24.8.1955
×

Hakkında

Künye

İletişim

1-31 Ağustos 1955

Sayı : 261

1 9 5  5

1 Ağustos 1955

Ankara:

Posta Telgraf ve Telefon Umum Mü­dürlüğü, bir taraftar, yurdumuzun te­lefon tevsii isleri için hazırlamış oldu­ğu programın tatbikatına devam eder­ken, diğer taraftan da Posta Telgraf şubelerinin açılması yolundaki çalış­ma) arını   hızlandırmış   bulunmaktadır.

Bu cümleden olmak üzere, Potürge ka­zasına bağlı Tepehan, Zara kazasına bağlı Beypınar, Suşehri kazasına bağ­lı Ağvanis, Erbaa kazasına bağlı Haya­ti, Söke kazasına bağlı Akköy, Çine kazasına bağlı Karpuzlu, Hekimhan kazasına bağlı Hasançelebi, Malatya'­nın merkez kazasına bağlı Yazıhan na­hiyeleri ile Aydın hükümet binasında bir P. T. T. şubesi hizmete girmiştir.

İstanbul :

İran Parlâmentosunun davetlisi olarak E. M. Meclisini temsilen Manisa Mebu­su Muammer Alakant    Başkanlığında İstanbul Mebusu Tahsin Yazıcı ve İz­mir Mebusu Pertev Arat'dan müteşekkil heyet bu aksam saat 23 de uçakla  İstanbul'dan Tahran'a  hareket  etmiş­tir.

 İstanbul :

Bir aydan 'beri Birleşik Amerikada tet­kiklerde bulunan Nafıa Vekili Kemal Zeytinoğlu, beraberindeki, Karayolla­rı Umum Müdürü Daniş Koper, Devlet Su İşleri Umum Müdürü Hikmet Turat ve Karayolları Umum Müdür Muavini Orhan Mersinli'den müteşekkil heyet olduğu halde dün gece uçakla Amerika'dan yurda avdet etmiştir.

 Ankara:

Devlet Meteoroloji İşleri Umum Mü­dürlüğünden aldığımız malûmata göre, son 24 saat zarfında Zonguldak'a yağan yağmurun miktarı 431 milimetreyi bulmuş ve yağış miktarının tesbiti için 43 defa rasat yapılması mecburiyetinde kalınmıştır. Kısa zamanda yağan ve bugüne kadar Karadeniz kıyılarında hiç tesadüf edilmemiş olan bu yağış miktarı Zonguldak'ta şimdiden tesbit edilemiyecek büyük zararları mucip olmuştur. Soğuksu mevkinden itiba­ren caddeler ve sokaklar sellerin dağ­lardan sürüklediği molozlarla dolu bir haldedir. Mağazaların ve evlerin hemen hepsinin alt katlarını sular doldurmuştur. Sular taşdığından şehirde­ki köprü de su altındadır. Şehirde bü­tün münakale, muhabere inkitaa uğramıştır. Elektrik kesilmiştir. Sellerin şehirden sürüklediği keresteler ve va­riller denize taşınmıştır. Nüfusça he­nüz bir zayiat tesbit edilmemiştir.

 Ankara:

Hususî muhabirimizden aldığımız ma­lûmata göre, 30 temmuz akşamı başla­yan ve .gece fasılalarla devam eden yağmur, dün ve bu gece bazı anlarda sağanak halini almış, şehrimizde ve merkeze bağlı nahiye ve köylerde bü­yük tahribat yapmıştır.

Şehirde, kömür işletmesine ait iki demiryolu köprüsünü sular götürmüş ve bir kısım rayları seller tahrip et­tiğinden kömür nakliyatı inkıtaa uğra­mıştır.

Ereğli kömür havzasının karpit deposu infilâk etmiş ve bu infilâk neticesinde depo civarındaki evler hasar görmüş­tür.

Ana cadde ve Fevzi Paşa Caddesini su­lar istilâ etmiş ve bu caddeler üzerindeki mağazalara sular girdiğinde, top tancı ve perakendeci tüccar büyük za­rar görmüştür.

Şehrin Soğuksu kısmı tamamiyle su­lar altında kalmıştır.

Belediyenin yeni yaptırdığı pazar ye­rinin duvarları da suların tesiriyle çökmüş, civarındaki dükkânların -bir kısmı yakılmış ve hepsini su basmış tır.

Seli ar, şehrin ana caddelerini tahrip etmiş ve sellerin sürüklediği moloz yığınları, şehir dahilinde münakaleyi durdur muş tur.

Telefon muhaberesi ve elektrik c-ara-yanı kesilmiştir.

Merkez nahiyelerinin birçoğu ile tele­fon ve yol irtibatı kesildiğinden hasar ve ziyana dair malûmat alınamamış­tır.

Bu arada ikisi toprak göçüğü altında kalarak ve dördü de sellere kapılmak suretiyle altı vatandaşımız ölmüş, ya­ralananlar da tedavi altına alınmış­tır.

Sağnak halinde yağan yağmur dinmiştir.

Zonguldağa tren seferleri başlamıştır.

Diğer taraftan. Devlet Meteoroloji İş­leri Umum Müdürlüğünden verilen mütemmim malûmata göre, yirmidört saat zarfında Zonguldağa metre kareye 431 kilogram yağmur düşmüştür ki, bu miktar, Ankaraya birbuçuk sene zarfında yağan miktara tekabül et­mektedir.

Hasar    ve zararın    şimdiden    tesbiti mümkün  olmamakla beraber  sel     ve seylâbın büyük zararları mucip oldu­ğu tahmin edilmektedir.

2 Ağustos 1955

 İstanbul :

Büyük misafirimiz celâlîtmeab Irak Kralı Faysal Hazretleri, İstanbul hayır işlerine sarfedilmek üzere Başve­kilimiz Adnan Menderes emrine 100 bin liralık bir rekihda buyurmuşlar­dır. Bu âlicenap teberraiarından dola­yı hükümet ve teberrudan. faydalana­cak cemiyetler adına Melik Hazretleri­ne en samimi ve hararetli teşekkürle­rini arzetmis olan Başvekil Adnan Menderes, bu. hususu alenen teyide ta­vassutunu Anadolu Ajansından rica et­miştir.

Başvekil Adnan Menderes, Majeste Irak Kralına Türk hayır cemiyetlerine 100.000 liralık teberruda  bulunmaları üzerine ayrıca şu telgrafı çekmiştir:

Majeste Irak Meliki Hazretlerine İstanbul Celâlstmeab,

Türk hayır müesseselerine tevzi edilmek üzere zatı mülûk ân eler inin namıma göndermek Iûtfunda bulundukları 100.000 liralık çeki alım bulunuyorum.

Bu âlicenabans teberruun maddi ehemmiyeti yanında büyük manevi kıymetinin ifade ettiği mânanın, Türîs mille­tince tam kemaliyle takdir olunacağı­na itimad buyurmalarını zatı mülûkânelerinden en derin teşekkürlerimle ve tazim hislerimi arz ve rica ederim.

Adnan Menderes

Su yüksek teberru, İstanbuldaki hayır cemiyetlerine şu suretle tevzi edilmiş  bulunmaktadır:

25bin lira Darüsgafaka'ya, 10 bin lira Darülaeze'ye, 5 bin lira Topkapı Fukaraperver Cemiyetine, 5 bin lira Yok­sullara Yardım Cemiyetine, 11 bin lira Verem Mücadele Cemiyetine, 5 bin li­ra Yoksul Kadınları Kurtarma Cemi­yetine, 15 bin lira Kızılay'a, 10 bin lira Çocuk Esirgeme Kurumuna, S bin lira Yardım sevenler Cemiyetine, 10 bin li­ra da diğer hayır cemiyetlerine.

3 Ağustos 1955

 İstanbul :

27 temmuz salı günü, Londra - Viya­na - Tel-Aviv seferini yapmakta iken, Yugoslavya - Yunanistan vs Bulgaris­tan hududlarının birleştiği yerde Bul­gar uçakları ve topçusu tarafından dü­şürülen İsrail yolcu uçağında ölen 58 kişiden 43 Ünün cesetleri Sofya'dan gelmekte olan trene .bağlanan Üç vagon­la bugün sabaha karşı İstanbul'a geti­rilmiştir. Cesetlerin Sirkeci garına geli­şinde İsrail Vinskonsolosu ile Hahambaşılık mümessili hazır bulunmuş ve cesetlerin tahliyesi iki buruk saat ka­dar devam etmiştir.

Sirkeciden Yeşilköy hava meydanına nakledilen 43 ceset bunları almak üze­re dün İsrail'den gelen iki askerî uça­ğa yerleştirilmiştir. İsrail askerî uçak­ları bu sabah saat 7.35 de Tel-Aviv'e müteveccihen İstanbul'dan hareket et­mişlerdir.

  Ankara:    .

Zonguldakta vuku bulan selden zarar görenlere yapılacak yardımları yerin­de tesbit etmek üzere gitmiş olan Kı­zılay ekibinin gördüğü, lüzum üzerine bugün Kızılay Umumî Merkezi telefon havalesiyle 80 bin lira ve kamyonla 1000 takım çamaşır 500 battaniye ile 200 kişilik ilâç ve pansuman malzeme­si göndermiştir.

  İstanbul :

Kardeş ve müttefik Irak'ın Başveziri Nuri Said Paşa bu gece saat 23 de uçakla Yeşilköyden Bağdad'a hareket etmiştir.

Irak Başvekilini hava meydanında Başvekil Adnan Menderes, Devlet Ve­kili ve Hariciye Vekâleti Vekili Fatin Rüştü Zorlu, Hariciye Vekâleti "Umu­mî Kâtibi Büyükelçi Muharrem Nuri Birgi, İstanbul Vali ve Belediye Beis Vekili Prof. Gökay, Irak'ın Ankara Büyükelçisi İbrahim Akif ile Büyükel­çilik Erkânı. Bağdad Büyülkelçimiz Muzaffer Göksenin ve şehrimizde bu­lunan Iraklılar tarafından teşyi edil­miştir.

Reisicumhur adına deniz yaveri bin­başı Kenan Yazgan, Irak Başvezirine iyi seyahatler temennisinde bulunmuş tur.

Bir polis müfrezesi selâm resmini ifa etmiştir.

Nuri Said Paşa harekelinden evvelken dişine iyi yolculuk dileklerini sunan Anadolu Ajansı temsilcisine bu sefer çok kısa bir müddet için memleketine gittiğini, bu gaybubetinin, çok sevdi­ği ve kendisini kat'iyyen yabancı hissetmediği Türkiye'deki ikametinde an­cak bir nevi ava teşkil edeceğini bildirmiş. 15-20 gün sonra tekrar büyük bir memnunlukla Türkiye'ye ve Türkiyedeki dostlarına döneceğini ve ancak eylül sonlarına doğru Bağdada hare­ket edeceğini beyan etmiştir.

Dost ve müttefik Irak'ın muhterem. Başvekili -o zamanki hareketimde muhterem Türk matbuatı ila çok daha geniş görüşmeyi kendime bir zevk bileceğimi, diye ilâve etmiştir.

4 Ağustos 1955

 Karadeniz Ereğlisi:

Kazamızda seylâptan zarar gören mın­tıkaları mahallinde görmek üzere İşletmeler Vekili Samed Ağaoğlu ile Da­hiliye Vekili Dr. Namık Gedik, Zonguldak mebusları, Jandarma Genel Kumandam Tahsin Çelebican, Zonguldak Valisi, Kızılay Umum Müdür Muavini ve Ereğli Kömürleri İşletmesi Genel Müdürü bugün saat 12 de Ereğliye gelmişleridir.

Kazamızda seylâptan zarar gören- yer­leri gezen Vekiller ve beraberi erin da ki zevat Belediyede halkın ihtiyaçlarını tesbit etmişler ve dileklerini dinlemişlerdir. Bu arada Dahiliye Vekili Dr. Namık Gedik kısa bir hitabede bulu­narak, Ereğlililere «geçmiş olsun» de­miştir.

Kazamızda sellerin tahribatına maruz kalan dükkânların adedi 165 tir. Ayrı­ca iki ev hasara uğramış, bir kişi Öl­müş, Kalapli  Ereğli arasındaki Çakaloğlu köprüsü seller tarafından sü­rüklenmiştir.

Ereğli - Devrek arasında bulunan Kay narca, Kekihisar ve Kurtsuyu köprüleri de selden zarar görmüştür. Bu arada, iki ahşap köprü de seller tarafından sürüklenmiştir. Bunlardan baş­ka orman işletmesine ait bir miktar kereste denize sürüklenmiş, 12 Km. mesafede bulunan şehir içme suyu menbanın derhal düzeltilmesi için tedbirlerin alınması hususunda Vekil­ler ilgililere gerekli direktifleri vermiş­lerdir.

Bu arada sel felâketzedeleri için Kı­zılay tarafından 5 bin lira yardım yapılmıştır.

Vekiller ve beraber Sarindeki zevat saat 16 da Zonguldağa dönmüşlerdir.

5  Ağustos 1955

İstanbul :

Denizcilik Bankasından aldığımız ma­lûmata göre, Almanya'da inşa edilmek te olan İzmir gemisi, merasimle denize İndirilmiştir.

Merasimde Batı Almanya Münakalât Vekili, Türk - Alman dostluğunu öven bir konuşma yapmıştır.

Ağustos 1955

Ankara:

Son günlerde Zonguldak şehrinin maruz kaldığı seylâp dolayısiyle Başvekil Adnan Menderes'e Amerikan Büyükel­çisi Ekselâns Avra Melvîn Warren şu mektubu göndermiştir:

«Aziz Başvekil,

Son zamanlarda vukubulan şiddetli ya­ğıştan ve binnetice husule gelen top­rak kaymaları dolayısıyla Zonguldak cehrinin mâruz kaldığı felâketi öğre­nerek derin bir teessür duydum.

Amerikan hükümeti ve milleti namına-ekselansınıza ve sizin vasıtanızla Zonguldak halkına iztırabınıza kalben iş­tirak ettiğimizi ve bu felâketli netayicin kısa bir zamanda bertaraf olunabil­mişini temenni eylediğimizi ifade et­mek isterim, Diğer taraftan Basvekil Adnan Menderes Büyükelçiye şu cevabî mektubu göndermiştir:

Aziz Büyükelçi,

Zonguldak'ın maruz kaldığı felâket münasebetiyle hükümetiniz ve şahsime, adına bana göndermek lütfunda bu­lunduğunuz çok dostane mektuptan ziyadesiyle mütehassis oldum. Bu sami­mî alâka tezahürünü hükümetime ve felâketzedelere derhal haber verece­ğim.

Şimdiden onlar ve sahsım namına size hararetle teşekkür eder ve bu teşekkürlerimizin hükümetinize de İblâğına delâletinizi rica ederim, bilmukabe­le müveddetlerimi. sunarım.»

Basvekil Adnan Menderes

 Zonguldak:

Şehrimizde bulunan İşletmeler Vekili Samed Ağaoğlu bugün saat 19.30 da yaptığı bir basın toplantısında beya­natta bulunarak demiştir ki:

«Zonguldak belki de asırlardan beri görülmemiş şiddette bir yağmura ma­ruz kalmış ve bunun neticesi olarak da muhtelif noktalarda çok büyük seller, şehri olduğu gibi kenar tesislerimizin civarını da istilâ etmiştir. Hâdisenin birbiri arkasına İki defa olusu, birinci selin baskınından sonra- zararları telâ­fi  etmek   imkânını  bırakmadan bunlara yenilerini ilâve etmiştir. Pek ta­biîdir ki, vilâyet, belediye. Ankara'­dan gelen istihkâm birliklerinin büyük çalışmaları ve fedakârlığı numune teş­kil edecek kadar olmuştur.

Ayrıca işçisinden umum müdürüne ka­dar hakikaten büyük gayretle çalışan işletme mensuplarının da fedakârlık­larına rağmen ikinci selin hemen olu­ğu yapılan temizleme ve tamir işleri­nin yeniden ele alınması mecburiyeti­ni doğurmuştur. Birçok kuyu ağızla­rının, lavvarların, vantilatörlerin, de­poların ve ambarların sellerin sürükle­diği ve kalınlığı, birkaç metreyi ge­çen taş, kum ye molozlarla kapanmış bulunması, hâdiseden evvel çok iyi bir seviyeye çıkmış bulunan istihsali birden bire düşürmüştür. Ayrıca yol, .köprü ve demir yolu gibi nakliye vası­talarının büyük hasar görmüş olmasını da bunlara ilâve etmek lâzım gelir. Hâdisenin söylediğim bu ciddî şartla­rına mukabil gerek devlet demir yolla­rı ve deniz yollarında, Karabük fabri­kalarında, İstanbul Ankara elektrik ve havagazı depolarında, çimento sa­nayii gibi büyük sanayiimizin ileride daha evvel temin edilmiş ve kendileri­ni kömür alamadıkları takdirde dahi uzun bir müddet istihsallerini aksat­maksızın stoklarındaki mevcutlarla havzadaki tahribatı tamir etmek imkâ­nını bize vermiş bulunmaktadır. Gerek Ankara'dan getirilen ve gerekse mahallinde bulunan boldizer, ekskava­tör gibi vasıtalarla işletme sahalarının en kısa bir müddet içinde tamamen te­mizlenmesine   çalışıyorlar.

Bunda yeni bir şiddetli yağmur ve sel hâdisesi olmadığı takdirde muvaffak olunacaktır.

Daha şimdiden birkaç ocak faaliete başlamış bulunuyor.

Çok kuvvetle ümid ediyoruz ki, bir hafta sonra hâdiseden evvelki istihsal miktarına epey yaklaşmış olacağız. Bu nün içindir ki, sanayi ve nakliye için lâzım gelen kömür sevkıyatına şimdi­lik herhangi bir tahdit düşünmüyoruz. İlâve edeyim ki, halkımıza verilmekte olan teshin kokları miktarı ve tevzia­tına bu hadisenin hiçbir tesiri yok­tur. Halka verdiğimiz  kok  kömürleri daha kış aylarından temin edilmiş kâfi stoklara dayanmaktadır.

Ayrıca İstanbul gibi en büyük şehri­mizin elektrik ihtiyacım herhangi bir sekteye uğratmamak için tedbirler alın m iş ve Çatalağzı santralından günde 30 bin kilovatı mütecaviz cereyan ve­rilmeye başlanmıştır.

İşte matbuatımıza hâdise hakkında is­tihsal bakımından bugünlük söyleyeceğim bundan ibarettir. Görülüyor ki, sözlerime ballarken de tebarüz ettir­diğim gibi yağmur ve sellerin şimdiye kadar görülmemiş bir şiddetle olması­na rağmen, kömür istihsalimiz sanayi ve nakliyemizi ciddî bir şekilde tehdit eden bir tehlikeye çok şükür' maruz kalmamıştır.

Burada bir noktayı işaret etmek iste­rim, bu kabil her hâdisede olduğu gi­bi bu sefer de ya bir kısım masum ve saf vatandaşların hayalleri veyahut da çeşitli maksatlı bir takım unsurların gizli emelleri harekete geçmiş bulunuyor. Yüzlerce insanın maden içlerinde mahsur kaldığı rivayetinden tutunuz da istihsalin aylarca başlıyamıyacağı sözlerine birçok hakikatlerle alâkası ol mayan  dedikodular ortaya     atılmıştır.

Bu kadar büyük ve tahripkâr sel hü­cumlarına rağmen işletmede pek can kaybı olmadığı gibi bütün vilâyette de nihayet telefat 'birkaç kişiyi geçmemektedir. Buna da hepimiz hamdüsena diyoruz.

9 Ağustos 1955

 Ankara:

Başvekil Adnan Menderes ile davetlisi bulunan gazetelerimiz sahip ve başmuharrirleri, beraberlerinde vekiller bazı mebuslar ve umum müdürler olduğu halde bugün saat 11 de Sarıyar Barajı­na gitmişler Ve en geç önümüzdeki se­ne sonunda seksen bin kilovat saatlik enerji ile işlemeye açılacak olan bu barajın bütün tesislerini gezmişlerdir.                                                                                                                         

Tesislerin. gezilmesinden evvel Sarıyar Barajı kulüp binasında Nafıa Vekili Kemal Zeytinoğlu hükümetin bol ve ucuz elektrik enerjisi istihsali hakkıdaki programı üzerinde izahat vermiş­tir. Bu izahatte belirtildiği veçhile, 1950 de Demokrat Parti iktidara geldiği zaman memlekette yalnız yediyüz küsur milyon kilovat saat takatinde elektrik tesisatı vardı. Ve bunların hemen hep­si kömür veya akaryakıt ile çalışmakta idi, 1950 den İtibaren küçük ve büyük sulardan istifada edilerek .bol ve ucuz enerji temini İçin bir program hazır­landı. Bu programda akar yakıt ve kömür yarine suyu ikame etmek ve böylece döviz tasarrufunda bulunmak termik santrallerde de cüruf ve başka türlü gayrı kabili istimal linyitleri kullanmak esas olarak ele alınmakta, ayrıca, enerji istihsalinin yanıbaşında ye­rine göre feyezanları Önleme, ve geniş mikyasta araziyi sulama maksatları da güdülmekte idi. Bu program gereğince, ilk olarak enerji istihsali, sulama ve feyezanı ünlema gibi üç maksatlı bir tesis olan Seyhan Barajı ihale edildi. Dış tediyesi Dünya Bankasından alı­nan yirmîbeş milyon dolar istikrazla temin edilmiş bulunan bu baraj önümüz­deki mart ayında bitecek vs Tarsus, Mersin ve Adana civarına senede .elli dört bin kilovat saat enerji verecek­tir. İkinci ihale, enerji istihsali ve fe­yezanı Önleme gibi iki maksat güden ve ilk kademesi seksenbin, tamamı ise yüzaltmıs bin kilovat saatlik bulunan Sarıyar Barajıdır. Üçüncüsü bir man­zume halinde inşîıda bulunan altmış dokuz bin kilovat saatlik kırksekiz bin kilovattık Akçay ve bidayette yüzbeş bin iken bilâhare tadil ile yüzyirmî se­kiz bin kilovata çıkarılan Kızılırmak üzerinde Hirfanlı Barajlarıdır.

Büyük tesislerin yanıbaşında küçük ve orta birçok hidro elektrik santralleri yapılmış, bir kısmı bitmiş bir kısmı bitmek üzere bulunmuştur. Hatay'da Haribiye'de altıbin kilovat saatlik defne tesisleri isletmeye açılmıştır. Erzu­rum'da, tevsii ile onaltıbin. kilovat sa­atlik Tortum bitmek üzeredir. İnşa ha­linde bulunan ve birçoğu bitmek üzere ulan diğer hidro elektrik santraller bir çoğu iki veya üç maksatlı olmak üzere, Elâzığ'da altı bin kilovat saatlik Hazer, Konya'da sekizbîn beşyüz kilovat saatlik Göksu, Erzincan'da üçbin kilo­vat saatlik Girlevik, İsparta'da sekiz bin üçyüz kilovat saatlik Eğridir, Kayseri'de altıbin sekizyuz kilovat saatlik Sizır, Gediz'de ikibinbeş yüz kilovat saatlik Kayaköy, Maraş'ta üçbin yedi-yüz elli kilovat saatlik Ceyhan vs Siirt de bin kilovat saatlik Hotant santralle­ridir. Ayrıca Antalya'da hususî teşeb­büs eliyle yapılacak onsekîzbin kilovatlık Kepez, ihaleleri yapılacak olarak da, Rize'de İkizdera, Giresun'da Harşit ve Van'da Bend'imahî vardır.

Termik santrallere gelince, bunlar alt­mış bin kilovat saatlik Somas doksan bin kilovat saatlik Tunçbilek, iki defa altmışbinlik Çatalağzı ve yüz ellibin kilovat saatlik Kütahya'da Seyyit Ömer santralleridir.

İstanbul, İzmir ve daha birçok şehirle­rimizin tevsi edilen santrallerini bu hesaba katmıyoruz.

Böylece, ilk program olarak beş büyük ve on iki küçük hidro-elektrik ve üç büyük termik santrali üzerinde çalışıl­maktadır. Bütün santralleri birbirine bağlıyarak bir umumî şebeke tesis edecek olan dörtbin kilometre uzunlu­ğundaki havaî hatlar da inşa halinde­dir.

Bu programın büyük bir kısmının ta­hakkuku ile 1957 yılında umumî ener­ji miktarı sunîde üç milyar kilovat sa­ati geçecek, 1958 senesi ortalarında hepsi bitince de dört milyar kilovat saate yaklaşacaktır. Bu arada p.ek ta­bii ilerisi için daha başka mevzular da ele alınacaktır. Bunlar arasında ezcüm­le Sakarya üzerinde kademeli barajlar vardır.

Memleketin 1950 de yediyüz küsur milyon kilovat saat olan elektrik enerji­sini dört milyara çıkaracak bulunan programın tatbiki havaî hatlarla bera­ber birbuçuk milyara mal olmaktadır.

Enerjinin kilovat saati birbuçuk  iki buçuk kuruş arasında temin edilecek­tir. Sulamalarda elde edilecek menfa­atlerle üç yılda kendisini amorti ede­cek vaziyettedir.                                                                            

Nafıa Vekilinin izahatinden sonra Sa­rıyar tesisleri grubu müdürü Reha Eren de istihsal edilecek enerjinin haf­tanın muhtelif günlerini ve günün muhtelif saati erindeki ihtiyaçları tam şekilde karşılamasından doğan    enerji değeri, sudan veya düşük linyitten is­tihsal edilmek ve arada nakliyeyi kal­dırmak gibi muhtelif unsurların tesi­riyle ortaya çıkan maliyet azlığı ve is­tihsal edilen enerjiyi ihtiyacın fazla bulunduğu yerlere veya aksaklıklara çı­kabilecek mahallere sevk etmek kolay lığının ortaya koyduğu şebeke emni­yeti üzerine izahat vermiş, Sariyar ba­rajının her türlü barajlarla en geç ge­lecek sene sonunda ,enerji istihsaline başlıyacağını, tesisatın çok daha evvel bitmiş olacağını, çünkü, çalışmanın an­cak su terakümünden . bağlıyacağını kaydetmiştir.

Sarıyar Barajının tesislerinin hepsi ge­zilmiş, büyük bîr hızla ilerlemekte olan çalışmalar görülmüş ve akşam sa­at 21 de Ankaraya dönülmüştür.

Bu akşam Başvekil. Adnan Menderes gazetecilerimiz şerefine Ankara palas­ta bir ziyafet vermektedîr.

10 Ağustos 1955

 İzmir:

M.M.V. İzmir Temsil Bürosundan bil­dirilmiştir:

5 nci Kore tugayımızın birinci kafi­lesi bugün saat 8.30 da »Uss Eltiliğe» nakliye gemisiyle limanımıza gelmiştir.

Sabahın erken saatlerinden, itibaren Cumhuriyet meydanını dolduran binlerce kişinin coşkun tezahüratı arasın­da gemi rıhtıma yanaştıktan sonra kur banlar kesilmiş ve kahramanlarımız muhabbetle selâmlanmiştır. Piyade taburundan bir kıt'anın selâm duruşun­dan sonra, askerî bandonun çaldığı istiklâl marşı ile merasim? başlanmış ve ilk sözü Vali Kemal Hadimlı alarak de mistir ki:

«Beşinci Kore tugayının muhterem mensupları, kahraman  subay,  assubay

ve erlerimiz.

Dünya sulh vs emniyetinin temin ve muhafazası için bir yıldan beri şeref­le ifa etmiş olduğunuz nöbet vazifesin­den   ayrılarak   yurda   dönüyor  ve   şu anda mukaddes Türk topraklarına a-yak basmak üzere bulunuyorsunuz. Türk ordusu dünya devletleri manzu­mesinde uhdesine düşen vazifeyi kahramanlıkla ifa etmiştir. Sizler bu or­dunun bahada: mümessillerisiniz. Vilâyetimize ve memleketimize hoş geldi­niz. Ailelerinizle birlikte sıhhat ve âfiyet içinde muammer olmanızı diler, cümlenizi hürmet ve muhabbetle selâmlarım. »

Bundan sonra Garnizon Kumandanı Korgeneral Cemal Gürsel, veciz bir konuşma yaparak ezcümle şunları söy­lemiştir:

Vatana ayak bastığınız şu anda duy­muş olduğumuz1 sevinç ve heyecana ordu adına iştirak ediyorum. Memle­ketten uzak kaldığınız bir sene zarfın­da birçok memleket ve millet gördü­nüz, bilginizi art tır diniz. Hepinizi say­gı ve sevgi ile selâmlarını.

Haziran ayında Kore'de Birleşmiş Mil­letler uçaksavar bataryaları arasında yapılan müsabakada 5 ncı Kore tuga­yının uçaksavar bataryalar: birinciliği kazanmıştır. Bu bataryayı tebrik eder er ve subaylarını muhabbetle salamlarım. Tekrar hoş geldiniz arkadaşlar.»

Müteakiben kafile sıra halinde ve hal­kın coşkun tezahüratı arasında gemi­den inmiştir.

Subay ve erlerin muameleleri Kore Bü­rosu tarafından sür'atle ikmal edilmektedir.

11 Ağustos 1955

 Ankara:

Başvekil Adnan Menderes, dün şehri­mize gelmiş olan Minneseta Eyâleti Umumi Valisi Orvill Freeman'Ia bugün saat 12.30 da Başvekâlette bir müddet görüşmüştür. Bu görüşmede Devlet Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekili Fatin Rüştü Zorlu da hazır bulunmuş­tur.

Diğer taraftan Minnesota eyâleti Umu­mî Valisi saat 12 de Devlet Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekili Fatin Küstü Zorlu'yu makamında ziyaret etmiştir.

Bu ziyaretlerinden sonra Orvılle Free-man Minneapolis Moline traktör fabrikası mümessilleriyle görüşmüş ve saat 17 de İstanbul'a hareket etmiş ve hava meydanında Ankara Vali ve Belediye Reis Vekili Kemal Aygün Minneapolis Moline Traktör ve Ziraat Aletleri Ortaklığı ile Federal Truck firması mümessili tarafından uğurlanmıştır.

 İstanbul :

Bu sabah İstanbula gelen, Amerika Birleşik Devletlerinin Akdenizde va­zifeli 6 ncı filosu kumandanı Korami­ral Rahh Ostie saat 15.30 da Salem kruvazöründe bir toplantı tertip ede­rek gazetecilerle görüşmüştür.

Aslîn uçak pilotu olan ve Kore harbinde uçak gemileri filosu kumandan­lığım yapmış bulunan Koramiral Os­tie, bu toplantıda Kore harbinde bera­ber çarpışmış olduğu Türk askerinin yüksek muharebe kabiliyetini ve cesa­retini övmüştür.

Beraber çalıştıkları kimseleri daha iyi tanımak vs hizmet mıntıkalarını daha iyi öğrenmek için sık sık bu gibi ziya­retler yaptıklarım belirten filo kumandanı, gazetecilerin muhüm sualle­rini cevaplandırmış ve harp hâtıralarını anlatmıştır.

 Ankara .

Dün Başvekil Adnan Menderes misafirlerimiz sahip ve başyazarlar  la ter­tip ettiği basın toplantısında memle­ket ve millet hayatının her sahasında yapılan ve halen yapılmakta olan işler hakkında izahatta bulunmak üzere, geçen seferki toplantıda oldugu gibi bu sefer de muhtelif müesseselerin umum müdürlerine söz vermiş ve bunun üze­rine Türkiye Emlâk Kredi Bankası Umum Müdürü Medeni Berk, İller Ban­kası Umum Müdür Muavini Tahir Öktem, Toprak Mahsulleri umum Mü­dürü Feridun Üstün., Ziraat Bankası Umum Müdürü Mithat Dülge ve Mer­kez Bankası Umum Müdürü Nail Gidel memleket kalkınmasının ve bugün kü durumun kandı dairelerini alâkadar eden kısımları vs dairelerinin faaliyetleri hakkında rakamlı ve mukayeseli izahatta bulunmuşlardır.

Bu umum müdürlerin izahlarını şu suretle hülâsa etmek mümkündür:

«Yurtta yapı ve onarma islerini başar­mak, meskeni olmıyanlara mesken kredilîri açmak, arsalar üzerinde bina ya­pıp satmak ve yapı malzemesi endüst­risini kurmak gibi maksatlarla kurul­muş olan banka. 1950 ye kadar gayele­rinin ancak bir kısmı üzerinde çalışmış, büyük ölçüde kredi ile endüstri faali­yetlerine 1950 den sonra    başlamıştır,

100 milyonluk sermayesi 1952 de 301 milyona çıkarılmıştır. 1950 de 46 vilâ­yet ve kaza merkezinde çalışan E şube­si vardı. Bugün 371 vilâyet ve kaza merkezinde faaliyet yapan 40 şubesi vardır.

Bankanın 1950 de ödenmiş sermayesi 51.5 milyondu. Bugün 130.5 milyondur.

Artış nisbeti yüzde 248 dir.

Bankanın tâli kaynaklarını teşkil eden mevduat 1950 de 35,8 milyon idi. Bu­gün 220 milyondur. Artış nisbeti %600 dür. 1950 de satılmış tahvillerinin ba­kiyesi 85 bin liralık idi. Bugün fiilen. satılmış iki emisyon tahvil tutarı 80 milyondur. Bu kısımda çıkarılacak üçüncü tertiple 130 nüyuna baliğ ola­caktır. Karşılıklı ve ihtiyatlar 2.5 mü-yondan 15 milyona çıkmıştır. Aslî ve tâli kaynaklar bu suretle 92 milyondan 600 milyon yükselmiştir. Bunlar iç piyasadan ve millî ekonomiden temin edilmiş ve memleketin iş yapmak için zorlayışını göstermekte 'bulunmuştur.

Evvelce hiç mevcut olmayan dış piya­sa kredileri de bugün temin edilmiş bulunmaktadır. Peşin bir şey ödenme­yen %3 faizle 75 milyon marklık kredi bulunmuş ve bu krediden 30 milyonluk malzeme memlekete şimdiden gelmiş­tir. Demir v.e galvanizli boru temin edecek olan bu Alman devlet müessese­siyle yapılan kredi anlaşması gereğin­ce senede 50 milyon lira kıymetinde 50 bin ton mal gelecek, anlaşma beş sene müddetle işliyerek gelen malzeme mik­tarı 250 bin tonu bulacaktır.

Bankanın mesken ve inşaat kredisi olarak 1949 da verdiği miktar, yüzde 5 ve daha faizlilerin yekûnu olarak 59 milyondu. 1950 de 62 ye, 1951 de 106 ya, 1952 de 174 e, 1953 de 228 e, 1954 de 258 e çıkmıştır. Bu sene haziran sonuna kadar da 311 milyon yalnız is­kân ve inşaat kredisi verilmiştir. Bankanın ticari plasmanları da 1949 da 11 miylondan, 1954 de 128 milyondan çık­mış, bu sene haziran sonuna kadar da Î83  milyona  yükselmiştir.

Bankanın inşaat Kredileri arasında 1952 yılından beri İşçi Sigortaları Kurumu ile yaptığı anlaşma ile temin et­tiği kaynaklarla, işçi mesken kooperatiflerine açtığı %4 faizli ve 20 yıl vadeli krediler de mühim bir mevki al­mış bulunuyor. Bu kredilerin yekûnu 30.000.000 liraya varmıştır.

Bankanın kredi faaliyetinin yanında yurdumuzda büyük ölçüde mesken ve iş hanları teminine matuf çalışmaları da vardır.

Bankanın Koşuyolunda inşa edip bi­tirdiği mahalle 400 evi ihtiva etmekte olup 5.000.000 liraya mal olmuştur. Bu ev ve dükkânlar kredili olarak vatan­daşlara satılmıştır

İstanbul Levend mahallesi; dört mer­halede tahakkuk ettirilmekte olan bir mahalledir.

Birinci kısım 391 ev ve dükkândan iba­ret olup 10.119.000 liraya, ikinci kısım 337 ev ve dükkândan ibaret olup 11 milyon 445 bin liraya, üçüncü kısım 275 ev ve dükkândan İbaret olup 9 milyon liraya mal olmuştur. Dördüncü kısım 345 lojmanı ihtiva edecek apartımanlarıyla 70 dükkân, 90 garaj ve 600 kişilik bir sinemadan ibaret olacak ve 20.000.000 liraya mal olacaktır.

İstanbuldaki mesken inşaat faaliyeti­mize (Makine Kimya Endüstri Kurumundan) 60.000.000 liraya satın aldı­ğımız «Baruthane» arsalarında da devam edeceğiz. Bu arsaların imar plânı için bir proje müsabakası açmış bulunuyoruz. Yaptığımız etüdlere göre, (4,5) milyon metrekareden ibaret bu arazi üzerinde 8000 lojmanı İhtiva ede­cek apartımanlar takriben 240.000.000 liraya sahildeki otel, plaj tesisleri ve yolları, şehircilik hizmetleri de 50 mil­yon liraya mal olacak İstanbul Baruthane sitesinin kurulması için 350 mil­yon lira harcanacaktır. Bu mahallenin ilk kısmının inşaatına 1956 yılında başlanacaktır. Baruthanede 50.000-45.006 nüfus ikamet edecektir.

İzmirde Karşıyaka Bostanlı mevkiin­de Belediye ve millî emlâkten satın aldığımız 2.200.000 metrekarelik araziye denizden doldurma süratiyle kazanılacak 1.300.000 metrekarelik kısmın ilâ­vesiyle 3.500.000 metrekarelik bir inşa­at sahası elde edilecektir. Bu mevkide 30.000 nüfuslu bir site kurulacaktır. Ankarada P.T,T. Umum Müdürlüğünün sahip bulunduğu 842.000 metreka­relik telsizler mıntakası bu sene, imar iğin satın alınmıştır. Burası da takri­ben 10.000 nüfuslu bir sitenin kurul­masına yarayacaktır. Ankara, İstanbul ve İzmirden başka, Diyarbakır'da mes­ken sıkıntısını bertaraf etmek için 82 ev ve 10 dükkândan ibaret bir mahal­lenin inşaatına başlamış bulunuyoruz. Bu mahalle takriben 3.500.000 liraya mal olacaktır.

Erzurum'da 42.000'metrekarelik yeni bir mahalle arsası mubayaa edilmiş, Uşak'ta 200.000 metrekarelik bir saha­nın mubayaası için hazırlanmış bulunuyoruz.

Türkiye Emlâk Kredi Bankası mem­leketimizin muhtelif köşelerinin maruz kaldığı tabiî âfetlerin tamir ve ihyası için de büyük gayretler sarfetmiş bulunuyor. Bu arada 1950 yılında yanan Demirci kasabası yeni baştan, 1.500.000 liranın sartiyle yaptırılmış, yanan Ba­lıkesir çarşısı 2.000.000 liraya yeniden inşa ettirilmiş, Balıkesir ve Çanakkale zelzelesinden sonra Yenice'de 300, Ayvalık'da 150 ev, Gönen'de 70 ev, Manyas'da 64 ev ki, cem'an 584 ev yeniden yapılarak tamamlanmıştır. Bu evlerin inşaatı için de 4.000.000 lira harcanmış­tır.

Heyelan raratakası Gördes'te 200 ev ve 123 dükkân da 2.000.000 liraya inşa ettirilmektedir.

Türkiye Emlâk Kred'i Bankası, mem­leket inşaatına numune olacak blok apartıman   ve  iş  hanlarının  da   inşatına başlamış bulunuyor.

İstanbulda Atatürk bulvarında bu yıl sonunda bitecek olan 74 daireli ve 17 dükkanlı blok partımanlar takriben 4 milyon liraya mal olmaktadır. Ankara'da 39 daireli bir blok apartımanı inşaatına başlanmıştır. Ankarada inşaat sahası 16.000 metrekare olan 10 katlı 320 büro, 40 dükkânı ihtiva ede­cek vs 200 otomobil alacak modern garajı olacak büyük bir iş hanı takriben 5.000.000 liraya çıkacaktır. İzmir'de Al sancakta. 86 daireli bir blok apartı  projeleri  tamamlanmıştır.»

Diğer umum müdürlerin konuşmaları­nın hülâsalarını hergün birer tane ol­mak üzere vereceğiz.

 Ankara:

Irak Dahiliye Veziri Ekselans Said Ka­zas beraberinde Irak Millî Emniyet Mü dürü Behçet Al Attiya olduğu halde bugün, saat 17.30 da uçakla İstanbuldan şehrimize gelmiştir.

Ekselans Said Kazas sivil hava alanın­da Dahiliye Vekili Dr. Namık Gedik, Ankara Vali ve Belediye Reis Vekili Kemal Aygün, Millî Emniyet Reisi Behçet Türkmen, Dahiliye Vekâleti Müsteşarı Dilâver Argun, Emniyet Umum Müdürü Ethem Yetkiner, Irak Büyükelçisi İbrahim El Alusi, Ankara Emniyet Müdürü Faruk Oktay ve pro­tokol umum müdürü muavini vekili tarafından karşılanmıştır.

Irak Dahiliye Vezili Ekselans Sait Kazas'a hava meydanında bir polis müfrezesi selâm resmini ifa etmiştir.

12 Ağustos 1955

 Ankara:

Başvekil Adnan Menderes memleketimizde misafir bulunan Irak Dahiliye Veziri Ekselans Sait Kazas ile İktisat ve Ticaret Veziri Ekselans Nedim Pagaci şereflerine bu akşam saat 21 de Marmara köşkünde bir yemek vermiş­tir.

Bu yemekte vekiller, bazı mebuslar, Başvekâlet Müsteşarı, Hariciye Vekâle­ti Umumî Kâtibi, Ankara Vali ye 'Be­lediye Reis Vekili, Dahiliye ve İktisat ve Ticaret Vekâletleri Müsteşarları, mi­safirimizin maiyetleri erkânı. Irak Büyükelçisi ve elcili erkânı. Hariciye Vekâleti ileri gelenleri ile Başvekalet Hususî Kalem Müdürü hazır bulunmuşlardır.

13 Ağustos 1953

 Ankara:

Pakistan'ın Ankara Büyükelçisi Ek­selans Mian Amuniddin Pakistan'ın 8 nci kuruluş yıldönümü münasebetiy­le kendisiyle görüşen Anadolu Ajansı muhabirine şu mesajı vermiştir:

«Sekiz sene evvel bugün, 80 milyon halk, anavatanları Pakistan'a kavuştu­lar. Bu mucize, dinamik bir lider ka­rakterini haiz olan ileri görüşlü ve ce­saretli millete iman, birlik ve disiplin sağlıyan Kaidl-i-Azam Mohammed Ali Cinnah tarafından yaratılmıştır. Bu­gün 80 milyon Pakistanlı başlarını mil­istin babası olan büyük liderlerine de­rin bir hürmetle eğmektedir.

Pakistanın yaratılması düşman kuv­vetler karsısında zor bir is olduğu gibi, devletin kurulması da kolay olmamış­tır. İşe hiç yoktan başlayan Pakistan­lılar hiç bir zaman geriye bakmıyarak bütün enerjilerini halkın seviyesini yükseltmiye, memleketi endüstri bakı­mından kalkındırmaya ve mîlletler camiasında Pakistan'ın neresti ini teinin etmeğe sarfettiler. Bu devamlı gayretler sayesinde, Pakistan dünyadaki en­düstri sahasında ilerlemiş milletlere muhtaç kalmayıp memlekette, jüt, yünlü ve pamuklu mensucat, kâğıt Ve şe­ker endüstrilerini tesis ederek memle­ketin ilerlemesinde yeni bir çığır aç­mıştır. Pakistan'ın elde ettiği bu başa­rılar, içlerinde Pakistan'ın yaşayabile­ceğine şüphe edenlerin de bulunduğu dünya milletleri arasında şaşkınlık ve hayranlık yaratmıştır.

Hind - Pakistan yarımadasındaki bir­çok müslümanlar gibi Kaid-i Azam da Türkiye v,e Türklerin dâvası ile yakın­dan alâkalanıyordu. İstiklâl Harbinde Türkler bütün yarlıkları İle çarpışır­larken, Cinnah İngilterede Türklere haklarının verilmesi için. Azimkar bir mücadeleye girişmişti. Pakistan'ın kuruluşunu müteakip Kaidi-i Azam iki kardeş memleket olan Türkiye vs Pa­kistan arasındaki bağlan daha fazla sağlamlaştırmaktan hiç bir zaman ge­ri kılmamıştır. Bugün iki memleket hal ki tarafından kalben desteklenen bu gayretler masuit neticeler doğurmuş ve Türkiye ile Pakistan'ı çözülmez bağ­larla bağlamıştır. İki memleket arasın­daki dostluk bağları artık elle tutulur bir hale gelmiş ve Türkiye ile Pakis­tan kültürel, siyasî ve askerî sahalar­da olduğu kadar diğer bütün sahalarda da övünülecek müşterek iğler yap­maktadırlar. Bu iki milletin elele ver meşinden âtide elde. edilecek netice şimdiden bilinemez, fakat dünya bu memleketlerin herhangi bir taraftan gelecek bir tecavüz:e karşı kendilerini korumak için birleştiklerini öğrenmiş­tir.

Milletimi temsil ettiğim bu kardeş memlekette bütün bu tekâmüllere şahit olmak şerefine nail oldum. Aynı za­manda bu sene başında Türkiye Reisi­cumhuru Sayın Celâl Bayar'a Pakis­tan'a yaptıkları ziyarette refakat et­mek benim için bir gurur vesilesi oldu. Pakistanlılar Türk misafirlerine kalbten gelen tezahüratta bulunmuşlar ve hiç şüphe yok ki sayın Türk misafirle­rimiz de Pakistanlı kardeşlerinin his­lerinin samimî olduğuna kanaat getir­mişlerdir.

Bugün istiklâlimizin sekizinci sene­sine girerken Pakistan hükümeti ve halkı tarafından da ak s ettiril erecek ye­gâne temenninin iki memleket arasın­daki bu dostluk bağının gittikçe kuv­vetlenmesi ve bu iki memleketin sulh ve tekâmül gayelerine erişmeleridir.

14 Ağustos 1955  İstanbul :

Dün Ankaradan şehrimize gelen Zira­at Bankası Umum Müdürü Mithat Dülge bu sabah kendisiyle görüşen mu habirimize Ankara civarında yapılmak ta, olan bazı menfi propaganlara hak­kında şu beyanatı vermiştir:

Ankaradan dün sabah otomobille hareket ettim ve gece Istanbula geldim.

Ankara civarındaki kasaba ve köyler­de Ziraat Bankasını ilgilendiren şu propagandaların yapılmakta olduğunu Öğrendim: Bankaya borçlarınızı öde­meyiniz para da yatırmayınız zira bankanın parası kalmamıştır. Size tek­rar para veremiyecek hâle düşmüştür.

Sayın 'Başvekilimizin son basın toplan­tısında arz ve izah eylediğim veçhiler bankaya borcu olan çiftçilerimiz bu sene de borçlarını vâdesinde muntaza­man ödemektedirler.

Son bir aylık tahsilatımız gecen sene­nin aynı devresi zarfında tahsilattan yüzden elli nisbetinde fazladır.

Tahsilat mevsiminin başladığı temmuz. ayı iptidasından itibaren Ziraat Ban­kasının parası her zaman olduğu gibi teknik ihtiyaca vs ihtiyat nisbetinde değil, çok daha fazlası île mevcuttur.

Borcunu bankaya ödeyen her çiftçi, tekrar istediği krediyi fiilen alabildi­ğini görecek ve yine bankaya mevduat şeklinde tasarruf parası yatıranlar da her İstedikleri anda paralarına kavuşa­bileceklerdir.

Bu memlekette bu gibi yersiz vs ha­kikate uymayan uydurma propagandaların 48 saat dahi ayakta durmasına imkân yoktur.

Allah'ın inayeti sayesinde ve banka usullerine ve teknik ihtiyat kaidelerine riayet hususunda dosta düşmana kar­şı çok hassas bulunduğumuz için ban­kamızın para vaziyeti bakımından müşkül ,bir duruma düşmesi asla tasav­vur ve tahayyül edilebilecek bir key­fiyet değildir.

Hele tahsilat mevsiminin başladığı bu aydan itibaren, Cumhuriyet Merkez Bankası nezdindeki normal reeskont kredilerimizden mühim bir kısmını kullanmadığımız halde kasa mevcu­dumuz ve likidite durumumuz her şu­be ve ajansımızda normalin üstünde bir kuvvet arz etmektedir. Köylülerimi­zin vk çiftçilerimizin bu propagandalara asla kulak vermemelerini ve bu­lundukları yerle d e ki banka şubesine müracaat ederek istediği parayı kolaylıkla almak tecrübesini bilfiil yapmak suretiyle bu yersiz ve haksız propagan­dalar; bizzat yerinde tekzip etmelerini tavsiye ve rica ederim.

 Ankara:

Başvekil Adnan Menderes'in basın toplantısında Toprak Mahsulleri Ofisi TJmum Müdürü. Feridun Üstün’ün, ofi­sin faaliyeti hakkında vermiş olduğu izahlar bugünkü sayısında neşreden bir Ankara gazetesi, bu habere koydu­ğu başlıkta, ofisin dört senede bir mil­yon 300 bin ton hububat satın aldığını, dört yılda çiftçiye ödenen para­nın yekûnunun 385 milyon lira, 1945-1950 arasında ödenen paranın da 125 milyon olduğunu yanlış olarak bildir­in iştir.

Haberin metninden de anlaşılacağı gibi, bahis mevzuu olan rakkamlar, devrelerin senelik vasatileridir.

1946/47 - 1949/50 ve 1950/51 - 1953/54 devrelerinin dört senelik vasatileri mu­kayese edilirse, görülür ki, 1946/47 -1949/50 devresinde' ofisin mubayaası senede vasati 550 bin tondu, buna gö­re, 1946/47 - 1949/50 arasındaki dört senede cem'an 2 milyon 200 bin ton mubayaa yapılmıştır.

Yine ofisin mubayaası, 1950/51 - 1953/ 54 devresinde, senede vasatı 1 milyon 300 bin tona çıkmıştır. Buna göre, 1930/51 - 1953/54 arasındaki dört se­nede ceman 5 milyon 200 bin ton nübayaa yapılmıştır.

Tine aynı vaziyette, 1946/47 - 1949/50 devresinde, senede vasati 100 milyon lira ödenmiştir. Buna göre, 1946/47 -1949/50 arasındaki dört senede cem'­an 400 milyon lira ödenmiş bulunmak­tadır. 1950/51 - 1953/54 devresinde ise, çiftçiye her sene vasati olarak 340 milyon lira ödenmiştir. Buna göre de, 1950/51 - 1953/54 arasındaki dört se­nede ödenen miktar cem'an 1 milyar 360 milyon liradır.

Bu rakamların mukayesesinde, yeni devrenin dört senesinde yapılan umu­mî mubayaa mikdarının. eski devrenin dört senesinde yapılan umumî muba­yaa mikdarının  iki buçuk misline yakın olduğu görülmektedir. Yine bu rakamların mukayesesinde, yani devrenin dört senesinde çiftçiye ödenen paralar umumî yekûnunun da, eski devrenin dört senesinde ödenen paralar umumî yekûnunun 3,5 misline yakın bir meb­lâğa yükseldiği anlaşılır.

15 Ağustos 1955

 Zonguldak:

Zonguldak gazeteciler cemiyeti C.H.P. Genel Sekreteri Kasım Gülek'in Zonguldak seyahatinde vuku bulan hâdi­seler hakkında şu tebliği neşretmiştir  tir:

C.H.P. Genel Sekreteri Kasım Gülek'jn şehrimize gelişinde tahaddüs eden ve memleket basınında yer alan hâdi­seler cemiyetimizce yakından takip edilmiştir.

Türk matbuatına biri birini tutmayan şekilde intikal ettirilen ve umumî efkâra duyurulan olaylarda tavzihe muhtaç noktalar olduğuna kani bulunan cemiyetimiz, aşağıdaki açıklama ile hâdisenin sahih seklini duyurmayı va­zife bilmektedir:

Şehrimizde Kasım Gülek'e karşı ce­bir kullanılmamıştır. Genel Sekreterin iple karakola sürüklendiği, silâh tehdidi altına alındığı, emniyet müdü­rünün icap ederse vurmağa selâhiyetim vardır dediği, Gülek'in ölümle tehdit edildiği tamamen asılsızdır.»

Polis filhakika iş el koymuştur. Buna sebep halk adına ve Gülek adına tehlikeli manzara arzeden kalabalığın iz­har ettiği heyecanın protesto mahiyetindeki hareketlerin Kasım Gülek için ciddî bir tehlike teşkil eden hal alma­sıdır. Durumun nezaketi valilikçe mü­şahede edilmiş, başkaca korunma im­kânının bulunmaması bizzarure poli­sin müdahalesini gerektirmiş ve valiliğin emri üzerine polis kalabalığı da­ğıtmış binleri aşan halk topluluğunun münfail nazarlarından ve muhtemel neticesinden korunmak için Genel Sekreter, hükümet konağına da­vet edilmiş, bir bakıma şahsının korunmasına matuf olan bu tedbiri o an için idrak edemeyen Genel    Sekreter

vaki davete mutavaat etmeyerek ayak «diremiş, bu durum karsısında polis selâhiyetini kullanarak Gülek'i vilâyete getirmiştir.

Üst üste sel felâketi geçirmiş bir çok vatandaşların evleri yıkılmış, çadırlar­da ikamet mecburiyeti hasıl olmuş bir eshir girerken Genel Sekretfi nüma­yiş yapılması, ufacık bir Türk Bayrağı yanında on misli büyük altıok arma­ları ile Genel Sekreterin karşılanması, .şehirdeki ıztıraba sırt çevirerek bay­ram havası yaratılmak istenmesi halk topluluğu arasında Halk Partisine ve Genel Sekretere infial ve iğbirara se­bebiyet vermiştir. İşletmeler ve Dahi­liye Vekillerinin, mebusların, valinin birçok günler sular İçinde dolaşarak felâket görmüş halkın dertlerini paylaşmaları, acele olarak her türlü yar­dımın yapılması yanında Kasım Gülek'in alâyiş ve tezahüratı tercih etme­si umumî kırgınlık ve husumet yarat­mıştır.

Cemiyetimiz şuna kanidir ki, kalaba­lığın dağıtılmasına matuf acele tedbîr­ler alinmasaydı, yukarda belirtilen ruh haleti içinde gerçekleşebilecek kaçınılmaz bir hâdise sayısız vatandaşın hayatına mal olabilirdi.

Halk Partisi Zonguldak "Vilâyet İdare Kurulunun 14 ağustos tarihli Ulus ga­zetesinde intişar eden tebliğinden de anlaşıldığı üzere memleket matbuatındayer alan haberlerin dörtte üçünden ziyadesi hakikati uygun değildir. Hür basın olarak matbuatımıza yalan haber ulaştırılmasını, halkımızın iğfal edil­mesini tasvip edemeyiz. Cemiyetimiz -şuna kanidir ki, Kasım Külek felâket görmüş cehrimize daha önce gelen Vekiller ve mebuslar gibi hakiki ve üzüntülü bir çehre ile gelseydi. alâyiş yaptırın a s aydı izdi rap    içindeki halka karşı tahrik lisanı kullanma s aydı, fe­lâkete saygı gösterseydi, başsağlığı dilemekle yetinseydi halktan infial gör­meyecek ve kendisinin korunmasına matuf tedbirlerin doğurduğu nahoş ha-

ve vücud bulmayacaktı.

Cemiyetimiz hâdisenin ruhunu bu sa­bırlarla duyurmakla vazifesini yaptığı­ma kani bulunmaktadır.

        Ankara:

Mısır ile Türkiye arasında radyo - te­lefon servisi bugün ilk defa olarak açılmış ve Kahireden ilk konuşmayı ya­pan Anadolu Ajansı muhabiri bu haberi vermiştir.

           Ankara:

Federal Almanya hükümeti tarafından vâki davet üzerine Almanya'ya on günlük bir tetkik seyahatine gitmiş olan Devlet Vekili Osman Kapanı bugün uçakla Ankara'ya dönmüştür.

 Ankara:

Millî Müdafaa Vekâleti Temsil Büro­sundan bildirilmiştir:

Bazı gazetelerin, İstifa eden subayların 2700 ilâ 2800 arasında bulunduğu hakkında verdikleri adedi malûmat doğru değildir. 12 Ağustos 1955 tarihine ka­dar bu miktarın ordumuzun büyük su­bay kitlesi içerisinde 700 küsur radde­sinde bulunduğu tavzihan beyan olu­nur.

18 Ağustos 1955

 Ankara:

(Hariciye Vekâletinden bildirilmiştir;)

Türkiye ve Belçika hükümetleri, ara­larında vardıkları mutabakat neticesinde, isçiliklerini karşılıklı olarak Büyükelçiliğe yükseltmeye karar ver­mişlerdir.

Her iki hükümet, bu kararın Türkiye ve Belçika'yı mes'ud bir şekilde birbi­rine bağlayan dostluk bağları ile ikti­sadî ve kültürel münasebetleri daha da kuvvetlendireceğine kani bulunmakta­dırlar.

 İzmir:

Nato Altıncı Taktik Hava Kuvvetleri Kumandanlığına tayin edilen Ameri­kan hava tümgenerali Ttichard Grussendorf, bugün saat 14 de uçakla şeh­rimize gelmiş ve Cumaovası hava ala­nında askerî merasimle karşılanmıştır.

Uçaktan indikten sonra başlarında ban do bulunan bir ihtiram kıt'ası tarafın dan selâmlanan General Grussendorf müteakiben kendini karşılamaya gelenlerle ayrı ayrı tanıştıktan sonra basın mensuplarına şu beyanatta bulunmuş­tur:

«Her asker MATO için bu bölgenin ha­yatî önemini idrak eder. Sizi temin edebilirim ki, hava kuvveti, bu bölgenin, savunmasında her zaman olduğu gibi birinci derecede ehemmiyet ve rüçhaniyetini muhafaza edecektir.

Av bomba tipi uçaklarla uzun zamandanberi çalışmakta olup bu mevzu ile çok yakından ilgiliyim. Türkiye ve Yunanistan'ın NATO Altıncı Müttefik Taktik Hava Kuvvetlerine tahsis etti­ği birlikler av ve av-bomba tipi uçaklarla teçhiz edilmiş bulunduğundan buradaki görevimin benim isin verimli ve zengin tecrübeleri ihtiva edeceğine eminim. Görevime başlıyacağım günü şevkle bekliyorum.»

General Grussendorf hava meydanın­dan doğruca Altıncı Taktik Hava Kuvvetlerinin şirin yerdeki karargâhına giderek kurmayı ile tanışmıştır.

17 Ağustos 1955

 İzmir:

Dost ve müttefik Irak Kralı Majeste İkinci Faysal ile Reisicumhur Celâl Bayar ve Irak Veliahdi Altes Prens Abdülillâh'ın rakip bulundukları Savarona okul gemisi, bu sabah İzmir körfezine girmiş ve Yenikale önünde Bizden Terbiyesi Denizcilik Şubesi ile İz­mir Denizcilik Kulübüne mensup şar­piler tarafından karşılanmıştır.

Bir taraftan denizciler muheterem mi­safirlerimize denizden tezahürat yaparken, diğer taraftan Yenikale ve İnciraltı sahillerinde toplanan halk kendilerini selâmlıyor ve şehir bandosu marşlar çalıyordu.

Savarona hafif seyirle limana yaklaş­mış ve karada mevzi alan bataryaların 42 pare top atımı ile selâmlanmış t ir. Bu sırada limanda bulunan    vapurlar inkıtasiz çalan düdükleriyle bu selâma iştirak ediyorlardı.

Şehir, dündenberi dost Irak bayrak­ları ve bayraklarımızla süslenmiş, muhtelif mevkilerde taklar kurulmuştu. Savarona'ya kara sularımızda refakat için dün sabah şehrimize gelen iki muhribimiz, limanda demirli bütün va­purlar merasim bayraklarıyla donatıl­mıştı.

Savarona'nın demir atmasını müteakip Millî Müdafaa Vekili Ethem Menderes, İzmir Valisi Kemal Hadım motörle gemiye gitmişler, Vali, muhterem misafirlerimize beyanı hoşamedi etmiştir.

Müteakiben, Majeste Kral'ı, Reisicum­hurumuzu, Altes Prens ve Milli Müda­faa Vekilini hâmil motor Cumhuriyet meydanı önündeki rıhtıma yanaşmış­tır.

İzmirliler, erken saatlerden itibaren Cumhuriyet meydanını doldurmuş, baş ta bando ve alay sancağı bulunan ih­tiram kıt’ası mevkiini almış, mebuslar, konsoloslar, Güney-doğu Avrupa Müt­tefik Kara Kuvvetleri Kumandanları, askerî ve mülkî erkân, vilâyet ve be­lediye meclisi üyeleri, basın mensup­ları program gereğince hazırlanmış ci­lan yerlerini işgal etmiş bulunuyorlar­dı.

Majeste Kral ve Reisicumhurumuz ka­raya çıkarak, hazırlanan kürsü üzerin­de yer almışlardır. Bu esnada ihtiram kıt’ası selâm resmini ifa etmiş ve ban­do Irak ve Türk millî marşlarını çal­mıştır.

Majeste Kral ve Reisicumhurumuz, be­raberlerinde Yurdiçi İkinci Bölge Kumandanı Korgeneral Cemal Gürsel ol­duğu halde ihtiram, kıt’asını teftişten sonra, istikballerinde bulunan erkânın Önünden geçmişler ve Vali Kemal Badılı tarafından kendilerine takdim edilen zevatın teker teker ellerini sıka­rak iltifatta bulunmuşlardır. Bu sırada halk, muhterem misafirlerimize hoş geldiniz, yaşayın diyerekte zahiiratta bulunuyordu. Hava kuvvetlerimiz e-mensup filolar Savarona'nın körfeze girişinden itibaren uçuşlarına devam ediyorlardı.

Muhterem  misafirler   ve maiyetleri buradaki merasimi müteakip otomobil­lere binmişler ve kordon'u takiben vilâyet meydanı önünde, varyant yolda, Eşrefpaşa'da ve bütün güzergâhta hın­ca hınc toplanan halkın büyük hürmet ve sevgi tezahüratı arasında Kadife kale’ye gitmişlerdir. Buradaki istirahatlar i esnasında şehrin umumî manzarasını seyretmişler ve müteakiben Gazi emir’deki Hava Harp Okulunu ziyaret etmişlerdir.

 İzmir:

Bu sabah. Savarına Okul gemisi ile İz-mire gelen dost ve müttefik Irak Kralı Majeste İkinci Faysal "ile Reisicumhur Celâl Bayar ve Veliahda Altes Prens Abdülillâh, beraberlerinde Milli Müda­faa Vekili Ethem Menderes, İzmir Valisi Kemal Hadımlı, İkinci Yurdiçi Böl­ge Kumandanı Korgeneral Cemal Gür-.sel ve diğer zevat olduğu halde, Öğleyafioğru Gaziemir'deki Ulaştırma Okulu­nu ve Hava Harp Okulunu ziyaret et­mişlerdir.

"İki dost ve müttefik devletin reisleri, Ulaştırma Okulunda Okul Kumandanı Tank Albayı Hilmi Yaşinkaya ve okulun öğretmen ve subayları tarafın­dan karşılanmışlardır. Ulaştırma Oku­lu gezilmiş ve okul kumandam tarafın­dan Majeste Krala ve Reisicumhuru­muza okul hakkında izahat verilmiş, muhtelif sınıflarda dersler takibedilmişti.

Dost ve müttefik iki devletin reisleriy­le Irak Veliahdı ve Millî Müdafaa Vekilimizle diğer zevat, müteakiben Ha­va Harp Okuluna gelmişlerdir. Majeste Kral ve Reisicumhurumuz burada Hava Kuvvetleri Kumandanı Korgene­ral Tevzi Uçaner, Hava Harp Okulu Kumandanı Kurmay Albay Gavsi Uçagöz okulun öğretmen ve subayları ile basta alay sancağı ve bando bulunan bir merasim kıt'ası tarafından karşılanmış vd selâmlanmışlardır. Okul şeref salonundaki istirahat esnasında Okul Kumandam tarafından misafirlerimize ve Reisicumhurumuza eğitim sistemi ve çalışmalar hakkında izahat veril­miş, müteakiben okulun dershaneleri gezilerek jet motorları üzerinde verilmekte olan dersler takip olunmuştur.

Hava Harp Okuluna gelişlerinde oldu­ğu gibi ayrılışlarında da merasimle uğurlanan iki dost ve müttefik devletin reisleri memnuniyetlerini izhar etmişlerdir.

Mümtaz misafirlerimiz ve Reisicumhu­rumuz okuldan ayrıldıktan sonra, İzmir Valisi Kemal Hadımlı tarafından şereflerine Şato gazinosunda verilen öğle yemeğinde bulunmuşlardır. Ye­mekte Millî Müdafaa Vekili, İzmir mebusları, Türk ve NATO generalleri, Belediye Reisi İla şehrin ileri gelenleri hazır bulunmakta  idiler.

 İstanbul :

Milletlerarası Göçmen ve Mülteci Me­selelerini İnceleme Birliğinin Helsinki'deki yıllık toplantısına iştirak .etmek üzere bir hafta evvel şehrimizden ay­rılan Vali Prof, Gökay, dün gece saat 1.25 de uçakla İstanbul'a dönmüştür.

Prof. Gökay, kendisiyle görüşen gaze­tecilere şu beyanatı vermiştir:

İki yıl sonra Birleşmiş Milletler nezdindeki mülteci teşkilâtını idare eden yüksek komiserlik lağvedilecektir. Bu münasebetle iki yıl içinde dünya göçmen ve mülteciler mevzuunun halle­dilmesi istenmiştir. Tabiî bu vaziyet karşısında bizim birliğe mühim vazi­feler düşmektedir. Şimdiye kadar Av­rupa mülteci meseleleriyle meşgul olan birlik, bilindiği gibi geçen sene İstanbul’da toplanan kongrede verilen kararla beynelmilel mahiyet almıştır. Bu s en e ki toplantıya Hindistan, Viet­nam deleşelleri de iştirak etmiş, ayrıca Arap ve İsrail göçmen mevzuları da gündeme alınarak konuşulmuştur.

Birliğin toplantılarına milletlerarası gayri resmî teşekküller temsilcileri ve dünya kızılhac temsilcisi de katılmış bulunuyordu. Birleşmiş Milletler Komiseri de bir telgraf göndererek kongereye muvaffakiyetler dilemiştir.»

Göçmen meseleleri, ziraî, iktisadî, ad­lî, dinî, kültürel, masken, yerleştirme, tabiiyet ve ile komisyonları tarafın­dan incelendiğini de sözlerine ilâve eden Prof.  Gökay  demiştir ki:

Bundan sonra mecburî bir şekilde vs bilhassa siyasî yahu diğer bir maksadla bir memleket insanlarının top­lu bir şekilde tehcire maruz bırakılmaması.

Göçmenler arasında kültürel ve dinî terbiyenin ihmal edilmemesi ve dinî tesislerin ilk plânda tesisi Birleşmiş Milletlerden temenni edilmiştir.

Milletlerarası teşekküllerin merkezi bitaraf bir dukalık olan Liktinstayn şehrinde kurulacaktır. Kongreye Fin­landiya hükümetinin, gösterdiği bü­yük alâkadan dolayı çok mütehassis olduk. Bu münasebetle Fin gazeteden bize yer ayırdılar, Türk - Fin dostlu­ğu üzerinde durdular. Türkiye'deki kalkınma hamlesinden ve Türklerin göçmenlerini süratle yerleştirip mem­lekete faydalı unsur haline getirmek­teki muvaffakiyetlerinden sitayişle bahsettiler.

Prof. Gökay devamla, Finlandiya ile kereste ve kâğıt mevzuunda ticarî münasebetlerimizin devam etmekte oldu­ğunu söyliyerek, Korelilerin Türkler için ayrıca şarkılar söyliyerek muhab­betlerini sevinç gözyaşları ile ifade ettiklerini ve Finlândiyadaki Türklerin kendilerini ağırlamak suretiyle yakın­lık gösterdiklerini ilâve etmiştir.

Helsinki'den evvel bir gün Cenevrede kalarak Dünya Anti-alkolizm konferanslarına iştirak ettiğini bildirmiş ve sözlerini şöyle bitirmiştir:

İki haftalık seyahatim esnasında gitti­ğim şehirlerde bizi ilgilendiren mevzuları da gözden geçirdim. Avrupa şimdi ikinci Dünya Harbinin yarasını olduk­ça sarmış, sulhun nimetlerinden fay­dalanma yoluna girmek üzeredir. Her tarafta yenileşme ve güzelleşme hare­keti göze çarpıyor. Trafik zorlukları her yerde dikkati çekiyor. Paris klak­son yasağı ile sükûta kavuşmuştur. On­lar banliyölerinde bile klaksonu yasak etmişlerdir.

 İstanbul :

Bursa  Mebusu Muhlis Erdener, Kay­seri Mebusu Ömer Mart, Ağrı Mebusu  Kısım Küfrevî, Balıkesir Mebusu Enver Güreli ve Denizli Mebusu Ali Çobarıoğlundan müteşekkil bir parlâmen­to heyetimiz tedkiklerde bulunmak üzere bugün saat 11 de uçakla Alman­ya'ya gitmiştir.

 İzmir:

Dost ve müttefik Irak Kralı Majeste İkinci Faysal’ın ve Reisicumhurumuz­la Altes Prens'in bugün şehrimizde bu­lunmaları dolayısiyle Su Sporları Ajanlığı tarafından tertip edilen ve bu mesut gün münasebetiyle yapılan Ce­lâl Bayar Kupası Yelken yarışları & sınıf üzerine tertip edilmiş bulunuyor­du.

Şarpiler arasındaki müsabakaya 3 tek­ne iştirak etmiş ve neticede Şakir Sözügür birinci, Mesrul Kalkış İkinci gelmişlerdir.

Dragonlar arasındaki yarış da çok çe­kişmeli olmuş ve neticede gayet az bir farkla Nezihi Aktaş birinci, Cezmi Zaliak ikinci gelmiştir.

Pirat sınıfından sekiz teknenin katıl­dığı .bu yarış çok başarılı geçmiş ve neticede Fetül Kalkış birinci, Abdullah Kaleoğlu ikinci, Hikmet Genç üçüncü gelmişlerdir.

Su topu müsabakasında ise Karşıyaka İzmir Kulüpleri karmasına 5/2 galip gelmiştir.

Hazırlanan kupalar müsabakalardan sonra her sınıf teknenin birincisine Majeste Kral ile Reisicumhurumuz ve Altes Prens tarafından verilmiş ve gençlerimiz de bu muvaffakiyetli ba­şarılarından dolayı tebrik ve takdir edilmiştir.

Bundan sonra Reisicumhurumuz gençlere hitap ederek ötedenberi İzmir'in su sporlarına ön-em vermesini arzu e-derdim. Bu sporun İzmir'de ağır git­mekte olduğunu görmekle de üzüntü duyuyordum. Bugünkü yarışlarda sisin müsbet çalışma yolunda olduğunu ve neticeye varmak için muvaffakiyetle ilerlemekte bulunduğunu görerek memnun oldu. Sizden devamlı başarılar di­lerim» demişlerdir.

- Ankara:

Alâkalı makamlardan öğrenildiğine gö­re Meclisin yaz tatiline girmesinden sonra muhalefet partilerince yurdun her tarafında yapılmış olan yüzlerce toplantıdan başka, mahallî makamlara yeniden birçok toplantılar tertip edile­ceğine dair müracaatlar yapılmaktadır.

Bilindiği' üzere, .bugüne kadar yapıl­mış olan toplantıların gayesi, türlü tahriklerle iktisadî güçlükler yaratmak ve binnetice 1954 seçimleriyle tesis edilmiş siyasî nizamı yıpratmak ve hat­tâ mümkün olursa yıkmaktan ibaretti. Bu toplantıların gayet ağır ve de­vamlı siyasî nümayişler mahiyetinde uzun müddet devam etmiş olduğu cümlani malûmudur. Yeni müracaat ve teşebbüsler ise, bu kabil nümayişlerin. devam ettirilmek istendiğini göstermektedir.

19 Ağustos 1955

 Ankara:

İsviçre Konfederasyonunun kuruluşu­nun yıldönümü münasebetiyle Reisicumhurumuz Celâl Bayar ile İsviçre Konfederasyonu Reisi Ekselans Max Petitpierre arasında tebrik ve teşek­kür telgrafları teati edilmiştir.

 Ankara:

Memleketimizi resmen ziyaret etmek­te olan Irak Dahiliye Veziri Ekselans Sait Kazas ile İktisat Nazırı Ekselans Nedim Paçacı bugün saat 10 da Anitkabri ziyaretle  çelenk koymuşlardır.

 İzmir:

İzmir Valisi Kemal Hadimlı, memleke­timizin mümtaz misafiri dost ve müt­tefik Irak Kralı Majeste İkinci Faysal şereflerine bu akşam Göl gazinosunda bir süvara vermiştir.

Bu süvarede, Reisicumhur Celâl Bayar, Altes Prens Abdülillâh, Başvekil Ad­nan Menderes, Millî Müdafaa Vekili Ethem Menderes, İktisat ve Ticaret Vekili Sıtkı Yırcalı, Münakalât V akili Muammer Çavuşoğlu, mebuslar. Deniz. Kuvvetleri Kumandanı Koramiral Sa­dık Altucan, her iki devletin büyükel­çileri, Majeste Kralın maiyetleri mülki ve askerî erkân, NATO generalleri. Kor Konsüller ve şehrimizin malî ve iktisadî mehafiline mensup zevat ve esleri hazır bulunmuşlardır.

20 Ağustos 1955

 İstanbul :

Birkaç gündenberi İstanbul'da bulu­nan Fransız Parlâmentosu âzasından ve tanınmış muharrir Arthur Conte Anadolu Ajansı muhabiriyle yaptığı görüşme esnasında şu beyanatta bulun­muştur:

Fransız Meclisinde Şarki Pireveler temsilcisi olan A. Conte evvelâ Türk -Fransız dostluğu hakkındaki görüşle­rini izahla şöyle demiştir:

«Memleketinize bundan .bir müddet önce Fransız Meclisi Türk - Fransız dostluk grubu azalarından M. Palevski (hâlen Devlet Vekili), Filmleri (hâlen Maliye Vekili), Bonne Focis (hâlen P. T. T. Vekili ve Goillart (hâlen Avrupa Kalkınma Birliği Başkam) ile gelmiş, Türkiye'ye Fransız milletinin derin dostluk hisleriyle Atatürk'ün büyük eserine karşı duyduğu derin hayranlık hislerini ifadeye çalışmıştır.

Türk - Fransız dostluğu emniyet siya­seti bakımından mutlak surette lüzum­ludur. Bu. ananevî bakımdan -kıymet­li ve -stratejik bakımdan mecburîdir.

Müteakiben Arthur Conte, memleketi­miz hakkındaki intihalarım naklederek demiştir ki:

Hükümetinizin Türkiye'ye istikbalde en iyi, en mükemmel şartları hazırla­mak yolundaki gayretlerine hayran ol­dum ve candan tasvip ettim. Modern bir memleketin artık diğer memleket­lere nazaran gecikmemesi lâzımdır. Gene milletlerarası münasebatta mühim ve şerefli bir rol oynamak ve yaşamak isteyen modern bir memleketin endüst­riye büyük -ehemmiyet vermesi ge­rekmektedir.

İnşa etmekte olduğunuz veya edeceği­niz bütün fabrikalar, yollar, köprüler ve barajlar yarın memleketinizin re­fahını, emniyetini, ve milkiler arasındaki ehemmiyetini yükseltecektir.

Tanınmış muharrir turizm mevzuuna temasla, birçok medeniyetlerin beşiği olan Anadoluda mevcut tarihî hazine­lerin memleketinîze sayısız turist celbedeceğine işaretle, Yunanistan'daki Atina mektebine benzer bir Milletlerarası âlimler ve araştırıcılar mektebi» kurulduğu takdirde bunun büyük alâ­ka uyandırabileceğini söylemiştir.

Arthur Conte Fransanın da hali hazır­daki durumunu bu suretle ifade etmiş­tir.

Uzun harplerden şiddetle müteessir, ci­lan Fransa çok acı günler geçirmiştir. Memleketin bilhassa sarsılmakta, bu­gün onu idare edebilecek kimselerin 1914-1918 harbinde ölmüş olmalarıdır. Fakat bize birincisine nazaran daha az kayba mal olan İkinci Cihan Harbî gü­venebileceğimiz bir neslin yetişme­sini sağlamıştır. İşte P. Mendes-France Guymollet ve Edgar Faure gibi kimse­ler bu neslin öncüleridir.

Bugün Almanya ile kat'î olarak barış­mak ve bu suretle de Rusya ile dev Amerika arasında kuvvetli bir Avrupa kurumunun lüzumuna şiddetle inanmış bulunuyoruz. Gerçi şimdiye kadar Av­rupa siyaseti bazı muvaffakiyetsizliklere uğramış bulunuyor amma bunlar da tek başına kalan milletlerin emniyeti mevzuunda yanlış fikirlere sahip olan­ları ikna etmeye yarıyacaktır.

 İstanbul :

30 Ağustos Zafer Bayramı münasebe­tiyle Başvekilimiz Adnan Menderes tarafından Erkânı Harbiyei Umumiye Riyasetine çekilen telgraf:

Erkânı Harbiyei Umumiye Riyasetine

Ankara

30 Ağustos Zaferini kahraman Türk ordusunun ve aziz milletimizin gittikçe derinleşen mânasiyle idrak ederek ar­lan bir heyecanla kutlamakta olduğu­na şüphe yoktur. Bugün idrak etmekte olduğumuz yıldönümü münasebetiyle, milletimizin en aziz varalı olan gani Türk ordusunu derin bir heyecan ve milletce duyduğumuz minnet hisle­riyle tebrik ederim.

Başvekil Adnan Menderes

 Ankara:

İzmirdan alınan haberlere göre, Avus­turyalı ve Alman arkeologlar, birincisi Efes'de ikincisi de Claros'da olmak ü-zere hazırlık mahiyetinde kazılar yapmaktadırlar.

Öğrendiğim i ize göre «Kollej de Frances" profesörlerinden M. Habert başkan­lığında bir Fransız hey'eti_beş yıldan beri bu kazıları yapmaktadır.

Bunlara ait masraflar tamamen (Fran­sız hükümeti tarafından deruhte edilmiştir.

 İzmir:

Hükümetimizin davetlisi olarak mem­leketimizi resmen ziyaretten sonra, bir müddet hususî surette Türkiye'de kalan dost ve kardeş Irak Kralı Ma­jeste İkinci Faysal ile Veliahd Altes Prens Abdülillâh ve maiyetleri erkânı, bugün saat 11.15 d.e Savarona Okul ge­misi ile Fransa'ya müteveccihen memleketimizden ayrılmışlar ve İzmir'de Türk - İrak dostluğunun ve kardeşli­ğinin tezahürleri arasında uğurlanmişlardır.

Bu sabah Alsancak' daki Sümerbank Basma Fabrikasını gezen Majeste Irak Kralı İkinci Faysal, Reisicumhur Celâl Bayar, Veliahd Altes Prens Abdülillâh ile Başvekilimiz Adnan Menderes, Mil­lî Müdafaa Vekili Ethem Menderes ve diğer zevat, uğurlama merasiminin yapılacağı Cumhuriyet meydanına gelmişler, meydan ve civarını dolduran İz­mirlilerin alkış ve tezahürleriyle karşılanmışlardır.

Cumhuriyet meydanı dost ve müttefik iki memleketin bayraklariyle donatılmış ve başta sancak vs bando bulunan bir merasim kıt'ası ile polis müfreze­si ve protokola dahil zevat yerlerini almış bulunuoyrdu.  İlerleyen Majsste Kral ve Reisicumhurumuz, bandonun Irak ve Türk milli marşlarını çalmasını müteakip merasim kıt'asını ve polis müfrezesini teftiş ettiler ve kendilerini uğurlamağa gelen mebuslara, valiye, NATO Güney Avrupa Müttefik Kara ve Altıncı Müttefik Taktik Raya Kuv­vetleri , Kumandanlar ile generallere, İkinci Yurdiçi Bölge Kumandanı. Be­lediye Reisi, Cumhuriyet Müddemumisi, Vilâyet Daimî Komisyon ve Be­lediye Encümeni azaları, mülkî ve as­kerî erkân ile konsloslara veda etmiş­lerdir.

Majeste Irak Kralı, Reisicumhurumuz, Veliahd Prens, Başvekilimiz ve Millî
Müdafaa Vekilimiz ile Deniz Kuvvet­leri Kumandanı ve maiyetleri, haltın
alkışları arasında bir liman savunma botuna binerek Savarona Okul gemisi­ne geçmek üzere kordondan hareket etmişlerdir. Bu sırada Savarona Okul ge­misi 42 pare top atımı ile dost ve müt­tefik iki devletin reislerini selâmla­makta idi- Liman savunma botu Okul gemisine yanaştığı zaman geminin bor­dasında çımariva nizamında sıralanmış bulunan gemi mensupları, iki devletreisini sağol» dîye selâmlamışlardır.

Dost ve müttefik Irak Kralı Majeste İkinci Faysal ile Veliahd Altes Prens Abdülillâh, burada Reisicumhur Celâl Bayar'a Başvekil Adnan Menderes'e, Millî Müdafaa Vekili Ethem Mende­res'e, Deniz Kuvvetleri Kumandanı Koramiral Sadık Altmean'a ve diğer zevata veda ederek, Savarona Okul gemisine hindiler.

Mümtaz misafirlerimiz Savarona Okul gemisinde bahri merasimle karşılandılar ve bando Irak millî marşını  çaldı.

Bu sırada hava kuvvetlerimize mensup jet uçakları, filolar halinde bu uğurlamaya iştirak ediyor, limanı dolduran bütün gemiler selâm düdüklerini çalı­yorlardı.

Reisicumhur Celâl Bayar ile Başvekil Adnan Menderes ve Mîllî Müdafaa Ve kili Ethem Menderes'in rakip bulun­dukları liman savunma botu, Savaro­na Okul gemisinden ayrıldı ve Reisi­cumhur  Bayar,   bandonun   çaldığı   istiklâl marşı ve 21 para top atımı ile selâmlandı.

Dost ve müttefik Irak Kralı ve Veli­ahd Prens'i götürmekte olan Savarona Okul gemisi tam saat 11.15 de demir alarak mümtaz misafirlerimizi götürmek üzere İzmir limanından hareket etti ve Yenjkaleden atılan 21 pare top atımı   ile  Irak  Meliki  selâmlandı.

Irak Kralı İkinci Faysal Hazretlerine Türk karasuları hududuna kadar refa­kat edecek olan iki muhribimiz, Sava­rona Okul gemisinin dümen suyunu takiben Ege denizine doğru yol alıyor ve jet filoları uğurlamaya devam edi­yordu.

21 Ağustos 1955

 İzmir:

Dün memleketimizden ayrılan .dost ve müttfeki Irak Kralı Majeste İkinci Faysal ve Veliahd Altes Prens Abdü­lillâh, rakip bulundukları Savarona Okul gemisi ile Türk kara sularını terkettikleri sırada, Reisicumhur Celâl Bayar'a aşağıdaki mesajları göndermiş­lerdir:

Ekselans Celâl Bayar

Türkiye Reisicumhuru

İzmir

Türk kara sularından ayrılırken, güzel memleketinizde geçirdiğim günler esnasında zatıfahimânel erinin ve bütün. Türk milletinin gösterdikleri hüsnü ka­bul ve lütufkârlığa bir kere daha te­şekkür etmekten büyük bir zevk duymaktayım. Bu ziyaret benim için unu­tulmayacak hatıralarla doludur. Tek­rar buluşmak hususundaki candan te­mennilerimle birlikte zâtıdevletlerine ve Türk milletine kalben saadet ve re­fah dilerim.

İkinci Faysal

Ekselans Celâl Bayar

Türkiye Reisicumhuru

İzmir

Aziz memleketinizden, hiçbir zaman unutamıyacağını güzel hatıralarla ayrılırken zatıfahimaneler inden ve bütün Türk ricalinden görmüş olduğumuz ya­kın alâka ve hüsnükabule, kendimin ve Melik Hazretlerinin maiyet erkân­larının teşekkürlerini arz eder, zatrfa-himanelerinin sıhhat ve saadetlerini Cenabı Hak'tan niyaz eylerim.

Abdülillâh

Reisicumhur Celâl Bayar da Irak Me­liki Hazretlerinin ve Veliahdının telgraflarım aşağıdaki mesajlarla cevaplan­dırmıştır:

Majeste İkinci Faysal Irak Kralı Savarona Okul gemisi

Karasularımızdan ayrılırken gönder­mek nezaketinde bulunduğunuz telgraflarından çok mütehassis oldum. Memleketimizde geçirdiğiniz güzel günlerin hatırasını benim gibi Türk milletinin de daima muhabbeti muhalaza edeceğine emin olmalarını zâtı mülûkânelerinden rica ederim. Yakın bir âtide en mes'ud şartlar irinde tek­rar buluşmak hususundaki samimî te­mennilerimi necin Irak milletinin refah ve saadeti hakkındaki en iyi dileklerimle binlikte arz ederim.

Celâl Bayar Altes Prens Abdülillâh

Irak Veliahd'ı

Savarona Okul gemisi

Kara sularımızdan ayrılırken gönderdi­ğiniz nazikâne telgrafı büyük memnunlukla aldım. Zâtı fahimanelerini mes'­ud vesilelerle arami2da görmekle dai­ma müftehir ve bahtiyar olacağımızı teyid eder, sağlık Ve saadetlerini dile­rim.

Celâl Bayar

 İzmir:

P.T.T. Umum Müdürlüğü tarafından inşaatı tamamlanmış bulunan modern binası ile 4,000 hatlık otomatik santral tesisatlı şehrimiz telefon müdürlüğü bugün saat 18 de yapılan bir merasimi müteakip hizmete girmiştir. Merasimde münakalât Vekili Muam­mer Çavuşoğlu, Sihrimizde bulunan, mebuslar, Vali, Belediye Reisi, Bele­diye Encümen azaları, P.T.T. Umum Müdürü, P.T.T. ileri gelenleri, banka müdürleri ve kalabalık bir vatandaş topluluğu  hazır  bulunmuştur.

İstiklâl marşının çalınmasını müteakip Münakalât Vekili Muammer Çavuşoğlu bir konuşma yaparak demiştir ki:

Aziz hemşehrilerim,

Güzel İzmir'imizin hergün artan tele­fon ihtiyacını karşılamak üzere muh­telif santrallara ilâve olarak yeniden kurduğumuz 4.500 hattın Buca ve Bornova'ya ait olanları kısa bir müddet önce hizmete girdi. Bugün de yüksek huzurunuzla merkez santralına ait 4000 hatlık ilâve tesisin yeni binada hizmete açılmasını yapıyoruz.

Aziz İzmirliler,

Demokrat Parti iktidarının beş sene­lik çalışma devresi içerisinde her Sahada eski i1e mukayesesi dahi müm­kün olmıyan büyük kalkınma hamleleri, kıymetli nazarlarınızdan uzak de­ğildir. Memleketi bir baştan diğer ba­şa modern yollarla bağlarkan, muhte­lif bölgelerimizde inşaasına başladığımız barajlarla ve termik santrallarle elektrik enerjimizi arttırmağa, büyük­lü küçüklü su tesisleri vucude getire­rek suyun nimetlerinden faydalanmağa, muhtelif fabrikalar kurarak birçok ihtiyaçları öz kaynaklarımızla gider­meğe, istihsal ettiğimiz ham madde­leri ve zirai mahsulleri değerlendirmeğe çalışıyoruz.

Hasılı «mel ve gayemiz olan müreffeh mesut Türkiye'ye bir an evvel ulaşmak uğrunda bütün imkân ve gayret­lerimizi seferber etmiş bulunuyoruz.

Memleketin topyekûn kalkınmasını hepsî tutan ve uzun yıllar ihmal edil­miş olan bütün bu işlerimiz gayretli, programlı ve ciddî bir mesaî' ile ele alınmış bulunmaktadır.

Bu arada millî ekonomimizin verimli bir şekilde gelişmesine hizmet ve yardım edecek mühim unsurlardan birini teşkil eden haberleşme vasıta vetesislarinin aynı tempoya    uyularak arttırılması da programımızda yer almış­tır.

Bu yoldaki faaliyetimize misal olarak bazı rakamları değerli takdirlerinize arz etmek isterim.

Demokrat Parti iktidara geldiği zaman Türkiye'de ancak 64.865 telefon hattı vardı. Bugün bu rakam 132.2Ü5 e yük­selmiştir. Bundan başka birçok şehir ve kasabalarımızda tesis ve inşaları ,devam etmekte olan 59.400 telefon inat ti da önümüzdeki yıl sonunda hizmete .girmiş olacak ve bu suretle memleketimizin mecmu telefon kapasitesi 1956 sonunda. 1950 dekinin üç misline yük­selecektir.

Şehirler arası telefon irtibatlarımıza gelince artış daha barizdir. 1950 de 59 bin küsur kilometreden ibaret olan devre ve kanal uzunluğu bugün 118 binküsur kilometreyi bulmuş ve hâ­len yapılmakta olan yeni tesislerle pek kısa bir zamanda 203 bin küsur kilo­metreye, yani 1950 dekinin hemen he­men dört misline yakın bir seviyeye -ulaşmış olacaktır.

Aziz hemşehrilerim,

"Ege Denizinin incisi güzel İzmirimizin 1950 yılında sahip bulunduğu otomatik telefon hattı adedi 7.200 idi. Bugün hizmete açtığımız bu tesis ile mecmu kapasite 12.600 e ulaşacaktır. Hâlen hazırlıkları ikmal edilmek üzere bulu­nan ve pak kısa bir zamanda muka­veleye bağlanacak olan yeni bir anlaş­ma ile güzel İzmirimize 14.400 hat da­ha ilâve edeceğiz. Bu arada İzmirde bir telefon ve kablo fabrikası açmak da teşebüslerimiz arasındadır.

Muhterem hemşehrilerim,

Yeni tesisin güzel İzmirimize ve aziz İzmirlilere uğurlu ve hayırlı olmasını candan diler, hepinizi hürmet ve muhabbetle selâmlarım.»

Muammer Çavuşoğlu bu konuşmasını müteakip yeni tesisin kurdelâsını kes­miş ve davetliler yeni tesisi ve sant­ralı gezmişlerdir.

22 Ağustos 1955

 Ankara:

Reisicumhur Celâl Bayar'la Ekselans İskender Mirza'nın Pakistan Umuımî Valisi olması münasebetiyle araların­da tebrik ve teşekkür telgrafları teati

edilmiştir.

Reisicumhurumuz Ekselans İskender Mirza'ya şu telgrafı göndermiştir:

«Ekselans İskender Mirza

Umumî Vali

Karachi

Uhdenize tevdi olunan mühim vazife­den dolayı ekselanslarını hararetle tebrik ederken Pakistan'ı ziyaretim sı­rasında yakından tanımak fırsatını bulduğum yüksek şahıslarına tevcih edi­len bu şerefli vazifenin ne dirayetli ellere emanet edilmiş bulunduğunu görmekle derin bahtiyarlık duyduğu­mu ifade etmek isterim.

Bütün Türklerin sevgi ve itimadla bağlı bulunduğu kardeş ve müttefik Pakistanın refah ve saadeti, Türkiye Pakistan işbirliğinin daima semereli olması ve bölgemizde sulh, emniyet ve istikrarın takviyesi nef'ine olarak yeni vazifenizde de muvaffak olmanı­zı dilerim.

Enerjisini, dirayatini ve hayırhaklığını sizin gibi bizim de takdir ettiğimiz ve çok sevdiğimiz büyük devlet ada­mı Gulam Muhammed'in hastalığı kar­şısında duyduğumuz derin teessürü bu münasebetle de ifade etmeden geçmiyeceğim. Cenahı Hakkın onun ha-yatını memleketine v« dostlarına ba­ğışlamasını bütün kalbimle temenni et­mekteyim.

Celâl Bayar

Pakistan Umumî Valisi İskender Mir­za da Reisicumhurumuza şu teşekkür telgrafını çekmiştir;

Ekselans Celâl Bayar

Türkiye Reisicumhuru

Ankara

Pakistan Umumî Vali "Vekilliğine tâ­yinim dolayısıyla ekselanslarının göndermiş oldukları muvaffakiyet temen­nileriyim iyi dileklerden dolayı bütün samimiyetimle teşekkür ederim.

Müşterek ideal ve din üzerinde mües­ses dostluğumuzun sadece İçinde bulunduğumuz coğrafî mıntakada değil, bütün dünyada sulh ve emniyeti sağlamak için işbirliği yapmak arzumuz­la daha da kuvvetlenip perçinlesin is bulunmasından Pakistan hükümeti, milleti ve şahsım ziyadesiyle müftehiriz.

Milletlerimiz arasındaki bu anlaşma, dünya sulhu ile terakkisi lehinde ça­lışan sulhsever milletlerin gayretlerini daha da müessir kılacaktır.

Ekselansları tarafından kıymetli dos­tum v.e önderim Ekselans Gulam Muhammed hakkında kullanılan lûtufkâr ifadelerden dolayı ziyadesiyle müftehassis oldum.

Rahatsızlığının, tarih imiz in böyle bir dönüm noktasında milletin mukadderatına rehberlik etmesine mâni olması benim vs hükümetim için şayanı te­essür ve teessüf bir haldir.

Kendisine âcil şifalar ihsan buyurma­sı ve daha nice yıllar milletine hizmet etmesi için hayatını korumasını Cena­bı Hak'tan 'bütün kalbimizle dilemekteyiz.

İskender Mirza

Diğer taraftan Pakistan millî bayramı­nın mes'ud yıldönümü münasebetiyle Reis i cumhurumuz Pakistan Umumî Valisine bir tebrik telgrafı göndermiş ye Pakistan "Umumî Valisi Ekselans İskender Mirza da fauna bir teşekkür telgrafiyle mukabelede    bulunmuştur.

Telgraf metinleri aşağıdadır: Ekselans İskender Mirza Han

Umumî Vali

Karachi

Pakistan millî bayramının mes'ud yıl­dönümü münasebetiyle ekselanslarına «n samimi tebriklerimi arz, sıhhat ve afiyetleri ile   kardeş ve   müttefikimiz Pakistanın refah ve tealisi için en iyi temennilerimi takdim etmekten  büyük zevk duymaktayım.

Celâl Bayar

Ekselans Celâl Bayar

Türkiye Reisicumhuru

Ankara

Millî bayramımız münasebetiyle ekse­lansları tarafından gönderilen nazik mesajdan dolayı en samimî tesekkürerimi takdim eyler ve bu vesile ile ekselanslarına sıhhat uzun ömür ve saadet ile Türkiyedeki kardeşlerimize daimî sulh ve refah dilerim.

İskender Mirza

İstanbul :

Dünya Akıl Sağlığı Federasyonunun, 8 nci assamblesi, bu sabah, saat 10 dan itibaren Yıldız Sarayı Şale köşkünde 29 milletten 175 ecnebi delegenin iştirakiyle çalışmalarına bağlara ıştır.

Cumhurreisi Celâl Bayar'ın yüksek hi­mayelerinde v« T.B.M.M. Reisi Refik Koraltan'in fahrî başkanlığında toplanan kongreyi; Sıhhat v.e İçtimaî Muavenet Vekili Dr. Behçet Uz açarak, hü­kümetimiz adına şu konuşmayı yap­mıştır:

Muhterem delegeler, aziz misafirler, Dünya Akıl Sağlığı Federasyonunun muhterem azasının İstanbul'da toplan­masını görmek bizi bahtiyar etmiştir. Kongreyi açmak şerefini bana verdik­leri için organizasyon heyetine teşekkürler ederim.

Toplantının akıl sağlığı gibi hayati bir mevzuu incelemek için yapılması, sağlık idarecilerini pek yakından ilgilen­dirmektedir. Akıl sağlığı sahasında esaslı bilgi sahibi olmak tabihler ve halk için de birçok cephelerden mühimdir. Nasıl ki bulaşıcı hastalıklardan korunmasını bilmek salgınları ehem­miyetten düşürmüş veya ortadan kal­dırmış, çocuk ölümlerini azaltmış, in­sanların daha sıhhatli yaşamalarını, daha uzun ömürlü olmalarını ve daha verimli çalışmalarını temin etmiş ise akıl rjiyeni prensiplerinin gereği gibi tatbiki de sade akıl hastalıklarını azalt inakla kalmıyacak, en mühim sosyal dertlarimizi de halledecektir. Böylece .akıl sağlığı hizmeti gayesine erişince insanların daha iyi huylu, daha dü­rüst karakterli, daha ahlâklı olarak yalamalarını temin edecek, cemiyet için­de cinayetleri, suçları, huysuzlukları, geçimsizlikleri azaltacak ve diğer ta­raftan da insan mefhumunun haysiyet ve vekarını yükseltecektir.

Vaziyet böyle olunca akıl sağlığının korunması, beden sağlığının korunma­sında olduğu gibi, koruyucu hekim­likte pek seçkin bir yer tutmaktadır.

.Akıl sağlığı hizmetinin dayandığı esas­lar arasında, İrsiyetin pürüzsüz ve normal olmasına, insanda tedavisiz kalmış frengi bulunmamasına, dimağa tesir eden bazı enfeksiyonlardan korunmaya, içkiye ve keyif veren zehirlere düşkün­lükten sakınmaya ehemmiyet verildi­ği malûmunuzdur. Birçok memleketlerde evlenme muayenesi, zührevî has­talık savası, alkolizm ve uyuşturucu madde düşkünlüğü ile savaş için çıkarılan mevzuat da bu gayeleri ya doğ­rudan doğruya veya dolayısiyle gerçekleştirmektedir.

Zamanımızda Freud, Adlar ve Jung, el verişsiz sosyal tesirlerle cemiyet hayatındaki bağ ve engellerin psikoz ve nevrozlardan, sosyal intibaksızlık ve huysuzluklara kadar birçok hastalık ve arızalara sebep olduğunu meydana

koymuşlardır.

Bu görüşler akıl sağlığına çok geniş ufuklar açmıştır. Yeni buluşlar hem partojeni, hem de korunma bakımından mühimdir. Patojeni sahasındaki ehem­miyet sosyal düzenin insanlardaki is­tek, emel ve ihtiras gibi hislere karşı koyması hâlinde ruhî hayatta bir şok veyahut çatışma husula gelmesi dolayisiyledir. O vakit bu arızayı gidermek için ruhun derinliklerinde husule gelen Reaksiyonlar akıl ve ruh sağlığına çok  muzır tesirler yapabilmektedir.

Ancak sosyal faktörlerin sebep olabi­leceği arızaların tanınması akıl sağlı­ğının korunması bakımından pek fay­dalı olmuştur. Çünkü gerekli tedbirlerin vaktinde alınması sayesinde insan­ları hem kendileri, hem de cemiyet için zararlı bir çok ruhî arızalardan konmak mümkündür. Bu sebeple ileri memleketlerin çoğunda, 20-30 seneden beri, amma sağlığı hizmetinde akıl sağlığı teşkilâtı da mühim bir yer tut­maktadır.

Akıl sağlığı hizmeti bugün ruhen muztarip her ferde, aile hayatı buhranla­rına, sosyal hayata intibaksızlıklara, geniş kitleleri kaplıyan kaygılara çare bulacak bir mükemmeliyete erişmiştir.

Fakat an yüz güldürücü ve verimli ne­ticelerini çocukların akıl sağlığı esas­larına uygun şekilde yetiştirilmesinde göstermektedir. İnsan yavrusu, daha süt .çocukluğu çağından itibaren, his ve heyecanlarının zararlı bir kalıba dökülmesi irin ruhen korunmaya muh­taçtır. Oyun ve okul çocukluğu çağla­rı ile gençlikte de ruh ve akıl hastalığı bakımından gözetilerek, dürüst karak­terli ve cemiyete faydalı bir ferd hali­ne getirilmesi âmme sağlığı hizmetinin en büyük bir emelidir. Sağlığı bugün, dünya sağlık teşkilâtının pek yerinde bir tarifiyle, «yalnız vücutça hasta ve alil olmamak değil, aklen, bedenen ve sosyal bakımdan tam bir huzur içinde yasamak» diye anlamaktayız. Bu gaye­ye ise akıl sağlığı esaslarından faydalanmaksızın erişilemez. Akıl sağlığı programını çocuklara lâyıkiyle tatbik edebilmek için, ileri memleketlerde, akliyeci, psikolog ve sosyal yardımcı­nın, işbirliği hâlinde, çalıştıkları teş­kilât kurulmuştur.

Kongrenizin gündeminde akıl sağlığı hakkındaki umumi bilgiden maada ço­cuk psikolojisi, ailenin akıl sağlığı, köy muhiti ve kültürel değişikliklerin akıl sağlığına tesiri gibi bugünün p.ek mühim meselelerinin ele alındığını memnuniyetle görmekteyiz. Toplantı­nızın bu sahalardaki bilginin artması­na büyük yardımlar edeceğinden şüp­he yoktur.

Sözlerime son vermezden önce memle­ketimizin psikiyatri ve akıl sağlığı du­rumuna temas etmek istiyorum. Türk­ler akıl hastalarına daima muhabbet ya şefkat göstermişlerdir. Orta çağda kurulan hastahanelerimizde dahi bun­lara hususî bir ehemmiyetle ve zama­nına göre ilmî şekilde bakılmakta idi.

İmparatorluğun inhitat devrinde bu hizmetin seviyesi çok düşmüştür. 1923 de Cumhuriyet kurulduğu zaman bü­tün memlekette Toptaşı Tımarhanesin­de 650 akliye yatağı bulunuyordu. Sıh­hat ve İçtimaî Muavenet Vekâleti bu vaziyeti islâh etmek üzere, evvelâ, İs­tanbul'un banliyölerinden Bakırköyünde, 1926 da bir akıl ve sinir has­talıkları hastahanesi kurmakla işe baş­lamıştır. Bugün bu hastahane 3.0OO yatakla çalışmaktadır. Bundan maada hâlen Manisa'da 237 ve Elâzığ'da 600 yataklı çalışan daha iki akıl ve sinir hastalıkları hastahanemiz vardır. Bun­ların yatak sayıları, hazırlanan progra­ma göre heryıl arttırılmakta ve mües­seselere yeni pavyonlar ilâve edilmek­tedir. Memleketin muhtelif yerlerin­deki hastahanelerimizden 19 unda 243 akıl ye sinir hastalıkları yatağı bu­lunmaktadır. Tıp Fakültelerimizde mo­dern esaslara göre kurulup çalıştırılan mükemmel psişiyatri ve nöroloji kli­nikleri ile hususi hastahanelerin ilgi­li yatakları yukarda bildirilenlerden hariçtir. Böylece hâlen yalnız Vekâle­timiz emrinde 4.030 akıl ve sinir has­talıkları yatağı ile bunlara gar ekli mü­tehassıs, asistan ve sair tıbbî personel bulunmaktadır.

Akü sağlığı bakımından irsiyet, fren­gi, alkolizm ve uyuşturucu, maddeler­den gelecek zararlara karşı bilhassa tedbirler alınmıştır. Umumî hıfzıssıhha kanunumuz evlenecek erkek ve kadın­ların evlenmeden önce tıbbî muaye­neye tâbi tutulmalarını âmirdir. Fren­gi, belsoğukluğu, yumuşak sankır, cü­zam ye akıl hastalıkları müptelâları tedavi olup, kendilerinde eşleri ve nesilleri için tehlike teşkil edecek bir hâl kalmadığını tabip raporu ile isbat etmedikçe evi enemezler.

Mevzuatımıza göre, zührevî hastalıkla­rın tedavisi mecburidir. Resmi müesse­selerde bu tedavi parasız yapılır. Züh­revî hastalıklara yakalanıp da tedavi olmıyanlar cebren tedaviye sevk olu­nurlar.

Aynı kamına göre, 12 yaşından küçük­lerin yanlarında ebeveynleri veya veli­leri bulunduğu hâlde dahi rneyhanıdere girmesi vs 18 yaşından küçük genç­lere ispirtolu içki verilmesi veya satılması yasaktır. Bu yaştaki gençlerini bar, kabare, dans salonu, gazino ve kahvehanelerde çalıştırılması da men edilmiştir. Anti alkolik bir teşekkül olan Yeşilay Cemiyeti de alkolizmle savaş­ta faydalı hizmetler görmektedir.

Uyuşturucu maddelerin kaçak olarak satılmasına ve kullanılmasına mani ol­mak üzere hususî mevzuat vardır. Son zamanlarda bunların hükümleri şiddet­lendirilmiş ve bu sahadaki takip daha da siki as tırıl m ıştır.

Akıl sağlığının sosyal cephesi hakkın­da, henüz ileri memleketler derecesin­de teşkilâtımız bulunmamakla beraber bu hususta sağlık propagandası yapmaya ehemmiyet veriyoruz. Bu sahadaki sağlık propagandası vasıtalarımızdan biri olarak takdim ettiğimiz broşürde, halka, akıl sağlığına sosyal bakımdan zarar verebilecek âmiller bilhassa an­latılmış, düzgün bir aile hayatının, ço­cuklara iyi aile terbiyesi vermenin akıl sağlığı sahasındaki rolü belirtmiştir. Memleketimizde bir akü hıfzıssıh­ha cemiyeti de vardır.

Hâlen Büyük Millet Meclisinde bulu­nan bir kanun lâyihasında memleketi­mizde modern manasiyle sosyal hiz­met kurulması ve sosyal yardımcı yetiştirilmesi derpiş edilmektedir. Bu sos­yal yardımcılar faaliyete başlayınca akil sağlığı hizmetimizin daha ziyade kuvvetleneceği aşikârdır.

Tib kültürüne olduğu kadar âmme sağ­lığı hizmetine de yardım edecek olan kongrenizin hayırlı başarılarla netice­lenmesini ve muhterem âzanın İstan­bul'da iyi bir hayat geçirmelerini te­menni eder, kongre azasını hürmetle selâmlarım.»

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekilinin alkışlarla karşılanan bu konuşmasını müteakip kür siye gelen İstanbul Vali ve Belediye Reis Vekili Ord. Prof. Gökay Türkiye Akıl Hıfzıssihhası Cemi­yeti adına yaptığı konuşmasına: «Türk tarihinin eski sahifelerini karıştırdığı­mız zaman Avrupada şeytana karışmış­tır, diye ruh hastaları ateşe atılırken, Türklerin musiki ile bu bîçareleri te­davi ettiğini öğreniyor ve iftihar edi­yoruz» diyerek başlamıştır.

Ord. Prof. Gökay sözlerine devamlı şunları  söylemiştir:

«Selçuk ve Osmanlı medeniyetinde Si­vas, Kayseri, Edirne, Bursa gibi şehir­lerde bir çok darüşşifalar yapıldığını, Fatih Sultan Mehmedin İstanbul fet­hini müteakip vücuda getirdiği külliye içersinde akıl hastaları iyin ayrı bir hastahane yaptığını görüyoruz.

insan oğluna cemiyît içersinde müm­taz mevkiini sağlıyan akla değer veren ve akıl hastalarına şefkat ve itinanın azamî derecesini gösteren Türk milleti bir aralık imparatorluğun gerileme devresinde müesseselerini ihmale uğral­mışsa ün Cumhuriyetle birlikte en mo­dern esaslar dahilinde yeni tesisler meydana getirmiştir.»

Vali ve 'Belediye Reis Vekilinin memle­ketimizde akıl sağlığı mevzuunda ya­pılan çalışmaları hülâsa eden ve alâ­ka ile dinlenen konulmasından sonra, Dünya Sağlığı Federasyonu Başkanı Frank Fremout Smith söz almıştır.

F. Smith, bu kongrenin İstanbul'da sa­pılmasını sağlıyanlara teşekkürden sonra, atom silâhlarının kontrolü mevzu­una temas etmiş ve şöyle demiştir:

Bugün Newyofk'ta da görülebileceği gibi bazen iki adam ellerinde kamalar birbirlerine saldırırlar. O zaman duru­mu kontrol için taflan veya kamaları ellerinden alırız. Fakat buna rağmen iki adaman kalbindeki düşmanlık, hu­sumet hissi devam eder. İşse aynı şe­kilde, atom silâhlarının kontrolü de sathi olarak bir zaman ortalığı yatıştırırsa da asıl mîsele milletlerarasında anlatmayı  temin  etmektir.

Müteakiben  kongrenin açılış merasimine son verilmiştir.

Asambleye milletlerarası sağlık teşek­küllerinin temsilcileri de katılmakta­dır.

 Ankara:

Müslümanların yeni yılımünasebetiy­le Mısır Başvekili Ekselans Gamal Ab-delnasser ile Başvekil Adnan Mende­res arasında tebrik telgrafları teati  edîlmiştir.

Mısır Başvekili Ekselans Gamal Abdelnasser, Başvekilimiz Adnan Mende­res'e fu telgrafı göndermiştir:

Ekselans Adnan Menderes

Başvekil

Ankara

Müslümanların yeni yılından bilistifa­de bütün dünyadaki müslümlere oldu­ğu kadar ekselânslariyle değerli Türk milletine en samimî tebrikâtımı tak­dim eylerim.

Gamal Abdelnasser

Başvekil Adnan Menderes'in Mısır Başvekiline gönderdiği talgrafın met­ni de şudur:

Ekselans Gamal Abdelnasser

Başvekil

Kahire

Müslümanların yeni yılı münasebetiy­le ekselanslarının göndermiş olduğu nazikâne mesaj iğin en samimî teşek­kürlerimi takdim eder, yeni senenin ekselanslarına, asil kardeş Mısır mil­letine ve bütün islâm âlemine saadet vs refah getirmesini Allah'dan dile­rim.

Adnan Menderes

23 Ağustos 1955

 İzmir ;

İtalya'da yapılmakta olan Lake Majör tatbikatına katılan Türk F-S4 jet fi­losuna mensup iki Türk makinisti pist üzerinde ateş alan bir jet uçanını, üze­rindeki tulumları zamanında çıkar­mak ve yangınla cansiperane bir şe­kilde savaşmak suretiyle söndürmüşlerdir.

Türk filosu Lake Majör tatbikatına ka­tılan Yunan ve Amerikan uçaklariyle işbirliği yapmak üzere İtalya'da bu­lunmaktadır. Bir İtalyan hava kuvvet­leri sözcüsü iki Türk makinist assubayının çabuk karar ve cesaretli hareke­ti sayesinde çok kıymetli F-84 uçağı­nın yanmaktan ve patlamak can kurta­rıldığım belirtmiştir.

Türk makinist assubayın.  uçağın pist üzerinde sebebi bilinmeyen bir şekilde yanmaca bâşladığını gördükleri anda, üzerlerindeki tulumları derhal çıkararak yanan ve patama tehlikesi arzeden uçağı söndürmüşlerdir

Diğer taraftan Lake Majör Nato tatbi­katı muvaffakiyetli bir şekilde sona ermiştir. İtalyan piyade birlikleri ve dağ birlikleri, zırhlı birliklerin ve ha­va kuvvetlerinin geniş îjlrüda katıldığı ve karşı taarruzla Kuzey İtalya'ya sar­kan mefruz düşman birliklerini püs­kürtmüşler ve havadan indirilen dağ birlikleri de Alillerde düşmanın geri çekilme geçitlerini tamamen tıkamış­lardır. Bu arada Türk.. Yunan, İtalyan ve Amrikan haya kuvvetlerine men­sup jet uçakları, tatbikatın son günün­de, geri sekilen düşman birliklerine muharebe kavlak noktalarına, ikmal tesise kollarına alçaktan taarruzlar yaparak durmanı felçe uğratmışlar­dır.

Tatbikat umumi koordinatörü, Güney Avrupa müttefik kara kuvvetleri ku­mandan: Orgeneral Primleri, tatbikat­tan, Nato orlarının beraber çalışması ve bilhassa düşmanın kullanabileceği taktik atom silâhlarından korunma hu­suslarında çok faydalı tecrübeler aide edildiğini ifade etmiştir.

 Ankara:

Güney Kore millî bayramı münasebe­tiyle, Reisicumhurumuz CeIâl Bayar ile Güney Kore Reisicumhuru Eksalâns Synsman Bhee sırasında tebrik ve tşekkür telgrafları teati edilmiştir.

 Ankara:

Dahiliye Vekâletinden tebliğ edilmiş­tir :

Ulus gazetesinin 22 ağustos tarihli nüs­hasının birine; sabifesinde «Gaziantep' te Cumhuriyet Halk Partisinin toplan­tısı men edildi» başlığı altında intişar .eden yazı külliyen hilafı hakikattir.

C. H. P. nin toplantısı men edilmiş ol­mayıp bilâkis Vilâyete verdikleri be­yannameyi müteakip kendilerine top­lantı için meydan tahsis edilmiş olduğu halde bilâhare bu toplantıdan arzulariyle yaz içtikleri biltahkik tesbit edilmiştir.

M. M. V. Temsil Bürosundan bildiril­miştir :

Yükek Askerî Şûra bugün de Millî Mü­dafaa Vekili Ethem Menderes'in baş­kanlığında toplanarak müzakerelerine devam etmiş ve toplantı saat 19.30 da: nihayet bulmuştur.

Toplantıda albaylıktan generalliğe terfi edecek subaylarla generallerden yüksüme sırasında bulunanların durum­ları görüşülmüş ve neticede alınan ka­rarlar yüksek makamatın tasvibine arzolunmak üzere hazırlanmıştır.

Bu yılki terfilerin üzerinde Önemle du­rulan bacıca hususlar; kıdem ve ehliyet derecesinde bulunan subay ve gene­rallerin kadro ve mahrut esasları da­hilinde mümkün olduğu kadar fazla, miktarda terfis mazhar kılınabilmeleri olmuştur.

 Ankara:

Nafia Vekâleti tarafından yaptırılan ve' yıllık enerji miktarı 10.500 milyon ki­lovat saat olan Erzincan Girlevik san­tralı bundan bir müddet evvel işletme­ye açılmıştı. Bu suretle de 3.290.300 li­raya malolan bu tesisle Erzincan ovası­nın pompajla sulanması temin edildiği gibi Sümerbank iplik fabrikasının ya­pılmakta olan şeker fabrikasının D. D. Y. Cer Atelyesi ila Erzincan ve Pülü­mür kasabalarının elektrik ihtiyaçları: karşılanmıştı.

Şimdi de yeni bir tesis, Amasya Durucasu santralı İkmâl .edilmiştir. Son ça­lışmaları ve tecrübeleri yapılmakta olan Durucasu santralı da yılda 3.500.000 kilovat saat enerji vercek ve bununla Yeşilırmağın taşkınları kısmen önlene­ceği gibi, terfi sürüyle yapılacak sula­maların bol ve ucuz enerji ihtiyacı dakarşılanacaktır. Ayrıca, Amasya şeh­rine lüzumlu enerji saklanacak ve bazı kanalların ilâvesiyle meyve bahçeleri­nin sulanması da kabil olacaktır. İnşaat 3 milyon liraya malolmuştur.

5 Ağustos 1955

 Ankara:

Bazı İstanbul gazetelerinde ve bu meyanda Cumhuriyet Halk Partisi genel sekreteri Kasım Gülek'in Erzurum ko­nuşmasına atfen bugünkü Ulus gazete­sinin birinci sahifesinde

«Toplantı hürriyeti vardır diyenlerin, halkın zincirle dövüldüğünden, gözya­şartıcı bomba ile toplantıların men'inden hiç mi haberi yoktur» baslığı al­tında intihar eden haber dolayisîyle malûmatına müracaat ettiğimiz Tekir­dağ Valisi Necdet Yılmaz şunları söy­lemiştir:

Osman Bölükbaşı'nın Tekirdağına geçtigi münasebetiyle her hangi bir top­lantı pöz yaşartıcı bomba ile dağıtıl­madığı gibi hiç kimse de zincirle dö­vülmüş de&ildir. Bu haberler tamamen hayal mahsulüdür. Hakikat bütün Tekirdağ halkı tarafından bilinmektedir.»

26 Ağustos 1955

 İstanbul :

M. M. V. İstanbul Temsil Bürosundan bildirilmiştir:

Yunanistanda yapılacak askerî tatbi­katı takip etmek üzere Birinci Ordu Müfettiş Vekili Korgeneral Vedad Garan riyasetindeki askerî heyet, bir as­kerî uçakla bugün saat 14 de İstan­bul dan ayrılmıştır.

27 Ağustos 1955

 İstanbul :

Hükümetimizin davetlisi olarak mem­leketimizde misafir bulunan ve Anado­lu d a otomobille bir aylık bir seyahat yapacak olan Belçika Ayan Meclisi Re­isi Ekselans Robert Gillion, Anadolu seyahati arifesinde kendisiyle görüşen muhabirimize İlk intibaları ve Türki­ye hakkındaki düşüncelerini şu sözler­le ifade etmiştir:

nlier zaman, mes'ut hatırasını muhafa­za ettiğim memleketinize, uzun zaman sonra, dördüncü defa olarak geldiğim bugün, onu tekrar görmekten duydu­ğum memnuniyeti ifade etmekle bah­tiyarım. Bu sevincim, yalnız, rüyaları­ma girecek kadar hayranı olduğum yerere tekrar kavuşmaktan ileri gelmi­yor, fakat ayni zamanda Türkiye'nin bütün sahalarda kaydettiği büyük te­rakkileri müşahede etmekten ötürü de bir kat daha bahtiyarım.

30 yıl evvel terk etmiş olduğum bu memleketi bugün siyasi plânda birinci derecede rol oynamağa namzet bir du­rumda buluyorum. Türk milleti etnik birliğine tekrar kavuşurken san ve ma­zisini inkâr etmemiştir.

Çetin imtihanlardan sonra, şimdi sul­ha âşık olan Türkiye'ye onun gibi hay­li netin imtihanlardan geçmiş bulunan, Belçika'da ancak sempati duymakta­dır.

Türkiye askerî bakımdan kuvvetlidir. Bunu Kore'de askerlerimizle yan yana savaşan Türk askerinin cesaret ve secaatinden pekâlâ anlamış bulunuyo­ruz. Bununla beraber, Türkiye de, Bel­çika gibi, herhangi bir milleti tehdit etmemekti, buna mukabil ihmal edilemiyecek kuvvet ve kudrette bir sulh için çalışmaktadır.

Komşularının hürmetini celb etmiş olan Türkiye şimdi entelektüel, endüs­triyel ye  ticari  sahalarda  gayret sarfetmektedir.

Ben. buraya geleli henüz birkaç gün ol­du, fakat bu kısa zamanda bile Türkiyenin bahsettiğim sahalarda dev adımlariyle ilerlemekte olduğunu mü­şahede imkânını buldum.

Asırlar boyu bir dostluk ananesiyle birbirine bağlı olan. memleketlerimiz ayni zamanda bir ideal birliğine de sa­hiptirler ve bu birlik Avrupa konse­yinde vs Atlantik Paktı ittifakı dahilin de hergün tezahür etmektedir.

Şuna kaniim ki. iki memleket arasın­daki ananevi, iktisadi münasebetler gelecek yıllarda kuvvetlenecek ve milletlerimize daima yükselen bir hayat seviyesi temin etmek arzusunun delili olarak belirecektir.

İki memleket arasındaki bir emel bir­liği ve "bir çok meziyetlerin benzerliği onları birleştiren derin sempatiyi iza­ha kâfidir.

Türk hükümetinin emsalsiz nezaketi ve gösterdiği sayısız kolaylıklar saye­sinde Anadolu'da bir ay kadar sürmek üzere yakmak fırsatını bulacağım sîyahat sırasında ilk intihalarımın daha da kuvvetleneceğine ve Türkiye'nin muvaffakiyetiyle neticelenceğinden şüphem olmayan büyük hamle va gayret­lerinden duyduğum heyecan ve hay­ranlıkla memleketime döneceğime ka­niim.»

 İstanbul :

Dünya akıl sağlığı asamblesi bugün son toplantısını Ord. Prof. Fahrettin Kerim Gökay'ın riyasetinde yapmıştır. İsviçre delegîsi Andi'e Repont, aileler­de bedenî ve ruhî kusurlar (dilsiz, ana­dan doğma kör, zekâ gerilisi) çocukların yarattıkları manavı huzursuzluk­larla bunların ana ve baba ve diğer sağlam çocuklara icra ettiği tesirler üzerinde bir  konferans vermiştir.

Bunu takiben Türk, Amerikan, İngiliz ve Yunan delegeleri söz alarak bu mevzuun önemini tebarüz ettirmişler­dir. Prof. Gökay bu gibi çocukların kusurlarının önüne geçilmesi için ne gibi tedbirler alınması lâzım geldiği husu­su üzerinde durmuş ve bunlar için hu­susî terbiye müesseselerinin çoğaltıl­masını müdafaa etmiştir.

İçtima sonunda yeni reis Nilo Maki, Türkiye ve İstanbulda gördükleri çok sıcak ve yakın alâka ile misafirperver­liğe teşekkürlerini bildirmiş Vali vs Cemiyet İdare Heyeti azalarına karsı kalbi bağlılıklarını ifade etmiştir. Aza ayağa kalkmak suretiyle uzun tezahü­ratta bulunmuştur.

Delegeler -bugün yeni psişiatri kliniği ile Bakırköy Akıl Hastahanesini ziya­ret etmişler v.e öğle yemeğini hastahanede yemişlerdir.

 İzmir:

Geceyi Hava Harp Okulu misafirhanesinde 'getiren Reisicumhurumuz Celâl Bayar, bu sabah İstanbul'a hareketle­rinden evvel, refakatlerinde Dahiliye Vekili Dr. Namık Gedik, İzmir Valisi Kemal Hadımlı, Ege Bölgesi Sanayi Odası Balkanı Osman Kibar olduğu hal­de sırasiyle Özler ve Sümer Makine, Kula Mensucat ve Nuri Öz Döküm Fab- likaların gezmişlerdir.

Devlet Reisimiz Özler Makine fabri­kasında işçilerin sevgi tezahürleriyim karşılanmış, bu fabrikanın son dört yıl içinde imaline muvaffak olduğu makinelerin piyasanın büyük bir ihti­yacına cevap vermesini ve bu suretle aynı neviden makinelerin ithalime ih­tiyaç bırakmamasını memnunlukla karşıladığını, yedek parça ve işletme malzemesi noksanının hükümetçe kar­şılanması için alınan yeni tedbirlerin iyi semereler vereceğini belirtecek demişlerdir ki:

«Ege bölgesi sanayi odasının bu mevzudaki   çalışmalarını   takdirle   karşılayoruz. Hükümetin yeni çalışma parola­sı sanayi devridir. Bu mücadelenin ba­zı sert tarafları ve meseleleri olduğunu hep  bilmekteyiz,   şuna  inanmanızı  is­terim ki, bu mücadelelerin yarısını aşmis bulunuyoruz. Kısa zamanda diğer müşkülleri de hallederek alın akı ile işlerimizi   görecek  ve      hizmetlerimiz; daha geniş ölçüde yapacağız. Beraberce  yardımlaşarak    halledemiyeceğimiz mesele yoktur. Hükümet ve millet ay­nı gaye uğrunda azimle çalışmaktadır. Daima sizinle beraberiz, sizin mesele­leriniz bizim esas dâvalarımızdan ayrı değildir, takdir ve tebrik ederim.»

Celâl Demirgüreş'e ait Sümer   Makine-Fabrikasının  atölyelerini  gezen Sayın Reisi cumhurumuz,  Çırçır  makineleriy­le mensucat yedek parçaları, aspiratör, 30 tonluk kamyon baskülleri ve birer tonluk seri halindeki baskül imalâtını gözden geçirmiş ve döküm işleriyle il­gilenmiştir.

Ege  Bölgesi   Sanayi   Odası     Başkanı, Sürnîr Fabrikasının Hecen hafta Suri­ye'den  100 adet çırçır makinesi ihraç ettiğini, Pakistan'dan bir çok yeni si­parişler aldığını,  bu meyanda Brezil­ya'dan 400 adet makine siparişi aldığını, fakat bazı malzeme    noksanları.

yüzünden bu siparişimi hemen yerine getiremediğini belirtmiş, yakın günler­de çıkacak tahsislerle bu siparişlerin karşılanabileceğini bildirmiştir.

Reisicumhurumuz, bu fabrikanın müsbet çalışmalarını takdir ettiğini, müş­küllerin halli için hükümetin büyük gayret sarf.ettiğini, herşeye rağmen za­ferin sanayicilerde kalacağını belirte­rek, müessese sahibini takdir etmiştir. Devlet Reisimizin Kula Mensucat Fab­rikalarını ziyareti, günün çok heyecan­lı bîr hâdisesi olarak tezahür etmiştir. Reisicumhurumuz otomobilden inerken Kula Fabrikalarının yüzlere a işçisi iş­leri bırakarak kendilerini heyecanla karşılamışlardır. Reisicumhurumuz iş­çilere iltifatta bulunmuş ve fabrikanın muhtelif kısımlarım  gezmişlerdir.

Türkiyede hususî sektörün en büyük kamgam ve yünlü kombinası olan Ku­la Fabrikalarında 20 bin iğ ve 500 tez­gâhla her türlü apre ve basma tesisle­ri bulunmaktadır.

Reisicumhurumuz bu fabrikanın Ege'­nin sanayi hayatındaki büyük mevkii­ne işaret ederek, gösterilen gayret ve istihsalde elde edilen neticelerden memnunluk duyduklarını, Ege Bölgesi Sanayi Odasının, fabrikaya ait ihtiyaçların temini bahsinde önderlik etmekte devam edeceğeni, Ege'de sanayi haya­tının hamleli bir devir idinde bulundu­ğunu, bu mevzuda çalışmaların takdir­le karşılandığını beyan etmişler ve fabrikanın defterine ihtisaslarını kayıt buyurmuşlardır.

Reisicumhurumuz fabrikaya gelişlerin­de olduğu gibi ayrılışlarında da işçile­rin aynı heyecanlı sevgi tezahürlari arasında uğurlanmişlardır.

Reisicumhurumuz, Ege Bölgesi Sanayi Okulu hakkında gerekli direktifler vermişlerdir. Bu okul en kısa zamanda ku­rularak faaliyete geçecek ve yatılı olacaktır. Türkiye'nin her yerinden mü­racaat edecek talebeleri kabul ederek Usta ve ustabaşı yetiştirecek, ayrıca Tekstil Okulunun gece kursları da bu­lunacaktır. Tekstil Okulunun öğretmen, menlerinden ekserisi Amerika'dan ge­lecek ve masrafları sanayi odasınca da karşılanacaktır. Devlet Reisimiz, Ege Bölgesi Sanayi Odası İdare Heyetinin yaptığı toplantıda, bu okulun memle­ket sanayii İran büyük bir ihtiyaç ol­duğunu   bilhassa   belirtmiştir.

 Ankara:

1921 s.:nesinde Dr. Buschmann adında bir İsviçreli tarafından kurulan mane­vî Cihazlanma Birlisine mensup 190 kişilik bir kafile, iki gündenberi mem­leketimizde bulunmaktadır. Bu birliğe mensup olan Macar Generali G.O. Derchanner ila John Covfieki, bugün şeh­rimize gelmişler ve Basın Yayın U-mum Müdürlüğünde bir basın toplan­tısı yapmışlardır.

General G.O. Der Channer ve John Covfielci'in konuşmalarından evvel, bir ay önce m emle kat imiz d e faaliyete geç­miş olan Mânevi Cihazlanma Cemiye­tinin İkinci Başkanı Trabzon Mebusu Emrullah Nutki, birliğin gayesini be­lirten bir konuşma yapmıştır.

Emrullah Nutki'nin verdiği izahata gö­re, pazartesi günü şehrimize gelecek olan misyon üyeleri Küçük Tiyatroda «Kaybolan Ada» adiyle bir temsil ve­receklerdir.

190 kişilik gruptan 21 i hükümetimi­zin davetlisi olarak gelmektedir. Bun­lar arasında ilim ve siyaset adamları bulunmaktadır. Diğerleri de 28 devle­te mensup muhtelif branşlarda çalışan sanatkârlardır.

Emrullah Nutki'nin izahatından sonra. General G.O. Der Channer. basın men­suplarına Türkçe olarak hitap etmiş vs şunları söylemiştir:

«Güzel memleketinize gelmekten bir zevk duyduk. Ben, 40 sene evvel yine-memleketinizde bulunuyordum. O za­man esir alınmış ve Kastamonu'ya sevk. edilmiştim. Türkçeyi de esarette bu­lunduğum sırada öğrendim. Siz Türk­leri  ve yurdunuzu  çok sevmekteyim.

General, konuşmasının bundan sonra­ki kısmını İngilizce olarak yapmış ve-Mânevi Cihazlanma Birliği mevzuun­da demiştir ki:

«Gayemiz, yer yüzünde çeşidli grublara ayrılan insan topluluklarını birleş­tirmektir. Bu her peyden evvel insan­ların, kendi kendilerini anlamaları ile tahakkuk safhasına girecek bîr keyfi­yettir. Bizler, dolaştığımız yerlerde, birliğin amacını izaha çalışmaktayız, bizim ideolojimiz manevî kıymetler üzerinde kurulmuştur. Bir imanda mut lak. dürüstlük, mutlak safiyet, mut­lak sevgi aranmaktadır. Bu saydıkla­rımız hakikaten mevcut ise, insanlar aranılan vasfı bulmuş cemiyetler ve milletler de birlik ve beraberliğe doğ­ru gidiyor demektir.

Memleketinize gelmeden evvel Japonya, Filipinler, Formoza, Taylan, Hin­distan. Pakistan, Irak. İran ve Suriye'­yi gezdik Şimdi de sizin aranızda bu­lunuyoruz.

General Channer daha sonra, birlik merkezinin İsviçre'de Montreal civarındâ Caox denilîn. yerde olduğunu söy­lemiş ve sadece yardımlarla birliği idame ettirdiklerini bildirerek manevî cihazlanmanın diğer bîr gayesinin de yer yüzünde renk, ırk, din vemillet farkı gözetmeksizin dünyayı birleştir­meğe doğru götürmek olduğunu izah etmiştir.

 Malazgird:

Malazgird Meydan Muharebesinin 884 ncü yıldönümü dün Üçüncü Ordu bir­liklerinin iştirak ettiği bir merasimi kutlanmıştır. Törende Muş ve Ağrı mebuslarıyla mülkî ve askerî erkân hazır bulunmuşlardır.

 Afyon:

Afyon'un kurtuluş bayramının 33 ncü yıldönümü bugün, coşkun bir heyecanla kutlanmıştır.

Saat tam 17.30 da Kaleden atılan top­ları müteakip, bandonun çaldığı is­tiklâl marşıyla başlayan merasimde Afyon mebusları, generaller, mülkî ve askerî erkân hazır bulunmuş, muhtelif hatipler günün ehemmiyetini belirten konuşmalar yapmışlardır.

Bilhassa geçit resmi ve Millî Mücade­leye iştirak eden Türk kadını çocuğu­nun kağnı arabalariyle cepheye, cephane taşıdığını canlandıran geçit, hal­kın heyecanının bir kat daha artırmıştır. Merasimden sonra Atatürk'ün büyük taarruzu, hazırladığı tarihî şeref odası ziyaret edilmiştir. Bugün kurtu­luş bayramı münasebetiyle Afyon şeh­rinin, her yeri meşale ve elektriklerle tenvir edilmiş ve gece muhtelif eğlen­celer tertip edilmiştir.

28 Ağustos 1955

 Kütahya:

Dahiliye Vekili Dr. Namık Gedik bera­berinde Aydın ve Muğla mebusları. Jandarma Umum Kumandanı, Vilâyet­ler İdaresi Umum Müdürü olduğu hal­de, vilâyet hududunda Kütahya mebus­ları, vali, belediye ve parti reisleri ile partili vatandaşla tarafından karşı­lanarak saat 14.30 da binlerce Kütahyalının içten gelen sevgi tezahürleri arasında şehrimize gelmiştir. Hükü­met konağı önünde toplanan halka hi­taben yaptığı konuşmada, Kütahyalıla­rın hükümete ve arkadaşları ile birlik şekkür etmiş, Kütahya'nın millî haya­tımızda ön.emli ve müstesna mevkiini ve Kütahyanın vefalı insanlar diyarı bulunduğunu, kudret ve kuvvet menbaı ve millî kahramanların harman ol­duğu bir yer olduğunu ve 1946 senesinden beri de demokrasi havasında ön safda bir mevki işgal ettiğini tebarüz ettirmiştir.

Bilâhare Bîlediye salonunda kalabalık bir vatandaş topluluğuna, memleket meseleleri ve kalkınan Türkiye hak­kında etraflı ve geniş izahlarda bulu­nan vekil, «vazifeye her çağrıldığı zaman en aziz bildiği varlıklarını memleketi uğruna harcamasını bilen ve memleket işlerini daima acık kalblilikle gören ve tasvir eden insanlar ola­rak Kütahyalı vatandaşlarımızın kalberimizde ayrı bir yeri ve bu V2rin bü­yük bir hususiyeti vardır. 1946 se­nesinde başlayan çok partili hayatın icap ettirdiği muhalefet ve iktidar mücadelelerinde Kütahya kendisine dü­şen vazifeyi, o zaman cari bütün taz­yiklere rağmen cesaretle ve kahraman­ca ifa etmiş ve bugünkü Türkiye'nin kaderini değiştiren tarihî, daha o gün den yazmıştır. Bu itibarla da Kütahya nın   siyasî hayatımızda   müstesna ve mühim bir yeri vardır. Kütahya, bü­tün memleket meselelerini ve menfa­atlerini eline büyük bir güveni tevdi edebileceğimiz bir tunçbilektir. Eğil­mez, bükülmez, kudretli bir tunçbilek. Biz bu güzel vilâyeti bütün bir memleket için yepyeni bir kudret menbaı ha­line getirmekteyiz. 4 senelik bir iktidar devrinde dünyanın hiçbir memleketinde bu derece büyük hamlelerle vazi­fe yapmış hükümetler görülmemiştir Bir iktidar 4 sene içinde yalnız bir Kütahya yapsa, oiktidar vazifesini yap mış1 sayılır. Kaldı ki biz bunun yanın­da nice Kütahyalar eklemekteyiz. Bir iktidar, bir hükümet düşününüz ki elindeki meseleler basit köy çeşmesin­den Tunçbilek'e kadar değişir. Bu memleket meselerinde durulması lâzım gelen işler derece derece ve çeşitlidir. Köyü çeşmesiz, yolsuz ve ışıksız bulmasaydık, Türkiye'nin bu günkü man­zarası bambaşka olurdu demiştîr. Müteakiben Vekil, bu büyük hizmet­lerin şerefinin, olduğu kadar mesuliyetlerinin de omuzlarda seve seve ve cesaretle taşındığını, bütün güçlüleri yenerek, bu memleketin ihtiyatlarının mutlaka sağlamak azminde 'bulunuldu­ğunu, bugün Kütahya Vilâyetinde dev­letin müstakbel Türkiyenin kalkınma­sını sağlamak maksadiyle 300 milyon liralık bir envestisman yaptığını, bir taraftan fabrikaları diğer taraftan yer altında uyutulmuş ve unutulmuş kuv­vet ve kudret menbaları ve geniş kö­mür havzasiyle Kütahya'nın baştan başa değerlendirildiğini, enerji, istihsal ve İnsan devri olan bugünkü kalkın­mamıza Kütahya'nın bir sembol olarak gösterildiğini, vatandaşların en küçük şahsı teşebbüsünü değerlendirmenin imkânlarının arandığını ifade etmiş ve sözlerine ru şekilde devanı etmiştir:

«Bir memlekette herşeyin başı ve bü­tün işlerimizdeki muvaffakiyetin sırrı, emniyet faktörüdür. Son zamanlarda memlekette yaptığımız büyük iktisadî hamlelerin .?n kısa bir zamanda müsbet bir neticeye bağlamak hususunda hükümet ve millet olarak yapmakta olduğumuz gayretlerde, bu emniyet faktörünü ortadan kaldırmana matui bir takım hareketlerle karsı karşıya kal­dık, memleketin iktisadî kalkınması karşısında hudutlarımız dışında bulunan insanlar dahî büyük bir takdir" hissi duyuyor ve zaman zaman bunu ifade ediyorlar. Bu memleketin dedik­leri gibi, iktisadî bir sıkıntının içinde bulunduğu bir hakikat olsaydı herşeyden evvel yabancı sermaye iltifat et­mezdi. Maruz kaldığımız geçici sıkın­tıları bir nevi politika malzemesi ola­rak kullanmak, bu memleketin asla faydasına de&ildir. İktidarımız hakkın­da karar verebilmek için memleketin bugün arzettiği manzarayı görmek lâ­zımdır. Gezdiğimiz bütün vilâyetlerde edindiğimiz müsbet intibalar bizi da­ha kuvvetle vazifeye sevkediyor ve bu hamleye devam etmek kararımızı kuvvetlendiriyor. Uşak Vilâyetini dün. akşam, ziyaret ettik. Uşak vilâyetiniz­den ayrılmış, zamanımızda vilâyet ha­line gelmiştir. Uşak'ı hakikaten, uzun yılların   bakımsızlığı   içinde     bulduk..

Bir çok ihtiyarlar var, fakat vilâyet olarak bugün büyük ve geniş imar hamlesi içerisindedir. Geç vakit Uşaka girerken vatandaşlarımız bizi yollarda silerinde meş’aleler bulunduğu halde karşıladılar. Meş’alelerin ısısı altında bütün bir yolu katettik. Gecenin bu. geç saatlerinde Uşak'ı ayakta burmanın bir sebebi olmak lâzımgelir. Ellerinde meş'aleleriyle yolumuzu aydınlatan Uşaklılara şunları söyledim: Bu meş'a­leler sizin kalplerinizde iktidarınıza ve hükümetinize karşı beslediğiniz mu­habbet ocaklarından tutuşturulmuştur.

Onun için bu kadar parlak, bu kadar ışıklıdır. Bu meseleler bu güzel is­tikbal yolumuzu aydınlatıyor. Bu sözleri burada bilhassa tekrar ediyorum.

Uşak'ta bize gösterilen muhabbetin bir kaç misli ile Kütahyalılar bizi bağır­larına bastılar. Gündüz olduğu için el­lerinde meş'aleler yoktu, fakat gözle­rinde parlayan meş'alelere baktık. En aşağı Uşaklılarar kadar onlardan  da ümit ve kuvvet aldık. İtimad ve mu­habbetten yakılmış meş'aleler önümüz­de oldukça yolumuza hangi engel çı­karsa çıksın onu behemehal bertaraf edeceğiz. Siyasi inanışları, program ve prensipleri ayrı olan muhtelif; siyasî partiler olarak düz ve emin yollardan giderek bir noktada birleşmeliyiz. Bi­zim hareket hattımızı tayin için .elimiz­de bulundurduğumuz pusula ancak bu memleketin büyük menfaatleridir. Bu­nu her türlü şer kuvvetlerine karsı da­ima müdafaa edeceğiz. İşte size bütün söyliyeceklerim budur. Zannederim ki hal vs istikbali bu kısa cümlelerle ifa­de etmeğe çalıştım. Biraz sonra aranız­dan ayrılacağım. Çok kısa süren bu ziyaretimizden sonra ne zaman ken­dimizde yeni bir kuvvet menba bul­mak ihtiyacını hissedersek yine aranı­za geleceğiz. 'Bütün arkadaşlarımı dâ­vaya bağlı olarak görüyorum. Bu mem­leketi hep beraber İnşa edeceğiz. Hepi­nizi derin muhabbetlerle selâmlarım, sağlık, muvaffakiyetler temenni -ede­rim, aziz Kütahyalı vatandaşlarım.

Heyecanlı tasvip gösterileriyle kesilen bu sözler dakikalarca alkışlanmış ve Dahiliye Vekilimiz beraberindeki zevatla Eskişehir'e hareket etmiştir. Ve­kil oradan Ankaraya dönecektir.

 İstanbul :

Sıhhat ve İçtimaî Muavenet Vekili Dr. Behcet Uz, 18 nci Beynelmilel Askerî Tababet ve Eczacılık Dokümantasyon Kongresinde su  konuşmayı  yapmıştır:

- Muhterem delegeler, muhterem misafirlerimiz,

Sizleri selâmlamak ve Türkiye'ye hoş geldiniz» demekle bahtiyarlık duymak tayım. 18 nci Beynelmilel Askerî Tababet ve Eczacılık Dokümantasyon Konferansının toplantı yeri olarak İs­tanbul'un serilmesi bizleri pek mü­tehassis etmiştir. Bunu, bu konuşma ile, ifade fırsatını bana veren konfe­rans organizasyon hey'et ine ve sizlere teşekkür etmeyi borç bilirim.

Askerî tababetin tın kültürü bakımın­dan bizdeki ehemmiyeti büyüktür Çünkü Türkiye'de, skolastik tıp tedri­satım kaldırmak üzere, 1827 de kuru­lan ilk modern tıp okulu askerî tıbbiye idi. Memleketimizde bir sivil tıbbiye açılması 1865 tarihine rastlar. Yeni mezun olan askerî tabiblerin kıt'a hiz­metine başlamazdan evve1 bir sene müddetle staj görüp yetişmeleri için, 1398 de de, Gülhane Askeri Tıp Aka­demisi kurulmuştur. Gerek tanınmış yabancı profesörlerin memleketimizde çalışmasına, gerek istidatlı Türk aske­rî tabiblerinin tekemmül etmesine ve Avrupa'da yetişmesine sebep olan Gülhane Akademisi, o tarihlerde^ Türki­ye'nin en kültürlü v-e feyizli bir tıp müessesesi halinde idi. Nitekim. 1909-1910 tarihînde askerî ve sivil tıbbiye­liler üniversite tıp fakültesini teşkil etmek üzere, birleştirilince Gülhane Akademisinin genç ve kıymetli hoca­larından pek çoğu, profesör olarak, üniversiteye alınmıştır.

Memleketimizdeki vazifesini ve mev­kiini böyle .kısaca belirttiğim askerî tababetin en eski çağlarda dahi ordu­larda yer aldığı malûmdur. Eski Hin­distan'da harbe giden hükümdarların yanlarına muktedir bir tabib aldıkla­rını, ham ordugâhın sanitasyon İşlerine, hem de hasta ve yaralılara bakmakla mükellef olan bu tabibin çadırının hü­kümdarın çadırı yanma kurulduğunu ye hastalarla yaralıların kendisine ça­buk ve kolay getirilmesi için çadıra bir bayrak çekildiğini tarihler yazmakta­dır.

Milâttan 12 asır kadar evvele rastla­yan Truva muhasarasında Yunan or­dusunda cerrahlar bulunduğu ve o de­virde yara anatomisinin az çok iyi bi­lindiği meşhur Homere'in destanların­dan anlatılmaktadır.

Eski Roma ordusunda ast subay rüt­besinde tabibler vardı. Bunlar yaptık­ları hizmete karşılık vergiden ve bil­fiil muhariplik etmekten muaf tutu­lurlardı. Roma harp donanmasında da, bîr geminin bir tabibi vardı.

Tarihte modern çağın gelmesiyle bera­ber harp cerrahisi ve askerî tababet çok mühim gelişmeler göstermeye baş­lamıştır. Ancak teknik sahadaki bu ilerlemelerin yanı başında, askerî ta­babetin en mühim başarı unsuru ola­rak, insan sevgisinin de kendini gösterdiğini ve bunun faydalarının, düş­man orduları arasında, yaralılar hak­kında bir tarafsızlık statüsü temini ile elde edileceğinin düşünüldüğünü gör­mekteyiz. İS nci asrın meşhur filozofu Jean Jacues Kousseatı, askerlere elleri silâh tuttuğu müddetçe hücum edile­bileceğini, fakat silâhlarım kullanma­yacak hale geldikleri veya teslim ol­dukları vakit hayatlarına dokunulamıyacağını ileri   sürmüştü.   Bu     kanaat

yüzlerce sene sonra. beynelmilel Ce­nevre ani akmalarında, bir hüküm hali­ni almıştır. Yine aynı asırda meşhur İn­giliz askerî tabibi Sir John Pringle.de, 1743 de birbirleriyle harp etmekte olan İngiliz ve Fransız ordularının, askerî hastananeleri tarafsız telâkki etmesini ve mütekabilen korunmasını temin et­mişti. Bu da ancak 1883 de gerçekle­şecek olan beynelmilel Kızılhaç teşki­lât ve mevzuatına doğru ilk adım. sa­yılabilir.

Harbin yarattığı facialar karşısında as­kerî tabibin insan severlik ve hemcin­sine yardım duyguları sade kendine şeref vermekle kalmamakta birçok felâketleri önlemekte, teknik tıp faaliye­ti kadar ve belki ondan, ziyade müessir olmaktadır.

Mısır seferi esnasında, 1799 da, Suriye'den çekilen Fransız ordusunda veba çıktığı vakit Sıhhiye Amiri Dr. Desgenettes askerin kuvyei  mâneviyesini kır­mamak için, salgının veba olmadığını söylemiş ve bir nekahetlinin hıyarcı­ğından aldığı cerahati kendi vücuduna enjekte etmek suretiyle eratın korku­sunu, yatıştırmak gibi bir fedakârlık göstermişti.

Mikroplar tanınıncaya kadar askerî ta­babette baş yeri tutan hars cerrahisi da, büyük harplerde, hem kaabiliyet, hem de vicdan sahibi birçok tabiilerin yetişmesine sebep olmuştur. Napolyon ordularının meşhur cerrahı Larrey bunların tanınmışıdır. Larrey 60 mey­dan muharebesinde ve 400 çarpışmada bulunmuş, bunların pek çoğunda kur­şun yağmuru altında vazifesini yap­mış ve iki kerre yaralanmıştır. Asesi ve antisepsinin bilinmediği o devirlerde muhtelif kırıklıklarla ağır etraf yaralarında, yaralıyı kurtarmak için, ampütasyondan maada çare yoktu. Lar­rey gayet çabuk ve büyük maharette ameliyat yapardı. Wagram Muharebe­sinde ameliyat ettiği 1.200 yaralıdan yalnız 45 i kaybolmuş, Moskova Muharebesinden sonra 200 ampütasyon yap­mış, bunlar arasında bulunan bir Rus generali, iki bacağı kesildiği halde, daha 14 sene müddetle mükemmel yaşa­mıştı. Larrey kendini askere vakfet­mişti. Ateş hattında kolay ve çabuk yaralı   toplamak  üzere,   iki   atlı   hafif bir ambulans icat etmiş 20 yaşına bas­mayan gençlerin, kalçaları tamamiyle kemikleşmediği için, uzun yürüyüşlere dayanamayacaklarını isbat ederek askere alınmamalarım sağlamıştı. Da­ha birçok fedakârlık gösteren Larrey için Napolyon vasiyetnamesinde «ta­nıdığım insanların en faziletlisi- de­miş ve kendisine 100 bin frank bırak­mıştır.

Bir arada kalabalıkla yaşamaktan do­ğan salgınlar, eski harplerde, askeri düşman silâhından ziyade kıran bir âfetti, pastör devriyle birlikte koruyu­cu hekimliğin askerî tababette yer al­ması bu tehlikeyi azaltmaya başlamış­tır.  20 nci asırdan itibaren, koruyucu hekimlik esaslarını lâyıkiyle tatbik eden ordularda, hastalıktan Ölüm ma­bet i düşman silâhından olan ölüme na­zaran çok azalmış, aynı zamanda yara enfeksiyonu da, aseptik teknik do­layisiyle, ehemmiyetten düşmüştür.

İkinci Cihan Harbinde ise, antibiyotolikler sayesinde, ağır yaralıları bile. 45 günde sapasağlam cepheye iade mümkün olmuştur.

Zamanımızda askerî tababet hususî epîdemiyolojisi, ijiyeni, cerrahisi, koru­yucu hekimliği, psikiyatrisi ve hattâ taktiği ile derin bir ihtisas şubesi hali­ni gelmiştir. Bu ihtisas şubesi kışla sanitasyonu ve yürüyüş ijiyeni gibi ötedenberi islenmiş mevzulardan atom, biyoloji ve kimya harbinin yepyeni sağlık meselelerine ve askere alman vatandaşların en faydalı olacağı için tayinine ait psiko -teknik içlerden harp nevrozları salgmiyle mücadele gibi de­rin psişiyatri konularına kadar çeşitli ve geniş bölümlere ayrılmaktadır. Bu hizmeti ehliyetle başarabilecek bir ta­bibin de gerekli teknik malûmattan maada askerî tababet sahasında yıllarca çalışmanın verdiği tecrübeye sahip olması esastır.

Askerî tababette kullanılan ilâçların da husususiyeti olduğu malûmdur. Bunların muhtelif iklim sarflarında bozulmıyacak, güç yürüyüşler dökülüp saçılmıyacak ve bütün lüzumlu unsur­ları havi olmakla beraber kıt'a için. ağır bir yük teşkil etmiyecek gibi ha­zırlanması askerî eczacılığın mühim vazifelerinden biridir,

Askerî tababetin teknik cephesindeki ilerlemenin yanı sıra insani ve hukuk! cephesinde de büyük inkişaflar mey­dana gelmiştir. Bu husustaki en mühim. netice, silâhın sebep olduğu felâ­ketleri izale veya hiç olmazsa yatış­tırma hususunda, askerî tababette tıp tekniği derecesinde mühim rol oynıyan insaniyet ve şefkat hislerinin fer­dî mahiyette kalırsa tamamiyle verim­li olamayacağından anlaşılmaşıdır. Bu yolda ötedenberi yapılmakta olan tet­kikler ile yakın mazinin acı tecrübeleri sağlık vb hayatın tehlikeye düşme hallerinde tabibin yardım vazifesiyle insanlık duygusu, topyekûn ve aman­sız harbi körükleyen insafsız zihniyete karşı, kanunî müeyyidelerle desteklen­miş tam bîr hürriyete kavuşmazsa bü­yük bir fayda sağlanamıyacağını gös­termektedir.

iste merkezi.Liege'de bulunan Beynel­milel Askerî Tababet ve Eczacılık Ko­mitesinin en büyük gayelerinden biri de, malûm, olduğu üzere, sıhhiye hiz­metine bu imkânları temin edecek bey­nelmilel bir tın hukuku kurabilmektir. 1921 de Brüksel'de toplanan birinci Beynelmilel Askerî Tababet ve Ecza­cılık Kongresinin verdiği kararla ku­rulan bu komite dünyanın en hürmete şayan teşekküllerinden biri haline gelmistir. Harpler engel olmadıkça iki senede bir kongre toplayan komiteye, askeri tababetin teknik, idarî ve insa­nî cephelerinde çok mühim gelişmele­ri borçlu bulunuyoruz. Bilhassa 1933 de Madrid'de toplanan yedinci kongrenin netice ve kararlarının askerî tababet tarihinde .dönüm noktası teşkil edecek derecede mühim, olduğu malûmdur.

Modern harplerin, gittikçe daha büyük ölçüde, bütün, yurttaşları alâkadar et­mesi dolayısiyle sair memleketlerde olduğu gibi, bizde de Sıhhat ve İçtimaî Muavenet Vekâletinin harp zamanına ait  vazife  ve  mesuliyetleri   artmıştır.

Bu sebeple ilgili makamların temsilci­lerini de ihtiva eden bir harp sağlığı komitesini Vekâletimiz bünyesinde kurmuş bulunuyoruz. Bu. komite vakit vakit toplanarak harp zamanındaki vazifelerimizi müzakere etmektedir. Harp ten gelecek felâketleri, sıhhi ve sosyal bakımdan, hafifletmeye yarıyacak diğer bir çare de son zamanlarda kurmaya başladığımız rehabilitasyon te­sisleridir. Bunlar.kısa zamanda inkişaf ederek iş kazası ve. harp malûllerine-de, sosyal ve ekonomik faaliyete işti­rak ederek, hayatlarını kazandırabile­cek bir seviyeye erişecektir.

Bugün toplantısına İstanbulda başla­yan 18 nci Dokümantasyon Konferansı,. 15 nci ve Beynelmilel Askerî Tababet vs Eczacılık Kongresinin mevzularını da tesbite yarıyacaktır. Konferansın gündemindeki, sıhhî hizmetin harp za­manında korunması, askerî tabip bul­maktaki kriz. sıhhiye hizmeti mektep­lerinde tedrisat ve sıhhiye hizmeti ida­resi taknik subay komisyonu ihdası gi­bi mevzular Beynelmilel Askerî Taba­bet ve Eczacılık Komitesinin bu toplantıya verdiği ehemmiyeti göstermekte­dir. Müzakerelerin insanlımın ve millet­lerin menfaatine en uygun şekilde ne­ticelenmesini ümit etmekte ve bu ne­ticeyi  bütün  kalbimle     dilemekteyim.

Zamanımızda,   insan   hakları      arasına girmiş bulunan, sıhhatin     korunması hususunda vereceğiniz hayırlı ve faydalı kararlar dolayısîyle şimdiden sizleri tebrik eder ve İstanbul'da iyi va­kit geçirmenizi temenni  eder, hepinizi hürmet ve muhabbetle selâmlarım.

29  Ağustos 1955

 Ankara:

30 Ağustos Zafer Bayramının 33 ncü yıldönümü münasebetiyle Başvekil
Adnan Menderes'e Devlet Vekili Baş­vekil Yardımcısı ve Millî Müdafaa Ve­kâleti Vekili Prof. Fuad Köprülü   şu telgrafı göndermiştir:

Sayın Adnan Menderes

Başvekil

Ankara

Memleket istiklâl ve bütünlüğünün ve dünya sulhunun koruyucusu şanlı ve kahraman ordu mensuplarının 30 Ağustos Zafer Bayramının 33 ncü yıldö­nümü münasebetiyle tebrik ve tazim­lerini saygı ile arz ederim.

Millî Müdafaa Vekâleti Vekili Fuad Köprülü

Millî Müdafaa Vekâleti Vekilinin tebrik mesajı

 Ankara:

30 Ağustos Zafer Bayramının 33 ncü yıldönümü münasebetiyle Türkiye Bü­yük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan'a Devlet Vekili Başvekil Yardımcısı ve Millî Müdafaa Vekâleti Vekili Prof. Fuad Köprülü şu telgrafı    göndermiştir:

Sayın Refik Koraltan

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi

Ankara

30 Ağustos Zafer Bayramı münasebe­tiyle gerek şahsını gerekse Türkiye Cumhuriyeti orduları adına tebrikleri­mi ve en derin saygılarımı arz ede­rim.

Millî Müdafaa Vekâleti Vekili Fuad Köprülü

  Ankara:

M.M.V. Temsil Bürosundan bildirilmiş­tir:

1. nci Ordu Müfettişi Korgeneral İ. Hakkı Tunaboylu'nun İcra Vekilleri Hey'eti karariyle Erkânı Harbiyei Umumiye Biyâseti Vekâletine tayini ve Orgeneralliğe terfii yüksek tasdike ik­tiran etmiştir.

  Ankara:

Ekselans Şükrü El Kuvvetli, Suriye Reisicumhurluğuna seçilmesi üzerine Başvekil Adnan Menderes tarafından kendisine gönderilen tebrik telgrafına, şu cevabî telgrafla mukabele etmiştir:

«Ekselans Adnan Menderes

Türkiye Cumhuriyeti Başvekili

Suriye Reisicumhurluğuna seçilmekliğim münasebetiyle ekselansınızın ifa­de etmek lûtfunda bulunduğu nazikâne tebrikleri büyük bir memnunlukla aldım. En samimî teşekkürlerimi bildirir v.e ekselansınızın şahsî saadeti ile büyük Türk milletinin refah ve terak­kisi ve memleketlerimiz arasındaki münasebetlerin dostane bir sakilde ge­lişmesi hakkındaki en samimî temen­nilerimin kabulünü rica ederim.

Şükrü El Kuvvetli

 İstanbul :

43 milletin mensup ve yüz cemiyetin aza bulunduğu Dünya Akıl Sağlığı Federasyonu mensupları, İstanbulda geçen hafta boyunca yaptığı sekizinci, yıllık kongrelerinin müzakere ve ne­ticeleri hakkında bugün basına izahat vermişlerdir.

Birliğin kurucularından J. Rees ve M. Mead, eski başkan F. Smith ile yeni başkan N. Naki'nin hazır bulundukları bu basın toplantısında, federasyo­nun, akıl sağlığı ve akıl sağlığının ko­runmasıyla ilgili psikolojik, antropo­lojik ve sosyolojik meseleleri etüd et­tiği bu yılki kongrede, çocuk mesele­lerinin bilhassa incelendiği belirtilmiş­tir.

Bu mevzuda yapılan mukayese neti­cesinde kültür farklarının çok olduğu ve milletlerarası temasları arttırmak lâzım geldiği anlaşılmıştır.

Diğer taraftan, çocuklarda cürümlere ve akıl hastalıklarına, hayatımızın çok gayrimuntazam şekilde ve süratli in­kişaf etmesinin sebep olduğu anlaşıl­mıştır.

Tedaviden ziyade akü hastalıklarını önlemek için çalışan dünya federasyo­nunu asıl gayesi, daha iyi beşeri mü­nasebetlerin kurulmasını temindir.

Kongre sonunda varılan neticelerden biri olarak, umumî hastahanelere de akıl sağlığı mevzuunun dahil edilme­sine çalışılınacaktır.

Belirtilen bir nokta da, akıl sağlığı mütehassıslarının faaliyetinin, bilgileri nisbetinde şümullü  olmadığıdır.

Kongreye verilen tebliğlerden varılan bir diğer netice de son yıllarda akıl hastalıklarının çok azalmış bulunma­sıdır.

30 Ağustos 1955

 Ankara:

Millî Müdafaa Vekâleti Temsil Büro­sundan bildirilmiştir: Deniz Kuvvetle­ri Kumandam Koramiral Sadık Altıdal'ın Oramira1liğe terfii yüksek tas­dike iktiran etmiştir.

 Ankara:

30 ağustos zaferinin 33 ncü yıldönümü bugün bütün memlekette ismine yara­şır bir şekilde parlak ve büyük bir he­yecanla kutlanmaktadır.

Bu münasebetle gazetelerinin birinci sayfalarında sakinkrinin hissiyatıma tercüman olarak günün mânasını bü­yük bir gururla belirten ve dün öğleden itibaren bayraklarla süslenmiş ve ge­ce de elektriklerle donatılmış bulunan başkentte 30 Ağustos Zafer Bayramı münasebetiyle bu sabah saat 8 den itibaren Zafer ve "Ulus meydanları ile Etnoğrofya Müzesi önündeki Atatürk anıtlarına  çelenkler konulmuştur.

Devlet Vekili Başvekil Yardımcısı ve Mülî Müdafaa Vekâleti Vekili Prof. Fuad Köprülü il.î Erkânı Harbiyei Umumiye Reis Vekili Orgeneral İsmail Hakkı Tunaboylu beraberlerinde Kuv­vetler Kumandanları, generaller v.e amiraller olduğu halde saat 8.30 d'a Ataturk'ün Anıtkabrini ziyaretle saygı duruşunda bulunmuşlar ve kabre bir çelenk  koymuşlardır.

Diğer taraftan Zafer Bayramı münasebetiyle Ankara'da büyük bir resmî ge­çit tertip edilmiştir.

Sabahın erken saatlerinden itibaren merasim alanının bulunduğu hipodrom, kalabalık bir vatandaş topluluğu tara­fından doldurulmuş bulunuyordu.

Başta Devlet Vekili Başvekil Yardım­cısı ve Millî Müdafaa Vekâleti Vekili Prof. Fuad Köprülü olmak üzere, mem­leketimizde misafir bulunan dost ve kardeş Ürdün'ün Millî Müdafaa Veziri Ekselans Şubeylât, mebuslar. Erkânı Harbiyei Umumiye Reis Vekili Orge­neral İsmail Hakkı Tunaboylu, Kuv­vetler Kumandanları, Ankara Vali  ve Belediyi Reisi Kemal Aygün, generaller, amiraller, kordiplomatik şehrimiz­de bulunan Manevî Silâhlanma Ko­misyonu mensupları, İstanbul'da top­lanmış bulunan Askerî Tababet ve Eczacılık Dokümantasyon Kongresine iştirak eden delegelerden 7 kişilik bîr heyeit, merasimi takip için yerlerini almış bulunuyorlardı.

Merasime saat tam 10 da Erkânı Harbiyei U. Reis Vekili Orgeneral İsmail Hakkı Tunaboylu'nun merasim kıtası­nın. teftişiyle başlanmış ve bando istik­lâl marşımızı çalmıştır. Müteaküben Harp Okulundan yeni mezun genç bir asteğmen, Türk Hava Kurumu adına bir bayan pilot ve merasim kumanda­nı tarafından günün mâna ve ehemmîyeti belirtilmiştir.

Daha sonra, başta ciflere bindirilmiş malûl gaziler olmak üzere, Harp Okulu, Yedek-subay Okulu ve diğer askerî birliklerimizin yapmış oldukları resmi geçitle merasime son verilmiştir. Bu arada hava kuvvetlerimize ve Türk kuşuna mensup filolar da gösteri uçuşla­rıyla merasime iştirak etmiş ve halkın tezahürlerine vesile olmuşlardır

 İstanbul :

Toros Ekspresi ve Yakınşark müna­sebetleri konferansları, bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı münasebetiyle mesaisine yarım gün fasıla vermiştir. Türk ve yabancı dilegeler Taksim âbidesine, konferansın remzini taşıyan bir çelenk koymuşlar ve müteakiben davetli bulundukları geçit resmini ta­kip etmişlerdir. Dîlgeler, öğleden son­ra malî ve ticarî mevzular üzerindeki çalışmalarına devam etmişlerdir.

 Ankara:

İstanbulda açılan Beynelmilel Askarî Tababet ve. Eczacılık Kongresi azaları içlerinden intihap ettikleri 7 kişilik bir heyeti Ankaraya göndermişlerdir.

Heyet azaları 30 Ağustos Zafer Bay­ramı münasebetiyle tertip edilen geçit resmini takip etmişler, müteakiben Anıtkabre giderek Atatürk'ün manevî huzurunda   saygı   duruşunda      bulunmuşlar ve kabre bir çelenk koymuş­lardır.

 İstanbul :

Hükümetimizin davetlisi olarak bir müddetten beri memleketimizde bulu­nan Ürdün Millî Müdafaa Veziri Ekse­lans Ferhan Şubelât, beraberinde Al­bay Süleyman Ömeri, Albay Muhammed Maaytz, Yarbay Fevvaz Mahir, Binbaşı Amir Tana ve Yüzbaşı Matar olduğu halde saat 17.45 do uçakla İs­tanbul'a gelmiştir.

Dost Ürdün .Millî Müdafaa Veziri, Ye­şilköy hava meydanında Birinci Ordu Müfettiş Vekili Korgeneral Bilge, Akademiler Kurnandan Vekili Korgene­ral Akçakoca, Garnizon Kumandan Vekili Tümgeneral Yurdatapan ve Merkez Kumandan Vekili Albay Binatlı tarafından askerî merasimle karşı­lanmıştır.

 Ankara:

M.M.V. Temsil Bürosundan bildirilmiş­tir:

Memleketimizde misafir bulunan dost ve kardeş Ürdün'ün Millî Müdafaa Ve­ziri Ekselans Ferhan Şubelât hâlen Londra'da bulunmakta olan Millî Mü­dafaa Vekili Ethem Menderes'e aşağı­daki teşekkür telgrafını göndermiş­tir: Yüksek Vezir Ethem Menderes Haz­retlerine:

Çok ince ve dostane ifadelerinizi hâvi kıymetli telgraflarını almakla duydu­ğum iftihar ve sevine payansızdır.

Zatıâlileriyle teşerrüfü hasret ve işti­yakla temenni eylemekte idim. Fakat hâlen ifa eylemekte bulunduğunuz mühim, âli ve kutsi vazifenin azametini düşünmekle müteselli bulunmak­ta ve neticenin muvaffakiyetle intacı­nı candan temenni eylemekteyim.

Türkiye'de şahsıma ve heyetimize kar­şı gösterilmiş bulunan yüksek alâka ve izazı aynen Ürdün'e müteveccih bulmakta ve bugün memleketlerimiz arasında tezahür eylemekte olan sami­mî dostluğun İlk esaslarını merhum Ürdün Meliki Abdullah Hazratleri ile merhum Gazi Mustafa Kemal Hazret­lerinin kurdukları yakın rabıta ve alâ­kanın bir tecellisi olarak görmekteyim, ekselans.»

31 Ağustos 1955

 Ankara:

Hükümetimizin davetlisi olarak mem­leketimizi ziyaret etmekte bulunan Belçika Ayan Meclisi Reisi M. Robert Gillioan bu sabah saat 10.30 da Bü­yük Millet Meclisini ziyaret etmiş ve Meclis Reis Vekillerinden Kayseri Mebusu Fikri Apaydın'la yarım saat kadar samimî hasbıhalde bulunmuş­tur.

BELGELER

Gazetecilerimizin Başvekil Adnan Menderes ve Vekilîerle bugünkü te­in asları

S Ağustos 1955

 Ankara-

Ankara, İstanbul ve İzmir gazetelerinin sahip ve başmuharrirleri, bugün saat 14.30 da Başvekâlette, İcra Vekilleri Heyetinin toplantı salonunda Başvekil Adnan Menderes tarafından kabul edilmişlerdir.

Devlet Vekili Başvekil Yardımcısı Fuad Köprülü, Devlet Vekili Hariciye Vekâleti Vekili Fatin Rüştü Zorlu. Devlet Vekili Doktor Mükerrem Sarol, Adliye Vekili Osman Şevki Çiçekdağ, Maliye Vekili Hasan Polatkan, Maarif Vekili Celâl Yardımcı, Nafıa Vekili Kemal Zeytinoğ]u, İktisat ve Ticaret Vekili Sıtkı Yırcalı. Gümrük ve İnhisarlar Vekili Emin Kalafat, Münakalât Vekili Muammer Çavusoğlu'nun da iştirak ettiği bu toplantıda, Akbaba gazetesi sahibi ve başmuharriri Yusuf Ziya Ortaç, Akşam gazetesi sahibi Kasım Şinasi Dersarı, Cumhuriyet gazetesi sahip ve baş­muharrirlerinden Doğan Nadi, Demokrat İzmir gazetesi sahibi Adnan Dümenci, Ege-Ekspres gazetesi sahibi Nihad Kürşat, Hürses gazetesi sa­hibi ve başmuharriri Cavid Oral, Hergün gazetesi sahibi ve başmuhar­riri Faruk Gürtunca, Hürriyet gazetesi sahiplerinden Haldun Simavî, İstanbul Eksores gazetesi sahip ve başmuharriri Mithat Perin, Jamanak gazetesi sahibi ve başmuharriri Mardiros Koç, Milliyet gazetesi sahibi Ercüment Karacan ve Milliyet gazetesi muharrirlerinden Peyami Safa, Son Posta gazetesi sahibi ve başmuharriri Selim Ragıo Emeç, Son Saat gazetesi sahihi Selim Baban. Son Telgraf gazvesi sahibi ve başmuharriri Ethem İzzet Benice, Tan gazetesi sahibi Halil Lütfü Dördüncü, Tercüman gazetesi başmuharriri Cihad Baban, Türk Sesi gazetesi başmuharriri Zeynel Besim Sun Vatan gazetesi başmuharriri Ahmet Emin Yalman, Yeni Asır gazetesi sahibi ve başmuharriri Şevket Bilgin, Yeni İstanbul gazetesi başmuharriri Mustafa Nermi, Yeni Sabah gazetesi sahibi Safa Kılıçlıoğlu Zafer gazetesinden Atıf Benderlioğlu ile Anadolu Ajansı Umum Müdürü Şerif Arzık ve Merkez Müdürü Erdoğan Ulus hazır bu­lunmuşlardır.

Toplantıda ayrıca, bazı mebuslarla Ankara Vali ve Belediye Reis Vekili Kemal Ayş^ün ve Türkiye Emlâk Kredi Bankası, Et ve Balık Kurumu, Çimento Sanayii Şirketi ve İller Bankası Umum Müdürleri de vardı.

Samimî bir müsafahayı müteakip, Başvekil Adnan Menderes söz alarak, yapılan davete icabet lütfunda bulunduklarından dolayı gazetelerimiz sahip ve başmuharrirlerine teşekkür etmiş ve davetteki maksatla gaze­tecilerimizin tensip ve tasvibine sunduğu toplantı ve geziler programını şu suretle izah eylemiştir;Eğer bize iki veya üç gününüzü bağışlarsanız, bugünleri ve saatleri, mem­leket nef'ine ve hayrına olarak en faydalı surette kullanmak için azamî gayret sarfedeceğiz. Bu arada gazeteci arkadaşlar da, pek tabiî olarak, günün siyasî ve iktisadî meseleleri üzerinde geniş bir şekilde konuşmak fırsatını da bulacağız. Arzumuz, memlekette yapılmakta olan isler hak­kında muhterem gazeteci arkadaşlarımızın müşahedeye müstenid yakın bilgileri olmasıdır.

Beş senederıberi vazife başında bulunuyorum. Bugün, tutulan yolun fev­kalâde müsbet ve memleketin kısa bir zamanda kalkınmasını sağlıyacak bir yol olduğu hakkında övücü ve nikbin iddiaların yanı basında, bir ik­tisadî felâketin pek yakın olduğunu ve bunun tutulan yoldan neş'et et­tiğini anlatmak isteyen bedbin iddialar, halkımız efkârına, hatta dünya efkârına ileri sürülmektedir. Bu zıt iddiaların en kesif olarak tedavül et­tiği bu sıralarda, muhterem matbuatınızın memlekette olup bitenler hak­kında şahsî müşa'hedeye müstenit kanaatler edinmelerinin ve bu kana-etları edindikten sonra efkârı umumiyeyi aydınlatmalarının çok doğru olacağını ve demokratik idareye yakışır düşeceğini düşündük Memleket ekonomisine beraberce süratli bir nazar atmak ve yapılan işlerle bu iş­lerin alâkalı bulunduğu rakamlar hakkında muhterem matbuatımız mü­messillerine etraflı izahat vermek istiyoruz. Bu maksatla Ankarada bir basın toplantısı tertibi fırsatından istifade ederek evvelâ hükümet mer­kezinde yapılmakta olan işlere bir Öğle sonrasını hasretmenizi rica ede­ceğim. Yine münasip görür ve kabul buyurursanız, yarın da inşaatı çok ilerlemiş olan Sariyar Barajına gideriz, ertesi gün de Hirfanlı Barajını ziyaret ederiz. Burada beraberce geçireceğimiz bugünler esnasında hem birçok eser göreceğiz, hem de uzun uzun konuşmak fırsatını elde etmiş olacağız. Yarın veya öbüı gün, ziyaretlerden avdetimizde, yine, ayrıca şekil ve merasimine uygun olarak bir basın toplantısı yapacağız. Başvekil Adnan Menderes, önümüzdeki hafta ve aylar için, de şu prog­ramı, gazetecilerimizin tensibine arzetmiştir:

Bit hafta sonra, yine hep birlikte memleket dahilinde fevkalâde süratle yapılacak 8-10 günlük bir tetkik seyahati esnasında inşa edilmekte bulu­nan 15-20 büyük eseri görmek mümkün olacağını ümit etmekteyim. Ey­lül sonlarında veya ekim başında, yapılacak başka bir gezide de memle­ketin ayrı ayrı iftihar edebileceği baslıbaşına birer kıymet teşkil eden 15-20 başka eseri de görebileceğiz. Bandan başka, eğer tensip ederseniz memleketin otuz vilâyetinden rastgele üçünü kur'a ile tayin veyahut bu vilâyetlerden en geri telâkki olunanlarını tesbit eder ve oraları da bera­berce görürüz. Bu suretle, birbucuk iki ay sonra muhterem matbuatımız mensupları, tenkidkâr veya tasvipkâr olarak meselelerimizi konuşurken, mütalâalarını daha vukufla yürütebilmek, daha ziyade bilgiye ve müşa­hedeye dayanan tenkidlerde bulunmak ve efkârı umumiyemizi daha ya­kından aydınlatmak imkânını elde etmiş olacaklardır.

Başvekil Adnan Menderes, bu programı da gazetecilerimizin tensibine arzettikten ve tasvibini aldıktan sonra sözlerini şöyle bitirmiştir:

«Üzerinde bu derece şiddetli bir münakaşa cereyan eden bir mesele hak­kında şahsî müşahedeye dayanan doğru bir teşhis koymanın büyük ehem­miyeti meydandadır. Bugün bazı tenkidlet o derece ileri gitmektedir ki âdeta eseri toptan tehlikeye sokacak vaziyetler hasıl olmaktadır. Gürül-tüler, iktisadî ve mali vaziyete fiilen tesir yapacak ve bu vaziyetler üze­rinde neticeler alacak derecelere kadar ileri götürülmüştür. Eğer böyle olmasaydı, zaman yapılan işlerin semerelerini gösterir der ve    geçerdik.

Fakat haeserler, yalnız Demokrat Partinin ve hükümetinin değil, bü­tün Türk milletinin toptan gayretlerinin eserleri olduğuna göre, bugünkü vaziyette onların korunması için her türlü gayreti sarf etmek t en geri dur-mıyacağımız tabiidir. Gönül şunu arzu etmektedir ki muhterem basın mümessillerimiz de bu eserleri yakından görsün. Bunların korunması için basınımızın da azamî gayret sarfedeceğinden eminiz.»

Ankara Valisi Kemal Aygünün izahatı:

Başvekil Adnan Menderes, bundan sonra sözü, bugünkü Ankara gezisi ve Ankârada yapılan eserler hakkında izahatta bulunmak üzere Ankara Vali ve Belediye Reis Vekili .Kemal Aygüne vermiştir.

Gazetecilerimize Ankara şehri adına hoş geldiniz demekle söz başlayan Kemal Aygünün izahatını şu suretle hülâsa etmek mümkündür;

«Gezilecek olan yerlerden Gençlik Parkında 500 bin lira sarfı ile bir ga­zino yapılmaktadır. Ankara için büyük ehemmiyet arzeden yeşil saha, park ve çocuk bahçesi mevzuunda belediyenin büyük çalışmaları vardır.

Parkın karşısında 3 milyon liraya yapılmakta olan Spor ve Sergi Sarayı, bu kış açılacaktır. Bunun yanı basında Tenis Kulübü tesisleri ile atletizm sahası bitmek üzeredir. Belediyenin 5 milyon liraya otobüsler için yaptırmakta olduğu garaüar ve tamir atölyeleri, bu kış faaliyete geçecektir.

Bu tamir atölyeleri, birer fabrika kıymetindedir. Bugün otobüs garajla­rının bulunduğu sahadan da, Emlâk Kredi Bankasiyle beraber, şehircilik bakımından azamî istifade sağlanacaktır. Et ve Balık Kurumunun gezile­cek olan Ankara kombinası, tecrübe kesimine şimdiden başlamıştır.

Ankârada kooperatiflerle mesken inşaatının, Ankara sakinlerini kendi evlerinde  oturmak bahtiyarlığına  kavuşturacağından  kıymeti   büyüktür.

Bu bakımdan hükümet ve belediye olarak kooperatiflere çok ehemmiyet verilmektedir. Ancak birkaçını görebileceğimiz kooperatiflerden 17 ta­nesi Ankârada inşaatı bitirmiş ve böylece 5 bin ev yayılmıştır. Bunda Emlâk Kredi Bankasının hissesi büyüktür. Ankara belediyesi de bu yeni mahallelere belediye hizmetlerini getirmektedir.

Kurulmuş olan Banknot matbaasının yanında uçakların kanat mukavemetini ölçmek üzere bir hava tüneli de inşa edilmiştir. Çiftlikte küçük bir turistik otel yapılmaktadır. Çiftlikte ayrıca pastörize süt fabrikasî da çalışmaktadır. Görülecek yerler arasında, fişek fabrikası ve inşaatı bitmek üzere olan çimento fabrikası da vardır. Daha sonra Etimesgut trak­tör   fabrikasına   gidilecek   ve   bilâhare   yeni mahalleden geçilecektir.

Yeni Mahalle, 50. bin nüfusluk bir şehir olmuştur. Burada hükümet telisleri kurulmakta, ilk ve orta mekteplerle bir lise, Bina mektebi, belediye binası ve camiler ve daha diğer lüzumlu eserler süratle yapılmış ve sa­pılmaktadır. Yeni Mahallenin su mevzuu da halledilmiş bulunmaktadır.

Şehre daha yakın bir yerde sanatkâr göçmenler için 300 ev inşa edilmiştir.İskitler caddesinde Ankaranın büyümesi ile mütenasip olarak şahsî teşeb­büsün kurduğu birçok fabrika ve atölye vardır. Madenci sanatkârların aralarında kooperatif kurarak, hükümet ve belediyenin ve Emlâk Kredi Bankasının yardımları ile yaptıkları Ankara Çarşısı görülmeğe değer bir yerdir. Diğer sanatkârların da böylece kendi çarşılarında oturup çalışma­larını istiyoruz. Bu çarşılardan birkaç tanesinin daha temeli bugünlerde atılacaktır.

Ulus İş Hanının inşaatına başlanmıştır. Yıldırım Beyazıt meydanında Altındağ belediyesi ve dispanseri vardır. Yol boyunca yeni dükkânlar ya­pılmıştır. Yeni yapılan mektep binalarını, birçok sağlık eserlerini, bu ara­da 400 yataklık hastahaneyi ve çocuk pavyonunu da göreceğiz.

Ankara Valisi ve Belediye Reis Vekili Kemal Aygün, gazetecilerimizle sü­ratle inkişaf etmekte olan Ankaramızın bu kalkınmasını görmek ve An-karada yapılmış, yapılmakta olan ve yapılacak bulunan işler hakkında yerinde1 malûmat almak için yarım günlerini hasrettiklerinden dolayı te­şekkür etmiş ve gazetecilerimizi şehir adına akşam Barajda yemeğe davet eylemiştir.

Et ve Balık Kurumu Umum Müdürü Ekrem Barlas'ın izahatı:

Ankara Valisinden sonra Et ve Balık Kurumu Umum Müdürü Ekrem Barlas, ziyaret edilecek olan Ankara Kombinası ve sureti umumiyede Et ve Balık Kurumunun faaliyeti hakkında  izahat vermiştir.

Ankara Kombinası, Amerikan sağlık ve teşkilât standartlarına göre teçhiz edilmiştir. Avrupanın hiç bir yerinde hâlen bu çapta bir eser mevcut de­ğildir. Geçen sene haziran ayında inşasına başlanmış, bu senenin mayı­sında inşaatı bitmiştir. Bu tesisin bu derece kısa bir zamanda ikmali için, alâkalılar, 5 ay müddetle ve 700. kişi ile günde 24 saat çalışmışlar ve bu çalışmalarda bütün Vekâletlerden yardım görmüşlerdir. 10 milyon liraya mal olan bu tesisin fiilî inşaat sahafı, 22 bin metre karedir, ayrıca yer altında 225 kilometre uzunluğunda muhtelif kanalları vardır.

Almanların iftihar ederek gösterdikleri Düsseldorff tesisleri, bizimkilerin üçte ikisi kadardır. Almanlar, bu tesisi. 17 ayda ikmal etmişlerdir.

Ankara Et Kombinasında 600-700 kişi çalışacak, Ankaranın üç avlık et, balık, yağ, diğer her türlü gıda maddeleri, hattâ ilâçları stok edilebile­cektir. Soğuk hava tesisleri, içine konacak maddeleri altı aydan yedi se­neye kadar muhafaza edebilecek şekilde yapılmıştır. Bu tesislerde kesilen hayvanın en ufak maddesi dahi kaybolmayacak, muhtelif muamelelerden sonra dışarıya temiz su akacaktır. Etten maada, ince ve kalın makine yağ­ları, gübreler, kan ve kemik tozları, ensülin ve daha birçok madde istihsal edilecektir.

Ankaradakine müşabih olarak, Konyada, Erzurumda ve İstanbulda Zeytinda kısmen çalışmaya başlamıştır, sonradan yapılan ilâvelerle bu sene açı­lacaktır.

Tecrübe kesimine başlamış olan Ankara, bu ay sonunda resmen açılacak, Konya eylül içinde, İstanbul ise ekim sonunda faaliyete geçecektir. Bu dört kombina ile bir senede tasarruf edeceğimiz kıymet 40 milyon liradır.

Bu kıymet müstehlikle müstahsil arasında taksim edilmiş olacaktır. Her tesis, 10 milyon liraya çıktığına göre, bir sene zarfında fiilen ve millî eko­nomi bakımından, iki senede ticarî bakımdan kendisini amorti etmiş bu­lunacaktır.

Bu ana tesislerin yanı başında, istihsal edilen muayyen maddelerin taal­lûk ettiği talî işler gelmekte, âdeta iş işi açmaktadır Bu kombinalar civa­rında, 320 çeşit ilâç istihsal edebilecek bazı teşebbüsler peşindeyiz. Bunlar, Avrupalıların ve Amerikalıların iştirakiyle tesis edilecektir. Yedi memle­ketten 60 milyon dolar değerinde 5 ile 7 senelik vadeli kredi teklifleri al­mış bulunuyoruz.

Her sahada rantabilite esasları üzerinde çalışmakta olan Kurumun ayrıca, her biri 30 bin liralık 70 frigorifik vagonu, her biri 15-20 bin liralık fri­gorifik kamyonu, 8 nakliye, 8 av ve 4 araştırma gemisi vardır. Bunlar daha da artacaktır. Hususî teşebbüse şimdiye kadar verilmiş olan büyük balıkçı motorlarının sayısı 42 dir. Yeniden 320 motor da balıkçılara veril­mek üzeredir.

Nakil ve depolama için de tedbirler alınmıştır. Beşiktaş soğuk hava de­posundan bu Sene dışarıya 600 ton balık ihraç edilmiştir. Haydarpaşadaki depo da sene sonuna doğru bitmiş olacaktır. Meyvacılık ve sebzecilik ba­kımından büyük ehemmiyeti olan Bursada 3 milyon liralık bir soğuk hava deposu kurulmuştur. Bütün sahillerimiz boyunca da, bir manzume halin­de, buz fabrikaları ve muhafaza yerleri yapılmıştır. Bunların ekserisi hâ­len işlemektedir veya işlemek üzeredir. Bunlar, ara istasyonu vazifesini görmektedir.

Yalnız balık unundan ihtiyatlı bir hesapla 20-25 milyon lira alacağımızı hesap etmekteyiz.

Kurum, ayrıca, hayvan sahiplerine ve dolayisiyle memleket hayvancılığı­na yardım etmekte, yeni kurulan 60 milyonluk Yapağı  Tiftik  Merinos Şirketi ile de bu maddelerin bol miktarda istihsalini sağlıyacak bir yolda yürümektedir.

Emlâk Kredi Bankası Umum Müdürü Medenî Berk'in çimento mevzuun­daki izahatı:

Bundan sonra Emlâk Kredi Bankası Umum Müdürü Medenî Berk, çimen­to mevzuunda izahat vermiştir:

Bankanın çimento sanayii ile alâkası, çimentonun inşaatla alâkalı bulunmasından dolayıdır ve 1950 senesindenberi yeni bir hamle ile calışmasıda güttüğü esas gaye, döviz sarfiyatını azaltmak ve memleketin imar ve inşasını mümkün olduğu kadar diş tediyenin esaretinden kurtarmaktır.

İnşa malzemesini memlekette istihsal ederek, memleketi bunun için döviz sarfından kurtarmak yolunda ise çimento, en başta gelen mevzulardan birini teşkil eder. Çıkarılan tahvillerin 'büyük bir kısmı, inşaat sanayiin­de kullanılmaktadır.

Çimento fabrikalarının kurulması bahsinde, iç sermaye ile işbirliği yapılmıştır. Bu iş de rehberlik etmek üzere üç millî banka, İş Bankası, Sümerbank ve Emlâk Kredi Bankası, Türkiye Çimento Sanayii Şirketini kur­muşlar ve bidayette 14 fabrika üzerinden teşebbüse geçmişlerdir. Bu fab­rikalar, eğer isterse hususî teşebbüse devredilecekti. Nitekim bu 14 fab­rikadan Eskişehir ve Konyada kurulacak olanları, Eskişehirliler ve Kon­yalılar tamamivle kendi sermayeleri ile kuracaklarını bildirmişlerdir. Bu­nun üzerine, her biri 150 ser bin tonluk olan bu fabrikalar, tamamiyle hususî teşebbüse terkedilmiştir. Geri kalan 12 fabrika da hususî teşebbü­sün vasati iştirak nisbeti de yüzde 40 a yükselmektedir.

Başvekil Adnan Menderes, bu noktada söze karışarak şunları söyle­miştir :

Bu suretle küçük şirketler kurmaktan ileriye gitmemiş olan Türk eko­
nomisi, küçük tasarruf sahiplerinin ve köylünün de iştirakiyle açılmış ve.
böylece büyük şirketler kurmak imkânı hasıl olmuştur. Köylümüz, bugün,
pancara, şekere, çimentoya, barajlara ve elektrik tesislerine iştirak etmektedir. Bu fabrikalar ve tesisler, hem bizi döviz sarfından kurtaracak,
hem de iktisadî sahada ileri götürdüğü kadar içtimaî sahada da inkılâplar
yapacaktır.

Emlâk Kredi Bankası Umum Müdürü, izahatına şöyle devam etmiştir:

Bu memleketin çimento istihlâki kapasitesi çok düşüktü. Belçikada 307, Amerika'da 231, Norveçte 280, Danimarkada 220, İngilterede 196, Fransa da 190, nihayet Balkanlarda 120 - 140 iken, 1927 senesinde Türkiyede çi­mento istihlâki nüfus başına senede 7 kilo 600 gramdı. 1930 da 10 kiloya, 40 ta 15 e, 49 da 19,7 ye, 50 de 26,3 e, 1954 te de 50,7 kiloya çıkmıştır. 1957 sonlarında 2,5 milyon tonla nüfus basma senede 100 kiloya çıkacağız ve bu suretle Balkanlara yaklaşmış bulunacağız.

1941 de istihlâkimiz, 278 bin ton idi 1949 da 376 bin ton, 1950 te 550 bin ton, 1951 de 629 bin ton, 1952 de 810 bin ton, 1953 te 1 milyon 67 bin ton, 1954 te 1 milyon 314 bin ton olmuştur. Sarfiyat tahditli olduğu halde, 3949 a nazaran bir milyon ton bir fazlalık göstermektedir. Bu rakamlar, çimento sanayiine verilen ehemmiyetin tam yerinde olduğunu açıkça gös­termektedir.

Çimento fabrikalarımız bittiği zaman, 1957 sonunda 27 ünite ile 2 milyon. 680 bin ton istihsal yapıldığı zaman, yalnız çimento ihtiyacı karşılanmakla kalmıyacak, ayni zamanda çimento üzerinden nakliye masrafı da kalka­rak her yerde tek fiyatla çimento tedariki mümkün olacaktır.

Millî nakil vasıtalarımız da, çimento yükü yerine çok daha değerli ve lü­zumlu maddeler taşıyabilecektir.

Çimento fabrikalarının kurulmasına- geç kalınmasının sebebi, tevsi için işe başlandığı zaman elde hiç bir etüd bulunmamasıdır. Halbuki çimento sanayii, her bakımdan derin etüdlere ihtiyaç gösterir. Bütün bu etüdler yapılmış ve ancak ondan sonra, malî, iktisadî ve jeolojik bakımlardan ge­rekli şartların mevcudiyeti tahakkuk edince faaliyete geçilmiştir. Bu fab­rikalar hakkında kredi temin ederken en çok itiraza uğradığımız noktayı, kömürü nereden bulacaksınız? suali teşkil etmekte idi. Fakat etüdlerimiz ve hesaplarımız öyle yapılmıştır ki yeniden tesis edilmekte olan fabrika­ların yıllık yakıt ihtiyacının ancak 61 bin tonu Zonguldak kömüründen alınacak, geri kalanı ve 36 bin tonu linyit ve fuel oil'den istihsal edileçektir. Aynı miktarda Zonguldak kömürü ile 1950 den evvelki 4 ünitelik fabrikalar işlemekte idi.

1949 da memlekette 395 bin ton kapasitelik 7 ünite çimento tesisi vardı. Bunlardan 55 tonluk 3 ünite muattaldı. 1954 sonunda buna 10 ünite ilâvesi ile yıllık kapasite, 1 milyon 10 bine çıkarılmıştır. 1955 senesi sonunda bi­tecek tesislerle 1 milyon 195 bin ton kapasitelik 12 üniteye, 1956 sonunda 1 milyon 230 bin ton kapasitelik 13 üniteyle, elde olanlar bitince de 2,5 milyon tonu geçen bir rakamla 27 üniteye çıkacaktır.

Bu tesislerin hepsinin döviz transferleri yapılmıştır. 602 bin dolarlık son bir taksitimiz kalmıştır. 12 tesisin iç tediyesi 100 milyon, dış tediyesi 110 milyon liradır. Döviz bakımından rantabilitesini belirtmek üzere şunu söy­lemek kâfidir -ki bu fabrikalar işleyinceye kadar, dış tediyenin yalnız yüzde 20 si yapılacaktır. Bir senelik istihsal ile toptan kurtaracağı döviz, 145 .milyon Türk lirası kıy metinde d ir. Senede böylece 50 milyon dolar döviz tasarruf edilmiş olacaktır. Halbuki bunların topyekûn dış tediyeleri, 110 milyon Türk lirası, yani 35 milyon civarında dolar tutmaktadır. Fab-. rikalar işlemeğe başladıktan sonra da kurtarılan dövizlerin ancak beşte biri taksit olarak ödenecektir.

Emlâk Kredi Bankası Umum Müdürü, ayrıca yine inşaatla alâkalı olarak diğer sanayi üzerinde yapılan çalışmaları da izah etmiştir:

Amyanttan istifade ile çimentoya müştak sanayii de kurulmaktadır. Tuğla ve kiremit sanayiinde büyük inkişaf kaydedilmiştir. Hâlen her vilâyet kendi malzemesini kullanmaktadır. Sümerbank ve Emlâk Kredi Bankası, bu sahada hususî teşebbüse 3-5 senelik orta vadeli kredi ile yardım et­mektedir. Ziraat Bankası, Emlâk Kredi Bankası ve Orman Umum Müdür­lüğü, meşe tahtası ve orman artıklarından teksif edilmiş kontralit yapmak üzere 8 milyonluk bir şirket kurmuşlardır. İlk olarak 5 fabrika yapılacak, böylece aynı zamanda ormanlarımız da korunmuş olacaktır. Çam sanayii mevzuunda da etüdler çok ilerlemiştir. Muhtelif memleketten cam mev­zuunda 27 bin ton kapasitelik tesisler için 5 teklif alınmıştır. İki müşavir heyet ile temas halinde çalışılmaktadır. Eylül sonlarında şirketin kurul­ması kabil olacaktır. Tesisin maliyeti 40 milyon liralık olacak ve inşaat iki senede bitecektir. İnşaat için lüzumlu demir sanayii için de Sümerbank, Etibank, İş Bankası ve Emlâk Kredi Bankası ile yabancı iştirakçi olarak Krupp firması ile beraber bir etüd şirketi kurulmuştur. Sermayesi 1 mil­yon liradır Ecnebî sermaye teçhizat olarak gelecektir. Kısa bir zaman sonra bu etüd şirketi, işletme şirketine tahavvül edecektir. Bu şirketin ser­mayesi de, yarı iç yarı dış tediye olmak üzere 400 milyonu bulacaktır.

Ayrıca toprak ve fayans sanayiine de ehemmiyet verilmektedir. İstanbulda hususî bir teşebbüs vardır. Kütahyada da Etibank, Sümerbank ve Emlâk Kredi Bankasının iştirakiyle ikinci bir fabrika teşebbüsü başlamıştır. Ka­lorifer malzemesi bahsinde de hususî teşebbüsün ve millî bankalarımızın çalış m alan vardır.

Gazetecilerimizin Ankara gezisi:

Bu izahatı müteakip, Başvekil Adnan Menderes ve Vekillerle beraber ga­zetecilerimiz. Başvekâletten topluca otomobillerle hareket etmişler ve Vali ve Belediye Reis Vekilinin izahatında belirttiği yerleri gezmişlerdir. Buralarda gazetecilerimize mütemmim izahat verilmiş ve sorulan muhtelif sualler cevaplandırılmıştır.

Gazetecilerimiz, akşam Vali ve Belediye Reis Vekilinin Baraj gazinosunda verdiği yemekte bulunmuşlardır. Başvekil ile diğer Vekillerin de hazır bulunduğu bu toplantıda samimî musahabeler cereyan etmiştir.

Başvekil Adnan Menderesin basın toplantısı: 10 Ağustos 1955

Ankara:

Başvekil Adnan. Menderes, bugün saat 10 da, Başvekâlette İcra Vekilleri Heyeti içtima salonunda, iki gündenberi davetlisi olarak Ankarada 'bulu­nan, gazetelerimiz sahip ve başmuharrirleri ile bir basın toplantısı tertip etmiştir. Bu toplantıda Vekiller, bazı mebusler ve umum müdürler de ha­zır bulunmuştur.

Başvekil Adnan Menderes, gazetecilerimize, davete icabet ettiklerinden ve burada iki günkalarak yapılmakta olan eserlerden bazılarını, bu arada Sanyar ve Hirfanli barajlarım gördüklerinden dolayı teşekkür etmiş, ay­rıca memleketin dört köşesinde inşa edilmiş ve edilmekte olan birbirin­den daha ehemmiyetli ve kıymetli yüzlerce eseri görmek üzere Önümüz­deki yurt gezilerine iştiraki memnuniyetle kabul eylediklerinden dolayı minnettarlığını bildirmiş ve demiştir ki:

Bu, memleketi ve memlekette yapılanları yakından görmek arzusunun muhterem matbuatımızda ne kadar yerleşmis olduğunu gösterir. Bu ba­kımdan ehemmiyeti büyüktür. Filhakika, gözle görmenin tesirini, ne fi­lim,   ne   fotoğraf,   ne   yazı,   ne söz,   aynı kudret ve kuvvetle veremez.

Bu münasebetle şurasını kaydetmede: ve bir vatandaş sitemi olarak söy­lemeden geçemiyeceğiz: Milletin ve memleketin iftihar edeceği bu eserler, yurdun dört bucağına serpilmiş bulunmaktadır. Her şehir ve kasabada, bunlardan mutlaka birkaçı vardır. Muhalefet de bu memleketi bir baştan basa gezmektedir. Kendilerinden sormak gerekir: Beş senedenberi yapıl­makta olan bu eserleri hiç görmediler mi? Yalnız iktidarın ve hükümetin değil, fakat bütün Türk milletinin deha, zekâ ve çalışmasının ortaya koy-duğu bu müşterek varlıklarımızın bir tanesinin kapısından ayak attılar mıFakat onlar, bu müşterek eserlere bakmazlar, uğradıkları şehrin ve kasabanın daha uzaktan gözlere çarpan büyük kalkınma hamlesi içindeki manzarasını görmezler ve yalnız ve yalnız, karnınız ne, pahalılıktan ölü­yorsunuz, memleket felâkete doğru gidiyor derler.

Bu şekildeki bir harekat tarzının delâlet ettiği mânayı kavramak lâzımdır. Bizim zamanımızda yapılan bütün eserlere, başarılan bütün işlere siste­matik bir surette sırtını çevirerek güzen muannit bir muhalefetin memle­ket meselelerini görüş ve kavrayış derecesini, sadece bu hâdise belirtmeğe kâfidir. Muhterem matbu atını iz. bu eserleri yakinen görmeği istemekle bu bakımdan büyük bir ders vermiş olmaktadır. Bu sebeple davetimizi kabul etmiş olmanızı fevkalâde ehemmiyetli bulmakta ve sizlere hararetle teşekkür etmekteyiz.

Başvekil, sözlerine şöyle devana etmiştir:

«Her birinin başarılmasından memleketin istikbali bakımından iftihar duyduğumuz bu işlerin yapılmasında her hangi bir ağırlaşma bahis mevzuu, değildir. Bütün bu eserlerin miadından evvel bitirilmesini ve istikbal için aynı derecede verimli yenilerine başlanmasını temin edecek tedbir w tertipler içindeyiz.

Bütün bir memleketin bu süratli 'neşvünema safhasında geçici müşkülât­larımız olabilir. Yenilmesi mukadder olan ve yenilen bu müşkülleri vatandaşa çektirmemek için azamî gayretler sarfetmekteyiz. Bütün bu işleri başarmak için elbette borç ta ettik. Bugünkü medeniyet, bir kredi medeniyetidir. Bütün ileri memleketler ve bunların başında Amerika, bu ileri durumlarını krediye borçludurlar. Bu, milletler için olduğu kadar ferdler için de doğrudur. Misal olarak bizzat sizlerden hanginiz, kredisiz bir iş yaptınız? Eğer kredi keşfedilmemiş olsaydı, dünyada bugünkü terakkiler yarı yarıya dahi tahakkuk etmezdi. Asıl mesele, kredinin teminindedir.

Herkes lâalettayin herkese kredi açmaz. Kredi, itibarı olana, kendisine güvenilene verilir.

Bizim memleketimiz, de, bir zamanlar kimsenin kredi açmadığı bir mem­leketti. Fakat bugün, kalkıyor ve dünyanın en ileri memleketleri ile basa baş, müsavi şartlar altında iktisadî münasebetleri giriyoruz. Çok müsait şartlar altında istikrazlar yapıyor, onlarla müşterek işlere girişiyoruz. Ha­kikat, bugün Garbın ileri iktisadî bünyesi ile intibak haline gelmek üzere bulunan bir bünyeyi kurduğumuz, böyle bir bünye içinde bulunduğu-muzdur.

Yapılan bazı tahriklere ve acaba bu borçlar nasıl ödenecektir, diye akla gelebilecek bazı endişelere cevaben size şunu temin edeyim ki bunlar, ödenmiyecek bir hale gelmekte değildir. Bir taraftan ödenmekte ve hu vaziyet bize başka işler için krediler teminine yol açmaktadır. Bu paralar, verimsiz istihlâk yolunda harcanmıyor, verimli işlere yatırılıyor. Yatı­rımların dış tediyelerinin yanı başında, bu memleket, iç tediyeden, bizzat kendi dahilî bünyesinden onun beş on mislini, bu memleketin mesut, ma­mur ye müreffeh istikbalini hazırlayan bu verimli işlere sarfetmektedir.

Yapılmakta olan. eserlerin verimi, yalnız dış taksitlerini ödemekle kal-mıyacak, ayrıca bize muazzam döviz tasarrufları da sağlayacaktır. Mat­buata ve memlekete, vaziyetin hiç bir suretle ve hiç bîr noktadan endişeye-götürecek bir mahiyette olmadığını temin .ederim.»

Başvekil Adnan Menderes, bundan sonra, memleket ve millet hayatının her sahasında yapılan, hâlen yapılmakta olan işler hakkında izahatta bu­lunmak üzere, geçen günkü toplantıda olduğu gibi, muhtelif müessesele­rin umum müdürlerine söz vermiş, bugünkü toplantıda da, Türkiye Emlâk Kredi Bankası Umum Müdürü Medenî Berk, İller Bankası Umum Müdür Muavini Tahir Öktem, Toprak Mahsulleri Ofisi ve Merkez Bankası Umum Müdürü Feridun Üstün, Ziraat Bankası Umum Müdürü Mithat Dülge ve Merkez Bankası Umum Müdürü Nail Gidel, memleket kalkınmasının vs bugünkü durumun kendi dairelerini alâkadar eden kapıları ve daire­lerinin faaliyetleri hakkında rakamlı ve mukayeseli izahatta bulunmuşlardır.

Böyle vatandaşlar fikirlerini yürütmek için meşru olmayan yollara teşvik edilmiş olurlar.Siyaset hayatımızın, gelişmesini eski Balkan komiteciliğine yöneltmek ve sürüklemek vebalinden, siyasetçilerimizin sakınacak­larını umarım. (Bravo sesleri şiddetli alkışlar)

Cumhuriyet Halk Partisi Lideri, 1 ekim 1949 daki Dolmabahçe basın top-lantısında da şunları söylemiştir:

Bizim. 1946 da gizli oy ve açık tasnif gibi o zamana kadar, hattâ ne işittiğimiz, ne tecrübe ettiğimiz  bir (takım mefhumlar yeni rejimde ön plânda meseleler haline geldi.»

Geçen sene 1948 ara seçimlerine muhalefet partileri iştirak etmediler. 1948 ara seçimine girilmemesi basit bir hâdise olmadı. Memleket bünye­sinde şiddet politikasının çok sert .tezahürlerine mahal verdi; Kanun Bü­yük Millet Meclisine gelirken şu veya bu şekilde gelsin diye aylarca memleketin siyasî hayatı çalkandı. Kanun Meclisten çıktıktan sonra eksik kalan maddeler, seçim emniyeti mülâhazasiyle geniş vatandaş kütleleri bir uçtan öbür uca harekete' getirildi Teferruat sayılabilecek bir iki nok­tanın temin olunmaması yüzünden seçimleri beraber yapamamaktan do­layı çok zarar gördüğümüze kaniim... Ara seçimi, memlekette siyasetin şiddetli cereyanlarını ve şiddetli mücadelelerini yatıştıracak, tedavi ede­cek salim istikamette sevkedecek başlı başına bir  tedbirdir. Ara seçim bir huzur vasıtasıdır. Gerek 1948 ve gerek 1949 ara seçiminin bu tezahür­lerini ben, içinde bulunduğumuz şiddetli politikacılığının, şiddet taraftarlarının arızaları, işaretleri addediyorum.»

Başvekil Adnan Menderes, bu sözlerin mânası üzerine dikkati çekerek şöy­le demiştir:

Demek oluyor ki iktidarda olan Halk Partisi Lideri İsmet İnönüye göre, seçimlere girmemek, en az, memleketi harice kargı kötülemek, halkı meşru yoldan ayırmak, ihtilâle teşvik etmek, Balkan komiteciliği yapmak,  şiddet politikasına gitmek demektir. Bugün ise, büyük vatanperverliktir.

Görülüyor ki bu memlekette bir rejim buhranı değil, fakat bir siyasî ahlâk buhranı vardır. Asıl düzeltilmesi gereken budur.»

Başvekil, bundan sonra, 1946 ve 1948 durumu île bugünkü durum arasında bir mukayese yapmış, Cumhuriyet Halk Partisinin bugün, şartlar tamamiyle başka olduğu halde Demokrat Partiyi taklit yolunda yürüdüğünü kaydetmiş ve gülerek söyle demiştir:

Bereket versin ki biz, bir zamanlar muhalefet yapmışız. Eğer yapmamış olsaydık, bugün onlar ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini dahi bilemiyeceklerdi.

Haddi zatında seçimlere girmemek, beğenilecek ve taklit edilecek şevler­den değildir. Fakat 1946 daki şartlara intibak bakımından, o zamanki ha­reket tarzı, tamamiyle haklı idi. Şimdi bunu tekrarlama o korkunç se­neleri bu senelere benzetmek olur ki buna imkân yoktur. Aradaki fark, Devlet Reisinin sahteliğinden, hükümetin ve Meclisin gayri meşru mahiyetlerinden başlar ve her sahada devam edip gider.

Biz bütün bir milletin gözü önünde bir siyasî şikayet ve zorbalık halinde tecelli eden 1946 seçimlerinden sonra, seçim kanunu değişmeden hiç bir

İller Bankasının faaliyeti hakkında izahat:

12 Ağustos 1955

 Ankara:

Başvekil Adnan Menderesin gazetelerimiz sahip ve başmuharriri ile yap­tığı basın toplantısında, İller Bankası Umum Müdür Muavini Tahir Öktemin memleket kalkınmasının ve bugünkü durumun bu bankayı alâkadar eden kısımları Ve İller Bankasının faaliyeti hakkında rakamlı ve muka­yeseli izahat vermiştir1.

Tahir Öktemin izahlarnı şu suretle hülâsa etmek mümkündür;

1933 te yalnız belediyelere yardımda bulunmak üzere, bidayette 15, daha sonra 30 milyon liralık sermaye ile Belediyeler Bankası namı altında ku­rulan müessese, 1945 te tevsi edilerek İller Bankası namını aldı ve faali­yet sahası, vilâyet özel idarelerine ve köylere de teşmil edildi. Sermayesi, 100 milyon liraya, daha sonra 200 milyon liraya çıkarıldı. 1950 senesinden sonra, faaliyeti çok genişlediği için, sermayesi de 300 milyona iblâğ edildi.

Kanunu gereğince, Vekiller Heyeti kararı ile, sermayesi 600 milyona kadar çıkarılabilecek durumdadır. Borçlanma kabiliyeti de, sermayesine kadar yükseltilmiştir. 120 milyonu belediyelere, 120 milyonu özer idare­lere, 60 milyonu köylere aittir.

Bugünkü şekli ile 1945 te kuruluşundan 1950 senesine kadar 5 sene içinde fiilî ikrazatı, 76,5 milyon lirayı bulmuştur. 1950 den 1955 e kadar yine 5 sene içindeki fiilî îkrazatı ise, 280 milyon liraya baliğ olmuştur. Bu inki­şafın endeksi yüzde 364 tür.

İller Bankasının yardımı ile yapılan iğlerin her birisi, işlerin başarıldığı mahallin bir millî derdine deva olmakta ve böylece tam mânasiyle bir âmme hizmeti görülmektedir. İçme suyu isleri, elektrik işleri, hastahane hamam, hâl, mezbaha, yol, kanalizasyon, mektep ve saire gibi yapı işleri, şehir ve kasabaların haritaları, ve imar plânları, bankanın faaliyet sahası dairesinde bulunmakta ve banka, 195S e kadar içme suyu ve elektriği getirilmemiş ve ilk mektebi yapılmamış köy vasfına seza mahal kalmıyacağı ve sağlık tesislerinin memleketin her tarafında ihtiyaca cevap ve­rebilecek duruma yükseltileceği hakkında hükümetten aldığı direktifler dairesinde tanı bir plânla ve diğer müesseselerle koordinasyon halinde ça­lışmaktadır.

1945 Senesinden 1950 senesine kadar 5 senede, 55 milyon liralık 977 mevzu ihale edilmiştir. 1950 den. 1955 senesine kadar son 5 sene içinde ise, 249 milyon liralık 2040 mevzu ihale olunmuştur. Nisbetler yüzde 18 ve yüzde 82 dür.

Yapılan ihalelerin ikmal payı şudur 1945 ten 1950 ye kadar 31 milyon liralık 472 iş, 1950 den 1955 e kadar da, 90 milyon liralık 1606 iş ihaleleri mevzularına göre ayırdığımız takdirde görülür ki, şehirlerle belediye ve kasabaların içme suyu ile alâkalı islerin 1945 ten 1950 ye kadar ihale edilen miktarı, 16 milyon liralık 80 tanedir. Bunlardan yalnız 5 mil­yonluk 31 tanesi bitirilmiştir. 1950 den 1955 senesine kadar ise, 95 milyon liralık, 496 mevzu ihale edilmiş Ve banlardan 30 milyon liralık 285 i bitirilmiştir. İki devre arasındaki nisbetler, yüzde 15 ve yüzde 85 tir.

Memleket dahilinde temin edilecek 60 bin. tonla beraber Almanyadan ge­tirilmek üzere mukavelesi imzalanan 10 bin ton boru ile, pek .yakında iç­me sularına ait 260 iş daha bitirilmiş olacaktır.

Termik elektrik santralleri bahsinde, eskiden 75 kasabanın ihalesi yapıl­mıştı. Fakat bunların projeleri dahi ikmal edilmemişti. Bunların hepsinin projeleri ve keşifleri yeniden yapılmıştır. Hâlen 33 milyon liralık 148 pro­je ikmal edilmiştir. Termik santral üzerindeki çalışmaların azlığına sebep, ucuz ve bol enerdi bakımından hidro-elektrik tesislere ehemmiyet veril­mesidir. İller Bankasının yaptırmakta olduğu hidro-elektrik santralleri, orta ve küçük takatte olanlardır. Bunların İrer birinden birkaç kasaba is­tifade etmektedir. 1945 ten 1950 ye kadar, bunlar üzerinde hiç bir çalışma yoktu. Simidi 102 tesisin projesi ihale edilmiş, bunlardan 40 tanesi ikmal olunmuştur. Hâlen 62 si üzerinde çalışılmaktadır.

ihale edilen topyekûn 151 isten hâlen 118 milyon liralık 108 i üzerinde çalışılmaktadır. Mütebakisi bitirilmiştir. Orta çaptaki hidro-elektrik santral­leri arasında .ezcümle. Konya, Eğirdir, Kayaköy, Sızır, Maxaş, Sürt ve Tortum vardır.

İmar ve kalkınmada ehemmiyeti aşikâr olan harita mesaisine gelince, 1945 ten 1950 e kadar 1 milyon 700 bin liralık 253 ihale .yapılmıştı. Bunlardan bir kısmı da, sonradan, yenilenmiştir. 1950 den 1955 e kadar ise, 4 milvon 780 bin liralık 238 büyük ihale yapılmıştır. Aradaki nisbet, yüzde 37 ve yüzde 63 tür. Yapılan ihalelerden 1945-1950 devresinde bitirilenleri, 274 bin liralık 107 mevzudur. 1950-1955 devresinde bitirilenleri ise, 4 milyon lira­lık 309 mevzudur. Aradaki nisbet, yüzde 6 ve yüzde 94 tür.

Bizzat imar plânlarına gelince. 1945-1950 devresinde 505 bin liralık 112 mevzu ihale 'edilmiştir. 1950-1955 devresindeki ihaleler ise, 1 milvon 100 bin liralık 267 mevzudur. Aradaki nisbet, yüzde 24 ve yüzde 76 dır. Bunlar arasında ikmal edilenlerin payı da şöyledir: 1945-1950 de 313 bin liralık "78 imar olanı, 1950-1955 te 1 milvon 250 bin liralık 171 imar plânı. Bunlar arasındaki nis'bet te, yüzde 25 ve yüzde 75 tir.

İller Bankası Umum Müdür Muavini, yapı islerinin her şehir ve kasabaya göre burada tafsilen b i İd hilem ivecek kadar çok olduğunu kaydetmiş, banita hizmetinde çalışan 'teknik elemanları övmüş, çok daha bol teknik ele­mana ihtiyaç olduğunu ve böyle bol eleman mevcut olsa faaliyetin daha da artacağını belirtenek sözlerim bitirmiştir.

Ziraat Bankası Umum Müdürünün bankanın faaliyeti hakkındaki izahatı:

13 Ağustos 1955

 Ankara:

Başvekil Adnan Menderesin basın toplantısında Ziraat Bankası Umum Müdürü Mithat Dülffe. memleket kalkınmasının ve bugünkü durumun Ziraat Bankasını alâkadar eden kısımları ve Ziraat Bankasının faaliyeti hakkında şu rakamlı ve mukayeseli izahatı vermiştir:

Değerli hükümetimizin 1950 senesindenberi memleket çapında giriştiği hamleli kalkınma faaliyetlerine, nâçiz bünyemizin müsaadesi nisbetinde ve kanunumuzun icaplarına uygun bir surette ayak uydurmaya çalıştık. Milli ekonomimizin icaplarına göre bankamıza teveccüh eden ana gaye­lerin tahakkuk ettirilmesine ve umumî faaliyetlerimizin ziraî, iktisadî ve sınaî kalkınma ve gayretleriyle ahenkli bir surette genişleterek ziraî is­tihsal kredi politikasını, nüfusunun % 80 ni çiftçi olan bir memleket sektö­rünün icaplarına uydurmak suretiyle ve süratle gelişen entantif bir ziraat memleketi haline gelmesi hususundaki gayretlere katıldık.

Köylülerimizin asîl duygularına, çalışkanlığına ve borç ödeme kabiliyetine güvenerek memleket ziraî kredi ihtiyacının kaynaklarımızı aşan vüsat ve "büyüklüğü karşısında, 'hem kaynak ve imkânlarımızı arttırmaya çalıştık ve hem de büyük gayretlerle elde edilen azamî imkânlara göre seneden seneye artan bir tempo ile faaliyetlerimizi hızlandırdık.

Nitekim, Ödenmiş sermaye, ihtiyatlar ve safî kârlardan terekküp eden öz kaynaklarımızla mevduat, banka tahvilleri ve diğer kaynak ve imkânları­mızı 1949 sonundaki tutan 529,9 milyon liradan ibaret bulunduğu halde yapılan gayretlerle bu kaynak ve imkânların her faktöründe . ehemmi­yetle gelişmeler olmuş, 1950 sonunda 713, 1951-de 936,6 milyon liraya ve 1952 de 1,2, 1953 te 1J4 ve 1954 yılında da 1,6 , milyar liraya yüksel­miştir.

1949 yılı sonunda, 172/6 milyon liradan ibaret olan ödenmiş sermaye ve ihtiyatlarla, safî .kârdan müteşekkil öz kaynaklarımız 1945 sonunda 416,3 milyon liraya baliğ olduğu gibi 1950-954 seneleri içinde 5389 sayılı ka­nunla verilen yetkiye istinaden 140 milyon liralık banka tahvilleri serbest piyasaya arzedilerek tamamı satılmış ve hasılları az faizli orta ve uzun vâdeli ziraî kredilere tahsis olunmuştur.

Kayda değer ki, öz kaynaklarımızdan ödenmiş sermaye 1949 sonunda 97,2 milyon liradan ibaret bulunuyordu. 1950-1954 seneleri zarfında 151,9 milyon lira artış kaydederek 2491 milyon liraya baliğ olmuştur. Ve 1955 senesi içinde tamamının Ödenmiş hale geleceği tahmin edilmektedir, ihti­yat akçeleri ise ayın senelerde 58,6, milyon liradan 123.6 milyon liraya çıkarmak suretiyle kuvvetli bir ihtiyat fonu teşkil etmiş bulunmaktadır.

Mevduat hesapları:

Mevduat hesapları, 1949 senesi sonundaki 326,7 milyon lira iken 1954 se­nesinde 911 milyon liraya yükselmiş, tasarruf mevduatında, halkımızın bankamıza karşı olan emniyet ve itimadının neticesi olarak mühim artış­lar vaki olmuştur. Mevduatın daha ziyade artacağına şüphe yoktur.

İtibarî sermaye :

Bilindiği üzere bankamız, 300 milyon liradan ibaret olan, itibarî sermayesinin, 1955 yılı içinde .tamamı ödenmiş hale geleceğini dikkate al-arak yük­seltilmesi teşebbüsünde bulunmuş ve sayın hükümetimizce de kabul edi­lerek bu miktar 6617 sayılı kanunla 750 milyon lira'ya çıkarıldığı gibi devlet bütçesinden sermaye için her yıl yapılmakta olan yüzde yarım nisbetindeki yardım miktarı da bir misli arttırılmış bulunmaktadır. Daima yakın alâka ve kıymetli müzaheretlerini gördüğümüz sayın hükümetimize de bu bakımdan en derin minnet ve şükranlarımızı sunmayı borç biliriz..

Bu suretle bankanın iktisap eylediği kuvvetli bir malî bünye ile başta ziraî krediler olmak üzere memleket 'ekonomisi ile ilgili her çeşit plas­manların genişletilmesi imkanları sağlanmış ve banka hizmetleri sahasın­daki faaliyetlerimiz de çok genişletilmiştir.

İŞ hacminin .genişlemesi:

Burada bir noktaya temas etmek, bankanın iş hacminde husule gelen ge­nişliği tebarüz ettirmek bakımından yerine olur sanırız. Bankanın bir yıl içinde yaptığı çeşitli bankacılık işleriyle ilgili umumî muamele hacmi 1949 yılda 24,3 milyar lira iken müteakip devrelerde her yıl artan bir tempo ile genişleyerek, 1954 senesinde 72,3 liraya baliğ olmuş ve senelik bilançolarının, umumî yekûnu da fiilî rakam, olarak 730,1 milyon liradan 2,4 milyar liraya yükselmiştir.

İşte elde edilen bu kaynak imkânlara göre ziraî istihsalin arttırılmasını ve iyileştirilme sini ve köylü emeğinin kıymetlendirilmesin! hedef tutan ziraî krediler 1949 yılı sonunda 336,9 milyon liradan ibaret iken 1954 so­nunda 1,5 milyar liraya baliğ olmuştur ki bu miktar 1949 sonuna nazaran yüzde 344 nisbetinde bir artışı ifade eder.

Küçük çiftçilerin arazi sahibi olmalarını sağlamak ve bunları işletmek için traktör ve sair makineleri, âlet ve vasıtalariyle teçhiz maksadiyle uzun vâde ve az faizli yeni kredi sistemleri tesis ve tatbik olunmuş ve bir taraftan da ziraat işletmelerinin traktör ve makineli ziraate intibak etmek hususunda da büyük istidat ve kabiliyet gösteren Türk çiftçisine ihtiyaç nisbetinde ucuz ve kolay şekilde çeşitli işletme kredileri tevziine hızla artan bir .tempoyla devam olunmuştur. Kayda değer ziraî krediler 1949 sonundaki 336,9 milyon linaya nazaran 1950 senesinde % 22,5, 1951 de % 1,9, 1952 de % 216,9, 1953 de % 260 ve 1954 senesinde ise % 344,4 .nisbetînde fazlalaşmış .ve miktar itibariyle de 1950 senesinde 412 2, 1951 de 646,5 milyon liraya, 1952 de 1,1- .1953 te 1,2 1954 senesinde ise 1,5 milyar liraya çıkarılmaya, muvaffak olunmuştur.

Yukarıda arzolunan bir bucuk milyar liralık ziraî kredilerin, nevileri ve dağılış şekilleri .vâdeleri itibariyle söyle bir tasnife tâbidir:

(31/12/1954 tarihli itibariyle) : Milyon Lira

image001.gif61    Donatma kredileri  (büyük zirai makineleri hariç, çiftçiyi canlı    ve

cansız vasıtalarla teçhiz kredileri)  (Vâdeleri beş seneye kadar)

45    Verim edindirme ve  iyileştirme kredileri   (ziraî    işletmelerin    ıslâhı ameliyelerini karşılamak maksadiyle),

48   Arazi edindirme ve tesis kredileri (Vâdeleri 7-20 seneye kadar),

5    Ziraat sanatları kredileri, 184   Traktör ve epikman kredileri (Vâdeleri 2-4 seneye kadar)

438   Bankaca doğrudan doğruya müstahsile verilen işletme kredileri (hh-seneye kadar vadeli).

257   Bankaca 'kredi kooperatifleri vasıtasiyle verilen    işletme    kredileri (Beş seneye kadar vadeli).

312   Bankaca Tarım Satış Kooperatifleri ve birlikleriyle müstahsile veri­len sürüm ve satış kredileri (Bir seneye kadar vadeli).

15   Diğer muhtaç çiftçilere 'tohumluk vesair krediler, 3.500 Yekûn (Bir buçuk milyar liradır).

Yukarıda görüldüğü üzere, ziraî kredilerin her faktöründe ehemmiyetli artışlar vâki olmuş, bilhassa ziraati iyileştirme ve verimlendirme, çiftçiyi modern ziraat makine ve vasıtalariyle teçhiz kredileri çok artmıştır. Kay­da değer iki, 1949 yılı sonunda donatma kredileri 6,4 e verimlendirme ve tesis kredileri de 7,7 milyon lira olmak üzere hepsi 14,1 milyon liradan ibaret bulunuyordu.

1954 sonunda yalnız donatma, tesis ve verimlendirme kredileriyle çiftçiyi ziraat âlet ve makineler ile teçhiz kredilerinin yekûnu 341,6 milyon liraya baliğ olmuştur.

Diğer ihtiyaçların karşılanması;

Köylü ziraî işletmelerinin muhtaç olduğu zina, ahır, ağıl, samanlık, ambar ve garaj gibi tesislerim., teknik ihtiyaçlara ve sağlık şartlarına uygun bir şekilde yapılabilmesine yardım etmek maksadiyle 1955 yılı iş programl­ınızda 60 milyon liralık 'bir imkân derpiş olunmuştur. Az faizle uygulana­cak olan bu mevzuun memleket çapındaki büyük ehemmiyeti ve muhtelif zaviyelerden lüzum gösterdiği esaslı inceleme ye hazırlık ihtiyacı gözö-nünde tutularak tatbikat için lüzumlu olan muhtelif etüdlerin tamamlan­ın asına gayret olunmuştur.

Memleketimizde ilk defa tatbikat sahası bulan köylü işletmeleriyle ilgili yapılar mevzuunun bu seneden başlıyarak özlenen is de geliştirilmesinin teminine çalışılmaktadır.

Bunların haricinde, akaryakıt kredileriyle balıkçılık, süngercilik müstah-sillerine ve kavak yetiştiricilerine kredi vermeyi de son senelerde tatbi­katımız arasında almış bulunuyoruz.

Bankanın mahiyet, vâde, kolaylık ucuzluk ve sürat bakımlarından her sa­hada yeniden ıslâh ve tatbik ettiği yeni formüllerle çiftçinin kredi ihti­yaçları süratle karşılanmaktadır ki yalnız bu keyfiyetin ıslâh, kredi miktarlarının artışı meyanında ayrıca zâkre değer mahiyet ve kıymettedir

Çiftçinin borç ödeme gücü;

Büyük gayretlerle elde edilen kaynak ve imkânların azamî müsaadesi nisbetinde ziraî işletmelere verilen kredilere mukabil, çiftçinin borç ödeme gücü ne haldedir? Bunu .da tetkik edersek görürüz ti kredi hacmi 1949 senesinin beş misline yaklaştığı halde 1953 mahsulünden yapılan tahsilat nisbeti %90,40 ı bulmaktadır. 1954 senesinde önemli istihsal bölgelerinde müstahsilin kuraklıktan zarar görmesine ve iyi bir mahsul senesi olma­masına rağmen nakden yapılan tahsilat nisbeti % 81 idi. 1955 yılının ma­yıs ayı sonunda vâdesi gecen ziraî alacaklarımızın miktarı 149 milyon li­rayı geçmemektedir ki bu da 1,5 milyar liralık .ziraî kredi baliği kargısında nisbet itibariyle % 10 mı geçmemektedir. Ayrıca vâdesi    geçen   demek senet vâdesinin bir gün dahi geçmesi halinde bu hesaba alman matlûbat demek olduğunu, bundan mühim kısmının da. müsait piyasa beklemesi itibariyle mahsulünü henüz satmamış olanlardan bu tarihten sonra kabili tahsil bulunduğunu ve geçmiş senelerde de tatbikatın böyle cereyan etti­ğini hesaba katmak icabetler.

1955 mahsulünden, temmuz basından itibaren (Toprak Mahsulleri Ofisi­nin mubayaaya başladığı tarihten başlıyarak) tahsilatımız, geçen senenin ayni ayındaki tahsilatımızdan 10 milyon lira fazla bulunmaktadır. Hal böyle iken bazı muhalefet sözcülerinin açık konuşmalarında (çiftçinin banka borçları altından kalkamıyacağı, bu borçların yirmi beş sene müddetle taksitlendirilmezse çiftçiyi tahrip edeceğini) söylemek suretiyle ha­kikat hilâfında ve menfî propaganda yapmaları ve Ziraat Bankası gibi malî bir müessese ve tek ziraî kredi bankası için sarsıcı telkinlerde bu­lunulması hayretle karşılanmıştır.

Görülüyor ki, müstahsil borcunu ödemekte ve tahsilat nisbeti yüzde 90 m ve diğer seneler gibi normal seyrinde cereyan eylemektedir. Türk çiftçisi, ziraî kalkınmanın tam eşiğine gelmiş, değer fiyatla ve kolaylıkla sattığı mahsul parasından hem borcunu ödemekte, geçinmekte ve hem de Türk vatanının faydalı bir .müstehliki haline gelmiş bulunmaktadır. Ciftçi bor­cuna sadık ye bankasına dört elle sarılmış bir durumdadır. Banka ile çiftçi arasında yersiz ve menfî propagandaların girmemesini temenni eder, de­ğerli matbuatımızdan da bu hususun erkân umumiyeye gereği gibi açık­lanmasını, rica ederiz.

Yukarıda arzolunan 1,5 milyar liralık ziraî kredilerden başka tutan 500 milyon lirayı aşan ve bilhassa ihraç madde ,ve mahsullerimizin sürüm ve satışını istihdaf eden ticarî karakterli krediler vardır ki bunlarla birlikte bankanın sağladığı krediler 1954 yılı sonunda 2. milyar lirayı asmak­tadır.

Bu krediler hâlen sayısı 505 si bulan ,şube .ve ajanslarımız vasıtasiyle tevzi edilmiş olup yakında kuruluş formaliteleri tekemmül ettirilerek faaliyete geçmeleri sağlanacak olan ajanslarda vardır. Şube ve ajans sayısının 1949 yılı sonunda 382 olduğu dikkate alınırsa 1950-1955 seneleri içinde 123 yeni şube ve ajansın açıldığı anlaşılır ki bu suretle memleketin her tara­fında daha çok çiftçi ailesinin bankamız kredilerinden ve hizmetlerinden faydalanmasının temin edildiği tebarüz eder.

Safî kârlar;

Bu geniş faaliyetlerin poliçesi olarak bankanın safi kârlar da seneden seneye artmıştır. 1949 senesinin safi kârı, 11,1 milyon liraya yükselmiştir ki bu safî kârın tamamı banka kanunu gereğince sermaye ve ihtiyatlara ilâve edileceğine göre. çiftçi kredilerinin mesnedi olan öz kaynaklarımızı takviye etmesi bakımından kayda değer bir keyfiyettir.

Diğer taraftan memleketin ücra köşelerine kadar yayılmış olan ve sayıları her gün artan Ziraî Kredi Kooperatiflerinin umumî faaliyetleri de memnunluk verici bir gelişme kaydeylemistir. Filhakika 1949 yılı sonunda sa­yıları 879 iken 1954 yık sonunda 477 fazlasiyle 1356 ya baliğ olduğu gibi yakında 1500 adedi bulması beklenmektedir.

Kredi Kooperatifleri ve ortak sayılan;

Kredi Kooperatiflerine dahil ortak sayıları da 1949 sonunun 411,204 ade­dinden 362,335 fazlasiyle 773,739 adede yükselmiştir. Bunun önümüzdeki senede bir milyonu aşması muhtemeldir. Bu kooperatiflerin ortaklarına yaptığı nisbette artmış., ortaklarına hem miktar ve hem de ortak sayı İtibariyle daha geniş ölçülerde yardımlarda bulunulmuştur. Nitekim 1949 yılı sonunda 118,2 milyon liradan ibaret olan Serazattan, mütevellit .alacak tutarı 1954 sonunda 329 milyon liraya baliğ olmuş ve.kooperatiflerin kendi varlıkları da yine 1949 sonunun 36.; milyon lirasına 'nazaran 91,5 milyon liraya yükseldiği gibi bankaca kooperatifler lehine alınan bazı kararların tatbikatı neticesi olarak kâr ve zarar durumları da son senelerde müsbet şekilde tecelli eylemiştir.

Bankamız, memleketin ziraî, iktisadî ve sınaî kalkınması için sayın hükü­metimizin giriştiği geniş hamleli teşebbüslerden, kendi kanununun mesağ verdiği ziraatle ilgili mevzulara imkân nisbetinde yatırımlar yapmak su­retiyle de .hizmetlerde bulunmayı şiar edinmiştir. Bu cümleden olarak 1949 yılı sonunda sermayelerine iştirak ettiğimiz 16 teşebbüs ve müessese­ye ait taahhüt miktarı 13,7 milyon liradan ibaret bulunduğu halde 1950 ve daha sonraki senelerde 45,4 milyon liralık 18 müessesenin kurulusu için yeniden tahsilata girişilerek tutarı halen 59 milyon liraya baliğ olmuştur. Ayrıca kuruluş formaliteleri tekemmül safhasında bulunan dört müesseseye 5,7 milyon liralık yatırını taahhüdünde bulunulduğu gibi ku­rulması düşünülen ve hazırlık safhasında bulunan üç müesseseye de 3,9 milyon liralık taahhüdümüz mevcuttur. 1950-1955 senelerinde sermaye yatırımında bulunduğumuz veya taahhüt ettiğimiz memleket kalkınmasivle ilgili ziraî ve sınaî teşebbüs ve kuruluşlardan Adapazarı, Kütahva ve Amasya seker fabrikalariyle Aydın, Balıkesir, Bergama ve Antalya Tekstil ve Pamuklu Sanayii Şirketlerine Çukurova ve Ege elektrik tesisleriyle sun'î süper fosfat ve azot sun'î gübre fabrikaları Anonim Şirketlerine, Minnpa-Polis Molin Türk Traktör ve Ziraat Makineleri Fabrikalar] Ano­nim Şirketiyle Federal Kamyon Şirketine ve bunlardan başka Türkiye Turizm Bankasiyle, İsçi Kredi Bankası. Türkiye Vakıflar Bankası, Bevnelmiel Tediyeler Bankası ve Türkiye Bağcılar Bankasına olan iştirakleri­mizi burada ehemmiyetle kaydetmek yerinde olur.

Kuruluş formaliteleri tekemmül safhasında bulunan müessese ve teşeb­büslere gelince, Manisa ve Karaman Tekstil ve Pamuklu Mensucat Şir­ketleriyle Sun'î Tahta Fabrikaları ve Türkiye Yapağı ve Tiftik Anonim Şirketleri bu kategorivi teşkil eylemektedir. Hülâsa olarak şunu söyliyebiliriz ki bankamız, hükümetimizin ziraî ve iktisadî kalkınma politikasına müvaz olarak hamleli çalışmalarına kavnak ve imkânlar izin verdiği im­kân nisbetine devam etmek ve netice itibariyle Türk köylüsünü buğura nazaran daha verimli bir .müstahsil haline getirmek ve daha yüksek bir hayat seviyesine ulaştırmak için müsbet çalışmalarına büyük bir gayret ve hızla devam eyliyecektir.

- Ziraat Bankası faaliyetlerine ait mukayeseli rakamlar:

1949                                                                                       1954        Artış

image002.gifimage003.gifÖdenmiş   sermaye                       97.2        (milyon Lr.)           249,1        151,9

İhtiyat akçe                                  5S,6        (Milyon Lr.)           123,6         65.

Mevduat hesapları                      326,7       (Milyon Lr.)             911.       584,3

İ 24,3

(Milyar

Lr.)

72,3

43,

336,9

{Milyon

ir.)

1,5

(milyar L.r.)

14,1

(Milyon

Lr.)

341,6

327,5

332

505

123

11,1

(Milyon

Lr.)

41,1

30.

879

1356

477

411,204

773,779

362.535

13,7

(Milyon

Lr.)    ■

59.1

■     45,4

Bir yıllık umumî muamele hacmi 24,3

Ziraî krediler

Donatana, verimlendirme ve

tesis kredileri

Şube ve Ajans sayısı

Safî kâr

Ziraî Kredi Kooperatifleri

Kooperatiflere ortak sayısı

Harice sermaye iştiraki

Toprak Mahsulleri Ofisinin faaliyeti hakkında izahat:

13 Ağustos 1955

 Ankara:

BaşvekilAdnan Menderes'in basın toplantısında Toprak Mahsulleri Ofi­si Umum Müdürü Feridun Üstün, memleket kalkınmasının ve bugünkü durumun ofisi alâkadar eden kısımları ve ofisin faaliydi hakkında şu rakamlı ve mukayeseli izahatı vermiştir: «Toprak Mahsulleri Ofisi, itha­lâtçıve ihacatçi birçok memlekette mevcuttur. Ofisin iki ana vazifesi vardır. Bunlardan biri, fiat garantisi yoluyla müstahsili himaye etmek ve istihsali artırmak, ikincisi de, müstehlikin tazyik olunacağı yerde pi­yasaya çıkarak müstehliki korumakta-. O kâr için kurulmuş bir müesse­se değildir âmme hizmeti ifa eder Ofisin zararı, müstahsilin cihazlanması ve sosyal sigortasıdır.

Ofis, 19.38 de kurulmuştur. Sermayesi 15 milyon ödenmiş olmak üzere 30 milyon lira idi. Bugün 520 küsur milyon ödenmiş olmak üzere 600 mil­yon liradır.

Ziraat sahasında bir senelik mukayeseler yapılamiyacağı için kalkınmayi gösteren mukayeseler de 1945-1550 ve 1950-1954 devrelerini ele alaca­ğız  Geçen seneki gayrı müsait sekil de bu son devrenin içinde bulumaktadır.

Mubayaa vasatisi. 1945-1950 devresinde 550 bin tondu, 1950-1954 de 1 milyon 300 bin tona çıkmıştır. Eski devrede 125 milyon lira ödenmiştir. Bu devrede 331 milyon ödenmiş bulunmaktadır. Eski devrede bazı bölgeler de dahil şehirlerdeki sarfiyat, 450 bin tondu. Bu devrede bu miktar, 720 bin tona çıkmıştır.

Ofis, ihraç yoluyla ayrıca memlekete 750 küsur milyon dolarlık döviz ge­tirmiştir Eski devrede, yalnız 1946 da, harp içinde vesika usulü yüzünden teraküm eden 400 bin ton buğday, 100 milyon lira mukabilinde ihraç edil­mişti.

İhracat, Amerika ve Kanada da dahil olmak üzere, bütün memleketlerde bir nevi prim ödenmek suretiyle memleket dahilinde alış fiyatından da­ha aşağıya yapılır.

Ofis tarafından memleket dahilinde mubayaa., eski devrede 260 merkez­de yapılırdı.Bugün 390 merkezde mubayaa yapılmaktadır. Mubayaa, muhafaza için silolara ihtiyaç göstermiştir. 1946 da muhafaza kapasitesi, 395 bin tondu. 1950 de 429 bin tonu bulmuştu- Bugün 1 milyon tonluk muha­faza kapasitemiz vardır. Bunlar, bitmiş ve islemeğe açılmış olanlardır. İn­şaat halindekiler bu rakama dahil değildir. Halen bitmiş, küşadi yapıla­cak olan, 40 bin ton kapasitelik 10 silomuz mevcuttur. Sene sonunda bi­teceklerle, 100 bin ton olacaktır. Bunların dışında mukaveleleri yapıl­mış ve inşaatı başlamış olan siloların, 1958 e kadar bitecek kapasitesi, 700 bin tondur. Böylece, 1958 de umumî muhafaza kapasitesi, 1 milyon    800 bin tonu bulacaktır.

1950 de, vasıtasızlık yüzünden 300 bin tondan fazla ihraç    yapılamazdı.

1946 da Hindistan'a, 180 bin ton ancak birbuçuk senede yüklenebil misti.

Bu sebepledir ki memlekete kredi verilmiyordu. Bugün 7 limanda günde bin ton yükleme yapmaktayız. Bu, ayda 210 bin ton, senede 2,5 milyon ton demektir. İç istihsal bölgeleri ile liman terminalleri, silolarla Deçhiz edil­miş ve edilmektedir.

Bundan 7 ay evvel verilen İngiliz kredisi ile, Ankara'da 60 bin, Konya'da da yine 60 bin tonluk siloların inşasına başlanmıştır. Mersin'de 100 bin, İzmir'de 20 bin, İstanbul'da 24 bin Trabzon'da 10 bin ve İskenderun'da tevsii ile 60 bin tonluk silolar inşa edilmektedir. Ayrıca, şimdi buğdayı temizlenmiş olarak taşımakta, bundan da büyük tasarruf sağlamaktayız.

Fiyatlar, her sene ekimden evvel ilan edilir. Buğday için baş fiyat 30 kuruştur. Kalitenin düşüklüğüne göre, 28-29 kuruşa kadar iner. Sert buğ­daya, ihraç bakımından teşvik için, ayrıca prim vermekteyiz. Arpa da teşvik görmektedir. Bilhassa biralık arpaya kiloda 5 kuruş prim vermekteyiz. Bu teşvikin büyük faydaları görülmüştür.

Dünya Buğdayla dolu olduğu sebebiyle biz, kendi buğdaylarımızı acaba satabilir miyiz, gibi bir sual akla gelebilir. Derhal arzedeyim ki su an­da ofis, 1,5 milyon ton hububat talebi ile karsı karsıya bulunmaktadır. Bu kadar miktarı su anda. Avruda memleketlerine ve Orta-doğu'va satmak mümkündür. Türkiye'nin buğdayını satmakta. Amerika ve Kanada'ya nazaran birçok kolaylıklar vardır. Bir kere nakliye daha ucuzdur. Bunun dışında da karşılık olarak o memleketlerden alabileceğimiz mal daha çok ve daha mütenevvidir. Yalnız Almanya ile, beş sene vâde ile 450 hin tonluk buğday ve 350 bin tonluk arpa mukavelesi imzalanmış bulunmakta­dır.

Buğday İstihsali bakımından şu noktayı da belirtmek gerekir ki hâlen, dahilî ihtiyacı temine ve muayyen miktarda ihracatta bulunmaya kifa­yet edecek miktardan uzağız. Bu arada memleket, tek çeşitli ziraattan çok çeşitli ziraata da geçmektedir.

Muvazene, zamanı gelince kendiliğinden teessüs etmiş olacaktır.

Bu meyanda, büyük şehirler etrafında birer yeşil kuşak vücuda getire­rek zaman zaman rastlanan mahallî sebze ve meyva sıkıntılarım önliyecek projemiz de vardır. Avrıca, ilk defa olarak bir yem endüstrisi de ku­rulmaktadır. Silolarda buğdayı temizlerken geri kalan maddelerin de ilâ­vesi ile karıştırılmış ve içine sun'î maddeler de ilâve edilmiş yem. 15 yer­de 100 bin tondastı 400 bin tona kadar istihsal edilecek, bu suretle hayvancılığımız bu yönden de geliştirilecektir.

Ofisin inhisarı altında bir de afyon mevzuu vardır. Hâlen 1,5 milyon do­lar kıymetinde ilâç ithal etmekteyiz. Halbuki bunların iptidaî maddesi bizim memleketimizden gitmektedir. Döviz tasarrufu bakımından bu mevzu üzerinde Alman ve Fransız firmaları ile görüşme halindeyiz. Bu endüstriyi memleketimizde kuracak, böylece memleket ihtiyaçlarını kar­şıladıktan başka Yakın-doğu'ya ihracat da yapabileceğiz.

Profesör Fuad Köprülü'nün basın toplantısı

13 Ağustos 1955

 Ankara:

Devlet Vekili ve Başvekil Yardımcısı Profesör Fuat Köprülü, bugün sa­at İÜ de Demokrat Parti merkezinde Genel Başkan Vekili sıfatiyle  bir basın toplantısı tertip etmiştir. Ankara'daki bütün gazetecilerin    ve ga­zeteler hususî muhabirlerinin iştirak ettiği bu toplantıda, mevzuun    son vaziyetle ve hâdiseler karsısında Demokrat Partinin ve onun selâhiyetli organı olan Genel İdare Kurulunun görüşlerini açıklamak- teşkil ettiğini belirten Profesör Fuat Köprülü, davete icabetlerinden dolayı gazetecile­re teşekkür etmiş ve şöyle demiştir:

«Son hâdiseleri ve bugünkü vaziyeti umumî hatları ile arza başlamadan evvel, geçmiş olan hâdiseleri kısaca hatırlamanın faydadan hali olmıyacağı kanaatindeyim. Büyük Millet Meclisinin son kapanış celsesini, bu cel­sede muhalefet liderinin yaptığı beyanatı ve bunun üzerine Mecliste ce­reyan eden münakaşayı hatırlarsınız. Bu, yeni bir mücadele işareti mahi­yetinde idi  Filhakika Meclisin açık bulunduğu zamanlar Mecliste hemen hemen hiçbir tenkitte bulunmamış olan muhalefet, Meclis kapanır ka­panmaz  hiç vakit kaybetmeden derhal açık ve kapalı toplantılar ve mitingler faaliyete geçmiş ve her fırsattan istifade ile hükümete şiddetle hücuma bulamıştır. Bu  arada   hey ıs atlar da birbirini takip etmiş, muhalefete mensup gazeteler de aynı sakilde harekete koyulmuştur.

Bir muhalefetin bu faaliyetini büyük bir sabırla ve sükûnla takip ettik. Hücumlar, böylece son haddine vasıl oldu bizim bu sabrımız belki de on­lar; teşrik etti veyahut da zihinlerinde bizim âciz kaldığımız zehabını ya­rattı. Halbuki biz, 'muhalefetin takibine başladığı tabiyenin tam olarak inkişaf etmesini ve kullanmak istedikleri bütün silâhların açığa vurulmasını bekliyorduk

Hükümet bu esnada 3 temmuz tarihinde vaziyeti aydınlatmak üzere bir bevanname neşretti. 4 temmuz tarihli gazetelerimizde çıkan bu beyanna­mede umumi hatlariyle, muhalefetin nasıl bir maksat takip ettiği, ne gi­bi bir tertip hazırladığı ve hangi silâhları kullandım izah ediliyordu. Bu beyannameden simdi okuyacağım birkaç satır o zamanki teşhisin ne ka­dar doğru olduğunu ve tahminin bundan sonraki hâdiselerle nasıl teeyyüt ettiğini göstermeğe kâfidir. Bu beyannamede ezcümle şöyle diyorduk:

«Maksat meydandadır: Memleket içinde ve dışında her türlü itimadı sar­sarak tamamiyle sun'î bir istikrarsız manzarası ve hattâ kabilse anarşik bir hal yaratmak ve böylece mes'um bir ümitsizlik havası içinde iktidarı: çürüterek bundan kendi hesaplarına menfaatler teminine çalışmak, gö­rülüyor kî. iktisadî ve malî bir suikast karşısındayız. Bu yoldan siyasî is­tikrarın da sarsılmak istendiğinde şüphe yoktur. Bütün bu hareketler, ay­nı zamanda siyasî bir zorlama karşıtında bulunduğumuzu da açıkça gös­teriyor. Vatanperverlikle telifi imkânsız olan böyle kötü bir mücadelenin gayesi ve vasıfları itibariyle tamamiyle gayrımeşru olduğu meydandadır.Bütün vatanda hiçbir hakikî sebebe dayanmıyan bir takım sun'î buhran­lar yaratmıya çalışmak, en basit ifadesi ile millî mevcudiyetimiz aleyhi­ne irtikâp edilmiş iktisadî bir suikasttır ki, bunlar asla müsamaha ile karşılanamaz."

Bu beyannamenin nesrinden sonra, hükûmet âzası, tenkitlere mevzu teş­kil eden meseleleri teker teker ele alarak geniş ve müdellel izahlarda bulundular, fakat muhalefetin tamamıyla umumî mahiyetteki müphem delile ve rakama dayanmıyan lâfları, tenkit ve iftiraları, isnat ve tezvir­leri, bu beyanatlardan sonra da aynen eskisi gibi devam etti. Sanki bü­tün bu izahların hiç birisi yapılmamış, rakamların vuzuh ve belagatına dayanarak meseleler tesrihedilmiş  gibi.. Siyasî mücadelede en kötü ve en neticesiz mücadele tarzı budur. 1954 seçiminden evvelki mücade­lelerinde de yine böyle umumî mahiyette, müphem ifadeli, ispatsız ve de­lilsiz iddialardan ibaret bir usul tutulmuş ve hattâ bu yolda petrol ka­nunu ile Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu vesilesiyle memleketin Amerikaya satıldığı iddiasına kadar gidilmişti.

Muhalefet, Mecliste tenkitlerini yapamamakta, fakat Meclis dışında, mey­danlarda ve sokaklarda, müphem ve umumî iddialar ve iftiralarla, cid­diyete uymayan ve muhalefet mes'uliyetina sığmıyan demagojik bir usul takip ediyordu. 3 temmuz beyannamesi ve onu takibeden izahlar, muha­lefeti intibaha davet etmek, tutmuş oldukları zararlı ve sakîm yoldan dön­dürmek ve onları vatanperverane mantıkî, dürüst ve dünyanın her ye­rinde her muhalefetin yaptığı muhalefet tarzına irca eylemek maksadiyle yapılmıştı.  Fakat  onlar,  bunu anlamadılar.  Yahut  anlamak  istemediler.

Her an siyasî zorlamalar yaparak her ne bahasına olursa olsun, iktidarı yıpratmak ve böylece bir an evvel iktidara gelmek hırsı, onların akıl ve mantıklarını karartmıstır. Tuttukları sakîm yolda, bir iktisadî ve malî su­ikast ve bunun yarattığı anarşi havası içinde bir siyasî suikast gayesi, sarih olarak gözüküyordu. Maksatları, memlekette daimî bir gerginlik yaratmak, halkın asabını yıpratmak, bir ümitsizlik havası estirmek ve böylece hükümeti de şaşkın bir hale getirerek faaliyetim hiçe indirmekti.

Yine maksatları, Türkiye'yi dışarıya karşı da istikrardan ve emniyetten mahrum rejim buhranları içinde kıvranan, yani ne iktisaden ne de si-yaseten güvenilemiyecek zayıf ve anarşik bir memleket gibi göstermekti. Dünyada hiçbir memlekette hiçbir' muhalefet, hakikate tamamivle ay-kırı olarak memleketi böyle bir şekilde göstermek ihanetini irtikap et­mez ve edemez. Bunun adına muhalefet değil sadece hıyanet denir.

Demokrat Parti Genel Başkan Vekili Profesör Fuad Köprülü, sözü bu nok­tada muhalefetin umumî meclis ve belediye meclisi seçimlerine girme­mek kararma intikal ettirmiş ve şöyle demiştir:

Bu kararlarını tantana ile ilân ettiler ve böylece iktidarı güya müşkül bir mevkiye sokmak istediler. Bir sivasî partinin seçimlere girip girmemesi kendi bileceği bir iştir. Fakat ortada seçim emniyetini ihlâl eden en ufak bir emare dahi mevcut olmadıkı halde, hayalî sebepler ileri sürerek seçimlere girmiyeceklerini ilân etmeleri, memlekette bir siyasî emniyet­sizlik bulunduğunu harice isae eteneli maksadını gütmekte idi.

Sayanı hayret olan nokta şudur ki, bu kararı alırken, bizim 1946 senesinde belediye seçimlerine girmememizi bir misal olarak ileri sürdüler.

O zaman emniyet vardı, simdi yoktur dediler. Bir insanın, bütün bir milletin gözü önünde cereyan eden 1946 silerek böyle ters bir mu­kayeseye kalkması için, her türlü sıkılmadan mahrum bulunması icap eder.

O zamanlar seçimlerde, açık rey, gizli tasnif usulü cari idi. Böyle bir kanunla ve bütün idare mekanizmasını, halkı tedhişe sevk eden kararla o zaman yapılmış olan mezalim, henüz hatırlardadır. Bundan başka, daha Demokrat Parti teşkilâtım yapmadan ve inkişaf etmeden bir baskına uğratmak maksadiyle, bir emri vaki yaparak seçimleri aylarca öne aldılar, bizim o zamanki seçimlere girmememizin sebepleri, bu derece açık ve sa­rihtir.

Demokrat Parti, 1946 senesinde umumî seçimlere girip girmemek Şahsinde, seçimler yine o meşhur açık rey gizli tasnif kanunu ile yapılmakta olduğu için, uzun tereddüdler geçirdi ve seçimlere sırf memleketin meclissiz kalmaması ve böylece memlekette anarşi havası yaratılmaması için, vicdanî bir fedakârlık eseri olarak girdi. Bu seçimlerde yapılan rezaletler, zulümler ve rey hırsızlıkları, herkesin malûmudur. Bu seçimler sonunda öyle bir idare teessüs etti ki, Reisicumhuru, Başvekil ve vekilleri, seçilme­miş insanlardan mürekkepti. Demokrat Parti, millet iradesiyle nasıl alay edîldiğini ve reylerin nasıl çalındığını gördüğü halde, yine uzun müza­kerelerden sonra; ve yine harice karşı sırf memleketi gayrimeşru bir ida­reye istinad eder bir vaziyette göstermemek için büyük bir vatanperverlik eseri olarak meclise iştirak etti. Fakat ondan sonraki ara seçimlere, ser­best seçimleri temin edecek bir kanun için yaptığı mücadele muvaffak oluncaya kadar, elbette iştirak edemezdi.

Demokrat Parti Genel Başkan Vekili Profesör Fuat Köprülü; muhalefe­tin mukayeselerinin ne derecede esassız, yersiz ve hakikate aykırı oldu­ğunu esastn Başvekil Adnan Menderes gecen günkü basın konferansın­da izah ettiği için bu mevzu üzerinde daha fazla durmıyacağını söylemiş

vedevamla şöyle demiştir;

«Seçimlerden evvel muayyen bir propaganda zamanı vardır. Bu zaman esnasında partiler, propagandalarım yaparlar. Muhalefet, bu şefler, ser çimlere girmemek kararını verdiği halde niçin girmediklerini izah etmek maksat ve bahanesiyle memleket dahilindeki tahrik seyahatlerine başlamış bulunmaktadır. Mitingler,  toplantılar devam edip  gitmektedir.

Bu arada Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterinin Zonguldak seya­hati, bilhassa ibretle temaşaya sayan, bir hâdisedir.

Halk Partisi Genel Sekreterinin orada söylediği sözler Ulus gazetesine göre, sudur,: «Duydum ki kömür işletmesi size karşı da taraflı bir siyaset tutturmuş, elimizden üzülmekten başka bir şey gelmiyor. Kömür işletmesi, ehliyetsiz eller altında işte nihayet bu duruma geldi. Aldığınız ücretlerin azlığı karşısında hiç harekete geçtiklerini görmüyoruz. İşçi üc­retleri arttırılmalıdır.»

Tabiatın ancak asırda bir gösterdiği bir felâkete uğramış olan bir memle­kete gelip de orada bu tarzda konuşmak, bilmiyorum nasıl izah, hatta na­sıl tevil edilebilir? Hükümet, bir felâket karşısında bütün kudretiyle ted­birlerini almış ve istihsal günlerce 17 bin tondan 3 bin tona indiği hal­de, bundan vatandaşların haberi dahi olmamıştır.

Eğer böyle bir felâket onların zamanında vukua gelmiş olsaydı, neticesi şimdiki gibi tecelli etmez, memleketin her yerinde ve muhitinde, Anka­ra'da, İstanbul'da, Adana'da ve Erzurum'da kendisini gösterir, vapurlar, trenler, elektrikler dururdu. Halbuki, Demokrat Parti iktidarının takip ettiği uzağı görür siyaset sayesinde şimdiye kadar bu memlekette misli görülmemiş kömür stokları tesis edildiği için, istihsalin bu derece düşmesi dahi umumî hayatı aksatmamıştır. Ehliyetsiz ellerle idare dediği işte budur.

Bir insanın böyle bir yalan söylemesi için, yalnız insaftan değil, hayadan da mahrum olması lâzımdır. Bu, millî bir felâketi istismar etmek isteyen meş'um bir zihniyetin insanı nerelere kadar düşürebileceğini gösteren yeni 'bir misaldir.

Ücret meselesine gelince, 1949 da, içtimaî yardımlar hariç ücret 302 ku­ruştu. İçtimaî yardımlarla 468 kurusu bulmakta idi. 1955 de ise ücret, iç­timaî yardımlar hariç 522 kuruş, içtimaî yardımlar dahil 767 kuruştur. Onların devrinde, Zonguldak havalisi halkı ocaklara, tam bir angariye sek­linde jandarma ile ve zorla getirilip çalıştırılırdı. Bizzat Zonguldak'da bövle hareket etmiş olan insanların bugün, hükümetin kül halinde Zonguldağın yardımına koşarak tedbirlerini süratle aldığı ve halkın şükranını kazandığı bir zamanda, böyle konuşmalarını, ne gibi bir mânaya at­fedebiliriz.? Böyle bir lisan konuşana orada vaziyeti gören ve bilen halkın nasıl baktığını tasavvur edeceğiniz.»

Demokrat Parti Genel Başkan Vekili Profesör Fuat Köprülü, «umumi­yetle istismar kötüdür, fakat felâketi istismar bunların en şeni ve en gayri ahlâkisidîr» diyerek konuşmasının bu faslını kapatmış ve beyana­tına şöyle devam etmiştir:

«Muhalefet, bir taraftan harice karsı memleketi kötüleyerek şüpheli, za­yıf, istikrarsız ve anarşi halinde göstermeye çalışırken, diğer taraftan da memlekette hakikaten böyle bir vaziyet ihdas etmek nivet ve maksadiyle hareket etmektedir. Kullandığı tabiye bunu açıkça ispat eder.

Evvelâ, şu madde yok, bu madde yok, diye sun'î buhranlar yaratılmaya kalkılmıstır. «Muhalefetin vazifesi budur, sen de buna karşı stoklar yapve bu stokları piyasaya dökerek buhranı önle» denmiştir. Bu memlekette bu derece zengin ve geniş stoklar yapmak mümkün olmadığını, böyle stoklar yapabilmek için ne derece zengin olmak icabettiğini onlar da bi­lirler, buna rağmen insaftan ve vatanperverlik hissinden mahrum gibi konuşmaları, taammütlerinin burhanını vermektedir.

Bundan sonra, çiftçiye, dünyada buğday rekoltesi azdır, fiatlar yüksele­cektir, buğdayını satma, demişlerdir. Halka, bankalardan paranı çek, bunlarla, petrol, benzin ve şeker al, bir tarafa koy, sonra pahalılaşınca satarsın, tavsiyesinde bulunmuşlardır Ziraat Bankasına köylü yüzde dok­san nisbetinde borcunu öderken, borçların 25 senelik taksitlere bağlan­masını teklif etmişlerdir. Son günlerde Ankara'da başka bir propaganda­ya daha başlamışlar ve Ziraat Bankası yeni ikraz yapamıyacak durum­dadır, sakın borcunu verme, tekrar borç alamazsın, diye fısıldamaya baş­lamışlardır. Nihayet bütün bu propaganların son tecellisi, Zonguldak'ta kendisini göstermiş ve işçiye, sakın çalışma, denmiştir. Bütün bunlar, bu memlekette bir buhran yaratmak gayesini gütmekte ve gözleri ve vicdan­ları kararmış olan bu insanların bu memleketi en kötü âkibete sürükle­meği hedef tuttuklarını göstermektedir. O derecede ki, bu memlekette beşinci kol ve komünist propagandası ile muhalefetin propagandasını birbirinden ayıramıyoruz. Çünkü aynı gayeyi gütmektedir. Buna, haki­katen muhalefet değil, ihanet derler. Böylesine hareket vatanperverlikle hiçbir alâkası olmayan kanun dışı bir ihanettir.

Muhalefet, bu memlekette bir rejim buhranı vardır, demektedir. Halbu­ki, muhalefetin liderleri, hürriyet maskesi altında hürriyeti zorlıyarak anarşi yaratmak istemektedirler. Bir memlekette muhalefet böylesine ça­lışır ve demokrasiyi, bir ihanet serbestisi şeklînde tecelli ettirirse, o mem­leketin idaresi cidden güçleşir."

Profesör Fuat Köprülü birkaç gün evvel bir İstanbul gazetesinde Avru­pa'nın siyasi manzarası ile memleketimizdeki siyasî manzarayı mukaye­se eden bir yazı okuduğunu söylemiş, bu yazıda, Avrupa memleketlerin­de her gün ne parti kongreleri, ne mitingler, ne nutuklar, ne böyle tahrikler görülmediğinin, halbuki bizde mütemadiyen sanki hergün yeni seçimler yapılacakmış gibi sokak dolasmaları yapıldığının ve sırf isnat ve iftiralar­da bulunmak için bir takını insanların diyar diyar dolaştığının kayıt edildiğini ve yazının: «Bu ne biçim demokrasidir» suali ile sona erdiğini belirttikten sonra şöyle demiştir:

«Hakkaten dünyanın hiçbir yerinde, bugün Türkiyede görülen gibisi yoktur. Bu tarzda hareket, bu memlekette adetâ daimi bir ihtilâl manza­rası yaratmaktan başka bir mazeret gütmez. Bu hareketler, memleketin istikrarını ve milletin huzurunu ve itimadını ihlâl edecek, halkın asabını bozacak, hükümeti is görmekten müdahale edecek ve nihayet memleketin var­lığını içerde ve dişarda tehlikeye düşürecek bir mahiyet almaktadır. Bir beşinci kol hareketi mahiyetini arzeden bu faaliyet, normal bir muhalefet faaliyeti değildir. Kendi vazifesini ve mesuliyetini müdrik bulunan ve milletin itimadım haiz olarak millet iradesiyle iş basında bulunan bir ik­tidarın buna müsaade etmesine ve memleketin bayat ve mevcudiyetini tehdit ederek vaziyetleri müsamaha. ile karşılamasına imkân yoktur. Memleket ve milletin manevî huzurunu, siyasî ve iktisadi nizamım en kuvvetli şekilde hıyanete iktidarımız ve partimiz azmetmiş bulunmakta­dır. Bu memleketin siyasî ve iktisadi nizamını hiçbir kimse bir milyonda bir nisbette dahi değiştiremez ve huzur ve sükûnu ihlâl edemez. Kuv­vetini milletten alan ve millî iradeye dayanan bir iktidar, bizzat milletin kendisine verdiği bu vazifeyi tamamiyle başarmak için lâzım gelen kud­rete maliktir. Bu vaziyetin, Herkes tarafından lâyıkıyla anlaşılması ve bilinmesi icap eder.»

Demokrat Parti Genel Başkan Vekil' Profesör Fuad Köprülü'nün, son vaziyetler ve hâdiseler karşısında, Demokrat Parti Genel İdare Kurulu­nun noktai nazarım böylece izah etmesinden sonra, basın konferansında hazır bulunan Adliye Vekili Osman Şevki Çiçekdağ, şu haberi vermiştir: Cumhuriyet Hark Partisi Genel Sekreteri Kasım Gülek, Zonguldak'a gitmek üzere İstanbul'dan vapura biberken bir beyanat yapmış ve bu be­yanatında, «1954 seçimlerinin nasıl cereyan ettiğini, bu seçimleri nasıl "kazandıklarım, onlar bizden daha iyi bilirler, bunun üzerine bir şey söy­lememeyi tercih ediyoruz» demiştir.

1954 seçimleri, her türlü tesirden azade olarak, hâkimlerin nezaret ve mu­rakabesi altında ve adlî teminat çerçevesi içinde, tam bir dürüstlük ile cereyan etmiş iken, bu mevzuda ima yoluyla dahi şimdiye kadar hiçbir beyan ve itiraz mevcut değilken, bu seçimlerin 1946 seçimleri gibi gayri meşru bir şekilde cereyan ettiği ve böylece bu seçimler sonunda teşekkül eden meclisin gayri meşru olduğu zan ve şüphesini tevlidi edecek şekilde ima yoluyla ifadede bulunulduğu ve meclis üzerine umumun zan ve süphesi celp edildiği için, İstanbul Cumhuriyet Müddeiumumisi, bu sözleri

kanun ruhuna aykırı görmüş ve âmme dâvası açılması için Vekâletimiz­den izin istemiştir. Filhakika böyle bir dâvanın açılması Adliye Vekili­nin iznine vabeste bulumaktadır.

Bu talep üzerine, acaba meclise herhangi bir itiraz yapılmış mıdır, diye tetkiklerde bulundum, ayrıca, Yüksek Seçim Kurulunun dosyalarını da gözden geçirdim. Seçimlere ancak 13 itiraz vaki olmuştur. Ve bunlar da asla veya herhangi bir yolsuzluğa değil, fakat usule müteallik bulunmak­tadır. İtirazların dokuzunu muhalefet yapmış, dört tanesi de Demokrat Partililer tarafından yapılmış ve bunların hepsi karar'a bağlanmıştır. Biz­zat Kasım Gülek'in iki itirazı olmuştur. Bunlardan biri, Van mebusu Muhlis Görentaş'ın 30 yaşını doldurmamış bulunması iddiasına, diğeri de Hakkâri mebusu Abdullah Seven'in yine yaşma aittir.

İstanbul Cumhuriyet Müddeiumumisinin âmme dâvası açılması hakkın­da istediği izin verilmiş ve müddet umumi, dâvayı açarak feelâhiyeti Türk hakiminden bu sözleri söyleyenlerin tevkifini istemiştir. Türk haki­mi, tevkif kararını ittihaz etmiş bulunmaktadır.

Merkez Bankasının hesapları:

14 Ağustos 1955

 Ankara:

Merkez Bankası Umum Müdürü Nail Gidel, basın toplantısında bankanın hesapları hakkında şu izahatı vermiştir:

Merkez Bankasının kuruluş maksadı hepinizce malûm olmakla beraber müessesenin faaliyeti hakkında vereceğini izahatı ve bu faaliyetlerin, kuruluş tarihinden beri takip ettiği seyri aydınlatma bakımından, bu maksatları bir defa daha hatırlatmakta fayda görmekteyim.

1931 senesinde kabul edilmiş olan kanunumuz, bu müesseseye memleke­tin iktisadî inkişafına yardım, para piyasasını ve tedavülünü tanzim ve hazine muamelelerini İfa vazifelerini vermiş bulunmaktadır.

Malûm olduğu üzere merkez bankalarının faaliyetleri, ekseriya haftalık olarak neşredilen vaziyetlerle ve bu vaziyetler içinde bilhassa senetler cüzdanı ve avansların seyrini gösteren rakamlarla takip     edilmektedir-

Banka fonksiyonlarının âdeta markesi olan bu portföy ve avans vaziyet­lerini müessesemizin kuruluşu ile birlikte neşredilmeğe başlanan bültenlerden takip ettiğimiz takdirde yapılan muamelelerin hemen tamamen devlet sektörüne ve hassaten hazineye taallûk ettirilmiş olduğu görülür.

Filhakika, bu müessese krediler inden devlet sektörüne tahsis olunduğun­dan miktarlar uzun yıllar açılan krediler yekûnunun %95-98 i nisbetlerinde seyretmiş ve hiçbir zaman 9< 75 den aşağıya düşmemiştir. Bankanın bu vaziyeti, pek tanınmış bir iktisatçının vaktiyle  söylediği  şu  sözlere1 ne kadar tevafuk etmektedir. Bu iktisatçı: «Merkez Bankalarının bir kıs­mı hikmeti vücudunu hazinenin, içinde bulunduğu malî müşkülâta borç­ludur.» demişti. Müellifin bazı merkez bankaları hakkında verdiği bu pek acı hükme mazide son derecede uygun düşmüş olan bu faaliyet şsklinin maalesef kanunumuzun ne ruhuna ne de lâfzına uymamış olduğu kanaa­tindeyiz. Çünkü kanunumuzun sarih hükmü ile müesseseye verilen vazi­fe, milî müşkülâta çare bulmak değil, söylerimin başında da arzettiğim veçhile, yurdun iktisadî gelişmesine gardım etmektir.

Mazinin para değeri için asla hayra alâmet sayılmıyan ve muhataralarla dolu olan bu gidişinde kullanılan vasıtalar, hazineye açılan çeşitli avanslar. hazine lehine ıskonto edilen türlü bonolar ve fevkalâde tahsisat veya olağanüstü ödenek adı ile birbiri ardından çıkarılan kanunlardır. Bu mu amelelerin süratle genişleyerek kısa zamanda bir çığ gibi büyümesi ve daha fenası  tamamen  donmuş bir hale gelmesi, biraz  evvel arzettiğim iktisadî sahaya ciddî bir hizmet yapılamaması neticesini vermiş ve hususî teşebbüsün merkez bankası kredilerinden istifade etme imkânını nasıl ve ne zaman bulacağını meşkûk bir hale getirmiştir.

Bu ölçüsüz genişlemenin bir diğer neticesi de tedavül hacminin 1938-1947 seneleri arasında takriben 200 milyon liradan 1 milyar civarına yükselmesi yani beş misline çıkması olmuştur.

Şurasını da ehemmiyetle kaydetmek icabeder ki, bu artırma, millî istihsalin her şubesinde tam manisiyle bir tevafuk devresinde yapılmıştır. Bu gidişin, yine hepinizin malûma olan bir diğer neticesi de 7 Eylül 1946 kararları olmuştur.

Benden evvel konuşan ve her biri, yurdun iktisadî kalkınmasında ehemmiyetli vazifeler almış olan arkadaşlarımın rakamlarla,  grafiklerle ver­dikleri pek değerli malûmat, Merkez, Bankasının 1950 den sonraki faali­yetleriyle emisyon mekanizmasının izahım da son derecede kolaylaştırmış bulunmaktadır.

Biraz evvel, emisyon hacminin 1947 yılında 1 milyar liraya kadar yüksel­miş olduğunu arzetmiştim.  1950-1951 yılından itibaren başlayan iktisadi

gelişmeler neticesinde tedavül hacminin de son    derecede itidal ile    ve tedrici surette yeni mübadele ihtiyaçlarına tetabuk etmekte olduğuna şa­hit olmaktayız. Nitekim tedavüldeki banknot miktarı 1951-1954 devresin­deki gelişmelere muvazi olarak tetkik ve tâkip edildiği takdirde, bu dev-r re zarfında kaydolunan artışın 400 milyon liranın dahi hayli    dûnunda, kaldığı görülür.

Unutmamalıdır ki, bu sıralarda gayri safi millî hasıla süratli bir tempo ile 12 milyar liradan 16 milyar liranın fevkine yükselmiştir. Tedavüldeki para miktarının hakikî tedavül ihtiyacına tekabül edip etmediğini araştırmâ yollarından birinin de bu gayri safi millî hasılaya, nisbet usulü  malumunuzdur.

Bu şekilde yapılacak bir mukayese ili?, Merkez Bankası emisyon mekanizmasının bu seri inkişaf devresinde dahi en ölçülü şaftlar içinde işlendiği ve birçok yabancı memleketlerde bu nisbet % 13 ile %24 arasında temenni ederken memleketimizde %9 nisbetinden ileriye gidilmediği görülür.

Burada, tedavüldeki banknotlarımızın şu arzettiğim, mutedil ve ölçülü seviyesi kadar para sağlamlığına hadim olan ikinci bir noktayı da memnuniyetle ilâve etmek isterim Vaktiyle devlet ihtiyaçlarının tazyiki karsısında Jasey mesabesinde kataış olan hususî sektör kredileri 1950 yılından sonra seri ve hayırlı inkişaflar kaydederek kredi muamelelerimizin hemen hemen yarışma yaklaşmış bulunmaktadır.

Sözlerime son vermeden evvel paramızın değeri bakımından pek ehemmiyetli olan bu feyizli  gelişmelerin, hazine   avanslarıma    kat'î bir had tesbit eden 6544 sayılı kanunla başkaca bir teminata da mazhar olmuş bulunduğuna işaret etmeyi lüzumlu görmekteyim.

Bilindiği gibi, bu kanun hazinemi, malî yıl içinde mevsimlik ihtiyaçlar için merkez bankasından alabileceği avansların azamî miktarını bütçe ra­kamının %15 i ile tahdit etmiş bulunmaktadır. Yürürlükte olan bütçemiz 3 milyar civarında olduğuna göre bu. % 15 haddinin tekabül ettiği meb­lâğ 441 milyon liradan ibarettir.

Bu tedbirin isabet, sarahat ve samimiyetini belirtmek için su kadarını arzedeyim kî, vaktiyle devlet bütçeleri 200 300 milyon lira arasında seyre­derken Merkez Bankası kaynağından kısa vadeli avans, 9 ay vadeli bono, demiryolu ve inhisarlar bonoları aynılariyle temin edilmiş olan avans yetkileri yekûnu 700 milyon lirayı tecavüz etmekte idi Son defa kabul buyurulmuş olan kanunî hükümlerle bu yetkiler nihayet bulmuş, hazine muameleleri, ekonomisini ve bu sayede malî menbalarını inkişaf ettirmiş, bütçesini muvazenesizlik endişesinden kurtartmış ve mevcut fonlarına icap eden seyyaliyeti verebilmiş olan memleketlerde görülen en salim şekli almıştır.

Paramızın hakiki mesnedini ve sarsılmaz teminatını teşkil eden bu îktisadî ve malî gelişmelere rağmen, vakit vakit yine para kıymeti üzerinde menfi tesirler yapacak propagandalardan duyduğumuz üzüntüyü huzu­runuzda belirtmeden geçemiyeceğini. Bu propagandalardan en garibini, mahiyetinden kimsenin şüphe etmemesi lâzım gelen bir teşebbüs. Dara hacımı ve para değeri ile hiç bir alâkası olmıyan bir banknot matbaası teşkil etmektedir.

Bilirsiniz ki, Merkez Bankası Kanunu, tedavüle nasıl ve ne suretle ban­knot çıkarabileceğini gayet sarih vekat'î hükümlerle tesbit etmiş bulun­maktadır. Bankava altın, döviz ve bazı kanunî vasıfları haiz senet girme­dikçe ve yine kamunun tâyin ettiği hadler dahilinde avans şartları tahakkuk etmedikçe tedavüle 1 lira dahi çıkarmak imkânı yoktur. Su halde memleketimizde bir değil yüz banknot matbaası yanılsa arzettiğim  hususları değiştirmeye ve tedavüle para çıkarmaya  âmil olamaz. Aksine olarak memlekette tek banknot matbaacı dahi olsa hariçte bastırılacak paralarla tedavüle yeni ilâveler yapmak mümkün olur. Nitekim 1938-47 yılları arasında beş misline çıkarılan tedavül hacmi, mevcut bir banknot matbaasının eseri değil, bir zihniyet ve tatbikat neticesidir.

Huzurunuzda bir defa daha arzedeyim ki, banknot matbaası sadece tedavülün intizamı ve nezafeti ile alâkadardır. Mütemadiyen el değiştiren, aşman yırtılan kirlenen ve zamanla vatandaşlara âdeta istikrah hissi veren paraları toplamak ve temizleri ile değiştirmek Merkez Bankasının bir vazifesidir. Senede 60-70 milyon lirayı bulan bu tebdil isi için her yıl ha­rice döviz olarak ödenen paraların yekûnu 8,5 milyon lirayı aşmıştır. Arzettiğim müessesenin kurulması, münhasıran bu tebdil vazifesini ifaya ve banknotlarımızı bizzat imal ederek harice muhtaç olmamak maksadı­na müstenittir.

Emniyet Umum Müdürünün beyanatı: 15 Ağustos 1955

 Ankara:

Büyük Millet Meclisinin meşruiyeti hakkında suizanm davet edecek şekilde beyanda bulunduğu için mahkemece hakkında verilen tevkif kararından infazı dolayısıyla Sinop'tan İstanbul'a sevk edilen Kasım Gülek'in bazı İstanbul gazetelerinde fotokopisi neşredilen gizli mesajı dolayısiyle malûmatına müracaat edilen Emniyet Umum Müdürü Ethem Yetkiner Anadolu Ajansına su beyanatta bulunmuştur:

1     Tevkif müzekkeresi Kasım Gülek'e Sinop limanındaki Erzurum   vapurunda Sinop Emnivet Müdürü tarafından saat 20 de tebliğ edilmiş   ve
gösterdiği arzu nezrime yemek yemesine müsaade olunarak saat 21  de
müddeiumumiliğe teslim edilmiştir.

2  Müddeiumumilikte İstanbul'a şevkinden evvel kalb rahatsızlığını ileri
sürerek muayene talebinde bulunmuş ve celp edilen mütehassıs hefcan
ler tarafından yapılan muayene neticesinde tamüssihha olduğu ve yola
çıkarılmasında mahzun bulunmadığı raporla tesbit edilmiştir.

3  Müddeiumumilikçe İstanbul'a gönderilmek üzere saat 23.20 de era
nivete teslim edilmiş ve ayni saatte hususî olarak kiralanan yeni ve sağ­
lam bir otomobille ve bir komiser muavini ile iki polis memuru refa-
katinde yola çıkarılmıştır.

4    Sinop ile İstanbul arasındaki mesafe 730 kilometre olup kendisi sa
 at 19.45 d.p Üsküdar Cezaevine teslim edildiğine göre seyahat 20 saat devam etmiştir. Yolda hiç durulmadığı iddiası kabul olunursa saatte vasatî sür'at 140 değil 35 kilometreyi geçmemektedir.

5    Halbuki kendisi Gerede ile Bolu arasında öğle yemeği yemiş ve yine Bolu ile Düzce arasındaki Abuhayat mevkiinde yarım saat kalacak cay
içmiştir. Buradan maada müteaddit defalar ihtiyaç hissettiğini ileri süre­
rek arabayı durdurmak istemiş ve her defasında buna müsaade edilmiştir. Bu tevakkuf ve istirahatler de nazara alınırsa yine vasati sür'atte 40 kilometreyi geçmemektedir.

6  Binaenaleyh içinde vazifeli memurlarımızın da bulunduğu arabada
aç ve sustız. ölüm tehlikesiyle' karşı karşıya ve büyük bir sür'atle seyahat
yaptırıldığı yolundaki beyanının hakikat ile hiç bir alâ'kası olmadığı hâdisenin cereyan tarzından ve maddî vakalardan anlaşılmış bulunmakta­
dır.

7  Filhakika arabası bu seyahat sırasında kaza ve vilâyet merkezlerin­
de durdurulmamış, ve bu suretle adalete ksarsı edna bîr gösteriş mahiye­
tinde yapılmak istenen ve istenilecek olan en küçük bir teşebbüs ve tertibe asla müsaade  olunmamıştır ki.  bu  da teşkilâtımızın  vazifesi cümlesinden dir.

Türk  Irak müşterek resmî teblği ;

16 Ağustos 1955  Ankara:

Resmî Tebliğ: _  _

Irak Dahiliye Veziri Ekselans Said Kazas'ın Türkiye hükümetinin resmi misafiri olarak Ankara'yı ziyaretlerinden bilistifade Türk ve Irak uz­manları arasında iki memleketi yekdiğerine bağlayan kardeşlik ve itti­fak bağlarının icabatına en uygun şekilde, her ikimemleketin emniyeti­nin korunması hususunda sıkı işbirliği yapılmasını hedef tutan etraflı fikir müdaveleleri yapılmış ve Türkiye ile Irak arasında yürürlükte bu­lunan dostluk ve iyi komşuluk muahedenamesine bağlı iki numaralı pro­tokolün en geniş şekilde tatbikine matuf esaslı kararlar alınmıştır.

Devlet Vekili Başvekil Yardımcısı Profesör Fuad Köprülü'nün bugünkü mühim konuşması

17 Ağustos 1955

 İstanbul :

İstanbul D.P. İl Teşkilâtı, bu akşam saat 17.30 da Spor ve Sergi sarayında büyük bir toplantı yakmıştır.

Toplantıda, bu sabah şehrimize gelmiş olan Devlet Vekili Başvekil Yar­dımcısı Profesör Fuat Köprülü, Devlet Vekili Doktor Mükerrem Sarol, mebuslar, D.P. İstanbul İl İdare Kurulu mensupları, Şehir Meclisi üyele­ri, parti teşkilâtı ve partililerle kalabalık bir tarafsız vatandaşlar kitlesi nazır bulunmuştur.

Devlet Vekili Başvekil Yardımcısı Profesör Fuat Köprülü ve Devlet Ve­kili Doktor Mükerrem Sarol beraberlerinde bazı mebuslar ve İl İdare Kurulu azaları olduğu halde saat 1.7.45 de Spor ve Sergi sarayına gelmişler  hıncahınç dolu salona girdikleri zaman şiddetli alkışlar ve tezahüratla karşılanmışlardır.

P.P. İl İdare Kurulu Başkanı Orhan Köprülü mikrofona gelerek toplantı­da hazır bulunanları selâmlamış ve Devlet Vekili Başvekil Yardımcısı Profesör Fuat Köprülü' nün D.P. Genel Başkan Vekili sıfatiyle son gün­lerin hâdiseleri hakkında bir konuşma yapacağını bildirmiştir.

Fasılasız devam eden alkışlar vt büyük tezahürat arasında kürsüye gelen Profesör Fuat Köprülü, toplantıya gelenleri selâmladıktan ve bugünkü variyet hakkında D. P. nin noktai nazarını öğrenmek isteyen partili ve tarafsız bütün vatandaşlara bu davete icabet ettiklerinden dolayı tefek­kür ettikten sonra sık sık alkışlarla kesilen mühim konuşmasına başlamış ve şunl'arı söylemiştir:

Her vatandaşın vazifesi memlekette olup biten hâdiseleri tamamiyle ob­jektif, bitaraf bir gözle görüp anlamak ve hükmünü ona göre vermektir.

Bugünkü konuşmamızın maksad'ı bu son vaziyetler hakkında D.P. Ge­nel İdare Kurulunun yani partinin en selâhiyetli organının görüşlerini huzurunuzda izah etmektir. Ben Genel Kurulun bir mümessili sıfatiyle huzurunuzda bu vazifeyi izaha çalışacağım ve bilhassa son zamanlarda âdeta bir sağanak halinde devam edip gelen haksız ve yersiz hükümle­rin mahiyetini anlatacağım.»

D.P. Genel Başkan Vekili, 13 Ağustos'da Ankarada yaptığı basın toplantı­sında bu hususda partinin noktai nazarını esasen izah etmiş olduğunu, fakat bugün onu umumî efkârın ve parti teşkilâtının huzurunda daha ge­niş bir miktarda anlatmak istediğini belirterek sözlerine şöyle devam et­miştir:

«Ankaradaki konuşmalarım hakkında muahharen muhalefet gazetelerin­de intişar eden bir takım yazılar, bir takım beyanlar, hücumlar, tefsirler ve tahrikler hakkında bu toplantıdan istifade ederek bazı maruzatta bu­lunacağım ve bilhassa matbuata intikal etmiş sözlerin nasıl tahrif edil­diğini, nasıl onların tamamiyle değiştirilip bir münakaşa mevzuu yapıl­dığını göstermek suretiyle karsimizdakilerin münakaşa usulleri hakkın­da daha iyi bir fikir vereceğini zannederim. Bu usul, bu mugalata usulü çok basittir. Herhangi bir mütalâaya değiştirip, kendi istediği şekle sok­mak, sonra onun aleyhine deliller bulmak ve onu çürütmeğe çalışmak., bu, hakikate aykırıdır. Zira asıl fikir ortadan kalkar ve yerine tahrif edil­mişleri gelir, bu da isnad ve tezyifin başka bir yoludur. Münkaşalarda bu yol hiç bir zaman doğru bir yol değildir. Münâkaşalarda maksat bitaraf efkara karşı kendisinin haleli olduğunu meydana koymaktır. Yoksa ya­larlarla söylemediği şeyler; başkasına söylemiş gibi isnad ederek ona cevap vermeğe kalkmak, çıkar yol değildir. İnsanları aklı selimden mah­rum zannetmek, akılsızlığın ta kendisidir Meselâ bize komünistlik is­nad etti, bize komünist dedi» diye tutturuyorlar, hatta bu hususta muhale­fete mensup bazı teşkilât reisleri telgraf da çekmişler, bu telgraflarda . avukat falan gibi kimselerin imzalan da var. Ben bu zatların okudukla­rım anlamaları icap ettiği 'kanaatindeyim. Nasıl oluyor da okuduğunu an­lamdan bu tarzda telgraf çekiyorlar sayanı hayrettir. İçlerinden bazıları ise bu çeşit telgrafları nefretle reddediyorlar. Ben de kendilerine okudu­ğunu anlam» dasın yaptıkları bu hareketlerinden dolayı merhametle mu­kabele etmek isterim.»

D.P. Genel Başkan Vekili Devamla 13 ağustosdaki basın toplantısında muhalefetin, komünistlik isnadı diye tefsir ettiği fıkrayı okumuş ve bun­ları tahlil ederek demiştir ki:

«Burada diyorum ki, oıi'lsır öyle bir usul, öylesine bir hareket hattı takip ediyorlar ki, dünyada komünistlerin, besinci kolun her yerde o memleke­ti içinden vurmak için kullandığı tabiye de budur.

Biz bu iki hareket hattını birbirinden ayıramıyoruz. Ayırmakta güçlük çekiyoruz. Bunun mânası başka, sen komünistsin demek başkadır İkinci bir nokta da maalesef bütün bu tenkitlerimize karşı yapılanlar muhale­fetin her nasılsa başına geçmiş olan bir avuç insanın hareketidir. Başka muhalefet partilerine mensup olan binlerce, onbinlerce masum vatanda­şın, bunlarla, bu kötü hareketlerle alâkası elbette yoktur. Onların vatan­perverlikleri her türlü şüphenin elbette fevkindedir.»

D.P. Genel Başkan Vekili Profesör Fuat Köprülü sözlerinin bu kısmında kendisim dinleyenlerin hafızalarını biraz geriye 1946 senesine irca et­mek istediğini, o zaman yeni teşekkül etmiş olan D.P. nin nasıl müşkül şartlar altında faaliyette bulunduğunu, her türlü zulüm, baskı, tehdit, in­sanlıkla kabili telif olmayan binbir hareket karsısında kaldığını hatırlat­mış Bugünkü sahte hürriyet kahramanlarının neler yaptıklarını, neler dediklerini, binaenaleyh sahtekârliklarını yüzlerine vuracağını, söyliyerek şöyle devam etmiştir:

«Onlar doğrudan doğruya bütün teşkilâtları, bütün idare makineleri vası-tasiyle Demokrat Partinin komünistlerle işbirliği ettiğini, Rusların âleti olduğunu ve memleketi Ruslara tealim edeceğini utanmadan etrafa yay­dılar. O zaman çıkan Tanin gazetesi bu hususta seçimlerden biraz evvel makaleler neşretti ve bu makaleleri uçaklarla, devlet uçaklariyle memle­ketin her tarafına yaydılar. Bu meş!um propagandaya memurlarını, va­sıtalarını, teşkilâtlarını, herşeylerini âlet etmek gibi bir hareketten çe­kinmediler, bu harekete ne isim vermek lâzımdır. Bunu siz kendiniz veri­niz, bu kadarla da kalmadılar. O Lamanın Reisicumhuru Millî Sef İnönü Eskişehir'e, sonra Trakya'ya gitti Orada adamlarından mürekkep dev­let memurlariyle gizli toplantılar yaptı. Hatta maalesef orduyu da siya­sete karıştırmak isteyerek onların erkânım da bu toplantılara teşvik et­tiler. Bu toplantılarda neler söylendiğini, D.P. ye nasıl komünistlik is-nad edildiğini biz çok iyi biliriz. Zira, onları dinleyen insanlar içinde vic­danları sızlayan, artık rezaletin, ihanetin vatan düşmanlığının bu kada­rına tahammül edemiyen insanlar bu sözleri bize bildirdiler. Onlar da bu sözlerinin yalan olduğunu bilirler, hele İnönü herkesten iyi biliyordu. Şimdi düşününüz arkadaşlar, o zaman vicdanı titremiyerek bu yalanları söylemekten bu iftiraların en seniini yaymaktan çekinmeyen insanlar bu­gün «siz bize komünist, dediniz» dive bizi tenkide kalkıyorlar. Bunların artık akılla, mantıkla, izanla ne kadar alâkası vardır? Takdirinize terke divorum, kendiniz hükümlerinizi veriniz.»

Devlet Vekili Başvekil Yardimcısı Prof. Fuat Köprülü muhalefetin  ifti­ra ve tezvirlerinde âlâna da ileri giderek 1954 seçimlerinden evvel yer yer dolaşan D.P. nin vatanı satmak istediği iftirasında da bulunduğunu, böy­lece en büyük vartan hıyanetini de irtikâptan çekinmediğini söylemiş ve demiştir ki:

«Bize bu isnadları yapan insanlar, şimdi görüyorsunuz, bir hakikat,, her­hangi bir bedahet karşısında galeyana gelmekte isyan etmektedir. Bu­nun akil ve izanla, insaf ile hiçbir alâkası yoktan Muhalefetin bugünkü hareket hattı, memleketi anarşiye sürüklemek istîdadındadır. onların is­tedikleri budur, memlekette bir heriümere yaratmaktır. Ama bir taraf­tan da hürriyetperver geçiniyorlar, yüzlerine bir hürriyet maskesi Örtü­yorlar. Anarşinin sonu demokrasi değildir hürriyet değildir. Ancak dik­tatörlük olabilir, bunu isteyen D P. değildir ve buna asa müsaade etmiyecektir. Bu anarşiyi yaratmak isteyenler iyice emin olsunlar ki, tasavvur ettikleri şeyin milyonda birini yapmalarına imkân yoktur. Buna asla imkan vermiyeceğiz arkadaşlar. Bugün iktidarda bulunan partimiz ve onun husûmeti milletin reyile, milletin iradesiyle işbasına gelmiştir ve memleketin selâmetini, memleketin vahdetini, huzurunu ve süktvmmra en kötü niyetlere karsı da kuvvetle müdafaa edecek bir iradeye sahiptir. Bina­enaleyh hükümet telaşa düşüyor, iktidar asabileşiyor demek boştur. İk­tidar asabileşmez, iktidar ne yaptığın; ve ne yapacağını çok İyi" bilir.

Hâdiseleri görür ve ona göre tedbirlerini evvelden alın, onun îcîn bu gi­bi tedbirlerden, vehim ve hayallerden vaz geçip dürüst hareket etmelerini kendilerine bir defa daha hatırlatmak isterim.

D.P. Genel Başkan Vekili devamla hükümet tenkitten korkuyormuş, tenkidi susturmak istiyormuş gibi boş, iddiaların asıl telâş haleti ruh iyesi bulunanların kendileri olduğunu, bilhassa sandalya ihtirasîyle gözleri, vicdanları karardığı zaman hâdiseler: görmek kudretini dahi kaybettik­lerini belirtmiş ve şeyle demiştir:

«Biz muhalefet zamanımızda olduğu gibi, iktidarda da bulunduğumuz zaman da daima aynı maksada, aynı gayeye ve programa sadık insanlarız. Sandalya bizim için bir gaye, bir rüya değil, sadece bir hizmet vasıtasın­dan ibarettir. Onun için daima sakiniz, kendi zamanlarında Her türlü tehditler karsısında, elinde bütün iktidar vasıtalarına malik olan tam bir istibdat idaresi, tek adamın emir ve iradesi hakimdi. Hatırlarsınız, sokak­larda «tek şef, tek parti, tek millet müsavi tek parti, müsavi tek şef müsavileri asılırdı. Bu ideolojinin hakim olduğu devirler daha dün denecek kadar yakın bir zamanda iken o zaman bunları kendileri için de, bütün memleket için de nasıl bir hacalet olduğunu hissetmeden yaptıranlar, bugün karsımızda hürriyet havarisi gibi görünmek istiyorlar. Asla arka­daşlar, Türk milletinin hafızası bu kadar zayıf dedğildir...

Prof. Köprülü bugünkü vaziyeti soğukkanlılıkla ve sükûn ile müşahede ederek, onun mahiyetini anlamak için bütün içtimaî hâdiselerin tetkikin­de olduğu gibi onun en yakın tarihini biraz araştırmanın lüzumuna işa­retle 1946 dan baslıyarak memlekette demokrasinin inkişaf safhalarını en basit hatlariyle umumî bir şekilde gözden geçirmenin faydalı olacağını söylemiş, D.P. nin kurulmasına takaddüm eden hazırlık devlinde Halk Partisinin içinden attığı birkaç mebusun, memlekette demokratik rejimin hazırlanması için naşı faaliyete geçtiklerini, bugünkü müfrit ve ateşli hürriyet kahramanlarının neler söyleyip neler yazdıklarını anlatmış. Halk Partisinin hüviyeti itibariyle nasıl bir parti olduğunu ve niçin D.P. nin kurulmasını istemediğini şöyle izah etmiştir:

Halk Partisi mahiyeti   statüsü itibarivle doğrudan bir tek adamın emir ve iradesine tabi bir teşekküldür. Bu bir siyasî parti üeşöl iktidarı fiilen ele geçirmiş bir kuvvetin sekler bir parti hüviyetini almaya çalışmasından ibarettir. Çünkü siyasî bir parti, teşekkül eden bir iktidar tarafından ortada bir de parti olsun diye kurulmaz. Evvelâ teşekkül eder, çalışır, milletin reyini alır, sonra iktidara geçer. Dünya­nın her yerinde siyasî partiler böyle kurulur. Halk Partisi ise dünyanın hiçbir yerinde görülmiyen, nevi şahsınla münhasır bir teşekküldür. Briyle bir teşekkül elbette demokrasi fikrinden müsavat fikrine, hürriyet fikri, ne. bir insanın haysiyeti fikrine kolay kolay alışamaz. Bir tek adamın emrine tabi olmaya, bunun adına diktatörlük denir. Bütün buna alışmış elîm bir teşekkül, Demokrat Partinin meydana gelmesini elbette istemez­di isteyemezdi.»

D.P. Genel Başkan Vekili izahatına devamla D.P. nin kurulmaması için Halk Partisinin nasıl harekete geçmiş olduğunu, ne gibi maddî ve manevî gayretler sarfedip müşküller çıkarmış bulunduğunu misalleriyle ifade etmiş ve şöyle demiştir:

«Eski hürriyet âşıkları işte bunlardır. Onların istedikleri hürriyet, ken­dilerinin bu memleketin mukadderatını bir hokkabazlıkla ele geçirmek, ondan sonra zulüm hürriyetini, istibdat hürriyetini tekrar tesis etmektik Buna asla imkân yoktur.»

Profesör Fuat Köprülü devamla Halk Partisi Genel Başkanının 1948 de Dolmabahçede yaptığı basın toplantısında gizli rey, açık tasnif mefhumu­nun ne olduğunu bilmediklerini söylediğini, iş başında bulunan devlet adamının bu itirafının ne kadar ibretâmiz bulunduğunu, Mecliste bu hu­sus münakaşa edildiği sırada D.P. mebuslarının demokrasinin serbest se­çim olduğunu, serbest seçimin esasının ise gizli rey ve açık tasnife dayan­dığı fikrini müdafaa ettiklerini, onların ise böyle bir şeyin olamıyacağı, bunun Türk milletinin arzusuna uymadığı, Türk milleti merttir reyini açık verir iddiasını ileri sürdüklerini belirterek şöyle demiştir:

«En büyüklerinden en küçüklerine kadar bu izan ve idrakte insanların idare ettikleri bir teşekkülün ne dereceye kadar demokrasi ile bağdaşa­bileceği elbette düşünülecek bir meseledir. Onlar kendi iddialarına göre, malûm ya mütefekkirler partisidir. Tabiî bunun ne aslı vardır, ne de esası. Zulüm ve istibdat partisi, ileri fikrin partisi olamaz. Hürriyet ile serbest fikir birbiriyle tev'emdîr.»

D P. Genel Başkan Vekili devamla 1946 s edimlerinin ne gibi şartlar altın­da cereyan ettiğini, memleketin birçok yerlerinde örfî idarenin mevcut olduğunu, polis vazife ve selâhiyet kanununun nasıl kullanıldığı m. D.P. yi baltalamak için bütün zulüm ve işkence yetmiyormuş gibi seçimleri nasıl öne almak istediklerini, D P nin bu sebeple belediye seçimlerine iş­tirak etmediğini simdi de onların güya D.P. yi telâşa düşürmek maksadiyle bir takım sebepler uydurarak seçimlere girmemek kararını ver­diklerini, misal olarak vaktiyle D.P. nin girmemiş olduğunu ileri sürdüklerini belirttikten sonra iki devri mukayese edince aradaki muazzam far­kın ortaya çıkacağını söylemiş ve demiştir ki:

«Onlar bu vaziyeti türlü mugalatalarla ve insanları hafızadan mahrum zannedip istismara kalkıyorlar ve bununla iktidarı telâca düşürmek ga­yesin dedirler. İktidar bundan dolayı telâşa düşmez, bundan zerre kadar alınmaz. Yalnız kendileri bütün dünya muvacehesinde, bütün vatandaşlar ve kendi partileri muvacehesinde ortada hiç bir sebep yokken, girip nasıl olsa mağlûp olacaklarını bildikleri seçimlerden kaçmaktan başka bir şer yapamamış durumdadırlar. Malûm ya yiğitliğin doksan dokuzu kaçmak­ta imiş. Demek oluyor ki bu prensibi tatbik eden bir siyasî teşekkül ide ine ve utmuş.»

Profesör Fuat Köprülü devamla: «Bizim bugünkü rejimimizi serbest seçimlere dayanan rejimimizi ilimde ve medeniyette yeri olmayan bir re­jim diye adlandıran Halk Partisi Sofi, kendi zulme, istibdada ve îşkenceye dayanan diktatörlük rejimini ilme ve medeniyete lâyık görüyorsa, hakikaten bizim rejimimizi bundan ayırmak lâzımdır diyerek 1946 me­ta seçimlerinin de nasıl cereyan etmiş olduğunu, bu seçimler sırasında nasıl yüz kızartacak hâdiselerin cereyan ettiğini, nasıl her köyde bir sıra dayağı manzarası görüldüğünü, fakat memleketi bir anarşi manzarâsı içinde bırakmamak için millî bir vazife, vicdanî bir vazife olarak yürek­len sızlaya sızlaya seçimlere iştirak etmiş olduklarını, buna rağmen mîl­letin reyini D.P. ye vermekten çekinmediğini söylemiş ve demiştir kî:

«Bu hâdiseleri ne çabuk unutuyorlar. Bu cins bedbahtlara acımak icap eder. Bu gibilere düşen vazife, eski günahlarım unutturmak için bir kö­şeye çekilerek milletten kendi affını dilemek olmalıdır. Yoksa meydana çıkıp hürriyet kahramanlığı etmek değil. Çünkü millet o günleri unutma­mıştır. Ve hiçbir zaman da kendisine yapılan zulümleri unutmıyacak ve af etmiyecektir.»

D.P. Genel Başkan Vekili devamla seçimlerden sonra meclise iştirak edîp etmeme keyfiyetinin de düşünüldüğünü, münakaşalar ve müzakerelerden sonra memleketin o zaman maruz bulunduğu tehditlerin icap    ettirdiği vatanperverlik mecburiyetiyle meclise iştirake karar verdiklerini, bu ara­da demokrasinin temeli olan serbest seçimi    temin edecek kanunu elde etmek içinmücadeleyi de kararlaştırdı ki arını, bu hususta meclisde nasıl mücadele ettiklerini misalleriyle anlatmış, onların milletin reyi ile mebusseçilmediklerini alenen ifade ettiğini belirtmiş, ve bu mevzuda da mi­saller vermiştir.

Profesör Fuat Köprülü konuşmasına, şöyle devam etmiştir:

Bu devrede istibdadın ve işkencenin en hayasız şekillerini müdafaa eden, onların avukatlığını yapanlar simdi D,P. nin hürriyet düşmanı olduğunu, memlekette- rejim ve demokrasi buhranı bulunduğunu söylemekten çekin­miyorlar. Kendileri hakikaten o zaman bu tarzda bir hürriyete sahiptiler.

Fakat ne bugün için, ne de bundan sonrası için bir daha bu türlü istib­dat, tazyik, diktartörlük hürriyetine malik olamıyacaklarını iyice bilmeleri icap eder.»

D.P. Genel Başkan Vekili bundan sonra 1946-1950 devresinin mücadelesi­ni anlatmış, o günkü seçim şekli ile bugünkü seçim hürriyeti arasındaki derin farkı tebarüz ettirmiş ve sözü 1950 seçimlerine getirerek bunun Halk Partisi için nasıl bir sürprizle neticelendiğini ifade ettikten sonra Halk Partisinin bu seçimi üçte iki ekseriyetle kazanacağını umduğunu ve hesaplarım ona göre tutarak yeni kanunlar bile çıkarmağa hazırlandıkla­rın belirtmiş, bilhassa bunlar aracında üniversitelileri tedip edecek ka­nunun da bulunduğunu zikredek «İşte gençlik tarafdarları, işte ileri fi­kirler taraf darları, işte demokrasi kahramanları, işte maskesiz hakikî mahiyetleri budur bunların» diyerek şöyle devam etmiştir:

Fakat 1950 seçimlerinde iş tamamiyle tersine oldu. Hiç beklemedikleri bir akıbetle karşılaştılar. Eğer onlar böyle bir âkibeti tahmin, etselerdi secim kanununu asla değiştirmiyeceklerdi. Dedik ki: Seçim mazbataları da meclis tarafından tetkik edilmesin. Diğer bütün seçim yolsuzluklarını tetkik edecek olan Yüksek Seçim Kurulu mazbatalar1 hakkında da nihaî kararı varsin, bu teklifi yaptık, bunu kabul etmediler. Sebebi gayet basit.

Çünkü kendilerine göne meclise büyük bir ekseriyetle, üçte iki çoğunluk­la girecekler. Meclise girmesini arzu ettikleri D.P. içinde, meclisde kendi aleyhlerine zararlı gömdükleri şahsiyetleri tasfiye etmek için bu hakkı ellerinde tuttular. Halbuki arkadaşlar biliyorsunuz ki 1954 seçimlerine gelmeden evvel, 1950 de seçim kanununda yapılmasını istediğimiz deği­şikliği biz kendiliğimizden yaptık ve seçimi tamamen adlî bir cihazın murakabesine terketmek fikrini bir kanun ile Meclisten geçirdik ve 1954 seçimlerine bu şekilde girdik. Çünkü biz milletin iradesine daima boyun eğmiş, milletin iradesine boyun eğmeği kendisi için şeref bilmiş insanlar­dan mürekkep bir partiyiz.»

Profesör Köprülü konuşmasına devamlı D.P. nin ilk şiarının bir devri sa­bık yaratmamak düsturu olduğunu, eski faslı kapatıp ileriye bakmağı düstur ittihaz ettiğini, fakat af kanunu çıktıktan sonra bu muhaliflere bir emniyet geldiğini ve derhal iktidara taarruza geçmeği reva gördükle­rini tebarüz ettirmiş ve «bu tarz harekete nasıl isini takılacağını hepinizin vicdanına bırakıyorum. Bizim civanmerdane hareketimizle onların hare­keti arasındaki fardım takdirini sizlere bir akıyorum" dedikten sonra D.P. iktidara geleli henüz iki ay geçmeden galeyana geldiklerini «memleket batıyor, D.P. vaadlerini tutmadı, memlekette hiçbir şey yapılmadı gibi yaygaraya başladıklarını söylemiş, Kore kararı çıktığı zaman türlü türlü maddî ve manevî bozgunculuk hareketlerinde bulunmaktan 'geri durma­dıklarım, zira bunların memleket hesabına çok hazin şeyler olduğunu, kendilerine hakim olan meş'um zihniyetin böylece DP. iktidarının daha ilk aylarında faaliyete geçtiğini ve kendini gösterdiğini tebarüz ettirmiş­tir. D.P. Genel Başkan Vekili sözlerine söyle devam etmiştir:

Sonra umumî bîr nakarat tutturdular. Millet bir oyuna geldi, anladı. Bü­tün koskoca millet aldanmış. Bir milletin huzurunda, ona karsı en büyük iftira, en büyük hakaret, ona karşı senin aklın ermez, seni aldattılar demekle, bir millete bu lâfı söyleyen insanlar o milletle1 manevî rabıtaları çok zayıf olan insanlardır. Milletin, bilhassa bizim milletimizin aklı se­limi daima her meselede kendini gösterir, yapılan her türlü propaganda­lara karşı millet kendi akliyle düşünür, hakikatı, doğruyu bulur, mukayesesini yapar ve kendisine edilen hizmetleri de kendisine yapılan fena­lıkları da asla unutmaz. Halk ile, millet ile teması olan insanlar bunun ne büyük bir hakikat olduğunu çok iyi bilirler.»

Profesör Köprülü devamla o zaman iktidarda olsuların başında bulunan İnönü'nün, kendisine adiyle bir ilâhi veya ulûhi bir mahiyet isnad etmek­te olduğunu, kendi olmadığı zaman mutlaka işlerin fena gideceği vehmi­ne kapıldığını, herşeyin kendisine sorulacağı tevehhümünde bulunduğunu belirterek demiştir ki:

«Bunlar, insanların ne derceye kadar büyük gafletlere düşebileceğini göstermek bakımından hakikaten şayanı dikkat ve şayanı ibret misallerdir.

D P. Genel Başkan Vekili konuşmasına devamla. 1954 seçimlerinden son­ra, kısa bir müddet devam eden sükûnet devresini müteakip nihayet bu -sene meclis kapanacağı sırada Genel Başkanlarının yaptığı konuşmanın Halk Partisi teşkilâtına bir hücum işareti olduğunu belirtmiş, meclis ka­panır kapanmaz bir yaylım ateşi başladığını ve son haddine vardığını, nihayet hükümetin 3 ağustosda neşrettiği tebliğ ile muhalefetin nasıl bir maksad ve yolda olduğunu umumî efkâra açıkladığını ve kendilerinin intibaha davet edildiğini hatırlatmış ve sözü yaratılmak istenen sun'î buhralar mevzuuna getirmiş, halkı sinsi propagandalarla, birçok istih­lâk maddeleri üzerine nasıl hücum ettirmek yoluna gittiklerini zikret­miş fakat muhalefetin bunlarla da iktifa etmiyerek filî bir takım hare­ketlere girişmek yolunu tuttuklarını, bu arada Zonguldak felâketini na­sıl istismara kalktıklarım ifade ile şöyle demiştir:

Asırda bir görülmüş bir tabiat felâketine uğrayan ve memleketin kalbi "mesamesinde olan burası, büyük bir felâket geçirdiği zaman derhal bu­nu da istismara kalkıştılar. Tıpkı baykuşlar gibi.. Oraya gidip menfi pro­pagandalar yaptılar. Onları islerini bırakmağa teşvik ettiler. Sebep ma­lûm: Kömür istihsali dursun, hükümet müşkül mevkie düşsün, ve ortalık karışsın, kendileri iktidara gelsinler. Bu tertiplerle, vatana karşı işlenen bu çeşit ihanetlerle muvaffak olmanın imkânı yoktur, karşılarında onla­rın gürültüsüne papuc bırakacak, şaşıracak şaşkınlar değil, onların yaptıklarını yapmadan evvel, neler yapacaklarını çok iyi bilen ve ona karşı zerre kadar ehemmiyet vermiyecek tedbirlerini derhal alacak insanlar­dan mürekkep bir hükümet, bir parti vardır.

Onların zamanında oradaki işçinin aldığı para ile bugünkü ücret muka­yese edilirse, isçinin bugün, düne nisbetle iki misli ücret aldığı görülür.

Sonra yine onların zamanında Zonguldak mıntakasında senenin muay­yen mevsiminde işçiyi angaryaya tâbi tutup, karın tokluğuna değil, ka­rın aç olarak çalıştırdıkları ve öldürdükleri insanların hatırasını Zongul­dak ve havalisi çok iyi bilir. Bunlarda zerrece izan olsaydı, kendilerinin "bu kadar zulmüne ve gadrine uğramış bir mıntakaya, hem de onların fe­lâket zamanlarında gidip bu şekilde harekete cesaret edemezlerdi. Bu, izansızlığın en parlak eseridir.»

Profsör Köprülü bundan sonra Halk Partisi iktidarı ile D.P. iktidarı za­manlarında bütün istihsal ve istihlâk sahalarında kaydedilen muazzam gelişmeleri rakamlar vererek belirtmiş, bu vaziyetin tetkikinde 1949 ile 1955 arasında adeta bir tezad ile karşılaşılacak kadar büyük farklar gö­rüldüğünü anlatmıştır.

Prof. Fuat Köprülü 1949 da 8 milyar 800 milyon olan millî istihsal ye­kûnunun, 1953 de 16 milyar 320 milyona yükseldiğini, bu suretle D.P. îktidarı zamanında millî gelirin yüzde 86 .bir artış kaydettiğini, devlet bütçesinin 949 da 1 milyar 150 milyon iken 955 de 2 milyar V89 milyona çıktığını bu yükseline nisbetinin yüzde 102 olduğunu, yalnız bütçe yolu ile yapılan yatırımların 1949 da 149 milyon 690.000 1954 de 878 milyona yükseldiğini ve bunun yüzde 486 bir artış demek olduğunu ifade etmiş­tir.

Ayni yükselmenin ve artışın her sahada kaydedildiğini işaretle sözlerine devam eden Profesör Köprülü onların zamanında letariik bir halde olan memleketin bugün şimalden cenuba, şarktan garba en hücra köşelerine kadar baştan aşağı bütün bir silkinme hamlesi bir hayal hamlesi, bir ümid ve kuvvet hamlesinin her tarafda kendisini açıkça gösterdiğini, köylülerin nasıl bir hayat askiyle çalıştıklarını, ne ruh ile gayret ettiklerini, gözle görmenin artık kabil olduğunu söyleyerek: «Bu, kalkman bîr memleketin, süratle ilerleyen bir memleketin, hummalı bir faaliyetle ilerleyen bir memleketin ümid verici vaziyetidir. Bu manzarayı görmiyerek memleketi kapkara göstermek, ümidsizliğe sevketmek, bu memleket ba­tıyor, insanlar aç, çıplaktır, iktisadî buhran vardır demek, bütün bunlar bu memleketi kötü görmek ve kötü göstermek isteyen hususî maksadlı bir takım yabancı radyoların dilleridir. Bundan bir vatanperver, bir Türk onların diliyle konuşmağa vicdanen cazı olamaz. Çünkü hakikate de tamamen aykırıdır. Hakikatleri görmek, bu memleketi kaplayan bü­yük ümid. ışığını, büyük hamileyi gözden kaçırmamak lâzımdır. Bunu görmemek için insanı yalnız gözleri kör değil, insafı ve vicdanı da (ta­mamen sağır olanak lâzımdır ki bu hakikatleri görmesin, bu variyeti tam. aksine tefsir ederek baykuş gibi bu memleket üstünde ötmekte devam etsin» demiş ve bu sözleri şiddetli alkışlarla karşılanmıştır.

D.P. Genel Başkan Vekili konuşmasına şöyle son vermiştir:

Hakikatler ortadadır, memleketi baştanbaşa geziniz, görünüz, bizim giz­li kapaklı hiçtir isimiz yoktur. Hiçbir gizli tertibimiz mevcut değildir. Kendilerinden korkanlar kendi niyetlerinin kötülüklerini, kendi içlerin­den bilenler elbette korkmakta haklıdırlar. Memlekette bugün tenkid hürriyeti en son haddine kadardır. Hatta maalesef bir noktaya kadar dünya­nın hiçbir yerinde mevcud olmayan sövme hürriyeti bile mevcuttur. İf­tira ve tezvir hürriyeti dahi mevcuttur. Onun için hürriyetin bütün bu her türlü tecellileri memlekette mevcut iken bunu kötülemek yahud bu­nu kötü göstermiye çalışmak hariçten imdat beklemek, hariçten bir ümid, memleket işlerine, bizim dahilî islerimize hariçtekileri karıştırarak ondan kendileri için bir kuvvet, bir yardım teminine çalışmayı düşünenler bu millete hasım ve canidir. Ve onlara hiçbir zaman böyle bir imkân veril-miyecektir. Buna asla müsaade etmiyeceğiz. Memlekette kurulmak iste­nen bütün tertipleri bu tertiplerin memleketi götürmek istediği anarşik kargaşayı asla müsamaha ile karşılamayız ve buna asla müsaade etme­yiz. Vaktile söylediğimi parti ve hükümet namına tekrar ediyorum:

Hükümetin iktidarınız, partiniz tamamen milletten aldığı ilham ile ona tam sadık olduğuna emin bulunarak buna asla imkân vermiyeceğini, milyonla ve milyarda bir dahi imkân vermiyeceğini arz ederim.)

Prof. Köprülünün konuşması dakikalarca, şiddetle alkışlanmış ve D.P. Genel Faskan Vekili ile Devlet Vekili Dr. Mükerrem Sarol'u partililer, otomobile  kadar,  büyük  tezahürat  arasında  omuzlarda  götürmüşlerdir..

Millet Vekili Dr. Mükerrem Sarol'un Edirnedeki konuşması

18 Ağustos 1955

 Edirne:

Devlet Vekili Dr. Mükerrem Sarol beraberinde İstanbul mebusu    Celâl

Fuat Türkgeldi ve Aydın mebusu Baki Öktem, Edirne, Kırklareli Valileri-ve basın mensupları olduğu halde öğleden sonra saat 16.00 da Edirneye gelmiş ve Belediye Reisi, parti başkanı, partililer ve çok kalabalık bir va­tandaş kitlesi tarafından coşkun tezahüratla karşılanmışlardır.

Belediyeyi ziyaretten sonra doğruca şehir sinemasına gidilmiş ve salonu; hıncahınç dolduran Edirnelilerin şiddetli alkışları arasında söz alan Ve­kil şu veciz konuşmayı yapmıştır:

«Çok sevgili Edirneli hemşehrilerim, aziz kardeşlerim:

Uzun zamandanberi içimde yenilmez bir arzu vardı. Dua ediyordum, Ka­radeniz ve Doğu seyahatinden soma güzel yurdumuzun ve serhatlerimizin emsalsiz tarihî âbideleri ve zengin san'at eserleri, maddî ve manevî üs­tünlüklerle dolu kahramanlıkların merkezi olan şehrinize yolum düşer de sevgili Edirneli vatandaşlarımla kucaklaşmak bana nasip olur diyor­dum. Duam kabul olundu. Şimdi aranızdayım, iktidarımız günlerdenberî içerde binbir çeşit tahriklere maruz kalmakta ve dağarda bazı dostlarımız: rahat durmamakta, binbir fedakârlıklarla tesis edilen ve birçok ıztıraplara mal olmuş bulunan iyi ve medeni münasebetleri bozarak yersiz, mâ­nâsız hareket ve teşebbüslere göz yummaktadırlar. İnsanlığın, hürriyetleri için ölçüsüz fedakârlıkla yaptığı böyle bir devirde gözleri politika ihtiraslariyle kararmış kısa görüşlü insanların hareketlerine söyliyecek söz bulamıyorum.

Aziz Atatürkün, büyük Türk milletinin kaniyle çizmiş olduğu misakı millî hudutlarına ne derecelere kadar bağlı bulunduğumuzu tecrübe ede­cek maceracıların bulunacağına bunca acı tecrübelerden sonra inanmak zordur. Hiçbir dostun ve hiç kimsenin topraklarında gözü olmayan Türkiyenin dostlarından da aynı hassasiyet ve dikkati göstermelerini bek­lemek hakkıdır. Biz Edirneye bir serhat şehir nazariyle bakan bir iktidar değiliz. Asırlaca Türk kadınlarına merkez ve karargâh olmuş, Türk me­deniyetine bugün dahi hayatta eserleriyle sayısız hizmetle yapmış, her karış toprağının altında binlerce Türk şühedası yatan, göz bebeğimiz aziz Edirnemize göz koyan veya koyacakların pişman olacaklarından kimsenin şüphesi olmasın, Edirnenin her karış toprağı için bütün vatan fedakârlık yapmaya hazırdır. Camileriyle, medreselerjyle, kervansalaylariyle, bedes-tanı külliyat ve kütüphaneleri ile, yayışız ecdad türbeleri ile adetâ Tür" tarihini kucaklayan bu güzel şehrimizi iktidarımız elbette -lâyık olduğu. medeniyet seviyesinle ulaştıracaktır.

Devlet Vekili bundan sonra kürsüye davet edildiği zaman büyük bir he­yecan duyduğunu ve söze nereden baslıyacağı hususunda tereddüt geçir­diğini ifade ederek, Edirnede bulunduğuna göre buraya ait bir hatırası ile söze başlamak istediğini bildirmiş ve 1949 yılında muhterem Reisicum­hurumuzla birlikte yaptığı seyahatte karşılaştığı ibret verici bir manzara­nın hatırasını naklederek o devrin zulüm ve iztırap dolu zihniyetini ve­ciz bir şekilde hâdiselere dayanarak ifade etmiş ve şöyle demiştir:

«Trakya çok partili bir hayatın getireceği nimetleri bilen bir bölgemiz-dir. Trakyalılar hürriyetlerine ve istiklâllerime aşık, gözlerini budaktan korumayan insanlardır. Nitekim tek partili hayatın acısını çeken bölgele­ri gözden geçirirseniz en büyük üzüntüyü bura halkı çekmiştir.»

Vekil konuşmasına devamla 1946 seçimlerini kazanmış Edirnenin Demokrat Partiye nasıl bağlı olduğunu isbat ettiğini adına Millet Partisi denen bir siyasî teşekkülün kadrosunda çöreklenen bir takım unsurları büyük bir taassup göstermek suretiyle nasıl tasfiye ettiğini, canlığın, vefanın ve satîakatin en mükemmel örneğini nasıl verdiğini, Halk Partisi iktidarına karşı kurulmuş olan D.P. muhalefetini parçalamak için binbir çeşit -tertipler yapan politika bezirganlarının siyasî niyetlerini tasfiye ederek nasıl toptan cezalandırdığını söylemiş ve demiştir ki:

«Edirneliler kendilerinden beklenenden fazlasını yapmak suretiyle mokrasi tarihimizde çok büyük ve şerefli bir yer işgal etmişlerdir. İşte -şimdi onlarla karsı karsıyayız.

M. Sarol burudan, sonra o çok partili hayatın, kısa bir tarihçesini yapmış, im inkişafa gelinceye kadar geçirilen safhaları tahlil etmiş bu arada tek partili ve çok partili hayatın mukayesesi bakımından, muhalefet partisi lideri Inönünün konuşmalarından parçalar okuyarak bugünkü sahte hür­riyet kahramanlarının, dün taşımakta, oldukları hakikî hüviyet ve çehre­lerini çizmiş, ve demiştir ki:

«Mevcut, içtimaî, iktisadî ve idarî nizamın bu memlekette muhafazası İçin hükümetin aldığı tedbirlerin, hürriyetlerin tahdidi mânasında tefsir edenlerin, 'memlekette müesses nizamlara kafa tutanların maksatlarını Türk milleti artık pek yakından öğrenmiş bulunmaktadır.

Devlet Vekili Dir. Mükerrem Sarol, muhalefetin son günlerde memleketin muhtelif yerlerinde yapmak istediği bazı yersiz tahriklere temasla, bunun, en canlı ve yakın misali olan Genel Sekreterinin Zonguldak seyahatini

ele almıs ve bu seyahatin doğurduğu ibretâmiz neticeye vatandaşların nazarı dikkatini çekerek demiştir ki:

«Zonguldak büyük bir tabiat felâketi geçirdi. Hayat cihazımızı ayakta tutan bu şehrimizi böyle bir yaralı bir anında politika oyununa âlet et­mek ve bir siyaset sahnesi haline getirmek, vatan menfaati ile insaf ve namus ve toprağı sevme kaygusu ile kabili telif değildir.»

Bundan sonra; muhalefetin belediye seçimlerine girmemesine temas eden Vekil 1946 yılında D.P. nin o zamanki şartlarla, bugünkü imkânların mu-kayesesini yapmış, bugün nasıl bir seçim seviyesinin memlekette teessüs etmiş olduğunu belirterek muhalefetin seçimlere girmemekle millî İradenin tecellisine tesir etmiyeceğini söylemiş ve demiştir ki:

Mazisini müdafaa imkânlarından mahrum insanların bugün D.P. yi ida­re edenleri itham etmeye hakları yoktur.

Bu insanlar şimdi seçimlere girmemek için ortada hiçbir sebep yok memlekette mevcud kanunlaşan  hudutlarını zorlıyacak bir  takım  çarelere başvurmak tadarlar.

Bu hareketi, dürüst Halk Partililerin tasvip etmediklerini ümid -nmı. Halk Partisi kendisine rey veren milyonlarca insanı ihtiraslarına fe­da edemez. Onları seçimlere girmekten menetmenin vebali omuzlarındadır. C.H.P. sinin seçimlere girmeme karen aldığı halde, Genel Sekreteri Kasım Gülek'in, bugün yaralarını sarmakla meşgul, olan Zonguldak'a hangi maksatla gittiğinin sebeplerini etraflıca tahlil eden, maksatlarının müsbet iş yerine menli faaliyetlerde bulunmak ve bu menfilik içinde cumhuriyet kahramanı diye ortaya çıkmak,  olduğunu misaliyle bahsetmiş,bu meyanda E.M.M. nin meşruiyetine dil uzattığı için kendisi hakkında: açılan adlî taki bat sırasında, üç aydan beri diline doladığı Türk hâkimi­nin teminatsızliğı ve Türk mahkemelerinin istiklâlini kaybettiği terane­sini tersyüz edip, tevkif kararı karşısında nasıl birdenbire Türk adaletin­den eminim diyerek fikir ve kanaatlerindeki istikrarsızlığı ve samimiyet­sizliği ortaya koymuş ve şöyle demiştir:

«Politika ihtirasları bakın insanları nelere kadar götürüyor eğer bizim konuşma seviyemiz bu dereceye düşerse memleket bundan zarar görür,-dünyanın hiçbir medeni memleketinde, demokratik hiçbir rejimde bu ne­vi mücadele görülmemiştir.»

Devlet Vekili, bazı politika simsarlarım memleketin muhtelif yerlerinde dolaşarak yapmakta oldukları tahripkâr faaliyetlere karşı vatandaşları ikaz ederek konuşmasına şöyle son vermiştir:

«Muhterem vatandaşlarım, Türkiye'nin yarını, bütün dünyanın dostluğu­nu arayacak kadar saadet, kudret ve ikbal ile doludur. Bunlardan asla şüp­heniz olmasın Hükümetin, sizi böyle bir yarına ulaştıracak, geceyi gündüzüne katarak durmadan, dinlenmeden çalışmaktadır. Bu uğurda namütenahi gayretler sarf etmektedir. Hepinize işlerinizde muvaffakiyetler ­dilerim.

Devlet Vekili Kırklarelinde:

19 Ağustos l955

 Kırklareli:

Devlet Vekili Doktor Mükerrem Şarol beraberinde İstanbul mebusu Ce­lâl Fuat Türkgeldi, Aydın mebusu Doktor Baki Öktem, Kırklareli me­busu Ali Ceylân ile basın mensupları olduğu, halde bu sabah Kırklarelinde kalabalık bir vatandaş kitlesi tarafından coşkun tezahüratla karşılanmış ve hep birlikte Devlet Vekilinin bir konuşma yapacağı sinema salonuna gidilmiştir.

Şehir sinemasının içi hıncahınç dolmuş, içeri giremiyen vatandaşlar da dışarıda birikmiş bulunuyordu.

Vekil, sürekli alkışlar arasında söz alarak konuşmasına şöyle başlamış­tır-

«Sevgili ve. aziz Kırklarelili vatandaşlarsın,

1954 seçimlerinden evvel yine bu salonda buluşmuştuk. Aradan iki seneye yakın bir zaman geçti. Bu kısa müddet, bir milletin hayatında gerçi bir şev ifade etmez, fakat bas döndürücü bir süratle hedef ve gayesine git­mekte olan ve bu arada çok büyük eserler başaran ve faaliyetine aynı hızla devam eden bir iktidar için bu kısa zamanın ifade ettiği mâna bü­yüktür. Niyetimiz Trakyada geniş vatandaş kuleleriyle, onların fevkalâ­de hassas oldukları memleket mevzuları hakkında görüşmek ve iktidarı­nızın icraatiyle tahakkuk ettirdiği büyük kalkınma eserleri ve işleri hak­kında beğenilerini tenvir etmektir.

Vekil devamla filhakika böyle hareket etmenin çok partili bir hayatın tabiî neticesi olduğunu, fakat muhalefet liderlerinin yurdun şurasına bu­rasına saçtıkları zehirlerin vatandaş vicdanında bıraktığı teressübatı izale meebusriyetinde kalındığını tebarüz ettirmiş ve demiştir ki:

«Demokrat Partinin 1950 ye kadar milleteesine büyük fedakârlıklar yap­tığını, neleri sinesine çektiğini biliyorsunuz. Partinin dâvası ve mücade­lesi memlekette hürriyeti tesis etmekti ve elindeki bayralk hürriyet bay­rağı idi. Mületin iradesini geçer akçe haline getirmek için mücadele edi­yordu. Kanunları rehber ittihaz etmek şiarı idi. İçeriden, ve dışarıdan gelen bütün menfi telkin ve tahriklere rağmen hedefine azimle yürüyor­du İtham ve iftiralar karşısında yılmadan gatyiretle çalıştı. Hak bildiği yoldan dönmedi. Birinci Cihan Harbinden sonra yurdda vukua gelen kar­deş kavgalarından büyük ders aldığı için vatandaşın bir damla kanını akıtmamak gayesiyle, vatanperverlikle çalıştı. Eğer bu partiyi idare edenlerde ihtirasdan eser -bulunsaydı, bu memlekette kan dahi dökülebi-lirdi. Biz kardeş kavgası olmaması için bütün fedakârlıkları yaptık. İkti­dara geldiğimiz zaman yıllarca devam eden haksızlıkların hesabını sor­mak hakkımızdı. Fakat D.P. böyle bir şey yapmadi «programına devri sabık yaratmiyacağız» prensibini alarak umumî af ilân etti. Ve mazinin mes'uliyetlerini sildi Onları, mazilerinde hiç 'günah, işlememiş insanlarla müsavi hak ve şartlara sahip kildi.»

Vekil, burada muhalefete karşı gösterilen sabır ve müsamahanın ve bu müsamahayı muhalefetin nasıl suiistimal ettiğinin geniş bir izahını yap­mış ve sözlerine şöyle devam etmiştir:

"Muhalefetin bütün arzu ve temennisi iktidarı sinirlendirmek ve onun selâmeti fikriyesini, idrak ve "tefekkür kabiliyetini kaybettirerek büyük emekler ve fedakârlıklar bahasına güçlükle elde edilen hürriyet ve de­mokratik nizamı takyidi ettirmek, ve nişte görüyor musunuz, tenkide bile tahammülü olmayan bu iktidar, hakikatte totaliter bir ruha ve zihniyete' sahiptir» isnadında bulunarak umumî efkârı Demokrat Parti aleyhine çe­virmektir. Onlar yıpratıcı bir sinir harbine girişerek bu yoldan iktidarın faaliyetini kösteklemeğe çalışmaktadırlar. Bütün kuvvet ve ilhamını mil­letten alan iktidarımız yurdda anarşiye ve müesses nizamları bozmak isteyenlere karşı en sert tedbirleri alacak kudrettedir. Bu gibilerin icabında daha fazla baş kaldırmalarına imkân verilmiyecektir. Biz yaptığı­mız islerin mahiyetini ve ehemmiyetini müdrik bulunuyoruz. Onların takip ettikleri usul ve taktik bizce malûm olduğu için sinirlerimiz çok sağlamdır Asabımız bir organ gibi kuvvetlidir. O kadar ki, bu memleke­tin saadeti ve ikbali için tayin ettiğimiz hedeften hiç bir kuvvet bizi alakoyamıyacaktır.

Arkadaşlar, dünyanın hiç bir yerinde iktidarla muhalefetin saklanbaç oy­nar gibi vatan sathında birbirini kovaladığı görülmemiştir. Hangi mede­nî memleketin siyasî hayatında böyle bir hâdiseye rastlanmıştır?

Yapılan tahrikler, kötü niyetli sözler, rüzgâr gibi geçmeyip bulanık ve kirli bir rüsup hailinde millî varlığımızın üzerine çökebilir. Umumî efkân zehirlemek etmeliyle türlü yollar takip edenlerin tahripkâr zararla­rını bertaraf etmek için harekete geçmiş bulunuyoruz. Halbuki görülecek sonsuz memleket islerimiz var. Bizi yapacağımız islerden alakoymak, eserlerimizi tamamlanmamak onların her fırsatta başvurdukları bir tak­tiktir. Bundan da zarar görecek yalnız memlekettir.»

Doktor Mükerrem Sarol muhalefetin bu zararlı usul ve tâbiyesi yanımda, en ufak fırsatlarla iş başında bulunanları nasıl tahkir ve tezyife yelten-diklerine işaret edilerek devlet radyosunda kendilerine niçin konuşma im­kânı verilmediğini 'misalleriyle anlatmış ve demiştir ki:

«Devlet radyosunda, söven kısanlara konuşma müsaadesi verilemez. 1954 seçimleri arifesinde yapılan miting ve radyo konuşmalarında sarfettikleri galiz sözleri tarih zaptebmiştir. Vatandasın vicdanını rahatsız eden bu gibi seslerin radyoca yeri olamaz. Böyle bir müsamahayı yapacak ik­tidara dünyanın hiç bir yerinde rastlamak mümkün değildir. Aşır başlı ve efendi olan Türk milleti, esasen onların bu hareketlerini asla tasvip etmemiştir. Nitekim 1954 seçimlerinden sonra evvelce meclisde bulunan 60 kişilik Halk Partisi kadrosunun 30 a inmesi onların bu ve buna benzer hareketlerinin millet muvacehesinde nasıl tasvip görmediğinin en güzel delilidir.»

Müteakiben son zamanlarda iktidar ile muhalefet arasındaki münasebet­leri normal bir şekle sokmak için sarfedilen gayret ve çalışmalara temas eden Vekil, sözü muhalefet Genel Sekreterinin son yurd gezisine geti­rerek şunları söylemiştir:

«Bir elinde asa, diğerinde kaval, sırtında aba, omuzunda heybe, ayağında çarık.. Dünyanın neresinde böyle bilkıyafet görülmüştür. Aranızda böy­le bir Türk vatandaşı tasavvur edenleriniz varmıdır, arkadaşlar? Fakat o, bu acayip kılığıylığıyla yer yer dolaşarak Zongukdak'a gitmiş ve yaralarını sarmakla meşgul olan bu vatan parçasını siyasî ihtiras ve emellerine âlet etmeğe kalkışmıştır. Ancak sirk ve tiyatrolara yakışır bir kiyafetle dola­san bu zatın gayesi, herhalde etrafına bir meraklı kalabalığı toplamak olsa gerek.»

Devlet Vekili, son zamanlarda muhalefetin muhtelif istihlâk maddeleri üzerinde yarattığı sun'î buhran mevzuuna da kısaca temas, ederek itam­ları rakamlar ve delillerle çürütmüş, bir memlekette iktisadî istiklâl ol­madıkça onun ileri hamleler yapamıyacağını izah etmiş ve konuşmasına sürekli alkışlar ve tasvip nidaları arasında şöyle s.on vermiştir:

«Bir memleket siyasî istiklâline ne derece sahip olursa olsun, eğer ikti­sadî istiklâline malik değilse o memleket ilerleyemez, gelişemez. Siyasî istiklâli tam olsa dahi günün birinde iktisadî cesarete mahkûm olması mukadderdir. Çimento, demir, pamuklu mensucat gibi en basit ve iptidaî istihlâk maddelerini hariçten ithal etmeğe mahkûm olan Türkiye'vi bövle bir esaretten kurtarmak D.P. için en ulvî ve hayatî bir dâva olmuştur. Iktisadî görüşümüz budur. Bu memleketin bütün imkânlarını ordusu gi­bi teçhiz ve seferber etmek, gerilikleri sakaya atmak, bu memleketi yollariyle, silolariyle, barsilariyle her çeşit sınaî ve içtimaî tesisleri vemu­ammer bir hale getirmek ve vatandaşları hasret ve iştiyakını çektiği re­fah ve saadete ulaştırmak en büyük emel ve hatta ihtirasımızdır.»

Devlet Vekili Trakyadaki tetkik gezisine devam etmek üzere yarın sabah Tekirdağ'a hareket edecektir.

Acık hava toplantıları hakkında Dahiliye Vekâletinin tebliği:

 Ankara:

Dahiliye Vekâletinden tebliğ edilmiştir:   .

1.  Bazı siyasî partilerin açık hava toplantısı yapmak üzene mahallî
mülkiye âmirlerine vermekte oldukları beyannamelerde toplantı    sebe­bini  (iç ve dış politika ile alâkalı mevzular üzerinde konuşmalar)  veya
(memleketin içtimaî, iktisadî ve siyasî meseleleri üzerinde konuşmalar)
gibi, hucfludu gayri muayyen ve hiç bir memleket meselesini şümulü dı­şında bırakmıyan tâbirlerle ifade ettikleri görülmektedir.

2  İçtimaatı Umumiye Kanununun 5 nci maddesinde içtimam ne se­bep ve ne maksatla akdedileceğinin hükümet makamlarına izah edilmesi
ve 8 nci maddesinde de tayin, edilen mevzu dışına çıkılamıyacağı  sarih olarak yazılmış bulunmaktadır
.

3.  Şu halde kanun, bu toplantıların yapılabilmesi için verilecek beyan­
namede mevzuun zikri değil hatta izahını şart koşmakta ve yine kanunun
açık ifadesinden, toplantılarda müteaddit değil ancak tek mevzuun konu
şulabileceği anlaşılmaktadır.

4.  Binaenaleyh kanunun bu sarahati karşısında umumî ve hiç    bir
memleket meselesini şümulü dışında bırakmıyacak tâbirlerle     beyanda
bulunulması, idarî makamların bu şekil talepleri kanun karşısında biz
zarar keenlıem yekûn addetmek durumunda olduklarını bile bile müraca­at yapmak demektir.

Bundan maksat ise umumî toplantıların men edildiğini ileri sürerek mem­lekette hürriyetlerin tahdit olunduğu zammı uyandırmaktır.

5.  Badema bu mevzudaki müracaatların kanunu âmir hükmüne uygun olarak yapılması lüzumu alâkalıların ve cümlenin malûmu olmak üzere ilân olunur.

Dost ve müttefik Irak Kralı Majeste ikinci Faysal'ın Anadolu Ajansına beyanatı:

 İzmir-

Dost ve müttefik Irak Kralı Majeste İkinci Faysal, yarın Türkiye'den ay­rılışı münasebetiyle, bu aksam Sayarona Okul gemisinde, İzmir seyaha­tinde kendilerine refakat etmekte bulunan Anadolu Ajansı muhabirine,

Türkiye ziyareti hakkında bir beyanâtta bulunmuştur: Melik Hazretleri bu beyanatında demiştir ki:

«Memleketinize geldiğim zaman, Türkiye'de ne kadar fazla kalırsam, onu, daha fazla beğeneceğimi ve kalkınmasını daha iyi takdir edeceği­mi söylemiştim. Şimdi bu sözlerimin hakikat olduğunu görüyorum. Çün­kü, aziz Türkiye'deki ikametim ve gezintilerim esnasında gördüğüm sanaî kalkınma ve ümran eserleri memleketinizi her seveni mesrur etmekte­dir.

Başta Ekselans Reisicumhur Hazretleri olmak üzere Türk hükümeti ve Türk milletinden bütün münasebetlerimizde bizlere karşı gösterdikleri cömertlik, lütufkârlık, sevgi ve sonsuz hüsnükabule teşekkür etmek için kelime bilişmiyorum.

Birde Türk milletine, yüksek meziyetlerini takdir ve şükranlarımı bil­dirirken, ekselans Türkiye Reisi cumhuru Hazretlerine, bizlere karşı gös­terdikleri cömertlik ve hüsnükabule ve bizimde beraber1 geçirdikleri kıymetli vakitlerinden dolayı şahsen minnettarlığımı tekrarlarım. Ve de­ğerli Türk hükümetine ve milletine terakki, saadet ve refah temenni ederim.»

Dahiliye Vekilinin İsparta'da yaptığı konuşma:

 İsparta :

Yurd içinde mebus ve vazifeli, arkadaşlarımla birlikte bir geziye çıkmış bulunduğumu biraz evvel belediye balkonundan yaptığım kısa görüşme de sizlere arzetmiştim. Vilâyetinizi ziyaretim vesilesiyle sizlerle, memle­ketimizin muhtelif meseleleri hakkında görüşmek üzere bana bu imkânı sağlayan arkadaşlarıma ve bu toplantıya iştirak eden sizlere ayrı ayrı te­şekkür ederim.

1950 yılından bu yana, hakiki manasiyle, memleketimizde teessüs etmiş bulunan demokratik rejimin ihmal edilmez icaplarından biri de, mes'uli-yet ve vazife mevkiinde bulunan hükümetlerin, vatandaşlarla imkân nis-betinde sık sık temaslar tesis ve vesile ile gerek mahalli ihtiyaçlar ve ge­rekse memleketin çeşitli dâvalarım bir arada konuşmak, karşılıklı fikir teatisinde bulunmaktır. Bu vazifemizi yaparken zaman zaman içinde bu­lunduğumuz şartları ve mevkii yakın mazi ile mukayese etmek ve bu su­retle hakiki bir hükme varmak zarureti ile de karsı karşıya bulunmak­tayız.

Mazide millet hizmetinde israf edilmiş zamanı ve emekleri en kısa bir gelecekte karşılaşılan şartları, mecbur olmadıkça geçmişi hatırlamak ve geleceğe müteveccih vazife ve mesuliyetlerimiz üzerinde titizlikle dur­makla kabildir. Kökü, tarihin derinliklerinde bulunan büyük bir mille­tin, zaman zaman müsait imkân ve fırsatlar doğmuş olmasına rağmen, hakla hükümet arasındaki münasebetlerin karşılıklı muhabbet ve itima­da dayanmamış ve mes'uliyet mevkiinde olan insanların bunun icablarını yerine getirmemiş olmalarından doğan çeşitli izdirabları yanında 1946 ya kadar devam eden ve hepimizin en tabii hakkı olması lâzım gelen hür-rivetten mahrumiyeti 1946 ile 1950 arasındaki milletçe giriştiğimiz ve cok kötü şartlar altında devam ettirilen mücadele ile ve onun tatlı neticesi île telâfi edilebilmiştir.

O yılların mücadelesinden bugüne arta kalan bir takım ve hatırladıkça hepimizi üzen vakıalardan büyük nasibini almış olan vilâyetlerimizden bir tanesi de hiç şüphesiz İsparta'dır. Fakat, onun dâvasına inanmış, siz kahraman çocukları tahammülsüz tazyik ve baskılara rağmen istihsal edilmek istenen mukaddes gaye için erkek bir mücadeleden neticeye haklı olarak geniş mikyasta hissedar olmuştur  Diyen Vekil, 1846 ile 1950 seçimleri arasında bütün memlekette cereyan eden hâdiselere kı­naca temas ettikten sonra, 1950 mebus selimlerini müteakip Büyük Mil­let Meclisinde iktidardan muhalefete geçen C. H. P. ile memleketin ana dâvalarından iktidar ve muhalefet olarak mes'uliyetleri bölüşmek, bu suretle, milletimizin lâyık ve müstahak olduğu refahın temininde is birliği yapmak arzusunun bir takım bedhahlar yüzünden nasıl baltalanmış ol­duğunu ve yeni iktidarın ilk yılını büyük mücadelelerle harcanmaya çalışıldığını ve maalesef bunda da muvaffak olduğunu ifade etmiş, millî haysiyet ve şerefimizin, ahde vefa ve kahramanlığın en güzel vesikası olan karar ve onun. tatbikatı karşısında maruz bırakılmak istendiği yıkıcı göğüslemesini bilmiş olduğunu beyan ettikten sonra sözlerine devanı ederek, dört yıl yani 1950 den 1954 e kadar geçen zaman zarfında çeşitli zorlukları yenmesini ve programlı bir çalışma ile -millet hizmetinde kal­ma liyâkatini göstermesini bilen D. P., 1954 seçimlerinden sonra ikinci defa meşru bir iktidar olarak vazifeye 'başladığı ilk günlerden itibaren tıpkı 1950 de olduğu gibi bu defa Mecliste daha küçük bir ekseriyetle temsil edilmekte olan Halk- Partisi muhalefeti tarafından yeniden şid­detli hücumlara maruz bırakılmıştır.

Son günlerde yersiz, çeşitli sebep ve vesileler ihdas etmek suretiyle ve bu defa tahrik ve tezviri, tahripkâr bir silâh olarak kullanmaya başlayan­lar, dört yıl evvel bize, gül gibi bir memleket teslim ettiklerini pervasızca ifade ederlerken hafıza ve hatıralarının, ihtiraslariyle ne derece bulan­mış olduğunu da göstermektedirler. İki devre arasında doğru bir muka­yese yapabilmek için her şeyden evvel memleketi adım adım dolaşmak, kat edilmiş mesafelerde, bizim gibi emek harcamak lâzımdır. Biz vazife­de geçirdiğimiz (yılların hesabını milletimize karşı açık alınla vermiş ve vermekteyiz.

Gözle görülen- el ile tutulan bu çok müsbet neticeleri muttasıl, kararlı bir şekilde red ve inkâr edenler, iddialarının ne derece haksız olduğunun ce­vabını, büyük milletimizin şefkat ve izanından görecek ve okuyacaklar­dır.

Susuz, yolsuz, ışıksız ve her cephesi ile bakımsız 1950 den evvelki Türki­ye ile bugün, millet ve hükümet olarak birleştirdiğimiz gayretlerimizin eseri olan, bugünün ve yarının mesut Türkîyesini bizimle beraber göre­ceklerdir, diyen Dahiliye Vekili, «Tarlasında, fabrikasında, atölyesînde, bürosunda büyük bir şevk ve heyecanla, çalışmakta olan Türk milletinin, huzur ve emniyetini sarsmağa matuf maksatlı hareketler karsısında, hü­kümetle sıkı işbirliği yapmak suretiyle bu teşebbüsleri her zaman aka­mete uğratmak kararlı bulunduğunu ve medeni dünyada bekasının te­minatı olan iktisadî, millî mücadelede bütün güçlükleri göğüslemeğe ve yenmeğe muktedir bulunduğunu ifade etmiş ve sözü son günlerde yak­laşmakta bulunan umumî meclis seçimlerine karsı, muhalefet partilerin­den bir kısmının 'takınmış olduğu menfi tavıra getirerek, halk iradesinin tecellisine yeni bir vesile verecek olan bu seçimlere iştirak etmemek hu­susundaki karar, onu veren partilere aittir. Fakat, dayandıkları mucip sebep, açılmış olan maksatlı siyasî nümayişlere bir malzeme olarak kul­lanılmaktadır» demiş ve seçimlere girmemek kararı vermiş olmalarına rağmen memleketin dört 'tarafında adedi yüzü aşan açık ve kapalı yer top­lantılarını ve parti kongrelerini, vazife başında bulunan insanlara karşı bir hücum vesilesi yapan ve huzur içinde çalışmak isteyen vatandaşların üzerinde endişe ve tereddütlerin fırtınasını estirmeğe çalışan siyasi nü­mayiş gayretlerine ve kavga, havasına da temas eden Vekil sözü Büyük Millet Meclisinin tatile girdiği son. güne C. H. P. başkanının Meclisteki konuşmasına getirerek demiştir ki:

İçinde iktidar ve muhalefet olarak memleket hizmetlerinin karşılıklı me­suliyetlerini bölüştüğümüz mukaddes bir çatının altından vatandaşları­mız arasına karışmak üzere ayrılacağımız son günde tertipli bir kavga havası yaratıldı. O gün, Mecliste çıkarılmaya çalışılan bu kavga havası. C. H. P. liderlerince verilmiş olan bir direktif eseriydi. O günden bu ya­na, bu ses bütün memleket sathında durmadan çınlatılmak istenmekte­dir.

Felâketlerin istismarı, siyasette gayri ahlâki bir harekettir diye sözüne devam eden Vekil, son günlerde siyasî emelleri yolunda, kötüye kullanıl­mak istenilen Zonguldak seylab felâketinde, hükümetin yerinde, süratle almış olduğu müessir tedbirleri, ve bu felâkete ait müşahedelerini ve ya­pılan yardımlardan dolayı Zonguldak halkının hükümete kargı kadirbi­lirliğin en asil bir misalini teşkil eden, minnetini ifade ile bu derece ağır ve beklenmedik bir darbeye maruz kalmış olan Zonguldak'ın felâket tel-lâllarınca siyasî bir nümayiş sahası haline getirmek istedikleri, şehrin, mukaddes halkının, kendilerine karşı haklı olarak gösterdiği nefret ve mukabeleden müteneffir olmaları lâzım geldiğine temas ederek, kendi­lerinin sebep oldukları ve müstahak oldukları mukabeleyi mağduriyetle­rinin bir misali olarak göstermeğe yeltenmelerinin ayrıca hazin olduğunu işaretle, felâket hiçbir yerde kimse tarafından, hiçbir maksat için istismar edilen bir şey olamaz. Felâketin geldiği yere şefkat ve ihtimam beraber girmelidir Eğer onlar Zonguldağa, mahallî matbuat cemiyetinin ifade et­tiği gibi, ellerindeki dövizler ve Türk bayrağından on misli büyük parti bayrakları ile girmeselerdi, bizim gibi muzdarip halkın içine karışsalar ve onlarla hemdert olsalardı, görecekleri mukabele elbette başka türlü olabilirdi.

Memleket onların zamanında da büyük zelzelelere, bundan daha feci tabii hâdiselere sahne oldu. Birçok cana mal olan Erzincan felâketinin yarala­rı yıllarca sarılmadı. Şiddetli kış altında zelzeleden kurtulanlar soğuğun hışmından bendiler ini kurtaramadılar.

Yıllarca sonra yabancı memleketlerden yardım olarak gönderilmiş bulu­nan inşaat malzemesi depolardan çıkarıldı ve başka maksatlara tahsis edildi. Buna mukabil evsiz barksız Erzincan ve Erzincanlının karşısına koskoca bir heykel dikildi. Zamanımızda biz de çeşitli tabiî afetlerle ve onların tahribatiyle kargı karşıya kaldık. Fakat, buna maruz kalmış olan­ların imdadına derhal koştuk ve tabii kısa bir zamanda telâfiye-çalıştık diyen Vekil, sözlerini şu cümlelerle bitirmiştir:

Sevgili arkadaşlarım, Başvekilimizin bir sözünü burada tekrarlıyacağim. Kendileri siyasî partilerin, mensup oldukları memlekete karşı olan vazi­felerini şu kısa cümle ile ifade ederler: «Vatan, partiler için değil, parti­ler vatan içindir.»

İktidarlar millet iradesiyle ve kanun, yoluyla tecelli eden vazife ve mes' uliyeti yine kanunun kendilerine vermiş olduğu ölçülü zaman içinde ifa eder ve vaziflerine devam ederler. Demokratik devirlerde bu müddeti vatandaş oyları tayin eder. Bunun dışındaki bütün teşebbüs ve zorlamalar rejime ve o memlekete, en hafif tabiri ile hiyanettir. Buna teşebbüs eden­ler lâyık oldukları mukabele ve cezayı elbette görürler. Bu çeşit zorla­malar karşısında, milletçe bütünlüğümüze müteveccih bütün müdahale­ler karşısında en büyük teminat bizzat bizler olmalısınız. Biz hükümet olarak kararlı ve azimli olmalıyız. Uzun yıllar çeşitli ihmallerin ızdırapları içinde kıvranan ve bugün müstahak ve lâyık olduğu refah ve saadet yolunda azim ve imanla yürükten bu memleketi, Allah her çeşit sel fe­lâketlerinden masun kılsın.

İktisat ve Ticaret Vekilinin İzmir fuarını açış nutku: 21 Ağustos 1955

 İzmir :

İktisat ve Ticaret Vekili Sıtkı Yırcalı İzmir 24 üncü enternasyonal fuarı­nı şu konuş m asiyle açmıştır :

Muhterem Reisicumhurum, aziz Başvekilim, sevgili vatandaşlarım,

«İktisadî ve sosyal hayatımızın ve milletlerarası ticarî münasebetlerimi­zin en hareketli, en güzel sembollerinden biri olarak milletimize mal olmuş olan İzmir enternasyonal fuarının 24 üncü açılısında hükümetimiz adına sizleri selâmlayabilmek fırsatını bulduğum için bahtiyarım. Bu ve­sile ile ikinci defa sizlere hitap edebilmek ve huzurunuzda fuarın, tertip ve iştirak edenler için başarılı, r.ı em leke], imiz için hayırlı olmasını te­menni etmek, benim için en zevkli ve şerefli bir vazifedir.

Memleketimizin her çeşit iktisadî faaliyetinin canlı merkezlerinden biri bulunan ve her bakımdan kendisine has essiz vasıfları olan İzmir'imizin emsaline örnek sayılabilecek enternasyonal fuarı millî gelişmemizde kendisine düşen vazifeyi her gün biraz daha mükemmelleştirerek ifa etmektedir. Bunun neticesi olarak da her defasında içerden ve dışardan geniş ölçüde bir rağbet görmekte ve haklı bir şöhret kazanmaktadır.

Bu vesile ile aramızdaki iktisadî münasebetleri bir kat. daha genişletmek ve karşılıklı menfaatlerin doğuracağı tesanüdü biraz daha inkişaf ettir­mek arzusunun fiilî delilleri olarak fuarımıza iştirak eden devletlere, temsilci ve idarecilerinin şahsında teşekkür etmeyi bir borç bilmekteyim.

Fuarımızın memleket iktisadiyatının hakikî veçhesini mümkün olan ge­nişlikte gösterebilmesi için istihsalden istihlâke kadar her faaliyet saha­sındaki resmî ve hususî millî teşekküllerin temsil edilmek bakımından gösterdikleri gayreti de teşekkürle ifade etmek isterim. Filhakika bey­nelmilel fuarlar ecnebî iştirakler yanında bilhassa memleketin mahsul ve mamullerinin tanıtılmasına ve mahallinde satılmasına imkân verecek bir istikamette inkişaf etmektedir. Bugünkü teknik ilerlemenin sağladığı şartlar içinde bir 'taraftan bol yetiştirme ve seri halindeki imalât imkân­ları ve bir taraftan da çok süratli nakil vasıtalarının gelişmesi iktisadî hudutları aşan mekân ve zaman mefhumunu âdeta kaldırarak dünyayı birbiriyle rabıtası kurulmuş tek pazar haline götürmektedir. Ticarî mübadeleler karşılıklı münasebetlerde çok taraflı muamelelere intikal et­miştir. Binaenaleyh bu şartlar içinde fuarların da millî istihsal hayatı ve beynelmilel mübadeleler üzerindeki rolleri her gün biraz daha ehemmi­yet kesbetmektedir.

Büyük bir kalkınmanın şevk ve heyecanı içinde her sahada büyük hamle­ler yapmakta olan memleketimizde de İzmir fuarı her sene bu yönden hakikî mânasını almakta devam edecektir. Ümit ederiz ki, kalkınmamızın tam neticelerini idrâk edeceğimiz ve inkişaf halinde bulunan eserlerimi­zin birer birer millet hizmetime girmesiyle önümüzdeki birkaç yıl içinde bu hüviyeti biraz daha belirerek yeni iktisadî şartlarımıza en uygun va­zifeyi ifa edecektir.

Hükümetimiz, İzmir fuarının her sahada gelişmesi yolundaki teşebbüs ve gayretleri muvaffak kılabilmek için bütün imkânları ile şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da desteklemekte ve gerekli yardımları yap­makta asla tereddüt etmiyecektir.

Dış münasebetlerimizin inkişafında, iç pazarımızın tanıtılmasında şimdi­den büyük hizmetleri geçmiş olan İzmir fuarının bu müzaherete hak ka­zanmış olduğunu huzurunuzda ifade etmek ve fuarda emeği geçmiş bü­tün idareci ve diğer alâkalılara ve onun canlılığını temin eden ziyaretçi­lerle halkımıza teşekkürü de vazife bilmekteyim.

 Sevgili vatandaşlarım,

İzmir fuarının açılış tarihi ihracat yılının faal devresinin başlarına rast­lamaktadır Binaenaleyh, fuarla beraber bu ihraç faaliyetinin de mem­leketimiz için hayırlı ve bereketli olmasını temenni ederim.

Aziz Egeli hemşehrilerim,

Dikkat ederseniz her zaman mûtad olduğu gibi yeni girdiğimiz devreyi bir ihraç mevsiminin başlangıcı olarak adlandırmadım. İhraç yılının faal bir devresi olarak ifade ettim. Bunda bir yanlışlık yoktur. Bilerek ve dü­şünerek bu hususu huzurunuzda tebarüz ettirmek için söylemiş bulunu­yorum. Çünkü artık Türkiye'de beş altı sene evvel olduğu gibi hatta ih­racatımızın hemen hemen temelim ve tamamını teşkil eden birkaç ziraî mahsullerimiz efe dahil daralmış ve malın nev'ine göre birkaç aya inhi­sar eden ihraç mevsimleri kalkmış bulunmaktadır. Türkiyemiz bütün se­ne içinde ihraç yapabilen iktisadî bir seviyeye doğru yükselmeğe başla­mıştır. Filhakika kısa bir zamana kadar hububatta, pamuk!ta, madende ve hatta tütünde ancak muayyen devrelerde muayyen miktarlarda ihra­cat yapabilecek imkânlara sahiptik ve bunları yılın muayyen mevsimle­rine inhisar ediyordu. İstihsalimiz miktar bakımından kifayetsizdi ve hat­ta birçoğunda ihracat imkânı yoktu. Diğer taraftan ihracına imkân bul­duğumuz malları bile yolsuzluktan, silosuzluktan, iç imalâtın eksikliğin­den, liman ve depoların kifayetsizliğinden iklimin ve iptidaî vasıtaların mümkün kılabileceği dar zamanlarda yapmak lâzım geliyordu ve bu dev­rede yapılıp satılamadığı zaman mahsul mamullerimiz elde kalıp ya heba oluyor veyahut da vasıflarını kaybederek müteakip yıllarda kıymetinden çok dûn fiyatlarla tasfiye edilebiliyordu.

Müstahsilin kredi imkânları yok denebilecek seviyede idi. Tütünde, ünüm­de ve diğer bir kısım mahsullerde olduğu gibi   müstahsilin bazen birkaç gün içinde elinden çıkaramadığı mallar yok pahasına içerde ve dışarda kıymet ifade etmez hale geliyor ve mevzii bolluklar bir ferahlık değil bazen bir mahrumiyetin hatta memleket şümul bir felâketin, başlangıcı oluyordu.

Halbuki 1950 yılından bu yana iktidarımızın tafcibettiği müstakar bir fi­yat ve kredi politikası sayesinde müstahsil emeğinin, iç ve dış pazarlarda hakikî değeri ile satılma emniyeti sağlanmış bulunmaktadır.

Diğer taraftan yaptığımız büyük yatırımlar ve sanayideki çalışmalarımız­la tabii servet kaymaklarımızın ve iptidaî maddelerin memleket için da­ha bol ve daha iyi bir şekilde işlenmesi, yollar, 'limanlar, köprüler, her çeşit nakil vasıtaları, silolar, enerji kaynaklariyle, yâni memleketin iktisaden cihazlanması yolu ile elde ettiğimiz mahsul ve mamullerin nakli ve muhafazası ve binnetice dış pazarlarda değeri ile zamanında satılıp kıy­metlenmesi mümkün kılınmıştır.

Bu yüzdendir ki biraz evvel arzettiğim gibi artık Türkiyemizde kısır ve dar ihracat mevsimleri ortadan kalkmakta, senenin her mevsiminde, her ayında ihraç edilecek mal ve ihraç yapmağa müsait teçhizat ve vasıtalar temin edilmeğe başlanmış bulunmaktadır.

Sevgili vatandaşlarım,

Beş yıldanberi giriştiğimiz bu iktisadî seferberliğin hayatımızın her saf­hasına intikal eden eserlerinin hakikî ve âdil şahitleri sizlersiniz Hayır değil, o seferberlik, alın teri ile, toprağı ile, sermayesiyle, zekâsiyle ve ya­ratıcı kudreti ile bir kül olarak müştereken bizzat başaran Türk milleti sizlersiniz

Milletimizin bu seferberlikte sadece iktisadî havaim değil, millî huvivet ve varlığının ve insan olarak kaderinin de istikbali mündemiçtir, Çünkü Türkiye' artık bugün bu iktisadî seviyesi ile dost ve düşman tarafından hesaba katılacak bir iktisadî kuvvet haline gelmiş bulunmaktadır.

Sevgili vatandaşlarım..

Bugün memleketin her yanı ve her sahası toptan inşa halindedir. Vata­nımızı bütün tabiî zenginlik ve kaynaklarıyla yeni bastan iktisaden feth için hamleler yapılmaktadır. Böyle bir iktisadî 'hayatın her zaman halle­dilecek meseleleri olabilir. Fakat müşküller olacak ve hatta icap ederse fedakârlıklar yapılması lâzım gelecektir diye giriştiğimiz bu gibi büyük namelere devam etmekten ve iyeni teşebbüslere girişmekten vazgeçmek aklımıza gelmez. Elektrik olmayan bir yerde elektrik kazası, otomobil bu-lunmıyan bir yerde çiğnenmek tehlikesi, fabrikası olmayan bir yerde ip­tidaî madde meselesi veya sıkıntısı tabiatiyle olamaz.

Bunu söze alamıyanlar, medenî hayatın en iptidaî vasıtalarından mah­rum olmaya mahkûmdurlar. Şehirde yaşamaya lâyık olamazlar.

İşte tıpkı bunun gîbi birtakım müşküller, bîr takım halledilecek mesele­ler olacaktır diye bu milletin fcMf»viııi. büyük ve müreffeh Turkivevî yaratacak hamleyi kösteklemeğe kalkanları bu milletin sade bugünkü hayatına değil istikbaline de kasdetmiş olurlar.

Halbuki son zamanlarda, yıllar büyü bu memleketin her çeşit dâvasını, üzerine ölü toprağı atar gibi uyuşuk bir zihniyetle atalete sevketmiş olan bir kısım politikacıların sun'i olarak yaratmak istedikleri siyasî ve ikti­sadî telâş ve endişe havasının tahrikleriyle karşı karşıya bulunmaktayız-

Sevgili vatandaşlarım,

Dikkat ederseniz, bütün bu hamleler ve gelişmeler, 1950 yılında millet iradesinin tecellisi yoliyle ve iktidarımız vasıtasiyle siyasî kaderini eli­ne1 alıp iç hürriyetini .gerçekleştirdiği tarihle beraber başlar. Bu tarihten sonradır ki, aynı zamanda iktisadî kaderin de sahibi olmuştur.

Bunun mânası büyüktür. Zira millî iradenin tecelli ettirdiği bir hürriyet ve iktisadî nizamın ona muvazi olarak kurulması iledir ki, memleketin manevî istikrarı ve halkın istikbale emniyeti sağlanabilmiştir.

Ancak bu sayededir ki, hangi fikirden olursa olsun, hangi meslekten bu­lunursa bulunsun, hangi sahada çalışırsa çalışsın vatandaş işine sevk ile, heyecanla sarılmıştır. Ve yeni eserler yaratabilmek için kendi iktidarı ile-gönül ve istikbal birliği yapmıştır:

Binaenaley bir takım politikacıların kasitli tahrik ve teşvikleri ve ya­ratmak istedikleri sun'î endişe ve telâş, bu hürriyet ve iktisadî nizamın-temelini hedef tutmuş bulunmaktadır.

Sevgili vatandaşlarım,

Bu memleketin ve bu milletin siyasî ve iktisadî sahalarda elde ettiği ne­ticeleri durduğu gibi muhafaza etmek değil, onları daha büyük bîr yarma doğru geliştirmek yüzünden na büyük azimde bulunduğumuzun her gün yeni bir delilinin tezahürü içindeyiz.

İşte bunun içindir ki, hükümetiniz geçen ay neşrettiği beyanname ile bir gibi suikastçılara karşı siyasî ve iktisadî emniyet ve asayişi koruyacak, memleketin hürriyetini ve iktisadî kalkınma dâvasını, milletin iradesiyle1 tecelli eden yolda daha da inkişaf ettirmek hususundaki karar ve tedbir­lerini ifade etmiştir.

Bu karar ve azmimizin ifadesi ve aldığımız tedbirlerin tatbiki ve    Türk milletinin en iyiyi ve en doğruyu sezen sağduyusu, teşvik ve tahrik yolu­na gidenleri daha baştan hüsrana uğratmıştır.

Sevgili vatandaşlarım,

Her sahada nev'ine- göre yüzde yüz, yüzde ikiyüz ve hatta yüzde üçyüz" artan istihsalimiz, memleketin iktisaden cihazlanması yalnız başladığımız eserlerin kısa bir zamanda, hatta vaktinden evvel ikmalini değil, yep­yeni teşebbüslere girmenin zeminini de hazırlamış bulunmaktadır.

Memlekette siyasî huzuru kadar, bu iktisadî istikbal huzuru içinde gay­retlerinizi arttırabilirsiniz.

Sevgili vatandaşlarım.

Bir darlık, bir sıkıntı havasının yaratılmak istendiğini şu son bîr sene-içinde di5 iktisadî münasebetlerimize kısa bir göz atalım.

Geçen yıl buradan karşılıklı ticaret mübadele enimizin arttığından ve bu münasebetle aramızda doğan bazı transfer meselelerini hal için dost memleketlerle giriştiğimiz teşebbüslerden sizlere bahsetmiştim. Bugün bunların neticelerini ifade edebilirim.

Almanya, Fransa. İtalya, Belçika, İngiltere, İsviçre, Norveç, Avusturva, Hollanda, İsveç ile karşılıklı olarak ticaret mübadelelerimizi ve tediye şartlarınım anlatmalara bağlamış bulunmaktayız.

Saydığım bu mememsilerle yaptığımız anlaşmalara nazaran yalnız Seçmişteki transfer meselelerimizi halletmekle kalmadık. Gecikmiş olarak kabul edilen trasfer miktarları hariç olmak üzere, ilâveten, bu memle­ketlerden bazılarının müddeti yedi seneye kadar yükselen bir milyar Türk lirasına yakın yeni krediler teinin etmiş bulunmaktayız. Bu temtin edilen krediler fiilen tatbike geçmiş, kullanılmağa başlanmıştır.

Bütün bu anlaşmalar, sadece o memleketlerle olan ticarî mübadelelerimi­ze Türkiye'nin istikbalde bu memleketlere yapacağı ihraca imkânlarına, kısacası Türk milleti ve devletinin malî ve iktisadî itibarına istinat etmektedir.

1953 yılından bu yana Ecnebi Sermayeyi Teşvik Kanununa. dayanılarak memleketimize muhtelif yabancı firmalar tarafından re'sen veya Türk hususi mütesebbisleriyle ortak kurulan sanayi müesseselerinin dedi 143 e yükselmiş ve müracaatların mikdarı ise 208 i bulmuştur.

Bunların ecnebi sermaye olarak mikdarı 221 milyon liraya ortak olmak­tadır. Bu tesirlere ortak olan Türk müteşebbisleri de 224 milyon lira ya­tırım ile iştirak etmiş bulunmaktadırlar.

Burada savam dikkat olan notta, bu yatırımlarda yüzde 70 nin 1954 yılı ile 1955 yılının ilk 6 aylık müddeti içinde tahakkuk etmiş olma­sıdır.

Ortak ettiğimiz Ü6 çimento fabrikasının her birine, o çimento fabrikası­nın ihalesini varanın olan ecnebi firmalar muayyen nisbette ortak olarak iştirak etmiş bulunmaktadır.

Memleket itibarının kalmadığı, iktisadî istikbalinin karanlık iddia edilen bîrdevrede, bütün diğer hususları bir tarafa bırakmak niyetiyle veciz bu noktayı ele almak bile, karşılaştığımız ve millî hayatın Türk milletinin maddî vs manevî istikbalinin temeline karşı nasıl kasıtlı, nasıl gayizlı   taarruz ve tahrike girişilmiş bulunduğunu göstermekle gelir. Kaldı ki 'vinp bu en sıkıntılı günler diye iddia edilen müddet içinde, sadece kendi imkânlarımızla 100 milyon dolar civarında dış borç­larımız ödenmiş bulunmaktadır.

Felâket ve itibarsızlık eğer bu ise. bu hal büyük Türk milletini, müreffeh ve üstün bir hayat seviyesine götürürken, onun eserlerine karsı tân ecfenlerî de o felâketin içînde bir kere daha kendi ihtiras ve menfaat kaya­larının gayyasında hüsrana uğratacaktır.

Burada bir defa; daha tekrarlamak isterim ki, hürriyet ve iktisadî kal­kınmamızın hayatiyeti, ancak siyasî ve iktisadî istikrar ve emniyetin devamı ile müşterektir.

Binaenaleyh, dün onu gerçekleştirmek için milletimizin gayretleriyle iş başına gelen iktidarımız ve hükümetimiz çeşitli ihtiraslar peşinde koşan bir takım insanların bir karışıklığa getirip ona taarruz etmek isteyenlere karsı, Türk milletinin senelerdir yaptığı hüriyet mücadelesinin hasılası olan bugündü siyasî ve iktisadî âsayis ve emniyeti korumayı kendisi için vecibelerinin başında saymaktadır.

Muhterem vatandaşlarım,

Şimdi de hükümetinizin Önümüzdeki yıl için dış ticaret bakımından al­dığı tedbirler mevzuuna geliyorum.

İktisadî hayatta ana prensip olarak kabul ettiğimiz istikrar ve emniyeti temin gayesiyle dış ticaret rejimimizin esas bünyesinde değişiklik yap­mamağa itina etmiş bulunuyoruz. Ancak, yeni dünya şartlarının ve is­tihsal durumumuzun icabettirdiği ayarlamayı da ihmâl etmedik. İstih­sal ve ihracatımızı geliştirmeğe, mahsul ve mamûllerimizi dünya pazar­larına en müsait şartlarla arzetmeğe, iç ve dış piyasada buldukları de­ğeri doğrudan doğruya- müstahsile intikal ettirmeğe matuf olan bu ka­rarlarımızı simdi huzurunuzda açıklayarak sizler vasıtasiyle bütün va­tandaşlarımıza arz ve izah edeceğim. Bilhassa istihsal ve ihracatla ilgili olan bu tedbirlerimizin, bu sakilde bütün memlekete ilân ve .izahı, istik­rar kadar hassasiyetle üzeninde durduğumuz aleniyet ve eşitlik gayemi­zin de tahakkukuna geniş nisbette imkân verecektir. Şimdi ana hatları" itibariyle, bu kararlarımızı ifade edeceğim.

Hububatta, şimdiyle kadar olduğu gibi, Sivst emniveti ve istikrar politi­kasına bu yıl da devam etmekteyiz. İyi kaliteli mahsul yetiştirmeyi teş­vik İçin geçen sene ilân ettiğimiz primli baremi bu sene tatbike başladık. Muayyen kalitede buğday getiren çiftçilerimize. 30 kuruşluk fiyatın üs­tünde, 3 kurusa kadar yükselen teşvik primi ödenmektedir. Beyaz arpa­nın fiyatı da 23 .kuruştan 25 e, biralık arpanın fiyatını 23 den 26 ya, yu­lafın fiyatını 23 den 25 e yükseltmiş bulunuyoruz. Bu teşvikten maksat, hububat istihsalimizi, dünya pazarların i a fiyat ve talep itibariyle dahamüsait şartlar temin eden, daha çok rağbet gören cins ve kalitelere tevcih etmektir. Gecen ,sene ilân ederek bu sene tatbik etmeğe başladığımız bu teşvikin, mailim vasıftaki hububatın arttırılmasının neticelerinin şimdi­den istihsal edilmeğe başlandığını memnuniyetle müşahede  etmekteyiz.

Şunu da derhal memnuniyetle ifade etmek isterim ki, hükümetinizin bu yoldaki gayretleri bütün müstahsillerce benimsenmiş ve bu sene ofis mubayaaları iyi ve bol senelerin temposuna uygun bir seyir takip etme­ğe başlamıştır. Kötü niyetlilerin çeşitli ve kasitli tahriklerini, Türk köy­lüsü bir kere daha fiilen tekzip edip boşa çıkarmaktadır.

Hububat gibi mühim istilrssl mevzularımızdan biri olan pamukta da em­niyet telkin Ve istihsali teşvik edecek müstakar bir fiyat politikasının ilk adımım hükümetiniz .bu sene atmış bulun maktadır. Büyük ziraî ve sınai kalkınmamız içinde pamuğun ehemmiyeti aşikârdır. Bunu izaha lüzum görmedim. Pamuklu mensucat sanayiimizin büyümesiyle beraber iç pa­zarımızda kazandığı mevki yanında, dış pazarlarda, yüksek kalitesiyle te­min ettiği rağbetle büyük bir. döviz kaynağımız olan pamuğun istihsali­ni teşvik, emeği ile mütenasip    değer fiyatını tam olarak    müstahsiline-intikal ettirmek ve ihracatını devamlı ve hakikî müşterilerine yönelte-bilmek için mevsim başından itibaren muayyen, muhik bir fiyat seviye­sinin teessüsü vebunun müstakar bir şekilde devamının sağlanması lü­zumuna inanıyoruz. Ve bunun için lüzumlu bütün tedbirler alınmıştır. Bu tedbirlerle, uyanın, istihsal mevsimi basından itibaren, müstahsilin emeğini hakikî değeri ile (kıymetlendirecek ve onun istihsal şevkim art­tıracak bir seviyede açılması ve^ bu seviyenin mevsim içinde istikrarlı bir şekilde devamı sağlanmakla beraber, imalâtçı, tacir ve ihracatçılarımızın da emniyetle çalışmaları ve ihracatımızın zamanında ve doğrudan doğru­ya hakikî alıcılarına yapılması temin edilmiş olacaktır. Bu hususta tariş ve çukobirlik nazım rolünü oynamak üzere hükümetçe vazifelendirilmiştir. Böylece müstahsil pamuğu, için 300 kuruşluk asgarî bir fiyat te­minatı sağlanmış olacaktır.

İhracatçı tacirlerimizin de emniyetle çalışmaları icin tertipler de ayrıca düşünülmüştür. Geçen senenin İzmir'de akala 1 için Tarişin tatbik etti­ği 105 kuruşluk kütlü fiyatı yerine bu .yıl 15 kuruş fazlasiyle 120 kuruş­luk bir barem tesbit edilmiştir. Geçen yıl 125 kuruş barem üzerinden mubayaasına başlamış olan ve bol bir mahsul senesinde iyi bir satış ve ihraç imkânı sağlanmış bulunan fındığın kabuklu olarak fiyat baremi, memleketimizin ve dünya mahsul durumu ve piyasa seyri nazara alına­rak 145 kurusa yükseltilmiştir.

Kuru üzümde geçen sene tatbik edilen fiyat ve müdahale politikasının neticeleri de gerek müstahsil ve gerek ihracatçılarımızın lehine olmuş­tur.

Bu yıl, usul itibariyle ayni politikayı tkip etmekle beraber, mahsul du­rumunu, istihsal mahiyetini ve dış piyasayı nazarı dikkate alarak, fiyat farkını 16 kuruştan 30 kuruca çıkarmayı uygun bulduk. Ayrıca mahsulün kalitesini yükseltmek gayesiyle temiz toplanmış ve ecnebi müddetsiz üzümlere de 3 kuruşluk munzam bir teşvik primi kabul etmiş bulunmak­tayız. Buna göre müstahsilim eline asgarî 80 kuruş ve teşvik primi ile beraber 83 kuruş geçmesi temin edilmektedir. Bu fiyatın müstahsile in­tikali için de gerekli tedbir alınmıştır.

Ayni şekilde ananevî ihraç mahsullerimizden olan .incirin dünya pazar­larında kalitesini ve satış mevkiini muhafaza edebilmesi ve müstahsilin çalışmalarınca teşvik edilmesi .bakımından 15 kuruş fiyat farkı kabul edilmiştir. Bunun tekabül ettği fiyatın müstahsile intikali için de, üzüm­de olduğu gibi, icabeden tedbirleri almış bulunuyoruz.

Düne kadar yüzde yüz serbest döviz kaynaağı olan Antep fıstığının, bir takım dış kombinezonlarla aksayan ihracatının temini mevzuunu la ele aldık. İstihsâl mıntıkasındaki kooperatiflere vazife vermek suretiyle An­tep fıstığının, müstahsilden değer fiyatı ile satın alınması ve normal pa­zarlarımıza doğrudan doğruya ve serbest dövizle ihracı için lüzumlu ka­rarlar alınmıştır.

Burada Hasankeyf tütünü, palamut ve buna mümasil diğer bir kısmı maddelerimizin müstahsilini himaye ve ihracatını normal pazarlarına tevcih bakımından gerekli tedbirlerin alındığına da işaret etmek isterim. Bunları teker teker saymıyorum, bugün yarın neşredilecek olan hükü­met karariyle bunlar açıklanmış olacaktır.

Bu izahlarıma-hemen sunu ilâve edeyim, ki, bütün bu karar ve tedbirleimsizbir taraftan istihsali teşvik ve mahsulün kalitesini yükseltmek, müstahsilin gayretlerini değerlendirmek gayesini istihdaf etmekle bera­ber, aynı zamanda ihraç mallarımızı dış pazarlarda kalitesine tekabül eden dünya fiyatı ile hakikî alıcılarına satabilmek maksadına da matuf­tur. Nitekim şimdi sona ermekte olan ihraç yılı içinde de mallarımızı ay­nı fiyat politikasını takip etmek suretiyle satmağa ve yeni mevsime nor­mal bakiyeler dışında stoksuz girmemeğe muvaffak olmuş bulunuyoruz. Tülünde takip ettiğimiz, hakikî değeri ile normal müşterilerimize doğru­dan doğruya satış yapmak politikamıza da hassasiyetle devam etmekteyiz. Bu vesile ile.şunu haber vereyim iki, üzerinde bir müddettenberi ça­lışılan ve tütün müstahsilinin müşterek malı olacak tütün bankasının ku­ruluşunu sağlıyacak bulunan kanun lâyihası son şeklini almış ye Büyük Millet Meclisine geçen ay sevk edilmiş bulunmaktadır. Bu kanun, kuru­lacak müessesenin ana selâhiyetlerini tesbit etmektedir. Büyük Millet Meclisinin kabulünden sonra, ona çalışmalarında hakikî hüviyetini doğ­rudan doğruya müstahsilinin ve para sahiplerinin mümessili olacak olan umumî heyet verecektir.

Tütün Bankasının merkezi İzmir'dir.. Sermayesi 100 milyon liradır. Ve bu banka müstahsilin kalkınması ve tütün meseleleri üzerinde her sa­hada meşgul olabileceği gibi tütün satışlarını emniyet altına alacağına ümid ettiğimiz bütün borsalarının kurulmasına da hizmet edecektir.

Sevgili vatandaşlarım,

Biraz evvel saydığım istihsali teşvik, fiyat, piyasayı tanzim tedbirleri yanında her çeşit mahsulümüzün müşterilerimizin istediği şartlar ve vasıflara göre hazırlanıp süratle ihracını sağlamak, ihracata geçen sa-nayiimizle madenlerimizin daha faal bir halde çalışmasını teşvik için de yeni bir takım tedbirler almış bulunmaktayız.

Bu cümleden olarak, ihraç mahsullerimizin ambalaj ve yardımcı madde­lerine ait döviz ihtiyaçları, ihraç edilen mahsullerin bedellerinden azamî yüzde beşe kadar tefrik edilmek suretiyle tesis edilecek bir fon vasıtasiyle otomatik olarak temin edilecektir. Bu fon, her ihtiyaç sahibinin mes­lek teşekkülleri vasitasiyle tesbit edilecek hakikî ihtiyacı nisbetinde Ve­kâletçe tahsis yapılmak suretiyle kullanılacak, aynı zamanda ihracatçı yanında, müstahsilin de aynı mahiyetteki ihtiyaçları ile istihsaline yardımcı ilâç vesair malzemeleri de aynı yoldan .temin edilecektir.

İhracat yapan sanayi ve madencilerin de .ihraç edilen anallar bedelinin yüzde 15 i hududu içinde kalacak bir fonla istihsallerine lüzumlu bütün maddelerle ambalaj ihtiyaçları karşılanacaktır.

Şunu tasrih edeyim ki, bu fonlar, hiçbir zaman ihracatçısına hususî ve ferdî bir ithal hakkı vermeyeceği gibi ihtiyacın fevkinde bir tahsise veya bu yoldan temin ettiği maddelerin bir başkasına devrine de hak vermiyecektir. Bu fondan maksat, ihraç mallarımızın istihsal ve ihracında lü­zumlu ihtiyaçların teehhüre meydan vermeden karşılanmasını temindir.

Sevgili vatandaşlarım, .

Görüyorsunuz ki, istihsali teşvik, müstahsili fiyat istikrar ve emniyetine kavuşturmak, mahsûllerimize iç ve dış piyasada değer fiyatını temin etmek, ihracatçılarımızın alıcı memleketlerde kolayca çalışmalarını müm­kün kılmak için hükümetiniz geniş ve şümullü tedbirler almış bulunu­yor.

İthalâtta, dış tediye imkânlarımızın, lüzumlu ihtiyaçlarımızdan başlamak, kalkınma gayretlerimizin tahkkukuna yarayacak ve hızlandıracak envestismanlara ait .tediyeler yanında, hayat ve medeniyet seviyesinin iştira kudretiyle mütenasip olarak yükseldiğini gördüğümüz halkımızın .esaslı istihlâk maddelerini de zamanında karşılamayı ihmal etmiyen bir tahsis sistemini devam ettirmekteyiz. İhracatta olduğu gibi bu sahada da aldığimiz tedbirler vardır. Ve hepsi ambalaj ve yardımcı maddeler vesilesi ile de temas ettiğim gibi istihsal ve tediye gücümüzü arttırmağa, sür­atli ve daha elverişli bir istihsal veimâl programını tahakkuk ettirmeğe matuftur.

Bunca emek ve gayret mukabili elde edilen mahsul ve mamullerimizi ih­raç ederken değer fiyatını sağlamayı gaye edindiğimiz gibi bu yolda sağ­la v ab ildiğim iz dış ödeme imkânlarımızı da en iyi şekilde kullanmak, fi­yat ve kalite itibariyle en müsait olanı satın almak bakımından gayret s art e im ekteyiz. Bu yoldaki .mesaimizi daha verimli kılabilmek için dış ticaret teşkilâtımızı teknik ve meslekî malûmatı toplayacak vukuflu ve müessir bir istişare1 ve murakabe vazifesini ifa edebilecek bir servisle takviye etmeyi kararlaştırmış bulunuyoruz.

İleride daha geniş bir tatbikat müessesesinin ilk nüvesini teşkil edecek olan Vekâlete bağlı bir dış ticaret bürosu pek yakında İstanbul'da ku­rulmuş olacaktır.

Aziz vatandaşlarım, muhterem Egeli hemşehrilerim.

Hükümetini Türk milletinin gayretlerinin tam verimini alabilmesi, ça­lışmalarını kolaylaştırması, gayret ve eserlerini bir an evvel idrâk ve daha büyük gelişmeleri hızlandırması için huzur ve istikrarı temin ede­cek her türlü siyasî, iktisadî tedbirleri almış bulunmak tadır.

Çiğitli ihtiraslardan doğan tahriplerle, kötülemeler, yersiz isnatlar, kös­tekleme gayretleri, öfkeler .hepsi yatsıya kadar bile sürmeden kaybolup gidecektir. Buna mukabil Türk milletinin gayretleri, emekleri, ümidleri, elektrik halinde barajlar, fabrikalar, yollar, limanlar, köprülerle âbideler halinde vatanın hizmetine  girecek varlığına patrimuanma  katılacaktır.

Bu eserler için her türlü zahmet ihtiyar edilebilir, çünkü bunların hüvviyetinde Türk milletinin emeği tecelli etmekte, hakkı ve ümidi tahakkuk etmekte, hayatının kuvvet ve mânası belirmektedir.

Yarınki büyük ve müreffeh Türkiye'nin kurulmasını ve muhafazasını temin edecek olan bu eserler, memleketin hürriyet ve istiklâlinin teme­li olarak neslimizin ve devrimizin, tarihine mal olarak evlâtlarımıza in­tikal edecek eşsiz birer armağandır.

Demokrat Parti iktidarı ve onun hükümeti, bu eserlerin başarılmasında sadece sizlerin hizmetinde vazife almış olmaktan dolayı bahtiyardır. Bu suretle büyük Türk milletinin güvenine lâyık olmaktan dolayı da Tanrının en büyük mükâfatına mazhar olduğuna kani bulunmaktadır.

Sevgili vatandaşlarım,

İzmir Enternasyonal Fuarının bu yılki faaliyetinin İzmir için bütün memleket ve milletimiz için hayırlı olmasını hükümet adına iyiniyeti temenni ederken, hepinize millet hayatında ve şahsî hayatınızda başarı ve saadetler diler buradan sizi candan muhabbetle selâmlarım.

Dahiliye Vekilinin Senirkent'teki konuşması

Burdur ve İsparta bölgesinde tetkiklerde bulunan Dahiliye Vekili Dr. Namık Gedil dün Senirkent'e gelmiş ve çok kalabalık bir halk toplulu­ğunun huzurunda aşağıdaki konuşmayı yapmıştır:

«Bu defa Ankara'dan yola çıkmadan evvel ziyaret edeceğimiz şehir ve kasabalar için bir program yaparken Senirkent'e bilhassa son günlerde memleketim izde cereyan eden bazı iç meseleler dolayısiyle hususî bir yer vermek lüzumumu hissettim. Bu küçük fakat şirin kasabayı ilk defa görmüş olmama rağmen onu çok eskidenken uzaktan tanırım. Büyütüp, yetiştirdiği evlâtlarının vefası ve ona bağlılığı daima memleket severliğin en güzel örneklerini vermeye vesile olur. Bu toplu çalışmanın ve bera­berliğin tesanüt ve muhabbetin yeri olan Senirkent. sadece İsparta vilâ­yetimizin bir kazası olarak bilinmez. Senirkent, 1950 den evveldi yakın bir mazinin, hatırlandıkça millet olarak hepimizi son derece üzen hazin bir hikâyenin yazıldığı mazlum ve masum bir memleket köşesidir. İkti­dar ihtirasının sıtma nöbetleri ile bütün memlekette son günlerde bir avuç insanın millî huzur ve emniyetimize karsı tertipledikleri maksatlı hareketlere, bühtan ve iftiralara cevap verilecek en uygun yer, elbette Senirkent olmalıdır. C.H.P. nin birkaç hafta evvel İsparta'da yapmış ol­duğu ve resmî makamlardan, ve adliyeden bir hafta kaçırıldıktan sonra ancak ele geçirilebilen ve aslına mygıâı olduğu şüpheli bulunan çalışma raporunun okunmasını müteakip beliren infial havası içinde idarî ma­kamların gösterdiği lüzum üzerine akim bırakılmış olan kongreyi, İsparta hâdisesi diye dile dolayıp maksatlı bir şekilde istismara kalkışanlara ve­rilecek en güzel cevabın yerî de elbette Senirkent olacaktır. Bu meseleyi bir ân burada terk ederek 1947 yılının Senirkent'ine gözlerimizi ve gönüllerimizi çevirelim. Su anda karşımda çoluk-çocuk, genç-ihtiyar. ka­dın-erkek toplanmış olan Senirkentliler, en basit insan haklarına riayet edilmeden ve siyasî kanaatleri, hür vicdanlarının yüzünden sen'î teca­vüzlerle cezalandırılmış olduğu o günlerde, Haccaıcı Zâlime ve Neron'a taş çıkartacak bir zulüm makinesi içinde nasıl ezildiklerini ıztırap ile ile hatırlayacaklardır. O günlerde Senirkent'in mâruz bırakılmış olduğu bu, emsaline az rastlanabilecek zulmü, mes'ullerinin günah hanesine tarih elbette yazmış olacaktır. Bu kadar zor hareket ve tazyike tabi tutulan Senirkentlilerin o zaman suçu ne idi? Ömrünün kısma yaklaşmış bulu­nan 65 yaşındaki ihtiyar, burada tekrarından hicap duyacağımız mua­melelere neden mâruz bırakılmıştı? İskemlelere geçirilmiş ayaklar neden üstüne basılmıyacak derecede dövülmüş ve tahrip edilmişti?

O devrin Senirklent ve ona benzer facialarının mes'ulleri olan ve buna göz yuman ve hatta tertipleyen insanları,  bugün bu .memlekette siyasî ve idarî baskıdan bahsederlerse, lâyık oldukları ezelî cevabı elbette ilk defa yine Senirkent'ten alacaklardır.

1946 da bütün memlekette açılmış olan hürriyet mücadelesinde bu küçük bakımsız kasabamız halkı bir safta toplanmıştı. Memleketin kaderini tayin edeceği günleri sessizce ve büyük bir tevekkülle beklemede idi. Senirkent baştanbaşa D.P. nin safında yer 'altmıştı. Isparta'daki seçim­lerde neticeyi bir taraftan diğer tarafa aktaracak olan bu kasaba, her ne pahasına olursa olsun ve kullanılacak usuller ne kadar gayri insanî bu­lunursa bulunsun, mutlaka kararından alıkonmalı idi. İki ay müddetle bu maksadın temini için, bu mazlum kasabada yaratılmış olan dehşet bay vasi ve Senirkent hâdisesinin- asliye dosyalarına intikal etmiş vesikaları, bugün inkâr edilebilir mi? Siyasî baskının şiddetle tatbik edilmiş olduğu bu devirde Senirkent yalnız bırakılmamış, Arslanköy ve benzeri hâdi­seler birbirini tevali etmis ve fakat bütün baskılara rağmen neticenin arzu ettikleri şekilde değiştirilmesine imkân bulunamamıştı. İktidarımız zamanında, bir vilâyetin kanunla değiştirilen hüviyeti siyasî bir batkı numunesi olarak her yerde tekrarlan;  dururken siyasî baskı ve zulmün zamanlarına ait en fecîm isallerini, bu milletin hafızasından ve hâtıra­sından silmek mümkün müdür? Senirkent faciasının mes'ulleri kimdi? Zulmü tatbike vasıta olanlar rai? Yoksa bu zihniyeti temsil ve teşvik eden­ler mi? O devirde idarede vazifeli olup, iktidarın vasıtalığım yapanlar­dan birisi buldun intisap etmiş bulunduğu muhalefet partisinin mes'ul kadem eslinde ve mebusluğun tesrii masuniyet zırhına bürünmüş olsa da­hi meydanlarda siyasî ve idarî baskıdan bahsetmeye nasıl cesaret edebi­liyor?

Bu sualin cevabını vermek hususunda gösterecekleri bütün    çekingenlik ve tevillerini  işlenmiş günahları affetmeye ve  unutmıya kâfi bulunma­dığını kendileri de elbette bilmektedir. İste Senirkent budur  ve Senir kentli budur zaferi ile sağlanmış en geniş hürriyet havası içinde bu ıztıraplarını unut­muş gözükmektedirler. Ve fakat affettiklerine asla kani değiliz.

Muhterem Senirkent liler, güzel kasabanızı ziyaret, benim için uzun za-mandanberi şiddetli bir arzu olmuştu. Bugün aranızdan ayrılırken geç­mişteki hâdiselerin, bir .daha bu memlekette asla tekerrür etmiyeceğinin en büyük teminatını sizin iman ve vefanızda bulmaktayız. Hepinizi en derin bir muhabbetle kucaklarım.»

Teyfik İleri'nin Antep'dekî konuşmuş

21 Ağustos 1955

 Gaziantep:

Büyük Millet Meclisi  Beis Vekili  Samsun mebusu Tevfik İleri    bugün şehrimizde  Demokrat  Parti 'tarafından muhalefetin  isnadlarına     cevap vermek için tertip edilen mitingde şu konuşmayı yapmıştır:

«Çok aziz Antepliler, onbeş gün evvel Karadeniz sahillerindeydim. Dün üç arkadaşımla birlikte yurt içinde yaptığımız tetkik gezisi münasebe­tiyle Mersin'de bulunuyordu. Antep'e daha geç uğrayacaktık. Sizlerin-bugünburada yaptığınız toplantıya katılabilmek için programımızı de­ğiştirerek kahraman şehrinize geldik. Temsil ettiğim bölgenin Karadeniz­lilerin sizlere selâm v.e sevgilerini getirdim.

Ben, bu konuşmamda ne Demokrat Parti iktidarının yaptığı ve yapmakta olduğu işlerin hesabını vereceğim ve ne de muhaliflere  cevap  verece­ğim. Hesabı ve cevabı hükümet başkanımız ve diğer arkadaşlarım vere­ceklerdir. Ben bugün Allah'ın ve tarihin huzurunda .muhalefeti sizlere vs-Türk milletine şikâyet edeceğim.

Sevgili Antepliler, 'biz, vatansever bir milletiz. Sizler bunu çok iyi bilir­siniz. .Vatanı sevmek sadece onun için Ölmekle olmaz. Vatan için yaşa­mak ve ona hizmetle olur. Ölüm en son istir. Vatanperverlik milletini ve vatanını sevmek ve onun için çalışmaktır.

Muhterem arkadaşlar, Allah'a şükredelim ki, en çok nimetlerle süslediği" yerlerden 'biri de bizim vatanımizdir. Biz: aynı zamanda zeki,  çalışkan ve kahraman bir milletiz. Bunun ikisi bir araya gelince mamur bir va­tanda yasamamız ve müreffeh bir millet olmaımız icap eder. Halbuki bu­güne kadar hep geride kaldık. Niçin böyle oldu? Biz var iken bugün var olan milletlerin adı tarihte geçmezdi.  Sonra uyuya uyuya geri  kaldık, vatan mamur olmaktan uzak kaldı. Neden böyle oldu? Çünkü idareciler' işhaşındakîler mil]ate, vatana arkalarını çevirdi onun dertleriyle ih'tivaç-lariyle meşgul olmadı. Onun için geri kaldık. Ta Orta Avrupanm göbe­ğine kadar gitmişken sonraları Anadoluya kadar çekildik ve hatta    bu Anadolu bile çok görülerek bilhassa îizin çok iyi bildiğiniz gibi parçalan­mak ve bizden alınmak istendi. Nihayet hepinizin bildiği gibi Atatürk'­ün başkanlığında milletin gaıyretiyle düşman denize döküldü ve Anadolu da yepyeni bir devlet Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Fakat yılların ih­mali yüzünden diğer millerlerle aramızdaki .mesafeyi kapatamadık.»

Tevfik İleri, bundan sonra çok partili hayata geçişimizi sebepleriyle .izah1 etmiş ve 1946 yılının acı hatıralarından bahsetaniyeceğini söyleyerek de­miştir ki:

Kİ950 senesine geldik. Türk milleti Demokrat Partiyi iktidara gelirdi, be­ni sen idare edeceksin dedi. Halk Partisine de 'bir .vazife verdi. Sen küjfc muhalefet vazifeni lyap dedi. İşte arkadaşlar benim şikâyetim ondandır. Halk Partisinin muhalefet vazifesini lâyıkıyla ve gereği gibi yapmama-smdandir. Onun için onu sizlere şikâyet edeceğim.

Büyük Millet Meclisi Reis Vekili Tevfik İleri bu arada dürüst bir mu­halefetin nasıl çalışması icap ettiğini misallerle izah etmiş, ve böyle bir muhalefetin iktidarın başarılarını takdir etmesi ve şayet hatalı yolda gi­diyorsa bunları da samimiyetle ikaz edip doğru yolu göstermesi gerekti­ğini söylemiştir.

Tevfik İleri sözlerine devamlaBize, yanıldığımız zaman doğru    yolu gösterecek eli öpüp alnımıza koymaya herzaman hazırız.  Fakat nerede o muhalefet? Beş senedienberi hasretini çekmekteyiz» demiş ve muhalefe­tin daima seçimlerde mağlûp olduktan sonra memleketin şurasında bura­sında yersiz toplantılar tertip ederek caddelere, sokaklara düşüp iktidarın çalışmalarını iftira ve tezvir voliyle kösteklemeye gayret ettiğini belirtmiştîr.

Bu arada 1954 seçimlerinden evvel temelleri atılan Samsun ve Mersin limanlariyle diğer birçok fabrika ve tesislerin yapılmayacağını, bunların sadece seçimleri kazanmak için milleti aldatmak kabilinden yapıldığını, temellere konulan taşların seçim taşları olduğunu, vicdanları sızlamadan, sükunete telkin etmeye çalışan muhalefetin, bugün yükselmekte ve ikmal edilmekte bulunan eserler karşısında çoktan yalancı mevkiine düştüğünü de tebarüz ettiren Tevfik İleri «ben her .iki limanın da ilerlemekte olan inşaatını bizzat gözlerimle görerek geliyorum» demiş ve nerede o ya­lancılar» dîye sormuştur.

Sözlerine devam eden Tevfik İleri «acaba bu limanların yapılmasından bu memleket zarar mı eder? Hal böyle olduğuna gör.e bu limanların yapılamayacağını söyleyen kimseler şüphe yok ki gece gündüz ah şu isler yapılmasın  diye dua etmişlerdir.  Ben şimdi  bu  adamlara     soruyorum.

Muhterem Peyami Safa'nın dediği gibi bunlar Türk milletine mi, yoksa Demokrat Partileri muhalefet ediyorlar? Onların muhalefeti Türk milletinedîr. Halbuki bu vatanda bir Türk vatandaşının dahi memleket alev-hinde bulunmasına tahammül edemiyoruz.» dedikten sonra sözü C.H.P. Genel Sekreteri Kasım Gülek'e intikal ettirerek «Kasım Gülek simdi ayağında çarık, sırtında aba, elinde kaval olduğu halde yer yer dolaş­makta, iftira ve tezvir propaganda ariyle vatandaşların zihnini bulandır­maya çalışmaktadır. 1950 den evvel benim bölgemde kadınlar ve kızlar çarığı süs olarak kasabaya indiklerinde giyerlerdi. Ömürleri boyunca yaIınayak gezerlerdi, bugün ise o insanlar lâstik ayakkabı ve kundura giy­mektedirler. Çarığı şimdi numunelik olarak yalnız Kasım Gülek seviyor. Sorarım sizlere hangi asırda, nerede yasıyoruz? Bu adam bu kılığı ile kimin mümessilidir?

Tevfik İleri, Zonguldafa hâdisesine temasla da demiştir ki:

Son zamanlarda Zonguldak sel felâketine maruz kaldı. Hükümet bütün imkânlarıyle bu felâketi önlemeye koştu ve aynı zamanda kömür istih­salini azaltmama^ için tedbirler aldı. Memleketin orasında, burasında, kömür istihsalinin azlığından bahsederek vatandaşı endişeye düşüren muhalefet lideri bu felâket üzerine Zonguldağa gider gitmez, ameleyi yevmiyelerinin azlığından bahsederek islerim terke tahrik etti. Bunun samimiyet neresinde, bunun vatanperverlik neresinde? İşte size muha­lefeti 'bunun için şikâyet ediyorum.»

Tevfik İleri daha sonra muhalefetin türlü maddeler üzerinde yaratmaya çalıştığı sun'î darlığa temas etmiş ve bunu hangi ,maksatlarla vapmak is­tediklerini etraflı bir şekilde izah ederek, yarının Türkiye'sinin iktisap edeceği çehreyi bariz bir şekilde belirtmiş ve .sözlerine şöyle devam et­miştir:

Muhterem arkadaşlar, bütün bu gayretleriyle diyorlar ki, is yapmayalım, limanlar yapılmasın, barajlar yapılmasın, fabrikalar, yollar, elektrik tenisleri yapılmasın, vatandaş ekmeksiz kalsın, buğdaysız kalsın, hülâsa gö­zü daima yaşlı olsun ve onlar bu gözü yaşlı insanlardan rey alsınlar. Halbuki biz bütün faaliyetimizle her gün bu milletin yüzünü biraz daha gül­dürmeye çalışıyoruz. Ve biz reyi ancak yüzünü güldürdüğümüz insanlardan almak istiyoruz. Aramızdaki fark budur. Arkadaşlar, artık bu mem­leketin yükselmesi ve kalkınması için başdöndürücü hamlelere, çelme takmalara, etek çekmelere, kötülemelere toptan paydos. Antepliler eğer sizler de bu kanaatte iseniz, hep birden .paydos deyiniz» demiş ve mitinge katılan binlerce Antepli vatandaş hep bir ağızdan «paydosu diye bağır­mıştır.

Büyük Mîllet Meclisi Reis Vekili İleri, sözlerini alkışlar arasında şöyle bitirmiştir:

Allah bizleri tuttuğumuz yolda muvaffak etsin. Bu .millet iyi günler gör­meye lâyıktır ve görecektir. Allah'tan sizlere ve bütün Türk milletinesaadetler dilerim.»

Devlet Vekili Başvekil Yardımcısı Prof. Fuad Köprülü'nün Ankara top­lantısındaki; konuşması

 Ankara:

Devlet Vekili Başvekil Yardımcısı Profesör Fuad Köprülü, bugün saat 14 de Demokrat Parti Ankara İl Teşkilâtının büyük sinemada tertip etti­ği büyük toplantıda alkışlar arasında söz almış ve Demokrat Parti Genel Başkan Vekili sıfatiyle, son ayların hâdiseleri karşısında Demokrat Parti Genel İdare Kurulunun görüsünü bir kere daha sarahatla izah etmiştir.

Demokrat Parti Genel Başkan Vekili, sözlerine, büyük sinema salonunu hıncahınç dolduran vatandaşlara bu davete icabet etmiş olmalarından dolayı teşekkürlerini bildirerek başlamış ve toplantının maksadını söyle-tasrih etmiştir:

«Toplantımızın maksadı, demiştir, Demokrat Partiye ve Demokrat Parti" iktidarına karsı son aylar zarfında adeta sağnak halinde .devam eden ter­siz, haksız, delilsiz ve mesnetsiz hücum ve isnadlara karsı hakikatlari ve  dâvaları, umumî efkârınıza  arzetmek ve yapılan    hücum ve isnadların içyüzünü, insaflı ve bitaraf bütün vatandaşlar huzurunda meydana koy­maktır."

Profesör Fuad    Köprülü, bunu müteakip, Ankara'da yapılan bir toplan­tının hususî ehemmiyetini belirtmiş ve söyle demiştir: «Ankara, hükümet merkezi olduğu için ve aynı zamanda Demokrat Par­tinin kuruluşundan beri geçirdiği bütün safhaların şahidi bulunduğu için. buradaki  toplantının   ehemmiyeti büyüktür.  Ankaralılar,  1945  de     De­mokrat Partinin kurulusundan başlıyarak, hem  devlet merkezi hem de o zamanki devlet reisinin seçim dairesi .olmanın verdiği hususiyetle bu şehirde ve bu vilâyette en .şiddetli baskılara, en büyük zulümlere maruz kalmışlar, bunlara rağmen demokrasi askını muhafaza etmişler, Demok­rat Partiye sarsılmaz bağlılıklarını göstermekle, hürriyet dâvasının alem-dar lığım yapmışlardır. 1946 seçimlerini, o zamanki millî şefin intihap da­iresi olmak  itibariyle ne  derecelerde  ağır  tazyiklere  mailiz  kaldığınızı, bugün hürriyet kalmadı, memlekette    istibdat var, diktatörlük    hüküm sürüyor, halk hiç bir şeyden emin değildim diye feryad edenlerin haki­katte kimler olduğunu ve sizlere o zaman ne gibi zulümleri reva gördüklerini pek güzel hatırlarsınız. Bugünkü toplantının büyük ehemmiyet' ve hususiyeti, işte bilhassa bu noktadadır.»

Demokrat Parti Genel Başkan Vekili, bu mukaddimeden sonra. Büyük Millet Meclisinin bu seneki toplantı devresinin kapanış celsesinden iti­baren muhalefetin açmış olduğu tahrik kampanyasının .muhtelif safha­larını ve bu yersiz ve .mesnetsiz hücumlara karsı hükümetin verdiği ce­vaplan, bir kere daha şöyle hulâsa, etmiştir:

Büyük Millet Meclisinin son celsesinden başlıyarak artık en şiddetli had­dine varan muhalefet hücumları, o zamandanberi fasılasız bir şekilde ve her sahada devam etmiştir. Bunun için her fırsat ve her vesileden istifadeye kalkmışlar, teşkilâtları bulunmayan yerlerde dahi kongreler yapmışlar, durmadan sezilere çıkmışlar, memleketin bir başından öbür başına mütemadi tahrik ve tezvirlerle bir huzursuzluk havası yaratmak, böylece milletin asabını bozmak istemişler ve bu yolda bütün gayretleri­ni sarfetmîşlerdir.

Hükümet, uzunca bir sabır ve dinlenmeden sonra, 3 temmuz'da neşrettiği bir tebliğle, yeni secimler üzerinden daha henüz bir sene geçmişken ve iktidarın önünde daha uzun çalışma yılları varken başlanmış olan bu hücumların hakikî mahiyetini ve asıl hedefini izah etmiş, kullanılan usul­leri açıklamıştır. Bunu takiben de, her hangi bir delil ve vesikaya dayan­madan, sadece umumî, müphem ve mücerret olarak, yapılan hücumlara cevap vermek için, vekil arkadaşlar, radyoda bir sıra konuşmalarda bu­lunmuşlar ve muhalefetin hücum ve isnadlarını. tamamiyle müsbet va­kıalarla ve rakamlara dayanarak reddetmişler. Tezvir ve iftiralarım açı­ğa vurmuşlardır.

Fakat onların gayeleri başka idi. Muayyen bir maksat, bîr suikast mak­sadı takip ediyorlardı. Bunun içindir ki sanki 'bu sözler hiç söylenmemiş, bütün bu mukni cevaplar hiç verilmemiş gibi, yine eski yollarında de­vam ettiler. Nihayet, 'biz de, 13 Ağustosta tertiplediğimiz bir basın top­lantısında vaziyeti bir kere daha açıklamaya ve kullanılan tabiyeyi izah etmeğe mecbur kaldık.

Bundan sonra da, sözcüleri ve gazeteleri, yine eski yollarında sabit kadem kaldılar. Umumî, mücerred ye müphem mahiyetteki isnad ve iftiralarına devam ettiler. İftira et... İftira et       Sonunda ne olsa bir iz kalır.»

psikolojik hakikatine dayanarak eski yollarında yürümektedirler. Öyle görülüyor ki bundan sonra da yürümeğe devam niyetindedirler.

18 Ağustos' da İstanbul'da İl Teşkilâtının hazırladığı bir toplantıda bir köre daha konuşarak yapılan bütün hücumlara, ileri sürülen yoktan iti­razlara, hâdiseler ve vakıalar zikrederek lâzım gelen cevapları verdik. Fakat bu da tesirsiz kaldı. Çünkü onlar o kadar haksızdırlar ve vesika ve delilden o kadar mahrumdurlar ki, eğer kullandıkları bu tezvir ve tahrik tabiyesini terkederlerse, kendilerine yalnız susmak düşecektir, Sırf bu yüzden, o siyasetlerine devam etmekte ve bu yolda bütün gayretlerini sarfetmektedirler. Güya sinirleri bozacaklardır. Güya umumî efkârda, hatta eğer, mümkün olursa Demokrat Partili arkadaşlar üzerinde bazı tesirler yapacaklardır. Fakat şunu bilmeleri lâzımgelir ki, hakikate is­tinat etmiyen, temeli olmayan, akla ve mantıka dayanmıyan hersey gi­bi, bu tabiyelerinin de mutlak sukuta mahkûm olduğunda şüphe yoktur.»

Demokrat Parti Genel Başkan Vekili, Parti Genel îdare Kurulunun fi­kirlerini, bu tabiyenin muvakkat bir zaman için dahi olsa fikirlerde bazı buhranlar yaratmaması için arkadaşlara kısaca tekrarını faydalı gördüğü­nü kaydetmiş ve muhalefetin kullandığı tabiyenin mahiyetini ve kötü niyetini şöyle hulâsa etmiştir:

«Yıkıcı ve meş'unu bir zihniyetle hareket ederek herşeyi bozuk, memleketi perişan, halkım aç ve sefil göstermek. Vatanın bir uçuruma gitti­ğini fikirlerde yerleştirmeğe çalışmak. Umumî bozgunculuk ve itimadsızlık havası yaratmak, güya bu memlekette bir iktisadî buhran, bir siyasî
buhran, bir rejim buhranı varmış. 'Güya bu memlekette hürriyet ve adalet kalmamış. Demokrat Parti, güya kendi tek partileri gibi, baskılar ya­pan, kanunları dinlemez bir parti imiş.    

Tabiyelerinde, .yalnız memleket içi değil, memleket dışı da istihdaf edil­mektedir. Türk milleti, çektiklerini henüz unutmamıştır. Bu sözlere kanmıyabilir. Bunun içindir ki aynı zamanda .hariçte de Türkiye'ye karşı türlü şüpheler uyandırılmak istenmiştir.

Gaye, hükümeti zaafa düşürerek ve emniyetsizlik, hatta anarşi yaratarak, eğer kabil olursa bir an evvel iktidarı ele geçirmektir. Onların iktidara ne kadar haris oldukları malûmdur Hatta onlar, iktidarın bu memleket­te Allah tarafından kendilerine verilmiş olduğuna kanidirler. Bugün de­mokrasi adına güya muhalefet yapım bu partinin başındakiler, kendile­rini, bir vp.sî, bir hâkim, bir zorba gibi daima bu milletin basında görmese alışmalardır. Onlara göre, halk cahildir, milletin aklı selimi yoktur. Onlar, bu memleketi babalarından kalma bir çiftlik gibi idare edecek, her­kes de buna boyun edecektir. Onların usulleri, huzur Demokrat Parti kurulduktan sonra dahi, «tek sel tek parti. tek millet> vecizelerini hav­ram günleri sokaklarda dalgalandırarak Türk milletinin esaret altında bulunduğunu ilândan çekinmeden bu insanların, busun hürriyet havari­si geçinmeleri ve bizleri de hürriyet düşmanı gibi göstermek istemeleri, hakikaten ibretle temaşa edilecek bir manzaradır.

Profesör- Fuad Köprülü, muhalefetin giriştiği bozguncu faaliyetin valraz tezvirle de kalmadığını bunun ayrıta bir de fiilî cephesi bulunduğunu belirtmiş ve sözlerine şöyle devam etmiştir:

«Muhtelif propagandalarla içten tahrikine de geçilmiştir. Çiftçilere buğ­day bu sene azdır, kilosu yüz kuruşa çıkacaktır, malınızı saklayınız, den­miştir. Köylüye, hükümet borçlarınızı 25 sene tecil edecek sakın Ziraat Bankasına taksitlerinizi vermeyiniz, tavsiyesinde bulunulmuştur. Felâ­ket tellâlları gibi filan madde ortadan kalkacak, aman istif ediniz, diye hay kırıl mıhtır. Bu şeamet sesleri, muvakkat darlıklardan istifade edile­rek seker ve kahve üzerinde, hiçbir esasa dayanmadan da petrol ve ben­zin üzerine teksif edilmiştir. İki avda sarf edilecek petrol ve fenân, ba­zen bazı yerlerde, bu propagandalar yüzünden, bir günde ortadan kal­kıyormuş. Bütün bu hareketlerin, iyi niyetle tefsirine imkân yoktur.» Demokrat Parti Genel Başkan Vekil:., bundan sonra, sözü Zonguldak hâ­diselerine intikal ettirmiştir.

«rehavet, Zonguldağa gidilmiş ve tabiatın büyük bir felâketine uğra­mış olan bu mıntakada bu felâketin istismarına kalkılmıstır. Hükümet sizlere hiç bir yardım yapamadı, ücretleriniz azdır, vaziyet tehlikelidir, ocaklara girmeyiniz, diyerek memleketin iktisadî hayatında büyük ehemmiyeti olan ve âdeta kalbi sayılan, bu mıntakadaki faaliyeti tatile sevk için ellerinden geleni saffettiler. Şimdi de, diğer yerlerdeki halka, mem­lekette kömür azdır, kömürünüzü şimdiden derhal alınız, denmektedir. Bu, tavşana kaç, tazıya tut, politikasından başka bir şey değildir. Bu suretle memleketin iktisadî varlığına, sükûn ve huzuruna ve halkın itimad hislerine darbe vurulmak gayesi güdülmektedir. Bu tarzda bir hare­ketin, vatanperverlikle, memleket menfaatlerimle telif edilmesinin nasıl kabil (olabileceğinin tayin ve takdirini vicdanlarınıza bırakıyorum.» Profesör Fuad Köprülü, daha sonra, Önümüzdeki Vilâyet Umumî Meclis­leri ve Belediye Meclisleri seçimlerini ve muhalefetin bu seçimlere gir­memek kararım bahis mevzuu etmiştir.

Secim emniyeti olmadığı için seçimlere girmiyeceğiz, şeklindeki propa­gandaları da hiç bir esasa dayanmamaktadır. Türk milletini ve umumi efkârı, hiç bir şeyden anlatmaz, zannederek ve fazla akıllılık göstererek onu aldatmaya kalkanlar, bu propagandalarında da iflâsa mahkûmdur­lar Onlar, milletin itimadını nasıl kaybettiklerini pek iyi bilmektedirler. Büyük iddialarına rağmen, bu seçimlerde de mağlûp olacaklarına, içle­rinden emindirler. Bu sebepledir ki daha başlangıçta böyle bir oyun kul­lanmaya kalkmışlardır. Mukadder olan hezimetlerini böylece güya önliyeceklerdir. Şurada burada eğer kendi partilerine mensup kimseler nam­zetliklerini .koyup da kazanırlarsa, bakınız, resmen seçimlere girmediği­miz halde 'bu ve su yerde kazandık, diyecekler, eğer kaybederlerse zaten biz seçimlere iştirak etmediydik, .mazeretini ileri süreceklerdir. Aynı zamanda da, memlekette hürriyet ve rejim buhranı vardır, seçim emni­yeti yoktur, tazyikler yapılmaktadır, iddiaları ile hükümet ve iktidarı harice kötüliyecekler ve bizi böylece güya müşkül mevkide bırakacaklar­dır.»

Profesör Fuad Köprülü, muhalefetin önümüzdeki seçimlere girmemek kararının hakikî mahiyetini böylece açıkladıktan sonra, yine muhalefetin bu kararını Demokrat; Partinin vaktiyle seçimlere girmemesi ile muhik göstermek tabiyesine temas etmiş ve demiştir ki: «Bugün karsımızda bu­lunanların, yalnız sathî bir şekilde ele alınırsa, bir dereceye kadar bizim muhalefette iken yaptıklarımızın taklidi ve tekrarı gibi gözükür. Nite­kim kendileri de bunu böyle söylemektedirler.

Halbuki anlayamadıkları bir ,nokta varsa, o da sudur ki o zamanlar şart­lar başka idi, bugünkü şartlar yine bambaşkadır:Biz, filhakika belediye seçimlerine girmedik. Fakat o seçimler, bizim teşkilâtlanmamıza vakit kalmasın diye. kanunî zamanından çok öne alındı. Belediye seçimlerini ve bunu müteakip mebus seçimlerini bir an evvel yapıp iktidarı dört se­ne için daha sağlamak istiyorlardı. O zamanın secim kanunu, tamamiyle hileye ve yalana dayanmakta idi. Seçim sandıkları, bir nevi hokkabaz dolabı gibiydi. Demokrat Partiye atılan reyler, sandık açılınca Ha>k Par­tisine atılmış olarak çıkıyordu. Bunun esası. açık rey, gizi tasnif diyen o zamanki seçim kanununda mündemiçti. Biz, reylerin gizli verilmesini, tasnifin açık yapılmasını istiyorduk.

Profesör Fuad Köprülü, bu noktada bir istidrat yaparak bir hatıradan bahsetmiştir.

Şurası sayanı hayrettir ki. demiştir. 1948 de biz ara seçimlerine girme­diğimiz  zaman,  İnönü,  Dolmabahçede  tertibettiği  bir  basın toplantısında kanunda bazı eksiklikler vardır, fakat biz o zamanlar, gizli rey, açık tasnif gibi şeyleri bilmiyorduk, tarzında konuşmuştur. Sizler bilmiyebilirdiniz. O partide bulunanlar da bilmiyebilirler veya bilmemezlikten ge­lebilirler. Fakat bütün bunlar, mecliste bizim tarafımızdan yüzerce defa söylenmişti. Sözlerin ve hareketlerin nasıl suiniyet üzerine müesses bulunduğunu göstermekle bunun misali dahi kâfidir..

Ve bu ayın insanlar, şimdi kalkıyorlar ve seçim emniyeti yoktur, bu sebeple seçimlere girmeyiz, diyorlar.

İleri sürdükleri mucip sebep, Kırşehir'in, güya Demokrat Partiye rey ver­mediği için kaza oluşu imiş. İddialarına göre, güya bu muamele, onlara bir ceza olarak tatbik edilmiş imiş Bunu söylerken düşünmeleri icap eder ki, biz, türlü sebeplerle, meselâ Kars'ta, Malatya'da ve Sinop'da se­çimleri kavbettik. Bundan dolayı o memleketlere ve o memleketler hal­kına en ufak bir tazyik yapılmış değildir. Nitekim seçimleri 1950 de kay­betmiş olduğumuz Kırşehir'de de, memlekete ve halka en ufak bir tazyik yapılmamıştır. Hükümet, bütün vilâyet ve kazalarımıza, müsavat üzere bakmış, hepsine elinden gelen yardımı yapmıştır. Eğer bir umumî mu­kayese yapılırsa, bir nis'bet dahilinde bizim aleyhimize rey veren yerlere belki de daha fazla yardımda bulunmuşuzdur. Onların bu iddiaları da baştanbaşa yalandır. Onların ikinci bir iddiaları da, toplantı hürriyetinin güya bu memlekette mevcut bulunmadığıdır.

Mesele sudur: Bugün elde, bizzat kendilerinin de tatbik ettiği ve bizim de 1946 ile 1950 arasında riayet ettiğimiz bir İçtimaatı Umumiye Ka­nunu vardır. Bu kanun hükümlerine güre, açık hava toplantılarının mak­sat ve gayesiyle bu toplantılarda konuşulacak mevzular, evvelden hükü­mete bildirilir ve hükümetten izin alınır.

Bizim de vaktiyle riaryet ettiğimiz ve bu yüzden birçok toplantılarımızı yapamadığımız bu kanun hükümleri etrafında şimdi .gürültü çıkarılmak­tadır. Bu, toplantılar 'tertip edip de birşey yapacaklarından değildir On­ların toplantılarına gelecek olan, nihayet bir avuç insandır. Fakat mese­le, bunu bir vesile olarak kullanmaktır. Nitekim, kapalı toplantılar için bu gibi kayıtlar bahis mevzuu değildir. İstanbul'da, benim konuşmama cevap vermek için Spor ve Sergi Sarayında bir toplantı yapmak istediler. Hükümet serbest bıraktı. Fakat onlar, şimdi de, bugünkü mevzuat kar­şısında serbest konuşulamaz, diye bu toplantıyı tertip etmekten vazgeç­tiler. Demek ki buna niyetleri yoktu. Kudretleri olmadığım, bütün söv-1 iveceklerinin mugalatadan ibaret bulunduğunu biliyorlardı. Fakat, biz bir toplantı yapacaktık mâni oldular, diyebilmek ve bunu vesile ittihaz ederek memleketin içinde ve dışında Demokrat Parti iktidarını kötüle­mek istiyorlardı.

Vazifesini bilen hiçbir ciddî muhalefet böyle bir hareket etmez. Derhal ilâve edeyim ki bütün bunları yapanlar, eskidenberi Halk Partisine inan­mış olan ve bugün de o partide bulunan masum vatandaşlar değildir. Bu binlerce insanın, bu işlerde hiçbir günah ve kabahati yoktur. Onlar, yal­nız iyi niyetlerinin kurbanı olmaktadırlar. Bütün bunları yapanlar, Halk Partisini nasılsa ellerine geçirmiş olan ve bunu ellerinden kaçırmak istemiyen izanların kaybetmiş bir avuç muhteristir.»

Profesör Fuad Köprülü, Demokrat Partinin münevverler düşmanı olduğu' hakkındaki propagandalara da temas etmiş ve demiştir ki:

«Onların sözlerine bakılırsa, güya bütün münevverler, bütün fikir sahip­leri, onların etrafında toplanmıştır. Bu memlekette fikri dahi inhisarları altına almak niyetindedirler. Üniversite muhtariyeti kalktı, diyorlar. Hal­buki ortada böyle bir mevzu dahi yoktur. Zamanımızda üniversitelerin bütçesi, iki misline çıkmış, üniversitelere istedikleri herşey verilmiştir. Hatta dokunulması gereken bazı noktalara dahi dokunulmamıştır.

Bu memlekette adalet kalktı, hâkimler hükümetin emri altında, terane­lerinin de hiçbir aslı ve esası yoktur. Herhangi bir yerde bir hâkim leh­lerinde karar verirse Türk hâkimine itimadımız vardır, demek, aleyhte karar verirse hükümet tazyîdî yaptı iddiasında bulunmak, adalet gibi mukaddes bir mefhum üzerinde böyle her gün tebeddül ve tahavvül eden keyfî ve indî bir ölçü kullanmak, hiçbir suretle doğru olmaz. Bütün bu mesnetsiz ve delilsiz hücumlar ve iddialar, iyi niyete dayanmıyan boz­guncu, yıkıcı ve meş'um hareketlerdir.»

Demokrat Parti Genel Başkan Vekili, kendisinin Ankara'daki 13 ağustos basın toplantısında söylediği bazı sözleri tahrif ederek, «bize komünist diyorlar, halbuki biz vatanperver insanlarız, böyle sözlerin yeri yoktur» tarzında yapılan telderlemelerin, İstanbul toplantısındaki tasrihine rağ­men devam ettiğini ve bundaki maksadın iyi niyetli Halk Partili vatan­daşları kışkırtmak olduğunu, belirtmiş ve basın toplantısındaki sözleri­ni 'bir kere daha aynen tekrarlamıştır: ((Bütün bunlar, bu memlekette bir buhran, yaratmak gayesini 'gütmekte ve gözleri ve vicdanları karar­mış olan bu insanların bu memleketi en kötü âkibete sürüklemeği hedef tuttuklarını göstermektedir. O derecede ki, bu memlekette beşinci kol ve komünist propagandası ile muhalefetin propagandasını birbirinden ayıramıyoruz. Çünkü aynı gayeyi gütmektedir. Buna, hakikaten muhalefet değil, ihanet derler. Böylesine hareket vatanperverlikle hiç bir alâkası olmıyan kanun dışı bir ihanettir.»

Benim bu sözlerimle siz komünistsiniz demek .arasındaki farkı, hüsnüni­yet sahibi herkes derhal anlar. Fakat onlar, bu yoldaki hareketlerine yi­ne devam etmekte, hatta mebusları yazılı ve sözlü .sual takrirleri ver­mektedir.»

Profesör Fuad Köprülü, sözün burasında, 1946 seçimlerinden evvel, o zaman İstanlbulda Halk Partisinin organı olarak çıkan Tanin gazetesinin. Demokrat Partinin komünist olduğunu ve Moskova ile işbirliği yaptığını ilân eden nüshanın, Halk Partisi idaresi tarafından devlet uçaklariyle memleketin dört tarafına dağıtıldığım, İnönü'nün, seçimlerden evvel memleketin doğusunda ve batısında yaptığı gezilerde, gittiği verilerdeki sivil ve askerî erkân, kendi partisinin ileri gelenleriyle birlikte toplıyarak Demokrat Partinin Moskoflarla işbirliği yaptığını anlatmış olduğu­nu hatırlatmış, o zaman apaçık 'böyle bir hareket edenlerin bulgun ken­dilerini mazlum mevkiine koymak istediklerini belirtmiş ve bu fasılda sözlerini şöyle bitirmiştir:

"Biz vicdanlı insanlarız. Kimseyi sırf kötülemek için kötülemek hatırı­mızdan geçmez. Bir kendi yaptıklarına baksınlar, bir de bizim dedikle­rimize baksınlar. Bu hakikatleri, Büyük Millet Meclisinde, sorularına ce­vap verirken bir kere daha yüzlerine haykıracağız. Fakat bundan bir fay­da çıkacağını ve onların insafa geleceğini asla tahmin etmiyorum.»

Demokrat Parti Genel Başkan Vekili, bir kere daha mevzuu 1946 seçimlerine intikal ettirerek memleketin her tarafında bu selimlerin nasıl ya­pıldığını Millî Şefin intihap dairesi olması sebebiyle Ankara Vilâyetinde tazyik, zulüm ve işkencenin envamın kullanıldığını, nasıl köyler arasın­da !gidip gelmenin men edildiğini, seçimlerde askerî kıtalara vazifeler ve­rildiğini, esasen memleketin bazı yerlerinde örfî idarenin de yürürlükte ".bulunduğunu hatırlatmış ve «bu memlekete bugün demokrasiyi biz ge­tirdik diyen 1946 seçimlerinin zalimleri, eğer milletin sarsılmaz azmi, mukavemeti ve iradesi olmasaydı, bu memlekete daha bin sene demok­rasiyi sokmazlardı» dedikten sonra, 1946 meclisinden ve Demokrat Par­tinin o mecliste güttüğü vatanperver hareket tarzından bahsederek şöy­le demiştir:

Milletin reyini çaldıktan, bu reyleri haydutlukla cebren aldıktan sonra yalandan bir meclis kurulmuştu. Bu mecliste kül halinde hakikî olarak milleti .temsil edenler, sayıları kesile kesile nihayet 62 ye indirilen De­mokrat mebuslardı. Öyle bir meclis teşekkül etmişti ki seçtiği Reisicum­hur, mebus dahi seçilmemişti. Başvekili, Vekilleri ve Meclisin Reisi de seçilmemişlerdi. Biz o zaman böyle bir meclise iştirak edip etmemeği gün­lerce düşündük ve münakaşa ettik. Vicdanımızın sesi, bu yalancı mec­lise girmemeği emrediyordu. Fakat dünyanın, o zamanki nazik davetimde memleketi harice karşı meşru bir idareden mahrum bırakmak için, göğsümüze taş basa başa meclise iştirak karan aldık. İşte bizim, memle­ket menfaatini herşeyin üstünde tutan vatanperver hareketimizdir. O hareketle bugünkü muhalefetin hareket tarzının mukayesesini ve takdi­rini milletin vicdanına bırakıyorum.»

Profesör Fuad Köprülü, o mecliste, bir gece içinde, parlâmentolar tari­hinde misline rastlanmayan bir rezalet halinde, bir nevi tazyik ve işkence ile, 30 küsur vilâyet mebuslarının mazbatalarının çıkarıldığını da hatır­latmış, Büyük Millet Meclisinin bu devresinde bir münakaşa esnasında İnönü'nün 1946 da seçilmediği ileri sürüldüğü zaman, kendisinin kürsüye gelerek, soğuk kanlılıkla ve kılı dahi kıpırdamadan, bunu ilk defa duydu­ğunu, şimdiye kadar bu hususta hiçbir şey söylenmediğini ve itirazda bu­lunulmadığını söylediğini kaydetmiş ve «ben o zaman kendimi tutamadım çünkü Ankara itirazlarını ben müdafaa etmiş ve kendisinin mebus seçilmediğini bağırmıştım, yalan söylüyorsun dedim. Bu noktanın da tak­dirini sizlere havale ediyorum» demiştir.

Köprülü, daha sonra, İstanbuldaki konuşması esnasında, isim zikretme­den, Halk Fantisinin bugünkü Genel Sekreter Yardımcısından 'bahsettiği­ni ve bu zatın 1946 da yaptıklarıma işaret eylediğini kaydetmiş ve sözle­rine şöyle devam etmiştir:

«Bugün Halk Partisinin Genel Sekreter Muavini olan zat, güya 1946 da hiç bir şey yapmamış gibi davranmakta, bunları meskût geçmekte, başka taraflardan cevaplar vermeğe çalışmaktadır. Burada tasrih edeyim ki Turgut Göle, o zaman Ankara'nın Çubuk kazasında kaymakamdı. Ken­disi, okumuş bir insandı. Eskiler gibi, diktatörlüğe körükörüne hizmete alışmış olmaması lâzımgelen genç bir adamdı. Fakat buna rağmen, bu zat, sırf yaranmak için Çubuktaki vatandaşları en zalimane işkencelere ve dayaklara maruz bıraktı. Bunun mükâfatı olarak da Amerika'ya gide­rek orada hürriyet aşkım ilerletti ve geri dönünce bugünkü mevkiini aldı.»

Profesör Fuad Köprülü, dinleyicilere hitaben «eğer aranızda 1946 da bu zatın dayağını yiyen vatandaşlar varsa gelip onlar anlatsın» demiş, bunun üzerine dinleyicilerden birçoğu el kaldırmış ve bu vatandaşlar1, büyük sinema salonunu dolduran, .topluluğun heyecanları arasında kür­süye gelerek o zaman başlarından geçenleri anlatmışlardır. Bir kısmı genç, bir kısmı orta yaşlı, bir kısmı da ak sakallı olan bu Çubuklu vatandaşlardan kürsüye gelerek büyük bir heyecanla bizzat bağlarından ge­çirdikleri küfür, dayak ve hapis hâdisesini anlatanlar, Hüseyin Öztürk, Halil Özdemir, İbrahim Lâstikçi, Nuri Çetinkaya, Hamid Ağa, Muharrem Ozburan, Yahya Balalı ismindeki vatandaşlardır. Bunlar, kaymakamdan nasıl çizme ile dayak yediklerini, nasıl kollarının kırıldığını, dükkânları­nın kapatıldığını, zindanlara atıldıklarını, kendilerine nasıl komünist ve haydut dendiğini ve ne gibi galiz küfürler edildiğini, dinleyicilerden özür dileyerek, büyük bir heyecan içinde anlatmışlardır. Köylü vatandaşların bu ifadeleri dinleyiciler arasında galeyan uyandırmış ve kürsüye gelmek isteyenlerin ancak ufak bir kısmının şahadetleri dinlendikten sonra Profesör Fuad Köprülü sözlerine şöyle devam etmiştir:

1946 facialarının doğrudan doğruya mağduru olan vatandaşların hikâye­lerini dinlediniz. İşte o zaman Çubuk'ta vatandaşlara bu gibi işkenceleri reva görenlerdir ki bugün, o faciaların şahitleri henüz aramızda iken dahi, hiç sıkılmadan hürriyetten bahsetmektedirler. Yeni yetişen gençlerimiz, belki bu faciaları bilmezler ve bu sebeple, o zaman böyle isleri yapanla­rın bugün melekler kisvesine bürünerek söyledikleri sözlere bir kıymet verebilirler. Fakat hakikati ve bu insanların mahiyetlerini öğrendikten sonra, bugünkü iftira ve tezvirlerini daha iyi anlıyabileceklerdir.»

Demokrat Parti Genel Başkan Vekili, sözlerine devamla, bütün hakikat­ler meydanda iken ve bu hakikatları bugün memleketin manevî asayişini bozmak isteyenler pek âlâ bilirlerden, bu insanların, sırf sönmiyen hırs­larını tatmin için herşeyi unutmuş göründüklerini ve memlekette şea­met tellâllığı yaptıklarını kaydetmiş, 1954 seçimleri arifesinde de aynı şekilde hareket ettiklerini ifade ile demiştir ki:

«Bize terbiyeli konuşunuz, diyenlerin 1954 de kullandıkları lisan hepini­zin malûmudur. Meselâ İsmet İnönü'nün, Demokrat Parti liderleri ve bunların arasında Başvekil hakkında o zaman söylediklerini tekrar ede­cek olursanız, bunların edep ve terbiye hududunun tamamiyle dışına çıktığını görürsünüz. İftira ve tezvire geline en ufak bir sözü dahi protes­to etmeden geçirmiyen bu insanlar, o zaman, Demokrat Partiyi, vatanı yabancılara satmak ve müstemleke haline sokmakla itham etmişlerdi. Sizlere hitaben, bu vatanı Amerikalılara satacaklar, sizler de onların esirleri olacaksınız demişlerdi. Daha dün bu derece şeni, insanlığa ve in­safa sığmıyan iddiaları ileri .süren insanlar, bugün bizi insafsızlıkla it­ham ediyorlar. Halbuki biz böyle ithamlarda bulunmadık. Vatandaşlar kat'î surette çekinir insanlarız. Fakat onların hareketleri de meydanda­dır.

1954 de İnönü bütün sözlerini, Demokratlar Türkiye'yi Amerikalılara sa­tıyorlar mevzuu üzerinde .teksif ederken, Moskova ve Sovyet peyki mem­leketler radyolarının neşriyatında, kendisinin bu sözlerinin sabah akşam tekrar!andığını elbette duymuştur. Onların vicdanlarının, işlenen büyük günahtan dolayı sıkılmış ve hicap duymuş olması icap eder. Biz bunu böyle zannediyoruz.»

Profesör Fuad Köprülü, bundan onbeş yirmi gün evvel bir İstanbul ga­zetesinde okuduğu bir makaleye yeniden temasla, filhakika, Avrupa memleketlerinde, seçim zamanları hariç, seyahatlar, kongreler, açık ha­va toplantıları ve mütemadi kaynaşmalar görülmediğini kaydetmiş, mu­halefetin bugün memlekette huzur ve sükûnu bozmak istediğini belirt­miş, bu arada İnönü'nün 1946 dan sonra yaptığı a seçimlerden sonra artık her parti yeni seçime kadar1 kaderine razı olmalıdır» 'beyanatını hatırlat­mış ve bu vaziyetin hafıza kaybına yeni bir misal teşkil ettiğini .tasrihten ■sonra şöyle devam etmiştir :

«Bugünkü faaliyetin bir sebebi var, çünkü memlekette rejim buhranı mevcuttur, diyorlar. Hatta Demokrat Partiye alkil öğretmeğe dahi kal­kıyorlar. Bu iddialarda bulunurken, acaba kendilerine şu sualin sorula-bileceğini hatırlarından geçirmiyorlar mı? -Peki, bir dakika için sizlere inanalım: Şimdi hürriyet elden gidiyor. Ya 1950 de, seçimlerin üzerinden daha iki buçuk ay geçmeden evvel, derhal feryada başlamanızın sebebi ne idi?

Eski devirlerin seyyiatını unutup yeni bir hayata başlıyalım diye samimî bir niyetle devri sabık yaratmaya kalkmadık. Umumî af kanunu çıkardık. Fakat bu kanun çıkar çıkmaz, 1946 .seçimlerinde millî iradeye karşı irti­kâp ettikleri büyük cinayetlerin cezasından kendini kurtulmuş görünce hemen harekete geçmişler ve isnadlarına başlamışlardı. Bu isnadlar, bugün de -devam etmektedir.

Biz, bu hücum ve isnadların mahiyetlerini umumî efkâra arzla iktifa edi­yoruz. Bizim söylediklerimiz, sırf onların insafsız hücumlarının künhümi anlatmak içindir. Eğer onlar bu çeşit hareketlere tevessül etmeselerdî, bir de bunları söylemeği lüzumsuz sayardık. Bizimki mecburî bir muka­beledir. Tahrik ve teşvik onlardan gelmektedir. Fakat bilsinler ki bu tahrikler, hiç bir zaman cevapsız kalmıyacaktır.»

Profesör Fuad Köprülü, son olarak 20 ağustos tarihli Ulus gazetesinin başmakalesinden bir parça okumuş ve bundaki rezilâne isnad ve iftirayı belirtmiştir. Ulus  gazetesi,  20 ağustos  tarihli başmakalesinde diyor iki:

«Daha görülecek, çok İbret alınacak sahneler de vardır, milyonları aşan servetlerin nasıl elde edildiği, daha dün herkesin gözü Önünde dar ve muhtaç bir hayatın ıztıraplarını çekerken az vakit içinde zenginlerin zen­gini hale gelmiş dolapçıların ve Narinlerin ihtişamını görmeli. Büyükler­den birine yakınlığını, bu yakınlık derecesine göre temin ettiği dünya nimetlerini seyretmeli.»

« Bu müphem ve umumî lâfların içinde1 çok şenî bir iftira mevcuttur. Eğer kendilerinde zerre kadar haya varsa, iddialarını ortaya koymakla mü­kellef tini er. Mecliste mebusları vardır, çıksınlar, millet muvacehesinde bu gibi şeyleri, eğer varsa, aydınlatsınlar. Yoksa, durup dururken, bütün bir idarenin namus ve .şerefine böyle 'taarruzda bulunmak, ancafe namus ve şeref bilmemekten ileri gelir. Kötü niyetle atılmış olan bu iftiralar, ancak suyu bulandırmak ve bu bulanık suda balık avlamak içindir. Bu da namuslu insanların harcı değildir.»

Demokrat Parti Genel Başkan Vekili Profesör Fuad Köprülü, büyük si­nema salonunu hıncahınç dolduran vatandaşların heyecanlı ve sürekli al­kışları arasında sözlerini şöyle bitirmiştir:

«Bugün, memleketimiz, herkesin gördüğü gibi süratli bir kalkınma ve ilerleme yolundadır. Bunu, kötü niyetli olanlar dahi itirafa mecbur bu­lunmaktadırlar. Bu arada, şurada burada bazı hatalar ve aksamalar ola­bilir. Muvakkat ve geçici sıkıntılar belirebilir. Bunlar, olağan şeylerdir.

Fakat hakikat şudur ki, memleket süratli ilerleme ve kalkınma halindedir. Her tarafta refah ve kalkınma göze çarpmakta, hayat seviyesi yük­selmektedir. Memleketimizdeki birçok eksikliklerin telâfisine gayret olunmaktadır. Bu çalışma, yükselme ve ilerleme havası içinde bütün milletin el ele hareket .etmesi ve siyasî münakaşaların memleket menfaatları çerçevesi dahilinde yapılması icap ederken, muhalefet tarafından tutulan yol yanlış, ve memleket menfaatlerine aykırı bir yoldur.

"Kendilerine şu noktayı hatırlamalarım tavsiye ederim. Bir memleketin yüksek menfaatlerini ve milli birliğini herşeyin fevkinde tuttuk ve böyle hareket ettik. ,0 zamanki toplantıların bir tek hedefi vardı: Memlekette demokrasiyi kurmak ve demokrasi serbest seçimlere dayandığı için böyle bir seçim kanunu istihsal etmek. Bugün bunlar .temin edilmiştir. Ortada hürriyet buhranı, rejim buhranı diye birşey yoktur. Hürriyetler azamî şekilde mevcuttur. Hatta bizzat kendileri, iftira, tezvir ve sövme hürri­yetini dahi suiistimali etmektedirler. Buna karşı dahi bir muhalefet mev­cut  değildir.

Fakat kötü niyetlerle memleketin huzur ve sükûnunu, içtimaî, siyasî ve iktisadî nizamını maksadı mahsusla, tertiplerle bozmak gayesini takip edenler de, hükümetin teyakkuzu karşısında bu kötü niyetlerinin asla tatbik edilemiyeceğini hatırlarından çıkarırı almalıdırlar. Hükümetin va­zifesi, Türk milletinin serbest surette tecelli eden iradesini tahakkuk et­tirmek, memleketi önümüzdeki seçimlere kadar hiçbir zarara uğratma­dan, 'her türlü tehlike ve ithamlardan uzak tutarak getirmektir. Biz bu va­zifemizi yapmağa azmetmiş bulunuyoruz. Yanlış ümitlere kapılanlar, bu­nu elbette anlıyacaklardır.»

"Sürekli alkışlar arasında sona eren bu hitabeden sonra, Demokrat Parti Ankara İl İdare Kurulu Başkanı Orhan Eren kürsüye gelerek, hükümet işi için İzmire .gitmiş ve bu sebeple bugünkü toplantıda bulunamamış olan Demokrat Parti Genel Başkanı Başvekil Adnan Menderes'in arka­daşlara samimî selâmların] bildirmiş, bu toplantı hararetli tezahürat ara­sında böylece saat 16.45 de .sona emsi gür.

Demokrat Partinin İzmir'deki toplantısı:

25 Ağustos 1955 - İzmir:

"İzmir Demokrat Parti İl İdare Heyeti bu akşam büyük sinemada muaz­zam bir toplantı tertip etmiştir.

Saat 20.30 da başlayacak olan bu toplantıya iştirak için binlerce partili toplantı saatinden çok evvel binanın içini doldurmuş ve dışına taşarak etrafına yayılmış bulunuyordu.

Bugün Öğleden sonra Aydın'dan şehrimize gelen Dahiliye    Vekili    Dr. Namık Gedik, beraberinde Aydın, Muğla ve İzmir mebusları olduğu halde salona girdiği zaman müthiş bir alkış kopmuş ve partililer Dahiliye Vekilini muhabbet ve hürmetle sel aralamışlardır

İl Başkanı Enver Dündar Bagar'ın bu toplantıyı izah eden açış konuş­masını müteakip Dahiliye Vekili Dr Namık Gedik şife sık ve sürekli al­kışlarla karşılanan aşağıdaki nutku irad etmiştir:

«Çok muhterem sevgili ve kahraman İzmir'liler,

Şu muhteşem topluluğunuzun karşısında heyecan duymadan konuşmak-çok güç. İzmir ve İzmir'in dâvasına inanmış evlâtları bugün bu salonu beraber doldurmakta. Bunun elbette bir mânası olmak lâzım gelir. Yurd içinde bana refakat eden muhterem mebus arkadaşlarım ve mesaî arkadaşlarımla birlikte sekiz gündenberi bir sehayat yapmaktayız. Seyahati-1 misin son merhalesi, 'hepimizin çok sevdiğimiz güzel İzmir olmuştur. Bu'-seyahatimizin intihalarını ve memleketimizde cereyan etmekte bulunan son hâdiseler hakkında görüş ve kanaatlerimizi burada ifade ederken, mensubu bulunduğumuz büyük ve asil Türk milletinin ve mensubu, bu­lunmakla şeref duyduğumuz aziz partimizin asalet ve nekahetine uygun: bir lisan ile konuşacağım.»

Arkadaşlar,

Ankara'dan, çıktıktan sonra, su ana kadar binlerce kilometrelik yol yap­tık bir seyahatimiz sırasında uğradığımız altı vilâyetimizin güzergâha tesadüf eden veya etmeyen kaza nahiye ve köylerini ziyaret ettik Bu zi­yaretimiz sırasında binlerce vatandaşımızla karsı karşıya kaldık ve tıpkı 1946 ile 1950 arasında olduğu gibi, vatandaşlarımızın hepsini ayakta bul­duk arkadaşlar. Bu seyahat sırasında gündüzlerimizi gecelere ve gecelerimizi sabahlara bağladık. Her uğradığımız ve geçtiğimiz yol üzerinde-vatandaşlarımızın da, sevgili milletimizin de bizi gecenin geç saatlerine kadar beklediklerini gördük ve yorgunluklarımızı onların gönül vermesinden bize sundukları muhabbetle dindirdik. Sevinçten ve sayılan, itimad edilen ve güvenilen bir hükümet mensubu olarak göğsümüz iftiharla kabardı Taraflı ve tarifsiz, partili ve partisiz bütün vatandaşlarımızın bol,-bol muhabbetine mazhar olduk.  

Sevgili İzmirliler,

Bu gezimizin intibaı çok müsbet olmuştur. Ankara'yı iyeni bir kuvvet, ye­ni bir hamle kazanmış olarak döneceğiz Ve işimizin basma oturduğumuz zaman da. milletimizin bize ibzal ettiği bu muhabbetin karşılığına daha çok çalışmakla ödeyeceği? Bize. gezdiğimiz yerlerde: Hiç bir vatandaş sıkıntısından bahsetmedi. 1946 ile 1950 arasında her uğradığımız yer­de bize bakan gözler, bir şeyin hasretini çeker ve onu bizden ' isterdi. Hürriyet. Bu sefer bunu bizden istemediler arkadaşlar. Şu halde mem­lekette ve büyük kitlede bol bol hürriyete, susamış olduğu hürriyete ka­vuşmuş olmanın büyük bir sevinci vardır. Bunu memnuniyetle ve ifti­harla  müşahede ettik.

Muhterem arkadaşlarım,

Bu gezdiğimiz yerlerde çok içli müşahedeler, bizi bazen maziye, hâle ve istikbale götürdü. Senirkent'i ziyaret ettiğimiz zaman orada çoluk çocuk kadın erkek, genç ihtiyar vatandaş topluluğu bizi bekliyordu. Senirkentte bugün bir takım, kendilerine göre, kurulan siyaset pazarla­rında satılmakta olan metaların ne derece itibar görülebileceğini canlı debilerini müşahede ettik. Ve Senirket'li bizimle konuşurken, maziyi hatırlamanın verdiği ıztırap ile gözleri yaşardı. Amma bugünün nimeti içînde bu gözlerdeki yaş birdenbire durdu.

Muhterem arkadaşlarım,

Memleket baştanbaşa inşa halindedir. Bu inşaya, köyünde tarlasında, elin­de çapası ile köylü, fabrikasında, atölyesinde işçi bürosunda memur, hülasa bütün vatandaşlar analarının sütü kadar ak, emeklerinin mahsu­lü olan terlerini katıyorlar. Ve yeni inşa ettiğimiz yarının mes'ut Türkiyesine hissedar oluyorlar. Bunu hakikaten büyük bir iftiharla müşa­hede ettik. Şu halde, bu gün inşa etmekte bulunduğumuz vatan, müşterek malımızdır. Bu müşterek malı korumanın tedbirlerini almak, müş­terek vazifeler imizdir.' Simdi sözü bu noktaya getirmişken, bir memleke­tin büyük menfaatleri karşısında, siyasî partilerin vazifelerinin ne oldu­ğunu burada birlikte mütalâa edelim.

1950 den bu yana, içine .girmiş bulunduğumuz demokratik rejimin icap­larından olan iktidar ve muhalefet çalışmaları,    mesailerini bir noktaya göre ayarlamak mecburiyetindedir. Yolları programları ayrı olsa    dahi onların nirengi olarak tanımaları lâzım gelen bir tek nokta vardır. O da aziz vatanımızın ve miletimizin büyük menfaatidir. Eğer maksat ve gaye bu noktaya varmak ise, o takdirde yollar, elbette millet tarafından mak­buldür. Amma bu yollar o nirengiye doğru gitmek de ihanet çukuruna doğru gitmeye kalkarsa, o zaman asla bu makbul değil, menfur bir yoldur arkadaşlar. Siyasî partiler mensuplariyle ve kendilerini sevki idare eden heyetleriyle memlekette vazife kabul ederler. Siyasî partileri şevkti idare eden insanlar o partilerin basında bulunan insanlar, şahsî hesapları "bir  tarafa atarak,  küçük ihtiraslarının peşinden  değil büyük memleket menfaatlerinin arkasından gitmeye    mecburdurlar.    Bugün    memleketi­mizdeki manzara böyle midir?  arkadaşlar? Maalesef hayır    diyorsunuz.

Maalesef hayır arkadaşlar. Siyasî partiler, demokratik rejimle idare edi­len memleketlerde muhalefette ve iktidarda muayyen bir zaman içinde bulunurlar. Bu zamanı kanun tesbit eder. İktidarları ve muhalefeti millet seçer. İktidarda bulunan partiler bir devre her türlü tasal­lut ve tecavüzden âzade ve masun olarak çalışırlarsa muvaffak olurlar.

Ve memleket hizmetine tahsis etmiş oldukları emekleri bu suretle değer­lendirmiş olurlar. Demokratik memleketlerde iktidarlar bu vazife ile tavzif edilmişlerdir. Muhalefetler de, tahripkâr tahriklerinden kendile­rini kurtararak icap ettiği yerde hakkı teslim etmesini bilirler. Eğer ufak tefek hataları varsa, bu hatalara işaret etmek suretiyle onların tashihi îçin hüsnüniyetle teşebbüsler yaparlar. İste demokratik hayatın icabı, iş­te demokrasi terbiyesi, işte siyasî terbiye budur arkadaşlar. Ben maziden bahsetmek istemem. Maziyi kurcalamakla geçirecek vaktimizi, istikbale tahsis  edeceğimiz emeklere ayırmalıyız. Biz hâdiseleri böyle düşünürüz.

Hiçbir zaman geçmiş hesaplara kıymet vermeyiz. Suçlunun başını sucu işlediği yere ve suç tarihine doğru sevketmek ve çevirmek    istemeyiz.

Anıma gelip de bu suçlu güçlü olmaya kalkarsa, o takdirde, ona maziden. ders vermek mecburiyeti hasıl olur. Ve bunu üzülerek yapmağa mecbur oluruz arkadaşlar.

Demokrasilerde hürriyet anlayışı nedir? Bunun son günlerde yuvarlak lâflarla münakaşası yapılmakta. Demokrasilerde hürriyet, ekseriyetin hürriyetidir. Muayyen, maksadın önündeki bütün mukaddes ve muazzez varlıkları yıkmak suretiyle istihsal etmeye yeltenmek bir avuç insanın asla hakkı değildir. Demokraside hürriyet patent altında, inhisar altında bulundurulmaz. Demokraside hürriyet asla anarşinin hududuna yaklaşamaz. Yaklaştığı andan itibaren demokratik rejimlerin demokratik hü­kümetleri ve demokratik milletleri, bunu göğüslemesini bilir arkadaş­lar. Siyasî mücadele sahnesine çıkan mücadeleciler evvelâ hitap ettiği büyük kitleyi hesaba katmaya mecburdurlar. Siyaset sahnesinde söz söylemek isteyen insanlar muhataplarının arzusunu ve muhataplarının ha­leti ruhiyesini ölçmeye mecburdurlar. Kılık kıyafet tebdil etmek suretiyle milletin karşısına çıkarak, bambaşka bir hüviyetle ve asla milletin tecviz etmiyeceği şahsî ve siyasî terbiye ile telif edilmeyecek sözler söylerse, o kitlenin kendisine vereceği cevap, sadece lanet ve nefret cevabı olur. Biz., parti olarak ve bu partinin hükümeti olarak, daima vakar ile konuşması­nı bildik. Daima basiretli ve daima temkinli hareket ettik. Müsamahakâr olduk. Müsamahayı o dereceye götürdük İti, bir devri sabıkın ıztıraplarıni bu memlekette yaratmak için büyük kitlenin az dahi olsa muahezesine rağmen onları affettik arkadaşlar.

Bunu neye yaptık, Türk milletinin kalbi rahimdir, şefiktir, affetmesini bilir. Ama sunu da .biliyoruz iki. o yapılanları iyi veya kötü asla unutmaz, îşte bizim müsamahamızın teminatı bu olmuştur arkadaşlar.

1950 de Büyük Millet Meclisine geldik. Daha ayaklarımızın üstünde, mücadeleden getirdiğimiz vatan toprağının tozları, büyük çatının altında tecelli eden millî irade ile sizlerin namı hesabınıza vazife devraldık. Mu­halefette bulunan arkadaşlarımız meclisin bir köşesini işgal ettiler Mü­cadele bitmiş, artık memleketteki müşterek vazifelerimiz başlamıştı Eli­mizi muhabbetle kendilerine uzattık. Maziyi hatırlamayalım, hali ve is­tikbali beraber inşa edelim dedik. İşte bu teşebbüsümüze rağmen arka­daşlar, daha geldiğimizin ,birinci ayında kaybedilmiş bir iktidarın nimet­lerinin ihtirası ve sıtma nöbetleri içinde hücumlarına uğradık, bir ay hükümet gelmiş programım daha yeni hazırlamış ve millete arzetmiş. Gelenler kim, bu memleketin içinden seçilmiş, aralarınızdan gelmiş olan insanlar, en az o yeri terk eden insanlar kadar kıymetli memleket evlât­ları. Derhal hücum başladı: «Yanlış geldiler, beceriksizler, dört seneye yazık olacak. Millet yakında işlediği hatayı anlıyacak » diye sağdan sol­dan, mütemadiyen tahrikler başladı. Biz, büyük bir vakar ile bunlara ta­hammül ettik. Araya bazı hâdiseler girdi. Bu hâdiselerden azamî istifade etmek yolunu tuttular. Muvaffak olamadılar. Yeniden seçimler geldi. Muhtar seçimleri, belediye seçimleri, meclisi umumî seçimleri.. Millet oy'unu kullandı ve onlara dedi ki: «Biz aldanmadık. Gelenler bizim ma­lımız ve muteber insanlarımız. Onlara hürmet etmesini bilin.u Bunu ken­dilerine telkin ettiler, fakat yine anlamadılar.

Arkadaşlar,

Bir sene, birbucuk sene bu mücadele devam ettikten sonra biraz sükûnet buldu. l954 gidi, hepiniz şahlandınız, meydanlarda konuştuk. Çalınmala­rımızın hesabını milletimize arzettik. Yüzde yüz emniyet içinde geçen bir seçimden sonra yine meşru bir iktidar olarak ve 1950 den daha kuvvetli bir iktidar olarak vazife aldık. Dört sene evvelki hastalık yine nüksetti. Yine başladılar. Bir sene içinde mütemadiyen, acaba bu iktidarın giriş­tiği muazzam hamlelerin tahakkuk etmesine engel ne gibi vasıtalar var, bunları nasıl kullansak diye temellerini kazdığımız büyük eserlerimizin yanma dahi yaklaşmadan, onları kötülemeğe başladılar.

Arkadaşlar,

Daha dün akşam geç vakit Aydın'a gelmiştik. Muhterem mebus arkadaş­larımla birlikte, henüz lâfı yapılmayan siyasî alanda onların eline geçse otuz defa istismar edecekleri bir eserin, temeli dahi atılmayan bir eserin yanına gidelim dedik. Kemer Barajına çıktık arkadaşlar. Gece olmak üzere idi. Barajı gezdik İki dağın arasında gürül gürül akan Akçay, yanıbaşında yükselmekte bulunan bir eserin temellerinin kazıldığını bi­zim gibi duyuyordu. Gezdik dolaştık, genç mühendis arkadaşlarımız işle­rinin başında, toz toprak içinde Türk evlâtları, işçi olarak yorgunlukları­nı çeşmelerde dinlendiriyorlar. Küçücük Akçay deresinin iki tarafı 'birer küçük mamure haline gelmiş. Batın bunların daha şimdiye kadar lâfını etmedik. Bu eser kendi kendinle yükseliyor. Oradaki mühendis arkadaş­lardan bir tanesine sordum: «Muhaliflerimiz mütemadiyen memlekette iktisadî buhran var, plânsız çalışma var, sıkıntı var diyor ve bunları ko­nuşup duruyorlar. Bunlardan bîr tanesi acaba bu Akçay denen yere gelip de sizden sordu mu ve gördü mü?» Dediler ki: »Buna ait bir malûmatımız yok, hem buraya gelmezler onlar» evet gelemezler. Eser büyük, arkadaş­lar. Amma: gelmeden ve görmeden konuşmak olur mu? İşte Sarıyar iste Gediz, işte Hirfanlı. Işıksız memlekete ışık, nursuz memlekete nur, kud­retsiz memlekete kudret getirecek olan bu eserler.. Hangisini gidip gör­düler arkadaşlar, hangisini gördüler. Vakitleri mi yok, vakitleri o kadar çok 'ki, küçük dükkânvari lokallerde otururlar, sabahtan aksama kadar bizim ayağımıza giydirmek için şeytan papucu dikerler. Neye gitmezler, bu memleket onların memleketi değil mi? Sarıyar Barajını, Gediz'i, Hırfanlı'yı, Akçayım Demokrat Parti kendi için. mi yaptırıyor? Bu 'barajlar bu eserler partinin envanterine mi geçecek. Bunlar, Türk milletinin en­vanterine geçecek arkadaşlar. Ruhlarındaki ufunetten kurtulabilmeleri için, dedikodudan kendilerini kurtarabilmeleri için ve milletin karşısında makbul insanlar olabilmeleri için, bizim gibi gece gündüz bu vatanı ka­rış karış dolaşmaya ve eserlerin yanına gidip o eserlerin toprağını övme­ye mecburdurlar arkadaşlar. Bunu yapmazlar, otururlar bir avuç şeker, bir kilo çivi, şu kadar gaz için lâf ederler. Dün Bodrum'dan dönüyoruz. Bir köye uğradık. Geç vakit köylü bizi bekliyor. Güler yüzle bizi karşı­ladılar. Hakikaten yorulmuştuk. Bîr kahvelerini içtik. Onların kahvele­rinde başka bir kuvvet, başka bir güzellik yar. O derhal yorgunluklarımı­zı dinlendirdi. Konuşuyoruz, ihtiyaçlarından bahsediyorlar. Dediler ki: «Her şeyimiz güzel, mekteplerimiz yapılıyor. Yalnız son günlerde biraz çivi sıkıntısı çekiyoruz. Doğru dedim, hakkınız var. yalnız ben size bir şey sorayım. Bu çiviyi nerede kullanacaksınız, niçin istiyorsunuz, dediler ki: «Bu çiviyi elbette inşaatta kullanacağız.» «Hangi inşaatta?» »Bu sene şu mevsim içinde, şu küçücük köyde yeniden 17 tane ev yapıyoruz. Bu yaptığımız 17 ev için istiyoruz çiviyi."

Arkadaşlar,

Bu bir koy Elli bine yakın Türk köyü ve Türk köylüsü soğuktan ve çit
damlardan kurtuluyor. Elbet'le çivi istiyecek. O bizden bunu istemediği
zamanlarda üzülelim, bu memleketin atisinden endişe edelim. O bizden
isteyecek, nasıl isteyecek? İstemek kudretine sahip de ondan isteyecek,
ev yapmak, kudretine sahip de ondan isteyecek. Kûtulâysmut bir lokma
bir hırka geçinmek mecburiyetinde olmadığı için isteyecek arkadaşlar ve
vereceğiz.              .                                                                       .  .

Muhterem arkadaşlarım;

Bir, memleketteki eserleri kendimize malettiğimiz gibi, mesuliyetlerimi­zi de bölüşmek mecburiyetinde olduğumuza kaniiz. Siyasî partilerin içinde beş on, yirmi, yüz bedbaht .adam çıkabilir. Siyasî partilerin, ka­dehini bu adamlar bir zaman için. idare edebilir. Bu memleketin bu çim hasretini çektiği en büyük yokluk, millî menfaatlerde bizimle iştirak et­mesi lâzım gelen muhalefet partilerinin başında, meseleleri bizim gibi düşünebilecek insanların olmayışıdır. En büyük bedbahtlığımız budur ar­kadaşlar. Demin arzettiğim, bu parti çalışanlarının artık bu hakikati öğ­renmeleri icab eder. Mensup oldukları partinin içinde yüzlerce, yüzbinlerce, milyonlarca vatanperver insan barınmaktadır. Ben, işte bu vatan­perver insanlara, başlarındaki felâketi işaret ediyorum. Bir an evvel tedbirlerini alsınlar. Demokratik rejimin icaplarından biri olan muhalefet yeniden ve memleket hayrına kalkındırsınlar. Zaman kısadır arka­daşlar. Çünkü son günlerde bütün memleket sathında, vatan sathında yaratılan tahrik havaları, vatandaşlarımızı son derece muazzep etmekte­dir. Bir an evvel bunun tedbirini alanlar. Memleket islerinde iktidarların olduğu kadar, muhalefetlerin de mes'uliyeti bulunduğunu asla unutmasınlar. İste arka el a şiarımıza, o vatanperver arkadaşlarımıza bu kadar bü­yük bir açık kalblilikle samimî kalble bunu ifade ediyoruz.

"Muhterem arkadaşlarım, sevgili vatandaşlarım,

Arzımızdan çıkan kelimeleri kitleye inal etmeden evvel onların hesabını çok iyi yapmalıyız. Siyasete girenler ve memleket kaderinde. mes'ul ve iştirak eden insanlar, bunu çok iyi hesaplamalıdır. Son günlerde muhtelif parti kongresi, açık ve kapalı yer toplantıları vesilesiyle ve hele bir kış­ını milletten halk etli etmedi almış olduğu bir hil'atle ve tesrii masuniyet zırhına bürünerek, şereflere ve haysiyetlere tecavüz etmektedirler. Bun­ları esefle müşahede ediyoruz. Sözümüzün basında arz etmiştim. Hiç bir zaman bu insanlara, onların düştüğü seviyeye kadar inerek cevap vermiyeceğiz. Amma memleket içinde yaratılan nefret ve lanetten haber­dar olmalarını da kendilerine tavsiye edeceğiz. Bu son günlerde cereyan eden hâdiseler karşısında hükümetinizin elbette eli kolu bağlı seyirci kal­masını siz kabul edemezsiniz. Memlekette işinin gücünün basında bulu­nan vatandaşlar huzur istiyor arkadaşlar, maddî ve manevî huzur istiyor. Bu maddî ve manevî huzurun teminatı, bugünün iktidarı öncü­nün hükümetidir. Şu 'halde vazifelerimizi yapacağız. Hükümet tedbir ve kararları karşısında hürriyetlerin tahdit edilmeye başlandığını ifade eden bir avuç insana şunları açıkça ifade etmek lâzım gelir: Arkadaşlar, bu­gün bizim yaptığımız iş, aldığımız tedbir ve kararlar hürriyetlerin tah­didine matuf değil, hürriyetimizi tehdit eden tahrik ve tezvirlere ma­tuftur. Biz çok pahalıya malolmuş olan bu büyük nimeti, muhterislerin tahrik ve tezvir oltalarına yem olarak takamayız arkadaşlar. Buna im­kân yok. Ve zaten buna imkân olmadığı, Demokrat Parti hükümetinin tedbir ve kararlarından anlaşılır. Bizim aldığımız tedbir ve kararlar, asla partimiz ve iktidarımızın bekasının teminatı değil, Türk milletinin ve Türk vatanının bekasının teminatıdır. Meseleleri böyle ortaya koymak ve böyle konuşmak lâzım. Ben, bu hükümet içinde, bu memleketin iç hu­zurundan mes'ul bir insan olarak şunu alıkça ifade ediyorum ki, büyük kütlenin hürriyetine, büyük Türk acillerinin menfaatlerine ister içten, ister dıştan bir tecavüz vaki olursa, göğsümü buna siper ederim. Bir Halk Partili mebus, hükümetin almış olduğu ve Dahiliye Vekâletinin yayınla­dığı bir tebliğ münasebetiyle "bendenize iltifatta bulunuyorlar. Diyorlar ki" «Demokrasilerde böyle bir Dahiliye Vekili olsa, o demokrasiler bu Dahiliye Vekilini alaşağı ederler. Böyle Dahiliye Vekiline Dahiliye Ve­kili demezler, bekçi bile demezler.»

Arkadaşlarım,

Arzettim. o seviyeye inerek cevaplandırmayacağım. Çünkü bu zat, şerefli insanların tertemiz alnına leke atmakta asla tereddüt etmez. Başvekil Menderes'in millî mücadelede Aydın hududlarında çarpıştığı sırada, ona bühtanda bulunan mebustur. Bunu bilirsiniz arkadaşlar. Bu bugün böyle söylüyor. Ben bekçiyim arkadaşlar, (bekçiyim anma, sokak bekçisi değil,, memleket bekçisiyim.

Arkadaşlarım,

Milletlerin hayatında muhtelif devreler vardır. Elbette bizim için de öyle. Bilirsiniz, yeni Türkiye'nin doğusu demek olan bîr büyük mücadele dev­ri vardır, içinde yaşadık. İzmir bunu gayet iyi bilir. Bu millî mücadele devri zaferle neticelendi. Arkasından büyük Atatürk'ün inkılâp devri. O da her fâni gibi kendisine doyamadan aramızdan ayrıldı. İste 1938 den bu yana Türkiye denilen bu güzel memlekette muzlim bir devir doğdu. Ve bu 1946 ya ki kısmen ve nihayet 1950 ye kadar devam etti. Bu devrin adı tarihe atalet ve zulüm devri olarak geçmiştir. Şimdi bizim devrimiz. Bunu da tarih elbette isimlendirecek. Amma tarihe bir kolaylık olsun diye arzederim, bu devrin adı enerji devri, istihsal devri ve inşa devridir arkadaşlar. Memleketin içinde bulunduğu şartlar malûm, gülmeyen yüz­ler gülüyor, gözlerin içi gülüyor. Bir damla suya hasret olarak günlerini geçirmiş olan köylerin içinden gürül gürül çeşmeler akıyor. Millet bahti­yar ve mes'ud, yarım düşünüyor.

Arkadaşlarım,

Böyle mes'ut bir Türkiye'nin üzerinde son günlerde bir takım gürültüler, patırdılar ve hepimizi üzen şeametti sesler .duyulmaya başlandı. Bunlar nedir, aklımıza şu geliyor, mamure haline getirmek üzere bulunduğu­muz ve yıkmakta olduğumuz harabelerin üstünden ürken kuşlar mı bun­lar. Bıraksınlar bu sayhaları. Bu vatanın sathında; şimdi istikbalin bestesi dillerde ve kulaklarda. Gelsinler aramıza- karışsınlar ve müşterek va­tanın sahibi olarak vazifeye katılsınlar; kendilerinden bunu istiyoruz. Bi­zim tehdidimiz yok, bizim tavsiyemiz var. Bütün dünyaya karşı bütün­lüğümüzü göstermeğe mecburuz. Cereyan eden hâdiseler meydandadır. Türkiye yeni bastan inşa ediliyor ve Türkiye, kökü tarihin derinliklerin­de olan bir milletle, azametli bir milletle yeniden sahneye çıkıyor. Ham­lelerimiz meydanda, uzun seneler atalet içinde uyutulmuş olan bütün dünya bunu gıpta ile ve takdirle seyrediyor. Bunu bize açıkça ifade edi­yorlar. Türkiye diyorlar, Yakın Şarkın meşalesidir. Türkiye, bütün dünya için güvenilir bir kuvvettir. Dostluğu paylasılamaz, bu kadar büyük bir millettin diyorlar. İşte meselelerimiz işte benim, vazifeli arkadaşınız ola­rak sarahatte ve katî olarak son günlerin hâdisesi karcısında hükümet olarak yaptığım beyanlar arkadaşlarımızın haysiyetlerine asla dokun­madan, kendilerine vazifelerini hatırlatıyoruz. Ve büyük bir topluluk hu­zurunda ve çok manalı bir topluluk huzurunda Ege'nin kalbi olan İzmir'­den kendilerine haykırıyoruz arkadaşlar:

«Bırakın bir avuç muhterisi, onlar kaderleriyle başbaşa kalsın, gelin ey arkadaşlar diyoruz, vatanın müşterek şerefini beraber paylaşalım.»

İşte muhterem İzmirliler, kahraman arkadaşlarım, günlerdenberi bekle­diğim bugündü. Sisi büyük bir topluluk olarak karşımda bulmanın saaddet ve bahtiyarlığı içindeyim. Bu toplantıyı tertipleyen ve bu topluluğa iş­tirak eden bana bu yolda hitap etmek fırsatını veren sizlere, kalbimin köşesinden en derin muhabbetlerimi arzederim. Ve sizinle birlikte Türk milletinin ebedî bahtiyarlığını Tanrıdan niyaz ederim arkadaşlar.»

Dahiliye Vekilimizin konuşmasından sonra bu muazzam topluluk, İl Baş­kanının Atatürk'e saygıya davetini müteakip, Dağbaşını duman almış marşını söyliyerek büyük bir vekar cinde dağılmıştır.

Ekonomik plân meselesi

Yazan: Y. Kadri Karaosmanoğlu

4/VIII/1955   tarihli   (Tercüman) dan:

Birinci Cihan Harbinden sonra, ilkin, Komünist Rusyanın açtığı ekonomik plancılık ağrı hemen bütün liberal de­mokrasi âleminde ya hayret veya islihza ile karşılanmıştı. Bu âlemde, Sos­yalizme temayülleriyle tanınmış birkaç iktisatçı 'bile, bunun çıkar yol olmadı­ğını söylemiş ve Moskova hükümetinin bu vadideki tecrübelerine, uzun yıllar boyunca, şîk ile şüpheyle bakmıştı. Klâsik iktisatçılara göre, bir sürü bek­lenmedik vakıalar sahası olan ekono­mik hayatta, beşer yedişer yıllık uzun vadeli istihsâl ve istihlâk proğramları çizmek, kelimenin en hafif mânasiyle ancak bir faraeiyecilik sayılabilirdi. Kaldı ki, yeni iktisat ilminin, tarihî gerçeklere dayanan hükümleri bakı­mından da bu plân veya programların amelî bir kıymeti olmamak lâzımgelirdi. Zira tarih, o ama kadar herhangi bir zaman, herhangi bir milletin, iktisadî hayatını bu derece rasyonel bir usulle nizamladığını kaydetmiyordu. Bunun tam tersine olarak bütün ekonomik gelişmelerin az çok ampirik bir surette vuku bulduğunu gösteriyordu. Meselâ Ondukuzuncu yüzyılda, İngiltere. 'Fran­sa ve Almanya gibi Büyük Garp milletlerinin endüstri alanındadaki baş döndürücü terakkileri hangi Gorsplan' a. hangi devletçilik sistemine verilebi­lirdi?

Halbuki, bütün bu tenkitlerin yapıldı­ğı, bütün bu delillerin ileri sürüldüğü sıralarda, hem bugün Amerika, hem de diğer iki Garplı devlet, Faşist İtal­ya ile Nasyonal - Sosyalist Almanya, var kuvvetleriyle ekonomik siyasetlerini plânlaştırmakta idi. Bu sayede, ilk Cihan Harbi sonrasının sefil, perişan ve yoksul İtalyası az zaman içinde zengin, düzenli ve dörtbaşı mâmur Fransayı kıskandıracak bir nizam ve refah seviyesine erişti. Parasının kıy­meti sıfıra düşmüş ve işsizlerinin sayı­sı on milyonları geçmiş Almanya, altı yıla varmadan Avrupanın göbeğinde ekonomik ve endüstriel kudretin en yüksek zirvesini teşkil etti.

İkinci Cihan Harbinden sonra ise ekonomisini plânlaştırmayan hemen hiç bir millet veya devlet kalmamıştır. Li­beralizmin beşiği olan İngiltere'de bi­le hukûmet bîr çok çalışma, işletme ve İstihsâl şubelerini tek elden idare et­meğe başlamıştır. Beş yıl evvel, bu memlekette, herkes İşçi Partisi gidip Muhafazakâr Parti gelince, ekonomi sahasında herşeyin eski haline döne­ceğini tahmin ediyordu. Lâkin, Muha­fazakâr Parti, bazı rötuşlarla İşçilerin kurduğu düzeni muhafaza etmekle kal­dı.

Demek oluyor ki., ekonomi sahasında plânlama bütün dünyaca içtinap edilmez bir zaruret haline girmiştir. Bu­nunla beraber, tam bir «coordination» cihazından mahrum ve kütlece geri milletlerde, böyle bir sistemin tatbika­tında pek çok zorluklarla mücadele etmek lâzım geldiği de göz önünde tu­tulmalıdır. Zira, bir plânın her şeyden evvel halk ve milletçe anlaşılıp kabul edilmesi, yani bir millî dâva, bir millî şevk ve heyecan mahiyetini alması şarttır. Bundan dolayıdır ki, böyle memleketlerdeki hükümetler, plânları­nı tatbik mevkiine koymadan önce, bütün propaganda cihazlariyle onun edebiyatını yaparlar. Yetkili ekonomi bilginleri arasında ona dair münazara­lar açtırırlar ve hattâ ressamlara re­simler, şairlere şiirler   yazdırırlar.

Aksi. takdirde, plânlaşma hareketleri, çok defa, menfî neticeler verebilir.

İşte medeniyet

Yasan: H. C. Yalçın 5/VIII/1955 tarihlî (Ulus) dan:

Arjantin'de diktatörlük rejimine kar­gı patlak veren ve kısır kalan isyan ha­reketinin çarçabuk hesabı görüldü. İs­yanın baş tertipçisi olan Kontramiral Calderon ile yedi subay müddeti belli olmıyan hapis cezasına uğradılar. Asi­lerin kumandasını idare eden Bahriye Bakanı Kontramiral Olivieri ise 18 ay hapis cezası çekecektir. İşte bu kadar! Bu isyan hareketinde binden fazla in­san yaralanmıştır! Ve içlerinden 400 kişi ölmüştür. Müddeti belli olmıyan hapis cezalarım ciddiye almaya im­kân yoktur. Hepsinin de bir müddet sonra serbest bırakılacakları tabiidir. İşlenen suç diktatörlük rejimine kar­şı koskoca -bir isyan idi. Muvaffak ol­saydı Albay Peron'un sağ kurtulması çok şüpheli bulunuyordu. İsyan yü­zünden dökülen kan. ise hakiki bir mu­harebeyi hatırlatacak kadar boldur. Bir buna bir de âsilerin uğradıkları cezaya bakınız.

Radyoda bu havadisi dinlerken, işte medeniyet, dedim ve o kadar aleyhin­de bulunmuş olduğum Albay Peron'u kucaklamak istedim. Bizde gazete mu­harrirleri herhangi bir makamın ma­nevî şahsiyetine hakaret etti diye hü­kümden evvel tevkif olunup senelerce hapse mahkûm ediliyorlar. Beğenme­diğimiz, diktatörlük diye kötülediği­miz Arjantin'de ise, kan dökmüş âsiler bu kadar merhametli ve İnsanca bir muamele görüyorlar. -Bu merhametli-«clement» kelimesi benîm değil, şöhret rejimlerinin pek aleyhinde bulunan hür İsviçre gazetelerinden birinin kul­landığı tabirdir - Albay Peron bu me­selede takibettiği akıllıca ve insanca harekat hattiyle medenî dünyanın her tarafında sempati uyandırmış ve gü­nahlarından büyük bir kısmını affettirmiştir.

Şimdi bir de kendi memletemize bakalım.   Geçimin   darlığından  ve  hayatın, pahalılığından  ağzınızı  açtınız,  tedbir­li bir iktisat siyaseti istediniz mi, der­hal    »iktisadî     suikastçı»     olursunuz. Toplantı hakkına, kanunlara ve insan haklarına uymaz hareketlerden    dola­yı düştüğünüz zorluklar içinde   seçim­lere girmeli imkânını bulamadınız mı, doğrudan doğruya  düpedüz   »suikast» yapmış olursunuz. Nerede   ise 'bir sıkı yönetim, hemen "başlar kopacak    gibi bir tehdit, tahkir ve tecavüz    dalgası 'kabarır. Bu rejimin ve bu zihniyetin adına da demokrasi demece    kalkarız. Ve bütün batı dünyasının müstehzi te­bessümlerini  üzerimize  davet     ederiz. İktidarın  ağzında    muhalif     kelimesi. yoktur.  Muhalif  bir  garazkârdır,     bir tezvircidir, bir tahkircidir,    yani    bir düşmandır. Muhalife yalnız bir hak ta­nınmıştır:   İklim   beklemek.   Muhalife bir selâm verildi mi, ondan dalkavuk­luk beklenir. İstiklâlim muhafaza    et­mek isteyen    gazetecilere resmî -basın, konferanslarında boykotaj yapılır. On­lar vatandaş değildir. Hükûmat ile uzaktan   yakından  münasebeti  olabile­cek "bir vatandaş işini    gördürebilmek yahut mevkiini muhafaza    edebilmek için mutlaka düşünce ve tenkidi   hak­kından vazgeçmeli,  boynunu bükmeli ve iktidar partisinin ateşli bir partiza­nı olmalıdır.

Arjantinde Albay Peron bukadar yu­muşak ve uysal davranıyor. Fakat mu­halefet prensipler bahsinde hiç feda­kârlık yapmıyor,   «İklim»  beklemiyor.

Demokratik hürriyetlerin tesis ve te­minini istiyorlar. Amerikan U. P. Ajan­sının Buenos - Aires'ten verdiği bir telgrafa göre, Santa-Fe Radikal Parti­si Reisi siyasî bir toplantıda «dahilî harb hali kaldırılmadığı müddetçe -si­yasî sulh ve sükûn mevcut olamıyacağını ilân etmiştir. Bu toplantıda bir zabıta mamuru yok mu idi acaba; ora­nın valisi gelip de muhalif parti teş­kilât başkanının kolundan tuttup kürsüden indiremedi mi? Diktatörlük diye o kadar götü gözle gördüğümüz Ar­jantin'e imrenecek miyiz? Onlara şid­det usullerini öğretmek için biz mi mü­tehassıs göndereceğiz?

Aynı zat, hiçbir zor hareketine maruz kalmadan şunları da söylemiştir:

«Siyasî mahpuslar bulundukla, işken­ce mevcut  Oldukça ve basın  hürriyeti

yerleşmedikçe sulh ve sükûn olamaz..

 aynı telgrafa göre Arjantin'in BirIeşik Demokrat Parti Başkanı da Arjantin radyosunda - dikkat! Radyo­da! - şu beyanatta bulunmuştur:

«Sosyal ve siyasî sulh ve sükûn şu çırada kat'î bir ihtiyaçtır. Durum böyle iken şahıs düşünülemez. Onun için. Peron iktidarı terketmeli, millî sulh ve sükûn uğrunda bu fedakârlığı yap­ma İldir.»

Arjantin diktatörlüğü radyosunda bile serbestçe söylenen bu sözlerin onda bi­ri bizde bit- cinayettir.

Sayın Başbakan Adnan Menderes, Türkiye'de kimse ne sizden, ne de parti­nizden iktidarı terketmenizi istemiyor. Bütün dâva demokratik hakların Türk vatanında samimî, hakikî ve fiilî su­rette yerleşmesini istemekten ibarettir. İktidara gelmek tem o kadar hararet­le müdafaa .ettiğiniz bu dâvayı bugün çiğnemeyiniz. Türk milletinin hakkını veriniz: Hepimizin eli üstünde gezersi­niz. Şiddetli kanunlarınızın, hapisha­nelerinizin temin edemediği sükûnu demokrasiyi tatbik yolundaki bir ka­rarınızla bu memlekete getirebilirsi­niz. Kimsenin nazik, dürüst, kibar ve güleryüzlü şahsınıza bir düşmanlığı yoktur. İstenen şey düşmeniz değil yükselmeniz dir. Sadece bir partinin başı değil, bütün bir milletin sevgilisi olunuz. Bugün aleyhiniz de ki kaleminiz yarın sizin sitayişlerinizi kaydetmekle bahtiyarlık duyarlar. Kabiliyetiniz, zekânız, çalışmalarınız için verimli bir saha Önünüzde acık duruyor, Türk va­tanına insan haklarını kat'î ve tam surete getirmek şerefi şöhretinizi ebe­diyete kavuşturur.

Hiçbir taraftan direktif, ihtar ve mü­dahale olmadan, tam bir serbestlik içinde çalıştığım bu gazete sütunların­dan dünya nimetleriyle artık hiçbir il­gisi kalmamış ebediyetin karanlık eşi­ğine erişmiş, insan hakları uğrunda hapishanelerde vemenfada sürünmüş, ölüm tehlikesi karşısında bile kimseye yal varmamış bir adam olarak huzuru­nuza geliyor ve yalvarıyorum. Kıymayınız bu vatana: O kadar sevdiğiniz, uğrunda her fedakârlığa şüphesiz ha­zır bulundurunuz bu vatana istemiyerek kıymayınız. İftihar ettiğiniz maddî ve iktisadî muvaffakiyetlerin hepsi ve hattâ daha fazlası bir hakikat olsa bi­le, bunlar bir milletin hak ve hürriyetleri bahasına elde edilmeğe değer sayılamaz. Her şeyden evvel:  Hak     ve hürriyet!

Dünyada yeni bîr tarih devresi açılı­yor. İn -ve dış hayatî meselelerimiz do­lu. Bunlardan gaflet ederek birbirimi­zi yemekte devam edersek yarın he­pimiz lanetle anılacağız. Kıymayınız bu vatana, sayın Menderesi

Çıkmazdan sıyrılmanın yolu

Yazan:   F. R. Alay

5/VIII/1955 tarihli (Dünya) dan:

C. M. P. Vilâyet Meclisim İl Belediye seçimlerine girmemeğe karar vermiş­tir. C.H.P. teşkilâtının da parti mer­kezinden böyle bir katılmazlık kararı almağa çalıştığını biliyoruz.

1954 ten önce böyle kararlar verildiği veya verilmek istendiği zaman hem-sn cephe almıştık. Biz açıkça meşruiyet­çiyiz ve rejimi meşruiyetsizlik çıkma­zına doğru götürebilecek bütün hareketlerin aleyhindeyiz. Ama bu ha­reketler maatteessüf muhalefetlerden gelme değildir.

Nitekim bugünkü durumun, 1954 se­çimlerinden önce iki dorumdan tamamile farklı olduğunu itiraf etmek lâzım gelir. 2 mayıstan sonra çoğunluk par­tisince alınıp Mecliste kanunlaşan tedbirler, partiler arası eşitliği büsbütün bozduktan başka, seçim serbestliğinin dayanmakta olduğu adlî teminatı temelinden sarsmış, ve Türkiye tarihin de ilk defa., bu serbestlik hakkını kul­lanan bir çevreyi cezalandırdıktan baş­ka, adaylık haklarını kullanan birçok vatandaşları da çeşitli mahrumiyetlere uğratmıştır. D.P. için o kadar parlak bir zaferle neticelenen 1954 seçimlerin­den sonraki bu tedbirler, muhalefetle­re iktidar yolunu kapamaktan ve iktidarın, milletvekili sayısı bakımından değil, fakat kaybettiği oy sayısı bakı­mından, o seçimler sırasında atlattığı tehlikeyi bir daha geçirmemek niyetin­de olmasından başka türlü izah edile­mez. Son zamanlarda İdare ve emniyet âmirleri, aynı tedbirlerin kendilerine verdikleri yetkileri diledikleri gibi yo­rumlayarak istedikleri zaman ve is­tedikleri yerde muhalefet partilerinin kanun teminatı altındaki faaliyetlerini hemen tatil etmişlerdir.

C.H.P. Meclisinin ne karar Vereceğini henüz bilmiyoruz. Fakat C.M.P. boş yere yemden vatandaş ıstıraplarına sebep olmamayı düşünmüştür. İfratçilar bu karardan, iktidarın artık kolayca el­lerinde kalacağını hesap ederek, se­vinmişlerdir. Muhalefetleri kötülemek ve suçlamak için, kendilerini sevin­diren bu kararı., meşruiyet ellikten uzaklaşma gibi bir izaha bağlamağa ça­lışacaklarına da hükmolunur.

Bu kararın daha fazla bir savunma ve protesto mahiyetinde olduğu ise şüphe götürmez. Bugünkü şartlar içinde mu­halefetlerin Meclis çoğunluğu vicda­nına hitap etmekten, ve onlardan çok partili bir rejimin asgarî yürürlük ve gelişme imkânlarını hazırlamalarını is­temekten ve halk efkârına dert yan­maktan başka yapacakları şey içinde radyonun kullanılışı, ayni silâhın se­çimler sırasında da tek taraflı olarak nasıl kullanılacağım gösterir. Tevkifler ve tevkifi! muhakemeler, hatiplik kür­sülerini ve gazete sütunlarım kahra­manlık sanatı sahneleri hâline getir­miştir.

Dönülmez yola sapılmış mıdır, bilmi­yoruz. Her şey iktidar partisinin elin­dedir. Muhalefetler saçma kavgasından vaz geçince, kendi kendileri ile başbaşa kalan Demokratlar, ya tek parti rejimine doğru 2 mayıs sonrası kararları­nı tamamlamak, yahut Türkiye'ye hür milletler topluluğu içindeki şerefli ye­rini 'kazandırmak yollarından birini seçeceklerdir. Biz karar vermek mev­kiinde olanlara tarihî mesuliyet duy­gusunun sağduyunun hâkim olmasını dileriz.

Hakkın ve hakikatin galebesi

Yazan :   H. C. Yalçın 6/VI1I/1955 tarihli (Ulus) dan:

İnsanlar, yaradılışları iktizası, hep kendilerini haklı görmeğe meylederler-Tecrübe, tahsil ve terbiye, yas ilerledikçe karşımızdakiler in de haklı olabielceğini kabul etmek istidadı hasıl olur. Fakat, biaim siyasî hayatımızda bu iptidailik eseri en son derecesine varmış bir şekilde kendisini göster­mektedir. Bundan dolayıdır ki alela­de sayılabilecek ihtilâflar bile bir suç ve tecavüz şeklinde görülmekte ve or­talık toz duman içinde    kalmaktadır.

Halbuki siyasî hayatın en birinci mu­vaffakiyet sırrı, inat ısrar ve hücum içinde değil, uzlaşma ve anlaşma yoliyle, müşterek bir hak ölçüsü tesis et­mek suretiyle bir arada yaşıyabilmektedir.

Bugünkü halimize bakılsa, birbirine düşman iki safa ayrılmış bir memle­ket karşısında kalmışız gibi görünür. Bir vatan evlâtları ve kardeşler de­ğil, ayrı ayrı dünyalara mensup, bir­birlerinin dilinden anlamaz bir zümre: Hükümet ve muhalifleri! Biri ne ya­parsa kötü, öteki ne söylerse hainlik ve suikast! Asıl hayrete ve teessüfe de­ğer tarafı, her iki tarafın da bu kana­atlerinde   samimî olmalarıdır.

İktidarın gösterdiği istidada ve takın­dığı tavra bakılacak olursa, muhale­fete hayat hakkı tanımak     istediğine pek inanılamaz. Muhalefete bakılırsa, Hükümet ancak kendisini ezmek istiyen, en meşru haklarına hürmet etmiyen  bir  istidat  irinde     yürümektedir.

Bu durumun bir yanlış anlaşmadan, fena başlıyan bir isin fona gelişmesin­den ibaret olmasından ileri geldiğine ihtimal verilmiyor. Fakat.böyle düşün­mekle pratik ve faydalı bir neticeye varmıya imkân olabilir mi?

Bu mukaddimeden sonra, artık istih­za mevzuu haline düşmüş olan »an­laşma» ve »barışma» mevzuuna vara­cak değiliz. Taraflar isterlerse biribirleriyle şahsen hiçbir münasebette bulunmasınlar ve şahsen biribirleri hak­kında hiçbir iyi fikir beslemesinler. Asıl mesele bu düşüncelerin üstüne çı­kabilmekte ve karşımızdakiler bizim can düşmanımız olsa bile onların da tecavüz edilemiyecek hakları bulundu­ğunu kabul ve teslim etmektedir.

Hiçbir hükümet, bütün vatandaşlardan kendisine karşı gözü kanalı bir itaat ve muhabbet bekliyemez. Hele herkesin müsavi haklara sahip olduğunu ve hü­kümranlık hakkına herkesin müsavi surette iştirak ettiğini kabul eden re­jimlerde, bizimkilerden ayrı düşünce ve görüşleri pek tabiî bulmamız icabeder. Çoğunluğu kazanarak hükûmete gelen zümre orta çağlarda fethedilmiş bir memlekete zorla giren bir ordu zih­niyetini uzaktan hayalinde bile görme­melidir. Siyasî hayat mücadelelerinde, seçim muamelelerinde, galip -mağlûp münasebeti akıldan bile geçmemelidir. Siyasi secimler sonunda bir millet mu­vakkat bir zaman için kendi işlerini görmek vazifesini muayyen bir zümre­ye  mensup   vatandaşlarına      terkeder.

Hükümet dediğimiz bu heyet yalnız kendilerini beğenenlerin vs iş başına getirenlerin hizmetinde değil, kendisi­ni istememiş olanların getirilenler «efendileri» üzerinde ancak kanunların çizmiş olduğu çerçeve içinde vs kanun­lar dairesinde bir nüfuza maliktirler. İş başındakiler! seçmemiş olanlar bun­dan dolayı ikinci derecede, ezilmesi, burnu sürtülmesi, hakaret altınla tu­tulması icabeden düşmanlar mevkiine düşmezler..

Fakat biz bu haldeyiz. Hayat şartlan iğinde anormal her hangi bir hâdise oldu-mu, bunu mutlaka hain, suikast­çılar yani bizi seçmemiş olanlar yap­mışlardır! Bunlara söz, hakkı verilme­meli, toplantı yapmalarına müsaade etmemeli, memuriyet yüzü gösterme­meli, ezilmeleri içîn ne yapılmak lâzım ise yapılmalıdır. Böyle olunca, tabiidir

ki karşı taraf da bir müdafai nefis ıs­tırabı  içinde yaşamakta  ve haklarını.istemek savacını şiddetlendirmektedir. Bu işin içinden çıkmak mı istiyorsu­nuz? Tantanalı görüşmelere, uyuşma­lara hacet yok. Karşılıklı iyi niyet eseri beslendiğine maddî ve sarih deliller vermek kâfi.

Meselâ son zamanlarda esef edilecek hâdiseler oldu. Kasım Gül ek zorla sus­turuldu. Halk Partisi'nin toplantılarına müsaade edilmedi. Bu meselenin haki­kati nedir? Halk Partisi haksız ve ka­nunsuz hareketlerde mi bulunmuştur, yoksa iktidar nüfuz ve hâkimiyetini kötüye mi kullanmıştır?

Kim haklı, kim haksız? Kendilerine sorarsanız, karşı taraf haksız! Fakat objektif hakikat? İlgili resmî memur­ların beyanatı bugünkü şartlar içinde kimseye samimî bir kanaat telkin ede­mez. Eğer taraflarda samimiyet ve İyi niyet varsa, müşterek bir heyet vücu­da getirirler. İçlerine itimat edilir, hür­mete şayan, bir iki zat da alınır. Bir araştırma yapılır ve netice ilân edilir. Böyle olunca da gürültü biter.

Bu tarzda hareketler tekerrür ettikçe taraflar biri birlerin in iyi niyetleri hak­kında emniyet hasıl olur, şüpheler ve suizanlar biter. Karşılıklı itimat ve sükûnet içinde normal münasebetler kendiliğinden kurulur. Bu yolu tutmak muhalefetler için iktidara karşı 'bir galebe ve zafer sayılamıyacağı gibi ik­tidar için de bir küçüklük deşil, bi­lâkis hakkına inanmanın verdiği bir kuvvet irinde büyüklük sayılır. Gale­be ne muhalefetin olsun, ne iktidarın, galebe yalnız hakkın ve hakikatin ol­sun. Kendi hesabıma benim başka hiç bir istediğim yoktur.

Hafızasızlar

7/VIII/1955 tarihli (Zafer) den:

Siyasî faaliyetleri her türlü emniyetten mahrum eden bir devir açılmış..

Anayasanın ve insan hakları beyannamesinin  teminatı  altında     bulunan
siyasî hakların  kullanılması engellenmiş..

Toplantı ve söz hürriyetleri yok edilmiş...

Halk Partisi, işte bunun için önümüz­deki Belediye ve H Genel Meclisi se­çimlerine girmiyor. Ama, mevcut im­kânlar içinde, siyasi vazifesini yine azim ve sebatla ifaya devam edecek­miş!

Mevcut imkânlar!

Demek ki bazı imkânlar mevcutmuş! Mevcutmuş ki. bunlardan istifada et­mek kararındalar...

Bu imkânlar acaba nelermiş, biz söyliyelim:

Bu imkânlar, acık hava toplantıların­da halkı telâşa düşürerek şeker sto­kunu tüketmektir...

Yahut, karaborsa ile niyet birliği ya­parak, sun'î bir «kahtugâla» havası estirmektir.

Memleketin malî iflâsım ilân etmek­tir...

Namus ve haysiyet tecavüz ederek bu­nun emredeceği kanuni takibat baş­layınca, zulümden ve matbuat hürri­yetine   tecavüzden  dem  vurmaktır.

Kısacası, en tehlikeli cinsten bir dahi­lî - siyasî buhranı parça parça hazırlıyarak bunun kademe kademe monta­jını .tamamlamaktır.

Mevcut imkânlar bunlardır. Ve bunla­rı, sayın muhaliflerimiz elhak h-an eni ne hem de boyuna kullanmışlardır. Ni­tekim, neşrettikleri beyanname, aynı tahrik politikasının topluca tekrarın­dan başka bir şey değildir.

Yalnız buna «seçimlere girmemek» gi­bi bir obstrüksyon unsuru ilâve edilmiş bulunmaktadır.

Telgraflar bütün dünyaya çekilmiş ve «Türk muhalefet partileri, siyasî te­minat ile hürriyetlerin fıkdanı dolayısiyle seçimlere iştirak etmiyorlar» densin;   maksat bu olsa gerektir.

Halbuki 1946 da. seçimlere iştâirk edil­memesi niyetini bakın nasıl tavsif et­mişlerdi:

«...Milletin irâdesinin açık bir surette belli olması için, bu kadar dikkat gös­terdiğimiz halde, partilerin veya ba­ğımsız olanların, bir bahane bularak seçime 'girmekten kaçınacaklarım farzetmek istemem. "(Alkışlar, bravo ses­leri). Son zamanlarda bazı memleket­lerde, seçime iştirak etmemek taktiği görülmüştür. Bunun mânası, yabancı devletlere karşı, memleketin iç idaresini itham etmektir. (Şiddetli alkışlar). Kendi iç idaremizi yabancı devletlere-kargı kötülemek teşebbüsünü, Türkiyedenilen memlekette vatandaşların hoş görmiyeceklerine eminim. (Alkış­lar. bravo sesleri). Bundan başka, ikti­dara karsı siyasî parti teşkil edip, sa­mimî olarak bizim idaremizi beğenme­yen vatandaşları topladıktan sonra, onları, oy sandığı başına gitmekten menetmek, vatandaşları, meşru, müca­dele yolundan ayırmak demektir. (Bra­vo sesleri, şiddetli alkışlar.)

Böyle vatandaşlar fikirlerini yürüt­mek irin meşru olmıyan. yollara teşvik edilmiş olurlar, siyaset hayatımızın ge­lişmesini, eski Balkan Komiteciliğine-yöneltmek ve sürüklemek vebalinden, siyasetçilerimizin sakınacaklarını umarim. (Bravo sesleri, şiddetli alkış­lar.)

Fransızlar, «Pirene dağlarının bu tara­fında hakikat olan şeyler öteki tara­fında (Yani İspanyada) hilafı hakikat­tir»  derler.

Bizim Halk Partisinin mantık coğraf­yası daha da oynak olacak ki, iktidarda iken hakikat diye ilân ettiği esasları muhalefete geçince hilafı hakikat ilân etmekte beis görmüyor!

Hem sonra,,.

1946 nedir ve nasıl bir siyasî ahlâklık örneğidir biliyoruz. Zira 10 mayıs 1946 tarihli yukardaki ifadesinde «Milletin iradesinin açık bir surette belli olması için bu kadar dikkat gösterdiğimiz hal­de..» diyen İnönü'nün, bunun hemen. akabinde yani 21 temmuz 1946 da, za­vallı milletin zavallı iradesini nasıl hi­çe sayarak daha dört sene müddetle yine o kendi meşhur iradesini fer­man - ferma kıldığını, henüz hep beraber hatırlıyoruz.

1946 senesi içinde, sözünde durmanın ve söylediklerine inanmanın ölçüsü, bu olursa. 1955 de evleviyetle yine bu ol­mak lâzımdır.

Demek oluyor kî, kendileri, «hâfiza» kullanmıyorlar.

Hafızaları olsa idi. 1950 de ve 1954 de, milletin kendilerine arka arkaya tevcih ettiği itab'dan ders alarak  kusurları matizi saadet imiş gibi  se­çimlere girmemek, niyetinde oldukları­nı esefler arasında bil- esef ve elemler arasında bir elem teşkil edebilirmiş kuruntusu ile, hâfızası mükemmel işliyen Türk milletine ilân ve iblâğ etmek zahmetine yeltenmezlerdi!

C.H.P. nin tebliği üzerine

Yazan: F. R. Alay

7/VIII/1955 tarihli  (Dünya)  dan :

C. H. P. nin dünkü tebliğini, kendimi her türlü parti ve politika kaygıların­dan uzaklaştırarak, derin bir gönül acısı ile okudum. D.P. liderlerini ve şahsiyetlerini de, kendilerini 1948 yılı ara seçimlerine girmemek karan ve­ren eski Demokratlar verine koyarak okumağa davet etmek istedim.

Türkiye’de seçimlere katılmamak ka­rarını muhalefette iken Demokrat Par­ti vermiştir. O zaman ileri sürdüğü se­beplerle, bu günkü muhalefetin, ileri sürdüğü sebepler arasında kolaylıkla vs en iyi mukayeseyi o yapabilir. Se­çimlere katılmamak kararı verilmesi­nin meşru bir muhalefet silâhı olmak geleneğinin de 1948 de bizzat D. P. tarafından kurulmuş olduğunu hatır­latmak faydasız olmaz.

Bize dünya ölçüsünde bir övülme ve  övünme fırsatı yaratan demokrasimiz, bu memleket halkı tek parti rejimin­den çok parti rejimine birdenbire geçmenin doğurabileceği bütün buhranlar içinde dokuz yıldan beri en iyi imtiha­nım vermişken bugünkü ithamlar kar­şısında kalmamalı idi.

Mesele tebliğdeki iddia ve hâdiselerin doğru olup olmadığındadır. Eğer doğ­ru ise muhalefeti haklı bulmamak kim­senin elinden gelmez. Bunlar ise ka­nunlardır, vakalardır, olageldigini herkesin gördüğü ve bildiği şeylerdir, yalanlığı ve yanlışlığı bahis konusu olamaz.

Gariptir ki 1948 d-e D. P. seçime katıl­mamağı meşru bir muhalefet silâhı saydığı halde, 1950 den sonra muhale­fetleri ondan bin kat fazla isabetli gös­terecek hâdiseler geçmiş olmasına rağ­men, C.H.P. bu silâh! kullanmakta âdetâ inat etmişti. Apaçık bir haksızlık işlenm-edikçe C.H.P. bu kararından do­layı tenkid edilemez.

Asıl ehemmiyetli olan şudur: 1948 de D.P. seçime katılmamak kararı verdiği zaman o zamanki iktidar bunu sevinç veya öfke değil, ıstırapla karşılamış, muhalefeti seçimlere katılmağa sevkedecek tedbirler almış ve kanunlar çıkartmıştı. Adlî teminatlı seçim kanu­nu bunlar arasındadır. Acaba bugünkü İktidar ne yapacak? Seçim serbestliğini temelinden bozan tutumu üzerinde ısrar mı edecek, yoksa memleketi se­çim serbestliği havasına kavuşturmak için gayrete mi gelecek? Vicdanlı ve şuurlu her vatandaşın dileği, hiç şüp­hesiz ikincisidir.

Mesele nedir? Seçim serbest v.e te­minatlı olacaktır. Seçimlerde şu veya bu partiye oy veren vatandaşlar ve çevreler, gelecek iktidar tarafından, tamamiyle eşit muamele göreceklerdir. İcra kuvvetine kazaî kuvvet üzerinde tesir yapmak imkânım v.îren, Üniver­site profesörlüğün-e ve doçentliğine ka­dar çıkmış ileri aydınları, şahsî bir za­rar görmeksizin ve haksızlığa uğramaksizın. memleket işlerini tartışmak­tan alıkoyan, siyasî mücadeleyi iktidar lehine tek taraflı sağlayan yeni mev­zuat geri alınacaktır, istenilen şeyler bunlardır. Bunların verilmemesi, bir hürriyet ve hak rejimini benimsiyenler tarafından  savunulamaz.

Seçimlere katılmak muhalefetlerin va­zifelerinden biridir. Muhalefetlerin bundan başka da vazifeleri vardır. C. H.P. son tebliğinde en son imkânlar derecesine kadar öteki vazifelerine de­vam edeceğini de bildirmektedir.

Dünya barışa doğru giderken, Türkiye bozuşa doğru gitmemelidir. Bu yazı­mızı da, C.M.P. tebliği üzerine yazdı­ğımızın sonundaki samimî dileklerimiz­le bitirmek isteriz.

Halk Partisi'nin kararı

Yazan: M. Nermi

7/VIII/1955 tarihli (Y. İstanbul) dan:

Halk Partisi Meclisi,  5 ağustos    1955 de, toplanmış ve saatlerce süren tar­tışmalardan sonra, 2 çekinimser oya kargı 28 oyla, Belediye ve İl Seçimlerine girmemeye karar vermiştir. Karar­dan anlaşıldığına göre, parti yetkilile­ri arasında, hemen hemen tam bir fi­kir birliği vardır. Türk basınında ya­yınlanan açıklama, seçimlere katılma­mak kararının bir gerekçesi sayılabi­lir. Halk Partisi, burada, karşılattığı güçlükleri birer birer anlatmaya ça­lışıyor; Memleketim izde seçim hürri­yeti yoktur, insan hakları konusuzdur, iktidar bildiğini okur, radyo elindedir, oylarım diledikleri gibi kullananları, Kirşehirde olduğu gibi. cezalandırmak işten bile değildir, memleketimizde de­mokrasiye hiç benzemiyen bir idare sistemi kurulmuştur. Halbuki: Halk Partisinin ideali, yeni bir demokrasi hayatı getirmekle, Türk Devrimi'ni tamamlamaktır. Açıklamada bundan sonra, yurdumuzun ekonomik durumu gözden geçiriliyor. Kendi başına bir konudur bu..

Açıklamada, Demokrat Parti İktidarı­na karsı, yöneltilen tenkiller gerçekten yumuşak değildir. Anayasa hükümle­rine bağlı kalacaklarına, millet önünde, and içen Demokratlar, yepyeni bir îmek rejimi kurmaktan çekinmemişler, yargıçlar yolu ile, adalet güvenliğini zayıflatmışlar, üniversitenin hürriyeti­ni bile tehlikeye düşürmüşlerdir. Bu tenkidlere bakılacak olursa, yurdumu­zun çok büyük bir iç politika buhranı içinde bulunduğuna hükmedebiliriz. Demokrasilerde, İç politika anarşisin­den kurtulmak için tek yol vardır; Va­tandaşlar, beğenmedikleri bir iktidarı, seçim yolu. ile tasfiye ederler. Halbuki bizde bu yol da kapalıdır. Ne yapma­lıyız? Halk Partisinin açıklaması bu noktayı aydınlatmıyor, bu noktayı, va­tandaşları en çok ilgilendiren, noktayı.

Objektif düşünülecek olursa, en ufak hürriyet ve insan haklarını tanımayan bir memlekette, bu kadar ağır tenkidlerle yüklü bir açıklama yayınlananı az. Güzel .bir halk sözümüzü hatırlayarak eğri otursak bile doğru konuşmaya alışın alıyız. Halkımız, hiç şüphesiz, Halk Partisi hükümetlerinin vatandaş­lara nasıl bir hürriyet ve insan hak­ları  payı  ayırmış  olduğunu     unutmamıştır. Önderlerin, derece derece, fi­kir dokunulmazlığı geleneği, Demokrat Partinin getirdiği bir yenilik değildir ki biz fikir  dokunulmazlığının kuv­vetli belirtilerini Anayasa'mızın bir tajum hükümlerinde bile görebiliriz. Hattâ, duruma göre, çok kımıldanışlı olması gereken ekonomik konular-, sert bir devletçilik çemberi içine alın­mıştır.

Biz, açıklamada öne sürülen bir takım fikirlerin tenkidlerin ve, bilhassa se­çimlere katılmamak kararının, parti üyelerince, istisnasız benimsendiğine inanmak istemiyoruz. Bütün iç politi­ka olayları gözden geçirilecek olursa, Atatürk Devrimi'nin yeni bir demok­rasi devrimi ile zenginleştirildiğini id­dia etmek, şeref yarışının henüz sona ermediğini sezdirir bize. Demokrasimi­zi geliştirmek için, Atatürk'ün yapmış olduğu müsnet hamleleri nasıl unuta­biliriz?

Demokrasilerde iktidar yetkisinin te­meli, konusu ne olursa olsun, seçim­lerdir. Demokrat- Parti, yatağanını sı­yırarak, iş başına geçmemiştir. Halkın ezici bir çoğunlukla yetkilendirdiği bir parti, her demokraside, en büyük iç-politika gerçekliğidir. Yalnız A veya B partisi mi bir memlekette demokra­si bayrağını taşıyabilir? Halk egemen­liğini değişmez bir umde gibi kabul et­tikten sonra, kararını da kabul etmek lâzımdır. Biz Halk Partisi'nin seçimlere girmemek dâvasını, öne sürüler: sebeplerden ne olursa olsun, eksik kal­mış (?) Atatürk devrimini tamamla­mak fikriyle girişilen demokrasileştirme hamlesine uygun bulmamaktayız.

Partiler ne edebiyat derneklerine ben­zerler, ne de hayır derneklerine. Onla­rın kuruluş gayeleri, oy veren vatan­daşın dâvalarını seçim yolu ile savun­maktan başka bir şey olamaz. Seçim şartlarının ağır ve güç oluşu, parti gü­reşinin yarıda bırakılması için, hiç­bir zaman, doğru bir sebep sayılamaz.. Biz, onun için Halk Partisinin açıkla­masında, gerçeklikten daha çok, kont­rolsüz heyecanın ağır bastığını görmek­teyiz. Hattâ bu heyecan, doğrudan doğruya olmasa bile, C. Millet Parti­sinin bir takım görümlerini destekleyecek kadar kuvvetlidir. Bu    bakımdan.

iki parti arasındaki fikir ayrılıkları dolayısiyle tavsamış gibi geliyor biz?.

Muhalefet partilerinin seçimlere gir­meyişi, ilk bakışta halk heyecanlarına göre ayarlanmak istenmiş bir iç-politîka taktiği sayılabilir. Fakat bunun yabancı memleketlerde yaratacağı çeşit çeşit tepkiler de vardır: Türk de­mokrasisi bir hayaldir artık. Atatürk mirasının yerinde yeller esiyor artık. Neden? Demokrat Parti iş başında da ondan. Fakat, demokrasilerde, seçim­lerden başka bir iktidar yolu var mıdır sanki? bir politika dâvalarının yanılmaz hakemi Türk milleti'dir. Yetkisini is­tediği partiye vermek hakkıdır onun. Bundan olağan-üstü bir durum ha­vası yaratmak ve Türk demokrasisine karşı güvensizlik uyanmasına fırsat vermek, en kesîinn; bir sözle, yapıcı bir politika delildir.

Bir türlü alışamıyorlar 8/VHI/1S55 tarihli (Zafer) den:

Halk Partisi., demokrasi vadisindeki samimiyetsizliğini «e kabiliyetsizliğini bir kere daha gösterdi. Zira seçimden kaçmak, riyazi bir katiyet ile, vatanda­şın vereceği reyden kaçınmak demek­tir.

Bunu totaliter maksatlar güden parti­ler yaparlar; fakat bu neviden parti­ler, içinde yaşadıkları rejimi yani de­mokrasiyi, mahkemeleri, emniyet ted­birleri hülâsa müstenrdat ve mabnası ile birlikte toptan reddederler. Ve bu­nun bir ifadesi olmak üzere, intihabat yahut meclis obstrüksy onların a baş­vururlar.

Türkiye'de böyle bir durum mevcut olmadığı gibi. bu, sun'î yollardan ya­ratılamaz da!

Burada bize diyeceklerdir ki ve esasen demektedirler ki, sizler de muhalefet­te iken seçimlere girmekten imtina et­miştiniz.

Doğru. Yalnız o günün şartları ile bu­günün şartlarını müsavi telâkki et­in iye imkân yoktur.

O tarihte dâva,  secini emniyeti     etrafında dönüyordu. Ve böyle bir emniye­tin asla mevcut olmadığını o hazin 1946 seçimleri gerîsi gibi ortaya     koymuş bulunuyordu.

Binanaleyh biz, seçimlere iştirakin bir mânası ve müeyyidesi olmak lâ­zımdır fikrini müdafaa ediyor ve bu­nu da secim emniyeti esaslarının kabu­lünde  görüyorduk.

Nitekim bu talebimiz karşılanınca, ya­ni emniyet telkin eden bir yeni Seçim Kanunu getirilince, bundaki kusur ve noksanları görmemize rağmen beyaz rey vermiş, arkasından da 1950 seçim­lerine girmiştik.

Seçim emniyeti hâlen mevcut olduğu ve iktidarın 12 temmuz beyannameleri isdar etmesi yerine muhalefet parti­leri şu gördüğümüz neviden tahrik be­yannameleri neşredebildiklerine gö­re, Halk .Partisi nasıl olur da. bizim yaptığımızı tekrar etti Sini iddia eder?

Hayır, mesele böyle bu reküdî ortaya konamaz, Hakikat şudur ki Halk Par­tisi denilen siyasî teşekkül, bidayetin­din beri tahakküm zihniyeti ile   melûf

olduğu irin. milletin reyve iradesine tahakküm  edebileceğini sanmaktadır.

Seçimlere girmeme karan, başka tür­lü tefsir edilemez. Belli ki. bu partinin mevcut hükümete değil, bunu işbaşına getirmiş olan millete itimadı yoktur.

1950 den beri, hürriyet şartlarının mev­cut olmadığından şikâyetçidir. Ne ka­dar uydurma olursa olsun, bu vadide kendine göre bir takım deliller de serdetmiştir. Şu halde ve eğer milleti ikna ettiğinden emin bulunsa idi, el­bette ki her secimi, kendisi için mille­tin bir nabzını yoklama fırsatı telâkki edecekti.

Üstelik, seçimlere girmemenin, mem­leketi âdeta harice jurnal etmek ol­duğunu da eskiden kendisi tekrar edip durmuştu.

Ama o. bütün bunları unutarak ve fe­cime girmiyeceğini ilân ederek bir taraftan iktidarı bir taraftan da bizzat milleti bir baski altında tutmak iste­mektedir.

1946 dan itibaren defatla    mağlûp olmuş bir partinin, iki hakim kuvvete kar1 tahakküme kalkışması, ruhî ve fikri bünyesinde meknuzbulunup bir türlü ilüyampezir olmiyan kökleşmiş bir tahakküm zihniyetininyeni bir ifa­desinden başka bir şey değildir.

Görülüyor ki,Halk Partisi, milletin re­yine evvelâ hürmet ikincisi de itimat etmek demek olan demokrasi rejimine, kendini bir türlü alıştıramamıştır.

iç işlerimiz bize aittir.

8/VIII/ 1955 tarihli (Yenisabah) dan:

İç dâva ve geçimsizliklerimizin kendi aramızda, kendi vasıta ve kuvvetleri­mizle halledilmesi, Türk istiklâl ve hükümranlığının temel şartıdır. Filha­kika zaman zaman iktidarın baskı ve­ya gadrine uğradığını iddia edenlerin yabancılardan imdat umdukları olmuş­tur. Fakat siyasî parti olarak, hele yurdda 27 sene hüküm sürmüş bir par­ti olarak harice şikâyet sesi ulaştırma­ğa çalışmak, havsalanın kabul edebile­ceği  hallerden değildir.

Abdülhamid devrinde müstebid hü­kümdarın tazyikine uğrayan bazı ferdler, Avrupa veya Mısır'a kaçarak ora­dan Padişah aleyhine mücadelelerine devam etmişlerdir. Jön Türkler deni­len zümre bu cümledendir. Fakat on­lar memlekette iktidara gelmiş ve yur­du idare etmiş bir parti değildi. Münferid, gayri memnun şahsiyetlerdi. Meşrutiyetin ilânından sonra, İttihadçıların Hürriyet ve İtilâf Partisine isnâd ettikleri en büyük suç ve günah, bu parti reislerinden 'bâzılarının İngi­liz veya Fransız devletlerinden yardım görmeğe çalışması olmalarıdır.

Cumhuriyet Halk Partisi, Önümüzdeki mevziî seçimlere girmemek kararını İlân ederken iktidarın antidemokratik gidişlerinden uzun uzadıya ve madde zikriyle bahsetmiş, bir ara dâvayı şumûllendirerek aynen şöyle demiştir: «Demokrasimizin uğradığı bu muame­leler vatan irinde ve medeniyet âle­minde geniş ilgiler uyandırmıştır.» Bir iç dâva ve ihtilâfta ille araya bir de »medeniyet âlemi» diye yabancı unsurları katmanın parlak bir hareket tarzı olduğu iddia .edilebilir mi? Halk Partisi tek parti şeflik ve diktatörlük yıllarını yaşarken, her hangi bir yurddaş bu gidişin medenî âlemdeki te­sirinden bahsetseydi, buna hemen ya­bancı uşaklığı ve ihanet damgası vu­rulmakta bir saniye tereddüt edilmez ve buna cür'et eden şahıs da cezasını bulur ve belki de bu cür'etini hayatı-İle öderdi. Bir şahıs için. böyle düşünmeği itiyâd eden bir partinin, beş yıl­lık İktidar ayrılığına tahammül edeme­yen şeflerin telkin ve baskisiyle şimdi aynı fiili parti olarak işlemeğe lüzum duyması biraz acı gelmektedir.

Muhalefet partileri bugünkü gidişten ve demokratik gelişme- tarzından memnun olmayabilirler ve bunu gaze­telerinde, nutuklarında İzhar ederler. Fakat bu gidişle mutlaka ecnebilere, medeniyet âlemine duyurmağa ve on­dan bir nevi istimdad etmeğe neden lü­zum duyarlar? -Hayret edilecek cihet işte budur?

Halk Partisi yanlış yoldadır Yazan:  K. Şinasi Dersan 10/VIII/1955 tarihli (Akşam) dan:

İki muhalefet partisi Belediye ve İl Genel Meclisi seçimlerine girmemek kararı verdiler. Bu iki parti mensupla­rının topyekûn bu -kararı tasvip edip etmediklerini bilmeyiz; aralarında bu­nu bilhassa şu sırada memleket men­faatlerine uygun görmiyeceklerin bu­lunduğunu tahmin etmek mümkündür. Fakat hâdiseleri dar bir politika zavi­yesinden gören partiler dışında kalan ve olup bitenleri objektif olarak mütalea edebilen kesif bir tarafsızlar küt­lesi vardır ve bizce bu gibi millî mese­lelerde bu kütlenin görüşü hakem ro­lünü oynar. Gün geçtikçe anlaşılıyor ki bu tarafsız vatandaşların büyük ço­ğunluğu muhalefetin seçimleri boy­kot kararını beğenmemiştir.

Son avlarda C.H.P. genel sekreterinin propaganda tarzı fasılasız bir sinir har­bi ve memleketin dört bir köşesinde daimî bîr seçim kampanyası ve miting

hareketi şeklinde idi. İtidal ve    insaf sahibi vatandaşların asla tasvip etme­diği bu taktiğe rağmen Ispartadaki hâ­diseyi no? görmediğimizi bu sütunlarda ifade etmiştik. Bazı yerlerde fazla gayretkeşliklî baskı diye tavsif edilen na­hoş hâdiseler cereyan etini?, kıraldan ziyade kıral taraftarlığı yapılını? ola­bilir, ancak bunlar bir siyasî parti­nin seçimlere girmemek gibi mühim bir kararını haklı gösteremez.

1948 de muhalefet safında bulunan D. P. nın selimlere katılmamasını bugün­kü istinkâfı mazur göstermek için ileri sürmek belki yerinde olabilirdi, 1946 seçimlerinin hâtırasını zihinler dîn sü­mek mümkün olsaydı. Daha dün dene­cek kadar yakın bir geçmişte ve mil­letçe tam bir emniyet ve dürüstlük içinde yanıldığı kabul edilen umumî Seçim örneği meydanda dururken emniyet olmıyacak vâhimlâ seçime gir­meme kararını haklı gösteremez.

İsin hulâsası şudur ki C.H.P. bu ka­rarı İle içinde bulunduğu yanlış yol­da kalmayı tercih etmektedir. Halbuki millet bu tarihî partiyi muhtaç oldu­ğumuz hakikaten vatanperver bir muhalefet partisi olarak bulmayı ne ka­dar arzu ederdi.

Siyasi hava

Yazan: Feridun Ergin

11/VIH/Î955 tarihli (Cumhuriyet) den:

Son aylarda, siyasî hayat fırtınalarla çalkanmıştır. İktidar ve muhalefet mü­nasebetleri bariz değişikler husule gel­miştir. İktidarın şiddet politikasına doğru kayar gözükmesi, muhalefet saf­larında ümidsizlik yaratmıştır. Muha­lefet liderleri, siyasî iklimin serbest ça­lışmağa müsait olmadığına kanaat ge­tirmişlerdir. Mahallî seçimlerin mu­halefet mansublarına lüzumsuz yere zahmet ve ıztırab vereceğine dair en­dişe uyanmıştır. Bu kanaat ve endişe, iki mühim siyasî partinin seçimlerden çekilmesine âmil olmuştur.

Çekilme kararının umumî efkâr ta­rafından tasvible karşılandığını söylemek kabil delildir. Memleketimizde. muhalefetin gayrımüszaid şartlar altında çalıştığını düşünerek sempati büyüyen pek çok kimseler mevcuttur. Fa­kat muhalif partilere merbut veya mütamayil olanların .ekseriyeti, hiçbir hakkın zahmetsiz ya mücadelessiz kazanılamıyacağına kanidir. Hükümetin mukabil taarruzu başlayınca, hadiss-lerin inkişafını beklemeksizin iki isyasî partinin seçim meydanını mücadelesiz terketmeleri, muhalefet lehine rey kul­lanmağa hazırlananları hayal sükûtuna uğratmıştır. Halk, güçlük ve kül­fetlere rağmen, muhalefet partilerinin dâvalarını cesaretle yürütmelerini bekIemekte idi.

Seçimlere girmemeğe karar veren par­tiler, çıkardıkları tebliğde, siyasi em­niyetsizlikten vs idarî tazyikten bah­setmektedirler. Halbuki yakın mazi­nin tecrübeleri, tazyik tedbirlerinin ik­tidara faydadan ziyade zarar getirdi­ğini göstermektedir. Halk, şiddet vs tazyikin h.er türlüsünü mînfî bir na­zarla karşılamaktadır. Kuvvete daya­narak siyaset hayatını felce uğratacak, bir hükümetin, muhalefete hizmet et­miş sayılacağına şüphe yoktur. Demok­rasilerde, hükümetlerin muarızlarına şiddetli bir lisanla esvap verdikleri da­ima görülmekte, fakat devamlı bir taz­yik rejimi kurmalarına pek az rastlan­maktadır.

Bir senelik müşahedeler, memleketi­mizde mütehavvil bir siyasî iklimin, hüküm sürdüğünü göstermektedir. Partilerarası münasebetler, kısa zaman. içinde sertlenmekte veya yumuşamak­tadır. Bir muahririn yazdığı gibi, yağ­murlu «e güneşli günler birbirini takîb etmektedir. Muhalefet partilerinin bu iklim değişikliklerine kolaylıkla in­tibak edememeleri dikkati çekmektedir. Müsaid havaya güvenerek yola. çıkarlarsa, şiddetli sağanaklara yaka­lanmaktadırlar. Tedbirli davranarak evlerin? kapanırlarsa, sıcaktan bunal­maktadırlar. Bu sefer de, Belediye ve Umimî Meclis seçimlerine rey vermeğe giden halkı güneşli bir havada pence­reden seyretmeğe mecbur kalmaları uzak bir ihtimal değildir.

İktidarla muhalefet arasında    gergin­liğin had safhaya vardığı bu günlerde, hükümet gazetecilerle daha sık tema­sa başlamıştır. Muhalefetin grevi, ik­tidarı matbuatla geniş ölçüde İşbirli­ği yapmağa sevketmistir. Gazete sahip ve başmuharriri eriyle arasıra yapılan klâsik   toplantılar  kâfi   görülmemiştir.

Şahsi ve samimî konuşmalara fırsat hazırlıyacak gezintiler, seyahatler ve ziyafetler tertiplenmiştir. Hükümetin bu temaslar esnasında matbuat mensu'blarına .eserlerini tanıtacağı ve fi­kirlerini izah edeceği anlaşılmaktadır. Hükümet, gazetecilerden mühim bir kısmını görüşlerine kazandığı ve ha­vayı yumuşatmak Üzere teşebbüse geç­tiği takdirde, muhalefetin bir defa da­ha beklediğinden farklı şartlarla kar­şılaşması mümkündür.

En zengin sanat hazinelerine ve en geniş siyaset tecrübelerine sahib olan İtalyan şehirler indîn biri Floransa'dır. Floransa'lılar, şehirleri genişledikten sonra, Arno nehrinin karşı sahilini de tanzim etmişlerdir. Açtıkları caddele­re, yetiştirdikleri sanat, fikir ve siya­set adamlarının isimlerini vermişler­dir. Karşı sahilde, siyaset felsefesi hak­kında .eser yazmış meşhur bir müte­fekkire ithaf edilen yol, sık sık istika­met değiştiren dolambaçlı bir seyir takib etmektedir. Floransaldar, her dö­nemeçte güneşi başka istikametten gös­teren bu yol ile siyaset mefhumunu canlandır açaklarını düşünmüşlerdir. Hakikatte de, havanın veya istikame­tin değişmesi, siyasette daima hesaba katılması gereken bir ihtimaldir. Yol kavisi sizi ters istikamete döndürdüğü zaman da durmamak lâzımdır. Zira. aynı yol üzerinde rastlıyacağınız sa­yısız dönemeçler vardır.

C.H.P. nin bir kararı

Yazan: H. C. Yalçın

13/VIII/1855 tarihli (Ulus) dan :

Cumhuriyetçi Millet Partici mühim bir karar verdi: Önümüzdeki Belediye ve Umumî Meclis seçimlerine iştirak et­memek. Parti, memleket ve tarihe kar­şı omuzlarına yüklenen ağır ve şerefli mesuliyeti müdrik olmak hasebiyle bu karara varmış olduğunu tasrihten kalmamıştır. Filhakika, ortadaki şart­lar çok ciddîdir ve yalnız muhalefet partilerini değil bütün vatandaşları il­gilendirecek mahiyettedir. Bu noktaca Cumhuriyetçi Millet Partisi yalnız ken­disini değil bütün muhalefeti rahatsız eden ve endişeye düşüren hakikatlere temas etmiş bulunuyor.

Cumhuriyetçi Millet Partisi şu duruma dikkati eskiyor:

Demokrat Parti, 1954 seçimlerinden sonra, siyasî hak ve hürriyetleri tahdit eden istikamette kanunlar yapmıştır.

Vatandaşın emniyet ve serbesti içinde sandık başına gitmesi imkânsız bir ha­le gelmiştir.

Mevcut antidemokratik kanunların ki­fayet etmediği noktalarda iktidar par­tisi kanun dışına çıkarak muhalefeti baskı altına almak v.e çalışmaz hale getirmek yolundaki gayretlerin birçok tezahürü matbuata intikal etmiş bu­lunmaktadır.

Bu şartlar içinde, propaganda emniye­ti, seçim emniyeti, seçilen şahsiyet ve heyetlerin memlekete hizmet etmek imkânları bahis mevzuu olamıyacağı gibi vatanî bir vazife ifa etmek düşün­cesiyle reyini kullanan vatandaşların şahsî selâmetleri de tehdit altında bulunmaktadır.

Cumhuriyetçi Millet Partisi seçimlere katılmamak kararını verirken, bunun yalnız belediye ve umumî meclis se­çimlerine münhasır bulunduğunu an­latacak bir ifade tarzı kullandığına gö­re, şimdilik iktidarı vazifeye davet etmek ve uyandırmak istediğine hü­küm olunabilir.

Bu muhalefet partisini boyla bir karar almağa sevkeden sebeplerin inkâr ka­bul etmez ciddiyet ve .ehemmiyeti kar­şısında duyduğu teessürü anlamamak ve takdir etmemek kaabil değildir.

Filhakika, bütün muhalefet partileriyle birlikte bütün vatandaşların çok .ciddî bir mesele karşısında bulunduğu ve bunun ihmale gelir bir durum olmadığı  her partiye ve vatandaşa bîr vazife terettüp ettiği gizlenemez.

Şimdiye kadar senelerce yazıldı, söylendi. İnsan hakları ve demokratik re­jim istendi. Islah ve tâdile muhtaç bir halde bulunan Anayasa hükümleri de­ğiştirilmedikten ve Anayasa teminatı  «dilimedikten başka mevcut ah bile ihmal olunur hale geldi.

Buna karşı ne yapılabilir? İşi oluruna bağlamak, suyun akışına gitmek ve sa­dece zevahir ile memnun görünerek .sürüklenip durmak mı, yoksa vatanî ve vicdanî mesuliyetlerin dehşeti karşısın .da susup bir kenara çekilmek mi? Bu sualin cevabını vermek çok zor görü­nüyor. O derecede ki seçimlere katıl­mamak kararını veren Cumhuriyetçi Millet Partisi bile onu şimdiki beledi­ye ve umumî meclis seçimlerine hasrederek hallerin ve şartların gelişmesini beklemek ve genel seçimler hakkındaki kararını ona göre vermek yolunu tercih etmiştir.

Bugünkü fiilî durumu kabul etmiş gö­rünerek seçimlere katılmak iktidar partisini tuttuğu yanlış yolda devama teşvik ederek bir uysallık sayılamaz mı? Böyle olunca da, iktidar partisi yanlış yolda devama teşvik edilmiş ve bu yüzden vatana karşı bir mesuliyet al­tına girilmiş olmaz mı?

"Buna hayır demek zordur. Demokra­tik prensiplere arka çevirmiş bir ikti­dar partisini yüklendiği mesuliyet ile başbaşa bırakarak protesto makamında bir kenara çekilmek bazı haller va şart­lar içinde bir vazife teşkil edeceği şüpheşizdir. Fakat 'bu «bazı haller ve şart­lar" bu dakikada «tamamen» mevcut mudur?

İşte meselenin tereddüde sebep olan nazik noktası buradadır. Mademki, seçimlere katılmak ve bir dereceye ka­dar durumu vatandaşlara izah edebil­mek imkânı vardır, bundan istifade etmelidir, son. imkânına kadar mücadelede devam etmelidir denilemez mi? Görülüyor ki muhalefet partileri duru­mun bozukluğu, demokratik hakların tamamen aynı kanaatte oldukları halde takip .edilecek taktik hususunda şimdi­ye kadar tereddüt göstermişlerdir.

Halk Partisi evvel seçimlere iştirak et-.meyi münasip bulmuştu. Ondan sonra cereyan eden hâdiseler bu kanaat üze­rinde ne tesir yaptı? Burasını partinin selâhiyetli organı tarafından alınacak karar bize gösterecektir. Bu kararın çok mühim olacağı inkâr edilemez. Çünkü bütün muhalefet hürriyetsizlik gidişine karşı birleştiği takdirde durum daha had bir safhaya girecektir. Ve üzerimize Cenubî Amerika memleketi damgası yapışacaktır. İyi mi olur? Ya­ni demokratik rejimin gelmesi temin ve tacil edilmiş mi olur, yoksa daha buhranlı bir safhaya mı gireriz? Bura­sını doğru bir surette kestirmek kabil olsaydı!

Yukarıki satırlar yazıldıktan sonra, radyo haberleri Cumhuriyet Halk Par­tisinin de bu seçimlere iştirak etmemek kararını verdiğini dünyaya bildirdiler. Bütün muhalefetin bu noktada birleş­mesi muhalefet üzerindeki tazyik ve şiddetin ne kadar tahammül edilmez bir sekil aldığını gösteriyor. Memleket hakkında ancak hayırlar temennisiyle geleceği beklemekten başka yapılacak bir şey kalmamıştır.

D.P. kararlıdır

14/VHI/1955 tarihli (Zafer) den :

Demokrat Partinin selâhiyet mercii Genel Kurul adına muhterem hocamız Fuad Köprülü'nün basma yerdiği iza­hat, gerek mantıkî mebnası, gerek to­nu ve mânası itibariyle, kat'iyetinden asla şüphe edilmemesi lâzım bîr karar­lığın ifadesi idi.

Ve hiç şüphesiz ki, aynı samanda, bir ihtardı.

Mevzuun Zonguldak hâdisesi ile alâ­kalı bulunduğu sezilmekle beraber, az sonra ortaya, muhalefeti o mesul ve mücrim çehresiyle gösteren, delillere müstenit v? muhkem bütün bir itham­name meydana çıktı.

Filvaki, sayın Köprülü, .evvelâ muha­lefetin tahrik ve anarşi doğurma he­defleri tüten tabiyesi üzerinde durarak işin içinde hesap ve taaminüd olduğu­nun, daha Meclis kapanırken liderleri­nin eldivenlerini fırlatmış olmasından anlaşıldığım tasrih etti.

Ondan sonra da halkaları birbirine sag lamca ba«]ı bir zincir seklinde, muha­lefetin ardısıra giriştiği tahripkâr ve vatan sevgisinden tamamen uzak hare­ketlerini belirtti ve vasıflandırdı.

Bu suretle anlaşılmış oldu ki, Gülek'in Zonguldak gibi felâket görmüş bir ma­den bölgesine koşarak oradaki işçilere tevcih ettiği sözlerin asıl gayesi, aylardanberi yapılagelen tahrikâta, fır­sat verirse bir daha tehlikesini ilâve ederek bu defasında da acı görmüş kitlelerin hissiyatını istismar etmek hesabına dayanmaktadır.

Kendi zamanlariyle bugün arasında, Zonguldak işçilerinin vasti yevmiyele­ri ve buna. inzimam eden sosyal yar­dım payı beraberce. 468 kuruştan 767 kuruşa çıktığı halde, sel vsâfet fe­lâketinden çıkmış bu insanlarda, ken­di tahrikatına zemin bulabileceğini far-zetmek, hakikaten ancak günahkâr bir vicdanın girişeceği işlerdendir.

Muhterem Fuad Köprülü bunu böyle­ce kaydettikten sonra, su sözleri ilâve etti:

»İstismar, esasen kötüdür. Fakat felâ­keti istismar, dünyanın en şenî ve en gayri ahlâkî hareketidir!»

Kaldı ki hocanın izahatı ile, muhalefe­tin nasıl memleketimizi harice karşı şuriş. ve anarşi içinde göstermek iste­diği ve nasıl bu iftirasına, dahilde bir takım tahriklere girişerek mesnet ve müeyyideler aramakta ve bunlar mev­cut olmadığı için. de bunları vatanper­ver insanlar nazarında .en faziletsiz usul ve tabiyelerle yoktan varetmek pe­şinde olduğu da anlaşılmış bulunuyor­du.

Bu esnada hocanın sesi samimi olarak elem duymakta olan bîr vicdanlı insa­nın şasi idi. Gazeteci arkadaşlar, bu sözleri herhalde kendileri de teessür duyarak not ediyorlardı.

Nihayet bu mühim beyanatın somanda, partinin en büyük kademesi adına ko­nuşan Profesör Fuad Köprülü, bah­si şu sözlerle bitirdi:

 Memleketin manevî huzurunu, siyasi ve iktisadî nizamım, en kuvvetli tedbirler ile muhafazaya, partimiz kat'i surette azmetmiştir.

Kuvvetini milletten alan ve millî ira­deye dayanan bir iktidar, milletin ken­din» verdiği büyük vazifeyi tamamen başarmak azmindedir.

Bu  hakikatin herkes tarafından Iâyıkiyle anlaşılması lâzımdır.»

Vaziyet, bu sözlerden sonra tamamen sarahat kesbetmişti. Hükümet partisi mağşûş usullerle mücadele eden bir muhalefete, demokratik rejimi tağşiş ettirmek niyetlisi değildi: Bu husustaki  kararını vermişti.

Hükümet ve matbuat

Yazan: H. Edip Törehan

(Y. İstanbul)

18/VIII/1955 tarihli den:

Avrupada    aldığımız    gazetelerimizde Hükümet Reisinin memlekette yapılan kalkınma hareketlerini göstermek için"-gaz eteleri m izin sahip ve başmuharrir­lerini Ankaraya dav.et ettiğini ve od­lara   bizzat veya  çalışma   arkadaşları vasıtasiyle lüzumlu malûmatı verdiği­ni ve yapılan «serleri bizzat gösterdiğini   okuduk.   Bizde hükümeti     idare edenler ötedenberi yaptıklarını bildir­meğe lüzum görmezlerdi. Çünkü «hikmeti hükümet» denilen bir düşünceye' dayanılarak herşeyin kendine mahsus. bir sırrı olduğu zan olunur ve her şeyi hükümet makamına gelenin en iyi bil­diği vehmi taşındırdı. Bu sebeplerden-basın vasıtasiyle halka bildirmeğe bir1 lüzum hissedilmezdi.

Halk dedikodusunun kaynaklarını ve görüşülen gazete denilen fışıltıların bütün sebepleri bu noktada toplanmaktadır.

Bu hususta basınımızdan bir kısmını da bir kusuru olduğunu itiraf etmek-1 iğimiz lâzımdır. Çünkü ya yaranmak vesilesiyle hükümetin her zamanda bü­tün icraatını göklere çıkarmış, yahut da tenkid bahanesiyle herşeyi küçümsemiş ve bilhassa işin içinde  particilik, girdiği zaman kötümser ve insafsız bir tavır takınmıştır. Bu sebeplerden basına müşahedelerine dayanacak izahatın verilmesini çok faydalı buluyoruz.

Biz bu basın toplantılarına ve bilhassa gezintilere ecnebi matbuat mensuplarının da iştirak ettirilmelerinin zaruretine kail bulunuyoruz.

Bütün medenî ve büyük memleketler­de ecnebi matbuat mensuplarının teg-Ml ettikleri birer cemiyet vardır. Al­manya Birinci Dünya Harbinden son­ra bu cemiyete en büyük ehemmiyeti vermiş ve dünya ile olan yeni müna­sebetlerini bu cemiyet sayesinde tazeleyebilmiştir.

Her hafta Matbuat Umum Müdürlü­ğünde bir çay ziyafeti verilir ve Almanyanın o zaman en meşhur bir dip­lomatı bulunan Stresemann Hariciye Nazırı sıfatiyle bu toplantıda bulundu­ğu gibi günün meseleleri hakkında izahat vermek üzere bir veya iki Nazı­rı da beraber getirirdi.

Hitler zamanın başlangıcında bile İkinci Dünya Harbinin zuhurundan kı­sa bir zaman evveline kadar ecnebi matbuat mensuplarına çok ehemmiyet verilmiş ve onlar inin birçok müstesna haklar tanınmıştı.

İkinci Dünya Harbinden sonra millet­lerin birbiriyle tekrar barışmalarına ve iktisadî sahada işbirliği tesis etmeleri­me ecnebi basın sebep olmuştur. Batı .Almanya'da şimdi kesif bir .ecnebi ba­sın mensupları ve bunların çok kuvvet­li yeniden ihya edilmiş olan cemiyetle­ri vardır.

Biz memleketimizde kaç tane ecnebi ajans   ve   gazete mümessilinin  bulunduğunu bilmiyoruz.Bunların miktar­ları az da olsa ehemmiyetlerinin bü­yük bulunduğunu söyliyebliliriz.Memleketîmizin beynelmilel sahalarda ehemmiyeti arttıkça miktarlarının da çoğalacağını kuvvetle tahmin ediyo­ruz.

Bugünkü az miktarla   da iktifa eder, 'hükümet reis ve erkânımızın    temaslarını çoğaltır ve kendilerine memleketin talkınına ihtiyacını ve bu ihtiyaç­tan doğan faaliyetleri anlatırsak    ha­riçteki yanlış ve fena neşriyata  iyi esvaplar verebilecek vaziyetimizi ha­rice daha iyi bir surette bildirmek im­kânları hasıl olacaktır.

Lisanımızın görüşüldüğü sahaların az­lığını ve kendimizi harice tanıtabilmek için vasıtalarımızın noksanlığım dü­şünecek olursak bu düşüncemizde hak­lı olduğumuzun kabul edileceğini kuv­vetle zan ediyoruz.

Siyasî nümayişler 18/VIH/1955 tarihli (Zafer) den:

Meclisin yaz tatiline girmesinden son­ra, muhalefet partileri yurdun her ta­rafında kesif bir mücadele kampanya­sına girişmişlerdir. Belediye ve İl Ge­nel Meclisi seçimleri için tesbit edilen kanunî müddet de hulûl etmemiş oldu­ğu için bu 'kesif mücadelenin yer yer yapılan toplantıların seçimle alâkalı bir gaye takip etmediği aşikâr idi. Za­ten bu toplantılarda konuşanlar ve bu toplantıların ruhuna hâkim olan dav­ranışlar, varılmak istenen hedefin ne olduğunu açıkça gösteriyordu. Bazı ihtiyaç maddelerinin geçici darlıkları ele alınmak suretiyle Amerika'dan ya­pılmak istenen istikraz teşebbüsünün imhal edilmiş olmasını da menfî bir surette kay m etlendirerek memleketin bir felâket uçurumunun babına geldiği ve hatta bu uçuruma yuvarlanmaya başlamış olduğu fikrine vatandaşları inandırmak isteniyordu.

Yapılan gayretler, psikolojik tesirlerini göstermemiş değildir. Nümayişlerle ya­ratılan heyecanlı havanın tesirinde ka­lan birçokları muhalefetin tasavvur et­tiği muhtemel daralmaları nazarı dik­katte tutarak her türlü maddeleri stok etmek hevesine kapılıyor ve alış veriş nizamı normal sidiğini kaybederek bir kaokae manzarası alıyordu. İdhal mad­deleri saklanıyor, çay, kahve, şeker benzin, gaz üzerinde yaratılan suni darlık vatandaşlar için bir ıztırap ve­silesi haline geliyordu.

Hükümetin enerjik tedbirleri ihtikârla elle yürüyen ve karaborsaya kuvvet ver-en ve ondan kuvvet alan bu sözde siyasî faaliyetlerin iktisadi sektöre müessir taralım    önlemişe,    karaborsayı sindirmeseydi, Millî Korunma Kanunu­nu hükümlerini harekete getiren koor­dinasyon kararnameleri neşredilmemiş olsaydı, karaborsa ile elek1 çalışan ka­ranlık politika   ihtirasları Türk  vata­nını kargaşalık havası   içinde perişan edecekti.

Bütün bunlarla takip olunan gaye, şüphesiz 1954 seçimleriyle ve milletin, serbest iradesiyle taayyün etmiş olan bir nizamı bir an evvel yıpratmak, hattâ mümkün olursa yıkmaktan ibaret de­ğil miydi? Lisanhal ile söylenmek is­tenen şu idi: İşte memleket iktisaden tam. bir bataktadır. İktidar, memleketi bu bataktan kurtaracak müessir bir tedbir almak kabiliyetinde değildir. 1958 seçimlerine kadar beklenmesi fe­cî bir hata Olacaktır. O halde kalkın ey ehli vatan...

Anadolu Ajansının verdiği bir haber­den öğreniyoruz ki. muhalefet partile­ri seçimlere girmemek kararını vermiş olmalarına rağmen mahallî makamlara yaptıkları yüzlerce yeni müracaatla Meclisin tatilinden beri devam ettirdik­leri bu tahrik ve nümayiş havasını de­vam ettirmek düşüncesindedirler. De­mek yurdun her tarafında yer yer top­lantılar yapılacaktır. Demek yeni hâdisler yaratılacaktır. Demek vatanda­şın huzuru selbolunaçaktır. Yeni tah­rik bahaneleri ve çareleri bulunacaktır. Ve bir türlü terkedilmiyen, o herşeye rağmen ve biran evvel iktidara geç­me hırsını tatmin etmenin yolları aranacaktır.

Bu, milletin serbest iradesiyle taayyün etmiş bir iktidara karşı ihtilâl metodlariyle cephe almak değil midir? Han­gi demokrat memlekette, ama hangi­sinde, muhalefetin böyle bir çalışması, böyle bir faaliyeti, böyle bir tutumu vardır? Hangi memlekette muhalefet partileri iktidara kanunen tanınmış olan bir çalışma, devresini bu derecede sinsi bu derece hain düşüncelerle ve çalışmalarla selbetmek selâhiyetini kendilerinde görebilirler,?.

Her hürriyetin umumî nizam ile mukayyid bir hududu vardır. Toplanma hürriyeti de, memlekette; mütemadi siyasî nümayişler devresi yaşatacak ölçüde geniş tutulabilir mi? Tutulması mümkün görülebilir mi? Huzur ve re­fah içinde yaşamak isteyen, işiyle gü­cüyle rahat rahat meşgul olmayı arzu­layan Türk vatandaşının, yani pek bü­yük bir ekseriyetin, kafasında bugün bu sual beliriyor. Bu sualin, cevabın! iktidar partisi mensupları olduğu ka­dar tarafsız vatandaşlar ve hatta mu­halefeti vatansever duygularla telif etmesini bilen muhalif partiler men­supları kendi vicdanlarında aramalıdırlar. Çünkü hâdisenin muhtemel inkişafları ve bir avuç iktidar düşkü­nünün sönmiyen ihtirasları, hepimizî bu suali cevaplandırmak mecburiyetiyle  karşı  karşıya getirmiş bulunuyor.

İktisadî emniyet

Yazan: Feridun Ergin

19/VIII/1955 tarihli  (Cumhuriyet) den:

Yeni kurulan yuvalardan gün görmüş ailelere kadar, halk tabakalarını işgal eden mühim bir dâva vardır: Maişet emniyeti.

Tanıdığınız henüz evlenmiş çiftlerle alâkadar olunuz. Bunlardan çoğu dip­loma ve sanat sahibi oldukları halde. kazançları maişet ihtiyaçlarını karşıla­mağa kâfi değildir. Genç nesiller, ha­yatlarının en güzel senelerini, maddi nimetlerin hasretini çekerek geçirmek­tedirler.

Tanıdığınız eski memur ailelerinin va­ziyetini gözönüne getiriniz. Aralarında Meşrutiyetten beri bir tarih yaşamış ve idarenin yüksek kademelerine erişmiş kimseler bulunabilir. Aldıkları tekaüd maaşını duyarsanız, hayrete düşersiniz. Onlar ömürlerini devlet hizmetine vakfetmişlerdir. Fakat yeni çıkarılan tekaüdlük mevzuatı, emektar nesilleri tatmin etmek lüzumunu duymamıştır, Fiatlar devamlı surette yükselirken, mütekaidler yalnız mazinin hasretini çekmekle kalmamakta, rahatlığa en fazla muhtaç oldukları bir çağda mahrumiyetlerle karşılaşmaktan endişe etmektedirler.

Aynı -endişe, paralarını devlet tahvil­lerine yatıranlar tarafından da beslen­mektedir. Tanıdığım bir zat var. Yaşı ilerledikten sonra işlerini tasfiye et­miştir. Tek arzusu, rahat ve emin bir hayat geçirmektir. Görüşürken dedi ki:

Bir  sene evvel   istikbale  nikbin bir nazarla bakıyordum. Bu tesirin altın­da, varlığımı devlet tahvillerine yatır­mışlara: O vakittenberi, emlâk ve altın fiatlarının yükselmesi neticesinde   ma­ruz kaldığım zarara acımadığımı   söy­lersem yalan olur. Fakat asıl endişem, ilerisi için.  Başlangıçta,   faiz hasılatı rahat yaşamamız kifayet  edecek ka­dar bereketli idi. Simdi ise. tahvillerin iradı, ev masraflarına güçlükle yetişiyor. Bu gidişle, ileride sıkıntıya duçar olmaktan korkmaktayım.»

Tanıdığınız gayrimenkul sahipleriyle temas ediniz. Onların vaziyeti, memur­lardan, İşçilerden ve mütekaidlerden daha müsaiddir. Artan fiatlar, gayri­menkul sermayesine mütemadiyen ye­ni kıymet  fazlaları  ilâve etmektedir.

Fakat onlar inin, İrad meselesi, halle­dilmemiş bir mevzudur. Pahalılık dev­resinde kiraların dondurulması, em­lâk sahiplerini bir iktisadî cenderesi içinde bunaltmaktadır. Fazla kira isterlerse, kanun karşılarındadır. Donduru­lan kiraların tatmin kabiliyeti ise, za­manla zayıflamaktadır.

Anadolu ve Trakya çiftçilerinin faali­yet şartlarını tetkik ediniz. 1950-53 arasında, yüzlerinin güldüğüne şüphe yoktur. Ziraatin makîneleştirilmesi, kredinin genişletilmesi ve fiyatların korunmasi, bariz bir ferahlık yaratmıştı. Lâkin iki senedenberi, ziraatin de va­ziyeti değişmeğe başlamıştır. Mahsul kıymeti aynı kaldığı halde, istihsal ve maişet masrafları yükselen bir seyir takibetmektedir.

Maaş, ücret, faiz, kira ve toprak hasılatiyle maişetlerini ve istikballerini temin etmek istiyenlerin endişeleri, ha­yat pahalılığı üzerinde toplanmaktadır.

Fakat hükümet, millî gelir artarken, fi-atların bu temayüle uymasını mahzur­lu görmemektedir. Mecliste, Başvekil bu mevzua dair görüşünü şu sözlerle ifade etmiştir: Bir zamanlar memlekette hakikaten ucuzluk vardı. Harbden evvel, Beyoğlu lokantalarında, on beş kuruşa karın doyurmak kabildi. Fakat insanın cebinde on beş kuruş dahi bulunmadığı olurdu. O devrin geri dönmesini istemiyoruz.»

Hakikatte ise,  bugünkü pahalılık da, parasızlık gibi  mahrumiyet yaratmak­tadır.   Halkın  ucuzluk   idinde  parasız­lıktan sıkıntı çekmesiyle pahalılık yü­zünden   ihtiyaçlarını   karşılayamaması arasında  bir  fark yoktur.   Hüner,  her iki  cepheden de halkı tatmin  edebil­mektedir. Müktesab hakların ve tasar­rufun   zamanla  kıymetten     düşmesini önlemek ise, en mühim vazifedir.    İs­tikrarsız para  nizamı   içinde,   iktisadî emniyet ve terakkinin tahakkuku filen  imkânsızdır.

Başbakanla beraberim

Yazan: H.C. Yalçın

21/VIH/1955 tarihli (Ulus) dan:

Yazılarımda bazı noktalar Başbakanla aramızda bir muhalefet bulunduğu zannını belki verebilir. Bu ihtimali tekzip için bir fırsat yıktığına pek memnu­num. Sayın Başbakanın en son. beya­natından  bir  parçayı  okuyorum:

Siyaset memlekete en yüksek derece­de hizmet eylemek sanatıdır ve bunda aslolan da samimiyettir. Politikayı teh­zili mânasında politikacılıktan kurtar­mak lâzımdır. Çünkü .politikada âdi oyunları mubah telâkki etmem memle­ket aleyhine, hürriyet ve demokrasi re­jiminin aleyhine olur. Bir siyasî parti iktidarda ve muhalefette olduğuna gö­re başka türlü düşünür, eskisini kini bulup çıkaracak diye evvelce söyledi­ğinin bugün tam aksini söylerse o memleketin demokratik sisteminden bir felah çıkmasına intizar etmek hakika­ten çak güçtür.»

Bu fıkravı Ulus'tan alıyorum. Herhalde bu sözleri gazetenin uydurmuş ve Başbakana atfetmiş olacağını hiç zan­netmem. Esasen, kelimelerin mânasındaki derinlik ve yükseklik Sayın Baş­bakanın alışkın olduğumuz yüksek edebiyatından veciz bir örnektir. Kolay taklid edilemez. İste Başbakanla bu yazıda beraberim. Blsrıim tarafımdan pek fazla tefahür eseri olmasa., altına ben de imzamı atmaktan şeref duyar­dım diyeceğim.

Sayın Başbakan, biran için, Demokrat Parti Başkanı olmaktan çıkıyor, parti münakaşalarının ve çekişmelerinin üs­tünde yer alıyor, siyaset sahnemize olgun ve tecrübeli bir mütefekkir gö­züyle bakıyor ve partilerimizi yukarı-ki  hakikatlerle   aydınlatmak     istiyor.

Bu siyasî teşkilâtlarımız için cihandeğer bir derstir. Sözlerde samimiyet kar­şılıklı bir itimad va anlaşmanın ilk «dimidir. Bunda kusur edecek herhan­gi 'bir parti vatanın hizmetine çalışa­bilmek ve faydalı olmak imkânını kay­beder. Bu bakımdan partilerimiz yukariki hikmetin ışığı altında bir nefis mu rakabesi yaparlarsa daha yüksek bir seviyeye doğru ilerlemiş olurlar.

Böyle bir nefis kontrolü bir vatan va­zifesi olduğuna göre, bunu bütün parti­lerimizin elbirliğiyle temine çalışmala­rı yüksek bir tesanüt ve kardeşlik ha­reketi teşkil edeceği v.e siyasî havayı tasfiye tashihten «eri kalmıyacağı şüphesizdir. Onun. için, şöyle düşünü­yorum:

Meselâ basta Demokrat Parti olmak üzere, üç esaslı partimizin seçeceği mü­tefekkiri îr bir araya gelip, 1946 hare­ketinden beri partilerin «iktidarda ve muhalefette olduğuna göre» konuşma­larını müsterek surette araştırsalar ya gözden geçirerek bize bir seçme siyasi edebiyat örneği hazirlasalar ne büyük bir hizmet ifa etmiş olurlardı.

Bu bir anket parlamenter değildir ki teklif bir muhalefet mensubu tarafın­dan geldi diye bir tarafa atılsın. Bir memleket hizmeti görüleceği için, cid­diyetinde ve doğruluğunda ufak bir "tereddüt bile hasıl olmaması Icabettiğine ve dolayisiyle müşterek araştırma bu inceleme neticesinde ileri gelen si­yasî şahsiyetlerimizin «iktidarda ve muhalefette» ne söyledikleri meydana çıkarılsın ve icabında, bir ayna gibi karşılarına konsun. Ben kendi hesabıma, bu makalede hiç kimsenin sözlerini karıştırıp örnek gösterecek değilim. Çünkü ne kadar dikkat etsem Sayın Başbakan derece­sinde objektif ve yüksek düşünmek kabiliyatini göstereni iveceğime    eminini.

Bütün temenni ettiğim şey Başbakanın memleket siyasî hayatı ve dürüstlüğü, namına çok hayırlı olacak bir nasiha­tinin boşa gitmemesi ve bu mukayese­nin yapılmasıdır. Vakıa son genel se­çimler esnasında Yeni Sabah demokrat iktidara ait devamlı bir beyanat serisi­ni tazelemiş idiyse de şimdi maksat bir polemik çıkarmak olmayıp ölmez bir siyaset edebiyatı örneği toplamak oldu­ğuna göre beyanat İncelemelerinin kar­şılıklı kontrolden geçmesi daha doğru olur.

Başbakanın yukarıdaki yüksek hik­metlerinden ilham ye cesaret alarak ufak bir şey ilâve edeceğim. Beyanat Cumhuriyet Halk Partisinin mahallî seçimlere girmemek kararı üzerine ve­rilmiştir. Muhalefet partilerinin seçim­lere iştirak etmemeleri hiçbir iktidar partisinin elbette hoşuna gitmez. Mu­halifler seçimlere gelmiyorlar, haklan var, biz kendilerini o kadar sıkıyoruz ki hayat hakları kalmıyor; onun için protesto gösterişi yapmaları doğrudur diyemezler. Muhaliflerin kararını pek tabiî ve zarurî olarak tenkid edecek­lerdir.

Fakat acaba bu tenkid için bir nezaket, bir ölçü ve bir İnsaf lüzumu yok-mudur? Başbakanın kendi tabiriyle «samimiyet» lâzım değil midir? Hal­buki karar üzerine irili ufaklı peykleri bırakalım, asıl resmî muhalefet orga­nının kullandığı lisan Sayın Başbaka­nın gözünden kaçmış olacak. Herhalde Millî Mücadeleyi yapmış, memleketi 1920 den 1950 ye getirmiş bir partiyi memleketin hayatına bir suikast ile itham etmek ne samimiyete sığar, ne çıplak hakikate.

Hikmet, edebiyat ve nasihat cihetinde Başbakanla birleşmekten bahtiyarlık duydum. Ah ne olurdu, fiil, harket ve icraat sahasında da aynı mutabakatı görebilseydim.

Menderes tebdil gezebîlseydi

Yazan: Hüseyin Cahid Yalçın

20/VIII/I955 tarihli  (Ulus)  dan:

Eskiden bazı hükümdarların kıyafet değiştirerek halk arasında dolaştıkları meşhurdu. Bunun misaline kendi tari­himizde de tesadüf olunduğu gibi baş­ka memleketler d s- de böyle yüksek bir teftiş işinin arada görüldüğü vakidir. Birdenbire pek garip gelen bu âdetin şahsî bir sapıtkanlık veya garip bir heves ve merak neticesi olmadığı­na ihtimal vermek İrin sebepler vardır.

İktidar adamları ve bilhassa mutlak hükümdarlar bütün bir milleti canla­rının istediği gibi idare kudretine malik iseler de kendileri de «etraf» larının esareti altındadırlar. Dünyayı yan­larındaki yaran, ve bendegan gözüyle görmeğe mahkûmdurlar. Eski zaman­larda bu bağlılıktan kurtulmak ve re­alite ile temasa girebilmek irin bazı hükümdarların tebdil gezmeleri pek zarurî idi.

Bugün, mutlak nüfuz ve kudret sahibi mevkiine kendilerini çıkarmış olan zatlar hakikati «etraf» larından öğrenemezlerse de gayelerden anlayabilir­ler. Fakat ne çare ki, gazeteleri sus­turmak, korkutmak, yahut yola ge­tirmek mutlak nüfuz ve kudret sahip­lerinin ilk igi oluyor. Bu itibarla, kendi inziva zindanlarının duvarlarını kendi elleriyle yükseltmiş bir mevkidedirler.

Gazeteler hap bir ağızdan dünyayı cennet gibi göstermekte devam ettikçe, bendegan taraf taraf kasideler okuduk­ça, bîr sürü gibi sevkedilen bazı kala­balıklar hepsi çırptıkça temelsiz sun'î bir dünya içinde yalnız başlarına kalı­yorlar.

Bu, umumî bir müşahededir. Memle­ketimizin tamamı tamamına böyle bir halde bulunduğu söylenemez. Fakat Başbakanla realitenin, teması az çok kesilmesi ve hakikata uymıyan bir gö­rüşün etrafı karartmış olduğu muhak­kaktır. Memleket Demokrat Parti çer­çevesi içinde değildir. Halk Demokrat Parti Grubu ve yüksek kademeleri hiç değildir. Memleket bütün vatandaşları göğsünde toplamış, çok daha geniş çok daha farklı muazzam hayat şahnişi­dir.

Eğer türlü türlü ihtiyaçlar, arzular ve faaliyetler irinde yaşayan bu muazzam kitle resmî bir odanın kafalı duvarla­rı arkasından, bütün ihtiyarlarını ya ilân kaynaklarını hükümetin lûtfundan bekliyen boynu bükük gazetelerin zoraki m edhiyelerinden veyahut göze girmeye rahşan menfaat avcılarının kasidelerinden h arşeyi penbe, bütün milleti memnun mesut gibi göstererek yaranmak istiyen partizanlardan, emir altındaki radyonun yaymağa çalıştığı kendi nutukları arasından öğrenilmek ve anlaşılmak istenirse pek aldatıcı, sun'î bir kanaat içinde mahsur bir ha­la gelinir.

Hakikati görmek ipin, acık havaya, gü­neşe çıkmalı vs- hakikî hayat sahnele­rine bakmalı. Açığa vurulması istenen ihtiyaçları ve darlıkları temin edeme­mek yüzünden İşkence eken aileleri, ihtiyaç maddelerinin kıtlığı yüzünden iki yakaları bir araya gelmiyen biça­releri görmeli, sefalet içindeyiz diye haykıran münevverlerin zaptedilmez hale gelen feryatlarını dinlemeli. Bir muhalefet partisine mensup olmanın bir vatandaşın basma açtığı dertleri. çekmeli.

Daha görülecek, çok ibret alınacak sah neler de vardır. Milyonları asan şervetlerin nasıl elde edildiği, daha dün herkesin sözü önünde dar ve muhtaç bir hayatin, ıztıraplarını çekerken as vakit içinde zenginlerin zengin hale gelmiş dolapçıların ve karînlerin. ihti­şamını görmeli. Büyüklerden birine ya kimliğin, bu yakınlık derecesin-e göre temin ettiği dünya nimetlerini seyret­meli.

Ve, bu durum karcısında halkın düşün­düklerini anlamalı, dertleşmelerini dinlemeli. Bu dertleşmeler yalnız maddî hayat çerçevesi içinde kapanıp kalmış değildir. Bu memlekette ideal, ahlâk v.e karakter, hürriyet ve hak isteyen ruhlar da vardır. İhtiyaçtan kıvranan, zavallıların yanısıra onların çektikleri mânevi işkencenin, derinliğin? İnmeli Bunlar gazetelerde görülemez. Bunlar ancak ağızdan ağıza okunan gaztelerden ta?ar. Resmî dairelerde memurlar arasında fısıltı halinde uçar.

İşte çok isteriz ki sayın Menderes, memleketi dolaşırken, yolu bu hakiki hayat sahnelerine de uğrasın. Burada etrafını alını? «dost» ların lisanına benzemîyen başka bir dil işitecek, başka bir dünya görecektir. Sayın Menderes alelade bir vatandaş sıfatiyle, halk arasına karışarak kürsülerden ihtişamlı ve parlak edebivatlı bir halk çocuğu sıfatiyle dinlerse, eminiz ki, derhal tövbe ve istiğfar eder ve o kadar sev­diği bu vatanda insan haklarını tam surette temin eyler.

Bale yolu ecnebi diyarlara hiç uğra­masın. Bunu istemem. Çünkü bunu is­temek kendisine beddua etmek olur. Çünkü ecnebi muhitlerin hakkımızda fikirleri ve sözleri bizim kendi ahları­mızdan, oflarımızdan ve iniltilerimiz­den daha acıdır. Bu ecnebi diyardaki şahsıma taallûk edebilecek müsahadalerden bahsedemem. Fakat temin ede­rim ki yer yüzünde hiçbir pey hiçbir memleket için gizli kalmıyor. Büyük kitleler dışında ilgili ve münevver mu­hitlerde İ? idlerimizin ve durumumu­zun anlaşılmadık hiçbir noktası maat­teessüf kalmamıştır. Bu noktayı sayın Menderes'in bir Demokrat Parti Baş­kanı sıfativle değil Türk vatanının ev­ladı sıfatiyle anlıyabilmesi «tebdil» gezmek zahmetine değerdi.

C.H.P. lilerin toplantı hürriyeti

Yazan: Hüseyin Cahît Yalçın

21/VIII/1955 tarihlî (Zafer) den:

Dünkü Ajans ve gazeteler Dahiliye Vekâletinin bir tebliğini yayınladı. Bu tebliğde. İçtimati Umumiye Kanunu­nun 5 nci maddesinde içtimain ne sebep ve maksatla aktedileceğinin hükü­met makamlarına bildirilmesi ve 8 nci maddesindeki tâyin edilen maksadın dışına çıkılamıyacağı hükümleri izah edilerek, son günlerde bazı siyasî par­tilerin acık hava toplantısı yapmak üzere mahallî mülkiye âmirlerin ver­mekte olduklar beyannamelerde top­lantının sebep ve maksadı acıkca belirtilmeksizin içve dış politika ile slfikalı mevzular üzerinde konuşma­lar- veya «Memleketin içtimaî iktisadî ve siyasi meseleleri üzerinde konuş­malar» gibi hududu gayri muayyen ve bütün memleket meselelerini şümulü içine alan tâbirlerle müracaat ettikleri beyan edilmedikte ve her siyasî parti­nin kanunun âmir hükümlerine riayet­le mükellef oldukları izah 'edilerek bu vecibeyi yerine getirmiyen partilerin beyannamelerinin hükümsüz addedile­ceği ilân olunmakta idi.

Hükümetin gayet haklı ve yerine olan bu tebliğinin yayınlanmasını müteakip, bazı siyasî partilerin telâşa düştükleri ve evvelce umumî ve gayri muayyen tâbirlerle akdine müsaade istedikleri içtimalardan her nedense birdenbire vazgeçerek bugünkü mevzuat muvaeshesinde rahat veserbest konuşamıyacaklarını» ileri sürmek suretiyle yi­ne bir mağdur pozuna girdikleri hay­retle görülmüştür.

Dikkat edilecek olursa, bu tabiye ile seçimlere girmemek tâbiyesi arasın­da işin ne ruhu ne de hattâ sekli bakı­mından bir fark mevcuttur.

Belli ki muhalefet partilerinin gayesi, sadece iktidarı, töhmet altında tutmak­tır. Bunu, gerek iştirak ederken gerek neden iştirak etmediklerini izah eder­ken yapabildiklerinden, netice kendi­leri için müsavi bir durum, arzetmektedir.

Yalnız, bu defaki istinkâf hareketleri, bunu âdeta istediklerini ve beklemek­te olduklarım açığa vuracak bir câhillik ve samimiyetsizlik arz eyIemekte­dir.

Bir kerre îçtimaatı Umumiye' Kanu­nu, kendi zamanlarında da tatbik edil­miş ve onlardan bizlere müdevver bir kanundur.

Kanunun ahkâmı sarihtir ve bunu kendileri de bilmektedir. Dahiliye Vekâ­letinin tebliği, bu eski duruma bir gram yenilik ve başkalık ilâve etmiş değildir. Çünkü tebliğdeki noktalar, kanunun 5 nci ve fi nci maddelerinde aynen tasrih edilmiş bulunmaktadır. Şu halde ve kendilerince başından so­nuna kadar malûm bir kanunun müracaatlarda sarahat ve muayyeniyet istiyen hükümlerini evvelâ bilmemezlikten gelerek makamattan umumî mâ­nada ve hudutları gayri muayyen maksatlar için içtima müsadesi istemeleri; arkasından da Dahiliye Vekâleti ka­nunu kendilerine izah ediyor diye içtimadan vazgeçmeleri nedendir? ÜSfeye atfedilebilir? Ve bunda, samimiyetten zerre kadar eser mevcut mudur?

Hükümetle olan herhangi bir muame­lesinde bir vatandaşa, müracaatının su noktası eksiktir, yahut matlûp olan şe­kilde yapılmış değildir dense, vatandaş, alıp başını giderek talebinden yahut hakkından vazgeçer, yoksa, kanunun âmir bulunduğu hükümleri yerine mi getirir?

Bunlar, uluorta konuşmak imkânını tutturanı aldılarını, keyfiyetin kanunen de gayri caiz olduğunu bile bile, fırsatı ganimet sayarak esassız isnadlarını tekrar etmekte vs buna bir de siyasî haklarının kullanılmasına müsaade edilmemiş gibi bir iftirayı ilâve eyle­mektedirler.

Çünkü, toplantıyı yaparken de yapa­cakları bundan, ibarettir.

Yapsalar bunu söyleyecekler, yapma­yınca yine bunu söyliyebiliyorlar, şu halde matlûp hasıl olmuş demektir.

İşte muhalefet partilerimizin kanunlara, usullara, rejime ve Türkiye'nin haysiyetine verdikleri ehemmiyet ve kıy­met bundan ibarettir!

Ekmekten sonra terbiye

Yazan: Feridun Ergin

21/VHI/1955 tarihli (Cumhuriyet) den:

Siyasî mücadelelerin en fazla şiddet ve kesafet arzettiği tarih sahnesi, Fransız ihtilâlidir. Fransız ihtilâli ilk günle­rinde, bir hürriyet hareketi idi. Fakat siyasî ihtirasların tesiri altında, mu­vakkaten bir tedhiş cereyanına inkılâp etmiştir. Hürriyet ve istiklâli müdafaa bahanesiyle iftiralar tertiplenmiş, isnadlar yapılmış, haklar çiğnenmiş ve cinayetler işlenmiştir. Fransayı idare eden birkaf kişilik bir komite, kendi hesabına tehlikeli gördüğü bütün İnsanlar tasfiyeye tâbi tutmuştur. Sayısız hayatın sönmesine sebebiyet veren ted­hiş devrinin kurbanları arasında, Dan-ton da vardır. Danton, siyası hayatının başlangıcında bir ihtilâl kahramanını, sonunda ise bir hürriyet kurbanıdır.

Fransızlar, Danton'un hâtırasına bir heykel dikmişlerdir. Dikildiği meyda­na değil, Parisin üniversite mahallesi­ne doğru bakan heykelin kaidesinde, Dantonun nutuklarından alınmış bir­kaç söze rastlamak kabildir. Vaktiyle, bu sözler altın yaldızla işlenmişti. Se­neler, yaldızları ve yazılan silmişti. Fransızlar, herhalde bilmiyen kalma­dığını düşünerek, yaldızları tazelemeğe lüzum duymamışlardır.

Danton'un kütleleri coşturan ve poli­tikacıları titreten sayısız nutukları arasında, mütaakip nesiller tarafından en fazla beğenilen nokta, "bir millet için hayatta ekmekten sonra en mü­him ihtiyacın terbiye olduğunu» belir­ten sözleridir. İhtilâlin en büyük hiz­metlerinden biri, Fransızların bazan müşterek bir kelime ile ifade ettikleri terbiye ve maarif mefhumlarının ehemmiyetini meydana çıkarmış olması­dır. Hakikatte terbiye, içtimaî ve ah­lâkî seviyenin şahididir İnsanların yaptıkları hareketlerden kullandıkları ke­limelere kadar, pekçok vasıfları ailede, mektepde ve cemiyette aldıkları terbi­ye bağıdır. Ahlâk vıa terbiye, siyasî mücadelelerin buhranlı havası içinde dahi unutulmayan manevî ihtiyaçlar­dandır.

Terbiye mefhumu, aynı zamanda yazı ve söz âdabını şümulüne alır. Hiddet ve ihtirasa kapılan, haksızlığını kabul etmek istemîyen veya delil gösteremiyen insanlar içlerindeki haşin hisleri yakışıksız bir lisanla açığa vurdukla­rı zaman, haklarında bu kelimeden ya­pılmış bir sıfat kullanılır. Karınları doymuş, cüzdanları dolmuş ve mevki­leri yükselmiş kimselerin de nezaket hududları dışına çıktıkları görülmemiş değildir. «Terbiyesizlik, efendilik öğrenemiyenlerin kullanmaktan çekin­medikleri bir silâhtır.»

Mevkilerine aldıkları kuvvetle söz­lerini ölçmeye lüzum görmiyen devlet .adamlarından birine verilmiş şahane bir ders vardır. Osmanlı vezirlerinden bîri, sebepsiz yer.s hiddetlendiği küçük bir memuru koyar. Mamur, maiyet me­suliyetini taşıdığı bir ailenin mevcu­diyetini hatırlatınca «bana ne be adam! Git it sürü para kazan...» cevabını alır. Adamcağız hokka takımını toplıyarak Babıâliden çıkarken, aklına bir fikir gelir. Akşama doğru, Arnavudköye yol alır. Akıntı Burnunda, sandalları çeken yedeklilerle anlaşır. Hava kararır­ken Boğazdaki yalısına dönen vezirin kayığını kendisi yedeğe alır. Sandal akıntıdan kurtulunca, memur atılan yüz paralığı havada yakalar ve yer­den temenna ederek seslenir: «Paşa hazretleri, sabahleyin emir buyurmuş olduğunuz hususu yerine    getirdim!»

Avrupada da, mutlak kudret sahibi meşhur adamların itidallerini kaybet­tikleri vakidir. Napolyon, hiddet buh­ranına kapıldığı bir gün, Talleyrand'a söylenil ediğini bırakmaz. Talleyrand imparatorun yanından çıktıktan sonra, uşaklar kendi kendine mırıldandığım duyarlar: «Büyük bir adamın bu dere­ce kötü yetiştirilmiş olması cidden ya­zık, jj Hakikî büyük şahsiyetler, hüvi­yetlerine yakışmıyacak sözler sarfettikleri vakit, tarihe daima kayıd düşülmektedir. Fakat tecavüz şahsiyetsiz ve hüviyetsiz kalemlerden veya ağızlardan gelirse, onların dediğini kim hâfızasın-da saklar?

Başların koparılması

(Medeniyet)

22/VIII/1955 tarihli den:

Türkiye Birinci Büyük Millet Meclisi ile, İkinci Meclisin, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının feshine kadar devam eden safhasına ait Meclis za­bıtları, inkılâbın en şayanı dikkat ve­sikalarıdır. Bir celsede, Ankara İstik­lâl Mahkemesine verilen idam selâhiyetlerinin müddetle tayini vs kararla­rın yine Meclis tasdikinden geçmesi münakaşa edilirken, devrin Dahiliye Vekili merhum Recep Peker'in, hâkim zihniyeti bütün karakteristik vasıftariyle ortaya koyacak bir beyanı var­dır. Halk Partisinin hayatında (son ve fecî devreyi) şahsi dürüstlüğü ve açık yürekliliği ile manız kalmaması icap eden bir yük olarak omuzlarına almak talihsizliğine uğramı? olan merhum, otuzbir sene önce şunları söylemişti:

İstiklâl Mahkemeleri gibi müesse­seler, mücrim eşhas üzerinde ne kadar hassasiyetle tevakkufa mecbur iseler, cürüm teşkil edecek fikirleri ve dü­şünceleri tenkil etmekte de o nisbette vazife sahibidirler.»

Halk Partisi, iktidar devrinde, sadece ferdî ve reel değil, düşünülmesi kendi ölçüsü içinde (suç) saydığı (fikrî ve düşünceyi) de, (tenkil) -etti... Sadede tenkil mi etti? Ne münasebet!. Onu bütün kadrosuyla bütün tefekkür niza­miyle ortadan yok edemiyeceğini anla­dığı zaman başını kopardı.. Çünkü istibdatlar için kopan başın ayrılan vü­cuttan mânası, bir insan hayatına son verilmesi değildir: {Bir düşüncenin ka­fadan çıkarılıp atılmasıdır. Düşünceyi kafadan çıkaracak kuvvete sahip ol­madığı anda müstebit'in başvuracağı en kısa yol,başı koparmaktır.

Tevfik Fikret'in (Başsız deve olmaz ya. Neyse masal bu...) dediğini, bu müseccel müstebitler, imasallıktan -çıkardı­lar. İşte yakım mazi... Zerre kadar ce­saretleri varsa, muhasebe masası önle­rin dedir!

Başvekil, yine kendisine hâs müsama­ha metodlariyle, bu hazin olduğu kadar korkunç tarih realitesine gözlerini ka­padı: » ...Eğer onların zamanında ol­saydı yaptıkları mücadele şekli karşı­sında insanın kafasını keserlerdi...»

Hayır!... Onlar, böyle bir (mücadele şekli) ne vücut ve imkân vermemek için kafa kestiler... Kesilen kafalar, ne rejimin müdafaası, ma de, istiklâlimi­zin devamı ve zafer neticelerinin hima­yesi gibi ulvî ve söz götürür sebepler­den değildi: Oligarşik istibdadın tesisi ve devamı iğindi.

Bu memlekette iki defa kanunî muha­lefet hareketi olmuştur: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası... İkisi de. Halk Fırkasını fiilen tasfiye etti. Birisini zorla kapat­tılar, ikincisini de korkutarak tasfiye ettiler... İkisinin ardında da başlar göv­delerinden ayrıldı... Diyeceksiniz ki, ortada sebep de kalmamıştı... Neden, sebebi çok basit: Çünkü onlar için gi­yotinin asıl işlemesi icap eden hal, ka­fanın düşünmesi ve (düşünen kafa) idi. Başvekil, yine müsamahalı, yine efendidir:  Onların zamanında olsay­dı, bu mücadele şekli karşısında kafa keserlerdi..» diyor. Hayır!.. Böyle bir mücadeleye girişmeğe nasıl imkân, var­dı? Olsa bile bu kadar bekliyebilirler miydi? Korkuya dayanan bir devir, ha carnat yapmağa mecburdur ve en iyi kurban da düşünen kafadır... Onların devrinde kopan kafaların çoğu, düşün­düğünü yapabilmek saadeti içinde can vermedi: Sadece (düşündüğü için) ko­parıldı.

Başvekil, o meşhur müsamahası için­de istediği gibi söyliyebilir amma, ta­rih, bizim kaydettiğimiz gibi söylüyor.

D.P. nin protesto toplantıları

22/VIII/1955 tarihli (Zafer) den:

Eğer demokrasinin ne olduğu ve bir Parlâmento rejiminin bütün teamülle­rin- uygun olarak iktidarlı  muhalefetli ne türlü işlediği meçhul olsa, kar­şımızdaki muhalefetlere bu vadide yapamıyacakları tağşiş kalmıyacaktır.

Daha bugünden, bir tarafsız heyet biz­deki ahvali takip, tasnif ve telfık ede­cek olsa, bu baptaki raporda varacağı hükümler, İbni - Batuta'nın yahut Marco  Polo'nun seyahatnameleri kadar garip olacaktır.

Muhalefetlerimiz, »garabet» ve «acaiplik» unsurlarını, genç demokrasimizin, henüz tezgâhta bulunan bezine öylesi­ne bir bezzaz hilekârlığı ile sokuştur­muş ve tıkıştırmış bulunuyorlar.

Bu sebepledir ki, dün. Gaziantep'te ve Ankara'da, iktidar partisi teşkilâtı iki büyük protesto içtimai yapmıştır.

İktidar, muhalefetleri protesto etmektedir. Memleketi, daimî bir ihtilâç ve huzur­suzluk havası iğinde tuttukları;

Hak ve hakikatleri bilerek tahrif ettik­leri:

"Vatandaşları işlerinden ederek, mede­niyet yolunda gecikmiş memleketimizi daha da geciktirmek istedikleri;

Politik mücadelelerin sokağa ve büyük vatandaş kitlelerine intikali ancak se­çimden secime caiz olduğu halde, bu­nu her Allah'ın günü yapmıya kalkış­maları;

ve üstelik, ortada Beledive ve Umumî Meclis seçimlerine girmek fırsatı mev­cut iken, seçime girmedikleri halde si­yasî propagandaya yeltenmeleri dolayısiyle, iktidar, muhalefetlerin bu hiç bir demokratik idarede görülmemiş menfî ve tahripkâr faaliyetlerini şid­detle protesto etme-k lüzumunu duy­maktadır.

Bundaki gaye, muhalefetlerin bu şe­kilde hareket etmelerine bir kere memleketimizdeki durum dolayısiyle ikinci­si demokratik nizamın beynelmilel usul ve teamülleri cihetinden zerre ka­dar cevaz olmadığını, halkımızın ıttı­laına doğrudan doğruya götürmektir.

Muhalefet partilerinin böyle bu şekil­de hareket etmelerine, demokrasilerin tarihinde, yalnız komünist ve faşist sokak teşkilâtının karşılaşıp çatıştıkla­rı devirlerde rastlanmıştır. Bu da, her iki tarafın demokrasiye asla inanma­yarak bu rejimi böyle bu şekilde infilâle götürmek istedikleri için yapılmış­tır. Halkı hürriyetler rejiminden bık­tırma, yani anarşik ahvali bile bile ih­mal ettikten sonra kendi diktatörlük rejimlerini bir hasret hissi halinde halk kitlelerine aşılamak için bu şekilde ha­reket etmişlerdir.

Demokratik nizamın mevcut olduğu memleketlerde bu nizama samimî ola­rak bağlı bulunan nizam ve intizam, partileri, ne demokrasiyi bu mâna-da anlamışlar ne da onun böyle yoldan kuyusunu kazmıya tevessül etmişlerdir.

Halbuki bizim muhalefetlerimiz, gece gündüz bunu yapmaktadırlar.

Fakat buna,     cevaz     verilmiyecektir.

Meşru yahut gayri meşru olarak on­ların bu hareket tarzlarından doğmak­ta olan huzursuzluk mili: tin ıttılaına arzedilecek ve ondan sonra da. demok­ratik hürriyetlerin anarşi İstikametin­de kullanılmamasını mümkün kılacak bütün tedbirler alınacaktır.

Münakaşa için bir odanın içinde na­sıl her şeyden önce sükûn v.e bunun yamyaşında münazara usullerine hür­met lazımsa, demokratik bir idareyi yürütmek için de, bir memlekette, me­suliyet hissi ile vatanperverlik şuuru­nun bütün partilerde mevcut olması şarttır.

Dünkü protesto toplantılarının gayesi, bu mühim noktaların Türk vatandaş­larına arz ve iblâğı idi.

Tarihin tekerrürüne imkân veril­miyecektir

24/VIII/1955 tarihli (Medeniyet) den:

Çünkü tekerrürünün istenmediği bu tarih, en iyi niyetli hürriyet ve halk hareketlerinin oligarşik istibdatlara doğru sürüklenme hareketidir..

Türk millî mücadelesi, halkın bağrın­dan kopup geben bir hürriyet hareketi îdi. Silâhlı ve etkili bir mücadeleden sonra İdari  neticeler, milletin bağrından kopup gelen baha biçilmez neticelerdi. Tek ve hakikî gayesi de, millî hakimiyete müstenit !bir idare kurmaktı.

Zaferin müstesna başı Mustafa Ke­mal, kendisinin sinei millette bir fert olarak kalmasını, gönlünün bütün sa­mimi yetiyle isteyen insandı. Onun. hürriyeti kısıcı tedbirlere nasıl sürüklen­diğini bilenler, bugün muhalefette, aynı taktiklerle Demokratik hürriyeti zorlıyorlar.

Zümre istibdadına bel bağlamış olan­ların tek ümidi, hürriyetlerin suiisti­malinden doğan hareketlerdir. Eğer ortada, hürriyeti tekeffül etmiş bir si­yasî hareket varsa, zümre istibdatcisının yapacağı sudur: Evvelâ hürriyeti mümkün olduğu kadar suiistimal    etmek hürriyeti nizamlayım tedbirler almaya devleti mecbur etmek..

Sonra da âmme vicdanına dönerek: İşte, görüyor musunuz. Size hürri­yet vadeden ve bu vaadla iktidarın kendilerini teslimini isteyen insanların iç yüzü..» demek. Halkın fevrî karar his­sinin nasıl istismar edilip ayaklandı­racağını onlar kadar kim bilir? Halk, müstebitten hürriyet gelmediği zaman, sadece onunla mücadele eder. Fakat hürriyet bayrağı içlinde iktidara gel­miş olandan, hangi esbabı mucibe ile olursa olsun kısmi tedbirleri gelirse, bundan nefret duyar.

İşte onların, Demokrat Parti için u-yandırmak istedikleri hislerin asıl se­bebi vs gayesi budur.

Köprülü, bunu keşfettiği içindir ki, ona, saldırmaktadırlar.. Hangi esas mevzuda muhalefet, Köprülü' yü  tenkidde ve ona taarruzda olduğu nisbette ittifak edebilmiştir? Lütfen yakın ma­ziyi hattâ bir iki ay öncesini bile ha­tırlayınız: Partilerinin prensiplere da­yanan mevzularında değil, en basit iç işlerinde bile aralarında anlaşma olmıyan bu zevat, Köprülü' nün konuş­masından sonra, bir kala halinde ikti­darın önüne dikiliverdiler. Sebebi de, şimdi tahrik yoliyle kendilerine baş­kaca mugalata yolları aramıya mecbur bırakılmış olmalarıdır.

Fakat D.P. iktidarı, sadece siyasî bîr parti olarak değil, Türk Milletinin a-sırlardır hürriyet yolunda çektiği çi­lelerin intibah emanetçisi olarak, bu acı tarihin tekerrürüne imkân vermiyecektir.

Şimdi ortada koparılan yaygara, mu­halefetin, kendisine vücut veren un­surların geçer akça olabilmesi şansı­nın ebediyen kapanmış olmasıdır.. On­lar, muhterem. Fuat Köprülünün son konuşmasında bu hakikati açıkça gör­düler ve anladılar.. Bu hakikat, Türk Milletinin hürriyetlerinin müdafaası için en emin yoldur. Fakat onların mu­galatalarına ve tahriklerine artık im­kân verilmiyeceğinin ifadesi idi. Şimdi Halk Partisi yaranı, yeni bir yol çizmek ve aramafe mecburiyetindedirler: Hiç bir yol bulamıyacaklarını söyliyebilmek için kehanete    lüzum yoktur:

Onların tarihini "bilmek yeter..

Bîr halk iktidarı için en son hakem, halkın bizzat kendisidir: Fuat Köprülü, delilli, dökümanlı, müspet konuş­masında, halkın vicdanını hakem yap­mıştır. Bu şartlar ininde hadiseyi şahsiyat çukuruna sürüklemekte ne mâna var diyeceksiniz.. Bu, Halk Partisinin bünyesinde mevcut olan ve onu felâke­te sürükliyen zaaftır. Fikirden ve prensipden mahrum bir hare-ket, kargısında bendi iç yüzünü ortaya kayan fikir sahibi bulduğu zaman, Azrailden ürktüğü gibi haşyet duyar...

Hattâ bu can, milletin tasfiye karariyle fiilen çıkmış olsa bile..

Kıbrıs dâvasında Türkiye kararlı­dır

25/VII/I955 tarihli (Zafer) den:

Dün akşam Türk matbuatının hemen bilûmum mümessilleri, Liman Lokantasında toplanmış bulunuyorlardı.

Başvekil kendine has olan zerafetiyle hepsinin hatırlarını sorduktan sonra, bir aralık en uçtaki köşeye doğru yü­rüdü ve burada, vereceği tarihî beya­natın ifade edilmez cazibesi ile da ha­reket eden başmuharrirler, vekiller ve mebuslar güzide devlet adamının etra­fında  sessizce toplardılar.

Muhterem Adnan Menderes büyük bir sükûnetle ve tane tane konularak, hükümeti adına, Kıbrıs'a dair olan beya­natını vermeye başladı. Hem beynelmilel durumun tehlikelerini müdrik ve bunun pek ağır mes’ulliyetini taşı­yanlardan biri olarak hem de ciddî ye tamkinli Türk Milletinin sahibisalâhiyet devlet adamı sıfatiyle kanuşmayı tercih etmiş bulunuyordu.

Dost   devletin   dâvasını   kuvvetle   rnüdafaa etmesi için İngilterenin görüşünü destekledi. Bizzat Yunanlılara, ma­nasız ve dünyadaki dostlarımız için za­rarlı bir politikadan ric'at etmenin umumî  yollarını   gösterdi. Bizim     için bu meseledeki asgarî şartın,   Kıbrıs'ın halihazır durmunun muhafazası olduğunu tasrih etti. Adadaki kardeşlerimi­ze 28 ağustosta yapılacağı söylenen katliam bahsinde telâ? ve endişeye düş­memelerini zira kendilerini himaye ve müdafaa edecek kuvvetin mevcut bu­lunduğunu beyan etti ve ondan sonra da Girid meselesinden beri devam edip gelen Helan irredantizmi dâvasını ele alarak bir asra yakın tatbikatı ve da­yandığı prensipler ile birlikte delik deşik etti.

Türk Başvekilinin sanki Girid yayga­raları ile bağlıyarak Ankara önlerine kadar imtidad etmiş olan bu dâva her miliste vs bilhassa Yunanistana fayda mı vermiştir» şeklindeki suali, gerçek­ten tarihin derinliklerinden gelen acı hakikatlerin kapısını açmış oldu.

Başvekil misal ve delillerini arka ar­kaya ortaya serdikos, Yunan (İrre de ta) hareketinin şeameti hem de ken­di aleyhlerine olarak levha levha ve safha safha canlanıyordu.

Bunun arkasından, Anadolu sahilleri­mize kurulan gözcü noktaları ve palangalar iması geldi. Ve Kıbrıs Anadolunun parçası olan Kıbrıs, bu güzel diyarın denizlere doğru yegâne serbest teneffüs penceresi olarak canlanıp karşımıza dikiliverdi. Fakat Başvekil, elindeki misal va deliller bu derece kuvvetli ve beliğ olduğu halde, beyanatı­nı yine, Türk - Yunan dostluğuna ve ittifakına göre hükme ve neticeye bağ­ladı.

Temkin ve ağır başlılığın yahud si­yasî uzak görüsün üzerinden biz? hak veren bu deliller gönül güzelliği ve dü­şünce üstünlüğü ile adeta elile kaydırıp aldı ve cihanın huzuruna, cihanın. elemli dâvalarını Yunanistan'dan çok daha anlayan ve benemseyen ve her iki memleketin istikbaldeki münase­betlerini bugünkü hayu huyun çok da­ha ötesinde mütalâa eden bir medenî temkinli. vakarlı ve kararlı Türkiyte çıkarıldı.

İşbu suretle anlaşıldı ki Kıbrıs'a ait beyanat, bütün bir tarihî münasebet­sizlikler ve anlaşmazlıklar geleneğinin tasfiyesi gayesini güden taze ve olgun bir tarihî görüşün Türkiya adına iadesinden kuvvet almaktadır.

Yunanlılar bunu anlarlar mı bilmiyo­ruz, fakat kararlı Türk Milletinin temkinli ve olgun karar ve görüşü bu olduğunu sanıyoruz ki, dost milletler anlayacaklar ve Doğu Akdenizdeki hakiki medeniyet mihrakının Anadolu yarını adasındaki devlette meknuz bu­lunduğunu artık teslim edeceklerdir.

Missolongi, muhakkak ki Helenizme karşı duyulan romantizmin eseri idi.

Ummak ve beklemek lâzımdır ki, re­alist garp dünyası, o hatasından ricat «tarak ve nadim olmak bahsinde, bir Kıbrıs dâvasında icap eden :bir köprü basım keşfetmiş olsun. Ve bütün bun­lardan sonra da şurasını bir daha belirtmek yerinde olur ki, Kıbrıs elbet­te ki her parçası gibi, Anadoludan an­layış ve hemaye görecektir.

Suç sathı mailinde

26/VIII/I955 tarihli (Zafer) den:

Kapalı cümleler, toparlak lâflarla na­muslara ve şereflere gölge düşürmek gayreti karşımızdaki muhalefet gaze­telerinin yazılarına hâkim olan belli bağlı bir hususiyettir. Bu yazılar daima hakikat güneşinin önüne çıkan simsiyah bir yağmur bulutu gibi, temiz alınları karartmak hedefini güdüyor, fısıltı ve dedikodu yoluyla yıkıcı bir propagandaya başlıbaşına analık edi­yor.

Bunun son misalini, geçmiş yaşma rağmen, çok ağır bir tecrübeyi henüz geçirmiş olan Ulus gazetesi baş yazarı­nın bir makalesinde görüyoruz. Tür­kiye hudutları dışında, memlekette ce­reyan eden hâdiselerden çok uzakta buluna.n bu yaşlı zat, Amerika hava nazırının istifası hâdisesini ele almış ve bundan, memleketimize ait bir ta­kım yersiz neticeler çıkarmak hevesine kapılmıştır.

Hâdise malûmdur: Amerika'nın hava nazın fiilsin hissedar bulunduğu bir şirketle, Bakanlığı hesabına bir takım ticarî muamelelere girişmşi ve bu muamelelerden Hasıl olan kârdan da şe­rik sıfatiyle istifade etmiştir. Hâdise, gazetelere aksetmiş, ayan meclisi nazır hakkında tahkikat açmak lüzunmunu hissetmiş ve bunun üzerin» nazır isti­fa etmek suretiyle vazifesinden ayrılmıştır.

Bu vak'ayı böylece hülâsa ettikten son­ra, Ulus'un baş yazarı, hemen şöylebir hükme varıyor: Bizde böyle bir şey olsaydı yüzde bin iddia olunabilir kî tahkikat cihetine yanaşılmazdı.

Şu cümle bu insanların, muhalefet na­mına, nasıl bir suiniyetle, hareket et­mekte olduklarını, ne kadar karanlık,, ne kadar bayağı düşüncelere sahip bu­lunduklarını  açıkça göstermeğe     kâfi geliyor. Suiniyet diyoruz, karanlık vebayağı düşünceler diyoruz. Çünkü, Amerika'da cereyan etmiş böyle bir vakaayı ele alarak, Demokrat Partinin İdar,e ettiği Türkiye için, onların    görüp göstermek istedikleri gibi bir neticeye varılmasını haklı gösterecek ortada bir vakıa mevcut değildir. Hükümete men­sup olan hangi zat, hangi ticarî şirkete-hissedardır? Ve bu    şirketle    vekâleti hesabına nasıl bir ticarî muameleye gi­rişmiştir? Girişmiştir de bu Türkiyede kapalı kalmış, tahkikat açılmamış ve göz göre göre böyle şüphe yaratıcı bir halin devamına müsaade olunmuştur?

Hayır böyle bir şey yoktur. Ulus baş yazarı bunu da oldukça sarih bir şekilde ifade ediyor. Fakat, hâdise ile asla münasebeti olmayan bazı yuvar­lak sözlerle zihinlerde yaratmak iste­diği haksız şüpheyi devam ettirmek sevdasından da vaz geçmiyor. Anlattı­ğına göre, irtikâp ve suiistimal işlerin­de değilse de, efkârı umumiyeyi tat­min etmek irin Meclisin bazı meseleler' hakkında tahkikat açması icap ettiği halde. Meclis tahkikatı açılmamış-İmiş,.. Çünkü teklifler muhalefetten; gelmiş imiş...

Bütün bunlar ciddî vakıalara istinat, etmiyen suiniyetle hazırlanmış metinlere, mantık oyunlayile kuvvet ver­mek istiyen kapalı cümleler, toparlak: sözlerdir. Hedefleri ise malûmdur. İk­tidar d ak ileri şüphe altında bulundur­mak, hükümete mensup olanlar, hak­kında umumî efkârda tereddütler ya­ratmak ve dolayısiyle namuslara ve şerefine gölge düşürmektir. Acaba ça­lışıyorlar mı? Acaba, siyasî nüfuzlarından faydalanarak servet topluyorlar mı? Kaygı ve düşüncesini vatandaşın kalbinde .yaratarak, iktidar partisine ve hükümete karşı beslenen itimadı sars­maktır.

Bizini görüşümüze göre bu, ilerlemiş .sathı maili üzerinde perendebazlık et­mek hevesinden vazgeçmemiş olduğunun bîr delilidir. Bu kaygan sathı yaşında geçirdiği ağır tecrübeye rağ­men, Ulus baş yasarının ,hâlâ bir suç mail, 1954 seçimlerinden evvel onu, bir uçuruma yuvarlamıştı. Şimdi, nasılsa  kurtulduğu bu uçuruma doğru yeniden ve ayni yolları takip ederek sürüklen­mekte olmasını hüzünle mütalâa ederîz. Muhalefetle aramızda, namuslara, .şereflere, haysiyetlere dokunmadan ko­kuşacak çok şeyimiz vardır. Ve asıl konuşulacak olanlar da bunlardır.

Bir 26 Ağustos sabahı

Yazan: F. R. Alay

27/VIII/1955 tarihli (Dünya) dan:

26 ağustos 1921... Demek 33 yıl Önce îdi. Ben yine her sabah gazete yazımı hazırladım, Fakat »Akşam» m günün fıkrası sütununda bu yazımdan kaç satır kalacağını bilmezdim. Çünkü iş­gal kuvvetlerin sansürü altında idik.

Düşman donanması Boğaziçi sularında, düşman kıtaları  İstanbul   kışlalarında idi. Dolmabahçe sarayında bir padişah varsa da bir İngiliz subayı kadar hük­mü, »Babıâli'de bir hükümet arsa   da  bir Fransız subayı kadar ehemmiyeti yoktu. Türkler, gerçekte, sömürge yerlileri durumunda idiler. Şehrin ticaretinde ve ekonomisinde hemen    hemen hiçbir hisseleri yoktu. Bu iki mevkili bir hayat idi: Birinci mevki yaban­cılarla Türk olmıyanların elinde    idi. Türkler kulüplere giremezlerdi.  Otel­lerde,    kibar dükkân ve lokantalarda Türkçe duyulmazdı. Halk geçimi   çok güçlükle yarı boş tutunan haznenin sa­dakasına  bağlı  idi.  Türklerin, malları durmadan satın almıyor. Bankalar cad­desi dönemecindeki Atina Bankası bu malları   satın   alanlara  bol  kredi   açıyordu. Tortu gibi gitgide dibe çöküyorduk, Sevres rejiminde Türklüğün    İstanbuldaki son günleri ne kadar    sa­rılı olduğunu hepimiz gözle görür gibi biliyorduk. Ümit cephede, bu ümidi besliyen milliyetçi gazeteler ise pek az sayıda idi. Bugün dahi Cumhuriyet devrine söven bazı kimseler vardır ki o gün dahi Anadoluya süzmekte idiler. Bugün dahi Cumhuriyet devrini hiçe sayan efendiler vardır ki o gün dahi keyiflerine bakmakta, orduyu ve ko­mutanlarını alaya almakta idiler.

İstanbulda Rus göçmeni kadar gülebi­leceğimiz, bir Rus bakkal kadar bu toprağı beni m sey ece filimiz, bir Ermeni tüccar veya bir Musevi sarraf kadar kendimizi yerleşmiş hissedeceğimiz, ve sokaklarda bir Yunanlı çavuş kadar göğüs gererek dolaşabileceğimiz bir gü­nün hayali, rüyada görülse inanılmı­yordu. Bir milliyetçiler kendimizi or­taya atmıştık. Eskişehir de Bursa gibi bir sehrimizdi. düsmüşsek ne çıkar? Bi­ze ordumuz yeter.» gibi yazılarımız çıktığı gün Büyükada vapurunun gü­vertesinde selâm verecek ahbap güç bulurduk.

O sabah da aynı zehirli havayı tenef­füs ederek gazeteye geliyordum. Ta­arruz başlamıştı, ama biz henüz bil­miyorduk. Zaten İstanbul anlayışına göre taarruz başlıyamazdı. Türk ordu­su, olsa olsa, bir savunma ordusu idi. Taarruz kaabiliyeti yoktu. Yunan or­dusuna saldırması demek; başını taşa çarpması demekti. Biz şöyle böyle ta­vizlerle işin içinden sıyrılmaya bak­malı idik.

Bu Ümitsizliğin bir hafta bile Ömrü kal­madığı kimsenin hatırına gelmiyordu. Başkomutan Mustafa Kemal ve Garp Orduları Komutanı İsmet Paşa, Afyon kalesini sökmek Üzere idiler. Yarabbi nasıl .sevinecektik. Bu iki adam bir­denbire nasıl Tanrılaşacaklardı. İstan­bul'a giren Anadolu ordusu askerlerini köprü başında nasıl ağlayarak bekliyeçektik.

Ne çabuk unutuyoruz!

İşçi Sendikalarının istekleri

Yazan: Hayretim Dikmen

27/VHI/1955 tarihli (Tercüman) dan:

Sendikalar Kanunumuz, bu meslek teşekküllerinîn vazife ve salâhiyetlerini tayin etmiştir. Kanunî teminat altında bulunan sendika faaliyetlerinin hedefi, müşterek ihtiyaç ve menfaatlerin kar­şılanması ve korunmasıdır. İsçi sendi­kalarını bu hedefe ulaştıracak   yollar, işveren muhit ve teşekkülleri ve   hü­kümet makaraları ile temaslardır. Her nedense s sn d i kaçıl ar imiz bu yollardan ikincisini birincisine tercih etmektedir­ler. Halbuki sendikacının asıl çalışma sahası, toplu müzakere ve     kollektif mukavele sahasıdır. İş imkân ve şart­larının, işçi ihtiyaç ve talepleri ile en İyi telif vasıtası, tek veya toplu İşve­renlerle işçi sendikaları arasında tan­zim ve imza edilen kollektif mukave­lelerdir. Taraflar için hukukî ve içti­mai »enini müsaittir. İşçinin    çalışma müddeti, sağlığının    korunması, hafta istirahatı hastalık, kaza, ihtiyarlık hal­leri, mesken kredisi ilâ... Kanunî te­minat altındadır.  Çalıştığı     müessese içinde kendi arkadaşlarından serbest­çe seçtiği mümessili vasıtasiyle    dilek ve ihtiyaçlarını iş verenlerine duyur­mak imkânına    sahiptir. İş veren    ile müzakere masasına oturacak olan sen­dika idarecisinin artık bu mevzularla uğraşmasına ihtiyaç yoktur. Müzakere­ler, iş kolunun ve is yerlerinin hususi­yetlerine göre çalışma şartlarının ayar­lanmasına, işe giriş ve çıkış usulleri­nin ve ücret esaslarının tesbitine inhi­sar edebilir. Yer yer görülen bu   çeşit konuşmalar, şüphesiz zamanla istenilen ehemmiyeti alacaktır.

İşçi sendikalarımızın bugünkü faali­yetlerinin siklet merkezini mevzuata müteallik talepler teşkil    etmektedir.

Grev hakkı, Sendikalar Kanununun tadili, kıdem tazminatının teşmili, si­gorta ödemelerinin arttırılması, senelik ücretli izin hakkı, çocuk zammı ve­ya aile tazminatı bu taleplerin belli başlılarıdır. Bu istekler arasında üze­rinde dikkatle durulması gerekenler vardır. Grev hakkı, sigorta ödemeleri­min artırılması, kıdem tazminatının teşmili bunlardandır. Bu müessesele­rin ihdas veya ihyası halinde doğabile­cek bazı iktisadi ve içtimaî mahzurla­rın peşinen ortadan Kaldırlıması veya ortadan veya hiç olmazsa asgarî hadde indirilmesi esaslarının da hazırlanması şarttır. Meselâ, fevri ve siyasî grev­lerin bir içtimai bünye için teşkil ettiği tehlike gözden uzak tutulamaz. Grev hakkının uzun müddetten beri kullanıldığı memleketlerde bile, hükümet­ler fevkalâde tedbirlere baş vurmak sa­lâhiyeti ile mücehhezidirler. Birleşik Amerikada ve İngilterede bu halin çok yakın misalleri vardır. Bunun yanında, sigorta ödenişleri arttırılmasının teknik bir hesap neticesi olması ve sîgorta fonlarını tehdit edici mahiyet ta­şıması lâzımdır. Kıdem tazminatının ise, sermayeyi kemirici vasfının bilhassa göz önünde bulundurulması gere­kir.

Hulâsa, işçi sendikaları idarecilerinin,, mevzuat ihdas, tadil veya ikmaline müteallik çalışmaları yanında, kolektif mukayese mevzuundaki çalışmalarına da ehemiyet vermeleri yerinde    olur.

Zira, kollektif mukaveleler, is hayatının hususiyetlerine cevap verecek ve­sikalardır. Ayrıca, bunların islâh ve tadili de hukuk tekniği bakımından ko­laylık arzeder.

Papaz kundağı mı? Yazan:  Ö. S. Coşar

27/VHI/1955 tarihli  (Cumhuriyet? den:

Fenerdeki Ortodoks Rum Patriği, Türfe. topraklarından Türkiyeye kundak mr yerleştiriyor? İstanbulda yaşamakta olan Rum vatandaşlarımız arasında, sinsice Türk millî menfaatleri aleyhinde çalısanlar mı var? Bu Rum azınlığı, dı­şarıdan ajanlar vasıtasiyle tahrik mi ediliyor?

Lozan konferansında, Patrikhanenin İstanbuldan çıkarılmasını, Yunanistan götürülmesîni teklif etmiştik. Neden mi? Çünkü bu Patrikhane her zaman Türk millî menfaatleri aleyhinde ça­lışmıştı, topraklarımız üzerinde rahat ve huzur içinde yaşamakta olan Rum­ları daimî surete tahrik etmeyi ken­disine vazife edinmişti. Bu teklifimizi o zaman kabul etmemişlerdi. Bilhassa Venizelos, Fener Patrikhanesinin Haliç kıyılarından uzaklaştırılmaması için ricade bulunmuş, rahat duracaklar, yalnız dini isteri ile meşgul olacaklar, söz veriyoruz demişti!

O tarihte verilen sözlerin çoğuna Yu­nanistan ihanet etmiştir. Buna   da mı?

Atina ile aramızda mevcut ihtilâflarda, Patrikhane olsun, İstanbuldaki Rus vatandaşlarımız olsun hiç bir zaman ve açık bir şekilde Türk efkârı umumiyesini desteklemem işlerdir. Alicenab Türk milleti buna bir şey dememiştir.

Fakat Yunanistan, Kıbrısı ele geçirmek için hazırladığı plânlarda Fener Pat­rikhanesine ve İstanbuldaki Rum va­tandaşlarımıza da vazifeler dağıtmış mıdır?

Bu senenin mayıs ayında Atinadlan şöyle bir haber gelmişti:

 Mareşal Papagos, Yunanistan dı­şındaki Rumlarla anavatan arasındaki münasebetleri kuvvetlendirmek ve on­ların anavatana tesirli surette hizmet etmelerini sağlamak için bir yüksek konsey kurmuştur!»

Ne garipdir ki bu «yüksek konsey» ku­rulduktan sonra, o zamana kadar sükûtu muhafaza etmiş olan bazı İstan­bullu Rumlar ağız değiştirmeğe başlamışlardır. Aralarında, «Kıbrıs yü­zünden Türk - Yunan dostluğuna dar­be İndirmek yazık olur, bu dostluğu fe­da etmemeliyiz, Yunanistana çatmamaktayız» şeklinde konuşmağa koyulanlar bu yolda neşriyat yapan gazeteler ol­muştu!

Daha sonra, ciddî bir gelişme ile kar­şı karşıya bulunduğumuzu hissettiren bir hâdise olmuştur. Bir taraftan Kıb­rıs ve diğer taraftan Atinadaki kara cübbeliler, açtıkları mücadelede Orto­doks kilisesine başrolü vermişlerdi Ve ayni zamanda, Ortadoğunun muhtelif köşelerine yerleşmiş bulunan Ortodoks patriklerini de mücadeleye çağırmış­lardı. O günlerdedir ki, Moskova Patrikhanesi Atinaya başvurmuş, temas kurmak istemişti. Fakat Yunan gazeteleri çok geniş bir neşriyatla böyle te­maslara geçilmiyeceğini, reddedildiğini ilân etmişlerdi. Hâdiseler, bu hareket­lerinde samimî olmadıklarını     derhal ortaya koymuştur. Temas doğrudan doğruya Moskova ile Atina arasında olmamış, fakat Atina namı hesabına çalışan İskenderiye (!) Ortodoks Pat­riği Hr.İstofoios hususî olduğu iddia olunan bir seyahat yaparak, Moskova ya gitmişti. Giderken, de İstanbul ha-ha. alanında alelacele kendisini karşı­lamağa gelen kalabalık bir Patrikhane heyeti ile gizli görüşmüştü!

Fener Patrikhanesinin, Kıbırs ile ge­çinmek iğin Moskovadan yardım iste­meğe giden bu Ortodoks papazı ile ne görüştüğü malûm değil? Neler vadettiği meçhul!

Bir nevi Ehli Salib seferi (!) hazırla­yan Yunan Ortodoks kilisesinin Atinada kurulan (yüksek konsey) ile bir­likte, Yunanistan dışındaki Yunanlıla­rın servetine dair listeler hazırladıkla­rı söylenmiştir. Hattâ bir Atina gazete­si Birleşik Amerikadaki Yunanlılara dair istatistikler neşretmiş, bunların 35 bin lokantaya, 3 bin çiçekçi dükkâ­nına ve 10 bin muhtelif is yerlerine sahip bulunduklarını belirterek, Kıbrıs için maddî yardım, sağlanabileceğini kaydetmişti!

Bu istatistikleri İstanbul Rumları için de yaptılar mı?

Yunanistan Batı Trakyadaki Türkleri ezerken, mallarına el koyarken, Türk vatandaşı Rumlar bizler kadar hür, biz­lerden de müreffek yaşamışlardır. Türk - Yunan mevzularında sükût eden bu Rumları, dört, beş tahrikçinin tuzağı­na düşmiyecek kadar zeki biliyoruz, öyle tanıyoruz, öyle tanımağa de de­vam etmek istiyoruz.

Dürüst olan ve olmayan seçimler

Yazan: F. R. Alay

28/VIII/1955 tarihli (Dünya) dan:

Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerinde birçok seçimler olmuştur. Bu seçimlerin hepsinde idare baskısından, san­dık oyunlarından şikâyet edilmiştir. Şikâyetler, hiç şüphesiz haklı idi. Sis­temi değiştirmek, seçim mekanizmasını idarenin müdahale edemiyeceği temi­natlı bir   hâle sokmak lâzımdı.

1946 eski sistem seçimlerin, sonuncu­su, 1950    ise    yeni usul    ilk seçimdir.

1954 de yüksek serim kurulunun sık sık müdahalesini gerektiren bazı yolsuzluklar olmuştur. Yüksek kurulun verdiği kararlar, 1958 ve daha sonraki seçimlerin. 1954 selimleri sırasındaki şikâyetlere de meydan yermiyecek ye­ni teminatlara başlanması Iâzim gel­diğini gösteriyordu. Halbuki son ka­nunlar yargıç teminatını zayıflatarak seçimlerde aranan güvenliği bozmuş­tur. Rodya hikâyesi de başka.

1946 seçimlerinde yetkilerini kötüye kullananlar olmuştur. Bunlar kimler­dir? Birinci mesele bu. İkinci mesele D.P. o seçimlerde iki yüz kadar aday koyduğu için, bunların hepsi kazanmış olsa İktidar yine C.H.P. de   kalacaktı.

Bu da ayrı mesele.

1946 seçimleri akşamı Çankayada idim.

İstanbul Valisi Lûtfi Kırdar'ın telefon başında görüşmek istediğini haber verdiler. Cumhurbaşkanı ve Başbakan sofrada idiler. İnönü Vali ile görüşmek için telefon başına beni yolladı. Lûtfi Kırdar diyordu ki:

 İstanbul  seçimlerini Demokratlar kazanmaktadırlar. Şimdiye kadar açılmış sandıklardan alınan netice   budur.

Parti Müfettişi ve arkadaşları neticeden memnun değildirler. Seçimlerin bozulması için teşebbüs etmektedirler. Seçimler bozulursa demem ki İstanbul isyan eder, fakat C.H.P. bugün kendine oy vermiş olanları da kaybetmiş olur.

Konuşmayı anlattım. Önce Saraçoğlu:

 Nasıl sözdür bu? Kaybettikse ettik, etmedikse  etmedik.  Hem     İstanbul'da seçimi  kaybetmek bütün dünyada dü­rüst seçimler yapmış olduğumuzun bir delili olur, dedi.

Cumhurbaşkanı:

 İstanbul Valisine söyleyiniz. İstan­bul seçimlerini kaybetmişizdir. Vazife­si ne ise onu yapmasından başka ken­disinden istediğimiz yoktur, dedi.

Gittim, söyledim. Ballıca iki mes’ulun, devlet reisi ve parti lideri ile, hükümet reisi ve parti ikinci liderinin fikri ve emirleri bu idi.

Saraçoğlu, iki yerden aday gösterilmek istenmesine:

 Asla, demişti. Ben, Ödemişljyim   ve İzmir Milletvekiliyim,   İzmir'den     seçilmezsem   kendimi  milletvekili     say­mam.

Ankara seçimlerinin kaybolması ihti­mali üzerine de:

 Ne çıkar? Seçilenlerden birimiz is­tifa eder, yerimizi İnönü'ne ayırırız demişti.

Partiden ve İdareden herkes bu ka­naatte değildi. Bir takımları C.H.P. nin iktidarda kalması inin her çareye baş vurarak her halde marifetlerini göstermişlerdir. Gariptir ki bu mebuslardan bîr haylisi şimdi Demokrat Partidendirler. Veya bu iktidarın pek sev­gili idare ve emniyet âmirleri arasında bulu n m aktadırl ar.

Memlekette bir ihtilâl havası estiği o günlerde ya olup bittiyi kabul etmek, yahut memleketi yeni bir secim fırtı­nası içine atmak lâzımdı. Demokratlar seçimin yenilenmesini istemediler. Hat­tâ pek tuhaf olarak, eğrr hâtıram beni yanıltmıyorsa, seçim tutanaklarından bir kısmının reddedilmesini istemek gibi bir pazarlığa giriştiler. Daha son­ra da yine Meclisin içine rahatça yerleştiler.

Eski iktidarın son seçimi 3 946 değil, 1950 de olmuştur. Yüksek seçim kurul­larının türlü şikâyetler üzerine verdi­ği kararlar mukayese olunursa. 1954 seçimlerinden de dürüst olmuştur. Es­ki seçim yolsuzluklarını önleyici kanunlar çıkaran iktidar da eskisi idi.

Bütün batı dünyasınca pek bilinen bir şeydir ki seçim yolsuzluğu demek, sadece oylar üzerinde oynamak demek değildir. Oylar üzerinde bir taraflı te­sir yapıcı, baskı yapıcı her hareket yol­suzluktur. Meselâ iktidarı ele alan bir parti, karşı partiden herhangi bir fe­nalıkta bulundu mu, yahut muhalefet­lere oy verenler herhangi bir haksızlı­ğa uğradılar mı, gelecek seçimlerin güvenliği bozulmuş demektir. Bir   vatandaşın oyunu serbestçe kullanmaktan korkması ile, sandıktaki oyunun çalın­ması arasında fark yoktur.

Şimdi acık bîr sual soralım: Eski ik­tidarın, 1950 de kendilisinden o kadar iyi bir imtihan vermiş olmasına rağ­men, 1946 seçimlerinde yapılmış olan yolsuzlukları affetmiyecek kadar dü­rüst secim taassubunda samimî misi­niz?

Yani sizin İçin bas mesele tam de­mokratik ve hür seçimler midir?

Eğer böyle ise 1946 yolsuzluklarının pek yakından bildiğiniz mesellerini sonradan size sokulunca neden parti­nize aldınız ve partinizden çıkarmıyor­sunuz?

Teminatın temeli adlî teminat olduğu­na göre neden yargıç teminatını bozdunuz?

Bakanlıkların nutuklarını propaganda saymamak ve siyasî partilere konuşma hakkı vermemek yolu ile niçin radyoyu yalnız kendi hizmetinize aldınız?

Kırşehir kanununu niçin çıkardınız?

Kanunî haklarından faydalanan muha­lefet adaylarını niçin vazifelerinden attınız?

1946 şikâyetlerinde sizinle beraberim. Bugünkü şikâyetlerinde de muhalefetlerle beraber!

Bilir misiniz ki hür memleketlerde ik­tidar ve muhalefet partileri arasında eşitlik, secim bütçelerindeki eşitliğe, hattâ oy puslalarının kâğıt ye baskı çeşitliğine kadar gider. Muhelefet perili­sinin pusulayı sandık deliğinden kolayca geçecek kadar ince, iktidar par­tisinin pusulası güç geçecek kadar ikalın olur da sandık başında seğmenlerin kontrol baskısı altına alınmasına gizli­lik prensipinin .bozulmasına sebep olur­sa, o secim meşru sayılmaz.

Oy çalmak ve oy satın almak birdir. Seçmenleri jandarma baskısı veya doğrudan doğruya para baskısı altında tutmak arasında da -bir fark olduğu söylenemez. Bizde seçim güvenliği cid­dî olarak hâlâ ele alınacak bir mesele olarak durmaktadır. Siz bütün hakları yanınızda toplamağa bakınız. Böylece eski devrin haksızlık­larını büsbütün belirtmiş olursunuz. Onun 1946 daki su-i misalini değil, 1950 deki iyi misalcilikte onu geçmeğe ba­kınız.

Hem sövmeyiniz, konusunuz. Yahut karşınızdakilere de sövmek hakkı tanıyınız.

Kıbrıs kızıla boy »namaz

Yazan: Nurettin Artam

28/VIII/1955 tarihli (Ulus) dan:

Çocukken, daha Balkan felâketine uğ­ramadan Akdeniz'de bir sızımız vardı: Girit adası!

Siyasetimiz de edebiyatımız da bu sı­zıyı duyuyordu. Rahmetli Hüseyin Su­at Yalçın'ın yazdığı yanık bir şiirden hâlâ ezberimde kalmış mısralar var:

Girid'in çok yaşamış yırtıcı bir karta­lına

Sorunuz kaç kişinin beynini belletmiştir;.

Nice biçare Hasan'lar, nice biçare Hüseyn

Kuşa, kurda yem olup   gitmiştir?

Giridin derdi büyüktür onu. hiç açmıyalmı,

Fakaıt Allah için olsun, bu sefer   kaçmıyalım!

Bütün bu duygulara, bütün bu kurban­lara rağmen, o zaman da İkinci Dün­ya Savaşından sonra da büyük devlet­lerin ordu ve donanmaları Girid'i Yunanistan'a bağışlamak mürüvvetinde bulundular.

Bu sebeple oradaki yırtıcı kartallar ve kurtlar yıllar ve yıllardır, adada beyinlerini yiyecek Hasan ve Hüseyinler bu­lamam aktadırlar.

Fakat o kuşlar şimdi de Kıbrıs adasına göç etmiş olacaklar ki oradan kanat ve gaga sesleri duyuyoruz. Yedi bin yıl önce Türk Sümer medeniyetinin köprübeşi kurdumu, dört asır önce Osman­lıların Venediklilerden aldığı, yetmiş yedi yıl önce Osmanlıların İngilizlere emanet ettiği, otuz iki yıl önce de Türklerin Büyük Britanya'ya verdiği Kıbrıs'tan.

Oradaki legalize haydutların nağra ve bombalan karşısında her Türk yazarı ve şairi de üzülür, ama bu sefer, Kibrisin kahrolası yırtıcı bir kartalma Sorunuz kan ki;inin beynini belletmiştir;

Nice biçare Hasan'lar,   nice biçare Huseyn,

Kuşa, kurda yem olup gitmiştir? demekle yetinmeyiz. 100.000 kardeşimizin malını canını ya­kından ilgilendiren, bir dış siyaset meselesinde Türkiye'de muhalefet ve ik­tidarın ayrılığı diye hir şey olamıyacağına göre toplanırken saçları    ağar­mış bir muhalif, iktidarın Kıbrıslı kar­deşlerimizi şu cümleciklerini büyük bir coşkunlukla tekrarlar:

«28 ağustosta mahallî hükümet hazır­lıksız olabilir. Oradaki halkımız silâh­sız bulunabilir. Fakat bu. onların mü­dafaasız kalacakları mânâsına gel­mez!»

İster komünistlerin köpeği bir kasaba papazı Yeşiladavı kızıla boyamağa uğraşsın, ister 30 ağustos mağlûplarının halefleri o düzenbaz kesime bir devlet muamelesi yapacak kadar eğilip bü­külsünler, bizim k-sin kararlarımızı, çetin inanımızı sarsmak şöyle dursun, titretemez bile.

Londradaki üçler konferansının 26 ağustosla 30 ağustos arasında rastlama­sı da tarih için neclâgatlidir. Keşiş Makarios, tanıdıklarına söyle de «Tarih tekerrürden ibarettir» vacizesini sana Rumcaya tercüme ediversin­ler!

Büyük bir kahramanlığın yıldö­nümü

Yazan: M. Nermi

30/VII/1955 tarihli (Y. İstanbul) dan:

İlk Dünya Harbinden ağır bir bozgunla çıkmıştık. Fakat Çanakkale'de en kudretli düşman filosunu yenen ve Ge­libolu yarım adasındaki kuvvetlerini süngülerimizle önümüze katarak de­nize döken bizdik. Kutsal-Amara'da, üstün bir iradeyle, İngiliz ordusunu çeviren ve esir alan gene bizdik. Eşit harb şartları içinde güreşememiştik. Her şeyimiz eksikti, kıttı, Fakat kahramanlığımıza güvenebilirdik. İnsan gön­lünde böyle kutsal bir kudret olduk­tan sonra, zafere giden yollar kapalı kalamaz.

Mondros'ta, Türklerle hasımları arasın­da uğradığımız bozgundan çok daha ağır bir ateş-kesimi anlaşması imzalan­mıştı (30 ekim 1918). Hasımlarımız, erkekçe giremedikleri yurt toprakları­na, anlaşma hükümlerini bildikleri gi­bi yorumlandırarak, ilk önce, İstanbula, daha sonraları da, ülkemizin birçok yerlerine sokuldular. Beyaz ata binerek, Türk başkentinin sokaklarında gösteriş gezileri yapan Fransız genera­lini, koğuşlarında, düşman süngüleriyle öldürülen kahraman -erlerimizi kim unutabilir? Hasımlarımız Türk gönüllerini çiğnemek irin her şeyi yapmış­lardır.

İngilterenin, o zamanlarda, büyük bir dışpolitika ideali vardır: Hıristiyanlık adına. Türklerin İzini dünya coğrafya­sından kaldırmak ve ülkemizin batı bölümlerini içine alan kudretli bir Yu­nanistan yaratmak! bu fikri gerçekleştirmek için. Yunan hüküm e ta damları ile bir anlatma yapılmış ve Yunan as­kerleri, bilhassa, İngilterenin yardımı ile, Mondros Anlatmasının 7 nci mad­desine dayanılarak (?) İzmire girmiş­tir (15 mayıs 1919). Kurtuluş harbîn?, insan hayalini ürpertecek kadar kor­kunç şartlar içinde girdiğimizi kav­rayabilmek İçin, o zamanlardaki kin politikasının insanlık ölçülerini aşan durumunu hatırlatmak lâzımdır.

İngiltere, Türk neslinin tüketilmesini hızlandırmak va kolaylaştırmak gayesiyle, Orta-Doğu'da biriktirdiği cep­haneleri, bir kültür armağanı olarak, Yunanistana bağışlamıştır. Fakat or­dusu dağılmış, silâhları elinden alınmış gelir kaynakları yıpranmış Türklük, yalnız kendi kahramanlık kudretine güvenerek,   tekbaşına  karar vermekte ve hiçbir milletin göze alamıyacağı bir gürece atılmaktan çekinmemiştir. Hürriyet aşkının bu kadar essiz bir örneğine tarihin hiçbir bölümünde rastlanmaz. Millet birliğimizi parçala­mak inin, en başka İngilizler olmak üzere, düşmanlarımızın neler yapmış olduklarını hatırlarsınız. Hilâfet ordularını onlar yaratmışlardır, Hocaları on­lar ayaklandırmışlardır, Mustafa Sagirleri onlar göndermişlerdir, Anzavurları onlar beslemişlerdir. Fakat Türk birliği kaya heybetiyle göğüs germiş­tir bu ise ati ara.

Bütün kudret kaynaklariyle uyanan bir milleti, irade yolundan alıkoymak hiç kimsenin, hiçbir devletin elinde değildir. Mustafa Kemal'in Sam­sun'a ayak basmasiyle uyanan hürriyet hamlesi iki yıllık, tir güreşten sonra büsbütün çelikleşmis ve çığlaşmış ve, nihayet, Çal-Köyle Aslıhanlar Bölgesi arasında, çağdaş tarihinin en büyük harikasını yaratacak bir irade kudreti­ne erişmiştir. Bir hiçten, dünya ölçüsünde, ,bir zafer çıkaran Türk Milleti, en inanılmaz güçlükler arasında giriş­liği destanımsı savaşın, bugün, tam otuz üçüncü yıldönümüne kavuşmuş oluyor. Atatürk'ün olağanüstü savaş güdümü ve gelen ekleşmiş Türk kah­ramanlığı kaynaştıktan sonra, 26 ağus­tos 1922 de, tan yeri ağarırken girişi­len ulu tarih hamlesi, önüne geçilmez bir mukadderat dalgası gibi, Aslıhanlar bölgesine akmış ve orada, Bizans hayallerini gerçekleştirmekle görevli Yunan ordusunu yok etmiştir (30 ağus­tos 1922).

Çıplak bir hür yaşamak imanı ile en büyük kararını veren bir millet ne kahraman bir millettir. Yurt egemen­liğini kurtarmak İçin sırtlarında cephane taşıyan kadınlar ne büyük insan­lardır. Bankalarına andlaşma üstüna andiaşma dikte ettirdikt -n sonra bizi yok etmeye yeltenenlere kargı çekilen kılıç ne kutsal bir kılıçtır. Büyük za­fer günümüzün derin heyecanlarını hür ve kudrîtli bir millet elarak yaşarken, gönlümüz, bir mabet uluğu içindedir, kahramanların Ölümsüz gölgeleriyle dolmuş bir mabet uluğu içinde. Türk nesilleri hür yaşasın ve bize bir irade mirası bıraktılar:Türkün     hakkına,hürriyetine hiç kimse dokunamaz. Mil­letini hayalinin en yüksek tepelerinden seyreden Atatürk ne kadar doğru söy­lemiştir: Ne mutlu Türküm diyene.. Bu bahtiyar Türk, büyük zaferinin otuz üçüncü yıldönümü idi, Kıbrıs yü­zünden, gene aynı düşmanla karşı karşıyadır. Fakat, aynı irade mirası dün olduğu gibi benliğimizde sesleniyor ve gene yol gösteriyor bile.

Zaferin 33 ncü yıldönümü

Yazan: F. R. Alay

30/VIII/1955 tarihli (Dünya) dan:

30 Ağustos zaferini anlıyarak kutlayalım. Zafer öncesi Türkiye ne idi, za­fer sonrası Türkiye ne olmuştur, o günleri görenler hâtıralarımızı, o gün­leri görmemiş olanlar tarihi iyice yok­layalım.

Zaferden önce Türkiye, ne maliyesi, ne ekonomisi, ne su ve toprak işletmeleri, ne deniz ve kara yolları, şehir su­larına gazlarına ışıklarına, kömür ve kıyı fenerlerine kadar nice tesisler ve işletmeler Türklerin olmıyan bir yarı sömürge îdi. Türk olmıyanların nüfus­ları ve servetleri arttığı nisbette biz Türkler fakirleşiyor ve aralıyorduk. Kuvay-ı Milliyye isyanı Başkomutan­lık Meydan Muharebesi ile kat'î zafe­ri kazanmasaydı bütün şartlar beterleşecekti. Bizim yenilmemiz, toprakla­rının ve topraklarındaki bütün yeraltı ve yerüstü servetlerin sahipleri olan milletlerin yenilişi ile kıyas edilemez. biz Viyana kapılarından beri devlet nerede çekilmişse, millet de oradan ça-kilen veya olduğu yerde eriyip dağılan kaderimizi unutmamalıyız.

Trakya sınırlarından Viyana'ya kadar geri dönsek yolumuz üstünde hâtıralardan başka ne buluruz? 30 ağustos zaferi olmasaydı, şimdi İzmir de Selânîk gibi. Batı Anadolu da Makedonya gibi olurdu. Zafer bize hayat imkânla­rını yeniden yaratmıştır. Bize kapitülâsyonsuz, yabancı nüfuzunun hepten hiçe indiği, kaynaklarımıza dilediğimiz gibi tasarruf ettiğimiz bir devlet kur­ma fırsatı vermiştir.

Bununla beraber yaptıklarımız, yapa­cak olduklarımız yanında hâlâ gölgede kalmaktadır. Asla aklımızdan çıkarmıyacağımız nokta, düşme sebepleri Batının Türk düşmanlığında değil, içti­maî ve fikrî müesseselerimizin kendisinde olduğu'dur. Bu müesseseler an­cak zafer kuvveti ile ve zaferin şan ve şerefini kurtuluş ideali ile yıkılabilmiştir. Kafa ve ahlâk inkılâbının ta­mam olduğunu iddia edemeyiş. Hattâ bu bakımdan son yıllar içinde gerilemeler olduğunu da itiraf etmeliyiz.

Düşme ve dağılma devrinde birçok za­ferler kazanmışız dır. Fakat bu zafer­ler, eski kafa ve ahlâk hastalıkların­dan kurtulmadığımız iğin, bizi ne düş­mekten, ne dağılmaktan alıkoymuştur.

Bugün kurtulduğumuza sevinirken babaları veya ağabeyleri o zafer günü şehit olmuş olanların geçit törenini seyrederken, zihinlerimizi gelecek zamanlara doğru, onların şanlarına ve şereflerine lâyık olmak için yapacağımız fedakârlıklara doğru çevirelim.

30 Ağustos zaferi Türk milletinin ka­derinde en esaslı dönüm noktalarından biri olmuştur. Kıymetini bilelim.

Athenagoras'a mektup

Yazan: N. Artanı

31/VIII/1955 tarihli (Ulus) dan:

Kıbrıstaki kasaba papazı Makarios'un metbuu mukaddesi Patrik Athenagoras kendisinin bir Türk teb'ası olduğu­nu unutarak Yeşil adadaki 100 bin Türkü bir katliam ile temizlemek gibi bir megalo» değil da bir »mikron idea. besliyen Kıbrıs haydutlarına İstanbul-da gizliden gizliye iane toplatıyormuş.

Birtakım gerçek Türk vatandaşlarının haber verdiklerine göre ellerinde İncili Şerif sayfaları yerine makbuzlar taşıyan birtakım Makariosist metropolitler kapı kapı dolaşarak Kıbrıs kah­ramanları (!) için para toplamışlar ve toplamı milyonları bulan bu paralar Yunanistana kaçırılmıştır. Bu mukaddes (!) para yardımı Yunanistandan gelen bir dilek üzerine yapılmış ve bu emri Patrikhaneye Moskova Haremim sarayını tavafa gîden İskenderiye Met­ropoliti tebliğ eylemiş. Bildiğimiz gibi, bu herifi Yeşilköy haydi, hatırları ol­sun diye eski ismini söyliyeyim Ayastefanos hava alanında yedi metropolit karşılamıştır. Bir iki saat süren konuş­malarında İskenderiye papazı onları ruhanî (!) bir ödev olarak Yunanistan adına Kıbrıs tethiştilerine yardıma ça­ğırmış. Verilen müjdeye göre bu yerdı-ma katılanlara çift pasaport ve Yunan vatandaşlığı hakkı da verilecekmiş.

Eğer verilen haber doğru ise İstanbul' daki Heybeliada ruhban mektebinde Kıbrıs için tahrikler yapılmaktadır.

Ey rütbetli Patrik Athenagoras Efen­di; bütün bu haberleri, bu söylentileri okuyup öğrendikten sonra Allaha ve İsaya değil, sana hitabe diyor um:

Geçenlerde bir Atina gazetesi, İstanbul' un Fener mahallesinin Roma'nın Vatikanı gibi bağımsız bir devlet haline getirilmesi fikrini ortaya atmıştı. Acaba, sen bu devleti kurulmuş mu sayı­yorsun? İskenderiye Metropolidini Yeşil Ada üzerine konuşan yedi keşiş de devletinin vekiller heyeti midir? Top­lattığın milyonluk vergi, bu develtin (!) tarhettiği bir vergi midir?

Büyük Sultan Fatih'in geniş bir insan­lık duygusu ve engin bir toleransla ayakta tuttuğu dinî bir makamda se­nin i£:e (kendini Bizans imparatorlarının bir halefi saydığına benim şüphem yok. Yunan Kiralı İstanbul'a geldiği zaman ona neden Ayasofya'yı ziyaret ettirme­din? Bunun sebebini bilenlerdenim.

«Allaha aîd olanı Allaha, Kaysere aid olanı Kaysere veriniz» ve «Birisi bir yanağınıza bir tokat vurursa öteki ya­nağınız: da çeviriniz» diyen büyük adamın "ümmetinden olduğunu unutarak Psner mahallesinde Kayser kesildiğini, Kıbrısta tokat değil bomba atanlara yardım göndermen Hıristiyanlığa da aykırı değil inidir?

Patrik efendi, sana bu satırları yazan, bir derviş, bir şeyhtir. Benim büyüklerimden Mevlâna Celâled'din Konya'ya yakın bir yerde gömülü olan bir Orto­doks azizin mezarını zaman zaman zi­yaret etmiş, oradaki ruhanî ölünce cenazesini tekkesinin bahçesine gömdür­müştür. Hacı Bektaşi Velinin meydanına girerken üzerine bastınınız bîr tahta kapağın altında asırlardan beri bir Rum kalfası yatar. Onun ir;insanın sâlik olduğun dine de, mezhebi de düş­manlık beslemem. Fakat Türk düşmanı haydutlara yardıma kalktığında iki elim yakandadır!

Sonrası ve Ötesi

31/VIII/1955 tarihli (Zafer) den:

Kıbrıs dâvası karşısında vatandaş ile hükümet tarafından gösterilen şuurlu hassasiyetin, iç politika çekişmeleri üzerinde âni bir tesiri olmuştur.

Havai birdenbire durulmuş, memleket, huzura kavuşmuştur. Az evvelki gü­rültü ve uğultulardan, eser yoktur. Ve Türkiye'yi parçalara bölünmüş, dahilen. zayıf bir uzviyet telâkki edenler, bu fikrlerini şimdi tashih etmek zo­rundadırlar.

Demek ki, memleketimizin yeni bün­yesi, eski imparatorluğun ki gibi, üzerinde' oyunlar oynanmasına yahut yağ­ma hesapları yapılmasına müsaid bir  yapı değildir.

Bir şimşek sürati ile anide hasıl ol­muş olan bu müspet tahavvül, düş­manlarımıza güzel bir derstir. Fakat, bizler için de bunun tok derin, çok ve lûd ve ilhamkâr bir mânası vardır O da şu ki vatan, vahdetimizi, vahdetîmiz de vatanı korumakta ve desteklemektedir.

Kanaatimizce, iktisadi yeniden kuru­luş dâvamız, yahut tereddi etmek tehlikelerinden daima masun ve mahfuz tutulması elzem bir demokratik reji­mi bütün fazilet ve üstünlükleri ile tesis etme kararımız, Kıbrıs işi kadar mühim tarihi hamlelerimizi bir kül ha­linde kucaklamaktadır.

Eğ&r bunlarda da hasmın daima bizi gözetlediğini ve bizi bu sahada da mağlûbiyete uğratmaktan bir an için fariğ kalmadığını düşünecek   olursak,«Modem ve kudretli Türkiye» dâvasını buna lâyık bir şümul ve ehemmiyet ile kavramış oluruz. Ve buna uygun bir siyasî terbiye ve ahlâkın temellerini atmış oluruz.

Unutmamak lâzımdır ki, Kıbrıs ile de alâkadar yani Türkiyenin umumî jeopolitik durumunu sürati katiyete ev­velâ emniyete almayı ikincisi de mevcut olan tabiî inkişaflara mazhar kıl­mayı istihdaf etmekte olan msknî du­rum ve mevcudiyetimizin her hal ve kârda kudretli ve itibarlı olması key­fiyeti de Cumhuriyet Türkiyesinin bir insaf devleti seviyesine gelmesine va­beste bulunmaktadır.

İnkâr edilemez ki. Cumhuriyet Türkiyesi, bu seviye ve gayeye doğru hızla mesafe almaktadır. Ve bunu pek yakın­da tahakkuk ettirebilmenin bütün im­kânlarına malik bulunmaktadır.

Hattâ 'bunu yabancı göz ile görüp ya­bancı mantık ve vicdan ile mütalâa edenlerin mevcut olduğuu besbellidir. Aksi takdirde, sahillerimizin karşısında sıralanan gözcü kuleleri halkasını Kıbrıs' da tamamlamak vâhimesine kendilerini kaptıranların bu beyhude ve üsetlik dünya barışı adına da zarar­lı son teşebbüslerin3 şahit olmazdık.

Türkiyenin herkesi şaşırtan bir haya­tiyet ile günden güne daha kudretli bir hale gelmesidir ki, böyle bu neviden telâşları saçma sapan bir politika hali­ne koymuş bulunmaktadır.

Şu hakla bize düzen, Akdenizin bir ön -plân devleti olma gayemizi bütün şümulü dahilinde görmek ve dâvanın Kıbrıs meselesi etrafında değil memleketimizin şerefli ve bizatihi müessir istikbal hesapları etrafında toplandığını kabul ederek siyasî hayatımızın da­hilde işlemekte olan cihazını munta­zam, rahat ve uğultusuz işletmektir.

Muhalafet partilerinin, Hükümet Reisi beyanatını verir vermez gösterdikleri olgunluğu memnuniyet ve iftihar ile kaydetmemeğe imkân yoktur. Ama gö­nül öyle istiyor ki, bu olgunluk, teessüs ettiğine göre devam etsin ve çalı­şıp eser veren hükümet, memlekete hizmet etme vazifesini rahatça yerine getirsin!

Temimi edilir ki, kamşularımızın Kıb­rıs hakkında giriştikleri şu münasebetsiz ve nahoş politikanın, bizim dahilî politikamız üzerinde, böyle bu şekilde ve bu istikamette bir    faziletidir.

2 Ağustos 1955

 Lahey :

Dışişleri Vekâletine yakın olan çevre­lerde .belirtildiğine göre, bazı hükümetler Holanda'ya müracat ederek Lahey'deki elçiliklerinin büyük elçilik mertebesine çıkarılmasını talep etmiş­lerdir.

Hollanda hükümeti ilk olarak Natoya dahil olan memleketler elçiliklerinin yükseltilmesine rıza gösterecektir.

Elçilikleri büyük elçilik mertebesine çıkarılacak olan devletler arasında, başta Türkiye, Lüksemburg ve Porte­kiz gelmektedir.

3 Ağustos 1955