebeplerinden birisi şu idi: Hakimiyetimizi ve politik serbestliğimizi kazanabilmek için Alman hükümetinin NATO âzası olması lâzım geliyordu. Saniyen gerek büyük dostlarımızın yar­dımını sağlamak gerek Sovyetlere karşı istikbalde bazı taleplerde bulu­nabilmek için muayyen vecibeleri yerine getirmemiz lüzumlu idi. Bir diğer sebeb de, batı cephesinin, Afrika’dan başlıyarak ta şimale kadar tutunabilmesi için Alman kara, hava ve deniz kuvvetlerinin kurulma­sını gerektiriyordu. Ayrıca, Almanya’nın müdafaasını sağlamak üzere, Almanya’da mevcut Amerikan, İngiliz, Fransız ve Benelux kuvvetlerin­den Fransız birlikleri, gayri muayyen bir müddet için Almanya’dan çe­kilmiş, İngiltere ise 30 bin kişilik kuvvetini iki sene zarfında geri çek­meye karar vermişti. Bütün bu şartlar Alman ordusunun bir an ev­vel teşkilinin ne kadar lüzumlu olduğunu gösterir. Bundan mada, biz, Sosyal Demokratlar gibi Sovyet tehlikesinin azaldığına da kani değiliz. Peyk devletlerde uğradığı müşkülâta ve komünizmin bütün dünyada iti­barını biraz daha kaybetmiş olmasına rağmen Sovyetler, hâlâ elde bü­yük bir ordu bulundurmakta ve atom silâhlarını da her gün biraz daha arttırmaktadırlar. Onun içindir ki, Alman ordusunu kurmak ve kuvvet­lendirmek mevkiindeyiz, görüşümüz budur.»

Almanya Müdafaa tekili, Almanya’daki müttefik kuvvetlerinin azaltıl­ması ve Alman ordusunun tensiki mevzuundaki sualleri de cevaplan­dırmış ve demiştir ki :

Afrika2ya sevkedilmek üzere Almanya’dan geri alman Fransız kuvvetle­rinin bir kısmını, hiç değilse üç tümenini Fransa’nın bu sene Almanya’ya veya Avrupa’ya geri getireceğini ümit ediyoruz. İngiliz birliklerine gelince, 30 bin kişilik İngiliz kuvvetinin Avrupa’dan çekilmesi kararını teşebbüslerimizle ancak geciktirebilmiş durumdayız.

Nitekim, Batı Avrupa birliği de son defa, İngiliz kuvvetlerinden şimdilik 13.500 kişilik bir kısmının çekilmesine muvafakat etmiştir.

Kurmakta olduğumuz orduya gelince, bu ordu NATO tarafından ha­zırlanan plâna göre tensik ve teslih edilmektedir. Hâlen 7 tümenimiz kuruluş halindedir. Bunun 3'ü tam motorize piyade tümeni, 2'si zırh­lı biri dağ, biri de paraşütçü tümenidir. Bu sene zarfında bunlardan 3 tümenin NATO emrine verilebileceğini ümit ediyoruz. Diğerleri de gelecek sene hazır olabilecektir. Deniz ve hava kuvvetlerimiz hakkında Amiral Vagren ve General Paniteki sizlere izahat vereceklerdir.»

Müteakiben toplantıda hazır bulunan Amiral Vagren yeni kurulmakta olan Batı Almanya deniz kuvvetleri hakkında malûmat vererek şimal ve Baltık denizlerinin hususiyetlerine göre bir deniz filosu hazırlan­makta olduğunu, bunun bilhassa mayın tarayıcıları hücum botları, torpitolar, denizaltılar, denizaltı avcısı rasat deniz  hava birliklerinden teşekkül edeceğini söylemiştir.

Federal Almanya’nın hava kuvvetleri hakkında malûmat veren General Paniteki 20 gruptan teşekkül edecek olan hava kuvvetlerinin 10 grubunun taktik diğer 10 grupunun ise müdafaa filoları olacağını hava kuvvetlerinin 100.000 kişilik bir kadrosu bulunacağını, ayrıca roket si­lâhlarını kullanacak personelin de yetiştirilmekte bulunduğunu ifade etmiştir.

Federal Almanya Millî Müdafaa Vekili, Kruşçef'in Avrupa’daki askerî birliklerin karşılıklı olarak azaltılması mevzuundaki beyanatı hakkın­daki ne düşündüğü sualine de şu cevabı vermiştir: Vekil «Bu suale iki bakımdan cevap vermek isterim: Birincisi, Sovyet ve peyk kuvvetlerinin Avrupa’da NATO kuvvetlerine nazaran çok yüksek olduğudur. NATO kuvvetleri ile Sovyet kuvvetleri  30 veya 50 nisbetinde azaltılsa da­hi Sovyet kuvvetlerinin muayyen bir üstünlüğü daima baki kalacak­tır.

İkinci noktaya gelince, Amerikalılar kendi kuvvetlerini Avrupadan çe­kebilirler, fakat Sovyetler bunu yapmazlar, zira, Sovyetlerin peyk mem­leketlerde aldıkları son tedbirler bu niyette olmadıklarını göstermekte­dir. Sovyet kuvvetlerinin de Amerikan kuvvetleri gibi Avrupadan çekile­ceğini bir an için farzedelim: Bu takdirde Sovyet kuvvetleri bizim hu­dudumuzdan 500 kilometre uzaklaşmış olacak, halbuki Amerikan kuv­vetleri ise 5.000 kilometre uzaklaşmış bulunacaktır.

Bir mesele daha var: Askerî kuvvetler azaltıldığı takdirde Avrupa mem­leketleri, Türkiye müstesna, çünkü onun kuvvetli olduğunu ve müca­deleye azimli bulunduğunu kabul ediyorum acaba, Sovyetlere karşı toplu bir kuvvet çıkarabilecekler midir? Bu, dikkate değer bir sualdir. Ruslar böyle toplu bir kuvveti karşılarında bulmak istemezler, bunun yerine her memleketin ayrı ayrı birer millî müdafaa kuvvetine sahip olmasını arzu ederler.

Bu mahiyetteki münferit kuvvetlerle toplu kuvvetler arasındaki fark da aşikârdır.

Nato birliğine gelince, bilindiği üzere, Nato, son cihan harbini taki­ben mağlûp veya galiplerin birleşmesinden meydana gelmiş bir teşek­kül değildir. 1949 da Sovyetlerin 100 milyon Avrupalıyı esaret altına almalarından ve Berlini abluka ederek burasını ele geçirmek istemele­rinden sonra büyük tehlikeyi gören milletlerin birleşmesinden meydana gelmiştir. Cihan Harbini takiben gerek Amerika, gerek Avrupa memle­ketleri sulhçü bir politika güdüyorlardı. Halbuki Rusya’nın tavrı hare­keti böyle değildi. NATO birliği, işte bu çeşit bir tehlike karşısında ku­rulduğuna göre, şimdi acaba aynı tehlike bugün ortadan kalkmış mı­dır? Kalkmışsa yani Rusya emperyalist emellerinden vazgeçmiş ve Sov­yet orduları arkalarına peykleri takarak diğer memleketleri ele geçir­mek istemiyorsa ancak o zaman NATO'nun kuvvetlerini azaltması ve Amerikan kuvvetlerinin Avrupa’dan çekilmesi düşünülebilir. Eğer bu­gün bu suali müsbet olarak cevaplandıramıyorsak tabiidir ki, her ikisi de bahis mevzuu olmamak icap eder.»

Hariciye Vekâleti Vekili Etem Menderes'in Amerikanın Bağdat Paktı askerî komitesine âza olması hakkında beyanatı:

25 Mart 1957

 Ankara :

Nafia Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekili Etem Menderes, Birleşik Ame­rikanın Bağdat Paktının askerî komitesine âza olmayı kararlaştırdığı haberinin dün ilân edilmesiyle ilgili olarak bu sabah ajansımıza aşa­ğıdaki beyanatı yapmıştır:

«Bu çok mühim ve güzel haberi, bundan bir kaç gün evvel Eisenhower doktrini üzerinde görüşmeler yapmak için memleketimize gelmiş bulu­nan büyük elçi Richards bize bildirmiş ve biz de duyduğumuz büyük memnuniyeti kendisine ifade eylemiştik.

Bu hususta aleni beyanatta bulunabilmek için meselenin resmen ale­niyete vaz'ini bekliyorduk. Şimdi, bu vuku bulduğuna göre, hükümeti­mizin görüşlerini ve hislerini ifade edebilmek imkânını bulmuş olmak­tan bahtiyarım.

Birleşik Amerikanın sulh ve adaletin korunması için senelerden beri sarfetmekte olduğu muazzam ve semereli faaliyetlerin, hiç şüphe yok ki, en mühim ve kıymetli tecellilerinden biri, Ortaşark’ın sulh ve istik­rarı için lâzım gelen yardımları yapmağa ve teminatı vermeğe girişmiş olması keyfiyeti teşkil eder.

Bağdat Paktını, ta kuruluşundan beri, Birleşik Amerika kuvvetle des­tekledi. Bir müddet sonra, paktımızın iktisadî komitesi ile yıkıcı faali­yetlerle mücadele komitesine âza oldu. Şimdi de askerî komiteye girmek suretiyle fiilen paktımızın bir âzası haline gelmiş olacaktır.

Eisenhower doktrininin tatbik edilmeğe başladığı şu sırada Birleşik Amerikanın bu kararı almasının mâna ve kıymeti son derece büyük­tür. Biliyorsunuz ki Eisenhovver doktrini, tazammun ettiği iktisadî ve askerî yardım ve beynelmilel komünizmin taarruz ve tecavüzüne karşı teminat bakımından yalnız Bağdat Paktı âzalarının değil, talepte bu­lunacak her iyi niyet sahibi Ortadoğu devletine racidir. Bu suretle, Bir­leşik Amerika, yardım ve teminatını pakt âzası olmak veya olmamak gibi bir kayıt ve şarta tâbi tutmayarak verirken Bağdat Paktının da fiilen âzası haline gelmekle, bu paktın bir sulh ve istikrar unsuru olarak kıymetini bir kat daha ortaya çıkarmış ve onu kuvvetlendirmiş oluyor ve Eisenhower doktrinini Amerikanın Bağdat Paktından uzaklaşması şeklinde göstermeğe çalışmış olanlara da şimdi Birleşik Amerikanın ne­rede olduğunu iyice anlatmış bulunuyor.

Biz, Bağdat Paktının, her milletin hak ve meşru menfaatlerine riayet­kar ve sadece sulh ve emniyeti tesise matuf bir teşkilât olarak daima daha kuvvetleneceğini her zaman söyledik. Amerikanın paktın askerî komitesine girecek olması bu kanaatimizin ne kadar doğru olduğunu ispat eden son derece mühim bir hâdisedir' Bu hâdiseden, nüfuz tesisi veya tecavüz emelleri beslemeyen, milletlerin hak ve meşru menfaatle­rine riayetkar olan her devletin memnun olması icap eder.

C. H. P. Meclisinin tebliği :

25.3.1957 tarihli ULUS gazetesinden :

Cuma gününden beri toplantı halinde bulunan C. H. P. Meclisi, çalışma­larını dün bitirmiş ve alman kararlarla ilgili olarak mühim bir tebliğ yayınlamıştır.

Parti Meclisinin tebliği aynen şöyledir :

C. H. P. Genel Başkanlığından (Parti Meclisi tebliği)   :

Cumhuriyet Halk Partisi Meclisi, 22/3 1957 günü Ankara’da Genel Başkan İsmet İnönünün başkanlığında toplanmış, gündemindeki mese­leleri görüşerek karara bağlamıştır:

Cumhuriyet Halk Partisi Meclisi, bütçe konuşmaları sırasında iç politi­ka münasebetlerimiz için beliren yeni istidatları ve o tarihten sonraki gelişmeleri bütün cepheleri ile mütalâa ve münakaşa etmiştir.

C. H. P. Meclisi, demokrat rejime bağlılık esası içinde iç ihtilâfların hal­li imkânını memnuniyetle karşılanmıştır. Bu anlayış içinde Parti Ge­nel Başkanının Büyük Millet Meclisinde ve İzmir İl kongresindeki res­mî beyanlarını ittifakla tasvip ve teyit eylemiştir.

Sayın Başbakanın İstanbul’da yaptığı son basın toplantısındaki beya­natı iyi niyetli arzuların geniş ifadesini vermektedir. Münakaşa edilen meseleler üzerinde ise, amelî ve yakın netice bakımından müspet bir şey getirmemiştir. Bununla beraber, C. H. P. Meclisi, bizi hakikî demok­ratik nizama götürecek olan gerekli şartları itidal havası içinde düşün­mek ve hazırlamak teşebbüsünü o derece kıymetli ve bunun memleke­te getireceği faide ve huzuru o nisbette şümullü olarak görmektedir ki, bu yolda rast gelinebilecek güçlüklerden ümitsizliğe düşmeyecek ve salim neticeyi istihsal yolundaki politikayı İsrar ve sebatla takip edecektir.

Zira Cumhuriyet Halk Partisinin büyük hedefi, demokratik rejimin ba­tılı mânası ile sağlam temellere dayanan çatısı içinde tamamlanması ve bugün eksik olan müesseselerin bir an evvel kurulması ve gerçekleş­tirilmesidir. Buna kavuştuğumuz gün, içeride tam bir huzurun tees­süs edeceğine ve dışarıda devletimizin kuvvet ve itibarının artacağına emin bulunuyoruz.

Bizim düşüncemize göre, cemiyetimiz rejim ve hürriyet dâvalarından bir an evvel kurtulmalıdır. Medenî demokratik bir cemiyet halinde yaşa­mak için, hürriyet dâvaları karşılıklı anlayış ve iyi niyetle halledilip kapatılmalı ve her medenî cemiyette mevcut olan sosyal dâvaların, ik­tisadî ve siyasî meselelerin halli ile uğraşılmalıdır. Biz ise, demokratik nizama yöneldiğimizin on ikinci yılında, hâlâ her münakaşada insan haklan mevzuu üzerinde çekişmekteyiz.

Biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, bu mevzularda her demokratik ce­miyet için elzem olan ölçüler peşindeyiz. Hâkim teminatının ve mahke­me istiklâlinin ileri veya geri demokrasi için ayrı bir ölçüsü yoktur. Bu­nu bir misal olarak zikrediyoruz. Basın hürriyeti, toplantı hürriyeti in­san haklarındandır. Hiç bir tedbir bu hürriyetlerin hakikatte ve fiiliyat­ta iptaline sebep olamaz. Bu arada tekrar edelim ki, hâkim teminatı­nın iadesi de, Hükümetin Kırşehir meselesindeki teşebbüsü gibi, iç hu­zuru tesis bahsinde süratle müspet neticeler verecek dâvalardandır. Se­çim mevzuatındaki şikâyetlerimizin ve isteklerimizin ehemmiyetini bir kere daha kaydediyoruz.

Siyasî partiler için emniyet mevzuunun vuzuh ile anlaşılmasında fayda vardır: Biz kendimiz için istediğimiz siyasî emniyeti, bugün muhalefette bulunan ve yarın muhalefete geçecek olan partiler için aynı samimi­yetle istiyoruz.

Demokratik bir nizam içinde, siyasî partiler arasında medenî münase­betlerin tabiî bir hal olduğuna şüphe yoktur. Ancak, karşılıklı nezaket ve mücamele usullerinin rejim dâvalarını unutturacak veya hallini uzatacak bir vasıta olmasından içtinap etmeliyiz. Bu bakımdan, sayın Başbakanın vatandaş teessüs edecek huzur ve itimat havasının elbette mevzuatat bu halin icaplarına göre hüküm tesisini gerektireceği yo­lundaki beyanatını, sebep ve neticeyi bizden farklı mütalâa etmekle be­raber, yine kıymetli bir işaret olarak karşılamaktayız.

Cumhuriyet Halk Partisi, siyasî hayatımızın bu yeni gelişmeleri içinde, rejim dâvalarının halli için en iyi niyet ve en sağlam bir inançla çalı­şacaktır.

Parti Meclisinin gelecek toplantısı 24 Mayıs 1957 tarihinde Ankara’da yapılacaktır.

YANKILAR

Millî takati temsil eden bütçe 1/3/1957 tarihli (Medeniyet) den: 1957 malî yılı bütçesinin rakamla ifa­desi, müşahhas fikir veremez: Bu büt­çe, yepyeni bir vatan .inşasının devlet varlığı içinde demografik ifadesidir. Dört milyarlık bütçenin, dört sene ön­ce dahi, hayal olduğu hakikatini bir tarafa bırakınız: Demokrat Partiye kadar, devletin yapıcılık telâkkisinin tarifi ile devletin bugünkü mes'uliyet ve hizmet telâkkileri, iki ayrı devrin ifadesidir.

Halk Partililer, bu tez üzerinde siya­si hareketlerine hiç bir hakaret şemmesi aramamalıdırlar.. Çünkü siyasî varlıklar, hükümet sistemler: ve ce­miyet Ölçülerinin ayrılmaz bütünleri olarak, yaşadıkları devrin icapları ve kıstasları ile ölçülürler. Halk Partisi, Şef sisteminin devlet ölçüleri içinde beka bulmuş politika, müessesesidir.

Bugün muhalefette olan Halk Par­tisi ile, iktidarda olan Halk Partisi arasında esas prensiplerde intibak id­diası, bizzat Halk Partisi için hayırlı ve doğru iddia olamaz. «Orduya se­lâm, gerisi tamam» dövizine sıkıştı­rılmış bir bütçe incelemesi ile, birbi­rinden ayrı, birbirini beğenmeyen, bir­birini değersizlendiren siyasî hareket­lerin karşılıklı fikir mübarezesini, de­vam saymak, mantığı rahatsız eder.

Başvekilin, tarihe mal olmuş siyasî hareket olarak tavsif ettiği Halk Par­tisi için en hayırhahâne hüküm, onu tarihin sinesine .tevdi etmiş görmek­tir. Menderes, Halk Partisi saflarından kendisine karşı bunca taarruzların ya­pılmasına rağmen, bu teşhisi ile, si­yasî hakikatçiliğin güzel örneğini de vermiştir arasındaki asıl fark,, dünün, beled;ye hudutları içine kapanmış, statik, korkak, hamle şuurundan mahrum, uzun vadeli işlere girişmek cesareti mofkud iktidarı ile, bugünün devir de­ğiştirmek ve çağa erişmek humması ile, memleketi maddi ve mânevi ölçü­ler bakımından şantiye haline sok­muş, hamleci, cesur iktidarı arasında­ki çap farkıdır. Dünün bütçeleri, dev­letin gücünü ifade eden bütçelerdi. Bugünün bütçeleri ise, milletin gücürü ve hattâ vatanın topyekûn bütün gücünü ifade ediyor. Bu, bir iş ve enerji bütçesidir. Devirleri, iktidarla­rın memleket hizmetleri telâkkileri temsil eder. Türk milleti, sahip oldu­ğu aziz vatanın imkânlarının asırlar­ca metruk bırakılmasından bedbaht oldu, atom devrinde taş devrini yaşı­yordu. Yolsuz, köprüsüz, sanayisiz, ışıksız, okulsuz, susuz bir belde ola­rak istiklâli dahi tehlikede idi. Dün kabul edilen yeni bütçe ile kazancı­mız, çağa erişme ihtirasımızın millî gaye haline geldiğinin anlaşılmış ol­masıdır. Menderes Türkiye halkına, bu memleketin imkânları bahsinde raka­ma dayanan örnekler verdi. Artık bun dan sonraki iktidarlar, Türkiye hal­kının ve topraklarının imkân yeter­sizliği bahsinde aciz ve kifayetsiz ede­biyatı ile milleti avutamayacaklardır: Cumhuriyet Türkleri millî takati tem­sil eden millî bütçeler devrine girmiş bulunuyorlar. İktidarların devamı ile mukayyet olmayan ve nesiller boyu de­vam eden müsbet ve yaratıcı gelenek­ler cesur insanların eseridir. Kahra­manlar, sadece savaş meydanlarında çıkmaz: Daha nâdir olarak, fakat da­ha devamlı zaferlere yol açan öncü­ler olarak, devlet hayatında da çı­kar.. Dün kabul edilen dört Jsüsur mil­yarlık bütçe, böyle bir ananenin mes­ut eseridir. Dünün bütçeleri ile bugünün bütçeleri Türk milletine kutlu olsun!...

Partiler arası Yazan: Nadir Nadi

(Cumhuriyet)

7/3/1957  tarihli den:

Cumhuriyet Halk Partisi ile Demokrat Parti arasındaki münasebetler, hiç umulmadık bir anda, birden düzelme­ye yüztuttu. Büyük Millet Meclisinde İçişleri Bakanlığı bütçesi görüşülür­ken söz alan İsmet İnönü, Kırşehirin tekrar il yapılması dileğinde öylesine yumuşak bir üslûp kullandı ki onun sözlerini yukarıda odasından dinleyen Başbakan derhal rikkate geldi; öğle­den sonraki oturumda da kürsüye çı­karak C.H.P. liderini şimdiye kadar alışmadığımız bir dille övdü. Paşa is­terse ileri bir hürriyet rejiminin yur­dumuzda zahmet çekilmeksizin kök salabileceğim söyledi.

İş bu kadarla da kalmadı. Bütçe ko­nuşmaları kapanıp da Meclis tatile gi­rer girmez Ankara’dan gelen bir ha­ber Kırşehirin yeniden il derecesine yükseltilmesine dair hükümetçe bir kanun tasarısı hazırlandığını bildiri­yordu. Anadolu Ajansı tarafından ve­rildiğine, radyo ile de yayınlandığına göre haberin doğruluğunda şüphe yok tu. Bu da iki taraf arasındaki yumu­şama eğilimlerini bir kat daha arttır­dı. C.H.P. ve D.P. çevrelerini adeta bir sevinç havası kapladı. Yedi yıldır karşılıklı diş bileyen, birbirlerinin ka­ba etine her fırsatta mürekkebli ka­lem batırmaktan çekinmeyen yazar­lar, şimdi öpüşüp kucaklaşmak için sanki bir işaret bekliyor gibidirler. Şefler bir adım daha attı mı, beriki­lerin sarmaş dolaş olacaklarından şüp­he etmeyelim.

Bu aşırı iyimserliği biraz, tuhaf, hiç değilse biraz acele buluyorsak da, ya­ratılmak istenen güzel iklimi bozmak istemediğimizi hemen söylemeliyiz. Sabırlı bir iktidar kadar insaflı bir muhalefetin de yurda çok şeyler ka­zandırabileceğine öteden beri inanmı­şızdır. C.H.P. Genel Başkanı sayın İnönü, bir kaç gün önce denediği yu­muşak üslûbu 1950 seçimlerinden son­ra iki yıllık olsun kullanmak   zahmetine katlansa ve bunu partisine mal etseydi, bugüne dek rejim konusunda herhalde epeyce yol alabilirdik. Yedi yıllık kıyasıya bir didişmeden sonra 1958 seçimlerine tam bir yıl kala gi­rişilen denemenin nite bir sonuç^ ve­receğini bugün kestirmek biraz güç­tür.

Kırşehir hakkındaki «istirham» ı hü­kümet uygun karşıladı. Fakat yarın meselâ Basın Kanunu, meselâ Toplan­tı ve Gösteri Yürüyüşleri, mesele Emeklilik Kanunu hakkında ileri sürü­lecek «istirham» lar acaba ne gibi bir işleme bağlanacaktır? Ve sonra, asıl önemlisi, adına halk idaresi de­diğimiz normal hürriyet rejimleri bi­zim bildiğimize göre «istirham» a de­ğil, «hak» ka dayanırlar. Bir muhale­fet lideri bugün tatlı, yarın acı ko­nuşabilir. Bir hükümet başkanı da bugün sevimli, yarın aşık çehreli ola­bilir. Vatandaşların, siyasî ve idarî müesseselerin kaderi, yüksek makam sahibi şahsiyetlerin günlük mizaçla­rına göre elbette cizilemez. Köylüsü ile kentlisi ile bu topraklarda yaşa­yan insanlar, her medeni memlekette olduğu gibi, temel haklarının güven­liğe kavuşturulduğunu görmeğe has­rettirler. 1954 seçimlerinden sonra yü­rürlüğe konan antidemokratik kanun­lar, insan hakları yönünden memle­ketimizde çok üzücü gerilemelere yol açtığı için, yüreklerdeki hasret, De­mokrat Partiye bağlanan" ümitlerin büyüklüğü nisbetinde acı olmuştur. Bu itibarla, son günlerde yumuşama­ya yüz tutan havanın yurt "sathında genişlemesini ve bu sefer artık dumu­ra uğramayarak bizi lâyık olduğumuz iklime bir an önce ulaştırmasını yü­rekten diliyoruz.

Orgeneral Norstad

10/3/1957 tarihli  (Zafer)  den:

Genç ve güzide asker, Org. Norstad, isteriz ki bu sefer edindiği intibaları, müteakip ziyaretlerinde büsbütün be­nimsesin. Ve daha bugünden bilsin ki, Türk milleti ile Türk ordusu hakkın­daki cemilekâr sözleri, hepimizin kal­binde derinden derine yer etmiştir.

Filvaki Org. Norstad, memleketimizin dünya barışı adına ne İfade ettiğini, başkalarının izahına lüzum göstermeyecek kadar iyi görmüştür. NATO kuvvetlerinin başkumandanlığını her türlü salâhiyet ve mesuliyetleri ile birlikte uhdesinde bulunduran bir insanın, hakkımızda bu derece takdirkâr kanaatler beslemesi, NATO'ya olan güven ve bağlılığımızı, ne şüphe ki takviye etmiştir.

Meselâ Kıbrıs meselesinden bahseder­ken, üçü de Nato'da âzâ bulunan İn­giltere Yunanistan  Türkiye'nin bu pürüzlü işi kendi aralarında ve bir ân'evvel halletmeleri gerektiğini kes­tirmeden bildirmesi, tam askerce, re­alist bir görüştür.  Fakat ne yazık ki, hemen aynı saatlerde, Averof un, her türlü anlayış ve iyi niyetten istinkâf mânasına gelebilecek beyanatına mut­tali olmuşuzdur. Şöyle ki, Kıbrıs işi, yalnız İngiltere ile Ada halkını alâ­kadar edermiş! Biz bunu, ta başlan­gıçta söylemiştik. Madem ki doğrusu bu imiş, şu halde aylardanken devam eden terör hareketlerine ve bunlara muvazi olarak beynelmilel politika sahasındaki teatral sahnelere ne lü­zum vardı? Bu bir, İkincisi de, baka­lım İngiltere Ada Türklerinin hak­larını adalete en uygun bir şekilde hallederse, Yunanistan, hangi bahane­ye başvurarak işlere yeniden karış­maya kalkışacaktır!

Orgeneral Norstad'm Bağdat Paktı­na dair olan mütalâaları da dikkate şayandır. Bilhassa Türkiyenin, bu pakt dahilinde oynadığı rolün ehem­miyetini ve NATO ile Bağdat anlaş­ması arasında, nasıl bir kilit taşı gibi durduğunu belirtmesi bir çok yaban­cı politika ve devlet adamlarına «nümunei imtisal» olacak bir realizmin ta kendisi olsa gerektir. Silâhlar bah­sinde de öyle.. Norstad, Türkiyenin, en yüksek NATO standardı üzerinden silâh kullanmasını' lüzumlu görmek­tedir.

Daha geçenlerde, Amerika Ayanının dış münasebetler komisyonuna, sabık bir diplomat tarafından verilmiş bir raporda, Türkiyenin silâh kullanma hususundaki kaabiliyeti hakkında tam bir salon kokteyli ağzı ile, hafif hattâ hafifmeşrep mütalâalara raslamıştık. Galiba «Armour» diye de bir ismi vardı o zâtın,  insan, bir, onun bir de Orgeneral Norstad'm bu hu­susa dair beyanatını karşılaştırdıktan sonra, ehliyetin bazan Amerikada da­hi kolayca kazaya uğradığını görü­yor.

Armour raporunda, Türkiye’nin, daha ağır bir silahlanmaya ekonomisinin cevaz vermediği yazılıdır. Onun için, Türkiye’ye daha fazla silâh yardımı yapılmamasını tavsiye ediyor. Garip ve bîçare bir mantık! Zira, eğer du­rum bu ise, bunun çaresi, Türkiye’nin askerî potansiyelini durdurmak de­ğil, Türk ekonomisini desteklemek su­retiyle o potansiyelin daha da artma­sını temin eylemektir.  Anlaşılıyor ki, Armour, bilmediği iki saha üzerinde, parolasız ve kollarını sallıya sallıya dolaşmaktadır: 1) Askerlik, 2) Ekono­mi!

Orgeneral Norstad'ı nasıl beğenmeye­lim ve sevmeyelim ki, yaptığı bir tek basın toplantısında, bizim nâm ve he­sabımıza, hem Averof'a hem de Armour'a lâzım gelen cevapları vermiş­tir.

İnönü'nün son beyanatı müna­sebetiyle

11/3/1957 tarihli (Zafer) den:

İnönü'nün Vatan gazetesine verdiği mülakat, iyi niyet ile yapıcı zihniye­tin yeni bir tezahürü sayılmalıdır.

Dikkat edilecek olursa, sorulan sual­ler, cevap sahibi için, türlü rota inhi­raflarına müsaittir. Fakat sayın İnö­nü, suallerin semahatinden asla isti­fadeyi düşünmeyerek, benimsediği ga­yeye doğru, düz ve kısa rotayı tercih etmiştir.'

Meselâ, Hürriyet Partisinin bu sefer­ki bütçe müzakerelerinden muzaffer çıktığı iddiasını şahsen nasıl karşıla­dığı sualini, kuru fakat manidar bir «tebrik ederim» mukabelesi ile sadet harici kılıvermesi, Türklerin İngiliz homour'una yabancı olmadığını gös­terse gerektir. Keza, bugünkü iktisadi ve siyasî şartlar altında yapıla­cak umumi seçimleri Demokrat Par­tinin kazanıp kazanamıyacağı suali için de, İnönünün, doğru olduğu ka­dar zarif bir cevabı vardır: «Seçmen­ler, bu hususta, henüz bana bir şey söylemediler.»

Ve böylece, başından sonuna kadar; kâh ne düşündüğünü açıkça söyleyerek, kâh sualleri kendi taaddi bünye­leri içinde hapsederek, doğrusu, hava­nın mülâyemetini arttıran bir beya­natta bulunmuştur.

Biz bunu, Başvekil tarafından cesaret ve samimiyetle bir kanadı açılmış kapının, ikinci açık kanadı telâkki edi­yoruz.

Bir el, ses vermez, Ama görüyoruz ki, ikinci el de, aynı ciddiyetle harekete geçmiştir. Bu, iyi bir işarettir.

Demokratik rej im, Sovyetlerinki ya­hut iki harb arasının totaliter tec­rübeleri gibi, bir tek dökümle mey­dana gelmiş, monolitik bir uzviyet de­ğildir. Parçaları vardır, mafsalları vardır, elastikiyeti vardır. Üstünlüğü budur, zaafı da budur.

Şöyle ki, şayet politika gövdesinin ik­tidar tarafından konmuş parçası ile muhalefet tarafından konmuş parça­sı, müstevî bir satıh ve binaenaleyh aynı hendesi plânda buluşmazlarsa, bitişme olmaz. Bitişme olmayınca da yekpârelik hasıl olmaz, çünkü kaynak tutmaz, bir başka ifade ile; o mem­leket için, politik tamamiyet hâsıl olmaz! İşte bu müstevî satıh: mem­leketin yüksek menfaatlerini ve ha­kikatlere karşı kati hürmet ve mes­uliyet terbiyesini temsil eder.

Bundan dolayıdır ki, demagoji merduttur. Ve gene bundan dolayıdır ki, şikak ile nifak, kontrollü idarenin de­ğil, kontrolsüz anarşinin arazından sa­yılır.   .

Bizde de, demokrasinin hacmini ve ağırlığını iktiham edebilmek için, bir kulpunun iktidar bir kulpunun da mu halefet tarafından tutulması lâzım­dır. Aksi takdirde idarenin cismi, ta­şınamaz. Tutuyormuş gibi yapıp bü­tün yük ve mesuliyeti, iktidara bırak­mak da. caiz değildir. Hayır.   Mutlaka âzami iyi niyetle, muhalefetin de kendini işe koşması ve fizik nizamın emrettiği muvazeneyi temin eylemesi  lâzımdır. Aksi takdirde her şey mih­verinden uğrar.

Demek istiyoruz ki, demokrasinin hakkiyle ve kemaliyle teessüs edebilmesi, sadece iktidarın demokratik vasıfları taşıması ile mümkün değildir. Muha­lefetin de, aynı derecede demokratik evsafa malik ve kendi sahasının dı­şına çıkmayacak kadar mesuliyet his­siyle meşru bulunması lâzımdır.

Meselâ İnönü, son beyanatında. Ad­nan Menderes hakkında ne düşündü­ğü sorulunca, şu cevabı veriyor: «Men­deres, her şeyden evvel, devletin res­mi, mesul, muktedir, muhterem Baş­vekilidir.»

Ne kadar güzel!

Demek ki, devlet diye bir şey var! Ve Başvekil, ondan dolayı, resmî, me­sul ve muhteremdir. Bunlarsız, ikti­dar olmaz. Seçimle iş başına geçmiş bir iktidara gelince bu sıfatların büs­bütün böyle olması lâzımdır, zira, mil­letin iradesi bunların ayrıca müeyyidesidir.

Fakat, İnönü, bir de vicdanına danı­şarak, bunlara, «muktedir» sıfatını ilâve ediyor. Bu da, insaflı ve mem­leketçi görüşün harekete gelmesinden başka bir şey değildir. Arkalarda bı­rakmış olduğumuzu temenni ettiğimiz günlerin havasını gözönüne getirecek olursak, İnönünün bu sözlerini siya­sî kompliman telâkki etmek hatasına, elbette düşmeyiz. Ve bunları, karşılık­lı bir saygı havasının ilk müjdeleri sayarız. Doğrusu da, budur.

İktidar ile muhalefet, bir milletin si­yasi hayatında, daima birbirine mu­hatap olacağına göre, devletin yahut hükümetin tarifleri, her iki muhatap için aynı olmak lâzımdır.

Olanlar olduktan sonra, şimdi görü­yoruz ki, bunun en iyisi ve en doğru­su, da varmış. Muhalefet varlığının esaslarını unutup iktidarın ötesinde devlet yahut hükümet mefhumlarını incitmek; dolayısiyle, her iki nâliyede memleket selâmeti adına tedbirler alınmasını âdeta tahrik etmek, iktidarı da, muhalefeti de, demokrasi bakımın­dan sunî bir hayata icbar etmek ne­ticesini doğurur. Biz işte bunu görÜük.  Kıyasıya ve yıkasiya  bir mü­cadelenin dibini gördükten sonradır ki, tekrar satha çıktık.

İklimden şikâyet ederken, kastimiz bu idi. Demokrasi, kendi iklimini bulma­dıkça, takalluslar gösterir. Takallus etmezse, anarşiye müncer olarak te­reddi eder.  Hâdise, yeni değildir. Fransanın numaralı Cumhuriyetleri, bunun beliğ şahididir.

İşte bu bakımdan, İnönünün sözleri kompliman ve karşılıklı mülâtafa mânasına alınmamak; bilâkis, yolun yarısının muhalefet tarafından sökü­leceğini gösteren cesaret verici bir işaret, telâkki  edilmek lâzımdır.

İktidar olarak, bir yandan hizmetleri­mizle hizmet ahlâkımız, bir yandan da Devletin selâmeti adına rejime mü­teallik taleplerimiz bunlardır.

İklimin hakikaten eyiliğe ve partilerarası münasebetin birdenbire bariz bir salâha döndüğü şu günlerde, mu­halefetin, yapıcı bir ruh ile hareket ederek iç politikamızın huzurunu te­sis  edeceğini,  beklemekteyiz.

Truman'ın kazandırdığı 10 sulh yılı

12/3/1957 tarihli   (Zafer) den:

12 Mart 1947 de, Amerika Cumhurreisi Mr. Truman, bir mesaj okuyarak, Birleşmiş Milletlerin bazı sahalarda henüz tesirli tedbirler alamayacak bir durumda bulunduğunu tebarüz ettir­dikten sonra, Amerikanın Türkiye ile Yunanistanı, gittikçe artmakta bulu­nan komünist tazyikine karşı silâhla teçhiz etmek lüzumuna kaani ve bu­na  kararlı olduğunu  beyan etmiştir.

Bugün, o isabetli kararın tam onuncu senesini idrak etmiş bulunuyoruz. De­mek ki, yerinde ve zamanında alın­mış bir karar, barış ve hürriyet mü­dafaa eden insanlığımıza, 10 sene gi­bi hatırı sayılır bir müddeti kazan­dırmış bulunuyor.  Bu vesile ile, ge­rek büyük Atlantik Cumhuriyetine gerek onu o gün en salim tedbire sevketmiş olan sayın Mr. Trumana, bura­dan, şükran hislerimizi ifade etmek isteriz.

Şunu da kaydedelim ki, eğer o tarihte takarrür eden Truman doktrini ve bölgemizdeki mesud tatbikat ve neti­celeri olmasa idi, bunu on senelik bir mesafe ile takip ve itmam etmek va­sıfları ile mücehhez bugünkü Eisenhower Doktrini, her şeyden önce kendine siyasi zemin bulamazdı. Zira tam o tarihlerde yâni 1947 senesinin ilk yarısında, Yunanistan, bilhassa Arnavutluk ve Bulgaristan’dan gelen ideolojik tahrik ve tazyiklerin hedefi durumunda idi. Bize gelince, 1925 Türk  Sovyet ademi, tecavüz andlaşmasının 1945 te Sovyetler tarafından feshedilmesi üzerine gene Sovyetlerin 1946 daki Boğazlara mütedair taleple­ri ve Gürcü ulemasının Kars ve Ar­dahan hakkındaki iddiaları hâdiseleri ile karşı karşıya bulunuyorduk. Bina­enaleyh, vaziyet nazikti ve Truman’ın tedbiri olmasa idi, vahime dönebi­lirdi.

Bütün bunları, bir iyi ve kuvvetli ted­birin, sâdece 10 senelik bir sulh par­çasını, değil, kudretli sulh yapılarının nasıl inşa imkânlarını da hazırladı­ğını belirtmek üzere hatırlatıyoruz.

Bugün işte, böylesine konstrüktif bir yoldan, işin ikinci merhalesini teşkil etmesi lâzım Eisenhower doktrinine gelmiş bulunuyoruz. Ne şüphe ki, Amerika’nın bu kararı da, müsbet ne­ticelerini gecikmeden verecek, hattâ iktisaden dahi mücehhez, yepyeni bir Ortadoğunun inşasına geniş imkân­lar açacaktır.

O günkü Yunanistan ile Türkiye’nin nasıl sıkışık bir durumda olduklarını, yukarda kısaca iyzah ettik.  Üstelik o tarihlerde, daha ne NATO vardı, ne Balkan Andlaşması ne de Bağdat Pak ti! Şunu da ilâve edelim ki, Truman doktrininin 22 mayıs 1947 de kanun­laşması ile birlikte derpiş edilmiş olan 400 milyon doların 300 milyonunu Yunanistan’a ve ancak 100 milyonu bize tahsis edilmişti.

Böyle bir başlangıçtan sonra kendini dünya   barışının  müdafaasında  vazifeli gören Türkiye, Kore harekâtına bildiğimiz şekilde katılarak NATO Balkan  Bağdat siyasî inşalarına ge­rekli maddî ve mânevi harç payını taşımış ve kendi karargâhını, hiç bir talep yahut ihtilâf ile rahatsız etme­miştir. Orgeneral Norstad, bu tavrı­mızı ve kısa zamanda tevsik ve teşki­line muvaffak olduğumuz orduyu mümunei imtisal» göstermekle, ancak bir hakkı teslim eylemiştir. Keza, ge­çen aylar zarfında memleketimizi de ziyaret ve tetkik etmiş olan Fairles Tetkik Heyetinin raporunda Amerika’da yapılacak yardımlarda, Amerika­nın müttefikleri ile nötralist politika gütmekte bulunan memleketler ara­sında mutlaka bir fark gözetilmesi lüzumunun tasrih edilmiş bulunması, Eisenhower doktrininin salim bir şe­kilde tatbiki bakımından, ehemmiyet­le karşılanması lâzım bir tavsiyedir.

Şunu demek istiyoruz: Truman dok­trininden bugüne kadar, gerek Avrupada gerek burada yâni Ortadoğuda, hangi memleket, siyasî, iktisadî ve as­kerî plânların cümlesine şâmil olarak en büyük gayret ve muvaffakiyeti göstermiştir, bunun artık tesbit edil­mesi ve bu suretle, bundan böyle ki, yardımların 1946 mütalâalarına göre değil 1957 nin siyasî  iktisadî  as­kerî bilançosuna göre hesaplanması lâzımdır. Aksi takdirde, ezberden iş yapılmış ve «the right man on the right place» kaidesinin memleketlere de şâmil olması prensipi çiğnenmiş olur.

İşte, Truman Doktrininin Eisenhower doktrini ile, hem zaman hem de me­kân hesapları bakımından kesitştiği noktadaki düşüncelerimiz, bunlardır.

C. M. P. tebliği

Yazan: C. S. Barlas

12/3/1957 tarihli (Son Havadis) ten:

İsmet İnönünün İzmir nutku diğer sütunlarımızda okunacaktır. Bunun hakkındaki düşüncelerimizi yarm be­lirteceğiz. Bu nutuk verilmezden bir gün evvel yapılan siyasî toplantılardan birinde Hür. P. lideri Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu iktidara karşı partisinin şüphe­lerinin sebeplerini açıkladı. Fevzi Lüt­fü Karaosmanoğlunun söylediklerinin esası bir tek noktada toplanmaktadır: Hürriyet Partisinin lideri D.P. Genel Başkanının .mizacına inanmamakta­dır.

Bizce evvelki günün en mühim hâdi­sesi Cumhuriyetçi Millet Partisinin yayınladığı tebliğdir. Parti tebliğinde açık bir lisanla dertler deşilmektedir: Herşeyden evvel iktidarın topyekûn muhalefet müessesesini tanıması lâ­zımdır. Bunun mânası açıktır. İkti­darın keyfine göre muhalefet parti­lerini ayrı muameleye tâbi tutmaya hakkı yoktur. İktidar partisi canı is­tediği zaman sert canı istediği zaman yumuşak hareket etmemelidir. Uzun yıllardan beri mücadelesi yapılan re­jim dâvası muhalefetin rahatça çalı­şabilmesine bağlıdır, bunun için de kanunî mevzuata teminat konulmalı­dır. C. M. P. mücadelesine devam ede­cektir.

Bizim C. M. P. den ayrıldığımız nokta teminat meselesidir. Teminat milletin ve miletin vekillerinin şuurunda ol­malıdır. Eğer bugün muhalefet parti­lerinin mücadelesini yaptıkları dâvada iktidarın 430 dan fazla milletvekili seçim dairelerine döndükleri zaman seçmenlerin hitabına ve itabına uğra­yacaklarını bilseler bir çok şeyler bu­günkü halini almazdı. Batı memleket­lerinde siyasî partiler milletlerin ha­fızalarını tazelerler. Bizde de bu olsa bir çok siyasiler hafızası sağlam mil­let karşısında utanmadan sokağa çı­kabilmek için, bir gün önce söyledik­lerini bir gün sonra nakzedecek hare­kette bulunmaktan çekinirlerdi.

Dâva basittir. Fakat halli kolay de­ğildir. Bu dâvanın hal noktası ve teminatı milletin siyasî terbiyesindedir.

Gerçek devlet kuruluyor

Yazan: A. E. Yalman

13/3/1957 tarihli (Vatan) dan:

İzmir de   söylediği   nutukla   sayın   İsmet İnönü siyasî hayatinin en büyük şaheserini ortaya koymuştur. Bu nu­tukta beliren hüviyet, eski bir şefin, bir rakip parti liderinin, siyasî ihti­raslara esir düşen bîr politikacının hüviyeti değildir. Samimî bir Türk vatandaşının, olgun bir Türk devlet adamının, milletin bunca felâketini yakından gören ve ideal bir gidişin hasretini duyan bir Türk vatanseve­rinin şahsiyeti İzmirdeki nutukla dile gelmiş, yeni bir devir açmak yolunda Adnan Menderes tarafından 25 şu­batta atılan güzel adımın ilk parlak mahsulleri biçilmiştir.

İnönünün nutkunu okurken, bana ge­len ilk intibalar şunlardır: «Türk dev­letinin temelli surette kurulması dâ­vası çok şükür nihayet ele alınmıştır. Türk milleti için yeni bir gün doğu­yor, yeni bir devir açılıyor. Bu kadar çile çektikten sonra millet muradına eriyor.»

Bana diyeceksiniz ki: «Türk devleti­nin kuruluşundan nasıl bahsedersin? Türk devleti bütün şanıyla, bütün haşmetiyle zaten yok muydu?..»

Benim cevabım şudur: «Zahiri şekil olarak elbette vardı, fakat bu şeklin arkasında gizliden gizliye hâlâ bir derebeylik nizamı hüküm sürüyordu. İktidar sahipleri hesabına imtiyazlar kabul eden, ganimetlerin ve ukubetle­rin keyfî bir surette taksimini mubah sayan, bütün vatandaşların gönül hoşluğuna ve biatine dayanmayan, is­tikbal hesabına emniyet ve istikrar vâdetmeyen temelsiz bir nizam... Memleketin varlığının iktidarın ancak ken­di elinde olmasına bağlı olduğuna ina­nan, muhalif partileri yadırgayan bir hükümet, seçimlerin temizliğini inkâr edememelerine rağmen iktidarın meş­ru olmadığını dil altında sayıklayan, onu Türkiye'nin millî idaresi diye be­nimsemeyen muhalefet partileri, diz­ginsiz şahsî kinler, ihtiraslar. İslaha muhtaç sayısız işler.. Bir kardeş kav­gasının devamlı tehdidi, bir nevi si­yasî  «tavaifimüiûk»  vaziyeti...»

Demokrasi, ancak bir fazilet ve fera­gat yarışı olarak meyya veren bir ağaçtır. İsmet İnönü, İzmir nutku ile fazilet ve feragatin pek nefis örnek­lerini, hiç alışmadığımız bir şekilde, otaya koymuştur. Bu nutku söyleyen zat, kendi hesabına've partisi hesabına hiç bir şey istemiyor, hiç bir iddiada bulunmuyor. Memlekette yeni bir de­vir açılmasının şerefini inhisar altın­da tutmaya kalkışmıyor. Bu istika­metteki teşebbüsün bütün şerefini Başvekil Adnan Menderese bırakıyor, Başvekilin 25 şubatta söylediği şu sa­mimî sözleri öyle bir şekilde tekrar ediyor ki, kendi kendini Başvekilin yerine koyabildiği ve onun «asil tees­sür, duygularına» ortak olduğu bel­lidir :

«Bize karşı daima öylesine yıpratıcı ve kıyasıya bir mücadele takip edil­mekte ve bundan dolayı da içimize öy­le bir öksüzlük çökmüş bulunmaktadır ki, İsmet İnönü2ün itidal ifade eden sözleri karşısında insanî ve müşfik bir muameleye iştiyakımızın tesiriyle kalplerimizin rikkat ile dolduğunu gör­dük... Eğer bu memlekette güzel his­ler bizi sevk ve idare edecek olursa, memleket aşkiyle halledemeyeceğimiz bir dâva kalmaz. Yeter ki iyi niyet rehberimiz olsun.»

İsmet İnönü, yalnız iktidar liderinin teessürlerine tercüman ve ortak ol­makla kalmıyor, memlekette açılma­sının hasretini hep duyduğumuz te­melli İslahat devrinin bütün itibarı­nın iktidara ve Başvekiline ait ola­cağını da söylüyor. Kendi partisi he­sabına yardım taahhüdünde bulundu­ğu gibi, muhalefeti de «siyasî ve ru­hî kolaylık göstermeye» davet edi­yor.

Şimdi nöbet Adnan Menderesindir. Başvekil, memleket hesabına böyle gü­zel bir günün, böyle bir itidal ve kar­deşlik ikliminin iştiyakını duyduğunu, 1950 denberi vakit vakit hararetle be­lirtmiş, fakat teşebbüsleri şimdiye kadar mukabelesiz kalmıştır. Dahilî sulh ve istikrar, her aklı başında ik­tidar için ana hedeftir. Ne suretle olursa olsun, böyle bir sulh ve anlayış devrinin eşiğine geldiğimize göre, Men deres gibi kavrayışlı hassas bir devlet adamının fırsatı kaçırmaacağmı ve çok kuvvetli olan vatansever ve insan taraflarının bütün tarihimizin bu çok hassas ve nazik dakikasında kendini belli edeceğini umuyoruz ve candan diliyoruz.

image003.gifBasın konferansının intibaları Yazan: A. E. Yalman

17/3/1957 tarihli (Vatan) dan:

Hepimiz çok tatlı bir rüya gördük, fakat kısa sürdü. Mecliste bütçe mü­zakeresi esnasında, karşılıklı olarak sarfedilen itidalli sözlerin, Kırşehirin tekrar vilâyet haline koymağa hazırlanılmasının, gösteri yürüyüşleri kanununun son zamanlarda müsamaha ile tatbik edilmesinin, nihayet İnönü’nün İzmir’deki nutkunun yarattığı li­mitler; iktidar partisi liderinin göster­mesi beklenen güleryüz sayesinde de­vamlı bir şekil alamadı.

Hiç şüphe yoktur ki Adnan Mendere­sin muhalefetten olan şikâyetlerinin mühim bir kısmı haklıdır. Seçim kam­panyaları devrinin heyecanlı havası bir memleketin hayatının her günkü manzarası haline konulamaz. İş başın­da, büyük mesuliyetler ve dâvalar karşısında bulunan hükûmeli reisi boyuna insafsızca hücumlara uğramış, Meclisteki son nutkunda söylediği gi­bi öksüzlük acısı çekmiş, kalbi kırıl­mıştır. Fakat diğer taraftan muhale­fetin, müstakil gazetelerin ve elinde muayyen ölçüler bulunan umumî ef­kârın da haklı olarak şikâyet ettiği ve istediği şeyler vardır. Bütün me­sele, umumî hayatımızdaki gerginliği gidermek, iyi Türkler ve medenî in­sanlar gibi birbirimizle konuşacak, anlaşacak, iş görecek bir hale gelmek­tedir. Buna olan şiddetli ihtiyacı Baş­vekil de basın konferansında hararet­le ifade etmiştir. Fakat netice olarak yalnız kendini haklı, karşı tarafı yüz­de yüz haksız diye göstermiş, itidal havasını besliyecek, geliştirecek, mu­halefetin itidalli unsurlarına cesaret ve imkân verecek tarzda bir vaziyet almamıştır.

Sayın Adnan Menderes, tek başına Kırşehir hakkındaki güzel tamir etme ve gönül alma teşebbüsünün yalnız Kırşehirde değil, bütün memlekette yarattığı ferahlığa, iktidarın lehinde olarak meydana getirdiği sevgi ve gü­ven cereyanlarına dikkat etmiş midir? Bunu  diğer  itidal   adımlarının  takip etmesinin ve bizzat hasretini duyduğu ahenk ve muvazenenin gelişmesinin memlekete ne kadar rahatlık getirece­ğini ve kendi zor işlini ne kadar ko­laylaştıracağını  takdir   etmiyor  mu?

Yapılması, istenen şeylerin hepsi, en basit prensip davalarıdır. 1945 ile 1950 arasında D.P. bunlar için mücadele et­miştir, bunları kendi programına koy­muştur, gerçekleştirileceği hakkında iktidar mevkiinde defalarla taahhüt­lerde bulunmuştur. Bizzat kendi sine­sinde beliren şikâyetleri tatmin etmek ihtiyacını da duymuş, dördüncü Men­deres kabinesinin programiyle bazı hataların düzeltileceğine dair sarih vaadlerde bulunmuştur.

Sayın Menderes meseleye o zaviye­den bakmayıp ortada bir pazarlık mevzuu bulunduğuna inansa bile memleketin lehindeki bazı icraatla ortalığahuzur ve emniyet getirmek ve iktida­rın çalışmasındaki verimi yükseltmek imkânı varsa, böyle bir pazarlık neden makbul ve cazip sayılmasın?

Memleket sulhe muhtaçtır. Müzmin bir huzursuzluktan çok üzüntü çeki­yor, çok zarar görüyor. Neden sulh müzakere edilmesin ve karşılıklı feda­kârlıklarla Türk milleti hiç bir zaman tam olarak yüzünü görmediği huzura ve istikrara kavuşturulmasın?

Demokrasi tarihini gözden geçirelim. Baştan aşağı pazarlıklar ve uzlaşıncalar sayesinde netice alınmıştır. Demokrasî sistemini en ustalıkla kullanan Anglo  Saksonlarm başlıca usulleri; inatlardan, çarpışmalardan kaçmak ve uzlaşmalar aramaktır.

Başvekil, İsmet İnönü’nün nutkunun başında ve sonundaki bazı sözleri tenkid mevzuu yapmıştır. Acaba bu söz­leri başka türlü tefsir etmek mümkün değil mi? Bize öyle geliyor ki, İnönü, yeni bir İtidal ve ahenk ruhunun ge­lişmesini kolaylaştırmak istemiş ve sulh teşebbüsünün şerefini iktidara bırakmak arzusunda bulunmuştur. İk­tidar bu iyi niyeti güler yüzle karşılasaydı, karşılıklı fedakârlıklar kolay­laşır, bazı neticeler alınırdı.

Biz her şeye rağmen iktidarın son sözünü  söylediğine ve memleketinhayrına olarak karşısına çıkan güzel imkânları ayağiyle iteceğine ihtimal vermeğe razı olamıyoruz. Bazı güzel adımlar atılmış ve derhal mükemmel neticeler vermiştir. Böyle bir çığın tı­kamağa ve eski kör dövüşüne dönme­ğe kimsenin eli varamaz, vicdanı izin veremez.

Amerika yardımı ve memleketimiz

Yazan:   Habîb Edib Törehan

20/3/1957 tarihli (Yeni İstanbul) dan:

Dünkü yazımızda, Amerikan çelik sa­nayii sahiplerinden Mr. Benjamin Fairless'in, Eisenhower'e verdiği ra­pordan bahsetmiştik. Bu raporda, Amerikan yardımına lüzum olduğunu bildiren hükümler Eisenhower'in me­saisini herhalde kolaylaştıracaktır. Çünkü zaman geçtikçe, Amerikan va­tandaşları, verdikleri vergilerden bü­yük meblâğların başka memleketlere ödenmesine kızıyor ve tenkidlerde bu­lunuyorlardı.

Şimdi, kısa, fakat çok vazıh olarak ya­zılmış olan bu rapor sayesinde Ame­rikan vatandaşı artık vaziyeti daha iyi anlayacak; bu lüzuma kanaat getire­cektir. Bu sayede kongredeki müza­kerelerin kolaylaşacağı ve Eisenhower'in tekliflerine muhalefetin azala­cağı tahmin olunmaktadır. İşbu ra­porda askerî yardımdan bahsedilirken, bilhassa her memleketin hür dünya­nın müdafaası için üzerine aldığı va­zifelerin gözönünde tutulması ve yar­dım derecesinin ona göre olması bil­dirilmektedir. Bu esasa göre memle­ketimizin en büyük yardıma nail ol­masını herkesin kabul ve tasdik et­mesi gerekir. İkinci Dünya Harbi çık­mazdan evvel, Türkiye, kuvvetli bir orduya sahip olmak zaruretini his­setmiştir. Bu suretle, Avrupada türe­yen Hitler ve Mussolini gibi diktatör­lere karşı hürriyetin, barış ve sükû­nun müdafii olduğu gibi, bilhassa harb den sonra komünizme karşı hür dün­yanın muhafızlığı vazifesini yapmış­tır ve yapmaktadır. Türkiye’nin, Yakınşarkın çelik kalesi olduğuna dair dünya basınında niha­yetsiz yazılar çıkmaktadır. Türk mil­leti ordusunu, zamanın ihtiyaçlarına göre en modern bir hale getirmiştir. Bu hususta, Amerikan yardımından edilen istifadelerin şüphesiz ki, büyük hissesi vardır. Modern teknik şimdi daima yenileşmeği emrettiğinden, bun dan sonra da Amerikanın Türk ordu­su için hiçbir yardımı esirgemiyeceğini kuvvetle tahmin  ediyoruz.

Yirmi seneyi aşan bir zaman içinde, askerî masrafların Türkiyenin bütçe­si üzerinde ne kadar büyük fedakâr­lıklara yol açtığını ilk bakışta gör­memek ve takdir etmemek mümkün değildir. Bilhassa şimdi memleketimi­zin imar hareketleri ve kalkınması için yapmak mecburiyetinde bulunduğu­mu: masrafları düşünecek olursak, müttefikimiz Amerikanın bu cihetten de yükümüzü hafifletmesi herhalde çok doğru olacaktır.

Yakınşarkın en büyük bir devleti ve en kuvvetli bir askerî müdafaa cephe­si elan Türkiyeye, bu rapor üzerine şimdi daha fazla nisbette yardım edilmesini çok muhtemel görüyor ve bunu yapan Amerikanın yalnız Tür­kiye’ye değil, dünya sulhüne de büyük bir hizmet etmiş olacağını tekrarla­mayı bir vazife sayıyoruz.

Rusyamn her gün değişen politikası ve ideoloji bahanesiyle hür memle­ketlere hulul ve nüfuz siyasetinin dü­şünülür ve bunun için Yakmşarkm huzur ve sükûnunu bozmak hususun­da gösterdiği gayretleri, göz önünde tutarsak, Türkiye’nin ehemmiyeti bir kat daha tebarüz eder.

İkinci Dünya Harbinin bitmesinden beri geçen on iki sene içinde bizim Amerika’yı ve Amerikanın da bizi tanıma­sı için pek çok imkân ve fırsatlar zu­hur etmiştir. Öyle zannediyoruz ki, şimdiye kadar harcanan gayretlerin artık iyi neticelerini elde etmek za­manı gelmiştir. Dostluğuna sadık ve vefakâr, kötülere ve düşmanlarına karşı ezici bir kuvvet olan Türk mil­letinin, Amerika’ya büyük bir itimadı vardır. Amerika da şimdi gün geçtik­çe Türkleri daha iyi tanımaktadır.

Biz bu hareketlerden, hür dünya ve medeniyet âlemi için iyi neticeler bek­liyor ve şimdiden nişlerimizde ve dü­şüncelerimizde yayınlamadığımızı zan­nediyoruz.

Richards heyeti aramızda

21/3/1957 tarihli (Zafer) den:

Eisenhower doktrininin Kongrece kabulünden hemen sonra, muhterem James Richards'm riyasetindeki he­yet yola çıkmış ve Lübnan ile Libya'­yı ziyareti müteakip, dün akşam saat 7 sularında, şehrimize vâsıl olmuştur. Hemen söyleyelim ki, heyete riyaset etmekte olan Mr. James Richards, Temsilciler Meclisinin Hâriciye Ko­misyonunda uzun müddet çalışıp bu­na son senelerde riyaset etmiş olduk­tan başka, ayrıca, Amerika adına ha­reket eden muhtelif misyonlarda baş­ta gelen mevkileri işgal etmiş; mese­lâ Japon sulh müzakerelerinde oldu­ğu gibi Birleşmiş Milletlerde de, memleketini delege olarak temsil ey­lemiştir.

Misafir heyetin başında bulunan zat, işte böyle bu kadar mümtaz bir şah­siyettir. Kendine ve muhterem arka­daşlarına, buradan, memleketimiz adına hoş geldiniz derken, misyonla­rının tahsisan bizde muvaffakiyetle neticeleneceğini bldirmeyi zait görü­rüz. Zira Türkiye'nin Amerika ile olan münasebetleri öylesinedir ki, herhangi bir temasın neticesi, anlaş­manın çok ötesinde olarak, karara doğru bir danışma ve andlaşmanm ölçüsünü alır.

Zâten muhterem Mr. Richards'ın, buraya varır varmaz lütfettiği beya­nat da bunun kendilerince de böyle mütalâa edildiğini açıkça göstermek­tedir. Filvaki, Eisenhower Doktrinini uzun boylu takdim edecek yerde he­yetin muhterem reisi, bunu, Kore'de­ki silâh ve ideal arkadaşlığının sa­dece bir devam ve tekemmül safha­sı şeklinde ortaya koyuyor ki, bu ay­nı zamanda, bütün Türk milletinin kanaatidir. Biz, Amerika ile, hem doğrudan doğ­ruya, hem de Nato dolayısı ile, zahirî değil, belki de en candan ve en ha­kikî bir ittifak münasebetinin öteden beri içinde bulunuyoruz. Bu ittifak, Kore dolayısı ile, ateş tecrübesinden de geçmiştir.  Binaenaleyh, Ortado­ğu meselelerinin, Amerika'nın muhte­rem Devlet Reisi tarafından tasarlan­dığı şekilde mütalâa ve müzakere edilmesi, en kolay ve tam olarak, el­bette   ki  Ankara'da   mümkündür.

Bütün mesele, her hususta Amerika ile beraber olan Türkiye’nin, Eisenhover Doktrini içince, âzâmî bir yar­dımı kestirme yoldan nasıl temin ede ceğidir.

Atlantikten başlayıp Balkan İttifakı üzerinden, sulhun müessir bir şekilde tâ Sünd kıyılarına kadar müdafaası dâvasında, Türkiye, en büyük taahhüd ve fedakârlıkları göze almış bir memlekettir. Ege ile Adriyatike doğ­ru olduğu kadar Basra körfezine dcğru da, bir kilit taşı mevkiini, müt­tefiklerinden hiç birini pişman etme­den, muhafaza  etmektedir.

Fakat, asıl gözden kaçmaması lâzım gelen nokta, şurada ve burada, kimi­leri tarafından toprak ilhakları, ki­mileri tarafından düpedüz şantaj metotlarına baş vurulurken, Türki­yenin, korekt ve daima telâşsız bir dış politika tutumu ile, kendi sulh karargâhını eksiltmeyen bir emniyet havasının içinde tutmasıdır.

İşte Eisenhower Doktrinine iltihakı da, böyle olacak ve, tabii bir hareket teşkil ettiği için, aile efradı arasın­daki münasebetlerin karakterini ta­şıyacaktır. Fakat, Türkiye'nin bir de. bütün bu taahhütleri, çok daha üs­tün bir askerî ve siyasî potansyei üze­rinden uhdesine alması vardır. Bu hem lâzım hem de mümkündür' Bu­gün sıkıntı ile 100 verebilmesinin bi­raz daha ötesinde, sıkıntı duymaksı­zın 200 vermesi imkânı, tamamen mevcuttur ve bunu tahakkuk ettir­mek, uzun boylu bir iş de değildir.

Türkiye, beynelmilel sahada üzerine aldığı taahhütlere muvazi olarak, kendini . kendi imkânları ile  ye­ni baştan kuran bir memlekettir. Elbette ki bu kolay değildir. Ama kolaylaştırılabilir. Bu taktirde, daha dayanıklı iktisadî ve malî temeller üzerinde, ağırlığını sözde olduğu ka­dar fiilde de çok daha iyi hissettiren bir Türkiye meydana gelir. Hattâ de­nebilir ki, Ortadoğu barışının temini ve ayrıca da bir yeni pazarlar man­zumesinin dünyanın bu noktasında yaratılması, Türkiyenin kuvvetlenme­si ile muvazi gittiği nisbette kolaylaş­mış, emniyete alınmış olacaktır."

Bugün bütün Avrupa  ekonomisi, pa­zar  darlığı yüzünden âdeta bir kere daha   kendi   içine   doğru   kapanmaya hazırlanırken,   barış   içinde   yaşıyan müterakkî ve iştira kabiliyeti yerinde bir   Orta doğunun  buralarda  ve  XX. asrın bu bölümünde    süratle    vücut bulması, Avrupa'nın ekonomik ve po­litik krizlerini, hiç olmazsa bir nesil boyu uzaklara atacaktır.

Binaenaleyh, Türkiyenin kendi dâva­sı için istediği ve beklediği anlayış, kıtadaki ve Akdeniz’deki Avrupa’nın mâlî  siyasî ve kültürel konsolidasyonu için düşünülecek hesap ve plânların, doğrudan doğruya mebde noktasıdır.

Şunu da ilâve edelim ki, XIX. asırda, Avustralya, Kanada Yeni Zelanda, Cenubî Afrika, Arjantin v.s. gibi memleketlerin süratli ve a zamanlar için modern inkişafları, nasıl Avrupa iktisadî ve mâlî nizamını 1914'e ka­dar muvazene içinde tutmuşsa, Eisenhower Doktrininin bu asrm ikin­ci yarısında, dünyaya, seviyeli bir Or­tadoğu ilâve ve hediye etmesi de, ge­len asır için o derece tesirli ve ye­rinde bir plânlama ve inşa hareketi teşkil edecektir. Zira, Ortadoğuyu, bir yandan Akdenizin cenup sahilleri dünyası, bir yandan da Basra körfe­zine bakan Asya parçaları tamamla­mak durumundadır.

Türkiye, işte bu manzaraları göste­ren bir yüksek yayladır? Sadece coğrafyasında değil, Türkiye siyasetinde ve siyasî iştiraklerinde de böyledir.Eminiz ki, memleketimizi şu esnada ziyaret etmekte bulunan Eisenhower misyonunun muhterem ve değerli azaları, bütün Ortadoğunun her bakımdan bir yüksek rakım noktası elan Türkiye’nin bu hususiyetini tesbit ve takdir edeceklerdir.

Maarif Şûrası

Yazan :   Prof. Yavuz Abadan

23/3/1957 tarihli (Yeni İstanbul)dan:    

Altıncı Maarif Şûrası, hafta başında Millî Eğitim Bakanı Prof. Ahmet Öze­lin bir nutkuyla açılarak, çalışmala­rına başlamıştır. Bu defaki Maarif Şûrası'mn gündeminde, memleketi­miz için hayati Önemi aşikâr bulu­nan birbirine sıkı surette bağlı iki konu yer almış bulunmaktadır: Bun­lardan biri halk eğitimi, diğeri ise teknik öğretim meseleleridir.

Devrimize hâkim bulunan sosyal ve iktisadî refah devleti görüşü, her şey­den evvel halk kitlelerinin, aydınla­tılma yolundan ekonomik kalkınma­larını, esas gaye ve şart saymakta­dır. Demokrasinin bütün feyiz ve de­ğerleriyle gelişmesi, geniş halk taba­kalarının aydınlanıp, ileri bir seviye­ye ulaşmasına bağlı olduğu gibi, eko­nomik kalkınmanın temel şartı da, teknik potansiyelin kudret ve salâbetidir. Bu bakımdan 6 ncı Maarif Şûrasında alınacak kararların isabet derecesi, istikbalde yurdumuzun kül­türel ve iktisadî gelişimini tâyin hu­susunda mühim ve esaslı bir rol oynıyacaktir.

Memleketimizde halk eğitimiyle ilgi­li ilk tecrübe, Lâtin alfabesinin ka­bulünü müteakip 1929 yılında açılan, Millet Mektepleriyle başlamıştır. Biz­zat Atatürk'ün önderlik ettiği bu ha­reket, zamanla hızını kaybederek, ye­rini Halkevlerinin bu konu ile ilgüi faaliyetlerine terketmişti. Her iki te­şebbüs de, çeşitli idari, malî, siyasî engeller yüzünden, kesin birer neti­ceye ulaşmamakla beraber, edinilen tecrübeler bakımından oldukça fay­dalı olmuştur.

Hattâ, UNESCO tarafından gönderi­len eksperler, Cumhuriyet Hükümeti­nin bu konudaki teşebbüslerini, başa­rılı saymakta ve Türkiye’nin bir te­mel  eğitim merkezi çalışmaları için, çok elverişli bir zemin teşkil ettiği­ni belirtmede daima birleşmişlerdir. Maarif Şûrasından, bu şart ve tec­rübelerin ışığında, daha şümullü ve devamlı bir halk eğitimi programının esaslarını hazırlamasını beklemek hakkımızdır.

Teknik Öğretim esaslarının da, daha teferruatlı, memleket şartlarına uy­gun pratik esaslara bağlanması bir zarurettir. Cumhuriyet idaresinin ku­ruluşundan beri, teknik eğitim ve öğ­retim alanında ileri ve başarılı adım­ların atıldığı inkâr götürmez bir ger­çektir. Bu arada bilhassa köylere ka­dar nüfuz etmeğe çalışan, gezici sa­nat okul ve kurslarının uyarıcı ve aydınlatıcı gayretleri, takdirle anıl­maya değer.

Ancak, Teknik Sanat Okullarımız, he­nüz gelişmekte olan endüstrimizin teknik eleman, ne de halkımızın ma­mul eşya ihtiyacını karşılamaktan uzaktır." Kız Teknik Okullarımız, di­kiş, nakış gibi ince işlerde bedialar yaratma ehliyetinde elemanlar yetiş­tirmektedir. Fakat meselâ, halkımı­zın en ucuz şekilde bol kalorili yemek lerle sıhhî bir şekilde beslenmesini sağlıyacak gıda mevzuunu, evlerimi­zin zevkli bir şekilde döşenmesi husu­sunu, çocuk bakımı ve büro hizmet­leri bilgilerini, henüz lâyık oldukları önemle ele almamışlardır. Bütün bunlar, teknik eğitim ve Öğretim ko­nusunda da, değişik bir zihniyet ve yeni programlarla hamleli bir faali­yete girişme zaruretini belirtmekte­dir.

Asıl mühim olan cihet, her iki konu­da Maarif Şûrasının varacağı karar­ları, Milli Eğitim Bakanlığının bilgili, azimli, programlı ve sürekli gayret­lerle tatbik ve gerçekleştirme imkâ­nını bulmasıdır. Bu hususta Maarif Vekâletinin, parti ve fikir ayrılığı gözetilmeksizin, gerek Büyük Millet Meclisinden, gerek Türk halkından gerekli yardım ve alâkayı göreceğine hiç şüphemiz yoktur.

Anlamak istemek anlaşmanın ilk

şartıdır

24/3/1957 tarihli (Zafer) den:

Şu son bütçe    müzakerelerinde, tenkidi, mevcut müzakerelerin inkârı­na kadar götürdüler. Matbuat da, bu beyanları, eksiksik kaydetti. Keza, hükümetin geniş yatırımları gerek bütçe içinde devlet teşebbüsleri ola­rak gerek ise bütçe dışında hususî sektörün serbest teşebbüsleri olarak devam ettirmekte olmasını bir iktisa­dî ve mâlî felâket şeklinde tasvir et­tiler. Bunları da, matbuat, kaydetti.  Ayrıca, bütçe müzakerelerinin umu­mî istizah mahiyeti taşımasından faydalanarak, kapısından mihrabına kadar, bütün Vekâletlerin icraatını sı­fıra irca etmek insafsızlığını göster­diler. Bunu da, matbuat, kaydetti. Sonunda da, bütçeyi reddetmekle kalmayarak bir rejim buhranının mev­cut olduğunu ileri sürdüler ve, mat­buat bunu da kaydetti!

Daha ne isterler? Hangi ileri Demok­rasinin meclisinde, bir hükümeti sarsmak için, bundan başka  yollar vardır?

Bu noktaya, hiç gelmiyorlar. Buna asla yanaşmıyorlar. Türkiye Büyük Millet Meclisinde, muhalefetin., her­hangi bir Avrupa Parlâmentosunda olduğu kadar hatta bunun da ileri­sinde, fikir ve ictihad hürriyetine mâlik bulunduğunu ve her Meclis celsesinin bunu teyid ettiğini, mua­rızlarımda, bir türlü kabul ve tasdik ettiremiyoruz.

Meselâ, Başmuharrirlerden biri der ki, biz 1950'nin. seçim kanununu yık­mışız! Bu, havadan bir iddiadır. Zi­ra, o kanun üzerinde yapılan tâdil­ler: meselâ bir partide kayıtlı olan vatandaşın, tam seçim kampanyası sırasında' parti değiştirmesini tecviz etmeyen, yahut şaşırtıcı karma liste­ler oyununu men eden, yahut hileli istinsahları önleyen hükümler ihtiva etmektedir.

Bunlar, seçimin kırtasiyesi ile alâka­dar hususlardır. Seçimin ruhu ve esasları ile hiç bir alâkaları yoktur. Kaldı ki, seçimin bürokratik tarafına ait olan bu tâdillerde takip edilmiş bulunan gaye de, ahlâkîlik ile dürüstlüğün takviyesine matuftur. Binaen­aleyh, 1950 deki seçim kanununun bu gibi tâdiller yüzünden yıkıldığı iddiası, herşeyden önce gayri ciddidir ve işin seviyesi ile asla kabili telif de­ğildir. Aynı başmuharririn ezberden yürüttüğü diğer iddialar da hep bu nevidendir.

Amerikadaki neşren hakarete müte­dair kanunun başka fıkraları da var­mış; hem sonra bu kanunları orada, teminatlı hâkimler tatbik edermiş v.s.

Başvekilin bu hususta verdiği izahat, hakaretin her yerde hakaret sayılarak kanun yolu ile önlendiğini ve bu­na dair elan kıstasların Amerika’da bile bizdekilerden çok daha sıkı ol­duğunu, geçerken kaydetmek için idi. Böyle midir değil midir, bunun tesbiti bahis mevzuudur. Bunu kenarda bırakıp işi hâkimler statüsüne nak­letmek, mugalatanın ta kendisidir. Kaldı ki, maddesinde serahat olduk­tan sonra, hâkimin kendi zati ve meslekî durumu dolayısı ile kanunu tatbik edeceğini yahut edemiyeceğini iddia etmek, hâkimin vicdanî vasfı­na sataşmak demektir.Başvekilin kısaca zikrettiği madde dikkatle oku­nacak olursa, başmuharrirlerinin bu ifadesinin dahi, aynı maddenin menettiği ve cezaya müstahak gördüğü cürümler arasında olduğu görülür. Bu kabil mülâhazalar, elde edilmek iste­nen müşterek neticeyi mutlaka bal­talamak niyetile ileri sürülüyorsa, bir diyeceğimiz yok. Yok böyle değil de, «peşin tediye» esasını hatırlatmak için kullanılıyorsa, evvelâ, kimin borçlu kimin alacaklı olduğunu tesbit et­mek gerekmez mi? Evvelâ hesaba oturmak lâzım gelmez mi?

İşte hesaba oturmak için, herkesin yâni iktidar ile muhalefetin, usul, teamül ve Anayasadan gelen yerleri­ni almaları icabetmektedir.

Meclis içinde siyaset yaparken, bir bütçe  müzakeresini,     rejim    buhranı iddialarına kadar götürmek,

Meclis  dışında  politika yapmayı, 4x365 gün süren sokak faaliyetlerinde bulunabilmek mânâsında anlamak,

3 ı Hakareti, mağdurun «insan hak­ları» zaviyesinden değil de, yazanın yazdığını isbat etmek bahanesine istinad ettirmek,41 Ondan sonra da, hürriyetsizlikten yahut demokratik cihazın mefluç bulunduğundan şikâyet etmek!

Kabul etsinler ki, bu indi mücerredatı devlet ve cemiyet selâmeti namı­na olsun, diken ve pürüzlerinden te­mizlemek lâzımdır.

Bunun lüzumunu kabul etseler, mu­halefet ile iktidar arasındaki salâhi­yet ve mesuliyet hudutlarının yanı başında bir de herkesin hizayı boz­maması ve talep ile mukabelenin muayyen bir parlâmento teamülüne mutlaka tâbi bulunması zaruretini de teslim ederler. Çünkü demokrasi, kaide ve usullerin rejimidir. İktidar için kaide ve usuller mevcut olduğu gibi, muhalefet için de kaide ve usul­ler mevcuttur, indi beyanların, uy­durma fetvaların hiç bir değeri yok­tur. Ve damokrasilerde, işleri Meclis dışına çıkarmak kadar merdut bir hareket tarzı mevcut değildir. Meclis­lerde iyi çalışmak. Meclis müzakere­lerine seviye ve müesseriyet temin et­mek, bu rejimi, vatandaşın terbiye ve vatandaşın terbiye ve itiyadlarına kadar sokmanın en kestirme yolu­dur.

Başvekilin, siyasi hayatımızı tanzim istikametinde sarfettiği gayretleri müsmir kılmak ve bunları kendi he­sabına tamamlamak, eğer muhalefe­tin de ciddî arzusu ise, o zaman ilk yapılacak iş. Başvekilin tâbiri ile, şu bildiğimiz kördöğüşüne sebep olmuş olan tefekkür ve hareket tarzını terketmektir.

Bunun ise, tam aksine şahit olmuş bulunuyoruz. Zira hep, eski iddialar ve  eski ithamlar  karşısındayız.

Gene başmuharrirleri diyor ki, «kan­dilli temannalarla partiler arası mü­nasebet düzelmez.» Belki! Ama, kan­dilli temennalar, tarafların birbirinin dediğini daha iyi anlayıp daha serin kanlı olarak mütalâa etmesi için, her halde kandilli tecavüzlere mürec­cahtır. Hem sonra, Başvekilin, bu husustaki beyanı da, daha ilk ağızda tahrif edilmiştir. Bizim, şekildeki ne­zaketi dahi bir büyük kazanç telâkki ettiğimizi söylerken, selamlaşmanın değil,  konuşmanın ve ihtilâfları halimage004.gifletmenin şeklini kasde t mistir. Netekim, zorlama tabiyelerinin durdurul­mayım unsuru olarak ileri sürmüş­tür. Başvekilin beyanları ve teklifleri anlaşılmaz şeyler değildir. Ama, an­lamak için, elbette ki, anlamak iste­mek şarttır. Aksi taktirde, işte böyle, ya «bahar havası» yahut «kandilli temennalar» nevinden istihfaflarla, siyasî hayatın tanziminin değil, ni­zamsız olarak devamının teminine çalışılmış olur!

Maarif Şûrasında Yazan:  Hasan Ali Yücel

(Cumhuriyet)

24/3/1957 tarihli den:

İlkini 1939 yılının 17 Temmuzunda açtığımız Maarif Şûrasının altıncısını o zamandanberi gelen 7. Maarif Ba­kanı Profesör Ahmed Özel, Cumhur­başkanı. Büyük Millet Meclisi Başka­nı Başbakan, hükümet erkânı, ger­çekten aydın ve olgun bir irfan top­luluğu önünde çalışmaya başlattı. İçimden haz, iftihar ve emniyet duy­dum. Maarif hizmetindeki bir çok ki­şiler, Bakanlık temsilcileri, türlü özel kurumlardan gelmiş zatlar, bu canlı kalabalığı teşkil ediyor. Hem kıymet­li, hem heybetli bir bütün, Millî var­lığımızın özü elan Türk kültürünün nasıl yöneltilmesi gerektiğini bu küt­le söyleyecek. Şerefi kadar sorumlu­luğu büyük bir iş. Candan başarı di­lerim.

Sayın Bakanımızın hayli tafsilâtlı söylevini dikkatle dinledim. Günlük politika çarpışmalarının gürültüleri içinden duyulan bu mütevazi ses, her ayrılığın üstünde bütün vatandaşları birleştirmesi gereken öğretim ve eği­tim meselelerini objektif bir görüşle anlatıyordu. Hangi siyasî kanaatte bulunursa bulunsun millî eğitim dâ­vasına kayıdsiz kalmıyan her vatan­daş, ortaya konan bu meseleler için kendi açısından ve kendi köşesinden bir çitmik olsun fikir vermeli, düşü­nüp kaygılandığı hususları dile getir­melidir. Ben de bu arzu ile Bakanın söylevini dinlerken zihnimden geçir­diğim   düşünceleri  açıklayacağım.İtiraf edeyim ki, kulağım, bu söylev­de, hep alıştığımız ithamları aradı. Malûm a, bizde her yeni işe gelen, kendinden önceleri beceriksizlik, ba­şarısızlıkla suçlandırmadan edemez. Hattâ bazıları bu kö'.tülerne vazife­sini işe başlarken yapmamışsa, isti­fasını verip ayrılırken «nafile namaz» kılar gibi gider ayak hayıflanmaları­nı ifade eder ve böylece kısa hizmet aylarını Maarif tarihine zevâit kabi­linden kaydettirirler. Halbuki söylev­de ne böyle bir eda, ne böyle bir hava olmadığı için ancak bugünden yarma yönelmiş dilekler dikkatleri uyanık tutuyordu. Ne ıslahat iddiasına, ne yıkıp yapmaya teşebbüs dâvasına bu söylevde tesadüf edilmedi.

«Islahat» dedim. Ben bu sözden çok korkmuşumdur. Islahat, Osmanlı İm­paratorluğunun, hattâ doruk nokta­sına yüceldiği zamanlarında bile. din gibi, hukuk gibi, ahlâk gibi, ordu ve maarif gibi sosyal bir kurum olmuş­tu. Siyasî geleneklerimizin başında gelirdi. İşlerin kötü gittiği sıralarda, hem de «artık bunun düzelecek tara­fı kalmadı!» diye yeislenilen zaman­larda, bir de bakarsınız, alt baştan tâ padişaha kadar herkes kendi cirmine göre ortalığı ıslâha kalkardı. Sanki büyük, küçük, âlinıcahil, askersivil, bütün yuddaşlar «Nizamı âlem» i düzeltmeye Hak tarafından memur edilirlerdi.

Islahat, topluluk hayatımızda ciddî ve ehemmiyetli bir ruh halini göste­rir. Öyle kuru bir lâf sanılmamalıdır. Bu ruh hali uzun sürmüş bir dalgaca lığın biriktirdiği kötülükleri bertaraf etmek için yapılan bir davranıştır. Nitekim «ıslahı hal» tabiri de buna delâlet eder. Bir adam, içki ile, ku­marla, geçimsizlik, idaresizlik netice­si "fena bir vaziyete düşüp ağır yok­sulluklara uğradığı zaman bundan pişmanlık duyar da kendini düzelt­meye, bu fena alışkanlıklardan varlı­ğını temizlemeye teşebbüs ederse onun için «artık ıslahı hal etti» de­nirdi. Fakat bu tövbeler, çok kere, kı­sa zaman sonra bozulur; eski hal bü­tün ihmallerile geriye dönerdi.

Ferilerimizde görülen bu pişmanlık ve   dönüş,  topluluğumuz   için   tarihimizde durmadan tekerrür etmiştir. Bu sebebledir ki, "birinin başladığını sonraki bozduğu için medeniyet çizgi­miz kopuklarla, eklemeler ve düğüm­lerle doludur. Esasen mahdud kay­naklara sahib olduğumuzdan bu ke­sintiler, emekler ve gayretlerin birik­mesine mâni olmuş, her defasında yeniden kuvvet israfını icabettirmiştir. Bu fena hasletten kurtulmanın çaresine bakmalıyız. Ferdce, milletçe ve hükümetçe çaresine bakmalıyız. Sizin yaptığınızı sizden sonrakiler, onların yaptıklarını da onlardan son­ra gelenler baltalaya baltalaya gide­cek olurlarsa halimiz nereye varır?

Dönelim Şûraya... Konuşulacak me­selelerden biri Teknik Öğretim... Er­kek kısmı Sanat Enstitülerinde olan bu öğretim meselesi, daha eskisinden vazgeçelim, merhum Mithat Paşa elile bir asra yakın bir zaman önce Islah­haneler şeklinde Maarif tarihimize girer. Bur girişten uzun seneler sonra 1939 da bizim bulduğumun durum şuydu:

(9ı Sanat Okulunda (3500ı öğrenci! Bu (9) yatılı Sanat Okulu o halde idi ki, vilâyet bütçelerinden yardım­larla idare edildiği ve vilâyetlerin de çoğu zaman verecek paraları bulun­madığı için çarşıda pazarda itibarla­rı kalmamış, borca bile yiyecek bula­mıyor; ders vasıtası tedarik edemiyorlardi. Bir asır önce vakıfları sağ­lanmış, binaları yaptırılmış bu me­deniyet müesüesesri bir asır sonra bu duruma mı düşmeli idiler? Eğer, işaret ettiğimiz zihniyet düzeltilmiş clsaydı aynı dikkatle, aynı itina ve himmetle bu müesseseler geliştirile­cek ve bugüne, birikmiş bir atalar ka­lıntısı halinde elimizde yenilikler ya­parak faydalanacağımız kudretli kay­naklar bulunmuş olacaktı.

Bunları içim yanarak söylüyorum. Eminim ki, sizler de içiniz yanarak okuyorsunuzdur. Bunun tek tesellisi samimi hizmet aşkile çalışıldığı za­man, biraz önce 1939 sayılarını verdi­ğim müesseselerin altı yıl içinde (9) dan (75) e, (3,500) öğrencinin de <35,0001 e çıkmasının mümkün oldu­ğudur. Gözlerim, bu uğurda yirmi yıla yakın çalışmış olan Teknik Müsteşar Rüştü Uzeli aradı. Hizmetlerini hatır­latmak vazifemdir. Unutmamalıdır ki her işin adamı vardır. Başarı için onu bulmak lâzımdır. Ne müesseseleri, ne adamlarını kırmadan yürütmeye bak­malı; her tecrübe ve emekten fayda­lanmasını bilmelidir.

şûranın ikinci meselesi olan halk eği­timi de aynı kaidenin konusu olmak­tan çıkmamıştır. 1928 deki «Millet mektebleri» şekli çağdaş metodlarla kuvvetlendirilip geliştirilseydi bugün elimizde hayli ilerlemiş kaynaklar bu­lunurdu. Bu alandaki diğer kaynak­ların en mühimmi, Halkevleri ve oda­larıdır. .Bunları iktidarda iken dev­let teşkilâtına almadığı için, Halk Partisihata etmişti; .Gönül isterdi ki, bugünkü iktidar bu hatayı tashih et­sin ve onları bir bütün halinde dev­lete alsın. Kurulması düşünülen Halk Eğitimi teşkilâtına ne güzel bir mer­kez olurdu. Bugün bile durum, tashih edilebilir. Hükümetimizden bu noktada müsamahalı ve' icracı kararlar bekleriz. Doğru olan şeylere ne zaman olsa dönülecektir. Bu hizmet ve şeref fırsatını kaybetmemelidir.

Medeniyet, yaratmaktır. Yaratıklar içinde ise bu vasıfta olan, ancak in­sandır. İnsanı, öğretim ve eğitimdir ki, yaratıcı ve yapıcı kılar. Türk mil­letinin medenî seviyesi, Türk insanı­nın terbiyesine bağlıdır. Bu bağı ko­parmadan devam ettirmek zorunda, yız. İnanabiliriz ki, altınca Maarif Şûrasının bütün üyeleri, milletlerinin gelecek kuşaklarını böyle yetiştirmek için geceli gündüzlü çalışıyorlar.

Hep oy birliği Yazan :  Nadir Nadi

(Cumhuriyet)

26/3/1957 tarihli den:

Üçer oturumlu iki toplantı günü so­nunda C.H.P. Meclisi bir tebliğ ya­yınlayarak Genel Başkan tarafından bütçe konuşmaları sırasında yürürlü­ğe "konan yeni «yumuşak» politikayı oy birliği ile kabul ettiğini halka du­yurdu. Gerçi varılan oy birliğinin pek kolay  olmadığını kulis arkası sızıltılarından öğrenmiştik. Bir kısım ateş­li üyelerin  «üslûb»  üzerinde     yapıla­cak değişikliklerle rejim davaları çözülemeyeceğine   dair  Mecliste     enine boyuna   konuştuklarını, hattâ     Genel Başkanı  tenkid   ettiklerini     duymuş­tuk. Bununla beraber C.H.P.  önderi­nin kandırıcı  açıklamaları     sonunda bütün   üyeler  oy  birliği  ile  onu  des­teklemekten  kendilerini  alamamışlar, böylece   bu  sevimli   formülü     tebliğe koymak imkânı  hasıl   olmuştur.   Tek parti devrinde olduğu gibi şimdiki de­mokrasi   devrimizde   de   «çoğunlukla» terimini  ileri     gelenlerimiz     nedense pek beğenmezler.  Çoğunlukla    alman bir kararın arkasında o kararı onaylamıyan   bir   azınlığın  da  bulunacağı düşüncesi  onları  sinirlendirir.     Oysa ki, demokratik zihniyetin ilk belirtisi azınlığı   olağan   saymak,   onu     açığa vurmaktan  çekinmemek,  hattâ   ge­rektiği    zaman işe    yarayacağı içinonunla iftihar etmektir. Meselâ,  1950 seçimlerinden sonra Halk Partisi sa­yın  Genel    Başkanının    idaresindeki sert politikayı da parti yüksek kade­meleri hep oy birliği ile  destekledik­lerini  söylerlerdi.  Bunların  bir  kısmı o zaman daha yumuşak bir tutumun öncülüğünü   yaparak   bir   azınlık   ha­linde varlıklarından bizi haberli kılabilselerdi, bir aydan beri damdan düşercesine ortaya çıkan bugünkü  «istirhamkârane» politikayı anlamak ve halka anlatmak her halde daha kolay olurdu. Bu takdirde    C.H.P.    safları içinde  şimdi de  sertlik     taraflısı  bir azınlık   bulunur.     İleride   hava   gene değişirse   durum     bunların     galebesi şeklinde   izah   edilebilirdi.   Halk   Par­tisi muhalefetinin yedi yıllık gelişimi, son tahlilde daha ziyade sayın İsmet İnönünün  şahsına   dayandığına  göre, bizdeki rejim  buhranının ne    zaman ve  nasıl  çözülebileceğine  dair  şimdi­den her hangi bir tahmine girişmek de oldukça güçtür.

Dış görünüşü ile karşıdan seyrettiği­miz zaman. C.H.P. nin bugün tuttu­ğu yol, Demokrat Parti iktidarını 1954 seçimlerinden sonra aldığı kararlar­da haklı çıkarmaya yarayacak bir manzara göstermektedir. Gerçekten, demokratik bir idareye asla yaraştıramadığımiz o kararları savunurken iktidarr sözcüleri,    böyle    muhalefet yapılamıyacağını. muhalefetin so­rumsuzluk demek olmadığını, istedi­ğimiz hürriyetleri yürürlüğe koyabil­mek için ilkönce .«demokratk iklimin» yurdumuzda yaratılması gerektiğini söyleyip durmuyorlar mıydı? Yedi yıllık bir direnme neticesinde rejimi­miz 1946 şartlarına doğru önemli bir gerileyiş kaydettikten sonra C.H.P. idarecileri şimdi istirhamkârane bir yumuşama politikasında karar kıldılarsa, bu daha ziyade yürürlükteki baskı kanunlarının iktidar tarafın­dan ileri sürülen gerekçesini haklı göstermez mi? Durum böyle olunca da, şimdi iktidara karşı tatlı dil dö­kerek rejim buhranını gidermeye im­kân var mıdır?

Yani bir müddet bugünkü gidişe de­vam eden C.H.P. ileri gelenleri, ik­tidara dönüp:

 İşte bak, artık yumuşadık, uslan­dık. Lütfen sen de kanunları yumu­şat!

Diyebilirler mi? Bilmeyiz ama, ne ka­dar itina ile göze alınırsa alınsın, böylesine bir istirham karşısında ik­tidardan müsbet bir hareket bekleye­bilmek için onun La Fontaine masal­larını hiç okumadığını farzetmek ge­rekir gibimize geliyor.

C.H.P. sayın Genel Başkanının bütçe konuşmaları sırasında açtığı yeni po­litika, sıkı kanunların .bir neticesi ise, bu iktidar hesabına bir başarı sayıl­malıdır. Bu takdirde kendi politika­sına uygun olarak hareket etmek istiyen bir iktidardan o sıkı kanunları gevşetmesi beklenemez. C.H.P. ger­çekten bir kuzu hüviyetine bürünse bile, bütün muhalif partilerin oybir­liği ile sayın Genel Başkanı takib et­meleri kolay gerçekleşir bir iş olmıyacaktır. İlk günü de söylediğimiz gi­bi .üzülerek tekrarlıyalım ki biz bu bahar havasından pek ümidli değiliz.

C. H. P. nin tebliği

26/3/1957 tarihli (Havadis) ten:

C. H. Partisi Meclisi mûtad toplantı­sını bitirdikten sonra bir tebliğ neşretmiş bulunuyor. Bu tebliğ, partiler arası münasebetlerin gidişi ve istik­bali hakkında, temel muhalefet par­tisinin resmî noktai nazarını ifade et­mesi bakımından büyük bir kıymet tamaktadir. Bütçe müzakereleri sıra­sında, İsmet İnönü'nün tatlı dilli bir tenkidinin verdiği ilham üzerine, Başvekil Adnan Menderesin söylediği nutkun getirdiği partilerarası bahar havası, İsmet İnÖnünün o nutka İzmirde verdiği cevap ve İzmir seyaha­ti esnasında Zafer gazetesine vermiş clduğu beyanat ile, siyasî hayatımız için tabiî bir iklim manzarasını almış bulunuyordu.

Küçük muhalefet partileri bu man­zaradan memnun olmadıklarını açık­ça ifade ettiler. Bu arada CHP. Mec­lisinin, İsmet İnönü tarafından par­tisi adına giriştiği bu yumuşak poli­tikayı tasvip etmiyeceği ve eski hu­şunet havasının devamını arzu ede­ceği yolunda bir takım rivayetler or­taya atıldı. Hattâ daha iki gün evvel, parti meclisinde, ismet İnönÜnün sert tenkidlere mâruz bırakıldığı ha­berleri gazetelerde İntişar etti. Bütün bunlar C. H. Partisi gibi tecrübeli, Türkiyenin siyasî tarihinde ehemmi­yetli bir yer' işgal etmiş ve büyük va­zifeler başarmış bir partinin bünyesi, mesuliyet ve vazife anlayışı ile kabi­li telif görünebilecek ihtimaller değil­di. Bu parti, mevcudiyetini kavganın devamına bağlayamaz ve partilerara­sı münasebetlerde bir .kördöğüşü zih­niyetinin taraftarı olamazdı. Nitekim parti Meclisinin tebliği, bu görüşteki isabeti ortaya koydu.

Tebliğin ifade ettiği görüşü yine teb­liğde yeralmış olan şu cümlelerle hü­lâsa etmek mümkündür: «C.H.P. Meclisi bizi hakikî demokrasiye götü­recek gerekli şartlan itidal havası içinde düşünmek ve hazırlamak te­şebbüsünü o derece kıymetli ve bu­nun memlekete getireceği fayda ve huzuru o nispette şümullü olarak görmektedir ki, bu yolda rastgelinebilecek güçlüklerden ümitsizliğe düşmiyecek ve salim neticeyi istihsal yo­lundaki politikayı ısrar ve isabetle takip edecektir.»

Bu cümleler, partilerarası bahar ha­vasını, c.H. Partisi adına tahtim eden kat'î ifadeli cümlelerdir. Bunlar, ev­velâ Mecliste, bilâhare son basın top­lantısında Başvekil Adnan Menderes tarafından açığa vurulmuş olan ikti­dar partisinin görüşleriyle tetabuk halindedirler. Bu tetabuk, Türkiye’de siyasî hayatın müstakbel inkişafı için ciddî bir dönüm noktası mahi­yetini taşımaktadır. Küçük muhale­fet partilerini endişeye düşüren, fa­kat memlekette geniş bir memnuni­yetle karşılanan ehemmiyetli bir dö­nüm noktası.

C. H. P. nin tebliğinden sonra Yazan: H. C. Yalcın

29/3/1957 tarihli (Ulus) tan:

Cumhuriyet Halk Partisi Meclisi ikti­dar partisi ile münasebetlerin nor­mal bir şekil alması hakkındaki ce­reyanı ittifakla kabul etti. Diğer mu­halefet partileri seyirci durumda kal­mayı ve birşey söylemeden evvel bek­lemeyi tercih etmişlerse de esas iti­bariyle hiç biri «kavga için kavga» taraftarı olmadığından münasebetle­rin düzelmemesi için ortada hiçbir sebep, daha doğrusu hiçbir bahane kalmamış demektir.

Şimdi, memleketin umumî efkârı ne olacak? Münasebetler ne şekilde ve ne zaman düzelecek yolundaki tabii ve pek haklı sualler fiilî cevap bekle­mektedir. Meclisin muvakkat tatil müddetini bitirerek tekrar faaliyete girmesinin arefesinde Kırşehir ilçesi­nin tekrar il haline gelmesi için bir kanun lâyihasının hükümet tarafın­dan henüz takdim edilmemiş olması biraz istigrap ile karşılandı. Bazı bas­kı kanunlarının ne yıldırım hızı ile Meclise geldiğini hatırlayanlar bir İyi niyet ve hakka hürmet eseri sayıla­cak bir hareketin gecikmesini manalı bulmaktan kendilerini alamamışlar­dır.

Görünüşe bakılırsa, iktidar bütün ih­tilâflara ve gürültülere mihrak nok­tası teşkil eden meselelerin halline doğru hiçbir kıpırdama nişanesi gös­termemekte ve lâkırdısını bile ağza almaktan çekinmektedir.

Diğer muhalefet partileri .iktidardan demokratik ıslâhata doğru ciddî ve samimî bir adım gelebileceğine pek ihtimal vermez bir durumdadır. Aca­ba Cumhuriyet Halk Partisi kalbinin içinden ne düşünüyor? Bir iyilik, bir düzelme olabileceğine sahiden inanı­yor mu? Parti Meclisi resmen ittifak ile inanmıştır yahut inanmış görün­meyi muvafık bulmuştur.

Şurası muhakkak ki Meclis inanamazlık edemezdi. Partilerarası mede­nî münasebetler kurulması ve de­mokratik ıslahatın yapılması için ik­tidarca buna lüzum gösterilmesi üze­rine menfî bir karar almak muhale­feti sırf muhalefet aşkı ile' körükle­mek mânasına gelebilirdi. Demokrasi ıslahatı mı istiyorsunuz? Geliniz, el­birliğiyle yapalım, fakat kavga ve çe­kişme ile değil, rahat ve tatlı görüş­melerle diyen insanlara hayır, biz medenî münasebetlere yanaşmayacağız, sadece çekişeceğiz ve kavga ede­ceğiz cevabı verilemezdi. Esasen kim­sede böyle bir arzu da yoktur.

Şimdi durumun bütün ağırlığı ve me suliyeti, inkâr ve tevil kabul etmez surette Demokrat Partinin üzerine yüklenmiş bulunuyor. İşte muhalefet resmen ve fiilî olarak bir sükûnet ve nezaket safhasına girmiştir. Haydi bakalım, siz de işleri düzeltmeye ya­ni hak ve hürriyet rejiminin icaplarını iyi niyetle yerine getirmeye baş­layınız, der gibi bir durum ortada­dır.

Şimdi söz Demokrat Partinindir. Onun ne tarzda bir hareket hattı ih­tiyar edeceğini bütün memleket de­rin bir ilgi ile beklemektedir. Demok­rat Parti hakikaten zor bir durum­da bulunuyor. Hiçbir politikası ken­disine muvaffakiyet ve sempati ge­tirmemiştir. Demokratik rejim bakı­mından, hattâ kendi menfaati bakı­mından da affolunmaz hatalarda bu­lunmuştur. Partiye resmen dahil bulunmayan, fakat kalbden kendisine sempati duyan münevver zümreyi kaybetmiş bulunuyor. Partiden res­men alâkalarını kesmeyenlerin yüzde kaçı acaba samimi bir kanaat ile par­tiye bağlı bulunmaktadır? Bu suale biz cevap vermiyelim. Fakat parti şef­leri bu hususta fazla hayale kapılamazlar zannederiz.

İktisadî ve malî sahalarda ise ikti­darın uğradığı muvaffakiyetsizlik ar­tık her göze batmakta ve şikâyetler memleketi sarsmaktadır. Bu durum içinde mevkii çok sarsılan iktidar partisi için biricik kurtuluş yolu re­jimin ıslâhı suretiyle memlekette sempati kazanmak "ve itimadı yenile­mek olabilir. Fakat iktidar bu lüzu­mu anliyabilecek ve anladıktan sonra da tatbik kuvvetini kendinde bulabi­lecek midir?

OLAYLARIN  TAKVİMİ

4 Mart 1957

 Taipeh  (Formoza) ;

Milliyetçi Çin Cumhuriyeti Hariciye Vekili Dr. George E.C. Yeh'in Türkiyedeki ziyareti ve bu arada iki mem­leket arasında imzalanan kültür andlaşması Formoza matbuatında mem­leketimiz hakkında çok sitayişkâr ya­zılar neşredilmesine vesile olmuştur.

Bu arada «Independence Eving Post» gazetesinde çıkan «Ortadoğuda mev­cut tehlikeli durum karşısında Türk siyasetinin anahatları başlıklı maka­lede ezcümle, Türkiyenin dış siyaseti ve bu siyasetin Ortadoğuda bir istik­rar âmili olarak oynadığı ehemmi­yetli rol belirtildikten sonra şöyle de­nilmektedir: «Türkiye her an çıkabi­lecek bir tehlikeye karşı kendisini .ta­mamen hazırlamış bulunmaktadır. Mamafih, onun millî siyaseti sulhun muhafazasına matuf olmak vasfını hiç bir zaman kaybetmemiştir. Hali­hazırda, Türk hükümetinin başlıca meşgalesi, memleketin iktisadiyatını geliştirmek ve halkın hayat seviyesi­ni yükseltmek için, milli kaynakları ve keşfedilmemiş zenginlikleri bulup işletmektidr. Bu projeleri tahakkuk ettirebilmek için Türkiyenin Ortado­ğuda sulh ve istikrara ihtiyacı var­dır.»

Diğer taraftan, «Public Comment» gazetesi, Türk  Milliyetçi Çin kül­tür andlaşması vesilesiyle, iki mem­leket arasındaki münasebetler ve Türkiyenin tarihi hakkında malûmat vermekte ve bilhassa Türkiyenin ta­rih boyunca Çarlık ve Komünist Rusya karşısındaki takdire şayan ve azimli hattı hareketini belirttikten sonra, hiçbir zaman dostane vasfını kaybetmemiş olan Türk  Çin mü­nasebetlerinin gelişmesinde büyük bir boşluğu dolduracak mahiyetteki kültür andlaşmasmm ehemmiyetini kaydetmektedir.

«Overseas Chinese Daily News» gaze­tesinde ise, Türklerin Orta Asya'dan geldikleri ve 1600 sene evvel Batı'ya doğru göç etmeğe başlamadan evvel binlerce sene Çinlilerle komşu ola­rak yaşadıkları, bundan dolayı her iki milletin birçok müşterek vasıfları bulunduğu kaydedildikten sonra, şöy­le denilmektedir: «Milliyetçi Çin ile. Türkiyenin siyasi sahadaki en mani­dar benzerliği, her ikisinin de Ko­münizm karşısındaki durumlarıdır. Türkiye'de, Komünizm yaşayamaz, zilra halk ondan nefret etmektedir. Bundan dolayı Türkiye, Ortadoğuda komünizme karşı bir kale haline gel­miştir.»

 Washington :

Amerikanın dış yardımlarını tetkik eden ayan komitesi, bir rapor hazır­lamıştır. Bu raporda Türkiyeden si­tayişkâr bir şekilde ve inanılmaz bir kalkınma gösteren memleket olarak bahsedilmekte, Türkiyenin gösterdiği iktisadi kalkınmada üstün bir cesa­ret ve inkişaf şuurunun bulunduğu bildirilmektedir.

Raporda iktisadi kaynakları aynı olan bir çok memleketlerin kalkınma sahasında aynı dereceye varamadık­ları belirtilmekte ve şöyle denilmek­tedir:

«Meselâ Birinci Dünya Harbinden sonra Türkiye ile Suriyenin adam ba­şına düşen gelirleri ve adam başına düşen ziraate müsait toprak miktarı aynı idi. Türkiye’nin kalkınmasına mukabil, aynı imkânlara sahip olan Suriye’de hiç bir gelişme görülme­miştir. Türkiye’de memleketi refaha götürecek şartlan tatbik için elzem olan kalkınma şuuru, yeni durumla

14 Mart 1957

 Strasbourg :

Türkiyenin Avrupa Konseyi nezdindeki daimî temsilci muavini Özdemir Tokay dün gece otomobili ile Selestat'tan Strasbourg'a gelirken Kogenheim yakınlarında bir virajda bir ağaca çarptıktan sonra derhal Öl­müştür.

Yanında bulunan ve yine Türkiye daimî temsilciliği müstahdemlerinden elan M. Vignon ağır yaralı olarak Selestat hastahanesine kaldırıimışıtr.

 Stokholm :

Milletlerarası Ping Pong Federasyo­nu tarafından bugün neşredilen bir tebliğde, âzâ elmaz üzere müracaat eden Türkiye ve Kuzey Kore'nin Fe­derasyona kabul edildikleri bildiril­mektedir. Bu suretle âza olan mem­leketlerin  adedi  75'e  yükselmiştir.

Bundan mâda Federasyon,kullanıl­makta olan Ping Pong raketlerinin standartlastırılm asını temin için İn­giltere, Japonya, İsveç temsilcilerin­den müteşekkil bir komisyon kurul­masına karar vermiştir. Komisyon bu hususta azami 1958 yılı Mayısına ka­dar bir rapor hazırlamakla vazifelendirilmistir.

17  Mart 1957

 Nuremberg :

Türk Ordu Takımı bugün Amerikan Ordu Takımını 80 yenmiştir.

18  Mart 1957

 Taype :

Milliyetçi Çin Hariciye Nazırının ahi­ren Türkiye'yi vâki ziyaretinin müs­pet akisleri Çin basınında devam et­mekte ve bu vesile ile yurdumuz hak­kında sitayişkâr yazılar yayınlanmak­tadır. Bu cümleden  olarak, gazeteler,yeni Türk  Çin kültür anlaşması­nın, tarihin en eski devirlerine ka­dar uzanan Türk  Çin kültür mü­nasebetlerine bir hız ve hayatiyet verdiği ve Komünizme karşı cephe al­mış olan bu iki milleti birbirine da­ha fazla yaklaştırdığı kanaatini izhar etmektedirler.

Kıbrıs meselesine de temas eden bu gazeteler, ihtilâfın Balkan, Bağdat ve Atlantik Paktlarını yıkmak için Rusya tarafından istismar edildiğini, bu itibarla meselenin Türkiye, İngil­tere ve Yunanistan arasında dostane bir şekilde halli gerektiğini belirtmek­tedir.

Türkiye'deki büyük kalkınma faali­yetinden de bahseden dost Çin bası­nı, yurdumuzun tabii kaynaklarının zenginliğine işaret ettikten sonra, Türkiye'nin Orta Şarkta mevcud buh ranlı duruma rağmen, ziraat, sanayi, Nafia ve Maarif sahasında kaydetti­ği ilerlemeleri sitayişkâr bir siyaset takip ederek Sovyet istilâ emellerine karşı koyduğunu ve Ortaşarkta bir sulh ve istikrar unsuru olduğunu yaz­maktadır.

19 Mart 1957

 Tunus:

Tunus'un bağımsızlığının birinci yıl­dönümü münasebetiyle yapılacak merasime katılacak olan Fatin Rüştü Zorlu'nun başkanlığındaki Türk he­yeti bugün saat 13.30'da Tunus'a gel­miş ve hava meydanında askerî me­rasimle karşılanmıştır.

Heyet Başkanı F. R. Zorlu hava mey­danında gazetecilere şu beyanatta bulunmuştur:

«Tunus'un istiklâle kavuşmasının yıl­dönümü merasimine hükümetimizi temsilen iştirak etmekten bahtiyar­lık duymaktayım. Biz burada kendi­mizi yabancı hissetmiyoruz. Zira, Türk ve Tunus milletleri arasındaki bağlar pek eski ve kuvvetlidir. Tunus milletinin, Devlet Reisi ile onun müm taz Başvekilinin liderliği altında gir­diği terakki ve refah yolunda muvaffakiyetle ilerlediğini görmekten Türk milleti büyük sevinç duymaktadır. Aynı zamanda iki memleket arasın­daki dostluk ve kardeşlik bağlarının da her sahada tahakkuk ettirilecek sıkı bir işbirliği sayesinde mesut bir inkişafa mazhar olacağına inandığı­mızı bu vesile ile ifade etmek iste­rim.»

Müteakiben Tunuslu gazeteciler Fatin Rüştü Zorlu’ya Türk ordusunun Avrupanm en kuvvetli ordularından olduğuna göre Türkiyenin yeni te­şekkül etmekte olan Tunus ordusu­nun talim ve terbiyesine yardım et­mek isteyip istemediğini sormuşlar ve heyetimiz başkanı buna şu ceva­bı vermiştir:

«Türkiye ile Tunus üç asırdan fazla birlikte yaşamışlardır. Türkiyede pek çok Tunuslu şahsiyetler hizmet etti­ği gibi Tunus'ta da aslen Türk olan devlet adamları da sadakatle Tunu­sun tealisi için çalışmışlardır. Bu se­bepledir ki kardeş ve müslüman mem­leket arasında her sahada işbirliği yapmaktan tabii bir şey olamaz. Bu işbirliğinin kültür sahasında olduğu gibi, askerî sahada da tezahürünü beklemek yerinde olacaktır. Ve bu­nun her iki milletin arzusuna uygun olduğunu sizin bu sualinizde açıkça göstermektedir.

23 Mart 1957

 Roma :

Reisicumhur Govanni Gronochi'nin rahatsızlanması üzerine Türkiye. Lübnan ve İran'a yapacağı resmî zi­yaretlerin tehir edileceği İtalyan resmi mehafillerinde teeyyüd eder gibi­dir, bu resmi ziyaretlerin Mayıs ayı­nın ikinci yarısında yapılacağı, yine aynı mehaiillerde ümid edilmektedir.

Kentheim Atletik Kulüp ekibini de 53 mağlûp etmiştir.

 Taypeh :

Türk  Çin iktisadî ve kültürel iş­birliği cemiyeti merasimle bugün res­men açılmıştır.

Küşad merasimi münasebetiyle bir konuşma yapan Türk maslahatgüzarı cemiyetin iki memleket arasında mevcut sıkı bağları kuvvetlendirmesi temennisinde  bulunmuştur.

28 Mart 1957

 Londra :

Bir müddetten beri Londra'da bulu­nan ve dün gece yurda avdet eden Münakalât Vekili Arif Demirer, Lond radan hareketi sırasında, hava ala­nında basma bir beyanat vermiştir.

İngiltere'ye sivil havacılık nezareti­nin davetlisi olarak geldiğini, uçak fabrikalarını gezdiğini ve temaslarda bulunduğunu söyleyen Vekil, ziyareti­nin esası maksadının İngiliz Hava Yolları ile Türk Hava Yolları arasın­da işbirliği kurmak ve geliştirmek ol­duğuna   işaret  etmiştir.

Arif Demirer, Süveyş ve Ortadoğu hâdiselerinden sonra, Türkiye'ye uğ­rayan uçakların sayısının arttığını, işbirliğinin zarurî hâle geldiğini ve İngiliz Hava Yolları Umum Müdürü­nün Türk Hava Alanlarında gördüğü modern tesis ve kolaylıklardan sita­yişle bahsettiğini belirtmiştir. İngiliz uçak sanayiinin çok ileri olduğunu ve bu uçaklardan Türkiye'nin almasının yerinde bulunduğunu söyleyen Vekil, ziyareti esnasında kendisine karşı gösterilen yakınlıktan dolayı İngiliz makamlarına teşekkür ederek sözle­rine son vermiştir. eden müzakereleri sona ermiştir. Türk heyeti Reisi Adnan Ötüken'in bu mü­zakereler hakkında Anadolu Ajansı muhabirine verdiği izahata göre.

Türk  Irak kültür anlaşması komis­yonunun 1957 yılı müzakereleri 28 Martta tamamlanmış ve hazırlanan protokol Maarif Vekili Ekselans Ha­lil Kenne'nin huzurunda imzalanmış­tır.

Halil Kenne, iki kardeş memleket arasında kültür bağlarının kuvvetlendirilmesinin ehemmiyet ve lüzumuna bilhassa işaret etmiş ve bu sahada el­de edilen büyük inkişaf ve başarıları belirtmiştir. Vezir ayrıca, kuruluş ha­zırlıkları ilerlemiş bulunan ve Bağdad ve Ankara'da aynı tarihte tö­renle faaliyete geçecek olan Irak ve Türk kültür merkezlerinin, iki kar­deş memleket münevver ve gençleri­nin birbirlerini tanımalarına imkân vereceğini de1 beyan etmiştir.

Adnan Ötüken, Türk  Irak kültür anlaşması komisyonunun, 1957 yılı müzakerelerinde, mevcut hükümleri genişlettiğini ve protokola yeni mad­deler ilâve ettiğini söylemiştir. Bu arada, talebe mübadelesinin kolay­laştırılması için burs sayıları arttırılmı, kitap ve yazma eserlere ait mikrofilmler, müze eşyası kopyaları ile Öğretmen mübadelesinden başka, karşılıklı öğretmen ve talebe grupla­rının Irak ve Türkiye'yi ziyaretleri kararlaştırılmıştır. Diğer taraftan, Türk ve Irak makamları tarafından hazırlanacak plâna göre, Irak hükümeti, Kerbelâ'da medfun bulunan büyük Türk şairi Fuzûli'nin makberini inşa ettirecek ve buna karşılık Türk hükümeti de Ankara'da medfun bulunan büyük Arap şairi İmrulkaysını makberini ayni şekilde inşa etti­recektir.

Önümüzdeki yaz aylarında bir Iraklı izci grubunun Türk izci kardeşleriyle birlikte İstanbul'da bir. kamp kurma­ları, gelecek sene de ayni mahiyette bir kampın Irak'ta tekrarı kararlaştı­rılmıştır. Ayrıca, Bağdad yüksek tah­sil öğrencilerinin gelecek sene Anka­ra Üniversitesi talebeleriyle atletizmfutbol,.voleybol ve basketbol karşılaş­maları yapmak üzere Ankara'ya gel­meleri ve buna karşılık olarak da mü­teakip sene bu karşılaşmaların Bağ­dat'ta tekrarı karar altına alınmış­tır.

Bunlardan başka, protokolün met­ninde iki kardeş memleketin kültür sahasındaki temaslarını kuvvetlendi­recek bir çok hükümler de mevcut bulunmaktadır.

Türk heyeti başkanı, Türkiye ile Irak arasında mevcut kültür anlaşmasının fevkalâde bir şekilde tatbik olundu­ğunu, bundan büyük bir bahtiyarlık duyduklarını ve müzakerelerin büyük bir dostluk .ve. kardeşlik havası içeri­sinde cereyan ettiğini belirtmiş ve gördükleri hüsnü kabul ve misafir­perverlikten dolayı Türk heyetinin teşekkürlerini bildirmiştir.

Adnan Ötüken başkanlığındaki Türk heyeti, bugün Toros Ekspresiyle An­kara'ya hareket edecektir.

BELGELER

Truman Doktrinin onuncu senesi dolayısile Amerikan liderlerinin me­sajları :

13 Mart 1957

 Washington :

Birleşik Amerika'nın Türkiye ve Yunanistan'a yardıma başlamasının onuncu yıldönümü münasebetiyle Amerikalı liderler Amerika'nın Sesi radyosu vasıtasiyle mesajlar yayınlamışlardır.

Birleşik Amerika Hariciye Vekâleti Müsteşarı William Rountree'nin ya­yınladığı mesajın metni aşağıdadır:

«On sene evvel bugün o tarihlerde Amerika Reisicumhuru bulunan Harry S. Truman Amerika Birleşik Devletleri kongresine Türkiye ve Yunanistana askeri ve iktisadî yardım yapılmasına selâhiyet vermesini talep eden müstacel bir mesaj göndermiştir.

O günler hür dünya için büyük bir mâna ve ehemmiyeti haizdi. Yuna­nistan kendi mevcudiyeti için Komünist çetecilere karşı kahramanca çarpışmaktaydı. Türkiye Sovyetler Birliği ve peyklerinin ardı arkası kesilmeyen ve düşmanca tazyikine maruz kalmaktaydı. Aradan geçen senelerin 1947 deki vaziyetin müstaceliyetini hafızalarımızda karartmış olması ihtimaline karşı Reisicumhur Truman'm mesajında kullanılan kelimeleri hatırlatmama müsaade ediniz.

Reisicumhur şöyle demişti:

«Hür milletlerin kendi kaderlerini kendi istedikleri şekilde tayin etme­lerine yardımda bulunmamız gerektiği fikrindeyim. Yunanistan, silâhlı bir ekalliyetin kontrolü altına düştüğü taktirde bunun komşusu Tür­kiye üzerindeki tesiri âni ve vahim olacaktır. Çok büyük müşkülâta karşı bu kadar uzun bir zamandan beri çarpışan bu memleketler, uğ­runda bu kadar fedakârlıkta bulundukları zaferi kaybedecek olurlarsa bu bir facia olacaktır. Bu fevkalâde anda Türkiye ve Yunanistan'a yar­dımı ihmal ettiğimiz takdirde bunun tesiri gerek Batı ve gerek Doğu istikametinde çok uzaklarda hissedilecektir.»

İşte 1947 senesinde Reisicumhur böyle demişti. Şimdi bu sözleri ha­tırlamak son on sene zarfında kaydedilen büyük terakkiyi idrâk etmek demektir. Türkiye ve Yunanistan haricî tehditler karşısında hürriyet­lerini ve toprak bütünlüklerini muvaffakiyetle muhafaza etmişlerdir. Bu iki memleket mühim iktisadî ve içtimaî kazançlar elde etmiş olup istikbalde devamlı terakkiye doğru ümitle bakmaktadırlar.

Amerika Birleşik Devletleri bu muvaffakiyetli müşterek teşebbüse yar­dımda bulunduğundan dolayı iftihar etmektedir. Türk ve Yunan milletleri kendi kaderlerini kendi istedikleri şekilde tayine devam ederken biz de sıkı işbirliğine ve devamlı muvaffakiyete ümitle bakıyoruz. .

Clarence Randall'ın konuşması:

Bu münasebetle radyoda bir konuşma yapmış olan Clarence Randal da demiştir ki:

«Türkiye'deki dostlarıma tebriklerimi sunmak fırsatını bulduğumdan bahtiyarım.

Washington'da masamda oturup Ankara'da işitilebilecek sözler söyle­mek kadar hiç bir şey modern dünyanın ne derece küçük ve memleket­lerimiz arasındaki münasebetlerin ne derece yakın olduğunu daha aşi­kâr bir şekilde gösteremez.

İki defa özel vasfı ile Birleşik Amerika devletini Türkiyede temsil et­mek şerefine mazhar oldum. Filhakika bundan tam bir yıl önce Tür­kiye hükümetinin misafiri olarak dünyada en mükemmel addettiğim Türk portakal suyunu içmek, gayet lezzetli Türk balıklarını yemek, Türk şaraplarını tatmak ve Türk milletinin cana yakın misafirperver­liği ile karşılaşmak zevkine nail oldum. Aynı zamanda Atatürkün AnıtKabrini ziyaret etmek ve o büyük adamın Türk milletine kazan­dırdığı muhteşem liderlik kabiliyetini zihnimde tartmak şerefine maz­har oldum.

Türkiye'de böylece tesis etmiş olduğum dostluklar bence gayet büyük bir kıymeti haizdir.

Benim nazarımda Türkiye büyük bir istikbali olan bir memlekettir. Onun bu kadar kısa bir zamanda elde ettiği muvaffakiyete dünya tari­hinde ancak bir kaç millet aynı müddet zarfında erişebilmiştir. Atatür­kün rüyaları şimdi birer hakikat haline gelmektedir. Şüphesiz ki yeni­lecek müşküller zuhur etmiştir ve hâlâ da halledilmesi gereken mese­leler mevcuttur. Fakat kanaatimce Türk milleti her müşkül ile başa çıkmağa muktedirdir.

Tükiye ve Amerika uzun zamandan beri kuvvetli dost ve müttefiktir­ler. Önümüzdeki yıllarda Türk milleti ile Amerikan milletinin birbirle­rini daha iyi tanıyacaklarını ve iki memleket arasındaki bu kuvvetli bağların gitgide daha sıklaşacağım ümit ederim.

General Arnold'un sözleri:

Radyoda hitap eden evvelce Türkiye'deki askerî yardım heyeti başkan­lığını yapmış olan General William H. Arnold da konuşmasında de­miştir ki:

«Radyo vasıtası ile Türkiye Cumhuriyetine hitap etmek fırsatından çok memnunum. Türk milletine ve büyük Reisicumhurunuz Celâl Bayar'a en samimî selâmlarımı arzeder, kahraman, şerefli ve tarihî Türk yurdu­na tebriklerimi bildiririm.

Memleketinizde geçirmiş olduğum senelerin hatırası daima kalbimde yaşıyacaktır. Tarihî Ankara şehrini ve rüzgârlı Anadolu yaylalarını ve tepelerini hatırlıyorum. Ben orada iken memleketinizin Atası Kemal Atatürk'ün buraları niçin bu kadar cok sevdiğini anladım. Keza Türk


 

25 Mart 1957

 Münih :

Almanya'ya gelmiş olan Şekerspor kulüpleri güreş ekibi, burada Atletik Kulüp güreş ekibini 62, Ratizbonda

29 Mart 1957

 Bağdat :

Türk  Irak kültür anlaşması komis­yonunun iki    haftadan beri    devamlere ve memleketlerinin istikbaline neden bu kadar itimadla bağlanmış olduğunu da anladım. Ben Türkü O'nun tarif ettiği meziyetleri ile, kuvvetli, disiplinli, azmi karar sahibi ve korkusuz olarak tanıdım.

Türkiye'ye ilk vardığım Ağustos 1950 tarihinden 1953 Martında oradan ayrılıncaya kadar Türk ve Türk'ün büyük ruhu ve cesareti hakkında duyduğum hürmet ve hayranlık her geçen gün biraz daha artmıştır. Türk askerini dünyada eşi olmayan bir muharip olarak tanıdım Türkiyeden ayrıldığımdan beri geçen zaman, hakkınızda duyduğum hür­met ve saygı hislerimin daha da artmasına hizmet etmiştir. Milletler­arası gerginlik ve mücadele devrelerinde, hür dünya onu soymak ve zaptetmek isteyenlerin tehdidi ile karşılaştığı zaman dünyanın ana ge­çitlerinin birinde Türk'ün nöbet beklemesinden kat kat huzur duydum.

Bugün, bu tarih, hür milletlerin tarihinde manâlı bir gündür. Bugün, memleketlerimizin birbiri ile gayet yakın ve dostane işbirliğinin tam onuncu seneidevriyesidir. Bu işbirliğinin muvaffakyeti hür milletlerin birbiriyle birleşebilmelerinin ve kendilerin mahvetmek isteyenlere karşı müessir bir surette mukavemet etmelerinin ve millî hâkimiyetlerinden ve millî şereflerinden hiç bir şey kaybetmeden mütekabil korunmaları için birbiri ile çalışabilmelerinin bütün dünyaya bir ispatıdır.

Memleketlerimiz arasındaki on senelik ahenkli işbirliği, ferdiyetçi Türk ile ferdiyetçi Amerikalıyı tanıyanlar için, şayanı dikkattir.

Türk de Amerikalı da bir yabancının kendilerine kumanda etmesini, talimat vermesini, veya idare etmesini istemez. Fakat fıtrî ferdiyetçi­liklerine rağmen Türkler de Amerikalılar da beraber çalışmışlardır. Çünkü iki millet de realiteyi görecek kadar olgundur. Türk milleti de Amerikan milleti de birbirlerine muhtaç olduklarını, hür milletlerin bekaları için beraber olmaları lâzım geldiğini, eski usûl milletlerarası münasebetlerin artık ortadan kalkması lazımgeldiğini ve Amerikan ih­tilâli sırasındaki vatanperverlerden birinin dediği gibi, kuvvetin birlik­ten doğduğunu müdriktirler.

Türkün realist olduğunu hepimiz biliyoruz. Türk, memleketinin, tari­hini asla unutamaz. Atatürk gibi Türk de asırlar boyunca cereyan eden savaşlar neticesinde hakikî tehlikenin komünizmi destekliyenlerden geldiğini bilmektedir. Türkler, Amerikalılara bizim memleketimizin babası George Washington'un hürriyet ancak uyanıklıkla kaimdir, şek­lindeki sözlerinin manâsını anlamay; öğretmişlerdir.

Amerikalılar Türklere ve Türk milletine inanmaktadırlar. Amerikalılar Kemal Atatürk'ün «ne zulmeden, ne ce zulmedilen vardır, ancak ken­dilerine zulmedilmesine müsaade edenler vardır. Türkler bunlardan değildir» sözlerine inanmaktadırlar.

Ben Kemal Atatürk'e yirminci asrın ve belki de tarihin en büyük va­tanperverlerinden biri nazarı ile bakmaktayım. Bir harp lideri olarak O'nu harp tarihinin en ileri gelenlerinden biri kabul etmekteyim.

Çanakkale'de büyük zorluklara rağmen gösterdiği kahramanlık George Washington'un Valley Forge, Trenton ve Princeton'daki dehasına ben­zer. Her ikisi de mevcut yegâne silâhları olan askerlerinin cesaret, şevk ve kendilerini feda etmelerinden istifade etmesini bilmişlerdir. K. Âtatürk'ün bütün hayatı boyunca «Türkiye Türkler için» inancı uğrunda yaşadığı ve bunun için mücadele ettiği şüphesizdir. Atatürk'ün Türk­lere, hakikî Türk kaimiz, fakat Batıdan hür ve müterakki insanların hayatı için elzem olan herşeyi alınız, şeklindeki tavsiyesini hatırlı­yorum.

Atatürk'ün ideallerini tahakkuk ettirmeye devam hususunda Türkiyeye ve Türk halkına en samimî temennilerimi sunarım.

YANKILAR

Garip bir Amerikan raporu

Yazan:  Ö. S. Coşar

6/3/1957 tarihli (Cumhuriyet) ten :

Birleşik Amerika, Ortadoğu İle alâkalâ mühim kararlar arif esindedir. Henüz Eisenhower Plânı» etrafında Kongre kat'î bir karara varmış de­ğildir. Bu bölgedeki memleketlere ya­rım milyar dolarlık bir yardım temin edecek bu plân, Temsilciler Meclisin­de tasdik edilmiş, fakat Senatodan çıkamamıştır. Kurulan Özel bir komi­teye, bölgemizdeki durum hakkında raporlar gelmekte, bunlar incelenmekte,  tartışmalar  sürüp  gitmektedir.

İşte Senatonun bu özel komtiesi ta­rafından Türkiye, İran ve Yunanistanda tetkiklerde bulunmakla vazi­felendirilmiş olan kıdemli Amerikan diplomatı Norman Armour da gez­miş, dolaşmış, bir rapor hazırlamış ve bu rapor birkaç gün evvel neşredilmiş­tir. Bu, oldukça garip bir rapordur. Sayın Amerikan diplomatı, her ne­dense, Türkiye ve bilhassa askerî gü­cümüz etrafında şüphe yaratmağa çalışıyor, bu askerî gücün tekrar tesbitini istiyor, hem kuvvetli bir ordu­ya ve hem de sağlam bir iktisadî bün­yeye sahip olmamızı imkânsız görü­yor, tahkikat yapın, Türk ordusu bel­ki güvendiğimiz kadar kuvvetli değil­dir demeğe getiriyor. Bu garip Ame­rikan raporunda bu havanın hâkim bulunduğunu görüyoruz.

Kıdemli Amerikan diplomatı Norman Armour, tekaüd olmadan önce Şili'de Arjantin'de, Venezüella'da, Guatema­la'da elçi olarak vazife görmüştür. Bu sebeple böyle garip bir rapor hazırla­makta kendisini mazur görebiliriz. Kendisini, hemen hemen hiç temas etmediği Ortadoğu bölgesi yerine Gü­ney veya merkezi Amerikaya gönderselerdi, muhakkak ki, mesaisinden çok daha esaslı bir şekilde faydalanabilir­lerdi.

Bu, Amerikan diplomatı Türkiyenin «çok az şeyle, çok hızlı» gitmeğe ça­lıştığım belirtmekle beraber, hemen akabinde de şu tavsiyeleri yapıyor:

Türkiyeye askerî yardım arttırılmamalıdır!

Türkiyeye iktisadî yardımda ehem­miyetli bir artış olmamalıdır!

Aynı raporun Yunanistan ilgilendiren kısmında ise, bu memlekete borç ve­rilmemesi, fakat hibelerde bulunul­ması tavsiye ediliyor.

Amerikalı diplomat, Kasım ve Aralık aylarında bahis mevzuu üç memleketi gezmiştir. O aylarda Atina, Kıbrıs me­selesini ısrarla kurcalıyor, Ada ken­disine bırakılmadığı takdirde NATO'dan çekileceğini, Batı blokuna sırt çe­vireceğini ilân ediyordu. Aynı aylar­da Yunan basını, sistemli bir şekilde Türkiyeyi kötülüyor, Türkiye, Rusyaya karşı savaşamaz diyor, donanmamızın savaş gücü bulunmadığını iddia edi­yordu.

Güney Amerikanın sık sık ihtilâllerle çalkalanan siyasî hayatı içinde uzun müddet kalmış bir Amerikalı diplo­matın Yunanistanm bu manevraları­na kapılmaması gerekirdi. Diğer ta­raftan sayın Norman Armour'un, 1947

1943 devresinde Dış İşleri Bakan Ve­kili olarak vazife gördüğünü de ha­tırlıyoruz. O yıllarda Truman Doktri­ni tatbik mevkiine konmuştu. O za­man bu plânın neden muvaffak oldu­ğunu Norman Armour'un   herkesten daha iyi bilmesi lâzım gelirdi. İkinci Cihan Harbinden sonra Türk ordusu­nun elinde bugünkü modern silâhlarda mevcut değildi. Türkiye, harb dı­şında kalmasına rağmen harbin ikti­sadî darbelerinden kendin sıyıramamıştı.İktisadî sıkıntılara rağmen askerî gücünü muhafaza etmişti. Ame­rikalı diplomat, Türkiye Cumhuriye­tinin tarihini tetkik etmek fırsatını bulmuş olsaydı, çok daha fecî iktisadî şartlar altında, iktisadî çöküntü için­de bu milletin askerî gücünü gene mu hafaza ettiğini görürdü. Ve o zaman da, Türkiyeye yardımın ve bilhassa iktisadî yardımın arttırılması lâzım geldiğini raporunda ehemmiyetle be­lirtirdi.

Eisenhower Plânı etrafında tartışma­ların devam ettiği su günlerde sorul­ması gereken bir sual de şudur: « Truman Doktrini neden muvaffak oldu?* Çünkü, ilham kaynağını siya­si şantaj beslemedi! Karşılıklı menfa­atlere dayaiı kaldı, bundan Türkiye kadar Birleşik Amerika da, Ortadoğudaki menfaatleri de, hür dünya da fay dalandı.

Yalnız Amerikan Senatosu önüne Tür­kiye ile ilgili olarak yalnız Norman Armour'un raporu gelmiş değildir. Bu rapordan birkaç gün evvel Senatonun yardım meselesini inceleyen komitesi tarafından yayınlanan başka bir ra­por, Türkiyenin iktisadî kalkınmasına işaret ediyor ve bize itimat edilmesi gerektiğini belirtiyordu. Ve nihayat dün akşam, Türkiyeyi de ziyaret et­miş olan (Fairless komitesi) nin ra­poru neşredilmiştir ki, bunda, Ameri­kan yardımının tarafsızlarından ev­vel müttefiklere yapılması ve uzun zaman da devam etmesi gibi iki ye­rinde tavsiye  ileri  sürülmektedir.

Bunlar ve daha bir çok raporlardan, memleketimizi ziyaret etmiş kalabalık Amerikan heyetinin izahlarından şu hakikatin ortaya çıkacağına inanıyo­ruz: «Türkiyenin daha çok kuvvetlen­mesi, hür dünyanın Balkanlarda ve Ortadoğu'da daha da kuvvetlenmesi demektir.» Türkiyenin gerisinde, bolşevik yayılmasının Afrika kıt'asına kadar inmesine mâni olacak hiç bir sed bulunmadığını güney Amerikadan bile görmek mümkündür.

Amerikalıların lehimizde görüş­leri

7/3/1957 tarihli  (Vatan)  dan :

Memleketimizin büyük derdi, ortalığa müsbet ve tarafsız ölçülerin hâkim bulunmamasıdır. Karşı karşıya iki cephe var: İktidar tarafı için her şey beyazdır, muhalefet tarafı ise her şe­yi kapkara tarafından görür. Hariçte bizim hakkımızda iyi bir şey söylendi mi, iktidar buna dört elle sarılır, fena bir tenkid ve hücum olursa, muhale­fet bunu diline dolar. Beyazla karayı birbirinden ayırdığımız ve her birine tam hakkını verebildiğimiz gün selâ­met yoluna kavuşmuş olacağız.

Kara ile beyazı birbirinden ayırmak dâvası bakımından karşımıza bir fır­sat çıkmıştır. Amerikanın dış yardım­larını takip eden ayan komitesinin ha­zırladığı rapordan bahsetmek istiyo­ruz. Rapor, bizim hakkımızda pek sitayişli bir lisan kullanıyor, inanılmaz bir kalkınma gösteren bir memleket olduğumuzu, kalkınmamızda «üstün bir cesaret ve inkişaf şuuru» bulundu­ğunu ileri sürüyor, iktisadî kaynakla­rı ayni olan bir çok memleketlerin ay­ni dereceye varamadıklarını belirtiyor, Suriyeyi buna misal gösteriyor, netice­de diyor ki:

«Tiirkiyede memleketi refaha götüre­cek şartları tatbik için elzem olan kal­kınma şuuru, yeni durumlara uyabilme kabiliyeti, kaynaklan işletmede gösterilen cesaret ve idare kabiliyeti; bu başarının âmili olmuştur.»

İktisadî işlerimizde hatalar, eksiklik­ler vardır. Bunların sıkıntısını, azabı­nı çekiyoruz, her şeyin daha iyi olma­sını istiyoruz, tenkidin faydasına ina­nıyoruz. Fakat görüşlerimizi tenkide göre ayar etmemiz, yapılan işlerin iyi tarafını görmemize, bunun hazzını ve iftiharını duymamıza, hakkımızdaki sitayişli sözlerin zevkine varmamıza mâni olmamalıdır. Bütün hata ve nok sanlara rağmen, iktisadî kalkınmamı­zın müsbet tarafları, ümit verici nok­taları vardır. Amerikan ayanının yar­dım komitesinin sitayişleri uydurma değildir, yerindedir. Kül olarak Türki­ye son altı yılda iyi imtihanlar ge­çirmiştir. Kalkınma hamlelerimizde cidden üstün bir cesaret vardır, bun­lara çok müsbet bir «gelişme şuuru» hâkimdir. Milletimiz, yeni durumlara uyabilme imtihanını iyi geçirmiş, kay­nakları işletme işlerinde hem cesaret, hem de idare kabiliyeti gösterilmiştir. Bundan dolayı memleket hesabına if­tihar duymak, hükümetin hakkını vermek; doğru bulduğumuz tenkidlerc!en vazgeçmek mânasına gelmez. Ak­sine olarak, iyi tarafları benimsersek, menfi tarafları tenkid hakkımız kuv­vetlenir, objektif ve ölçülü bir halde­ki tenkidlerimiz daha tesirli olur, müs bet ölçüler devrine girmemiz, ilmî bir zihniyetle yaratıcı münakaşalara baş­lamamız  kolaylaşır.

Bugün karşımızda gayet acık millî hedefler vardır. Birkaç güne kadar İzmirde konuşmalaz yapacak olan par ti liderleri bunların etrafında bir gö­rüş ve sözbirliğine varırlarsa, hem haricî itibar hesabına çok şey kaza­nırız, hem de iç huzurumuz yerine gelir, gelişmemizin sürati yükselir.

Millî hedefler şudur:

 İhtiras      sellerinin      biriktirdiği kumları toptan ve derhal temizlemek, hak rejimimizi, insan hakları prensip­lerine, Demokrat Partinin programına, dördüncü Adnan Menderes   kabinesi­nin açık taahhütlerine göre    ayarla­mak ve düzeltmek, hürriyeti müdafaa eden insanlık cephesinde.   Türkiyenin samimi, sağlam ve muhkem bir öncü yeri olduğuna dair en küçük bir şüp­heye mahal bırakmamak, hür memle­ketlerin alıştıkları Ölçülere şekil    ve ruh bakımından uymak, bizi sevenle­rin, bize yardım etmek    istiyenlerin vazifesini kolaylaştırmak.

 Hükümetin bu işleri   yapmasına karşılık, muhaliflerin ve müstakil ga­zetelerin iktidarın hakkını vermeleri,harice karşı iktidarın lehinde şahitlik etmeleri, böylece millî birliğimiz ve is­tikrarımız hakkında hariçte tam    bir iman uyandırmanın müşterek bir ga­yemiz halinde kalması.

 Demokrasi oyununun kaidelerini tesbit etmemiz,ölçülerde birleşmemiz,müşterek bir dille konuşmamış, hükü­metin müsbet tenkidleri kendine bir hizmet, bir yardım sayması, bunların icabını yerine getirmeği bir küçüklük diye değil, bir büyüklük ve olgunluk diye telâkki etmeğe alışması...

Amerikan ayan meclisinin raporunda bahsedilen iyi imtihanı hükümet de,memleket de çok şükür geçirmiştir. Kendi elimizi, ay ağamızı iki taraflı olarak düşmanca, gaddarca bağlamak­tan vazgeçersek ve bu basit millî he­defleri gerçekleştirmeği iş edinirsek, müşterek huzur, refah ve saadet ha­zinelerine milletçe kavuşmak işden bi­le değildir. Bu kadar acı tecrübeden scnra kendi iyi talihimizin cellâdı ol­mağa devam edersek, cidden günah olur.

Bristol Doktrini

Yazan: A. E. Yalman

14/3/1957 tarihli  (Vatan) dan :

Bugünlerde Truman doktrinin onuncu yıdönümünü kutluyoruz. Bu münase­betle Cumhurreisi Celâl Bayar, Eisenhower ve Trumana, Başvekil Adnan. Menderes, Eisenhpwere ve Dullese tel­graflar çekmiştir. Başvekil, radyoda güzel bir konuşma yapmış ve Türk Amerikan işbirliğinin bir karşılıklı, yardım mahiyetini taşıdığını ve müş­terek gaye uğrunda Türkiye için sarfedilen her dolardan azamî verim alındığını çok samimi bir dille belirt­miştir.

Truman doktrininin onuncu yıldönü­mü, Eisenhover doktrininin tatbike geçirildiği zamana düşüyor. Bu, eski tâbirle bir hüsnü tesadüftür. Her iki doktrin, Ortadcğunun ve bütün hür dünyanın emniyeti hesabına Ameri­kan ve Türk milleti arasında gelişen sağlam işbirliğinin merhaleleridir, fakat başlangıcı değildir. Bu başlan­gıç, mütareke devrinin karanlıkları içinden doğmuştur. Kahramanı da, o sıralarda Amerikan fevkalâde komise­ri sıfatiyle Türkiyede vazife gören Amiral Bristol'dür.

Bu dürüst ve müstesna Amerikalının Türkiyedeki hareket tarzı, tesadüfi değildi. Tam bir plâna, tam bir dok­trine dayanıyordu. Amiral Bristol, Türk milletinin müstakil bir surette yaşamasının ve gelişmesinin dünyanın ve bölgenin huzuru için lâzım olduğu­nu kavramış, İstiklâl mücadelemizi bütün kuvvetiyle desteklemiş, bu uğurda salâhiyeti haricine çıkmaktan ve üzerine ağır mesuliyetler almaktan çekinmiştir. Bu itibarla Türk  Ame­rikan işbirliğinin Bristol doktrini ile başladığını, Truman ve Eisenhower doktrinlerinin bunu takip ettiğini söy­lemek yerinde olur.

Diğer bir hüsnü tesadüf: Amerikan Bahriye Enstitüsü bülteninin Ocak sayısında Amiral Bristol'a dair dikka­te lâyık bir makale çıkmıştır. Mem­leketimize, denizciliğe, dünya siyase­tine ait yeni neşriyatı büyük bir me­rakla takip eden eski Başvekil saym Rauf Orbay, Enstitünün bültenini ele geçirmiş, birkaç gün için bana verdi. Alâka ile okudum. Gözüm önünde bü­tün bir devir canlandı ve bunun için­den Amerikan Amiralinin müstesna şahsiyeti hayalimde yükseldi.

Bültendeki makale, Amerikanın İkin­ci Cihan Harbine ait denizcilik tari­hini yazan Amiral Bern Anderson'un kaleminden çıkmıştır. Muharrir, Ami­ral Bristol'un, içinde mühim bir rol oynadığı devrin mânasını belirtmek için yazısına üç resim koymuştur: Bi­rinci Cihan Harbinden sonra modern Türkiyeyi kuran Mustafa Kemal, ya­karak, yıkarak Karamürsel sokakların dan geçen on birinci Yunan tümeni­nin bir resmi ve İzmir rıhtımında ge­milere bindirilerek Yunanistana yol­lanan 200.000 kişilik kütle...

Amerikan Denizcilik Enstitüsünün ya­zısında belirtildiği gibi, Amiral Bris­tol, mütarekenin karanlıkları içinde bizim için ilk ümit ufkunu açan ya­bancı dosttur. Bizi gaddar, başka her­kesi mazlum gösteren haksızlık cephe­sini yarmış, Yunan zulümlerini tah­kik komisyonunun reisi sıfatiyle Yu­nan mezalimini büyük bir dürüstlükle ortaya koymuş, Yunanlılık için ebedî bir hacalet vesikası olan meşhur ra­porunu hazırlamıştır. Bundan sonra Ankaraya yardım için ne mümkünse yapmış, İngiltere ve Fransanm değil, Türk milletinin müttefiki gibi hareket etmiştir. Amerikanın istiklâl mücade­lesinde bazı Fransızlar, Almanlar rol­ler oynamışlar, Amerikan tarihine geçmişlerdir. Amiral Bristol da Türk istiklâl mücadelesi tarihinin kahra­manları arasında zikredilecek kadar bize yakınlık göstermiştir. Amiral Bristol'un Türk  Amerikan münasebetlerine olan hizmetlerini yâd için Amerikalılar, buradaki hastanele­rine Bristol'un adını vermişlerdir. Eisenhower doktrininin tatbike geçmesi ve Truman doktrininin onuncu yılının kutlulanması, bizim de Amiral Mark Bristol'un büyük hizmetlerini hatırla­mamız için bir vesiledir. Bristol doktrini ile güzel bir yolun ilk yolcu­su olan dürüst ve samimî Amerikan denizcisi hepimiz tarafından tanın­mağa ve sevilmeğe lâyıktır.

Atinayı Haklı Bulan Rusya

Yazan:  Ö. S. Coşar

11/3/1957 tarihli (Cumhuriyet) den :

Son günlerde, bizimle uğraşanlar ara­sında garip bir ortaklık belirmiştir. Mütekaid bir Amerikalı diplomat İstanbulda birkaç gün kaldıktan sonra, Türk ordusu aleyhinde bir rapor tan­zimine muvaffak olmuş, Atinanın aleyhimizdeki tahriklerini destekle­miş ve bize askeri yardımın arttırıl­masını Amerikan Kongresinden talep eylemişti!

Bu rapor, esasen yıllardanberi Türkiyeye iftiralar savurmakta olan Yu­nanlıların bu kampanyanlanna hız vermişti. Yunan basını, mebusları ve hattâ resmî çevreleri bize askeri yar­dımın arttırılmaması gerektiğini ilân. ediyorlardı. Haftalardan beri, Türk donanmasının kuvvetlendirileceğine dair haberler üzerinde duruyorlar ve buna mâni olmaya çalışıyorlardı. Ati­na, Türk Deniz Kuvvetinin takviye edilmesine muhalif olduğunu resmen beyan ediyordu.

Şimdi de bunlara Rusya katılmıştır. Sovyet donanmasının dergisi de, sa­yın Amerikalı diplomat Norman Armour gibi, Atina gazeteleri gibi, Türkiyeye askerî yardımın ve bilhassa Türk donanmasına yardımın arttırıl­ması aleyhinde kampanyaya girişmiş­tir. Moskova, «Yunanistan tamamiyle haklıdır» diyor, Atina basınının yar­dımına koşuyor ve böylelikle Türk askerî gücünün daha ela kuvvetlendirilmesine mâni olmak için ortaya ga­rip bir ittifak çıkıyor. Amerikalı dip­lomat Norman Armour ile Yunanlıla­rın, böyle bir mevzuda bize karşı Rus­ya ile işbirliğine gittiklerini görmemek mümkün değil.

Şimdi, Karadenizle alâkalı olarak Rusya ile münasebetlerimize gelelim. Bu komşumuzla, Karadenizde bahrî teslihatın tahdidi hakkında 7 Mart 1931'de bir protokol akdetmiştik. Bu protokol aramızda mevcut 1925 tarih­li «Dostluk ve Bitaraflık Muahedesi» ne eklenmişti. Taraflar, birbirlerini altı ay önceden haberdar etmeksizin, Karadeniz ve civarı denizlerde donan­malarını takviyeye gitmiyeceklerini taahhüd eyliyorlardı.

Bu muahededen ve Türkiyenin taraf­sız kalmasından bütün İkinci Cihan Harbi müddetince faydalanmış olan Sovyet Rusya, 1945 yılının mart ayın­da, artık harbin kendi lehinde sona ereceğini iyice anlayınca bize dönmüş, 1925 tarihli TürkRus muahedesini fes ettiğini ilân eylemiş ve bunu yapmak­la bu muuhedeye bağlı deniz protokolunu da hükümden düşürmüştü. Aka­binde de hedefinin Boğazlar olduğunu açıkça  ortaya  koymuştu.

Amerikalılar da, İngilizler de Rusyanm büyük bir deniz kuvveti teşkil eyle­mekte olduğunu gizlemiyorlar. Geçen­lerde NewYork Times adlı Amerikan gazetesi, Hrutçef in Rus donanmasını takviye işini ele aldığını, mühim de­ğişiklikler yapılmakta olduğunu yazı­yordu. Geçen yıl İngiliz Amirallik Dairesi de «İki veya üç seneye kadar Rus donanması: 30 kruvazör, 150 des­troyer, 500 denizaltı, 5.000 torpitobod, 1.000 mayın tarama, bir çok çıkarma gemilerine sahip olacaktır» diyordu. Mürettabatı 750.000 olarak tahmin edi len bu deniz kuvveti, 4 donanmadan mürekkeptir. (Karadeniz, Baltık, Ku­zey Denizi, Pasifik) ve bu Karadeniz­de bulunduğundan NATO'nun şüphe etmemesi gerekir. Diğer taraftan İkin­ci Cihan. Harbinin sonunda Rusya Balkanlara kadar inmiş Karadenizde sahili bulunan iki devleti (Bulgaris­tan ve Rumanyaj ve bunların deniz kuvvetiyle deniz Üslerini kendi askerî kontrolüne  almış  ve  böylece  Boğazlar civarında Varna, Köstence gibi üs­leri ele geçirmiş ve bunları takviye yo­luna gitmiştir.

İşte bu kuvvetin, bu üslerin karşısın­da Türkiyenin tuttuğu 800 millik ge­niş bir sahil cephesi bulunmaktadır. Akdenizin ve Ortadoğu'nun kapısı Bo­ğazlar vardır.

Akdenizde bir Amerikan ve bir de İn­giliz filosu mevcut! Fakat Türk sahil­lerinin ve cephesinin müdafaasına ilk koşacak ve ulaşacak kuvvet, Türk donanmasıdır. 1945'den bu yana Kara Deniz donanmasını devamlı surette takviye eden Rusya, donanmamızı takviye etmemiz karşısında endişeleniyormuş! Bu endişeleri, Boğazlar ve Ortadoğu yolunu açmak hususundaki yayılma emellerine yeni bir darbe in­dirilmesi ihtimalinden doğuyor. Ve ne gariptir ki, hür milletlerin müşterek menfaatlerine hizmet için Türk askerî gücünün takviye edilmesini Önlemeye matuf Sovyet propagandası, bir Ame­rikalı diplomakla,NATO âzası Yunanistandan yardım görüyor!

Pakistan Zinde Bâd!

23/3/1957 tarihli (Zafer) den :

Pakistan'ın Babür Devleti ve daha ön­ceki devirlerle olan irtibatım hatırla­madan, bugün neden dünya barışının müdafaasında bilindiği kadar müsbet bir rol oynadığını lâyikile izah etmek mümkün değildir. Filvaki, Gazneli Mahmud'dan başlıyarak Babür'e ka­dar uzanan tarihî devre içinde, Hint kıtasında yaşıyan insan, ilk defa ola­rak, dışardan gelen üstün bir medeni­yetin beşaret ve hidayetini kabul et­mesini öğrenmiş ve kast sisteminin adaletsizlik ile müsavatsızlığa mah­kûm edici meskenet ve tevekkül fel­sefesinden kurtulmuştur. Yüzbinler hattâ milyonlar parya olmaktan çı­karak, İslâmm hür ve müsavi doğma kaidesinden, ihtida etmek suretiyle nasibini almıştır. Bugünkü Pakistan, her şeyden önce bu ruhî istihalenin eseridir ve bundan dolayı da, bizimle kardeştir.

Bu büyük tekevvünün Babür sülâlesi safhasına gelince, bu da, Hint kıtasının en zengin, en meşhur ve mute­ber ve fikir muhtevası bakımından en ifadeli olduğu devri temsil etmiştir. Mimarî, yere yapışık olmaktan kurtu­larak abidevî eb'ada çıkmış; tasavvuf, edebiyat ve muaşerette yerliyi ve ya­bancıyı hayran bırakacak inkişaflar görülmüş; ve, «dîvanı hâs» lar ile «dî­vanı âm» lar yolundan, o devir için meşverete müstenid idarenin en yük­sek örnekleri verilmiştir.

Bu meyanda meselâ, Türk ananeleri­nin icabatmdan olarak, Hâkanm ya­nı başında Katım (karısı) devletin idaresi üzerinde rey sahibi olmuştur. Yahut Ekber gibi âlicenap ve filozof bîr tâcdar, mahallî akideleri, son de­rece müsamahakâr bir islamî; tutu­mun, îman halveti içine almaya ça­lışmıştır. Yahut Şahcihan, Ercümend Bânû Begüm ismindeki zevcesini ay­nı zamanda sevgililerin sevgilisi pa­yesine çıkararak, aşkın en nezih ve en mütüâlî destanına vücut vermiş­tir.

Bütün bunlar, tefekkür ve tehassüsteki ulvîliği ve inceliği gösterse gerek­tir. Denilebilir ki, bir Lahor şalmdaki nakışlar ne kadar zarif ise, Babür devrinin Hindistam da o derece, ke­mâle yükselmiş ve dünyanın dört bir köşesine ün salmış medenî bir varlık­tır. Öyle ki, Babür saltanatı yıkıla­rak bunun yerini Avrupa koionyalizmi aldıktan sonra; bütün o fiili, sırmalı racaların dillere destan olmuş tablola­rı, Babür devri haşmetinin ticaret metaı haline gelmiş kırıntılarından baş­ka bir şey değildir.

İşte, eski'nin durduğu yerde, şimdi, yeni'nin kımıldadığını ve seviyeli bir hayata erişmek azmile, sulh içinde ça­lıştığını görüyoruz: Pakistan!

Bu genç devlet, tarihsiz, ananesiz de­ğildir. Bir yerde biten ot kabilinden, zuhurat sayılacak bir uzviyet değildir. Bilâkis, gayet geniş bir medeniyet te­meli üzerinde, yeniden başlamış bir inşâdır. İnsan irâdesinin, yeniden te­cellisi hadisesidir.

Ve dikkat edilsin, bu devlet, muasır medeniyeti temsil eden hür dünya ile elan fikrî ittisallerini, ne kadar kolay, çabuk ve dürüst kurmuştur! İki   karargâh arasında oyunbazlık etmekte değildir. Şantaj peşinde değildir. Ha­yır! Vazifelerini müdriktir ve güneşin altındaki şerefli mevkiini ehliyet vas­fı ile olduğu kadar mesuliyet hissi ile de işgal etmesini bilmiştir.

Bu suretle Pakistan, yeni ve medenî Asya'nın mübeşşiri durumundadır. Onun bu istiklâl yıldönümünde, baş­ta muhterem İskender Mirza olmak üzere, bütün evlâtları ile mesut olma­sını candan dilemekteyiz.

Bizim gibi Bağdat Paktının içinde bu­lunması bizim gibi, medenî eserleri tamamlamaya çalışması ve bizim gibi, vatandaşlarına, medenî bir hayat sevi­yesi temini yolunda, kelimenin hakikî mânası ile, savaşması, camialarımızı müşterek bir kaderin içinde birleşti­ren kutsî hamlelerdir.

Biliyoruz ki, Pakistan'ın kalbi daima bizimle beraberdir. Nasıl ki bizim de bu asil memlekete karşı, propaganda nevinden eare yahut vasıtalara lüzum göstermeyecek bir ruhî yakınlığımız vardır.

O da, biz de, İslâm tarihine hiç bir za­man hiyanet etmemişizdir. Her ikimiz de, onun fütuhat devirlerinin mahsu­lüyüz.

Bunun verdiği terbiye ve nefs emni­yeti iledir ki, dinî demagoji ile taassu­bu idraklerimize iktiham ve mağlûp ettirerek, hangi akideden olursa ol­sun, medenî insan camiaları ile iş,ve emel birliği yapabilmekteyiz. Biz, is­lâm tarihinin türedileri, metrukâtı, yahut, rüsubu değiliz. Biz onun kuru­cuları ve sahipleriyiz. Bundan dolayı­dır ki, onun müsamaha ruhuna malik bulunarak hareket etmekteyiz. Mede­nî olma vasfımızı da bu hakikate borç­luyuz.

İşte, Pakistanlı kardeşlerimizi, şu me­sut günlerinde, bu düşünce ve hisler­le selâmlamaktayız.

Bekleyecek miyiz?

Yazan: F. R. Atay

28/3/1957 tarihli (Dünya) dan :

Mısır  tahrikçiliği  milletlerarası     birhaydutluk karakteri bağlamıştır. Bir çete idaresi ki ne hukuk, ne kanun, ne terbiye, hiç bir disiplin tanımaz. Rad­yosu yirmi dört saat milletler aleyhine iftiralar, yalanlar ve küfürler püskürür, durur. Ne kadar olsa arkasında bir medeniyet ve kültür geleneceği ol­duğu için Kahire çetesi pervasızlığı­nın Moskova'yı dahi utandırmakta ol­duğunu sanıyoruz.

Türkiye İsrail ile bir anlaşma yapmış. Bu memlekette bir merkez kurulmuş. Böylece İsrail malları Arap memle­ketlerine sokuluyormuş. Bazı Arap memleketleri de Türk mallarına boy­kot edeceklermiş. Bazı memleketler denen de Suriye ve Ürdün olmalı. Nasır'm iki emirberinin baskısı altındaki iki peyk!

Kahire çetesi meşhur hikayedeki «ne tuhaf köy bu. Köpekleri serbest bırak­mışlar, taşları bağlamışlar!» sözünü ne iyi hatırlatmaktadır. Çünkü Bir­leşmiş Milletler yalnız kendi dâvasına samimi bağlanmış olanları disiplini al­tında tutmakta, gelene geçene saldı­ranlara karşı ise basındaki Norveçli vasıtası ile ricalarını gönderip dur­maktadır. Bu yüzdendir ki küçücük İs­rail'in bir haftada yere serdiği palav­racı Mısır, rastgele millet şerefleri ile oynayabiliyor.

Fakat bizim asıl kızdığımız Türk Rad­yosu, bu radyonun bir düzine şarkıyı yılda bin defa gevelemekten, söz bah­sinde de iktidarı övüp durmaktan baş­ka vazifesi yok mudur?

Sesi kuvvetli olsaydı, çünkü Türkiye'­de oturanlar tarafından işitilmeK ona yetiyor ve arapça yayınları iyi   idareedilseydi haydi düşmanlarımızı kaza­namazdık, diyelim, fakat hiç olmazsa dostlarımızı kaybetmezdik. Basın ve Yayın İdaresi bu meseleye hiç bir ilgi göstermemiştir. «Sureta» bir şeyler yapmışsa da bunların da ne kadar de­ğersiz olduğunu Libya'da öğrendik.

Arap dünyasının Nasıra karşı sesini duyurmak ihtiyacında olan ve şimdi gurbette bulunan nice şöhretleri var. Adı bilinmez spikerlerin Arap kulakla­rına aykırı gelen arapçası değil, ta­nınmış Arap milliyetçi ve vatansever­lerinin Arap dinleyicileri arasında he­men saygı kazanacak hatipleri vasıta­sı ile, Nasır propagandalarını en iyi biz çürütebilirdik. Irakm radyosu da zayıf, bizimki de! Sözde yeni ve kuvvetli is­tasyonlar kuruluyordu veya kurula­caktı. Bunların da ha yapıldı ha ya­pılacak propagandası arkasından ses çıkmadı.

Amerika'nın Bağdat Paktı Askerî Kon şeyine katılma kararını' vermiş olmas1 Kahire çetesini büsbütün çıldırtmış­tır. Bunun üzerine Arap milletleri hu­sumetinin başlıca hedefi olarak da Türkiye'yi almıştır. Arap dünyasını Türkten nefret ettirmek, Türkiye ile işbirliği edenleri güç mevkie sokacağı hesap edilmekte olduğuna şüphe yok­tur. Fakat bir tecavüz ki cevapsızdır. Onu duyan karşılığını işitmez. Haki­kat nedir, bilemez. Basın ve Yayın ne yapıyor? Bari halk arapçası ile bir haf talik veya aylık çıkarsa, sözüne inanı­lacak olanlardan yazılar toplasa, ve henüz dostumuz kalan memleketlerde dağıtsa!

Herhalde ellerini kavuşturmaktan baş ka bir şeyler yapsa!

OLAYLARIN TAKVİMİ

1 Mart 1957

 Birleşmiş Milletler  (NewYork) :

Birleşik: Amerika'nın sosyalist memle­ketlerde yıkıcı faliyetlerde bulunduğu­na dair Sovyet şikâyetinin kurul si­yasî komisyonu tarafından reddedil­mesi üzerine dün umumî heyette Sov­yet ve Birleşik Amerika temsilcileri arasında bir hayli şiddetli bir söz dü­ellosu vuku bulmuştur.

Siyasi komisyonun kararı münasebeti ile söz alan Sovyetler Birliği temsilcisi Kuzneçof, Birleşik Amerikayı şiddetle itham etmiş ve bu memleketin yıkıcı faaliyetlerde bulunmak üzere geniş ölçüde para harcamakta olduğunu ile­ri sürmüştür.

Kuzneçof'tan sonra söz alan Birleşik Amerika temsilcisi Henry Cabot Lodge da «Sovyet iddialarının hiç bir ha­kikate dayanmadığını ve yıllardan be­ri bunlar tekrarlanmakta olduğundan, artık, herkese bıkkınlık geldiğini» bil­dirmiştir.

 Birleşmiş Milletler  (NewYork) :

Birleşmiş Milletler Kurulu umumî he­yeti Ortadoğu hakkındaki müzakere­lerine devam etmiştir.

Ukrayna delegesinden sonra söz alan Irak temsilcisi Fadıl Cemali, İsrail'i şiddetle itham etmiş, bu memleketin Birleşmiş Milletler Kurulu kararları­nı hiçe sayarak teşkilâtı müşkül bir duruma soktuğunu söylemiş ve kendi­sine karşı şiddetle harekete geçilmesi zarurî olduğunu bildirmiştir.

Fadıl Cemali'den sonra söz alan En­donezya ve Nepal temsilcileri de İsra­il'i itham etmişler ve Genel Kuruldan Asya  Afrika grupu tarafından su­nulmuş olan zecri tedbirler hakkındaki takriri kabul etmesini istemişler­dir.

Söz almak için yazılmış bulunan Fili­pin ve İngiltere delegeleri, bu celsede konuşmayacaklarını bildirince müza­kere tatil edilmiştir.

 Birleşmiş Milletler (NewYork) :

Birleşik Amerika'yı ziyaret etmekte elan Fransa Başvekili Guy Mollet, dün, Birleşmiş Milletler Kuruluna giderek Genel Sekreter Dag Hammarskjoeld ve Umumî Heyet Reisi Prens Van Vayta yakın ile bir konuşmada bulunmuş­tur.

Bundan sonra Birleşmiş Milletler Ku­rulunda vazifeli bulunan gazeteciler, Fransız Başvekili şerefine bir ziyafet çekmişlerdir. Yemeğin .sonuna doğru söz alan Guy Mollet, Fransa'nın Ce­zayir hususunda vaad ettiği ıslahat hareketine yakında başlayacağını, hat tâ, çeteciler tarafından girişilmiş ha­rekât durmasa bile, bunun yapılaca» ğını bildirmiştir.

Fransız Başvekili bundan sonra söz­lerine şöyle devam etmiştir: «Fransa'­nın Cezayir'de takip ettiği politikanın müstemlekecilikle zerre kadar alâkası yoktur. Fransa bu memleketten aşırı derecede iktisadî fayda da umamaktadır.»

Fransa Başvekili sözlerini teyid için, Fransa'nın harp sona erdiğinden beri Cezayir'e, Marshall plânı çerçevesi dahilinde Birleşik Amerika'dan gör­düğü yardımın iki misli para harcadı­ğını söylemiş ve şöyle devam etmiş­tir: «Cezayir'de herkes için eşitliğin hüküm sürmesi icap eder, çoğunluk azınlığın haklarına saygı göstermeğe mecburdur.»

Guy Mollet Birleşik Amerika temasla­rının tam bir muvaffakiyetle   neticelenmiş olduğunu bildirerek sözlerini bitirmiştir.

 Birleşmiş Milletler (NewYork) :

Genel Kurul, Ortadoğu hakkındaki mü zakerelerine devam için saat 20'20 de (G.M.T.)   toplanmıştır.Bu toplantıda söz alan İsrail Dışişleri Vekili Bayan Golda Meir, İsrail kuv­vetlerinin tahliyesi hakkında şunları söylemiştir;     

«İsrail, Akabe Körfezi ile Tiran Boğa­zında gerek milletlerarası deniz sefer­leri ve gerekse İsrail gemileri için ser­bestinin sağlanacağına emin olarak, kuvvetlerini şimdi Akabe Körfezi ile Tiran Boğazından çekmeye hazırdır.

Sarm El Şeyh ve Gazze bölgelerinde Birleşmiş Milletlerin gerekli mesuli­yetleri yüklenmesini temin için lü­zumlu tedbirleri almak üzere İsrail or­dusu kurmay başkanı ile Birleşmiş Mil letler kuvvetleri başkumandanı ara­sında derhal bir toplantı yapılmalı­dır.

İsrail hükümeti Gazze kesimindeki bü­tün kuvvetlerini seri çekecektir. Yal­nız bunun için, İsrail kuvvetlerinin yerine derhal Birleşmiş Milletler polis kuvveti geçmeli ve bu bölgede polis vazifelerinin ifası, iyi bir sivil idare­nin tesisi, mültecilere yardımda bulu­nulması ve bölgenin ekonomik geliş­mesi, Birleşmiş Milletler tarafından teminat altına alınmalıdır.

Maamafih Gazze bölgesinde durum, İsrail'in işga'inden öncekine avdet ede cek olursa, İsrail haklarını müdafaa için harekete geçmek hakkını muha­faza edecektir. Bundan başka, Akabe Körfezi ile Tiran Boğazında İsrail ge­milerinin serbestçe geçmelerine engel olunduğu takdirde, İsrail, Birleşmiş Milletler anayasasına uygun olarak, meşru müdafaa hakkını kullanacak­tır.»

Bunu müteakip söz alan Amerikan delegesi Lodge şunları söylemiştir:

«Birleşik Amerika, İsrail delegesinin beyanatının, İsrail kuvvetlerinin tah­liyesinin derhal vuku bulacağını ifade ettiğini ümit eyler. Taraflar arasında nihai veya umumî bir anlaşmaya varılıncaya kadar Birleşmiş Milletler teş kilâtı ile diğer organları, vazifelerine faydalı bir şekilde devanı edebilirler.

Amerika'nın kanaatince Akabe Kör­fezinin suları milletlerarası bir mahi­yeti haizdir ve bu sebepten hiç bir devlet, gemilerin «barışçı bir şekilde» bu sularda seyretmelini önlemek hakkını haiz değildir. İki tarafın mü­tareke anlaşmasına riayet etmesi 'el­zemdir. İsrail kuvvetlerinin tahliyesi tamamlandıktan sonra iki taraftan hiç biri muhariplik haklarını icra ba­kımından haklı olmiyacaktır. İsrail kuvvetlerinin tahliyesinden sonra muhasemat tekrar başiıyacak olursa, Bir­leşikAmerika barışı tekrar tesis için, Birleşmiş Milletlerin diğer üyeleriyle istişarelerde bulunacaktır. Bu tedbir­lerin Birleşmiş Milletler çerçevesinde veya haricinde alınması mümkün­dür.

«Mısır da, son haftalar zarfında gös­termiş olduğu sabrı muhafazaya de­vam etmeli ve İsrail kuvvetlerinin çe­kilmesini müteakip alınacak tedbirle­rin tatbiki hususunda genel sekreter ile işbirliğinde bulunmalıdır. Millet­lerarası Adalet Divanının aksine bir kararı bulunmadığından, Birleşik Ame rika serbest ve muslihane geçiş hak­kını kullanmaya ve bu maksatla diğer devletlerle  işbirliği  etmeye hazırdır.»

Müzakereler devam etmektedir.

4 Mart 1957

 Birleşmiş Milletler (NewYork1 :

İngiliz delegesi Noble, bundan başka, bu hakkın umumî bir şekilde tanın­ması için İngiltere'nin diğer memle­ketlerle birleşmeye hazır olduğunu söylemiştir. Bunu müteakip Noble, İn­giltere Başvekilinin de gerek Gazze bölgesinin ve gerekse Akabe körfezi­nin batı kıyısının Birleşmiş Milletle­rin mesuliyetine tevdi edilmesi ve teş­kilâtın buraya kuvvet yerleştirmesi gerektiğini söylediğini hatırlatmış­tır.

Seylân delegesi, İsrail'in tahliye kara­rını memnunlukla karşıladığını ve tecavüzün son kalıntılarının ancak bü­tün yabancı kuvvetler çekildikten son­ra ortadan kalkacağını haber vermiş­tir.

İtalya ve Hollanda delegeleri Tiran boğazı ve Akabe körfezi sularının millet­lerarası bir mahiyeti haiz olduğu ve buranın bütün milletlerin gemilerine açık bulundurulması gerektiği husu­sunda israr etmişlerdir.

Kolombiya delegesinin kanaatince, Mısır gemilerine Akabe körfezinden serbestçe sefer etmelerine engel oldu­ğu veya Gazze bölgesi için kati bir hal çaresine varılmadan önce Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin çekilmesini is­tediği takdirde durum Güvenlik Kon­seyine veya Genel Kurula aksettirilmelidir. Bundan başka Genel Kurul Filistin meselesini bir bütün olarak ele alıp yakın bir gelecekte tetkik etmeli­dir.

Müzakereler devam etmektedir.

  Birleşmiş Milletler (NewYorkı :

Yeni Zelanda delegesi Munro, müta­reke anlaşmasına harfiyen riayet hu­susu üzerinde durmuş, Akabe körfezi sularının milletlerarası mahiyeti üze­rinde israr etmiş ve Mısır'ın Gazze bölgesini tekrar İşgal etmemesi gerek­tiğini belirtmiştir.

Irak delegesi Fadıl Cemali, İsrail'in kuvvetlerini çekeceğini bildirdiğinden beri 27 saat geçmiş olmasına rağmen hâlâ bir hareket görülmediğini hatır­latmıştır.

Müzakereler devam etmektedir.

5 Mart 1957

 Birleşmiş Milletler (NewYork) :

Birleşmiş Milletler Kurulu Umumi He­yeti Ortadoğu konusu ile ilgili müza­kerelerine devam etmiştir.

Irak temsilcilesinden sonra söz Sov­yetler Birliği delegesi Sobolef'e veril­miştir. Sovyetler Birliği temsilcisi, İs­rail'i. Birleşmiş Milletler Kurulu tara­fından Mısır topraklarından çekilmesi hususunda yanılmış olan ihtarı anlamamazîıktan gelmekle itham etmiş ve bundan sonra hücumlarını batılı dev­letlere yöneltmiştir.

Arkadi Sobolef bu arada, Birleşik Amerika, İngiltere ve Fransa'nın İsrail ile müştereken hareket ettiklerini ve Mı­sır topraklarının tahliyesi hususunda bu memleketin hükümranlık hakları ile gayrı kabili telif bazı şartlar temi­nine çalıştıklarını iddia etmiştir.

Bundan sonra kürsüye gelen Hindis­tan temsilcisi Arthur Lall, İsrail'in Mısır topraklarını tahliye etmek üze­re almış olduğu karardan memnunluk duyduğunu belirtmiş, fakat, bu vaadin yerine getirilip getirilmediği hususun­da Birleşmiş Milletler Kurulu Umumi Heyetinin en geç Perşembe günü du­rumdan haberdar edilmesini talep et­miştir.

Hindistan temsilcisinden sonra söz alan Mısır Hariciye Vekili Mahmud Fevzi, İsrail ordularının Mısır toprak­larını bilâ kaydü şart ve tamamile tan üye etmeleri gerektiğini, bundan umui mi heyetiri' haberdar edilmesi lâzım geldiğini söylemiştir.

Mısır temsilcisi sözlerini bitirmeden önce, «İsrail, işgal etmiş olduğu bölge­lerde tahribat meydana getirmeden bir veya iki gün içinde tahliye işini ikmal etmelidir» demiştir.

Nihayet kürsüye Birleşmiş Milletler Kurulu Genel Sekreteri Dag Hammarskjoeld gelmiştir.

Buhranın kısa bir tarihçesini yapan genel sekreter son olaylara temas ede­rek, Birleşmiş Milletler Kurulu İnzibat Kuvvetleri Komutanı General Burns'un İsrail Orduları Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi General Moşe Dayan ile, dün, Lidda hava alanında yaptık­ları müzakereler hakkında bir rapor almış olduğunu, iki tarafın, Gazze böl­gesi ve Şarm ül Şeyh'in tahliyesi ve buralarda Birleşmiş Milletler Kurulu inzibat kuvvetlerinin yer alması husu­sunda mutabakata varmış olduklarını söylemiştir.

Genel sekreter, General Burns'e «İs­rail kuvvetlerinin Mısır    topraklarından bila kaydü şart ve derhal çekil­meleri hususuna nezaret etmesi ve İs­rail'den boşalan yerlere Birleşmiş Mil­letler Kurulu inzibat kuvvetlerinin yer leştirilmesi hakkında» talimat gön­dermiş olduğunu söylemiş ve hâdise­lerin seyri ve tahliyenin cereyan tarzı hakkında umumî heyete bir rapor su­nacağını bildirerek sözlerini bitirmiş­tir.

Dag Hammarskjoeld'un konuşmasın­dan sonra toplantıya son verilmiş­tir.

Diğer taraftan, Birleşmiş Milletler Ku­rulu Genel Sekreterliği dün gece geç saatlerde, bir tebliğ yayınlayarak ge­nel sekreteri İsrail kuvvetlerinin tah­liyesinin ikmal edildiğine dair rapor alır almaz umumî heyetin toplantıya çağırılacağını bildirmiştir.

Tebliğde toplantının tarihi hakkında hiç bir kayıt yoktur.

7 Mart 1957

 Birleşmiş Milletler (NewYork) :

General Burns, bugün Birleşmiş Mil­letler Genel Sekreterine gönderdiği raporda Birleşmiş Milletler kuvvetle­rinin İsrailliler tarafından tahliye edilmiş olan Gazze bölgesini tamamen işgal ettiklerini haber vermektedir.

General Burns karargâhını Gazze şeh­rinde kurduğunu ve harekâtın her­hangi bir hâdiseye mahal vermeden plân gereğince cereyan ettiğini bildir­mektedir. Gazze'deki Birleşmiş Millet­ler kuvvetleri Danimarka, Norveç, Hind, Kolombiya ve foveç birliklerin­den müteşekkildir.

8 Mart 1957

 Birleşmiş Milletler  (NewYork) :

Birleşmiş Milletler Kurulu Umumî He­yeti, dün, yaptığı kısa bir toplantı sı­rasında kurulun yeni yıl bütçesini ka­bul etmiştir.

Umumî heyetin kabul ettiği yeni yıl bütçesi 50.815.700 dolardır.Bu arada, Cenevre'deki Birleşmiş Mil­letler Kurulu sarayının bazı tadilât sayesinde modernleştirilmesi de kabul edilmiş bulunmaktadır. Birleşmiş Mil­letler Kurulu bu iş için İsviçre hükü­metine 4 milyon dolar İsviçre frank­lık uzun vadeli bir kredi açacaktır.

 Birleşmiş Milletler (NewYork) :

Genel Sekreter Hammerskjold bugün Genel Kurula sunduğu bir raporda İsrail kuvvetlerinin Mısır toprakla­rından çekilmesini istiyen karar sure­tinin tatbik mevkiine girdiğini bildir­miştir.

Üç kısımdan baret olan bu raporun ilk kısmında 2 Şubat tarihli, İsrail kuvvetlerinin çekilmesine dair karar sureti üzerinde durulmaktadır.

İkinci kısım ise İsrail birlikleri çekil­dikten sonra alınacak tedbirlerle ilgi­lidir.

Son kısımda genel sekreter Gazze böl­gesinde Birleşmiş Milletler çalışma ve yardım teşkilâtının yapacağı çalış­malardan bahsetmektedir.

 Birleşmiş Milletler (NewYork) ;

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu yeni kurulan Gana devletinin Birleşmiş Milletler üyeliğine kabulü hususunda Güvenlik Konseyinin yaptığı tavsiyeyi tetkik için saat 20.19'da (G.M.T.) top­lanmıştır. Müzakereler sonunda Genel Kurul hazır bulunan üyelerin ittifa­kıyla Gana'nın üyeliğe kabulünü tas­vip etmiştir.

Bu suretle Gana Birleşmiş Milletler teşkilâtının 81'inci üyesi olmuştur.

 Birleşmiş Milletler (NewYork) :

Genel Kurul, Gana'nın üyeliğe kabu­lünü tasvip ettikten sonra saat 22'de (G.M.T.) Ortadoğu meselesini müza­kereye başlamıştır. İlk olarak söz alan enel Sekreter Hammarskj old İsrail kuvvetlerinin Gazze ve Akabe bölge­lerini tamamen tahliye ettiklerini, yalnız Şarm El Şeyh'te kalan ufak bir grup İsrail'li ile bir miktar malzeme­nin 12 Martta deniz yoluyla ayrılacağmı haber vermiştir. Bunu müteakip Hammarskjold üye devletleri Arap mültecilere yardım için kurulmuş olan Birleşmiş Milletler fonuna malî yar­dımda bulunmaya davet etmiştir.

Amerikan delegesi Lodge, sağlanan neticeden dolayı memnunluğunu bil­dirmiş ve Yakındoğu milletlerinin gü­venliğini temin için Amerikan hükü­metinin yardımını vadetmiştir. Lodge bundan başka Amerikanın kanaatince, iki taraf .arasında mevcut korkuyu dağıtmanın ve barış yolunda ilerleme kaydetmenin en iyi çaresinin Birleş­miş Milletler polis kuvvetini bu bölge­de bulundurmaya devam etmek oldu­ğunu belirtmiştir.

9 Mart 1957

 Birleşmiş Milletler (NewYork) :

Birleşmiş Milletler Kurulu Umumî He­yetinde Ortadoğu ile ilgili müzakere­lere devam edilmiştir.

Birleşik Amerika delegesi Henry Cabot Lodge'dan sonra kürsüye Birman­ya temsilcisi gelmiştir. Temsilci, Bir­leşmiş Milletler Kurulu Umumî Heye­tinin teşebbüsü ile İsrail'in işgal et­miş olduğu toprakları terketmesinden duyduğu memnunluğu belirtmiş ve sarfettiği gayretlerden dolayı kurul genel sekreteri Dag Hammarskjoeld'e teşekkürlerini bildirmiştir. Temsilci Arap devletleri ile İsrail arasında bir sulh anlaşmasının tahakkuk etmesi temennisinde bulunarp.k sözlerini bi­tirmiştir.

Müteakiben söz alan Irak delegesi, İs­rail'in Ortadoğu'da sulhu tehdit eden en büyük tehlike olduğunu, bu mem­leketin Arap düşmanı emperyalizmin mihrakını teşkil ettiğini, fakat, Arap dünyasının her türlü emperyalizm ile mücadele etmeğe azmetmiş bulundu­ğunu bildirmiştir.

Irak temsilcisi, bundan sonra, Birleş­miş Milletler Kurulu genel sekreteri­nin gayretlerini öğmüş ve bu mese­lenin halli hususunda yaptığı hizmet­lerden dolayı Birleşik Amerika'ya te­şekkürler etmiştir. Bundan sonra kürsüye gelen, Kanada temsilcisi de İsrail hükümet kuvvetle­rinin çekilmelerini müteakip bu böl­gede sulhu koruyacak tedbirler alın­mış olmasından dolayı duyduğu mem­nunluğu belirtmiştir.

Kanada temsilcisinden sonra söz İs­rail delegesi Abba Eban'a verilmiştir. Abba Eban, İsrail kuvvetlerinin işgal etmiş oldukları topraklardan çekilme­leri İle beraber, İsrail'in mevcudiyeti­ni ve hükümranlığını korumak için bundan dört ay Önce giriştiği hare­ketin sona erdiğini söylemiştir.

İsrail temsilcisi, Gazze'nin müstakbel statüsü meydana getirilinceye kadar geçecek zaman zarfında, Birleşmiş Milletler Kurulu kuvvetlerinin bu böl­gede sulhu koruyacaklarına ve Gazze halkının nefine çalışacaklarına emin olduğunu söylemiş ve Akabe körfezi konusuna temasla İsrail'in buradan serbestçe faydalanmak hakkına malik olduğunu bir kere daha tekrarlamış ve sözlerine şöyle devam etmiştir: «Biz yeni toprak almak peşinde değiliz. Bi­zim tek arzumuz sulh ve sükûn içinde yaşamak, kalkınmamızı sağlamaktır. Biz iktisadî abluka altında boğulmak, yok olmak istemiyoruz. Bizim tek ga­yemiz budur.»

İsrail temsilcisi, bundan sonra, İsra­il'in haklı dâvasını takdir ettiklerinden dolayı Başkan Eisenhower'e, Bir­leşik Amerika Hariciye Vekili John Foster Dulles'e, Fransız devlet adam­larına ve Kanada Hariciye Vekiline ve en nihayet, bütün dünya umumî ef­kârına teşekkürlerini bildirmiştir.

Abba Eban sözlerini bitirmeden önce, İsrail'in komşuları ile bir sulh anlaş­masına daima hazır bulunduğunu ve dünya barışının bu anlaşmağa bağlı bulunduğunu söylemiştir:

Bundan sonra ara ile kürsüye gelen Endonezya ve Yugoslavya temsilcileri Ortadoğuda sulhu tesis edecek karar­ların alınmış olmasından dolayı duy­dukları sevinci belirtmişler, fakat, Bir­leşmiş Milletler Kurulu inzibat kuv­vetlerinin Gazze ve Akabe kesiminde ancak, Mısır'ın rızası ile kalabileceği­ni sözlerine ilâve etmişlerdir.

Nepal temsilcisi de İsrailin işgal et­miş olduğu toprakları tahliye etmiş olmasından dolayı duyduğu memnun­luğu belirtmiştir.

Bundan sonra söz alan İzlanda temsil­cisi, «İsrail'in Mısır topraklarını işga­li sebebinin Arap memleketlerinin İs­rail devletine karşı takındıkları men­fî ve hasmane durumun hazin bir ne­ticesi olduğunu» söylemiş ve bu bölge­deki memleketler arasında sulh ve an­laşmanın meydana gelmesinden bütün dünyanın memnunluk duyacağını be­lirterek sözlerini bitirmiştir.

Bundan sonra Danimarka temsilcisi de, kökü Filistin ihtilâfı olan bu me­selenin halli hususunda elden gelen hiç bir gayretin esirgenmemesi lâzım geldiğini ve dünya sulhunun bu konu­ya bağlı bulunduğunu söylemiştir.

Müteakiben kürsüye gelen Çekoslo­vakya temsilcisi, Birleşmiş Milletler Kurulu inzibat kuvvetlerinin hiç bir zaman bir işgal kuvveti mahiyetini ik­tisap etmemesi gerektiğini ve en kısa bir zaman zarfında, Mısır'a hüküm­ranlık haklarının iadesinin icap etti­ğini ileri sürmüştür.

Nihayet, Mısır Temsilci Heyeti Reisi Hariciye Vekili Mahmud Fevzi söz al­mıştır.

İsrail kuvvetlerinin Mısır toprakların­dan çekilmekte olduklarını söyleyen Mahmud Fevzi, «tarihin bir sahifesi kapandı, diğer bir sahife açılıyor» de­miştir.

Birleşmiş Milletler Kuruluna terettüp eden vazife ve külfetlere temasla, teş­kilâtın ağır mesuliyetlerle karşılaştı­ğını söylemiş ve her şeyden önce, te­cavüzü hareketleri önceden önlemesi gerektiğini bildirmiştir.

Mahmud Fevzi, bundan sonra heye­canlı bir sesle, umumî heyete Birleş­miş Milletler Kurulu anayasasını, mil­letlerarası hukuk sistemini korumak ve tecavüzü takbih etmek için sarfetmiş olduğu gayretten dolayı şükran­larını bildirmiş ve «Birleşmiş Millet­ler Kurulu prensiplerini korumak için mücadele etmiş olan devletlere karşı Mısır'ın duyduğu minnettarlık ebedi­yen devam edecektir.» demiştir.


 

Mahmud Fevzi umumi heyete yeni­den teşekkür ederek sözlerini bitir­miştir.

Mısır Hariciye Vekilinin sözleri ile bir­likte Birleşmiş Milletler Kurulu Umu­mî Heyetinin Ortadoğu hakkındaki müzakereleri sona ermiştir.

 Birleşmiş Milletler (NewYork) :

Ortadoğu müzakerelerinin sona erme­si ile, umumî heyet, 12 Kasım 1956 ta­rihinde başlamış olan müzakerelerini tatil etme yolunu tutmuş ve bu iş için gerekli hususların münakaşasına baş­lamıştır.

Japon temsilcisi Renzo Savada, Birle­şik Amerika, Brezilya, Kanada, Ko­lombiya, İran ve Norveç tarafından imzalanmış bulunan ve Ortadoğu ve Macaristan olaylarının Genel Kurulun derhal toplanmasını icap ettirecek bir durum kesbettiği takdirde Genel Ku­rul Başkanına, Genel Sekreter ve Baş­kanlık Divanı ile mutabık kaldıktan sonra, kurulu toplama yetkisi veren bir karar sureti sunmuştur.

Sovyetler Birliği temsilcisi Arkadi Sobolef, karar suretinde Macaristan me­selesinin yer almasına itiraz etmiş ve bunun Macaristanm iç işlerine müda­haleden başka bir şey olmayacağını ileri sürmüştür.

Sovyetler Birliği temsilcisi, bundan sonra şiddetli bir lisanla, Macaristan olaylarını tahkik etmek ve neticeyi Genel Kurulan bildirmekle tavzif edil­miş olan özel komitenin çalışmalarını tenkid etmiştir.

Bundan sonra kürsüye gelen Birleşik Amerika Heyeti Reisi Henry Cabot Lodge, Macaristan meselesinin henüz bir neticeye varmış bulunmadığını, bundan dolayı bunun gündemde kal­masının gerektiğini bildirmiştir.

Birleşmiş Milletler Kurulu tarafından teşkil edilmi solan özel komitenin öne­mini belirten Henry Cabot Lodge, «gerek Sovyetler Birliğinin ve gerek Vanoş Kadar hükümetinin saklaya­cakları pek çok şey olduğu için komi­tenin çalışmalarından memnun kal­madıklarını» belirterek sözlerini bi­tirmiştir.

Müteakiben kürsüye gelen İngiliz Tem silcisi Devlet Vekili Alan Noble de, Sovyet teklifini şiddetle reddetmiş ve sözlerine şöyle devam etmiştir: «Eğer Sovyetler Birliği, Macaristan'da giriş­tiği kanlı tenkil hareketinden dolayı Genel Kurulun duyduğu nefretin za­manla kaybolduğunu zannediyorsa bunda yanılıyor. Sovyetler Birliği mü­dahale politikasının iflas ettiğini an­layınca ve aklı selimin sesini dinleyin. ceye kadar Birleşmiş Milletler Kurulu gayretlerine devam  etmelidir.»

Bundan sonra söz alan Fransa temsil­cisi Guillaume Georges Picot'ya veril­miştir.

Fransız delegesi, şimdiye kadar Özel komitenin Genel Kurula bir tek rapor sunmuş olduğunu, bunda çok dikkate şayan noktalara tesadüf edildiğini, bu bakımdan komitenin çalışmalarına devam etmesinin gerektiğini bildirmiş ve «özel komitenin Avrupada yapaca­ğı temasların neticesinde hazırlaya­cağı raporun Genel Kurulan arzedilmesi kati bir zarurettir» demiştir.

Fransız temsilcisinden sonra kürsüye gelen İrlanda delegesi de, Ortadoğu ihtilâfında Fransa, İngiltere ve İsra­il'in müsbet hareket etmeleri netice­sinde Birleşmiş Milletler Kurulu Umu­mi Heyetinin bir hal çaresi bulmuş olduğunu, fakat, Macaristan mesele­sinin olduğu gibi kaldığını ve bu ba­kımdan umumî heyetin bununla meş­gul olması gerektiğini, söylemiştir.

İtalyan temsilcisi de, Birleşmiş Mil­letler Kurulu Umumî Heyetinin Ma­caristan meselesinde şimdiye kadar el­de edilen zayıf neticelerle iktifa ede­meyeceğini bu konuyu bir hal çaresi­ne bağlamakla mükellef olduğunu bil­dirmiştir.

Çekoslovakya temsilcisi heyeti başka­nı da Sovyetler Birliği delegesinin söz lerini tekrarlamış ve Macaristan ko­nusunun gündemden çıkarılmasında İsrar etmiştir.

Kürsüye gelen milliyetçi Çin Temsilci Heyeti Başkanı «Macaristan faciası, hâlâ, içimizi acı ile burkuyor, vicdan­larımızı rahatsız ediyor. Bizler bunu sükût  ile     geçiştirenleyiz,     insanlığa karşı olan vazifelerimizi ifaya mecbu­ruz»  diyerek sözlerini bitirmiştir.

Bundan sonra, Başkan söz alan bu­lunmadığı için, reis Macaristan mese­lesinin gündemde kalıp kalmaması keyfiyetini reye koymuştur. Netice' de, Sovyet blokunun altı muhalif oyu­na karşı, Macaristan meselesinin gün­demde kalması 59 reyle kabul edilmiş, iki devlet müstenkif kalmıştır.

Müstenkif kalanlar Yemen ve Yugoslavyadır.

Reis bundan sonra, Japonya tarafsndan teklif edilen ve Japonya, Birleşik Amerika, Brezilya, Kanada, Kolombi­ya, İran ve Norveç'in imzasını taşıyan müzakerelerin tatili teklifini reye koy­muştur.

Neticede, altı müstenkife karşı 65 oy­la takrir kabul edilmiş ve Birleşmiş Milletler Kurulu Umumî Heyeti tatile girmiştir.

 Birleşmiş Milletler (NewYork) :

Cezayir milliyetçi hareketi Birleşmiş Milletlere gönderdiği telgrafta Ceza­yir'de milliyetçilerin maruz kaldîğ,ı muameleyi protesto etmiş ve idam hük mü giymiş olan 300 milliyetçi hakkın­daki kararın durdurulmasını istemiş­tir.

Milliyetçi hareketin Genel Sekreteri Mulay Merbah, Birleşmiş Milletler Ge­nel Sekreteri Dag Hammadrskjoeld ve ll'inci devre Genel Kurul Başkanı Prens Wan Hayakon'a birer protesto telgrafı göndermiştir.

11 Mart 1957

 NewYork :

Ürdün'ün Birleşmiş Milletlerdeki baş delegesi ve aynı zamanda Asya  Af­rika grupu Başkanı Abdül Rıfai, Bir­leşmiş Milletlerin Mısır'daki polis kuv­vetlerinin bu memlekette kalmaması gerektiğini söylemiştir. Ürdün delege­si, Akabe körfezinde İsrail de dahil ol­mak üzere bütün denizci memleketle­rin serbestçe istifade edebilmeleri içingaranti verilemiyeceğini de sözlerine ilâve etmiştir.

 Berne :

Federal Siyasî Daire Başkanı Max Petitpierre bugün şu beyanatta bulun­muştur:

«İsviçre ile Birleşmiş Milletler arasın­da aktedilmiş elan anlaşmalar gere­ğince, Macaristan hâdiseleri hakkında tahkikat yapmak üzere kurulmuş olan Birleşmiş Milletler Özel Komisyonu Birleşmiş Milletlerin Cenevre'deki mer kezinde çalışmaya tamamen selâhiyetlidir.»

Petitpierre'in bu beyanatına sebep, bazı İsviçre gazetelerinin bu komisyo­nun İsviçre'de faaliyette bulunması­nın İsviçre'nin tarafsızlık statüsü ile kabili telif olmıyacağı kanaatini izhar etmeleridir.

12 Mart 1957

 Birleşmiş Milletler :

Birleşik Amerika, Ortadoğu'da Birleş­miş Milletlerin takip edeceği siyaseti tayin etmesi için Genel Sekreter Dag Hammarskjoeld'a geniş selâhiyet ve­rilmesinde İsrar etmektedir.

Fakat İsrail siyasî şahsiyetleri, Mı­sır'ın Gazze'nin idaresini ele alma te­şebbüsü karşısında Birleşik Amerika'­nın takip edeceği siyaseti ehemmiyetle takip etmektedirler.

Ortadoğu'daki Birleşmiş Milletler in­zibat kuvvetlerine birlik veren 10 dev­letten biri olan Columbia, Ortadoğu'­da muhtemel bir çatışmayı önlemek için birliklerin 6.000'den 20.000'e çıka­rılmasını istemiştir, maamafih dün geç vakit Genel Sekreter Dag Hammarskjoeld ile bir görüşme yapan ye­di millet delegelerinden müteşekkil İstişarî Komite Ortadoğu'da şimdilik tedbirlerin arttırılmasına lüzum ol­madığı kanaatine varmıştır.

Amerika'nın Birleşmiş Milletîer'deki delegesi Cabot Lodge, Amerika'nın Or­tadoğu hâdiselerine hal çaresi bulmak için,  Hammarskjoeld'a   serbest  hareket selâhiyeti verilmesine kani oldu­ğunu bildirmiştir.

Birleşik Amerika, Gazze ve Akabe böl­gelerinde askerî ve sivil idarenin yal­nız Birleşmiş Milletlere devredilmesin­de israr etmekte, ve bir Mısırlı valinin tayinini kabul etmemektedir.

Birleşik Amerika bundan başka, Gazze bölgesinin Birleşmiş Milletler tarafın­dan devralınmasını müteakip hazır­lıkların, doğrudan doğruya Hammarskjoeld ile Mısır ve İsrail hükümetleri arasında istişare yolu ile halledilmesi­ni istemektedir. Yani Amerika Birleş­miş Milletler kuvvetlerinin mütareke hattının iki tarafında Mısır ve İsrail topraklarına yerleştirilmesinde İsrar etmektedir.

İsrail siyasî şahsiyetleri resmî bir yo­rumda bulunmamışlardır. Yalnız Ha­riciye Vekili Golda Meir, Washington müzakerelerine dayanarak, İsrail'in Gazze'den Mısır'ın buraya tekrar dönmiyeceği mülâhazası ile çekildiğini söylemiştir.

 Birleşmiş Milletler (NewYork) :

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile mültecilere yardım teşkilâtı yüksek komiseri tarafından Birleşmiş Millet­ler üyesi memleketlerle üye olmayan yedi memlekete ve bu arada Vatikan,a gönderilen bir mesajda Macar mülte­cileri için malî yardımda bulunması istenmektedir.

Bu mesajda 1 Mart tarihinde Avus­turya'da 53.349. Yugoslovya'da da 15.874 Macar mültecisinin bulunduğu ve bunların yıl sonuna kadar bakıl­malarının 23.153.425 dolara mal ola­cağı belirtilerek, Yugoslavya ile Avusturyanm tek başlarına bu yüke ta­hammül edemiyecekleri hatırlatılmak­tadır.

 Birleşmiş Milletler

Genel Sekreter Dad Hammarskjold, son yirmi dört saat içinde müşavirle­rini ikinci defa olarak toplanmaya da­vet etmiştir.

Yedi Milletin temsilcisinin katıldığı İstişare Komitesi dün yaptığı toplantıda Gazze'deki durumla alâkalı ola­rak yeni tebliğlerin alınması lâzım geldiğine karar vermiştir.

Komisyon bugünkü toplantısında Baş­kan Nâsır'dan Gazze'ye bir vali tayin etmekle ne kastettiğinin sorulması tek lifini inceliyecektir.

Birleşik Amerika bilhassa Genel Sek­reterin Ortadoğu meselelerinin hallin­de bir hareket serbestisi ile çalışması­nın teminini istemekledir.

13 Mart 1957

 Birleşmiş Milletler :

İsrail Güvenlik Konseyine başvurarak Gazze bölgesinden İsrail'e giren bazı kimselerin' bir yolu dinamitlediklerini ve müteakiben Gazze'ye kaçtıklarını bildirmiştir. Maamafih İsrail Güven­lik Konseyini derhal tedbir almaya davet etmemiştir.

15 Mart 1957

 Birleşmiş Milletler :

Genel Sekreter Dag Hammarskjold, bugün İsrail Büyükelçisi Ebba Eban'ı davet ederek kendisiyle görüşmüştür. Bazı haberlere göre Hammerskjold'un Mısır'a yapması mukarrer ziyaretin Gazze meselesinde, alâkalı devletlerin durumlarını tamamen açıklamalarına intizaren tehiri ihtimali vardır.

Hammerskjold' bilhassa İsrail'in, Bir­leşmiş Milletler kuvvetlerinin Gazze'­deki hudut hattının iki tarafında va­zife almasını kabul edip etmiyeceğini kesin olarak öğrenmek istemektedir. Bilindiği gibi Amerika, Mısır ve Birleş­miş Milletler çevreleri şimdiye kadar bu hususta müsbet bir tavır takınmış­lardır.

Ebba Eban, Hammerskjold ile yaptığı görüşmeyi müteakip verdiği beyanat­ta «genel sekreterin projelerine vuzuh kazandırmağa matuf karşılıklı gay­retler» sarfettiklerine söylemiştir.

16 Mart 1957

 Roma :

Macaristan hâdiselerini tetkikle ve bir rapor tanzimi ile görevlendirilmiş olan Birleşmiş Milletler Kurulu Tahkik Ko­mitesi buraya gelmiştir. Bu münase­betle Komite Reisi Alsing Anderson, basın mensuplarına verdiği beyanat sırasında, Macaristan ihtilâline iştirak etmiş olan on kadar Macar şahsiyeti­nin dinleneceğini bildirmişse de, bun­ların adlarını açıklamaktan kaçınmış­tır.

Komite gelecek haftanın içinde Vİyana'ya hareket edecektir.

 Birleşmiş Milletler :

İsrail delegasyonuna mensup çevreler Mısır'ın yeniden bir harp çıkarmaya kararlı göründüğünü söylemişlerdir.

İsrail'e göre Nasır'ın harbi tahrik po­litikası başlıca şu üç esastan çıkmak­tadır :

 Gazze  bölgesinin  fedaiyan üssü olarak kullanılması için Mısır'ın gay­retleri ve buradan Birleşmiş Milletler Kuvvetlerini çıkararak kendi idaresini kurmaya çalışması,

 Mısır'ın Süveyş kanalı yalnız kendi kontrol ve arzusunda tutma arzusu ve Güvenlik Konseyinin Süveyş   ihti­lâfını halletmek  için     koyduğu     altı prensibi kaale almaması,

 İsrail  gemilerine  beynelmilel su yollarından geçiş hakkının Mısır tara­fından tanınmaması.

18 Mart 1957

 Birleşmiş Milletler (NewYorkı :

Birleşmiş Milletler Polis Kuvvetleri İstişare Komitesi bu sabah Birleşmiş Milletler binasında toplanmıştır. Ko­mite geçen toplantısını Cumartesi gü­nü yapmıştı.

Toplantıya Genel Sekreter Hammarskjoeld Başkanlık etmiştir. Genel sek­reter toplantıdan sonra NewYork'tanKahire'ye hareket edecektir. Komite, Brezilya, Kanada, Seylan, Kolombiya, Hindistan, Hindistan, Norveç ve Pa­kistan'ın Birleşmiş Milletler deki dele­gelerinden müteşekkildir.

 Birleşmiş Milletler (NewYork) :

Birleşmiş Milletler Polis Kuvveti İsti­şare Komitesi bugünkü toplantısı so­nunda yayınladığı bir tebliğde, Orta­doğu'da mevcut meseleleri tetkik et­tiğini bildirmiştir. Tebliğde, Ortado­ğu'da mevcut meseleleri tetkik ettiği­ni bildirmiştir. Tebliğde, komite üye­lerinin, genel sekreterin Ortadoğu'ya yapacağı seyahati dikkat nazara ala­rak bu meseleleri müzakere ettikleri belirtilmiştir.

15 Mart 1957

 Birleşmiş Milletler ıNewYork) :

Birleşmiş Milletler Kurulu Genel Sek­reteri Dag Hammarskjoeld İsrail Ha­riciye Vekili Golda Mayer'i kabul ede­rek kendisi ile uzun bir konuşmada bulunmuştur.

Bu konuşma hakkında basma hiç bir beyanatta bulunulmamıştır.

Genel sekreterliğe yakın olan çevre­lerde belirtildiğine göre, Dag Hammarskjoeld'ün bu mülakattan sonra Ortadoğu'ya derhai gitmesi ihtimali kuvvetlenmiştir.

Genel sekreterin, bugün Mısır'a ha­reket edeceği söylenmektedir.

 Birleşmiş Milletler iNewYork) r

İsrail Dışişleri Vekili Madam Golda Meir, Birleşmiş Milletler genel sekre­teri ile dün gece yaptığı görüşmeyi müteakip basma verdiği beyanatta şöyle demiştir:

«Hammarskjoeld ile durumu pek de­rinden incelemedik, sadece İsrail hü­kümetinin durumuna dikkatini çek­tim. Hükümetim, muharip haklarını kullanmaya devam eden bir Mısır'ın Gazzeye dönmesini kabul edemez.»

Golda Meir, Genel Sekreter Kahireye gitmeden önce kendisiyle bir daha gö­rüşeceğini sanmadığını söylemiş ve dafta içinde İsrail'e dönmek niyetin­de olduğunu bildirmiştir.

Golda Meir, sorulan bir suale cevaben, eğer Genel Sekreter Ortadoğu seya­hati esnasında Kudüs'e de uğrarsa başardığı görevlere lâyık biv şekilde karşılanacağını söylemiştir.

Madam Meir, bundan başka genel sekreter ile Birleşmiş Milletler polis kuvvetlerinin İsrail topraklarına yer­leştirilmesi imkânını bahis mevzuu et­mediklerini söylemiş ve bu meselenin durum ile alâkası olmadığını belirt­miştir.

Dışişleri Vekili Mısır'ın muharip hak­larından kendiliğinden veya dışardan tazyik yapılarak vazgeçmesi zarureti­ne işaret etmiş ve İsrail'in, Gazze'den çekilirken, bu toprakların Birleşmiş Milletlerin kontrolü altına gireceğini sandığını ve görevi sivil bir idareci va­zifelerini aşan Mısırlı bir valinin Gazze'ye tayininir İsrail'i son derece en­dişelendirdiğini sözlerine ilâve etmiş­tir.

 Leicester   (İngiltere) :

İngiltere Başvekili Harold Macmillan. dün gece muhafazakâr parti toplantı­sında yaptığı konuşmada, Bermuda konferansında İngiliz  Amerikan gö­rüş farklarının giderilmesine çalışaca­ğını söylemiş ve konferansta bahis mevzuu edilecek meseleleri şöyle sıra­lamıştır :

 Ortadoğu. Bu bölge milletlerinin batılılarla olan ananevi dostluk mü­nasebetlerini yıkmağa çalışan Sovyet propaganda ve entrikaları gözden ge­çirilecektir.

 Nato Paktı.  İttifaka  dahil dev­letlere iktisadî yük tahmil etmeyecek şekilde, batı müdafaasının en   müte­rakki metodlarîa    takviyesi mes'elesi üzerinde durulacaktır.

 Avrupa iktisadî işbirliğini ve Av­rupa'nın dünya    ticaretindeki mevkii görüşülecektir.

 Uzakdoğu mes'eleleri tetkik edi­lecektir.

20 Mart 1957

 Birleşmiş Milletler <NewYork> :

Birleşmiş Milletler Kurulu Genel Sek­reteri Dag Hammarksjold, Kahire'ye gitmek: üzere, dün gece NewYork'tan uçakla hareket etmiştir.

Genel sekreter Brüksel'e ve Atina'ya uğradıktan sonra Kahireye muvasalat edecektir.

Dag Hammarskjoeld uçağa binmeden önce hazırlamış olduğu bir beyanatı gazetecilere okumuştur.

Bundan sonra gazetecilerin sordukla­rı muhtelif sualleri cevaplandıran Bir­leşmiş Milletler Kurulu Genel Sekre­teri, seyahatinin on veya onbeş gün devam edeceğini söylemiş ve İsrail'e gidip gitmeyeceği hakkında tevcih edi len bir soruya karşı da «vaziyet Ku­düs'e gitmemi icap ettirirse, elbette ki bu seyahattan da kaçınmayacağım» demiştir.

Dag Hammarskjoeld, Kahire'de Mısır Devlet Reisi Cemal Abdünnâsır ile ko­nuşacağını ümit ettiğini söylemiş ve Mısır Hariciye Vekili Mahmud Fevzi, Birleşmiş Milletler Kurulu tarafından Süveyş kanalını temizlemeğe memur edilmiş olan General Wheeler ve kendi yardımcısı Ralph Bunch ile temaslar­da bulunacağını bildirmiştir.

Bundan sonra bir gazeteci Süveyş ka­nalının cnbeş günden önce seyrüsefe­re açılamayacağı hakkında ortada do­laşan söylentilerindoğru olup olmadı­ğını sormuştur. Genel sekreter buna verdiği cevapta, bu konuyu Kahire'de inceleyeceğini bildirmiştir.

Başka bir suale verdiği cevapta, Mısır Devlet Reisi Cemal Abdünnâsır'a yeni teklifler götürdüğü hakkında ortada dolaşan söylentileri yalanlamış ve söz­lerine şöyle devam etmiştir:

«Gazze meselesinin halli hususunda gerek Mısır'ı ve gerek İsrail'i memnun edecek bir çarenin bulunacağını ümit ediyorum.»

Dag Hammarskjoeld, Mısır'ın Birleş­miş Milletler Kurulu inzibat kuvvetle­rini Gazze'den atmağa niyetli    olduğunu tahmin etmediğini bildirdikten sonra şunları söylemiştir:

«Mısır hükümeti Birleşmiş Milletler Kurulu inzibat kuvvetlerinin Gazze kesimindeki faaliyetinden memnunluk duymaktadır. Mısır hükümetinin ge­lecekteki durumunda da, mühim bir değişiklik olacağını zannetmiyorum, çünkü, Mısır hükümeti İsrail'e karşı akıncı hareketlerinde bulunmanın za­rarlı olduğunu kabul etmiş ve bu poli­tikadan sarfı nazar edildiğini bildir­miştir. Kanaatim şudur ki, sabırlı dav ranmak şartı ile müşkülleri yenebili­riz.»

Bundan sonra. Birleşmiş Milletler Ku­rulu İnzibat kuvvetleri konusuna te­mas eden genel' sekreter, bunların Gazze kesiminde bütün ihtilaflı konu­lar halledilinceye kadar kalacaklarını bildirmiştir.

22 Mart 1957

 Birleşmiş Milletler (NewYork) :

Yunan hükümeti, Kıbrıs meselesini hal için NATO Teşkilâtı Genel Sek­reteri Lord İsmay'm yaptığı tavassut teklifini reddettiğini bugün teyit ey­lemiştir.

Birleşmiş Milletlerdeki Yunan temsil­cisi Palamas bugün Birleşmiş Millet­ler Genel Sekreterine bir nota gönde­rerek Lord İsmay'ın teklifinin kabu­lünün imkânsız olduğunu ve Kıbrıs meselesinin halli için İngiltere ile Kıbrıs halkı arasında müzakereler cere­yan etmesi gerektiğini belirtmiştir. Yunan delegesi Londra hükümetini bu müzakerelere girişmekten kaçınarak, bunun yerine Kıbrıs halkının iştiraki olmaksızın Yunanistan, Türkiye ve İngiltere arasında NATO'nun arabulu­culuk yapmasını temine çalıştığını id­dia etmiştir.

26 Mart 1957

 Birleşmiş Milletler :

Japonya bugün Birleşmiş Milletler Ge­nel Sekreterliğine atom tecrübelerininmen'i hakkında bir karar sureti ve ili­şik olarak bir nota tevdi etmiştir.

29 Mart 1957

 Birleşmiş Milletler (NewYork) :

Birleşmiş Milletler Kurulu Genel Sek­reteri Dag Hammarskjoeld, dün gece Mısır topraklarında bulunan inzibat kuvvetleri İstişare Komitesini toplan­tıya çağırarak son Mısır seyahati ve temasları hakkında izahat vermiş­tir.

Bu münasebetle yayınlanan tebliğde şöyle denilmektedir:

«Komite Birleşmiş Milletler Kurulu inzibat kuvvetlerinin Gazze ve Sina yarımadasındaki faaliyeti hakkında, Mısır'da Mısır hükümeti ve inzibat kuvvetleri başkumandanı ile temaslar­da bulunmuş olan genel sekreter Dag Hammarskjoeld'den izahat almış­tır.

«Komite aldığı bu izahat neticesinde Birleşmiş Milletler Kurulu inzibat kuv vetlerinin kendilerine terettüp eden vazifeyi tam mânası ile görmekte ol­duğunu memnunlukla müşahade et­miştir.»

30 Mart 1957

Birleşmiş Milletler (NewYorkı :

Cezayir Mukavemet Hareketi Temsil­cileri, dün gece Birleşmiş Milletler Kurulu nezdindeki gazetecileri davet ederek bir basın toplantısı tertip et­mişler ve halen, Cezayir'de idama mahkûm 300'den fazla milliyetçi bulundu­ğunu ve bunların idam hükümlerinin infazını Önlemek için Birleşmiş Milletler Kurulu genel sekreterinden ta­vassutta bulunmasını rica edecekleri­ni bildirmişlerdir.

Cezayir Mukavemet Hareketi Temsil­cileri bu arada, Cezayir'de durumun mahallinde tetkiki zımnmda millet­lerarası Kızılhaç Teşkilâtının derhal bir tahkik heyeti göndermesini iste­mişler ve Cezayir işlerini tedvire me­mur Devlet Vekili Robert Lacoste'dan da istifa etmesini talep etmişlerdir.

Bu arada, Cezayir Mukavemet Hareke­ti Temsilcileri dâvalarını ispat etmek üzere Paris basınından muhtelif ku­pürler okumuşlardır.

31 Mart 1957

 Birleşmiş Milletler (NewYorkl :

Birleşmiş Milletler Kurulu Genel Sek­reteri, dün akşam Birleşik Amerika temsilcisi Henry Cabot Lodge ve Hin­distan delegesi Arthur Lall ile kısa bir konuşmada bulunduktan sonra. Kahire temasları neticesinde meydana getirmekle mükellef bulunduğu rapo­run üzerinde çalışmıştır.

Genel Sekreter bundan başka, yardım cılarını davet ederek kendileri ile Mı­sır topraklarında bulunan Birleşmiş Milletler Kurulu inzibat kuvvetlerinin durumu ve bunlar hakkında İstişarî Komitenin almış olduğu kararlar ko­nusunu da incelemiş bulunmaktadır.

Bu toplantıdan sonra basın mensup­larına beyanatta bulunan genel sekre­ter yardımcılarından biri, inzibat kuv vetlerinin Mısır topraklarında dört yıl kalmaları hakkında karar alındı­ğına dair bazı gazetelerde çıkan ha­berlerin hakikatle hiç bir ilgisi bulun­madığını söylemiştir.

YANKILAR

 Mısır, İsrail, B. Milletler

Yazan: A. Ş. Esmer

17/3/1957 tarihli (Ulus) tan :

İsrail'in Gazze ve Akabe bölgelerin­den askerlerini çektikten sonraki ge­lişmeler, Ben Gurion'u haklı çıkarmış­tır. Zira İsraili bu iki bölgeden atmak için vasıta olarak kullandığı Birleşmiş Milletlere Nasır yüz çevirmiş ve şimdi de Birleşmiş Milletler kuvvetlerini ora lardan atarak Gazze ve Akabeye hâ­kim olmak kararındadır.

Malûmdur ki, İsrail, Gazze bölgesinin kendi topraklarına karşı girişilen ko­mando taarruzlarına üs olarak kulla­nıldığını ve Akabe körfezine geçidi kapadığını ileri sürerek her iki böl­geyi de işgal etmişti. Birleşmiş Millet­ler bu bölgeleri tahliye etmesine ka­rar verince, Ben Gurion, teminat iste­di. Birleşmiş Milletler her iki bölge­den de İsrail'in kayıtsız şartsız çekil­mesine karar verdiği için Ben Gurion'un ısrar ettiği teminatı veremez­di.

Teminat almadan da çekilmek isteme­diğinden, İsrail hakkında zecri tedbir­lerin alınması bahis konusu oldu. İsraile karşı alınacak zorlama tedbirle­rine iştirakte ve iştirak etmemekte ayrı ayrı mahzurlar gördüğünden Eisenhcwer, bu işi tatlılığa bağlamaya çalıştı. Tasarlanan plâna göre İsrail'e hususî surette teminat verilecekti. İs­rail de bu teminatı fiiliyatta alarak, fakat resmen almamış gibi görünerek askerlerini Gazze ve Akabe'den çeke­cekti.

Böyle bir anlaşma ile İsrail her iki bölgeden çekilmiş ve Gazze ile Akabe geçidi Birleşmiş Milletler    tarafından işgal edilmiştir. Fakat hemen arkasın­dan Mısır bu bölgelerin (idaresini al­mak için teşebbüse geçmiştir. Hitlerin Sudet bölgesinde ve Danzig'de tertip ettiği nümayişlere benzer gürültülü hareketlerle Gazzedeki Birleşmiş Mil­letler kuvvetlerine karşı mücadele açılmıştır. Bunlar savaşa değil, barış­çı bir misyona gittiklerinden şaşırmış vaziyettedirler. Gazzenin idaresine el koymak için de Nasır bir askeri vali tayin etmiştir.

Nasırın hukuk bakımından kuvvetli bir vaziyette olduğu teslim edilmelidir. Demek istiyor ki, İsrail durup durur­ken, Mısıra tecavüz etmiş ve haksız olarak Gazze ile Akabe geçidini işgal ettirilecek ve bu husus gizli kalabilecekmiştir. Birleşmiş Milletler müteca­vizi bu bölgelerden atmış bulunduğun­dan şimdi Gazze ve Akabeyi sahibine geri vermelidir. Birleşmiş Milletler as­kerlerinin vazifeleri, toprakları müte­cavizin elinden alarak sahibine geri vermekti.

Zahiri manzara da budur. Şimdi gö­rülüyor ki, daha kesin teminat alma­dan askerlerini geri çekmekle İsrail hata etmiştir. Teminat meselesi etra­fındaki görüşmeler esrar perdesile Ör­tülü kalmıştı. Şimdi anlaşılıyor ki, her iki bölgenin de Birleşmiş Milletler as­kerlerinin işgali altında kalacağına dair Birleşmiş Milletlerdeki Mısır de­legesi Dr. Favzi, Hammarskjoeld'e te­minat vermiş. Hemmarskjoeld buna dayanarak Eisenhower'e teminat ver­miş. Eisenhower de ona dayanarak Ben Gurion'a teminat vermiştir. Fa­kat ortada yazılı bir vesika olmadığın­dan Dr. Favzi böyle bir şeyden haberi olmadığını söylemiştir. Yani hem Ham marskjoeld, hem Eisenhower, Abdunnasır tarafından atlatılmışlardır. Şimdi ne yapılacaktır? On devletin askerlerinden terekküp eden    Birleşmiş Milletler kuvvetleri savaşamaz. Şimdiden Yugoslavlar çekilmişlerdir. Hintliler şüphesiz çekileceklerdir. Kuv vet kullanarak Gazzede durulamaz. Asamblenin toplantıya çağrılması dü­şünülüyor. Bu  da  faydasızdır;zira Mısır aleyhine üçte iki çoğunluk sağ­lamak mümkün değildir, öte yandan İsrail tekrar Gazze ile Akabeye gire­ceğinden bahsediyor. Hülâsa vaziyet gene karmakarışık bir hal almakta­dır.

OLAYLARIN TAKVİMİ

20 Mart 1957

 Kindley Field  (Bermuda) :

İngiltere Başvekili Harold Mac Millan bugün Kindley Field'e vardıktan sonra konferansın cereyan edeceği «Mideocean club» a gitmeden önce verdiği beyanatta şunları söylemiştir:

«Dünya barışırım bağlı olduğu İngi­liz  Amerikan dostluğunun daha da sağlamlaştırılmasma yardım için gay­ret sarf etmeye çalışacağım. Başkan Eisenhower ile eskidenberi devam eden bir dostluğumuz vardır. Dört yıl önce yine bu adada İngilterenin büyük Başvekillerinden biri Birleşik Amerika Başkam ile görüşmüştü. Şim­di Sİr Winston Churchill'i bütün kal­bimle düşünmekteyim.»

 Wasington :

Bermuda'ya hareket eden Dışişleri Vekili Dulles'e 15 kadar şahsiyet refa­kat etmektedir. Bunlar arasında As­ya, Afrika ve Ortadoğu ile Avrupa me­selelerini tedvire memur vekil yardım­cıları Vekâlet Hukuk Müşaviri Phlegler, Eisenhower'in NATO işleri için şahsi mücaviri ve İngiliz Büyükelçisi Sir Harold Caccıa vardır.

Dulles hareketi sırasında verdiği be­yanatta Bermuda'ya, Başkan Eisenhower'in müşavir ve yardımcısı sıfatiyle gittiğini belirttikten sonra Ortadoğu durumu hakkında şöyle demiştir:

«Birkaç aylık devre dikkat nazara alı­nacak olursa, ehemmiyetli bir ilerle­me kaydedildiği görülür. İyi ve kötü şeyler husule gelmiştir. Fa.kat umumi­yet itibariyle gidiş müsaittir ve barış ile adaletin menfaatlerine uygundur. Bermudamda ele alınacak mevzular ara smda Ortadoğu durumu en    mühim

meselelerden biri olacak, fakat bu me­selelerin, «başlicasmı» teşkil etmiyecektir.»

21 Mart 1957

 Castle Harbour (Bermuda adaları) :

Birleşik Amerika Reisicumhuru Eisenhower, Hariciye Vekili John Poster Dulles, İngiltere Başvekili Harold Mac Millan ve Hariciye Vekili Selywyn Lloyd arasındaki konuşmalar, G.M.T. saat ayarı ile, saat 14.30"da başlamış bulunmaktadır.

Müzakerelere gündemin birinci mad­desi olan Ortadoğu olaylarının tetki­ki ile başlanmıştır.

Celse açıldığı zaman İngiltere Başve­kili konferans sırasında görüşülecek konular hakkında kısa bir izahat ver­miştir. Bundan sonra, Başkan Eisenhower söz almış ve bu konular üzerin­deki Amerikan görüşünü belirtmiştir. Fakat, iki devlet acîamı da bu açıkla­maları sırasında teferruata girişme­mişler ve umumi olarak izahat ver­mişlerdir.

Bundan sonra iki heyet, Mısır Devlet Reisi Cemal Abdünnasırm İsrail hak­kındaki görüşmelerini ve Süveyş ka­nalı hakkında son alman resmî rapor­ları tetkik ettikten sonra Ortadoğu hakkındaki müzakerelere girişmiş­tir.

 Hamilton (Bermuda) :

Bermuda konferansı Ortadoğu mese­leleri üzerinde müzakerelere devam ederken gündemin bir sonraki mad­desi olan «atom bombaları ve fümeler» üzerinde yapılacak görüş teatilerinde Amerikan heyetini takviye etmek üzere Washington'dan yeni şahsiyetler çağrılmıştır.

Washington'a uçakla üç saat mesafe­de olan Bermuda'ya çağrılan bu şahsi­yetler arasında Amerika Atom Enerji Komisyonu Başkanı Lewis Strauss, Müdafaa Vekili Yardımcısı Reuben Robinson, Hava Kuvvetleri Vekili Donald Quarles ve Müdafaa Vekâletinin dış politika ile ilgili müsteşar muavi­ni Robert Murphy bulunmaktadır.

Müşahitlere göre bu suretle Amerikan heyeti karşı tarafa nisbetle daha ağır basan bir durum arzedecektir.

İngiliz Hariciye Vekaleti sözcülerin­den Peter Hope bugünkü müzakere­lerde Ortadoğu ile alâkalı bazı âcil meselelerin görüşüldüğünü bildirmiş­tir.

22 Mart 1957

 Paris :

Bei'muda'da cereya neden İngilizAme rikan müzakerelerinin ilk günü Orta­doğu meselelerine hasredilmiş ve tabiatiyie, bu meseleler ortadan kalkma­mış olmakla beraber, hiç olmazsa ne İngiltere, ne de Amerika'nın vazgeçemiyecekleri prensipler üzerinde an­laşmaya varılmıştır.

Süveyş kanalı hakkında, Mısır'ın ge­çiş ücretlerinin tamamını istemesine karşılık Amerika ücretlerin yarısının milletlerarası bankada bloke edilmesi görüşünü kabul etmektedir. Akabe körfezinden geçiş serbestliği hususun­da da eski hareket hattında ısrar et­mektedir. Gazze bölgesi sınırından Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin bu­lunmasına da taraftar olmaya devam edecektir.

Diğer taraftan, batının petrol ihti­yacının doğu petrolleri ile giderilmesi bahsinde ise Bermuda konferansında tamamen yeni bir tasarı kendini belli etmiştir; Petrol borularının muhafa­zası hakkında milletlerarası bir an­laşma. Bununla ilgili tasarılar müte­hassıslara tevdi edilmiştir.   .

Bugün, yani Bermuda konferansının ikinci günü, önce     Dışişleri Vekilleri Dulles ve Lloyd, daha sonra da kendiierine katılacak olan Başkan Eisenhower ve Başvekil Mac Millan Avrupa meselelerini ele alacaklardır: Almanyanın birleştirilmesi, Avrupa güvenli­ği, NATO üyelerinden her birinin müş­terek müdafaa çerçevesi içinde yük­lendikleri taahhütlerin muhafaza ve devamı meseleleri. Daha sonra da sa­vunma sahasında İngiliz  Amerikan işbirliği meselesi ele alınacak ve bil­hassa atom silâhlan ile güdümlü si­lâhlar meselesi üzerinde durulacak­tır.

 Bermuda :

Başkan Eisenhower İngiliz Başvekili Harold Mac Millan'a, Amerika'nın Bâg" dat Paktının askerî komitesine devlet­leri esasen âza bulunduğu Bağdat Paktının iktisadi ve fesatçı hareket­lerle mücadele komitelerine ilâveten askeri komitesinin faaliyetlerine de iştirak edecektir.

Eisenhower'in basın temsilcisi Hagerty bu hususta yaptığı beyanatta ezcümle şöyle demiştir:

«Amerikan hükümeti, James Richards heyeti vasıtasiyle Bağdat Paktının üyelerini, davet olunduğu takdirde, paktın askeri komitelerine de iştirak edeceği hususunda malûmattar kıl­mıştır.

Amerikan hükümetinin bu arzusu Bermuda'da bulunan Başvekil Harold Mac Millan'a bildirilmiş bulunmaktadır. Bu arzu, Amerikan hükümetine, komünist tecavüzüne karşı müşterek müdafaa için diğer milletlerle işbirliği etmesini sağlayın Eisenhower doktrini hakkın­daki kongrenin son kararının mantıkî bir netice ve devamıdır.»

Amerikan Hariciye Vekili yardımcıla­rından Andrew Berding ise hükümeti­nin Bağdat Paktının askerî komitesine de iştirak kararı üzerinde şöyle demiş­tir:

«Bu suretle Amerika da dahil olduğu halde Bağdat Paktı devletleri komü­nist tecavüzüne karşı Ortadoğu'da müşterek müdafaa plânlarını hazırlıyacaklardir.»

Gazetecilerin «bu karar Amerikanın, Bağdat Paktına tam bir üye olarak iş­tirakini sağlıyacak mıdır?» seklinde sorduklar: bir suaie Hariciye Vekili yardımcısı şu cevabı vermiştir:

«Amerika komünist ve tecavüzü ile mücadele etmek üzere bütün vecibe­leriyle Bağdat Paktının bir üyesi ol­maktadır. Paktın diğer üyeleri, başka taraflardan gelecek tecavüzlere karşı cia karşılıklı taahhütte bulunmuşlar­dır. Amerika, Ortadoğu memleketleri arasındaki bu ayrı taahhütlere iştirak etmiyecektir.»

 Castle Harbour (Bermuda ı:

Merkezi NewYork'ta bulunan Filistin Mültecileri Mücadele Komitesi Birle­şik Amerika Reisicumhuru Eisenhower'e bir telgraf çekerek, mültecilerin durumları ile ilgilenilmesini ve «Gazze bölgesinin milletlerarası bir hale getirildiği takdirde, mevcut gerginliği arttırmaktan başka bir şeye yarama­yacağını» talep ve işaret etmektedir.

 Castle Harbour  fBermuda)   :

Bermuda'da İngiltere ile Amerika ara­sında yapılan konferansın ilk günü so­nunda edinilen intiba, Ortadoğu me­selesi hakkında şimdiye kadar tahak­kuk eden anlaşmaların. Harold Mac Milian ile Selwyn Lloyd'un Londra'­dan hareket ederken umduklarından çok daha fazla ve çok daha ehemmi­yetli olduğudur. Filhakika iyi haber alan bir kaynaktan öğrenildiğine gö­re, Amerikalılar, Nasır tarafından muhtelif memleketlere verilen muhtı­rayı iyice inceledikten sonra, kanalın yeniden açılması için muvakkat ola­rak kabul edilen şu hal çaresini mu­hafaza etmeğe karar vermişlerdir: Ge­çi? rüsumunun beynelmilel bankaya ödenmesi, bunların yüzde 50'si Mısır'a verilecek, yüzde 50'si de bloke ola­rak kalacaktır. Bu görüşü Mac Milian ve Selwyn Lloyd da paylaşmaktadır­lar.

Diğer anlaşmalar, Akabe körfezi bo­ğazlarının milletlerarası hale getiril­mesi ve Gazze bölgesinde eski statü­koya dönülmesinin imkânsızlığına da­irdir. Bundan başka İngilizlerle Amerikalıların, Birleşmiş Milletler kuv­vetlerinin mümkün olduğu kadar uzun müddet Gazze bölgesinde kal­maları, fakat bu kuvvetlerin İsrail topraklarının bazı kısımlarına da yer­leştirilmesi lâzım geldiği hususunda anlaşmaya vardıkları bildirilmektedir. Bununla beraber Amerikalılar, bu me­selelerin heyeti umumiyesi üzerinde bir karara varmadan evvel, Hanımarskjoeld'un Kahire konferansı hak kındaki raporunu sunmasını bekle­mek iâzım geMiği kanaatindedirler.

İngilizler bu ihtiyat kaydını kabul et­mişlerdir. Demek oluyor ki Perşembe günü varılan anlaşmalar, derhal alı­nacak kararlardan ziyade prensiplere dairdir. Bu konferanstan derhal ka­rara varılması beklenmemektedir.

Konferansın dün sabahki oturumu Gazze, Akabe körfezi ve Süveyş kana­lı gibi âcil ve müşahhas meselelerin incelenmesine neşredilmiştir. Öğleden sonra ise Ortadoğu'nun istikbali me­seleleri tetkik edilmiştir. İyi haber alan çevrelerde bildirildiğine göre bu meselelerde de geniş ölçüde anlaşma­ya varılmıştır. İngilizler olduğu gibi Amerikalılar, da, evvelden hazırlan­mış çok sayıda muhtıralarla konfe­ransa gelmişler ve bunların çoğu hak­kında mutabakata varılmıştır. Diğer taraftan Eisenhower ile Dulles, ihti­laflı bütün meselelerin Birleşmiş Mil­letler vasıtasiyle halledilmesi lâzım geldiği hakkındaki Amerikan görüşü­nü muhafaza etmişler ve İngilizler de Amerikalıları bu görüşten vazgeçir­mek için hiç bir teşebbüste bulunma­mışlardır. Akabe körfezinde seyrüse­fer serbestisi gibi hukukî ve teknik bir çok mesele şimdilik uzmanların tetkikine sunulmuş olup sonradan konferansta incelenecektir.

   CastleBarbour :

İnşa edilmiş veya edilecek olan petrol borularını korumak için beynelmilel bir sistem kurulması hakkındaki ilk teşebbüs, dün Bermuda'da ki İngiliz Amerikan görüşmelerinde yapılmıştır. Bu tasarı, Eisenhower ile Mac Milian arasında görüşülmüş ve daha sonra iki memleketin uzmanlarına sunul­muştur.  Bu tasarının hedefi, Süveyşhakkındaki İstanbul anlaşmasına ben­zer bir anlaşma akdetmektir. Bu an­laşma petrolün borulardan akıtılması serbestisini tam olarak temin edecek ve her türlü sabotaj hareketiyle pet­rolün normal olarak akıtılmasını dur­durmak için yapılacak teşebbüslere mâni olacaktır.

İngiliz  Amerikan uzmanları şimdi şu hususları tesbite çalışmaktadırlar:

 Böyle bir milletlerarası anlaşma­nın hazırlanması mümkün mü?»

 Petrol borularını finanse ve inşa edecek olan özel    şirketler böyle    bir formülü kabul edebilirler mi?»

 Böyle bir anlaşma ne şekilde ka­leme alınabilir?»

Yetkili çevrelerde belirtildiğine göre, bu tasarı geeğince, petrol boruları anlaşma tarafından himaye edilen milletlerarası karayolları haline gele­cek ve bu anlaşma, milletlerarası su­larda nakliyat sahasında mevcut plâ­nın kara nakliyatına ilk defa olarak tatbiki olacaktır. Uzmanlar, bundan başka, Süveyş hakkındaki İstanbul an­laşmasında olduğu gibi, petrol borula­rının korunması hakkındaki anlaş­maya devletleştirme aleyhinde mad­delerin ilâve edilip edilemiyeceğini in­celemektedirler.

23 Mart 1957

 Castle Harbour (Bermuda) :

Eisenhower ve MacMillan'm Bermuda'da tam bir gizlilik içinde yaptık­ları ve ancak bir iki mütehassısın iş­tirak ettiği görüşmede, Batı Avrupanın müdafaası ve atom sahasında İn­giliz  Amerikan işbirliği meseleleri bahis konusu edilmiştir. Aslında bu görüşmeler, geçen Şubattan Washington'da, İngiliz Müdafaa Vekili Duncan Sandys'in yaptığı görüşmelerin deva­mı mahiyetindedir. Bilindiği gibi, Dun can Sandys'in bu görüşmeleri sırasın­da, İngiltere, mali sebepler yüzünden, Avrupadaki ve NATO emrine vermiş clduğu birliklerinin mevcudunda in­dirmeler yapmaya karar vermişti.Avrupada yapılan müzakereler ve Ba­tı Avrupa Birliği konseyinin geçenler­de yaptığı toplantı neticesinde, İn­giltere'nin Avrupadan çekmeği tasar­ladığı birliklerin ancak yansı kadar bir azaltma yapmasına karar verilmiş­tir. Yalnız bu azaltma, tasarlanandan daha ağır bir tempo ile yapılacaktır. İngiltere'nin bu kararı diğer Avrupa memleketlerini olduğu kadar Amerikayı da endişelendirmişti. Zira Ame­rika, diğer NATO devletlerinin de İn­giltere'yi örnek alarak böyle kararlar vermelerinden korkmaktaydı. İyi ha­ber alan kaynaklar, Başkan Eisenhower'in İngiliz Başvekiline, bu hususta son derece ihtiyatlı hareket etmesini tavsiyeden geri kalmayacağını tah­min etmektedirler. İngiliz birliklerinin geri çekilmesinin, Amerikan kongresi üzerindeki tesirleri de geniş olabilir. Zira, bazı elemanlar, Amerika'nın da Avrupadaki Amerikan kuvvetlerinin mevcudiyetinden doğan bazı mali ta­ahhütlerini azaltması hususunda, ic­ra organı üzerine tazyikte bulunabile­ceklerdir.

İngiliz kararı karşısında NATO dev­letlerinin endişelerini teskin etmek için, Amerika'nın Avrupada kalacak İngiliz birliklerinin yeni güdümlü si­lâhlarla teçhizini temin edecek şekil­de İngiltere'ye bu silâhlardan ver­meği düşünmesi ve bu birliklerin harp kudretini eski seviyede tutması müm­kün görülmektedir. Fakat, böyle biı kararın tahakkuku, Amerikan kanun­larının, yabancı bir memleketin silâh­lı kuvvetlerine atom silâhları verilme­sine müsaade etmemesi yüzünden müş kül görünmektedir. Şurası muhakkak­tır ki, Amerika, İngiltere'ye güdümlü mermiler verirse, İngiliz hükümeti, bu mermiler imâlini azaltacak ve bu ba­kımdan esaslı surette tasarruf sağla­yacaktır.

Buna mukabil İngiltere'nin istikbal­deki müdafaası, daima Amerika'dan alacağı bu silâhlara bağlı olacak ve bu suretle İngiltere askerî faaliyeti bakımından bağımsızlığını bir derece kaybetmiş olacaktır.

Bermuda müzakerelerinin dostane ha­vası içinde her iki heyet mensupları da bir anlaşma zemini bulmaya çalıSovyet Rusyanm şimdiye kadar atom tecrübeleriyle alâkalı olarak takip et­tiği siyaset tecrübelerin tamamen men'î propagandası şeklinde tezahür etmiştir. Bu politika muvacehesinde Sovyetlerin, tecrübelerin, müşahitle­rinde iştirakiyle devamını kabul et­meleri mümkün görülmemektedir.

 Bermuda ;United Press Ajansı muhabirinin ge­rek Bermuda konferansına iştirak eden resmi şahsiyetlerden, gerekse diğer kaynaklardan edindiği malû­mata göre Eisenhower'la Mac Mülan arasındaki görüşmeler sonunda aşağı­daki noktaları belirtmiştir:

 İki  lider     Ortadoğu'da Nâsır'a karşı takip edilecek politikada görüş birliğine varmışlar ve bu   mevzudaki kıymet  hükümlerini  telif     etmişler­dir.

 Azaltılması zarurî bulunan İngi­liz kuvvetlerinin yerini Amerikan kuvvetleri almıyacaktır. Bu    noksanlık atom silâhlarıyla kapatılacak, bu ara­da Amerika bilhassa denizaşırı bölge­lerde üslenmiş bulunan kendi    kuv­vetlerini takviye edecektir.

 Birleşik Amerika Bağdat Paktı­nın askerî komitesine iştirak arzusu­na muvazi olarak Ortadoğu'da   askerî yardım yapacağı memleketler sırasın­da Bağdat Paktı üyelerini birinci plâ­na alacak ve bu arada komünist teh­didine daha yakın olan Türkiye     ile Pakistan'a hususî bir ehemmiyet   ve­recektir.

4 Büyük çapta atom tecrübelerinin aleyhindeki temayülle birlikte iki hü­kümet reisi taktik atom silâhlarının geliştirilmesi ve tecrübe    olunmasına devamı ilk plâna almağı uygun gör­müşlerdir.

 Castle Harbour  (Bermuda) :

Birleşik Amerika Reisicumhurunun memleketine avdetinden birkaç daki­ka sonra, İngiltere Başvekili Harold MacMillan bir basın toplantısı tertip etmiştir. nin tümü üzerinde mutabakata var­mış olduklarını sözlerine ilâve etmiş­tir.   

Bundan sonra, Süveyş kanalı konusu­na temas eden İngiliz Başvekili «Or­tadoğu petrollerini akıtmak üzere, muhtelif petrol boruları döşense, mil­yonlarca tonluk dev petrol gemileri inşa edilse bile Süveyş kanalı hayatî ehemmiyetini kaybetmeyecektir.» de­miştir.

Birleşik Amerika tarafından İngilte­re'ye verilecek olan güdümlü mermi­ler konusuna temas eden Harold Mac Millan, bunların hiç bir zaman kulla­nılmasını arzu etmediğini ve bunu canü gönülden temenni ettiğini, an­cak, bu silâhların mevcudiyetinin har­bi uzaklaştıracağını, söylemiş ve mey­dana gelen anlaşmanın ehemmiyeti üzerinde durmuştur.

İngiltere Başvekiline göre Birleşik Amerikanın İngiltere'ye güdümlü mer­mi vermesi şu neticeleri doğuracak­tır:

 Kuzey Atlantik Taktı bu   karar­dan ve bunun tahakkukundan   sonra daha da kuvvetlenmiş olacaktır.

 Bu karar, müttefikler arasındaki işbirliğinin  mükemmel  bir     tezahürü olup İngiltere'deki ilmî araştırmaların başka taraflara yöneltilmesini   temin edecektir.

Bundan sonra, komünist Cinle ticaret konusuna temas eden İngiltere Baş­vekili bu meselede, maalesef, İngiltere ile Birleşik Amerika arasında görüş ayrılığı bulunduğunu kabul etmiş ve bunun sebeplerini de şu şekilde izah etmiştir: İngiltere daha ziyade dış ti­careti ile yaşayan bir memleket oldu­ğu için dünyanın her tarafındaki mil­letler ve rejimlerle ticarî münasebet­ler kurmak zaruretindedir. Halbuki, bu, Birleşik Amerika için bahis konu­su değildir.

Bundan sonra bir gazetecinin sordu­ğu soruyu cevaplandıran Harold Mac Millan, Afrika konusunun bir bütün olarak ele alınmış olduğunu, herhangi bir bölge üzerinde durulmadığmı bil­dirmiştir. Avrupa atom birliği ve müşterek pa­zar konularına temas eden İngiltere Başvekili, bu sahada daha ziyade ti­caret serbestisine doğru gidilmesi ge­rektiğini, İngiltere'nin Avrupa'da mev cut olan muhtelif teşekkülleri sinesin­de toplayacak bir iktisadî meclise ta­raftar olduğunu bildirmiştir.

İngiltere Başvekili sözlerini bitirme­den önce, Başkan Eisenhower ile İn­giltere Kraliçesinin Birleşik Ameri­ka'yı ziyareti konusunu da müzakere ettiklerini, ancak, bu hususta Kraliçe ile görüştükten sonra bir şey söyliyebileceğini açıklamıştır.

25 Mart 1957

 Ottawa :

Bermuda adalarında İngiltere Başve­kili Harold Mac Millan ile müzakere­lerde bulunacak olan Kanada Başve­kili Louis Saint Laurent, bu sabah erken saatlerde, Castle Harbour'a mü­teveccihen uçakla buradan hareket edecektir.

Kanada Başvekiline bu seyahatinde, Hariciye Vekili Lester Pearson, Tica­ret ve Harp Sanayii Vekili C. D. Howe ve Hariciye Vekâleti Müsteşarı Jules Leger refakat edecektir.

Dün gece bir basın toplantısı yapan, Kanada Başvekili Bermuda konferan­sı sırasında İngiltere devlet adamları ile dünya meselelerini ve bilhassa, Or­tadoğu konusunu gözden geçirecekle­rini bildirmiştir.

Louis Saint Laurent iki memleketi il­gilendiren konular üzerinde de mü­zakere cereyan edeceğini ve bilhassa, şu meselelerin münakaşa mevzuu ola­cağını sözlerine ilâve etmiştir.

1  İngiltere'nin Avrupa müşterek pazarına iştiraki, Kanada Başvekili, Avrupa'nın kalkınmasına yarayacak olan her tedbirin alınmasına taraftar bulunduğunu, ancak, bunun taraflar arasında, başkalarına kapalı, bir blok teşkil etmemesi ve ne Kanada iktisa­diyatına, ne de çok taraflı ticaret pren siplerine zarar vermemesi gerektiği hususuna işaret etmiştir.


 

İngiltere Başvekili sözlerine, «müza­kerelerin tam bir basarı ile netice­lendiğini» söyliyerek başlamıştır'.

Harold Mac Mülan bundan sonra, mü­lakat sırasında elde edilen neticelerin tahmininden çok daha üstün olduğu­nu ve milletlerarası meseleler husu­sunda iki taraf arasında samimi bir hava içinde görüş teatisinde bulunul­duğunu söylemiş ve sözlerine şöyle de­vam etmiştir:

«Toplantının havası çok ümit verici idi. Konuşmalarımız, ortada halli ge­reken bazı meseleler olmakla beraber, çok dostane cereyan etmiştir.»

İngiltere Başvekili bugünkü basın top­lantısı sırasında bu sözleri sık sık tek­rarlamış ve konferansa Fransa'nın çağırılmamış olduğu hakkında birkaç zamanöanberi ortada dolaşmakta olan söylentilere temasla «üçlü anlaşma­nın, bir İngiliz  Amerikan anlaşması haline geldiğini iddia etmek büyük bir hata olur..» demiştir.

Mac Millan, bundan sonra bir müddet önce Fransa Başvekilinin Amerikanın daveti üzerine Washington'a gittiğini, Birleşik Amerika zimamdarları ile te­maslarda bulunduğunu hatırlatmış, dost memleketler arasında anlaşmaz­lık havası estiğini söylemenin bir ta­kım kötü niyetlilerin işlerine yaraya­cağını bildirmiş ve şöyle devam et­miştir :

«Biz bir arada çalışmağa azmetmişizdir. Bizim en eski müttefikimiz olan Fransa batı müdafaa sisteminde çok mühim bir rol oynamaktadır.»

Bundan sonra Ortadoğu olaylarına te­mas eden İngiltere Başvekili, İngiltere ve Birleşik Amerika'nın gerek halde ve gerek yakın gelecekte, bu bölge ile ilgili meselelerin halli hususunda bir görüş birliğine varmış olduklarını bil­dirmiştir. Mısır konusuna temas eden Harold Mac Millan, Cemal Abdünnâsır'm, bundan böyle, Birleşmiş Millet­ler Kurulu kararlarının gerek lafzına ve gerek ruhuna uygun bir şekilde hareket edeceğini ümit ettiğini, söy­lemiştir.

Bu arada, Harold Mac Millan Başkan Eisenhover ile Ortadoğu    meseleleri

 Atom alanında işbirliği ve İngil­tere'nin  uranium  cevherini Kanada'dan satın alması  konusu, Başvekilin belirttiğine   göre,   geçen   yü  başlamış olan, müzakereler     neticelendirilecek ve Kanada İngiliz atom sanayiinin enmühim  uranium  satıcısı haline gele­cektir. Louis Saint Laurent'in belirtti­ğine göre, bu anlaşmanın imzalanması Birleşik Amerika  hükümeti    tarafın­dan ileri sürülen bazı itirazlar yüzün­den geri kalmıştır.  Şimdi,    Bermuda konferansı bu alandaki müzakerelerin devamını sağlıyacak ve belki de    bir netice istihsal edilecektir.

 Kanada Başvekili ile İngiliz dev­let adamları arasında Kraliçe Elizabeth'in Amerika'ya yapması mutasav­ver seyahati konusu da müzakere mevzuu olacaktır.

26 Mart 1957

 Castle Harbour  'Bermuda) :

İngiltere ve Kanada heyetlerine yakm olan çevrelerde belirtildiğine göre, dün gece Harold Mac Millan İle Kana­da Başvekili Louis Saint Laurent'in başkanlığındaki hey'etler arasında ce­reyan eden müzakereler sırasında, Mayıs ayında yapılacak olan İngiliz hidrojen bombası denemesi ve iki ta­rafı ilgilendiren müdafaa meseleleri müzakere edilmiştir.

Toplantının başında İngiltere Başve­kili Harold Mac Millan, bundan Önce, Birleşik Amerika Reisicumhru Eisenhover ile yaptığı konuşmalar ve bu hususta yayınlanan müşterek tebliğ hakkında, Kanada heyetine izahat vermiştir.

Konferansa yakın olan çevrelerde be­lirtildiğine göre, Kanada Başvekili Lo­uis Saint Laurent, atom ve hidrj en bombaları denemelerine devam edil­mesi hususunda İngiltere ve Birleşik Amerika arasında meydana gelmiş olan .anlaşmalara itiraz etmemiştir.

Konferans gizli cereyan etmekle bera­ber dışarı sızan malûmata göre, İngil­tere ve Kanada heyetleri, bundan son­ra, Kanada'nm uranium istihsali ve bunun İngiliz atom endüstrisi    tarafından kullanılması konusu üzerinde uzun uzun durmuşlardır. Bu arada, iki tarafı ilgilendiren müdafaa konu­larının da gözden geçirildiği, bundan sonra da iktisadî meselelere geçildiği tahmin edilmektedir.

Gece Harold Mac Millan tarafından Kanada hey'eti şerefine bir ziyafet verilmiştir.

Toplantılara bugün de devam edile­cektir. İyi haber alan çevrelerde belir­tildiğine göre, konferansın bu sabahki celsesinde iki taraf arasındaki ticarî münasebetler, öğleden sonraki toplan­tıda ise, müşterek pazar, serbest mü­badele bölgesi konuları müzakere edi­lecektir.

 Paris :.

Bermuda konferansının neticeleri hakkında ilk Sovyet yorumu, Moskova radyosu dış politika tefsircisi Valentin Zorine tarafından dün akşam yapılmıştır.

Zorine, İngiliz, Amerikan basınının iddialarına rağmen konferansın aka­mete uğradığını söylemiş ve İngiltere ile Amerika arasındaki görüş ayrılık­larının arttığını iddia ederek «Eisenhower doktrininin ilânından sonra Amerika'nın Bağdat Paktının askeri komitesine iştiraki, Amerikalıların müstemlekecilik aleyhtarlığı hakkın­daki «efsane» sini yok etmiştir» de­miştir.

Bundan sonra, Amerika'nın İngilte­re'ye güdümlü mermiler vermesine te­mas eden Zorine, bunu Amerika'nın, Amerika kıtasını atom bombardıman­ları tehlikesinden uzak tutmak niye­tinde olduğuna işaret saymıştır, Zo­rine, atom tecrübelerinde müşahit te­ati edilmesi hususunda İngiltere ile Amerika'nın Rusya'ya yaptıkları tek­liften bahsetmemiştir.

 Tuckers Town (Bermuda) :

İngiltere ve Kanada Başvekilleri ara­sında iki günden beri cereyan eden görüşmeler bugün ele alman bütün mevzularda tam bir anlaşmaya varıl­dığını gösteren bir müşterek tebliğin nesri ile sone ermiştir.

Üçyüz kelime tutmakta olan müşterek tebliğe bir de uranyum anlaşması ek­lidir. Bu anlaşmaya göre önümüzdeki beş sene içinde İngiltere Kanada'dan 115.000.000 dolar değerinde uranyum satın alacaktır.

Müşterek tebliğ atom tecrübeleri hak­kında Eisenhower ile Mac Millan'ın anlaşmaya vardıkları noktaları tasvip etmekte ve memnuniyetle karşılamak­tadır.

Tebliğde bundan başka:

1  Ortadoğu NATO ve Avrupa ile il­gili meselelerin, İngiltere ile kıta Avrupası devletleri arasındaki yakın iş­birliğinin ve aynı zamanda müşterek pazar  serbest ticaret bölgesi mevzu­larının Kanada ticareti üzerinde ya­pacağı tesirlerin görüşüldüğü bildiril­mektedir.

Tebliğ İngiliz Milletler Camiasındaki memleketler arasında ailevî müna­sebetlerden stayişîe bahsederek bit­mektedir.

27 Mart 1957

 Castle Harbour (Bermuda) :

Selâhiyetli çevrelerde belirtildiğine gö­re, Süveyş kanalının müstakbel sta­tüsü hakkında İngiltere hükümetinde beliren yeni görüş, hiç bir zaman, İn­giltere'nin Süveyş Kanalından geuş resminin tamamının Mısır'a ödenme­sini kabul etmiş olduğu mânasına gel­memektedir.

Bu çevreler, bu hususta henüz hiç bir karara varılmamış olduğunu, Birleş­miş Milletler Kurulu Genel Sekreteri Dag Hammarskjoeld'ün Kahire temas larmın neticesine intizaren, bu mes'elenin İngiliz  Amerikan müzakerele­ri sırasında ele alınmadığını bildir­mektedirler. Şimdilik, bu konuda İn­giliz ve Amerikan görüşünde bir de­ğişiklik bulunmadığına Fransa ve Norveç ile birlikte alınmış olan geçici kararın yürürlükte olduğuna işaret edilmektedir. Malûm olduğu veçhile bu karar gereğince, Süveyş kanalından geçiş resminin yüzde ellisi Mısır   hükümetine ödenecek, mütebaki yüzde elli ise, üçüncü bir şahsın hesabına bloke edilecektir.

 Castle Harbour (Bermuda ı :

Kanada ve İngiltere müzakerelerin neticesinde hazırlanmış olan müşte­rek tebliğin yayınlanmasından sonra, Kanada ve İngiltere başvekilleri gaze­tecileri davet ederek bir basın toplan­tısı yapmışlardır.

Bu arada ilk sözü, Kanada Başvekili Louis Saint Laurent almış ve «gerek Fransa Başvekili Guy Mollet ile Kanada'da ve gerek İngiltere Başvekili Harold Mac Millan ile burada yaptığım temaslar neticesinde müşterek pazar tasarısının bütün dünya için hayırlı bir teşekkül haline gelebileceğine ka­naat getirdim» demiştir.

Kanada Başvekili bu konudaki sözle­rine devamla, ancak, bu hususta dik­katli davranılması gerektiğini, bu ye­ni teşekkülün bir «kapalı devletler grupu» haline gelmemesi ve hiçbir suretle gümrük tarifelerinin arttırıl­ması yoluna gidilmemesi icap ettiğine işaret etmiş ve bu endişelerinin İngil­tere Başvekili Harold Mac Millan ta­rafından da tasvip edildiğini bildir­miştir

Bundan sonra söz alan İngiltere Baş­vekili Harold Mac Millan da, İngilte­re hükümetinin gayesinin gelir kay­naklarının müsbet bir şekilde işletil­mesi ve modern sanayie yeni piyasa­lar bulmak olduğunu söylemiş ve ser­best mübadele bölgesinin lüzumuna işaretle gümrük tarifelerinin yüksel­tilmesinintehlikeli bir durum mey­dana getireceğini bildirmiştir.

Bundan sonra Avrupa kıt'aındaki İn­giliz askerleri konusuna temas eden Harold Mac Millan, İngiltere'nin ken­dine terettüp eden mes'uliyetlerden kaçınmağa niyeti bulunmadığını be­lirterek sözlerini şöyle bitirmiştir: «yarım asır içinde iki kere, bize düşen mes'uliyetleri ciddiyetle nazarı itibara almamamız yüzünden büyük ıstırap­lar çektik.»

OLAYLARIN TAKVİMİ

Bermuda'da yayınlanan İngiliz  Amerikan tebliği: 24 Mart 1957

 Castle Harbour (Bermuda) :

Eisenhawer  Mac Millan görüşmelerinden sonra yayınlanan tebliğde her iki hükümet başkanının Dışişleri Vekilleri ve diğer müşavirleri ile birlikte müşterek menfaat meselelerini inceledikleri bildirilmekte ve iki eski dostun görüşmelerine tam bir samimiyet havasının hâkim olduğu belirtilmektedir. Başkan Eisenhower ve Başvekil Mac Millan karşılıklı bağlılığın her gün biraz daha arttığı dünyada iki memleketin dış siya­setlerinin adalet temeline dayanan bir barış yolunda girişilmiş işbirliği esasına bağlanması gerektiğini kabul etmektedirler.

Tebliğ şöyle devam etmektedir :

«Görüşmeler sırasında etraflıca incelenen meseleler arasında Ortadoğu, Uzakdoğu, NATO, Avrupa İşbirliği, Almanya'nın birleştirilmesi ve sa­vunma meseleleri vardır.

Başkan ve Başvekil, konferansın neticesinden çok memnun kalmışlardır ve Bermuda'da başlıyan görüş teatisine devam etmek arzusundadırlar.

Görüşmeler sonunda varılan anlaşma ve diğer neticeler tebliğe ek olarak bildirilmektedir.»

Tebliğin birinci kısmını teşkil eden bu prensip beyanatından sonra iki ayrı ek metin daha yayınlanmıştır:

 Üzerinde anlaşmaya varılan 11 noktayı bildiren metin,

 Atom denemeleri hakkında ek metin.

 Castle Harbour (Bermuda) :

Bugün yayınlanan İngiliz  Amerikan tebliğinin birinci kısmında belir­tilen ek metinlerden birincisi aşağıdadır :

Her iki hükümet:

 Birleşmiş Milletler çerçevesi içinde akdolunmuş kollektif güvenlik
paktlarının değerini ve NATO'nun, her iki memleketin batı siyasetinin
temel taşını teşkil etmesi dolayısıyla taşıdığı hususî ehemmiyeti takdir
etmektedirler.  

 Avrupa Birliğinin Atlantik camiası içinde gelişmesine karşı müş­
tereken ilgi duyduklarını bir kere daha belirtirler.

 Birleşik Krallığın Avrupa ile daha sıkı bir bağlılık tesis etmesinin
ehemmiyeti üzerinde mutabıktırlar.

 Avrupa ve dünya ticaretinin, müşterek pazar ve serbest mübadele
bölgesi plânlarından, gümrük tarifelerinin yükselmesi neticesini verme­
mek şartiyle, fayda göreceği hususunda mutabıktırlar ve bütün millet­
lerin serbest bir ticaret siyaseti takip etmeleri gerektiği kanaatindedir
ler.

 Ortadoğu hakkında Amerikan    kongresinin son kararma uygun
olarak, Birleşik Amerika'nın Bağdat Paktı askerî komitesine fiilen işti­
raki hususunu kaydederler.

 Alman milletinin barış ve hürriyet içinde birliğini süratle sağlıya
bilme hakkını desteklemek arzusunda olduklarını bir kere daha belir­
tirler.

 Macar milletine karşı duydukları sempatiyi izhar ve Doğu Avrupa
milletleri karşısında takip edilen Sovyet siyaseti ile Sovyetler Birliğinin
Birleşmiş Milletler kararlarını bilmezlikten gelmesini takbih ederler.

 Birleşmiş Milletlerin Gazze bölgesi ve Akabe körfezi hakkındaki son
kararlarının süratle tatbik edilmesinin zarurî olduğu hususunda muta­
bıktırlar.

 Güvenlik Konseyinin Süveyş kanalı hakkında aldığı 13 Ekim ta­rihli kararın tatbiki ve bu karar ruhuna uygun hareket edilmesi gerek­
tiği üzerinde de mutabıktırlar ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin
bu karar hükümlerine uygun bir hal çaresine varılması için sarfettiği
gayretleri desteklemektedirler.

 Atom denemeleri hakkında takip ettikleri siyasete dair müşterek
görüşlerini iki numaralı ek metinde belirtmektedirler.

 Müdafaa ve iktisat sahasında karşılıklı menfaatlerin icabı olarak,
Birleşik Amerika'nın İngiliz kuvvetleri emrine bazı güdümlü mermiler
vermesi hususunda da anlaşmaya varmışlardır.

 Castle Harbour (Bermuda) ;

Bermuda tebliğinin atom denemeleri hakkında 2 No. lu ek metni:

 Hükümetlerimiz, Sovyetler Birliği ile, Birleşmiş Milletler Silâhsız­lanma Komisyonunun delalet ve nezareti altında makul bir silâhsızlan­ma anlaşması akdetmek için uzun zaman gayret   sarfetmişlerdir. Lon­dra'da cereyan etmekte olan silâhsızlanma müzakereleri sırasında böyle bir anlaşmanın yollarını aramaya devam etmekteyiz. Böyle bir anlaşma olmadıkça hür dünyanın güvenliği ehemmiyetli ölçüde atom silâhlarına bağlı kalmaktadır. Bu durumu muhafaza etmek için de atom denemelerine devam bugün için zaruridir.

 Bununla beraber, atom    denemelerine devam etmenin    dünyada
ışınları tehlikeli olabilecek bir seviyeye yükseltmesinden samimî olarak
endişe edilebileceğini de kabul etmekteyiz. Fakat müstakil fennî teşek­
küller tarafından yapılan tetkikler, denemeler bahis mevzuu olmayacağı
hakkındaki kanaatimizi takviye etmiştir. Bundan başka denemeler
programı göstermiştir ki, büyük atom infilâklarının dünyadaki akisle­
rini hatırı sayılır derecede azaltmak mümkündür.

 Şu son aylarda hükümetlerimiz, denemeleri tahdit için teklif edi­len muhtelif metodları dikkat nazara almıştır. Bütün bunlardan şu ka­naate varmış bulunuyoruz ki, atom üzerinde bizim arzu ettiğimiz gibi daha geniş anlaşmalara varmadan denemelerin tahdidine dair bir an­laşma bugün için teknik sebeplerden Ötürü müesir bir şekilde tatbik edi­lemez ve böyle bir anlaşmaya vâki olacak ihlâllerin sahih olarak tesbit edilememeleri ihtimali vardır. Bununla beraber, hattâ umumî bir anlaş­madan evvel, bu gibi denemeleri yapan memleketler tarafından ihtiyarî tahditler yapılabilir ve yapılmalıdır.

 Binaenaleyh, iki hükümetimiz adına beyan ederiz ki, atom dene­
melerimize devam etmekle beraber, ışınların zararlı olabilecek dereceye
varmamasına itina edeceğiz. Sovyet   Rusyanm da aynı tahdide riayet
edeceğini ümit ediyoruz.

 Mûtad olduğu veçhile deneme serilerimizin,   bu denemeler yapıl­
madan evvel mahallini ve saatini ilân etmekte devam edeceğiz. Sovyet
Rusya da aynı şekilde hareketi kabul ettiği takdirde denemelerimizi da­
ha evvel Birleşmiş Milletlere haber vermek ve milletlerarası müşahitle­
rin bu denemelerde hazır bulunmalarını mümkün kılmaktan bahtiyar
olacağız.

YANKILAR

image005.gifBermuda Buluşmasına Doğru

19/3/1957 tarihli (Zafer) den :

Beynelmilel politika plânında, dik­katleri üzerine çeken hâdise, Eisenhovver ile Mac Mülan'ın Bermuda'da yapacakları görüşmelerdir. Eden'in çekilmesine tekaddüm eden hâdiseler ile istifasını müteakip cereyan etmiş olanların heyeti umumiyesini, şu şe­kilde hülâsa etmek mümkündür: Nakş berâb!

Zira, eskistatusquo'yu neler bozdu ise, bunların cümlesi geri alınarak eski hâl iade edilmiştir. Yalnız, noksanı ile Meselâ, Kanal temizlenmiş olmak­la beraber, büyük tonajdaki gemile­rin geçmesine müsait olan eski halini henüz alamamıştır.  Mısır, tekrar Gazzede'dir ama, henüz ağırlıklarını getirememiştir. İsrail gemilerine, ge­rek Kanal, gerek Akabe körfezi, eskisi gibi yasak edileceğe benziyorsa da, Hammerskjold Nâsır'ı yumuşatmaya çalışmaktadır.

İşte tablo bu iken, iki anglosakson li­derin, görüşlerde de yarıyolu temsil edeceği umulan Bermuda'da, evvelâ buluşmaları, ondan sonra da görüşe­rek bir anlaşmaya varmaları beklen­mektedir.

Mac Miilan, bir araseçim işinde New Castle'da Muhafazakâr Parti adına işçi rakibi ile çarpışmakta olan R. W. Elliot'a bir mesaj göndererek, bu ve­sile ile, Bermuda müzakerelerini ört­mekte olan perdenin ucunu hafifçe kaldırmayı münasip görmüştür. Böy­lece, dünya efkârı, bu buluşmada aşa­ğıdaki üç noktanın konuşulacağın] öğrenmiştir:

11 Ortadoğu'nun âtisi,

2) İngiltere'nin petrol ihtiyacının te­mini.

3) Dünyanın komünizm tehlikesine karşı müdafaası.

Gene Mac Millan'a göre, bu Üç nokta­nın halledilmesi için, Amerika ile İn­giltere'nin anlaşmaları kâfidir.  Bu­nun mânası şu olsa gerektir: Amerika ile İngiltere arasında, bir zamandan beri devam edegelen görüş ayrılığı, Süveyş  Sînâ hâdisesinin ispat ettiği gibi, iki Anglosakson camiasının her ikisini de maddeten olduğu kadar ma­nen de lüzumsuz sıkıntı ve zararlara sokmuştur. Binaenaleyh ve, bu nevi­den daha başka hâdiselerin zuhuruna tekaddüm etmek üzere, iki devletin, görüşlerini ve politikalarını, harb yıl­larında olduğu kadar, bir ahenge hat­tâ ayniyete götürmeleri, hem lâzım, hem de mümkündür.

İste. Bermuda'ya İngiltere'nin böyle­sine şümullü taleplerle gideceği anla­şılmaktadır. Pek tabiî olarak, gene İn­giltere, gayesini takviye edecek olan bir propagandayı da, daha bugünden, Bermuda müzakerelerinin üzerine tev­cih etmiş bulunmaktadır. Mac Millan'ın Elliot'a mesaj gönderirken, yukar­da kaydettiğimiz üç noktayı muhte­mel bir gündemin maddeleri olarak ilân etmesindeki saik, bu olsa gerek­tir.

Amerika'ya gelince, Süveyş  Sina dosyasının muamelesini, bir türlü tamamlıyamamıştır. Ve galiba, bu bap­taki neticeyi almcıya kadar, Cumhurreisi Eisenhower'in sefer halinde bu­lunan sefinesi, Bermuda istikametine dümen kırmıyacaktır. Öyle zannediyo­ruz ki, iki aracı olarak, gerek Ham­merskjold, gerek Kral Suud, Nâsır'ı Gazze bölgesini şimdilik gayri  aske­ri bir şekilde yani siivl idaresi ile iş­gal etmesine, var kuvvetleri ile iknaa çalışmaktadırlar.

Nâsır'ca verilecek kararın, bu husus­ta müspet veya menfî olmasına göre, Eisenhower Bermuda  müzakerelerineoturacak ve «Ortadoğu'nun âtisi» mad desi, iki anglosakson lider arasında buna göre müzakere edilecektir.

Bermuda Tebliği

25/3/1957 tarihli (Zafer) den:

Mısır buhranında tutulan ayrı yolla­rın iki ananevi dost ve müttefik mü­nasebetlerinde yarattığı soğukluğu izale ederek yeniden sıkı bir irtibat ve işbirliği imkânlarını araştırmak maksadiyle toplanan Bermuda konferansı gayesine ulaşmıştır. Yayınlanan teb­liğ ve buna ek iki vesika Başkan Eisenhower ile İngiltere Başvekili Mac Millan'in bir çok mühim meselelerde mutabık kaldıklarını gösterdikten baş ka, iki memleket arasında bundan böyle görüşmelere devam edileceğini de belirtmektedir.

Bu suretle İngiltere ile Amerika ara­sında dostluk ve ittifak tazelenirken Amerika başlıca iki mühim karara da varmış bulunuyor: Bunlardan biri Amerikanın Bağdat Paktı askeri ko­mitesine iştirak kararı, diğeri de İngilterenin müdafaasını takviye ve büt­çesinde tasarruf sağlamak maksadiyle İngilizlerle güdümlü mermi vermek rızasidır. Bu iki karar da evvelden ha­zırlanmış olmakla beraber, yine de konferansın aktif hanesine kaydedil­mek lâzım gelir.

Filhakika Amerikanın Bağdat Paktı askeri komitesine de girmek kararı, konferans dışında olgunlaştırılmış mü lâhazalarm neticesi olmakla beraber," bunun konferans sırasında ilânı İn­giliz  Amerikan tesanüdünü belirt­mek bakımından faideli telâkki edil­miştir.

Amerikanın İngiltereye güdümlü mer­mi vermek kararma gelince, bu da bir sürpriz teşkil etmemiştir. Zira geçen Ocak ayında Amerika'yı ziyaret eden İngiliz Savunma Vekili Duncan Sandys'nin bu meseleyi Amerikalı ma­kamlara açtığı biliniyordu,

Yalnız bu konuda iki nokta var: Ev­velâ bu güdümlü mermilerin atom şarjları İngilizlere teslim edilemiyecektir. Zira Amerikan kanunları buna mânidir. Bu itibarla, Beyaz Saray söz­cüsünün belirttiği veçhile, bu mermi­leri kullanmak üzere muhtelit İngi­liz  Amerikan ekipleri teşkili bahis mevzuudur.

Bundan başka, güdümlü mermi veril­mesi İngiltere ile Amerika arasında bazı teknik malûmatın teatisi çerçe­vesinde olmakla beraber, bu mermile­rin finansmanının ne suretle tesviye edileceği de bilinmiyor. Tebliğde İn­giltereye malî bir yardımdan da bah­sedilmemiş olması bu suale daha da ehemmiyet kazandırmaktadır.

Güdümlü mermilerin İngiltereye ta­sarruf sağlayacağı belirtilirken, İngilterenin Almanyadaki kuvvetlerini azaltmak tasarısından hiç bahsedil­memiştir. Bu konuda Amerikanın, mesuliyeti daha ziyade Batı Avrupa Birliği Konseyine ve nihayet Atlantik Kuvvetleri Başkumandanlığına bırak­mak niyetinde olduğu anlaşılıyor.

Tebliğde zikredildiği halde anlaşma maddelerini ihtiva eden vesikada yer almayan bir mevzu da Uzak Doğudur. Bu konuda İngilterenin komünist Çi­ne stratejik madde ihracı yasaklarını havi listede bazı tadilât yapılması hu­susundaki talebinin bir kere daha red­dedilmiş olduğu neticesine varmak mümkündür.

Nihayet Ortadoğu buhrânında iki ta­rafın Birleşmiş Milletler kararlarının tatbikine bel bağladıkları görülüyor. Birleşmiş Milletlerin Gazze bölgesi ve Akabe körfezi hakkındaki kararları ile bilhassa Güvenlik Konseyinin Süveyş hakkında aldığı 13 Ekim 1956 tarihli 6 maddelik ' kararın tatbiki lüzumu üzerinde anlaşmaya varılmıştır. Bu konuda halen Mısırda istişarelerde bulunan Genel Sekreterin elde edece­ği neticelere intizar olunacaktır.

OLAYLARIN TAKVİMİ

10 Mart 1957

 Manila :

Filipinler Başkan Yardımcısı Carlos Garcia, Güney Vietnam Laos ve Kam­boçya Seato paktına üye olmak iste­dikleri takdirde Filipinlerin bunu des­tekleyeceğini  söylemiştir.

Canberra'da toplanacak olan Seato Paktı Vekiller Konseyi konferansına iştirak etmek üzere dün hareket eden Garcia, Canberra konferansında ik: mühim mevzuun ele alınacağını söyle­miştir.

hız

1  Askerî hazırlık programına verilmesi.

2  Üye devletler arasında daha ya­kın iktisadî işbirliği temini.

Garcia, bu konferansta Siyam ve En­donezya buhranlarının bahis mevzuu edilmeyeceğini bildirmiştir.

 Londra :

Moskova radyosu burada dinlenen bir yayınında Amerikan Hariciye Vekili Dulles'in Canbsrra'da yapılan toplan­tılarda Seato memleketlerinde yeni Amerikan üsleri kurmak gayesini ta­hakkuk ettirmeğe çalıştığını ileri sür­müştür.

Bu yorumda, aynı zamanda, Ameri­ka'nın Uzakdoğu'yu Amerikan hâki­miyeti altına girmesi icap eden bir bölge olarak telâkki ettiği iddia olun­muştur.

11 Mart 1957

 Canberra :

Amerikan Hariciye Vekili Foster Dulles, Seato Paktı Vekiller    Konseyinin açılış celsesinde, «Birleşik Amerika Güvenlik Paktları ile yüklendiği veci­beleri yerine getirmeğe azmetmiştir» demiştir.

Dulles konuşmasına şöyle devam et­miştir:

«Asya devletleri ile işbirliğimiz, ikti­sadî ve teknik yardım ile kültürel mü­badele olmak üzere iki esasa dayan­maktadır. Diğer taraftan Amerikan milletinin karşılıklı güvenlik paktları ile üzerine aldığı vecibeleri yerine ge­tirmeğe azmetmiş olduğuna ve icap ederse bunu kuvvetle destekleyeceğine hiç şüphe yoktur.

«Nazarlarımızı Seato Paktı hudutları dışında cereyan eden hâdiselere de çevirmek zorundayız. Stalin'in bizzat Sovyet idarecileri tarafından takbi­hinden, Polonya ve Macaristan'daki son hâdiselerden ve Sovyetler Birliği içindeki kıpırdanmalardan, bir çok milletlere zorla kabul ettirilen beynel­milel komünizmin sarsıldığı neticesi­ni emniyetle çıkartabiliriz. Bununla beraber, diğer bazı karakteristik inki­şaflar bizi müteyakkız bulunmağa ic­bar etmektedir.

«Sovyet idarecileri Ortadoğu'da huzur­suzluk yaratmak için devamlı tahrikde bulunmaktadırlar. Ortadoğu ihti­lâflarının sulh yolu ile halli mümkün görüldüğü anda Sovyetler, bu bölge milletlerini birbirine düşürmek için şen'i bir propagandaya girişmek sure­tiyle müdahalede bulunmuş ve arka­sından silâh sevkiyatma başlamışlardır.

«Beynelmilel komünizmin ne kanun ve ne de dünya umumî efkârının ma­nevî kuvvetlerine saygı göstermediğini hatırımızdan çıkarmayalım.

«Komünist Çin'in Sovyet müstemleke­cilik ve emperyalizmini açıkça des­teklenmesi  ve  Sovyetlerin     Birleşmiş Milletler kararlarına açıkça karşı koyması hür Asya devletleri üzerinde derin tepkiler yaratmıştır. Bu hare­ketler bize komünist rejiminin hakikî mahiyeti hakkında iyi fikir vermekte­dir. Bu hareektler aynı zamanda bizi Seato Paktının askeri cephesine ehem miyet vermeğe, müşterek askeri plân­lar hazırlamağa mecbur bırakmakta­dır.

«Hür Asya liderlerinden hiç birinin komünistlere aldanmış olduğunu zan­netmiyorum. Ancak bazılarının komü­nistlerin başlıca vasıtası olan gizli ve yıkıcı faaliyetlerin tehlikesini kavra­mamış olmaları muhtemeldir. Her şey­den önce kendi memleketlerimizde ko­münizme karşı tedbir alalım. Ticaret ve yardım vaadleri şeklinde hazırla­nan komünist tuzağına düşmeyelim.»

Dulles Seato Paktı imzalandıktan beri geçen üç yıl zarfında, bu bölgede sulh ve güvenliğin arttığını ifade ederek konuşmasını bitirmiştir.

 Canberra :

Amerikan Hariciye Vekili John Foster Dulles, komünizme karşı tepkilerin yakında Asya'da da şiddetleneceğine emin olduğunu söylemiştir.

Seato Vekiller Konseyi toplantısında bulunmak üzere Canberra'ya gelmiş olan Dulles, komünist idare sisteminin insanları tatmin etmediğine delil ola­rak Macaristan ve Polonya'yı misal göstermiş ve demiştir ki:

«Dünyanın bütün sulh ve hürriyet se­ver milletleri ile müştereken teşkil et­tiğimiz müteaddit müdafaa teşkilât­ları, dünyanın neresinde olursa olsun tecavüze karşı koymak azmimizi gös­termektedir. Bugün için bu tehlike komünist tecavüzü, ve bu bölgede münhasıran Çin komünistlerinin te­cavüzü tehlikesidir.

«Komünist Çin bugün kuvvetli görün­mektedir. Fakat, bilhassa dünyanın bu bölgesinde, istikbale intikal edecek sağlam bir rejime dayanmadığına ina­nabiliriz.

«Uzun yıllar Sovyet tahakkümü altın­da komünist doktrinin iyice aşılanmış olduğu Polonya ve Macaristan'da bile bu rejim halkı memnun edememiştir. 40 senedenberi bu rejimi tatbik eden Rusyada da komünizm Rus milletini tatmin edememiştir ve edemiyecektir. Nitekim .Sovyet Rusya içinde yer yer huzursuzluk ve mukavemet hareket­lerine dair haberler sıklaşmaktadır.

«Komünizmin pek çürük temellere da­yandığı yakında Asya'da da kendini gösterecektir. Hür Asya milletleri, ko­münist Çin'e Asya ve Batı Pasifik'te istikbalin kuvvetli bir devleti nazarı ile bakmamaktadırlar. Bu rejim er geç kendi hatalarının kurbanı olarak çö­kecektir. Bununla beraber, NATO Ve­killer Konseyinin son Paris toplantı­sında da belirtildiği gibi, komünist te­cavüzü tehlikesi henüz bertaraf olmuş değildir. Mucaristan hâdiseleri, ko­münist idarecilerin mütebessim dudak lan arkasındaki keskin dişleri açığa vurmuştur. Güneydoğu Asya Paktına dahil memleketler için de bu tecavüz el'an mevcuttur. Bu tehlike ancak kuv vet ve beraberlikle durdurulabilir.»

 Canberra :

Bu sabah Canberra'da açılan Seato Konseyi üçüncü toplantı devresi baş­kanlığına Pakistan Maliye Vekili Emcet AH seçilmiştir.

Delegeler açıklanmamış olan toplantı gündemini de kabul etmişlerdir.

Sabahki toplantıdan sonra Avustralya Başvekili Menzies tarafından delege­ler şerefine öğle yemeği verilmiştir.

 Kanberra :

Güneydoğu Asya Paktı Vekiller Kon­seyine katılan Pakistan heyetine baş­kanlık eden Maliye Vekili Emcet Ali bugün burada şu beyanatta bulun­muştur:

«Hindistan  Pakistan anlaşmazlığı­nın hallini kolaylaştırmak için Keş­mir'e Birleşmiş Milletler polis kuvveti sevketmelidir. Yalnız milletlerarası bir kuvvet bu bölgeyi askerlikten tecrit edebilir ve bu suretle Keşmir halkının adilane bir plebisite katılmasını sağlayabilir.»    

12 Mart 1957

 Canberra :

Amerika Dışişleri Vekili Foster Dulles, Seato konferansında söz alarak, Ame­rika'nın Çin hakkındaki siyasetinin, şu üç prensibe dayanmaya devam et­tiğini söylemiştir: Milliyetçi Çin'in tanınması, komünist Çin'in tanınma­ması ve komünist Çin'in Birleşmiş Mil­letlere alınmasına muhalefet.

Dulles, «komünist Çin'in Amerika ta­rafından tanınması, ancak müttefik­lerimize ve bize düşman tesirlerin art­masına müsaade etmek ve istiklâlleri bizim barış ve güvenliğimize bağlı olan memleketleri tehlikeye maruz bırak­mak neticesini verir» demiştir.

Komünist Çin'in Birleşmiş Milletlere alınmasına Amerika'nın neden muha­lif olduğunu izah eJen Dulles, Pekin hükümetinin Kore'de Birleşmiş Mil­letlere karşı savaştığını, Hindicini har­bini çıkardığım, kuvvete başvurarak Tibet'i ele geçirdiğini ve Formoza'ya karşı harpci bir siyaset takip etmek­ten vazgeçmediğini söylemiş, komü­nist Çin Birleşmiş Milletlere ahndiğ: takdirde, milletlerarası barışın idame­sinden mes'ul olan Güvenlik Konse­yinde bu memleketin belki de üye ola­rak bulunacağını hatırlatmış, «Birleş­miş Milletlere karşı taarruzundan do­layı takbih edilen, beynelmilel adalet kaidelerini en keyfi bir şekilde ihlâl eden bir rejime bu yüksek mes'uliyetin verilmesi çok garip olur» demiş ve şunları ilâve etmiştir.

«Amerikan siyaseti sadece komünist Çin'e karşı bir husumet hissine veya milliyetçi Çin'e karşı dürüst davran­mak arzumuza dayanmamaktadır, bu siyaseu her şeyren Önce millî ve mil­letlerarası menfaat icabıdır.

 Canberra :

Güneydoğu Asya Güvenlik Paktı (Se­ato) Vekiller Konseyinin bu sabahki toplantısında söz alan Fransa Temsil­ci Heyeti Konseyin Karaşi'de yaptığı son toplantıdan bugüne kadar geçen olayların bir tarihçesini yapmış ve Hindicini olaylarına temasla Fransanın buradaki askerî birliklerini geri çekmiş olduğunu ve halen bu mem­lekette sulh ve sükûnun hüküm sür­düğünü söylemiştir.

Fransız heyeti reisi bundan sonra Gü­neydoğu Asya Güvenlik Paktına Fran­sa nm büyük bir önem verdiğini söyle­miş ve buna sebep olarak Hindicini devletleri ile Pasifikteki Fransız müs­temlekesi olan adaların stratejik du­rumlarını göstermiştir.

Temsilci bundan sonra, teşkilâtın as­keri sahalarda olduğu kadar iktisadî sahada da gayret sarfetmesi gerekti­ğini, bu bölgenin kalkınmasının ve hal kmm refaha kavuşturulmasının gü­venliğini de sağlanacağını belirterek sözlerini bitirmiştir.

 Canberra :

Üç gün devam etmesi mukarrer bulu­nan Seato Vekiller Konseyi toplantı­larının ikinci gününde Birleşik Ameri­ka, İngiltere ve Avustralya heyetleri­ne mensup sözcüler tarafından bulu­nulan açıklamalarla gizli geçen muza. kerelerde yapılan konuşmaların muh­teviyatı belli olmuştur.

Bu açıklamalardan anlaşıldığına göre Amerika Hariciye Vekili Dulles, yap­tığı konuşmada komünist Çin'e karşı takip edilecek siyasetin aynı Çalması gerektiğini belirtmiştir. Dulles bundan başka komünizmin Seato memleketle­rinde giriştiği tahripkâr faaliyetlerin tetkiki için bir mütehassıslar komitesi kurulmasını istemiştir.

13 Mart 1957

 Canberra :

Seato Vekiller toplantısı dolayısiyle Canberra'da bulunan Amerika Dışiş­leri Vekili Dulîes bugün gazetecilerin Gazze meselesi hakkında sorduklar] bir soruya «Gazze'de milletlerarası po­lis kuvvetlerinin bulunmasının fayda­lı olduğu kanatindeyiz» demiş ve «Mı­sır İsrail sınırında yeni hâdiseler vuku bulmasına engel olacak ve bölgede is­tikrarı sağlıyacak yolda hareket et­menin kabil olduğuna inanıyoruz» di­ye ilâve etmiştir.

 Canberra :

Güneydoğu Asya Paktı Teşkilâtı (Seato) Vekiller Konseyi tarafından bugün Canberra'da yayınlanan tebliğde pak­ta dahil memleketlerin dışardan gele­cek kışkırtıcı faaliyetleri meydana çı­karak mücadele etmek yolundaki prog ramlarının genişletilmesine karar ver­dikleri ve ayrıca üye memleketlerden bilhassa Asya.memleketlerinin iktisadi gelişmesi için Seato çerçevesi içinde ve dışında gerekli tedbirlerin alınacağı bildirilmektedir.

Tebliğde, bunlardan başka komünist­lerin bazı taktik mülâhazalarla hare­ket ederek askerî vasıtalardan başka usullerle baskı yapma yolunu tutma­larının herhangi bir fırsat ortaya çık, tığı takdirde Seato'yu dağıtabilmek için teşkilâtın en ufak bir zaafından faydalanmayacakları mânasına alın­maması gerektiği ve bunun için dai­ma uyanık ve hazırlıklı bulunma za­ruretinin mevcut olduğu belirtilmek­tedir. Üye devletler, Güneydoğu Asya’nın maruz bulunduğu tehlikenin ma­hiyeti hususunda görüş birliği halin­dedirler ve bu tehlikeyi bertaraf ede­bilmek için alınması gereken tedbir­ler üzerinde de anlaşmışlardır.

Tebliğin tundan sonraki kısmında Macar halkının bağımsızlık mücadele­sinin Sovyet askeri müdahalesine uğ­raması yüzünden Seato devletlerinin duyduğu iniial ifade edilmektedir.

Üye devletler arasındaki kültür müna­sebetleri bahsinde de eğitim sahasın­da üye devletlere yardımda bulunul­ması yolundaki bir Fransız teklifi ka­bul edilmiştir.

Pakistan, Filipinler ve Siyam delege­leri konseyin dikkatini memleketleri­nin iktisadî durumu üzerine çekmişler ve mütehassıslar da bu memleketlerin savunma yükünü hafifletmek ve ikti­sadî durumlarını geliştirmek için tav­siyelerde bulunmuşlardır. Birleşik Amerika bu memleketlere iki taraflı anlaşmalar gereğince iktisadî yardımda bulunmaktadır.

Seato Vekiller Konseyi, 30 Haziran 1958'e kadar teşkilâtın Bangkok'dakî genel merkezinin masraflarını karşılamak ve programları finanse etmek üzere 787.145 dolarlık bütçeyi de tas­vip etmiştir.

 Canberra :

Filipinler Başkan Yardımcısı Carlos Garcia, bu sabah, basma verdiği beya­natta, Seato Paktı Vekiller Konseyin­de alman bilhassa üç kararın Filipin­leri çok memnun ettiğini söylemiştir. Bu kararlar:

 Senato Paktı için genel sekreter ve genel sekreter yardımcılığı ihdası hususunda.   Filipinlerin geçen    sene yaptığı teklifin kabulü,

 Masrafların üye devletler arasın­da müsavi olarak taksimi,

 Ve komünist   sızmalarına   karşı tedbirler almak üzere Manila yakının­da Baguio'da bir konferans toplanmasıdır.

Garcia, komünist sızmasına karşı alı­nacak tedbirlere ait plânları açıkla­mamış, fakat Seato Vekiller Konseyin­de alman kararlarla ilgili olarak, bu mevzua çok ehemmiyet verileceğini bildirmiştir.

 Canberra :

Birleşik Amerika Dışişleri Vekili Juhn Foster Dulles, bugün buradaki Ame­rikan Büyükelçiliğinde bir basın top­lantısı tertip etmiştir.

Seato konferansının ahenk içinde ce­reyan ettiğini ve verimli olduğunu be­lirten Dulles, bir gazetecinin sualine cevaben Filipinlerdeki müşterek aske­rî üslerin idamesi için Amerika ile Fi­lipinler arasındaki anlaşmanın yeni­lenmemesine bir sebep olmadığın! söylemiştir. Dulles Ortadoğu'daki son hâdiseler hakkında görüşünü bildir­mek istememiş, sadece bu meseleyi Avustralya Başvekili Menzies ve İngi­liz temsilcisi Lord Homme ile görüş­tüğünü söylemekle iktifa etmiştir.

Asvan barajı projesine yardımda bu­lunmayı reddettiği için Birleşik Ame­rika'nın pişman olup olmadığı şeklin­de bir suale cevaben Dulles demiştir ki:

«Hayır, hiç bir zaman pişman ohnaö'k. Bu zaten Birleşik Amerika ve İngiltere için uygun olmayan bir proje idi. Hâ­diseler, projeyi kabulün akıllıca bil hareket olmadığını bilâhare göster­miştir.»

Dulles devamla, Süveyş kanalına el koymayı Mısır'ın iki sene evvel karar­laştırdığını ve Asvan barajına yardım yapılmaması kararının Mısır Devlet Reisi Nâsır'ı derhal kanalı ele geçir­meye teşvik ettiği düşüncesinin doğru olamıyacağmı söylemiştir.

Dulles Keşmir meselesini Setao'nun üzerinde durmasını gerektiren bir iş olmadığını söylemiştir.

Birleşik Amerika'nın Seato paktına esas itibariyle komünist tecavüzünün önüne geçmek gayesi ile katıldığını, totaliter rejimlerin daima ânî hücum­larda bulunduklarını, bu sebeple dai­ma tetikte olmak lâzım geldiğini ileri sürmüştür.

18 Mart 1957

 Wasington :

Canberra'da cereyan etmiş olan   Güneydoğu Asya Güvenlik Paktı (Seato) Vekiller Konferansında Birleşik Amerikayı temsil etmiş olan Hariciye Ve­kili John Foster Dulles, dün gece Washington'a muvasalat ettiği sırada, ha­va alanında kendisine vekâlet etmiş olan Christian Herter ve Güneydoğu Asya Güvenlik Paktı üyesi devletler büyükelçileri tarafından karşılanmış­tır.

Kısa bir konuşma yapan Hariciye Ve­kili, söze bir uçak kazasına kurban gi­den Filipin Reisicumhuru Maksaysay'm hatırasını yadetmekle başlamış ve müteakiben Canberra toplantısına te­masla konferansın çalışmalarının se­mereli olduğunu ve milletlerarası ko­münizm hareketinin teşkil ettiği teh­like karşısında pakt üyesi devletlerin saflarını sıkıştırmağı karar altına al­mış bulunduklarını söylemiştir.

John Foster Dulles, bundan sonra, ga­zetecilerin sordukları bazı soruları ce­vaplandırarak, İsrail Hariciye Vekili Golda Mayer ile bu sabah konuşacağı­nı, öğleden sonra ise, vekil yardımcısı Christian Herter ile son olayları göz­den geçireceğini bildirmiştir.

YANKILAR

image006.gifGüneydoğu Asya Konferansı Yazan:  A. Ş. Esmer 16/3/1957 tarihli (Ulus) tan :

8 Eylül 1954 tarihinde Amerika, İngil­tere, Fransa, Avustralya, Yeni Zelan­da, Pakistan, Filipinler ve Siyam ara­sında imzalanmış olan Güneydoğu As­ya Paktı Konseyinin üçüncü toplantı­sı "Camberra şehrinde yapılmış ve üç gün süren görüşmelerden sonra da bir tebliğ neşredilmiştir. Bundan önceki iki konsey toplantısının biri Bang­kok'ta, öteki de Karaşi'de yapılmış­tı.

Seato (Güney  Asya Antlaşması Teş­kilâtı) NATO'ya nazire olarak bu As­ya bölgesinin komünistliğe karşı ko­runması için akdedilmişti. Yalnız Seato'nun NATO gibi askeri teşkilâtı ve müşterek komutanlığı yoktur. Pakta iştirak eden sekiz devletten hiç biri ittifak emrine asker tahsis etmiş de­ğildir. Paktın Bakanlar Konseyi ve bir de Bangkok'ya yerleşmiş sekreterliği vardır.

Bağdat Paktı Mısır ve bazı Arap dev­letlerinin mukavemetiyle karşılaştığı gibi, Seato'ya da Hindistan, Seylân, Endonezya ve Birmanya itiraz etmiş­ler ve pakta katılmamışlardır. Bu se­beple Seato içindeki Batılı devletlerin (Avustralya ve Yeni Zelanda da Ba­tılı sayılıyorlar) sayısı Asyalı devlet­lerin sayısından fazla olmuştur. Seato'nun en büyük zaafı da budur. Seato akdedilği zaman komünist bas­kısı Güneydoğu Asyaya yöneltilmişti. Hindiçini'de Fransızlar yenilmişler ve Güney Vietnam tehlikeye düşmüştü. Siyam Komünist Çin tarafından teh­dit ediliyordu. Formoza da Komünist Çin'in askerî baskısı altında bulunu­yordu. Bu tehlikeleri Önlemek ve kar­şılamak içindir ki, Amerika'nın teşeb­büsü ile Seato kuruldu.

Ondan sonra Moskova baskısını Yakın ve Ortadoğu'ya yöneltmiştir. Güney­doğu Asya üzerindeki asker! baskı azal nıış ise de sızma yolu ile gelen komü­nist tehlikesi azalmamış, hattâ belki de artmıştır. Endonezya'da bugün anarşi hüküm sürmektedir. Komünist­ler ansızın idareye el koyabilirler. Siyam'da komünistler darbe yapmıya hazırlanmaktadırlar. Bunu Siyam Başbakanı Pibul Songgram açıktan itiraf etmiştir. Birmanya ile Çin ara­sındaki sınır anlaşmazlığı da ağır bir safhadadır.

İşte Seato'nun üçüncü Bakanlar Kon­seyi Avustralya hükümet merkezinde bu şartlar altında toplanmıştır. Söyle­nen nutuklar bu sızma tehlikesinin ağırlığını belirtmiş bulunuyor. Nutuk­lara göre, komünistler gençlik teşki­lâtlarına, işçi sendikalarına ve her tür lü kurumlara nüfuz etmişlerdir. Anla­şılıyor ki, askerî tehdit kalkmış ol­makla beraber, daha başka komünist tehlikesi dünyanın bu bölgesinde de­vam etmektedir.

Çıkarılan tebliğde bu tehlikenin belir­tildiği «komünistliğe karşı mücadele programlarının genişletilmesine karar verildiği ve alınacak tedbirler üze­rinde anlaşmaya varıldığı» bildiril­mekte ise de ne yapılacağı izah edil­memektedir. Alınması düşünülen ted­birlerin biri de bu bölgedeki memle­ketlerin iktisadî kalkınması için Ame­rika'nın yardımda bulunması idi. Ha­tırladığımıza göre, Amerikan Kongre­si bu yardım için yüz milyon dolar tahsis ettiği halde şimdiye kadar bu paranın ancak yedi milyonu sarfedilmiştir. Bu da iktisadî kalkınma pro­jelerinin arka plânda kaldığını göster­mektedir. Camberra'da ne gibi karar­lar verildiği bilinemez; fakat şu mu­hakkaktır ki, Güneydoğu Asya komü­nistliğin tehlikesi altında bir bölge ol­makta devam etmektedir.

OLAYLARIN TAKVİMİ

16 Mart 1957

 Londra ;

Pazartesi günü burada çalışmalarına başlayacak olan Birleşmiş Milletler Kurulu Silâhsızlanma Tâli Komitesi­nin bazı konularda anlaşmağa vara­cağı tahmin edilmektedir.

İyi haber alan çevrelerde belirtildiği­ne göre, komiteyi teşkil eden devletr lerden Birleşik Amerika, İngiltere, Fransa ve Kanada beşinci üye olan Sovyetler Birliğine silâhsızlanma ko­nusunda bazı müşahhas tekliflerde bulunmak kararma varmışlardır. Bu şekilde hareket edildiği takdirde, mü­cerret silâhsızlanma konusu üzerinde faydasız münakaşalara meydan veril­meyeceği ve az da olsa bazı müsbet neticeler alınacağı ümit edilmektedir. Çünkü, bundan önce cereyan etmiş elan 86 toplantı sırasında hiç bir ne­tice istihsal edilememiş olması çok iyi bir tecrübe teşkil etmiş bulunmakta­dır.

Batılı devlet temsilcilerine yakın olan çevrelerde belirtildiğine göre, Sovyet­ler Birliği Birleşik Amerika, İngiltere, Fransa ve Kanada tarafından yapıla­cak olan teklifleri kabul ettiği takdir­de muhtelif konuları incelemek üzere bazı komisyonlar kurulacaktır.

Bu teklif Sovyetler Birliği tarafından kabul edilmediği takdirde komite ev­velden kararlaştırılmış olan ve aşağı­daki maddeleri ihtiva eden gündemin müzakeresine başlayacaktır: Milletler­arası bir teşekkülün kontrolü altında ve merhaleli bir şekilde silâhsızlan­mağa ulaşılması hakkında İngiliz Fransız teklifi, evvelâ atom silâhları­nın meni, sonra da umumi silâhsız­lanmaya ulaşılması hususunda Sov1 yetler Birliği teklifi ve nihayet iki projenin de sentezi olan Amerikan teklifi.


 

18 Mart 1957

 Londra :

Amerika, İngiltere, Fransa, Kanada ve Sovyetler Birliği temsilcilerinden müteşekkil olan Birleşmiş Milletler Silâhsızlanma Komisyonu Tâli Komi­tesi bugün öğleden sonra Lancaster House'da toplanarak çalışmalarına başlamıştır.

 Londra:

İngiliz Hariciye Vekili Selwyn Lloyd, bugün Lancaster House'da yaptığı bir konuşma ile silâhsızlan tâli komitesi toplantılarını açmıştır.

Sehvyn Lloyd bu konuşmasında cümle şunları söylemiştir:

«Modern silâhların yapacakları tahri­bat bir yana, sadece mevcudiyetleri bile bunların imâlinin Önlenmesi için bir yol bulunmasını zaruri kılmakta­dır. Çünkü modern mânada silâhlı bulunma, devletlere hemen hemen ta­hammülü gayri kabil denilebilecek mali külfetler yüklemektedir.

Ayrıca milyonlarca insan bizim an­laşmaya varmamızı derin bir özleyiş ve ümitle beklemektedir.»

1954'de yapılan ilk silâhsızlanma tâli komitesi toplantısının sadece bazı gö­rüş ayrılıklarını nisbeten yaklaştırdı­ğını belirten Selwyn Lloyd sözlerine şöyle devam etmiştir:

«İhtiyaçlar gözönüne alınınca yapılan işlerin çok az olduğu hakikatini kabul etmek zorundayız. Dünya silâhsızlan­ma meselesinde pratik sonuçlar vere­cek anlaşmalara erişilmesini istemek­tedir. Bu sebepten, Öyle zannediyorum ki gerek lafzen, gerekse esas ve ruh itibariyle bazı pratik anlaşmalar sağ­lamak  gayesiyle  çalışmalıyız. Bu şekilde ilk adımı atılacak olan millet­lerarası itimat tesisi keyfiyeti bir gün harp heyulasını ortadan kaldıracak­tır. »

İngiliz Hariciye Vekilinin bu konuş­masından sonra gizli toplantılara ge­çilmiştir.

27 Mart 1957

 Londra :

Birleşmiş Milletler Silâhsızlanma Tâli Komitesi dün umumî müzakereleri bi­tirmiş ve müteakip müzakereler için gündemi şu şekilde tesbit etmiştir:

 Klâsik silâhların  azaltılması.

 Klâsik silâhların azaltıldığını tesbit ve kontrol etmek üzere dahilî kont­rol sistemleri teşkili.

 Atom silâhlarının azaltılması ve kontrolü.

 Güdümlü füzeler ve roketler.

 Atom denemeleri.

 Silâhsızlanmaya  muayyen    böl­gelerde başlanması, yahut    silâhların tahdid edileceği bölgeler ihdası.

 Diğer silâhsızlanma mes'eleleri.

 Londra :

Silâhsızlanma Tâli Komitesi, bugün­kü toplantısında, atom denemelerinin tahdidi meselesini diğer meselelerden Önce tetkike karar vermiştir. Umumî müzakerelerin tamamlanması üzerine temsilciler yarından itibaren sırasıyla şu meseleleri ele almak hususunda mutabakata varmışlardır:

 Atom denemeleri,

 Kuvvetlerin ve savunma masraf­larının  azaltılmasına  muvazi     olarak klâsik silâhların da azaltılması.

 «Atom silâhlan» bakımından si­lâhsızlanma.

 Silâhsızlanmanın kontrolü

Radyo ile idare edilen mermiler, füzeler vs..


 

 Silâhların  tahdide  ve kontrole tâbi tutulacağı bir bölgenin ihdası.

 Üzerinde  kolaylıkla  anlaşmaya varılması mümkün diğer meseleler.

28 Mart 1957

 Londra:

Bugün öğleden sonra çalışmalarına devam eden Silâhsızlanma Tâli Komi­tesi atom denemelerinin tahdidi me­selesini müzakereye başlamıştır. İyi haber alan bir kaynaktan öğrenildiği­ne göre, Amerikan ve Sovyet delegesi bu mesele hakkında hükümetlerinin görüşlerini izah etmişlerdir. İngiliz, Fransız ve Kanada delegeleri, Pazar­tesi günkü toplantıda fikirlerini açık­layacaklardır.

 Londra :

Silâhsızlanma Tâli Komitesinde söz alan Amerikan delegesi Harold Stassen atom tecrübelerinin muvakkat bir müddet için derhal durdurulması yo­lundaki Sovyet teklifini reddetmiş­tir.

Stassen tecrübelerin durdurulması için aşağıdaki şartları ileri sürmüş­tür :

 Doğu ile Batı arasında silâhların kontrol ve teftişi    mevzuunda anlaş­maya varılması.

 Sürpriz    hücumlarını  önliyecek tedbirlerin alınması.

 Atom  bombasının  doğurduğu tehlikeleri  azaltacak  tedbirler üze­rinde anlaşmaya varılması.

29 Mart 1957

 Londra :

Emin bir Amerikan kaynağından öğ­renildiğine göre. Silâhsızlanma Tâli Komitesindeki Amerikan delegesi Ha­rold Stassen, atom denemelerinin Ön­ceden haber verilmesi yolundaki Ja­pon teklifini, «Rusya'nın da aynı şekilde hareket etmesi» şartıyla kabul edeceğini beyan etmiştir.

Sovyetlerin de muvafakati ile, atom denemelerini, tarassut imkânını ve­recek bir sistem kurulmasını ve infilâklerin her iki tarafça da kontrolü­nü teklif eden Stassen, Amerikan mü­tehassıslarının, atom denemelerinin gizlenebilmesi mevzuunda. Sovyet mü­tehassısları ile aynı fikirde olmadık­larını bildirmiştir. Stassen'e göre,

«Atom mütehassısları Londra'da bir toplantı yapmalıdırlar. Bu suretle, Sovyet mütehassısları, son seneler zarfında yaptıkları denemeleri açık­lamak zorunda kalacaklardır. Esasen, madem ki, bir denemenin gizlenemeyeceğine kanidirler, bu teklife itiraz etmelerine sebep yoktur.»

Stassen beyanatına şöyle son vermiş­tir: «Amerika bazı şartlar tahtında, atom tecrübelerini durdurmağa, ya­hut tahdid etmeğe hazırdır. Fakat, her şeyden evvel bir sürpriz hücumu­nun tehlikesini bertaraf etmek lâzım­dır. Atomun infilâkine yarayan mad­delerin imal veya tahdidi tesirli bir çare olabilir.»

Sovyet delegesi Zorin, Stassen'in bu teklifini «ilgi çekici olarak» tavsif et­miştir.

YANKILAR

image007.gifSilâhsızlanma Komitesinin Top­lantısı

23/3/1957 tarihli (Ulus) tan :

Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya ve Kanada'dan terekküp eden Birleşmiş Milletler Silâhsızlanma Tâli Komitesi Londra'da tekrar toplantılarına baş­lamıştır. İki harp arasında olduğu gi­bi, İkinci Dünya Harbinden sonra cta silâhsızlanma meselesi milletlerarası münasebetlerin demirbaş dâvaların­dan birini teşkil etmiştir. Fakat iki harp arasında bu konu üzerinde bir anlaşmaya varmak mümkün olmadığı gibi, İkinci Harpten beri Rusya silâh­sızlanma meselesini daha çok bir pro­paganda konusu olarak kullanmış­tır.

Silâhsızlanma görüşmeleri başlıca şu üç nokta üzerinde toplanmıştır: 1  Asker sayısının ve silâhların azaltıl­ması, 2  Atom bombasının yasak edilmesi, 3  Murakabe meselesi.

Önceleri Rusya her şeyden önce ato­mun yasak edilmesinde İsrar ediyordu. Şimdi atomun yasağını normal silâh­ların azaltılmasına bağlamıya hazır görünüyor. Sonra murakabeye hiç ya­naşmıyordu. Şimdi Batılılarca kâfi sa­yılmamakla beraber, murakabeyi ka­bul etmiştir. Bundan başka asker sa­yısının tahdidinde de Batılıların gö­rüşüne bir hayli yaklaşmıştır.

Silâhsızlanma hakkındaki son Rus görüşü Bulganin tarafından geçen Kasım ayı zarfında formüle edilmiş­tir ki, bu teklif Londra'da talî komite tarafından şimdi ele alınmış bulun­maktadır. Teklif şöyle hülâsa edilebi­lir;

1  Amerika, Rusya ve Çin ilk ham­lede askerlerinin sayısını ikibuçuk milyona, ertesi yıl da bir buçuk mil­yona indireecklerdir. İngiltere ve Fransa 650 bine ve diğer devletler de 150  200 bine indireceklerdir.

 İki yıl içinde bütün atom silâhla­rı yasak edilecektir. Atom tecrübele­rine hemen son verilecektir.

 Amerika, İngiltere ve Fransanm Almanyadaki kuvvetleri 1957    yılında üçte bir nisbetinde azaltılacaktır.

 Amerika, İngiltere ve Fransa'nın diğer  NATO     memleketlerindeki     ve Rusya'nın da Varşova paktı   memle­ketlerindeki    kuvvetleri    azaltılacak­tır.

 Yabancı  memleketlerdeki bütün kara, deniz, hava üsleri iki yıl zarfın­da tahrip edilecektir.

 Silâhsızlanma anlaşmalarının tatbiki için müessir bir murakabe siste­mi kurulacaktır.

Asker sayısı hakkındaki teklif Batılı­ların görüşlerine pek aykırı değildir. Mevcut kabarık rakamlardan bir bu­çuk milyona indirilmesi için Rusya askerlerinde hakikaten çok kısıntı yapmalıdır. Amerika ve İngiltere'de de asker sayısını indirmek için temayül vardır. Fakat en önemli mesele «mües­sir» murakabeden kasdedilen mâna­dır. Batılılar en çok bu murakabe me­selesine önem vermektedirler ve murakabesiz herhangi sahada bir azaltmaya yanaşmamaktadırlar.

Malûmdur ki, Eisenhower murakabe­nin havalardan yapılmasını teklif et­miştir. Buna göre Amerika uçakları Rus havalarından ve Rus uçakları da Amerikan havalarından uçarak, fo­toğraflar alacaklar ve bu yolda mu­rakabe edeceklerdir. Rusya önce buna hiç yanaşmadı ve murakabenin kara­dan demiryolu ve yol kavşaklarında, hava meydanlarında ve limanlarda ya pumasını teklif etti. Kore'de bu yol­da yapılan murakabe iyi netice vermediğinden Batılılar bunu kâfi gör­memişlerdir.

Şimdi Rusya demir perde sınırının iki tarafında 750 kilometrelik derinliğin­de bölgenin havadan murakabesini kabul etmiştir. Bu, tabiî Rus toprak­larının büyük kısmını murakabesiz bırakıyor. Fakat murakabenin bir he­defi de baskını Önlemek olduğuna göre Batılılar bu Rus teklifini görüşme ze­mini olarak kabul etmişlerdir. Her halde Londra'daki talî komite çalış­maları silâh yükü altında bunalan milletler tarafından yakın ilgi ile takin edilecektir.   '

OLAYLARIN TAKVİMİ

image008.gif1 Mart 1957

 Washington :

Hariciye Vekili Dulles, Arap hükümet­leri temsilcilerine İsrail'in Şarm El Şeyh ve Gazze bölgelerinden şartsız olarak çekilmeği kabul ektiğini bildir­miştir.

Hariciye Vekili aynı zamanda Ameri­kan hükümetinin İsrail'e hiç bir söz vermediğini ve hiç bir tavizde bulun­madığını açıklamıştır. Vekil bundan başka komünist propagandasının ak­sine olarak, Amerika ile İsrail hiç bir gizli anlaşma aktedilmediğini belirt­miştir.

2 Mart 1957

 Londra:

İngiliz hükümeti, İsrail'in Gazze ve Akabe bölgelerini tahliye etmek ka­rarını memnunlukla  karşılamıştır.

Gazze hükümetinin müstakbel statü­sü ve Akabe körfezinde seyrüsefer mevzuunda İngiliz hükümetinin şu görüşte ısrar etmiş olduğu hatırlatıl­maktadır :

 Gazze bölgesi Birleşmiş Milletle­rin mesuliyetine tevdi edilmelidir.

 Akabe körfezinde seyrüsefer ser­bestisi Birleşmiş   Milletler tarafından sağlanmalıdır.

Tahmin edildiğine göre İngiltere .Aka­be körfezinde seyrüsefer serbestisini «şüpheye mahal bırakmıyacak bir şe­kilde» teyid etmek üzere Birleşmiş Milletler ve büyük ticaret filolarına sahip devletler tarafından yayınlana­cak bir beyanata katılacaktır. Herhalde İngiltere, bu suların Mısır kara sularına dahil bulunduğu yolun­daki Mısır görüşüne katılmamaktadır. Bu arada Dışişleri Vekili Selwyn Lloyd'un geçenlerde Avam Kamara­sındaki bir beyanatı sırasında, Tiran ve Sanafir adalarının statüsünün he­nüz kati olarak tesbit edilmediğini söylemiş olduğu hatırlatılmaktadır. Bahsi geçen adaları Mısır 1950 Ocak ayında işgal etmiş ve Suudî Arabis­tan'la mutabık olarak «iki memleketin menfaatlerini korumak maksadiyle» bu işgale giriştiğini İngiltere'ye haber vermişti.

 Kahire :

İsrail Hariciye Vekili Golda Meir'in Birleşmiş Milletlerde İsrail kuvvetleri­nin çekileceğine dair yaptığı beyanat Kahire'deki hükümet çevrelerinde dikkatle incelenmektedir. Bu beyanat üzerinde şimdiye kadar hiç bir resmî yorum yapılmamıştır.

Diğer taraftan Amerika Hariciye Ve­kili Dulles'in Washington'da Arap temsilcilerine Birleşik Amerikanın İs­rail'le hiç bir gizli anlaşma yapmadı­ğı ve İsrail'in Gazze bölgesinin Bir­leşmiş Milletler kuvvetleri tarafından idare edilmesine dair teklif ve tasarı­sına mukabil hiç bir vaatte bulunma­dığı yolunda verdiği teminat da Mısır hükümetince hususî bir alâka ve itina ile tetkik olunmaktadır.

Genel Sekreter Dag Hammarskjold, 22 Şubat'ta Birleşmiş Milletler inzibat kuvvetinin Gazze bölgesindeki mevzi­lere yerleşerek hudut hâdiselerinin vukuunu önlemesinin Mısır hükümeti tarafından kabul edilebileceğini söy­lemişti.

Halbuki Mısır İstihbarat Dairesi Mü «. dürü son yaptığı    beyanatta Mısır'ın Birleşmiş Milletler inzibat kuvvetiyle ilgili olarak Kasım'dan beri hiç bir müzakere ve anlaşma yapmadığını, Kasım'da tesbit edilen esaslara göre ise bu kuvvetin ancak Sina taarruzu­nu sona erdirmek ve İsrail kuvvetle­rinin 1949 mütareke hattının gerisine çekilmesini teminle vazifeli bulundu­ğunu bildirmiştir.

Bu görüşe göre, İsrail kuvvetlerinin çekilmesinden sonra Birleşmiş Millet­ler kuvvetinin vazifesi sona erdiğin­den, bu kuvvetin Mısır/da kalması ye­ni bir müzakere ve anlaşma mevzuu olarak ortaya çıkmaktadır.

İsrail kuvvetlerinin Şarm El Şeyh'ten çekilmesinden sonra hâsıl olacak du­ruma gelince, Mısır henüz resmî bir açıklamada bulunmamakla beraber, bundan evvel müteaddit defalar Ti­ran boğazının kara suları içinde bu­lunduğu ve beynelmilel bir geçit ol­madığı  görüşünü   ileri  sürmüştür.

İyi haber alan kaynaklara göre Mısır olsa olsa Tiran boğazından geçiş me. selesinin Adalet Divanınca tetkik edil­mesine rıza gösterecektir.

 NewYork :

Fransız Dışişleri Vekili. Christian Pineau, Ottowa'ya hareketinden önce, İsrail'in kuvvetlerini çekme kararı hakkında gazetecilere şu beyanatta bulunmuştur:

«Fransa, İsrail'in kuvvetlerini çekmek hususunda dün Birleşmiş Milletlerde yapmış olduğu beyanatı memnunluk­la karşılamıştır. Mamafih her şey bu kararın yalnız; İsrail tarafından değil, Mısır tarafından da tatbikine bağlıdır. İsrail'e istediği garantilerin verilmesi elzemdir. Kanatimce Gazze bölgesi için en iyi hal çaresi buranın Birleş­miş Milletler idaresine tevdiıdir.»

4 Mart 1957

 NewYork :

Herald Tribüne İsrail'i Mısır'daki bir­liklerini geri çekme kararından dön­memeğe teşvik ederek şunları yazmak tadır:


 

«İsrail Hariciye Vekili Golda Meir, Amerikan ve Fransız devlet adamları ile durumu etraflı şekilde müzakere ettikten ve kâfi teminat verildiğine kanaat getirdikten sonra, İsrail bir­liklerinin geri çekileceğini hükümeti adına bildirmiştir. Binaenaleyh dünya İsrail hükümetinin verdiği sözü yerine getirmesini beklemektedir.»

Cabot Lodge7un verdiği beyanatta, Mı­sır birliklerinin ilelebed Gazze'ye gi­remeyeceğini ve Gazze veya Akabe bölgelerinde yeni bir hâdise vukuun­da, İsrail'in askerî harekâta geçmek­te haklı olacağını açıkça belirtmeme­sinin İsrail'de uyandırdığı infiali yo­rumlayan gazete şöyle devam etmek­tedir:

«İsrail Birleşik Amerika'dan böyle bir teminat istemekte haklı değildir. Birleşik Amerika mütareke anlaşması hükümleri ile Mısır'a ait olduğu kabul edilen bir araziden bu devletin ilele­bet feragat etmesini isteyemez. Cabot Lcdge'un da bildirdiği gibi, Birleşik Amerika ancak devamlı bir barış an­laşmasına kadar bu bölgenin Birleş­miş Milletler kontrolü altında olması­nı isteyebilir.

«İsrail'in bir Mısır tecavüzüne karşı kendi kendini müdafaa hakkı, Bir­leşmiş Milletler anayasasının 51'inci bölümünde tasrih edildiği veçhile teş­kilâtın bütün üyelerine tanınmıştır.

«Şimdi İsrail hükümetinin, Hariciye Vekili Golda Meir'in teminatı hilâfı­na, sözünden vazgeçmesi Birleşik Amerika ve dünya umumi efkârı na­zarında İsrail için en zararlı hareket olacaktır. İsrail birliklerinin Mısır top raklarmdan çekilmesi hususunda, İs­rail ve Birleşmiş Milletler inzibat kuv­vetleri kumandanları arasındaki mü­zakerelerin derhal başlamasını ve Başkan Eisenhower'in Başvekil Ben Gurion'a gönderdiği mektupta ifade ettiği gibi çekilme işinin sür'atle ta­hakkuk ettirilmesini ümit ederiz.»

 NewYork :

İsrail kuvvetlerinin çekilme kararı hakkında muhtelif çevrelerde şu gö­rüşle ileri sürülmektedir:

Kahire'de  Arap Birliği Gazze'nin Birleşmiş Milletler idaresine verilmesi­ne ve Akabe körfezinde seyrüsefer serbestisinin temini için zorlamada bulunulmasına itiraz edeceğini açıkla­mıştır.

Amman'da  Ürdün'ün dış işlerini tedvire memur Devlet Vekili Abdullah Rımavî, Akabe körfezine beynelmilel bir statü vermek için girişilecek her teşebbüsün tarafsız Arap devletleri ta­rafından mukavemetle karşılanacağı­nı söylemiştir!

Moskova'da  Pravda neşrettiği bir makalede Gazze'de İsrail kuvvetleri­nin yerini Birleşmiş Milletler kuvve­tine bırakmayı derpiş eden Amerikan

İsrail plânının yeni bir tecavüz de­mek olduğunu ileri sürmüştür.

Birleşmiş Milletler'de  İsrail Büyük­elçisi Abba Egan, Genel Kurulun 20.00 G.M.T.'de yapacağı toplantıda Gazze ve Akabe bölgeleriyle ilgili oiarak İsrail'in son durumunu açıklama­ğa hazırlanmaktadır.

Gazze'de  Gaze'nin İsrail'i askeri valisi bölgedeki asayişi sağlamak üze­re en az 3.000 kişilik bir birliğe ihtiyaç bulunduğunu ileri sürmüş ve hâdise çıkmaması ve İsrail kuvvetlerini des­teklemiş olan halkın mutazarrır ol­mamasını teminen çekilmenin safha­lar halinde 23 haftada yapılmasını tavsiye etmiştir.

NewYork'ta  İsrail'deki Herut Mu­halefet Partisinin lideri İsrail kuvvet­lerine çekilme emrini veren Ben Gurion hükümetinin düşeceğini söyle­miştir.

5 Mart 1957

 Washington :

Dışişleri Vekili Foster Dulles, bugünkü basın toplantısında muhtelif mevzular hakkında  şunları söylemiştir:

İsrail kuvvetlerinin çekilmesi:

«İsrail'in kuvvetlerini mütareke hat­tının gerisine çekmeye karar vermiş olması, Birleşik Amerika'da büyük bir memnunluk doğurmuştur. Kuvvetleri çekme  kararının  verilmesi kolay  olmamışsa da bu yerinde verilmiş bir karardır.

Kuvvetlerinin çekilmesinden önce Amerika, İsrail'e gizli herhangi bir te­minat vermiş değildir. Birleşik Ame­rika'nın bu husustaki durumu yayın­lanan vesikalarda olduğu gibi . açık­lanmıştır. Amerika'nın Birleşmiş Milletlerdeki delegssi Cabot Lodge'un 1 Mart günü Genel Kurulda yaptığı beyanat Amerikan hükümetinin bu mesele hakkındaki görüşünün resmen ve tam olarak izahı mahiyetindedir. Başkan Eisenhower'in Başvekil Ben Gurion'a göndermiş olduğu mektup da İsrail için daha iyi bir gelecek husu­sundaki ümitleri aksettirmekteydi. Bu mektup muayyen garantileri havi bir vesika olarak telâkki edilmemeli­dir.»

Mısır'ın durumu :

«İsrail kuvvetlerinin çekilmesi üzeri­ne, Süveyş kanalı .meselesinin süratle halledileceği ümit edilmektedir. Son zamanlarda Amerika hükümeti, Mı­sır'ın Akabe ve Gazze meselelerinin halline intizaren, kanalın temizlenme­si işini kasten geciktirdiği kanaatini edinmiştir. Artık bu taktiğin terkedileceği ve temizleme işinin süratle ta­mamlanacağı ümit edilmektedir. Her şey yolunda gittiği takdimde kanalda on güne kadar seferlerin başlaması mümkündür. Kanal hakkında Ameri­ka, Fransa, İngiltere ve Norveç tara­fından hazırlanan ve Hammerskjoîd vasıtasiyle Kahire'ye ulaştırılan plâna henüz bir cevap alınmamıştır. Birle­şik Amerika, kanal hakkında Birleş­miş Milletler tarafından tesbit edil­miş olan altı prensibin hâlâ muteber olduğu kanaatindedir. Akabe kör­fezinde İngiliz, Fransız ve İsrail gemilerinin seferlerine engel olunaca­ğı beklenmemektedir. Milletlerarası Adalet Divanı aksine bir karar verme­dikçe bu sular bütün memleketlerin gemilerine açık olmalıdır.»

Japonya:

«Amerikan hükümeti yeni Japon Başvekili Nabuske Kişi'yi Washington'a davet etmeyi tasarlamaktadır. Henüz bu hususta resmî bir davet ya­pılmamıştır.    Japon malı mensucatın satışını tahdit için bazı Amerikan eya­letlerinin kabul ettikleri kanunların meşruiyetini tetkik için Adliye Vekâ­letinin bir dâva açması beklenmekte­dir.»

Hidrojen bombası denemeleri :

«Pasifikte Christmas adalarında ya­pılacak hidrojen bombası denemeleri Havai adaları için hiç bir tehlike doğurmayacaktır. Bu denemeler Havai adalarından pek uzakta ve yüksek bir irtifada yapılacağından bir tehlike ba­his mevzuu olamaz.»

Güneydoğu Asya Paktı :

«Güneydoğu Asya Paktı teşkilâtı memleketlerinden bazılarının müdafaaları için, Amerikadan radyo ile idare edi­len füzeler istedikleri yolundaki ha­berlerden Dışişleri Vekâletinin bir ma­lûmatı yoktur. Filipinlerdeki Ameri­kan üsleri hakkında yakında yeniden müzakerelere başlanılması muhtemel­dir. Mamafih bu mesele daha ziyade Savunma Vekâletini alâkadar etmek­tedir.»

6 Mart 1957

 Washington :

Lübnan Hariciye Vekili Şarl Malik dün gece Birleşik Amerika Hariciye Ve­kâleti Ortadoğu işlerini tedvire me­mur Vekil yardımcısı William Rountree ile bir konuşmada bulunduktan sonra, bazı gazetecilere bir beyanat vermiştir.

Lübnan Hariciye Vekili bu beyanatı sırasında ezcümle şunları söylemiştir: «Ortadoğu daha bir müddet, buhran içinde çalkalanan tehlikeli bir bölge vasfını muhafaza edecek, fakat, bun­dan bir kaç hafta evveline kıyasen, harp tehlikesi her geçen gün biraz daha azalacaktır.»

Şarl Malik bundan sonra, Birleşik Amerika Hariciye Vekâleti Ortadoğu işlerini tedvire memur Vekil yardım­cısı tarafından, Birleşik Amerika ile İsrail arasında hiç bir gizli anlaşma meydana gelmediğine dair teminat verildiğini söylemiştir.

Lübnan Hariciye Vekili, bundan son­ra, Eisenhower doktrinine temasla, bunun Ortadoğuya sulh ve sükûn ge­tireceğini ümit ettiğini ve bu bölgede yaşayan milletlerin bundan böyle kalkınmalarını sağlayacak faaliyetlere girişebileceklerini, belirtmiştir.

Müteakiben, Birleşik Amerika  Lüb­nan münasebetlerine temas eden Şarl Malik, iki memieket arasındaki dost­luğun her geçen gün biraz daha inki­şaf etmekte olduğunu, Lübnamn yap­mış olduğu bazı yardım taleblerinin bir kısmının şimdiden kabul edildiği­ni, bir kısmının ise, hâlen müzakere edilmekte olup yakın bir gelecekte ne­ticelendirileceklerini söylemiştir.

Lübnan Hariciye Vekili, önümüzdeki günlerde Dünya Bankasından bir he­yetin Lübnana giderek bazı tetkikler­de bulunacağını söyleyerek sözlerini bitirmiştir.

 Amman :

Ürdün Başvekili Süleyman Nablusî, «İsrail gemilerinin Akabe körfezin­den serbestçe istifadesini sağlamak üzere, Amerika'nın girişeceği herhangi bir teşebbüs, Arap dünyası tarafından açık bir düşmanlık addedilecektir» demiştir.

Süleyman Nablusî United Press mu­habirine verdiği mülakatta İsrailin Akabe körfezini kullanmağa hakkı ol­madığını söylemiş ve demiştir ki:

«Akabe körfezi bütün milletlerin ge­milerine açılamaz, ve hiçbir memleket Arap milletlerinin rızası olmadan bu­raya gemilerini gönderemez.»

Eisenhower doktrini hakkında fikri sorulan Nablusî demiştir ki:

«Ortadoğu bölgesinde komünist tehdi­di bahis mevzuu değildir. Hiç bir mil­letin. Ortadoğu bölgesine askeri mü­dahalesini iyi karşılayamayız. Bu böl­gede barışı muhafaza gayesi güden her plân Birleşmiş Milletler tarafın­dan tatbik edilmesi ve her iki blok­tan gelecek tecavüz nazarı itibara alınmalıdır.»

Ürdün Başvekili, pek çok İsraillinin İsraili terketmek istediğini iddia    etmiş ve bunların diğer Arap milletleri tarafından memnuniyetle kabul edi­leceğini söylemiş, «imha gayesi güt­müyoruz» demiştir. Nablusî İngiliz Ürdün antlaşmasının feshi müzakere­lerinin de «dostane bir hava» içinde ilerlediğini bildirmiştir.

 NewYork ;

Eisenhower doktrinin ayan meclisi ta­rafından kabulü münasebetile yayın­ladığı bir makalede NewYork Times şunları yazmaktadır :

«Temsilciler meclisinde olduğu gibi ayan meclisinde kullanılan oylar da memleketin bu meselede bir bütün olarak Başkanın arkasında olduğunu isbat etmiştir.

«Eisenhower program