13.2.1954
×

Hakkında

Künye

İletişim

I. TÜRKİYE

a : İ Ç E R D E

2 Şubat 1954

 

— Ankara :

1953 senesi şubat ayı zarfında Hollan­da'da vukubulan su baskınları felâ­ketzedelerine hükümetimizce yapılan yardımdan duyulan memnuniyeti bil­dirmek üzere bu kerre Hollanda Kra­liçesi Majeste Juliana tarafından Sayın. Reisicumhurumuza bir teşekkür mesajı gönderilmiştir.

— İstanbul :

Sıraselvilerdeki Alman Arkeoloji Ens­titüsü bugün saat 17 de yapılan bir merasimle açılmıştır.

Merasimde İstanbul Vali ve Belediye Reisi Gökay, Federal Almanyanın Tür­kiye Büyükelçisi Seelos, Konsolosluk erkânı, Berlin Arkeoloji Enstitüsü Mü­dürü, İstanbul Üniversitesi Arkeoloji profesör ve doçentleri hazır bulun­muşlardır.

Merasim esnasında Almanya Büyük­elçisi harpte enstitünün müdürlüğünü deruhte etmiş olan Prof. Arif Müfit Hamel'e Federal Almanya Reisicumhuru Dr. Heus'un kendi elyazısı ile yazmış olduğu teşekkür mektubunu vermiştir.

— İzmir :

6'ncı Amerikan Ordusu Komutanlığı­na tayin edilen General Wyman, Ame­rika'ya gitmek üzere memleketimiz­den ayrılmıştır.

General Wyman alanda Korgeneral Kendall, Bayan Kendall, İzmir askeri ve mülki erkânı ile şahsi dostları tarafından uğurlanmiş ve askeri bir kıt'a selâm resmini ifa etmiştir.

General Wyman hareketinden evvel Güney Avrupa Müttefik Kuvvetleri Başkomutanı Amiral Fechteler'den aşağıdaki mesajı almıştır:

«6'ncı Amerikan Ordusu Komutanlığına mülâki olmak üzere GüneyDoğu Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Komutanlığından ayrılıp yola çıktığınız şu sırada size en iyi temennilerde bu­lunuyoruz. Londsoutheast komutanlı­ğı tesisinde ve Türk  Yunan kuvvet­lerini bir birlik halinde kaynaştırmak­taki gayretleriniz çok başarılı olmuş­tur.

TürkYunan komutanları, sivil ida­reciler ve bu iki büyük milletin halkı ile yakın dostluğunuz ve işbirliğiniz GüneyDoğu Avrupada müşterek kuv­vetin tesisi için sağlam bir temel ol­muştur.

General Kendall'a da hoş geldiniz der Yeni vazifesinde başarılar dilerim.»

5 Şubat 1954

 

— Ankara :

M. S. V, Temsil Bürosundan bildiril­miştir:

8 ilâ 12 şubat 954 tarihleri arasında yapılacak olan «Turkish Sky» tatbi­katı ile, NATO'nun doğudaki cephesin­de Türkiyenin savunması denenecek­tir.    

8 şubatta başlıyacak olan bu tatbikat­ta, 6 ncı Amerikan donanması uçak­ları, Türk hava ve kara birliklerine iltihak edecektir. Tatbikat İskenderun körfezinde yapılacaktır.

Müşterek ve birleşik kuvvetlerin işti­rak ettiği bir tatbikat olan «Turkish Sky» inin gayesi, Türk sahra harekâtı ile yakın destek uçak gemisi uçakları­nın harekâtının koordine edilmesidir.

Tatbikata 2 nci ordu ve 3 üncü Türk taktik hava kuvvetleri birlikleri işti­rak edecektir.

Tatbikat, Amiral William M. Fechterler'in dört NATO Güney Avrupa ku­mandanlarından üçü tarafından ida­re edilecektir.

Amerikan deniz kuvvetlerinden, Gü­ney Avrupa Deniz Vurma ve Destek Kuvvetleri Kumandanı, 6 ncı Donanma Kumandam ve tatbikatı idare eden üç kumandandan .biri olan John H. Cassady'e tatbikatı koordine etme va­zifesi tevdi edilmiştir.

Diğer kumandanlar, Güney Avrupa Müttefik Kuvvetleri Kumandanı Ge­neral Savid M. Schlatter vebir müddet evvel Korgeneral Willard G. VVyman'm yerine tayin edilen GüneyDoğu Av­rupa Müttefik Kara  Kuvvetleri Kumandanlığına gelen Korgeneral Paul W. Kendall'dır.

Hava harekâtı, 6 ncı müttefik taktik hava kuvvetleri kumandanı Tümgene­ral Robert E. Leaton'un kontrolü altında olacaktır.

8 Şubat 1954

 

— Adana:

Milli Savunma Temsil Bürosundan bildirilmiştir ;

Adana  İskenderun bölgesinde tasar­lanan «Turkish Sky 1» tatbikatı, bu­gün program ve plâna göre başlamış bulunmaktadır.

Tatbikata 6'ncı Amerikan donanması, NATO hava kuvvetleri kumandanlığı­na bağlı filo, 3'üncü Türk taktik hava kuvvetleri ve 2'nci ordu birlikleri iş­tirak etmişlerdir.

«Turkish Sky 1» tatbikatı kara hare­kâtının icrası 2'nci Ordu kumandanı Orgeneral Abdülkadir Seven tarafından idare edilmektedir.

Sabahın erken saatlerinde Adanada müşterek harekât merkezi faaliyete başlamış ve tatbikata iştirak eden ka­ra, hava ve deniz birliklerinin ahenkli bir şekilde koordinesi sağlanmıştır.

Bu tatbikata katılmak üzere NATO'­nun Napoli ve İzmir karargâhların­dan ilgili müttefik subaylar harekât mıntakasına gelmişlerdir.

Uzun zamandan beri devam ettiği farzedilen çarpışmaların son günlerde İskenderun bölgesinde kritik bir safhaya girdiği ve durumu teyit eden haberlerin devamlı olarak harekât merkezine ulaştığı müşahede edilmek­tedir. Bu arada cephenin çok kesin sa­vaşlar cereyan eden bazı kesimlerin­den atom bombası destek istekleri ya­pılmış ve bu istekler müşterek hare­kât merkezi tarafından ilgili destek birliklerine ulaştırılmıştır.

— İstanbul :

Teessürle haber aldığımıza göre, bir müddetten beri rahatsız bulunan gazeteci arkadaşlarımızdan Abidin Daver bugün saat 16.45 de Maçkadaki ika­metgâhında bir kalp krizi neticesi ha­yata gözlerini kapamıştır.

— Ankara :

Amerika parlâmentolararası birliği grup başkanı Senatör Homer Fergusen, Türk parlâmentolararası grupu başkanı Cihad Baban'a, Cumhurreisi Sayın Bayarın Amerikayı ziyareti münasebetiyle aşağıdaki mesajı göndermiştir:

«Cumhurreisi Sayın Bayar'm kongre­de irad ettiği fevkalâde mükemmel nutku dinledim. Cumhurrelsiniz, hür kalmak azmini, bizim kendilerine yar­dım etmemiz hususunda müsaadekârliklari ve dünyada hürriyeti idame et­tirmek yolunda bize yardım etmek ar­zusu gibi, Türk milletinin büyük me­ziyet ve hasletlerini burada ifade et­miştir.

Sizinle ve diğer parlâmento azalarıyle bir dahaki konferansta görüşmek te­mennilerimi ifade eder saygılarımı su­narım.».

10 Şubat 1954

 

— Adana:

Milli Savunma Vekâleti Temsil Büro­sundan bildirilmiştir:

Dünden itibaren Türk birlikleri ile birleşen ikinci Amerikan deniz tüme­ni elemanları, ikinci Amerikan deniz piyadesi, sabahın ilk saatlerinden iti­baren müşterek taarruzlarına devam etmişlerdir. Birliklerimize karşı koyan hedefler, zaman zaman semalarda gök gürültülerini andıran sesleri ile dola­şan tepkili uçakların alçaktan taar­ruzları ile bertaraf edilmekte idi. Bu arada uçakların bıraktıkları yangın bombaları ve roketler hedef arazisini bir cehenneme çeviriyor ve piyadeleri­miz süngülerini parlatarak hedefleri­ne doğru ilerliyorlardı.

Donanma ve kara topçusu ateşlerini düşmanın gerilerine kaydırdığı anda piyadelerimiz   (Allah, Allah)   nidaları ile hedef arazisine girdiler ve hedefte parlayan süngülerle (Türk GÖ'kii 1) tatbikatı sona ermiş oldu.

Harekât esnasında müşterek harekât merkezinin isteklerine uyularak muh­telif düşman hedefleri üzerinde tem­sili atom silâhları kullanılmıştır.

Birliklerin taarruzu esnasında İkinci Ordu Kumandanı Orgeneral Abdülkadir Seven, Türk savaş birliği muharebe idare yerinde kurmay heyetinden, birliklerimizin durumu hakkında devamlı malûmat almakta idi.

«Türk Gökü 1» tatbikatının sona er­mesi ile hedef mıntıkasında toplanan' Türk ve Amerikan birlikleri, çok sami­mi bir şekilde birbirlerile tanışmışlar­dır. Kahraman erlerimiz silâh arkadaşlarına bölgenin incir, portakal gibi meyvelerini ikrara etmişlerdir. Bunu müteakip Türk kıtalarının önün­den bir geçit resmi yapan Amerikan' deniz piyadeleri komutanlarımızı selâmlıyarak altıncı filo gemilerine 'bin­meye başlamışlardır.

Tanışma merasimi esnasında İkinci Ordu Kumandanı adına müttefik ve Türk erlerine hitabeden harekât baş hakemi Tuğgeneral Danyal Yürdatapan, ezcümle şunları söylemiştir:

«Türk askerleri ve müttefik Amerikan deniz piyadeleri,

Başarılı taarruzlarınızla « Türkçe » tatbikatını sonuçlandırdınız. Müşterek savunmamız için hazirlanan bu tatbikattaki başarılarınızdan do­layı sizlere teşekkür eder/ Amerikan deniz piyadelerine iyi yolculuklar Dilerim»      

— İstanbul :                 

Son senelerde Birleşik Amerikâ ile olan ticari münasebetlerimizde büyük, bir inkişaf müşahede dilmektedir.

1952 yılında Amerikanlerine 162.200.000 liralık çeşitli raç edilmişken bu miktar  953 .yılında 224.600.000 liraya yükselmiştir.

İthalâtımızda da mühim bir artış göze çarpmakta olup 1952 yılında 131.100.000  lirayı     bulan  ithalâtımız 1953 yılında 169. 100.000 liraya yüksel­miştir.

11 Şubat 1954

 

— Ankara :

Yüksek Sağlık Şûrası bu yılın birinci kanuni toplantısını bugün saat 11 de Sağlık ve Sosyal Yardım Vekili Dr. Ekrem Hayri Üstündağ'm başkanlığın­da yapmıştır.

Bu toplantıya Ord. Prof. Dr. Tevfik Sağlam, Ord. Prof. Dr. İhsan Hilmi Alantar, Ord. Prof. Dr. Fahrettin Ke­rim Gökay, Ord. Prof. Dr. Sedat Tavat, Prof. Dr. Şükrü Yusuf Sarıbaş, Prof. Dr. Hasan Reşat Sığındım, Dr. Feridun Şevket Evrensel, Dr, Enver Karan, Vekâlet Müsteşarı Dr. Nail Karabuda, Danışma ve İnceleme Kurulu Başkanı Dr. Hamdi Dilevurgun, Sağ­lık İşleri Genel Müdürü Dr. Arif Anıl ve Sosyal Yardım İşleri Genel Müdürü Dr. Seyfettin. Okan iştirak etmişlerdir.

Şûranın gündeminde yurdun bulaşıcı, salgın ve sosyal hastalıklar durumu­nun tetkikile 8 adli ihtibar ve 26 mes­lek hastalığı mevzuları ve diğer sağ­lık konularının incelenmesi vardır.

13 Şubat 1954

 

— İstanbul :

Amerikan Akdeniz donanmasına men­sup ve Amiral Cassady'nin kumanda­sı altında bulunan dokuz harp gemi­sinden müteşekkil filo bir nezaket zi­yaretinde bulunmak üzere bu sabah saat 9,30 da İstanbula gelerek Dolmabahçe önlerinde demirlemiştir.

Filo Selimiye Önlerinde şehri top atı­mı ile selâmlamış ve Selimiye kışlasın­dan aynı veçhile mukabelede bulunul­muştur.

Boğazlar ve Marmara kumandanlı­ğından bir vizita subayı amiral gemisi olan «Newport News» harp gemisine giderek misafir amirale «hoş geldiniz» demiştir.

Müteakiben Amiral J. Cassady, kara­ya çıkarak, Amerikan Konsolosluğuna ve Boğazlar ve Marmara Kumandanlı­ğına giderek kumandan ve konsolosu makamlarında ziyaret etmiştir.

— İzmir :

Güney Avrupa deniz hücum ve takvi­ye kuvvetleri kumandam Koramiral John H. Cassady, Güney Avrupa müttefik kuvvetleri karargâhından Türk Erkânı Harbiyei Umumiye Reisliğine ve altıncı Amerikan filosu kumandan­larına yolladığı mesajda, «Türk Gökü 1» tatbikatında, Türk ve Amerikan kuvvetleri arasında gösterilen «mü­kemmel işbirliği» hakkındaki memnu­niyetini izhar etmiştir.

Amiral Cassady, İskenderun körfezi ci­varında yapılan «Türk Gökü 1» tat­bikatında, Amiral William M. Fechteler'in kumandası altında bulunan üç müşterek tatbikat müdürlerinden bi­risi ve baş koordinatör idi. Diğer mü­dürler GüneyDoğu Avrupa müttefik hava kuvvetleri kumandanı Korgene­ral David M. Schlatter ve müttefik kara kuvvetleri DüneyDoğu Avrupa kumandanı Korgeneral Paul W. Kendall idi. Dördüncü Amerikan uçak ge­mileri kısmı kumandanı Tümamiral Albert K. Morehouse, 'bu harekâtın «müteharrik hava alanlarının Kıyme­tini ve her yana yöneltilme kabiliyeti­ni» gösterdiğini söylemiştir.

Dört günlük tatbikat, binlerce Türk ve Amerikan personelinin farazi harp şartlan içinde hakikate uygun bir eğitim sağlamıştır.

Altıncı müttefik taktik hava kuvvet­leri kumandanı Tümgeneral Robert L. Eaton, tatbikatın hava harekâtını kontrol etmiştir.

— Ankara :

Dünya enerji konferansına bağlı ulus­lararası büyük barajlar komisyonu Türk milli komitesinin 1953 yılı Genel Kurul toplantısı dün elektrik işleri etüd idaresi binasında yapılmıştır.

Kongre başkanlığının seçiminden son­ra Yönetim Kurulunun senelik faaliyet raporu okunmuş, Pariste 1953 yı­lının eylül ayında uluslararası büyük barajlar komisyonunun 20 nci icrai toplantısına iştirak, eden Yüksek Mü­hendis Kemal Noyan'm izahatı din­lenmiş ve 1955'te Pariste toplanacak olan büyük barajların 5'inci genel toplantısına memleketimizin de işti­rakine karar verilmiştir.

Bundan sonra Yönetim Kurulu ibra edilmiş ve yeni Yönetim Kurulu ile murakıpların seçimi yapılmıştır. Yeni Yönetim Kurulunun faaliyetine ait çeşitli temennilerde bulunulmuş ve bilhassa memleketimizde hâlen inşa edilmekte olan büyük barajlarla inşa­sı düşünülen barajların birer broşürle tanıtılması hususuna önem verilmesi temennisi izhar edilerek toplantıya son verilmiştir.

— Ankara :

Suriye, Lübnan ve Irak'la karşılıklı olarak yapılan nakliyatta, biletlerini mer'iyet müddeti içinde durulacak istasyona müracaatla usulü dairesinde vize ettiren yolculara seyahatleri güzergâhmdaki istasyonlarda durma hakkı tanınmış ve ilgililere gerekli ta­limat verilmiştir.

15 Şubat 1954

 

— Ankara :

Bu sabah Kızılay genel merkezinde içtima eden çalışma meclisi, Öğleden sonra saat 15'te komisyonlar halinde mesaisine devam etmiştir. Teşekkül eden üç komisyondan ikisi Kızılay ge­nel merkezinde diğeri ise Vekâlette toplanarak çalışmalarına başlamıştır

16 Şubat 1954

 

— İstanbul :

Birleşik Amerika altıncı filo komutanı Visamiral John H. Cassady'nin birinci Türk Gökü manevraları ile ilgili ola­rak bugün saat 16 da Park Otelde bir basın toplantısı yapmış ve ezcümle şunları söylemiştir:

«Türk savaş kuvvetlerinin elde ettiği fevkalâde başarıları bütün dünya ga­yet iyi bilmektedir. Türk. askerlerinin iki senedenberi Korede Amerikan er­leri ve Birleşmiş Milletlerin diğer üye­leri ile yanyana ve omuz omuza, insafsız komünist düşmana karşı savaş­maktadırlar. Türk askerlerinin harp meydanında elde ettiği başarılar muh­telif memleketlerdeki arkadaşları için bir ilham kaynağı teşkil etmiştir. So­na eren manevralarda da bu güzel si­lâh arkadaşlığını devam ettirdik.»

Bundan sonra manevraların cereyan tarzı hakkında geniş izahat veren Amiral Cassady şöyle demiştir;

«Manevraların bütün safhaları Türk ordusu ve hava kuvvetleri subayları­nın idaresinde Adanada müşterek hareket merkezinden kontrol edilmiştir. Altıncı filo temsilcileri irtibat gayesile hazır bulunmuşlardır. Bu hareket merkezinin Türk subayları tarafından ne kadar maharetle idare edildiğini görmekle derin bir haz duydum. Tür­kiye herhangi bir müstakbel hadise ile ilgili olarak böyle bir yardım için Amerikaya baş vurduğu takdirde, elde edilecek neticeler bakımından bu ma­nevra iyi bir alâmettir.

Bu, her şeyden önce bütün askeri si­lâhların koordinasyonunda bize talim ve terbiye sağlamağa matuf bir tak­tik manevra idi. NATO memleketleri­ni rapteden bağları kuvvetlendirmek ve silâhlı kuvvetlerimizi yüksek dere­cede bir hazırlığa ulaştırmak hususun­da bu manevra azami derecede değerli olmuştur. Bu manevrayı Türk mütte­fiklerimizle yaptığımız harekâtın . en mükemmeli olarak göz önünde tutu­yorum. Daha öğreneceğimiz bir çok şeyler var, fakat fevkalâde terakkiler kaydediyoruz.

Salı günü, ikinci Türk ordusu komu­tanı General Abdülkadir Seven ile bir­likte Büyük İskenderin M. Ö. 333'te eski Ayaz muharebesinde ordularının muzafferane saavşmı müşahede etti­ği noktaya yakın bir tarassut mevkiinden manevraların kaydettiği te­rakkiyi takip ettim. Bu zafer, Daryüs'ün kumandası altındaki müstebit İran kuvvetleri aleyhine bir dönüm noktası teşkil etmiştir. Modern devirde Herhangi bir müstebit kuvvetini Türkiye Cumhuriyetine karşı kullan­mağa teşebbüs ettiği takdirde Türk silâhlı kuvvetleriyle NATO müttefiklerinin kombine gayretleri ayni derece­de kati bir netice tevlit edecektir.»

Altıncı Amerikan Filosu Komutanı da­ha sonra gazetecilerin sordukları sualleri cevaplandırmıştır.

Gâzetecilerden birinin «Bir Amerikan gazetesinin Sovyet Rusyanın bu manevraları Montroux anlaşmasını ihlâl edicek mâhiyette görüşü" karşısında amiralin fikrinin ne olacağı» sualine, altıncı Amerikan filosu komutanı şöyle cevaplıyor

«Şu hususta hükümetinizin vermiş olduğu cevap Birleşik Amerikanın Ay­rını da açıkça ifade etmektedir.»

Bir yabancı ajans muhabirinin Moskovada intişar eden Kızıl Yıldız gazetesinin, ziyaret münasebetiyle vâ­ki neşriyatı hakkındaki fikriniz ne­dir sualini amiral şu, şekilde cevap indirmiştir:  

«Bu ziyaret, bildiğiniz gibi bir dostluk ziyaretidir, bu fırsattan bilistifade Türkiyeyle yaptığımız müessir işbirliği daha belirtmek isterim, Bir barış filosu Amerikan filosu "dünyanın bu sahasında hüküm süreriz barışında idamesine hizmet et­mektedir.

— İstanbul

İngilterenin tanınmış iş adamların­dan Kritish Thomson Kumpanyası Umum Müdürü Mr. Smali ve Orta Şark Müdürü  Mr. Mass bu sabah Vi­lâyete giderek Vali ve Belediye Reisini ziyaret etmişlerdir.

Türk  İngiliz dostluk emniyeti âzası olan Mr. Small ve Mr, Mass, Prof. Gökay'la iki memleket arasındaki dost­luğun gelişmesi mevzuunda hasbıhaletmişlerdik

18 Şubat 1954

 

— İzmir :

13 şubat günündenberi limanımızda bulunan Albay B. N. Wev'in kumanda­sı altındaki iki destroyer, iki transport, iki nakliye, bir çıkartma havuz gemisi, bir yüksek süratli destroyer ve bir denizaltıdan mürekkep Ameri­kan filosu, bu sabah saat 11.30'da İz­mir limanından ayrılmıştır.

19 Şubat 1954

 

— Ankara :

Türk ve Pakistan hükümetlerinin müşterek tebliği:

Pakistan ile Türkiye arasındaki dost­luk andlaşmasmm ruhuna uygun ola­rak, her iki hükümet, siyasi, iktisadi ve kültürel safralarda sıkı ve dostane işbirliğine varmak ve ayni zamanda, kendi menfaatleri için olduğu kadar bütünsulhsever" milletlerin menfaat­leri için de, sulhi ve emniyetin kuv­vetlenmesi emrinde gereken yolları tetkik etmek hususunda mutabık kal­mışlardır.

— Ankara :

İşçi ve işveren meseleleri üzerinde istişari mahiyette kararlara varmak üzere beş gündenberi faaliyette bulunan ikinci çalışma meçlisi, bugün son umumi, heyet içtimaını yaparak, misyon raporlarını, incelemiş ve hası ufak tadillerle kabul etmiştir.

Temenni mahiyetindeki" konuşmaları müteakip işçi, işveren ve üniversite temsilcilerinden söz alan birer, delege, meclisin lüzum ve faydası üzerinde durarak, işveren ve işçi münasebetle­rinin hayırlı bir yola girmesini ge­lecek toplantıların da memleket bakımından" hayırlı olmasını temenni et­mişlerdir.

Bu konuşmalardan sonra söz alan Ça­lışma Vekili Hayrettin Ürkmen, bir konuşma ile meclisi kapatmıştır.

Hayrettin Erkmen konuşmasında ez­cümle demiştir ki:

«Beş gündenberi devam eden çalışma­larınızı takdir ve hayranlıkla takip ettim. Toplantımızın başında, çalışmalarınızın samimi ve olgun bir hava içinde geçeceğini, birçok zıt fikirlerin birleşmesinde büyük, bir anlayış gös­tereceğini söylemiştim. Aldanmadım yanyana çalışan işveren ve işçilerin verdikleri bu yerinde Örnekten zevk duyuyorum. Bu suretle çalışma mec­lisini bir mübareze, bir cidal sahnesi olarak vasıflandırmak isteyenlerin na­sıl aldandığını görmüş bulunuyoruz.

Türk işçisinin daha ciddi daha uya­nık ve vatanperver olduğuna, işveren­lerin, işinden ve canından fazla vatanına bağlı bulunduğuna ve hükümetin âmme hizmetlerini en iyi şekilde ayar­lamakla görevli bulunduğuna kani olarak yüksek meclisinizi toplamayı faydalı bulduk.

Toplandınız, konuştunuz, hallettiniz.

Bundan sonraki meclislerin de aynı olacağını, zihniyet bakımından hiç bir değişiklik bulunmıyacağını kat'iyetle ifade edebilirim. Yerinde ve faydalı kararlar aldınız. Bütün meselelerde hakikaten bizim işimizi kolaylaştıra­cak fikirler beyan ettiniz, yolumuza ışıklar tuttunuz.

Bu neticeler, memleketimizde milli tesanüdün nasıl perçinleşmis olduğunun emsalsiz ve heyecan verici bir delili­dir. Esasen büyük bir tarihe sahip bir milletin evlâtları daha başka, türlü konuşamaz ve daha başka kararlar alamazdı. Memleketin yürüyen, koşan hayatını aydınlattınız.

Zaman zaman münakaşalarınız hara­retlendi ise bu, fikir hürriyetinin ta­bii icabındandır. Bundan meclisiniz ve dolayısiyle memleketimiz için hayırlı neticeler doğdu. Eser, bir bütündür siz başladınız, sizden sonrakiler, sizin gibi düşünenler devanı ettirecekler. Ve bugünkü meclisiniz daima hürmet­le yadedilecektir. İş hayatımızın mü­him meselelerine el attınız, münakaşa ve mütalâa ettiniz. Yüksek kararlara vardınız. Vardığınız kararlar memle­ketimiz için hayırlı ve ümit vericidir.

Mazisi 35 sene ile ölçülebilen sendi­kacılık hayatımızın işverenle işçiyi karşı karşıya, getirmesi, müşterek bir anlayış havası içine sokması bizi mem­nun" etmiştir. Sendikalarımız gelişe­cektir, gelişmelidir. Sizlerin yana ya­na çalışmalarınızdan memleket istifa­de ediyor.»

Çalışma Vekili, delegelere teşekkürle sözlerini şöyle bitirmiştir:

«Sosyal meselelerimize tuttuğunuz ışıklardan dolayı teşkilâtım adına şükranlarımın kabul buyurulmasını rica ederim. Kararlarınız hayırlı, yo­lunuz uğurlu olsun.»

21 Şubat 1954

 

—Mudurnu :

İlçemizde yapılan büyük bir toplantı­da Kore'de şehit olanların eşlerine veya babalarına, gazi olanların kendilerine, Amerikadan gönderilen Kore madalyaları ve aynı zamanda Beledi­yece temin edilen giyim eşyaları tevzi edilmiştir.

22 Şubat 1954

 

— İstanbul :

Birkaç gündenberi İstanbulda olan ve bu arada Bursaya giderek yem Kız Sanat Okulunun açılışında hazır bulunan Eğitsel Rehberlik Mütehassi: sı Otto F. Mathiasen bugün Anadolu Ajansı muhabirile yaptığı konuşmada memleketimizdeki çalışmalarından ve elde ettikleri neticelerden duyduğu memnuniyeti belirterek «Kütle halin­de tahsil ve terbiye hudutları içinde şahsi kabiliyetleri de işlemek azmin­deyiz» demiştir.

Yarın Ankaraya gidecek olan Mathfasen, Maarif programlarının yeniden gözden geçirilmesinden sonra bu sahada çok daha müsbet neticeler elde edileceğinden emin olduğunu söylemiştir.

25 Şubat 1954

 

— İstanbul :

Karadenizden gelen büyük çaptaki buz parçaları sabahtan itibaren Bo­ğaza doğru ilerlemeye başlamıştır. Buz parçaları öğleden sonra Ortaköy Önle­rine kadar gelmiş ve akşam geç vakit Üsküdar önlerine kadar inmiştir. Buz­lar Anadolu sahilini Anadolu kavağından itibaren Üsküdar önlerine kadar tamamile kaplamış bulunmaktadır. Boğazın Rumeli sahili ise yer yer irili ufaklı buz parçalan ile kaplanmıştır.

Büyükdere koyu, Sarıyer iskelesi ve koyu buzlar tarafından kaplı bulun­maktadır. Beykozdaki Poyrazköy ile Rumelikavağı arası buzlarla tama­men kaplanmış ve burada iki sahil arasında kalan saha yürüyerek geçile­bilir bir hale gelmiştir, Burada kap­lanmış olan sahada buzun kalınlığı yer yer 23 metreyi bulmaktadır.

Üsküdar da dahil olmak üzere bütün Boğaz seferleri aksamıştır. Bu arada yarın Karadenize gidecek olan Gire­sun vapurunun seferi geri bırakılmış­tır. Karadenizden gelmekte olan Trab­zon vapuru Boğazdan içeri giremediği için geri dönmüş ve Ereğli limanına giderek demirlemiştir.

Boğazın iç ve dış kısımlarında altışar millik bir saha buzlarla tamamen kaplanmıştır. Bu arada milliyeti tesbit edilemiyen bir gemi ile dört motor buzlar arasında kalmışlardır. Son ola­rak alman malûmata göre motörler ve gemiler bir araya toplanmışlardır. Fakat Boğazın buzlarla kaplı bulun­ması gemi ve motörlere herhangi bir yardımın yapılmasına engel teşkil et­miştir. İmroz tahlisiye gemisi Boğaz dışına çıkmaya çalışmışsa da buna muvaffak olamıyarak Boğazın iç kı­sımlarında suların tesiri ile akmakta olan buzlara çarpmamaya dikkat ederek dolaşmıştır. Bu arada motörlerden dört kişi kurtarılmıştır. Ormanlar mıntıkasındaki ceset savcılıkça alın­mıştır.

Yine alman son malûmata göre buz­larla örtülü sanada lodos ve kıble lo­dosu esmeğe başlamıştır. Bu sebeple buzlar atlama istasyonu mevkiinde kara istikametinde beşon metre açıl­mıştır.

Diğer taraftan bugün öğleden sonra Kandilliden üç gemici Boğazdan gel­mekte olan bir buz parçasının üstüne binmişler ve suların tesiri ile Çengel­köy önlerine kadar sürüklenmişlerdir. Burada kılavuz tarafından kurtarılmışlardır.

28 Şubat 1954

 

— İstanbul :

Ankara Paktının birinci yıldönümü münasebetiyle Ankarada yapılacak her üç memleket öğrencileri arasındaki festivale, Türkiye Milli Talebe Fede­rasyonunun davetlisi olarak iştirak edecek 70 kişilik Yugoslav talebe gru­bu bu sabahki Simplon ekspresiyle İstanbula gelmiş ve T. M. T. Federas­yonu temsilcileri tarafından karşılan­mışlardır. Talebeler bu akşamki eks­presle Ankaraya gideceklerdir.

— İstanbul :

Türk  Alman Ticaret Derneğinin yıl­lık kongresi bugün saat 17'de Liman Lokantasında yapılmıştır.

Toplantıda iki memleket arasındaki ticari meseleler müzakere edilmiş ve münasebatin inkişafı için tedbirler düşünülmüştür.

— Ankara :

Tarım Vekili Nedim, umumi ziraat işlerimiz hakkında Anadolu Ajansı muhabirine aşağıdaki beyanatı vermiştir:

«Son senelerde istihsaldeki artış bü­yük bir gelişme kaydetmektedir. Ekim sahalarının genişletilmesi, zirai istih­sal vasıtalarının makineleştir ilmesi, tohumların Islâhı, çiftçilerimize uy­gun şartlarla geniş krediler sağlanması, ileri ziraat usullerinin tatbiki, kimyevi gübre kullanılması, sulama­nın daha geniş mikyasta tatbik edil­mesi, ziraate ziyan veren zararlılarla büyük ölçüde mücadele edilmesi muayyen sahadan alman mahsul mikta­rının fazlalaşması üzerinde müessir ol­muş.ve bu müşterek tesirlerle zirai is­tihsalimiz de bugünkü mesut inkişafa ulaşılmıştır.

Ekim sahası 19461950 arasındaki beş yıllık vasatiye nazaran yüzde 43 nisbetinde artarak (11.049.000) hektarı bulmuştur. Randımanın artması dolayısiyle istihsalde görülen yükseliş, ekim sahasındaki gelişmeden daha yüksek olmuş ve hububat mahsulü­müz (14.300.000) tona varmıştır.

Çiftçimizin modern ziraat âlet ve ma­kinelerine kavuşturulması istihsalin artışında ve müstahsilin kalkınmasında büyük ölçüde müessir olmuştur.

14.5.1950 tarihine kadar memleketi­mizde ancak (6.577) adet traktör mev­cut iken bugün çiftçilerimize intikal etmiş olan traktör sayısı 37.000'i çok­tan aşmış, toiçerdöğer sayısı (5.593) adet artışla (6.726) ya, harman ma­kinesi de (2.206) artışla (2.689) a yük­selmiştir.

1950'den itibaren dört sene zarfında zeytincilik işleri mey anında 172 kurs açılmış, 1899 usta ile 962 çırak yetiş­tirilmiş ve (487.864) den fazla para­sız aşı kalemi dağıtılmıştır.

Ayrıca Bornova ve İskenderun'daki müesseselerde yetiştirilen zeytin fi­danları bedelli veya bedelsiz olarak isteklilere tevzi edilmekte ve yeniden zeytin bahçesi tesis eden müstahsil­lere Ziraat Vekâletince lüzumlu her çeşit yardım sağlanmaktadır.

Ziraat Vekâleti 1952 yılında çayır, mer'a ve yem nebatları mevzuunu cid­di bir şekilde ele almış ve bu hususta bir proje hazırlayarak tatbikata geç­miştir.

Bu projenin ilk tatbikatı olarak 1952 yılında (1.807) köyde (33.948) dönüm yoncalık, (19279) dönüm korungalık ve (47.725) dönüm numune mer'aları kurulmuştur.

1953 yılında bu çalışmalara devam edilmiş ve 1.090 köyde 98.657 dönüm toplu yoncalık, korungalık ve numune mer'aları vücude getirilmiştir.

Pamuk Islâh  istasyonlarımızın araştırmaları neticesinde Çukurova için akala 130, ve akala 190, Ege bölgesi için de akala 1086 çeşitleri elde edil­miştir.

Memleketimize en uygun pamuk çeşit­lerinin elde edilmesi için çalışmalara devam olunmaktadır.

1950 yılma kadar devlet elinde üreti­len tohumluk en fazla 350 ton idi. 1953 yılında bu miktar 9 bin tona yüksel­tilmiştir.

Bu çalışmalar neticesinde son yıllarda pamuk istihsali dört yıl evvele naza­ran iki misline yakın bir artış kaydet­miş ve memleketimize mühim miktar­da döviz sağlayacak neticeye gelmiş­tir.

Rize, Trabzon ve Çoruh vilâyetlerinde 69.000 dekarlık sahanın çay plântasiyonuna ithali sağlanmış olup müstah­sil tarafından taahhüt edilen sahalar çaylık haline getirilmiştir.

Sahanın darlığı ve tahdit edilen yer­lerin mühim bir kısmının çaylıklara kalbedilmesi, yeni sahaların çay plântasiyonuna alınmasını icap ettirmiş ve yeniden 70.000 dekarlık sahanın çay plântasiyonuna ithali temin olun­muştur. Bu hususta yapılan bir top­lantıda Trabzon, Rize, Çoruh ve Gi­resun ve Ordu vilâyetlerine isabet eden kontenjan tesbit edilmiştir.

Giresun ve Ordu vilâyetlerinde çaycı­lık imkânlarının tesbiti için masrafı Ziraat Vekâletine ait olmak üzere ye­ni deneme bahçeleri kurulmaktadır.

İlk defa 1953 yılında merkezde bir toprak ve gübre araştırma müessesesi kurulmuş ve bu mevzuda dokuz tek­nik, eleman yetiştirilmiştir. Bu faali­yet cümlesinden olarak memleketin bir toprak haritası yapılması işine de başlanmıştır.

1954 yılında lüzum görülecek bölge­lerde merkezde açılacak müesseseye bağlı toprak tahlil lâboratuvarları ku­rulacak ve toprak haritalarının alın­ması işine devam olunacaktır.

Hâlen Karabük fabrikasının istihsal ettiği kimyevi gübre, ihtiyacı karşıla­yamamakta olduğundan hariçten Tür­kiye Zirai Donatım Kurumu veya tüccar eliyle kimyevi gübre ithal edil­mektedir. Kimyevi gübre ihtiyacının memleket dahilinde karşılanması için Kütahya, İskenderun, Murgul'da üç fabrika kurulmak üzere teşebbüse ge­çilmiştir.

İnşa halinde bulunan yalnız İskende­run fabrikasının yıllık kapasitesi 100.000 ton olacak ve fabrika 1954'de piyasaya mal verebilecektir.

1954 yılında kimyevi gübre gösterile­rine daha büyük ölçüde devam edile­cektir.

Memleketimizin 14 vilâyetinde bulu­nan ve ayrıca altısı yeni kurulmakta olan zirai araştırma müesseselerinde ticaret ve sanayi nebatları üzerinde devamlı tetkikler yapılmaktadır.

Bu nebatlardan bilhassa ham kauçuk istihsali bakımından en ümit verici bir bitki olan guayul üzerinde Antalya Tohum İslah ve Deneme İstasyo­nunun yaptığı denemeler müsbet ne­tice verdiğinden tohum istihsalini temin etmek maksadiyle 1953'de 50 de­kar olarak kurulan ana plantasyon sa­hası bu yıl 100 dekara iblâğ edilecek­tir.

1953'de kurulan plantasyon sahasın­dan elde edilmiş fidelerle Devlet Üret­me Çiftliklerinin tesis ettiği 1000 dönümlük sahada guayul yetiştirilmek­tedir.

Guayul'un kauçuk verimini arttırmak için tohum ıslâh ve ziraat usulleri üzerinde denemeler yapılmış olup bu bitkinin yetişme ve inkişaf sahaları olarak tahmin edilen güney bölgele­rimizin 7 vilâyetinde guayul tecrübelerine başlanmıştır.

27 Şubat 1954

 

— istanbul :

Karadenizden gelerek Boğazı ve limanı kaplayan buzlar sebebile vapur seferlerindeki aksama devam etmekte­dir.

Alman son malûmata göre, buzlar Kilyostan, Dar Boğazdan itibaren Kısır kayaya kadar sahilden yer yer 1500 metre kadar açılmıştır.

Buzların arkasında sahile muvazi ola­rak deniz görülebilmekte ve bu dar kısmın gerisi tekrar buz parçaları ile kaplı bulunmaktadır. Buzlarla sarılı Macar gemisi buzların sahile yakın açık yerlerinden istifade ederek sabahleyin saat yediye doğru Boğaz dı­şına çıkmıştır. Diğer taraftan Yunan gemisi de buzları yararak Boğazdan içeri girmeğe muvaffak olmuştur. Fa­kat geminin buzlarla çarpışması ne­ticesinde teknesinde yaralar açılmış ve pervanesi de hasara uğramıştır.

Buzlar arasında sıkışmış olan iki motore de bir yardım yapılamamıştır. Şi­le tarafı tamamile buzlarla kapalı bu­lunmaktadır. Ereğli limanına sığınmış olan Trabzon vapuru ile İmroz kur­tarma gemisi hareket emrine intizar etmektedirler.

Diğer taraftan limandaki vaziyette bir değişiklik olmamıştır. Şehir hattı vapurları ancak Beylerbeyine kadar işliyebilmektedir. Kadıköy ve Haydar­paşa seferleri aksamadan devam et­mektedir.

— Ankara :

Reisicumhur Vekili Refik Koraltan, bugün Çankaya'da, Ankara Gazeteci­ler Cemiyeti Reisi Mekki Sait Esen başkanlığında, Ankara Paktının birin­ci yıldönümü münasebetiyle memle­ketimize gelmiş bulunan Yunan ve Yugoslav gazetecilerini kabul etmiş­lerdir.

Bu kabulde Türk gazetecileri de hazır bulunmuşlardır.

Misafir gazeteciler Çankaya'da Ata­türk köşkünü de ziyaret etmişlerdir.

Maarif Vekili K. Salim Burçak'ın Meclisteki beyanatı:

15 Şubat 1954

 

— Ankara :

Büyük Millet Meclisinin bugün öğleden evvelki toplantısında, Ezher Üniversitesinde okuyanların askerlikten tecil edilip edilmemesi mev­zuundaki raporun müzakeresi sırasında söz alan Maarif Vekili Rıfki Sa­lim Burçak şu beyanatta bulunmuştur:

Muhterem arkadaşlar,

Üzerinde müzakere cereyan etmekte olan mesele hakkında geçen celse­de yüksek heyetinize oldukça etraflı malûmat arzetmiştim. Fakat geçen celsedeki münakaşaların almış olduğu istikameti gözönünde tutarak şimdi bu meseleye başka bir cepheden temas etmekte hükümet olarak zaruret görüyoruz.

O gün bazı arkadaşlar Türkiye'de din tedrisatına kâfi derecede ehemmi­yet verilmediği intibaını uyandıran konuşmalar yapmışlardır. Sanki memleketimizde din öğretimi yapan her kademeden müesseselerimizin bulunmadığı zehabını uyandırmışlardır. Hiçbir arkadaşın böyle bir id­dia ile ortaya çıkmak istemiyeceğinden emin olmakla beraber Türk va­tandaşlarının din tedrisatı bakımından dahi herhangi yabancı bir mem­leketin bu çeşit müesseselerine muhtaç bulunmadıklarını kısaca belirt­mekte memleket bakımından fayda mülâhaza ediyoruz. Çünkü bugün memleketimizde dini tedrisatın her türlü kademelerini tesis etmiş bulu­nuyoruz. Dinin bir cemiyet içersinde milli birliğin kurulması ve takvi­yesi yolunda ne derece kuvvetli bir unsur olduğuna inandığımız cihetle bu sahada hakiki bir reform ve inkılâp sayılacak kadar cesur adımlar atılmış bulunmaktadır. Her şeyden evvel İslâmiyete kuvvetle bağlı olan milletimizin bu yoldaki ihtiyacını karşılıyacak her çeşit müesseseler "yurdumuzda kurulmuştur. Yüksek Meclisinizin malûmu olduğu üzere ilkokullarımıza din dersleri koyduk. Müslüman çocuğunun öğrenmesi lâzımgelen bilgiler buralarda verilmektedir. Öğretmenlerimizin bu dersi yetkiyle,ve:vukufla öğretebilmelerini teminen öğretmen okullarımız müfredatı arasına din derslerini almış bulunuyor. Öğretmen namzetleri olarak kendileri dini bilgilerle mücehhez olarak yetişiyorlar, ondan son­ra da çocuklarımıza bu bilgileri öğretiyorlar. Bununla da iktifa etmiyerek, memleketimizin muhtaç bulunduğu din elemanlarını yetiştirmek maksadı ile İmamHatip okullarını açmış bulunuyoruz. Bugün "yurdu­muzun muhtelif bölgelerinde 15 İmam Hatip okulu vardır. Bu okulları geliştirmek ve onların inkişaflarını temin etmek için her türlü" gayreti isarf  ediyoruz. Çocuklarımızı bu müesseselerde kafaları, ayni zamanda müsbet ilimlerle mücehhez, münevver din adamları olarak yetiştiril­mektedirler.

Bundan başka dini ve islâmi bilgiler üzerinde ihtisas temin eden ve git­tikçe gelişen İlahiyat Fakültesi açılmıştır. Biz bu fakültenin mezunlarını İmamHatip okullarına öğretmen tayin ediyor, ve okullarımızda din derslerinin öğretimini bunlara tevdi ediyoruz.

Yakında İlahiyat Fakültemizde İslâm Tetkikleri Enstitüsü adiyle bir enstitü açılacak ve burada münhasıran İslâm dini üzerinde tetkikler ve araştırmalar yapılacaktır.

Böylece çocuklarımıza yurd içerisinde din bilgilerini mazbut bir surette verecek tahsil kademelerinin hepsi tesis edilmiş bulunuyor. Bugün bu müesseseler şüphe yok ki henüz yenidir, fakat onların tekâmül ve inkişafları için hiç bir fedakârlıktan çekinmemekteyiz. Bütün bunları söy­lemekten maksadım, hükümetin daha şimdiden en büyük din âlimleri­nin yetişmelerine imkân verecek zemini hazırlamış bulunduğunu ifade etmek içindir. Halkımızın nazarında sadece muhayyel bir kıymet hük­mü taşımakta olan yurd dışındaki bu çeşit bir müesseseye Türk mille­tinin artık ihtiyacı kalmamıştır.

Tarih boyunca İslâm dinine en büyük hizmette bulunmuş olan Türk milleti yine en büyük din âlimlerini kendi içinden çıkaracaktır.

Muhterem arakadaşlarım,

Türk Maarifinin gidişinden ve onun istikametinden mesul bir arkadaşı­nız sıfatiyle ve hükümetim namına bu hakikatleri buradan sizlere ve umumi efkâra açıklamayı bir vazife bilirim.

Dilekçe Encümeninin raporu geçen gün burada görüşülürken bazı arka­daşlar hükümetinizin vicdan hürriyetine ve din tedrisatına verdiği bu büyük ehemmiyeti âdeta unutmuş gibi göründüler ve sanki Türkiyede dini tedrisat veren müesseselerin mevcut olmadığı intibaını uyandıran konuşmalar yaptılar, böylece bir usul ve kanun meselesinin mahiyeti tamamen değişti ve mesele bambaşka bir şekle sokulmuş oldu.

Yüksek Meclisinize şunu arzetmek mecburiyetini hissediyoruz ki bugün­kü Türkiyenin her kademeden din tedrisatını veren müesseseleri vardır ve bunların her gün biraz daha inkişaf ve tekâmüllerine gayret sarfedilecektir. (Alkışlar)

Şimdi Dilekçe Encümeninin vermiş olduğu rapor üzerinde Bahadır Dül­ger arakadaşımızm teklifine biz de iştirak ediyoruz. Dilekçe Encüme­ninin raporunun bir kere Teşkilâtı Esasiye Encümenine havale Duyurulmasını yüksek heyetinizden rica ediyorum.»

Maarif Vekilinin bu konuşması Büyük Millet Meclisinde alkışlarla kar­şılanmıştır.

NATO'ya girişimizin yıldönümü : 17 Şubat 1954

— Ankara:

Memleketimizin Atlantik Andlaşmasına   iltihakının   ikinci yıldönümü münasebetiyle Dışişleri Vekili Prof. Fuad Köprülü milletimize hitaben aşağıdaki mesajı yayınlamıştır:

«Aziz vatandaşlarım,

Atlantik andlaşmasına, memleketimiz, iki yıl evvel bugün iltihak etmişti.

Bu netice, memleketimizin, tek başına da kalsa, istiklâl ve toprak bü­tünlüğünü her tecavüze karşı korumak azmini her fırsatta ispat etmiş olmasının, hürriyet, hakkaniyet ve demokrasi prensiplerine olan sarsıl­maz imanının, beynelmilel sulh ve emniyetin tecezzi kabul etmediği ve ancak Birleşmiş Milletlerin gaye ve prensiplerine samimiyetle bağlı kal­mak suretiyle tahakkuk edebileceği esasına, Kore'de de göstermiş oldu­ğu veçhile," mutlak sadakatinin muhassalasıdır. Hükümetimizin, mille­timizin tabii hakkı olan bu neticenin istihsalinde takibettiği enerjik, devamlı ve sabırlı siyasetinde, bugünkü müttefiklerimiz ve bilhassa Bir­leşik Amerika tarafından gördüğü büyük anlayış ve müzahereti şükran­la yâdetmeyi borç bilirim.

Atlantik andlaşmasmın ehemmiyeti ve şümulü üzerinde ne kadar du­rulsa yeridir. Zira, bu andlaşma, son zamanlar tarihinde yeni bir devrin başlangıcı addedilebilecek mahiyettedir. Bir gurubu asır zarfında iki nesli mahrumiyetler ve hüsran içinde bırakan iki cihan harbinin musibetle­rinden ders alan sulhsever devletler, müşterek medeniyeti, mahvına se­bep olabilecek bir üçüncü badireden korumak, tecavüz emelleri besleyenleri hayal kırıklığına duçar etmek azmiyle ve kuvvetin vahdetten doğduğu hakkındaki basit olduğu kadar makul kaideye uyarak, tarihte, ilk defa, tecavüzü vukuundan evvel önlemek gayesiyle, Birleşmiş Milletler misakındaki kollektif meşru müdafaa esasına istinaden, askeri kuv­vetlerini müşterek kumanda altında birleştirmeye karar vermişlerdir.

NATO memleketlerinin sarfettikleri büyük gayretlere ilâveten Birleşik Amerikanın geniş nisbette yapmakta olduğu yardımlar ve bu arada Kanada'nm da yardımları sayesinde, kuruluşundanberi, ittifakımızın müdafaa kuvvetlerinde ehemmiyetli artışlar müşahede edilmektedir. Ancak, müşterek müdafaa icaplarına tetabuk eden müşterek askeri kud­rete her sahada sayıca ve vasıfça henüz tamamen varılmış değildir.

Bu gayeye varılması, hür dünya devletleri arasında daha sıkı bir daya­nışmaya bağlıdır. Bir taraftan, hür dünyanın müdafaa gayretine henüz iştirak edemeyen Batı Almanya gibi devletlerin işbirliğini bir an evvel sağlamak diğer taraftan, bizatihi bu işbirliğini, mahiyeti itibariyle ge­liştirmek zarureti karşısındayız. Türkiye, bu bakımdan, elinden gelen gayreti sarf etmekten kaçınmamaktadır, Yunanistan ve Yugoslavya ile akdettiğimiz üçlü Balkan Paktı bunun delilidir.

Müşterek askeri kudretin arttırılması yolunda ittifakın karşısına ikti­sadi ve mali güçlükler çıkmaktadır.' Her ne kadar hükümetiniz askeri ^avretlerin iktisadi ve mali durumla hemahenk olmasına ve bu itibarla bu gayretlerin NATO memleketlerinin iktisadi bünyelerim bozmamaları lüzumuna kani bulunuyorsa da müşterek müdafaa kuvvetlerinin kudretlendirilmesi için bu bapta azami fedakârlığın yapılması lüzumuna da samimiyetle kail bulunmaktadır. NATO memleketleri hürriyetlerini mü­dafaa etmek istiyorlarsa, fedakârlık yapmak zaruretindedırler. Fedakarlık yapılmadığı takdirde hürriyetlerimizden fedakârlık yapmak zarure­tinde kalırız. Bu itibarla arzu ettiğimiz gayeye, önümüze çıkan müşkü­lâtın, bir yandan, iktisadi ve mali sahada NATO devletlerinin kaynak ve gayretlerinin daha iyi koordine edilmesi, diğer yandan hürriyet ve istiklâl aşkı ve takip olunan siyasetin isabetine inanç sayesinde varıla­bileceği fikrindeyiz. Nitekim, son hadiseler de, bu fikrimizi ve bu şekil­de hareket olunması zaruretini tekrar teyid etmektedir.

Hürriyet ve istiklâl aşkına dayanan müşterek ahlâki esaslardan neş'et eden hal tarzlarından gayrisini kabul etmiyerek, devamlılığı beynelmilel ve realist garantilere bağlı şerefli bir sulhun tesisini Türkiye ancak bu yoldan mümkün görmektedir.

Bu sebepledir ki hükümetiniz, NATO'yu siyasetinin temel taşı addetmek­tedir.

Bu mes'ut yıldönümünde, Atlantik andlaşmasının, sulhsever milletimiz ve NATO âzası milletleri birbirine daha da yaklaştırarak, müsmir ve ha­yırlı neticeler vermekte devam etmesini candan temenni ederim.

Bütçe müzakereleri: 18 Şubat 1954

— Ankara :

1954 mali yılı muvazenei umumiye kanunu lâyihasının Büyük Millet Meclisi umumi heyetinde müzakeresine bugün başlandı. Kısa bir ara ve­riş hariç olmak üzere iki celsede altıbuçuk saat süren bugünkü toplantı saat 15.00'de reis vekillerinden Kayseri Mebusu Fikri Apaydm'm reisli­ğinde açıldı. Reis vekili 1954 bütçe müzakerelerine başlanacağını bildir­dikten sonra Maliye Vekili Hasan Polatkan'a söz verdi.

Maliye Vekili Hasan Polatkan'm tam metnini ayrıca.verdiğimin etraflı izahatı büyük bir alâka ile takip edildi. Sık sık alkışlanarak tasvib olun­du. Birinci celse saat 16.55'e kadar sürdü. Saat 17.25'de başlayan ikinci celsede Maliye Vekili izahatına devam ederek saat 19.25'de konuşmasına son verdi.

Maliye Vekili Hasan Polatkan'm alkışlarla sona eren konuşmasından sonra Cumhuriyet Halk Partisi grupu adına Trabzon Mebusu Faik Ah­met Barutçu söz aldı.

Faik Ahmet Barutçu bir saat kadar süren konuşmasına, Büyük Millet Meclisi huzuruna getirilen bütçenin, devrenin son bütçesi olduğunu ha­tırlatmakla başladı ve bütçenin ihtiva ettiği siyasi, mâli, iktisadi ve sos­yal çeşitli hizmet mevzularma bir parlâmento devresinin sonunda temas etmenin, iktidardaki siyasi rejimin umumi olarak bir bilançosunu yap­mak neticesine varacağını belirttikten sonra iktidarın muhtelif sahada­ki aksiyonları üzerinde böyle bir neticeyi Meclis kürsüsünden memlekete bildirmenin muhalefete düşen bir iş ve onun bütçe konuşmalariyle elde ettiği bir imkân olduğu ifadesinde bulundu. Hatip, iktidarın bilançosunu yaparken lehine kaydedilecek işler arasında memleketin müdafaası tedbirleriyle ziraatın inkişafı için temadi ettirilen gayretleri belirtmek gerektiğini kaydetti, memlekette istihsal seviyesinin yükseldiğini söyle­di. Ancak bütün hedef bundan ibaret değildir, diye devam etit: «Bütün hedef çok istihsal, çok ihraç ve ithal ve Türk parasının satın alma gü­cünü ıslah ederek istihsal sahasındaki zenginlemenin verimli neticeleri­ni toplayıp halkın hakkı olan hayat standardını elde etmektir.»

Hatip bundan sonra iktisatta liberal politikanın tenkidine geçti, millet­lerarası piyasalara intibak zarureti üzerinde durdu, ithalâtta tahdidler olduğunu ileri sürdü.

Faik Ahmet Barutçu dış politika bahsine de temas ederek dış siyasette Türkiyenin istikameti ve mesleği açık olarak teessüs etmiş ve bu halin yakın ve uzak münasebetlerde bulunduğumuz, milletler tarafından da öğrenilmiş bulunduğunu tebarüz ettirdikten sonra devamla dedi ki:

«Kendi memleketimiz için ve milletler ailesi için sağlam ve devamlı bir sulh teessüs etmesini istiyoruz. Bunun için Birleşmiş Milletlerin muvaf­fak olması emelimizdir. Sulh ve müdafaa tertibi olarak NATO teşkilâtının sadakatli ve azimli bir üyesiyiz. Son defa Yunanistan ve Yugoslavya ile vücude gelen siyasi paktı Balkanlar için bir emniyet vasıtası sayıyo­ruz.

Yakın ve uzak büyük sahaları kaplayan dış politikada siyasi partilerin ayni kanaatte olmaları bir millet için bahtiyarlıktır ve Türkiye nadir olan bu bahtiyar milletlerden biridir. Bu esastan bakılınca dış politika­da bizim münakaşasız olmamız ve milletlerarası münasebetlerimizde azami müsbet neticeleri daima temin etmemiz tabii olmak lâzım gelir.»

Cumhuriyet Halk Partisi Meclis grupu sözcüsü konuşmasına, münaka­şaların artık seçimlerle halledileceğini, asilâne ve vatanperverâne bir se­çim yapılacağını, hakemin serbest tercihinin hürmetle karşılanacağını bildirmekle son verdi.

Türkiye Köylü Partisi adına. 1954 yılı bütçe lâyihasını tenkid eden Cezmi Türk, Türkiyenin sosyal ve ekonomik bünyesinin objektif bir şekilde ele alınması gerektiğini, kısa zamanda randımanlı neticeler verecek esaslı gaye ve hedeflere tevcih edilmesi icap ettiğini ileri sürerek, tatbi­katına geçilen işlerin türlü doktrinlerin ve moda cereyanların tesiri al­tında kaldığını söyledi. Müteakiben 1954 yılı bütçesinde hata ve nok­sanlar bulunduğunu iddia ederek, hükümetin ve bütçe komisyonunun gerekçelerinde tezadlara rastlandığını ifade etti. Cezmi Türk, bu arada gerekçede maddi hataların da yer aldığını sözlerine ilâve ederek, bugün­kü zirai mahsul fiyatları politikasının bir memnuniyetsizlik yarattığı fikrinde bulundu ve diğer memleketlerdeki zirai fiyat politikası hakkın­da misaller verdi, bundan sonra, yeni iktidarın dünden kalan bürokrasi­yi ve bilgisizliği tamamen yenmeye muvaffak olamadığını beyanla, mali ve ekonomik sahada yeni mevzuata, yeni zihniyete ve yeni bir fiyat ve hi­maye politikasına ihtiyaç olduğu mevzuu üzerinde durdu.

Bu konuşmadan sonra saat 21.30'da bugünkü toplantıya son verildi.

Büyük Millet Meclisi yarın saat 10.00'da toplanarak bütçe müzakereleri­ne devam edecektir.

19 Şubat 1954

 

— Ankara :

Büyük Millet Meclisi bugün öğleden; evvel ve sonra toplanarak 1954 mali yılı bütçe kanun lâyihasının tümü üzerinde, dün başlamış olan müza­kerelere devam etti.

Saat 10.10 da reis vekillerinden Samsun Mebusu Tevfik İlerinin reisli­ğinde açılan birinci celsede Seyhan Mebusu Cezmi Türk, Kölü Partisi Meclis grupu adına dün akşamki toplantıda başladığı konuşmaya devam etti. Bu arada ihracat mevzuu üzerinde durdu ve bilhassa maden ihra­catımızın gerek ton ve gerekse kıymet itibariyle 1950 senesindenberi artmakta olduğunu, nitekim krom ihracatının 1950 yılında 29 milyon lira­lık iken 1953'ün son dokuz ayında 53 milyon lirayı bulduğunu belirtti. Kâfi derecede elektrik istihsali mümkün olup krom cevheri ferrokrom halinde ihraç edilebilseydi memleketin kazancının hiç şüphesiz daha fazla olacağını sözlerine ilâve etti. Hükümetin maden işletmeleri üze­rinde durarak bunları fennileştirmesi, bu arada madencilik hususunda­ki mevzuatın yenileştirilmesi temennisinde bulundu.

Hatip daha sonra liberasyon sistemi, bu sistemde ham madde ile mamul madde nisbetleri, tercihli ve tahdidli listeler, kredi politikası mevzuları üzerinde durdu, memleketimizde ucuz elektrik enerjisi dâvasının ehem­miyetini belirtti ve bu mevzuda başka memleketlerden ve bilhassa İsviçreden misaller getirdi. Sözcü gelir bütçesi, vergi sistemi üzerinde de mütalâalarını ifade ettikten sonra bütçe tasarısının denk olmadığı iddiasında bulundu ve esasen kendisinin şimdiki durumda denk bütçe tarafdarı olmadığını da sözlerine ilâve etti.

Seyhan Mebusu Cezmi Türk'ün konuşmasını ve usul hakkında üç ko­nuşmayı müteakip saat 12.20 de sabahki celseye son verildi.

İkinci celse saat 15.00 de reis vekillerinden Manisa Mebusu Muzaffer Kurbanoğlu'nun reisliğinde açıldı. İlk olarak Demokrat Parti Meclis grupu adına Kütahya Mebusu Hakkı Gedik söz aldı. Hatip, eski ve yeni bütçeler, mühim memleket dâvaları hakkında grupun görüşlerini geniş bir şekilde açıkladı ve muhalefet sözcülerine cevaplar verdi, eski ve yeni bütçeleri mukayese etti, yeni bütçelerin müsbet, yapıcı, samimi karak­terini belirtti ve bu hususta rakamlar verdi, beş sene evvelki bütçenin yeni vergiler ve istikrazlarla kapatıldığı halde müzakere mevzuu yeni bütçenin ondan hemen hemen bir milyar lira fazla olduğu halde yeni vergiler konulmadan, istikraz yoluna sapılmadan denkleştirildiğini an­lattı. Devlet gelirlerindeki muazzam artışların, iş ve istihsal sahasının emniyet ve huzura kavuşmasının, devlet yatırımlarının verimli olduğu­nun bir delili olduğunu belirten sözcü, son dört senede memleketin sağ­lık, maarif sahalarına ve iktisadi kalkınmayı mümkün kılacak sahalara yatırılan tahsisat hakkında rakamlar saydı, bilhassa zirai istihsalin art­tırılması için sarfedilmiş olan gayretleri tebarüz ettirdi ve bu gayretle­rin şimdiden elde edilmiş neticelerini yine rakamlarla canlandırdı. Söz­cü, zirai istihsal sahasında memlekette görülen inkişafın sanayi ve ma­dencilik sahasında da görüldüğünü kaydederek bu hususta da rakam­lar verdi, bilhassa pamuklu mensucat, şeker sanayii mevzuları üzerinde durdu, maden ihracatındaki büyük artışı da rakamlarla izah etti. Mem­leketin bol ve ucuz elektrik enerjisine kavuşturulması, köylerin elektriklendirilmesi için plânlı bir şekilde sarfedilen faaliyeti de anlatan sözcü, bugün memlekette 16 hidro elektrik santralının inşa halinde bulundu­ğunu, bunların 378 milyon liraya mal olacağını belirtti. Bu mevzudaki muazzam faaliyeti, bu işlere bizden çok evvel başlamış ileri teknikli zengin memlekettekilerle mukayese ederek küçümsemenin bir insafsızlık olacağı mütalâasında bulundu.

Büyük Millet Meclisindeki partilerin grup sözcülerinden sonra şahısları adına konuşan mebuslara söz verildi ve bugün öğleden sonraki celsede ayrıca muvafık, muhalif ve müstakil dört mebus söz alarak yeni bütçe tasarısı üzerindeki görüşlerini açıkladı.

Bu konuşmalardan sonra saat 19.25 de bugünkü ikinci celseye son ve­rildi.

Büyük Millet Meclisi önümüzdeki pazartesi günü sabah saat onda top­lanarak bütçe lâyihasının müzakeresine devam edecektir.

Türkiye  Pakistan andlaşmasi: 20 Şubat 1954

— Ankara :

19 şubat tarihinde intişar eden müşterek TürkiyePakistan resmi teb­liği hakkında, Anadolu Ajansının vaki sualine cevaben, Türkiye Dışişle­ri Vekili Profesör Köprülü aşağıdaki beyanatta bulunmuştur:

«Bir müddettenberi, Türkiyenin Pakistanla bir andlaşma akdetmek üze­re olduğuna dair milletlerarası matbuatta birçok ileri geri haberler, tef­sirler ve tahminler çıkmakta idi.

Pakistanla görüşmeden, onun hükümetiyle imkânlarımız, maksatlarımız ve bu maksatlara ulaşmak için takip etmemiz kabil olacak yollar hak­kında prensip mutabakatına varmadan Türkiye, hükümetince herhangi bir resmi tavzih veya tebliğde bulunulması bittabi doğru, hattâ müm­kün olamıyacağı cihetle, intişar eden tahmin ve tefsirlerin bazılarının zihinleri şaşırtıcı ve yanlış fikirlere saptırıcı mahiyette olmasına rağ­men, Dışişleri Vekâletince bizzarur sükût ihtiyar olunmuştu.

Türkiye ve Pakistan hükümetlerinin vardıkları mutabakat neticesinde 19 şubatta neşrine imkân hasıl olan müşterek tebliğ, şimdi bazı mütem­mim izahat itasına imkân vermiştir.

Bu tebliğden anlaşılacağı veçhile hâlen iki hükümet müzakere halinde­dirler. Bu müzakereler Karaşi'de cereyan eylemektedir.

Tesbitine çalışılan andlaşma askeri bir ittifak veya askeri bir andlaşma olmamakla beraber jeopolitik mutalara ve iki devletin imkânlariyle mil­letlerarası icabata göre sulh ve emniyetin takviyesi için neler yapılabileceğinin tetkik ve tesbit edilmesine matuf   müşterek mesailer sarfını derpiş edecektir. Bu işbirliği, sulh ve emniyet mevzularına inhisar et­meyip, alâkadar memleketlerin refahı, tealisi, terakkisi ve yekdiğerini daima daha iyi anlaması gibi hususlara da teşmil edilecektir.

Müşterek tebliğde, bilhassa sulh ve emniyetin kuvvetlendirilmesine dair mesainin yalnız iki memleketin değil bilcümle sulhsever milletlerin men­faatine olacağı tasrih edilmiştir. Bu ifadelerden iki netice çıkar:

1  — Derpiş edilen andlaşmanın alâkalı sulhsever devletlere acık olacağı,

2  — Andlaşmanın hiçbir sulhsever ve hüsnüniyet sahibi devletin aley­hine müteveccih olmadığı ve olamayacağı.

Türkiye ve Pakistan, yekdiğerinin Birleşmiş Milletler andlaşmasmdaki prensiplere ve ideallere merbutiyeti ve dünyada sulhun ve emniyetin takviyesi için bütün sulhsever mevcudiyetleriyim mukaddesatlarını her türlü tecavüze karşı müdafaaya azimli devletlerin bir araya gelip gayretlerini birleştirmelerinin lüzumuna kani olmak bakımından ayni derecede samimi olduklarına kanaat getirdikleri içindir ki müzakerata girişmişlerdir. Tamamen ilgili iki devletin kendi insiyatifi olarak mey­dana gelen böyle bir teşebbüsün bilcümle sulhsever ve hüsnüniyet sahi­bi devletleri sevindirmesi icap eder.

Yukarıdaki müşahede ve hakikatlerin en tabii bir neticesi olarak şu ci­hetleri tebarüz ettirmek isterim ki, akti mutasavver andlaşmanm, Türkiyenin sulhsever ve hüsnüniyet sahibi devletlerden herhangi birine karşı siyasetinde herhangi bir değişikliği, kendisine doğrudan doğruya taallûk etmeyen herhangi bir pürüzlü meseleye karşı takip ettiği bitaraf hane ve hayır hane hattıhareketten uzaklaşmayı veya şimdiye kadar başka devletlerle yapmış olduğu anlaşmaların tazammun ettiği taah­hütlerden ve delâlet ettiği siyasi istikametten herhangi bir şekilde inhi­rafı tazammun veya intaç etmesi bahis mevzuu olamaz.»

Bütçe müzakereleri:

22 Şubat 1954

 

— Ankara :

Büyük Millet Meclisinin bugün öğleden sonraki toplantısında Maliye Vekili Hasan Polatkan, 1954 yılı bütçesi kanun lâyihasının tümü üze­rinde ileri sürülen tenkitlere cevaben aşağıdaki konuşmayı yapmıştır:

«Muhterem arkadaşlar,

Cumhuriyet Halk Partisi adına konuşan sözcünün tenkitlerini birisi bütçe dışında siyasi, diğeri de bütçe ile alâkalı olan mali ve iktisadi gö­rüşleri ihtiva etmek itibariyle iki kısımda mütalâa etmek yerinde olur.

Bu sözcü arkadaş, her nedense Demokrat Parti iktidarım memlekette geliştirilmekte olan hürriyet rejimi bakımından gayet şiddetle tenkit et­mek suretiyle söze başlamakta fayda mülâhaza etmiş bulunuyor. Bir bütçe tenkidi münasebetiyle bir takım siyasi münakaşa ve   polemiklere girişilmemesi düşünülebilirdi. Fakat parti propagandası ve umumi ef­kârda lehe bir takım tesirler yaratmak düşüncesiyle nutuklarında bizi böyle bir konuşmaya muhatap ve hücuma hedef almış olduğu için, biz de, bu mevzuda da kendisiyle hesaplaşmak lüzumunu hissetmiş bulunu­yoruz.

Sözcünün muğlâk ifadeli siyasi fikirlerini şu noktalarda toplamak müm­kündür:

Ona göre:

a) Demokrat iktidar yeni rejim içinde murakabeye lâyık olduğu yüksek mertebeyi vermemiştir.

b) Demokrat iktidar hakları, ve hürriyetleri engelleyen kanunları de­mokrasi ruhuna uygun şekilde tâdil etmemiş ve antidemokratik kanun­lara yenilerini eklemiştir.

c) Demokrat iktidar yalnız kendi taraftarlarım tatmin etmeyi düşünen bir zümre hükümeti kurmuş ve bütün vatandaşlara karşı yalnız icrayı temsil eden bir memleket hükümeti kuramamıştır.

Bu büyük lâflar, bu hakimane sözler, aynı zamanda iktidarımıza müte­veccih bu ağır hücumlar gösteriyor ki, sözcü, partisi adına bir hürriyet ve demokrasi rejiminin dâvacısıdır. Memlekette bugün tesis edilmiş olan hürriyet rejimini beğenmiyor, onu kusurlu ve sakat buluyor, hattâ hür­riyetin mevcut olmadığını iddiaya kadar varıyor.

1945'e kadar memleketin nasıl bir siyasi tahakküm altında idare edildi­ği cümlenin malûmudur. 1945'te partimiz kurulduktan sonra maruz bı­rakıldığı zulüm ve takipler ise bütün vatandaşların kalplerinde acı hatıralar olarak henüz bütün tazeliğini muhafaza etmektedir. Belediye, umumi meclis seçimlerinde türlü hileler yapanlar, 1946 mebus seçimle­rini bütün vatan sathında bir siyasi zorbalık tatbikatı haline getirip milli irade ve vatandaş haklarını ayaklar altında çiğneyenler, Arslanköy, Senirkent hâdiseleri kahramanları ve İzmirde binlerce demokrata karşı zabıtaya toplu olarak ateş açtıran ve bunlardan bir kısmını sabahlara kadar karakollarda dayak altında inletenlerin bugün bu' hatıraların acı­larını bize bir daha duyurmaya vesile verecek bir konuşma vadisine sap­mamaları icabeclerdi. Fakat ne çare ki bu lüzumu takdir etmiyerek bizi kalplerimizde yaşayan hatıraların acısıyla konuşmağa mecbur ettiler.

Bu zevat yukarıda belirttiğimiz gibi güya bugün tatbikte olan hürriyet rejiminden esaslı surette şikâyetçidirler. O halde başka bir reiimin has­retini çekiyorlar. Acaba hasretini çektikleri bu rejim nedir? Her halde 1950'de kendilerinin bıraktığı rejim olsa gerek. Şimdi müsaadenizle o re­jimi mütalâa edebiliriz.

Her şey bir tarafa, bu rejimin ne olduğunu 9 mayıs 1950 tarihinde İnö­nü'nün irad ettiği nutuktan istihraç etmek mümkündür. Halk Partisi Genel Başkanı seçimlere tekaddüm eden ve dolayısiyle millete karşı en sevimli ve en munis görünmesi lâzım gelen günlerde irad ettiği bu nu­tukta maksat ve düşüncelerini mümkün olduğu kadar gizlemek için ne büyük gayretler sarfettiğini tahmin edebiliriz. Buna rağmen nutkun tahliline girişilince vaziyet derhal kendisini göstermektedir.

Bu nutukta 1950 mayısında Türkiyenin rejim   bakımından manzarası şöyle tasvir olunuyor:

1 — 1950'de Türkiyede anayasaya muhalif hiç bir kanun yoktur. Çün­kü Büyük Millet Meclisinin çıkardığı kanunların anayasaya mugayereti kabili tasavvur dahi değildir.

2 — Aşın sağcılık ve aşırı solculuk cereyanlarına karşı konulanlar müs­tesna esas itibariyle Türkiyede antidemokratik kanun yoktur.

3 — 9 mayıs 1950 Türkiyesinde basın hürriyeti en serbest memleketler­ de olduğu gibi işlemektedir. Hattâ o kadar ki, bu hürriyete bazı takyit­ler koymak lüzumu dahi hissolunmaktadır.

4 — Yine o günün Türkiyesinde hür ve demokratik   bir rejimin bütün esas unsurları tahakkuk ettirilmiştir.

Demek oluyor ki, Halk Partisinin bir demokratik rejim hasretini çektiği ve kendisi için ideal ve standard olarak kabul ettiği rejim işte budur. Ve zahir o günkü şartların değişmiş olması karşısında Halk Partisi sözcüsü derin bir bedbinlik duymakta ve bu ruh haleti içinde memleketin simsi­yah bir tablosunu çizmektedir.

O halde iş, 1950 seçimlerinden evvelki durumla bugün hâkim olan şart­ların mukayesesine kalıyor. Bu suretle sözcünün bedbin olmakta haklı olup olmadığını meydana çıkarmak ve çizdiği memleket tablosunun ne dereceye kadar hakikatlarm ifadesini teşhir ettiğini tespit etmek kolay­laşıyor demektir.

Acaba, o tarihten bugüne ne gibi hâdiseler cereyan etti, ne gibi değişik­likler vukua geldi ki, muhterem sözcü bu derecede bir bedbinliğe kendi­sini kaptırıyor? Bu suali kendisine sorsak inandırıcı hiçbir cevap veremiyecektir. Çünkü 1950'nin 9 mayısından bu yana rejim bakımından kayıp addolunacak, gerileme sayılacak hiçbir hâdise cereyan etmemiş­tir. Demokrat Parti iktidara geldikten sonra demokrasimizin tekâmülü mevzuunda merhaleler katolunmuş ve bugün cali veya hakiki olarak şüphe ve endişeler izhar eden bir kısım Halk Partisi idarecisinden başka bütün vatandaşlar her türlü endişeden uzak ve vicdanen müsterih ya­şamaktadırlar. Ne bu memleketin havasında ve ikliminde, ne vatandaş vicdanında hükümetin, icranın, iktidarın hürriyetleri yoketmeye teşeb­büs edeceği veya tahditlere kalkışacağı hakkında en ufak bir endişe mevcut olamaz. Çünkü bu artık gayri mümkündür. Aksine olarak, se­çimlere yaklaştığımız şu noktada memleketimiz serbest ve dürüst bir seçime katılmanın neşesi ve ruhi hazırlığı içindedir.

İktidara geldiğimizden beri, Matbuat Kanununun matbuatı ağır baskı altında tutan hükümlerinin tâdilinden başlıyarak, sivil vatandaşların askeri mahkemelere verilmesi hükmünün kaldırılmasına, daha burada zikrinden sarfınazar ettiğimiz birçok tadilâta ve nihayet Büyük Millet Meclisinin teşekkül mevzuuna ait olan nihai hüküm ve karar selâhiyetinin dahi siyasi kuvvetten alınarak hâkimlerimizden müteşekkil bir kurula verilmesine kadar tarafımızdan mevzuatta yapılmış olan bütün değişiklikler, parti olarak hürriyetlere ve demokrasi idealine ne dereceye kadar bağlı bulunduğumuzun en açık delillerini teşkil eder.

Müsaadenizle şimdi yine malûm 9 mayıs nutkunun tahliline devamede­lim: Bu nutuk âtiye muzaf tehditleri de ihtiva etmektedir. Bu tehditle­rin başında seçimler Halk Partisi tarafından kazanamadığı takdirde memleketin basma birçok felâketlerin geleceğine dair tehdit bulunmak­tadır. Nutkun bu kısmını aynen beraber okuyalım:

«Bu seçimde, milletçe atlıyacağmıız mühim bir merhale daha vardır. O da, öteden beri yapılan ve seçim esnasında el altından ve el üstünden hararet verilen yıkıcı, milletin bünyesini yıpratıcı iptidai telkinlerin tesirsiz kalıp kalmıyacağınm anlaşılması olacaktır. Eğer biz, 150 seneden beri bu memleketin belini doğrultmasına, hürriyet ve medeniyet içinde bir hayat tarzı bulmasına mâni olan zehirlerin tesirine karşı bünyemiz­de bir masuniyet kazanmamışsak, yeniden başımıza bir çok felâketlerin gelmesini beklemeye mecburuz. 1950 senesinde, Türkiyenin coğrafi du­rumunda bulunan bir memleketin iftiracı, iptidai ve yıkıcı usullerin ne­ticelerine dayanacağım tasavvur etmek pek tehlikeli bir hayal olur. Mil­letimizin bu ihtimalden masun kalacağına güvenimiz vardır.»

Milletimizin masun kalacağını tahmin ettiği felâketli ihtimal Halk Par­tisinin seçimi kaybetmesi ihtimalinden başka bir şey değildir. Görülü­yor ki nutuk, Demokrat Partinin ilk kuruluş gününden beri 1946 seçim­leri, ara seçimler, belediye seçimleri ve nihayet muhtar seçimlerinde ol­duğu gibi partimize reva görülen zulümler karşısında yüreği yanan ve mücadeleye giren partimizin hareketlerini iptidai ve yıkıcı telkinler ola­rak karşılamakta ve memleketin bu telkinlere karşı mukavemeti olup olmadığının seçimler neticesinde anlaşılacağını belirtmekte ve Demok­rat Partinin muvaffakiyetinin memleketi tehlikelerle karşı karşıya getireceğini çekinmeden söylemektedir.

Bu tehdit ve bu zihniyetle sıkı sıkıya irtibatı olan nutkun diğer bir par­çasına da temas etmek lâzım geliyor. Bu parçayı da aynen naklettikten sonra tahliline geçelim. Nutuktan aynen alıyorum:

«Demokratik rejimimizin bu başarılı devrini geçirdikten sonra da, za­man zaman, tarihin sert tecrübelerine maruz kalması ihtimali vardır. Bu tecrübelerin zemini, iç politika meseleleri olabileceği gibi, hususiyle, dış emniyet meseleleri başlıca tecrübe devri sayılır. İç politika deneme­leri, tahrik neticesi olabilecek büyük hâdiselerden doğabilir. Bu hâdise­ler, cemiyetin nizamını korumak için fevkalâde tedbirler icabettirecek ehemmiyette olabilirler. Bu fevkalâde tedbirlerin, kat'i zaruret hudutları ve zamanları içinde kalıp kalmıyacağınm imtihanını, iyi niyetle, ve mu­vaffakiyetle vermek lâzımdır. Bu vazife, hâdise zamanındaki iktidarın ve umumi zihniyetin istidadına bağlıdır.

Büyük Amerika demokrasisi, kuruluşundan 75 sene sonra, modern tari­hin tanıdığı en ehemmiyetli bir iç harbin imtihanını vermeye mecbur kalmıştır. Bizim memleketteki geçmiş tecrübelere göre suikast teşebbüsleri devlet rejimi için büyük buhran anları olmuştur. Bu gibi talihsiz hâdiselerin adalet bakımından taşıdıkları ehemmiyet ölçüsünde karşılık görmeleri, sağlam ve şuurlu demokrasilerin bünyeleri içinde mümkün olabilir. Bir gün, bizde de, böyle bir talihsiz hâdise vukubulursa, vatan­daşlarımın bu sözlerimi hatırlamalarını isterim.»

Nutkun şu aynen okuduğumuz parçasında seçimlerin Halk Partisi tarafından kazanılmasının demokratik rejimin bir başarısı olacağı tavsif edildikten sonra, demokrasimizin, talihin sert tecrübelerine maruz kal­ması, buhranlar geçirmesi ihtimalinden bahsolunuyor ve hattâ, kurulu­şundan 75 sene sonra bile Birleşik Amerikadaki demokratik rejimin ciddi bir buhranla karşılaşmış olduğu ve modern tarihin tanıdığı en ehemmiyetli bir iç harbe sürüklenmiş bulunduğu hatırlatılıyor. Bugün hiçbir tedriç ve tekâmül haddi tanımak istemiyen, hürriyetlerin anarşi hudutlarına kadar, teemmülsüz ve bir an geçirilmeksizin götürmesini isteyen bu parti ve bu zat o zaman tamamen farklı bir şekilde düşün­mekte, hâdiseler zuhur edeceğini, tedbirler alınacağım, bu tedbirlerin en ağırının dahi alınmasının münakaşa mevzuu teşkil etmediğini, ancak hâdisenin ehemmiyetiyle mütenasip olmasının mühim görüleceğini ileri sürüyor. Siyaset edebiyatında bu sözlerin mânası aşikârdır.

Yine nutukta matbuata dair niyetlerini açıklayan kısım da, âtiye muzaf bir tehdit teşkil etme bakımından mühimdir. O zaman matbuatın, misli ancak totaliter idarelerde görülen tazyiklere maruz bırakıldığını bir ta­rafa bırakalım, daha dün, 1950'de mevcut hükümler yüzde yüz tâdile uğratılmış iken Türk matbuatını beşer takatinin üstünde baskı ve taaddiye maruz bırakmakla bizi itham eden bu zatın o nutkunda matbuat hürriyeti hakkında söylediği tehdit mahiyetindeki sözler şunlardır:

«Basın hürriyeti üzerinde devam eden münakaşalar kolaylıkla hallolu­nacaktır. Bu hal şekli bizim basınımızı bazı noktalarda genişletecektir ve birçok noktalarda da onlara, demokratik memleketlerin ve demokra­tik nazariyelerin kayıtlarını getirecektir.»

Hatırlanacağı gibi yine bu nutukta basın hürriyetinin memleketimizde en ileri memleketlerde olduğu gibi işlemekte bulunduğu zikrediliyordu. O halde niyetleri, seçimi kazandıktan sonra basını daha ileri bir hürri­yete götürmek değil, o zaman fazla gördükleri hürriyetleri tahdit isti­kametinde bir değişiklik yapmaktır. Esasen bu, cümlenin yazılışından da açıkça meydana çıkıyor. Dikkat edileceği üzere matbuatın bazı nok­talarda geliştirileceği ve fakat birçok noktalarda da matbuata kayıtlar konulacağı açıkça söyleniyor. Genişletilecek kısımlar az, tahditler çok olacaktır. Bunun da siyaset edebiyatındaki mânası, ileride gelecek kötü bir âkibeti evvelden haber vermekten ibarettir.

Yine tehdit bahsinde üniversite muhtariyeti ve üniversitelere politika­nın sokulması mevzuuna taallûk eden kısımlar da vardır. Bugün, sayısı çok mahdut da olsa, bazı profesörlerin insafsız politikacılar halinde çalışmalarını mubah gören ve üniversite sahası içine girerek birçok genç vatan evlâdı üniversitelileri insafsızca politikanın şikârı yapmayı ma­haret sayan bu parti ve bu zat o zaman bakın neler söylemişti:

«Son günlerde gördüğümüz bazı hâdiseler ve işittiğimiz bazı rivayetler üzerine de şöyliyecek bir iki sözüm vardır:

Masum üniversite talebesinin büyük kitlesi içine girmek fırsatını bul­muş bazı politikacılar, üniversite talebesi adına, memlekette ehemmi­yetli bir mesele ortaya çıkarmışlardır. Biz, seçimden sonra bu meseleyi ciddiyetle ele alacağız. Muhtelif üniversitelerimize ve muhtelif vesileler­le, dört seneden beri vukua gelen elemli ve hüzünlü hâdiseleri zikretmiyeceğim. Fakat, haber vereyim ki, aile babalarının göz nuru ve memleketin istikbali ve dayancı olan gençlerimizin içinden, ufak bir kısmının ol­sun, tahrik politikacılarının insafsızlığına kurban olmasına kayıtsız kalmıyacağız.»

İlk bakışta anlaşılacağı gibi, seçimleri kazanacağını muhakkak gören bu parti ve bu zat seçimlerin akabinde üniversite muhtariyetini de hiç kale almadan bir tedip hareketine girişecektir.

İşte bu zevatın hasretini çektikleri ve ideal olarak gönüllerinde yaşattık­ları demokrasi ve demokratik anlayış bundan ibarettir.

Bu politikacılardan bundan daha fazlasını beklemek de zaten mümkün değildir. Çünkü onların mensup olduğu siyasi teşekkül, memleketi hür­riyet nizamı içinde idare etmek maksadiyle kurulmuş bir parti değildir. Onun bünyesini bugünkü şartlar karşısında bir doğuş sakatlığı ile ma­lûl telâkki etmek zaruridir. Yine bugünün şartları karşısında o, fikriyatiyle, düşünce ve zihniyetiyle devrini yaşamış bir partidir. Onu demokratik bir nizamın zaruri ve faydalı organı haline getirmek için gayretler sarfetmek icabederken tutulan yolun maalesef bunun tam aksi olduğu müşahede olunmaktadır. Hürriyet ve demokrasi namına tenkid edilebi­lecek her türlü icraatın en kötüsünü bizzat tatbik etmiş olan bu parti­nin bu devirde kendisine düşen vazifeleri pürüzsüz olarak yerine getire­bilmesi cidden müşküldür. Esasen memlekette siyasi şartlar değişmeye başlar başlamaz Halk Partisinin bir silsile halinde devam edegelen bo­calama ve sendelemelerinin asıl sebebini bu partinin bünyesinde mek­nuz hususiyetlerle bugünün şartlan arasındaki büyük tezatta aramak icabeder.

Diktatörlük rejimine candan bağlı olmalarına rağmen iktidardan düş­tükten sonra hürriyet ve demokrasiye taraftar görünmeleri bünyevi bir istihaleden daha çok her mağlûbun, kendisini mağlûp eden silâhı bir zafer vasıtası olarak kullanması vakıası ile izah olunabilir.

Anayasaya aykırı hallerden bahsediyorlar, hürriyetsizliklerden bahsedi­yorlar. Halbuki kendileri iktidarda iken bu şikâyet ettiklerinin hepsini bir hamlede düzeltmelerine mâni hiçbir kayıt yoktu. Aksine, bunu yap­mış olsalardı milletçe makbul olurlardı. İnsan onların bugünkü tazallüm ve şikâyetlerine bakıyor da onları hiç iktidara gelmemiş ve hiçbir zaman tek parti tahakkümüne dayanan bir idareyi temsil etmemiş insanlar zannedeceği geliyor. Halbuki onlar uzun yıllar iktidarda idiler ve ağız­larından çıkan her söz bir ilâhi irade gibi aleyhine asla itiraz olunamaz bir mahiyet ve kuvvet taşımakta idi. Halk Partisi bu kolay idare sistemi altında memleketi çeyrek asır idare etmiş ve nesi varsa, ne kabiliyet ve ne imkâna sahipse hepsini ortaya koymuş ve gitmiştir. Ne demokratik alanda, ne iktisat ve maliye sahalarında, ne de memleketin imarı ve yükseltilmesi mevzularında Türk milletine vadedeceği bir şey kalmamış olmak lâzımgelir. Türk milleti onlardan henüz bilmediği ve keşfedemedi­ği bir şey beklemiyor.

Bütün bu bocalamalar hâdisenin garabetinden gelmektedir. Garip olan şudur ve ne hazindir ki, ruhlarının nescine kadar tek parti anlayışı sin­miş olan bu zevat şimdi hürriyet savcılığı yapmaktadırlar. Bunlar memleketin ancak tek parti hakimiyeti altında ve yalnız kendileri tarafın­dan idare olunabileceği fikrini siyasi hayatlarının düsturu haline getirmis ve ömürlerini böylece geçirmişlerdir. İşte bunun içindir ki bugün vaziyetlerindeki bütün aksaklıkların asıl sebebini, tekrar arzediyorum, bunların ilk doğuş şartları ile ve bünyelerinin hususiyetleriyle bugünün şartları arasındaki külli farkta aramalıdır.

Tenkidlerin iktisadi ve mali olan kısımlarına gelince:

Mevzuumuza girmeden önce müsaadenizle bir iki mülâhazamızı peşinen arzedelim. Sözcünün temsil ettiği parti ile partimizin zihniyet ve görü­şü arasında esaslı farklar mevcuttur. Onlar, rahavet ve ataleti ihtiyatkârlık olarak ifadelendirip uzun yıllar memleket iktisadiyatını meş'um bir durgunluk ve hareketsizliğe mahkûm etmişlerdir. Kendi yağımızla kav­rulacağız diye uzun yıllar medeni âlemin iktisadi revşine katılmaktan uzak kalmışlardır. Bizim iktisadi politikamız ise memleketin sahip ol­duğu tabii ve beşeri kaynaklarını her türlü imkânlardan faydalanarak harekete geçirmek ve böylece milletimizin iktisadi kudretini değiştirmek suretiyle medeni milletlerin dahil bulunduğu iktisadi âleme bir an ev­vel katılmamızı temin eylemektir. Şurasını da söylemek mecburiyetin­deyiz ki, sözcü, siyasi konuşmasında olduğu gibi iktisadi ve mali mevzu­lar hakkında da gayet yuvarlak ve umumi ifadeler kullanmak yolunu tercih etmiştir. Fakat mademki bir kere bu mevzulara temas olunmuş­tur, o halde cevap vermek vazifemizdir.

Halk Partisi Meclis grupu sözcüsü «1954 bütçesi dört senedenberi bekle­nilen mali emniyet ve kararlılık içinde huzurunuza gelmemiştir.

Bütçe masrafları doğrudan doğruya veya dolayısile verimli olmalıdır. Demokrat Parti muhalefette iken bu fikri çok savunmuştur. Geçen harp yıllarında muhtelif sebeplerle genişleyen devlet hizmetlerinin umumi surette revizyonu yapılarak idari masrafların indirilmesini, resmi binek otomobillerinin kaldırılmasını istemiştir.  

İktidara geldikten sonra bu fikir takip edilmemiştir. Dört yılda bu nevi masraflardaki artış azımsanmıyacak rakamlara baliğ olmuştur» diyor.

Bu cidden üzerinde durulması gereken ve iki noktada da hakikate teva­fuk eden bir beyandır.

Bizim, muhalefet sıralarında bulunduğumuz zamanlarda da bütçe mas­raflarının verimli olması üzerinde, hem de İsrarla durduğumuz bu haki­katlerden birincisidir. Aynı nokta üzerinde bugün de durduğumuzu ve prensiplerimizden hiç bir fedakârlık yapmadığımızı, bütçelerimizin tan­ziminde her fasıl ve maddede yer alan tahsisatın mümkün olduğu ka­dar verimli olması hususuna hassasiyetle itina eylediğimizi de şimdi ra­kamlarla arz ve izah edeceğim. Yalnız daha evvel hatibin sözlerindeki ikinci hakikati de tebarüz ettirmek isterim. Bu hakikat de, itirafları veç­hile, Halk Partisi zamanında idare masraflarının, bütçelerdeki verimli fasıllar aleyhine mütemadiyen genişlemiş olmasıdır.

Biz, bir taraftan bu masrafları günün icaplarına göre ayıklar ve indirir­ken diğer taraftan da verimli masrafları yükselterek, bütçelerin, umumi istikametini yurd için hayırlı, memleket ve halk hizmeti bakımından faydalı ve müsmir işlere tevcih etmiş bulunuyoruz.

Kendilerinin buna rağmen bu kabil bir tenkidde bulunmaları, olsa olsa bütçeleri lâyıkiyle tetkik etmemelerinden ileri gelen, âdeta maddi bir hatadır. Rakamlar üzerinde biraz dikkatle dursalardı şüphesiz ki bu ha­taya düşmiyecek ve böyle bir konuşma yapmıyacaklardı.

Bu rakamlardan birkaçını huzurunuzda tekrar edeyim:

1954 bütçesinin 1950 bütçesine nazaran fazlalık nisbeti câri masraflarda % 38,1 olduğu halde yatırım masraflarında % 127.7 dir.

Halk Partisi iktidarı zamanına taallûk eden 1947 1950 devresinde cari masraflar umumi bütçe yekûnunun % 84,29 unu, yatırımlar da sadece % 15,71 ini teşkil ettiği halde 19511954 devresinde cari masraflar % 76,3 e düşmüş, yatırımlar ise '/< 70 e yükselmiştir.

1947 1950 devresinde yatırımların cari masraflara nisbeti ancak % 18,63 idi. 1951  1954 devresinde bu nisbet % 31,10 olmuştur.

Huzurunuza sunulmuş bulunan bütçe gerekçesinde devlet giderlerini (umumi muvazene ve mülhak bütçeler bir arada) 1947 1950 ve 1951 1954 itibariyle, hizmet gruplarını ayrı ayrı gösteren, iki tablo mevcuttur. Bu iki tablo yanyana getirilerek tetkik edildiği takdirde, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik ve iktisadi kalkınma grupları nispetlerinin yükseldiği, umumi idare grubu nisbetinin ise düştüğü derhal görülür.

Halbuki bu gruba yeni kurulan mahkemeler, teşkil edilen kazalar, tak­viye olunan emniyet teşkilâtı gibi umumi idareye dahil olmakla bera­ber, âmme hizmeti bakımından son derece ehemmiyetli sektörlerin masrafları da dahil bulunmaktadır.

Binaenaleyh Demokrat Parti iktidarı, Demokrat Parti muhalefeti gibi, bütçelerde yer alan tahsisatın verimi üzerinde hassasiyetle ve İsrarla durmuştur ve duracaktır.

2 — Sözcü, bütçenin denk olmadığını da iddia etmektedir. Diyor ki: «954 bütçesinin gelir ve gider unsurları arasında hesabi bir muvazene tesis edilmiştir. Burada üzerinde durulması gereken mesele bu muvaze­nenin gerçeklere tam şekilde uygunluğu ve bütçe yılı sonuna kadar muhafaza edilip edilemiyeceğidir.»

Daha 951'de, ilk bütçemizden başlıyarak, âdeta bir nevi arttırma usulü ile, milyara çıkardıkları bütçe açıklarının, fiiliyat ve tatbikatta ancak ve ancak kendilerini tekzip ettiği düşünülecek olursa, hakikaten denk, denkliği gerçeklere tam mânasiyle uygun olan 954 bütçesi hakkındaki sözlerine kendilerinin de inandıklarını sanmak, ve umumi efkârı alda­tıcı böyle tenkidlerde nasıl bulunduklarına hayret etmemek mümkün değildir.

Amme bütçelerini milli ekonomi kadrosundan tecrid etmek hiç bir za­man hatırımıza gelmemiştir. Esasen adım adım ilerliyerek üç senelik metotlu bir çalışma neticesinde, bütçemizi böyle yüksek bir seviyede denk hâle getirebilmemiz de, memleketin iktisadi durumunu yakından takip etmemizin ve onu, bütçe üzerine birinci derecede müessir olarak kabul eylememizin bir neticesidir.

Sözcü, bütçemizin yalnız açık olduğunu beyanla iktifa etmemekte, aynı zamanda bu açığın miktarını da hesaplamaktadır. Bu miktar, yani 954 denk bütçesinin açığı, Halk Partisi muhalefetine nazaran, 951 yılında­ki 900 milyon liralık iddialarından biraz daha insaflı olarak, yarım milyar liradır.

Hesabın kaiemleri de vardır ve şöyledir:

1   — Toprak Mahsulleri Ofisi aldığı hububatı, maliyet fiyatlarının çok dûnunda satmıştır. Uğradığı bu zararın bütçeye konması lâzımdır.

2   — Milli korunma fonu zararlarına da bütçede yer verilmemiştir.

3   — Ereğli Kömür İşletmesinin netice itibariyle ödenmesi gereken 60 milyon liralık müterakim zararları bütçeye girmemiştir.

4   — Memur, hizmetli ve emeklilere 954 yılında Ödenmesi gereken 150 milyon lirayı aşan üç maaş nisbetindeki tahsisatki buna kendileri pa­halılık tazminatı diyorlar için de bütçeye bir şey konulmamıştır.

Muhterem arkadaşlar,

Bütün bunları dinleyenler, kendi iktidarları zamanında, bütün bu za­rarların devlet bütçesine alınarak ödendiğini zannederler. Hakikatte ise değil bu kabil zararları, hattâ Milli Savunmanın Ofise olan otuz kü­sur milyon liralık borcunu dahi ödemeyi düşünmemişlerdir. Şimdi bu borcu da biz ödüyoruz.

Yine bunları dinleyenler sanırlar ki, bu kabil müesseselerin zararları hemen hesap olunur ve derhal bütçeye konularak ödenir. Hakikatin böyle 'olmadığı malûmunuzdur. Toprak Mahsulleri Ofisinin, milli ko­runma fonunun, Ereğli Kömür İşletmesi ve benzeri müesseselerin za­rarlarını bütçeye alıp ödeyivermek usulü ne bizde vardır ne de başka bir memlekette...

Bu kabil müesseselerin mali vaziyetleri zaman zaman, mâkul devreler itibariyle, nazara alınır. Zararları veya finansman bakımından durum­ları incelenir. Ödenmesi gereken zararları veya takviye edilmesi lüzum­lu vaziyetleri varsa bunlara çare aranır, bulunur ve muayyen formül­lere bağlanır.

İktiza ettiği takdirde elbette ki bizim de hareket tarzımız bu olacak ve şüphesiz ki gerekli tedbirler alınacaktır.

Memur, hizmetli ve emeklilere verilen üç aylık tahsisat karşılığına ge­lince, bunların ne şekilde karşılanacağı kendi kanunlarında tesbit edil­miş bulunmaktadır. Bu kanunun müzakeresi sırasında kendileri her­hangi bir itirazda bulunmadıklarına göre bugün de söyliyecek bir şey­leri olmamak gerekir.

3 — Eski iktidar sözcüsü ayrıca «Devlet bütçesini kabartan saiklerin yalnız eşya ve hizmet hacminin artmasından, vatandaş zümrelerinin satın alma gücünün kuvvetlenmesinden, bir kelime ile milli ekonomi­nin gelişmesinden ibaret olmadığı malûmdur.

Mücerret para ve kredi hacmindeki artışın, mücerret paranın satın al­ma gücündeki gerilemenin bütçe gelir ve giderlerini arttırıcı tesirleri vardır» diyor.

Yani bütçelerimizin bu kadar yüksek bir seviyede    tanzim ve tevzin edilmiş olmasını inanılacak bir şey saymıyarak bunu kısmen olsun in­kâr edebilecek bir vesile ileri sürmek istiyorlar.

İnanmamakta haklıdırlar. Zira, bu, onlar için inanılabilir bir şey de­ğildir. Sebebi de malûmdur:

Memleketteki muazzam gelişmeyi bir türlü kavrıyamamakta, kabul edememektedirler.

Fakat, şimdi nasıl bir kısım istihsal sahasında meydana gelen kalkın­mayı ve istihsal artışını artık kabul etmeye baslamışlar ise, yavaş yavaş, hakikatlerle karşı karşıya gele gele, yüksek seviyeli bütçeye de, yüksek seviyeli milli gelire de ve nihayet bir gün, yüksek seviyeli tediye muva­zenesine de alışacaklar ve kabul eyliyeceklerdir.

Halk Partisi Meclis Grupu sözcüsü iktisadi kısma taallûk eden tenkidlerinde ezcümle şunları söylüyor:

1) 1949 senesinden 1954 başına kadar geçen devredeki kâğıt para artı­şı 19411945 seneleri arasındaki kâğıt para artışının üstündedir.

2) 19491954 devresinde kredi hacmi de 1 milyar 300 milyon liradan 3,5 milyar liraya yükselmek suretiyle 2 milyar liradan fazla bir artış kaydetmiştir.

3) Bu artışlar alış ve istihsal hacmindeki artışla mütenasip olmadığı için enflâsyoncu tesir yaratmış, fiyatları yükseltmiştir.

4) Hükümetin ölü endekslerle hakikati gizlemeğe çalışması halkın ıztırabını daha ziyade arttırmaktadır.

Muhalefet sözcüsünün rakamlarla ispat ve teyid edilmeyen, bu umumi, yuvarlak, memleket realiteleri ile hiç bir alâkası bulunmayan mücer­ret sözcülerinin tek hedefi memleket efkârını teşvişe sürüklemek, dedi­kodulara kaynak hazırlamaktır. Muhalefetin tenkidlerinde bu yuvar­lak ve dünyanın her tarafında herkese karşı söylenebilecek bu umu­mi sözlerden vazgeçerek kati, rakamlara ve vakıalara dayanarak konuşması lâzımdır.

Mevzua gelince, birbirine benzemiyen, aralarında müşabehet bulunma­yan şeyler mukayese edilemez. Halbuki 1939 dan sonraki emisyon ve kâğıt para artışı ile son senelerdeki emisyon artışı yekdiğerinden tamamen farklı, sebepleri, mahiyetleri ve neticeleri itibariyle birbiriyle hiç bir alâka ve irtibatı bulunmıyan hâdiselerdir. Bunlar, iki ayrı dün­ya ve iktisat anlayışının, birbirinden tamamen farklı iki ayrı politika­nın mahsulüdürler. Bu bakımlardan mukayeseleri katiyen doğru de­ğildir.

Evvelâ 1950'den sonraki emisyon artışının, 1950'den önceki artıştan miktar itibariyle daha fazla olduğu hakkındaki iddia tamamen hilafı hakikattir.

Nitekim 1950'den bugüne kadarki artış miktarı 530,9 milyon liradan ibaret olduğu halde 1945'ten önceki emisyon artışının hakiki mebdeini teşkil eden 1939 ortalarından sonraki artış 764,3 milyon liradır.

Saniyen 1939 la 1945 arasındaki artışın 1939 daki emisyon miktarına nisbetle 330 olduğu halde 1950 ile 1954 arasındaki artısın 1950 deki emisyon miktarına nisbeti ancak % 60 tır. Başka bir ifade ile birinci devredeki artış nisbeti ikinci devredeki artış nisbetinin 5 mislinden fazladır.

Filhakika 3 haziran 1939 da emisyon miktarı, 229,6 milyon liradan 2 haziran 1945 te 993,9 milyon liraya yükselmek suretiyle 764,3 mil­yon liralık bir artış kaydetmiştir. Yani 6 sene içinde 1939 senesindeki seviyesinin 4,5 misline yaklaşmıştır. Diğer taraftan bu artışlar, mem­leketin alış ve istihsal hacminde hiç bir inkişaf kaydedilmediği, bilâkis mühim gerilemeler bulunduğu bir devrede vukua geldiği, geniş mikyas­ta devlet dairelerinin nakid ihtiyacı ve bütçelerin câri açıklan için pi­yasaya karşılıksız para çıkarılmasına sebebiyet verdiği için tamamen enflâsyoncu tesirler yaratmıştır. Bu sebepledir ki fiyatlar, 1939 senesi vasatisi 100 itibariyle 1945 te 450 nin fevkine yükselmiştir. Buna mu­kabil iktidarı devraldığımız 20 Mayıs 1950 tarihinde emisyon miktarı 882,9 milyon lira idi. En son 13 Şubat 1954 tarihinde ise 1 milyar 413,7 milyon liradır. Buna mukabil fiyatlar, 1950 den bu yana nisbi bir is­tikrar manzarası arzetmiştir. Kayda değer olan cihet bu istikrarın, Ko­re harbinden sonra, hemen bütün dünyada fiyatların mühim yüksel­meler ve dalgalanmalar kaydettiği bir devrede müşahede edilmiştir. Nitekim bizde fiyatlar garbı Avrupa memleketlerinden fiyatları en müstakar görülen bir iki müstesna memleketteki fiyat artışlarını dahi geriden takip etmektedir.

Memleketimizdeki bu istikrar sebepsiz değildir, zira iktidarı devraldığı­mız tarihten bu yana memlekette geniş bir iktisadi kalkınma tahak­kuk ettirilmiş, bütün kollarda istihsal hacmi iki misli, üç misli arttırıl­mıştır. Piyasaya mal arzı ve umumi is hacmi 1950 ye nisbetle pek bü­yük nisbetlerde yükselmeler kaydetmiştir. 1950 den sonraki emisyon artışı da, 1940 dakinden tamamen farklı olarak bizzat bu iş ve istihsal faaliyetlerindeki yükselmenin mahsulüdür.

İş ve istihsal hacmi, ithalât ve ihracat yekûnları, devlet mahalli ida­reler ve belediyeler bütçeleri bir misline yakın artışlar kaydeden, büyük yatırımlar yapan, halkının gelir ve refah seviyesi süratle yükselen bir memlekette para ve tedavül vasıtası miktarının da bu seri inkişaf sey­rine muvazi olarak artması en tabii bir keyfiyettir. Aksine olarak te­davül vasıtası ihtiyacının artmasına mukabil, para miktarı sabit ka­lan bir memlekette doğacak deflasyoncu tesirler memleket ekonomisi­nin inkişafını sektedar eder.. Bilhassa müstahsil vatandaşların ve memleketin istihsal kudretinin ağır sıkıntılara mâruz kalmasını intaç eder.

Memleketin iktisadi seviyesi, istihsal hacmi ve tedavül vasıtası ihtiya­cı ne olursa olsun emisyon miktarının sabit tutulması icap ettiği yo­lunda ileri sürülecek her kaide, bu yolda başvurulacak her tatbikat tıpkı piyasaya karşılıksız para çıkarmada olduğu gibi, memleket ekono­misine ağır zararlar vermekten başka bir netice vermez.

Görülüyor ki Halk Partisi sözcüsünün iddia ettiği gibi onların zama­nındaki emisyon artışı ile bizim zamanımızdaki emisyon artışını yek­diğerine benzetmek asla mümkün değildir. Bu tamamen hatalı, yanlış ve hiç bir hakikate dayanmıyan bir mukayese olur.

Halk Partisi sözcüsü, bu hakikati bir türlü kavramak istemediği için 1950 den sonra tedavül hacminin artmasına mukabil fiyatların yük­selmemesi karşısında bu vakıayı kendi düşünüşlerine göre izah edememekte ve fiyat endeksleri ölüdür iddiasında bulunmaktadır.

Bugünkü endeksler ve bu endekslerin hesap sistemi kendi zamanların­da tatbik edilen ve cari bulunan şeylerdir. 1950 den sonra hiç bir de­ğişiklik yapılmamıştır. Bu endeksler onların zamanındaki fiyat tereffülerini aynen aksettirdiği halde bugün onların arzu ettikleri veçhile bariz bir kımıldama göstermiyorsa bundan dolayı kendi hatalı görüş­lerini ve düşünüşlerini tashih eyliyecek yerde endeksleri ölü olmakla itham etmeleri tamamen yersizdir.

Halk ıztırap içindedir, diyorlar. Bu onların tevehhümüdür. Bilâkis bü­tün vatandaşlar ve nüfusumuzun geniş kitleleri işlerini durmadan ge­nişletmekte, istihsallerini yeni vasıta ve imkânlarla teçhiz etmekte, is­tikbale ümitle bakmaktadırlar.

Sözcü, konuşmasının başında memleketin iktisadi kalkınmaya mazhar olduğunu, bunun Demokrat Parti iktidarının lehine kaydedile­cek bir nokta olduğunu ifade ve bilhassa zirai sahadaki inkişafa işaret eylediği halde arkasından halk ıstırap içindedir demekle tezada düş­mektedir. Halkı ıstırap içinde olan bir memlekette iktisadi kalkınma nasıl tahakkuk ettirilebilir, zirai istihsal nasıl bir kaç misli arttırılabi­lir. İstihsali bu derece seri yükselmeler kaydeden bir memleket halkı niçin ıstırap içinde kıvransın.

Kredi hacmindeki artışa gelince, kredi hacmi 1950 yılı başına 1 milyar 330 milyon lira iken en son rakamlara göre eylül 1953 sonunda 3 mil­yar 565 milyon liraya yükselmek suretiyle 2 milyar 235 milyon liralık muazzam bir artış kaydetmiştir. Öğünülecek bir hâdise olarak karşı­ladığımız bu vakıanın ne gariptir ki bir kusur olarak tavsif edildiğini görmekteyiz.

Banka kredilerindeki bu artış Halk Partisi sözcüsünün anladığı gibi bir enflâsyoncu gidişin değil, tamamen aksine olarak memlekette, iş ve is­tihsal artışının hem velûd bir kaynağını hem de icabını ve zarureti teş­kil etmektedir.

Bugünkü 3,5 milyar liralık kredinin 1 milyar 300 milyon liradan fazla kısmı zirai kredilerdir. Zirai kredinin arttırılmış olması çiftçimize daha fazla istihsal imkânı bahsedilmesi neden fena bir şey olsun. Diğerleri de sınai yatırımların ve muhtelif istihsal kollariyle ihracatımızın ihti­yaçlarını karşılamaktadırlar.

Bir memlekette kredi hacmi artışları hakkında bir fikir ve kanaate varmak için bu kredilerin nasıl arttığını,' hangi membalardan finanse edildiklerini ve hangi sahalara tevcih edildiklerini gayet dikkatle tetkik etmek lâzımdır. Bu mevzularda bir hüküm ve kanaat ileri sürerken, tenkidde bulunurken rakamlara ve hakikatlere müsteniden konuşmak lâzımdır. Mücerret enflâsyoncu kredi artışı vardır iddiasında bulun­mak hiç bir esas ve mesnedi olmayan tenkittir.

Ne yazık ki muhalefet, tenkidi bu mânada anlamıştır. Kredi artışından bahsederken mevduatın seyrini nazardan uzak tutmamak, mevduat rakamlarını ve artış miktarlarını gözden geçirmek ve ondan sonra bir hükme varmak icap ederdi. Muhalefet sözcüsü bu hususa hiç bir ehem­miyet vermemiş, âdeta gizlemeğe çalışmıştır. O halde biz izah edelim:

1950 yılı başında mevduat hacmi 989 milyon liradan ibaret iken 30 ey­lül 1953 te 2 milyar 715 milyon liraya yükselmek suretiyle % 175 nisbetinde bir artış kaydetmiştir. Buna mukabil aynı devrede kredi hac­mindeki artış nisbeti % 168 dir. Görülüyor ki, mevduattaki artış nisbeti kredilerdeki artış nisbetinden daha yüksektir. Bu rakamlar kredi hacmindeki artışın iddia edildiği gibi enflâsyoncu olmadığını, bilâkis mevduat hacmindeki artışı geriden takip ettiğini göstermektedir.

Halk Partisi sözcüsü bu hakikati gizlemek, hiç nazara almamak, mü­cerret ve yuvarlak iddiada bulunmak suretiyle memleket efkârını teş­vişe çalışmaktadır.

Mevduat hacmindeki bu hayırlı inkişaf memleketin umumi kalkınma­sının, vatandaşların gelirlerindeki artışı diğer bir misalini teşkil et­mektedir. Bankalar da eskisine nisbetle iki mislinden fazla mevduatı bulunan bir halkın istirap içinde olduğu nasıl iddia edilebilir.

Bir misal olmak üzere zikredelim. 1950 den önce bu memleketin hubu­bat istihsali 7 milyon tonun üstüne bir türlü çıkamamıştı. Hububat is­tihsali bugün 14 milyon tonun fevkine yükselmiştir. Buna mukabil bu­günkü istihsalimizin ancak 1,5 milyon tonunu ihraç edebiliyoruz, diğer kısmını halkımız ve bizzat müstahsil kitle istihlâk etmektedir. Demek ki bu memleket halkı 1950 den önce gıdasını tam alamamakta idi. Yal­nız bu hâdise dahi halkımızın hangi devirde ıstırap içinde olduğunu açıkça ifade etmeğe kâfidir. Bu misali diğer bütün mallar için tekrar etmek mümkündür. Nitekim pamuklu istihsali 1950 de 152 milyon metre iken hariçten ancak 30 milyon liralık pamuklu ithal edilirdi. Bu­gün iç istihsalin geniş mikyasta artmasına rağmen hariçten tamamen halk tipi olmak üzere 130 milyon liralık pamuklu ithal edilmektedir.

İstihsali, iş hacmi, geliri ve istihlâk seviyesi 1950 den önceki yıllarla kı­yas kabul etmiyecek derecede yükselen bir memleket halkının istirap içinde olduğunu iddia edebilmek için partizan bir gayretkeşlik lâzımdır.

Çiftçinin, banka borçlarının takibine mâruz bulunduğu bu borçları ödeyemediği iddiası da tamamen hayal mahsulüdür. Bu da ancak İ950 den önceki yıllara ait acı bir hâtıradır. Biz iktidara geldiğimiz vakit, o zaman 324 milyon liradan ibaret bulunan zirai kredilerin üçte birin­den fazlasını teşkil eden 120 milyon liralık kısmını tecil etmek mecbu­riyetinde kalmıştık. Bu onların devrinin hikâyesidir. Buna mukabil şimdi Ziraat Bankası çiftçiye açtığı kredilerin tamamını kolaylıkla tah­sil etmektedir. Açılan krediler tahsil edilemiyorsa, ikraz ettiği paralar bir daha geri gelmiyorsa, Ziraat Bankası her sene daha geniş mikyas­ta kredi açmak imkânlarını nereden bulmaktadır. Mücerret iddialarda bulunmazdan önce mukadder suallerin cevaplarını da düşünmek icap eder.

Tenkidlerini, mütalâalarını ve tahlillerini rakamlarla, vesikalarla, va­kıalarla teyid etmiyen, hakikatleri olduğu  gibi  görmekten kabul  ve itiraf etmekten kaçman, yuvarlak, umumi ve beylik ifadeler ve sözler­le vaktini geçiren muhalefet samimi bir muhalefet olamaz.

Halk Partisinin diğer bir sözcüsü de bütçenin heyeti umumiyesine ait tenkidlerini tediye bilançosu ve dış ticaret açıklarına hasrederek aşa­ğıdaki hususlar üzerinde durmakta ve bilhassa şu hususları ileri sürmektedir:

1) Hükümet iktisadi kalkınmayı tahakkuk ettirmek maksadiyle tediye bilançosu açıklarını göze aldı.. Fakat ihtiyat ölçüsüne dikkat etmediği, muvazene mefhumunu kaybettiği için memleket tediye güçlüğüne mâ­ruz bırakıldı.

2) Bu güçlükler yüzünden ithalâtın tahdidi yoluna gidilmiştir. Fakat bu defa da en kıymetli tesislerimizin dahi yedek parça ve yenileme ih­tiyaçları karşılanamamakta, temelleri atılan yeni   fabrika ve tesisler, döviz darlığı dolayısiyle kurulamamaktadır.

3) Dış itibarımız kaybedilmiştir.

Halk Partisi sözcüsünün tenkid ve mütalâalarının tahliline, hakikatle­re uygunluk derecesini araştırmağa geçmeden önce halk efkârından maharetle gizlemeğe çalıştıkları bir noktayı açıklıyalım:

Bu zevat, bütün konuşma ve tenkidlerinde, 1950 den önce hiç bir te­diye bilançosu açığı yokmuş, külliyetli miktarda altın ve döviz kaybe­dilmemiş, dış borç ve yardımlar kullanılmamış gibi bir tavır takınmak­ta ve tediye bilançosu açıklarının sanki, ilk defa bizim iktidarımız za­manında ortaya çıktığı telkinini yapmağa çalışmaktadırlar.

Şimdiye kadar halk efkârını aldatmağa matuf bu nevi iddiaların haki­katlere ve vakılara ne kadar aykırı olduğunu rakamlarla ve delillerle izah edelim.

Tediye bilançosu açıklan 1950 den sonra ortaya çıkmış bir şey değildir. Daha 1946 senesinden itibaren kendini hissettirmeğe başlamış ve 1950 senesine kadar gittikçe artan bir tempo takip etmiştir. Bu açıklar dolayısiyle 1947 nisanından 1950 haziran sonuna kadar geçen 3 senelik devre içinde 91 ton altın da dahil olmak üzere yekûnu 588 milyon lira­ya baliğ olan altın döviz kaybedilmiş ve ayrıca 340 milyon liralık da dış yardım ve istikraz kullanılmıştır. Bu suretle eski iktidarın son üc senesi içinde verilen açıkların yekûnu ceman 928 milyon liradır. An­cak bahsi geçen açıklar, altın ve döviz mevcutlarının eritilmesi suretiy­le ve dış yardım ve istikrazlarla göze batmıyacak şekilde kapatılmış ol­duğu için, memleket efkârından rahatça gizlenebileceği zannedilmek­tedir. Hakikat halde bu açıklar, daha önceki yıllarda memleketin muh­taç bulunduğu sermaye yatırımlarına ehemmiyet verilmemesinin, iktitisadi cihazlanmamızın zaruri döviz taleplerinin vaktinde temin edil­memiş olmasının bir neticesidir.

İstihsali ve ihracatımızı arttıracak yatırımlara daha evvel girişilmiş ol­saydı ne 1947 den sonra ve ne de bugün tediye bilançosu açıklariyle karşılaşmaz, en rahat bir şekilde iktisadi cihazlanmamıza devam im­kânı bulunurdu.

Diğer taraftan, bu açıkların verildiği 19471950 devresinde dahi mem­leketin iktisadi cihazlanmasma ehemmiyet verilmemiş, ithalâtın bü­yük bir kısmı cari istihlâk malzemesinden terekküp etmiş, memleketin istihsal ve ihracatında hiç bir artış kaydedilmemiştir. Buna mukabil, 1950 den sonra sarfettiğimiz gayretler ve aldığımız tedbirler neticesin­de, 1950 den önce yılda 900 bin tondan ibaret olan ihracatımız bugün 3 milyon tona yükselmiş bulunmaktadır ve süratle de artmaktadır.

Diğer taraftan 1950 den önce ihracatımız ufak miktarlarda bir takım yarı lüks ve tâli maddelerden terekküp etmekte iken bugün buğday, pamuk, stratejik madenler gibi asli maddeler büyük miktarlarla ön safta bulunmaktadır.

İthalâta gelince, diğer taraftan ithalâtımızın da bünyesi değişmiş, ik­tisadi cihazlanma ve sermaye yatırımı maddeleri % 75 nisbetinde yük­selmiş, diğer taraftan yapmakta olduğumuz sermaye yatırımlarının hacmi ile mütenasip olarak artmıştır.

İktidarımızdan önceki yıllarda ithalât yekûnu 700 milyon lira civarın­da iken bugün 1,5 milyar lirayı bulmuştur. Tonaj itibariyle de 1,5 mil­yon tondan iki milyon 831 bin tona yükselmiştir.

1952 ortalarından sonra ithalâtı tahdit ettiğimiz, bu yüzden en kıymet­li tesislerimizin ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz, yeni fabrikaları kur­maz hale geldiğimiz "iddiası tamamen yersizdir. Bilâkis ithalâtımız seneden seneye durmadan artmaktadır. Nitekim 1951 yılında 1 milyon 681 bin ton, "1952 yılında da 2 milyon 141 bin ton iken 1953 yılında biraz Önce ifade ettiğim veçhile 2 milyon 631 bin tona yükselmiştir, ithalâ­tın tahdide uğradığı şayiası nereden çıkıyor. Tahdidin mânası inkişaf ve artış mı demektir?

Rakamların bu açık ifadesi karşısında ithalâtın tahdit edildiği yolun­daki iddialar tamamen kavli mücerette kalmaktadır. Buna mukabil 1950 den önce ithalâtın hiç bir zaman 1,5 milyon tonu geçmediği, kıy­met yekûnunun da 700 milyon lira civarında seyrettiği nazara alınırsa ithalât tahditlerinin hangi devreye ait bir vakıa olduğu açıkça görü­lür.

İthalât miktarı ve kıymeti 1950 den öncesine nazaran iki misline yakın bir artış kaydeden ve bu ithalât içinde sermaye yatırım malları ile, is­tihsal malzemesi pek büyük bir nisbete yükselen bir memlekette dovız sıkıntısı yüzünden en kıymetli sınai tesislerimizin, mübrem ihtiyaçla­rının karşılanamadığı bu yüzden her an arıza yapmak tehlikesine mâ­ruz bulundukları şeklindeki serdedilen iddiaların yeri yoktur.

Mesnetsiz konuşmalarının bir misalini de memleketimizin dış itibarı­nın sarsıldığı yolundaki iddialar teşkil etmektedir. Bu vesile ile, kurul­makta olan çimento ve şeker fabrikalarının, Çatalağzı, Soma, Tunçbilek elektrik santrallerinin, Kızılırmak Hirfanlı hidro elektrik te­sislerinin, havai hatların vadeleri 9 seneyi aşan kredilerle yapılmakta olduğunu, fabrika ve tesislerimiz için de aynı mahiyette pek çok tek­lifler bulunduğunu, ayrıca Fransadan yekûnu 20 milyar franga ba­liğ elan bir ekipman kredisi temin edilmiş olduğunu ifade edelim.

İtibarı kalmayan bir memlekete bu nevi orta ve uzun vadeli krediler açılır mı?

Bir memleketin itibarı istihsal kudretine, imkânlarına ve iktisadi gir­disine tâbidir. Bu bakımdan Türkiye 1950 den öncesine nisbette çok daha büyük bir itibara sahiptir.

Cumhuriyet Halk Partisi sözcüsü Faik Ahmet Barutçu: (Mali külfetle­rimiz, iktihamı kabil olmıyacak derecede ağırdır. Bu külfetlerin ağır­lığında, sosyal adalet kaidelerine uygun şekilde tevzi edilmemiş olma­ları başlıca âmildir. Bu sebeple, büyük külfet iktisaden kudretli olan­lardan ziyade iktisaden zayıf olanların sırtındadır) diyor.

İktidara geldiğimiz tarihtenberi içtimai adalete uygun herhangi bir vergi kanununu tadil veya adaletsiz vergiler ihdas etmedik. Bilâkis ik­tisaden zayıf olan vatandaşların vergilerinin tahfifi için müstacelen tedbirler aldık. Bize tevcih olunan bu tenkid, olsa olsa sabık iktidar za­manı için vârid ve doğrudur. Misal olarak hemen şunu zikredeyim:

Kazanç vergisi ve buna müteferri vergi kanunlarının meriyette bulun­duğu 1950 senesinde bu grup vergilerden elde edilebileceği tahmin olu­nan 407 milyon liradan 285 milyon lirası, hizmet gelirlerinden, diğer bir tâbir ile memur, müstahdem işçi ve mütekait maaş ve ücretlerinden alınmakta idi. Milli gelir içinde mühim bir mevki işgal_ eden ticaret ve sanayi erbabı gelirlerinden ise 123 milyon liralık hâsılat elde edileceği hesaplanmıştı.

Demek oluyor ki kazanç, buhran, muvazene ve hava kuvvetlerine yar­dım vergileri namiyle alman verginin % 70'i aylık, ücret ve amele yev­miyelerinden ve mütebaki % 30'u ise ticaret ve sanayi erbabından alın­makta idi. Bu hal, kazanç vergisi kanununun tatbik edildiği çok uzun yıllar boyunca böylece devam etmiştir.

Halbuki 1954 senesi için tahmin olunan gelir, kurumlar ve esnaf ver­gisi mecmuu olan 605 milyon liranın 270 milyon lirası aylık ve ücret­lerden ve mütebaki 335 milyon lirası ise ticaret, sanat, ve meslek ka­zançlarından elde edileceği hesaplanmıştır. Bu suretle hâlen, maaş, üc­ret ve yevmiyelerden alman gelir vergisi, bu grup vergilerin umumi hâsılatının % 44'ünü, ticaret ve sanayi erbabına isabet eden miktar ise % 56'sını teşkil etmektedir.

Yılda 186 milyon lira hasılat sağlayan adaletsiz vergilerin de iktidarı­mız zamanında ilga edilmiş bulunduğunu bu münasebetle burada bir de­fa daha zikretmek isterim.

Sadece bu misaller dahi, iktidarımız zamanında mali külfetlerin, vergi adaletine uygun bir şekilde tevzii hususunda mühim merhaleler kay­dedilmiş bulunduğunu göstermeğe kâfidir.

Varlık vergisi, Toprak Mahsulleri vergisi gibi içtimai adalet ve vergi prensipleri bakımından modern devletlerin hiç birinde emsali görül­meyen vergiler ihdas ve tatbik ederek memleket ekonomisine büyük za­rarlar iras etmiş olan eski iktidar partisinin sözcüsünün bugün tatbik etmekte olduğumuz vergi kanunlarının gayri âdil olduğunu ileri sür­meğe nasıl cesaret edebildiğini anlamak çok güçtür.

Cezmi Türk; (Vergileri ağırlaştırmadan denk bütçe yaptığını iddia eden iktidar, yeni vergiler ihdas etmiş ve mevcut vergileri ağırlaştırmıştır. Ezcümle tapu harçları 27 milyona yükselmiştir)  demektedir.

Mademki icap etti bir kere daha söyliyelim:

İktidara geldiğimiz tarihten bugüne kadar yaptığımız vergi indirim­leri:

22 milyon lirası un ve unlu maddelerden alman muamele vergisine,

32 milyon lirası şeker istihlâk vergisine,

150 milyon lirası hizmet erbabı vergilerine,

2 milyon lirası tayyare resmine,

5,5 milyon lirası büyük baş hayvanlara,

43 milyon lirası bir baş vergisi mahiyetinde olan yol vergisine ait ol­mak üzere ceman 254,5 milyon liraya baliğ olmaktadır.

Buna mukabil yapılan zamlar ise,

20 milyon lirası inhisar resimlerine,

30 milyon lirası akaryakıt vergisine,

18 milyon lirası sözcünün dediği gibi harçlara   ait olmak üzere ceman

68 milyon liradan ibarettir.

Yapılan zamlar yekûnu, indirilen vergiler yekûnundan tenzil edildiği takdirde iktidarımız zamanında net olarak ve bilhassa gayri âdil ver­gilerden tam 186 milyon liralık bir vergi indirimi yapıldığı hakikati or­taya çıkmaktadır.

Buna rağmen, sadece artış kaydeden gelir kalemlerinden bahsolunarak yapılan mühim vergi indirimlerinin hiç de alınmaması ve hakika­tin itirafından çekinilmesi, sözcü tarafından serdolunan mütalâanın ne kadar tarafgirâne olduğunu göstermeğe kâfidir.

Cezmi Türk, (Bu bütçe denk değildir. Bu cihet devlet gelirleri kalem­lerinde görülmektedir. En iyimser bir tahminle 233 milyon lira açık vardır) demektedir.

Bu sözcü, diğer sözcüye nazaran daha insaflı davranmış bulunuyor. İleri sürdükleri açık miktarı bakımından aralarındaki ihtilâfın hailini kendilerine terketmek en muvafık yol olacaktır.

İşin hakiki cephesine gelince: Bu iddiaların ne kadar yersiz ve indi ol­duğunun iskât edici cevaplarını, 900 milyon liraya kadar açıklan bu­lunduğu ileri sürülen evvelki bütçelerimizin yıl sonundaki rakamları vermektedir.

Sözcülere tekrar hatırlatayım ki, 1950 yılı gelir tahminleri 14,5 milyon lira faziasiyle, 1951 gelir tahminleri 7 milyon lira fazlasiyle, 1952 gelir tahminleri de 20 milyon lira fazlasiyle tahakkuk etmiştir. İçinde bulunduğumuz 1953 yılı gelir tahminleri ise 11 inci ay sonunda daha şimdiden 3 milyon lira fazlalık arzetmektedir.

Yalnız yıllık tahminlerimizin yekûnu değil, yıl içinde hangi ayda ne kadar da gelir elde edilebileceği hususunda yaptığımız tahminler dahi, âdeta lirası lirasına tahakkuk etmektedir.

Hükümetimizce hazırlanıp Bütçe Komisyonunun ve yüksek heyetinizin tetkik ve tasvibinden geçen ve yekûnu 4.953.000.000 lira gibi muaz­zam bir meblâğa yükselen son üç senelik gelir tahminlerimiz, 1951 senesinde, yüzde değil, binde beş nispetinde, noksan ile değil, fazla ile tahakkuk etmiş ve 1952 senesinde yine noksan ile değil binde 12 nisbetinde fazla ile neticelenmiştir. 1953 mali yılının 11 ayında tahsil olu­nan miktar, tahmine göre tahsil edilmesi icap eden gelirden binde 2 nisbetinde fazladır.

Gelir tahminleri, iktidara geldiğimiz gündenberi her yıl bu derece isa­betle tahakkuk etmiş, başka bir devlet bütçesini ben hatırlamıyorum.

Bu neticeler, ne bir kehanet ve ne de bir tesadüf eseridir. Bu başarı, sa­dece ve sadece, her işimizde olduğu gibi gelir tahminlerinde de gös­terdiğimiz hassasiyet, samimiyet ve metotlu çalışmalarımızın inkâr ve red kabul etmez bir delilidir.

Gelir tahminlerinin tahakkuk etmiyeceği hususunda tekrarlanan bu sözler, söylene söylene eskimiş ve artık itibardan düşmüştür.

Gelir tahminlerini artırmakta, bütçe komisyonunun hükümetten de ileri gittiği iddia olunmaktadır. Hemen ilâve edeyim ki, hükümetin 1954 senesi için teklif ettiği 2.288.475.000 liralık gelir tahminini, bütçe komisyonu yekûn olarak kabul ve tasvip etmiştir. Ancak bütçe komis­yonu, cüzi de olsa bazı gelir kalemleri tahminini tenzil etmiş ve bazı kalemlere de ilâveler yapmıştır. Bu da, hükümetinizin bütçeyi hazırla­dığı zaman ile bütçe komisyonunda tetkiklerin başladığı tarih arasın­da iki aylık bir fâsıia olmasından ve bütçe komisyonunca daha ileri ta­rihler nazara alınarak son 10 aylık tahsilat miktarları ve diğer âmil­ler gözönünde bulundurulmak suretiyle tahmin yapılmasından ileri gelmektedir.

Hal böyle iken bütçe komisyonunun bazı gelir kalemleri tahmininden tenzilât yapmış olmasından tegafül gösterilerek, sadece ilâve olunan miktarları zikretmek suretiyle bütçe komisyonunun gelir tahminlerin­de hükümetten de ileri bir nikbinliğe kapıldığı hakkında serdolunan mülâhazalar samimi ve doğru değildir. Gelirlerimiz fiili tahsilat ra­kamlarına nazaran 1951 senesinde, 1950 senesine nazaran 53 milyon lira, 1952 de 1951 senesine kıyasla 299 milyon lira ve nihayet 1953 yı­lında 1952 yılma nisbetle 307 milyon lira fazlasiyle tahakkuk etmiş ol­masına rağmen, 1954 tahmininin 1953 tahsilatından 328 milyon lira fazlasiyle yapılmış olmasında isabetsizlik aramak, maksatlı bir gayret olur.

Bu münasebetle şu noktaya temas etmeden geçemiyeceğim :

İktidara geldiğimiz tarihten bu yana yaptığımız gelir tahminlerinin isabeti aylık mizanlara ve kesin hesap kanunlarına geçen rakamlar ile sabit olmasına rağmen, sözcünün 1954 gelir tahminlerimize hâlâ şüphe ile bakmasını hayretle karşılamamak mümkün değildir. Mamafih bizce, kendisini bu hususta mazur gösterecek tek bir sebep vardır ve o da şu­dur:

Bir memleketin ekonomik faaliyetleri ile gelirleri arasında çok sıkı bir münasebet vardır. Memleketimizin de iktisadi sahada ne kadar aza­metli bir kalkınma içinde bulunduğu malûmunuzdur. Bu büyük inkişafın gelirlerimize müspet şekilde tesir edeceğini, açılan her yolun, fa­aliyete geçirilen her fabrikanın, inşa olunan her santralin ve barajın memlekette hayat seviyesini, satın alma gücünü, istihlâk kapasitesini mütemadiyen yükseltmekte olduğunu bu mevzuları uzaktan takip edenlerin bile artık öğrendiği ve idrak ettiği bir devirde bulunuyoruz.

Öyle anlaşılıyor ki sözcü 2.288.475.000 lirayı pek azametli bulmuş ve korkmuştur. Kendisini temin ederiz ki, bu rakam henüz büyük değil­dir. İnşallah ilerde iktisadi kalkınmamızın semereleri tam olarak alın­dığı zaman bundan çok daha büyük bütçeler yapılacaktır.

Dışişleri Vekâleti Bütçesi: 24 Şubat 1954

— Ankara :

Büyük Millet Meclisinin bu sabahki toplantısında, Dışişleri Vekâleti büt­çesinin müzakeresine başlanırken, Dışişleri Vekili Prof. Fuad Köprülü aşağıdaki konuşmayı yapmıştır:

Muhterem arkadaşlar,

Dışişleri Vekâleti bütçesi yüksek huzurunuza gelmiş bulunuyor. Bu mü­nasebetle, sizlere, dış siyasetimiz hakkında izahat vermeme müsaade bu­yurmanızı rica ederim.

Bunu yaparken, yalnız bu son seneye ait hâdiselerden bahsetmeyip ma­ruzatıma, milletimizin iktidarı Demokrat Partiye tevdi ettiğinden beri geçen dört seenlik devreye de bir bakış mahiyetini vermek istiyorum:

Hadisatın böyle bir devre içinde tahlili, gösterilen muhtelif neticelerin müşterek vasıflarının daha mütebariz şekilde meydana çıkmasını temin edecek ve bu suretle, sarfedilen mesainin, sistemli şekilde, müdir fikirler etrafında toplanmış olup olmadığı, elde edilen neticelerin hedeflere te­kabül etmiş bulunup bulunmadığı daha iyi anlaşılacaktır.

Mümkün mertebe vaktinizi almadan belli başlılarını zikr ve tahlil ede­ceğim dış siyaset sahasındaki faaliyetlerimiz esasen bildiğiniz gibi şu ana prensiplere istinad etmiştir:

1   — Memleketimizin refah ve tealisi ancak cihanda sulh ve emniyetin sağlanması ve istikrarın teessüsü ile mümkün olabileceği cihetle, bu ga­yelerin tahakkukuna bütün imkânlarımızla çalışmak,

2   — Bu maksatla, milletlerarası geçimin tesanüdün ve ahlâkın anaya­sasını teşkil eden Birleşmiş Milletler Andiaşmasının prensiplerine ve ideallerine uygun olarak, gediksiz bir müşterek emniyet sistemi ve mekanizmasına hizmet etmek ve umumiyet itibariyle milletlerarası işbirliğine en geniş ölçüde katılmak,

3   — Aynı zamanda bütün sulhsever devletlerle ikili münasebetlerimizi, imkânlar nisbetinde, faal ve yapıcı bir dostluk mertebesine ulaştırmak suretiyle hem miletlerarası tesanüdün kuvvetlenmesine hizmet etmek hem de böyle bir dostluğun, refah ve maddi, manevi terakkiler bakı­mından bütün nimetlerinden memleketimizi azami ölçüde istifade ettir­mek,

4  — Bir yandan bugünkü medeniyetimizin manevi kıymetlerine bağlılık bakımından tam manâsiyle idealist olmakla beraber, öte yandan, hadisatın tahlilinde, bu tahlilden çıkan neticelere göre icabeden bütün fedakârlıkları göze almak, hayati mevzularda sözlere, vaidlere değil fiiliyata ehemmiyet vermek, meseleleri ehemmiyetlerine göre sıralayıp tâli ehem­miyette olanların hayati ehemmiyet arzedenler üzerinde tesir icra etme­sine meydan vermemek suretiyle tam bir realizmle hareket etmek,

5  — Başkalarından temin edebileceğimiz menfaatler ancak bizim onlara bilmukabele temin edebileceğimiz menfaatlerle mütenasip olabileceğine ve kendimizi gösterebildiğimiz ve hakiki   değerimizi ispat edebildiğimiz derecede başkalarından alâka ve yardım bekliyebileceğimiz cihetle, hiç­ bir zaman imkânlarımızı ve icabatm emrettiği ölçüyü gözden kaybetme­den, atılgan ve müteşebbis olmak.

Muhterem arkadaşlar,

Prensiplerimizi bu suretle saydıktan sonra, şimdi, vakıa ve neticelerin tadat ve tahliline geçiyorum.

Evvelâ müşterek emniyet ve çok taraflı işbirliği mevzuunu ele alacağım.

Hiç şüphe yok ki, bir memleketin emniyeti, herşeyden evvel, kendi müda­faa kuvvet ve azmine dayanır. Fakat, muasır dünyanın zaruret ve icap­ları ve bugün hür dünyanın maruz bulunduğu tecavüz tehlikesinin topyekûn mahiyeti, bu emniyetin yalnız başına teminine imkân vermiyecek hale gelmiştir. Bugün, dünyada kendi emniyetini tek başına sağlamak iddiasında olan bir devlet kalmamıştır. Bu itibarla, müşterek insanlık ve hürriyet ideallerine sahip olan milletler, sulh ve emniyet teminatla­rını müştereken alacakları tertiplerde aramak ıztıranndadırlar. Birleş­miş Milletlerin kurulmasında âmil olan düşüncenin en kısa ifadesi de budur. Asrımızın en muazzam müşterek emniyet tertibi olan NATO ay­nı hakikatin mahsulüdür.

NATC'ya girişimizin ikinci yıl dönümünü yeni tesid ettik. Bu iki sene zarfında teşkilâtın faaliyetlerine bütün gücümüzle iştirak ettik. NATCV yu daha da takviye edecek hiç bir gayreti esirgemedik. Bu çerçeve dahi­linde bütün müttefiklerimizle dostane temaslarımızı ve semereli teşriki mesaimizi inkişaf ettirdik.

Burada NATO çerçevesi içindeki bütün faaliyetlerimizden tsferruatiyle bahsetmek, işin genişliği dolayısiyle ancak ayrı bir konuşma mevzuu ola­bilir. Bu çerçeve dahilinde karşılıklı olarak muhtelif kademelerde vuku bulan ziyaretlerin, plânlama sahasında yapılan müşterek mesai ve bir çok manevraların, artık, diğer bütün NATO azalan için olduğu gibi, bi­zim için de normal faaliyetler haline geldiğini kaydetmek isterim.

NATO'nun emniyet bakımından sağladığı büyük fayda yanında, dola­yısiyle temin ettiği iktisadi faydaları da zikretmek icap eder. Bu cümleden olmak üzere, meselâ önümüzdeki birkaç sene zarfında memleketimize yapılacak askeri inşaat ve tesisatın tutarı 379 milyon 285 bin li­rayı bulmaktadır. 59 milyon lirası tarafımızdan ödenecek olan bu meb­lağın mütebakisi, NATO memleketleri tarafından müştereken tesis edi­len fondan temin olunacak ve memleketimize döviz olarak gelecektir. Bu meblağın sarfı ile memleketimiz 11 hava meydanı, 3 petrol borusu hattı, 5 deniz üssü, memleketi kavrayacak radar tesisatı ve daha bir çok modern müdafaa tesisleri kazanacaktır. Bu bakımdan kaydedebilece­ğim diğer bir misal de Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumumuza ve­rilen silâh ve mühimmat siparişleridir ki bunların da bedeli dolar ola­rak ödenecektir.

Sulhun korunması gayesinin tahakkuku için bütün gayretlerimizle içinde çalıştığımız NATO teşkilâtına girmekle, emniyetimizi ölçüsüz derecede takviye ettiğimiz gibi, teşkilâtın kendisi de Türkiye'yi kazan­makla mühim bir kuvvet unsuru temin etmiştir.

Bugün NATO çerçevesi dahilinde takip ettiğimiz yapıcı faaliyet ve iş­gal ettiğimiz mevki, bundan birkaç sene önce teşkilâta girmemiz bahis mevzuu olurken hakkımızda izhar olunan bazı tereddütlerle karşılaştırılırsa, o vakitten beri milletlerarası sahada kendi kıymetimizi tanıtmak bakımından ne büyük terakkiler kaydettiğimiz çok açık olarak görü­nür.

Muhterem arkadaşlar,

Bir taraftan NATO dahilinde müşterek dünya emniyetinin sağlanması hususundaki faaliyetimizi devam ettirirken, diğer taraftan da sulhun yeni yeni tertip ve imkânlarla temin ve takviyesi hususunda çalışma­larımızı inkişaf ettirdik. Memleketimizin bulunduğu coğrafi mıntıka­da sulh ve emniyetin tarsini ile birlikte Avrupa ve bütün hür milletler emniyet tertiplerinin takviyesini sağlamak bakımından ehemmiyeti gün geçtikçe daha ziyade takdir edilen Türk  Yunan  Yugoslav dost­luk ve işbirliği andlaşmasma temas etmek istiyorum. Yapılması için büyük faaliyet gösterdiğimiz bu pakt, Atlantik Andiaşması gibi, doğ­rudan doğruya, Birleşmiş Milletlerin sulhun korunması yüksek ideali­ne dayanır.

İki taraflı olarak, en memnunluk verici şekilde inkişaf eden Yunanis­tan ve Yugoslavya ile dostluğumuzu, müşterek tehlike karşısında daha da faal bir hale getirerek üçlü bir işbirliği haline ifrağ etmekle, numu­ne teşkil edebilecek bir realizm eseri vücuda getirdik.

Birinci yıl dönümünü birkaç gün sonra idrak edeceğimiz bu andlaşmanın maddi ve mânevi değeri üzerinde artık daha fazla konuşmaya ihtiyaç yoktur. Sadece, bu andlaşmanın bir sene zarfındaki gelişmelerine kısa­ca temas etmek isterim. Andlaşmanın mükemmeliyetle işlemesi için bir daimi .kitabet kurulmuştur. Buna dair anlaşma yüksek tasvibinize sunulmuş bulunmaktadır.

Diğer taraftan, üç memleket Erkânıharbiyeleri arasında yapılan plân­lama işleri için muntazaman yapılan görüşmelerden peyderpey alman neticeler memnuniyet vericidir. Bu siyasi ve askeri karakteri yanında andlaşma iktisadi, kültürel sahalarda da üç memleket münasebetlerini geliştirmek ve düzenlemek için hükümleri ihtiva    etmektedir. Daimi kitabetin mesaisi sayesinde esasen iki taraflı olarak inkişaflar kayde­den ekonomik ve kültürel münasebetlerimizi arzu ettiğimiz üç taraflı şekilde ahenkleştirmek mümkün olacaktır ümidindeyiz.

Kendi başına yüksek bir değer taşıyan bu andlaşmayı her sahada ge­liştirmek için gayretlerimizi teksif ettiğimiz ve edeceğimiz gibi, bu me­sainin, Atlantik Andlaşmasının yine aynı mıntıkaya raci mesaisiyle, münasip bir şekilde irtibatlandırılmasmı da samimiyetle temenni "et­mekteyiz.

Tesadüfün hoş bir cilvesi olarak, Şubat ayı, milletlerarası işbirliği sa­hasındaki siyasi faaliyetlerimizde güzel yıl dönümlerinin telâki ettiği bir uğurlu ay halini almaktadır. Filhakika NATO'ya iltihakımızla An­kara andlaşmasının yıl dönümlerini sinesinde cem eden bu ay şimdi de üçüncü bir hayırlı hâdiseyi sinesine almış bulunuyor: Bu hâdise Pa­kistan'la bir andlaşma yapmak üzere müzakerata giriştiğimizin geçen gün resmen ilân edilmiş olmasıdır. Bugün için iki taraflı bir andlaşmanın akdine matuf olan bu müzakerelerden çok taraflı tertipler sırasın­da bahsetmekle onun alâkalı devletlerin iltihakına açık olacağım daha iyi tebarüz ettirmek isterim. Daha biz Pakistan'la müzakereye girme­den, bu mesele hakkında, bazıları dedikoduya kadar kayan bir çok tef­sirler ve tahminler matbuatta yer bulduğu için, geçenlerde Anadolu Ajansına maksatlarımızı izaha çalışan bir beyanatta bulunmağı zaruri telâkki ettim. Bu beyanatla istihdaf ettiğimiz başlıca gaye, mutasavver andlaşma ile Türkiye'nin harici siyasetinde bazı bakımlardan tahavvüller vukua geleceğine dair açık veya kapalı şekilde gazete sütun­larında tesadüf olunan tahminleri bertaraf etmek ve bu andlaşrnanın hiç bir sulhsever ve iyi niyet sahibi devletin aleyhine olmayıp bilâkis hepsinin menfaatlerine hadim bulunacağını tasrih eylemek idi.

Askeri bir ittifak veya doğrudan doğruya askeri mahiyette olmamakla beraber, bu andlaşmanın sulhun ve emniyetin sağlamlaşması için iş­birliği yapılmasını istihdaf edecek olması, aynı yüksek gayeye hizmet arzusunu taşıyan mücavir memleketlerin iştirakine, tâbir caizse, oto­matik bir davet mahiyetini taşımakta, yani, ayrıca davet yapılmasına lüzum bırakmamaktadır. Mahallindeki iki sulhsever devletin sırf ken­di teşebbüslerinin mahsulü olacak olan bu andlaşmaya, coğrafi bakım­dan alâkalı devletlerden herhangisi, ne zaman iltihakı kendisi için müm­kün ve münasip görürse, iltihak hususunda, arzu ettiği şekilde, serbest­çe teşebbüs alabilir.

Muhterem arkadaşlar,

Şimdi sizlere Birleşmiş Milletlerdeki faaliyetimizden bahsetmek iste­rim. Harbi önlemek için emniyetin idamesi, devletler arasında iyi mü­nasebetlerin inkişaf ettirilmesi, milletlerarası işbirliğinin temini, dev­let ve ferdlerin haklarına riayet lüzumu esaslarına müstenid bulunan bu beynelmilel teşekkülün prensipleri, hükümetimizin de harici siyasetinde takip ettiği esaslara tamamen tetabuk etmektedir. Bu itibarla, böyle yüksek ideallere hizmet eden Birleşmiş Milletlerde âza olarak his­semize düşen vazifeyi, büyük bir gayret ve sadakatle yerine getiriyo­ruz. Bütün arzumuz, hâlen, bildiğiniz sebeplerden dolayı emniyet sa­hasında tam mahsul vermeyen bu teşkilâtın, istikbalde, yüksek gayesi için gereken bütün müeyyide imkânlarına sahip olmasıdır.

Birleşmiş Milletlerin şu son dört yıl içindeki çok mütenevvi faaliyetleri sahasında, siyasetimizin en beliğ bir şekilde tezahürüne ve muvaffaki­yetine mevzu olan meselelerin başında, hiç şüphesiz, Kore meselesi ge­lir. Birleşmiş Milletlerce Kore'de tecavüze karşı fiili tedbirler alınması hakkında ittihaz olunan karara derhal ve tereddütsüz iştirak ettik.

Kore imtihanı, tecavüzün hür milletlerin müttehit ve azimli cephesi karşısında muvaffakiyetsisliğe mahkûm bulunduğunu ispat etmiş ve bu facianın başka yerlerde de tekerrürünü önlemiştir.

Bu suretle, müşterek emniyet prensipi dünya efkârında, tecavüze karşı en kuvvetli teminat mahiyetini fiilen de iktisap etmiştir.

Türkiye, Kore'de mütecavize karşı girişilen harekete derhal iştirak et­mekle, Birleşmiş Milletler prensip ve ideallerine samimiyet ve sadakat­le bağlı olduğunun, tecavüzün önlenmesinde hiç bir fedakârlıktan çekinmediğinin, dünyada sulhun tesisi, muhafazası ve emniyetin temini uğrundaki gayretlere, elindeki imkânlar dahilinde daima müzahir ola­cağının en inandırıcı delilini vermiştir.

Memleketimizin Kore müdafaasına tereddütsüz iştiraki ve kahraman ordumuzun oradaki yüksek kahramanlığı, sulh unsuru olarak ehem­miyetimizi meydana koymuş, sulhsever memleketler nezdindeki itibarı­mızı çok yükseltmiş, Türkiye'yi dostluğu aranan ve sözüne güvenilen bir devlet haline getirmiştir. Bu, kendi emniyetimizin takviyesi için en sağlam teminattır.

Bildiğiniz gibi Kore sulhunun akdi için önümüzdeki nisan ayında Ce­nevre'de bir konfransm. toplanması kararlaştırılmış bulunmaktadır.

Mütareke görüşmelerinde ve bunları takiben konferans hazırlıkların] yapmak. üzere son zamanlara kadar devam etmiş bulunan müzakere­lerde, maalesef, ümit verici unsurlar görememiştik. Bununla beraber Cenevre konferansının Kore'ye, muhtaç bulunduğu sulhu temin etme­sini candan dileriz.

Güvenlik konseyi gibi dünyanın en ağır ihtilâflarını halle memur olan bir teşekkülde âza olmak, hic şüphesiz, cok ağır ve nazik mesuliyetler tevlid eder. Görüşülen ihtilâflarda en yüksek menfaatlerini müdafaa eden ve bunu yaparken beşer temayülleri saiki ile hissiyatlarına kapıl­maları tabii görülmek icap eden tarafların arasını bulmak ve bunların hepsini her vakit tamamiyle memnun etmek çok zordur. Fakat, mil­letler camiasında itibar ve mesuliyet sahibi bir devletin, bu zorluklar­dan kaçınmaması icap eder. Herhangi bir ihtilâfın halli mevzuubahis olunca, rey ve mütalâamızı verirken takip ettiğimiz hattı hareket her vakit, hak ve adalet prensiplerinden mülhem olmuştur. Konseye gelen meselelerde, kısa vadeli sempatiler temini kaygusu ile, dünyanın içinde çırpındığı istikrarsızlığa yeni istikrarsızlık unsurlarının ilâvesine mün­cer olacak reyler vermeye sevkedebilecek mahiyette olanlar çoktur. Biz, bu gibi meselelerde böyle bir zaafa kapılmamanın, konseydeki vazife­mizin en esaslı düsturu olduğunu hiç bir zaman unutmıyarak hareket etmekteyiz. Bizce, dünya menfaatlerini korumak için, hak ve adalet yo­lundan başka bir yol mevcut değildir.

Birleşmiş Milletlerin faaliyetleri arasında, üzerinde ehemmiyetle durduğumuz mevzulardan biri de silâhsızlanma meselesidir. Halli gayet müş­kül olan bu dâvada, ötedenberi güttüğümüz gaye, herkesçe temenni olunan terki teslihâtm âdil ve muvazeneli olması ve bilhassa güvenilir bir kontrola raptı keyfiyetidir.

Her sene Birleşmiş Milletlerin gündeminde 60 ilâ 70 mesele görünür. Bunların hepsinin müzakeresinde delegasyonlarımız, memleketimizin ehemmiyeti ile mütenasip, geniş bir faaliyet göstermektedir. Teşkilât­taki rolümüzün ehemmiyetine işaret etmesi itibariyle âzası bulundu­ğumuz konsey ve komisyonların bir listesini arzedeyim :

Memleketimiz, Güvenlik Konseyinde âzadır. Bu konseye 1950 denberi, dört sene zarfında iki defa intihap edildik ki bu, çok nadir bir mazha­riyettir. Aynı zamanda Ekonomik ve Sosyal konseyde de azayız. Bu iki konseyde aynı zamanda âza bulunan devletlerin sayısı çok az olmuş­tur. Genel Kurulun Kollektif Tedbirler Komitesinde, Birleşmiş Milletler Mülteciler İdare Heyetinde, Güvenlik Konseyinin Silâhsızlanma Komisyonunda, Ekonomik ve Sosyal konseyi Maliye, İnsan Hakları, Uyuş­turucu Maddeler Komisyonlarında, Genel Kurulun Filistin Uzlaştırma Komisyonunda, Filistin Mültecileri Kalkındırma ve Bayındırlık Teşki­lâtı İstişare Komisyonunda da âza bulunmaktayız. Seçim yoluyla sine­lerinde yer aldığımız bu komisyonlardan maada, Birleşmiş Milletler âzası olmamız neticesinde dahil bulunduğumuz 11 ihtisas teşekkülü de vardır.

Muhterem arkadaşlar,

Âzası bulunduğumuz diğer mühim bir beynelmilel teşekkül de, Avrupa konseyidir. Bu teşekkülün nazarımızdaki en büyük kıymeti Avrupa ve Avrupalılık mefhumlarını bütün beşeriyete misal olacak geniş bir iha­ta ve zihniyetle müspet eserler şeklinde tahakkuk ettirmeye çalışması­dır. Teşkilât içerisinde bize düşen vazifeleri daha semereli bir şekilde başarmak gayesi ile, Strasburg'da Avrupa konseyi nezdinde daimi delegelik vazifesini görmek üzere, bir başkonsolosluk açmış bulunuyoruz.

Avrupa konseyinin teşekkülü zamanında istişari asambleye iştirak edecek mümessillerimizin adedi sekiz kişi olarak tesbit edilmiş bulun­makta idi. Yaptığımız teşebbüsler neticesinde bu adet ona iblâğ edilmiş ve konsey statüsü buna göre tâdil edilmiştir.

Avrupa camiası içinde muayyen mevzu, etrafında daha dar çerçeveli birlikler kurulmaktadır. Bunun bugün tahakkuk etmiş yegâne misali Avrupa kömürçelik birliğidir. Bu birlik bütün Avrupa konseyi azasına açık bulunmakla beraber iştigal mevzuunu dar bir sahaya teksif etme­si dolayısiyle halen altı âzası vardır.

Avrupa menfaatlerine ve Avrupalılık ruhuna hizmet ettiğinden emin olduğumuz bu teşekküle benzer, ziraat, tıp vesaire gibi başka ihtisas sahalarında da birlikler teşkili için ortaya atılmış bulunan fikirler et­rafında halen çalışmalar devam etmektedir. Mevzuları itibariyle mem­leketimizi yakından ilgilendiren bu çalışmaları teşvik ettiğimiz gibi. bunlar neticesinde vücut bulacak teşkilâtlara dahil olmayı  düşün­mekteyiz.

Avrupa konseyi, son senelerdeki faaliyetlerinde, üyeleri arasında iktisadi, hukuki, sosyal, idari ve teknik sahalarda daha sıkı işbirliği ve da­ha fazla bir yakınlaşma, temini maksadiyle isabetli karar ve tedbirler almış ve milletlerin hayatlarında mühim rol oynıyan mevzular üzerin­de anlaşmalar hazırlamıştır.

Bu cümleden olmak üzere, (İhtira beratlarının tevdiindeki formalite­lere müteallik sözleşme). (İhtiyarlık, maluliyet ve hak sahiplerine mü­teallik rejimler hariç sosyal güvenliğe dair Avrupa ara anlaşması) ve (İhtiyarlık, maluliyet ve hak sahiplerine müteallik sosyal güvenlik re­jimlerine dair Avrupa ara anlaşması), (Sosyal ve tıbbi yardım sözleş­mesi) ve ek protokolü ve (Orta öğretim müesseseleri diplomalarının muadeletine müteallik sözleşme) son vekiller içtimamda, 11 aralık 1953 tarihinde, imzalanmış bulunmaktadır. Bütün bu anlaşmalar yakında tetkik ve tasdikleri zımnında yüksek huzurunuza arzedecektir.

Bundan başka mevcut ve mer'i hukuk telâkkilerimizin bir teyidinden ibaret olan ve âkid devlet olarak 4 kasım 1950 tarihinde imzaladığımız «İnsan haklarını ve ana hürriyetleri koruma sözleşmesi» ve 20 mart 1952 tarihinde Paris'te imzalanan eki protokol tasdik edilmek üzere Büyük Millet Meclisine arzedilmiş bulunmaktadır. Ferde ait hak ve hürriyetleri, milletlerarası bir vesika ile tanıyıp teyid eden ve devletler hukukunda çok ileri bir zihniyetin ifadesi olarak müeyyideye bağlayan mezkûr sözleşme, bütün âza devletlerin tasdikine iktiran edince, haki­ki demokratik bir Avrupa şart'ı teşkil edecektir.

Âza devletler arasında seyahatleri kolaylaştırmaya matuf olarak istişari asamblenin tavsiye ettiği tedbirleri ehemmiyetle nazarı itibare alan memleketimiz, Avrupa konseyine dahil memleketlerden bir çoğu ile karşılıklı anlaşmalar akdetmek suretiyle vizelerin ilgası sahasında ileri bir mevkie vasıl olmuştur. Halen müzakere halinde bulunulan Fransa ve İrlanda ve bunlardan başka Sarre ve İzlanda hariç, bütün Avrupa konseyi azaları ile vizelerin karşılıklı ilgası anlaşmaları imzalanmış bu­lunmaktadır.

Ayrıca Avrupa tesanüdünün memlekitimize taallûk eden bir ifadesi olarak, konsey vekil delegeleri komitesinin mayıs 1953 içtimamda itti­haz ettiği, Bulgaristan'dan tehcir edilen ırkdaşlarımızın kalkındırıl­ması ile alâkalı olarak Milletlerarası Yardım Teşekküllerine gönderece­ğimiz projelerin hayırhahlıkla nazarı itibare alınması yolundaki tavsi­yesi ile, konsey mensubu devletleri, memleketimizde vâki zelzele felâ­ketzedelerine yardıma davet eden kararı da zikre şayandır.

Muhterem arkadaşlar,

Milletlerarası teşekküllerdeki çalışma ve iştiraklerimize dair izahlarımı bu suretle bitirdikten sonra, sözü müsaadenizle, devletlerle olan iki ta­raflı münasebetlerimize intikal ettireceğim.

Son dört yıl zarfında memleketimizle Amerika Birleşik Devletleri ara­sındaki münasebetler fevkalâde büyük bir gelişme göstermiştir.

Bu dostluk, iki memleketin karşılıklı menfaatlerine olduğu kadar tam ideal birliğine de dayanmaktadır.

Başkan Eisenhovrer'in daveti üzerine Reisicumhurumuzun Amerika'da yapmakta olduğu seyahatin teferruatını halkımız büyük bir sevinç ve heyecanla adım adım takip etmektedir. Bu seyahatin memleketimizde uyandırdığı alâka ve heyecan, Reisicumhurumuzun Amerika'nın her tarafında, her çeşit muhitten gördüğü son derece sıcak ve dostane hüs­nü kabul, Türk  Amerikan dostluğunun iki milletin zihninde ve kal­binde ne kadar sağlam bir yer tuttuğunun en parlak delilidir. Bu dost­luğun mahiyeti, sebepleri ve şümulü hakkında, bu seyahat sırasında yalnız Amerika'da devlet adamları tarafmdn değil, bu büyük milletin her tabakasına mensup ferdleri ve matbuatı tarafından izhar edilen ve beslenen fikirler ve hisler ekseriya o derece veciz ifadelerini bulmuşlar­dır ki beni burada bu çok kıymetli dostluğumuzu tekrar tahlilden va­reste kılmaktadır. Bu seyahatin meydan verdiği tezahürler, iki memle­ket arasında dostluğun selâmetini ve bugün iktisap etmiş bulunduğu samimilik mertebesini, benim burada yapabileceğimden çok daha kuv­vetle meydana koyan, parlak bir referandum halini almıştır.

Bugün, Birleşik Amerika ile ittifakımız ve işbirliğimiz, siyasetimizin te­mel prensiplerinden biri olmuştur ve olmakta devam edecektir.

Memleketimizle İngiltere arasındaki ananevi dostluk evvelâ 19 ekim 1939 tarihli Türk  İngiliz  Fransız karşılıklı yardım andlaşması ile, sonra da memleketimizin Kuzey Atlantik antlaşmasına iltihakı ile faal bir ittifak haline gelmiştir.

1952 yılının ekim ayında, İngiltere hükümetinin resmi davetlisi olarak, Başvekilimiz ile birlikte Londra'yı ziyaret ettik. Gerek bu münasebetle, gerek kraliçenin taç giyme merasimi münasebetiyle 1953'teki ziyarette İngiliz devlet adamlariyle yaptığımız temaslar ve müzakereler, iki dost ve müttefik memleket arasındaki samimi rabıtaların teyidi ile, kalma­yıp cihan sulhunun tarsini bakımından iki memleketin işbirliği yapabilecekleri bir takım hususlar üzerinde de müşterek bir hattı hare­ket tesbitine yaramıştır.

Ötedenberi siyasi, iktisadi ve kültürel sahalarda çok sıkı münasebetler idame ettirdiğimiz dost ve müttefik Fransa'nın davetlisi olarak Başve­kilimiz ile birlikte, Paris'e yaptığımız ziyaret ve bizim davetimize ica­betle Fransa Başvekili Mösyö Laniel ile Dışişleri Vekili Mösyö Bidalutnun ziyaretleri çok verimli fikir müdavelelerine ve prensipler tesbitine medar olmuştur.

İngiltere gibi iki defa müttefikimiz olan bu memleketin, dünyanın muh­telif yerlerindeki vazifelerinin kendisine ne kadar ağır mesuliyetler tah­mil ettiğini tamamen takdir, ediyoruz.

İtalya ile münasebetlerimiz mükemmel karşılıklı anlayış ve tam bir iti­mada dayanmaktadır. Vâki davet üzerine benim, aralık 1952 tarihinde Romanya yaptığım resmi ziyaret ile İtalyan Başvekili Mösyö Pella'nm, hükümetimizin daveti üzerine kasım 1953 tarihinde Ankara'ya yaptı­ğı ziyaret bu dostluğun güzel tezahürlerini teşkil ettikten başka, çok verimli fikir müdavelelerine imkân vermiştir.

NATO içinde müttefikimiz olan bu devletle, her sahada sıkı ve samimi münasebetler idame etmekteyiz.

Yukarıda, Ankara andlaşmasından bahsederken de temas ettiğim Yunanistan ile aramızdaki dostluğun, şümul ve kuvveti izahtan vareste­dir.

NATO'nun İzmir karargâhında beraber çalışıyoruz, Ankara andlaşması içindeki işbirliğimize, esasen, yukarıda temas ettim. Bunlardan gayrı ikili temaslarımız günlük faaliyetler mahiyetini almıştır. Dört sene zarfında teati edilen resmi ziyaretlerin başlıcalarmı hatırlamak bu ba­kımdan bir fikir vermeğe kâfidir :

Haşmetlû Yunan Kral ve Kraliçesinin memleketimizi teşrifleri unutul­maz bir hatıra olarak zihinlerimizde menkuştur. Reisicumhurumuzun Yunanistan'ı ziyaretleri hakikaten heyecan verici tezahürlere vesile olmuştur. Önce Mösyö Venizeios'un, sonra Başvekil Mareşal Papagos'un, Dışişleri Vekili Mösyö Stefanopulos ve Devlet Vekili Sifneos'la memle­ketimizi ziyaretleri, Başvekilimizin Atinayı ziyaretleri, son derece ve­rimli olmuştur.

Yugoslavya ile derin bir samimiyete müstenid olduğu kadar müşterek sulh ve emniyet ihtiyaçlarımıza da cevap veren dostluğumuza büyük ehemmiyet vermekteyiz.

Ankara andlaşmasının çerçevesi içinde Yugoslavya ile yaptığımız işbir­liği günden güne verimli olmaktadır.

Yugoslavya'nın mümtaz Devlet Reisi Mareşal Tito'yu Ankarada selâm­lamakla ve geniş görüşlü bu devlet adamı ile şahsi temaslarımızı en yüksek kademeye ulaştırmakla bahtiyar olacağız.

Muhterem arkadaşlar,

Harb sonrasında harikulade bir süratle kalkman Almanya ile her saha­daki münasebetlerimiz memnuniyet verici bir şekilde gelişmektedir.

Alman Başvekili ve Dışişleri Vekili muhterem Konrad Adenauer'in, da­vetimiz üzerine, önümüzdeki mart ayında Ankara'ya yapacağı ziyare­tin, kendisi ile geniş şahsi temas imkânını sağlıyacağı ve iki memleket münasebetlerinin daha ziyade inkişafına hizmet edeceği muhakkaktır.

Hür milletler camiasının sulh, emniyet ve tealisi bakımından, birinci derecede kıymet ve ehemmiyet arzeden federal Almanya'nın, Avrupa camiasında kendisini bekliyen işbirliğine bütün sahalarda katılması imkânlarının hâsıl olmasını samimiyetle temenni etmekteyiz.

Memleketimizle İspanya arasındaki münasebetler gayet dostanedir.

Akdeniz'in batı ucunda mühim bir stratejik mevki işgal eden İspanya'­nın, hür dünyayı tehdit eden tecavüz tehlikesine karşı kurulan müda­faa manzumesine girememiş olması Avrupa'nın bu kısmında mühim bir boşluk meydana getiriyordu. Amerika Birleşik Devletleri ile İspanya arasında imzalanan karşılıklı iktisadi ve askeri yardım andlaşması müşterek sulh cephesinin bu mühim boşluğunu kısmen telâfi etmek­tedir. Bu bakımdan İspanyol  Amerikan andlaşmasını memnuniyetle karşılıyoruz.

Birleşmiş Milletler dâvasına bağlılığını ve her türlü tecavüze mukave­met azmini' Kore harbine geniş mikyasta katılarak fiilen göstermiş olan ve NATO camiasında gerek silâh temin etmek, gerek talim ve ter­biye sağlamak suretiyle çok faal bir rol oynayan Kanada ile dostluk münasebetlerimiz ve işbirliğimiz her gün biraz daha inkişaf etmekte­dir. Kendisinden gördüğümüz askeri yardımı burada şükranla kaydet­mek isterim.

Muhterem arkadaşlar,

Bütün orta şark memleketleriyle normal münasebetlerimizin geliş­mesinde İrak, Lübnan ve İran'la olan dostane münasebetlerimizi bil­hassa zikretmek isterim.

İrak devlet ricalinin iki memleketi ilgilendiren mevzularda daima an­layış gösterdiğini belirtmeği bir vazife bilirim. Saadabad paktından be­ri aramızda mevcut samimi dostluğu takviye hususunda daima gayret etmekteyiz.

Mısır ile aramızda, son zamanlarda, matbuata intikali dolayısiyle nisbeti büyümüş görünen şayanı esef bir mesele tahaddüs etmiştir. Mil­letlerarası münasebetlerin normal usulleriyle halli basit olan böyle bir hâdise, her ne kadar vermekte olduğum umumi izahların çerçevesine girebilecek mahiyeti haiz değil ise de uyandırdığı alâka dolayısiyle mevzuubahis ediyorum. Malûm olduğu üzere hâdisenin vukuunu mü­teakip neşrettiğimiz tebliğ ile mâvakı anlatmış, büyükelçimizin hare­ketini tasvip etmediğimizi bildirmiştik. Bu suretle mesele son derece ba­sitleşmiş oldu. Yani bizim gayet açık ve dürüst hareketimiz muvacehe­sinde Mısır hükümeti de hâdisede normal diplomatik teamüllere uyamadığmı müşahede ettiğimiz hattı hareketindeki kusuru kabul ederse mesele kapanmış olacaktı.

Bu suretle meseleyi hakiki değeri Ölçüsüne irca edip sapılması kolay fevri hareketlere itibar etmiyerek mutad diolomatik usullerle hal yolu­nu aramayı milletimize has olan temkin ve vekâra daha uygun bulduk. Şimdi, işin bu şekilde halli için Mısır hükümeti ile temas halindeyiz. Bu diplomatik temaslar neticesinde mesele bir hal suretine iktiran et­tikten sonra meselenin bütün safahatı tabiatiyle umumi efkâra arzedilecektir.

Kendisine karşı çok samimi dostluk hisleriyle meşbû bulunduğumuz komşu ve dost İran'ın dahili durumunu tarsin ile milletlerarası ihtilâf­larını hal yoluna girdiğini büyük bir memnunlukla müşahede etmek­teyiz. İran milletinin maddeten ve manen kuvvetli, müreffeh ve mesut olmasını ve kalkınmasını biran evvel tahakkuk ettirmesini candan te­menni ederiz. Umumiyetle dünya sulhuiçin bunun büyük bir ehemmi­yeti olduğuna inanıyoruz.

Hür ve müstakil milletler arasında yer alışını büyük bir haz ile selâm­ladığımız Birleşik Libya Krallığı ile aramızda en sıkı dostluk bağlarının tesis ve idamesine büyük bir ehemmiyet atfetmekteyiz. Bildiğiniz gibi bu devlet nezdinde geçen sene bir elçilik açmış bulunuyoruz.

Eski ve samimi dostumuz Afganistan’la artık bir anane haline gelen iyi münasebetlerimiz, gün geçtikçe inkişaf etmektedir. Bu yolda en gü­zel inkişafların temini için elimizden gelebilecek her türlü gayreti göstermeye de hazırız.   Afgan Başvekili Altes   Davud Han geçen temmuz ayında hükümetimizin davetlisi olarak memleketimizi ziyaret etmiş ve unutulmaz hatıralar bırakmıştır. Bu dost memleketin her bakımdan daima daha kuvvetli ve müreffeh olmasını candan temenni ediyoruz.

Yukarıda tafsilen bahsettiğim en yeni inkişafı anlattıktan sonra bil­mem Pakistan'la münasebetimizin mükemmeliyeti hususunda izahat vermek icap eder mi?

1951'de memleketimize gelen kıymetli Pakistan Hariciye Nazırı Zafirullah Han ile değerli bir asker olan General Eyüp Han'ın geçen yaz vâki ziyaretinden sonra, bu dost memleketin çok geniş ve realist bir dünya görüşüne sahip bulunan kıymetli umumi valisi Gholam Muhammed i de geçenlerde aramızda selâmlamış bulunmaktan büyük bir bahtiyarlık duymuştuk.

Pakistanla hazırlamakta olduğumuzu biraz evvel söylediğim andlaşma bu ziyaret esnasında vuku bulan fikir teatisinin mesut bir neticesidir.

Hindistan ile de eskiden beri kuvvetli dostluk münasebatı idame ettir­mekteyiz. İstiklâline kavuştuktan sonra kendisi ile dostluk ve kültür anlaşmaları imzaladık. Mevcut kültürel münasebetlerimiz, bursiyeler, eski eserler ve ilmi neşriyat mübadelesine münhasır kalmayıp, yakında üniversitelerimizden birinde, ilim ve tetebbu meraklılarını ziyadesiyle memnun bırakacak bir <Hint etüdleri» kürsüsü ihdası suretiyle bir kat daha tarsin edilmiş olacaktır. Geçen mart ayında, Büyük Millet Mec­lisinden seçilen temsili heyetimiz, Hint  parlâmentosunun davetlisi olarak Hindistam ziyaret etmiş ve çok samimi bir hüsnü kabule mazhar olmuştu.

Dünya işlerinde mühim bir rol oynıyacak olan bu büyük memleket ile münasebetlerimizin daha da inkişaf etmesi samimi emelimizdir.

Onun da bizim kadar sulhun ve milletler arasında iyi geçimin teessüs etmesini kuvvetle arzu ettiğinde en ufak şüphemiz yoktur.

Aramızdaki yegâne fark aynı gayeleri temin için kullandığımız usuller­den ileri gelmektedir. Aynı gayeyi istihdaf edenlerin kullandıkları usul­lerin arasındaki farkın onları yekdiğerinden ayırmasına, soğutmasına bir sebep teşkil eylememesi icap eder.

Memleketimizle Japonya arasında imzalanan barış andlaşmasmın mer'iyete girmesini müteakip bu memleket ile siyasi münasebetlerimizi yeniden tesis etmiş ve karşılıklı büyük elçiler göndermiş bulunuyoruz.

UzakDoğunun bu ileri memleketiyle münasebetlerimizin sıklaştırıl­masına çalışmaktayız.

Formoza'daki milliyetçi Çin hükümeti ile samimi münasebetler idame ettirdiğimizden, Tokyo büyükelçimiz aynı zamanda bu hükümet nezdinde de akredite edilmiş bulunuyor.

Kendileri ile dostane münasebetler idame ettiğimiz memleketlerden bahsederken, NATO çerçevesi içinde müttefiklerimiz bulunan Norveç, Danimarka, Hollanda, Belçika, Lüksemburg ve Portekizle siyaset ve dostluk safhalarındaki münasebetlerimizin samimiyet havası içinde her gün inkişaf etmekte olduğunu söylemek isterim. Bunların bir çoğu ile ve NATO'ya dahil olmıyan eski dostumuz İsveç ile esasen Avrupa konseyi içinde verimli ve daimi bir teşriki mesai halindeyiz.

İttifaka ve Avrupa konseyine girmemiş olan İsviçre ile münasebetle­rimiz eskisi gibi bir dostluk havası içinde gelişmektedir.

Ayrıca, Birleşmiş Milletlerde hemen daima dostça çalıştığımız latin Amerika memleketleriyle münasebetlerimiz de gittikçe inkişaf etmek­tedir. Memleketimizdeki son zelzele felâketi zamanında beynelmilel tesanüdün iftihar verici bir tezahür ve ifadesi olarak muhtelif dost memleketlerce yapılan yardıma büyük bir sıhhi heyet göndermek suretiyle iştirak ve her vesile ile memleketimize karşı dostluğunu izhar eden Ar­jantin ile olan münasebetlerimizi bu dostane istikamette inkişaf ettir­mek arzumuzu bilhassa belirtmek isterim.

Aynı münasebetle, memleketimize fevkalâde bir delege gönderen ve fe­lâketzedelerimize yardımda bulunan Majeste Habeşistan İmparatoru­na, Reisicumhurumuzun teşekkür mesajını hususi bir murahhasımız­la ulaştırdığımızı da ilâve etmek isterim.

Sovyet Rusya ile olan münasebetlerimize gelince, bu memleketin siyasi adamlarının lisanında bir müddetten beri yumuşak bir politika takip ettikleri hissini tevlid etmeye matuf bir eda mevcuttur. Bu hususta son kasım ayında Reisicumhurumuz tarafından ifade olunan fikri tekrar­la, Sovyetlerin bu yeni politikalarında samimi olmalarını ve bunu fiili­yatla teyid etmelerini temenni ettiğimizi söylemek isterim.

Muhterem arkadaşlar,

Müsaadenizle şimdi de Amerika Birleşik Devletlerinin memleketimize (1950  1954) devresi zarfında yapmış olduğu askeri ve ekonomik yar­dımlara temas etmek istiyorum.

Bu devre zarfında memleketimize yapılan askeri ayni yardımların tu­tarı 954 milyon dolara varmaktadır. (19501951) devresinde 181 mil­yon olan bu yardım (19531954) devresinde 253 milyonu bulmuştur.

(19501954) devresi zarfında, ordumuzun takviyesi ve modernleştiril­mesi için alman bu 954 milyon dolara ilâveten yine milli savunmamız için sağlanan ikinci bir yardım şekli de, ekonomik yardımların istima­linden tevellüd eden karşılık paralar fonundan yapılan liberasyonlar­dır.

Şimdiye kadar karşılık paralar fonundan milli savunma ihtiyaçları için yapılan tahsisler yekûnu 380 milyon liraya baliğ olmaktadır. 380 mil­yon liralık bu tahsisin tamamı 1950 1954 devresi zarfında temin olun­muştur. Bu miktara ilâveten, 1953 1954 devresi ekonomik yardımla­rında, istimali neticesinde karşılık paralar fonunda tekevvün edecek olan Türk liralarının da kısmı azamı, yine milli savunmamız için sarfolunacaktır.

Amerikanekonomik yardımına gelince: 19501954 devresi zarfında al­mış bulunduğumuz ekonomik yardımların yekûnu 237 milyon dolara baliğ olmaktadır. Buna 1953 1954 devresi zarfında alınacak olan tah­sis idhal olunmamıştır. Bu devre zarfında alınacak yardım miktarın­dan, şimdilik katı olarak belli olmamakla beraber bugüne kadar alman 21 milyon dolarlık bir tahsis, proje ve daireler itibariyle tevzi olun­muştur.

1952 1953 devresinde alman 6 milyon dolarlık yardımın tamamı hibe yardımı olduğu gibi 1953 1954 devresinde alınacak, miktarı henüz bel­li olmıyan yardımlar da kamilen hibe yardımı mahiyetinde olacaktır.

Marshall yardımlarının seyrinde bizi ilgilendiren mühim bir cihet de eski senelerde memleketimize daha ziyade kredi yardımları yapılırken 1950:den sonra yapılan teşebbüsler neticesinde bu yardımların hibeye tahvili olmuştur. 195Ö 1954 arasında alman yardımların hibe nispet­leri :

1950 1951'de % 65 iken

1952'den beri yüzde yüzü bulmuştur.

Ekonomik yardımların bizi ilgilendiren safhalarından bir diğeri de di­ğer memleketlere yapılan yardımlarda büyük mikyasta kısıntılar ya­pılmasına ve hattâ bir kısım memleketlere yapılan yardımların kesil­mesine mukabil memleketimize yapılan yardımların bilâkis artmış bu­lunmasıdır.

Gelecek senelerde Amerika hükümetince yapılacak ekonomik yardım­ların nihayete ermesi muhakkak olmakla beraber, bunları en iyi bir şekilde kullanmış olan memleketimize yapılan yardımların bir müddet daha devam ettirileceği selâhiyettar makamlarca şimdiden ifade olun­maktadır.

Muhterem arkadaşlar,

Yukarıda zikr ve tahlil  ettiğim harici siyasetimize müteallik faaliyet­lerin daima yapıcı, daima müsbet ve realizmi elden bırakmaksızın dai­ma hayırhayane olduğunu iftiharla söyliyebilirim.

Dostlarımızla daha faal şekilde dostluk yapmaya ve her zaman yeni dostluklar kazanmaya çalışmaktayız. Bunu yaparken, maruzatımın ba­şında da söylediğim gibi fazla ehemmiyeti olmayan hususların asıl ehemmiyetli hususlar üzerinde icrayı tesir etmemesi lüzumunu daima gözönünde tutuyoruz: En iyi dostlar arasında bile arada sırada halli lâzım gelen ufak tefek pürüzlü meseleler olabilir. Biz, bu neviden me­selelerle karşılaştığımız zaman, onları daima hakiki mahiyet ve ehem­miyetleri çerçevesinde mütalâa ediyoruz ve hiç birini dostluğumuzun yeni baştan gözden geçirilmesini istilzam edecek mühim şeyler gibi ele almıyoruz. Katta, bunların dostluklarımız üzerinde herhangi bir men­fi tesir icra etmesine imkân vermedikten başka, bilâkis onları dostlu­ğumuzun güzel havasından istif ade. etmek suretiyle mütekabil anlayış içinde hal yolunu tutuyoruz ve çok şükür bu dürüst hareket tarzımızın mükâfatın: görüyoruz. Bugünkü dünya vaziyeti muvacehesindeki du­rumumuz gayet müsbet ve yapıcıdır: Hür dünyanın mâruz bulunduğu muazzam ve topyekûn tehlikeyi olduğu gibi görüyor, onun vehameti karşısında teyakkuzu ve fedakârlıkları elden bırakmamak zaruretini biran bile gözden kaçırmıyoruz, fakat, aynı zamanda ucuz bedbinliğe de asla kapılmıyoruz. Her gün daha kuvvetli ve müttehid oldukça, sul­hun korunabileceğine inanarak çalışıyoruz.

Bugün için sulhun sağlanmış olduğuna inanmak büyük bir safdillik olur. Son Berlin konferansı bunu açıkça göstermiştir. Bu tecrübe, hür devletlerin, güzel arzu ve niyetlerini birer hakikat gibi telâkki etmele­rinin, hayallere kapılmamalarının ne kadar elzem bulunduğunu bir kerre daha ispat etmiş bulunuyor. Mamafih bu, nevmidiye kapılmak için bir sebep değildir. Bundan alacağımız ders, hür devletlerin yekdi­ğerine daima daha sıkı bağlanması, daima daha müttehid şeklinde kuv­vetlenmesi lüzumunun benimsenmesi şekilde tecelli ederse (Berlin) çok faydalı bir tecrübe mahiyetini kazanmış olacaktır.

Dostlarımız ve hüsnüniyet sahibi memleketler bizim dört yıldanberi ta­kip ettiğimiz azimli, realist ve yapıcı siyasetimizi anlamakta, bize iti­mat etmektedirler. Bunun neticesi olarak Türkiye artık yalnız değildir. Onun samimi ve kuvvetli dostları ve müttefikleri vardır. Onun işbirliği aranmakta ve ona yardım edilmektedir. Memleketimizi en kuvvetli müşterek emniyet sistemine sokmağa muvaffak olan, ona bütün dün­yada büyük bir itibar sağlayan dört senelik dış siyasetimizin, yüksek meclisiniz tarafından kaç yıldır olduğu gibi şimdi de tasvip ile karşıla­nacağını ümit etmekteyiz.

Bütçe hakkında Başvekil Menderes'in konuşması : 28 Şubat 1954

— Ankara :

Büyük Millet Meclisinin bugün öğleden sonraki toplantısında, 1954 yı­lı bütçesi müzakerelerinin sona ermesi dolayısiyle Başvekil Adnan Men­deres aşağıdaki konuşmay: yapmıştır:

«Çok muhterem ve sevgili arkadaşlarım,

Yüksek malûmunuz olduğu üzere, bütçeler, hükümetlerin millet mec­lislerince tasdik olunmuş birer yıllık is ve icraat programlarıdır. Bu iti­barla bütçe müzakereleri devletin bütün çalışma sahalarına yayılan bir genişlik arzeder ve bu müzakerelerde millet vekilleri yapılmış ve yapılacak bütün işlere dair tenkit ve mütalâalarını bütün genişliği ile ortaya korlar. Bu bakımdan bütçe konuşmalarına bir nsvi istizah mü­zakereleri nazariyle de bakılabilir. Hülâsa bu müzakerelerin demokra­tik hayatın en mühim safhalarından birini teşkil ettiğine de şüphe yoktur. Bu yılki bütçe konuşmalarının ise, ayrıca dikkate şayan husu­siyeti ve daha da büyük bir ehemmiyeti vardır. Çünkü bu müzakereler çok nazik ve tehlikeİi ihtimallerle dolu bir intikal devresi olarak siyasi tarihimizde yer alacak olan 1950 1954 devresinin son bütçe konuşma­sıdır. Demek oluyor ki, millet meclisinin sinesinde ve Türk milletinin mânevi huzurunda vazife yıllarımıza ait hesapları muhterem umumi efkâra son defa arzetmekte ve muhaliflerimizle yine bu çatı altında böyle bir intikal devresinin son hesaplaşmasını yapmakta bulunuyo­ruz.

Maliye Vekili arkadaşımın hükümet adına, biri bütçeyi sunmak, diğeride bütçenin umumi müzakeresinin sonunda sual ve tenkidlere cevap vermek münasebetiyle iki uzun ve izahlı konuşma yapmış olmasına rağmen yukarıda arzettiğim sebeplerledir ki, ben de huzurunuza gelip bir kere daha konuşmak lüzumunu duymuş bulunuyorum.

Aziz arkadaşlarım,

Bütçeyi tasdik ve kabul buyurmak suretiyle hükümet hakkında bir ke­re daha göstermek lütfunda bulunduğunuz itimat ve teveccühe hükü­met adına en derin şükranlarımızı arzetmekle sözlerime başlamak isti­yorum. Bu vesile ile yüksek meclisinizin hükümetimize dört yıldanberi itimat reyi vermek ve geniş bir anlayışla hiç bir müzahareti esirgeme­mek suretiyle bizi desteklemiş ve iş başında tutmuş olmasının, en lüzumlu zamanlarda siyasi istikrarın temini bakımından haiz olduğu ehemmiyet üzerinde durmak isterim.

Filhakika geniş bir hürriyet içinde memleketi idare etmenin, hele böyle bir idare memlekette yeni tatbika başlanmış ise, arzettiğı güçlükler ve hattâ tehlikeler izaha lüzum göstermiyecek kadar açıktır. Demokratik idarenin tatbika konulduğu ilk senelerde, bir çok memleketler, siyasi istikrarın .temini hususunda büyük zorluklarla ve hattâ tehlikelerle karşılaşmışlardır. Bir memlekette siyasi istikrarın bozulması neticesin­de ise çözülmelerin ve anarşinin baş göstermesi ve nihayet tahakküm idaresinin avdeti, yine bir çok memleketlerde görülmüş hâdiselerden­dir. Siyasi istikrarın bozulmasının, kontrolün elden kaçırılmasının de­mokratik rejimi uzun zamanlar tatbik eden memleketler için bile ne derecelerde zararlı ve tehlikeli durumlara sebep olduğu cümlece ma­lûmdur, 1950 seçimlerinden sonra bizim de aynı zorluklarla karşılaş­madığımızı, ayni tehlikelere mâruz kalmadığımızı iddia etmek müm­kün değildir. Sadece demokratik idarenin ilk defa tatbikat başlanması bile bir çok güçlüklere sebep teşkil edeceği gibi türlü tehlikelere de yol açabilirdi. Halbuki o zaman, yani 1950 seçimlerini takip eden devrede iç politika ve siyasi istikrar bakımından memlekette vaziyeti ağırlaştı­ran daha başka sebepler de çoktu.

Vazifeye başladıktan sonraki siyasi manzarayı çok süratle dahi olsa gözden geçirmek bu sözlerimi haklı bulmanıza kâfi gelecektir, kanaa­tindeyim. Ö zaman manzara şöyle görünüyordu: Memleket, uzun yıllar devam ettirilmiş olan tahakküm ve tethiş idaresinden kurtulmuş ve birdenbire o idarenin her sahada tatbik etmiş olduğu türlü tazyiklerin aksül'ameli devresi başlamıştı. Hürriyet, aşk ve hasreti, makûl Ölçüle­ri kolayca açmak istidadını gösteren bir coşkunluk halini almıştı. Za­rarlı cereyanlar ve bir takım fena maksatlılar hürriyet hasretinin ya­rattığı bu coşkunluktan faydalanmak hususunda hiç bir fırsatı kaçır­mamaya karar vermiş görünüyorlardı. O zamana kadar şiddetli bir bas­kı altında örtülü kalmış bulunan çok tehlikeli cereyanların süratle ge­lişmesi için en müsait zemin ve vasat vücuda gelmişti. Bir taraftan aşı­rı solculuk, diğer taraftan yine komünist tahrikleri neticesi olarak aşı­rı sağcılık cereyanları hareket halinde idi. Memlekette gıdasını irticadan almağa ve irticai gıdalandırmağa çalışan bir çok gazeteler ve bir o ka­dar da komünist gazeteleri neşredilmekte idi. Komünistlik bir cemiyet adı ve maskesi altında hakikatte bir komünist partisi nüvesi olarak teş­kilâtlanmağa yeltenmekte, irticaın da ticani hareketi ile teşkilâtlandığı görülmekte idi.

Ticani, Ankara'nın, en münevver insanların kalabalığı ile daima dolu olan meşhur bir meydanında güpegündüz Atatürk heykeline menfur taarruzunu yapabilecek derecelerde, komünistler ise, meydan toplantı­ları yapmağa hazırlanacak kadar cesarete gelmişler, tabir caizse, ayak­lanmağa başlamışlardı.

Bir taraftan temiz ruhlu Türkün dinine bağlılık duygulan, diğer taraf­tan vatanperver Türk işçisinin geçim durumu istismar edilmek ve iş­çilerimiz arasında komünist usulünde saflaşma istidatları yaratılmak istenmekte idi.

Zararlı cereyanlar, ayırıcı tahrikler, istikbalimizin ümidi olan genç üni­versitelilerimizi de şikâr edinerek bu göz bebeğimiz gençlerin büyük kafileler halinde gece yarıları caddelere, sokaklara dökülmelerine se­bep olmak suretiyle kanuna uymayan hareketlere teşebbüs tecrübesine fiilen girişilmiş bulunuyordu. Nihayet dünyanın vaziyeti de büsbütün karışmış ve bizim de katıldığımız sıcak harb Kore'de fiilen başlamıştı. En hazini ise muhalefetin bu karışık manzarayı kendisi için müsait fırsat bilmesi ve kısa vadeli bir siyasi mücadeleyi partilerin menfaatine uygun sayarak harekete geçmesi idi. Memleketimizde vaziyetin arzettiği nezaket ve ciddiyeti, hürriyet rejiminin ilk defa tatbikine konması­nın tabii neticelerinden ibaret olduğu kadar, Demokrat Parti daha va­zifeye yeni geldiği için vaziyete hâkim olup olamayacağının henüz tah­min edilememekte olmasından da ileri geliyordu. Partimizin kuruluşun­dan çok kısa bir zaman sonra, milyonları içine alan büyük bir teşekkül haline gelmiş olmasına rağmen, olgunlaşma ve lüzumu veçhile teşki­lâtlanma için kâfi zaman bulamamış olması o zamanki o bedbin tah­minlerin ve iktidara gelen partimiz hakkındaki tereddütlerin sebep ve kaynağını teşkil ettiğini söylemek hatalı olmaz sanırım.

Sevgili arkadaşlarım, yukarıdan beri tasvirine çalıştığım, iktidarımızın ilk zamanlarındaki vaziyetin en hazin tarafı ise, muhalefetin, o günle­rin karışık şartlarını kendisi için âdeta müsait bir fırsat bilmesi idi. Muhalefet, en kısa yoldan ve her ne pahasına olursa olsun iktidara gel­mek hususunda kararlı görünüyordu. Bütün vatan sathında kulaktan kulağa şu propagandalar yapılıyordu: İktidar onlarda ise idare bizde­dir. Birkaç ay daha ayakta kalıp intizar ediniz, çarçabuk yine iktidara geleceğiz. "Muhalefetin kısa vadeli bir mücadeleyi pek uygun görüp ha­rekete geçtiğini ispat eden daha bir çok müşahadeler de vardır. 1950 muhtar seçimlerinden ümitlenerek milletvekilliği seçimlerinin üzerin­den daha 3 ay geçmeden, belediye seçimleri münasebetiyle, Halk Par­tisi başkanının söylediği nutkun mânası ve edası açık ve son derece dik­kate şayandır. Evet, kısa vadeli bir mücadele ile dört senelik teşri devre­sinin sona ermesini beklemeden, iktidarı elde etmek, Halk Partisi mu­halefetinin o günlerde kabul ettiği parola işte bundan ibaretti.

Filhakika, o günlerin karışık şartlan muvacehesinde, memlekette ve­yahut parti içinde herhangi bir çözülme hâdisesine meydan vermeden dört yılı hâdisesiz ve selâmetle atlatıp seçimlere gelebilmek pek ümit edilecek bir şey gibi görünmüyordu. Aksine olarak muhaliflerimiz, bu istikrarsızlık manzarasının herhangi bir karışıklığa müntehi olabilece­ğinden çok ümitli idiler. O takdirde müsait fırsat zuhur etmiş olacaktı. Onlara bu ümidi veren başka sebepler de yok değildi, çünkü, muhale­fette iken partimize mensup altmış küsur milletvekilinin 27'si bizden ayrılmışlardı. Âdeta partimizin ikiye bölündüğü kanaatini uyandıran bu mühim hâdise o zaman işlerine pek yaramıştı.

İşte bu tecrübe ile ve altmış milletvekilinden müteşekkil bir grupun bi­le ikiye ayrılması hâdisesini hatırlayarak dört yüzden fazla milletve­kili arasında beraberliğin temin ve muhafazasında büyük müşkülâta uğranılacağını hesap ediyorlardı. Gurupumuzu teşkil eden muhterem arkadaşlarımızın çok büyük bir ekseriyetinin sivasi hayata henüz yeni başlamaları ve milletvekilliği vazifesinde tecrübesiz olmaları, ümitleri­ni ziyadesiyle kuvvetlendiriyordu. Bu ümitlerin tahakkuku için az gay­retler de sarf olunmadı... fakat iste iktidarda partimiz yalnız dört sene ayakta kalabilmiş değil, fakat onların dört teşri devresinde yapamadık­ları hizmetleri bu dört sene içine fazlasiyle sıkıştırabilmek mazhariye­tine ermiş bulunuyor.

Seçimlerin arefesinde partimizin durumu ise, rakiplere hiç de ümit ve­recek bir manzara arzetmemektedir. Bugün milyonlarca Demokrat Partili, bütün yurda yayılmış olan geniş teşkilâtımız içinde ve memle­kete hizmet gayesi etrafında birbirine    sımsıkı bağlanmış bulunuyor.

Meclis grupumuz ise, vatana hizmet edebilmek gibi ulvi bir gayenin in­sanları nasıl bir hasbilik içinde birleştirip yekvücud kılabileceğinin he­yecan veren bir örneği halindedir.

Hakikat şudur ki, karışık bir intikal devrini artık geride bırakmış bu­lunuyoruz. Bugün artık o bir sürü komünist gazetelerine, bir o kadar irticai körükleyen neviden gazetelere rastlanmıyor. Vaktiyle işçi kar­deşlerimizi tahrike uğraşanlar, komünist taslakları şimdi, vatana hiyanetlerinin hesabını mahkemelerde vermektedirler. «Sulhsevenler» adı ve cemiyet nikabı altında komünist partisinin çekirdeğini vücuda ge­tirmek kötü maksatlıların artık aklından geçmiyor. Ticani, suçunun cezasını cezaevlerinde çekmektedir. Milli vicdan tam bir huzur içinde­dir. Dış emniyetimiz devrin bahşettiği imkân dahilinde takviye edilmiş ve asayiş her zamankinden çok mükemmeldir. Vatandaşlar, hürriyetin intizam ve asayişin nimetlerinden geniş ölçüde faydalanmakta, iç ve dış emniyetin huzurunu tatmaktadırlar. İstihsal ve çalışma, şevk ve gayreti bütün yurt sathında öğünülecek eserler vücuda getirmekte, miletce kalkınmanın neşesi içinde vatandaşlarımız yarma ümit ve em­niyetle bakabilmektedirler.

Vazifeye başladığımız zaman görülen ile bugün şu birkaç kelime ile ba­riz çizgilerini çizmeğe çalıştığım manzara arasındaki tezat denilebile­cek kadar büyük farkın husule gelmesinde yüksek meclisinizin en bü­yük şeref hissesine sahip bulunduğuna asla şüphe yoktur.

Muhterem heyetiniz, tek parti idaresinden geniş bir hürriyet nizamına ilk geçildiği zamanlarda veya tehlikeli intikal devrelerinde en mühim hususun istikrarı temin ve muhafaza etmek olduğunu tam zamanında ve büyük bir isabetle takdir etmiş bulundu. Sebepsiz olarak sırf kuv­vet, yüksek meclisin büyük kuvvetini denemek istermişçesine veya ba­sit ve küçük sebeplerle ikide bir hükümet değiştirmenin siyasi istikra­ra zarar verebileceğini, bir taraftan da kötü maksatlıları ümitlendirip harekete geçireceğini vaktinde görmüş ve hesaplamış bulunuyorsunuz.

Dört sene hükümette kalabilmiş olmamızı şahıslarımıza bir meziyet atfı için hatırlatmak niyetinde değiliz, bu sözlerimizi büyük meclisin yerinde görüş ve isabetli kararlarından dolayı duymakta olduğumuz derin iftiharın bir ifadesi olarak kabul buyurmanızı istirham etmekte­yiz.

Huzurunuza sunduğumuz bütçelerimize, dördüncü defadır ki iti­mat reyi vermekle bizleri nıübahi kılmaktasınız. Dört yıl içinde göster­miş bulunduğunuz, değeri her ölçünün üstünde bunca teveccüh ve müzahereti bu teşri devresinin sonunda .simdi bir defa daha derin bir minnetle anarak teşekkür etmek, emin olunuz ki, huzurunuzda bulun­mamın asıl gayesini teşkil etmektedir.

İşte oldukça karışık bir intikal devresi nihayet bulmakta ve memleke­timiz demokrasinin ilk kuruluş safhasının ilk ve en çetin tecrübelerini artık arkada bırakmış bulunmaktadır. Yukarıda arzetmiş olduğum gibi hâdisesiz olarak 1950 seçimlerinden yeni seçimlere gelebilmek dahi başlı başına bir muvaffakiyet teşkil ederken, böyle çetin bir devre için­de daha bir çok muvaffakiyetler side edilmiş olmasını tarih evvelâ bü­yük milletimizin, sonra da onu tam bir meşrutiyetle temsil eden doku­zuncu Büyük Millet Meclisinin ve partimizle onun meclis grupunu teş­kil eden sizlerin lehine olarak büyük bir takdirle kaydedecektir.

Aziz ve sevgili arkadaşlarım, 1950 seçimleri memleketimizin siyasi ha­yatında ne büyük bir ehemmiyeti haiz ise, çok yaklaşmış bulunduğu­muz 1954 seçimlerinin de ayni derecede ehemmiyetli neticeleri olaca­ğından şüphe yoktur. Önümüzdeki seçimlerle memleketimizin yeniden bir merhale aşacağına ve şartlan apayrı yeni bir devreye girmiş olaca­ğına kaniiz.

Şimdi geride bıraktığımız dört yılı göz altına alabilecek bir noktaya gel­miş bulunuyoruz. Yine bu noktadan yaklaşmakta olan yeni bir devre­nin Uk müşahade ve tarassutlarını da yapmak mümkündür.

Müsaade buyrulursa, şimdi buraya kadar ana hatlariyle ve süratle göz­den geçirmeğe, çalıştığım dört senelik siyaset hayatını dolduran hâdi­selere tekrar döneyim ve icabettikçe sözlerimi bu hâdiselerin kaynağını teşkil eden daha gerideki yıllarada teşmil edeyim.

Muhterem arkadaşlar,

Karşılıklı tahammül ve müsamahanın, demokratik hayatın gelişip te­kemmül edeceği iklimin en esaslı iki manevi unsuru olduğunda şüphe yoktur.

Gönül arzu ederdi ki memleketin siyasi havasına karşılıklı tahammül ve müsamahanın huzuru ve partiler arası münasebetlerde geniş bir an­layış zihniyeti hakim olsun. Fakat iç politikadaki gerginlik ve asabiye­tin  dar çevrelere münhasır olsa da  maalesef ne derecelerde ileri oldu­ğu meydandadır. Bu halin siyasi gelişmemizde ve demokratik idarenin kökleştirilmesi mevzuundaki zararları malûmdur. Bunun sebepleri üzerinde kısaca durmak çok yerinde olur.

Böyle bir tahlile girişmek öyle bahislere ve hâdiselere temas etmeği icabettirir ki bazı kimseler ve bazı çevreler için bu, teessür ve üzüntüye sebep olabilir. Nitekim buraya kadar olan sözlerimden de belki rencide olanlar olmuştur. Fakat ne kimseyi, ne de herhangi bir teşekkülü itham değil, tenkit etmek niyetinde dahi değilim. Maksadım, zihniyetlere ve hâdiselerin zararlı taraflarına işaret ederek siyaset havasını kaplıyan bulutların, şüphe ve tereddütlerin dağılmasına azıcık olsun yardım ede­bilmekten ibarettir. Tenkit mahiyetinde görülecek sözlerimin sadece hâdiseler karşısında duyulan teessürün ifadesinden ibaret telâkki edil­mesini ve şayet bu izahlardan kırılacaklar bulunursa, maksadımı böy­lece anlıyarak beni mazur görmelerini rica ederim.

Arkadaşlar, siyaset hayatına karışmak, yüksek seviyede ve müessir sa­hada memlekete hizmet etmek maksadının ifadesi olmak lâzımgelir. Böyle bir sahada ve demokratik idare altında memlekete lâyıkıyle hizmet edebilmek için kuvvetli bir siyaset ahlâkına ve samimiyet temeline çok muhkem demokratik geleneklere ne kadar muhtaç bulunduğumuzu hâdiseler her gün ortaya koymaktadır. Şahsi düşünce ve kaygular şöyle dursun, memlekete yüksek seviyede ve siyaset sahasında hizme­tin, parti menfaatleri de bir taraf bırakılarak vatanperverlik duygula­rımızın bütün karar ve hareketlerimizde rehber edilmesinin zaruretine işaret etmek isterim.

Halbuki garip olduğu kadar teessüre şayan bir müşahede vardır ki o da, memleketimizde siyaset adamı olmak veya politikacılık, olduğundan başka görünmek ve hakikatleri menfaatlere göre ifadelendirebilmek hüner ve sanatı manâsında anlaşılmaktadır. Bu söylerime sebep, sonuna gelmiş bulunduğumuz dört yıllık intikal devresini dolduran parti kavgalarının, siyasette samimiyetsizliğin ve siyasi iki yüzlülüğün hazin bir hikâyesinden ibaret kalmasıdır. Genç demokrasimizi mevzuat bakı­mından tekemmül ettirmek, tatbikat ile de teyid etmek ne derecede mühim ise rejimin tahammül ve müsamahaya, samimiyet ve vatan­perverlik duygularına dayanan ahlâkiyatım da kurmanın, manevi cep­hesini kuvvetlendirmenin de o derece ehemmiyetli olduğu şüphesizdir. Siyaset, politikacılık bir düzenbazlık olmadığı gibi memleket meselele­ri de ihtiras ve menfaatin oyuncağı haline getirilmemek iktiza eder.

Geçirmekte olduğumuz politika mücadelelerinin üzücü ve hattâ bunal­tıcı, tarafı, koca koca, yaşlı başlı insanların gözlerinizin içine bakarak tereddüt etmeden aka kara, geceye gündüz demek manâsına gelecek kadar hakikatleri apaçık tahrif etmekte olmalarıdır. Halbuki bunların çoğu, şahsi ve hususi hayatlarında hakikatleri tahrif etmek, isnat ve iftiralarda bulunmak gibi, nakiselerle malûl olmayan insanlardır. Po­litika mevzuunda ise bu nâkiseleri bir hüner ve marifet saymak telâk­kisine gelmiş olmaları ve nihayet siyaset hayatımızda bu telâkkinin hakim olması, her şeyden evvel memleketin yüksek menfaatleri ile, sonra, da uzun yıllardanberi uğrunda milletçe bunca fedakârlıklar ih­tiyar edilmiş bulunan hürriyet nizamının kökleştirilmesi gayesi ile de asla telif kabul etmez bir hal olduğunda asla şüphe yoktur. Bir memle­kette ferdi ahlâk kaidelerine ne kadar lüzum varsa, hele demokratik bir idarenin hakim kılınmak istendiği memleketlerde, siyasi ahlâk kai­de ve ananelerinin de muhkem olarak tesisine o derece ihtiyaç bulun­duğu aşikârdır. Memleketin siyasi havasım zehirlemekte, vatandaşlar ve partiler arasında birbirinden şüpheyi ve birbirine karşı saygısızlığı geniş ölçüde yapmak istidadını göstermekte olmasa idi, onları siyasi nâkiselerile başbaşa bırakarak bu mevzua temas etmek ihtiyacını dahi duymazdık.

Muhterem arkadaşlar,

Başka devirlerde ve diğer memleketlerde de olduğu gibi tahakküm zih­niyetine dayanan mutlakıyet idaresi ile hürriyet ideali arasındaki mü­cadelenin memleketimizde de uzun bir mazisi vardır. Zaman zaman açığa çıkan ve ekseriya kapalı ve örtülü cereyan eden bu mücadele son beş on sene zarfında bütün açıklığı ve genişliği ile vatan sathını kapla­mış bulunuyor,

Bu iki idare tarzı ve bu iki zihniyet arasındaki mücadeleyi hakiki şa­hıslar, zümreler veya siyasi teşekküller ve partiler olarak temsil eden taraflar olmuştur. Son senelerin bu iş siyaset mücadelesini bu iki ayrı cereyanı, karşılıklı olarak başlıca iki siyasi parti temsil edegelmiştir. Birisi tek parti hakimiyetine göre kurduğu sistemi temsil ve müdafaa eden Halk Partisi, diğeri ise son senelerde yeni bir zihniyetle ve hürri­yet cereyanını temsil ederek onun karşısında yer alan Demokrat Par­tidir.

Siyasi ve içtimai büyük cereyanlar, tarihin derinliğinden gelen ihtiyaç ve zaruretlerin vasıtalarını ve temsilcilerini ergeç vücuda getirdikleri bir hakikattir. Yurdumuzda zaman zaman satha ve meydana çıkan ve fakat ekseriya kuvvetli bir tahakküm ve baskı ile sathın altında cere­yan eden hürriyet mücadelesinin büyük hamlecisini, hiç şüphe yok ki bu sefer Demokrat Parti temsil etmektedir. Bunun karşı tarafı ise ma­lûmdur ki Halk Partisidir. Aslında hakikat bu iken, siyasi.iki yüzlülük ve samimiyetsizlik umumi efkârı bunun tam aksine inandırmak, hâdi­seleri unutturmak, hafızaları ve mukayese şuurunu yoketnıek maksadiyle dalâlet içinde çırpınıp durmaktadır.

Halk Partisi uzun yıllar, haklı, haksız, sebepli, sebepsiz, vatandaş hak ve hürriyetlerini ağır tahditler altında bulundurmuş, yani siyasi hak­larımızın kullanılmasını fiilen men etmeğe çalışmakla ömrünü geçir­miştir. Bu vakıayı uzak, yakın tarihimizin akış ve mantığının tabii bir neticesi sayarak bugün artık üzerinde hiç durmadan geçmek elbette daha doğru olurdu. Şayet Halk Partisi yeni başlıyan siyaset hayatının zaruri olduğu kadar faideli bir parçası olabilmek için lüzumlu vasıfla­rını edinmek gayretini göstermiş olsa idi bu vasıfların başında, fikrimizce, samimiyet gelmektedir. Aslını ve mazisini inkâr, samimiyetin şiarı olamaz. Daha da hazini, geçmişte yaptıklarını bugün haksız yere başkalarına isnat etmekte devamlı bir ısrar göstermekte bulunmaları ve karşılarındakileri en ağır, en insafsız hücumların hedefi ittihaz et­meleridir.

Zamanın değişmesi ile ahkâmın değişmesi kabul olunabilir. İnsanların ve insan topluluklarının düşünüş ve kanaatlerinde de zaman içinde vu­kua gelen değişiklikler, hattâ tekâmül manâsını da taşır ve bu takdirde makbuldür de. Fakat zihniyette esaslı bir değişiklik vukua gelmediği halde daha düne kadar, iktidardan düşünceye kadar müdafaasına ömürler boyunca gayret harcadıkları inanış ve zihniyeti birdenbire bir tarafa bırakarak sadece halkı aldatmak ve rakip sayılan bir teşekkülü yere vurmak için hattâ aşırı bir hürriyetçilik taraftarı görünmek bir siyasi silâh ve laktik haline getirilmiş olursa, o takdirde mazivi bir de­fa daha hatırlatmak hakiki hüviyetleriyle meydana çıkması için çehre­lerden nikapları sıyırmak memleketi siyaset iki yüzlülüğünün tahrip lerinden korumak bakımından bir zaruret olur. Her tarafı sarmakta olan gayri tabii, gayri ciddi, gayri samimi mücadele tarzı dün tehlikeli olabilirdi. Bu halin istikbal için siyasi hayatımızı zamanla soysuzlaştır­mak gibi bir tehlike arzetmekte olduğu da muhakkaktır. Gözlerimizi bir an için maziye irca edecek olursak bu sözlerimin bir çok delillerini orada bulmak ve göstermek çok kolaydır.

Sevgili arkadaşlarım, 1945 tarihinde bütün dünyada cereyan eden bü­yük hâdiselerin tesiri altında memlekette çok partili bir idarenin kurul­masına doğru büyük bir tereddüt içinde ilk adımlar atılmağa başlandığı zamana kadar Halk Partisinin tek parti hakimiyetine dayanan bir nevi mutlakiyet idaresini devam ettirmiş olduğu tarihi bir hakikattir.

Bir zaman geldi ki artık partilerin kurulmasına mani olunmak gayri mümkün bir hal aldı. Dünya hâdiselerinin tazyiki ile ve milletçe göste­rilen şiddetli arzu ve tazyik neticesinde partiler kurulmağa ve hürriyet cereyanı büyük bir süratle bütün memleket sathına yayılmağa başladı. Bu vaziyet karşısında Halk Partisi, büyük tereddütler geçiriyordu. Kâh dünyada ve memlekette hakim olan tehlikeli şartları ileri sürerek şiddet ve tethiş ile hâdiselerin inkişafını önlemeğe, kâh milletçe yapılan büyük tazyik karşısında ricatlar yapıyor görünerek işi idareye çalıştı. Bu zahiri ricatlar uzun vadeli bir mücadelenin taktik hareketlerinden ibaretti. Hülâsa kâh ileri, kâh geri hareketlerle milletçe girişilmiş olan büyük hamlenin şiddet ve kuvvetini zamanla erite erite nihayet vazi­yete hakim olabileceklerini hesaplıyorlardı.

Şurası muhakkaktır ki, ümit etmedikleri bir zamanda ve ümit etmedik­leri için iktidardan düşmüşlerdi. Kaza saydıkları böyle bir netice ile muhalefete geçtikten sonra, kendilerini mağlûp eden hürriyet ve cere­yanını benimseyip rakiplerine karşı bir silâh olarak kullanmak sevda­sına düştüler.

Benimser göründükleri hürriyet prensiplerinin müdafaasında o kadar aşırı bir şiddet göstermeğe başladılar ki, ötedenberi malûm olan siyasi hal ve şanlariyle bu yeni edindikleri siyasi hüviyet arasındaki büyük tezad herkesin şüphesini çekecek bir hale geldi. Daha düne kadar söy­lediklerini, yazdıklarını ve yaptıklarını tamamiyle unutmuş görünüyor­lar. İşte şayet genç demokrasimizin soysuzlaştırılması tehlikesi belir­miş ise, bunun" sebeplerini bir intikal devresini dolduran siyasi müca­delelerin ve hâdiselerin mantığı ile taban tabana zıd ve eşine az rast­lanır iki yüzlülük Örneği teşkil edecek neviden bir samimiyetsizlik vadi­sine saptırılmış olmasında aramak lâzımgelir.

Şimdi müsaade buyurursanız hâdiseleri biraz daha yakından gözden ge­çirelim. 1945 tarihine dönüyorum. Yeni bir devrin fecri sökmeğe başladı­ğı o tarihlerde, mukadderi önlemek için büyük gayretler sarfına başlandı. Yaklaşmakta olan demokrasi hareketlerinden son derece korkuyor­lardı. Eski devri nazari olarak müdafaa etmek ve fiilen devamını temin etmek maksadiyle söylenmiş nutuklar, girişilmiş siyasi tenkil hareketlerinin haddi hesabı yoktur.

Muhterem arkadaşlar,

Kimse inkâr edemez ki, Halk Partisi aslında memleketi kendi mutlak hâ­kimiyeti altında idare etmek için vücuda     getirilmiş bir   teşekküldür.

Onun, kullanıla kullanıla bir siyasi tekerleme haline gelmiş olan «tek parti, tek millet, tek şef» sözleri 1945 e kadar olan Halk Partisi devrini çok güzel tasvir etmektedir. Bu, öyle bir siyasi teslistir ki, bunda, parti ile devlet birdir ve esasen parti şeften ibaret olduğuna göre de zahirde gö­rülen üç mefhumun, bu nazariye medlûlünce, aslında vahide raci bulun­duğunu kavramak güç değildir.

Bu siyasi iman bir tarihi devrin icaplarına ve şartlarına uygun gö­rülebilir ve ona göre müdafaası da belki mümkün olabilir. Fakat böyle bir siyasi imanın hâkim bulunduğu o devri demokratik bir devir olarak vasıflandırmaya ve bu yolda müdafaaya kalkışılacak olursa meselenin rengi elbette ve tamamiyle değişir. Halbuki o zamanın devlet reisinin 1944 te söylenmiş bir nutkunda bu meseleye şöyle temas olunmakta idi: «Bu idare demokrasi prensiplerini Türkiyenin bünyesine ve hususi şart­larına göre tekâmül ettirmektedir. Türkiye Halk idaresinin umumi ted­birlerini bulurken ilk günden taklit bir. idareye düşmekten sakındık ve daima sakınacağız.»

Biraz aşağıda da şu kat'i kararın ifadesine rastlanmaktadır: «Harp so­nunda ve sonrasında uyanmak istidadını gösterecek yeni taklit arzula­rına da kesin olarak karşı koyacağız.»

Bu sözlerdeki fikirler şunlardır:

Demokrasi prensipleri mutlak ve kat'i değildir. Her memleketin de ken­dine göre bir bünyesi ve hususi şartlan vardır. Mutlak demokratik pren­sipleri kalıp halinde her hangi bir memlekette tatbike kalkışmak taklit­çilik olur. Demokratik prensiplerin tatbike konulması bir zaman işidir.

Dikkat buyurulacak olursa demokrasinin mevcut olabilmesi için en za­ruri şartları bile taklitçilik olarak vasıflandıran, bir tekâmül ve zamana yedirme fikrini müdafaa eden, ve taklitçiliğe, yani demokratik bir idarenin gayri kabili münakaşa olarak esas ve cavherini teşkil eden pren­siplerin tatbike konulmasına kat'i surette mâni olmak istendiğini tered­dütsüz ifade etmekte olan zihniyeti, bu satırlarda bütün çıplaklığı ile teşhis etmek pek kolaydır.

Yine ayni zatın 1945 te söylediği meclisi açış nutkunda da şu ifadeler dikkate şayandır: «Demokratik karakter bütün cumhuriyet devrinde prensip olarak muhafaza olunmuştur. Diktatörlük prensip olarak hiç bir zaman kabul olunmadıktan başka zararlı ve Türk milletine yakış­maz olarak daima itham edilmiştir.»

Bu satırların ifadesine sinmiş bulunan sinizmin derecesini ise elbette müşahede buyurmuşsunuzdur. Bu neviden yuvarlak hattâ kaypak ifa­delere saklanacak şeyler bulunduğu veya hakikatlerin olduklarından başka türlü gösterilmesinde zaruret duyulduğu zamanlarda daima rast­lanacaktır. Sözde bir ihtiyatkârlık eseri gibi görünen bu ifade tarzının vehim ve endişelerle muztarip bir ruh haletini açıklamakta bulunduğu­na şüphe yoktur. «Demokratik karakter bütün cumhuriyet devrinde prensip olarak muhafaza olunmuştur» sözlerinden çıkarılabilecek mâna ne olabilir? Bu cümlenin manasızlığı içinde hakikatin mahirane giz­lenebilmiş olduğuna kanaat getirilerek manevi huzura kavuşmağa ça­lışıldığı ne kadar aşikâr görülüyor.

Diğer cümleye gelelim: «Diktatörlük prensip olarak hiç bir zaman ka­bul olunmadıktan başka zararlı ve Türk milletine yakışmaz olarak dai­ma itham edilmiştir.» Bu satırlarda da yine ayni manasızlık içinde ka­bahat işliyen bir çocuğun bu kabahatini gizlemek heyecan ve endişesini sezmemek mümkün müdür? Geliniz de manasızlığın tahliline geçerek mâna çıkarmağa çalışmak gibi güç bir gayrete girişelim.

«Diktatörlük prensip olarak hiç bir zaman kabul olunmamıştır.» cüm­lesinden ve hükmünden çıkarılabilecek mâna «diktatörlük yoktur» şek­linde kat'i bir hükme kadar gitmez. Fakat mutlak olarak «diktatörlük yoktur» cümlesi sarfolunmamakla beraber «diktatörlük prensip olarak kabul olunmamıştır» denmesi prensip ve nazariye olarak kabul olun­mamıştır, fakat hilen tatbik edilmektedir, mânasına da gelebilir. İşte bu zaafı kavrayan vehim ve endişe buna da çareyi ikinci cümle ile bul­duğunu zannederek rahatlamış olsa gerek. Bu ikinci cümlede diktatör­lüğün Türk milletine yakışmadığı ve daima itham olunduğu kat'i bir lisanla ifade edilmiş gibi gösterilerek birinci cümlenin açıkladığı hakikat bir dereceye kadar örtülmeye çalışılıyor. Evet «diktatörlük Türk mil­letine yakışmaz ve bunun için daima itham olunmuştur». Fakat bir tek tâbir ilâvesiyle.. Bu da «Prensip olarak» tâbirinden ibarettir. Görüyorsu­nuz ki, bu tâbirin ilâvesiyle yukarıdaki cümlenin de mânası kayboldu.

Hakikat şudur ki yeni bir devrin başlamak üzere olduğu görülüyor. İster istemez bu devrin bir takım değişiklikler getirmesi zaruret halini ala­caktır. Buna karşı koymak için bir taraftan demokrasi var, diktatörlü yok denmek isteniyor, fakat yaklaşmakta olan münakaşa devrinde bu sözler aleyhe delil teşkil eder endişesiyle çapraşık bir ifade tarzı tercih olunuyor ve harice karşı bir haber verme mânasında olarak dahile karşı da bir tehdit, ürkütme tesiri hâsıl etsin maksadiyle, «taklitçiliğe meydan vermiyeceğiz» cümlesi nutkun o yerine maharetle yerleştirilmiş bulu­nuyor.

Muhterem arkadaşlarım,

Muhtelif zamanlarda söylenmiş nutuklardan vesair vesikalardan baş­ka parçalar da alacağım. Fakat bir defa bunların umumi karakterini böylece tesbit ettikten sonra artık malûm mânaların tahliline fazla yer vermeden bunları sadece hâtıralarınızda canlandırmakla iktifa edece­ğim.

Yine 1945 nutkundan: «Türk milleti kendi bünyesine ve karakterine gö­re demokrasinin kendisi için özelliklerini bulmaya mecburdur.»

Yine ayni nutuktan: «İç idaremizin hiç bir safhasını içeride, gürültüden korkarak ve dışarıya gösteriş ve kendimizi beğendirmek gayretine düşe­rek düzene koymıyacağız.»

Nutuktan demokratik nizama taallûk eden ve Büyük Millet Meclisine ait olan fikirlerden birisini daha ibret nazarlarınıza arzedeyim: «Bu yolda Millet Meclisinin her deneti (yani murakabesi) yanında milletin vergileri ve harcadıkları üzerindeki deneti en ileri demokratik milletle­rin hiç birinden eksik kalmıyacak kadar kesin ve kavrayışlıdır.»

O zamanın tek parti meclisinde milli murakabenin bütün icapları ta­hakkuk ettirilmekte olduğu mânasına gelen bu cümleler, bugünkü Millet Meclisinde «millet murakabesi tesis edilememiştir» feryadı ile karşılaştırıldığı takdirde ve bu sözleri sarfedenlerin ayni zevat olduğu düşü­nülecek olursa siyaset iki yüzlülüğü bir kere daha bütün çizgileriyle ortaya çıkmış olur. Ve asıl garibi ve hattâ eski tabiriyle biraz da mucibi hande olanı da şu cümledir: «Bizim tek eksiğimiz hükümet partisinin karşısında bir parti bulunmak şarttır, bizde eksiksiz mevcuttur, tek ek­sik ikinci partinin bulunmamasıdır. Bu sözler bugün için ne kadar geri­lerden geliyor ve hattâ bugünün telâkkilerine nasü gülünç görünüyor.

Yine nutuklardan parçalar naklediyorum:

«Milletvekillerinin söyledikleri, Büyük Meclisin kendi nizamnamesinden ve kanunlarından başka bir tesire tâbi değildir». Bu sözlerin tarihi 1944 tür.

«Hürriyete tecavüzün ve anarşinin cemiyet duygusu ile ve kanun yolu ile. sınırları ancak zaman içinde bulunacaktır.» Bu sözlerin tarihi 1945 sonudur. Dikkat buyurulacak olursa o zaman hürriyet mevcut farzolunmakta ve hürriyete karşı tecavüzün ve anarşinin önlenmesi tedbirle­rinden baris açılmaktadır. 1945 ve onu takip eden yıllara ait olan bu siyasi portrelerin çizgileri üzerinde daha fazla durmıyacağım.

1950 yılında büyük seçimlere tekaddüm eden günlerde o zamanın ikti­dar partisi adına söylenen nutuktan bahsederek tahlilini de muhterem Maliye Vekili arkadaşım yapmıştı. Bunlara avdet etmiyeceğim.

Sevgili arkadaşlar,

Halk Partisinin muhalefete geçtikten sonra nasıl bir aşırı hürriyetçilik hastalığına tutulmuş bulunduğuna da zaman zaman yine bu konuş­mamda işaret etmiş bulunuyorum.   

Teraneler şunlardır:'

Mecliste murakabe kurulmamıştır, hürriyet yoktur, zulüm vardır, mat­buat en ağır baskılar altında bulundurulmaktadır. Muhalefet partisi­ne hayat hakkı tanınmamıştır.

Yüksek huzurunuzda bu sözlerin hiç birinin doğru olmadığını müsaade­nizle ve kat'i bir lisanla arzetmek isterim. Bu sözler yalnız doğru olma­makla kalmaz, fakat ayni zamanda çeyrek asır içinde söyledikleri ve inandıkları ile de asla telif kabul etmez bir tezat göstermektedir. Bunu bir misalle tavzih edip geçivereyim:

Biraz evvel arz ve izah ettiğim 1945 nutkunda Büyük Millet Meclisinin her türlü murakabeyi tahakkuk ettirmiş olduğunu söyleyenler, şimdi bugünkü Meclisin murakabe vazifesini yapmadığını söylemekte siyaset ahlâkı bakımından hiç bir mahzur görmüyorlar. Buna ne demeli?

Hakikat şudur ki, o zaman demokratik mânasiyle ne Meclis vardı, ne murakabe.. Bugün milli murakabe mecliste kemaliyle işlemekte olduğu gibi her sahada murakabenin tahakkuk etmiş olduğu da aşikârdır. 

Meclis murakabesinin olmadığını ispat sadedinde istizah takrirlerinden bazıları hakkında Meclis müzakeresi açılmamış olmasını ileri sürüyor­lar ve sual takrirlerinin hükümetin düşmesine sebep olmadığına seviniyorlar.

Vaktiyle demokratik teşkilâtlanmada tek eksiğin ikinci partinin mevcut olmamasından ibaret bulunduğunu ileri sürenler, şimdi her hafta ne için hükümet değişmedi, daha doğrusu bu, her adımda hükümet değiş­meleri neticesinde bugünkü iktidarın ne için devrilip kendilerinin tek­rar iktidara gelmelerinin mümkün olamadığına hiddetleniyorlar.

Muhterem arkadaşlar, derhal cevap verelim, dört sene içinde hükümet altı yedi yüz sual takririne ve bir o kadar da yazılı soruya cevap vermiş bulunuyor. Onların zamanında hükümete hakiki mânasında bir sual bile tevcih olunamamıştır.

Meclis murakabesinden maksatları, tabii bugünkü maksatlarından bah­sediyorum, her istenildiği gün hükümetin istizaha çekilebilmesidir. Bu­nu Halk Partisi adına Meclise tevdi edilmiş bulunan bir tâdil teklifinden anlamak mümkündür. Bu tâdil teklifine göre otuz mebus bir arada imza ederse veya her hangi bir grup, yani bildiğiniz üç kişilik gruplar­dan birisi talep ederse behemehal istizah açılmalıdır. Bu kabul olunmadığı takdirde ise memlekette demokrasi yoktur.

Bu zevata arzedeyim ki, İngilterede ve Amerikada istizah müessesesi mevcut değildir. İngiltere parlâmentosunda sual müessesesi ise hemen hemen bir hayır veya evet ile neticelenen bir tarzda işlemektedir. İsviçrede bile istizah müzakereleri ancak Meclisin kararı ile açılabilir.

Fakat dün, «demokrasi prensiplerinin tatbike konulması bir yabancı taklidinden ibarettir, biz buna yanaşmayız, demokrasi bizim bildiğimiz gibi ve muhtemelen bir asırda ancak ve yavaş yavaş tatbike konulur, buna içte ve dışta kimse karışamaz» diyenler şimdi anarşi hududuna ulaşan sözde bir hürriyet dâvasının müdafii kesilmiş bulunuyorlar. Bütün bunları ciddiye almak hakikaten güçtür.

Muhterem arkadaşlarım, müsaadenizle şimdi gayet kısa olarak mem­leketin mali ve iktisadi mevzulanna da temas etmek istiyorum.

Geçen dört senelik devre, memleketimizde, demokratik hürriyet nizamı ile birlikte ve ayni zihniyetle, iktisadi ve mali bünyenin de sağlam te­meller üzerine bina edildiği bir devre olarak, ayrıca kayde şayandır.

Bu devrede muhaliflerimiz, siyasi mevzular vesilesiyle olduğu gibi, ik­tisadi ve mali bahisler dolayısiyle de bize, insafsızca hücumlarda bulun­muşlardır.

Bu hali tahakküm ve hürriyet mücadelesinin, her ne pahasına olursa olsun kötüleme gayretinin, diğer bir ifadesi olarak kabul etmek lâ­zımdır.

Vazife başına geldiğimiz zaman, 1950 mayısında, memleketin iktisadi ve mali durumunu hatırlayalım:

İktisadi hayatımız, son derecede düşük bir istihsal seviyesinde donup kalmıştır. Ziraatimiz, iptidai vasıtalarla aile istihsali yapan, pazara çok az mal veren ve pazardan çok az mal alan, bir ortağaç ziraati ha­lindedir.

Memleket sanayii ileri derecede dar bir devletçilik tahakkümü altın­dadır.

Memleket, yolsuzluk ve vasıtasızlık yüzünden birbiriyle irtibatı çok zaif olan veya ancak muayyen mevsimlere inhisar eden, iptidai karakterli bir çok pazarlara ve bir takım iktisadi bölgelere bölünmüş haldedir.

Müstahsil, satılamıyan, para etmiyen, çok defa yerinde çürümeye mah­kûm bir takım mahsullerin istihsalini asgari hadde indirmiş, kuru ek­meğini tedarik mecburiyetiyle toprağa mahkûm bir halde, âdeta ana­nevi bir ecdat göreneği olarak ziraat yapmaktadır.

Müstehlik, ihtiyacına yeter miktarda mal bulamamakta, gelir seviye­sine nisbetle çok pahalıya mal istihlâk etmektedir.

Devlet, özel idareler, belediyeler ve köylerin mali imkânları, iktisadi durgunluk ve hareketsizliğin tabii neticesi olarak, son derecede düşük bir seviyeye bağlanıp kalmıştır.

Devlet bütçesinin günlük ihtiyaçları, iktisadi devlet teeşekküllerinin sermaye talepleri geniş mikyasta emisyon yapmak suretiyle karşılan­maktadır.

Sevgili arkadaşlarım, vazife başına geldiğimiz zaman memleketin ik­tisadi ve mali durumu işte kısaca, bu idi. Demokrat Parti idaresinde, milletçe çok mühim bir merhale olarak geçirdiğimiz bu dört senelik devre zarfında, iktisadi ve mali sahalarda son derecede mühim başa­rılar elde olunmuş, asırlar 'boyunca büyük mahrumiyetlere katlanmış olan milletimizin iktisadi istikbalinin temelleri çok sağlam esaslar üze­rine kurulmuştur.

Daha şimdiden elde olunan neticeleri şöylece hülâsa etmek kabildir:

Memleket ziraati, ekonomik kalkınmamızın ana meselesi olarak ele almdış, ziraatimizin her türlü teknik vasıtalarla teçhizine o zamana kadar görülmemiş derecede hız verilmiş, ziraat kredisi, bu memlekette çok kısa bir zamanda mümkün olabilecek azami miktara çıkarılmış, zi­raat usullerinin ıslâhına çalışılmış, çiftçimiz için müsait bir fiyat poli­tikası takip olunmuş ve bütün bunların neticesi olarak. ekiliş sahası yüzde 40 civarında artmıştır.

Bu tedbirler sayesinde hububat istihsalimiz bir misli arttığı gibi, ana istihsal maddelerimizin bir çoğunda da buna yakın artışlar kaydedil­miştir.

Yine vazife devremizde, sınai istihsal kapasitemiz iki mislini bulmuş, memleket geniş yol şebekeleriyle örülmüştür.

Bütün bu tedbirlerin muhassalası olarak, memleketimizin gayri safi milli istihsali, 1943 senesinde 9 milyar, 1949 senesinde 8,5 milyar lira olmasına mukabil, son alman rakamlara göre 15 milyar lirayı aşmış bulunmaktadır.

Milli gelirde ve binnetice fertlerin gelirlerinde hâsıl olan inkişaf netice­sinde devlet gelirleri, vergilere zam yapmadan ve hattâ mühim miktar­larda vergi indirimleri yapılmasına rağmen, 1950 bütçesi gelirlerine nazaran hemen hemen bir misli artmıştır. Bu sayede devletin masraf bütçesinde de cari masraflarda da yüzde 38,1, yatırım mevzularında ise yüzde 127,7 nisbetinde bir artış temin olunmuştur.

Bunun neticesi olarak emisyon yoluyla bütçe masraflarını ve iktisadi devlet teşekküllerinin sermaye ihtiyaçlarını karşılamak usulüne kat'i surette nihayet verilmiştir.

Devlet borçlarının miktarında, muhassala olarak 176 milyon liralık indirme temin olunmuştur.

Muhterem arkadaşlar.

İktisadi ve mali sahada daha bu günden elde olunan ve bütün milletçe kabul ve teslim edilen maddi ve müsbet neticelerin ifadesi kısaca şöy­ledir:

Memleketin hudutları, toprak genişliği değişmediği ve nüfusu da faz­laca artmadığı halde, istihsal kapasitesi iki misline çıkmış, ordu ve iç emniyeti ayni derecede kuvvetlenmiş, mali imkânları, iki senelik neti­celere göre, hemen hemen iki kata çıkmıştır.

Devlet bütçesi 1950 de bir milyar 3 yüz milyon iken 1954 bütçesi 2 mil­yar 288 milyon olmuştur. 186. milyon liralık vergi indirimi de nazara alındığı takdirde bugünkü devlet bütçesi hesaben 2 milyar 474 milyon liraya yükselir ki, bu 1950 deki devlet bütçesinin tam bir mislinden bir az eksik bir artış demektir. Bu artış seyrinin, gelecek yıllarda çok daha büyük bir hızla devam edeceğine şüphe yoktur. Görülüyor ki memle­ketimizin ve milletimizin maddi ve manevi kudret ve kuvveti dört se­nelik iktidar devremizin sonunda, iki misline çıkmış bulunuyor.

Bu netice, Türk vatanının âdeta bir misli genişlemiş ve bir o kadar da kuvvetlenmiş olduğu mânasına gelir.

Aziz arkadaşlar,

İktidarımızın dört senelik çalışma hayatının yeni seçimler arifesine ka­dar elde ettiği neticeler bu derecelerde esaslı olmuştur.

Büyük emekler mahsulü olarak tekemmül ettirmiş bulunduğunuz 1954 yılı bütçelerinin" memlekete ve bütün vatandaşlarımıza hayırlı olmasını candan temenni ederek yüksek heyetinizi, muhalif muvafık hepinizi ayrı ayrı derin bir hürmetle selamlıyarak huzurunuzdan ayrılıyorum.»

 

Petrol kanun lâyihası

2/2/954 tarihli (Zafer) den :

Bu lâyiha, bugün dünyada tatbik edilmekte olan petrol kanunları ve imtiyaz mukaveleleriyle bunların tatbikatından alman çeşitli neticeler gözönünde tutularak ve ayni zaman­da Vekâletlerde memleketimizin bu hususta ihtisas erbabı olan uzmanlar­la ecnebi bir mütehassıs heyetin müş­terek çalışmalariyle meydana gelmiş­tir. Bu arada Ankara Hukuk Fakül­tesi profesörlerinin mütalâalarından da istifade edilmiştir.

Böylece kanun lâyihası, muhalefet­çe de kabul edildiği gibi ecnebi pet­rol şirketlerine memleketimizde çalışma imkânlarını sağlıyacak hükümle­ri ihtiva ettiği kadar, milletimizin bu kaynaklardan dünyada ayni şartlar içinde bulunan diğer mıntakalarda elde edilen neticelerden eksiksiz ve hattâ daha üstün faydaJar sağlaması­nı temin edecek hükümleri de kavra­maktadır.

Lâyihayı parça parça değil, kül ola­rak mütalâa etmek ve ona göre hü­küm vermek icabeder. Kaldı ki: Lâyihanın herhangi bir maddesinde de ne usul, ne de ruh ve esas bakımından Anayasayı veya temel haklarımızı uzaktan veya yakından ihlâl edecek bir prensip veya hüküm de yoktur.

Petrol lâyihası Geçici Komisyonda muhalefetin neşriyatı hilâfına olarak aceleye getirilmek şöyle dursun, fıkralar ve kelimeler üzerinde bile uzun tartışmalar yapılarak tetkik edilmek­tedir. Hattâ mevzuatımıza yeni giren bir kısım terimlerin sonradan iltibas­lara mahal vermememesi için, bunlar icabında bir Sü Komisyon tarafından tetkik edilmektedir.

Kanun lâyihasının muhalefetle işbir­liği yepılmaksızın Meclise getirildiği iddialarına gelince, denebilir ki bilâ­kis bu işbirliğinden kaçınılmış değil­dir. Çünkü bunun yeri Meclistir. Lâ­yiha, Mecliste muhalefet mebusları­nın da iştirak ettiği bir Geçici Komis­yonda incelenmektedir. Demokrasiler­de ve parlamenter hayatta bu tabii yoldan gayri muhalefetle müşterek çalışma imkânlarının bulunmadığı da aşikârdır.

Kanun lâyihasının esasına gelince bunda, herhangi bir imtiyaz tanınma­maktadır. Muayyen şartlara riayet etmek kaydiyle hükmi şahıslar yine mu­ayyen yerlerde petrol arayıp işletmek hakkını talep edebileceklerdir. Hü­kümet, umumi hükümler içinde bu gibi taliplerin taleplerini icabederse reddedebilecektir. Yine hükümet, memleketin anesfe muayyen sahala­rında bu hakları verecek, istediği böl­geleri kapalı tutmakta serbest bulunacaktır.

Buna mukabil, hâlen bulunmuş pet­rollerimizi işletmek hakkı tamamen devletimize aittir. Bu hususta kuru­lacak bir anonim şirket, bunları işlet­mekle kalmayıp diğer hususi teşeb­büsle ayni hak ve vecibeleri hâiz ol­mak şartiyle başka sahalarda da ara­malar yapabilecek, bulduğu petrolle­ri işletebilecek, başka şirketlere ortak olabilecektir. Kanun lâyihası, memleketimizde de devletin kısmen iştirakiyle böyle şirketler kurmak salâhiyetini vermektedir.

Fakat bunlara mukabil memlekete gelmiş, milyonlar sarfetmiş, petrolü bulup işletmiye başlıyacak bir hususi teşebbüse de bunun iktisadi neticesi­ni elde etmek fırsatı ve hakkı elbet­te ki temin edilmek lâzım gelir. Ve bu sebeple diğer maddelerde olduğu gi­bi, petrolde de böyle muayyen bir müddet için petrol işleticilere aldıkları ruhsatın taallûk ettiği sahaya ait olmak üzere bir hakkı müktesep tanı­mak maksadiyle ve o hududa inhisar etmek üzere, bu ruhsatnamelere mu­kavele mahiyeti tanınmıştır.

Muhalefetin imtiyaz dediği, Anaya­saya muhalif saydığı budur. Petrolcuya bu muayyen müddet içinde tanınan hakkı mükteseptir. Bunun ta­nınmaması halinde böyle muayyen bir müddet içinde bulduğu bir petrolden iktisadi bir fayda temin edemiyecek bir duruma düşecek olan her hangi bir hususi teşebbüse, bilhassa arama devresinde bazan tamamen ne­ticesiz kalacak milyonlarca lira değe­rinde arama masrafı yaptırmak kabil inidir ve petrolü bulacaksın, bulur bulmaz ben buna istediğim gibi ta­sarruf edeceğim gibi b;ir zihniyetle bir petrol politikasını yürütmeye im­kân bulunabilir mi?

Böyle olmakla beraber, kanun lâyi­hasına göre bu hakkı müktesep, ken­di mahdut sahasında bile, imtiyazla uzaktan yakından alâkalı değildir, çünkü, Petrol idaresi, vecibesini ye­rine getirmiyen, verilen kanuni emir­leri yapmıyan, memleket ihtiyaçları için lüzumlu hâm petrolü teslim etmiyen bu petrol şirketinin her türlü hakkını derhal feshedebilir. Hattâ, muayyen müddet içinde petrol son­dajları yapmıyan veya bulduğu pet­rolü çıkarmak yoluna girmiyen teşeb­büsleri de yine tek taraflı olarak feshetmek hakkına sahiptir.

Bütün bunlardan doğacak ihtilâfla­rın ise, ilk tetkik mercii bir Vekile bağlı olan bir Petrol Komiseri, son mercii de Türkiyede Şûrayı Devlettir.

Binaenaleyh, ortada ne Anayasaya aykırı, ne Usul Kanunlarımıza muhalif ve ne de bizi herhangi milletlerarası bir merciin önüne davacı veya davalı olarak sevkedecek bir hüküm mevcuttur!

Bizi büyük devlet olmağa götüren iki tılsım

12/2/954: tarihli (Zafer) den :

İngiltere ve Amerika büyük devlet olmanın sırrını, çok iyi kullandıkları hürriyet rejimi ile beraber, istikrarlı bir idare de bulmuşlardır. Fransadaki hükümet değişiklikleri, zannedildiği gibi istikrarı pek bozan sebepler de­ğildir, dördüncü cumhuriyet kurulalı beri Fransanm dış politikasını Shumann ile Bidault'dan başka sevk ve idare eden olmamıştır. Kabineler dev­rilir, kabine başkanları yer değiştirir, fakat, esaslı Vekilliklerin başındaki şahsiyetler umumiyetle mevkilerini muhafaza ederler. Nihayet bir kabi­ne evvel Başvekil olan bir kabine son­ra Başvekil yardımcısı olur.

Türkiye yeni hamleleriyle, büyük dev­let olmak yolundadır. Bunu söyler­ken ulaşmak istediğimiz hedefin henüz pek yakınlarda olmadığını da bil­miyor değiliz. Asırlar boyunca, .harp­ler içinde kıvranmış, imparatorluğun dağılmasını görmüş, evlâtlarını, baş­kaları için cephelerde feda etmiş, dö­vüşe dövüşe istiklâli uğrunda fakirleş­miş bir millet için elbet yapilacak çok şey vardır, fakat unutmamak lâzım­dır ki, bir zamanlar üç kıta üzerinde hükümran olmuş ve büyük devlet ol­manın sırrına ermiş olan Türk mil­leti için imkân ve fırsatı bulduğu za­man, inkişaf etmek ve büyük devlet olmak da mukadderdir.

Kudretli devletlere büyüklüklerini ve­ren sebebin; iyi kullanılmakta olan hürriyet olduğunu inkâr edemeyiz.

Hürriyet rejimleri, o milletin her fer­dine ayrı ayrı, zevkle çalışmak imkâ­nını sağlar. İktidarlar, halka yaran­mak mecburiyetinde oldukları için, el­lerinden gelen bütün imkânlarla bu hizmet vazifesini yerine getirirler. Eğer Adnan Menderes tek parti rejimi­nin bir Başvekili olsaydı, hiç şüphe yok, şu üç.buçuk senelik kısa zamana sıkışan, ne elektrik santralleri, ne fab­rikalar kurulabilir, ne köylere su ge­lir, ne hastahane adedi çoğalır, ne de istihsal bu şekilde artardı.

Yalnız, bütün bu inkişafların yapıcı unsurunun hürriyet olduğunu söyler­ken, istikrarsız bir hürriyetten bahsetmiyoruz. İstikrarsız hürriyet nu­munelerine Orta Doğuda, Güney Amerikada çok rastlarız. Buralarda birbirini mütemadiyen ifna eden    kuvvetler milletleri zaafa düşürür. Hased, ihtiras akıl ve mantığa galebe çalar. Ondan sonrasının curcuna ve, sefalet olduğunu mevcut misallerden biliyo­ruz.

Türkiyede istikrar varsa bunun sebe­bi, Türk seçmeninin, kanaat ve inisiyatifleriyle, bu istikran arzu etmesinden ileri gelmektedir. Anlaşılıyor ki, Türk vatandaşı, alabildiğine çoğalan bir partiler rejimini arzu etmemek­te ve tıpkı Anglo Sakscn seçmeni gibi, iktidar ve murakabenin lüzumu üzerinde ısrar etmektedir. İktidar, is­tilânın tam mânasiyle muktedir ol­malı, muhalefet de murakabenin en kuvvetlisini yapabilmelidir. Ne hükü­mette olanlar ve. ne de murakabeyi yapanlar için memleket endişelerinin dışında parti mülâhazalarına yer ol­mamalı, memleket için zararlı tâviz­lere itibar edilmemelidir.

Bize bu mülâhazaları ileri sürdüren sebep, Cumhurreisimizin Amerikada gördüğü alâka ve Atlantik Ötesi dün­yasının Türkiyeyi büyük bir devlet ol­maya namzet görüşüdür. Demokrasi­nin acı tatlı bütün tecrübelerini ge­çirerek bu cihazı kendi milletlerinin, refah ve saadeti uğrunda çok ustaca kullananlar bizim gidişimizi kendile­rine benzetiyorlar. Görüyorlar ki Tür­kiyede, dış politika üzerinde ihtilâf yoktur ve parti mücadelelerinin bü­tün çetinliğine rağmen Türk vatan­daşı büyük memleket dâvalarında milli menfaat ve mantığını iç ihtiras­ların üzerinde tutmasını bilmektedir. Görüyorlar ki, fakir düşen Türk, bu hale aczinden düşmemiştir, o tarihte hiç bir milletin kaldıramayacağı ağır yük ve fedakârlıklara katlanmak zo­runda kalmış ve biran rahat ve hu­zura kavuşunca, yayından fırlayan bir ok gibi hamle yapmasını bilmiştir. Görüyorlar ki, Türkiyede ümmilik azalmakta, okuma yazma bilmiyenler, mucize bekler gibi, mektep ve nur beklemektedirler. Görüyorlar ki, ümmi olan vatandaş bile, anadan ve ba­badan mevrus ileri bir felsefeye, bu­günün dünya görüşüne sahiptir. Onun dimağında, kanında büyük bir devlet mensubu olmaktan ileri gelen kuvvetli bir seziş vardır.

1945 tenberi, demokrasinin acı ve tatlı tecrübelerini hep memlekete hız ver­mek suretiyle atlatan bu millet, ilk emeklemelerin zorluğunu bertaraf et­miş ve farkına varmadan bu istika­mette büyük bir mesafe kaydetmiş­tir.

Dünyadaki itibarımız arttıkça, dünya nizamı içindeki mesuliyet ve vecibele­rimiz de elbet artmaktadır. Bu mesu­liyet ve vecibelerin hakkından gele­bilmek için, iki sihirli anahtara sahi­biz. Hürriyet ve hürriyet nizamı için­de istikrar. Bu iki anahtarı Türk seç­meni sımsıkı elinde tuttuğu müddet­çe, istikbalimize emniyetle bakabili­riz. Hakkımızdaki fena, düşünceleri altüst eden ve bize büyük dostlukla­rın kapısını açan sebeplerin başında biz bu iki tılsımı görüyoruz.

Köylü konuşsun!

13/2/954 tarihli (Zafer) den:

Ziraat Bankasının bu seneki istihsal kampanyasına tahsis ettiği kredi 1 milyar 319 milyon liradır. 1949 senesinde bu, sadece 336 milyon lira idi. Aradaki fark, tam bir milyar liradır.

Dört senelik bir devamlı ve ısrarlı himmet, ziraate tahsis edilen senelik kredi hacmini aşağı yukarı dört misline çıkarmıştır.

Bunun bir neticesi olarak, geçen se­nenin kredi tahsisatı bu seferkinden 147 milyon lira eksik olduğu halde, başlıca istihsal kalemlerinde şu artış­ları temin etmiştir:

Hububatta: 1949 un 5 milyon 350 bin tonuna mukabil 1953 te 14 milyon 300 bin ton,

Pancarda : 1949 un 817 bin tonuna mukabil 1953 te 1.230 bin ton.

Pamukta : 1949 un 104 bin tonuna mukabil 1952 de 170 bin ton.

Görülüyor ki, zirai kredi hacminde­ki artış gibi, zirai istihsalimizin bu genç kalemlerindeki artış da muazzamdır, istikbale emniyetle bakmamı­zın bu gibi müsbet sebepleri, muarız­larımızda insaf olsa, çok görülmez.

Meselâ, pancar ziraatimizin artışı, is­tihlâke aksedip memleketimiz, 1949 da ancak 110 bin ton şeker yerken iy53 te 210 bin ton şekeri yani i 00 bin ton fazlasını istihlak edecek bir du­ruma geldiğinden, 7 fabrikanın birden inşasına, lüzum görülmüş bulun­maktadır. Çünkü, bu labrikalar da ça­lışmaya başladıktan sonra senede S75 bin tona yükselecek olan şeker istih­salimiz, bu rakamı elde edeceğimiz senelerde, belki de ihtiyaca kâfi gelmiyec ektir.

Sebep şu: Daha bugünden, aradaki 100 bin ton şekeri, şehir ve kasabala­rımızdan ziyade köylülerimiz çekmiş bulunmaktadır. Çünkü hububatça, pa­mukta ve pancarda görülen büyük is­tihsal fazlaları, köylümüzü iştira ka­biliyetiyle teçhiz etmiştir. Köylümüz ve çiftçimiz, artan bu iştira kabili­yetini, biliyoruz ki yalnız şekere de­ğil, daha bir çok istihlâk maddeleri­ne ve ihtiyaç eşyasına tevcih etmiş bulunmaktadır.

Pazarımız genişliyor, derken, kastedi­len mâna, budur.

Memlekette bir büyük kalkınma hare­ketinin başlamış ve bunun sıklet mer­kezini zirai istihsal teşkil etmiş bulunduğuna göre, sınal mamullerini is­ter kendimiz meydana getirelim ister ithal edelim, her iki şıkta da gerek miktar, gerek nevi, gerek fiyat bakı­mından, bundan böyle, köylümüze gö­re ayarlamıya mecburuz. Köylü, bü­tün bu maddeler için daha bugün­den, ehemmiyetli bir müşteri olmuş­tur. Yarın hatırlı müşteri olacaktır. Ve ister yerli sanayi ister ithalât ta­ciri, artık bu mühim insanı gözönünde tutarak hesap tutturmıya çalışa­caklardır.

Köylümüzün tedricen böyle bir duru­ma girmesi, yani artık çarşıya uğra­yarak satması ve satın alması terak­ki etmekte olduğumuzun şaşmıyan ve aldatmıyan bir emaresi olsa gerektir.

İşte bu insan, bu köylü için, görüyoruz ki, bugün, sadece istihsal kredisi değil, ayni zamanda mesken kredisi düşünülmektedir.

Ağırımıza da gitse, söylemek lâzımdır: Düne kadar, toprağına, davarına, ahı­rına bir kredi verilebilen köylünün, bütün istihsal dâvamızın merkezini teşkil ettiği ve gerek istihsal kredile­rinden gerek istihsal vasıtalarından önce gelmesi lâzım bu en değerli un­sur olduğu aşikârdır. Buna rağmen müstahsil insanın, nerede yatıp kalktığı, ne gibi sıhhi yardımlara ve gıda takviyelerine muhtaç bulundu­ğu pek düşünülmez idi.

Bugün, bu hazin noksanımızın yahut aczimizin de hesabını görmek sırası gelmiştir.

Dört senelik çalışmalar neticesinde., köy ve köylü, artık pazar şartlarının ve ekonomik hayat ile mali tedbirle­rin sahaları içine girmiş, muteber un­surlardır. Demek ki, her ikisinin de ticari ve iktisadi değer taşımakta olduğunu tanımaya mecbur kalacağımız gün işte gelip çatmıştır.

Bundan böyle artık köylü meskeninin bir ipotek değeri olacaktır. Çünkü köy ticari mahiyet iktisap etmiştir.

Köylüyü bu hale getirebilmiş olmak, muhakkak ki bir mazhariyettir, çünkü bu iş memleketi idare edenlere telettüp eden vecibelerin en ağırını teş­kil ettiği için şimdiye kadar en çok ihmale uğrayanı idi.

Binaenaleyh, «Demokrat Parti ne yap­tı?» diyen insafsızları, bizzat Türk köylüsünün dile gelerek susturacağı gün yakındır!

Sevinemeyenler...

14/2/954 tarihli (Zafer) den :

Yazan:  Burhan Apaydın

Romalıların bir sözü vardır: Errare Humanum Est (Hata insanlar için­dir.)

Bundan dolayıdır ki, insanların hare­ket ve fiillerini tahlil eder ve onlar hakkında hüküm verirken, eğer varsa, göze çarpabilecek olan hataları kıymet hükümlerimizin esas kıstası yapmamak ve şayet takdire şayan hususlar daha galip bir manzara arzediyor ise; lehte bir neticeye varmamız icabeder. Medeni insanlığın ve olgun­luğun tize tahmil eylemesi gereken vazife budur.

Devlet idaresi mevzuunda, idare eden­lerin hareketlerinin elbette ki, sıkı bir kontrol altında bulunmasını memleket menfaatleri bakımından zaruri görürüz, Demokrasi rejimi, bir mu­rakabe, bilhassa, muhalefet partileri tarafından icra olunur.

Fakat; kontrol fonksiyonunun aşırı parti rekabeti ve hırsına göre ayar­lanmasından şiddetle içtinap etmek lâzımdır. Devletin sevk. ve idare me­suliyetini üzerine alanlar, güç ve zor­lu vazifeler ile her zaman için karşı karsıya dırlar. Milletin mukadderatını tayin ile alâkalı hayati dâvaların, tam bir huzur içinde görülebilmesini temin edici bir hava, demokratik rejim­den beklenen faydaların süratle ta­hakkukunda başlı başına bir rol oynar.

Bizde müşahede olunan durum ise, şöyledir: Muhalefetin görüş ve kana­atlerinin ifade rolünü sözde oynayan bir kısım eşhas, hükümet icraatını felce uğratmak gayesiyle hareket et­mekte, ikaz ve tenvir ve icap eden ahvalde müsbet tekliflerde bulunmak su­retiyle memleket idaresinde daha iyi neticeler elde edilmesine matuf bir yola asla girmemektedirler. Yapılan iş, sadece, vatandaşta iktidar partisi­ne karşı mücerret bir itimatsızlık uyandırmağa çalışmaktan ve ekseri­yetle hükümeti, boş ve asılsız itham­ların bertaraf edilmesiyle uğraşmaya mecbur bırakmaktan ibaret olmakta­dır.

Bu hal, demokrasi anlayışında, mu­halif partilerin iktidar partisi ile olan münasebetlerinde yer etmesi ge­reken siyasi ahlâk ve hüsnüniyet esaslarının sarsılmasını intaç eylemekte ve muhalefetin hikmeti vücudundaki asıl mânayı ortadan kaldırmaktadır. Yapılan müsbet işleri kötülemek, mey­dana çıkan eserleri manen yıkmak istemek, vekarlı bir muhalefetin şerefi ile mütenasip olamaz.

İktidarın çalışma şevk ve heyecanını, mütemadiyen kırmağa çalışmak, mil­letin tevdi ettiği bir vazifeyi ifaya mâni olmak neticesini hâsıl eder ki; bunu yapanlar millet nazarında me­suldürler. Eğer, bu vatanı ve bu toprağın insanlarını seviyorsak, memle­ket menfaatine olan her hareketi teş­vik etmemiz, desteklememiz ve sevin­memiz gerekir.

1950 senesinden bu yana, Türkiyemizin medeni bir âlem yanında yüksel­mesi neticesini hâsıl eden büyük, te­rakki hamleleri yapılmıştır. Ziraat ve sanayi, bayındırlık sahalarında, eski senelerdekine asla benzemiyen, mu­azzam adımlar atılmış ve memlekete geniş Ölçüde faydalar sağlanmıştır. İşletmecilik mevzuunda, rasyonellik prensibi tam mânasiyle hâkim kılın­mış, imkânlarımız arttırılmış ve yarın için ümidimizi kuvvetlendiren teşeb­büslere girişilmiştir. Hülâsa; her sa­hada, bir uyanış hali ve kalkınma va­ziyeti zevkle müşahede olunmaktadır.

Şüphesiz, yapılanlar ile iktifa edilmiyecektir. Daha ileri ve daha güzel bir hayatı, Türk vatandaşına kazandırmak yolunda azimle ve fedakârlık­la çalışılacaktır. Vatanımızın yüksel­mesi mevzuundaki iktidar faaliyetleri, onu icra edenlere de ancak şeref ve­recektir. Esasen, başka ne beklenebi­lir ki... Hayatın mahdut zamanını millet hizmetine vakfedenler için, ha­yatın maddi cephesi yoktur. Bundan dolayıdır ki, kadim demokrasilerde de. idare etme vazifesini üzerine almak, sadece, bir «şeref» sayılmıştır.

Demokrat Parti iktidarının dört se­neye yaklaşan icraat hayatının mu­hasebesini yaparken, kısa sayılabile­cek, bir zaman içinde gösterilen büyük gayretlerden ve elde edilen neticeler­den memnun olmamız ve bir vatandaş sıfatiyle iftihar duymamız icabeder.

Fakat; iktidar partisinin faaliyet ve çalışmalarındaki muvaffakiyetler, bir kısmı muhaliflerin husumet hislerinin ayaklanmasına vesile olmaktadır.. Şüphe yok ki, muhalefet safları için­de kalbleri bu memleket için çarpan vatanseverler fazlasiyle mevcuttur.

Lâkin, üzücü olan cihet, iktidar par­tisine mücerret infial duyan ve iş ba­şında kendilerinin bulunmamasından dolayı asabiyete kapılan cüz'i adette­ki şahısların; kendi kanaat ve düşün­celerini bütün bir muhalefet partisi­ne mal edercesine hareket etmeleri­dir. Bunlar; vatansever muhalefetin, memleket dâvalarını halle çalışan ve vatandaş kütlelerinin menfaatlerini tahakkuk ve refah seviyelerini yük­seltmek mevzuunda hüsnüniyetle gayretler sarfeden'bir iktidarın dostu ve en samimi arkadaşı olduğunu veya olması lâzım' geldiğini bilemiyenlerdir. Ve bundan dolayı da, İktidarın müsbet eserler ortaya koymasına sevinmemektedirler.

Bazı izahlar üzerine... 15/2/954 tarihli (Vatan)  dan :

New York Times muhabirinin kendi gazetesine gönderdiği bir telgrafta, Halk Partisine atfedilmesi lâzım bazı neşriyatın mânası üzerinde durulmak­tadır.

Bu neşriyatın, Yabancı Sermaye ile Petrol Kanunlarını haftalardanberi ve bazan bir günde üç dört yazı koyarak, memleket menfaatlerinin aley­hinde göstermiye çalıştığı herkesin malûmudur.

Keza, bu gibi iddialarla, beslenen ve «diversion» tekniğine yani tahrif ve şaşırtma esasına uygun olarak yapılan bu propagandanın netice vermiyeceği de herkesin malûmudur.

Çünkü yabancı sermaye ihtiyacını jsabul edip petrollerimizi ancak ya­bancı şirketlerin bulabileceklerini ve işitebileceklerini kabul eder görün­dükten sonra, tutup bu iki noktayı esas almış kanunları muttasıl noksan ve yanlış malûmat vermek suretiyle kötülemeğe çalışmak, tam bir hak ve hakikatseverlikle tetkik edilmesi lâzım olan bu iki mühim mevzuda, makbul bir yol sayılamaz.

Zaten, makbul olan yoldan gidilseydi, bu iki kanunu, kendi görüşlerine gö­re tenkit için, iki ciddi yazı kâfi gelirdi. Hepimiz biliyoruz ki, bu yapıl­mamış ve buna, haftalardan beri de­vam etmekte olan bir tahrik kampan­yası tercih edilmiştir.

Hattâ, Paris Presse ismindeki Ameri­kan aleyhtarı bir Fransız gazetesinin çirkin isnatları dahi, mütalâasız, neş­redilmiştir. Ve yazının altında bunun meçhul muharriri tarafından güya mehaz olarak gösterilen birkaç tane ciddi gazete isminden istifade edile­rek, ayni yazının bunlarda da intişar etmiş olduğu iddiasına gidilmiştir ki, baştan başa asılsızdır.

Bütün bunları görüp takip eden bir muhabir. Nevyorktaki gazetesine, va­ziyeti olduğu gibi bildiriyor. Bakın, muhabirin telgrafı nasıl bir tepki do­ğuruyor: Bir yandan Halk Partisi Ge­nel Sekreteri yapılan neşriyatın mâna ve ruhunu bilvasıta «desapprouver» ediyor, yani, silkip atarak zımnan tak­bih ediyor.

Petrolü arayıp bulmak çok masraflı­dır; bulunduktan sonra işletmek, her tarafa sevketmek bundan çok paraya ihtiyaç gösterir. Hiç bir hükümetin bütçesi bu masrafa tahammül ede­mez.

Eski iktidar petrol işini kendisi idare etmek istiyordu, bunda muvaffak ola­madı. Demokrat Parti iktidarı vaziyeti kavradı, yerli ve ecnebi serma­yeye petrol aramak ve işletmek mü­saadesini vermeği kararlaştırdı. Bunu yaparken tabii Hazinenin hakkını düşünmek lâzımdı. Hükümet iki sene evvel bir komisyon kurdu. Komisyon yabancı memleketlerin kanunlarını inceledikten, mütehassısların mütalâ­asını aldıktan sonra bunu temin eden bir petrol kanunu hazırladı.

Kanunu iyi karşılamak ve tadile muhtaç noktaları varsa bunların ta­diline çalışmak lâzım gelirken mu­halefetin müfritleri, petrol işini bir türlü halledememiş olan eski Bakan­lar harekete geçtiler; kanuna topyekûn itiraz ediyorlar, «Eyvah paraları­mız gidiyor!» diye kıyameti koparı­yorlar. Buna teessüf etmemek kabil değildir.

Hükümet petrol işini halletmek, mem­leketi refaha  kavuşturmak için en doğru yolu tutmuştur. Yeni kanun çıkınca, harekete geçmek için şimdi­den hazırlıkların başladığını, Adana mıntakasında yerli sermayedarların, tanınmış bir Amerikan müessesesi ile birlikte 200 milyon liralık bir şirket kurmak işini görüştüklerini haber alı­yoruz. Baltalama hareketi yerine bu gibi faaliyetleri teşvik etmek, lâzım­dır. Eskiden «Var Yemez Ahmet Ağa» adında bir zengin varmış. On para sarfetmez, «Belki aldatırlar» diye hiç bir işe girmez, korku ve tereddüt için­de fakirane bir hayat geçirirmiş. Ona benzemiyelim. Aldanmayalım, fakat aldanmak korkusiyle kendimizi faki­rane bir hayat sürmeğe mecbur etmiyelim.

Bir kurultayın bilançosu 28/2/954 tarihli (Zafer) den :

Muhalefet partisinin kurultayı sona ermiş bulunuyor. ' Merkez teşkilâtı, namzetlerin yüksek vasıfta olması lüzumu yahut merkezin de namzet gös­termesi gibi bazı noktalan tavsiye mahiyetinde olarak ileri sürmüş ve son karar teşkilâta ait kalmak şartiyle, bunlar kabul edilmiştir.

Umumiyetle, bu «fevkalâde» toplan­tı, merkez teşkilâtının umumi heyete başından sonuna kadar ısrarlı bir kur yapması mânasını taşımıştır.

Merkez teşkilâtı, sarih ve kafi olarak, hiç bir talepte bulunmamıştır. Bilâ­kis, hemen her hususta, kararlar üzerinde kurultayın hâkim bulunduğu ve bunun böyle olması lâzım geldiği nok­tası izah edilmiştir.

Bu meyanda, meselâ müstakil nam­zetleri desteklemek yahut bir kişiyi iki yerden göstermek gibi maddeler sessizce ya karar altına alınmış yahut aynen ipka edilmiştir.

Genel başkan İnönünün kurultayı açan ve kapıyan nutuklarına gelince, bunlarda da, ayni sessizlikle bir tek gaye takip olunmuştur: Demokrat Parti iktidarının dört sene içinde, memleketi siyasi bakımdan emniyet­siz, içtimai bakımdan huzursuz, ikti­sadi ve mali bakımdan da pek büyük sıkıntı ve tehlikelere maruz bıraktığı­nı iddia ederek kabil olduğu kadar karanlık ve mukassi bir tablo çiz­mek.

Şimdi bunları kısaca tahlil ederek bir hükme bağlıyalım:

Kurultay umumi heyetinin el üstün­de taşınması, genel sekreterlerinin de ifade ettiği gibi, Halk Partisinin bu­günkü bünyesinin tamamiyle demok­ratik olduğunu ve şef sisteminin ar­tık mevcut bulunmadığını iddia edebilmek içindir.

Bilhassa namzetlerin tesbiti bahsin­de, teşkilâtın rahat çalışmasına ve kendi aralarında bölünmemesine kıymet ve ehemmiyet verilmektedir. Çün­kü seçim işini mahallinde idare ede­cek olan teşkilâtın, bunun neticesini ayni zamanda kendi elde edeceği ne­tice, kendini Meclise getirecek olan netice bilmesi lâzımdır.

Merkez, bu suretle, partinin seçim ka­biliyetini takviye etmiş olacağı kana­atindedir.

Zaten bu kurultayın, partinin bu se­çimlerde müdafaasına hazırlandığı mesele ve prensiplerin ortaya atıla­rak geniş bir şekilde münakaşa edil­mesi ve bu suretle âmme efkârına si­rayet ettirilmesi için değil de, münhasıran teşkilât ile merkez teşkilâtını bir araya getirmek ve zahiri bir ses­sizlik ve sönüklük havası içinde, bir takını tedbir ve tabiyeleri ayarlamak üzere yapıldığı artık anlaşılmıştır.

Meselâ müstakil namzet gösterebilme maddesi; Cumhuriyet gazetesindeki bir tefsire göre, icabında Millet ve Köylü Partisi namzetlerini Halk Par­tisi listesine almak içindir. Maksat bu elmasa dahi, maddenin tadil gören şekli buna müsaittir.

Şu halde Halk Partisi, bir yandan kendi teşkilâtını rahat ve ferah çalış­tırmak, bir yandan da, Demokrat Par­ti iktidarından şikâyetçi ne kadar menfi unsur varsa, bunların hepsini kendi peşine takmak kararındadır.

Devlet ve hükümet icraatı maddeleri­ne şâmil bir «plâtform» kabul etmek, yani millete yapacağı müsbet teklifle­rin sarih bir çerçevesini çizmek, muhalefet partisinin tamamen arka plâna attığı bir husustur. Ve Tek seçim maddesi, ne kadar gayri memnun var­sa, münferit veyahut başka partiden, bunları «işler kötü gidiyor» demago­jisi arkasında sandıkların başına sevketmektir.

Eğer aksi varit olsaydı, bu kurultayda, millet ve tarih, huzurunda, fikirler ve meseleler üzerinde durulurdu. Halk Partisinin, geçmiş dört sene ile ge­lecek dört seneye şâmil devlet ve hü­kümet görüşleri, politikası ve mem­leket bahsindeki yapıcı (konstrüktif) hedefleri taayyün ederdi.

Halbuki, beyanname üzerindeki çalış­malar hiffet ve sathilik ifade eden birkaç tenkit ve tekliften ibaret kal­mış ve koca bir kurultay, memleket işlerindeki olgunluk ve dirayet imtihanını vermeden dağılmıştır. Darılmasınlar, gücenmesinler ama, bu kurul­tayları, siyasi tarihimizde, fikir tenhalığı bakımından örnek bir içtima olarak kalacaktır.

Fakat merkez teşkilâtını vilâyet teş­kilâtına ısındırma manevrası olarak ve bir seçim danışması olarak, kurultay, çalışmıştır. Hattâ o kadar çalış­mıştır ki, namzet tesbiti işinde, «da­nışma kurulları» kaldırılarak bunla­rın yerine, talimatı kulaktan almış olan kurultay delegeleri ikame edil­miştir.

Şu halde, bu kurultay, zahiren de­mokratik, hakikatte ise, celbedilip lâyıkiyle işlenmiş olarak, vilâyetlerde bekleşen seçmen kütleleri nezdine gönderilmiş bir yedieminler ve talimatlılar heyetidir.

İşte hem bu tertibe hem de buna iltihak edecek olanlara karşı, Demok­rat Parti, dört senelik hizmetlerinin başında olarak, müttehit, ve kudretli cephesini dikmiş bulunmaktadır.

b: DIŞARIDA

 

3 Şubat 1954

 

— İstanbul :

Denizcilik Bankası adına Pariste ya­pılan şilepçilik konferansına iştirak etmiş olan şilepçilik işletmesi müdü­rü yardımcısı Fazıl Sarımsaker bu sa­bah uçakla şehrimize dönınüştür. Konferansta, Türk şileplerinin Yunanistanın Kalamata limanından yük almalarına muvafakat edilmiştir.

İdare meclisi âzasından Rüştü Araş ta birkaç gün sonra Paristen şehrimi­ze dönecektir.

10 Şubat 1954

 

— İstanbul :

Dün limanımızdan Polonyaya 1 mil­yon 8 bin lira değerinde 5000 ton buğ­day şevke dilmiştir.

Bundan başka muhtelif memleketle­re 181.510 liralık yaprak tütün ve gülyağı ihraç edilmiştir.

14 Şubat 1954

 

— Karaşi :

(France  Presse Ajansı bildiriyor)   :

Karaşideki iyi haber alan çevrelere göre, Türkiye ile Pakistan, siyasi, ik­tisadi ve kültürel bir antlaşma imzalamak niyetinde olduklarını bildiren müşterek bir beyannamenin metninin kaleme alınınasını tamamlamışlar­dır. Bu antlaşma istikbalde İran, Irak ve muhtemelen diğer Arap memle­ketlerinin katılabileceği bir OrtaDoğu müdafaa sisteminin esasını teşkil edecektir. Bu beyanname yakında, belki de marttan evvel yayınlanacak ve ayni çevrelere   göre   Amerikanın, Pakistana askeri yardımda bulunınak için beklediği işareti teşkil edecektir. Antlaşmanın imzalanınasına matuf müzakereler derhal başlıyabilecek ve bir müddet devam edecektir. Düşünü­len antlaşmada, imzacı devletlerden biri taarruza uğradığı takdirde diğe­rinin otomatik olarak müdahalede bu­lunacağı derpiş edilmiyecek, fakat Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya arasındaki antlaşmalardan mülhem elâstiki bir formül teşkil edecektir.

Orta  Doğunun iki cenahında bu su­retle hazırlanan bu müdafaa sistemi Amerikanın siyasi desteğine ve askeri yardımına mazhar olacak, bununla beraber Amerika, vazife ve malzeme taksimi, yeni ortak kabulü ve bu anlaşmanın gelişmesi hususunda bü­tün mesuliyeti akitlere bırakacaktır.

Bu sistem gereğince, antlaşmanın mü­teşebbisleri olan Türkiye ile Pakista­na Orta  Doğu müdafaa teşkilâtında birinci derecede rol verilecektir.

İhtilâf vukuunda Pakistanın rolü, bi­dayette, kuzeyden gelecek muhtemel bir taarruzda ilk hedefi teşkil edeceği sanılan Basra körfezinin müdafaa­sına yardım edecektir. Orta.  Doğu­nun diğer memleketlerinin tedricen pakta girmesiyle de müdafaayı derin­liğine tamamlamak mümkün olacak­tır.

17 Şubat 1954

 

— Bağdat :

Resmi bir kaynaktan bildirildiğine gö­re, Türkiyenin Irak Büyükelçisi Naci Perkel dün öğleden sonra Irak Başve­kili Fadıl El Cemali ile Dışişleri Ve­kili Abdullah Baki tarafından kabul olunınuştur.

18 Şubat 1954

 

— New  York :

Birleşmiş Milletlerde Türkiye baş tem­silcisi Selim Sarper, bugün televiz­yonla aksettirilen, «Orta Doğu Amerika için ne derece ehemmiyeti hâiz­dir» mevzulu münakaşalı görüşmede ezcümle şöyle demiştir:

— Hiç bir bölge Amerika için, Orta Doğu kadar ehemmiyetli değildir. Mü­dafaa bakımından burası hâlâ bir boş­luk arzetmektedir ve her boşluk da tecavüze yol açar.

Orta Doğu kaybedilirse, Kuzey Afrika ve ayni şekilde Afrikanın Batı sahil­leri kaybedilmiş olur. Kazablankadan Nevyork ve Panamaya uçakla birkaç saatte varılabilir.»

Konuşmaya katılan diğer şahsiyetler «Şu halde Amerika ile Sovyet Rusya arasında bir harbin gayri kabili içti­nap olduğu fikrinde misiniz?» diye sormuşlar, Sarper de:

«Hayır, değilim, Amerikaya görünür­de herhangi bir tehlike mevzuu bahis değildir». Hitlerin Orta Doğuyu istilâya kalkıştığı kendisine hatırlatılın­ca, Selim Sarper şu cevabı vermiş­tir:

—  «Hitler, batıdan Orta. Doğuyu is­tilâ etmiş, sonra da; Doğuya doğru yö­nelmiştir. Sovyet Rusya bir Doğu dev­letidir.  Ve  Batıya  doğru  ilerliyecektir.» Şimdiki Arap  İsrail meseleler hakkında da Selim Sarper şöyle   de­miştir: «İki taraf damütareke vesile­siyle meydana çıkan meselelerde his­siyatla hareket etmekte ve bu husus­ta Birleşmiş Milletlerce verilen ka­rarlara uymamaktadırlar. Mamafih zaman en iyi devadır. Beklemek lâzımdır.

20 Şubat 1954

 

— New  York :

Reisicumhur Celâl Bayar, yeni Tür­kiye  Pakistan andlaşmasından duy­dukları memnuniyeti belirtmişler ve Pakistanın Türkiye gibi sulhu muhafaza etmek arzusunda olduğunu söy­lemişlerdir.

Reisicumhur Celâl Bayar, son iki haf­tadır seyahatte olduklarını beyanla daha fazla tefsirde bulunınamışlar­dır.

— Washington :

Birleşik Amerika Ordu Bakanlığı şe­hit Türk teğmeni Rüştü Arerin ismi­nin umumi emirnameye dahil edilmesini emretmiştir.

Umumi emirname, harp sahasındaki yararlıklarından dolayı madalya ile taltif edilenlerin isimleri de dahil, bütün ordunun faaliyetlerinin resmi bir listesidir.

17 şubat tarihli umumi emirnamede, teğmen Arerin ismi Birleşik Amerika mümtaz hizmet salibini kazananlar arasındadır. Mümtaz hizmet salibi Amerikanın askeri nişanları arasında, kongre şeref madalyasından sonra, ikinci en büyük nişandır.

Madalyanın beratında, teğmen Are­rin 2829 mayıs 1953 tarihindeki mu­harebelerde Sanggorangpo civarında Carson ileri karakolunu müdafaa aderken, şahsi emniyet hissinden tamamiyle uzak olarak, sayıca çok üstün düşman karşısında fevkalâde bir cesaret ve kahramanlık gösterdiği ve tamamiyle vazife hissi ile hareket et­tiği belirtilmektedir.

Bir tabur kadar tahmin edilen düş­man kuvveti karşısında ve mevziin top ve havanlar tarafından mütema­diyen bombardıman edilmesine rağ­men, teğmen Arer ateş yağmuru al­tında mütemadiyen dolaşmış, asker­lerinin ateşlerini tanzim etmiş ve kendilerini teşvik etmiştir. İki saat müddetle gittikçe artan düşman sa­yısına rağmen mevzii müdafaa eden teğmen Arer, yaralanınasına rağmen geri gitmemiş ve vazifesine devamla şehit düşmüştür.

Berat şöyle sona ermektedir:

«Teğmen Arerin büyük cesareti, ne pahasına olursa olsun mevzii müda­faa azmi ve vazifesine bağlılığı kendisine ve Türk ordusuna büyük  bir şeref  kazandırmışlar    ve  bu    askeri hizmet ananelerine  tamamiyle     uy­gun bir şekilde cereyan etmiştir.

— Washington :

Amerikan Dışişleri Vekâletinin dün akşam yayınladığı bir tebliğde ezcüm­le şöyle denilmektedir:

Türk ve Pakistan hükümetlerinin, si­yasi, iktisa di ve kültürel sahalarda daha sıkı bir işbirliğini tahakkuk ettirmek ve gerek kendi hesaplarına ge­rek bütün sulhsever memleketlerin hayrına olarak sulhu ve güvenliği tak­viye etmek yolunda izhar ettikleri ni­yet Amerika hükümeti tarafından ha­raretle karşılanınaktadır.

Tebliğ şöyle devam ediyor:

İstikbal için Önemli olan bu tedbir, bu memleketlerin ayni zamanda bu bölgede oturan diğer memleketlerin, büyük kıymet verdikleri istiklâllerini idame edebilecek durumda olmaları bahsinde munzam garantiler temin etmelidir.

Amerika Dışişleri Vekili geçen ilkba­har Orta  Doğuya ve Güney  Doğu Asya memleketlerine yaptığı seyahatten avdetinde, bu bölgedeki bazı memleketlerde, kendilerini tehdit eden tehlikelere karşı bir endişe kaydettiğini söylemiş, ayni zamanda bu bölgede kollektif bir güvenlik sistemi kurmak hususunda bir arzu müşahe­de ettiğini ve fakat bu sistemin, müş­terek mukadderat İle bağlı ve müş­terek tehlike karşısında bulunan bu memleketlerde doğması lâzım geldiği­ne işaret etmiştir. Şüphe yok ki şim­di bu İki hükümetin teklifleri bu nevidendir. Ve hür dünyada müşterek kuvvet ve Kudretin temellerinin ge­nişlemesi yolunda yapıcı bir merhale teşkil etmektedir.

— Londra :

Pakistan  Türkiye müzakereleri hak­kında dün akşam Karaşi ve Ankarada ayni zamanda bir tebliğ yayınlanınası üzerine, İngiltere Dışişleri Ve­kâleti sözcülerinden biri aşağıdaki beyanatta bulunınuştur:

İngiltere hükümeti, Türkiye ile Pa­kistan arasında sıkı işbirliğinin bu delilini memnuniyetle karşılar. İngil­tere hükümeti müzakerelerden ha­berdar edilmiştir.

Bundan başka İngiliz siyasi mah­fillerinde belirtildiğine göre Ankara ile Karaşi arasındaki anlaşma her şeyden evvel siyasi bir mahiyet taşı­makta ve bugün için hiç bir askeri hüküm ihtiva etmemektedir. Bundan dolayı diğer herhangi bir memleket, Türkiye ile Pakistan arasında sıkı iş­birliği tasarısı karsısında kendisini tehdide maruz addetmemelidir.

Bu anlaşmanın. Orta  Doğunun he­yeti umumiyesiyle müdafaası ile il­gili imkânlarına gelince, ayni mah­fillerde serdedilen kanaate göre, bu faydalı bir başlangıç teşkil eder. Bu­nunla beraber İngiltere ile İngiliz ca­miasına mensup memleketler sırasında mevcut veya mutasavver anlaşma­lara halel getirmez.

Türk  Pakistan anlaşması ile At­lantik paktı çerçevesi içinde tesis olu­nan müdafaa sistemi arasında münasebete gelince, anlaşmanın diğer memleketlerin iştirakine de açık ol­duğu ve yeni iştiraklerin Atlantik paktı sisteminin GüneyDoğu cena­hım takviye edeceği ayni mahfillerde ilâve olunınaktadır.

22 Şubat 1954

 

— İstanbul :

Denizcilik Bankası Denizyolları işlet­mesi müdürü Zeyyad Parlar berabe­rinde, Şilepçilik İşletmesi uzmanlarından Memduh Çamlı olduğu halde Akdenizde sefer yapan gemi kumpanya­larının yıllık toplantısına iştirak et­mek üzere bugün uçakla Kahireye gitmiştir.

23 Şubat 1954

 

— Filaüelfiya :

Türk denizaltısı «Gür»  karşılıklı savunma  yardımı    programı gereğince tamirat ve eğitim için bugün Amerikan deniz üssüne gelmiştir.

Daha önce "(SS329) adı altında Ame­rikan bahriyesine ait bulunan 312 ayak boyundaki denizaltı gemisi Türkiyeye geçmeden evvel altıncı filonun Nato ile müşterek manevralarına iş­tirak etmişti.

Gemiyi burada Türk deniz ataşesi yüzbaşı Haydar Oleaytoyan ile Filadeifiya tersanesi komutanı Amiral Peter   Hass  karşılamıştır.

İkinci Dünya Harbinde bu denizaltı gemisi Güney Çin denizinde 9 düş­man gemisi batırmıştı.

24 Şubat 1954

 

— Bağdat:

Bir basın konferansında TürkiyePakistan paktı hakkında beyanatta bu­lunan Irak Başvekili Fazıl Cemali ezcümle şöyle demiştir:

Irak, Türkiye  Pakistan paktına il­tihak hususunda bir davet almamış­tır ve hattâ bu paktın metni dahi meçhulüm üzdür.

Irak başvekili, bu pakt yüzünden Mı­sır radyo ve basınının Iraka hücum etmelerini hayretle karşıladığını, zira bu paktın müstakil iki memleket ara­sında imzalanınış olduğunu ve bu pakttan Arap memleketlerine hiçbir zarar gelmiyeceğini söylemiştir.

Başvekil sözlerine şöyle devam etmiş­tir:

Irak böyle bir pakta iştirake davet edildiği takdirde bu hususta karar vermek için tek bir kıstasa müracaat edecektir. Bu kıstas da Irakın milli menfaatleridir.

Fazıl Cemali devamla demiştir ki:

Arap devletleri, Araplararası kollektif bir güvenlik paktı ile bağlıdırlar. Fakat Arap devletlerinde silâh olmadıktan sonra bu metnin ne değeri kalır? Silâh elde etmek için iki yol vardır. Bunlardan biri Batı, diğeri de Sovyet Rusyadır. Pakistan ve Türkiye silâhı batıdan almayı tercih et­mişlerdir. Zira Pakistan ve Türkiye idarecileri mesuliyetlerini ve memle­ketlerinin menfaatlerini müdriktirler. Arap memleketlerine gelince, onların menfi tavırlarının da elbetteki bir hududu vardır.

Irak başvekili sözlerini bitirirken şöy­le demiştir:

Irak milli gayelerine sadık kalacak­tır. Ve kral Birinci Faysalın ona bah­şetmiş olduğu hürriyet ve istiklâl bayrağını şerefle taşıyacaktır. Siyaseti­mizi memleketimizin tamamiyeti ve askeri gücümüzün çoğaltılması esas­larına istinat ettireceğiz. Bizce Arap olsun yabancı olsun her türlü propa­gandanın ileri sürdüğü şeylerin hiç bir ehemmiyeti yoktur. Size kat'iyetle temin edebilirim ki, Arap memleket­leri arasında birliğe ve Arap memle­ketlerinin silâhlanınasına muhalefet edenler ancak siyonizme ve komünist idealinden mülhem olan sulh parti­zanlarına hizmet etmektedirler.

— Washington :

Eisenhower hükümetinin, Türkiyeye yapılmakta olan senelik 43.000.000 do­lar tutarındaki iktisadi yardımı 33 milyon dolar arttırarak 76.000.000 do­lara iblâğı kabul ettiğine dair salahi­yetli çevrelerin verdiği haber üzerine yardımın mali yıl içinde yürürlüğe gi­receği tahmin edilmektedir.

Hükümetin. Amerikadan iktisadi yar­dım alan memleketler içinde gelecek mali yıl zarfında kongreden ne miktar talep edeceğine dair henüz kafi hiç bir rakam bildirilmemiştir. Talepler kongreye gönderilinceye kadar her hangi bir açıklamada bulunulması da beklenınemektedir. Önümüzdeki haf­talar zarfında bu hususta bir açıkla­mada bulunulacağı ümit edilmekte­dir.

Türk noktai nazarı, istihsal maliyeti­ni düşürüp ihracatı arttırmak gayesi­ni güden bir iktisadi programın Türkiyenin gelecek senelerde Amerika­dan iktisadi bir yardım görmeden ken­disini idare edeceği merkezindedir.

26 Şubat 1954

 

— Washington :

Dünya bankası tarafından bugün bil­dirildiğine göre, liman inşaatı için Türkiyeye 3.300.080 dolar tutarında bir yatırım yapılmıştır.

Bu hususta verilen izahatta bu meb­lâğ 1950 temmuzunda yapılan 12 mil­yon 500 bin dolarlık, yatırımı tamam­lamak için tahsis edildiği bildirilmiş­tir. Bu ilk tahsisat, Türkiyede liman inşaatı için döviz ihtiyacını karşıla­mak maksadıyla verilmiştir.

Resmi şahısların söylediğine göre, bu yeni meblâğ mezkûr projelerin tahak­kuku için icabeden döviz ihtiyacındaki artışı karşılayacaktır.

Dünya bankasının yayınladığı tebliğ­de şöyle  denilmektedir:

«Türkiyenin dış ve iç ticaretinin bü­yük bir kısmı deniz limanları vasıtasiyle yapılmaktadır. Bankanın ilk yatırımından sonra Türkiyenin dış tica­ret hacmi takriben yüzde 90 ve iç ticareti de büyük Ölçüde artmıştır.

Mezkûr projeler için takdir edilmiş bulunan masrafın yeniden gözden ge­çirilmesine zaruret hâsıl olmuştur, zira:

1— 1950 yılındanberi yapılan çalış­malar ilk projelerde bazı teknik revizyona ihtiyaç olduğunu göstermek­tedir.

2— 1950 yılındanberi malzeme fiatlarında umumi bir artış olmuştur.

3— İnşaat için ithali icabeden in­şaat malzemesi, çelik ve çimento ih­tiyacı ilk tahminden fazladır.

Bu programa dahil olan limanlar şunlardır: Samsunda yeni bir liman inşası, Haydarpaşa ve Salıpazarı limanlarının genişletilmesi, ayni za­manda İzmir Alsancak limanlarile İs­kenderun limanlarının tevsii ve bu m ey anda birçok küçük limanlara munzam daimi tesis yapılması.

Haydarpaşa, Salıpazarı ve İskenderundaki İnşaatın 1955 yılında tamam­lanınası icap etmektedir.

Samsun ile Alsancaktaki inşaat daha uzun sürecektir. Bu husustaki anlaş­ma bugün Türkiye hükümeti adına Türkiyenin Vaşington Büyükelçiliği nezdindeki mali müşavir Münir Mostar ile dünya bankası adına, başkan yardımcısı Robert Garner tarafından imzalanınıştır.

— İstanbul :

Bugün saat 18.20'da Pakistan Basın Ataşeliğinde, Pakistan Haberler ve Propaganda Nezareti Müsteşarı Vezir Ali Şek şerefine bir kokteyl parti ve­rilmiştir.

Türkive  Pakistan ittifakı

2/2/1954: tarihli (Vatan) İstanbuldan :

Türkiye  Pakistan ittifakı, her şeye rağmen gerçekleşmek yolundadır. İki kardeş memleket arasında siyasi, as­keri iktisadi ve kültürel sahalarda sı­kı bir işbirliği kurulmasını derpiş ede­cek olan bu andlaşma hususundaki resmi müzakerelerin çok yakında başIıyacağı tahmin ediliyor.

Türkiye ile Pakistan hemhudut de­ğildirler, fakat bilhassa stratejik ba­kımdan gittikçe küçülen dünyada, iki memleketin müşterek menfaatleri ve müşterek savunma meseleleri o kadar çoktur ki, her sahada ve bilhassa as­keri sahada sıkı bir işbirliğinin esas­larını hazırlamakta geç bile kalınınış­tır.

Bu ittifak her şeyden evvel, iki mem­leketin kendiliklerinden hissetmiş ol­dukları işbirliği ve yakınlaşma zaruretinin bir ifadesi ve neticesi olacak­tır. Türkiyenin, ötedenberi barışın bölünemiyeceği noktasından hareket ederek, bütün dünyada, muhtemel bir komünist tecavüzüne karşı çepeçevre ve inkıtasız bir savunma sistemi ku­rulması gerektiğine inandığı malûm­dur. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar. Amerikada verdiği beyanatta, dünya memleketlerinin güvenlik mevzuunda yapmaları ve yapmamaları gereken şeyleri sayarken, hürriyet ve bütün­lüklerini korumaya hazır memleket­lerin birleştirilmeleri ve mevcut savunma tertiplerine alınınaları lüzumuna da işaret etmişti. Pakistan da, bilhassa Başbakan Muhammed Ali­nin liderliği altında, Türkiyenin do­ğusundaki kocaman bir bölgede, teh­likeyi olduğu gibi idrâk eden ve alınınası gereken tedbirleri de açıkça ifa­de etmekten çekinıneyen yegâne memleket olmuştur. Bu böyle olunca, aralarındaki kilometre olarak uzun mesafeye ve çıkarılan türlü güçlüklere rağmen, iki memleketin görüş bir­liğini işbirliği haline getirmeleri da­ha fazla gecikemezdi.

Şimdiki halde Türkiye  Pakistan it­tifakı kendi başına mıntakavi bir and­laşma olacaktır ve askeri mânası da şimdilik, müşterek savunma plânları­nın hazırlanınası şeklinde olmıyacak, sadece askeri istişarelere münhasır kalacaktır.

Fakat ittifak, bu hali ile bile, yâni tam bir savunma tertibi olmadan ve NATO'ya resmen bağlanınadan bile, hem daha geniş bir savunma tertibi­nin nüvesi hem de NATO'nun doğu ce­nahını kuvvetlendirmiş olacaktır. Bunun için de bütün NATO memleketle­ri, bilhassa Amerika, Fransa, İtalya ve hattâ bidayette bir andlaşmaya muarız olan İngiltere bile, ittifakı desteklemektedirler. Orta Doğu'da hu­susi bir durumu ve bâzı menfaatleri bulunan İngilterenin bu müzahereti çok memnuniyet vericidir.

Bir müddet evvel, Amerika ile Pakis­tan arasında, üslere mukabil silâh yardımı şeklinde, bir andlaşma yapılacağı hakkındaki haberler, Hindistanın şiddetli itirazlarına sebep olduk­tan sonra teyit edilmemişti. Şimdi, bu ittifak tahakkuk ettikten sonra, Pakis­tan ordusunun yeni Amerikan silâh­ları ile teçhizi cihetine gidilebilir. Hintliler, Pakistan'daki bâzı " müfrit elemanların modern silâhları kötüye kullanabileceklerini, yâni Keşmire hattâ Hindistana karşı bir harekete girişebileceklerini ileri sürerek bir si­lâh yardımına da itiraz ediyorlar. Bu endişelere hürmet etmekle beraber, belirtmeliyiz ki, doğu cenahımızda bir işbirliğinin esasını hazırlayarak Kendi savunmamızı ve çepeçevre dünya savunmasını takviye etmek zarureti, bi­zim için .Hindistanın binde bir ihti­male Karşı duyduğu endişeden çok daha ehemmiyetlidir. Bundan başka bir Türk  Pakistan ittifakı, Pakistandaki şimdiki mutedil hükümet: kuvvetlendireceğinden ve    Pakistanın silâhlı gücüne muayyen bir istikamet, vereceğinden Hindistamn endişelerini tahfif etmesi gereken bir şeydir.

Nihayet, Türkiye  Pakistan ittifakı realist bir ittifaktır. Orta Doğu ve Asyadaki diğer memleketler, müşterek tehlikeyi hissedip, realiteleri gördük­çe, ergeç bu nüve etrafında toplana­caklar dır.

Mariz bir ruh haleti

Yazan: Cavit Oral

3/2/954 tarihli (Hürses) Ankaradan :

«Bayara Nevyork'ta büyük tezahürat». Bu tezahürat hakkında merasimi ida­re eden kıdemli bir polis memuru ba­na şunları söylemiştir; «Bu muazzam bir törendir. Türkiye Cumhurreisi Ce­lâl Bayar'a gösterilen sevgi tezahürleri yıllardansonra memleketimizi ziyaret eden başka herhangi bir kimseye yapı­lanların çok üstündedir.

Dikkat ediniz. Bu haberi veren Yeni Sabah Gazetesinin sureti mahsusada gönderdiği muhabiridir. Bu haber Ye­ni Sabahta büyük manşetlerle çıkmış­tır. Yeni Sabah, bu memlekette ken­disinin tek muhalefet gazetesi olduğu­nu iddia eden bir gazetedir. Bu gaze­tenin bugünkü iktidara hiç bir sem­patisi olmadığı sert neşriyatiyie mey­dandadır. Muhalefet organlarından Dünya Gazetesi de dahil olmak üzere bütün taraflı ve tarafsız gazetelerde sayın Bayar'm seyahatine ait intişar eden haberler, havadisler, resimler ve röportajlar hep birbirini teyit eder şe­kilde ve aynı mahiyettedirler.

Şimdi bir de dünkü Yeni Ulus Gaze­tesinin makalesini okuyunuz. Okuyu­nuz diyoruz ama, bu yazıyı insaflı bir vatandaşın başından sonuna kadar okuyup bitirmiş olmasına imkân tasav­vur edilebilir mi veyahut da okuyup bitirinciye kadar rencide edilen hisle­rine hâkim olduğu sanılır mı?

Türkiye Cumhurbaşkanı Celâl Bayar Birleşik Amerikaya kendi kendini mi davet etti, yoksa Başkan Eisenhower'in davetlisi olarak mı gitti? Şu memle­kette Celâl Bayar'm bu seyahatinin aylarca evvel tesbit edildiğini bilme­yen hiç kimse kaldı mı? O halde Amerika tarafından resmen davetli olarak giden Bayar'a, Amerikanın ge­rek resmi makamları ve gerekse va­tandaşları tarafından canlı ve heye­canlı karşılama merasimleri yapılır halk. tarafından sevgi ve sempati te­zahürleri vukubulursa, bu sıcak ve sa­mimi misafirperverlikten memnun olmiyacak bir kimse bulunabilir mi? Eğer Bayar'a bu güzel karşılama merasimleri yapılıyorsa, bunda " başlıca âmü, Türk milletini Amerikada tem­sil eden bir Devlet Başkanı olmasın­dan dolayıdır. Kaldı ki sayın Bayar'm güzel konuşma ve vekarlı hareketle­riyle Türk milletini yabancı bir mem­lekette mükemmelen temsil etmek kabiliyetinde olduğunu ve sempatik şahsiyetinin de Amerika'lılar üzerinde müsbet tesir bıraktığını radyo ve ga­zete haber ve havadisleriyle öğreniyo­ruz. O halde Türkiyenin Amerikada daha iyi tanınınasına ve daha çok se­vilmesine âmil elan bu ziyareti, dar bir parti politikacılığın hasis ve kötü zihniyeti içinde polemik mevzuu yap­mağa ve milli bir gurur hissini böyle parçalayıp küçültmeğe ne demeli?

Bazı müfrit Halk Partililerin dışında mâkul ve mutedil, vicdanlı ve şuurlu Halk Partililer tarafından da tasvip göreceğini sanınadığımız bu menfi, garazkâr ve partizanca yazının hele umumi efkârda hiç bir suretle iyi karşılanınıyacağının acaba farkındalar mı? Kaldı ki Bayar'm her gittiği yer­de samimi karşılanına merasimlerinin tafsilâtını ve Türk Amerikan dostlu­ğunun kuvvet ve sağlamlığını ifade eden iki Devlet Reisi arasındaki kar­şılıklı ve çok güzel nutuklarını radyo­larında heyecanla ve gururla takip et­mekten zevk alan vatandaşların bu milli hislerine müdahale etmeğe kim­senin hakkı yoktur. Eğer yazar bu kö­tü makalesiyle Halk Partisine seçim arifesinde bir hizmette bulunduğuna kanişe, bir parti için bundan daha bü­yük zarar getirecek bir şey tahmin olunamaz. Ve iktidar partisi için de bundan mükemmel bir fırsat buluna­maz. Zira sadece bu makaleyi teksir ettirerek iste karşımızdaki muhalefetin bir milli meselede dahi neler düşündüğünü, neler hissettiğini ve parti politikacılığının kırk derecelik fiyevrisi içinde neler yazmaktan çekinınedi­ğini gösteren mariz bir ruh haletinin korkunç tezahürlerine canlı bir misal elarak yaymak, kâfidir sanırız.

Amerikadaki mevkiimizi nasıl ele gecirdik?

Yazan: A. E. Yalman

11/2/954 tarihli (Vatan) İstanbuldan :

Şikago 4 — Bu seyahate başladığımız zaman öyle umuyordum ki her gün karanlıkta kalkabileceğim, bir gün ev­velki intibaları sıcağı sıcağına akset­tirecek yazılar yazabileceğim. İşe giri­şince gördüm ki bunu yapmak hiç de kolay değil... Bir defa program çok yüklü, sonra fazla olarak ben hemen her gün televizyon ve radyo program­larına çağrılıyorum ve mahalli gazete­ler için Türkiyeye dair yazı yazmağa davet ediliyorum. Bu arada her gün Direr telgraf hazırlamağa ancak va­kit buluyorum. Bugün bir, iki yazı yazmak için bir traktör fabrikasiyle bir çelik müessesesini gezmekten vaz­geçmek lâzım geldi.

Size her günkü programların tafsilâ­tını anlatmağa kalkışsam, faydalı bir iş görmüş olmıyacağım, çünkü ajans­lar ve radyolar, bu malûmatı daha ev­vel yetiştirmiş olacak.. İster istemez umumi intibalar ve hükümler üzerin­de kalmak lâzım...

Bu umumi intibalarım da çok kesif, çok heyecanlı... On gündür tatlı bir rüya havası içindeyim. Amerikayı oldukça iyi tanımama rağmen, alâka­nın ve sevginin bu derecesini bekle­miyordum. Amerikan milleti baştan başa çoğunluk içinde. Politikacısı, meslek adamı, halk insanı bize yakın­lık göstermek için birbirleriyle rekabet ediyorlar. İki Amerikan siyasi partisi­nin tam bir ittifak halinde bulunduk­ları mevzulardan biri budur. Bilhassa infiratçılık meyüleriyle tanınan Ohio'da karşılaştığımız yakınlığı, sevgiyi çok dikkate lâyık buldum. Ohio valisi, çok hararetli bir beyanname neşrede­rek 2 şubat salı gününü Türk günü diye ilân etti. Clevelond şehri de aynı tarzda bir beyanname ile şehir için aynı şeyi yaptı, Toledo şehri için 3 şubat çarşamba günü Türk günü ol­du. Amerika için bu (gün) lâfı, boş bir söz değil... Televizyon, radyo, si­nema, gazeteler, alâkalarını Türk mevzularma çeviriyorlar, mekteplerde Türkiyaden bahsediliyor, halk arasın­da münakaşa mevzuu oluyor.

TEK SADIK ARKADAŞ:

Bu alâkaya, bu yakınlığa sebep ne? Ben öyle anlıyorum ki asıl mesele şurada: Amerika, iki cihan harbinde büyük fedakârlıklara girişmiştir, dün­yayı esaslı şekilde suihe ve selâmete kavuşturmak ihtiyacını şiddetle duyuyor. Şer kuvvetlerinin baskısı al­tında bulunan hür dünyanın ancak umumi bir kalkınına ve işbirliği sayesinde mukavemet kudreti gösterebile­ceğine aklı kesmiştir. Bunun için bü­tün hür memleketlere kalbini açmış, el uzatmıştır. Fakat bu memleketler­den büyük bir kısmı, hususi menfaat ve ihtiras sellerinden âzâde ulamıyor, hodgâmlığa kapılıyor. Yahut görüşle­ri dar, cesaretleri kıttır. Türlü türlü ayırıcı hesaplara kendini kaptırıyor­lar. Moskova da böyle meyilleri istis­mar etmesini ve hür dünya birliğini baltalama yollarını pek iyi biliyor. Ki­mini ürkütüyor, kimine sahte bir em­niyet ümidi veya aldatıcı ticari men­faatler gösteriyor.

Netice şuraya varıyor: Amerika, esas gayeyi kavrayan, benimseyen, o isti­kamete doğru tek basma da olsa, yol almağa azmeden, cesaret duyan mem­leket olarak yanıbaşında yalnız ve yal­nız Türkiyeyi görüyor.

KORE İMTİHANI:

Bilhassa Korede geçirdiğimiz imtihan fevkalâdedir. Bu meseledeki süratli ve cesaretli kararımızla iki şey yaptık: Birincisi her memleketten ziyade ih­tiyacını duyduğumuz müşterek emni­yet sistemini perçinlemek, ikincisi gü­nün birinde kasırga koparsa, Türk milletinin nasıl vuruşacağının canlı bir örneğini ortaya koymak.

Kore kararı, bir takım riskler ve mah­zurlar cesaretle göze alınarak verilen bir karardı. Fakat riske katlanınadan büyük neticelerin nasıl alınabile­ceğini bilen varsa, ortaya çıksın, söylesin. Eğer biz, Kore hareketine iş­tirak meselesinde birinci olarak hare­kete geçmeseydik ve tam teşekküllü bir tugay göndermek gibi kendi cüssemize göre çok geniş bir fedakârlığı göze almasaydik; bazı Avrupa mem­leketlerinin yan çizerek sancak sathi yardımlar kabul etmeleri Amerikanın da tek başına mukavemete atılma­ması ihtimali vardı. Bu takdirde sal­dırıcıyı durduran azimli hareket gelişemiyecek, Moskova zahmetsizce or­talığı kasıp kavuracak. Kore mukave­meti hür dünyanın bütün strateji te­lâkkisini değiştirdi, NATO'da yer almamız, ve Rumeli ve Anadolu şimal hudutlarımızın müdafaasının müşte­rek bir hür dünya hedefi haline gel­mesini mümkün kıldı.

MEHMETÇİK İŞ BAŞINDA:

Korede sahneye çıkan Mehmetçik, kendi başına hârikalar yarattı. Bizi Amerikaya yeni bir tarzda tanıttı ve sevdirdi. Propaganda için Amerikada milyarlarca para sarfetseydi, Meh­metçiğin, bütün Amerikalılar için bir efsane kahramanı haline gelmesini temin etmek suretiyle yaptıklarını ya­pamazdık.

Demokrasiye sadık kalmak, mahzur­larına katlanınak, hür teşebbüse ge­niş ufuklar açmak suretiyle tuttuğumuz yol da, bizi Amerikalılara yaklaş­tırmağa sebep oldu. Amerikan ihtilâlindenberi hürriyet ve demokrasi; Amerikalı için teneffüs edilecek hava mânasına gelir. Bizim çetin engeller zorluklar karşısında demokrasi ve hürü yet yolunda yürümek cesaretini gös­termemiz ve hür teşebbüs sayesinde kısa zamanda simamızı ve kaderimi­zi değiştirmemiz; Amerika ile bizim aramızda kurulan sıkı münasebetlerin sırlarından birini teşkil eder.

KIRILAN REKORLAR:

Esasında müsait olan bu vaziyeti, Ce­lâl Bayar, milletin büyük temsilcisi sıfatiyle son hadde kadar geliştirmeği bilmiştir. Celâl Bayan bütün meziyetleriyle ve hiç bir insanın mâsun kala­madığı bazı kusurlariyle iyice tanıdı­ğımı ve ölçtüğümü sanıyordum. Amerikada kendi siyasi hayatına ait bütün rekorları kıran bir Celâl Bayar gör­düm. Dilini bilmediği yabancı bir memlekette bulunınasına rağmen ya­man bir seziş kudreti, zekâ, samimiyet, tabiilik, vekar ve zarafet göstermiş, her nevi Amerika insanına kendini sevdirmiş, saydırın ıştır. Bilhassa Ame­rikan gazetecilerinin kalbini kazanınayı pek iyi bilmiştir. Bayar çok yo­rucu olan seyahatin hiç bir safhasın­da en küçük bir aksaklık göstermiyor Daima dakikası dakikasına ve şevk, neşe ve alâka ile vazife başındadır.

Etrafındaki Amerikalılar, olgunluğunu yakından görüyorlar ve hayranlık du­yuyorlar. Makama münasip olarak söylediği sözler, umumi efkârda ve ga­zetelerde geniş akisler yaratıyor.

BAYAN REŞİDENİN ŞAHSİYETİ:

Bu seyahatte Celâl Bayarın yanıbaşında yeni bir şahsiyet gördük, tanı­dık ve sevdik. O da Bayan Reşide Bayadır. Amerikalılar, kendi Cumhurreislerinin hanımına (memleketin bi­rinci hanımı) admı verirler, her hareketine alâka gösterirler. Bizde böyle bir itiyat olmadığı gibi, Bayan Reşide daima kendini unutturmak ve müte­vazı ve sakin bir hava içinde yaşa­mak istemiştir. Hattâ Celâl Bayar Cumhurreisi olduğu zaman Bayan Reşidenin, Ankarada Meşrutiyet caddesi­nin başında bulunan küçük apartımanından ayrılmak istemediği ve: «Var­sın, Çankayada resmi işler görülsün, fakat evimiz burası olsun» diye dü­şündüğü rivayet edilir.

Amerika seyahatinde Amerikalılar, Bayan Reşidenin vekar, zarafet, her yeni şeye merak ve alâka, insanca ol­gunluk ve nezaket gibi taraflarım biz­den evvel keşfetmişler ve yalnız mev­kii dolayisiyle değil, şahsiyeti dolayısiyle de kendisine hürmet göstermiş­lerdir.

Amerikada yapılan seyahat milleti­miz hesabına tam mânasiyle bir za­fer teşkil eder. Küçük duygular ve hesaplarla havayı bulandırmak istiyen kimselere ancak bozguncu gözüyle bakılabilir. Görüş ve sezişlerinde se­lâmet bulunan milletimiz, bu gibilerin foyasını anlamakta gecikmiyecek ve kendileri hakkında lâzım gelen hük­mü verecektir.

Korkunç bir baltalama hareketi Yazan: A. E. Yalman

12/2/954 tarihli Vatan İstanbuldan :

Şikago, Amerikada geziyoruz, do­laşıyoruz. Her tarafta kalkınına, her tarafta terakki akım, bünyede kesif ve süratli bir deveran... Bunlar, hür gidişin, hür teşebbüsün, ancak bu sa­yede yetişen şahsiyetlere kıymet ve imkân verilmesinin neticeleridir. Amerikanın bütün dünyaya yardım ede­bilecek, bütün dünyanın dertlerini omuzlarında taşıyabilecek bir kudrete varmasının, hikmeti, halkın teşebbüs ve enerjisine hudutsuz bir gelişme sa­hası vermesinden ibarettir. Eğer bu­rada merkeziyetçi bir vasilik sistemi olsaydı ve bu sistem her şeyi dar öl­çülerle sevk ve idareye kalksaydı, Amerikanın bugünkü ileri merhaleye varması tasavvur bile kabul etmezdi.

Devletçiliğin akamet yaratan, vatan­daşlarda faaliyet heves ve imkânını boğan rolünü biz de yakından gördük, hür teşebbüsün kapıları açılınca, ne gibi muazzam neticeler alındığına da şahit olduk. Geri kalmış memleketi­mizi süratle ilerletmenin yolu, umu­mi menfaatin çerçevesi içinde hür te­şebbüse imkânlar vermek ve bu ara­da ecnebi sermaye ve bilgisini de ge­niş ölçüde faaliyete çağırmaktır. Ken­di vasıta ve imkânlarımıza süratli bir gelişme temin edeceğimizi sananlar ve hesap bilmeyen kimselerdir ve ge­riliği İstismarda ve ecnebi düşmanlığı yaratmakta kendileri için menfaat insanlardır veyahut maskeli ecnebi ajanlarıdır ve bunların tuzağına yu­varlananlardır.

HANGİ KAPİTÜLÂSYON?

Ecnebi sermayesinin bize kapitülâs­yon getireceğini, kendi evimizin müs­takil sahibi sıfatiyle olan mevkiimizi tehdit altında bırakacağını söyleyerek halkın, bazı kısımlarındaki cehaleti ve vehmi istismar edenler, Türk iktisadi varlığına ve terakki imkânlarına kar­şı göz göre bir sabotaj hareketine gi­rişmiş kimselerdir. Tuttukları yolun, Moskova tarafından şiddetle alkışla­nacağına bel bağlıyabilirler.

Bizzat hür teşebbüse yer veren, hattâ sen kongresinde bu rolü genişletmek ihtiyacını duyan Halk Partisinin, bazı müfritlerinin tesiri altına düşerek, devlet vasiliğini, hür teşebbüs ve ec­nebi sermayesi aleyhtarlığını bir se­çim propagandası mevzuu haline koy­ması, parti hesabına bir intihardır, şuursuz parti İhtiraslarının milli men­faati ne dereceye kadar tehdit altında bırakabileceğinin de canlı bir misali­dir.

PETROL DÂVAMIZ:

Bugün Ortaşarkın bazı memleketleri­ne nimetler yağdıran petroller, asır­larca müddet "bizim elimizde bulun­du. Bazı alâkalı devletler bunları biz­zat işletmememiz ve günün birinde kendilerine peşkeş çekmemiz için her nevi gayreti sarf ettiler.

Bunu bilmemize rağmen petrol ara­ma işinde makul yolu tutmadık. Biz­zat aramak ve işletmek gibi hesapsız ve manasız bir iddiaya esir kaldık. Yirmi seneyi aşan bir arayış devresin­de âzami fedakârlıklarla elde ettiğimiz neticeler mahduttur. Geniş ölçü­de petrol aramak, bulunca icap eden külfetli teçhizatı meydana getirmek için icap eden maddi imkânlardan, tecrübeden, sürat temin edecek verim­li işletme usullerinden mahrumuz. Bir taraftan da yollar yapılıyor, memle­ket gelişiyor, akaryakıt ihtiyacı şid­detle artıyor. Harice karşı ödeme im­kânlarımızın geçirdiği buhranda baş­lıca âmil, hariçten gittikçe artan bir nisbette akaryakıt getirmek zarure­tidir.

Ecnebi sermayesi ve petrol kanunla­rına karşı gelmenin zaruri neticesi; memleketteki gelişmelerin durmasını veya son hadde kadar yavaşlamasın; istemektir ki, böyle.bir baltalama ha­reketi ancak yabancı düşmanların işi­ne gelir ve bu sayede elde edeceğimiz iş ve faaliyet imkânlarından bütün milleti mahrum bırakır.

BALTALAMANIN YOLU:

Ecnebi sermayesini teşvik kanunu Meclisten çıkmıştır, petrol kanunu da çıkmak üzeredir. Bunlardan maksat, harice emniyet telkin etmek, bize sermaye, bilgi, teşebbüs çekmek, iş imkânı yaratmaktır.

Meclisteki büyük ekseriyetin yardımiyle hükümet bu istikamette gayret­ler sarfederken bazı zümre ve gazetelerin bu himmetleri yıkmak için ha­rekete geçmeleri, elemle karşılanacak bir şeydir. En çok satışlı diye tanınan bir gazetenin hislere hitap ederek neş­riyat yapması bazı Amerikan muhitle­rine ve gazetelerine Türkiyede bir ec­nebi düşmanlığı cereyanı bulunduğu intibaını verebilir. Bu da memleket hesabin a büyük bir tehlike, telâfisi güç bir zarardır. Basit his ve vehimleri ha­rekete getirmek suretiyle akim hâkimiyetini ve memleketin esaslı menfa­atlerini tehdit altında tutmak, dedikoducu tip gazetelere muvakkat satış­lar kazandırabilir. Fakat millet bun­ları ağır bir surette ödeyeceği gibi, al­datıldığını ergeç farkeden vatandaşlar da baltalama yolunda yürüyenleri affetmez. Bu gibi gazetelerin siyasetine hâkim olanların bu seyahatte hazır bulunınamaları ve hakikati kendi göz­leriyle görmemeleri yazık olmuştur. Fena niyet besliyenler bunu görseler de fayda etmezdi, fakat menfi hisle­rin istismarında bir insaf hududu ol­sun kabul edenlerin, böyle bir baltalama hareketine katılmağa belki elleri varmazdı.

Hükümet doğru yoldadır. Baltalama hareketine katılanlar, umdukları , şe­kilde milletten yüz bulamayacaklar, hataların bedelini ödeyeceklerdir, fa­kat muvakkat bir zaman için olsun milletin de bu hatalar için kısmen bedel ödemesi yazıktır. Geriliğin son zincirlerini kırmak, tam yolla ilerle­mek ve milleti tenvir suretiyle baltalama teşebbüslerini akamete uğrat­mak; bugün için en başta gelen bir milli hedefimizdir.

 

II. BİRLEŞMİŞ MİLLETLER

 

4 Şubat 1954

 

— NewYork (Birleşmiş Milletler) :

Birleşmiş Milletler Sekreterliği, Ku­zey Kore Dışişleri Vekili Nam İrin Genel Sekretere gönderdiği bir tel­grafın 'metnini yayınlamıştır. Nam İl Çin  Korelilerin de iştirakiyle, Ko­re meselesini görüşmek üzere Genel Kurulun toplanınasını İstemekte ve beşli konferans hususunda Molotovun teklifini desteklemektedir.

— NewYork  (Birleşmiş Milletler) :

Mısır, tarafsız Eloja bölgesinin bir noktasının İsrail tarafından Mısırİsrail mütareke hükümlerine aykırı olarak ihlâl edildiğini ileri süren bir şikâyetini Güvenlik Konseyine tev­di etmiştir.

10 Şubat 1954

 

— NewYork (Birleşmiş Milletler) :

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Dag Hammarskjoeld bugün yaptığı basın konferansında, bitaraf memleketlere gitmeyi talep eden 90 Koreli esirinin akıbetiyle Birleşmiş Milletle­rin meşgul olduğunu ve bu. esirlerin istedikleri memleketlere kabulleri için sarfedilen bütün gayretlere yar­dım ettiğini söylemiştir.

12 Şubat 1954

 

— NewYork (Birleşmiş Milletler) :

Güvenlik Konseyi bugün Filistin me­selesinin tetkikine devam etmiştir. İsrail ve Mısır mümessilleri Konsey toplantısına davet edilmişlerdir.    İsrail delegesi Abba Eban söz alarak İsrail'in Mısırdan şikâyetini izah etmiştir. Bu şikâyet bilindiği gibi İsra­il ile ticaret yapan gemilerin Süveyş kanalından geçmelerine Mısır hükümetinin tahditler vazetmesiyle ilgili­dir. Eban, Güvenlik Konseyinden, Mısır hükümetinin Süveyş kanalında ve Elat körfezinde giriştiği hasmane hareketlere derhal ve tamamen son vermesini istemiştir.

— NewYork (Birleşmiş Milletler) :

Lübnan murahhası Charles Malik. Konseyin, Mısırın şikâyetini nazarı iti­bara almasını istemiş ve bunun gündeme konulması için bir takrir sunınuştur.

Fransız murahhası, İngilterenin tek­lifini destekliyerek Mısır tarafından vâki şikâyetin daha sonraki bir oturumda incelenınesini istemiştir.

Sovyet murahhası Vişinski ise Mısırı desteklemiş ve bu memleketin şikâ­yetinin derhal incelenınesi talebinde bulunınuştur.

Nihayet Konsey bir Amerikan tekli­fini ittifakla kabul etmiştir. Buna gö­re Mısırın şikâyeti gündeme alına­cak ve fakat İsrailin şikâyetinden ay­rı olarak incelenecektir.

Konsey yarın mahalli saatle 15,00 te tekrar toplanarak müzakerelerine de­vam edecektir.

15 Şubat 1954

 

— NewYork  (Birleşmiş Milletler) :

Güvenlik Konseyi bugün gmt. ayariyle saat 20.13 te toplanarak, Süveyş kanalındaki seyrüsefere Mısır    tarafından konulan tahditlere karşı israilin şikâyetini incelemiştir.

Bu müzakerelerde Mısırı temsil et­mek üzere Kahireden Mahmut Azmi gelmiştir. Mahmut Azminin yardım­cısı General Abdülhamit Galep, şun­ları söylemiştir:

Mısır hükümeti, kendi kara suların­da, mâkul ve devletler hukukuna uy­gun tedbirler tatbik etmekte oldu­ğunu inkâr eylememektedir. Fakat İsrailin, bu tedbirlerin meşruiyetine itiraz hakkı olduğunu reddetmekte­dir.

Harö kaçakçılığını önlemek üzere Mı­sır gümrüğü tarafından tatbik edi­len araştırma ve müsadere İsrailMısır mütareke anlaşmasına ve Sü­veyş kanalında seyrüsefer serbestisi­ne dair 1888 İstanbul mukavelesine uygundur.

Mısır gümrüğü 1951 denberi Akaba körfezinden geçen 267 gemiden yal­nız 3 ünde araştırma yapmış ve hiç bir eşya  müsadere  etmemiştir.

General Abdülhamit Galep, İsraili Akaba körfezini Elath ismiyle bir İs­rail körfezi haline getirmek istemek­le suçlandırmış ve «Bu suretle, Mı­sırla mütareke akdinden sonra Kızıl Denize doğru ilerliyen İsrail silâhlı kuvvetlerinin durumunu takviye et­mek istemiştir» demiştir.

İsrail adına söz alan Abba Eban, Konsey üyelerine, 1950 Mısır karar­namesi ve Süveyş kanalında seyrüsefere konan tahditler hakkındaki 1953 tâdilleri metnini bildirmiş ve Kon­seyden bu tahditleri derhal kaldırt­masını ve bu kararın tatbikini temin için bir kontrol sistemi kurmasını İs­temiştir.

16 Şubat 1954

 

— Birleşmiş Milletler   (NewYork) :

Güvenlik Konseyinin dünkü toplan­tısında Mısır murahhasının beyana­tına cevap vermeğe devam eden İs­rail murahhası, «Akaba» körfezinin İsrailleştirilmesi hakkındaki     iddiayı reddetmiş ve bahis mevzuu keyfiye­tin İsraillilerce bu körfeze İbrani di­linde bir ad verilmiş olmasından iba­ret bulunduğunu söylemiştir. M. Eban, Mısır murahhaslarını Kana! bölgesindeki seyrüsefere Mısır hükü­metince mevzu tahdidatın tesirlerini Güvenlik Konseyine ehemmiyetsizmiş gibi göstermeğe gayret sarf ettikleri mütalâasında bulunınuştur.

Müteakiben söz alan Mısır murahha­sı Mahmut Azmi Süveyş Kanalında­ki tahdidatın esasen gevşetileceğim, bu hususta Mısır hükümeti tarafın­dan bir kararnamenin hazırlanınış olduğunu bildirmiş ve bilhassa bu kararnamede seyahatleri sırasında bir Arap limanına uğramadan İsraile gidecek olan gemilerin araştırılmaya tâbi tutulmayacağı keyfiyetinin tas­rih edilmiş bulunduğunu beyan et­miştir.

Bundan sonra söz alan ve ileri sürü­len iki tez karşısında hükümetinden talimat almak lüzumunu serdeden Türk murahhası Selim Sarperin tek­lifi üzerine Güvenlik Konseyi, müza­kerelerin 24 şubat çarşamba gününe talik edilmesine karar vermiştir.

17 Şubat 1954

 

— Birleşmiş Milletler   (NewYork) :

Birleşmiş Milletler Teşkilâtı Genel Sekreteri Dag Hammarskjoeld, İsraille Ürdün arasındaki mütareke anlaşmasının tatbik şekillerini gözden geçirmek ye gerekirse tadilât yap­mak için Ürdünle İsrail arasında pek yakında bir konferans toplıyacaktır. İyi haber alan bir kaynaktan bildi­rildiğine göre Genel Sekreter bu konferansın üç haftaya kadar Kudüste toplanınasını istiyecektir.

Bu karar İsrail tarafından vâki bir talebe müstenittir. İsrail, mütareke anlaşmasının 12'nci maddesi ahkâmı­na dayanarak bir konferans akdini istemişti. Filhakika bu 12'nci madde hükmü taraflardan biri talep ettiği takdirde bir konferansın toplanabi­leceğini ve bu konferansa iştirakin mecburi olduğunu derpiş etmektedir.

Birleşmiş Milletler Teşkilâtı Genel Sekreteri, İsrailin bu talebini Ürdün hükümetine bildirmiş ve müspet ce­vap alınınası için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Fakat Ürdün bu ta­lebe iki defa menfi cevap vermiş ve muhtelit mütareke komisyonu çerçe­vesi dışında İsraille bir konferans masasında bulunınayı reddetmiştir. Halbuki, Ürdünün zikrettiği muhte­lit mütareke komisyonunda, hudut meseleleri hakkında cereyan eden müzakereler semeresiz kalmış bulunınaktadır.

Ürdünün red cevabı karşısında, Ge­nel Sekreter Dag Hammarskjoeld şimdi bu konferansı resen toplantıya davet etmek kararını vermiştir. Çün­kü Genel Sekreter, mevcut vaziyet içinde kendisini hukukan buna mec­bur addetmektedir.

Dsg Hammarskjoeld, mutasavver konferansa Birleşmiş Milletler Teşki­lâtının yüksek memurlarından Ralph Bunche'm da şahsen veya vekil gön­dermek suretiyle iştirakini teklif et­mektedir. Ralph Bunche'm, Filistin ihtilâfında aracılık vazifesini büyük bir fedakârlık ve maharetle ifa et­miş olduğu bu münasebetle hatırlatılmaktadır.

Konferansın ne zaman toplanacağı henüz bildirilmemektedir. Bunun için, İsrailden bir tekid mektubu beklenınektedir. İsrail hükümeti bu mek­tubunda konferansın toplanınasını resmen bir kere daha istiyecektir.

20 Şubat 1954

 

—  Birleşmiş  Milletler   (NewYork) :

Mısırın Birleşmiş Milletler nezdindeki delegesi General Galip, bugün rad­yo ile yayınlanan beyanatında, Süveyş Kanalı Mısıra aittir. Binaena­leyh, Mısır hükümetinin, milli mü­dafaasının gerektirdiği vakalarda kanaldaki seyrüseferi kontrol etmeğe hakkı vardır, demiştir.

General Galib Mısırın sahip bulun­duğu kontrol hakkını İsraile ait eş­ya hamuleleri hususunda gayet temkinli bir şekilde kullanınış olduğuna işaret etmiştir.

Mısır delegesinin bu sözlerine, İsrail delegesi Doktor Eban'm verdiği ce­vap da aynı şekilde radyo ile yayınlamıştır. İsrail delegesi cevabında, Mısırı, Süveyş kanalındaki seyrüsefe­ri tahdit etmekten meneden eylül 1951 tarihli Güvenlik Konseyi kara­rını hatırlatmış, Süveyş kanalından her memleketin serbestçe istifade et­me hakkı bulunduğunu belirtmiştir. Dr. Eban İsraile ait deniz nakliyatının yüzde doksanının Mısır ablukası yü­zünden yollarından çevrilmekte ol­duklarını bildirmiştir.

Süveyş kanalında Mısır ablukası hu­susunda İsrail delegasyonunun şikâ­yeti müzakerelerine çarşamba günü devam olunacaktır.

23 Şubat 1954

 

— Birleşmiş Milletler :

Birleşmiş Milletlerdeki Mısır temsilci­si Mahmut Azmi bu sabah oy birliği ile insan hakları komisyonunun başkanlığına serilmiştir.

— Londra :

Bugün öğleden sonra Avam Kamara­sında cereyan eden müzakereler sıra­sında İşçi mebuslardan M. George Craddock Başvekil Sir Winston Churchill'e, «Birleşmiş Milletler teşkilâtı­nı, sözcülerin sadece milli devletle­rin mümessili olmıyacakları fakat ge­nel olarak bütün beşeriyetin emelleri için konuşacakları bir teşekkül haline getirmek» maksadıyla Birleşmiş Mil­letler anayasasında değişiklik yapıl­masını temin için çalışmak isteyip istemediğini  sormuştur.

Churchill şu cevabı vermiştir:

«Hayır efendim Bütün bunlar bana çok cazip gelmekle beraber bu gaye­nin tahakkuk ettiğini görecek kadar yaşayabileceğimi veya hiç olmazsa iş başında kalacağımı zannetmiyorum.

Eğer elimde kudret olsaydı Birleşmiş Milletler teşkilâtına muhakkak ki, bugünkü şekli vermezdim. Aksine olarak her zaman bu teşkilâtın mahalli bölgelerin  tesisi  esasına dayanınası gerektiğini düşündüm.  Bu  bölgelerin gayesi de, mahalli gruplar içinde enşayanı dikkat ve üstün insanları bu­larak bunları teşkilâtın başında bir üstün meclis halinde toplamak olmadım ve o zamandanberi de bir daha elime fırsat geçmedi.

27 Şubat 1954

 

Birleşmiş Milletler   (NewYork) :

Türkiyenin Birleşmiş Milletler nezdindeki murahhasheyeti balkanı Se­venlik  Konseyine başkanlık edeceği Birleşmiş Milletler merkezinden bildirilmektedir.

III. BALKAN   PAKTI

 

— Ankara :

 

24 Şubat 1954

Ankara Paktının birinci yıldönümü münasebetiyle Ankara Gazeteciler Cemiyeti tarafından şehrimizde TürkYunan ve Yugoslav gazetecilerinin iştirakiyle bir konferans tertip edil­miştir.

2723 şubat ve 1 mart günleri yapı­lacak olan konferansa Yunanistanı Yunan gazetecilerinden Alkis Zafiropulos, Epemendes Baburis ve Platen Metaksas, Yugoslavyayı da Yugoslav Gazeteciler Cemiyeti Başkanı ve Tanjung Ajansı başmuharrirlerinden Stay Duhar, Bora Milyovski ve Slobodan Glumaç temsil edeceklerdir. Yugoslav heyeti dün akşam Belgrattan trenle memleketimize mütevecci­hen hareket etmiştir. Yunan heyeti de önümüzdeki günlerde hareket ede­cektir. .

Konferansa iştirak edecek Ankara Paktı devletleri gazetecileri şerefine Ankarada bulundukları müddet zarfında muhtelif ziyafetler verilecek­tir. Ayrıca 1 mart gecesi, Yugoslav Büyük Elçiliği tarafından Balkan gazetecileri ve yine Ankarada yapıla­cak olan Balkan talebe festivaline iş­tirak edecek Öğrenciler şerefine bir kokteyl parti tertiplenıniştir.

Konferansta konuşulacak başlıca mevzular, Müttefik Balkan memle­ketleri gazetecileri arasında işbirliği­ni tesis ve takviye meselesi, gazeteci mübadelesi ve muhtemelen bir Bal­kan gazeteciler birliği kurulmasıdır. Konferansa iştirak edecek TürkYunan ve Yugoslav gazetecilerinin konferansın  toplandığı  günler   içerisinde Reisicumhur Vekili Refik Koraltan ve Başvekil Adnan Menderes tarafından kabulleri muhtemel bu­lunınaktadır.

Konferansta Türkiye adına İstanbul, İzmir, Adana ve Ankara Gazeteciler Cemiyetleri temsilcileri hazır bulunacaklardır.

25 Şubat 1954

 

— İstanbul :

Ankara Paktının birinci yıldönümü münasebetiyle Türk, Yunan ve Yu­goslav gazetecilerinin iştirakiyle 27 şubat cumartesi günü Ankarada top­lanacak konferansa katılacak Yu­goslav Gazeteciler Cemiyeti Başkanı ve Tanjug Ajansı başmuharrirlerin­den Stay Duhar, Bora Milyovski ve Slcbodan Glumaç bu sabah 9,50 de Semplon ekspresiyle İstanbula gel­mişlerdir.

Yugoslav gazetecileri Sirkeci istasyo­nunda Yugoslav konsolosluğu men­supları tarafından karşılanınışlardır.

27, 28 şubat ve 1 mart tarihlerinde yapılacak toplantılara iştirak etmek üzere Yugoslav gazetecileri yarın akşam 20.50 de ekspresle Ankaraya ha­reket edeceklerdir.

— Ankara : 27 Şubat 1954

Türk, Yugoslav ve Yunan basın tem­silcileri arasında ilk toplantı bugün saat 16'da yapılmıştır. Müşaverelerin daha ilk safhasında bir Balkan basım anlaşması imzalanınası ittifakla kararlaşmiştır.

Kurulması derpiş edilen Balkan ba­sın birliği, Türkiye  Yugoslavya ve­ya Yunanistandan hangisine müte­veccih olursa olsun ayırıcı veya kötü­leyici neşriyatı elbirliği ile karşılıyacak ve üç millet arasındaki dostluğun gelişmesi yolunda gayret sarfedecektir. Haber, yazı ve fotoğraf mübadelesiyle karşılıklı heyetler gönderilme­si karara bağlanan hususlar arasındadır. Balkan basın birliğinin bir sta­tüsünü hazırlamak üzere üç kişilik bir komisyon kurulmuştur. Türk de­legasyonu tarafından ileri sürülen teklifler Yugoslav meslekdaşları tara­fından tereddütsüzce kabul edilmiş­tir. Yunan delegasyonu da ilk adımı teşkil eden böyle bir teşebbüsün muvaffakiyetli olması bakımından an­laşmaya şimdiden son derece kati hü­kümler konına sini uygun görmemiş, fakst zikredilen hususların tahakku­ku için Balkan Paktı çerçevesi için­de faaliyete geçilmesi ve işbirliği yapılması hususunu memnunlukla kar­şılamıştır.

— Paris :

Belgrad radyosu dün akşam, 28 şubat 1953 te imzalanınış olan Üçlü Paktın birinci yıldönümü münasebetiyle bir yorum yapmıştır. Bu yorumda ezcüm­le şöyle denilmektedir :

«Üç Balkan memleketi arasında, Bir­leşmiş Milletler anayasasına ve hukuki müsavat esasına göre imzalanınış olan tu pakt, bir senede ne kuv­vetli bir âmil olduğunu göstermiştir.»

Ankara Paktının Balkanlarda bir sulh âmili olmak bakımından kıyme­ti umumiyetle kabul edilmiştir.

Paktı imzalamış olan Türkiye, Yuna­nistan ve Yugoslavya, pakt esasına göre ve mütekabil bir anlayış içinde siyasi, askeri, iktisadi ve kültürel sa­halarda, aralarındaki işbirliğini inkişaf ettirmişlerdir. Bu işbirliği, Üçlü Pakt daimi sekreterliğinin ihdası ve zaman zaman yapılan askeri istişa­relerle bir kat daha sıklaştırılacak­tır.»

Belgrad radyosunun yorumcusu söz­lerine şunları ilâve etmiştir : «Balkan  Paktından  iftiharla  bahsedebiliriz.»

28 Şubat 1954

 

— Ankara :

Ankara Paktının birinci yıldönümü münasebetiyle Türkiye Milli Talebe Federasyonu tarafından, Türk _ Yunan ve Yugoslav öğrencilerinin işti­rakiyle, Başvekil Adnan Menderes'in yüksek himayelerinde, Dışişleri Veki­li Prof. Fuat Köprülü, Milli Eğitim Vekili Prof. Rıfkı Salim Burçak, Yu­nan Büyük elçisi Ekselans Jean D. Kalergis, Yugoslav Büyük elçisi ek­selans Miso Pavicevie ve Ankara Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Hüseyin Cahit Oğuzoğlundan müteşekkil şeref komitesinin riyasetinde tertip edilen Balkan talebe festivalinin açılış töre­ni bugün saat 11,20 de Ankara Dil ve Tarih _ Coğrafya Fakültesinde yapıl­mıştır.

Bu merasimde Reisicumhur Vekili ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan, İçişleri Vekili Ethem Menderes, Milli Eğitim Vekili Prof. Rıfkı Salim Burçak, Dışişleri Vekâle­ti Umumi Kâtip Vekili Müsteşar Büyük elçi Nuri Birgi, Ankara Valisi Kemal Aygün, Yugoslav ye Yunan Büyük elçilikleri, Ankara Üniversite­si rektörü, Yugoslav ve Yunan Bü­yükelçilikleri basın ataşeleri, festiva­le iştirak eden 200'ü mütecaviz TürkYunan ve Yugoslav öğrencisi, Üni­versiteliler, davetliler ve basın men­supları  hazır  bulunınuşlardır.

Riyaseticumhur bandosunun çaldığı Türk, Yugoslav ve Yunan milli marş­larından sonra Türkiye Milli Talebe Federasyonundan Özcan Yazlak ta­rafından, Başvekil Adnan Menderes­in üç milletin gençlerine hitap eden şu mesajı okunınuştur:

«Üç dost milletin aziz gençleri,

Ankara andlaşmasının birinci yıldö­nümü münasebetiyle, sırf kendi il­ham ve teşebbüsünüz ile bugünkü toplantıyı ve onu takip edecek şenlik haftasını hazırlamış olmanızdan üç millet hesabına büyük huzur ve gurur duymaktayım.

Bu huzur, bir realizm ve aklıselim eseri olan dostluk ve işbirliği andlaşmasının değerini, yarın memleketlerinizin mukadderatını idare edecek olan siz gençlerin, lâyıkiyle anlamak­ta olduğunuzu bilmekten geliyor.

Milletler arasındaki münasebetlerde, hayatiyeti haiz olan anlaşmalar, an­cak karşılıklı dostluk ve hürmete dayanan ve jeopolitik zaruretlere cevap verenlerdir. Milletlerin hayatı, birbi­rini takip eden bir nesiller zinciri halinde, sürekli bir ilerleyiştir. Maddi, mânevi bir çok değerlerimizi, idealle­rimizi babalarımızdan tevarüs ettik, yarın, oğullarımız, torunlarımız bu mirası, kendi oğullarına ve torunları­na intikal ettirmek için devralacak­lardır. Bu devir ve tesellümde en mühim olan cihet milletlerin saadeti­ni temine yarayacak değerlerin bü­tün hayatiyetini muhafaza eder şe­kilde nesilden nesile intikal ettirebilmesidir. İşte, üç millet arasındaki dostluğu sizlere, bütün hayatiyetiyle devredebileceğimizin verdiği itimat, kalb huzurumuzun zengin bir kayna­ğıdır.

Gururumuz şundan ileri geliyor: Uğ­runda didindiğimiz, gerekirse çarpı­şacağımız insanlık ideallerimizi benimsiyen, zamanı gelince vukufla devralacak bir nesil yetişmiştir. Üç büyük milletin gençleri aynı güzel hislerle meşbu, aynı insani ideallere sahiptir.

Aziz gençler,

Genç yüreklerinizin ve esaslı kültü­rünüzün, sizleri, hayatınızın bu dev­resinde, nasıl tarafsız fakat sert, adaletli fakat tenkitçi yaptığını biliyo­ruz, heyecanlısınız. Onun içindir ki, müştereken tertiplediğiniz bu şenlikler, andiaşmayı benimsediğinizi ifa­de bakımından çok manalıdır, sizleri bir arada toplanınış, başka başka dil­ler konuştuğunuz halde anlaşmış ve başarılması güç bir teşkilâtçılık ese­rini fiile çıkarmış görmek, Ankara andlaşmasına hâkim olan ruh ve zih­niyetin doğru ve güzel olduğuna, onunla istihdaf edilen gayelerin ta­hakkuk yolunda olduğuna en beliğ bir delildir.

Balkan gençlerinin, bir arada, böyle bir vesileyi tes'id için toplanacakları­nı düşünınek, çok değil, 3040 yıl önce, hayal ufuklarını aşan bir şeydi. Bunun tahakkuku, insanlık idealleri­nin er geç galebe edeceğinin büyük bir müjdecisidir.

Bütün bunları bizzat söylemek ister­dim. Mecburiyet ve meşguliyetlerim, sizlerle, asil cehrelerinizdeki inanı gö­re göre konuşmaktan beni mahrum etmektedir. Fakat size demin bahset­tiğim müjdeyi getiren bu günü kal­ben sizlerle beraber kutluyorum.»

Başvekilimizin Balkan gençliğinin büyük tezahüratı ile karşılanan bu mesajından sonra Yugoslav Talebe federasyonundan Miliç Bugaçiç, Yu­nan Talebe Federasyonundan Yani Papadimitris, Yugoslav ve Yunan Üniversite gençliği adına birer konuş­ma yaparak paktın ehemmiyetini dünya siyasetindeki rolünü ve üç memleket gençliği arasında bugün mevcut olan ve daha da inkişaf et­mesi beklenen dostluk ve sıkı bağ­ların önemini tebarüz etmişlerdir.

Bundan sonra T. M. T. F. dan Mes­ut Ülkü şu konuşmayı yapmıştır:

«Üç memleket arasında mevcut ve tarihi dayanaklara sahip olan dost­luk son zamanlarda kendini gösteren bazı zaruretler karşısında perçinlenınek ihtiyacını hissettirmiş ve bunun tabii neticesi olarak geçen sene bugün Ankara paktı imzalanınıştı,  Paktın ruhuna uygun olarak üç memleketin talebe teşekkülleri kül­türel bakımdan işbirliğine karar ver­diler. Böylece mart 1953 tarihinde Belgradda yapılan ilk toplantıda işbirliğinin temelleri atılmış oldu.

O günden bu yana geçen zaman zar­fında dev adımlarla İlerliyen bu ya­kınlaşmanın müspet neticelerinden birini bugün burada müşahede et­mekle memnuniyet duymaktayız.

Bir sene içinde yapılan toplantılar­da beliren karşılıklı anlayış ve müş­terek çalışma arzusu bizleri ilerdeki faaliyetlerimiz için daha cesaretli kıl­maktadır.

Üç memleket gençliğinin temsilcile­ri hem Ankara Paktının imza tari­hinin yıldönümünü gereği gibi kut­lamak hem de milli havalarını bir­birlerine aksettirmek için bu festiva­lin tertiplenınesine karar verdikleri zaman aralarındaki işbirliğinin kuv­vetini gösterebilmek imkânına sahip olacaklarından memnuniyet ve aynı derecede iftihar duymakta idiler.

Ufak delegasyonlar şeklinde başlıyan temaslarımızın çapı gittikçe genişliyerek nihayet büyük bir topluluğu içine alan bir festival halini almış­tır.

Bugün burada toplanınış olan ve üç memleketi temsil eden iki yüzü mü­tecaviz genç çalışmalarının neticesi­ni mükemmel bir şekilde gösterme­nin azmi içindedirler.

İşbirliğine dayanan tatlı bir rekabe­tin içinde dökecekleri ter, kıymetli dostluğun kurulmasında biraz payı olan bir alın teridir.

Burada birbirleriyle kaynaşan ve iler­de memleket mukadderatını ellerine alacak olan gençlik kütleleri bu dostluğun yarın da devamının garantisi­ni teşkil etmektedir.

Türkiye Milli Talebe Federasyonu üç memleket talebeleri arasındaki ya­kınlaşmayı sağlayan temaslarda teşebbüse geçmiş olmaktan daima ifti­har duymaktadır. Temennimiz bu iş­birliğinin gittikçe artarak ilânihaye devam etmesidir.

Yunan ve Yugoslav dostlarımıza hu­zurunuzda bir kere daha hoş geldi­niz der, festivalin hazırlanınasında gösterdikleri anlayış ve müşterek ça­lışma arzularından dolayı organizas­yon komitesi üyelerine teşekkür ederiz.

İlerdeki faaliyetlerimizde kuvvetli dayanaklardan birisi olacak olan 1 nci Balkan talebe festivalinin muvaf­fak olmasını diler, dostlarımızın memleketimizden iyi intibalarla ay­rılmalarını temenni ederiz.»

Müteakiben Türk,  Yugoslav  ve  Yunan gençlerinin tesanüd ve işbirliği­nin canlı bir misalini teşkil eden toplantı aynı samimi hava içinde sona ermiş ve üç milletin gençleri toplu bir halde Anıtkabre giderek Büyük Atatürkün mânevi huzurunda saygı duruşunda bulunınuşlar ve kabre bir çelenk koymuşlardır.

— Atina :

(Atina Ajansı bildiriyor):

Ankara Paktının imzalanınasının bi­rinci yıldönümü Başvekil Mareşal Papagos ile üç devlet Dışişleri Vekil­leri tarafından, üçlü andlaşmanin Güney Çoğu Avrupa ile Orta Doğuda sulhun, korunınası bahsinde ve batı savunma sisteminin fiili surette ko­runınası yolundaki tesir ve nüfuzunu belirten mesajlar yayınlanınasına vesile  teşkil  eylemiştir.

Atina basını, Üçlü Paktın dünya sul­hunun korunınasında oynadığı büyük rolü tebarüz ettirmekte ve her sahada üç devlet arasındaki münasebetle­rin gün geçtikçe sıklaşmasına âzami nispette müessir olduğunu ifade et­mekte müttehiddirler.

Üçlü P3ktm imzacı devletler arasın­da yakın neticeleri o kadar bârız ol­muştur ki bugün bunların fiili tesir­leri paktın imzalandığı günden çok daha dikkat çekici bir mahiyet al­mıştır. Bu noktalara temas eden To Vima gazetesi yazısında şu cihetleri de işaret etmektedir.

«Üç devlet arasındaki sıkı işbirliği gittikçe kuvvet bulmakta ve geliş­mektedir. Bunun tesirleri demirperde gerisinde, Üçlü Andlaşmadan evvel gayri mevcut bulunan bazı noktaların da değişmesine sebep olmuştur, bu değişikliklerin netice itibariyle sa­mimi olup olmadığı şimdiden kesti­rilemez. Yalnız bildiğimiz şudur ki, bunların, Üçlü Paktın kuvvet ve nüfuzu muvacehesinde meydana gel­miş bulunduğudur. Üçlü Balkan it­tifakı, bu bölgede bugün ve yarın için sulhun en kuvvetli teminatıdır.

Diğer Atina gazeteleri de Başvekil Mareşal Papagos, ile üç müttefik dev­let Dışişleri Vekillerinin, birinci yıl dönümü münasebetiyle neşrettikleri mesajları aynen sütunlarına geçir­miş bulunınaktadır.

— Ankara :

Türk, Yunan ve Yugoslav gazeteci­leri arasında dün başlayan görüşme­lerden sonra bugün üç memleket gazeteciler cemiyetleri arasında bir Bal­kan Basın Birliği kurulması karar­laştırılmıştır. Bu hususta prensip olarak kabul edilen protokol Atina Muharrirler Birliği adına Alkis Zafiropoulos, Platan Metaxas. Epaminondos, Yugoslavya Halkçı Federal Cum­huriyeti Gazeteciler Cemiyeti tem­silcileri Slofcodan Gluamac, Rudolf Stajovski, Boro Miljovski ve Türk ga­zeteciler cemiyetleri temsilcileri Behzat Bilgin, Mekki Sait Esen, Burhan Belge, Nadir Nadi ve Cavit Oral ta­rafından bugün imza edilmiştir. Bu protokolda şöyle denilmektedir:

«Türk, Yunan ve Yugoslav Gazete­ciler Cemiyetlerinin temsilcileri 28 şubat 1954 tarihinde Ankarada toplanarak Elen, Yugoslav ve Türk gaze­te ve gazetecilerinin Balkan Paktının ilham aldığı fikir ve prensiplere müş­terek bağlılıklarını bir defa daha müşahede ederek, bu fikir ve pren­siplerin müdafaa ve yayımında ba­sma terettüp eden birinci derecede role kani olarak temsil ettikleri ce­miyetler adına aşağıdaki esaslar da­iresinde Elen  Yugoslav ve Türk ba­sınları arasında dostane ve daimi bir işbirliğini tahakkuk ettirmeyi uygun bulmuşlardır:

1 — Üç memleketin milli basın cemiyetleri arasında bir Balkan Ba­sın Birliği tesis edilecektir. Birlik her sene için münavebe ile Atina, Belgrat ve Ankarada merkezi bulunacak olan bir genel sekreterlik tarafından tem­sil edilecektir. Başlangıç olarak mu­vakkat mahiyette bir genel sekreter­lik Atinada teşkilâtlandırılacaktır.

Birliğin ilgili her üç memlekette bir milli bürosu tesis olunacaktır.

Birliğin görevleri ve milli bürolarla münasebetleri bir statü ile tasrih olu­nacaktır.

Birliğe iltihaklar muvakkat genel sekreterlik tarafından toplanacaktır.

2—Birlik,  milli  bürolar  ve  iltihak eden cemiyetler, üç dost ve müttefik memleket gazete ve radyolarında Bal­kan Paktı prensiplerine uygun sulh, adalet, iyi niyet ve tesanüt görüşle­rini hâkim kılmiya ve kasda makrun, tandanslı veya pakt ile bağlı millet­lerden herhangi birinin umumi efkâ­rını rencide edebilecek neşriyatı ön­lemeye ve müşterek harici tehlike karşısında efkârı umumiyetlerinin müşterek  cephesini  tahakkuk   ettirmeğe her vasıta ile cehtedeceklerdir. İmkân   nisbettnde  müşterek  bir  ha­berleşme  merkezi  tesisine  çalışacak­lar ve her halükârda üç memleket arasın. doğrudan doğruyal asıl kay­naktan  haberleşme  vasıtalarının ih­dasını terviç edeceklerdir.

Balkan Paktına zarar verebilecek ve­ya üç üye memleket arasında süite fehhümler yaratabilecek neşriyatı önlemek ve ihtiyaç halinde red ve cerh etmek için .enerjik bir şekilde hareket edecekler ve bu maksatla gazete ve radyolara gerekli bütün ma­lûmat ve vesikaları temin edecekler­dir.

3—Bu protokol bir prensip muta­bakatı mahiyetindedir. Birlik,     ilgili cemiyetlerin  yazılı  iltihaklarını  geçi­ci genel sekreterliğe tevdi etmeleriyle ve bunların imkân hâsıl olur olmaz toplanacak olan umumi asamble tarafından tasvibi üzerine resmen teşekkül etmiş olacaktır.

Atinada kurulan geçici genel sekre­terlik bu iltihakları mümkün olan süratle toplamak için icabını yapa­caktır.

— Ankara :

Ankara Paktının birinci yıldönümü münasebetiyle Belgrad radyosuna bir beyanatta bulunınuş olan Başvekil Adnan Menderes'in bu beyanatı bu akşam saat 20,00 de Belgrad radyo­sundan yayınlanınıştır. Başvekil Adnan Menderes bu beyanatında şöyle demektedir :

«Bundan bir sene evvel üç devletin Hariciye Vekilleri dostluk ve işbirliği andlaşmamızı Ankarada imzalar­ken tarihin ve coğrafyanın emirleri­ni yerine getirmiş, hakikatleri olduğu gibi görmesini bilen üç milletin bir­leşen iradelerinin hukuki ifadesini tesbit etmiş oluyorlardı. Diğer bir ifade ile bu andlaşma değişmemesi lâzım gelen şartların, hakiki ihtiyaç­ların ve tekevvün etmiş bir iradeler ittifakının metin şeklinde ifadesini teşkil etmiştir.

Tarih ispat etmiştir ki, ne zaman Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan yekdiğerinin yüksek menfaatlerine aykırı şekilde hareket etmiş veya fe­dakârlık gösterilmesi icap ettiği za­manlarda yekdiğerine karşı gereken yardımı yapmamış veya alâkasızlık göstermişse bu, yalnız ötekiler için değil, kendisi için de pahalıya mal olmuştur. Bu hakikatin icabatma gö­re hareket etmek lüzumu dünyanın şimdi içinde bulunduğu karışık vaziyet ve hür devletlerin kâffesinin mâ­ruz olduğu topyekûn yok edilme teh­likesi muvacehesinde her zamankin­den daha mübrenı bir mahiyet ikti­sap etmiştir.

İşte Ankara Andlaşması, her fırsatta söylediğim gibi, böyle hayati ihtiyaç­ların, realist görüşlerin mantıki bir mahsulüdür. Bundan dolayıdır ki, yalnız pâydar olmaya değil aynı za­manda, gün geçtikçe, kıymet kazanınaya, derinleşmeye ve genişlemeye namzettir.

hızlanışındanberi geçen bir sene bu hakikati en kanaat verici şekilde isbat etmiştir.

Bundan bir sene evvel, üç devlet, te­cavüze uğradıkları takdirde müşte­rek emniyetlerine taallûk eden böl­gede nasıl ve ne dereceye kadar iş­birliği yapabileceklerini bilmiyorlar­dı.. Bugün, üç tarafın askeri mütehassıslarının Ankara, Atina ve Belgratta yaptıkları sistemli çalışmalar sayesinde  bu  bakımdan  cok  mühim neticeler tesbit edilmiştir. Bu mesai devam edecektir.

Bir andlaşma daimi sekreterliği ku­rulmuştur ki onun çalışmaları saye­sinde her sahada üçlü işbirliği metot­lu bir şekilde gelişecektir. Andlaşmamız bu bir sene zarfında bir pren­sip çerçevesi olmaktan çıkıp bir mekanizma haline gelmiş olup bu meka­nizma çok verimli şekilde işlemekte­dir.

Bütün bunlar adlasmamizın kendi çevresi içindeki gelişmelerine taallûk etmektedir. Andlaşmanın bir de, üç âkid tarafından hudutlarını çok aşan mâna, kıymet ve ehemmiyeti vardır ki, hüsnüniyet sahibi sulhsever milletler tarafından gün geçtikçe daha iyi takdir edildiğini müşahede et­mekteyiz. Filhakika, andlaşmsının hür dünyanın müşterek emniyet cep­hesine temin ettiği yeni kuvvet ve binnetice dünyada sulhun korunınası bakımından ifade ettiği kazanç çok büyüktür. Diğer cihetten bu andlaşmanın yapılabilmiş olması ve her gün biraz daha kuvvet kesbetmesi tered­dütler hattâ, tezatlar ve muazam tehlikeler içinde çırpman dünyamız­da, hakikati görmek istiyen gözlere, müspet işler başarılmasının da kabil olduğunu gösteren inşirah verici bir hâdise teşkil eylemiştir. Muvaffaki­yetli misallerin sürükleyici kuvveti gözönünde tutulacak olursa andlaşmamızın, dünyada sulhun ve emni­yetin kuvvetlenınesi nef'ine olan bu büyük mânevi kıymetinin ehemmiye­ti meydana çıkar.

Yaşayan, büyüyen ve mütemadiyen kuvvetlenen bir eser vücude getirmiş olmaktan iftihar edebiliriz.

Bu hayırlı yıldönümü gününde Türkiyenin Ankara andlaşması hakkın­daki fikir ve hislerini ifade etmek fır­satını bana da bahşetmiş olmasından dolayı Belgrad radyosuna samimiyet­le teşekkür ederim.»

IV — KONFERANSLAR.

a : DÖRTLÜ KONFERANS

 

— Berlin :

 

1 Şubat 1954

Dörtlü konferansın bugün gmt. ayariyle saat 14 de Doğu bölgesinde başlıyan ilk toplantısına 15,55 te ara verilmiştir. Bakanlar kahve içerek din­lendikten sonra oturuma 16,15 te tek­rar başlanınıştır.

Toplantıya başkanlık eden Molotof ilk sözü Bidault'ya vermiştir. Bunu müteakip Foster Dulles ve Eden de konuşmuşlardır. Nihayet Molotof söz alarak 40 dakika konuşmuştur.

— Berlin :

Dört Büyük Devlet Dışişleri Vekilleri Almanyanın birleştirilmesi meselesini hal yolundaki müzakerelerine tekrar başlamak üzere bugün gmt ayarı ile saat. 14 den biraz evvel, Doğu Berlinde Sovyet Büyük Elçiliğinde toplanınışlardır.

Berlin konferansının yedinci celsesi bütün hafta müzakerelerin cereyan edeceği elçiliğin mermer ve ayna ile süslü konferans salonunda açılmış­tır.

Batılı üç Dışişleri Vekili Doğu Berline, şiddetli soğuğa rağmen, geçişleri­ni görmek üzere 1000 Batılının biriktiği Brandmburg kapısından girmiş­lerdir.

Batılı devlet adamlarının bindikleri otomobiller, geçen yıl komünist aleyhtarı ayaklanınada ölen Berlinlilere hürmeten 17 Haziran caddesi adı verilen cadde boyunca Brandenburg kapısına doğru ilerlerken, âbide­nin üstünde dalgalanınakta olan bir kızıl bayrak, direkten aşağıya doğru kaymış ve sanki yarı çekilmiş bir hâl­de kalmıştır.

Sovyet askeri cip arabaları Dışişleri Vekillerini Sovyet kesimine geçirmek üzere nizam vaziyetinde durmuşlar­dır.

— Berlin :

Dörtlü konferansın bugünkü yedinci toplantısı gmt. saat ayariyle 19 da da son bulmuştur.

— Berlin :

Bugünkü toplantıda söz alan Molotofun nutku 40 dakika sürmüştür, gmt. ayariyle saat 16,30 da nutkun İngilizce ve Fransızca tercümeleri hâlâ bitirilememişti. Dörtlü konfe­ransın başındanberi en uzun toplan­tı bugünkü olmuştur.

— Berlin :

Sovyet Dışişleri Vekili Molotof bu­günkü oturumda nutkunu söyledik­ten sonra, İngiliz, Amerikan ve Fran­sız Dışişleri Vekillerine iki vesika sunınuştur:

1. — Doğu ve Batı Alman­ya hükümetlerinin iştirakiyle aktedilecek sulh andlaşmasiyle ilgili Sovyet tasarısı.

2. — Ekim 1954 te bir sulh konferansının toplanınasiyle ilgili bir tasarı.

— Berlin :

Dört Dışişleri Bakanı konferansının bugün Doğu Berlindeki toplantısın­da bir nutuk söyliyen Fransız Dışiş­leri Vekili Bidault Almanyanın is­tikbali hakkındaki projeye dair Fransanın görüşünü izah etmiş ve Eden tarafından açıklanan Batılı görüşüne karşı Molotofun itirazlarını ele ala­rak bunları incelemiştir. Bidault'nun kanaatince Almanyayı ancak Mütte­fikler birleştirebilirler. Serbest se­çimlerin tertiplenınesinde iki nokta mühimdir: «Bu tertibin nasıl yapıla­cağı dört büyük devlet mümessilleri tarafından kararlaştırılmalıdır. Se­çim serbestisi bilhassa kontrol ko­misyonu tarafından garanti edilme­lidir. Ben şuna kaniim ki diyen Bidault, seçimler meselesinin teferrua­tına girerek tam serbestiden bahset­miş ve kontrol komisyonuna tarafsız­ların da katılmasiyle hakiki bir ser­bestinin, garantinin ve bitaraflığın temin olunacağını söylemiştir.

Bidault bilhassa şu nokta üzerinde durmaktadır:

Molotof da Batılıların fikrine uya­rak bir hükümet teşkilinden evvel se­çimlere gidilmesini ve hükümet teşki­linin seçimlere tekaüdüm edemiyeceğini kabul etmelidir.

Fransız Dışişleri Vekili müstakbel Al­manya hükümetinin serbestisi prensipini müdafaa ederek demiştir ki:

Federal Batı Almanyanın girmiş ol­duğu milletlerarası teahhütleri oto­matik olarak bütün Almanyaya    teşmil etmek bahis mevzuu değildir. Müstakbel Almanya hükümeti intihap serbestisine sahip olmalıdır. Yani Al­man hükümeti daha evvel Batı Al­manya veya Doğu Almanya hükü­metleri tarafından girilmiş milletler­arası teahhütleri iktiham edip etmiyeceği hakkında bizzat karar verme­lidir. Bununla beraber şu hususu da kaydetmem lâzımdır ki, Almanya meselesini halledebilmemiz için müstakbel Almanya hükümetine tercih hakkı vermek bizim için bir zaruret­tir. Fransa, Almanyanın birleşmesi için bu memleketin Avrupa savunma camiasına mutlaka girmesini şart koşmamaktadır. Fakat buna karşılık, tabiatiyle Rusya da ileride Almanyanın bu camiaya girmesini yasak ede­cek bir hüküm vazetmeye kalkışma­malıdır.

Eden tarafından sunulan plânın müt­tefiklere lüzumundan fazla ehemmi­yetli bir rol verdiğine dair Molotofun ileri sürdüğü tenkitleri cevaplandıran Bidault Bonn anlaşmalariyle işgal devletlerine verilmiş olan hakların, sulh andlaşması meriyete girer gir­mez, fiilen ortadan kalkacağını söy­lemiş, fakat sulh. andlaşmasının akdinden evvel Bonn anlaşmalarının verdiği hakları bertaraf etmek, sul­hu tehlikeye sokar demiştir.

— Berlin :

Molctof'un nutku, nutkun Fransızcaya ve İngilizceye tercümesi ceman 2,5 saat sürmüştür.

Molotof nutkunda eski iddialarını ele almış, Avrupa savunma camiasına karşı şiddetle hücuma geçmiş ve bu arada Amerikanın yabancı memle­ketlerde üs kurma siyasetini müte­caviz bir siyaset olarak vasıflandır­mak suretiyle uzun bir nutuk söyle­miştir. Molotof bundan başka Doğu Avrupa memleketlerinde Batılıların takip ettiği siyaseti de bozguncu fa­aliyet  diye tavsif etmiştir.

Molotof müteakiben milli bir Alman ordusu kurulması ve bu ordunun da­hili işlerde vazife görmesi tasarısını tekrar ele almış ve sulh andlaşması meriyete girmeden, eski anlaşmalar gereğince Almanyaya hiç bir siyasi veya askeri vecibe tahmil edilemez demştir.

Molotof Doğu ve Batı Almanya hükü­metlerinin, sulh andlaşması ihzari müzakerelerine iştirak etmeleri temennisinde bulunınuş, fakat sulh andlaşmasının ancak kati surette ku­rulacak Alman müesseseleri tarafından imzalanabileceğim ve tasdik edilebileceğini ileri sürmüştür. Molo­tof nutkunda serbest seçimlerden an­cak pek kısa bir şekilde bahsetmiş ve Sovyet Rusyanın bu meseleye büyük ehemmiyet atfettiğini söylemekle ik­tifa eylemiştir. Molotofun sulh andlaşmasında zikrettiği hükümler, Doğu Almanya Başbakanı Grotewohl'ün konferansa sunduğu muhtıradaki hü­kümlerin aynıdır.

— Berlin :

Bidault'dan sonra söz alan İngiliz Dışişleri Vekili Eden Avrupa savunma camiasının gerek Rusya için ge­rek diğer üç işgal devleti için, Al­man milliyetçiliğinin ve militarizmi­nin yeniden baş kaldırması tehlikesi­ne karşı en iyi teminat olduğunu söy­lemiş ve Dört Büyük devletin hedef­lerde mutabık bulunduklarını yalnız bu hedeflere varmak için kullanıla­cak vasıtalarda anlaşamadıklarını belirtmiştir.

Eden demiştir ki :

Herhangi bir hal tarzının Almanyaya zorla kabul ettirilmesinin basiretli bir politika olacağını zannetmiyorum. Böyle bir siyaset felâkete götürür. Bunun içindir ki, Almanyayı diğer sulhsever memleketlerle mümkün olduğu kadar sıkı rabıtalarla bağlamak niyetindeyiz. Ancak bu suretle Al­manya kuvvetini tecavüzi gayelerde kullanınaktan menedilmiş olur.

Eden sözlerine devamla demiştir ki: Avrupa savunma camiası andlaşması şifahi teminattan başka bir şeyi ihtiva etmeseydi o zaman izhar, edilen endişelere hak verirdim. Bidault, andlaşmanın ayrılmaz bir parçası olan garantilerden bahsetmiş bulunu­yor. Ben de bunları tekrarlıyorsam bu İngilterenin bahis mevzuu camia ile sıkı surette işbirliği edeceğindendir. Sovyet murahhas heyetine şunu sormak isterim? Avrupa ordusu bir takım milli ordulara nazaran sulhun daha iyi bir koruyucusu değil midir? Hatırlamak lâzımdır ki, bu milli ordular arasında Alman ordusu da bu­lunacaktır ve Sovyet hükümetinin teklif ettiği de böyle bir Alman ordusunun kurulmasıdır.

Bundan sonra Eden müstakbel Al­manya hükümetinden, Avrupa savunma camiası andlaşmasını peşinen kabul etmesini istemek niyetinde olma­dığını söylemiş bununla beraber Almanyanın bu andlaşmaya iştirak et­mek istediğini zannediyoruz demiş­tir.

Nihayet Eden şu hususu da belirtmiş­tir:

Mademki bütün Almanyayı temsil eden bir meclis yoktur. O halde işgal devletlerinin    yapacakları is bir seçim kanunu hazırlamak ve bunu Almanyanın tamamına tatbik etmektir. Eden seçimlerin kontrolünün tam mânasiyle tarafsız bir mahiyet ala­cağını Molotof'a temin etmiştir.

— Berlin :

Avrupa Milli Hırvat Komitesi, dört Dışişleri Vekiline Hırvat halkına hür­riyetinin iadesini talep eden bir muh­tıra vermiş olduğunu bildirmiştir.

2 Şubat 1954

 

—  Berlin :

Dört büyükler konferansının sekizin­ci celsesi bugün Doğu Berlinde Sov­yet Büyükelçiliğinde GMT ayariyle saat 14 te başlamıştır.

—  Berlin :

Berlin konferansının 8 inci oturumun­da Bidault'dan sonra söz alan İngil­tere Dışişleri Vekili Eden söylediği kısa bir nutukta, Batılıların serbest se­çimleri ön plâna alan tasarıları üze­rinde Molotofu iknaa çalışmış ve demiştir ki:

Almanya meselesi durup dururken icat edilmiş bir mesele değildir. Bu mesele mevcuttur ve dördümüz de bütün Almanyaya şâmil serbest se­çimler yapılması ve bu seçimler so­nunda bir Alman hükümetinin teşek­kül etmesi lüzumuna kani bulunuyo­ruz. Bu şartlar içinde Sovyet murah­has heyeti Almanyada serbest seçim yapmak gibi meselenin realitesini teş­kil eden bir hususa niçin itiraz edi­yor?

Eden müteakiben Molotofun, dört Dı­şişleri Bakanları konferansının karşı­sına çıkan en mühim güçlüğü yani Almanyanın birbirine zıt hükümet sistemleri tarafından idare edilen iki ayrı parçaya ayrılmış bulunınası vakıasını müzakere etmek istemediğini işaret etmiştir.

Eden sözlerine devamla demiştir ki: Bu güçlüğü   nasıl  yenebiliriz,  ancak serbest seçimler tertip etmek suretiy­le değil mi? Molotof, bütün Almanyada yapılacak serbest seçimlerin neti­cesinden korkuyor mu?

İngiliz Dışişleri Vekiline göre serbest seçimlerden evvel, Molotofun teklif ettiği gibi ihzari müzakerelere girmek tatbik edilmesi imkânsız bir iştir.

Batılı Murahhas heyetleriyle Sovyet, murahhas heyetinin, Almanyanın iki parçasındaki durum hakkında taban tabana zıt görüşlere sahip bulunduk­larını müşahede eden İngiliz Dışişleri Vekili bu görüş ayrılığının tehlikeli olmaması ve sürüp gitmemesi için tek bir çarenin mevcut olduğunu söylemiş ve bu çareyi de serbest seçimlerin teş­kil ettiğini belirtmiştir.

Neticede Eden, Sovyet Dışişleri Ve­kilinden, bu mesele üzerinde fikrini açıkça söylemesini  istemiştir.

Buna karşılık Molotof yarın, seçimler meselesi hakkındaki tasarısını bildi­receğini söylemekle iktifa etmiştir.

— Berlin :

Berlin konferansının bugün yapılan 3 inci oturumunda Dulles'dan sonra söz alan Fransız Dışişleri Vekili Bidault, Moiotofun dünkü beyanatının konferans çalışmaları için müsbet mahiyette olmadığını ve çalışmaları kolaylaştırmıyacağını söylemiş ve es­ki fikrini teyiden bir Alman hükü­metinin teşkilinden evvel seçimler yapılması lâzım geldiğini ve her halde hükümetin teşekkülünün sulh andlaşmasına tekaddüm etmesi gerektiğini söylemiş ve devamla demiştir ki:

Şunu derhal kaydetmeliyim ki, Sov­yet tekliflerinin ne esası ile ne de metodlariyle mutabık değilim. Alman milleti iradesini iki zıt sesle değil, tek bir sesle ifade etmelidir. Molotof dün bize dedi ki: «Batı Almanya idareci­leri hiçbir suretle Alman milletinin hissiyat ve reyinin ifadesi değildir.» Hal böyle ise Molotof Batı Almanya hükümetini niçin konferansa davet etmek istiyor? Bu taleplerde, insicam demek istemiyorum, fakat devamlılık yok. Halbuki biz Batılılar ne Doğu Almanyanın ne Batı Almanyanın konferansa iştirakini kabul etmemekle böyle bir tenakuzdan kaçınınış bulu­nuyoruz.

Bidault sözlerine şöyle devam etmiş­tir:

10 temmuz 1946 tarihinde Pariste top­lanan konferansta, Molotof, sulh andlaşmasının müzakeresine başlanınadan evvel bir Alman hükümetinin kurulmasını istiyordu. Molotof şimdi fikrini değiştirmiş midir? Molotof Versâilles andlaşmasının harp tohum­ları ihtiva ettiğini söylüyor. O halde yine ayni hataya düşmiyelim ve Al­man milletinin arzusu belli olmadan ona istediğimizi kabul ettirmeye çalışmıyalım. Binaenaleyh dört Dışiş­leri Vekilinin her şeyden evvel ser­best seçimlerin tertiplenınesinde mu­tabık kalmaları lâzımdır. Alman mil­leti ancak bu suretle arzu ve iradesi­ni ifade imkânını bulacaktır.

Fransız Dışişleri Vekili sözlerine de­vamla şunları da söylemiştir:  

Sovyet murahhas heyeti bizim siyase­timizi ve bilhassa Sonn ve Paris an­laşmasını uzun uzadıya tenkit etti. Bu yanlış tefsirler üzerinde durmak İstemiyorum Yalnız şu kadarını söy­lemem lâzımdır ki Fransız umumi efkâr mm Paris andlaşması muvacehe­sindeki durumunu burada münakaşa etmek bana düşmez. Benim memle­ketimde bir âdet vardır, bir andlaşma bahis mevzuu olduğu zaman bunun hakkında yalnız parlâmento karar verir.

Bidault sözlerine şöyle devam etmiş­tir:

Molotof, Avrupayı ikiye ayıran Batı­lıların siyasetidir diyor. Bu iddia kar­şısında vakıaları zikretmek zorundayım. Avrupanın ikiye ayrılması Sov­yet Rusyanın 1945 tenberi takip et­tiği basiretsiz siyasetin neticesidir. Herkes bilir ki harpten sonra batı âlemi bütün silâhlı kuvvetlerini ter­his etmiştir. Fakat sonradan, yavaş yavaş birbirine bağlanan, siyasi, ikti­sadi ve askeri bakımdan bir kül ha­lini almak istidadını gösteren devlet­ler bloku karşısında kaldık. Sovyet Rusya hâlen 1945 ile 1948 arasında im­zalanınış  olan askeri paktlarla  Doğu Avrupa memleketlerine başlanınış bulunınaktadır. Molotof bir Avrupa sistemi kurulmasını ve bu sistem için­de Fransa ile Sovyet Rusyanın Al­manya ile mutabık kalarak, güvenli­ği koruma çarelerini aramalarını is­tiyor. Böyle bir gayeyi biz de kabul ederiz. Yeter ki bu masada bulunan diğer iki hükümet mümessili bundan hariç tutulmasın. Zaten Avrupa me­selesini halletmek için bu memleket­lerin de işbirliği lâzımgeldiğini bizzat Molotof söylememiş midir? Molotof diğer taraftan bize, bazı Doğu Avru­pa memleketlerinin Batılı memleket­lerle dost olmak arzusunu izhar et­tiklerini söylüyor. Bu ihbarı büyük alâka ile karşılıyoruz.

Nihayet Fransanın noktai nazarını hülâsa etmek için Bidault şöyle de­miştir :

Fransız hükümeti Alman militarizmi­nin tekrar baş kaldırmasını ve Avrupada bir tecavüze girişmesini önleme­yi başlıca hedef addeder. Almanya ile aktedilecek sulh andlaşmasma gelin­ce, bu andlaşmanın müzakereleri an­cak bütün Almanyanın meşru mü­messilleri ile yapılabilir. Bugün için sulh andlaşması üzerinde yapılacak görüş teatisi kısır kalmak tehlikesi­ne maruzdur. Fakat madem ki Molo­tof israr ediyor, onun mutabık bulunınadığı meselelere süratle göz atabili­riz. Diğer taraftan Almanya için tek­rar Potsdam esaslarına dönınek kötü neticeler doğurabilir. Fransada Sov­yet Rusya gibi Almanyanın silâhlı kuvvetlerini dilediği gibi kullanınası­na mâni olmak ister. Fakat bu yolda dışarıdan gelecek bir kontrol ile Almanyayı ortak etme formülü arasın­da fark vardır.

Bidault sözlerine şöyle son vermiştir: «Bizim anladığımız mânada bir Avru­pa hiç kimseye hasım değildir. Bahis mevzuu olan şey Almanyayı, artık harp etmek istemiyen, ıstırap çekmek istemiyen ve refah ve saadete susa­mış bulunan bir Avrupaya ortak kıl­maktır.»

— Berlin :

Dörtlü  konferansın bugün yapılan 8 inci toplantısında ilk sözü Amerika Dışişleri Vekili Foster Dulles almış ve Molotofun dünkü ithamlarını cevap­landırmıştır. Dulles bilhassa batılıla­rın, yeni bir dünya harbini körükle­mek maksadıyla Almanyaya ve Alman militarizmine güvendiklerine dair Molotof tarafından ileri sürülen iddi­aları reddetmiştir.

Molotofun hükümlerinde çok kere yanıldığını söyliyen Dulles demiştir ki :

Bu, Molotofun ilk yanılması değildir. Kendisi 1939 ekiminde Fransa ile İngiltereyi mütecaviz ilân eder ve Hitler Almanyasmı sulh dostu bir mem­leket olarak tanıtırken de yanılmış­tır.

Foster Dulles, Molotofun 31 ekim 939 tarihinde yani İkinci Dünya . Harbi başladığı zaman söylediği nutku hatıriatmıştır. Filhakika Molotof o ta­rihteki nutkunda şöyle demekte idi: cVersailles andlaşmasmm korkunç bir eseri olan Polonyayı ortadan kaldır­mak için Alman ordusunun bir sillesi ve arkasından Kızılordunun bir dar­besi kâfi gelmiştir.»

Dulles Molotofun 939 ekim tarihli nutkundan başka pasajlar da zikret­miş ve ezcümle Sovyet Rusya ile o zamanki Almanya arasında yaklaşma­nın ve dostane münasebetlerin tesisi­nin pek hayırlı olacağına dair olan kısmı işaretlemiştir.

Dulles sözlerine devamla ki:

O zamanlar Molotof Almanyayı sulh âşıkı büyük bir devlet sanıyordu ve yine o zamanlar İngiltere ile Fransa Molotofun nazarında, harbin deva­mından başka bir şey istemiyorlar­dı.

Dulles bu hücumlarından sonra niha­yet Almanya meselesi hakkında ileri sürülen Sovyet plânının tenkidine geçmiş ve kendisinin de, Molotof gibi, Almanya meselesinin ancak Alman­lar tarafından halledilebileceğine ka­ni bulunduğunu, bunun içindir ki, bü­tün Almanyaya şâmil ve hakikaten temsili kabiliyeti olan bir hüküme­tin kurulmasını istediğini zira ihtilâflar karşısında bulunınanın ve bu du­rumun devam etmesine müsaade et­menin faydasız olduğunu, diğer taraf­tan Doğu Almanya hükümetinin tem­sili mahiyetini asla kabul etmediğini söylemiştir.

Binaenaleyh, Dulles, Sovyet teklifini reddetmekte ve serbest seçimler tertipliyerek bu seçimler sayesinde ha­kiki bir Alman hükümetinin kurul­masını hedef tutan batılı teklifine avdet edilmesini istemektedir.

Amerika Dışişleri Vekili müteakiben, üç batılı devletin Sovyet Rusyaya kar­şı askeri bir blok kurmak istedikleri yolunda Molotof tarafından ileri sü­rülen ithamları cevaplandırmış ve cumalûm ve mahut ithamlara teferruatiyle cevap vermek lüzumunu duyma­dığım ilâve etmiştir.

Duiles demiştir ki:

Atlantik paktı Sovyet Rusyaya yöneltilmemiştir. Bu, tedafüi bir anlaşma­dır. Dünya sulhu için en büyük tehlike, bazı hallerde büyük bir askeri teşkilâtın, tek bir milletin hattâ bazan tek bir insanın iradesiyle tecavüze geçebilmesindedir. Halbuki At­lantik paktında böyle bir şey bahis mevzuu değildir. Atlantik paktı esir işçilik sisteminden büsbütün başka türlü bir esas üzerine kurulmuştur.

Dulles'a göre, Sovyet Rusyanın iste­diği, hür milletlere onların hayat se­viyesini düşürecek bir sistemi zorla kabul ettirmektir.

Amerika Dışişleri Vekili sözlerine şun­ları da ilâve etmiştir:

Biz milletlerarası sahada, bütün me­deni camiaların, sulhu ve güvenliği tahammül edilebilir bir külfet karşı­lığı olarak temin edebilmek için üye­lerine tatbik ettiği prensipleri tatbik etmekteyiz. Amerikanın yapmakta olduğu ve ileride yapabileceği hiç bir şey Sovyet Rusyaya karşı bir tehdit teşkil etmiyecektir, yeter ki Sovyet Rusya resmen kabul etmiş olduğu Bir­leşmiş Milletler prensiplerine riayet etsin.

3 Şubat 1954

 

— Berlin :

Bugün Berlin konferansının 9 uncu oturumunda Molotofun izahatından sonra irticalen konuşan Amerika Dışişleri Vekili Foster Dulles, evvelâ Sovyet Dışişleri Vekilinin nihayet ba­his konusu' olan meselenin esasına gi­rebilmiş olmasından ötürü duyduğu memnuniyeti belirtmiş, müteakiben, daha evvel Bidault ve Edenin yaptık­ları gibi, Birleşmiş Almanyanın dış siyasetini tayin işini yine Almanlara bırakmak lâzım geldiği fikrini mü­dafaa etmiştir.

Dulles demiştir ki:

Almanlar Avrupa savunma camiasını kabul edip etmemekte serbest olacak­lardır. Almanların bu camiaya iştiraki kabul etmelerini temenni ettiği­mizi saklamıyoruz. Fakat şunu kati­yetle bildirmek isterim ki, bizim arzu ettiğimiz şey, her şeyden evvel Almanyanın intihap hakkına ve serbes­tisine sahip olmasıdır. Bana Öyle ge­liyor ki, Molotofu korkutan, bizim arzu ettiğimiz bu serbestidir. Molotof Almanların Avrupa savunma camiasını seçmelerinden endişe ediyor.

Nihayet Dulles Almanyanın Avrupa savunma camiasına iştirakiyle, Berlinde toplanan dört Dışişleri Vekillerinin bütün enerjileriyle elde etmek istedikleri neticenin yani Almanyanın ileride sulhsever metodlara bağlı kal­ması neticesinin tahakkuk edeceğini söylemiştir.

— Berlin :

Bugün Berlin konferansının 9 uncu oturumunda ilk sözü alan Sovyet Dış­işleri Vekili Molotof Avrupa ordusu meselesinin basit olmadığını ve Fran­sız, İtalyan parlâmentolarının Avru­pa savunma camiasını tasdikte gösterdikleri tereddüdün de ciddi sebep­leri bulunduğunu, bununla beraber Sovyet Rusyanın bütün Almanyada yapılacak serbest seçimler meselesine karşı haklı bir alâka gösterdiğini söy­lemiştir.

Molotof, serbest seçimler hakkında batılılar tarafından ileri sürülen ta­sarının Alman milletine ne seçimle­rin hazırlanınası sırasında ne de se­çimlerin cereyan ettiği esnada tam bir serbesti sağlıyamıyacağını iddia etmiş, bu yüzden Batılı teklifinin, de­mokratik bir Almanya kurulması ve bu memleketin sulhsever yola sevk edilmesi dâvasına yardım etmediğini söylemiştir.

Sovyet Dışişleri Vekiline göre Bonn anlaşmaları gereğince üç Batılı mem­leket daha 6 yıl müddetle Batı Almanyanın dahili işlerine müdahale etmek hakkını muhafaza etmektedir­ler ve bu keyfiyet Sovyet Rusya tara­fından kabul edilemez.

Bonn ve Paris anlaşmalarının ancak Almanya ile sulh aktedilinceye kadar muteber olacağını söyliyen Batılıların bu fikrine cevaben Molotof o halde bu anlaşmalar niçin 50 senelik ola­rak aktedilmiştir? Sualini sormuş­tur.

Müstakbel Birleşmiş Almanyanın Bonn ve Paris anlaşmaları ile bağlı olmayacağı ve ittifaklarını serbestçe intihap edebileceği hakkında Eden ye Bidault tarafından verilen temi­nata, karşılık Sovyet murahhas heye­ti Bonn anlaşmasının ikinci paragra­fının yedinci maddesini zikretmiştir. Molotofa göre bu madde, Amerika, İngiltere ve Fransanın Federal Batı Al­manya ile birlikte, Avrupa savunma camiasına katılacak birleşmiş bir Al­manya kurmak için çalışmalarını der­piş etmektedir.

Molotof şu neticeye varmaktadır: «Bonn anlaşmasının gayesi üç batılı devletle Federal Almanyanın, Birleşik Almanyayı Avrupa savunma camiası­na iştirak ettirmek için teşriki mesai etmeleridir.»

Molotof sözlerine şöyle devam etmiş­tir: «Bundan şu netice çıkar ki, Bonn hükümeti Almanyanın birleşmesini ancak Avrupa savunma camiasına girmek şartiyle kabul edebilecektir. Bu hususta taahhüde girmiş bulunınaktadır. Bonn anlaşması şimdiden yani peşinen birleşmiş Almanyanın ellerini bağlamaktadır. Bu anlaşmayı yapanlar tatbikatta Almanyanın bir­leşmesini istememekte ve bunu im­kânsız kılmaktadırlar. Batı Alman­yanın taahhütleri hakikaten serbest seçimlerin tertiplenınesi ile kabili te­lif değildir.»

Bunu müteakip Molotof İngiltere, Fransa ve Amerikanın 27 mayıs 1952 tarihli müşterek beyanatını zikretmiştir. Bu beyanatta Avrupa savunma camiasına karşı baş gösterebilecek her tehdidin Amerika ve İngiltere ta­rafından kendi güvenliklerine yöne­tilmiş bir tehdit. telâkki olunacağı ve "du memleketlerin, o takdirde, Atlan­tik paktının dördüncü maddesinde zikrolunan tedbirleri alacakları bil­dirilmektedir.

Molotof buna istinaden bazı neticeler çıkarmıştır:

1 — Almanyanın    Avrupa   savunma camiasına girmesi kat'i olacaktır ve bundan dönülemiyecektir. Zira Bonn hükümeti    vecibelerinden    kurtulma yollarına sahip değildir.

2 — Almanya Avrupa savunma ca­miasından çıkmaya    teşebbüs    ettiği takdirde Amerika ve İngiltere memleketin tehlikede  olduğunu ileri sü­rerek  bazı  hareketlere    girişebilirler.Ve bu hareketlerin ne  gibi neticeler doğurabileceği herkesçe malûmdur.

Molotof bundan sonra 1952 beyana­tının diğer bir pasajını da zikretmiş­tir. Bu hükme göre Amerika ve İngiltere, Atlantik paktı gereğince Av­rupa savunma camiasını korumak maksadıyla Alman topraklarında ye­ter derecede kuvvet bulundurabile­ceklerdir.

Molotof, Batı Almanya Avrupa savunma camiasını terketmiye teşeb­büs ettiği takdirde üç Batılı memle­ket buna. her türlü vasıtaya, hattâ silâha başvurmak suretiyle mâni olmıya çalışacaklardır, demiştir.

Moiotof, Birleşmiş Almanyanın Avru­pa savunma camiası andlaşmasını ka­bul edip etmemekte serbest olacağı­na dair Eden ve Bidault tarafından söylenen sözlerin hakikate uymadığı­nı da ileri sürmüştür.

— Berlin :

Dünkü oturumda Amerika Dışişleri Vekili Dulles, Molotofun 1939 tarihin­deki beyanatını hatırlatmıştı.

Bugün konferansın 9 uncu oturumun­da söylediği nutukta Molotof, Dullesu bu sözlerini cevaplandırmaya, çalışarak o devirde Sovyet Rusya ile İn­giltere ve Fransa arasında müzakere­lerin başlamış olduğunu ve bu müza­kerelerle Hitlerin herhangi bir tecavüzi hareketine karşı koymak çare­lerinin araştırıldığını söylemiş ve şunları ilâve etmiştir:

Herkes bilir ki, o devirde Fransızİngiliz mahfillerinin başlıca mümessili «meşhur» Neville Chamberlain idi. Onu Amerika da destekliyordu. Ne­ville Chamberlain'in siyaseti ise Hitleri Sovyet Rusyaya saldırmaktı.

Dünkü toplantıda, Doğu Almanya hü­kümetinin meşru olmadığı buna mu­kabil Bonn hükümetinin temsili mahiyette olduğunu söyliyen Dulles'm bu sözlerini de cevaplandırmak maksadıyla Molotof, «bu iddiaların objek­tif olmiyan haberlere dayandığını» ileri sürmüş ve demiştir ki:

Hakikatin ne olduğunu anlamalıyız.. Batı Almanyanın Bonn ve Paris an­laşmalarına bağlı olduğu ve bir sulh andlaşması için acele etmediği ma­lûmdur. Buna mukabil Doğu Alman­ya hükümeti sulh andlaşmasını arzulamakta ve Bonn ve Paris anlaşma­larına muhalefet etmektedir. O hal­de bütün Almanyada bir referandum yapılmasını teklif ediyorum. Alman milleti bu suretle Bonn ve Paris an­laşmalarını mı, yoksa sulh andlaşmasını mı tercih ettiğini göstersin.

4 Şubat 1954

 

— Berlin :

Dört büyük devlet Dışişleri Vekilleri konferansının onuncu oturumu İngi­liz Dışişleri Vekili Anthony Eden riyasetinde başlamıştır.

— Berlin :

Dörtlü konferansın 10 uncu oturu­munda alâkabahş cihet, Molotof ta­rafından, iki gün evvel mevcudiyeti­ni bildirmiş olduğu tasarının konfe­ransa sunulmuş olmasıdır. Bu tasarı, Batılıların Eden tarafından izah edi­len Almanya tasarılarının mukabili­dir.

Batılı plânı serbest seçimlerden ha­reket etmektedir. Molotof plânı ise şu noktaları ihtiva ediyor:

1 — Doğu ve Batı Almanya hükü­metleri mümessillerinin bir konferan­sa davet edilmesi. Ve bu konferans­ta muvakkat bir hükümet kurulma­sı.

2 — Bu muvakkat hükümetin, ser­best seçimlere müsaade edecek şart­ları hazırlaması.

3 — Serbest seçimler yapılması,    bir kurucu meclis toplanınası ve bundan daimi Alman hükümetinin neşet et­mesi.

Molotof tarafından sunulan bu plâ­nın bir yeniliği şudur:

Molotof seçimlerden evvel işgal kuv­vetlerinin çekilmesini yalnız nizamı temin için muayyen ve mahdut noktalarda bazı birliklerin bırakılmasını istemektedir, «Avusturya, sistemi».

Bugünkü toplantıya Eden başkanlık etmekte idi. Müzakereler Bidault'nun bir nutku ile başlamıştır. Bidatüt konuşmasında, hukuki esaslara istinat ederek Sovyet iddialarını cerhetmiştir. Bilindiği gibi Sovyet Bonn ve Pa­ris andlaşmalarındaki tahdidi hü­kümlerin, müstakbel Alman hüküme­tinin serbestisi ile gayri kabili telif olduğunu iddia etmekte idiler.

Müteakiben söz alan Eden Bidaultyu desteklemiştir.

Nihayet Molotof söz almış ve 41 da­kika konuşmuştur. Molotofa göre Al­manya ikiye ayrılmış bulunduğundan, birleşmeyi temin için iki Almanyanın da mutabakatı lâzımdır.

Molotof vaktiyle Almanyanın sözde serbestisini istimal    ederek    Weimar rejiminin nasıl son bulduğunu ve bu­nun hangi şartlar İçinde vuku buldu­ğunu anlatmaya çalışmıştır.

Molotof Batılı plânını tenkit ederek ezcümle demiştir ki:

Bu plân Alman faşizminin yeniden baş kaldırmasına mâni olacak garan­tileri ihtiva etmemektedir. Bunun içindir ki şekil bakımından ve teknik itibariyle iyi gibi görünen fakat ga­ranti sağlamıyan bu plânı kabul etmiyorum.

Molotcfa göre seçim kanunu bizzat Almanlar tarafından hazırlanınalı­dır.

Bu noktada Foster Dulles müdahalede bulunarak şunları söylemiştir:

Molotofu tatmin edebilecek plân ancak Doğu Almanya rejimini bütün Almanyaya teşmil edebilecek tir plândır. Bu ise bu konferans için hazin bir  akıbet olacaktır.

Dulles'dan sonra Eden, Molotofun, Alman seçimleri hakkındaki Batılı plânını reddetmesi keyfiyetini not ettiğini söylemiştir.

Tekrar söz alan Molotof, sunınuş ol­duğu plân hakkında hiç kimsenin aleyhte veya lehte rey vermemiş olduğunu binaenaleyh şimdi Batılıların bunu tetkik ve müzakere etmeleri icap ettiğini söylemiştir.

— Berlin :

Almanyanın birleştirilmesi hakkın­da bugün Molotof tarafından dörtlü konferansa sunulan teklifler şu mad­deleri ihtiva etmektedir:

1 — Doğu ve Batı Almanya parlâ­mentoları tarafından, bütün Alman­yaya şâmil olmak ve bugün mevcut hükümetlerin yerini almak üzere muvakkat bir hükümetin teşkili.

Bu maddede, ayni zamanda, bugün­kü mevcut hükümetlerin muayyen bir zaman için idame edilecekleri de kay­dolunınaktadır.

2 —  Muvakkat hükümetin başlıca vazifesi seçimleri hazırlamak, tertiplemekten ibarettir. Muvakkat hükü­met bundan başka şu hususları da sağlıyacaktır:

a) Hakikaten demokratik mahiyette seçimleri zaman altına alabilecek bir kanun tasarısı hazırlamak.

b) Demokratik  seçimlerin  tertiplenınesi yolunda gerekli tedbirleri al­mak.

c) Alman milletine, yabancı müda­halesi olmadan, kendi sosyal ve siya­si meselelerini halletmek imkânını verebilecek serbest seçimleri hazırla­mak ve halledilen bu sosyal ve siyasi meseleleri müstakbel  birleşmiş Al­manyanın esası kılmak.

3  — Bütün Almanyaya şâmil olacak muvakkat hükümet şu hususları da sağlıyacaktır:

a) Sulh andlaşmasmm    hazırlanına­sında ve Milletlerarası    teşkilâtlarda Almanyayı temsil etmek.

b) Almanyanın, son harpte müttefik olan devletlerden herhangi birine yö­neltilmiş herhangi bir askeri koalisyona girmemesini temin etmek.

c) Demokratik parti ve teşekküllerin serbestçe  faaliyette  bulunabilmeleri­ni teminat altına almak ve faşist ma­hiyette teşekküllerin ve askeri teşki­lâtın mevcudiyetini menetmek.

d) İki Almanya arasında iktisadi, ti­cari ve kültürel münasebetleri inki­şaf ettirmek.

Muvakkat hükümet ayni zamanda Alman tabiiyetiyle ilgili meseleleri de. tetkik edecektir.

4 — Doğu ve Batı Almanya hükümet­leri, vakit geçirmeden bir konferans aktedecekler ve bu konferansta, muvakkat hükümetin kurulması usulü üzerinde ve ayni zamanda bu mu­vakkat hükümetin sureti teşekkülü, vazifeleri ve salâhiyetleri hakkında mutabakat noktası arıyacaklardır.

5 — Fransa, İngiltere, Amerika ve Sovyet Rusya hükümetleri, muvak­kat hükümetin vazifelerini ifa ede­ bilmesi için her türlü tedbiri alacak­lar ve seçimler sırasında lüzumsuz müdahaleleri bertaraf edeceklerdir. Bu maksatla dört hükümet, seçimler­den evvel kıtalarını Almanya toprak­larından geri çekeceklerdir. Yalnız 4 büyük devlete düşen himaye vazife­sini ifa etmek maksadıyla muayyen ve mahdut noktalarda birlikler bulundurulacaktır. Doğu Almanyada bu­lunacak bu birlikleri Sovyet Rusya, Batı Almanyadakileri ise İngiltere, Amerika ve Fransa temin edeceklerdir.

 

5 Şubat 1954

 

— Berlin :

Berlin konferansının bugün yapılan 11 inci oturuma Molotof başkanlık etmiştir. Bu toplantıda sıra ile Dulles, Bidault ve Eden, Almanyanın bir­leştirilmesi hakkında Molotof tarafın­dan sunulan plânı tenkit etmişler ve bu plânı batılı plânı ile gayri kabili telif bularak reddetmişlerdir.

Toplantının sonunda Molotof söz al­mış ve Almanya hakkındaki plânını reddedilmiş olmakla beraber, müdafaa etmiş ve bu plânın müzakere edil­mesi lâzım geldiğini söylemiştir. Ya­rın Almanya meselesine tekrar temas edilmesi kararlaştırılmıştır.

Günün alâkabahs olan tek tarafı, ilk gizli toplantının pazartesi günü ya­pılmasının kararlaştırılmış olmasıdır. Bu gizli toplantıda gündemin birinci maddesi tekrar ele alınacaktır. Bu maddede, Milletlerarası münasebetlerdeki gerginliği izale çareleri, silâh­sızlanına ve beşli konferans meselesi de vardır.

Gizli toplantılara başlamak teklifini Foster Dulles yapmıştır. Dulles kon­feranstan evvel bu sabah Batılı Vekillerle bu hususta mutabık kalmış bulunuyordu.

— Berlin :

Bugünkü toplantıda, Almanyanın bir­leştirilmesi ile ilgili Molotof plânını tenkit etmek üzere Foster Dulles'dan sonra söz alan Fransız Dışişleri Ve­kili Bidault ezcümle şöyle demiştir:

Sovyet Dışişleri Vekili plânının do­kunulmaz olmadığını ve ileri sürüle­cek fikirlere göre bu plâna tadiller vazetmeye hazır bulunduğunu söyle­di. Fakat bizi Molotof'dan ayıran uçurum o kadar derindir ki sadece tadillerle doldurulamaz. Tadil edilmek gerekirse Molotof plânının dayandığı prensipleri   değiştirmek  lâzımdır.

Bidault taban tabana zıt prensip ve anlayışlara sahip bulunan iki rejimi yani Doğu Almanya ile Batı Almanyayı bir seçim kanunu metni üzerin­de uzlaştırmanın imkânsızlığından bahsetmiş ve Sovyet plânında derpiş edilen seçimlerin başlıca 6 şarta da­yandığını söylemiştir:

1) Doğu Almanya hükümetinin Batı­lılar tarafından tanınınası,

2) Batı Almanyanın, Doğu Almanya hüküme­tiyle ayni masada buluşmayı kabul etmesi. Halbuki bilindiği gibi Batı Al­manya hükümeti Doğu Almanya reji­mini 18 milyon Almana zorla kabul ettirilmiş bir tahakküm rejimi say­maktadır.

3) Doğulu ve Batılı Al­manlar arasında bir seçim kanunu üzerinde mutabakata varılması.

4) Bonn ve Paris anlaşmalarının feshi ve Bonn hükümetinin Batı camiasın­dan ayrılığı, Buna muvazi olarak Do­ğu Almanya hükümetinin halkçı de­mokrasilerle ve Sovyet Rusya ile ra­bıtalarını muhafaza etmesi.

5) Batı Almanyaya komünist ideolojisine uy­gun ıslâhatın tatbiki.

6) Yabancı kı­taların Almanyadan çekilmesi.

Bidault Molotof planındaki bu şart­ları saydıktan sonra şunları söyle­miştir:

Sovyet Rusya Almanyadaki kıtalarını biraz geri çekebilir. Bu sayede Batı Almanyadaki bütün tedafüi tedbirleri dağıtmayı ümit etmektedir. Sovyet Rusyanın telâfisi kabil küçük bir fe­dakârlık mukabilinde Batılılardan ne istediği besbellidir. Bidault şunları söylemiştir:

İşgal kuvvetlerinin mevcudiyeti se­çim hürriyetine zarar verir de, bugün hakiki bir ordu halini almış olan Do­ğu Almanya halk polisinin mevcudi­yeti bu hürriyete halel getirmez mi?

Dışişleri Vekili Molotofun teklif­lerini şiddetle reddetmiştir. Eden, Sovyet heyetinin, yeni tekliflerle, Almanyanın taksimini kabul etmiş ol­masından hayretini izhar etmiş ve Sovyet tekliflerinin, bütün Almanyada seçimler yapılması meselesini «bir sis perdesi arkasında kaybettirmeğe» matuf olduğunu ilâve ile «Molotof tarafından ileri sürülen sistem Avrupa için yeni bir Monroe doktrini teşkil etmektedir. Bu sistem Natoyu ve Amerikayı hariç tutmaktadır» demiş­tir.

Eden, Amerikan politikasının Avrupaya karşı cömertçe hareketini ve bil­hassa Marshall plânını hatırlattıktan sonra Natonun, İngiliz siyasetinin te­meli olduğunu ve terkedilemiyeceğini kesin bir lisanla ifade etmiş ve demiştir ki:

Esasen Nato münhasıran askeri bir teşkilât değildir. Üye devletlerin kül­türel ve ekonomik münasebetlerinin gelişmesini mümkün kılmaktadır.

Molotofun plânını tenkit eden İngi­liz Dışişleri Vekili Sovyet teklifini mü­zakerelere esas olarak kabul etmemiş

ve Rusyanın maruz kalacağı bir taar­ruz vukuunda, İngilterenin, Birleşmiş Milletler Anayasası ve İngiliz Sovyet ittifakı gereğince kendine düşen vazifeleri ifa edeceğini ilâve eylemiş­tir.

— Berlin :

Sovyet Dışişleri Vekili Molotofun, «Av­rupada müşterek güvenlik hakkında genel antlaşma» adı altında ortaya attığı tasarının tam metni aşağıda­dır:

«Barış ve güvenliği muhafaza etmek ve Avrupada herhangi bir memlekete karşı bir tecavüzü önlemek, devletle­rin hâkimiyet ve hükümranlıklarına hürmet ve içişlerine ademi müdahale prensiplerine uygun olarak milletler­arası işbirliğini takviye etmek, millet­lerarasında gergin münasebetlere ve ihtilâflara sebebiyet veren birbirine karşı cephe almış devlet gruplarının teşekkülüne mâni olmak ve Avrupada müşterek güvenliğin muhafazası için bütün Avrupa devletlerinin ahenkli bir şekilde harefeet etmelerini tahak­kuk ettirmek gayesiyle hareket eden ve Birleşmiş Milletler anayasasında derpiş olunan prensiplerden mülhem bulunan Avrupa devletleri, Avrupada müşterek güvenliğin teessüsü için belli başlı esasları aşağıda zikredilmiş olan bir «Avrupa müşterek güvenlik antlaşması» imzalamışlardır:

1 — Bu antlaşma, içtimai sistem far­kı gözetilmeksizin, antlaşmanın gaye­lerini kabul ve   vecibelerini   üzerine alan bütün Avrupa devletlerinin işti­rakine açıktır. Barışsever ve demok­ratik bir Almanyanın    kurulmasına intizaren, Federal Almanya hüküme­ti de bu antlaşmaya müsavi haklarla katılabilecektir. Almanyanın birleşti­rilmesini müteakip, Birleşmiş yeni Al­man devletinin antlaşmada zikredilen şartlar dahilinde Üye devlet sifatiyle antlaşmaya iştirak edebileceği bedihidir.  Avrupa müşterek güvenlik, antlaşması Almanya   meselesi mevzuun­da dört büyük devlete (Amerika, Rus­ya, İngiltere, Fransa) düşen sorumlu­luğu hiç bir şekilde haleldar etmiyecektir. Almanya meselesi daha evvel dört büyük devlet tarafından tesbit olunacak esaslar dahilinde, halledilecektir.

2 — Antlaşmaya imza koyan devlet­ler,  Milletlerarası  münasebetler  ala­nında, üye devletlerden herhangi pirine karşı   tecavüzde   bulunınamayı, tehdit veya silâha başvurmamayı ve Avrupada aralarında çıkabilecek bü­tün ihtilâfları Birleşmiş Milletler ana­yasasına uygun olarak, barışsever yol­larla veya sulhu ve Milletlerarası gü­venliği tehlikeye düşürmiyecek mahi­yette diğer tedbirlere tevessül sure­tiyle halletmeyi taahhüt ederler.

3 — Antlaşmayı imzalamış olan dev­letler, içlerinden herhangi birinin, Av­rupada antlaşmaya     dahil   bulunan devletlerden birine veya birkaçına karşı silâhlı bir tecavüz tehlikesi mevcut olduğu kanaatini izhar etme­si halinde istişarelerde bulunacaklar ve bu tehlikeyi bertaraf etmek ve Av­rupada güvenliği    muhafaza etmek için müessir tedbirler alacaklardır.

4 — Avrupada antlaşmaya dahil bu­lunan devletlerden birine veya birkaçına karşı yapılacak her silâhlı teca­vüz bütün üye devletlere karşı yapıl­mış addedilecektir. Bu kabil bir te­cavüzün vukuu halinde, taraflardan her biri, özel veya, müşterek müdafaa hakkına müsteniden, Avrupada Mil­letlerarası güvenliği ve barışı koru­mak yolunda, silâhlı kuvvetlerin kul­lanılması da dahil olmak üzere elin­de mevcut bütün vasıtalarla tecavüze uğrayan memleket veya memleketle­rin yardımına koşacaktır.

5  — Âkit taraflar, Avrupada barışın teessüsü ve muhafazası için müşterek bir gayrete ihtiyaç gösteren bir duru­mun ortaya çıkması halinde, askeri yardım da dahil olmak üzere üye devletler tarafından yapılacak yardı­mın şeklini yakın bir tarihte müştereken müzakere ve  tesbit  hususunu taahhüt ederler.

6  — Âkit taraflar, Avrupada müşte­rek  güvenlik ve  barışın muhafazası
için meşru hakların kullanılması mev­zuunda üye devletler tarafından   ta­savvur olunan veya. alman tedbirlere müteallik bütün malûmatı Birleşmiş Milletler anayasası ve bu anayasada derpiş olunan   hükümler    gereğince, derhal Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine bildireceklerdir.

7  — Antlaşmayı imza eden devletler, muhteviyatı, Avrupa müşterek güven­lik antlaşmasına mugayir anlaşmalar imzalamamayı veya bu mahiyetteki ittifak ve koalisyonlara katılmamayı taahhüt ederler.

8  — Âkit taraflar arasında,, anlaşma­da derpiş olunan istişareleri hazırla­mak ve Avrupanın güvenliği mesele­ sinin ortaya attığı meseleleri   incele­mek üzere şu hükümler düşünülmek­tedir:

a) Muayyen devrelerde konferanslar yapılması veya    ihtiyaç    hissedildiği hallerde özel konferanslar toplanına­sı. Her üye devlet bu konferanslarda kendi hükümetinin bir temsilcisi ve­ya sadece bu işle tavzif edilmiş özel bir mümessil tarafından temsil edile­cektir.

b) Bu antlaşmaya dahil  devletlerin hükümetlerine tavsiyeler hazırlamakla görevlendirilecek, daimi bir siyasi istişare komitesinin kurulması.

c) Vazifeleri lüzumu anında tesbit edilecek olan istişari mahiyette bir askeri teşekkülün vücuda getirilme­si.

9 — Barışın ve milletlerarası güven­liğin muhafazası mevzuunda Birleş­miş Milletler  Güvenlik Konseyi  dai­mi üyelerinin şahsen hâiz oldukları mesuliyetleri müdrik    bulunan    âkit taraflar, Amerikan ve Çin Halk Cumhuriyeti hükümetlerini, antlaşma   iletesis edilen teşekküller nezdine müşahit sıfatiyle   temsilcilerini gönder­meye davet edeceklerdir.

10  — Bu antlaşma, gaye ve prensip­leri mezkûr antlaşmanın gaye ve prensiplerine  uygun bulunan ve Avrupa  devletleri  arasında imzalanınış olan bilûmum antlaşma ve Milletler­arası anlaşmalarla derpiş olunan ve­cibelere hiç bir şekilde tesir, etmiyecektir.

11  — İşbu antlaşma 50 yıl sürelidir.

— Berlin :

Dört büyükler Dışişleri Vekillerinin bugünkü toplantısında Sovyet Dışiş­leri Vekili Molotof Nato ve Avrupa, ordusunu ortadan silen ve Amerikayı Avrupa müdafaasından meneden Sov­yet hâkimiyetinin esas tutulacağı elli yıl süreli bir Avrupa güvenlik andlaşması akdini teklif etmiştir.

Molotofun dört büyükler konferansı­nın 15 inci celsesinde iki vesika ha­linde sunduğu bu teklife nazaran kurulacak teni teşkilâta Amerika ile Kı­zıl Çin sadece eşit haklarla müşahit göndermeye davet olunacaklardır.

Batılı kaynaklar bu teklifin batılılarca reddedileceğini muhakkak addet­mektedirler.

— Berlin :

Molotofun konuşmasından sonra, top­lantıya ara verilmiş ve Vekiller tek­rar salona girince Dulles söz alarak şunları söylemiştir:

Mademki Molotof Avrupa güvenliği plânında Amerikayı müşahitler sıra­sına koyacak kadar nazik davranınıştır, bu tasarı hakkında bazı mütalâ­ada bulunabilirim zannediyorum.

Dulles, Almanyaya dair tasarıya ce­vap vererek bunun, Sovyet heyeti ta­rafından daha Önce teklif edilenin ayni olduğunu söylemiş ve evvelce de izhar etmiş olduğu şu fikri tekrarlamıştır: Almanyanın işgal kuvvetleri tarafından tahliyesi hakkındaki Sov­yet teklifi Batı Almanyayı ve dolayısiyle Batı Avrupanın büyük bir kısmını, hariçten gelecek herhangi bir tecavüz 'tehdidine maruz bırakacak­tır.

Sovyetlerin, Avrupada kollektif gü­venlik ittifakına dair ikinci tasarısı­na geçen. Dulles, bu tasarının Natonun yerine geçmeğe matuf olduğu kanaatini izhar etmiş ve demiştir ki:

Avrupa devletlerinin, kollektif güven­liklerini sağlamak için, Amerikanın iştiraki olmaksızın birleşmeleri lâzım geldiğine dair Sovyet teklifinden Amerika alınınamaktadır. Amerika hiç bir zaman Avrupa işlerine zorla müdahale etmemiştir ve istikbalde de bu­nu yapmak niyetinde değildir.

Amerikalılar Batı Avrupanın kültürü­nü, ananelerini ve dinini paylaşmak­tadırlar, fakat Avrupa işlerinin idaresinde bir hisse sahibi olmak husu­sunda herhangi bir hak iddia etmemektedirler.

Batı, ikinci Guillaume'un militarizmiyle tehdit edildiği zaman Amerika Avrupaya kuvvet yollamıştır. Birinci Cihan Harbinden sonra kuvvetlerini geri çekmiştir. Tarih Hitler zamanın­da tekerrür etmiştir. O zaman sadece Batı Avrupa değil, fakat Sovyet Rus­ya da tehdit edilmişti. Amerika. Avrupayı ikinci bir defa kurtarmak için muazzam gayret sarfetmiştir. İkinci harpten sonra da, Almanyanın işgali için gereken nisbeten mahdut kuvvet­ler hariç diğer bütün kuvvetlerini geri çekmiştir. Amerika, üçüncü defa olarak Avrupaya asker göndermiştir, zira birçok memleket,' endişe ettikle­rinden, bizden bu şekilde hareket et­memizi istemişlerdir.   Bu   endişenin lâfla ve yeni vaitlerle giderilemiyeceği kanaatindeyim.

Molotof şimdiki Avrupa müdafaasına Amerikanın iştirakinin kıtanın bölünınesine sebep olduğunu ima etti. Fakat Avrupanın bölünınesi, evvelce sa­dece Sovyetler Birliğine inhisar eden Sovyet hâkimiyetinin, şimdi dünya­nın üçte birini teşkil eden geniş top­raklara yayılmasiyle başlar.

Dulles bundan sonra 1939 da Rusya ile Estonya, Litvanya ve Letonya ara­sında imza edilen ve aynen yeni Sov­yet tasarısında kullanılan lisanla ka­leme alınınış olan karşılıklı yardım paktlarını hatırlatmış ve Molotofun bahsettiği bölünıneyi hakikatte bun­ların doğurduğunu söylemiş ve söz­lerine son verirken demiştir ki:

Bu, ortadan silinenlerle silinınek istemiyenler arasında bir ayrılıktır. Son Sovyet teklifinin bu bölünıneyi ortadan kaldıracak mahiyette olup olma­dığına karar vermek Amerikadan baş­ka devletlere düşer. Amerikaya gelin­ce, biz silinınemize müsaade etmemek azmindeyiz.

— Berlin :

Sovyet Dışişleri Vekili Molotoftan sonra söz alan Fransız Dışişleri Ve­kili M. Bidault, Sovyet tasarılarının sadece Avrupa savunma camiasını değil, Atlantik paktını da bahis mev­zuu etmekte olduğunu belirtmiş ve «bu pakt Fransız güvenliğinin esası­dır. Molotof sadece Almanyanın ta­rafsız bir hale getirilmesiyle iktifa etmemekte bunu bütün Avrupaya teş­mil etmeye çalışmaktadır» demiştir.

Bidault sözlerine şöyle devam etmiş­tir:

«M. Molotof tarafından ortaya atıl­mış olan güvenlik antlaşması hem Av­rupa savunma camiasının ve hem de Nato ile Almanya barış antlaşması­nın yerini almak istemektedir.»

Sovyet tekliflerini birçok cepheden tenkit eden Fransız Dışişleri Vekili sözlerine devamla demiştir ki:

«Mutasavver  Avrupa   güvenlik  sisteminde iki Almanyanın mevcudiyeti kabul edilecek olursa, bu, Almanyanın elli sene parçalanmış bir durum­da kalmasına fiilen rıza göstermek demek olacaktır. Filhakika M. Molotofun teklifi kabul edilecek olursa bir Alman ordusu yerine iki Alman or­dusu mevcut olacaktır.»

Bununla beraber Fransız Dışişleri Ve­kili müşterek güvenlik mefhumuna taraftar bulunınakta, fakat bunun tamamen Avrupaya münhasır bir me­sele olmadığı fikrini ileri sürmektedir. Rusların takip ettikleri metod mese­leleri tersinden mütalâa etmeye ma­tuf bulunınaktadır. Bir güvenlik sis­temi teşkil etmeden evvel Almanya ve Avusturya meselelerinin halli icap etmektedir. Zira tesbit edilmemiş bir takım hudutların muhafazası hiç bir şekilde garanti edilemez.»

M. Bidault bugünkü şekliyle Molotof tasarısını reddetmekte, fakat müşte­rek güvenlik sistemi esasını, Almanya meselesinin halline imkân verdiği ve başka anlaşmalar yapılması im­kânlarını da bertaraf etmediği nisbette, şayanı kabul addetmektedir.

Fransız Dışişleri Vekiline göre terak­kiler sağlayacak bir şekilde işe baş­lamak icap etmektedir. Bidauİt Aimanyanın diğer hür milletlerle bir­leşmesini mümkün kılan Avrupa savunma camiası fikrinin müdafiidir. Diğer taraftan da Fransız  Rus dost­luk antlaşmasının muteber olduğunu ve pek tabii olarak bu antlaşmanın da Fransanın geliştirmek arzusunda olduğu güvenlik sistemine dahil bulunduğunu tebarüz ettirmektedir.

Avrupa savunma camiasının diğer üyelerin iştiraklerine de acık bulun­duğunu belirterek sözlerine devam eden Fransız Dışişleri Vekili, Alman­yanın işgal kuvvetleri tarafından tah­liyesi fikrini tenkit etmiş ve birinci harbin sonunda İngiliz ve Amerikan kıtaları Avrupa kıtasında kalmış ol­salardı ikinci dünya savaşının çıkma­mış olacağını hatırlatmıştır. Bidault «her şeyden evvel mantık ve tarihin tecrübesinden geçmiş dostluklara iti­mat lâzımdır» demiştir.

M. Bidault'ya göre Sovyet teklifinde  işgal kuvvetlerinin evvelden haber vermeye lüzum kalmadan tekrar kendi bölgelerini işgal edebilecekleri derpiş olunduğundan bu kuvvetlerin . geri çekilmesi tamamen nazari saha­da, kalacaktır.

Bidault şunları söylemiştir :

«Avrupanın birliği bir mucize ile olmıyacak, fakat yavaş yavaş tahakkuk ettirilecektir. Fransa bakımından memleketimin güvenliği FransızRus antlaşması da dahil olmak üzere gi­rişmiş olduğumuz taahhütlere istinat etmektedir. Fransanın güvenliğinin bağlı bulunduğu diğer âmiller arasın­da Avrupa savunma camiası da mevcut olup bu teşkilât hiç bir devlet aleyhine değildir.

Avrupa savunma camiasının tama­men barışçı olan mahiyetini tebarüz ettiren Bidault, Almanyanın bu teş­kilât içinde iyi niyetleri Rusya tara­fından inkâr edilemiyecek devletlerle birleşmiş olduğunu söylemiştir.

Fransız Dışişleri Vekili, Rusyanın hâ­len endişesi mevcutsa bunların izalesi için mütemmim teminat vermeye hazır bulunduğunu belirtmiş ve şunları söylemiştir:

«Fakat korkarım ki Rusyanın asıl alâ­kadar olduğu mesele bu değildir. Rus Dışişleri Vekilinin verdiği .izahatta beliren Sovyet sisteminin belli başlı gayesi Amerikayı Avrupadan uzaklaş­tırmak ve Atlantik paktını ortadan kaldırmaktır.»

M. Bidault daha sonra toplantının ni­hayetlerine doğru yaptığı kısa bir ko­nuşmada şunları ilâve etmiştir:

«Molotof tarafından teklif olunan Avrupa müşterek güvenlik antlaşma­sı ancak şu şartlarla kabul olunabilir:

1 — Barış antlaşmasının başarılı bir şekilde tahakkukuna imkân vermesi,

2 — Tedafüi mahiyetteki diğer teşki­lâtların teşekkülüne mâni olmaması.

Fransız Dışişleri Vekili sözlerine şöyle son vermiştir:

«Bu tasarıda derpiş olunan prensip şayanı kabul, fakat bu prensibin edildiği metin redde lâyiktir.»

— Berlin :

Dört Dışişleri Vekilinin bugün öğle­den sonra yaptıkları toplantıda ikinci defa söz alan Molotof, Bidault ve Edenin, FransızRus ve İngilizRus paktlarına yaptıkları telmihleri bahis mevzuu ederek şunları söylemiştir:

«M. Bidault bugünkü konuşmasında FransızSovyet paktının mevcudiye­tini hatırlattı. Fakat bu paktan orta­da ne kalmıştır? Bir taraftan Fran­sızSovyet paktının mevcudiyeti ile­ri sürülürken diğer taraftan Rusyaya müteveccih olan Avrupa savunma ca­miası desteklenmektedir. Bu sadece Fransada değil, her yerde hayret uyandıracaktır.

Diğer taraftan İngiliz Dışişleri Veki­li Eden de İngilizSovyet paktından bahsetmiştir. Bu paktın altında be­nim ve Edenin imzaları bulunmakta­dır. Bu pakt ingilterede lâyıki veçhi­le takdir edilmekte midir? İngilizSovyet paktının uzatılması ileri sü­rülmektedir. M. Eden konferans sı­rasında iki üç defa bunu tekrar et­mekle beraber bütün yapılanlar bu pakta aykırıdır. Sovyetler bu tena­kuzu anlıyamamaktadırlar.»

Rus Dışişleri Vekili Molotof Rus tek­liflerinde değişiklik yapılabileceğini kabul etmiş ve şunları sormuştur:

«Avrupa müşterek güvenlik fikri ka­bul edilmekte midir? Bu fikir redde­dilmekte ise Sovyet tasarıları tamamen ortadan kalkmaktadır. Kabul edildiği takdirde ise bazı değişiklikler yapılması mümkün olup tasarıların müzakeresi icabeder.»

Oturumun sonuna doğru İngiliz Dış­işleri Vekili Eden'in, Sovyet teklifle­rini bir müzakere esası olarak kat'i şekilde reddettiğini bildirmesi üzeri­ne, Molotof diğer iki Dışişleri Veki­linden de müşterek güvenlik mevzuu üzerinde kesin bir cevap vermelerini istemiştir.

Amerikan Dışişleri Vekili Dulles ce­vaben, Almanya'ya  müteallik  birinci izah tasarının Amerika Birleşik Devletle­rince kabule şayan olmadığını söyle­miş ve. Avrupa Müşterek Güvenlik Andlaşması hakkındaki iki numaralı tasarıda da, Amerika M. Molotof ta­rafından müşahitler, safında bırakıl­mış olduğu için bu tasarı üzerinde bir fikir ileri süremiyeceğini beyan et­miştir.

Fransız Dışişleri Vekili Bidault ise ba­zı şartlarla kabulü mümkün olan Av­rupa Müşterek Güvenlik Andlaşması prensibi ile, kabulüne imkân bulunmıyan Sovyet metni arasında bir tef­rik yapılması gerektiği kanaatini izharetmiştir.

— Berlin :

Molotof'un iki tasarısı hakkında Ba­tılı Dışişleri Vekilleri görüşlerini izah ettikten ve Molotof ikinci konuşması­nı yaptıktan sonra, şimdiye kadar yapılan toplantıların en uzunu GMT. ayariyle saat 19.14 te sona ermiştir.

11 Şubat 1954

 

— Berlin :

Dörtlerin bugünkü gizli toplantıları sonunda aşağıdaki tebliğ yayınlan­mıştır:

Dört Dışişleri Vekili bugün öğleden sonra saat 15.007te, müttefik kontrol makamı binasında gizli toplantı aktetmişler ve gündemin birinci madde­sinin müzakeresine devam etmişler­dir. Toplantı saat 19.15'te sona ermiştir.

— Berlin :

Molotof ile Avusturya Dışişleri Vekili Leopold Figl arasındaki görüşmenin çok samimi bir hava içinde cereyan ettiği diplomatik çevrelerde belirtil­mektedir.

Figl, Molotof'a, Avusturyanın, 1943 Moskova beyannamesi gereğince ba­ğımsızlığını iade etmelerini 9 seneden beri beklediğini söylemiş ve Viyana hükümetinin Berlinde kesin ve nihai bir cevap elde etmeyi umduğunu ilâ­ve etmiştir.

Molotof, verdiği cevapta, Rusyanın daima Avusturya meselesinin halli le­hinde olduğunu ve Avusturyaya hükümranlığını vermek için elinden gelen herşeyi yaptığını beyan edecek. Avusturya heyetinde şu hususa işaret edilmiştir ki, Sovyet Dışişleri Vekili, Avusturya görüşünü büyük bir sem­pati ile karşılamakla beraber, 20 da­kika süren görüşme boyunca kaça­maklı bir durum takınmıştır. Bunun­la beraber Molotof Avusturya mesele­sini Alman veya Trieste meselesine bağlamamıştır.

Demek oluyor ki umumiyet itibariyle intiba iyidir. Fakat Avusturya çevre­lerinde bundan mevsimsiz bir netice çıkarmamaya dikkat edilmektedir.

Figl, yanında heyetten 10 kişi olduğu halde yarın, dörtler konferansının toplandığı kontrol konseyi salonuna girecek ve toplantıya başkanlık eden Bidault, Figl'i Avusturya barış andlaşması hakkında memleketinin görüşünü izaha davet edecektir. Figl iki gündenberi izahatını hazırlamakla meşguldür. Bunun muhteviyatı kolayca tahmin edilebilir. Figl, dörtler­den, bugün Molotoftan istediği gibi, Avusturyaya, 9 senedenberi beklediği bağımsızlığı artık vermelerini talep edecektir. Barış andlaşması hasırdır. Dörtler bu andlaşmanın, teferruata dair beş maddesi müstesna başlıca bütün maddelerinde anlaşmışlardır. Bunlar da. uzmanlar tarafından 2 saat 3 halledilebilir.

Figl'in, dörtler tarafından hazırlanan tasarıyı, bazı tadilât teklif ederek ka­bul eyleyeceği muhakkaktır. Bu tadiller, eski Alman emlâki, bilhassa pet­rol tasfiyehaneleri ve Tuna Seyrüse­fer Şirketi üzerinde Sovyet Rusyaya mülkiyet hakkı tanıyan 35'inci mad­deye dairdir. Figl, evvelce Avusturya­ya ait olan bu emlâkin, Naziler tara­fından zorla alındığını ve onları meş­ru sahiplerine yani Avusturyaya iade etmemenin haksızlık olacağını söyliyecektir.

Figl, bundan başka, barış andlaş­ması tasarının 1949'da hazırlandığını, o tarihten beri Avuttur yanın, andlaşma tasdik edilmediğinden dolayı 210 milyon dolar tahmin edilen zarara uğradığını hatırlatacaktır. Rusların faydalandığı bu meblâğ, Avusturya görüşüne göre kâfi bir tazminat teş­kil etmektedir.

Fransız, İngiliz ve Amerikalılar Berlinde andlaşmayı imzalamaya hazır­dırlar. Şimdi herşey Molotof a bağlı­dır. Rusyanın, iyi niyet eseri göster­mek arzusuyla, mutabakatını bildir­mesi mümkündür, fakat Molotof'un böyle bir durum takınması, Avustur­ya çevrelerinde olduğu kadar batılı çevrelerde de büyük bir hayret uyandıracaktır. Filhakika Sovyet siyaseti­nin, Alman meselesiyle Avusturya me­selesini birbirinden asla ayrılmıyacak şekilde bağlı addetmesinden korkul­maktadır. Her şeye rağmen Molotof'un, yedek bir hal tarzı teklif et­mesi de mümkün görülmektedir. Bu da, barış andlaşmasını imzalamadan şimdiden Avusturyayı tahliye etmek­tir.   

Bu takdirde, batılıların Almanya için reddettikleri şey müsait karşılana­caktır. Zira Avusturya, Almanyanın aksine olarak, bir anayasaya, tek ve meşru bir hükümete sahiptir.

Figl, tamamiyle memnun olmasa da, Avusturyaya elleri boş dönmiyecektir. Berlin seyahati faydasız olmıyacaktır.

12 Şubat 1954

 

—  Berlin :

Dörtlü konferansın 18'inci oturumu Grinviç ayarı ile saat 15'de açılmıştır,

—  Berlin :

Dulles, bugünkü konuşmasında, hiç­bir felsefi mülâhazanın, Avusturya meselesinin güç bir mesele olduğuna kendisini inandıramıyacağmı söylemiş ve bu meselenin derhal hallinin mümkün olduğunu belirterek demiş­tir ki:

Bu, 10 seneden beri talik   edilen bir vaadi, yani hükümranlık hakkını ver­mek gibi basit bir şeydir. İhtilaflı noktalar o kadar zayıftır ki barış and­laşması şu anda burada imzalanabi­lir.

Bütün bu hakikatlere rağmen Avus­turya milleti, işgal yükü altındadır. 1949'dan beri Sovyet Rusya kendi bölgesindeki sözde Alman emlâkinden en az 200 milyon dolar net kâr sağ­lamıştır. Bu rakam, Rusyanın, bu emlâkin bazılarının Avusturyaya ia­desi bedeli olarak 1949'da istediği taz­minattan çok daha fazladır.

Avusturya ne mütecaviz ne de mağ­lûp bir memlekettir. Mareşal Tolbukin, 1945'te Avusturyalılara hitaben yaptığı bir beyanatta bunu teslim et­mişti.

Şimdi sadece andlaşma. tasarısının 5'inci maddesinin bazı noktalan üze­rinde mutabakata varmamız ve Avus­turya Dışişleri Vekilinin beyanatı ışı­ğı altında 35'inci maddeyi gözönünde tutmamız kalıyor.

Amerika heyeti Eden'in teklifini des­tekler. Eğer Sovyet Rusya, da bizimle birleşirse, Başkan Eisenhower'in ge­çen nisan ayında bahsettiği hedefe yani barış andlaşmasının imzalanma­sına varabiliriz. Barış ve adalet dâva­sına yardım için dörtlerin böyle bir işbirliği eseri göstermelerinden bütün dünya son derece memnun olur.

— Berlin :

Molotof, nutkunun başında, Trieste meselesini ortaya atmış ve Amerika ile İngiltereyi, İtalyan barış andlaşması gereğince kendilerine düşen ve­cibeleri ifa etmemiş olmakla ve Trieste'yi askeri bir üs haline getirmekle itham etmiştir. Molotof, «Sovyet hü­kümeti aynı şeyin Avusturya mesele­sinde de tekerrürüne mâni olmak ar­zusundadır, bu sebepten Trieste me­selesin: bilmemezlikten gelemez» de­miştir.

Sovyet Dışişleri Vekili, Avusturya ba­rış andlaşmasının nihai metninin ha­zırlanmasını Vekil Yardımcılarına tevdi etmeyi teklif etmiş ve bu andlaşmanın 1949'da kabul edilen esaslar dairesinde ve aşağıdaki hususlar ilâ­ve edilmek suretiyle hazırlanmasını talep etmiştir:

1 — Avusturya, son harpteki mütte­fiklere karşı hiçbir koalisyona iştirak etmeyecek ve topraklarında   yabancı askeri üsler kurulmasına müsaade etmiyecektir.

2 — Rusya eski Alman   malları için Avusturya  tarafından ödenecek taz­minatın mal vermek suretile tediyesi­ni kabul edecektir.

3 — Avusturyadaki işgal   kıtalarının tahliyesi, yeni bir birleşmeyi Andlaşmayı önlemek üzere,    Almanya    ile   barış andlaşması imzalanmasından sonraya bırakılacaktır.

4 — Vekil yardımcıları Trieste meşa­lesini,  Trieste  şehri  ve  topraklarının askeri üs olarak kullanılmasının ya­sak edilmesi hususundaki Sovyet tek­lifine uygun olarak inceliyeceklerdir.

— Berlin :

Dört Dışişleri Vekilinin bugünkü top­lantısında oturuma başkanlık ettiği için en son olarak söz alan Fransız Dışişleri Vekili Bidault, Eden tarafın­dan izhar olunan nokta! nazarı des­tekleyerek, Avusturya meselesinin kendisi ile hiç bir ilgisi bulunmayan başka meselelere bağlanmaması ge­rektiğini tebarüz ettirmiş ve «Bu meseleyi artık halletmek lâzımdır. Zira hükümranlığına kavuşarak yeniden kurulmuş bir Avusturya Avrupada bir istikrar unsuru olacaktır» demiştir.

Avusturya halkının mümkün olduğu kadar kısa bir zaman içinde tam bir bağımsızlığa kavuşması yolunda Avus­turya Dışişleri Vekili Figl tarafından izhar olunan meşru arzuyu paylaştığı­nı belirten Bidault M. Figl'e hitaben şunları söylemiştir:

«Bildiğiniz gibi memleketim şu kadar yıldır devam eden müzakereler sıra­sında, Federal hükümetin haklı olan taleplerini desteklemekten ve Avusturyanın bir barış andlaşması ile aşa­ğı yukarı 10 yıl evvel kendisine vadedilen tam bir hükümranlığa kavuşma­sı yolunda    kendine   düşen   vazifeyi yapmaktan hiçbir zaman geri kalma­mıştır.»

Diplomasinin bazen çok ağır hareket etmek zorunda kalacağını kabul eden Bidault bununla beraber Avusturya halkının artık yeni bir mühlete asla tahammül edemiyeceğini belirtmiş ve «Ben kendi hesabıma Avusturya ba­rış andlaşmasının imzasına bütün kuvvetimle yardım etmeğe azmetmiş bulunmaktayım» demiştir.

Fransız Dışişleri Vekili çok şiddetli bir mahiyet taşıyan iktisadi hüküm­lerin tâdili için Avusturya Dışişleri Vekili ile müzakerelerde bulunulma­sına taraftar olduğunu beyan etmiş ve Fransız hükümetinin, bu husustaki müzakerelere hazır bulunduğunu ve bu görüşmelerin Federal hükümetçe arzu edilen şekilde neticelenmesini kuvvetle temenni ettiğini belirtmiştir.

Bidault şunları söylemiştir:

«Sözlerime son verirken Avusturya hükümetine, şimdiye kadar sadece kendi lehinde bir siyaset takip eden ve bu husustaki gayretlerini asla ek­sik etmeyen Fransanın, Avusturyayı yeniden bağımsız ve hükümran bir devlet haline koyacak ve aynı zaman­da kendi samimi demokrasi idealleri­nin tezahürüne bir vesile teşkil edecek olan barış andlaşmasının kısa bir zamanda imzası için en müessir bir şekilde işbirliği yapmaya karar ver­miş olduğunu temin ve teyid etmek isterim.»

Diğer taraftan bugün yapılan oturu­mun sonunda yeniden söz alan Fran­sız Dışişleri Vekili Bidault, gündemin maddesini teşkil eden Avusturya me­selesi üzerinde yapılacak çalışmalara Avusturya heyetinin de iştirakini tek­lif etmiştir.

İngiliz Dışişleri Vekili Eden, dörtlerin yalnız olarak müzakerede bulunmak istedikleri haller hariç olmak üzere bu teklifi tasvip ettiğini bildirmiştir. Dört Dışişleri Vekili son şekil üze­rinde mutabık kalmışlardır. Yarınki oturum Avusturya meselesinin müza­keresine hasredilecektir.

— Berlin :

Lecpold Figl'den sonra söz alan Anthony Eden, Avusturya barış andlaşmasım Berlinde imzalamak hususunda hükümetinin teklifini ileri sürmüş ve Figl'in talep ettiği gibi andlaşma hakkında cereyan edecek müzakere­lere Avusturya temsilcilerinin iştiraki lehinde bulunmuştur.

Eden, Avusturya heyetinin, Avustur­ya hakkındaki müzakerelere katılma­sı için uygun usulün dörtler tarafından düşünülmesini teklif etmiş ve de­miştir ki:

Andlaşmaların Beninde imzalanması, milletlerarası münasebetlerde bir gev­şeme yaratmak çaresini bulduğumu­zun isbati olacaktır. Bunun için, bu meseleyle alâkası olmayan diğer me­selelerin halledilmesini beklemek doğ­ru değildir.

— Berlin :

Bugünkü toplantıya riyaset eden Georges Bidault, tarafından takdim edi­len Avusturya Dışişleri Vekili Leopold Figl verdiği beyanatta, barış andlaşması tasarı methali gereğince, bu andlaşmanın, bir taraftan dört müt­tefik devlet, diğer taraftan Avusturya tarafından aktedilmesi lâzım geldiği­ni belirtmiş ve müzakerelere eşit hak­la katılan bir devlet olmak sıfatıyle andlaşmanın nihai olarak kaleme alınmasına iştiraki talep etmiştir.

Figl, Avusturyanın 1938'de, Nazi teh­ditlerine senelerce mukavemet ettik­ten ve ağır fedakârlıklara katlandık­tan sonra Hitler'in muazzam askeri kuvvet kullanmasıyle hâkimiyeti altı­na girdiğini hatırlatmış, müttefiklere, 1943 Moskova beyannamesiyle Avus­turyanın Almanyaya ilhakına mâni olduklarından ve hür ve bağımsız bir Avusturya kurmak arzusunu izhar et­miş bulunduklarından dolayı teşek­kür etmiş ve «Avusturya, bundan sonra, memleketinin müttefikler tarafından işgalini, harp sonu askeri za­ruretlerinden doğan geçici bir tedbir olarak telâkki etti» demiştir.

Hükümetinin, durumu normalleştirmeğe muvaffak olduğunu belirten Figl, Avusturyalım, dahili durumunun ender görülen bir istikrar arzettiğini haklı olarak iddia edebileceğine işaret etmiş ve barış andlaşması için 1946'da baslıyan müzakerelerin bir tarihçesi­ni yapmıştır. Vekil sözlerine şöyle de­vam etmiştir:

Barış andlaşması el'an aktedilmediğinden, Nazilerin ilk kurbanı olan bir memleket bugün bağımsızlığına kavuşmak için bekleyen son memleket olmak gibi garip bir durumda bulun­maktadır. Bu da, kendisinin katiyen mesul bulunmadığı sebeplerden dola­yıdır.

İşgalden sonra Avusturya ağır yükler taşımış ve kendi kaynaklarını işletememesi yüzünden ekonomisi muazzam maddi zararlara uğramıştır.

Hürriyetimizi ve hükümranlığımızı el­de etmek için bugün olduğu gibi, dai­ma, fedakârlıklara katlanmaya hazırız.

Barış andlaşması tasarısının iktisadi kayıtları ve bilhassa petrol kaynakla­rına dair olan 35 madde Avusturya milleti ve hükümeti tarafından son derece ağır olarak telâkki edilmekte­dir. Şimdiye kadar Alman emlâki için derpiş edilen yüklü meblâğın Avusturyadan İstenmesi ve bu meblâğı yerli malı sevkiyatı yerine Amerikan doları ile ödemek mecburiyetinde kal­mış elmamız bize ağır ve haksız geli­yor.

Neticede, Figl, tasarının iktisadi ka­yıtları ile 35'inci maddenin iyi niyetle gözden geçirilmesini talep etmiş ve demiştir ki:

Avusturya şimdiki barış andlaşması tasarısında, bağımsızlığını, hürriyeti­ni ve hükümranlığını garanti edecek olan her hükmü kabule hazırdır. Siz­den şunu istiyorum: Avusturyaya ba­rış andlaşmasmı veriniz, bu suretle dünya barışını takviyeye, milletlera­rası gerginliği azaltmaya ve Avrupada güvenliği müessir bir şekilde te­mine yardım etmiş olursunuz.

— Berlin :

Avusturya meselesi hakkında    bugün Rus Dışişleri Vekili Molotof tarafın­dan dörtler konferansına sunulan Sovyet teklifinin mukaddemesinde, Avusturya meselesinin dört büyük devlet arasında mevcut anlaşmalara uygun bir şekilde halli gerektiği teba­rüz ettirilmekte ve şöyle denilmekte­dir:

1 — Sovyet hükümeti, dört Dışişleri Vekili Yardımcılarının,    üç aylık bir devre içinde aşağıdaki prensipleri göz önünde tutarak Avusturya barış andlaşmasmın nihai metnini hazırlamak­la görevlendirilmesini teklif eder:

a) Avusturya    hakkındaki    müttefik komisyonu ve buna bağlı bütün teşek­küller fesholunacak ve 1949'da hazır­lanmış elan tasarılara uygun olarak Avusturyanın işgali nihayet bulacak­tır.

b) Andlaşmaya konulacak bir ek mad­de ile, Avusturyanm İkinci Dünya Sa­vaşının müttefiklerinden herhangi bi­ri aleyhindeki bir birliğe    girmesine, Avusturya topraklarında yabancı as­keri üslerin tesisine veya yabancı as­keri uzmanların faaliyetine ve bu yol­daki hizmetlerin kabulüne mâni ola­cak hükümler derpiş olunacaktır.

c) Avusturyanın arzularını yerine ge­tirmek amacı ile hareket    eden Rus hükümeti    Avusturyanm, eski Alman malları dolayısıyle Rusyaya ödeyeceği tazminatı mal teslimi suretiyle karşı­lamasını kabul etmektedir.

2 — Yeni bir iltihak ihtimalini ber­taraf etmek üzere, Avusturyanın dört işgal bölgesinde bulunan müttefik askerlerinin geri çekilmesi işi, Almanya barış andlaşmasnın    imzalanmasına kadar tehir edilecektir.

Müttefik komisyonunun faaliyetine son verilmesiyle aynı zamanda olmak üzere Viyanada bulunan yabancı kuv­vetler şehri tahliye edeceklerdir. Avusturyada muvakkaten kalacak olan dört devlete ait askeri birlikler işgal vazifelerini ifa etmeyecek ve Avustur­yanın içişlerine müdahalede bulun­mayacaklardır. Bu kuvvetlerin meşru statüsü dört büyük devlet tarafından Avusturyanın da iştiraki ile tesbit olunacak ve    andlaşma ile aynı zamanda yürürlüğe girecek özel bir an­laşmaya konu teşkil edecektir.

3 — Dört Dışişleri Vekil Yardımcılar, Trieste şehri ve civarının askeri üs olarak kullanılmaması hususundaki Sovyet teklifine uygun olarak Trieste meselesini de inceleyeceklerdir.

— Berlin :

Dört Dışişleri Vekili bugün Grenviç saatile saat 10.30 da tekrar bir gizli toplantı yaparak pazartesi ve perşembe günü akdettikleri ilk iki gizli top­lantıda ele alınmış olan meselelerin tetkikine devam edeceklerdir.

İlk iki gizli toplantıdan hasıl olan in­tibaın menfi olmaktan uzak olduğu teeyyut etmekte ve üçüncü toplantı­nın meseleleri daha esaslı bir şekilde ele almak imkânını vereceği ümit edilmektedir.

Gizli toplantılarda tetkik ve müzake­re mevzuunu teşkil eden meseleler geçen pazartesi günü M. Dulies tarafından İngiliz ve Fransız mesai arkadaşlariyle mutabık kalınarak perşem­be günü ise M. Georges Bidault tara­fından ortaya atılmıştı. Söylendiğine göre M. Bidault bu toplantıda Dışiş­leri Vekillerine biri Kore diğeri Güney Doğu Asya için olmak üzere iki mah­dut konferans akdini derpiş eden bir proje teklif etmiştir.

13 Şubat 1954

 

— Berlin :

Amerikan Dışişleri Vekili Dulles'in konferansta yaptığı konuşmadan son­ra söz alan Fransız Dışişleri Vekili Bidault, Avusturyaya müteallik. Sov­yet tasarısı hakkında şunları söyle­miştir :

«Avusturya barış andlaşmasının im­zalanması için bu tekliflerden daha iyi teklifler yapılamaz.»

Fransız Dışişleri Vekili M. Molotof'tan tekliflerini geri almasını istemiş ve Trieste meselesinin Avusturya barış andlaşması meselesine bağlanması fikrini reddederek, andlaşmanın Berlinde imzalana bilmesi ve Avusturyanın altı aylık bir devre zarfında tah­liye edilebilmesi için askıda bulunan beş maddenin incelenmesini talep et­miştir.

M. Bidault Sovyet tasarısı üzerinde şu müşahedelerde bulunmuştur:

1 — Meselenin tetkiki dört Dışişleri Vekil Yardımcılarına değil bizzat Ve­killere ait bir iştir.

2 — Trieste meselesinin    Avusturya barış andlaşması ile hiçbir ilgisi yok­tur ve bu mesele konferans gündemin­de de mevcut değildir.

3 — Fransız noktai    nazarına göre Avusturyalım koalisyonlara    girmesi­nin menedilmesi uygun değildir.

4 — Avusturyanm bağımsızlığının ia­desi keyfiyetini Alman barış andlaş­masının daha evvelden imzalanmış olması şeklinde bir  şarta bağlamak, bugün mevcut durumdan daha kötü­sünü yaratacaktır. Avusturyanm mukadderatının hâlâ Almanyaya    bağlı olduğunu görmek çok acıdır.

5 — Barış andlaşmasmın dördüncü maddesi ile Avusturyanm yeni bir il­tihakı keyfiyeti önlenmiş olmaktadır. M. Bidault bu mevzuda şunları söyle­nmiştir:

«Bu taahhüt bizi bağlamaktadır. Ay­nı taahhüt Avusturya için de varittir. Eğer M. Molotof bu maddenin Almanyayı bir taahhüt altına sokamıyacağından endişe etmekte ise, ben kendi hesabıma, Almanya meselesinin halli sırasında bu bahiste Fransız hükü­metinin daha kesin taahhütler sağla­mak arzusunda bulunduğunu Rus Dış­işleri Vekiline temin edebilirim.»

6  — Batılı devletler kısaltılmış olan barış andlaşmasmı    geri almakla bu meselenin halli hususundaki iyi niyetlerini göstermişlerdir. Şimdi, Avus­turya barış andlaşmasının Berlinde imzalanabilmesini temin    maksadıyle hâlen askıda bulunan beş maddenin müzakere edilmesine imkân    vermek için tekliflerini geri almak M. Molotof'a düşmektedir.

— Berlin :

Eidauit'dan sonra söz alan Eden de Molotof'un tekliflerini reddetmiş ve bu tekliflerin Avusturya işgalini ilanihaye uzatmak neticesini vereceğini belirterek, Molotof'un 10 şubatta, Almanyann devamlı olarak bölünmüş kalabileceğini ve Almanya ile barış andlaşmasının imkânsız hale gelebi­leceğini İma ettiğini hatırlatarak de­miştir ki:

Madem ki Molotof şimdi Almanya ile barış aktedilinceye kadar işgal kuv­vetlerinin Avusturyada kalmasını istiyor, Avusturyanın müddetsiz olarak işgal altında kalmasını kabule hazır demektir. Ben bunu kabul edemem. Kıtalarımızı Avusturyada ilânihaye tutmaya ve bunun için Avusturya ile alâkası olmayan hâdiselerin yabancı bir memlekette vuku bulmasını bekle­meye ne hakkımız var?

Anşluz hakkında Eden, andlaşma ta­sarısının 4'üncü maddesinin böyle bir' ihtimali bertaraf ettiğini söylemiştir.

Eden, andlaşmanın incelenmesini Ve­kil Yardımcılarına bırakmak husu­sundaki Sovyet teklifini de reddetmiş ve sözlerine son verirken meslektaşlarından, Avusturya barış andlaşması meselesini, batılı tekliflerinin esası dairesinde incelemelerini istemiş, «Konferansın maksadını bu suretle teyit etmiş ve dünyaya yeni bir ümit vermiş oluruz» demiştir.

— Berlin :

Berlin konferansının bugünkü toplan­tısında Dulles şunları söylemiştir:

Sovyet Dışişleri Vekilinden Avusturya hakkında yaptığı iki teklifi geri al­masını hakikaten samimiyetle istiyorum, zira bunlar Avusturya barış andlaşmasının sadece metnini değil ru­hunu da değiştirecek mahiyettedir. Eğer Molotof bunu kabul ederse geri kalan ve tali ehemmiyette olan ihti­laflı noktalar hakkında anlaşacağı­mıza eminim. Bu suretle andlaşmayı bu konferansta imzalarız ve gayretle­rimiz şerefli bir şekilde muvaffak ol­muş olur. Avusturya hakkındaki Sovyet teklifle­rini zehirli sandviç olarak vasıflandı­ran Amerika Dışişleri Vekili şöyle de­vam etmiştir:

Filhakika bu teklifler, barış andlaşmasının hür ve bağımsız bir Avustur­ya tesis edecek yerde hürriyetten ve bağımsızlıktan mahrum bir Avustur­ya meydana getireceği mânasını ta­şımaktadır.

Dulles'e göre, Sovyet teklifleri kabul edildiği takdirde, Avusturyanın baş­şehri, Sovyet askerlerinin teşkil ettiği bir deniz ortasında müdafaasız bir ada gibi kalacaktır. Diğer taraftan, Rusya, Almanyanın birleştirilmesi hakkındaki bütün teklifleri reddetti­ğinden, Avusturyanın tahliyesi müd­detsiz olarak talik edilmiş olacaktır.

Mukaddemesinde, müttefiklerin he­definin Avusturyayı kurtarmak ve ba­ğımsız ve hür bir devlet haline getirmek olduğunu kaydeden andlaşma­nın tamamiyle gözden geçirilmesi lâ­zımdır.

Vekile göre bitaraflık statüsü, eğer o statü bir memleket tarafından istiyerek kabul edilmişse şerefli bir statüdür, fakat tarafsızlığı ebedi bir esaret gibi empoze etmek bambaşka şeydir.

Dulles, Rusyanın Avusturya meselesi­ni neden kül halinde yeniden ortaya attığını anlıyamamaktadır. Dulles, Sovyet Rusyanın, eğer Avusturya dan çekilirse ordusunu Romanya ve Macaristandan da çekmeğe mecbur kal­maktan korktuğunu sanmaktadır.

Avusturya meselesi dolayısiyle Trieste meselesini incelemek hususundaki Sovyet teklifine gelince, Dulles bu­nun Amerika tarafından kabul edilemiyeceğini belirtmiş ve Vekillerin Berlinde Avusturya barış andlaşmasını gecikmeden imzalıyabilmeleri için Molotof'un dün ileri sürdüğü teklifle­ri geri almasını istemiştir.

— Berlin :

Molotof, ne Avusturyalıların ne de batılı delegelerin, teklifini incelemek zamanını bulamadıklarını iddia ede­rek, mukabil teklifleri müsait bir şe­kilde tetkike hazır olduğunu söylemiş ve kanaatince, Avusturya hükümeti­nin, bir taraftan, Avusturya garni­zonlarının serbest bir şekilde yerleşe­bileceği Viyana şehrinin, barış andlaşması imzalandıktan sonra tahliye­sini, diğer taraftan, Batı Avrupadaki 32 Amerikan üssünün birçok memle­ketin hükümranlığını tahdit ettiği gibi, dört devlet kıtalarının da Avusturyanın hükümranlık haklarını mu­vakkat bir zaman için tahdide matuf işgalini reddetmesinin imkânsız oldu­ğunu belirtmiştir.

Bundan sonra Pigl söz alarak, barış andlaşması imzalandıktan sonra iş­galin devam etmesinin kabul edilemez olduğunu söylemiş, diğer taraf­tan, Avusturya meselesinin Vekil Yar­dımcılarına tevdiinin Avusturya umumi efkârında fena tesirler yarataca­ğına işaret etmiş ve demiştir ki:

Avusturya bütün devletlerle barış ve dostluk içinde yaşamak arzusundadır. Memleketim herhangi bir askeri itti­faka iştirak etmeyecektir. Birleşmiş milletler anayasası hükümlerine uya­caktır.

Molotof tekrar müdahale ederek, meslekdaşlarım çok sarih bir duru­mu muğlâklaştırmağa çalıştıklarını söylemiş ve demiştir ki:

Plânım derin bir tetkike lâyıktır. Ga­liba biraz izahat vermem lâzım:

1 — Vekil Yardımcıları için    tespit edilen üç aylık mühleti uzun mu bu­luyorsunuz?  Eğer  ısrar ederseniz bu mühleti iki hattâ bir aya indirebili­riz. Beş sene süren    müzakerelerden sonra bunun ne ehemmiyeti vardır.

2 — Dört devlet işgal kuvvetlerinin, sırf     Avusturyalım     hükümranlığını muvakkat olarak tahdit maksadıyle bu memlekette kalması neden   meslekdaşlarımı  hayrete   düşürüyor?   Bir taraftan Viyana tahliye  edilecek ve orada Avusturya garnizonları kurula­bilecektir.  Diğer taraftan Avusturya için teklif ettiğim şey Batı Avrupa memleketlerinde 82 Amerikan üssü­nün bulunmasıyle doğan durumdan farklı bir şey değildir.

3 —Yeni bir Anşluz tehlikesinin mev­cut olduğu kanaatindeyim. Molotof bu hususta,  hudutların henüz kesin bir şekilde tespit edilmemiş olduğu hususunda Bonn'da Jacob Kaiser ta­rafından yapılan beyanatı ve muhte­lif Avusturya teşekküllerinin aynı mealdeki kanaatlerini hatırlatmış ve «işte bu sebepten ihtiyatlı davranıyo­ruz» demiştir.

Molotof, meslekdaşlarmı bariz bir şe­kilde sinirlendiren alaylı bir tavırla şunları ilâve etmiştir: «Eğer Avustur­ya meselesini derhal halletmek isti­yorsanız Almanya ile barış andlaşma­sı tasarımı niçin kabul etmiyorsu­nuz?»

Trieste mevzuunda Molotof şunda di­renmektedir : Trieste bölgesi asker­likten tecrit edilmelidir, bunu, İtalya ile barış andlaşması derpiş etmekte­dir.

Molotof sözlerini şöyle bitirmiştir:

Tekliflerimiz pratik ve müsbettir. Bu teklifler, yüzde 80, nihayet yüzde 50 nisbetinde kabul edilebilir.

Filhakika Molotof bugünşu hususla­ra karar verilmesini istemişti:

1 — Avusturyanm işgaline son ver­mek,    bütün   kontrol    teşekküllerini lâğvetmek ve işgal devletlerinden her türlü işgal hakkını geri almak.

Buna Molotof kesin olarak «evet» ve­ya «hayır» cevabı verilmesini istiyor.

2 — Sovyet hükümeti Avusturyanın eski Alman emlâkine andlaşma imza­landıktan sonra, değil de şimdiden sa­hip olmasını teklif ediyor.

3 —Molotof Avusturyada işgal kuv­vetlerinden sadece bazı birliklerin bı­rakılmasını istiyor.

Sovyet tasarısını, evvelce üzerlerinde anlaşmaya varılmış bazı maddeleri yeniden ortaya atmakla suçlandıran tenkitlere cevaben Molotof şöyle de­miştir: Son senelerde birçok şeyler geçmiştir ki bunları ihmal edemeyiz. Avrupada, hudutlarımız yakınında yüze yakın Amerikan üsleri kurulmuş­tur. Bunlara, memleketimizin menfaati ve milletlerin güvenliği bakı­mından aldırmam azlık edemeyiz.

Avrupa savunma camiasının kurul­ması, yani Batı Almanyada    Alman militarizminin yeniden doğması düşünülüyor. Bu ehemmiyetsiz bir şey değil, üzerinde durulmaya değer. Eğer Amerika, Fransa ve İngiltere Avrupa savunma camiasından vazgeçerlerse durum aydınlanır. Fakat onların ni­yetlerini bilmiyoruz.

— Berlin :

Dört büyükler bugünkü toplantısın­da, Amerika, İngiltere ve Fransa, Avusturyaya istiklâlini vermek yolunda kat'i anlaşmaya varmak gay­retiyle, Sovyetlerin ileri sürdükleri bütün tadil tekliflerini kabul ile Avusturya sulh andlaşmasının son beş maddesini tasvip etmişlerdir.

Müttefiklerin bu âni manevraları kar­şısında şaşıran Sovyet Dışişleri Veki­li, maddelerin tekrar tetkik edilmek üzere Dışişleri Vekil Yardımcılarına tevdiinde ısrar etmiş, sonra talebini geri alarak muhtemelen Moskovadan yeni. talimat almak için vakit ka­zanmak maksadıyla vaki teklifin yarın Öğleden sonra müzakeresini kabul etmiştir.

— Berlin :

Dört Dışişleri Vekilinin bugün öğle­den sonra yaptıkları toplantıda söz alan Avusturya Dışişleri Vekili M. Leopold Figl, şunları söylemiştir:

«Avusturyada bulunan işgal kuvvetle­rinin tahliyesinin Alman barış andlaşmasının imzasına kadar tehiri hususunda Molotof tarafından yapılan teklif sadece Avusturya halkının ümit­lerini kırmakla kalmıyacak, fakat Avusturyanm yabancı işgalinden kur­tulması imkânlarını da belli olmayan bir tarihe kadar ortadan kaldırmış olacaktır.»

M. Molotof'un endişelerine sebep olan yeni bir iltihak keyfiyetinin asla varid olmadığını tebarüz ettiren Leopold Figl izahatına şöyle devam etmiştir: «Bu maceradan son derece azap çek­miş olan bir milletin yeni ıztırapları göze alarak başka bir maceraya daha atılabileceğine hakikaten inanıyor musunuz?

Avusturya hükümeti barış andlaşmasında bir iltihak keyfiyetini ortadan kaldıran dördüncü maddeyi kabul etmektedir.'Bu husus Avusturya halkı­nın bu maddeye hürmet etmek arzu­su kadar kuvvetli ve sarihtir. Avusturyada işgal kuvvetlerini muhafaza et­mek, Avusturya meselesini halli daha müşkül olan ve Avusturyanm elinden hiçbir şey gelmiyeceği başka mesele­lere bağlamaktan başka bir mâna ifa­de etmemektedir.»

Dünkü konuşmasında barış andlaş­masının Avusturyaya bağımsızlığını ve hükümranlığını iade etmesi gerektiği keyfiyeti üzerinde ısrar etmiş olduğunu hatırlatan Figl, Avusturya­nın hürriyete kavuşmak için bazı yük­lere ve mecburiyetlere dahi boyun eğ­meğe hazır bulunduğunu belirtmiştir. Avusturya Dışişleri Vekiline göre, andlaşma tasarısının 33'üncü madde­sinde de belirtildiği veçhile işgale andlaşmanın imzasından sonra 90 gün içinde nihayet vermek icap etmekte­dir.

Fıgl süslerine devamla demiştir ki:

«Sadece hükümetim adına değil fakat Avusturya milleti adına da M. Molo­tof'un teklifinden duyduğum büyük hayal kırıklığını ifade etmek isterim. Sorarım size, içinizden hangi Vekil böyle bir teklifi kabul ettikten sonra memleketine dönmeğe cesaret edebi­lir?»

M. Figl sözlerine son verirken Dışişle­ri Vekillerinden Avusturyaya tam ba­ğımsızlığını verecek barış andlaşması üzerinde artık bir neticeye varmaları­nı rica etmiştir.

14 Şubat 1954

 

— Berlin :

Foster Dulles, Berlin konferansına, Avusturya barış andlaşmasının hemen imzalanmasını derpiş eden bir teklif sunmuştur. Amerikan Dışişleri Vekili bu teklifte dört Dışişleri Vekilince ta­sarının münazaalı olan beş maddesi­nin Sovyetler tarafından tâdil edilmiş şeklile kabulünü teklif etmekte, diğer taraftan Alman emlâkile ilgili bulunan 35'inci maddenin de Leopold Figl'in talebi üzerine Sovyetlerce ha­zırlanan yeni şeklile kabulünü ileri sürmektedir. Foster Dulles ayni za­manda Avusturya barış andlaşmasının 18 şubat perşembe günü imzalan­masını teklif etmiş ve bu teklifinin bir bütün olarak kabul veya redolunmasını taleb etmiştir.

Molotof, Alman barış andlaşmasının imzasına kadar işgal kuvvetlerinin Avusturyada kalması hususu üzerinde İsrar etmiş ve andlaşmanın ancak bu şartla perşembe günü imzalanmasının mümkün olacağını beyan etmiştir.

Bunun üzerine Leopold Figl söz alarak İşgal kuvvetlerinin Avusturyadan çe­kilmemesi hususuna itirazda bulun­muştur.

— Berlin :

Berlin konferansının perşembe günü sona ermesi hususunda alınan karar bugünkü oturumun tek müsbet netice­sini teşkil etmektedir.

Avusturya meselesine gelince, bu hu­susta hiçbir ilerleme kaydolunmamıştır. Sadece karşılıklı noktai nazarlar biraz daha sarahat kesbetmiş, intihap hakkı konferansın hakemi mesabesin­de bulunan Avusturyaya bırakılmış bulunmaktadır.

Batılılar tarafından, Foster Dulles, Eden ile Bidault'ya iltihak ederek ih­tilâf mevzuu beş maddenin Sovyetler tarafından tanzim olunan şeklini ka­bul etmiştir, fakat üç batılı Vekil, beş senedenberi kendilerine imkânsız gibi görünen bu müsamahayı Molotof'a karşı, sadece Avusturya andlaşmasının perşembe günü imzalanması şartı ile göstermeğe razı olmuşlardır.

Molotof buna itiraz etmemiş, bir gün evvel, andlaşmanın hazırlanarak neticelendirilmesi işini Vekil Yardımcılarına bırakmak hususundaki teklifi­ne artık mahal kalmadığını takdir et­miştir. Fakat andlaşmayı, ancak 4'üncü maddenin tadili şartı ile imzala­mayı ileri sürmüştür. Sovyet Dışişleri Vekili tarafından teklif olunan tadil Avusturyanm, hiçbir koalisyon ve as­keri pakta girmemek ve topraklarında yabancı kuvvetlerin üslenmesine müsaade etmemek suretile tarafsız bir hale getirilmesini derpiş etmekte­dir. Molotof bundan başka 33'üncü maddenin de değiştirilerek, işgal kuv­vetlerinin Almanya barış andlaşması imzalanıncaya kadar Viyanada kal­masını teklif etmektedir. Bu arada, Molotof, bu müddet zarfında işgal masraflarının şagil devletlere raci ola­cağı, Avusturyanın da, Viyanada ken­di askeri kuvvetlerini bulundurabile­ceği hususlarına yer vermektedir.

Bu teklif karşısında Leopold Figl, ih­tilaflı bulunan beş madde üzerinde dört devlet temsilcisi anlaşmış olduklarına göre, Vekil Yardımcıları tara­fından hazırlanmış bulunan andlaşmayı imzalamak hususunda hüküme­tinden yetkili bulunduğunu, ancak, Avusturyanın dış siyasetini tahdit edecek olan ve işgal kuvvetlerinin Viyanada kalması neticelerini tevlit edecek olan son Sovyet tadil teklifi kabul edildiği takdirde andlaşmayı imtina edeceğini beyan etmiştir.

Foster Dulles de bu hususta itiraz et­miş ve Sovyet askerlerinin Macaristan ve Rumanya topraklarına da ayni şe­kilde girmiş ve hâlâ orada bulunmak­ta olduklarına işaret etmiştir.

Diğer taraftan Georges Bidault, Dulles'in sözlerini tasvip etmiş ve Anthony Eden, Molotof un bu şartları koşarak Avusturya andlaşmasının imza­sında güçlük yaratmakta olduğunu ileri sürmüştür.

Bütün bu sözlere karşı Moiotof boşu­na izahlarda bulunmağa çalışmış, Amerikanın yabancı memleketlere Amerikan askeri göndermek için o memleketleri baskı altında bulundur­duğunu, nitekim Trieste'deki duru­mun buna bir misal teşkil etmekte ol­duğunu iddia etmiştir.

Molotof, Sovyet tadilleri tatbik olun­duğu takdirde Leopold Figl'in andlaşmayı imzalamak yetkisi yoksa, hükü­metinden bu hususta talimat istiyebileceğini bildirmiş bu söz üzerine Bi­dault şu mukabelede bulunmuştur: «Ben Dışişleri Vekili kaldığım müd­detçe Fransız halk. efkârını ifadeye yetkiliyim.»

Bunun üzerine müzakerelere son ve­rilmiş, konferans dağılmadan evvel Avusturya meselesinin yeniden ele alınması kararlaştırılmıştır. Bu vazi­yet karşısında duruma yenilik katabi­lecek yegâne unsurun Avusturya tarafından geleceği sanılmaktadır.

— Berlin :

Avusturya andlaşmasının ihtilaflı bu­lunan maddelerinin Sovyetlerce tan­zim olunan yeni şeklinin Dulles, Bidault ve Eden tarafından kabul edil­miş bulunduğuna işaret eden Sovyet Dışişleri Vekili Molotof, nutkunda, ka­bulü Avusturya ile Rusya arasında iki taraflı bir anlaşmaya bağlı bulunan Avusturya borçları hakkındaki 48'inci maddeyi ele almış ve böyle bir mali anlaşmanın ayni zamanda dört devlet arasında da aktinin taraflarca «arzu edilen» bir husus addolunduğunu be­yan etmiştir.

Molotof daha sonra, askıda kalan maddelerin Sovyetler tarafından ha­zırlanmış şekillerinin batılı Vekiller tarafından kabul edilmiş olması key­fiyetinin ne kadar müsbet bir mahi­yet taşıdığını takdir etmekte olduğu­nu bildirmiş, böylelikle andlaşma metni üzerinde kolayca anlaşmış ol­maları itibarile bu maddelerin kaleme alınmadığına işaret etmiştir.

Sovyet teklifleri gözönüne alındığı takdirde hemen bu celsede bir anlaş­maya varılabileceğini beyan eden Mo­lotof, Trieste meselesinin de Vekil Yardımcılarına havalesinden vazgeç­miş ve bu meselenin Güvenlik Konseyine tevdii hususundaki teklifini takdim etmiştir.

Molotof diğer taraftan, Sovyet tekli­finin Avusturyanın işgalini müddetsiz olarak uzatmak ve Viyananın müdafaasız kalması neticelerini tevlit ede­ceği hususunda ileri sürülen delilleri çürütmeğe çalışmış, tasarılarına göre Viyananın gayri askeri bir hale getirilmiyeceğini, andlaşma hükümleri gereğince, Viyanada Avusturya kuv­vetlerinin bulundurulacağını ve Avus­turya başşehrinde kalacak yabancı kuvvetlerin Avusturyanın intihabına bırakılacağını izah etmiştir.

Molotof nihayet bu andlaşmanın aktinde vukubulacak gecikmeden batı­lıların mesul olacaklarını iddia ile şunları söylemiştir:

«Çok lüzumlu bulunan Sovyet tadil­leri kabul edildiği takdirde Avusturya andlaşmasının bu hafta içinde akti hususunda mutabıkız.»

— Berlin :

Sovyet Dışişleri Vekili Molotof bugün Berlin konferansına dört yeni vesika sunmuştur.

Bunlardan biri İtalya barış andlaşmasının Trieste serbest arazisi ile il­gili kısımlarının tatbik olunması hususunun Güvenlik Konseyinde tetki­kinin dörtlü konferans tarafından taleb edilmesi hakkında bir telmihtir.

İkinci vesika, Avusturya andlaşmasının dördüncü maddesi hakkında bir tasarıdır. Bu madde tasarısı Avusturyayı, son harpte müttefik olarak ha­reket eden devletler aleyhine aktolunan herhangi bir koalisyon veya as­keri pakta iştirakten, Avusturya top­raklarında yabancı üsler kurulmasına müsaade etmekten ve yabancı askeri mütehassıs ve talim servislerinden faydalanmaktan menetmektedir.

Üçüncü vesika da Avusturya andlaş­masının 33'üncü maddesi yeniden ka­leme alınmıştır. Sovyetler tarafından hasırlanan bu madde şu hususları derpiş etmektedir:

1 — 28 haziran 1946 tarihli Avusturya kontrol anlaşması, Avusturya barış andlaşmasının meriyete girdiği gün mevkii tatbikten kaldırılacaktır.

2  — Müttefik kumandanlık, barış andlaşmasının meriyete girdiği tarih­ten itibaren Berlindeki faaliyetini durduracak ve işgal   kuvvetleri and­laşmanın mer'iyete girdiği tarihten 90 gün sonra Viyanayı terk edeceklerdir.

3  — Müttefik komisyon âzaları da ay­ni müddet içinde Avusturyayı terk e­deceklerdir.

4  — Müttefik devletler müsadere et­miş oldukları bütün emlâki 90 günlük müddet içinde iade edeceklerdir.

5  — Dört işgal devleti Almanya barış andlaşması imzalanıncaya kadar kuv­vetlerini Avusturya topraklarında tu­tabileceklerdir. Avusturyada kalacak olan bu birlikler işgal kuvveti mahi­yetinde olmıyacaklar ve Avusturyanın dahili işlerine karışmıyacaklardır. Bu birliklerin kanuni statüleri dört bü­yük devlet ile Avusturya arasında aktolunacak bir anlaşma ile tesbit olu­nacaktır.

Nihayet Molotof'un sunduğu dördün­cü vesika 35'inci maddenin 6'ncı fık­rasının yeni şeklini teklif etmektedir. Bu fıkra Sovyet Rusyayı eski Alman emlâkini bedel mukabilinde Avusturyaya devre selâhiyetli kılmakta, bu bedeli altı yıl içinde mal teslimatı şeklinde ödenmek üzere 150 milyon Amerikan doları olarak tesbit etmektedir.

— Berlin :

Dört büyük Dışişleri Vekilleri Berlin konferansının bugünkü 20'nci oturu­muna saat 18'de son vermişlerdir.

Avusturya hakkındaki müzakerelerde bir neticeye varılamadığından gelecek oturumda yine ayni mevzuun ele alı­nacağı bildirilmektedir.

Vekiller Berlin konferansı çalışmala­rının 13 şubat perşembe günü sona ermesi hususunda mütehassıslar tarafından hazırlanan prensip kararını ittifakla kabul etmişlerdir.

— Berlin :

Berlin konferansında bugün Amerika Dışişleri Vekili Foster Dulles batılılar namına yaptığı teklifte, usun zamandan beri sürüncemede kalan Avustur­ya barış andlaşmasmın önümüzdeki perşembe günü imzalanmasını talep etmiş ve Sovyetler de bunu kabul et­miş fakat Alman barışı yapılıncaya kadar işgal kuvvetlerinin Avusturya­da kalmasını şart olarak ileri sürmüş­lerdir.

Bu teklifte, dört büyük devletin per­şembe günü saat 14 de imzalanmak üzere andlaşmanın nihai metnini ha­zırlatmaları istenilmektedir.

Amerika Dışişleri Vekili bu mühim teklifi dört büyüklerin Amerikan ke­siminde yapılan 20'nci toplantısında bildirmiştir.

Batılı bir müşahit Sovyet delegesi Mo­lotof'un bu teklifi kabul ettiğini açık­lamıştır. Fakat Molotof'un ileri sürdüğü mezkûr şartı batılılar dün reddet­mişlerdi.

Batılı Dışişleri Vekilleri dünkü top­lantıda Avusturya andlaşmasında ih­tilaflı beş madde Rusların teklif etti­ği bütün tadilleri kabul ettiklerini bil­dirmekle Molotof u hayrete düşürmüş­lerdir.

15 Şubat 1954

 

— Berlin :

Berlin konferansının 21'inci oturumu mahdut kadrolu olarak bu sabah Grinviç ayariyle saat 10'da, Sovyet kesimindeki Sovyet Yüksek Komiserliği binasında açılmıştır.

Müzakereler gündemin birinci mad­desini teşkil eden beşli konferans ve milletlerarası gerginliğin izalesi meseleleri üzerinde cereyan etmiştir.

— Berlin :

Bugün öğleden   sonra   saat   15.30'da açılan Berlin    konferansının    22'inci, oturumu Avrupa güvenliği meselesi­ne tahsis olunmuştur.

— Berlin :

Molotof, Avrupa güvenliğine dair ta­sarısında, Doğu ve Batı Almanyada dört devlet kontrol komisyonları kurulması talebinden vazgeçmeyi teklif etmiştir. Şimdi, biri Doğu Almanya için, diğeri Batı Almanya için iki ayrı kontrol komisyonu kurulmasını teklif etmektedir. Molotof, bu suretle Bidault'nun şu itirazına cevap vermek­tedir: Almanyadan işgal kuvvetleri­nin çekilmesi, dört devlet kontrolü­nün kurulması ve Potsdam'a dönüş demek olacaktır. Molotof «Bu sadece bir anlaşmazlıktır» demiştir.

Molotof eğer. bu yeni teklifi de kabul edilmezse Almanyada müttefik kon­trolünden tamamiyle vazgeçilebilece­ğini söylemiş ve Sovyet heyetinin es­kimiş bir teşkilât olan kontrol konse­yinin yeniden kurulmasını şiddetle reddettiğini bildirmiştir.

Sovyet Dışişleri Vekili, batılılar tara­fından ileri sürülen itirazları tatmin için tasarısına bir sürü tadiller teklif etmiştir. Şöyle ki, Sovyet güvenlik ta­sarısında Amerikanın özel durumun­dan bahseden 9'uncu maddenin değiş­tirilmesi veya tamamen kaldırılması. Molotof, Sovyet heyetinin bu hususta herhangi bir teklifi incelemeye hazır olduğunu bildirmiştir.

Sovyetler tarafından teklif edilen gü­venlik sistemine Kanadanın dahil edilmemesine itiraz eden Eden'e ver­diği cevapta, Molotof Panamerikan birliğine iştirak etmeyen Kanadanın bir Avrupa birliğine katılabileceğine işaret etmiş ve Eden'in müdahalesi Sovyet heyetince beklenmemiş olma­sına rağmen bu hususu incelemeyi teklif etmiştir.

Molotof bundan sonra, muhtelif Av­rupa devletlerinin barış içinde birlik­te yaşamaları hususunda Bidault'nun yaptığı beyanata iştirak etmiş ve «İş­te bu sebeptendir ki Sovyet heyeti, bütün Avrupa devletleri arasında, sos­yal bünyelerinden bağımsız olarak, bir güvenlik paktı akdini teklif et­mektedir» demiştir.

Güvenlik tasarısının NATO ile kabili telif olup olmadığını soran Bidault'ya, Molotof şu cevabı vermiştir: «Sovyet tasarısı Avrupa savunma camiasına muhaliftir. Bize, başka bir hal çaresi olmadığı için Avrupa savunma cami­asını kabul ettik diyorlar. Biz de Avrupada kollektif güvenlik paktını tek­lif ediyoruz.

NATO'ya gelince, Molotof, Avrupa gü­venlik paktının NATO'ya karşı tevcih edilip edilmediğinin incelenmesini teklifle yetinmiştir.

Güvenlik paktının, en kuvvetli devle­tin diğerleri üzerinde hakimiyetini te­mine yarayacağını söyleyen Bidault'ya cevaben, Molotof bu tehlikeyi önlemek üzere tedbirler düşünülebileceğini be­lirtmiş ve meslekdaşlarmı bu hususta müsbet teklifler ileri sürmeye davet etmiştir.

Molatof, Bidault'nun kollektif güven­lik fikrine iştirak etmiş olduğunu ile­ri sürerek, «Eğer hal böyle ise Fransanın bizim tekliflerimize sempati duyması beklenebilir» demiş ve meslekdaşlarından, Sovyet teklifleri kifa­yetsiz ve kabulü imkânsız görülüyorsa mukabil tekliflerde bulunmalarını is­teyerek şunları ilâve etmiştir:

Hiç olmazsa, kolektif güvenlik fikri­nin reddedilmiyeceğini kaydetmek kâ­fidir.

— Berlin :

Dört Dışişleri Vekilinin bugün yaptık­ları konuşmada söz alan Fransız Dış­işleri Vekili Bidault, 10 sahife tutan uzun nutkunda. Fransız hükümetinin «Genel güvenlik anlayışı» hakkında izahatta bulunarak, şimdiye kadar yapılan görüş teatilerinin, herkesin menfaatlerini gözetecek ilk anlaşma­ların tahakkukunu sağlayacak belirli ve muayyen sahaların ortaya çıkma­sına imkân bırakmamış olduğunu söy­lemiştir.

Bidault sözlerine şöyle devam, etmiş­tir:

«Bunun tamamen aksine olarak, mü­zakereler sırasında Sovyet Rusya mu­rahhas heyeti, bizlere, durmadan ge­nişleyen görüşmelerin tekâmülünden ziyade propagandaya hizmet eden teklifler sunmaktadır.»

M. Molotof un bundan evvelki konuş­malarında ima ettiği 32 Avrupa devle­tinin isimlerini henüz bildirmemiş olduğunu tebarüz ettiren Fransız Dışiş­leri Vekili, Rusyanın tekliflerinden «Avrupa, Avrupalılarındır» mânasını çıkardığını beyanla şunları söylemiş­tir:

«İlk bakışta Molotof tarafından orta­ya atılan teklif sadeliği ile çok cazip görünmektedir. Fakat bu sadelik sadece görünüştedir. Şurası muhakkak­tır ki bir birleşmenin tahakkuku arzu ediliyorsa herşeyden evvel coğrafi esaslara dayanan istisnalar yarat­maktan kaçınmak lâzımdır. Zira Avrupayı dünyanın geri kalan kısmından tecrit etmeye çalışanlar neticede daima dünyaya hükmetmek için ev­velâ Avrupaya tahakküm etmeye ça­lışmışlardır.

Avrupa milletlerinden bir çoğu Avru­pa hudutlarını fazlasile aşan sorum­luluklar altında bulunmaktadırlar. Bunların abasında bilhassa Fransa, bu iki taraflı vecibeyi tamamen müd­rik bulunmaktadır.

Avrupa bugün parçalanmış durumda­dır. Bunu inkâr etmek, bile bile kör olmak demektir. Bunun daimi olmıyacağına inanmak istiyorum. Fakat ma­alesef bugünkü durumda bu parçalan­ma mevcuttur.

Sovyetler Birliği Komünist Partisinin seçimler dolayısiyle yayınladığı be­yanname bakımından mütalâa edilecek olursa, Avrupa fikrinin Sovyet heyeetinin mülhem olduğu umumi dünya nazariyesine bağlanmış oldu­ğunu görürüz. Eğer bu anlayış tahakkul etmiş olsaydı, hakikaten birleşmiş bir Avrupa mevcut olurdu, fakat hür ve bağımsız bir Avrupanın inkârı pahasına...»

Sözlerine devam eden Bidault aklıseli­me uygun mütalâa ettiği bir sıra müşahadede bulunmuştur.

Bidault şöyle demiştir:

«Fransa Avrupa birdenbire dünyanın geri kalan kısmı ile alâkasını kesmeye karar verecek olsa, bundan esasen Asyayı boydan boya kaplamış olan bir tek memleket tam bir hakimiyetle faydalanacaktır.

Diğer taraftan Avrupada Sovyet ha­kimiyetinin hüküm sürdüğü yerlerde korkunç tesirler husule gelmektedir. Bugün bir doğu bloku mevcut bulun­maktadır ve siyasi, iktisadi ve askeri bakımdan Doğu Almanya bu bloka dahil edilmiş durumdadır. 10 sene ev­vel Fransa tarafından imzalanmış olan pakttan sık sık bahseden Rusya, Doğu Almanyanın silâhlanmasını ta­hakkuk ettirirken Fransanın fikrini bile almaya lüzum görmemiştir.»

Bundan sonra Rus tekliflerini sıkı bir tahlile tabi tutan Bidault, Almanya mevzuunda «Tasarının   parçalanmayı meşru ve bu suretle daimi kılmak» ga­yesini güttüğünü tebarüz ettirmiştir.

Daha sonra Avrupa güvenliği hakkın­daki ikinci Rus teklifinin metnini ele alan Bidault, Avrupada birbirine cephe almış devletlerin teşekkülünü ön­lemek gayesile çalıştığını beyanla söz­lerine şöyle devam etmiştir:

«Avrupanın doğusunda böyle bir gruplaşma mevcuttur. Bu gruplaşma ayni zamanda tasarının 10'uncu maddesiyle de aynen muhafaza olunmak istenmektedir.

Buna karşılık Avrupalı olan devletler­le, Avrupaya ancak kesilmesini iste­mediğimiz ikinci derecede bağlarla bağlı bulunan Avrupalı olmayan dev­letleri ihtiva eden batı devletleri ca­miasının durumu nedir? Sovyet metninde bu mevzuda bir sarahate rast­lamak imkânı yoktur.»

Fransız Dışişleri Vekili bilhassa bu nokta üzerinde İsrarla durmakta ve açık bir cevap istemektedir. Sovyet Rusya murahhas heyeti Atlantik Pak­tını sunmuş olduğu tasarıya uygun bulmakta mıdır?

Bidault demiştir ki:

«Bu hususta ortaya atılacak bütün nazariyelerden büyük güçlükler çıka­caktır. Bize sunulmuş olan tasarı iki mühim meseleye temas etmemizi icap ettirmektedir. Birincisi muhakkak halli gereken bir esas meselesidir. Di­ğerinden ise tatbikatta Avrupanın parçalanmasına sebebiyet verecek güçlükler ve tehlikeler doğacaktır. Bu parçalanmayı Önleyecek çareyi sadece kuru bir tasarı metninde bulamayız. Herşeyden evvel bir iyi niyet ve bti iyi niyetin tahakkukuna imkân verecek kuvvetli bir arzu lâzımdır. Tasarı metni de ancak bu niyet ve arzudan mülhem olmalıdır. Güvenlik mevzu­unda Fransız heyetinin üzerinde dur­duğu mefhumlara işaret etmiş bulun­maktayım. Dünyanın her yerinde ol­duğu gibi Avrupada da güvenliğin an­cak silâhlanmanın tahdidi ve bu tah­didin kontrolü ile sağlanabileceğine kaniyiz. Bu gaye tahakkuk etmediği müddetçe, hiç kimseyi tam mânasiyle tatmin etmeyecek bir takım hal çare­leri bulmaktan ileri gidemeyiz.

Bundan çıkarılacak netice şudur: Avrupadaki batılı devletler kendi ara­larında ve Amerika Birleşik Devletle­ri ile imzalamış oldukları ittifaklara sadıktırlar. İki dünya savaşı sırasında Amerikanın müdahaleleri bizim için paha biçilmez kıymette olmuştur. Fa­kat bu ittifakların müstesna bir ma­hiyeti olmadığı gibi, bizi Rusyaya bağlayan bağlarla da tamamen rengarenktir. Avrupa ve Almanya mesele­sini bu çerçeve dahilinde mütalâa et­mek icap eder.»

M. Bidault bundan sonra genel gü­venlik anlayışının mutaları hakkında izahatta bulunarak bunun dün oldu­ğu gibi bugün de Fransız Cumhuriye­tinin siyasetinin esasını teşkil ettiğini belirtmiştir.

Bu mutalar şunlardır:

1 — Müşterek güvenlik evvelemirde dünya güvenlik teşkilâtı olan Birleş­miş Milletler tarafından temin edilmektedir. Tamamen tedafüi mahiyet­te olan ve hudutları bazı milletleri birbirine bağlayan ideal ve   menfaat birliği nisbetinde şümullü bulunan mahalli teşkilâtlar da pek tabii bu çerçeve içinde yer almaktadır.

2 — Bu mahalli savunma teşkilâtları esas itibarile bir kıt'anın coğrafi hu­dutları ile tahdit edilemez. Bu husus bilhassa Avrupa için önemlidir. Rus­ya kendi topraklarının da Avrupanın çok uzaklarına kadar yayıldığını bilmektedir. Sesten hızlı uçan    uçaklar devrinde kıt'a güvenliği diye bir şey bahis mevzuu olamaz.

3 — Avrupada genel bir hal çaresi bu­lunması, umumi güvenliğin tahakku­kuna esaslı surette yardım edecektir. Bu sebepledir ki evvelâ harbin netice­lerini ortadan kaldırmak ve Avrupa­da toprak durumunu istikrarlı bir ha­le sokmak icap eder. Bu gayeyi tahak­kuk ettirmek için atılması icap eden ilk adım   ise,   Almanya   meselesinin halli ve Avusturya barış andlaşmasının imzası olmalıdır.»

Bu hudut ve toprak meselelerinin mu­vaffakiyetle halli, güvenlik teminatla­rını takviye maksadile Avrupa milletleri arasında müşterek müesseselerin tahakkukuna imkân verebilir. Bu ka­bil bir Avrupa teşkilâtının kurulması, Avrupa milletleri arasında insan ben­liğine ve ferdin esas haklarına hür­met keyfiyetine dayanan normal mü­nasebetlerin zamanla tesisini icap et­tirmektedir.

4 — Almanya mevzuunda ise bu mem­lekete komşu olan devletlerin güven­liği muhakkak temin edilmiş olmalı­dır. Hâlen Almanyanın dört işgal dev­letinin kontrolü altında bulunduğu düşünülecek olursa, bu güvenliğin ba­rış andlaşmasının imzasından evvel bir tehlikeye maruz bulunmadığı mu­hakkaktır. Alman barış andlaşmasının imzasından sonra, tedafüi bir bir­liğe dahil olacak bir Almanya, sadece kendi arzusunun neticesi olan askeri bir kuvvete sahip olamıyacaktır. Al­manya bakımından güvenlik şu şekil, de sağlanacaktır:

a) Harp sırasında imzalanmış olan yardım anlaşmaları bir tecavüz ha­linde derhal tatbik sahasına konacaktır.

b) Almanya askeri bakımdan istediği gibi hareket edemiyecektir ki, bu da bütün tecavüz ihtimallerini bertaraf edecektir.

c) Birleşmiş Milletler    anayasasında derpiş edilmiş vecibeleri yerine getir­mekle mükellef olacak Almanya dev­leti, herhangi bir kayıt ve şart olma­dan dünya güvenlik sistemi içindeki yerini alacaktır.

d) Birleşmiş Almanya hükümeti aske­ri sahadaki hareket serbestisini tah­dit eden kaideleri değiştirmeye çalış­mamayı taahhüt edecektir.

Bütün bunlardan başka M. Bidault'ya göre, «Dünya devletlerinin ayni za­manda ve kontrol altında tutulacak bir silâhsızlanmayı kabul etmeleri şeklinde tahakkuk edecek tatmin edi­ci bir müşterek güvenliği yavaş yavaş sağlamak maksadile, Birleşmiş Millet­ler çerçevesi dahilinde mümkün olan herşeyi yapmak elzemdir.»

Fransız Dışişleri Vekili sözlerine şöy­le son vermiştir:

«Bu program durumu bir anda değiştirmek gibi bir iddia taşımamakta, sa­dece mevcut duruma ilk istikrar unsu­runu sokmak, ve böylece milletler ara­sındaki münasebetleri sağlam esaslar üzerine yerleştirmek ve bir gün Avrupada ve bütün dünyada hakiki bir uz­laşmaya, hakiki bir istikrara varıla­bileceği ümidini doğuracak şartları tahakkuk ettirmek gayesini gütmek­tedir.

— Berlin :

İngiltere Dışişleri Vekili Eden, Alman meselesi hakkında İngilterenin duru­munu izah ederek şöyle demiştir:

İlk tedbir olarak Alman meselesine pratik bir hal çaresi teklif ettik. Fil­hakika, Alman meselesi halledilme­den hiçbir güvenlik sisteminin Avrupanın bütünü için müessir olmıyacağı kanaatindeyiz. Almanyanin birleştirilmesi ve Alman barış andlaşmasının tahakkuku için tekliflerimizin ye­gâne esası teşkil ettiği hususunda mu­siriz.

İngiltere Avrupa güvenliğini gözden uzak tutmamaktadır. Hepimiz Birleş­miş Milletler anayasası hükümlerine bağlıyız. NATO ve Avrupa savunma camiası da bu anayasaya uygundur.

Molotof, dün, teklif ettiği güvenlik plânı için NATO'nun terkedilmesinin şart olmadığını söylemiş ve bunun aksini söyleyen İngiliz basınını tenkit etmişti. Eden buna cevap vererek Mo­lotof plânının 7'nci maddesine göre, NATO üyesi hiçbir devletin, hedefleri güvenlik plânına aykırı olacak bir koalisyona giremiyeceğini tasrih et­miştir. Halbuki Molotof NATO'nun Rusyaya karşı tercih edilmiş olduğu­nu daima iddia etmiştir. Üstelik Ame­rika Molotof'un plânımdan hariç tu­tulmuştur, zira kendisine müşahit sı­fatı verilmiştir. Kanada ise tamamiyle bertaraf edilmiştir.

Bundan şu neticeyi çıkarmaya mec­burum ki Sovyetlerin, güvenliğe dair tekliflerinin maksadı bizim batı mü­dafaa sistemimizi bozmaktır.

— Berlin :

Amerika Dışişleri Vekili Foster Dulles, Avrupada kollektif güvenliğe ta­raftar olunup olunmadığını bilmek isteyen Molotof'a şu tek cümle ile ce­vap vermiştir: «Bütün dünyada kol­lektif güvenlik istiyoruz.»

Dulles şöyle devam etmiştir:

Bu, Amerikanın, Atlantik anayasasın­da, Yalta beyannamesinde ve nihayet Birleşmiş Milletler anayasasında, dai­ma aradığı şeydir.

Maddeleri her türlü tenkidin üstünde olan bu vesikalar Avrupa güvenliğini sağlayamamışsa, bunun sebebi, insan­ların ve milletlerin verilen söze uy­mak hususundaki niyetlerine karşı olan itimatsızlıktır.

Rio paktında, İngiliz Milletler Camia­sında ve Kuzey Atlantik Paktında, bi­lâkis kelimeler sadece kâğıt üzerine konulmuş mürekkep lekesi değil, fa­kat müşterek bir mirası müdafaa için dökülmüş kandır.

Fakat maalesef, kullanılmış kelimele­ri tekrarla veya yenilerini icatla me­selelerin halledilebileceğini ummuyorum. Ben şahsen Avrupanın lâfla birleşemiyeceğine kaniim. Herşeyden ön­ce hareket lâzımdır. Bunlardan biri de Almanyayı birleştirmektir.

Dulles için, Almanya'da seçimler ya­pılması ve Almanyanın birleştirilmesi yolunda Eden'in ileri sürdüğü plânın Molotof tarafından kabulünü icap et­tiren yegâne mesele budur.

— Berlin :

Dört Dışişleri Vekilinin bugün öğleden sonra yaptıkları toplantının ilk kısmı, Fransız Dışişleri Vekili Bidault'nun Avrupada ve dünyada güvenlik mev­zuundaki Fransız anlayışı hakkında verdiği izahata tahsis edilmiştir. Bu anlayış, Birleşmiş Milletler teşkilâtı­na, bölge savunma teşkilâtlarına ve Avrupada umumi bir hal çaresine istinad etmektedir. Yavaş yavaş tahak­kuk yoluna gidilecek bu programın muvaffakiyetle neticelenmesi için umumi ve kontrola tâbi bir silâhsız­lanma şarttır.

M. Eden ise yaptığı kısa bir konuşma­da, Almanyada genel seçimler mevzuu üzerinde durmuş ve batılı devletlerin noktai nazarına göre, bunun, Almanyanın yeniden birleştirilmesi ve barış andlaşmasının imzası için kabul edi­lebilecek yegâne esas olduğunu teba­rüz ettirmiştir.

Oturuma 20 dakika ara verildikten sonra söz alan Rus Dışişleri Vekili Molotof Avrupa güvenlik tasarısını müdafaa etmiştir.

M. Bidault'nun kendisine hitaben, Rusya tarafından teklif olunan siste­min Atlantik Paktı ile uygun bulunup bulunmadığı sualine ve buna evet ve­ya hayır diye kesin bir cevap verilme­si yolundaki talebine karşılık Molotof ileri sürmüş olduğu tasarının Avrupa savunma camiasının yerini almaya matuf bulunduğunu belirtmiş ve Atlantik Paktı teşkilâtını ima etmemiş olduğunu söylemiştir. Molotof tasarı­sının blok mefhumunu ortadan kaldırdığını beyanlar Rio andlaşması gi­bi, bir Avrupa Paktının kabulünün de mümkün bulunduğunu söylemiştir.

M. Dulles devamlı paktların ancaK itimada dayanan paktlar olduğunu tarihten misaller vererek belirtmiş ve bu meyanda Rio Paktını, İngiliz İm­paratorluk camiası anlaşmalarını At­lantik ve Brüksel Paktlarını zikret­miştir.

Amerikan Dışişleri Vekili, M. Molotof'a Almanya meselesini haletmek is­tediğini hareketlerile isbat etmesini söylemiş ve Almanyada genel seçimler yapılması için Eden tarafından ileri sürülen plânı Molotofun reddetmesi­ne temasla, bundan Rusyanin ancak kendi kontrolü altında olan şeylere itimad ettiği neticesini çıkarmıştır.

Son olarak sözü Bidault almıştır, Fransız Dışişleri Vekili Molotof tan «Atlantik Paktının Rus güvenlik tasarısına aykırı olup olmadığı» hususun­da kesin bir cevap vermesini yeniden talep etmiştir.

Dört Dışişleri Vekili bundan sonra ge­lecek toplantının batı kesiminde kon­trol konseyi binasında yapılmasını kararlaştırmışlardır. Avusturya heye­tinin Viyanadan talimat almış olması halinde bu toplantı Avusturya meselesinin incelenmesine hasredilecek aksi takdirde güvenlik meselesinin mü­zakeresine devam olunacaktır.

— Berlin :

Batılı resmi şahsiyetlerin harp sonrası Sovyet kazançlarını gösteren tetkik­lerden anlaşıldığına göre, komünizm halen harp öncesine nisbeten iki mis­li toprak ve dört misli bir nüfusun kontrolünü elinde bulundurmaktadır.

Harpten evvel 8.000.000 mil murabbaı civarında olan komünist toprakları bugün 14.000.000 mil murabbaı geçmiş 170.000.000 olan komünist idaresi al­tındaki nüfus da 750.000.000 u aşmış­tır.

Geçen hafta Sovyet Dışişleri Vekili Molotof'a bu hususu tebarüz ettiren Amerika Dışişleri Vekili Foster Dulles, Sovyetlerin dünya nüfusunun üçte bi­rini içine alacak kadar kendi hudut­ları dışına yayılmış olduğunu söyle­miştir.

Harbin ilk senelerinde başlayan Sov­yet genişleme siyaseti harpten sonra da devam ederek Baltık denizinde Ti­bet'e kadar uzayan bir sahaya yayıl­mış bulunmaktadır.

Sovyetlerin genişleme siyaseti tarih sırasiyle şöyle bir seyir takip etmiş­tir:

Temmuz 1940 — Sovyet Rusya üç Bal­tık Cumhuriyeti olan Estonya, Letonya ve Litvanyayı ilhak etmiştir.

1945 — Doğu Polonya ve Doğu Prusyanın mühim bir kısmı ile Beserabya ilhak edilmiştir.

Ağustos 1945 — Güney Sakhalin ile Kuril adalarının işgali.

Ekim 1945 — Moğolistan bir Halk Cumhuriyeti haline ifrağ edilmiştir.

Ocak 1946 — Arnavutluk Halk Cum­huriyeti ilân edilmiştir.

Kasım 1946 — Romanya komünist ol­muştur.

Kasım 1946 — Bulgaristanın idaresi komünistlere geçmiştir.

Ocak 1947 — Polonya komünist kon­trolü altına girmiştir.

Mayıs 1945 — Komünistler Macaristanda idareyi ellerine almışlardır.

Şubat 1948 — Çekoslovakyada komü­nist hükümet darbesi olmuştur.

Mayıs 1948 — Kuzey Kore, Halk Cum­huriyeti olmuştur.

Ekim 1943    —   Mançurya    komünist kontrolü altına girmiştir.

Ekim 1950 — Doğu Almanya bir kuk­la komünist devleti olmuştur.

Ocak 1950 — Çinin tam bir komünist temizliğine tabi tutulması.

Mayıs 1951 — Tibet'in komünist Çin tarafından işgali.

—  Berlin :

Dörtlü konferansın bu sabahki' gizli oturumunu müteakip yayınlanan teb­liğde, Vekillerin gündemin birinci maddesi üzerindeki münakaşalarına devam etmiş oldukları, aynı mevzuun çarşamba günü sabahleyin yapılacak gizli oturumda yeniden müzakere edi­leceğine karar verilmiş olduğu bildi­rilmektedir.

—  Berlin :

Dörtler konferansının bugünkü celse­sinde konuşan Fransız Dışişleri Vekili George Bidault, Kuzey Atlantik Paktı teşkilâtı ve Avrupa müdafaa birliği yerine, 32 Avrupa devletinin iştiraki ile Avrupa güvenlik bloku kurulması ve Birleşik Amerikanın Avrupadan atılmasına dair Sovyet plânına itiraz etmiştir.

—  Berlin :

Bu sabah toplanan gizli oturumda As­ya meselesinin halli için açık kapı bı­rakılmıştır.

Müşkülât yine Komünist Çinin, evvelâ Kore, müteakiben GüneyDoğu Asya meselelerini müzakere edecek olan konferansa Komünist Çinin ne sıfatla davet olunacağı hususunda doğmak­tadır.    .

Sabahleyin batılılar tarafından ileri sürülen tasarının bahis konusu konferansın davet edici devletlerinin Ber­lin konferansına iştirak edenlerin sa­yısında olmasını teklif ettiği bildiril­mektedir. Molotof'un buna karşılık hiç olmazsa Çinin hususi bir sıfatla ilk defa davet olunmasını, diğer davet olunacak devletlerle eşit tutulmaması üzerinde israr etmiş olduğu sanılmaktadır.

16 Şubat 1954

 

— Berlin :

Dört büyük devlet Dışişleri Vekilleri Avusturya meselesi hakkında bugün dördüncü ve muhtemelen sonuncu toplantılarını yapmışlardır.

Bu, Berlin konferansının 23'üncü top­lantısı olmuştur.

Batı kesiminde yapılan bu toplantı­dan önce Avusturya Dışişleri Vekil: Leopold Pigl, Molotofla beraoer ye­mek yemiştir.

— Berlin :

Dört büyükler konferansındaki Suriye müşahidi Büyük Elçi Cemal Ferra bu­gün yaptığı basın konferansında dört devlet ile Avusturya ve Doğu ve Batı Almanya temsilcileri nezdinde Almanyanın İsraile verdiği tazminatı pro­testo ettiğini söylemiştir.

Cemal Ferra, Arap devletlerinin Ya­hudi aleyhtarı olmadıklarını fakat İsrailin dünya Yahudilerin! temsil etmediği kanaatinde olduklarını ifade etmiştir.

— Berlin :

Molotof, Avusturya barış andlaşmasi meselesine halledilmiş nazariyle ba­kılmasını ve bundan sonra müzakere­lerin 4'üncü madde ile 33'üncü mad­deye dair tadil tekliflerine hasredilmesini istemiştir.

Avusturyanın, topraklarında yabancı üsler kurulmasına müsaade etmiyeceğini bildiren Figl'in bu beyanatından sitayişle bahseden Molotof şöyle demiştir.

Barış dâvası lehinde hiçbir hükümet bu derece açık konuşmamıştır. Avus­turya hükümetinin bu beyanatını hürmetle karşılar ve Avusturya top­raklarında yabancı üsler kurulmasını meneden 4'üncü maddeye dair Sovyet teklifinin kabul edilebileceği neticesi­ne varırız.

33'üncü maddeye ve Avusturyada iş­gal kıtalarının bulundurulmasına dair Sovyet teklifine gelince, Molotof, Avusturyanın işgalini âcil olarak telâk­ki etmediği yolundaki mütalâayı red­detmiş ve Sovyet teklifinin Avusturyada 1 — Mahdut sayıda, 2 — Tahdit edilmiş bir zaman için yani Alman barışı aktedilinceye kadar, yabancı kıtalar bulundurulmasını derpiş etti­ğini bildirmiştir.

33'üncü maddede Sovyetler tarafın­dan yapılması teklif edilen tadilâtı reddeden Figl'den sonra yeniden söz alan Molotof, Sovyetlerin, Avusturya barış andlaşması karşısında takındığı ihtiyatkâr durumun, Avrupa savunma camiasının sebebiyet verdiği endişe­lerden ileri geldiğini belirtmiştir. Bu teşkilâtın Alman militarizminin ye­niden doğmasına matuf olduğunu be­lirten Molotof şöyle devam etmiştir:

Alman militarizminin, komşuları için bir tehdit olduğunu ve yeni bir Anşluz doğurmasının muhtemel bulunduğu­nu bittecrübe biliyoruz.

Avrupa savunma camiası andlaşması, her ne kadar 1952'de imzalandı ise de, bunun sadece kâğıt üzerinde kaldığını herkes biliyor. Avrupa savunma cami­ası andlaşması 1954 senesi içinde tas­dik edilmediği takdirde, bunun çek­mece gözünde kalacağı kanaatindeyiz ve bundan hiç de müteessir olacak değiliz. 1954 senesinde bulunduğumu­za göre de, Fransa, İngiltere ve Ame­rika hükümetlerinin bu sene de 1952 de bulundukları safhada kalacaklarını ve andlaşmamn tasdikini zorla istemiyeceklerini umabiliriz. Bu hem Rusyanın, hem Avusturyamn, hülâsa, ba­rışçı bütün memleketlerin menfaatine olacaktır.

Molotof, Avusturya barış andlaşmasınm, şimdi teklif ettiği şekilde, Avusturyayı yüzde 90 tatmin edeceğini kabul etmekte Bidault ise Avusturyanın hükümranlığının yüzde yüz temin edilmesi hususunda İsrar etmektedir.

— Berlin :

Foster Dulles, bugünkü konuşmasın­da, Vekillerin Avusturya meselesinde­ki çalışmalarını «çile doldurmak» la vasıflandırmış ve demiştir ki:

11 senedenberi, Avusturya meselesini tam halledeceğimiz raddeye gelince, yeni bir güçlük çıkıyor ve tekrar sıfırdan başlamamız icap ediyor. Bugün de burada ayni facia tekrarlanmakta­dır.

Dulles, bundan sonra, Avusturya me­selesi üzerindeki müzakerelerin bir tarihçesini yapmış, Rusyayı, önce Trieste meselesi, sonra Avrupa savunma camiası ve nihayet şimdi de Anşluz'u ileri sürerek, andlaşmayı imzalama­mak için bahane üstüne bahane icat ettiğini söylemiş ve şöyle devam et­miştir :

Bugünkü durum, Rusyanın, silâh kuv­veti veya diğer vasıtalarla elde ettiği toprakların hiçbirine hürriyet ve bağımsızlık vermek istememesinin yeni bir gösterisidir.

Avusturyanın «Sözde tarafsızlaştırılması» na gelince, biratarflık statüsü, eğer o statü bir memleket tarafından isteyerek kabul edilmiş ise şerefli bir statüdür ve Amerika, Avusturyanın bu bahisteki tercihine hürmet edecektir.

Fakat tarafsız olmakla, tarafsız olma­ya başkaları tarafından mecbur edil­mek ayrı ayrı şeylerdir.

Dulles, Molotof un ileri sürdüğü tadil tekliflerini reddederek bunların, kanaatince, Avusturyanın müstakbel hükümranlığına zarar getireceğini söylemiş ve Sovyet Dışişleri Vekilin­den, andlaşmayı şimdiki şekliyle imzalamasını istemiştir.

— Berlin :

İngiltere Dışişleri Vekili Eden, Figl ta­rafından reddedilen 35'inci maddeye Sovyetler tarafından verilen yeni şek­lin, İngiltere tarafından kabulü imkansız olduğunu söylemiş ve demiştir

ki:

Molotof bize birçok defalar bir mem­leketin arzusu hilâfına o memlekette kıta bulundurmanın fena bir şey olduğunu söylemişti. Avusturya hükü­meti barış andlaşması yürürlüğe gir­dikten sonra topraklarında bizim kıtalarımızı istemediğini bildirdi. Çok tabii olan bu arzuyu gözönünde tut­mamız lâzım geldiği kanaatindeyim.

Leopold Figl'in, hükümeti adına, memlekette yabancı askeri üsler ku­rulmasına müsaade etmiyeceğini bildirmiş olması hepimiz için kâfidir.

Halâsa, Sovyet teklifleri Avusturya barış andlaşmasının süratle halledile­ceği ümitlerini azaltmıştır. Fransız, İngiliz ve Amerikan hükümetleri, Ber­lin konferansından önce senelerce sü­ren müzakerelerde Sovyet hükümeti­nin talep ettiği herşeyi kabul etmiş­lerdir. Şimdi Molotof'dan yeni talep­lerini ve çıkardığı yeni güçlükleri ge­ri almasını, imzalamaya hazır oldu­ğumuz andlaşmayı kabul etmesini is­tiyorum.

— Berlin :

Foster Dulles'in, Amerikaya dönme­den önce gelecek cuma günü Polon­ya'da Başvekil Adenauer ile görüşece­ği sanılmaktadır.

— Washington :

Bir Sovyet denizaltısının Formoza adası açıklarında, Amerikan denizaltısı olduğu sanılan bir gemi tarafından batırıldığına dair Formozadan gelen rivayetler hakkında Amerikan resmi çevrelerinde ademi malûmat beyan edilmektedir.

— Berlin :

Avusturya Dışişleri Vekili Figl, mem­leketinde hiçbir yabancı üs tesisine müsaade etmiyeceğini, fakat Avusturyada işgal kuvvetleri bulunmasını reddettiğini bildirdikten sonra Molo­tof, Avusturyada yabancı devletlerin üs kurmasına müsaade etmiyeceğini bildiren Figl'in bu mühim beyanatına

Dulles'in muhalif olmadığını sandığı­nı belirtmiş ve demiştir ki:

Rusyanın, Avusturyada işgal kuvvet­lerinin ilânihaye kalmasını istediği doğru değildir. Bu kuvvetlerin sayısj ve kalış müddetleri tahdit edilecektir.

Rusya, Avusturya barış andlaşmasını imzalamamak için dai­ma bahaneler bulmuştur. Meselâ yeni tâdil tekliflerini izah için Avrupa sa­vunma camiasını ileri sürmüştür. Halbuki bu husustaki Paris andlaşması 1952'de imzalanmıştır ve Rusya, Bertin konferansı toplanmcaya kadar bu meseleyi hiç ortaya atmamıştır.

Bidault da şöyle demiştir:

Büyük tavizlerde bulunduk. Barış andlaşması tasarısının 4'üncü mad­desinin yeni bir ilhakı Önlediğinde herkes mutabıktır. Binaenaleyh Avus­turyada işgal kıtaları bulundurulma­sını derpiş eden 33'üncü maddeye tâdil ilâve etmek için hiçbir sebep yok­tur.

Bundan sonra Figl andlaşmanın halli için dört Dışişleri Vekilinden yeniden ricada bulunmuştur.

Oturuma saat 17.45'te ara verilmiştir.

Oturum yeniden başlayınca, Eden, Avusturyanın herhangi bir koalisyona girmesini meneden 4'üncü maddenin andlaşma tasarısına ithal edilemiyeceğini, zira, bu maddenin, Avusturyanm hükümranlığını tahdit ettiğini söylemiş ve «İngiltere hükümeti, ba­rış andlaşması imzalandıktan sonra kıtalarını Avusturyada bırakamaz» demiştir.

Molotof bunun üzerine yeni tâdil tek­lifini sunmuştur. Bu teklife göre, dört­ler, Avusturyada işgal kıtaları bulundurmak meselesini en geç 1955'e ka­dar yeniden gözden geçirmelidirler.

Dulles'in bir mütalâasına cevap veren Molotof, Avrupa savunma camiası andlaşmasının 1952'de imzalandığını herkesin bildiğini fakat bunun sadece bir kâğıt parçasından ibaret olduğu­nu ve 1954'e kadar imzalanmadığı tak­dirde de. böyle kalacağını söylemiş, Paris andlaşmasının tasdik edilme­mesini istemiştir.

Dulles Molotofun yeni tâdil teklifine muhalefet etmiş, zira bunun, kıtala­rın tahliyesi hususunda karar vermek hakkını Rusyaya verdiğini belirtmiş­tir.

Bidault, Fransanın, kendi toprakla­rında Amerikan üsleri kurulmasına müsaade etmek bağımsızlığına dair Molotofım bir ikazına şu şekilde ce­vap vermiştir: «Fransa yüzde yüz ba­ğımsızdır.»

Figl ve Eden de Molotof un tâdil tek­lifini reddetmişlerdir.

İngiliz Dışişleri Vekili, eğer Molotof andlaşmayı imzalamayı reddederse, Avusturya meselesinin halledilememesi mesuliyetinin Rusyaya düşeceğini söylemiştir.

Molotof, Figl'e hitaben, eğer yeni Sov­yet teklifini uygun bulmuyorsa, tadil­ler teklif etmesini istemiştir.

Bidault'ya göre, gündemin 3'üncü noktasında hiçbir anlaşmaya varıl­madığını kabul etmek lâzımdır. Fran­sız Dışişleri Vekili yarın öğleden son­ra 2'nci noktanın yâni Almanya me­selesinin müzakeresine geçilmesini teklif etmiş, fakat Molotof yarın öğle­den sonra Avusturya meselesine de­vam edilmesini istemiştir. Konferan­sa başkanlık eden Bidault, buna Ve­killerin, muhtemelen yarın sabahki gizli toplantılarında karar vermeleri­ni teklif etmiştir.

Molotof bundan sonraki toplantıları şu şekilde hülâsa etmiştir:

Yarın sabah: Gündemin birinci mad­desi (Beşli konferans milletlerarası gerginlik) hakkında gizli toplantı, ya­rın öğleden sonra Almanya ve Avru­pa güvenliği, perşembe: Avusturya.

— Berlin :

Üç batılı Dışişleri Vekili ile Leopold Figl, Avusturya barış andlaşmasının 33'üncü maddesinde Molotof tarafından teklif edilen tadilâtı reddetmiş­lerdir.

Bununla beraber, dörtler, Avusturya müzakeresinin sona ermediği husu­sunda mutabakata   varmışlar   ve bu meseleye, perşembe günkü toplantıda bir fırsatta yeniden temas ederek son vermeyi kararlaştırmışlardır.

Üc batılı Dışişleri Vekili ile Leopold Figl'in, Molotof'un yeni formülünü reddetmek için dayandıkları esaslar şunlardır:

1 — Molotof eski metinde bir değişik­lik yapmamış, sadece bugün verilme­si mümkün olan bir kararı 13 ay son­raya bırakmıştır.

2 — Sovyetlerin, Avusturyada işgal kıtaları bulundurmak hususundaki kararlarının 18 ay sonra değişmiyeceği ne malûmdur.

— Berlin :

Avusturya hükümeti Rus Dışişleri Ve­kili Molotof tarafından teklif olunan «Avusturyanın tarafsızlığı» hususunda mutabık olduğunu bildirmiş fakat işgal kuvvetlerinin muhafazası teklif­lerini reddetmiştir.

— Berlin :

Berlin konferansının bugünkü 23'üncü oturumunda söz alan Avusturya Dışişleri Vekili Leopold Figl şunları söylemiştir:

Avusturya hükümeti, barış andlaşması tasarısının şimdiki metninde hiçbir değişikliğe razı olmıyacağmı bildirmeye beni yetkili kıldı.

Avusturyanın, yabancı bir devletin as­keri müdahalesini önlemek üzere elin­den geleni yapacağını bundan evvel teyit etmiş bulunuyorum. Bu demek­tir ki topraklarımızda, ecnebi devlet­lere ait askeri üsler tesisine müsaade etmiyeceğiz.

Molotof, yeni bir Anşluz (ilhak) teh­likesini önlemek üzere, Alman mese­lesi halledilinceye kadar Avusturyada dört işgal devletinin askerlerinin bu­lundurulmasını teklif etti. Sovyet Dışişleri Vekilinden şuna inanmasını istiyorum ki, biz, Sovyet hükümeti ve­ya diğer herhangi bir hükümetten zi­yade yeni bir anşluzu önlemek arzusundayız. 1938 ilhakının Avusturya için sebep olduğu feci akibetleri unut muş değiliz. Fakat bizi böyle bir tehli­keden korumak üzere, Avusturyada ecnebi kıtalar bulundurmanın bahu­sus Almanyanın el'an işgal altında olduğu gözönünde tutulursa, zaruri olmadığına kaniiz.

Figi, bunun üzerine, dört Dışişleri Ve­kilinden, Avusturyaya hürriyetini ia­de için şimdiki andlaşma tasarısında kendisinden talep edilen muazzam fe­dakârlıkları unutmamalarını talep et­miş ve bilhassa 35'inci madde üzerin­de durmuştur. Bilindiği gibi bu mad­deye göre, Avusturya 30 sene müddet­le petrol istihsalinin yüzde 60'mı feda edecek. Macaristan, Romanya ve Bulgaristandaki birçok emlâkinden vaz­geçecek ve eski Alman emlâki için 150 milyon doları mal şevki suretiyle tediyeyi kabul edecektir. Figl sözleri­ne son verirken, dört Dışişleri Vekili­ne şu şekilde hitap etmiştir: «Sizler­den şunu rica ediyorum, Avusturyaya barış andlaşmasi ve dolayisiyle barış vermeden bu konferans salonunu terketmeyin. Bunu yapmakla, Avrupanın göbeğinde bulunan 7 milyon nüfusun arzusunu yerine getirmiş olmakla kalmıyacak, ayni zamanda bu konfe­ransta hakiki ve vait dolu bir barış hareketi yapmış olacaksınız.»

17 Şubat 1954

 

— Berlin :

Berlin konferansının 25'inci oturumu Sovyet kesiminde Anthony Eden'in başkanlığında Grinviç ayariyle saat 14.30'da açılmıştır.

Dört Dışişleri Vekili bu oturumda Al­manya ve Avrupa güvenliği meselesi­ni görüşeceklerdir.

— Berlin :

UzakDoğu sulh konferansı hususun­da, bir anlaşmaya varmak üzere dört büyük Dışişleri Vekili bugün beşinci gizli celseyi akdetmişlerdir.

Toplantı Doğu Berlin Sovyet Büyük­elçiliğinde yapılmıştır.

Batılı büyükler, bugünkü toplantıda bir anlaşmaya  varılacağını ümit etmemektedirler. Konferans yarın sona erdiğine göre başka bir gizli celse ya­pılması mümkün görünmemektedir.

Diğer taraftan Sovyet Dışişleri Vekili Molotof, batılı Vekilleri bu akşam Sovyet Büyükelçiliğinde veda ziyafetine davet etmiştir. Görüşmelerin bu­rada da devam etmesi muhtemeldir.

— Berlin :

Yabancı basın birliğinin ziyafetinde konuşan Avusturya Dışişleri Vekili Leopold Figl, Avusturya murahhas heyetine eşit muamele yapılmış olma­sı dolayisiyle Berlin konferansının es­kiye nazaran mühim ilerlemeler kay­detmiş olduğunu belirtmiş ve sözleri­ne Şöyle devam etmiştir:

«Bu muamelenin bizi bir muvaffaki­yete götüreceğini ummuştuk. Fakat Avusturya meselesi hakkındaki müzakereler henüz bitmiş değildir1 ve ya­rınki celsede noktainazarımızı empo­ze etmek niyetindeyiz: Biz hürriyet istiyoruz ve kendi işlerimizi bizzat tanzim etmek arzusundayız. Avustur­ya halkı fedakârlık yapmağa hazırdır fakat mukabilinde hürriyetimize ka­vuşmak şartı ile. Yoksa yine hürriye­timizden mahrum bir şekilde yaşama­ğa, devam edeceksek bu fedakârlığı yapmağa değmez.»

Avusturya Dışişleri Vekili diğer taraf­tan memleketinin yabancı devletlerle askeri paktlar aktetmeğe zaten muhalif bulunduğunu belirtmiş, bununla beraber bu tarafsızlığın bir «genel ta­rafsızlık» şekline inkılâp etmemesi ya­ni meselâ Avusturyanın «Avrupa Te­diye Birliği» veya «Kömür Çelik Birli­ği» gibi teşekküllere girmesine mani olacak hale getirilmemesi icabettiğini beyan etmiştir.

Bir Fransız gazetecisinin, Avusturya barış andlaşması imza olunmadığı takdirde Avusturyanın nasıl bir hattı hareket takib etmek niyetinde olduğu hususunda sorduğu bir suale, Leopold Figl şöyle cevap vermiştir:

«Avusturya andlaşması Berlinde im­zalanmadığı, müzakereler sona erme­diği takdirde, Avusturya mücadelesi­ne devam edecektir ve hürriyet taraftan herkesin ve Avusturya ile birlik­te mücadele etmesi lâzımdır.»

Netice olarak Leopold Figl, Avusturya heyetinin, Avusturya andlaşmasını, yeni şekilde kabul etmesine imkân bu­lunmadığını beyan etmiştir.

— Berlin :

Molotof, bugünkü dörtler konferan­sının başlangıcında verdiği demeçte, Almanyadan işgal kıtalarının derhal çekilmesi hususunda ısrar etmiş ve bu suretle milletlerarası gerginliğin aza­lacağını ve Alman milletinin durumu­nun düzeleceğini söylemiştir.

Bundan sonra Avrupada kollektif gü­venliğe dair Sovyet tasarısından bah­seden Molotof, bu tasarının, Almanyada militarizmin yeniden doğması gibi, Rusyanın kabul edemiyeceği bir neticeye varmak tehlikesini arzeden Avrupa savunma camiası yerine baş­ka bir formül teklif ettiğini söylemiş ve NATO'nun güvenlik paktiyla kabi­li telif olup olmadığı bahsinde, bu me­seleyi incelemeğe hazır olduğunu ilâ­ve etmiştir. Molotof şöyle demiştir:

NATO hakkında kanaatler muhtelif­tir. Eden ve Bidault bu teşkilâtın te­dafüi mahiyette olduğunu temin etmişlerdir. Fakat Sovyet hükümeti NATO'yu başka bir mânada anlamak­tadır.

Atlantik Paktını, bu fikir ayrılıklarını giderebilecek şekilde tâdil etmek im­kânı bertaraf edilmemelidir. Her ne olursa olsun, Avrupada kollektif gü­venlik tasarısı Avrupa savunma ca­miası ile gayri kabili teliftir.

Molotof, bundan sonra, bütün dün­yada kollektif güvenlik sistemine ta­raftar olan Dulles'm beyanatına te­mas etmiş, Avrupada kollektif güven­liğe aykırı olmadığını belirtmiş ve «eğer tasarımızın tadil edilmesi la­zımsa bize müşahhas tekliflerde bu­lunun» demiştir.

Doğu Almanyada, 100.000 kişilik bir halk polisi mevcut olduğuna dair Bidault'nun sözlerini tekzip eden Molotof bu malûmatın objektif olmıyan haberlere dayandığını iddia etmiş, buna mukabil Batı Almanyada bir Alman ordusunun yeniden kurulma­sına, temel teşkil edebilecek askeri ve­ya askeri mahiyette mühim kuvvetler bulunduğunu söylemiş ve demiştir ki:

Bu durumu aydınlatmak için Sovyet heyeti müsbet tekliflerde bulunmuş ve her iki Almanya arasında polis kuvvetlerinin sayısı ve teçhizatı hak­kında bir anlaşmaya varılmasına da­ir teklifinin metnini sunmuştur.

Bu konuşmasından bir müddet sonra yeniden söz alan Molotof muhtelif meseleler hakkında şu noktaları belirtmiştir:

1 — Batı Almanyadaki askeri    veya askeri  mahiyette  polis  kuvvetlerinin sayısı 360.000 kişiye yükselmektedir.

2 — Nato ile Avrupa savunma camiası arasında ciddi bir fark vardır, zira Nato mevcuttur, halbuki Avrupa savunma camiası ancak kâğıt üzerin­dedir, bundan başka Nato, Alman mi­litarizminin yeniden doğması maksadiyle kurulmamıştır, halbuki diğer teşkilâtın hedefi budur.

Sovyet ve Batılı görüşleri uzlaştır­mak için şimdiye kadar sarfedilen gayretlerin kâfi gelmediğini belirten Molotof bunlara devam edilmesini teklif etmiş ve iki Almanya arasında iktisadi ve kültürel münasebetleri ko­laylaştırmak için Alman komiteleri teşkilini teklif etmiştir.

— Washington :

Reisicumhur Eisenhower bugünkü ba­sın toplantısında dört Dışişleri Veki­linin Berlin konferansı hakkında her hangi bir mütalâada bulunmaktan imtina etmiş, Amerika Dışişleri Ve­kili Foster Dulles'ın Amerikaya gelir gelmez parti kongre gruplarına bu hususta izahat vereceğini, gelecek hafta da kendisi ile temas edeceğini söylemiş, bu teması müteakip gele­cek basın konferansında bu mevzu­da, bir şeyler söylemesinin muhtemel olduğunu ifade etmiştir.

Başkan, atom sulh plânı tasavvuru­nun unutulmadığını, bu mevzuda ye­ni görüşmeler yapılmasının çok muhtemel olduğunu söylemiş, fakat her hangi bir açıklamada bulunmamış­tır.

Reisicumhur, İngiltere ana kraliçesi­nin gelecek kasımda Amerikayı ziya­ret edeceğine dair Beyaz Saraydan verilen habere gazetecilerin dikkati­ni çekerek, ana kraliçenin 46 ka­sım tarihlerinde Beyaz Sarayda mi­safir olacağını söylemiştir.

Basın konferansının mütebaki kıs­mında işsizlik mevzuuna temas eden Eisenhower, mart ayında bu husus­ta kat'i adımlar atılacağını iktisadi müşavirlerinin martta işsizliğin aza­lacağına, muhakkak nazariyle baktık­larını söylemiş, durumun yakından takip edildiğini ifade etmiştir.

18 Şubat 1954

 

— Berlin :

Dörtler konferansının dünkü oturu­munda Dulles, Molotofun düşüncesi­nin hilâfına olarak, Almanyadan iş­gal kıtalarının çekilmesinin, doğuda hâlen mevcut durum dolayısiyle, Al­manlar için vahim neticeler doğura­cağını teyit etmiş ve «işgal kıtalarını çekerek bir memleketi memnun etmek isteyen bir devlete, kıtalarını Önce Avusturyadan çekmesini teklif ediyorum» demiştir.

Dulles   şöyle   devam  etmiştir:

«Sovyet Rusyanın, sözde Avrupa gü­venliği namına Batılı devletlerden is­tediği şeyi, 1950 senesinden biraz ev­vel ayni şartlar altında Korede yap­mış bulunuyoruz.

Amerika, Doğu Almanyadaki asker mevcudunun 140.200 kişi olduğunu açıklayabilecek durumdadır. Bunlardan 100.000 i piyade kuvveti olup, 25.000 ini emniyet kuvvetleri teşkil etmektedir. Bundan başka tamamen teşekkül etmiş 7 tümen mevcut olup üçü motorludur. Hava kuvvetleri 60 tepkili uçaktan müteşekkildir. Bu kuvvetlere eski Alman ordusuna ve SS birliklerine mensup subaylar kuman­da etmektedirler. Bütün bu rakam­lara Doğu polisinin 100.000 kişiye varan kuvvetini de ilâve etmek gerek­tir.

M. Molotof, size Batıda buna benzer bir şeyin mevcut olmadığını temin edebilirim.»

Dullesun kanaatince bugün Almanyada mevcut olan durum 1947 den ev­vel Korede hâkim olan ve harbin çıkmasiyle neticelenen durumun ay­nıdır.

Molotofun güvenlik tasarısı hakkın­da bazı mütalâada bulunduktan son­ra Dulles Avrupa savunma camiası­nı şu şekilde müdafaa etmiştir:

«Almanların çoğu, ayrı bir Alman ordusunun ve bir Alman Genel Kur­mayının kurulmasına 50 sene müd­detle mâni olacak bir siyaset takip etmek arzusundadırlar. Almanların bunu istemeleri, onların bu arzuları­nı desteklememiz için bir fırsattır.

Dörtler, Almanyaya Versailles antlaş­masına benzer bir antlaşma empoze etmekle, bilâkis, tarih karşısında bü­yük bir mesuliyet yüklenmiş olacak­lardır.

— Berlin :

Birleşik Amerika Dışişleri Vekili John Foster Dulles, Berlindeki Amerikan garnizonu müfrezeleri önünde yaptığı kısa bir konuşmada şöyle demiştir:

«Dört hafta zarfında Fransa ve İn­giltere Dışişleri Vekilleriyle beraber Molotofu, Almanyayı hür ve birleş­miş olarak görme zamanının çoktan geldiğini ikna. etmek için gayret sarfettik. Bu hedefe ulaşacağımızı dai­ma ümit edeceğiz. Eğer bunu gerçekleştiremezsek adaletin mutlaka üstün geleceğine inanmakta ısrarla devam edeceğiz.»

Dulles sözlerine şöyle devam etmiş­tir:

«Berlin konferansı hususi bir sembol olarak kalacaktır. Buna hürriyetin boyun eğmez bir sembolü de diyebilirim. Üç Batılı devlet, 27 mayıs 1952 tarihli müşterek beyannamelerinde bunun müstesna değerini belirtmişlerdir. Dulles, sözlerine şunları da ilâve et­miştir:

«Sizler, Berlin garnizonu askerleri, sadece Birleşik Amerikanın dışarıya, gönderilmiş bir askeri birliği değilsiniz, Bizim hürriyetimizin ve ayni za­manda Batı dünyası hürriyetinin ilk sınırının bekçilerisiniz.»

Bundan başka, Dışişleri Vekili Dulles, Batılı müttefiklerin 1945 te Almanya ile mümkün olduğu kadar süratle bir barış antlaşması akdini istediklerini belirtmiş ve bu antlaşmanın birleşmiş bir Almanya esasına dayandığını, bu Almanyanın gerçek siyasi hürriyete sahip, dünyanın ve Avrupanın refahı için yardıma hazır bir memleket ola­rak düşünülmüş olduğunu hatırlatmış ve sözlerine şöyle son vermiştir:

«Berlin birleşmiş bir Almanyanın merkezi olmalıdır.

— Berlin :

Bugün öğleden sonra toplanan Dışiş­leri Vekilleri Avusturya meselesine hiç bir hal çaresi bulamamışlardır. Bunu müteakip Alman meselesine ge­çilmiş ve İngiltere Dışişleri Vekili Eden söz alarak, iki Almanya arasında münasebetlerin düzeltilmesi için Mulotof tarafından ileri sürülen tek­lifleri yorumlayarak, üç Dışişleri Ve­kilinin, yüksek komiserlerine, bu me­seleyi Sovyet yüksek komiseri ile gö­rüşmeleri için talimat vermeyi ka­rarlaştırdıklarını bildirmiş ve Batılı yüksek komiserlerin, Sovyet meslekdaşlarma aşağıdaki teklifleri yapacaklarını ilâve etmiştir:

a) İkamet müsaadesinin kaldırılma­sı.

b) Kesimler arası hudutta Sovyet ma­kamları tarafından kapatılmış olan kontrol karakollarının yeniden açılması,

c) Her iki kesim arasında kara demiryolu nakliyatının ıslâhı,

d) Yasak bölgenin ve Sovyetler tara­fından hudut boyunca konulan mani­aların kaldırılması,..

e) Bölgelerarası neşriyat için kolay­lık gösterilmesi, Berlin hakkında, Ba­tılı yüksek komiserler aşağıdaki teklifleri ileri sürmek talimatını almış­lardır:

a) Bir bölgeden diğer bölgeye    gidiş geliş üzerindeki bütün formalitelerin kaldırılması,

b)  Berlin ile Batı Almanya, arasında serbest seyrüsefer ve nakliyata konan tahditlerin kaldırılması,

c) Kesimler arasındaki hudutta bir çok kontrollerin kaldırılması,

d) Berlinin doğu kesimi ile batı ke­simi arasında münakalenin genel ola­rak ıslâhı,

Eden, üç Batılılar adına konuşarak, iki Almanya arasındaki münasebetle­rin ıslâhı imkânlarını incelemek: üze­re Doğu ve Batı hükümet temsilcile­rinden müteşekkil komiteler kurulma­sı hakkında Molotofun teklifine mu­halif olduğunu söylemiştir.

Bununla beraber, üçler, iki Almanya arasında günlük münasebetleri kolaylaştıracak mahiyette bütün ameli ted­birlerin alınmasında mutabıktırlar ve üç Batılı yüksek komiser, Sovyet meslekdaşlariyle temasa geçerek Edenin tekliflerini incelemeleri talimatını vermişlerdir.

Nihayet, kültür, ilim ve spor mesele­lerine gelince, Eden bunları incele­menin bizzat Almanlara düştüğünü belirtmiştir.

Herhangi bir anlaşmazlığa mahal vermemek için Eden şunları ilâve et­miştir:

Batı Almanya hükümeti ile Doğu Al­manya makamları arasında münase­betleri teşvik için Almanyadaki mesuliyetlerimizin dışına çıkmak niye­tinde değiliz.

— Berlin :

Dün öğleden sonra yapılan oturum sırasında, ilk sözü alan Rus Dışişleri Vekili Molotof, Atlantik paktı teşkilâtının  Avrupa  güvenlik  tasarısı  ile kabili telif olup olmadığı meselesini tetkike hazır bulunduğunu beyan, et­miştir. Molotofa göre, Avrupada müş­terek güvenlik ile dünya güvenliği arasında hiç bir aykırılık yoktur. Molotof bu sözleriyle Bidault'nun ortaya attığı delillere cevap verdiği kanaa­tindedir. Molotof bundan sonra iki yeni teklifte bulunmuştur. Bunlardan birincisi Almanyanın Doğu ve Batı bölgelerindeki polis kuvvetlerini kon­trole matuf, diğeri ise Almanyanın iki bölgesi arasındaki iktisadi ve kül­türel münasebetleri ıslâh işi ile gö­revlendirilecek komitelerin kurulma­sına mütealliktir.

M. Moiotofun konuşmasından sonra söz alan Amerikan Dışişleri Vekili Dulles şu suali sormuştur:

«Almanyada bulunan işgal kuvvetle­rinin geri çekilmesini isteyen M. Mo­lotof işe neden Avusturyada bulunan işgal kuvvetlerinden başlamamakta­dır?»

Amerika Birleşik devletlerinin, Sov­yet güvenlik tasarısını, bilhassa Almanyadaki işgal kuvvetlerinin geri çekilmesini tazammun ettiği için red­dettiğini belirten Dulles Kore misa­lini göstermiştir. Korede kıtaların ge­ri çekilmesini müteakip harp başla­mıştır.

Daha sonra konuşan Fransız Dışişle­ri Vekili Bidault «Moiotofun güven­lik tasarısı hem Avrupai hem de Asyai bir mahiyet taşımaktadır.» demiş ve M. Moiotofun Kuzey Atlantik pak­tı teşkilâtının güvenlik tasarısı ile kabili telif olup olmadığı hususundaki sualini cevaplandırmamış olduğunu tebarüz ettirmiştir.

Bundan sonra oturuma ara verilmiş­tir.

İkinci oturumun başında söz alan İn­giliz Dışişleri Vekili Eden işgal kuv­vetlerinin geri alınmasının güvenliği tehlikeye düşürebileceğini beyan et­miş ve Almanyada serbest geçimler yapılması hakkındaki müsbet teklifleri Sovyet Dışişleri Vekilince redde­dilmiş olduğuna göre, müzakerelere devamda bir fayda mülâhaza etmedi­ği kanaatini izhar etmiştir.

Tekrar söz alan Rus Dışişleri Vekili Molotof, Kuzey Atlantik Paktı teşkilâ­tı ile Avrupa savunma camiası arasında fark olduğuna işaretle bu far­kı şöyle izah etmiştir:

«Kuzey Atlantik paktı teşkilâtı bugün fiilen kurulmuş olup Alman militariz­minin yeniden doğmasını derpiş etmemekte Avrupa savunma camiası ise kâğıt üzerinde mevcut olmakla beraber bu militarizmin yeniden vü­cuda gelmesine imkân verecek mahi­yette bulunmaktadır. Eğer Avrupa savunma camiası yürürlüğe girecek olursa güçlükler dört misli artacak­tır.

Konuşmalarda teşebbüsü ele alan Duiles «M. Molotof tarafından yapı­lan yeni teklifler ancak Edenin tekliflerinden sonra, mütalâa edilebilir» demiştir.

Fransız Dışişleri Vekili Bidault, Rus tekliflerini ele alarak bu tekliflerin güttüğü gayelerin dörtlerin yetkisi dışında bulunduğunu söylemiştir.

Eden artık görüşülecek bir şey kal­mamış olduğu kanaatini izhar etmiş, fakat M. Molotof tekliflerinin bugün incelenmesini istemiştir. Dulles vakit olmadığı cevabını vererek normal dip­lomatik yollarla veya yüksek komiserler vasitasiyle bu tetkike devam, et­mek imkânı bulunduğunu belirtmiş­tir. Molotof bugün vakit olduğu tak­dirde vekillerin tekliflerini müzakere etmeleri hususunda ısrar etmiştir. Bundan sonra oturuma son verilmiş­tir.

— Berlin :

Bugünkü son toplantıyı müteakip neşredilen tebliğde dört devlet Dış­işleri Vekili, Amerika, İngiltere, Fran­sa, Rusya, komünist Çin, Kuzey ve Güney Kore ile Kore harbine iştirak etmiş elan diğer devletlerin Korede kat'i bir sulh temin etmek üzere 26 nisanda Cenevrede bir konferans aktedeceklerini resmen bildirmişlerdir. Yine tebliğde bildirildiğine göre, 4 bü­yük Dışişleri Vekili bu konferansa Amerika, Fransa, İngiltere, Sovyet Rusya, Çin Halk Cumhuriyeti temsil­cileri ve alâkalı devletlerin de davet edilmeleri ile Hindicini sulhunu görüşmeğe de karar vermişlerdir.

Amerika Dışişleri Vekili Foster Dulles'in ısrarı üzerine tebliğe, Uzak-Doğu konferansı hususunda varılan anlaşmanın Komünist Çini siyasi bakım­dan tanımak mânasını tazammun et­mediği hususu ilâve edilmiştir.

— Berlin:

Molotof un, Doğu ve Batı Almanyadaki polis kuvvetleri hakkında sunduğu teklifin metni şudur:

Fransa, İngiltere, Amerika ve Sovyet Rusya hükümetleri, Doğu ve Batı Al­manya polisi hakkında, bu polis kuv­vetlerinin mevcudu, silâh ve teçhizatı meselelerini de ihtiva etmek üzere bir anlaşmaya varılmasını şayanı arzu telâkki ederler.

İki Almanya arasında iktisadi ve kül­türel münasebetlere dair Sovyet tek­lifinin metni de şudur:

Batı Almanya ile Doğu Almanya ara­sındaki iktisadi mübadelelerin kolay­laştırılması ve genişletilmesi Alman­ya için mühim olduğundan ve Alman milli kültürünün inkişafı için daha müsait şartlar yaratmak gerektiğin­den, Doğu ve Batı Almanya için şun­lar teklif edilmelidir:

a) Bütün Almanya için, ticaret, mü­nakale, hudut meseleleri ve iktisadi münasebetlere dair diğer meseleler sahasında koordinasyonla görevli bir komite kurulması,

b) Alman milli kültürünün gelişmesi­ne mani olan engelleri ortadan kal­dırmak maksadıyle kültür, ilim ve spor münasebetlerinin gelişmesi için bütün Almanyaya şamil bir komite kurulması.

— Berlin :

Dulles, Berlin konferansının, bütün dünya tarafından kendine bağlanan ümitleri gerçekleştirememesinden dolayı teessürlerini bildirmiş ve demiş­tir ki:

Kanaatimce muvaffakiyetsizliğe uğramamıza sebep ne gayretsizlik ne de devamsızlıktır. Doğu ile Batı arasında esaslı bir görüş ayrılığıyla karşılaştık.

Daha sonra Berlin konferansının bi­lançosunu yapan Dulles, dörtlerin bir karara vardıklarını ve diğer ilgililerce kabul edileceğini umduğu bu kararın Kore hakkında siyasi konferans top­lanmasını ve eğer Komünist Çin ister­se, Hindiçini'de barış ve nizamın tesisini mümkün kılacağını söylemiş ve demiştir ki:

Birleşmiş Milletlerin tavsiyesine uy­gun olarak, silâhların tahdidi hakkın­da anlaşmaya varmak üzere imkânlar aramaya devam etmek hususunda mutabakata vardık. Alman ve Avus­turya milletlerinin yükünü hafiflet­mek çarelerini de aramağa devam edeceğiz.

19 Şubat 1954

 

— Birleşmiş Milletler (New-York) :

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Dag Hammarskjold, Cenevre konfe­ransının toplanması hakkında dörtle­rin anlaşmaya varmalarının ileriye doğru bir adım olduğuna işaret ettik­ten sonra, bu teklifin 28 ağustos 1953 te Genel Kurulun almış olduğu ka­rarlara uyduğunu söylemiş ve şimdiye kadar konferansın toplanmasına mâ­ni olan Panmunjum çıkmazından ar­tık kurtulmuş bulunuyoruz, demiştir.

Diğer taraftan, dört Dışişleri Vekili­nin tebliğde, silâhsızlanmanın, daha doğrusu silâhların tahdidinin devamlı bir barış yolunda milletlerarası anlaş­mazlıkların halline ne derece yardım edeceğine işaret etmiş olmalarından duyduğu memnunluğu belirten Genel Sekreter, Genel Kurulun bir kararın­da da istenildiği gibi, Vekillerin bu meselede görüş teatisinde bulunmayı kabul ettiklerinin tebliğde ayrıca be­lirtildiğini ilâve etmiştir.

20 Şubat 1954

 

— Berlin:

Amerikan Dışişleri Vekili John Foster Dulles Berlin Belediye Reisi Dr. Schreiber'e yazdığı bir mektupta, kontrol konseyi mevzuatı gereğince, 1945 yılından sonra tevkif veya mahkûm edilmiş esirlerin akibeti hakkında üç batılı yüksek komiserin müzakere ha­linde bulunduklarını bildirmişitr.

Bu mektup, sayısı 15.000'e yükselen si­yasi mahkûmların serbest bırakılması hususunda Berlin konferansında, Molotof ile görüşmeleri için üç Batılı Dışişleri Vekiline Dr. Schreiber'in yaz­dığı mektuba cevap teşkil etmektedir. Foster Dulles cevabında, bu mesele­nin yeni bir tetkike tâbi tutulacağını ve Almanyadaki Amerikan yüksek komiserinin bu mesele hususunda azami dikkat sarfedeceğini bildirmektedir.

İngiliz Dışişleri Vekili Anthony Eden de Dr. Schreiber'e ayni mealde bir ce­vap göndermiştir.

21 Şubat 1954

 

— Londra :

İşçi Partisinin naşiri efkârı olan «The Peopie» gazetesinin bugün bildirdiğine göre Berlin konferansında Moiotof, Foster Dulles'e, Knsyanın Kızıl Çine bir atom bombası stoku verdiğini söy­lemiştir.

Gazeteye göre Molotof, Kızıl Çinin atom enerjisinde sahip olduğu cihet­le, Eisenhower'in atom enerjisi mevzuundaki toplantısına iştirak için her hakkı haiz olduğunu ispat etmek maksadiyle bunu söylemiştir.

Fakat gazete Foster Dulles'in Çini atom görüşmelerinden uzak tutmaya azmetmiş olduğunu ve Molotof'un bu ifşaatından sonra dahi gayesinin ta­hakkuk etmesinin şüpheli bulunduğu­nu yazmaktadır.

Gazete şöyle devam etmektedir:

«Batılı askeri müşahitler üzerinde bu oldukça büyük bir tesir yaratmıştır. Rusyanm atom stokunun arttığına bu hadiseden de hükmedilebilir. Rus ha­va kuvvetleri iki senedenberi Çinli pi­lotların son Rus uçaklarını kullanmak üzere yetiştirmektedirler.

Bu Sovyet - Çin harekâtını, Amerikalı savunma mütehassısları Birleşik Ame­rikanın stratejisine karşı yöneltilmiş telâkki etmektedirler.

Washington birçok defa Çine, Uzak-Doğudaki herhangi bir tecavüz hare­ketinin Amerikan üslerinden atom bombası ile misilleme göreceğini ima etmiştir.

Molotof un dediği doğru ise, şimdi Çin de Amerikan üslerine karşı mukabe­lede bulunabilecektir.»

22 Şubat 1954

 

— Manilla :

Dış Faaliyetler İdaresinin (F. O. A.) Güney-Doğu Asyadaki şeflerini bir araya toplıyan bir konferans bugün Manilla da ki Birleşik Amerika Büyük­elçiliğinde idarenin müdürü Harold Stassen'in başkanlığında yapılan bir gizli oturum ile açılmıştır.

5 gün sürecek olan bu konferansa En­donezya, Birmanya, Milliyetçi Çin, Tayland, Hindicini ve Filipindeki teşkilât şefleri katılmışlardır.

24 Şubat 1954

 

— Washington :

Dışişleri Bakanı Foster Dulles bugün Ayan Meclisi Dış Münasebetler Komi­tesinin gizli bir celsesinde beyanatta bulunarak Rusyanın Berlin konferan­sında batılı kuvvetler arasında, ihtilâf çıkarmak gayretlerinin muvaffak ol­madığını ve Avrupa savunma camiası andlaşmasının tasdiki keyfiyetinin batılılar arasında mevcut birlik neti­cesinde büyük bir ilerleme kaydetti­ğini söylemiştir.

Foster Dulles, Sovyet Dışişleri Bakam Molotof'un batılı devletler arasında ihtilâf çıkarmak gayretlerinin de boşa gittiğini söylemiş ve bu hususta şöyle demiştir:

«Bir netice batılılar   arasındaki birlik konferansın sonunda başlangıçta ol­duğundan çok daha kuvvetli bir hale gelmiştir.

Dulles'in kanaatince bu birlik Avrupa savunma camiası andlaşmasının tas­dikine büyük faydası olacaktır.

Gizli celseyi müteakip komite başkanı Alexander Wiley gazetecilere Dulles'in beyanatı hakkında malûmat vermiş ve Dulles'in Rusyanin halen işgali al­tında bulundurduğu herhangi bir sa­hayı teri': asla niyeti olmadığı gibi bunları g3nişletmek ümidinde bulun­duğunu ifade ettiğini söylemiştir.

Wiley'in ifadesine göre Dulles, «Rusyanın bu genişleme siyasetinin sadece daha fazla kuvvet temini arzusundan mütevellid olmayıp ayni zamanda hürriyetten duyduğu endişeden ileri geldiğini» söylemiştir.

Ayan Meclisi Dış Münasebetler Komi­tesi Başkanı Dulles'in nisanda Cenev-rede Kore ve Hindicini meseleleri hak­kında akdedilecek konferansın Komü­nist Çini tanımak yolunda bir adım teşkil etmiyeceğine dair olan temina­tı defaatle tekrar ettiğini ve bu kon­feransta her milletin başka bir mille­te bağlı olmadığı gibi diğerlerini de bağ altında bulundurmayıp tamamı ile hükümran bir şekilde temsil edileceği­ni söylemiştir.

Gazetecilerden birinin, Cenevre kon­feransı tasavvurunun Hindiçinide Fransızların girişmiş olduğu savaşın Muson yağmurları mevsimine kadar devamı gayesini mi istihdaf ettiği su­alini Wiley cevaplandırmak istememiş, sadece Dulles'in söylediğine göre «Yağmur mevsiminin mayıs bidaye­tinde başladığım ve savaşın o zaman haliyle duracağını» ifade etmiştir.

Wiley'in ifadesine göre Dulles Hindi­cini ihtilâfının halli hususunda Ce­nevre konferansının esaslı imkânlara sahip bulunduğunu söylemiştir.

Kore ihtilâfının halli hususunda bir terakki kaydedileceğine dair Bulles'in ümidi olup olmadığı sualini Wiley müspet şekilde cevaplandırmış fakat şahsi kanaatimce mazide komünist­lerle yapılan müzakerelerin «pek büyük ümitlere» yer vermiyecek mahi­yette olduğunu söylemiştir.

Wiley, gizli celsede hazır bulunan ayan üyelerinden çoğunun kanaatin­ce Dışişleri Bakanı Dulles'in Berlinde gayet iyi işler gördüğünü söyliyerek beyanatına son vermiştir.

25 Şubat 1954

 

— Washington :

Amerikan Dışişleri Vekili M. John Foster Dulles dün akşam ve televiz­yonda Berlin konferansının neticeleri hakkında verdiği bir nutukta şunları söylemiştir:

Berlin konferansı hür milletlere, Stalin'in ölümündenberi Sovyet emelleri­nin ne olduğunu birinci elden öğrenmek fırsatını vermiştir. Netice emniyetbahş değildir. Bu netice şunu gös­termiştir ki hür milletler ve askeri kuvvetlerini hazırlamak ve hayat seviyelerini islâh etmek hususundaki kararlarında ve birliklerinin muhafa­zasında azimkar olmağa devam etme­lidirler.

Cenevre konferansının, Komünist Çi­nin Birleşik Amerikaca tanınmasını istilzam edeceği hususundaki endişe esassızdır. Cenevrede toplanacak olan konferansın, Pekin hükümetinin ta-nmmasiyle neticeleneceğini dünyanın herhangi bir tarafında zannedenler varsa, bunlar komünistlere Berlinde elde etmeğe muktedir olamadıkları bir muvaffakiyet izafe etmek istemek­tedirler.

Berlin tebliğinin Hindicimde sulhun iadesi hakkındaki fıkrası her şeyden evvel Fransaya matuftur ve öyle olmak lâzımdır. Fransızlar ve Hindicini ortak devletleri sekizinci senesine gi­ren bir harbin içindeler. Fransa ve Hindicini ortak devletleri itimadımıza ve müzaheretimize mazhardırlar. Fa­kat, nasıl ki Birleşik Amerika Kore mütarekesi mevzuunda hususi bir du­rumda bulunuyor idiyse, Fransa da Hindiçiniye karşı ayni hususi durumdadır.

Dulles nutkuna şöyle devam etmiştir:

«Sovyetler Birliğinin Asyada sulhu is­teyebileceği fikrini tamamen reddet­miyorum. Bunu ümit edebiliriz. Bu ümidimizin tahakkuk edip etmeyece­ğini zamanla göreceğiz. Bu arada his­semize düşen dikkati de göstereceğiz.»

Amerika Dışişleri Vekili tekrar Avru­pa meselelerine temas- ederek şöyle demiştir:

«Atlantik müdafaa camiası ile bazı muhasım mahfiller tarafından Ameri­kalıların Avrupadan çekilmesi hususunda izhar edilen arzu arasında bir vasat yoktur. Ve yine hürriyet ile esa­ret arasında da bir vasat yoktur. Bu esas hürriyetlerin kıymetini bize an­cak en sarih ve en sade bir şekilde bil­dirmiş olan M. Molotof'a karşı hepi­miz minnettarız. Almanyanm ve Berlinin ikiye bölünmüş olarak kalması Alman halkı için bir faciadır. Avus­turyanm da işgal altında kalması ve iktisaden istismar edilmekte olması Avusturya halkı için bir faciadır. Şu­nu da ilâve etmek lâzımdır ki, Alman­lar ve Avusturyalılar bizim başka tür­lü hareket etmemizi istemezlerdi. Bu­nu, bu iki milletin iftihar duyacağı bir nokta olarak kaydediyorum.»

M. Dulles şunları ilâve etmiştir:

«Rus olmayıp da Sovyet boyunduruğu altında bulunan diğer milletler şunu bilmelidirler ki, Almanyanm birleşme­si, Avusturyanm kurtuluşu ve keza Polonyanın, Çekoslovakya ve diğer peyk memleketlerin kurtuluşları ümidini ortadan kaldırabilecek hiçbir şey Berlinde vukubulmamıştır. Bu husustaki görüşlerimi, Berlinde saklamadım.» 

 

11 Şubat 1954

 

— Paris :

Dün Berlin konferansında, Avrupa güvenlik sistem, ile ilgili olarak Molotof tarafından ileri sürülen plân bu sabahki Paris gazetelerinde çeşitli yorumlara yol açmış bulunmaktadır.

Parisien Libere gazetesi Molotof bom­basının aslında hiçbir yeni unsur ge­tirmediğini fakat sadece batılı mem­leketlerin son altı yıl içinde kurmuş oldukları çeşitli müesseleri yıkmak ga­yesini istihdaf ettiğini yazmakta ve şunları ilâve etmektedir:

Molotof un plânı bir yandan da, Amerikayı bir tarafa bırakarak, Avrupa Ölçüsünde bir nevi Birleşmiş Milletler teşkilâtı derpiş ediypr. Bu itibarla Mo­lotof plânım kabul etmek, bütün Avrupayı ergeç Kremlin'in peyki haline gelmeğe mahkûm etmektir.

Aynı konuyu ele alan Figaro gazetesi, Molotof tarafından ileri sürülen plâ­nın, Almanyanın birleştirilmesi mese­lesini belli olmayan bir tarihe bırak­tığını ve Sovyetlerin Almanyayı taraf­sız kılmak bahanesiyle bugünkü ikiye bölünmüş durumu ilânihaye devam ettirmek istediklerini yazmaktadır.

Auror gazetesi ise, Molotof'un Alman­ya meselesini tamamen bertaraf etti­ği iddiasındadır.

Nihayet Franc Tireur'e göre, Molotof plânı, sahte doğruluğu ve gülünç ta­raflarına rağmen tetkike değer mahiyettedir. Bu tetkik neticesinde Molo­tof plânının neler ihtiva ettiği değil neler emrettiği meydana    çıkacaktır.

Herhalde üç batılı Vekil bu plânı iyice tetkik etmeli ve mukabilinde hakiki bir güvenlik sistemi teklif etmelidirler.

Müfrit sol cenah gazetelerine gelince, bunların Liberation gazetesi, Molo­tof'un teklifini tarihi bir şans addetmekte, diğer yandan Humanite gaze­tesi ise bunu harp sonu devresinin en Önemli siyasi hadiselerinden biri say­maktadır.

— NewYork :

NewYork Herald Tribüne ve NewYork Times gazeteleri bu sabahki ma­kalelerinde, dün Berlinde Sovyet Dışişleri Vekili tarafından sunulan son teklifleri yorumlamaktadırlar.

NewYork Herald Tribune'e göre Mo­lotof'un hayret edilecek derecede ge­niş tuttuğu bu plân, Sovyetlerin eski noktainazarlarından pek fazla ayrıl­mış gibi değildir ve esasen Berlin kon­feransını çıkmaza sokan noktainazar da budur.

NewYork Times'e göre ise, bu yeni plân, Sovyetlerin hâkimiyetini bütün Avrupaya teşmil etmeğe matuftur. Bu plânı kabul etmek batı âlemi için in­tihar etmek olur.

On iki oturum Yazan : M. Topalak

8/2/954 tarihli (Zafer) den :

Dört Dışişleri Vekilinin Berlinde bir hafta Batı ve bir hafta da Doğu kesi­minde cereyan eden konferansları, ceman on iki toplantıdan sonra, bu­gün üçüncü haftasında yine Batı ke­simindeki eski Kontrol Komisyonu binasında başlamaktadır.

Bu iki hafta zarfında, konferansın bi­dayetinde Molotof tarafından teklif ve Batılılarca kabul olunan üç mad­delik gündemin birinci ve ikinci mad­deleri görüşülmüş; Avusturya mese­lesi ile ilgili maddeye hiç temas olunmamıştır. Milletlerarası    münasebet lerdeki gerginliği izale çareleri ve beşli konferans meselesini ihtiva eden bi­rinci madde askıdadır. İkinci madde­nin mevzuu olan Almanya meselesi ise tam bir anlaşmazlığa müncer ol­muş gibidir.

Sovyet Dışişleri Vekili Molotof, artık gizlenemez bir hal almış olan çıkma­za rağmen, Almanya meselesinin mü­zakeresine devam taraftarıdır. Molotof, Almanyanın birleştirilmesi hak­kında Batılıların tezine karşılık teklif ettiği plânda bazı tadilâtın yapılabi­leceğini de ileri sürmüştür. Fakat, Al­manya bahsinde, Sovyet tezinin değiş­mediği ve Batılılar tarafından kabul edilmesine ihtimal bulunmıyan şu iki noktadan ayrılmadığı iyice anlaşıl­mıştır: 1) Almanyada, serbest seçim­lere başvurulmadan evvel, bugün mevcut Doğu ve Batı Almanya hükü­metleri mümessillerinden müteşekkil bir muvakkat hükümet kurması ve bu hükümetin seçimleri hazırlaması ve yaptırması; 2) Gelecekte Almanyanın iştiraki mutasavver bulunan Avrupa savunma camiası andlaşmasının şim­diden ve derhal terkedilmesi. Bu iki esasa dayanan Sovyet tezi üze­rinde daha fazla müzakere edilemiyeceği anlaşıldığı içindir ki, Batılılar di­ğer maddelere geçilmesini istemişler­dir.

Gündemin diğer maddelerinden han­gisi tercih edilecektir? Denebilir ki, bu husus, bugün başlıyan gizli toplantı­larda kararlaştırılacaktır. Gizli top­lantı fikri, hatırlarda olduğu gibi, geçen hafta, gündemin birinci maddesi müzakere edilirken, Molotof ve onu takiben Bidault tarafından ileri sürü­len silâhsızlanma tasarıları üzerine kararlaştırılmış bulunuyordu. Bu gizli toplantılarda, umumiyetle Asya mese­leleri, Komünist Çinin de iştirakiyle beşli konferans ve silâhsızlanma dâ­vası konuşulacak iken, şimdi, Avus­turya meselesinin müzakere tarihi de yine bu toplantılara bırakılmıştır.

Berlin konferansı toplanmadan evvel ve toplantının ilk günlerinde Batılıla­rın noktai nazarı şu idi:

«Bu konferans her şeyden evvel ve münhasıran Almanya ve Avusturya meselelerini görüşecek ve bir hal tarzı arayacak­tır». Bu iddiaya rağmen, Molotof'un teklif ettiği gündem kabul edilmiştir. Batılılar, birinci maddede anlaşmaya varamadığı takdirde bu maddeyi bı­rakıp ikinci ve üçüncü maddelere, ya­ni Almanya ve Avusturya meselelerine geçilebilecek olduğuna göre, Molo­tof'un, birinci maddesinde beşli kon­feransla beraber hemen bütün bahis­leri açmıya elverecek derecede geniş hükümler ihtiva eden gündemini ka­bulde mahzur görmemişlerdir. Fakat, oniki toplantıdan sonra bugün ortaya şöyle bir durum çıkmış bulunmakta­dır: Molotof, milletlerarası münase­betlerdeki gerginliği izale çareleri gi­bi, bidayette Berlin konferansının çer­çevesini aşan geniş bir mevzu ile be­raber, Komünist Çinin de iştirak ede­bileceği bir beşli konferans bahsini toplantıların merkez sikleti haline ge­tirmekle kalmamış, fakat aynı zaman­da asıl müzakere konularından biri olan Avusturya meselesini de yine bu geniş hükümlü maddenin içine almıya da muvaffak olmuştur. Bu suretle, mahdut gündemli Berlin konferansı, Molotof'un istediği gibi gündemsiz, umumi bir konferansa doğru gider gibidir.

Berlin konferansı tebliği 20/2/954 tarihli (Zafer) den :

Berlin konferansının son bulması üze­rine dört Dışişleri Vekili tarafından yayınlanan tebliğden, konferansın asıl mevzuları olan Almanya ve Avustur­ya meselelerinde hiç bir netice alına­madığı anlaşılmaktadır. Buna muka­bil, Molotof'un sunduğu gündemin ka­bul edilmesi neticesinde müzakere ko­nusu olan beşli konferans ve umumi­yetle milletlerarası münasebetlerdeki gerginliği azaltma çareleri maddesi çerçevesi içinde iki nokta birer esasa bağlanmış gibidir. Bunlardan birincisi Kore ve Hindicini meselelerini müza­kere etmek üzere bir konferans topla­mak, diğeri de dört büyüklerin silâh­sızlanma meselesinde görüş teati et­meleri hakkındaki karardır.

b : AVRUPA SİYASI CAMİASI TOPLANTISI

 

23 Şubat 1954

 

— Paris :

Avrupa siyasi camiası komisyonu bu sabah Dışişleri Vekâletinde yeniden toplanmıştır. Hatırlarda olduğu veçhi­le son konferans sırasında kurulması kararlaştırılan bu komisyonun belli başlı hedefi, elde edilen son neticeleri göz önünde tutarak Avrupa siyasi ca­miasının kurulmasına mütedair çalış­malara devam etmektir. Komisyonun raporunu 15 marta kadar tamamla­ması gerekmektedir. Daha sonra bu rapor, altı devlet   temsilcilerinin 30 martta Brükselde yapacakları görüş teatilerine esas teşkil edecektir.

Brüksel toplantısının son La Haye toplantısında da olduğu gibi  Fran­sız Dışişleri Vekili Bidault ile Alman Başvekili Adenauer arasında Sarre meselesi üzerinde özel görüşmelere bir fırsat teşkil etmesi muhtemeldir. Bun­dan başka Paristeki siyasi çevrelerin kanaatine göre, Fransız Dışişleri Ve­kilinin görüşmelerin yeniden başla­ması hususunda Federal Almanya Başvekiline yaptığı teklifler bir neti­ce verdiği takdirde, Fransız  Alman müzakerelerinin bu tarihten çok daha evvel başlaması da ihtimal dahilin­dedir.

V — KORE MESELESİ

 

1 Şubat 1954

 

— Washington :

Amerikan Ordu Kumandanı, bir Ame­rikan keşif bombardıman uçağının, 22 ocak günü Kore sahili açıklarında, Mig  15'ler tarafından taarruza uğ­radığını bildirmiştir.

Bu taarruzu takip eden çarpışmada, birçok Amerikan F. 86 uçağı bombar­dıman uçağının yardımına koşmuş ve bir Mig  15 düşürmüşlerdir.

Amerikan ordusunun bir sözcüsü, Mig'lerin pilotlarının teşhis edileme­diğini, fakat bunların muhakkak komünist olduğunu söylemiştir.

Bu taarruz, Kore mütarekesinden beri vukua gelen ilk hâdisedir.

2 Şubat 1954

 

— Panmunjom :

Tarafsız Hind kumandanlığından bil­dirildiğine göre, Birleşik Amerikaya gönderilmelerini talep eden 64 komünist aleyhdarı esir, tarafsız bir mem­lekete girmeyi kabul etmediği takdir­de Birleşmiş Milletler kumandanlığı­na teslim edilecektir.

General Timaya, esirlerin istedikleri memlekete gönderilemiyeceklerini, zi­ra Birleşik Amerikanın tarafsız olma­dığını bildirmiştir.

Esirlerden bir kısmı Meksika, Hindis­tan, İsviçre ve İsveçe gönderilmeyi is­temişlerdir.

Komünist aleyhtarı 17 esir de muhte­lif suçlarla muhakeme edilmek üzere tarafsız komisyonun nezareti altında bulundurulmaktadır.

4 Şubat 1954

 

— Tokyo : 

Kore muharebesinde bir oğlunu kay­beden bir Türk baba, tecavüzü önle­mek ve dünya sulhunu korumak için gerekirse diğer dört oğlunu da Bir­leşmiş Milletler ideali uğrunda sava­şa göndermeğe hazır olduğunu bildirmiştir.

Geçen mayısta Cegas cephesinde şe­hit olan çavuş Hüseyin Bozan'm ba­bası Birleşmiş Milletler Kumandanı General Hull'a şu mektubu gönder­miştir:

«Oğlumun Ölümü üzerine gönderdiği­niz müşfik teselli mektubuna teşekkür ederim.

Birleşmiş Milletlerin sulhsever evlât­ları ile birlikte kahramanca çarpışmış olan oğlum çavuş Hüseyin Bozan ile iftihar ediyorum.

Bir baba olarak oğlumun kaybından müteessirim, fakat oğlumun karımı hürriyet ve insan hakları uğrunda dökmüş olması benim için en kuvvetli tesellidir.

Generalim, şehit oğlumdan başka Ah­met, Ali, Hidayet ve Güvenir Bozan adlarında dört oğlum daha var. Eğer dünya sulhunu korumak için Birleş­miş Milletlerin şanlı bayrağı ve sizin kumandanız altında hizmet etmeleri gerekirse, hepsini seve seve gönder­meğe hazırını.

Bütün samimiyetimle muvaffakiyeti­nizi dilerim. Sulhsever Birleşmiş Mil­letler ve Türkiye sağ olsun.

İzmir, Torbalı. Çaybaşı köyünden Ali Bozan 6 Şubat 1954

— Seul :

Başkan Singman Ri ile Birleşmiş Mil­letler Başkumandanı General John Huil arasında dün Chinhae'de cereyan eden görüşmelerde Pasifik bölgesi mü­dafaa teşkilâtının başlıca mevzuu teş­kil ettiği Güney Kore hükümet kay­naklarından teyit edilmektedir. Sing­man Ri'ye Başvekil, Müdafaa Vekili ve Dışişleri Vekili, General Hull'e de 8'incl Ordu Kumandanı General Maxwell Taylor refakat etmişlerdir.

1 saat 40 dakika süren bu toplantıda Korenin müdafaa meseleleri de görü­şülmüş ve Japonyanın Pasifik müda­faa paktına iştirakine Korenin muha­lefeti yeniden teyit edilmiştir.

— Seul:

Güney Kore İçişleri Vekili Paik Han Sung bugün halka hitap ederek, Hintli kuvvetlerin 7 ile 17 şubat arasında ce­reyan edecek olan tahliyesi esnasında herhangi bir müdahalede bulunulma­masını istemiştir. Vekilin bildirdiğine göre, askerlikten tecrit edilmiş olan bölgeden İnçon'a gidecek olan 5.500 Hintlinin muhafazasını Güney Kore polisi üzerine alacaktır.

Bilindiği gibi, Güney Kore hükümeti geçen Eylül ayında Hintli kuvvetlerin Güney Kore arazisinden geçmelerine muhalefet etmişti ve bu kuvvetler ha­va yoluyla nakledilmişlerdi. Sanıldığı­na göre hareket tarzındaki bu deği­şiklik dün Birleşmiş Milletler Başku­mandanı General John Hull ile Sing­man Ri arasında cereyan eden görüş­meler sırasında temin edilmiştir.

11 Şubat 1954

 

— Seul:

Tarafsız mütareke kontrol komisyonu, Birleşmiş Milletler Kumandanlığının bir talebini reddetmiştir. Kumandan­lık bu talebinde, Kuzey Korede komü­nistlerin hava ve kara kuvvetlerini takviye edip etmediklerini tahkik için bir heyet gönderilmesini istemekte idi.

Bugün resmen bildirilen red kararı, pazartesi günü Birleşmiş Milletler Ku­mandanlığının gönderdiği bir mektuba cevaptır. Kumandanlık bu mektu­bunda Kuzey Koreye üç ekip gönde­rilmesini istemekte ve komünistlerin, mütareke anlaşmasını ihlâl suretiyle, tahkimat yaptıkları ve hava meydanı inşa ettiklerini ileri sürmekteydi.

— Seul:

Güney Kore Savunma Vekili bu sabah tertip ettiği bir basın konferansında, 21 ocak tarihinde Birleşmiş Milletler tarafından serbest bırakılmış olan komünist aleyhtarı Kuzey Koreli eski harp esirlerinden hiçbirinin henüz Güney Kore ordusuna yazılmamış ol­duğunu ve bunların 7.700 kişi olduk­larını söylemiştir.

Savunma Vekili diğer taraftan, Koreden geri çekilecek olan iki Amerikan tümeninin bütün teçhizatını, Amerikan askeri yardımı çerçevesi dahilin­de, Güney Kore ordusuna terkedileceğini söylemiş ve ilk Güney Kore or­dusunun 15 martta teşekkül edeceğini ve bu ordunun 3 kolordudan müteşek­kil olacağını sözlerine ilâve etmiştir.

12 Şubat 1954

 

— Seul :

Güney Kore Dışişleri Vekili Hindiçinin yardım teklifinin, Amerikanın uZakDoğu kumandanı General John Hull, Reisicumhur Eisenhower ve Amerika Kurmay Başkanları ile görüşmelerde bulunmak üzere Washington'a hare­ket etmeden önce kendisine yapıldığı­nı söylemiş ve demiştir ki:

«General Hull umumiyet itibariyle teklifimizi kabul etti fakat kat'i bir karar vermeden hükümet ile bu hu­susta fikir teatisinde bulunacağını söyledi.»

Bu yardımın sebeplerini izah eden Dışişleri Vekili şunları söylemiştir:

«Hindiçinideki durum nazik bir safha arzetmektedir. Geçmişteki tecrübeleri­mizden,   bu gibi   hallerde   dışarıdan yardımın zaruri olduğunu biliyoruz. Hindiciniye bir tümen göndermek bizi sarsacaktır. Fakat şimdi bunu düşün­menin zamanı değildir.»

Hükümetinin Hindiçinideki resmi şah­siyetlerle bu mevzuu müzakere edece­ğini söyleyen Pyun Yung Tale, antikomünist bir ittifak meydana getir­mek: üzere GüneyKore Generali Choi Duk Shin'in başkanlığı altında bir Güney Kore heyetinin GüneyDûğu Asyaya hareket edeceğini açıklamış ve demiştir ki:

«General Choi'nin GüneyDoS'u Asya memleketleri ile yapacağı belli başlı görüşme mevzularının birini Hindici­niye gönderilmesi teklif edilen Güney Kore tümeni teşkil edecektir. Bilhassa şunu tasrih etme kisterim ki Hindici­niye bir tümen gönderme teklifi ge­neral Hull'un değil bizimdir. Bu tek­life bazı itirazlar vuku bulacağını bili­yoruz. Fakat karşılıklı yardımın sağ­layacağı fayda, zararlarından çok da­ha büyüktür.»

13 Şubat 1954

 

Seul :

Güney Kore hükümet merkezinde bu­lunan müşahitlerin fikrine göre, Singraan Ri, Hindiçiniye asker gönderme­yi teklif etmekle, Güney Korede ken­di siyasi durumunu sağlamlaştırmak, mayıs ayında yapılacak umumi seçim­lerde partisinin galibiyetini sağlamak emelini gütmektedir.

Yine aynı müşahitler, Korede muhasematın kesildiği anda beliren ekono­mik ve politik huzursuzluğun günden güne çoğalması ve tecrit edilmiş olma hissinin, kendisine düşman büyük bir kıtanın bir ucuna asılı kalmış bu ya­rımadada gitgide daha ağır bir şekil­de kendini belirtmiş olması Singman Ri'yi, dünyanın dikkatini endişeli ve ümitsiz bulunan Güney Kore milleti üzerine çekmek maksadı ile gürültülü milletlerarası hareketlere sevketmektedir.

Yabancı siyasi çevrelerde, varmadada birlik tesisini mümkün gibi gösteren Kore meselesinin son arzettiği durum oldukça zayıflamış görülmekte ve Gü­ney Korede yapılan fedakârlıkların sadece harpten evvelki statükoya av­deti sağlamakla kaldığı ileri sürül­mektedir.

Komünist Asya ile Japonyanın baskı­ları arasında kalan Güney Kore hükü­metinin diğer Asya memleketleri ile bağlarını takviye gayesile Güney Doğu Asya memleketlerine daha sık he­yetler göndermeğe başlamış ve kabul edilmiyeceğini bildiği halde nihayet Laos'a da askeri yardımda bulunma­ğı teklif etmiştir.

Müşahitler mayıs seçimlerinin Sing­man Ri rejimine nihayet vermesi ihti­malinden bahsetmekte ve bu münasebetle 1950 seçimlerinin de Singman Ri partisinin aleyhinde olduğuna, fa­kat seçimleri takibeden ay içinde harp patlamış olduğundan seçim tepkileri­nin hemen kendini hissettirememiş olduğuna işaret etmektedirler.

Diğer taraftan kendini gösteren eko­nomik huzursuzluk gizlenemez hale gelmiştir. Harbi müteakip hemen bir kalkınma uman halk bu kalkınmanın çok ağır tempoda ilerlediğini, hayat pahalılığının azami raddeye geldiğini, Güney Kore parasının düşmesi üzeri­ne ithal mallarının birdenbire üç mis­line çıkmış olmasını müşahededen ge­ri kalmamaktadır.

Binaenaleyh Güney Kore hükümeti­nin bugün milletlerarası sahada giriş­tiği hareketler ve komünistler aleyhine açtığı mücadele kampanyası ne olursa olsun müşahitlerin fikrine göre, bütün bunlar Güney Kore halkının içinde bulunduğu ekonomik ve politik huzursuzluğa bir çare bulmaktan çok uzaktır.

16 Şubat 1954

 

— Seul :

Güney Kore hükümeti, tarafsız bir memlekete gitmek istiyen Güney Ko­reli harp esirlerinin istikballeri temi­nat altına, alınıncaya kadar, Korede bulunan Hint kıtalarını mahfuz tuta­cağını bildirmiştir.

Bu tehdit, Güney Kore İstihbarat Bürosu tarafından açıklanmış ve resmi bir mektupla Hintli Muhafız Kumandanı General Timaya'ya. bildirildiği söylenmiştir.

Parimunjom'daki bir Hintli sözcü, bu tehdide ehemmiyet vermediklerini bil­direrek demiştir ki:

«Biz buraya Güney Korenin daveti ile değil, Güney Korenin arzusu hilâfına geldik ve Güney Korenin arzusu hilâ­fına kaldık.»

18 Şubat 1954

 

— Hongkong :

Güney Doğu Asya memleketlerini zi­yaret eden Güney Kore heyetinin baş­kanı General Choi Duk Shin bugün Hongkong'a varmış ve yaptığı beya­natta demiştir ki: «Saygonda Fransız ve Cietnam makamlarıyla görüşmeler­de bulunacağız.»

Güney Korenin Hindiçiniye askeri yardım teklifi el'an muteberdir. Güney Kore, Hindiçiniye, komünist istilâsına karşı savaşmak üzere elinden gelen yardımı yapmaya hazırdır.

19 Şubat 1954

 

— Panmunjom :

3irieşmiş Milletler Kumandanlığı, Birleşmiş Milletler esirlerinin komü­nistler tarafından Çin  Kore ordula­rına zorla kayıtları hususunda tahki­kat yapması talebini bitaraf komisyon nezdinde tekrarlamıştır. Ocak ayında bu hususta ileri sürülen ilk iki talep reddedilmişti.

Askeri mütareke komisyonundaki Bir­leşmiş Milletler temsilcisi General Lacey bitaraf komisyondaki Çekoslovak ve Polonya delegelerini, bu talebi, ileri sürülen delili nazarı itibare almadan reddetmekle suçlandırmıştır.

— Seul :

Binden fazla komünist aleyhtarı eski harp esiri bugün Seul    sokaklarında Korenin birleştirilmesi lehinde bir gösteri tertip etmişlerdir. Ellerinde komünizm aleyhinde yazılar yazılı levhalar bulunan sabık esirler, Hintli muhafız kıtalarını, tarafsız memleket­lere gitmek isteyen birçok harp esiri­ni istedikleri yere gön d ermem eki e it­ham etmişlerdir.

Halen Güney Korede serbest bulunan 7.700 Kuzey Koreli harp esirinden 4.500'ü Güney Kore ordusunda, diğer­leri de yine Güney Kore sivil idarele­rinde vazife almak talebinde bulun­muşlardır.

20 Şubat 1954

 

— Panmunjom :

Esirleri iade ile vazifeli tarafsız ko­misyonun 18 şubat tarihinde İsviçre, İsveç, Polonya ve Çek delegelerle Baş­kan Timaya tarafından çoğunlukla kabul olunan nihai rapor bugün Bir­leşmiş Milletler ve komünist kumandanlıklara tevdi olunmuştur. Bu şe­kilde komisyonun beş aylık çalışması kat'i olarak sona ermiş bulunmakta­dır.

Bahis konusu vesika, 24 aralık 1953 ta­rihinde kabul olunan geçici raporun mütemmimidir. Bilindiği üzere geçici raporun kabulü hususunda İsveç ve İsviçre delegeleri müstenkif kalmış­lardı. Nihai rapor, geçici raporda zikrolunan hâdiseleri takip eden, izahat­lara son verilmesi, mütarekenamenin esirlerin âkibetini tayin eden madde­lerinin tefsiri gibi olayları ihtiva et­mektedir. Raporun sonunda esirlerin iadesi hususunda komisyonun karar verme bakımından haiz olduğu yetki bir kere daha müdafaa olunmuştur.

— Washington :

Kore harbine iştirak eden 16 devlet komitesi dün Amerikan Dışişleri Ve­kâletinde yaptığı bir toplantıyı müteakip aşağıdaki tebliği neşretmiştir:

«Birleşmiş Milletlere mensup olup Ko­rede kuvvet bulunduran memleketler temsilcileri ile Güney Kore Cumhuri­yeti temsilcisi   cuma    günü   öğleden sonra Amerika Dışişleri Vekâletinde toplanmışlar, Kore ve Hindicini mese­lelerini görüşmek üzere 26 nisanda, Cenevrede siyasi bir konferansın iç­timaa davet edilmesi hususunda Ber­lin konferansında varılan anlaşma hakkındaki rapora ittilâ kesbetmişlerdir. 16 devlet temsilcileri ile Güney Kore temsilcisi, Amerika, İngiltere ve Fransa Dışişleri Vekillerinin sarfettiği gayretlerin muvaffak bir semeresi olarak, Birleşmiş Milletlerce de arzu edilmiş olan şartlar dahilinde, 16 ni­sanda Cenevrede bir konferansın içti­maa davetinden dolayı memnuniyet­lerini izhar etmişlerdir.»

Amerika Dışişleri Vekâletine mensup bir sözcünün beyan ettiğine göre, 16 devlet komitesi, Panmunjom müzake­relerine yeniden başlanması hususun­da, Kuzey Kore tarafından geçenlerde yapılan teklifin artık cevaplandırıl­masına lüzum kalmadığı kararını da vermiştir.

Komitenin yaptığı toplantı sırasında, tebliğde de beyan edildiği veçhile, iz­har olunan «memnuniyet» bahsinde, Güney Kore temsilcisinin bir itirazda bulunup bulunmadığı yolundaki suale karşı sözcü, böyle bir itirazın vaki olmadığım ve neşredilen tebliğin top­lantıda hazır bulunmayan Siyam ve Lüksemburg temsilcileri hariç, olmak üzere, mevcut bütün temsilciler tara­fından tasvip edildiğini söylemiştir.

22 Şubat 1954

 

— Seul :

Panmunjom ihzari müzakereleri, Bir­leşmiş Milletler Murahhas Heyeti Baş­kanı, bugün, vazifelerinin bitmiş olması itibariyle yarın öğleden sonra Koreden ayrılacaklarını resmen bil­dirmiştir.

23 Şubat 1954

 

— Seul:

Koredeki Hint birlikleri komutanı Ge­neral Timaya bugün memleketine mü­teveccihen Koreden Tokyoya hareket etmiştir. General, 1000'kişilik son Hint kafilesiyle beraber Koreyi terk etmiştir.

VI.  NATO

 

2 Şubat 1954

 

— Ankara :

Güney Avrupa Kara Kuvvetleri Ku­mandanlığı karargâhında, önümüzdeki yaz tahminen 219 bin Türk lirasına mal olacak olan ve beheri yüz kişi ala­bilecek kabiliyette 3 büyük baraka in­şa edilecektir. Bu barakalardan ikisi 1 temmuz tarihinde tamamlanacaktır. Barakalarda 6'ncı1 Müttefik Taktik Hava Kuvvetlerine ve Güney Doğu Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Ku­mandanlığına mensup erler yerleşti­rilecektir.

Güney Doğu Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Kumandanlığının başlıca büroları 1 nisan tarihinde Atatürk Bulvarındaki Şehir Oteline nakledi­lecektir. Barakaların tamamlanması Türk  Yunan ve Amerikan kara ve hava kuvvetlerine mensup erlerin bir çatı altında toplanmalarını temin edecek ve aynı zamanda erler için hir takım muntazam tesisleri ihtiva ede­cektir.

Bu programdan olmak üzere erler için sinema, pingpong ve istirahat odala­rını havi bir kulüp binasının inşası da kararlaştırılmıştır. Bu arada eski jimnastik hanenin restore edilmesi, hali­hazırdaki spor sahasının islâh olun­ması, NATO istihkâm kısmınca tasarlanmış ve her üç milli kumandanlık tarafından tasdik edilmiştir.

4 Şubat 1954

 

—  Ankara :

Milli Savunma Vekâleti Temsil Büro­sundan bildirilmiştir:

Bugün dört milletin en yüksek askeri liderleri ve Güney Avrupa kuman­danları mühim görüşmelerde bulunmak üzere NATO'nun Güney Avrupa karargâhında toplanacaklardır.   

NATO daimi grup âzalarının da bulu­nacakları bu konuşmalara 20'den faz­la İngiliz, Fransız, İtalyan ve Amerikan generali ve amirali iştirak ede­cektir.

Napoliye geçen hafta gelmiş bulunan Amerikan ordusundan J. L. Collins Amerikayı temsil etmektedir.

Filo amirali Sir Rhoderick R. Megrigor dün gece Napoliye gelmiştir.

Fransız Hava Kuvvetleri Başkanı Amiral Hanri Nomy'in Napoliye bu ge­ce muvasalat edeceği tahmin edilmektedir.

NATO Güney Avrupa Başkomutanı Amiral W. M. Fechteler'in idare ede­ceği toplantılar ayni zamanda Amiral Fechteler'in kumandanlığının 4 tali komutanını bir araya getirecektir.

7 Şubat 1954

 

— Atina :

General Lawton Collins Atinaya geli­şinde verdiği bir beyanatta, Avrupadaki NATO kuvvetlerinin takviyesi lüzumundan bahsederek ezcümle şunla­rı söylemiştir:

«Herhangi bir taarruz teşebbüsünü önlemek için daima kuvvetli bulun­malıyız. Eğer gayretlerimizi gevşetecek olursak belki biraz paradan ta­sarruf etmek mümkün olacaktır. Fa­kat mütecaviz hasımların cesaretini kırmağa muktedir olan kuvvetimiz­den mahrum kalabiliriz.»

Atlantik camiası müşterek stratej' plânının hazırlanmış olduğu üçlü dai­mi komitenin Amerikalı üyesi olan General Lawton Collins Yunanistana altı günlük teftiş ziyareti için gelmiş­tir. Bu müddet zarfında General Makedonya, Trakya ve Kıbrıs adasında­ki asken tesisleri gezecektir.

13 Şubat 1954

 

— Ankara:

Kuzey Atlantik Paktı askeri komitesindeki Amerikan temsilcisi Orgene­ral Lawton Collins, eşi ve maiyeti ile bugün saat 12.15'de hususi bir askeri uçakla Atmadan şehrimize  gelmiştir.

Orgeneral Collins ve eşi, Etimesgut askeri hava alanında Erkânı Harbiyei Umumiye İkinci Reisi Orgeneral Zekâi Okan ve eşi, Hava Kuvvetleri Ku­mandanı Korgeneral Fevzi Uçaner, Kara Kuvvetleri Kumandanlığı Kurmay Başkanı Korgeneral Yusuf Egeli, Hava Kuvvetleri Kumandanlığı Kur­may Başkanı korgeneral Asım Uçar, Deniz Kuvvetlen Kumandanlığı Kur­may Başkanı Koramiral Zeki Özalp, Ankara Garnizon Kumandanı Tümge­neral Mithat Akçakoca, Ankara Mer­kez Kumandanı Albay Hidayet Baştug. NATO Bürosu Başkanı, Protokol Şube Müdürü, Amerika Büyükelçiliği Kara Ataşesi Albay John Meade ve eşi, Amerika Büyükelçiliği Hava Ataşesi Harold E. Cotter ve eşi, Hollanda El­çiliği Ataşemiliteri Albay Gerard L. Reinderhoff ve eşi taralından karşı­lanmış ve Bayan Okan Bayan Collins'e bir buket vermiştir.

Orgeneral Collins selâm resmini ifa eden kıt'ayı teftiş ettikten sonra ken­disi ile görüşen basın mensuplarına seyahati hakkında şunları söylemiş­tir:

«Türkiyeye ikinci defa gelmekten bü­yük bir memnunluk duyuyorum. Bu vesile ile eski dostlarımı ziyaret etmiş ve yeni dostlar edinmiş olacağım. Ge­neral Okan'ı NATO'dan tanıyorum. General Yamut'u ise daha eskiden İstanbulda Birinci Ordu Kumandanı iken tanımıştım. Bu arada Türkiyenin bilmediğim yerlerini de öğren­mek istiyorum. Adana, İzmir ve İstanbula gideceğim. İzmirde eski dostum General Kendall'ı da görmek beni memnun edecektir.»

Orgeneral Collins'in maiyeti, Albay Robert S. Seedlock, Albay J. W. Bear, Yüzbaşı Robert Green ve Çavuş F. W. Poul'dan müteşekkildir.

18 Şubat 1954

 

— Ankara :

Dışişleri Vekâletinden tebliğ edilmiş­tir:

23 ilâ 26 nisan 1953 tarihleri arasında Pariste yapılan Kuzey Atlantik Kon­seyinin Nazırlar seviyesindeki toplan­tısında, NATO bölgesinin müdafaası için lüzumlu askeri tesislerin inşasını temin maksadı ile 1954, 1955 ve 1956 senelerine şâmil olmak üzere 250 mil­yon İngiliz liralık tahsisat kabul edil­miştir.

Bilindiği gibi askeri ihtiyaçlara göre hazırlanan ve NATO müşterek enfrastrüktür programları adını alan bu programlar, NATO âzası devletlerce, muayyen nisbetlerdeki hissel iştirak­ler yoluyla müştereken finanse edilmektedir. Yukarıda mevzuubahs 250 milyon İngiliz liralık tahsisata mem­leketimizin iştirak nisbeti yüzde 2,03 tür.

1954 senesine ait Avrupa Müttefik Yüksek Kumandanlığı kati inşaat programı bir müddet evvel konsey tarafından tasvip olunmuştur. Bu pro­grama göre, 1954 senesinde 81.650.000 İngiliz lirası tutarında inşaata baş­lanacaktır. Üç sene için kabul edilmiş bulunan 250 milyon İngiliz liralık tah­sisatın mütebakisi, henüz tesbit edil­memiş olan müteakip programlar için ayrılmıştır.

1954 programı gereğince âza devletle­rin ülkelerinde yapılacak inşaat ve te­sisat meyanında, memleketimizde de hava meydanları, akaryakıt boruları ve depoları, karargâhlar, deniz üsleri, muhabere şebekeleri ve elektronik te­sisler derpiş edilmiştir. Memleketimiz­de yapılacak bu tesisler için tahsis edilmiş olan para 23.560.000 İngiliz li­rası olup 184.710.400 Türk lirasına te­kabül etmektedir.

— İzmir :

Bugün İzmirdeki NATO karargâhın­da Orgeneral Lawton Collins, Korge­neral W. KendalI ve Tümgeneral Robert E. L. Eatcn'un iştirakiyle topla­nan Müttefik. Kara Kuvvetleri Güney Doğu Avrupa, 6'ncı Müttefik Taktik Hava Kuvvetleri ve Amerikan Deniz Takviye Birliği karargâhları personeli Türkiye ve Yunanistanın Kuzey Atlantik Faktma girişlerinin ikinci yıl­dönümünü kutlamışlardır.

Bu münasebetle bir konuşma yapan Orgeneral Lawton Cöllins, Türkiye ve Yunanistanın NATO dahilinde bera­berce çalışmalarının dünyaya işbirliği ve arkadaşlık ruhu için iyi bir misal teşkil ettiğine işaret ederek ezcümle demiştir ki:

Şayet Türkiye ve Yunanistan bir teca­vüze uğrarsa, bu memleketler NATO ailesinin diğer 12 memleketinden ha­kiki bir yardım göreceklerdir.»

Müteakiben Türkiye ve Yunanistanın arkadaşlık ve karşılıklı anlayışlarını inkişaf ettirerek ana vatanlarını savunmak için müşterek bir programa dahil olduklarını söyleyen General Collins konuşmasına devamla demiş­tir ki:

«Acaba Yunanlı ve Türk arkadaşları­mız Amerikan tarihinin bütün tefer­ruatını biliyorlar mı? Amerika şimdi­ye kadar, ilk Reisicumhuru George Washington taralından konulmuş bir doktrini takip etmiştir. Buna göre sulh zamanı Amerika hiçbir memleket ile pakt imzalamayacak ve bir ittifa­ka girmiyecekti. Buna rağmen, iki dünya savaşı ve komünist tecavüzü tehdidi Amerikaya, diğer bir harbe mani olmak için diğer milletlerle ittifaka girmenin ne kadar elzem oldu­ğunu göstermiştir.

Türkiyeye ve NATO'nun en yeni ku­mandanlığı karargâhına olan bu zi­yaretimin, inkişafta olan Kuzey At­lantik Paktı Teşkilâtının tarihi bir anını kutlamasına tesadüf ettiği için bahtiyarım. Bu hafta, Türkiye ve Yunanistanın, NATO ailesine girişinin ikinci yılını idrâk ediyoruz.»

General Collins konuşmasını şöyle bi­tirmiştir :

«Bir asker olarak şunu ilâve etmek isterim ki, yalnız muhtemel bir harbi kazanmak değil, fakat ayni zamanda harbin önüne geçmek için   mümkün olan her şeyi yapmakla alâkadarım. Müthiş bir harbin önüne geçmek ve komünist tecavüzünü kırmak için en mühim faktörlerden birisi, NATO as­keri, ekonomik ve ruhi kuvvetini dai­mi bir surette islâh ve kuvvetlendir­mektir.»

19 Şubat 1954

 

— Londra :

Perşembe günü neşredilen Beyaz Ki­tap İngiltere müdafaasının, Kuzey At­lantik Paktının şümulüne giren bölge­lerin müdafaasiyle ayrılmaz bir şekil­de bağlı bulunduğunu tebarüz ettir­mektedir.

Diğer taraftan kitabın mukaddemesinde şöyle denilmektedir:

Eğer İngilterenin iştirake mecbur bı­rakılacağı bir harp zuhur edecek olur­sa her iki tarafça da atom silâhları­nın kullanılacağı şimdiden derpiş edi­lebilir. Bu takdirde harp, muhtemelen pasif atom hücumlarının yapılacağı nisbeten kısa bir safha ile başlaya­caktır.

22 Şubat 1954

 

— İzmir :

Bugün Napoliden bildirildiğine göre, Amerikan 6'ncı filosunun ve Yunan hava, deniz ve kara kuvvetlerinin iştirak ettiği Güney Avrupa NATO ma' nevrası Helenik Sky 1 perşembe günü başlıyacaktır.

Yunanistan, tatbikatta Orphano kör­fezi bölgesinde sahte hücumlara ma­ruz kalacaktır. Amiral Fechteler'in Güney NATO Kumandanlığına men­sup kuvvetler, bu tatbikat ile bu ay ikinci  çalışmalarını yapmaktadırlar.

Bu tatbikat Güney hava, Güney Doğu kara ve deniz hücum ve destek kuvvetleri kumandanlığının müttefik kumandanları General Schlatter, Ge­neral Kendail ve Koramiral Casadi tarafından müştereken idare edilecektir.

Bu tatbikata iştirak eden Yunan kuv­vetleri arasında Korgeneral Themistocles'in «C» kolordusu, hava Vis Mareşali Eliyas'm hava birlikleri, 28'inci taktik hava kuvvetleri vardır.

Donanma Başkumandanı Tümamiral Costantin'in idaresindeki Yunan filo­su denizaltiları Amerikan harp gemileriyle' birlikte tatbikata katılacaklar­dır.

23 Şubat 1954

 

— Paris

Kuzey Atlantik Paktı Teşkilatındaki daimi Amerikan temsilcisi  General Lawton Collins bugün öğleden sonra uçakla İstahbuldan Parise gelmiştir.

Hava alanında gazetecilerin Türkiye ve Yunanistanın durumu hakkında sordukları sualleri cevaplandıran General Collins şunları söylemiştir:

«Türk ve Yunan halkının Kuzey At­lantik Paktı Teşkilâtının gayretlerine katılmak hususundaki azimleri ve bu mevzudaki durumları beni son derece mütehassis ve teşvik etti. Pek tabii yapılacak işlerimiz henüz bitmemiş­tir.»

25 Şubat 1954

 

— Paris :

İnanılır kaynaklardan bildirildiğine göre, Kuzey Atlantik Paktı Teşkilâtı yüksek rütbeli kumandanları dün Avrupanın müdafaası ve Birleşik Ame­rika birliklerinin Avrupada muhafa­zası meselelerini müzakere etmişlerdir.

Müzakerelere NATO Başkumandanı General Alfred Gruenther ve NATO askeri konseyi Amerikan temsilcisi General Lawton Collins de iştirak et­miştir.

İyi haber alan kaynaklara göre Birle­şik Amerikayı, birliklerini Almanyadan çekmeğe sevkeden âmiller şunlardır:

1 — Berlin konferansında  Sovyetlerin kuvvetlerini Doğu Almanyadan çekmeyi reddetmeleri,

2 — Avrupa müdafaa ordusu andlaşmasının çıkmaza girmesi. Bilindiği gibi Avrupa müdafaa birliğinin kurulması Avrupa kuvvetlerine 12 Al­man tümeninin katılmasını intaç ede­cektir.

Konferansta Kuzey Atlantik Paktı hava kuvvetlerinin arttırılması da bahis mevzuu edilmiştir.

— izmir :

26 Şubat 1954

Altıncı Müttefik Taktik Hava Kuv­vetleri Kumandanı Tümgeneral Eaton'un karargâhından bugün bildiril­diğine göre, Güney Avrupa Müttefik Hava Kuvvetleri Kumandanlığı .Kur­may Başkanı Tümgeneral Robert Tay­lor resmi bir ziyarette bulunmak için bugün şehrimize gelmiştir.

Güney Nato manevrası olan «Yunan Gökü 1» harekâtında mavi (Dost) kara ve hava kuvvetleri, kuzeyde, ta­rihi istilâ yollarından gelen farazi düşman istilâsını durdurmuş ve mem­leketten atmak için karşı taarruza başlamıştır.

— İzmir :

Güney Avrupa Nato Kumandanı Oramiral William M. Fechtelerin, Shape'in Güney Doğu cephesinin savunmasını tecrübe mahiyetinde olan bu manevralara, Yunan kara, hava ve deniz kuvvetleri, altıncı Amerikan fi­losu ile beraber iştirak etmişlerdir. Manevralar, Amiral Fechetelerin ku­mandası altında bulunan Güney Av­rupa Müttefik hava kuvvetleri ku­mandanı Korgeneral David M. Schlatter, Güney Avrupa Deniz Hücum ve Takviye Kuvvetleri Kumandanı Koramiral John H. Cassady ve Müt­tefik Kara Kuvvetleri Güney Doğu Avrupa Kumandanı Korgeneral Pa­ul W. Kendall tarafından idare edil­mektedir. Hava harekâtını, buradaki Altıncı Müttefik Taktik Hava kuv­vetleri Kumandanı Tümgeneral Robert E. L. Eaton idare etmektedir.

Manevra plânına göre, Balkan dağla­rı gerisinden gelen kuvvetli düşman birliklerinin doğu Makedonya ve Gar­bi Trakyadaki Yunan topraklarına tecavüz edip, çiğneyip geçtikleri ka­bul edilmişti. Plâna göre düşman Struma nehri vadisi boyunca bütün mukavemeti kırarak ilerlemiş ve Nevrokop vadisi, Dramayı zaptederek Selânik'in kuzey doğusundaki koruyucu dağlara kadar ilerlemiştir. Selânik'in kuzeyindeki, farazi muharebeden son­ra dost kuvvetler yeşil düşman kuv­vetlerini, hava kuvvetlerinin yakın desteği ile durdurmuşlardır.

Manevranın başlangıcına tekabül eden bu anda, Korgeneral Stylianos Manidakis'in kumandası altındaki birinci Yunan ordusuna düşman kuv­vetlerini püskürtmek için karşı ta­arruza geçmesi ve esas savunma, hat­tını Struma nehri vadisinde kurma­sı emri verilmiştir. Yunan hava kuv­vetleri başka bir yerde tamamen meş­gul olduğu farzedildiğinden, birinci ordunun «O kolordusunun yardımına gelememişlerdir. Bunun üzerine, Ege denizi kuzeyinde bulunan altıncı Amerikan filosunun uçaklarının ve arnfibik çıkarma kuvvetlerinin yar­dımı istenmeğe karar verilmiştir. Kar­şı taarruz dün sabah saat 8 de baş­lamış ve dördüncü Yunan kolordusu saat 11,30 da. taarruz etmiştir. Bu kuv­vetler yeşil düşman kuvvetlerini püskürtmüştür. Bu harekât esnasında Midway ve Randolf Amerikan uçak gemilerinden havalanan Panther ve Sky  Raider jet uçakları yakın des­tekte bulunmuşlardır. Sabahleyin ha­va açınca altıncı filonun uçakları 57 çıkış yapmışlardır. 25 adet F. 84 Yunan uçağı Larissa'da Yunan hava kuv­vetlerini temsil etmiştir. Bir çok ke­şif uçuşlarından maada «Düztaban Miki» ve «Uçan hayalet» filolarına mensup Yunan havacıları 25 çıkış yap­mışlardır. Bu Özel uçaklar 28 inci Yu­nan taktik hava kuvvetleri kuman­danı Orgeneral Elias Koutsoukos ta­rafından idare edilmiştir. Altıncı filonun uçakları da dahil olmak üzere bütün uçakların hareket kontrolü General Koutsoukos tarafından yapılmıştır.

Bu manevrada, Korgeneral Themistocle Ketseasın kumandasındaki «C» kolordusu ve Yunan kumandanı Tüm­amiral Constantine Tsatos tarafından idare edilen denizaltı filosu, manevra­nın sonuna doğru Amerikan harb ge­mileriyle teşriki mesai edecektir.

27 Şubat 1954

 

— Ankara :

Ankaradaki Yunan ve Yugoslav casm heyetim bugün öğle üzeri Çanka­ya köşkünde kabul eden Reisicumhur Vekili Refik Koraltan gazetecilerle kısa bir konuşma yapmışlar, Balkan Paktının tahakkukuna takaddüm eden safhaları sulatmışlar, birbirlerini esa­sen çok yakından tanıyan bu üç mil­letin aralarındaki anlaşma ile güzel bir Örnek verdiklerini ve Balkan Pak­tının hiç şüphesiz Nato'nun en sağ­lam kanatlarından birini teşkil etti­ğini kaydetmişlerdir.

Reisicumhur Vekili Refik Koraltan ga­zetecilere bu sahada düşen vazifeleri anlatırken her üç milletin basın tem­silcilerine, basının bu mevzudaki hiz­metlerinden de sitayişle bahsetmişler­dir.

Reisicumhur Vekili gerek Yugoslav, gerek Yunan ricalinden şahsen tanış­mış olduğu zevat hakkında sitayişkâr sözler söylemişlerdir.

Gerek Yunan, gerek Yugoslav gaze­tecileri Refik Koraltanın konuşmasını teşekkürle karşılamışlardır. Bu arada Yugoslav gazetecilerinden biri şun­ları söylemiştir: «Konuşmanız arasın­da yalnız bir kelimeyi tercümeye ih­tiyaç duymadan anladım. O da istik­lâl kelimesiydi.»

— İzmir :

General Stylianos Danidakis'in karşı taarruzu için yardım olarak istediği anfibik kuvvetlere cevaben, Amerikan deniz piyadeleri, «Yunan gökü 1» ma­nevralarının mühim olan ikinci    gününde, kuzey Yunanistanın kumlu sa­hillerine bir çıkarma yapmışlardır.

Tatbikat devam ederken, tanklar, «Duck» çıkarma gemileri ve diğer mo­dern malzeme ile mücehhez bir alay kuvvetindeki muharebe grupu deniz piyadeleri, dün saat 9'dan sonra ta­rihi Struma nehrinin Orfano körfe­zine boşaldığı yerin tam 20 kilomet­re batısında, doğu Makedonyada Stavros yakınında karaya çıkmışlardır.

General Manidakis'in Müttefik Kara Kuvvetleri Güney Doğu Avrupa Ku­mandanı Korgeneral Paul W. Kendall ve ondan da Güney Avrupa Nato Kuv­vetleri Başkumandanı Oramiral William M. Fechtelere tevcih edilen yardım isteğinin neticesi olarak, altıncı filonun ve Midway ve Randolf uçak gemilerinden havalanan tepkili uçak­ların koruyucu ateşi altında yapılan çıkarma, Yunan kara kuvvetlerine lâzım olan takviyeyi temin etmiştir.

Karaya çıktıktan biraz sonra, karla kaplı Makedonya dağları güneş ışıkla­rı altında parıldarken, deniz piyadele­ri sahil boyunca ilerlediler. Yarbay Vernon H. Broerjes kumandası altın­daki deniz piyadeleri, kuzeye doğru ilerleyip mevzilerini sağlam aştır dıktan sonra kontrol birinci Yunan or­dusuna geçmiştir.

Aynı zamanda, mavi dost kuvvetle­rin bütün uçakları ve Amerikan uçak­ları da 28'inci Yunan taktik hava kuvvetleri kumandanı Tümgeneral Elias Koutsoukos'un kontrolü altında idi. Anfibik kuvvetler kumandanı tarafın­dan istenilen hususi atomik silâh is­teği kabul edilerek anfibik kuvvetler daraya çıktıktan bir saat sonra Stru­ma nehri ağzında bulunan düşman kıta ve motorize topluluğuna farazi olarak tevcih edilmiştir.

Nato güney doğu cenahını tecrübe maksadiyle yapılan ve altıncı Ame­rikan filosu İle Yunan kara, deniz ve hava kuvvetlerinin iştirak ettiği bu dört günlük Nato tatbikatında, Nato müşahitleri, hâkim tepelerden çıkarmayı seyretmişler ye izahları dinle­mişlerdir.

Bu manevra plânına göre, büyük mik­tarda düşman kuvvetleri, iki hafta evvel Doğu Makedonya ve Batı Trakyadaki Yunan savunma hatlarını baş­langıçta aşarak ilerlemişler, nihayet Selânik'in kuzey doğusunda durdurul­muşlardı. Çarşamba sabahı manevra başlayınca, düşmanı geri atmak için bir karşı taarruz yapılmıştı. Amfibik çıkarma, düşmanı kuzeye doğru atan karşı taarruza yardım için stratejik bir çevirme hareketi olmuştur.

Bu manevra, Amiral Fechetelerin ku­mandası altında bulunan deniz hü­cum ve takviye kuvvetleri kumanda­nı Koramiral John H. Cassady, Gü­ney Avrupa Müttefik Hava Kuvvet­leri Kumandanı David M. Schlatter ve Korgeneral Paul W. Kendall tara­fından idare edilmektedir.

Dünkü harekât, mavi dost kuvvetler kumandanlarına büyük ümitler' ver­miştir. Müşterek harekât merkezine gelen raporlara göre, amfibik çıkar­ma kuvvetlerinin yeşil düşman kuv­vetlerinin yaptığı ağır taarruzlara rağmen karşı taarruzu iyi bir surette inkişaf etmektedir. Bu sabah yeşil düşman uçakları, çıkarma kuvvetleri­ne karşı 46 çıkış yapmışlar, aynı za­manda mavi kuvvetlerin uçakları ce­man 79 çıkış yapmışlardır.

Tümamiral Constantine Tsatsos em­ri altındaki yeşil düşman kuvvetlerini temsil eden donanmanın bazı denizaltıları, altıncı filonun gemilerine mü­teaddit hücumlarda bulunmuşlardır.

General Koutsoukos, Türk, Yunan ve Amerikan kara, deniz ve hava subay­larının müştereken çalıştığı Larissadaki müşterek harekât merkezinde bulunmaktadır. Müşterek harekât merkezi, Yunan hava kuvvetlerinden Binbaşı George Tsitsoglou'nun idare­si altındadır.

Manevrada. Altıncı Müttefik Taktik Hava Kuvvetleri Kumandanı Tümge­neral Robert E.L. Eaton'u, Albay William P. Mebride ve Albay John Katsaras temsil etmiştir. General Kendall'in kurmaylarını yüzbaşı Zekai Ayman ve Yarbay Dirnitrios Karapiperis teşkil etmiştir. Amiral Cassadynin temsilcileri de deniz yarbayı C.W. Hubbell ve Yarbay Barney Mschane'dir.

28 Şubat 1954

 

— Ankara :

Başvekil Adnan Menderes memleketi­mizle, Yunanistan ve Yugoslavya ara­sında imzalanan Ankara Paktının bi­rinci yıldönümü dolayısıyle aşağıdaki beyanatı yapmıştır.

Memleketimizle Yunanistan ve Yu­goslavya arasında, geçen sene Ankarada imzalanmış olan dostluk ve işbir­liği andlaşmasının birinci yıldönümü­nü, bugün, üç millet müşterek bir şevkle tesit ediyoruz.

Dostluğun ve müşterek bir tehlike karşısında hareket beraberliği yap­mak iradesinin beliğ bir ifadesi olan bu vesika, aynı zamanda, milletler­arasında anlayış ve iyi niyetin güzel bir tezahürüdür.

Yunanistan ve Yugoslavya ile aynı coğrafi bölgede, asırlardan beri bera­ber yaşamaktayız. Bu vaziyet gayet tabii olarak bu milletler arasında bir kader ve menfaat birliği doğurmak­tadır.

Bu hakikatleri anlayarak alınması icap eden tedbirleri realizm ve aklı­selim ile bulmakta üç milletin göster­diği basiret ve olgunluk, bütün dün­yanın iyi niyetli insanları tarafından alkışlanmaktadır ve numune olarak gösterilmektedir.

Bir siyasetin kuvvetinin ve kıymeti­nin miyarı, zaman içindeki devamın­da dır. Üç millet arasındaki anlayış ve sulh arzusunun değerli bir eseri olan Ankara andlaşmasının zaman imtiha­nından muvaffakiyetle çıkacağından eminiz, Çünkü bu işe iman ve sami­miyetle giriştik.

İmzasından beri geçen bir sene zar­fında andlaşmanın gösterdiği inkişaf­lar onun hayatiyetini ve gittikçe da­ha mükemmelleşmeğe namzet olduğu­nu ispat etmiştir. Üç devletin askeri mütehassıslarının tam bir anlayış zihniyeti ile yaptıkları müteaddit çalış­malar müşterek askeri plânlama sa­hasında çok güzel neticeler vermiştir. Yeni kurulan andlaşma daimi sek­reterliği bir yandan andlaşmanın in­kişafının delilini ve bir yandan    da ilerdeki  inkişaflarının bir  vasıtasını teşkil eylemektedir.

Dünyadaki hayır ve şer kuvvetleri, açık veya kapalı daimi bir mücadele halindedir. Hür memleketler camiası için bugün bu mücadele bir ölüm ka­lım, meselesi mahiyetini almış bulun­maktadır. Hürriyet, sulh, dostluk gibi insanlık ideallerini temsil eden hayır cephesi bu mânevi kıymetlerin mü­dafaası için saflarını sıklaştırmak, savunma gücünü çoğaltmak zaruretin­dedir. Milletimiz bu yoldaki gayretle­re katılanların başında gelmektedir.

Üzerinde yaşadığımız dünya parçası, bu mücadele mıntakalarının, en na­zik noktalarından biridir. Ankara andlasması işte bu mıntakanm em­niyet ihtiyacına ve Birleşmiş Millet­ler andlaşmasının derpiş ettiği meş­ru müdafaa icaplarına cevap veren bir vesikadır. Bundan başka, andlaşmamız, yine bizi doğrudan doğruya alâkadar eden emniyet tertipleri man­zumesinde mevcut olan bir gediği ka­patmak gibi, bütün hürriyet cephesi­ne şamil bir büyük meziyeti de haiz­dir.

Ankara andlasması, bütün bu vasıf­larından dolayı daha ziyade inkişaf edecek ve sade siyasi ve askeri gayeleri değil, daha uzak görüşlü bir zihniyetle, ekonomik ve kültürel sahala­ra da şâmil bir işbirliğini hedef tut­tuğu için daha verimli olacaktır.

Daha geçenlerde, asrımızın en muaz­zam sulh ve emniyet tertibi olan At­lantik Andlaşmasına iltihakımızın yıldönümünü kutladık. Bugün aynı ga­yeleri istihdaf eden Ankara andlaşmasının yıldönümünü kutluyoruz. Yarın için hareket prensipimiz aziz va­tanımızın emniyet içinde inkişaf ede­bilmesini olduğu kadar cihan sulhunun da korunmasını temin edecek bu dürüst, yapıcı faaliyetlerimize azimle devam etmektir.

Milletimizin realizm ve aklıselimin­den kuvvetini alan bu gayretlerimizin güzel semerelerinden biri olan Anka­ra Andlaşmasının yıldönümünü kut­larken bunu imza etmiş olan üç mil­letin sulh, hürriyet, karşılıklı anlayış ve hürmet içinde mesut âtilere ulaş­masını candan temenni ederim.»

 

Nato'ya iltihakımızın yıldönümü

18/2/954 tarihli (Zafer) Ankaradan:

Memleketimizin milletlerarası sahada oynadığı müessir rol ve takip ettiği müstakar hattı hareketin ve Demokrat Parti hükümetinin iktidara geçti­ği andanberi musirrane takip etmek­ten fariğ olmadığı enerjik ve dina­mik siyasetin tabii bir neticesi olarak, Türkiye, 18 Şubat 1952 tarihinde, ta­rih boyunca kurulmuş olan ittifakla­rın en büyüğü olan Atlantik Andlaşmasına, iltihak etmişti.

Birleşmiş Milletler Andlaşmasının ga­ye ve prensiplerine inanarak bütün milletlerle barış halinde yaşamak, de­mokrasi prensipleri ile fert hürriyet­lerini ve müşterek medeniyeti muha­faza etmek milletlerin istiklâl ve toprak bütünlüğünü her ne bahasına olursa olsun korumak, NATO'nun te­mel gayeleridir. NATO'ya bu kadar samimiyetle bağlı bulunuşumuzun se­bebini burada aramak lâzımdır.

Memleketimizin NATO'ya iltihakı ile, Atlantik camiası, güney kanadında kuvvetli ve sözüne güvenilir bir müttefik kazandığı gibi memleketimiz de kendi emniyet ve kudretini arttırmış bulunmaktadır. Nitekim, Atlantik Paktına göre, müttefik devletler, içle­rinden birine veya bir kaçma karşı vâki olabilecek silâhlı bir tecavüzü, bütün camiaya birden tevcih edilmiş bir tecavüz addedeceklerdir.

Atlantik Paktı, münhasıran askeri bir ittifak olmaktan çok daha ileriye gitmektedir. Pakt müttefikler, arasında, siyasi, içtimai, iktisadi ve kültü­rel sahalarda da yakın bir işbirliği­nin temellerini atmıştır. Müdafaası İçin birleştiğimiz medeni kıymetler, sadece askeri bir tecavüz tehlikesine mâruz değildir; müşterek medeniyetimiz ve hür müesseselerimiz, aynı za­manda, menhus bir propagandanın ve iktisadi ve mali sahada tevali edegelen bazı manevraların devamlı tesiri altında bırakılmak istenmektedir. İt­tifakın gayelerinin gözden kaybedil­memesi için, müdafaasına cehdettiğimiz kıymetlerin, efkârı umumiye önünde, fikriyat sahasında, devamlı su­rette savunulması icap etmektedir. Ancak, bu sayededir ki, iktisadi ve mali kaynaklarımızı, askeri gücümü­zü arttırmak için, daha koordine edil­miş bir şekilde müştereken kullanabi­lecek ve icabında bugünkü refahımız­dan, kuvvetimizi tezyit edebilmek için, fedakârlıkta bulunabileceğiz. Türk halkı, kendi hesabına, bu zihniyeti, asırlardan beri taşımış olmakla haklı olarak övünebilir.

NATO mahiyeti icabı dinamik bir teş­kilâttır. Bu teşkilâtın gayelerine varı­labilmesi için sarfolunan müşterek gayretler muazzamdır. Bu bakımdan, 14 devletin, daha sulh zamanından, askeri kuvvetlerini tek kumanda altında toplamış olmalarını ve bu kuv­vetlerin devamlı surette müşterek tat­bikat ve manevralar yapmakta olmalarını zikretmek kifayet eder. Bunun­la beraber, müstakar bir dünyada milletlerin huzur ve hürriyet içinde yaşamaları idealinden henüz çok uzakta bulunmaktayız. Tecavüz emel­lerinin ancak kuvvet karşısında sinmeleri ve ancak kuvvete boyun eğme­leri hakikatini gözönünde tutarak, başta askeri kuvvet olmak üzere maddi ve mânevi kudretimizi, gerek kemmiyet, gerek keyfiyet bakımından da­ha da arttırmak mecburiyetinde ol­duğumuzu kabul etmek icap eder.

NATO'ya iltihakımızın ikinci yıldönü­münü işte bu düşüncelerle kutluyo­ruz. Bu mesut günde, müttefikimiz milletleri candan selamlamayı büyük bir zevk biliriz.

VII — BATI AVRUPA,

a:   İNGİLTERE

 

— Londra;

 

2 Şubat 1954

Anglo  İranian Petrol Kumpanyası bugün beşi Amerikan firması olmak üzere 7 büyük petrol kumpanyası ile toplanarak İran petrolünün dünya pa­zarlarına arzı hususundaki müzakere­lere tekrar başlamıştır.

— Londra:

Muhafazakâr Parti organı «Daily Telegraph» m Süveyş Kanalı bölgesin­deki durum hakkındaki haberleri ile ilgili bir suale, Dışişleri Vekâleti söz­cüsü, dün Avam Kamarasında Devlet Vekili Selwyn Lloyd tarafından verilen beyanata ilâve edecek bir şeyi ol­madığı yolunda cevap vermiştir.

Daily Telegraph gazetesinde intişar eden haber, kanal bölgesinde vukua gelen tethiş hareketlerinden doğrudan doğruya Mısır hükümetinin mes­ul bulunduğunu ileri sürmekteydi. Söz­cünün hatırlattığı üzere, bu iddiaya karsı, Selwyn Lloyd, İngiltere hükü­metinin kanaatince, Mısır makamları­nın İngiliz kuvvetlerinin mâruz kaldı­ğı taarruzları Önlemek için ve suçlu­ların cezalandırılmaları bakımından icap eden tedbirleri almamış olduğu­nu beyan etmiştir.

Dışişleri Vekâleti yakın çevreleri Da­ily Telegraph gazetesinin haberlerini ne tekzip ne de teyit etmemektedirler. Bununla beraber, gazetenin iddi­alarında «Biraz fazla ileri gitmiş ol­duğu» kanaatinde bulunulduğu inti­baı mevcuttur.

— Londra:

Sir Winston Churchill bugün öğleden sonra Avam Kamarasında beyanatta bulunarak, İngiltere hükümetinin Berlinde Eden tarafından vâki beyanatı tasvip   ettiğini  söylemiştir.

İşçi mebuslardan biri, Eden'in beşli konferans fikrine itiraz etmesinin hü­kümetin siyasetine uygun olup olmadığını sorması üzerine Başvekil şunla­rı söylemiştir:

Dışişleri Vekilinin, büyük bir tecrübe ve maharetle idare ettiği müşkül mü­zakerelerde söylediklerinin hepsi ingi­liz hükümetinin siyasetinin ifadesidir.

Bunun üzerine mebuslardan biri Sir Winston'a. 11 mayıs tarihli nutkunu hatırlatmıştır. Bilindiği gibi bu nutkunda İngiliz Başvekili en yüksek ka­demede milletlerarası bir toplantıya taraftar olduğunu söylemişti.

Sir Winston buna karşılık demiştir ki:

Berlinde müzakere inkişafları ile meydana çıkan yeni unsurları dik­katle takip etmekteyim. Avam Kamarasında bu hususta umumi bir beya­nat yapmayı ve nazik münakaşalara girmeyi büyük hata sayarım.

3 Şubat 1954

 

— Londra:

Süveyş Kanal bölgesinde bulunan ve selâhiyetli mahfiilerce miktarları 80.000 den fazla tahmin edilen İngi­liz kıtalarının, İngiltere ve Mısır ara­sında bu bölge hakkında bir anlaş­maya varıldığı takdirde Lord Alekxander'in son defa Londradaki «Constitutional Club» teki verdiği nutukta da. ima etmiş olduğu veçhile meşhur «İngiliz seyyar stratejik kuvvetleri» nin kurulmasında kullanılabileceği anlaşılmaktadır.

Filhakika Sir Winston Churchil dün öğleden sonra Avam Kamarasında muhtelif suallere cevap verirken «Kanal bölgesindeki kuvvetlerin İngiliz ih­san kaynaklarını azaltan bir sebep teşkil ettiğini kaydetmiş ve sunu ilâ­ve etmiştir:

«Eğer münasip ve uygun anlaşmalara varılabilmiş olsa, bu kuvvetlerden bir kısmiyle «Seyyar stratejik ihtiyat» i teşkili yolunda hükümetçe düşünülen projelerin tatbik mevkiine konulabil­mesi mümkün olabilecektir.»

4 Şubat 1954

 

—  Londra :

İngiltere Dışişleri Vekâletinden bugün bildirildiğine göre İngiltere Süveyş Kanal bölgesinde İngiliz askerlerinin kaçırılması ve tevkif olunmalarını Mı­sır nezdinde protesto etmiştir.

Bir sözcü, İngiliz topçu birliğine men­sup iki İngili2 askerinin Mısırlılar ta­rafından tevkif edilip, altı ay bir zindanda bırakıldıktan sonra İngiltereye iadeleri hâdisesi geçen cumartesi gü­nü, Kahiredeki İngiliz Büyük Elçiliği tarafından verilen protestonun mev­zuunu teşkil etmektedir, demiştir.

Elde edilen malûmata göre, tahkikatın seyri bakımından isimleri daha açık­lanmayan iki İngiliz askeri geçen temmuzda İsmailiye haricinde kaçırı­larak Kahireye götürülmüş ve orada geçen aralık ayma kadar bir hapisha­nede mevkuf tutulmuşlardır. Askerler geçen aralık ayının sonralarına doğ­ru muhafaza altında İskenderiyeye nakledilmiş, biri Marsilyaya diğeri Venediğe kalkan iki vapura bindiril­mişlerdir.

Kendilerine para vesair talimat için bu limanlardaki Mısır konsolosları ile temasa geçmeleri bildirilmiştir.

5 Şubat 1954

 

— Londra :

Orta  Doğu'nun iktisadi durumunu İnceleyen «Financial Times»  gazete­si, «Orta  Doğudaki petrol istihsali­nin inkişafı, asrımızın sınai gelişmeklerinin en mühimlerinden biri olarak telâkki edilebilir» elemekte ve aşağı­daki tahminlerde bulunmaktadır:

1960 senesine kadar, Orta  Doğu (İran hariç), senede 200 milyon ton ham petrol istihsal edecektir. 1953 te istihsal 122 milyon ton idi. Bu rakam, bir sene evveline nazaran yüzde 16 bir artış göstermektedir. Bu gelişme sayesinde Orta  Doğu dünyanın en zengin bölgelerinden biri haline gele­cek ve hayat seviyesi çok yükselecek­tir.

14 Şubat 1954

 

— Londra :

Eski İşçi hükümette Ticaret Bakan­lığı yapmış olan Arthur Bottomley dün beyanatta bulunarak şunları söylemiştir:

Rusyanın altın göndermesi sayesinde­dir ki İngiltere bir dolar buhranından masun kalmıştır.

Sovyet Rusya'nın teslim ettiği altın­ların değerini 36 milyon İngiliz lira­sı tahmin eden eski Bakan sözlerine şunları da ilâve etmiştir: «Bu altın tam zamanında yetişmiş ve İngilterenin, 1946 da aktedilmiş olan Ameri­kan ve Kanada istikrazlarının tediye­si için dolar ihtiyacını karşılamıştır.

— Londra :

Muhafazakâr Parti mensuplarından ve Sunday Tinıes'in siyasi icmal ya­zarı Patrick Maitland, bugünkü makalesinde Süveyş kanal bölgesinin müdafaasını üzerine alacak olan Mı­sır ordusunun kabiliyetini münakaşa etmekte ve şunları yazmaktadır:

«İngiltere Süveyş Kanal bölgesi hak­kında müzakerelerinde şu iki şıktan birini tercih etmek zorundadır.

1  — Kanal bölgesinden yedi sene müddetle istifade edebilmemizi sağlıyan bir anlaşma ile İngiliz birlikleri­nin Kanal bölgesini derhal tahliyesi.

2  — İngiliz birliklerinin Süveyşi iki senelik bir müddet zarfında tahliye etmesi ve bundan sonra Kanalda hiç bir üs bulundurmaması,

Bu şartlardan herhangi birini kabul etmek İngiltere için bir mağlûbiyet değil hakikati kabul etmektir. Eğer Mısır hükümeti 1936 andlaşması ge­reğince iki sene sonra hakeme baş­vurma kararını kabul ederse kararın lehinde olacağına şüphe yoktur. Fakat 1956 ya kadar kanal bölgesi hakkında verilecek herhangi bir ka­rar, Mısır ordusunun, kendi kaynak­ları ile Kanal bölgesinin güvenliğini temin edip edemiyeceğine bağlıdır.

Bu müddet zarfında Mısır ordusu yal­nız kendi kaynakları ile Kanal bölge­sini müdafaaya muktedir hale gelmez­se, mesuliyet kendisine bırakılamaz.»

15 Şubat 1954

 

— Londra:

Dışişleri Vekâletinin bugün öğleden sonra yayınladığı tebliğde şöyle de­nilmektedir:

İngiltere hükümeti, Sudan parlâmen­tosunun 1 martta yapılacak olan açı­lış merasimine bir temsilci gönderme­ğe, Sudan Vekiller Heyeti nâmına Su­dan Genel Valisi tarafından davet edilmiştir.

— Londra:

Devlet Vekili Selwyn Lloyd, Almanyanın taraf sıklaştırılmasına İngiltere hükümetinin, daima olduğu gibi, muhalif bulunduğunu söylemiş ve bu mu­halefeti izah için, bir işçi mebusun sorduğu suale, şu sebepleri ileri sür­müştür :

1  — Almanyanın tarafsızlaştırılması Avrupanın ortasında tehlikeli bir si­yasi boşluk doğurur.

2  — Alman meselesinin bu şekilde halli, bizzat Almanlar tarafından ka­bul edilemez: Almanlar memleketlerine zorla kabul ettirilen tarafsızlığın, karşılaştıkları meselelere devamlı ve müessir bir hal çaresi getireceği ka­naatinde değildirler.

Son harbde Almanya tarafından işgal edilmiş veya taarruza uğramış memleketleri, Almanyanın yeniden silah­landırılması tasarısı hakkında fikirle­rini izhara davet edip etmiyeceği yo­lunda bir işçi mebusun sorduğu suale Sehvyn Lloyd: «Hayır» demiştir. Diğer bir İşçi Mebus, Emery Hughes, hükümetten, Almanyanın birleştiril­mesi için yapılmasını arzu ettiği hür seçimlerin mahiyetini mufassal olarak izah etmesini istemiş, Sehvyn Lloyd da bu tafsilâtın Berlinde Anthony Eden tarafından teklif edilen plânda mev­cut olduğunu söylemiştir.

17 Şubat 1954

 

— Londra :

Sovyet Rusyaya gelmiş olan bir İngi­liz ticaret heyeti, bugün 400.000.000 İngiliz liralık bir sipariş listesiyle buraya dönmüş ve Rusyanın daha da İn­giliz malı almak istediğini bildirmiştir.

19 Şubat 1954

 

— Londra :

İngiliz müdafaa işleri hakkında dün öğleden sonra neşredilen beyaz kitap, 19531954 mali yılında müdafaa mas­raflarının 1.636.760.000 İngiliz lirası (4.087.900.000 dolar) olarak tahmin edilmiş olan rakamdan muhtemelen daha aşağı olacağı tasrih edilmekte­dir.

Beyaz kitapta verilen izahata göre:

İngiliz silâhlı kuvvetleri mevcudunun 1954 nisanında 855.500 ve 1955 nisa­nında ise 844.400 olacağı tahmin edil­mektedir. Bu tenakus, kara orduları mevcudunda vâki olacak deniz ve ha­va kuvvetleri ise aşağı yukarı aynı mevcudu muhafaza edeceklerdir.

Beyaz kitapta ilâve edildiğine göre Atom silâhları İngilterede imal edil­mekte ve İngiliz silâhlı kuvvetlerinin bu silâhlarla teçhizine başlanmış bu­lunmaktadır. Güdümlü füzelere gelin­ce bu husustaki araştırmalar ileri bir safhaya varmıştır. Silâhlı kuvvetlerin emrine verilecek ilk füzeler, hava müdafaasında uçaklar tarafından atılacak füzeler olacaktır. Yine hava mü­dafaası için yerden atılacak olan fü­zeler takip edecektir.

Beyaz kitap, mecburi askerlik hizmeti müddetinin iki sene olarak muhafaza edilmekte olduğunu ve fakat hükü­metin ahval ve şeraite göre askerlik müddetini azaltmak imkânını gözden uzak tutmadığını açıklamaktadır.

Kara kuvvetleri bahsinde takip edilen gayenin İngiliz anavatanında üslene­cek stratejik bir ihtiyatın teşkili olduğunu açıklayan beyaz kitap halen böyle bir stratejik ihtiyattan mahrum bulunmasının, önüne geçilmez bir keyfiyet olmakla beraber, İngiliz mü­dafaa hazırlıkları için vahim bir nok­san teşkil ettiğini kaydetmektedir.

Stratejik bombardıman uçaklarını takviye etmek ve hava müdafaasında güdümlü füzelerin arzettiği ehemmiyeti nazarı dikkate almak lüzumu karşısında İngiliz hava kuvvetlerinin inkişafına müdafaa gayretleri çerçe­vesi dahilinde daha ziyade ehemmiyet verileceğini açıklayan beyaz kitap atom silâhları ve güdümlü füzeler hak­kında şunları ilâve etmektedir:

«İngiliz müdafaa gayretlerinin meka­nizmasını radikal bir şekilde islâh et­mek üzere bu silâhlara kâfi miktarlarda malik olabilmemiz için daha bir çok senelere ihtiyacımız vardır. Bu­nunla beraber şimdilik silâhlı kuv­vetlerimizin savaş kudretini artırabi­lecek ve onları bir harb zuhurunda kendilerine düşen vazifeleri başarma­ğa daha muktedir kılabilecek bir ki­fayettedirler.

— Londra :

Abadan'ı ve Güney İrandaki petrol sahalarını gezmiş olan milletlerarası sekiz petrol şirketine mensup 20 teknisyen bugün öğleden sonra Londraya dönmüşlerdir. İran petrolünün piyasa­ya arzı için bir milletlerarası konsorsyom teşkili hususunda müzakerelerde bulunan şirketlerine raporlarını suna­cak olan mütehassıslar, gazetecilerin sordukları suallere cevap vermeyi red­detmişlerdir.

20 Şubat 1954

 

— Londra :

Dün gece Berlinden avdetinde Lon­dra hava meydanında beyanatta bu­lunan İngiltere Dışişleri Vekili Anthony Eden ezcümle şöyle demiştir:

Almanya ve Avusturya meselelerinde cereyan eden müzakerelerden mem­nun olmadığımı gizliyemiyeceğim. Bu iki mesele Avrupada alınacak bütün kararları güçlükle karşılaştırmaktadır. Bu konuda bir anlaşmayı kabul etme­leri için Ruslarla görüştük ve çok gay­ret sarfettik. Ben şahsen, Almanya meselesinin halli için bir tasarı sun­dum. Şuna elan kaniim ki bu bahis­te bir anlaşmaya varmanın tek çare­si evvelâ serbest seçimlere başvurmaktır. Bu seçimler sonunda teşek­kül edecek hükümet Almanya ile aktedilecek sulh andlaşmasını müzake­reye yetkili olabilir. Fakat esefle kay­dedeyim ki Ruslar bunu kabul etme­diler.

Daha sonra Avusturya meselesinden bahseden Anthony Eden şöyle demiş­tir:

Gerek Batılı devletler, gerek Avus­turyalılar Molotof'a müteaddit taviz­lerde bulunmuşlardır. Hattâ üzerinde mutabakata varılmamış olan madde­leri Rusların ileri sürmüş oldukları metinler üzerinden kabule dahi razı oldular. Fakat Sovyet murahhas he­yeti yeni talepler ileri sürdü. Bunlar arasında Avusturya topraklarında ilânihaye silâhlı kuvvetler bulundurma talebi de vardı.

Eden sözlerine şöyle devam etmiştir;

Bir türlü bir esasa bağlanamıyan Av­rupa meselesindeki başarısızlığın ak­sine olarak, öyle zannediyorum ki, Uzak  Doğu hakkında bir anlaşmanın temellerini attık. Bu mütevazı bir ba­şarıdır. Fakat hiç olmazsa bütün gay­retlerimizin menfi neticeler vermemiş olduğunu gösterir. Berlinde bundan başka iki netice daha istihsal edil­miştir. Bunlardan birincisi şudur: Şimdi artık bir ay evveline nazaran karşılıklı durumlarımızı daha iyi biliyoruz ve bilhassa Rusların durumunu daha iyi anlamış bulunuyoruz. Bu ilk bakışta pek parlak bir netice gibi gö­rünmeyebilir. Fakat hiç olmazsa bu .sayede bazı yanlış anlayışlar ortadan kalkacaktır.

Diğer taraftan Berlin konferansı şu­nu sarih surette göstermiştir ki, üç Batılı devlet tam mânasiyle mütesanittirler ve münakaşa ettiğimiz bü­tün bahislerde bu tesanüdü göster­mişlerdir. Hiç bu kadar sakin geçen ve bu bakımdan büyük cesaret veren konferans görmedim.

Eden pazartesi günü Bakanlar Kon­seyinde izahat verecek ve perşembe günü Avam Kamarası müzakerelerine katılacaktır.

23 Şubat 1954

 

— Londra:

İngiliz Harbiye Bakanı Anthony Head bugün Öğleden sonra Avam Kama­rasında verdiği demeçte, İngiliz ordusunun muharip birliklerinin yüzde sekseninin hâlen İngiltere dışında bu­lunduğunu açıklamıştır.

— Londra :

İngiliz hava kuvvetlerine atom bom­balan tevzi edildiğine dair yapılan resmi açıklamadan sonra bildirildiği­ne göre, İngiliz adalarının muhtelif bölgelerine en az altı depo kurulmuş­tu. Bu depolarda atom bombaları muhafaza edilmektedir. Bombaların ne zaman ve nasıl taşındığı ve bunların kaç tane olduğu gayet gizli tutulmakla beraber, bu konularda umumi­yetle iyi haber alan Daily H'earld ga­zetesinin askeri yazarına göre, bom­balar depolara 2O'şer 20'şer yığılmak­tadır.

24 Şubat 1954

 

— Londra :

İngiltere Dışişleri Vekili Eden, bugün Avam Kamarasında Dışişleri hakkın­da başiıyan müzakerelerde söz alarak ezcümle şöyle demiştir:

«Dört büyükler Dışişleri Vekilleri kon­feransı hayal kırıklığı, aksilikler ya­ratmasına hattâ zaman zaman bir facia şekline bürünmesine ramak kalmasına rağmen isabetli olmuştur.

Almanya ve Avusturya meselelerinde terakki kaydı maksadiyle işe başladıksa da muvaffak olamadık. Fakat Koreye dair, bir konferans hakkında mutabık kaldık. Hindicini mevzuunda da görüşmek imkânları bulduk. İşte bütün bunlar elde ettiğimiz mütevazı kazançlardır.»

— Londra :

İngiltere Dışişleri Vekili Eden bugün Avam Kamarasında Berlin konferan­sından bahsederken bu konferansın hayal sukutu uyandırdığını, hattâ bazan trajik safhalar arzettiğini bunun­la beraber faydalı da olduğunu söylemiş, Berlinde, Uzak  Doğu hakkında bir konferans aktedilmesi için muta­bık kalındığını, bundan başka Avrupadaki gerginliğin de bu konferanstan sonra azalmamış olsa bile artmadığı­nı sözlerine ilâve etmiştir.

Eden bundan sonra tarafsız bir Almanyanın hayale müstenit ve aynı zamanda tehlikeli bir hal tarzı olaca­ğını, zira tabii kaynaklara sahip ve 70 milyon nüfuslu bir memleketin bu­günkü dünyada tarafsız ve komşula­rından tamamen tecerrüt etmiş bir vaziyette kalarmyacağını, tarafsız bir Almanyanın hakikatte doeu tarafın­da ve batıya karşı olacağını ve bu yüzden Alman militarizminin de teh­likeli surette tekrar uyanacağım söy­lemiştir.

Eden'in kanaatine göre, Molotof'un maksadı Amerikalıları Avrupadan uzaklaştırmak ve Avrupaya bugün Çekoslovakya ve Macaristana bahşedil­miş neviden bir hürriyet ve güvenlik vermek olduğunu söylemiş ve demiş­tir ki:

Hakikatte bugün Batılılar için bahis mevzuu olan sual Almanyayı silâh­landırmak veya silâhlandırmamak su­ali değildir. Bahis mevzuu olan şey, bu silâhlanmanın en az tehlikeli bir şekilde ne surette tahakkuk ettirilebileceğidir. Bu suale İngiltere hükümeti şöyle cevap vermektedir: Almanyayı silâhlandırmanın en kestirme ve en tehlikesiz yolu Avrupa, savunma camiasının kabul edilmesidir.

Eden sözlerine şöyle devam etmiştir:

Avrupa savunma camiasının yakında bir hakikat haline gelmesini ümit ediyoruz. Bu konuda bir kaç aydanberi müzakereler cereyan etmektedir ve son defa Berlinde Bidault ile yap­tığım görüşmeden sonra, yakında Pariste bir yanda Avrupa savunma cami­ası üyeleri, diğer yanda İngiltere ve Amerika olmak üzere tekrar müzake­relere başlanması kararlaştırılmıştır. Batılı devletler arasında itimadı tam mânasıyla tesis edebilmek için daha sıkı işbirliğini temin yolunda elimiz­den geleni yapacağız.

Eden sözlerine son verirken Berlin konferansında Batılı devletlerin tam tir tesanüt gösterdiklerini söylemiş ve durumun aydınlanması bakımın­dan bazı şeyler kazandık. Şimdi hem kendi durumumuzu hem başkalarının durumunu daha iyi biliyoruz ve ben şahsen bir kaç hafta sonra toplana­cak olan Cenevre konferansını az çok ümitle beklemekteyim,  demiştir.

25 Şubat 1954

 

— Londra :

Başvekil Sir Winston Churchill bu­gün Avam Kamarasında yaptığı ko­nuşmada demiştir ki:

«Birleşik Amerika, İngiltere, Fransa ve Rusya Dışişleri Vekilleri arasında

Berlinde yapılmış olan toplantıya rağ­men, Batılı devlet başkanlarının Malenkovla bir konferans aktetmeleri hususunda 11 mayısta yaptığım tek­lifi yeniden hatırlamak isterim. Ben hâlâ bu toplantıdan vazgeçilmemesi icap ettiği kanaatindeyim...

Dış siyasete dair yaptığı bu geniş konuşmasında Churchill aynı zaman­da şu mevzulara da temas etmiştir:

1  — Rusya ile İngiltere arasındaki ticaret nizamında esaslı bir genişle­meye taraftarız ve bu meseleyi Amerika ile ele alacağız.

2  — Rusyanın zorla teşkil ettiği peyk­ler imparatorluğu muhakkak surette dağılacak ve yeni ve değişik bir   şe­kil  alacaktır.  Zira  bu ilelebet  böyle devam edemez.

3  — Almanya silâhlandırılma ve Avrupa savunma camiasına katılma­lıdır.Diğer taraftan Bismark danberi Almanyanın yetiştirdiği en büyük insanlardan biri olan Adenauer'e iti­mat edilmelidir.

4  — Hür bir Avusturya şerefli mevki­ini almalıdır.

5  — Uzak Doğu meseleleri hakkında nisan ayında yapılacak olan Cenevre konferansının Berlin konferansına nispetle daha verimli olması, muhte­meldir.

Churchill nutkunu şöyle bitirmiştir:

«Barış bizim gayemizdir ve ona eriş­menin tek yolu kuvvettir.»

Başvekilin bu sözleri Avam Kamara­sında şiddetle alkışlanmıştır.

b : FRANSA

 

8 Şubat 1954

 

— Paris :

Birleşmiş Milletlerde haberleşme hür­riyeti hakkında cereyan eden müza­kerelerde Fransayı temsil eden Jaoques Kayser, «Dünyada bir hafta» adiyle Unesco'nım yayınladığı bir tet­kik hazırlamıştır:

Bu yazıdan anlaşıldığına göre, gaze­teler umumiyetle yerli haberleri dış haberlere tercih etmektedirler. Doğu bloku gazeteleri alâka çekici haber­lere, muhtelif haberlere ve sporlara çok mahdut bir yer ayırmaktadır. Gazetelerin özel temsilci ve daimi mu­habir sayıları gittikçe azalmaktadır ve ajanslar, milletlerarası haberler için yegâne kaynak haline gelmiştir.

Kayser, fevkalâde mühim hâdiseler cereyan etmiyen 1951 senesinin 5 ile 11 martı arasında muhtelif memleketlerde birbirinden çok farklı tipte ve siyasi temayülde 17 gazeteyi tet­kik etmiştir. Bunlardan ancak, 6 sı, o hafta içinde, sahifelerinin yüzde 15 inden fazlasını dış haberlere tahsis etmişlerdir. Bunların başında, sayfa adetlerine nispetle, Moskovadaki Pravda ile Prag'daki Rude Pravo gel­mektedir. Sao Paulo'daki Estado ile NewYork'taki Daily News alâka çe­kici haberlere en çok yer veren ga­zetelerdir. En tanınmış gazeteler de İstanbuldaki Hürriyet ile Stokholmdaki Dagens Nyheter'dir.

— Paris :

Milli Müdafaa Vekili Rene Pleven'in Hindicini seyahatinin askeri mahiyette olduğu Başvekâlet yakın çevrelerinden bildirilmiştir.

Yine  aynı  çevrelerden   açıklandığına göre, Rene Pleven'in vazifesi Hindiçinide genel askeri durum, Laos, Kamboç ve Vietnam'ın milli kuvvet­lerinin hakiki durumu ve yardımcı hava kuvvetleri gibi daha teknik me­seleler hususunda Fransız hükümeti­ne izahat vermektir.

Cumartesi günü müdafaa komitesi, Hindiçinide durumun inkişafının icap ettirdiği her türlü askeri kararı alabilmesi hususunda Rene Pleven'e yet­ki vermiştir.

11 Şubat 1954

 

— Berlin :

Fransanın Almanya yüksek komise­ri François Poncet bugün Fransız Alman gençlik teşkilâtının tertip et­miş olduğu bir toplantıda söz alarak, Dört Dışişleri Vekili konferansının her şeye rağmen verimli neticeler sağlıya bilecek müzakerelerin başlangıcını teşkil edeceği ümidini izhar etmiştir.

François Poncet Sovyetlerin dört Dış­işleri Vekilleri konferansında «Batı cephesinin durumunu yoklamak» ve bu suretle zayıf bazı noktalar mev­cut olup olmadığını tesbit etmek ve bilhassa Fransayı batılı devletler safından ayırmak imkânı olup olmadı­ğını anlamak maksadiyle hareket et­miş olduklarını tebarüz ettirmiş «Fakat bu teşebbüs muvaffak olamamış­tır» demiştir.

Fransız yüksek komiseri sözlerine şöyle devanı etmiştir:

«Ruslar ustaca tekliflerle Fransız ve Alman efkârı umumiyesini tesir al­tında bırakmak istemişlerdir.»

Rusların Batılı devletlerin temsilcile­ri ile  şahsi temaslarda    bulunmaya büyük bir ehemmiyet verdiklerine işa­ret eden François, «Aksi takdirde Ruslar büyük bir huzursuzluk duy­maktadırlar ve konferansın kıymet­li bir hususiyeti de budur. Zira batı­nın doğu ile temas mevzuunda hiç bir endişesi yoktur, çünkü doğu ile batı arasında yapılacak her mukayese ba­tı dünyasının lehine tecelli etmekte­dir.» demiştir.

Poncet sözlerine son verirken Fran­sız  Alman yakınlasın asının genç neslin gaye ve hedefi olması gerektiğine işaret etmiştir.

12 Şubat 1954

 

— Paris :

Fransız hükümeti General Fraeeo'yu, Fransanın Faştaki siyasetine hücum ettiği için takbih etmiş ve Fransız İspanyol münasebetlerinin aldığı bu yeni durum üzerine Madritteki bü­yük elçisini çağırmıştır.

Dışişleri Vekili Georges Bidauit'nun sağ kolu Dışişleri Müsteşarı Maurice Schuman dün bu hususta verdiği be­yanatta, Franco salı günü Fransayı muahede mükellefiyetlerine uymamak ve Fas birliğini tehdit etmekle itham ederek Fransanın hareket tarzına «Kafculü mümkün olmıyan bir hücum­da bulunmuştur» demiştir.

Schumann'a göre Fasın İspanyol böl­gesinde Fransa aleyhinde bir kampan­ya açılmıştır.

Fransız Dışişleri Vekâleti tarafından dün gece açıklandığına göre, bu nü­mayişleri protesto eden Fransız notasını İspanya reddetmiş ve verdiği mu­kabil notada bunun sadece dahili si­yasete taallûk eden bir husus oldu­ğunu bildirmiştir.

13 Şubat 1954

 

— Madrid:

Fransanın Madrit büyük  elçisi Jacques Meyrier bu akşam gmt ayarıyla saat 17 ds uçakla Parise hareket etmiştir. Fas hakkında Fransa ile İs­panya arasında çıkan ihtilâf netice­sinde hükümeti tarafından istişare maksadiyle çağrılmış olan büyük el­çi Fransaya gitmeden önce herhangi bir beyanat vermeyi reddetmiştir.

17 Şubat 1954

 

— Washington :

İnanılır kaynakların haber verdikle­rine göre, Fransız hükümeti, General John OdanieFin Amerika askeri temsilcisi olarak Hindiçiniye gelmesini kabul etmiştir.

Odaniel'in Hindiçinideki dost devlet kuvvetlerinin yetiştirilmesi hususun­da, Fransızlarla işbirliği yapmak için Hindiçinideki Fransız yüksek kuman­danlığı ile istişarelerde bulunacağı söylenmektedir.

Gelecek hafta içinde Hindiçiniye ha­reket etmesi beklenen General Oda,niel'in halen Hindiçinide bulunan Fransa Müdafaa Vekili Rene Peieven ve Genelkurmay Başkanı Paul Eiy ile de görüşmek üzere vaktinde Hindiçiniye muvasalatı beklenmekte­dir.

Tahmin edildiğine göre Odaniel be­raberinde Kamboçya ve Laos kuvvet­lerini yetiştiren Fransız talim ve terbiye ekiplerine Amerikan teknik personelinin ne şekilde yardım ede­ceğine dair mufassal plânlar getire­cektir.

Amerika Müşterek Genelkurmay Baş­kanı Amiral Radford, Amerikanın Hindicini harbine müdahale etmek tasavvurunda olduğuna dair dün kon­greyi temin etmiş fakat güney doğu Asyanın bir komünist taarruzuna kurban gitmemesi için mümkün olan her şeyi yapmak lüzumunu belirtmiş­tir.

c : İSVİÇRE

 

19 Şubat 1954

 

— Bern:

İsviçre hükümeti Uzak Doğu mesele­leri hakkında 26 nisanda toplanması kararlaştırılan milletlerarası konferansın Cenevrede yapılmasına muva­fakat etmiştir.

Federal İsviçre hükümeti, bugün Dışişleri Vekâleti vasıtasiyle şu tebli­ği yayınlamıştır:

«Fransa büyük elçisi Jean Javel, Ber­lin konferansında verilen karar ve Dışişleri Vekili Georges Bidault'dan aldığı talimatla Uzak Doğu konferan­sının 26 nisanda Cenevrede toplanma­sı hususunda. Federal Konseyin tas­vibine müracaat etmiştir.

Bugün bu talebi tetkik eden İsviçre Federal Konseyi, Cenevre Devlet Kon­seyi ile istişareden sonra, müspet ce­vabını bildirmiştir.

c : İTALYA

 

6 Şubat 1954

 

— Roma :

Uzun bir toplantıdan sonra, Demok­rat Cepheyi teşkil eden 4 İtalyan par­tisi aşağıdaki müşterek tebliği yayınlamışlardır :

«Hıristiyan Demokrat, Sosyalist De­mokrat, Liberal ve Cumhuriyetçi par­tiler temsilcileri hükümet buhranını önlemek maksadiyle toplanarak dev­let reisinin tâyin edeceği Başvekile sunulacak program üzerinde anlaşmışlardır. Temsilciler bu programı hükümet faaliyetinin temeli olarak telâkki etmektedirler. Hükümet teşki­li hakkında daha sonra yapılacak gö­rüşmeler seçilecek Başvekil tarafından da takip edilecektir.»

Siyasi çevrelerden tahmin edildiğine göre, Cumhurbaşkanı yeni kabineyi kuracak şahsı pazar veya pazartesi günü bildirecektir.

8 Şubat 1954

 

— Roma :

Mario Scelba, Cumhurbaşkanı tarafın­dan yeni kabineyi kurmaya memur edilmiştir.

10 Şubat 1954

 

— Roma :

Mario Scelba yeni kabineyi kurmuş­tur. Vekiller şunlardır:

Başvekil ve İçişleri. Vekili: Mario Scel­ba (Hristiyan Demokrat).

Başvekil  yardımcısı,  Devlet     Vekili Giuseppe Saragat (Sosyal Demokrat).

Dışişleri Vekili: Attilio Piccioni (Hı­ristiyan Demokrat).

Devlet Vekili: Pietro Campilli (Hıris­tiyan Demokrat).

Bürokrasi reformuyla görevli Devlet Vekili: Umberto Tuplni (Hıristiyan Demokrat).

Hükümetle parlâmento arasındaki münasebetlerin koordinasyoniyle gö­revli Devlet Vekili: Raffaele de Caro (Liberal).

Turizm ve sporla görevli Devlet Veki­li:. Giovannl Pnti (Hıristiyan Demok­rat).

Adalet Veküi: Michele di Pietro (Hı­ristiyan Demokrat).

Bütçe: Ezio Vanoni (H. D.).

Dış Ticaret: Merio Martinelii (H. D.). Maliye: Roberto Tremelloni (Sosyal Demokrat).

Hazine: Silvio Gava (H. D.). Ziraat: Giuseppe Medici (H. D.}. Müdafaa: Paolo Taviani (H. D.)

Ulaştırma Bernardo Mattarella (H. D.).

Başvekâlet Müsteşarı: Oscardo Scalfaro (H. D.).

12 Şubat 1954

 

— Roma :

Dün akşam yeni Başvekil M. Mario Scelbanın başkanlığı altında ilk defa olarak toplanan İtalyan Vekiller Heyeti Avrupa müdafaa birliği anlaş­masına müteallik kanun lâyihasını tasdik etmiştir.

16 Şubat 1954

 

— Roma:

Başvekil Mario Sceiba hükümetine karşı Komünist İşçi Sendikalarının giriştikleri yeni baltalama hareketi bugün 400 kişinin tevkifine ve iki po­lisin yaralanmasına sebep olmuştur;

18 Şubat 1954

 

— Roma :

Meclis bugün öğleden sonra toplana­rak, Mario Sceiba hükümetinin prog­ramını dinlemiştir.

19 Şubat 1954

—  Roma :

M. Mario Sceiba, hükümet programı­nı Ayan Meclisinde gürültülü bir cel­sede okuduktan sonra dün akşam me­buslar meclisine de gelmiş ve orada da aynı veçhile karşılanmıştır. Yeni İtalyan Başvekilinin hemen her cüm­lesi meclisin müfrit sol cenahı tara­fından bağırmalarla kesilmiş ve buna çok defa müfrit sağ cenah mebusları da katılmışlardır.

Nutkun, bilhassa demokrasinin mu­hafazasına dair olan kısmı, komünist­lerin ve neofaşistierin     hiddetlerini

tahrik etmiştir.

Ayan ve Mebuslar Meclislerinin dün­kü celselerine bakılırsa M. Scelba hükümetinin gürültülü bir hayata namzet bulunduğu anlaşılmaktadır.

—  Roma:

İtalyan Mebuslar Meclisinin dünkü toplantısı sonunda şiddetli hâdiseler cereyan etmiştir. Başvekil Mario Scei­ba, dünkü nümayişlerde ölen dört ki­şinin hâtırasını anmak istediği sıra­da, müfrit solcular bağırarak Başve­kilin konuşmasına mâni olmak iste­mişlerdir. Komünist mebuslar hükümete ayrılan sıralara yaklaşarak Ve­killeri tehdit etmişlerdir.

Bunun üzerine Başvekil toplantıya ara vermiştir. Tekrar toplanıldığı za­man Başvekil nihayet sesini işittirme­ğe muvaffak olmuş ve bütün gruplar dün ölenleri sitayişle anmıslardır.

20 Şubat 1954

 

— Roma:

Nenni'nin Sosyalist Partisi yayınladı­ğı bir tebliğde «Kavga ve gürülfeü hü­kümeti» diye vasıflandırdığı Sceiba hükümetine karşı amaçsız bir savaşa girişeceğini bildirmiştir.

Aynı zamanda işçilerin isteklerine ter­cüman olabilecek bir çoğunluğun meydana gelebilmesi için elden gelen her şeyin yapılacağı da ilâve edilmek­tedir.

Tebliğe göre, yeni karışıklıkların or­taya çıkmasına polis sebep olmuştur.

Nenni'nin Sosyalist Partisi, sınıflar arası münasebetlerde görülen aşırı öf­keden Sosyal Demokrat Partiyi sorumlu tutmaktadır.

26 Şubat 1954

 

— Roma :

Ayan Meclisinin bugünkü toplantısın­da söz alan Başvekil Mario Scelba, «Demokratik koalisyon» un dört partisi bütün oyların yüzde 49 unu al­mış olduğuna işaret etmiştir. Diğer partilerin aldıkları oy yekûnu ise yüzde 48 dir.

«Demokrat  Hıristiyan» hükümeti doğu memleketleriyle ticaret yapılma­sı lehinde olmamakla ittihanı eden aşın solcu hatiplerin beyanlarını ce­vaplandıran Scelba söylenenlerin ta­mamen aksine olarak İtalyanın doğu memleketleriyle ve bilhassa Cinle ti­cari mübadeleyi arttırmaya çalıştığı­nı belirtmiştir.

İtalyanın barış arzusunda olduğunu ifade eden Başvekil Almanya mesele sini halletmek ve Alman militarizminin yeniden doğmasını önlemek için en iyi çarenin Avrupa savunma cami­ası olduğu kanaatini izhar etmiştir. İtalyan Başvekiline göre, «Ananesi ve mânevi bağlarının kuvveti ile birleş­miş kudretli, bir Avrupa milletlerarası gerginliği azaltacak bir muvazene un­suru» olacaktır.

Bundan sonra Berlin konferansına temas eden İtalyan Başvekili Cenev­re konferansının toplantıya    çağırılması karariyle müspet bazı şeyler el­de edilmiş olduğunu tebarüz ettir­miştir.

Trieste meselesini de ele alan Scelba şunları söylemiştir:

«Trieste meselesini tamamen milli bir mesele olarak değil, mensup olduğu­muz milletler camiasının karşılıklı tesanüt ve anlayış zihniyeti içinde hal­li gereken bir Avrupa meselesi şeklin­de mütalâa ediyoruz.»

d : İSPANYA

 

1 Şubat 1954

— Madrid :

Bir Portekiz askeri heyeti ile İspan­yol Genelkurmayı mümessilleri ara­sında bir hafta evvel Madridde başlıyan görüşmeler dün sona ermiş ve Portekiz askeri heyeti bugün Lizbona hareket etmiştir.

Bu münasebetle Madridde beyan edildiğine göre, İberik paktı çerçevesi içinde ve bu pakta, ek protokolleri gözönünde tutarak çalışan iki komisyo­nun müzakereleri tam bir samimiyet ve anlayış havası içinde cereyan et­miş ve iki memleket kurmayları ara­sında tatbik edilecek program üzerin­de anlaşmaya varılmıştır.

Yakında Lizbonda yeni bir askeri kon­ferans toplanacağı ve bu konferans­ta bahis konusu işbirliği programının teferrüatiyle meşgul olunacağı bildi­rilmektedir.

—  Madrid :

Bir İspanyol harb divanında muha­keme edilmekte olan 18 İspanyol 1 İlâ 15 sene hapis cezalarına çarptırılmış­tır. İkisi kadm olan sanıkların, Franko rejimine karşı bir harekete yar­dım teşebbüsünde bulundukları iddia edilmiştir.

Mahkeme, duruşmanın tam tafsilâtı­nı bildirmemiştir. Fakat iyi haber alan çevrelerden Öğrenildiğine göre, «cnt» Anarşist Partisinin milli komi­tesi genel sekreteri Damiano Gonzales en yüksek ceza olan 16 seneye mah­kûm edilmiştir.

Ayrıca eski kurmay subaylarından ve sivil harbde General Franko ile ueraber çarpışmış olan bir subay da altı sene dört aya mahkûm edilmiştir. «cnt» Partisi 1936 da diğer sosyalist komünist ve solcu partilerle beraber Franko tarafından feshedilmiştir.

18 sanıktan 17 si bu partiye mensup olduğunu itiraf etmiştir.

5 Şubat 1954

 

— Madrid :

İspanyol Vekiller Heyeti dün akşam Pardo sarayında General Franconun başkanlığı altında toplanmıştır.

Neşredilen bir tebliğe göre bu toplan­tıda, Dışişleri Vekili M. Martin Artajo, Arap Birliği Konseyinin yirminci devresi içtimalarında yapılan işler ile ittihaz edilen kararlar hakkında me­sai arkadaşlarına malûmat vermiş ve bunu müteakip Vekiller Heyeti cari meselelerle meşgul olmuştur.

6 Şubat 1954

 

— Madrid :

İspanyol Fasından bir heyetin, Gene­ral Franco'ya bağlılık ve itaat ifade etmek üzere Madrid'e gelişinin ferdasında A. B. C. gazetesi birinci sahifesinde «Tanca ve İspanya mutalebeleri» adlı bir makale neşretmektedir. Bu makalede ezcümle şöyle deniliyor:

Bugün milletlerarası ihtimallerin ve hâdiselerin dışında denebilir ki Tanca'nm, İspanyol Fasına bağlanması bütün İspanyolların müttefikan izhar ettikleri bir emeldir. Esasen Tanca bi­zim himayemiz altında bulunan Fas bölgesine şimdiye kadar bağlanmış bulunmalıydı.

Gazete, İspanyol milletinin Portekiz­lilerle beraber Afrika toprağına ayak basan ilk millet olduğunu hatırlattıktan sonra yazısına şöyle devam edi­yor:

Bugünlerde Fransız Fasında görülen kargaşalık bizim muvaffakiyetimizi ilân etmektedir. Varsın Fransızlar yarattıkları anarşiyle başbaşa kalsın­lar. Bize sulh lâzımdır ve bu suihü Fas müslümanlanna temin eden İspanya­dır. Fakat bu kadarla iktifa edeme­yiz. Tancanm, halifeliğin idaresinde bulunan İspanyol Fasına bağlanması­nı talep etmeliyiz, ancak bu suretle­dir ki tajihin en büyük hatası tas­hih edilmiş olacaktır. Bu hata, İspan­yolların kaniariyle sulamış oldukları topraklarda bir niza mevzuu bırak­mış olmaktan ileri gelmektedir. Şimdi İspanya adalet istemekte ve nizam, refah vadetmektedir.

Gazete yazısına şöyle son veriyor:

İspanyol Fasının ortasında bugünkü haliyle Tanca bizim için tarihi bir zil­lettir. Bu Tanca meselesini Fransızlar ve İngilizler İspanyanın Faştaki hak­larına karşı muttasıl kullanmışlardır.

— Madrid :

General Franko bu sabah, Başvezir Sidi Ahmet Abdülkerim bin Haddat'm başkanlığında Halife bölgesi eşrafın­dan teşekkül eden heyeti kabul etmiş­tir.

Devlet Reisine, «İspanyol Fasının bağ­lılığını» teyit eden heyete Tetuan'daki İspanyol Yüksek Komiseri General Rafael Garcia Vaiinc da refakat et­miştir.

Mülakat yarım saat kadar sürmüş, bu müddet zarfında Başvezir bir konuş­ma yapmış ve General Franko buna cevap vermiştir. Vezir aynı zamanda General Franko'ya sapı ve kını altın ve gümüş işlemeli bir pala hediye et­miş, General Garcia Vaiino da Tetuan Paşasının arzusu üzerine kendisine, Tetuan Belediye Meclisi tarafından gönderilen, bir altın madalya takdim etmiştir.

13 Şubat 1954

 

— Madrid :

İspanya Dışişleri Vekâleti, dün gece neşrettiği bir tebliğde, İspanyol Fasmdaki Halifenin hükümranlığını teyid ve tekid ile, İspanyanın kışkırtıcı faaliyetlerde bulunduğu iddiasiyle Fransa tarafından vaki protestoyu reddetmiştir.

15 Şubat 1954

 

— Kartaca:

İspanyol askeri kuvvetlerine ait ilk askeri malzemeyi getirmiş olan «Northvrestern» Amerikan gemisi bu­gün buraya gelmiştir.

— Madrid :

Dün burada bir Arap Tetkik Merkezi resmen açılmıştır. Arap Tetkikleri Enstitüsü adını taşıyan bu merkezin açılışı münasebetiyle yapılan törende İspanyol Milli Eğitim Müsteşarı, Madriddeki Mısır, Ürdün, Suriye Büyükel­çileriyle Irak, Lübnan ve Pakistan Maslahatgüzarları hazır bulunmuşlar­dır.

Arap tetkikleriyle meşgul olan Profe­sör Gomez ve Suriye Elçisinden müte­şekkil bir grup, Mısırlı uzmanların işbirliğiyle çalışma programını hazırlıyacaktır. Enstitü, Siyasi İlimler Aka­demisine bağlı olacaktır.

19 Şubat 1954                             

 

— Washington :

Yabancı Faaliyetler İdaresi, İspanya­ya 1.360.000.000 dolar tutarında inşa­at, ulaştırma ve maden malzemesi, traktör ve diğer zirai malzeme satın alma müsaadesinin verildiğini bugün bildirmiştir.

e : PORTEKİZ

 

22 Şubat 1954

 

— Lizbon :

İspanyolların Cebelittarik hakkında ileri sürdükleri istek, Portekizin Coinbra Üniversitesi talebeleri arasında beklenmedik bir aksülâmel doğurmuş­tur. Filhakika bu talebeler şimdi, Olivenca kasabasının Portekize geri ve­rilmesini İspanyadan istemeğe kalkış­mışlardır.

Hukuk, tıp ve edebiyat talebeleri ta­rafından «Biz ve Olivenca» adı altın­da neşredilen bir beyannamede, Portekizlilerin bu kasaba üzerindeki is­tekleri yeniden hatırlatılmaktadır. Combra Üniversitesi talebeleri bu beyannamelerinde, İspanyolların Cebelüttarıka müteallik isteklerine dair leh veya aleyhte hiçbir vaziyet almadan, yalnız İspanyaya karşı muhabbetlerini hatırlatmakta ve Olivenca kasabası üzerinde Portekizin haklarını dünya muvacehesinde bir defa daha ortaya atarak haklarının «mürura zamana uğramış addedilmiyecegini» kaydet­mektedirler.

Güney Portekizi İspanyadan ayıran Guadma nehrinin İspanya arazisin­deki kıyısında bulunan Olivenca kasabası, 13 üncü asırdanberi Portekiz­lilere ait olup, 1801 tarihinde İspan­yollar tarafından işgal edilmiştir. İki memleket arasında, 1815 te akdedilen bir anlaşma, işgalin kaldırılarak kasa­banın Portekizlilere itasmı derpiş et­mekte idi. Bu tarihtenberi, Portekizli­ler defalarca bu anlaşma hükümleri­nin yerine getirilmesini istemişler fa­kat bir netice almağa muvaffak ola­mamışlardı. Şimdi Coinbra Üniversi­tesinde yapılan nümayişle bu eski me­sele yeniden tazelenmiş bulunmakta­dır.

f : HOLLANDA

 

5 Şubat 1954

 

— Lahey :

Resmi gazetede Kraliçe Juliana'nın imzasıyla çıkan irade ile geçen ay par­lamentoca tasvib edilen Avrupa mü­dafaa camiası anlaşması bugün ka­nunlaşmıştır.

12 Şubat 1954

 

— Lahey :

«Tromv» adlı protestan gazetesine gö­re, Hollanda hükümeti, İsraile mal götüren bütün gemilere Süveyş Kana­lını kapaması dolayısiyle Mısır hükü­meti nezdinde protestoda bulunmalı­dır.

Mısır hükümetinin bu kararı, aynı ga­zetenin belirttiğine göre, Süveyş Kanalı nakliyatını düzenliyen 1888 İstanbul anlaşmasına muhalif olduğu gibi, 1951 eylülünde Birleşmiş Milletle­rin aldığı karara da uymamaktadır. Hollanda ile beraber İstanbul anlaş­masını imzalamış olan Amerikan ve İngiliz hükümetleri Birleşmiş Milletler kararını da tasvip ettikleri için duru­mu General Necip hükümeti nezdinde protesto etmişlerdir.

16 Şubat 1954

 

— Lahey :

Savunma Vekili Cornelis Staf, bugün uçakla Amerikaya hareketinden evvel gazetecilere verdiği beyanatta, Ameri­kan hava kuvvetleri birlikleri önü­müzdeki sonbahardan itibaren Hollandada NATO hava meydanlarında üsleneceklerdir, demiştir.

VIII —   DOĞU AVRUPA

a: SOVYET RUSYA

 

2 Şubat 1954

 

— Tapelı :

Milliyetçi Chinatone Haberler Ajansı­nın bugün bildirdiğine göre 10.000 ton­luk bir Rus kruvazörü ile iki destroyeri Çin denizine gelmiştir.

Vlaliivostokta üslenen bu harp gemi­leri büyük Komünist Çin limanlarına nezaket ziyaretinde bulunacaktır.

Ajansın iddiasına bakılırsa bu filo Formoza karşısındaki Chusan takım adalarına gitmektedir.

8 Şubat 1954

 

— Moskova :

Pravda gazetesi, 15 martta Sovyet Yüksek Şûrasında yapılacak seçimlere iştirak edecek olan Sovyet idarecileri­nin isimlerini bu sabah yayınlamıştır. Malenkov Moskovadaki Leningrad se­çim bölgesinden, Krutçev Moskovada­ki Kaimin seçim bölgesinden, Mare­şal Voroşilov Leningraddaki Kirov se­çim bölgesinden, Mareşal Bulganin Moskovadan, Mareşal Boudenny, Vassilevski ve Çukov, Ukrayna, Voronege ve Doydlosk, Şvernik de Sverdlovsk seçim, bölgelerinden aday gösterile­ceklerdir. Kaganovie ile Mikoyan mil­liyetler konseyi adayları olacaklardır.

10 Şubat 1954

 

— Moskova :

Rusya ile ticaret imkânlarım aramak üzere iki   haftadan beri   Moskovada bulunmakta olan İngiliz iş adamları resmi temaslarını bugün tamamla­mışlar bunlardan altısı Londraya ikisi de Varşovaya hareket etmişlerdir.

Mütebaki 19 iş adamı hususi istişare­lerde bulunmak üzere Moskovada kal­mışlardır.

İngiliz iş adamlarından mürekkep he­yetin başkanı J. B. Scott dün geceki ziyafette Sovyet Dış Ticaret Vekili İvan Kabanov'a, İngiltere hükümeti­nin Sovyetlerin 1955 ile 1957 yılları arasında İngiltereden ağır makine sa­tın almak arzusunda olduklarına dair kendisi tarafından vaki beyanatını gayet iyi karşıladığını söylemiş, Sov­yet ticaret mütehassıslarından bir gurubu İngiltereyi ziyarete davet et­miştir.

11 Şubat 1954

 

— Londra:

Sovyet Komünist Partisi merkez ko­mitesi dün gece Moskova radyosiyle yayınladığı tebliğde, Rusyanın dünya barışma yardım etmek için mümkün olan herşeyi yaptığını, fakat ayni za­manda Sovyet silâhlı kuvvetlerini de takviye etmesi lüzumunu belirtmiştir.

15 Şubat 1954

 

— Washington :

«Avaiation Week» mecmuası son sayı­sında Tupaief 200 ve İlyuşin 38 tipi Sovyet bombardıman uçakları hakkında tafsilât ve resimler neşretmek­tedir.

Bu tafsilâta göre Tu. 200 uçakları 6 motorludur, delta şeklinde kanatlara maliktir ve B 36 tipi Amerikan uçak­larını andırmaktadır. İl. 38 tipi uçak­lar ise 4 motorludur ve B. 52 tipininkinin aynıdır. Her iki tip uçak da tepkilidir.

Mecmuanın ilâve ettiğine göre bu ye­ni uçaklardan 400'ü Sovyetler Birliği­nin kuzey eyaletlerinde Kuzey Ameri­kanın karşısında üslendirilmiştir.

Yine aynı mecmuaya göre bu uçaklar­dan keşif maksadiyle teçhizatlandırılmış olan bazıları Alaska ve Kanada müdafaa dairesinin üzerinden çok yükseklerden uçuşlar yapmışlardır.

16 Şubat 1954

 

— Moskova :

Birleşmiş Milletler Teşkilâtı Avrupa İktisadi Komisyonu İcra Sekreteri Gunnar Myrdal, komisyonun 9 mart­ta Cenevrede yapılacak olan 9'uncu toplantısı hakkında Moskovada yap­tığı temaslardan memnun olduğunu söylemiştir.

Dün akşam tertiplediği bir basın kon­feransında konuşan Myrdal. Sovyet başkentinde bir hafta kaldığını ve bu bir halta 2arfmda birçok temaslarda bulunduğunu söylemiş, diğer taraftan, komisyonun önümüzdeki toplantı gün­deminde, ziraat, maden, enerji, mes­ken inşaatı, çelik, kereste, nakliyat iş­lerinin de bulunduğunu açıklamıştır.

17 Şubat 1954

 

— Moskova :

İkinci Dünya Harbinin tanınmış Sov­yet kumandan! ar m dan Mareşal Semyon Timoşenko'nun, Komünist Partisi Merkez Komitesi Beyaz Rusya Büro­suna, General ivan Bagramyanm da Latviya Bürosuna tayin edildikleri bil­dirilmektedir.

Londradaki müşahitler, bu iki tayini Sovyet ordusunun siyasi işlerdeki nü­fuzunun gittikçe arttığına bir delil sayın alttadırlar.

Süvari subayı olan Mareşal Timoşenko, İkinci Dünya Harbinde temayüz etmişti. 1937 haziranında, yüksek rüt­beli sekiz Sovyet generalinin tasfiyesi üzerine Kuzey Kafkas Askeri Kor Böl­gesi Kumandanı olmuştu.

Besarabyada doğan ve bugün 59 ya­şında bulunan Mareşal Timoşenko 1914 de Çar ordularına er olarak yazılmıştı. 1919 dan beri Komünist Par­tisi âzasıdır.

Sovyet Rusya'nın en zayıf tarafı ziraattir.

23 Şubat 1954

 

— Washington :

1949-1951 yıllarında İngilterenin Mos­kova Büyükelçiliğini yapmış olan Sir David Kelly, İT S. and World Report dergisine vermiş olduğu beyanatta «Sovyet Rusyanın en zayıf tarafı zi­raattır» demektedir.

Sovyet Rusya hükümeti tarafından yayınlanan istatistiklere istinaden ko­nuşan Sir David ' bugünkü Rusyanın Çarlık zamanındakine nazaran daha az hububat istihsal ettiğini ve 1928'e nazaran bugün kasaplık hayvan du­rumunun da daha kötü olduğunu söy­lemektedir.

Bu rakamların açıkça niçin yayınlan­mış olduğu sualine gelince, İngiliz diplomat, Sovyet makamlarının Rus çiftçilerini gayrete getirmek için bu açıklamaları yapmak zorunda kaldık­larım söylemiş, bundan başka Rusyanın, Stalin'in ölümündenberi nüfus­ları çok artmış olan teknisyen ve me­murları tatmin edebilmek için şimdi otomobil ve televizyon makinesi gibi maddelerin istihsaline hız vermek zo­runda bulunduğunu da ilâve etmiştir.

Sir David Kelly'ye göre, siyasi plânda Sovyet idarecilerinin yegâne gayeleri batılılar arasına ihtilâf düşürmektir. Bu yolda başvurulan manevraların en çok göze çarpanı, Almanyanın silâhlanmasına mâni olması için Fransız efkârı üzerinde yapılan taz­yiktir. Diğer taraftan Kızılordu bugün Stalin zamanındaki vaziyetine naza­ran daha çok nüfus ve itibar kazan­mıştır. Buna muvazi olarak Sovyet gizli polisinin itibarı düşmüş bulun­maktadır. Bu teşkilât içinde yapılan temizlik bunu gösterir.

Diğer taraftan eski İngiliz diplomatı şu kanaati serdetmektedir:

Bugün Komünist Çinin Sovyet Rusya ile müsavi şartlar dahilinde münase­bet idame ettiğinde şüphe yoktur. Mao Çe Tung ancak memleketinin menfaati icabettirdiği müddetçe Sov­yetlerle işbirliği yapacaktır.

Sir David Kelly siyasi tahlillerine de­vamla şöyle demektedir: «Stalin işi asla tesadüfe ve talihe bırakmamıştır. Onun halefleri de Stallin'in vazetmiş olduğu kaidelere riayet etmektedirler. Bu nazariyeler arasında batılı memle­ketlerin kendiliklerinden düşecekleri kanaati de mevcuttur. Eğer Atlantik Paktı Teşkilâtı kendisinden beklenen vazifeyi yapabilir ve Avrupa savunma camiası sayesinde Almanyanın kuvvet ve kudretinden istifade edilebilirse müttehit bir cephe kurmak ve sulhu muhafaza, etmek şansları zuhur ede­cektir»

Zira Almanlar ne yapıp yapıp kendi vasıtalariyle silâhlanmanın yolunu bulacaklardır. Hal böyle olunca bu silâhlanmanın bizim nezaretimiz altın­da tahakkuk etmesi elbetteki hayırlı­dır.

 

IX — KUZEY AVRUPA

a: İSVEÇ

 

4 Şubat 1954

 

— Tokyo :              

Sovyet Rusya ile İsveç arasında salı günü bir ticaret andlaşması imzalan­mıştır. Dün bu hususta tefsirde bulu­nan Moskova radyosu Rusyadan ihraç edilecek malların arttırılması husu­sunda isveçle daha başka görüşmele­rin de yapılacağını açıklamıştır.

13 Şubat 1954

 

— Stokholın :

İsveç Dışişleri Vekâleti, birkaç gün ev­vel İsveç teb'asından Albert Hilding Kinnberg'in Berlinde Sovyet Büyükelçiliğinde sebep olduğu hâdise hak­kında İsveç hükümetinin duyduğu te­essürün Sovyet Yüksek Komiserliği Protokol Müdürlüğüne iblâğı husu­sunda Berlindeki İsveç Başkonsoloslu­ğuna gerekli talimatı vermiştir.

İsveç Konsolosluğu aynı zamanda Kinnberg'in İsveçe iadesi hakkında da talimat almış bulunmaktadır.

— Stokhohn :

Burada intişar eden Svenska Dagbladet gazetesinin, Berlin muhabirine at­fen verdiği bir habere göre, Stokholmlü bir iş adamı olan Hilding Kinnberg adlı bir İsveç teb'ası, Doğu Berlindeki Sovyet Büyükelçiliğine girerek Molotof'u görmek istemiş, müstahdeminin buna mâni olmak teşebbüsleri karşı­sında, cinnet derecesinde bir hiddete kapılarak önüne geleni devirmeğe ve bu arada yetişen halk polislerini de şiddetle hırpalamağa başlamıştır.

Gazetenin, ilâve ettiğine göre, Kinn­berg, Elçilik müstahdemlerine, Molotof un uzak akrabalarından biri olduğunu ve Sovyet Dışişleri Vekilini gör­mek istediğini söylemiştir. Vaziyet bi­raz şüpheli göründüğünden Elçilik memurları buna mâni olmaya kalkı­şınca, İsveçli çileden çıkmış bunun üzerine polis çağırılmıştır. Kinnberg 2 metreye yakın boyu olan dev cüsseli bir adamdır. Hiddete gelince bir san­dalyeyi yakalıyarak Elçilik memurla­rını ve gelen üç polisi yere sermiştir. Bundan sonra da hırsını alamıyarak çok büyük ve ağır bir koltuğu pence­reden dışarı fırlatmıştır. Bunun üze­rine bir manga polis daha celbedilmiştir. İsveçli, bunlardan birkaçını da hakladıktan sonra nihayet güç halle zaptedilmiş ve polis hastahanesine sevkoluntnuştur. Fakat hastahanede dahi henüz kimse İsveçlinin yanına yaklaşmamaktadır.

Gazete bu münasebetle şu malûmatı da veriyor;

Sovyet makamları Berlin konferansı son buluncaya kadar hâdiseyi gizle­mek istemişlerdir. İsveç Dışişleri Bakanlığı ise, sadece bir İsveç vatanda­şının Sovyet Elçiliğine girmeğe teşeb­büs etmesinden ötürü tevkif edildiği­ne dair bir rapor almıştır. İsveç Kon­solosluğu tahkikata devam etmekte­dir.

b : NORVEÇ

 

9 Şubat 1954

 

— Oslo (Norveç) :

Norveç Emniyet Müdürlüğü dün ya­yınladığı bir tebliğde eski bir komü­nist mukavemet elebaşısının tevkif edildiğini, bu şahsın Kuzep Avrupadaki NATO umumi karargâhında casus­luk faaliyetinde bulunan bir şebekenin başında yer aldığını bildirmiştir.

Norveç Gizli İstihbarat Şefi Müfettiş Asbjoern Başvekil Oscar Torp ile Dış­işleri Vekili Halward Langeye Oslodaki NATO Kuzey Avrupa Komutanlı­ğında malûmat toplayan şebeke hak­kında izahat verdikten sonra, Kızıl Casusluk Şebekesi Reisinin tevkif olunduğunu açıklamıştır.

Byrn, Sunda adındaki bu şahsın geçen hafta ecnebi yoldaşlarına, veril­mek üzere tıklım tıklım evrak çantası ile yakalandığını söylemiştir.

44 yaşlarında olan Sunda, İkinci Dün­ya Harbinde komünistler hesabına gösterdiği gizli faaliyetlerden dolayı Sovyetlerden nişan almıştı.

18 Şubat 1954

 

— Washington :

Milletlerarası Baikadan umumi geliş­melere sarfedilmek üzere istikrazda bulunmak için gerekli müzakerelere girişmek maksadiyle Norveç Ticaret Vekâletinden Lie bugün buraya gel­mişlerdir.

 bir dünya harbine gidilmiş olacağını söylemiştir.

Grotewohl bundan sonra sırasiyle Marshal plânını, Atlantik Paktını, Av­rupa Kömür ve Çelik Birliğini, Bonn ve Paris andlaşmalarını tenkit etmiş, Paris andlaşmasının taarruzi bir as­keri pakt olduğunu söyleyerek şunları ilâve etmiştir:

«Alman halkı bu andlaşmaları kabul edemez ve hiç bir zaman kabul etme­yecektir. Bonn ve Paris andlaşmaları Almanyanın birleşmesini imkânsız kılmaktadırlar. Bunları ortadan kal­dırmak bize terettüp eden ilk vazife­dir. Bu andlaşmalar, serbest seçimler için başlıca engeli teşkil etmektedir­ler,

Müteakiben seçimlerden bahseden M. Grotewohl şunları söylemiştir:

Bütün Almanyaya şamil serbest se­çimler ancak işgal statüsünün ve Bonn ve Paris an di aş m al arının ilgasiyle mümkündür. Binaenaleyh bu andlaşmalarm muhafazasını ve se­çimlere işgal devletlerinin müdahalesini derpiş eden İngiliz Dışişleri Vekili M. Eden'in teklifleri bizim için gayri kabili kabul tekliflerdir.

Doğu Almanya. Başvekili bunu mütea­kip Doğu ve Batı Almanya murahhas­larının müzakerelere kabul edilmeleri meselesinin konferansta tekrar tetkik edileceği ümidini izhar etmiş ve bu mevzuda şunları söylemiştir:

«Avusturya murahhaslarını dinlemeği kabul ettiler. Avusturyalılar için tanı­lan hakkın aynını Almanlara da tanımak lâzımdır. Eğer Dışişleri Vekilleri konferansında Avrupa müdafaa mese­lesi üzerinde bir mutabakata varılamazsa bu hususta bir karar almak keyfiyetini Alman halkına bırakmalı­dır.»

M. Grotevrohl bu itibarla memleketin her iki kısmında tam bir müsavat ve hürriyet altında demokratik bir «refe­randum» a derhal başvurulması tekli­finde bulunmuş ve şöyle demiştir: «Bu referandum Alman halkı kararını bizzat verecektir.»

Doğu Almanya Başvekili beyanatını şöyle bitirmiştir:

«Dışişleri Vekilleri konferansı dâva mevzuu olan meseleleri ortaya çıkar­mıştır. Yeter ki onları Almanyanın ve bütün dünyanın menfaati dahilinde halledebilsin.»

— Berlin :

Alman Demokrat Cumhuriyeti Halk Meclisinin dün akşam kabul ettiği bir karar suretinde, Başvekil Grotewohl'un beyanatı tasvip edilmekte ve «Al­man halkını sulh, birlik ve hürriyet uğrundaki mücadelesinde destekledik­leri için Sovyet hükümetine ve M. Molotofa Alman halkının teşekkürleri» ifade edilmektedir.

6 Şubat 1954

 

— Berlin :

Batı Berlin «Telegrafs gazetesinin bu­gün verdiği bir habere göre, Doğu Al­manya halkı bu hafta içinde beş şehirde komünist makamlarına karşı açıkça meydan okumuştur.

Fakat hürriyet için tezahürat yapan halka karşı polis birlikleri harekete geçerek  bunları  dağıtmıştır.

Gazeteye göre hürriyet için nümayiş yapan şehirler şunlardır: Leipzig, Dresden, Gera, Halle ve Bitterfeld.

— Berlin :

Batılı kaynaklardan bildirildiğine gö­re, Komünistler Doğu Almanyada, müttefik batılı Dışişleri Vekillerinin plânı mucibince serbest secimle Al­manyanın birleştirilmesini taleb eden 1.000 kişiyi tevkif etmişlerdir.

— Berlin :

Batı Berlinden gelen haberlere naza­ran Sovyet kesimi halkı Berlin konfe­ransı esnasında Almanya meselesi müzakerelerinin aldığı cereyan şek­linden ve Sovyet Dışişleri Vekili Molotof'un, Grotewohl hükümeti tara­fından Almanyanın tevhidi hususun­da cumartesi günü konferansa sunu­lan muhtırayı desteklemiş olmasından büyük bir hayal sukutuna uğramış­lardır.

Henüz teyid edilmiyen bir habere gö­re, Schopau'dalii «Buna» kimyevi madde fabrikaları personeli Almanyanın birleştirilmesi için seçimlerin ön plâna alınmasını talep eden bir karar sureti kabul etmişlerdir. Bununla bera'oer şimdiye kadar hiçbir ciddi hâ­dise kaydolunmadığı ve 17 haziran ayaklanmaları arifesindeki durumu hatırlatacak bir vaziyetin mevcut ol­madığı bildirilmektedir.

Diğer taraftan Doğu Berlinde bulunan fabrikalarda Komünist Sosyalist Par­ti temsilcileriyle işçiler arasında şid­detli münakaşalar cereyan etmektedir. Zira bu bölge işçileri Sovyet kesimi iş­çilerine nazaran Almanyanın tevhidi hakkındaki «Eden» plânından daha mufassal bir şekilde haberdardırlar.

8 Şubat 1954

 

— Berlin :

Batı Berline gelen haberlerden anla­şıldığına göre, Almanyanın Sovyet bölgesinde polis faaliyeti artmaktadır. Birkaç gün evvel polis kuvvetlerine ve­rilen emir üzerine Sovyet bölgesinin muhtelif noktalarında mahalli polis ile kışlalardaki polis kuvvetleri tetikte bulunmaktadırlar. Aynı raporlarda ilâve edildiğine göre Almanyanın bütün büyük şehirlerinde bilhassa Dresde, Chemnitz İena Magdebourg ve di­ğer endüstri bölgelerinde polis devri­yeleri arttırılmıştır. Bütün endüstri merkezlerinde nöbetçiler çoğaltılmış ve karakollar takviye edilmiştir. Sosyalis Komünist Partisi üyelerinden en ileri gelenler geceleri muntazaman fabrikaları dolaşmaktadırlar. Birçok fabrikalarda geçen hafta, dörtlü kon­feransla ilgili olarak şiddetli münaka­şalar cereyan etmiş ve işçiler mütead­dit defalar serbest seçim istediklerini kat'i olarak bildirmişlerdir. Bazı fab­rikalarda Komünist Sosyalist Partisi üyeleri ile Komünist Gençlik Teşek­külleri üyelerinin şiddetle hırpalan­dıkları kay dol unm ustur.

Batı Berline gelen haberlerde şu hu­suslar da ilâve edilmektedir:

Berlin civarında Bernau'da Torpedo fabrikaları personeli, Almanyanın Sovyet bölgesinde de Sosyal Demokrat Partisinin bir şubesinin açılmasını is­temişlerdir. Magdebourg civarında kimyevi maddeler istihsal eden Buna fabrikalarında, işçiler, Doğu Almanya Başvekili Grotewoh'ün Halk Mecli­sinde söylemiş olduğu nutku tasvip etmediklerini gürültülü bir şekilde ifade eylemişlerdir. Nihayet şu hususu da kaydedilmektedir ki, Doğu Alman­ya makamları Berlinin yakınlarında olağanüstü tedbirler almışlar ve işçi' milisini takviye etmişlerdir. Bir za­mandır başlıyan bu takviye hareketi şimdi biraz daha hızlanmış bulun­maktadır.

11 Şubat 1954

 

— Berlin :

Batı Berlin mahkemesi Alman Komü­nist Partisinin eski üyelerinden Cari Ciesla ile Reinhold Rosskopf'u 15 sene ile 12 sene hapse mahkûm etmiştir. Bunlar 1945 senesinde Kari Grettler adlı bir sebzeciye eza ettikten sonra asmaktan suçludurlar. Nazi taraftar­ları teşkilâtı üyesi olan Grettler har­bin son günlerinde bir Sovyet zırhlı arabasını havaya uçurmuştur.

Ciesla ile Rosskopf Nazi Partisi üyele­rini Ruslara ihbar etmekle görevli bir gruba dahildirler.

— Berlin :

Batıya gelen haberlere göre, Sovyet kontrolü altındaki Doğu Almanyada hüküm süren huzursuzluklar yüzünden bütün Doğu Almanya polisinin izinleri kaldırılmıştır.

Batı Almanya polisi, batıya iltica et­mek istiyen 32 yaşında bir Almanın komünist polisi tarafından vurulduğunu bildirmiştir. Berlin konferansının başlamasından beri bu ilk hudut ha­disesidir.

13 Şubat 1954

 

— Berlin :

Almanyanın Sovyet bölgesinde, bütün altın ve gümüş stokları, altın ve gü­müş eşyalar, mücevherler, sahipleri tarafından 15 şubat 1954 gününe ka­dar idari makamlara bildirilecektir.

— Dusseldorf :

Batı Almanya Komünist Partisi Mer­kez Komitesi, parti üyelerine gönder­diği bir açık mektupta, Bonn anlaşmalarına ve militarizmin tekrar doğ­ması ihtimaline karşı mücadeleye halk kütlelerini de iştirak ettirmek amaciyle üyelerini grevler hazırlamaya davet etmektedir. 'Bu açık mektupta ezcümle şöyle deniliyor:

«Başvekil Adenauer, Almanyanın bir­leşmesine mâni olmak için gayret sarfetmektedir. Halbuki Berimde Sovyet Rusya, Alman milletinin milli hüküm­ranlık ve hürriyet isteklerini destekli­yor.

14 Şubat 1954

 

— Paris :

Sovyet Tass Ajansının bildirdiğine gö­re, dün Sovyet Rusya ile Doğu Alman­ya arasında 1954 yılı için bir ticaret anlaşması imzalanmıştır. Sovyet Rus­ya namına Dış Ticaret Vekili Kabanof ve Doğu Almanya, namına da Ticaret Vekili Gregor anlaşmaya imza koy­muşlardır.

Tass Ajansının ilâve ettiğine göre, bu anlaşma, gereğince Sovyet Rusya Do­ğu Almanya dan şimdiye kadar tami­rat karşılığı olarak aldığı vagon, ma­kine ve buna benzer emtiayı satın al­mak suretiyle temin edecektir. Buna mukabil Sovyet Rusya Doğu Almanyaya hububat, diğer yiyecek maddeleri, pamuk, yün, maden ve benzer ihtiyaç maddeleri verecektir.

Tass Ajansı bu suretle. 1954 yılı müba­dele hacminin 1950 ye nazaran üç misli artmış olduğunu da ilâve etmek­tedir.

17 Şubat 1954

 

— Berlin :

Amerika Yüksek Komiserliği    organı «Neue Zeitung'un» bugün bildirdiğine göre Sovyet işgal bölgesinde hür se­çimler için yeni bir kampanya başgöster mistir.

Gazete, Dresden, Meissen ve Pino'da komünist aleyhtarları tarafından du­varlara hür seçimler lehinde risaleler asıldığını bildirmekte, Juickon'daki bir Doğu Almanya polisi kışlasında antikomünist risalelerin bulunması üzeri­ne birçok polisin tevkif edilmiş oldu­ğunu haber vermektedir.

Dörtlü konferansta Sovyet görüşünü destekliyen risaleleri imza etmedikleri için Juickonda oniki işçi tevkif edil­miştir.

Batı Berlinde. münteşir Telegraf gaze­tesinin bildirdiğine göre, Sovyetlerin Almanyada serbest seçimler yapılması hususunda kat'i teklifini reddetmesi üzerine yüzlerce işçi protesto maka­mında Doğu Almanya Komünist Par­tisinden istifa etmektedirler. Gazete, Alenburg'da bir günde elli isçinin par­tiden ayrıldığını yazmaktadır.

18 Şubat 1954

 

— Bonn:

Müttefik Yüksek Komisyonunun bil­dirdiğine göre, Doğu Almanya ile Amerika arasında milletlerarası telefon muhaveratı harptenberi ilk defa ol­mak üzere resmen kurulmuştur.

— Berlin :

Bugün öğleden sonra Sosyalist Komü­nist Parti tarafından Sovyet kesimin­de «Ihlamurlu Cadde» de tertip edilen nümayişe 500.000 kişi katılmıştır. Av­rupa savunma camiası aleyhine ve ba­rış andlaşmasiyle Molotof'un kollektif güvenlik plânı lehine yapılan bu nü­mayiş, aynı zamanda, antikomünist sendikaların, «Alman meselesinde Mo­lotof'un takındığı duruma» karşı Ba­tı Berlinde bu akşam tertip ettikleri sükût yürüyüşüne bir cevap teşkil et­mektedir.

Nümayiş, hâdisesiz geçmiş ve GMT ayariyle saat 16'dan biraz sonra niha­yet bulmuştur.

19 Şubat 1954

 

— Bonn :

Bugün öğleden sonra toplanan Vekil­ler Heyeti ictimamdan sonra yayınla­nan bir beyanatta Federal hükümet, Berlin konferansında, ana mevzu olan Almanya meselesi hakkında alman netice dolayısiyle Alman halkının duy­duğu «teessürü» ifade etmiştir.

Tebliğde, konferansın aynı zamanda, siyasi durumu görüşülmemesine im­kân bulunmıyacak şekilde aydınlatmış olduğuna işaret edilmekte, Fede­ral hükümetin, Almanyanın barış ve hürriyet içinde birleştirilmesi dâvası­nı takipte ısrar edeceği ilâve olun­maktadır.

— Bonn :

Amerikan Dışişleri Vekili M. Foster Dulles ile Federal Almanya Başvekili M. Adenauer arasında hava meydanı­nın hususi bir salonunda, yapılan mü­lakat tam bir buçuk saat sürmüştür.

Bu mülakatta Alman Dışişleri Vekili M. Hallstein, Yüksek Komiser James Conant ve Alman Dışişleri Vekâleti Protokol Şefi M. Hans Von Herwarth da hazır bulunmuşlardır.

Mülakatın sonunda M. John Foster Dulles basına şu beyanatta bulunmuş­tur:

Başvekil Adenauer ile bir buçuk saat görüşmüş olmamdan dolayı fevkalâde bahtiyarım. Başkan Eisenhower ve ben, Başvekil Adenauer'i zamanımızın en büyük devlet adamlarından biri te­lâkki ediyoruz. Kendisini Berlin kon­feransının inkişaf seyrinden haberdar ettik. .M. Bidault, M. Eden ve ben Berlindeki temsilcileriyle hemen hemen her gün temas halinde bulunmakta idik. Fakat konferansın son saatlerindeki inkişafları hakkında M. Adenauer'e malûmat vermiş ve kendisiyle çok hususi bir şekilde görüş teatisin­de bulunmuş olmam ayrıca bahtiyar­lığımı mucip olmuştur. Sovyetlerin Al­manya ve Avusturya meselesindeki menfi tavırları karşısında hepimiz aynı cesaret kırıklığı hissini taşımaktayız. Bununla beraber bu cesaret kı­rıklığı bizi hür dünyanın kuvvetlendi­rilmesi yolundaki plânlarımızı inkişaf ettirmeğe devamdan alıkoymayacaktır. Filhakika istikbal için en büyük ümit, hür dünyanın kuvvetli kalmasındadır ve zannederim ki kalacaktır da.

Başvekil Adenauer ve Dışişleri Vekili Walter Hallstein, M. Foster Dulles'i uçağına kadar uğurlamışlardır. Uçak NewYork'a müteveccihen Grenviç saatile 22.35 de hava meydanından ayrılmıştır.

21 Şubat 1954

 

— Heidelberg :

Heidelberg'teki Amerikan kuvvetleri genel karargâhından dün akşam açık­landığına göre halen Batı Almanyada Rhin'in batısında 12 atom topu mev­cuttur. Bunlardan 6 sı 1953 senesinin sonunda diğeri de ocak ayının bida­yetinde getirilmişlerdir. Yine aynı kaynaklarda tasrih edildiğine göre bu atom bataryalarında hizmet görecek olan bir tabur mütehassıs asker şubat ayında Almanyaya gelmiştir.

Amerikan genel karargâhına mensup bir sözcü, yeni atom silâhları getirilip getirilmeyeceği hususunda sorulan bir suale verdiği cevapta, Amerikan Mü­dafaa Vekâletinin bir işarma göre Batı Avrupaya yakında yeni sevkıya­tın yapılacağını fakat bu husustaki malûmatın gayet gizli tutulacağını söylemiştir.

Sözcü, bu silâhların mahiyetini öğren­mek üzere sorulan bir suale cevaben, bunların her halde atom topundan ibaret bulunmayacağını ve bununla beraber «Atom bombası» nın hiçbir veçhile bahis mevzuu olmadığını, söylemekle iktifa etmiştir. Doğru haber alan mahfillerin tahminine göre Batı Avrupaya gönderilecek olan bu yeni silâhları güdümlü mermiler, füzeler ve icabında atom bombasını taşıyabi­lecek tertibatı havi uçaklar teşkil et­mektedir.

22 Şubat 1954

 

— Berlin:

Batı Almanyadalu üç yüksek komiser bugün Sovyet Yüksek Komiseri Wladmir Seınionov'a tevdi eitikleri aynı mealdeki mektuplarla, Almanyanın muhtelif kısımları arasında seyrüsefe­ri ve temasları kolaylaştırmak maksadiyle, Berlin konferansında 18 şubattarihinde İngiliz Dışişleri Bakanı Eden tarafından ortaya atılan müsbet ted­birlerin tatbik sahasına konulmasını istemişlerdir.

Bu plânda derpiş edilen hususlar şun­lardır:

1 — Batı bölgesinde yaşayan Alman­lara Rus bölgesine   girerken   verilen ikamet vesikasının kaldırılması.

2 — Bölge hudutlarında Sovyet ma­kamlarınca kapatılmış olan geçit nok­talarının açılması.

3 — Bölgeler arasında demiryolu ve karayolu ulaştırmasının ıslahı.

4 — Yasak bölgelerin ilgası ve Rusla­rın bölge hududu boyunca   yerleştir­miş oldukları engellerin  kaldırılması.

5 — Matbuaların serbestçe dağıtımına mani olan bütün kontrol ve engelle­rin bertaraf edilmesi.

Batılı yüksek komiserler yüksek Sov­yet komisyonunun şehirdeki mümessi­li Serge Denguine'e de bir tasarı tev­di ederek dört kesim arasında serbest münakaleye engel olan hususların derhal halli için alınması gereken tedbirleri bildirmişlerdir.

Bu tedbirler şunlardır:

1 — Bölge hudutlarmdaki polis   kontrollarnın ilgası.

2 — Bölgeler arasındaki yollara ko­nulmuş bulunan engellerin kaldırıl­ması.

3 — Bütün Şerlinde aktarmasız tram­vay servislerinin ihdası.

4 — Bütün Berimde otomatik telefon şebekesinin yeniden faaliyete geçiril­mesi.

5  — Bütün şehirde emin   ve   tatmin edici bir posta servisinin vücude geti­rilmesi.

6  — Gazete ve mecmuaların, filimle­rin, ve bütün kültürel yayın vasıtala­rının şehrin her tarafında serbestçe satılmasına,   kullanılmasına ve dağı­tılmasına engel olan bilumum kontrol ve engellerin kaldırılması.

23 Şubat 1954

 

— Bonn:

Bu sabah öğrenildiğine göre, Almanyadaki İngiliz Yüksek Komiseri dün akşam Başvekil Adenauer'e İngiliz Dışişleri Vekili Anthony Eden'den bir mektup getirmiştir.

Başvekâlete yakın çevrelerden açık­landığına göre, Anthony Eden bu mektupta, Berlin konferansında Almanyanın birleştirilmesi meselesinde müspet bir netice alınamamış olması dolayısiyle teessürlerini bildirmekte, buna mukabil batılı devletlerin bu meselenin halli hususunda sonuna kadar azimle uğraşacaklarını teyit et­mektedir.

— Bonn:

Fransız Dışişleri Vekili Bidault'nun, Batı Almanya Başvekili Adenauer'e göndermiş olduğu mektupta, hâlen as­kıda bulunan Fransız _ Alman mese­lelerinin en kısa bir" zamanda yeni­den ele alınması hususunda yaptığı teklif Bonn hükümet çevrelerinde bü­yük bir memnuniyet uyandırmıştır.

Bununla beraber bu çevreler müzake­relerin hangi tarihte başlıyabileceği hususunda kati bir şey söyliyememektedirler. Filhakika Fransız Dışiş­leri Vekili de görüşülecek mevzuları tasrih etmemiş ve görüşmelerin yapı­lacağı tarihi de ka&'i olarak bildirme­miştir.

Sarre meselesinin bu müzakereler sı­rasında ele alınacak belli başlı mese­le olduğu muhakkak addedilmekle be­raber, meselenin iktisadi veçhesinin en başta görüşülüp görüşülmiyeceğini tahmin etmek henüz mümkün değil­dir. Almanlar evvelâ iktisadi mesele­lerin ele alınması gerektiği, zira bu suretle daha kolay bir anlaşma zemini bulunacağı kana atindedirler.

— Berlin :

Batı Almanya Başvekili Adenauer bu­gün öğleden sonra Batı Berlinde bir nutuk söyliyerek ezcümle demiştir ki:

«Berlin konferansı Sovyetler bakımın­dan Almanya, meselesinin mücerret olarak hallinin mümkün olmadığını ortaya koymuştur.

Müzakerelere bütün dünyayı alâkadar eden bir sıra meselelerin ele alınması ile başlanmış olması, Almanya için son derece mühim bir noktadır. Mil­letlerarası gerginliği azaltmak için bir şeyler yapıldığı zaman bu, Almanya için de bir şeyler yapıldığı mânasına gelmektedir.»

Batı Almanya Başvekiline göre, Sov­yetlere Almanya ve Avrupada prog­ramlarını tatbik hususunda hiçbir ümide sahip bulunmadıklarını anlat­mak icap etmektedir. Adenauer sözle­rine şunları ilâve etmiştir:

«Bu hususta ne kadar çabuk harekete geçebilirsek Ruslar da «hayır» demek­ten o kadar çabuk vazgeçeceklerdir.»

Sözlerine devam eden Batı Almanya Başvekili demiştir ki:

«Fransız Dışişleri Vekilinin de Berlin konferansı sırasında belirtmiş olduğu gibi, hür bir müşterek güvenlik siste­mi Rusya ile yeni müzakereler yapıl­masına yol açmaktadır. Dâvamızı Al­man temsilcilerinin bile daha iyisini yapamıyacakları derecede açık, dosta­ne ve ustalıkla müdafaa etmesini bi­len batılı Dışişleri Vekillerine samimi bir minnettarlık duymak için pek çok sebep vardır. Bu dâva aynı zamanda Avrupanın da davasıdır.»

Adenauer sözlerine son verirken 1945 den sonra başlamış olan gerginlik devresini bir gevşeme devrinin takip edeceği kanaatini izhar etmiş «Ve bu devre zarfında, en büyük arzularımı­zın da tahakkuku mümkün olacak­tır» demiştir.

24 Şubat 1954

 

— Berlin :

Bugün Doğu Almanya Meclisinin toplantısında konuşan Başvekil Grotewohl, Batı Almanya ile Doğu Almanya arasındaki münasebetlerin müşterek bir gayretle normal hale getirilmesi hususunda batılı yüksek komiserlerin Sovyet yüksek komiserine yapmış ol­dukları teklifleri bahis mevzuu etmiş­tir.

Grotewohl bu mevzuda sadece Almanyayı alâkadar eden bir meselenin mev­cut olduğunu beyanla, dün Sovyetlerin kontrolü altındaki Doğu Almanya radyosunun ileri sürdüğü mülâhazala­rı tekrarlamış ve Alman siyasetinin şu teminatları vermesi gerektiğini söyle­miştir :

1  — Birleşmiş Almanya demokrat ve barışsever elmalıdır. İnhisarcılığın veaskeri teşkilâtların nüfuzu mevcut ol­mamalıdır.

2  — Almanya askeri anlaşmalar imza­lamam alıdır.

3  — Alman ordusu kesin bir şekilde tesbit olunacak bir hadde muhafaza olunmalıdır.

4  — Bir Alman tecavüzüne karşı Rusyaya ve Demokrat Halk Cumhuriyet­lerine teminat verilmelidir.

5  — Almanyanın batılı komşularına da güvenlikleri hususunda teminat sağlanmalıdır.

M. Grotewohl sözlerine devamla Al­man halkının şimdi ileriye doğru bü­yük bir adım atması gerektiğini ifade etmiş ve şunları söylemiştir:

«Şimdi, «Avrupa savunma camiası mı yoksa Alman barış andlaşması mevzuu üzerinde bir referandum yapılmalıdır.»

Doğu Almanya Başvekili sözlerine son verirken Batı ve Doğu Almanyadaki vatanseverlerin Berlin konferansından gereken neticeleri çıkarmaları gerektiğini belirtmiştir.

25 Şubat 1954

 

— Bonn:

Başvekil Adenauer bugün Bundestag 'Mümessiller Meclisi) da okuduğu hü­kümet beyannamesinde şöyle demiş­tir:

Sovyetlerin Avrupaya hâkim olmak gayesiyle sarfettikleri gayretlere karşı koymak üzere Avrupayı birleştirmek ve kuvvetlerini toplamak zarureti şim­di her zamandan ziyade mevcuttur. Bunun için de Avrupa savunma ca­miası tahakkuk etmelidir.

Dünyanın diğer kısımlarında ihtilâf kaynaklarını bertaraf etmek için gi­rişilecek teşebbüsleri memnuniyetle karşılayan Başvekil, bundan doğacak gevşemenin Alman meselesine de te­sir edeceğini söylemiş ve demiştir ki:

Federal hükümet, Almanya hakkında yeni müzakereler yapılmasını müm­kün kılacak umumi bir gevşemeye yardım için elinden geleni yapacaktır. Hükümet, üyelerin eşitlik ve hürriyet prensibine dayanan ve Sovyet Rusyayı, Rus işgal bölgesini kendi hâkimi­yet sahasından ayırmaya teşvik ede­cek mahiyette bir güvenlik sistemi le­hinde hareket edecektir.

Berlin konferansında, Rusların Alman ve Avusturya meselelerinde bir karara varmak değil de Asya meselelerini bi­rinci plâna koymak arzusunda olduklarını ispat ettikleri kanaatini belir­ten Adenauer, Cenevre konferansı ne­ticelerini beklemek lâzım geldiğine işaret etmiş ve Feüeral hükümetin Ce­nevre konferansının Hindiçiniye barış getirmesi temennisinde olduğunu ilâ­ve etmiştir.

Adenauer, Sovyet politikasına Avrupada şimdiki işgal statükosunu idame etmek arzusunun hâkim olduğuna, işa­ret ettikten sonra Rusyanın, bu statü­kodan faydalanarak Batı Avrupada yeni bir ilerleme hareketinde bulun­masından korkulduğunu belirtmiştir.

26 Şubat 1954

 

— Bonn :

1948 tarihinde müebbet hapse mahkûm edilen Margsrete Rabe affedilerek bugün İngiliz bölgesindeki Werl ha­pishanesinden çıkarılmış ve hürriye­te iade edilmiştir. Margarete Rab, Uckermark toplama kampının kadın gardiyanlarından biri olup 1942 ile 1945 yıllarında müttefik alarma çok kötü muamelede bulunmakla it­ham edilmişti. Kadın gardiyan gaz odasına atılanları seçmekle vazifeli idi. Margarete Rab esirler içinde 3.000 kişiyi gaz odasına göndermiştir.

Kadın gardiyan bundan evvel, 1952 tarihinde de kısmi bir affa uğramış ve cezası azaltılmıştı. Şimdi ise tamamen serbest bırakılmaktadır.

b :  AVUSTURYA

 

8 Şubat 1954

 

— Berlin :

Dört Dışişleri Bakanı konferansının bugün aktettiği gizli oturumun başka­nı sıfatiyle Fransız Dışişleri Vekili Bidault Avusturya hükümet mümessille­rini konferansa davet etmek vazifesi­ni deruhte etmiştir. Avusturyalı mü­messillere en kısa zamanda Berline gelmeleri lüzumu bildirilecektir.

Bugünkü gizli oturumdan sonra basın toplantısı yapılmamış, yalnız kısa bir tebliğ neşredilmiştir. Konferansı takip eden 600 gazeteci bu kısa tebliğin hü­kümleri dışında müzakerelerin cere­yanı hakkında malûmat toplamak için çok zahmet çekmektedir.

12 Şubat 1954

 

— Berlin :

Sovyet Rusya bugün batılılara gön­derdiği muhtırada, Av ustur yadaki 40.000 kişilik işgal kuvvetini müddetsiz olarak muhafaza edeceğini bildir­miştir.

— Viyana:

Bugün Viyananın siyasi mahfillerin­de en çok sorulan sual şudur:

Dörtlü konferans Avusturya mesele­sini ele aldığı zaman Molotof, Avus­turya andlaşması tasarısında daha evvel kabul edilmiş bulunan maddele­rin tadilini isteyecek midir?

Avusturya başkentinde hâkim olan kanaate göre, Molotof Avusturya and­laşması tasarısının üçüncü maddesinin değiştirilmesini isteyebilir ve bu suretle    Avusturyanın    tarafsızlığım, bu tarafsızlığın ilânını veya Avusturyanın tarafsızlığının dört büyük dev­let tarafından garanti edilmesini is­teyebilir.

Aynı mahfillerde bu üçüncü madde ile ilgili olarak şu hususlar da belirti­liyor:

Büyük müttefikler, Almanya İle aktedilecek sulh andlasmasına şu hüküm­leri ihtiva eden maddeleri koyabileceklerdir:

Almanyanın, Avusturyanın istiklâl ve hükümranlığını tanıması, Almanyanın Avusturya toprakları üzerinde her türlü metalebeden vazgeçmesi vesai­re..

Halbuki Avusturya ile aktedilecek an­laşma, Almanya ile sulh andlaşmasından daha evvel tahakkuk edebilir. Bu şartlar içinde 4 üncü madde her ne kadar Avusturyayı Almanya ile birleş­mekten men ediyorsa da, Almanyanın vecibelerini ihtiva eden 3 üncü mad­de o takdirde bütün kıymetini kaybe­decektir, zira Alman sulh andlaşmasının daha uzun zaman imzalanamıyacağı anlaşılmaktadır.

Molotof böyle bir teşebbüse geçebilir ve Viyana siyasi mahfillerince bu te­şebbüsün sebepleri şunlar olabilir:

1  — Avusturya mahfillerinin kanaatince, Sovyet Rusya Avusturyanın ta­rafsızlığı bahsinde, Almanya meselesine emsal teşkil etmek üzere, bir şeyler temin etmek ister.

2  — Sovyetler Avusturyadan bütün kuvvetlerini çekmek ve sadece birkaç sembolik birlik bırakmak suretiyle ve­ya buna  razı olacaklarını bildirerek Amerikalıları müşkül  durumda bıra­kabilirler. Zira Amerikalılar Avusturyayı tamamen tahliye taraftarı değil­lerdir. Sovyet Rusya bu bakımdan da Almanya bahsi için bir emsal kaydet­miş olur.

Nihayet Avusturyalılar, şimdi, Sovyet Rusyanın bir Avusturya  Alman bir­liği ihtimali karşısındaki endişeleri­nin samimiyetine de inanmaya başla­mışlardır. Bu zamana kadar Avustur­yalılar bu konuda komünist basının­da intişar eden. yazıları propaganda telâkki ediyorlardı. Şimdi ise, Fransanın, Alman yayılma siyasetinden ve Almanyanın silâhlanmasından endişe ettiği gibi, Sovyet Rusyanın. Alman Avusturya birliğinden korkmasını az çok makul görmektedirler. Bu düşün­ce tarzı Avusturyanın Berlinde takınacağı tavır üzerinde müessir olabilir. Şimdi Avusturya başkentinde hâkim olan hava şudur:

Yayılan birçok haberlerin hilâfına olarak, Viyana hükümeti, Berlin kon­feransında, Avusturya andlaşmasının ilk tasarısındaki birleşme maddesi ve Habsbourg'lann avdetine mâni olan maddenin tâdilini istemiyecektir. Bu­na mukabil hükümet, Sovyetlerin ik­tisadi sahadaki taleplerini indirme­ğe çalışacaktır. Bunlar arasında 150.000.000 doların tediyesi, Avusturya petrolünün 30 yıl müddetle %60 nisbetinde Sovyet Rusya tarafından işle­tilmesi, 25 yıl müddetle petrol arama­ları, ve Tuna üzerindeki seyrüseferle ilgili talepler de vardır.

15 Şubat 1954

— Viyana :

Emin bir kaynaktan öğrenildiğine gö­re, cumartesi. günü Avusturya hükü­metinin Viyana ve Berlinde yayınladığı tebliğler muteber kalacak, Berlin konferansında Avusturyayı temsil eden Dışişleri Vekili Leopold Figl'e bu hususta yeni talimat verilmiyecektir.

16 Şubat 1954

 

— Viyana :

Bugün Viyanada toplanan Avusturya Vekiller Heyetinin yayınladığı tebliğ­de ezcümle şöyle denilmektedir:

«Avusturya hükümeti Berlinde dört Dışişleri Vekillerinin bugün öğleden sonra yapacakları toplantı için Avusturya murahhas heyetine verilmiş olan talimatı oybirliği ile tasvip et­mektedir. Vekiller Heyeti şimdiye kadar konferansın cereyanını hayal kı­rıklığı ile takip etmiştir. Avusturya hükümeti ancak Avusturyaya tam bir bağımsızlık ve hükümranlık sağlıyacak bir barış Andlaşmasına rıza gös­terebilir. Hükümet 24 şubatta toplanacak olan Milli Mecliste Berlin kon­feransı hakkında izahatta bulunacak­tır.»

18 Şubat 1954

 

— Viyana :

Avustuya Başvekili Julius Raab radyo ile yayınlanan demecinde şöyle de­miştir.

Bugünkü toplantının neticesini cesa­retsizlikle değil fakat hayal kırıklığı ve acı ile karşıladık.

Hürriyet ve hükümranlığımızın iade edileceğine dair yapılan vaidin ger­çekleşmesini boşuna bekledik. Son dokuz sene zarfında, milletimiz disiplin ve cesaret eseri göstermiştir. İstikbalde de aynı şekilde devam edecektir. Hak­kımızı azim ve sükûnetle istemeğe de­vam edeceğiz. Cesaret kırma taktiği Avusturya milleti karşısında muvaf­fak olamıyacaktır. Berlinde hak, kuv­vet önünde eğilmeğe mecbur olmuş­tur. Müzakereler, Avusturya barış andlaşmasının imzalanmaya hazır bir vaziyette olduğunu göstermiştir. Sade­ce kuvvet siyaseti bunun akdine mâ­ni olmuştur. Fakat hiçbir kuvvet siya­seti Avusturyayı dize getiremiyecektir.

Diğer taraftan, Başvekil yardımcısı Adolf Schaerf Viyana radyosunda ver­diği demeçte, Avusturya meselesinin Alman meselesine bağlanmasına kar­şı Avusturyanın şimdi, enerji ile sa­vaşacağını söylemiştir.

19 Şubat 1954

 

— Viyana :

Berlin konferansının Avusturya devlet andlaşmasını temin edememesi üzerine, sağ cenah Halk Partisi gazeteleri, bugün siyah çerçeveli olarak intişar etmişlerdir.

Bağımsız «Die Presse» bugün şunları yazmaktadır:

«Avusturya, uzun zamandır devam eden hürriyet mücadelesinde bir mu­harebeyi kaybetmiştir. Fakat, harp henüz Molotof lehine sona ermiş de­ğildir.»

«Neues Oesterreich» gazetesi de şöyle demektedir:

«16 yıldan beri kendi yurdunda teca­vüze uğramış olan Avusturya bu defa da hayal kırıklığına uğramıştır.

Avusturya hükümeti, ve Avusturya halkı, bu haksızlığa karşı sesini ergeç duyuracaktır.»

24 Şubat 1954

 

— Viyana :

Bu sabah parlâmento huzurunda Ber­lin konferansında Avusturya barış andlaşması hakkında cereyan eden müzakereler hususunda uzun uzun izahat veren Avusturya Dışişleri Ve­kili Leopold Pigl, Molotof'un Berlinde söylediği sözler, dört işgal devleti­nin, tamamen Avusturyayı ilgilendi­ren sebepler yüzünden Avusturya topraklarında kuvvet bulundurmağa hiç­bir hakları olmadığı hususunda en küçük şüpheyi dahi bertaraf etmiş bulunuyor, demiştir.

Berlin konferansı müzakerelerini bü­tün tafsilâtı ile anlatan Vekil, bu kon­feransta bir ilerleme kaydolunmuş bulunduğunu müşahade ettiğini be­lirtmiş ve demiştir ki: «Avusturya ilk defa olarak, kendisini alâkadar eden müzakerelere, müzakereci devlet tem­silcilerine eşit haklarla iştirak etmiş oldu.»

Daha sonra, Molotof'un, Avusturya andlaşmasının imzasından sonra Sov­yet askerlerinin Avusturyayı terk etmemesi hususundaki teklifini ele alan Leopold Figl, meclis üyelerinin alkış­ları arasında şunları söylemiştir: «Hangi devlet adamı, bu kadar fedakârlığa mal olan hürriyet ve hüküm­ranlığını, uhdesine yeni mali, ikti­sadi ve dünyanın halli en güç mese­lelerinden biri olan ve Avusturyanın hiçbir suretle nüfuz ve alâkası bulunmayan Alman barış andlaşmasının im­zalanması anma kadar aynı yabancı askerlerin topraklarında bulunmasına müsamaha etmek gibi yeni fedakâr­lıklar tahmil edecek bir andlaşmayı imzalamak suretiyle satın alınmasını kabul edebilir?

Leopold Figl bu arada, Avusturya mu­rahhas heyetinin Berlinde batılıların baskısı altında kalmış olduğuna dair bazı yabancı ve komünist gazetelerde çıkan haberleri yalanlamıştır.

Figl daha sonra, Sovyet tekliflerinin Avusturya menfaatlerini sadece yüzde seksen koruduğunu bizzat Molotof'un itiraf ettiğini belirtmiş ve şöyle devam etmiştir:

«Bir memleketin hürriyet ve mevcudi­yeti bahis konusu olduğu zaman şüp­heli kararlar almak tehlikelidir. Bir devletin en zaruri hayati ihtiyaçları, sadece yüzde seksen nisbetinde tatmin edilirse, bu vaziyet belki geçmişe na­zaran tatmin edici bir keyfiyet sayılır, fakat hale nazaran devletin istinat et­tiği esaslar bakımından ciddi bir teh­like teşkil eder. Şayet en iptidai hak­larımızın sadece bir yüzde nisbetinde tatmin edilmesine rıza gösterecek olursak, bir gün bu hakların geri ka­lan kısmından da mahrum edilmemiz mukadder olabilir.»

Nihayet Berlin konferansının acı bir hayal kırıklığına müncer olduğunu ifade eden Vekil, konferansın şu müsbet neticelerinin de inkâr olunamıyacağım belirtmiştir:

1  — Avusturyanın mukadderatı mese­lesi dünya meselelerinin ön safına alınmış oldu ve Avusturya halkı, dün­yada mevcut bütün iyi niyet sahibi ve haksever   memleketlerinin     kendileri hakkında izhar ettikleri sempati ile iftihar etmekte haklıdır.

2  — Avusturya temsilcileri konferans masasına eşit haklarla iştirak ettiler.

3  — Berlin konferansı sayesinde, Avusturyanın, işgali, yabancı askerlerin topraklarında  devamlı olarak  tutulması ve yarı hürriyet ve hükümranlık verilmesi keyfiyetlerini asla kabul etmiyeceğine inanılmış oldu.

M. Figl sözlerim    şöyle    bitirmiştir:

«Avusturya, milletlerarası kuvvet politikasının kurbanı olmayacaktır. Fakat hak ve doğruluğun bir gün muzaffer olacağına ve bu hakikatlerin hiçbir devlet tarafından inkâr edilemiyeceğine inanmaktayız.»

c : MACARİSTAN

 

1 Şubat 1954

 

— Tokyo :

Pyongyang radyosunun bugün bildir­diğine göre, Kuzey Kore ile Komünist Macaristan Elçiliklerini Büyükelçilik derecesine yükseltmeğe karar vermiş­lerdir.

13 Şubat 1954

 

— Paris :

Batılı müşahitlerin mütalâasına gö­re Macaristan «İşçi Gençlik Birliği» baş sekreterinin «tasfiyesi» Komünist Parti propagandalarının bugün hâlâ bu muhitlerde uğradığı müskilâtı ak­settirmektedir,

Azlolunan İstvan Denes'in 1952 aralık ayında Birlik Milli Kongresinde, bu teşkilâtı «sosyalizmin bekçisi» haline getirmeği taahhüt etmiş olduğu hatır­latılmaktadır.

Yine bu münasebetle Komünist Parti sekreteri ve o devrin Müdafaa Vekili General Michel Farkas'm «Üniversite gençliği arasında kuvvetli bir batı ta­raftarı cereyanın mevcut olduğunu» ileri sürerek bahis konusu teşkilât idarecilerine, Macar gençliğine parti sevgisi ve milletlerarası proletarya fikrini aşılayamamış olmaları husu­sunda ikazda bulunmuştur.

1953 yılında birlik merkez komitesinin bir toplantısında, bugün de yine aynı mevkii muhafaza etmekte olan Jean Gostonyi adında bir sekreter, teşkilâ­tın köylerde muvaffak olamadığını. 1952 senesinde köylü gençliğin yüzde 11'i bu teşkilâtın âzası iken 1953 yı­lında bu nisbetin yüzde 9'a düşmüş olduğuna işaret etmişti.

Batılı müşahitler bugünkü değişikli­ğin geçen kasım ayında Çekoslovakyada vukubulan hareketlerle yakın ilgisi bulunduğunu ve Bulgaristan, Po­lonya ve Romanya gençlik teşkilâtlan hakkında da şiddetli tenkitler yapıldığını, komünist liderlerin gençliğe nüfuz bakımından gösterdikleri kabiliyetsizlik ve halk ile temaslarını kay­betmiş olmaları itibarile parti gazete­leri tarafından tenkit edilmekte ol­duklarını bildirmektedirler.

 

ç :   ÇEKOSLOVAKYA

 

8 Şubat 1954

 

— Viyana :

Doğu meseleleri ile ilgili bir ajanstan bildirildiğine göre, ekseriyeti burslu olmak üzere, 550 ilâ 600 Arap talebesi bu sene halkçı demokrat memleketler üniversitelerine kaydolurun uslardır. Bunlardan 53'ü Prag Üniversitesine, 250'si de Polonya Üniversitesine gön­derilmişlerdir.

11 Şubat 1954

 

— Paris :

Prag radyosunun bildirdiğine göre, Çekoslovak hükümeti dün Amerikaya bir nota vermiştir. Bu notada Çek as­keri Mij İri Schorm'un keyfi olarak: alıkonulması protesto edilmekte ve askerin derhal Çekoslovak makamla­rına teslimi istenmektedir.

Radyonun tasrih ettiğine göre 5 şu­batta askeri bir Çek uçağı Bavyeraya mecburi iniş yapmıştır. Uçakta bulunan 2 Çek, Amerikan makamları ta­rafından tevkif olunmuşlardır. Bun­lardan Teğmen Zavadilik, Çekoslovak hükümetinin talebi üzerine, Çek ma­kamlarına teslim edilmişse de asker Jiri Schorm, bütün protestolara rağ­men Amerikan makamları tarafından salıverilmemiş ve Schorm'un siyasi il­tica hakkı istediği iddia olunmuştur.

Radyonun ilâve ettiğine göre bu iddia asılsızdır. Çünkü serbest bırakılmış olan Teğmen Zavadilik bunun aksini iddia etmektedir. Diğer taraftan, Amerikan makamları asker Schorm'­un Çekoslovak mümessilleriyle görüş­mesine müsaade etmemişlerdir.

Notada ayrıca teğmenle askerin Amerikalılar tarafından sorguya çekilmiş olması protesto edilmekte ve bu iki Çekten askeri sırların öğrenilmesine teşebbüs edildiği iddia olunmaktadır.

Neticede Çekoslovakya, askerin derhal geri verilmesini istemektedir.

24 Şubat 1954

 

— Viyana :

Çekoslovak Reisicumhuru Antonirı Zapotocky dün akşam verdiği beya­natta ezcümle şöyle demiştir:

«Batılı emperyalistler bize karşı bir siyasi ve iktisadi soğuk harp açmış bulunuyorlar, fakat biz buna rağmen istihsalimizi arttırmış durumdayız.»

Reisicumhur misal olarak penisilin istihsalini ele almış ve Slanski ve ta­raftarlarının Çekoslovakyayı Amerikaya muhtaç duruma düşürmeği he­def tutan nasihatlerine rağmen, bu­gün yılda 2.250 milyon ünite penisilin istihsal olunduğunu bildirmiştir.

Çekoslovak Devlet Reisi sözlerine şöy­le devam etmiştir:

«Bununla beraber henüz bazı güçlük­lerle karşılaşmıyor değiliz, meselâ kö­mür istihsalimiz ihtiyacımıza kâfi gelmemekte ve bu münasebetle, cere­yanda kısıntılar yapmak, demiryolla. rina tahdidat vazetmek ve bazı fabri­kaların faaliyetini durdurmak mecbu­riyetinde kalıyoruz. Böylece bazı fev­kalâde tedbirler almak iktiza ediyor. Fakat bütün bunlar yabancı memle­ketlerde söylendiği gibi bir buhranın mevcudiyeti mânasına alınmamalıdır. Nitekim ziraat sahasında başvurdu­ğumuz tedbirler de .siyasetimizde bir değişiklik ifade edemez. Biz daima kollektivizme sadık kalacağız.»

d : POLONYA

 

28 Şubat 1954

 

— Varşova :

Polonya Dışişleri Vekaleti dün Ame­rikanın Varşova Büyükelçiliğine bir nota tevdi etmiştir. Bu notada, Amerikadaki üç Polonya Konsolosluğunun kapatılmasını isteyen Amerikan Dışiş­leri Vekâletinin 25 şubat tarihli karan protesto edilmektedir.

Polonya hükümeti de, bir mukabele olmak üzere, Gdansk'taki Amerikan Konsolosluğunun kapatılmasını iste­miştir.

XI  — BALKANLAR.

a :   YUNANİSTAN

 

6 Şubat 1954

 

— Paris :

Yunan Başvekili Mareşal Papagos, Paris, Bruxelle ve Lahaye'de yaptığı üç haftalık bir seyahatten sonra Atinaya gitmek üzere dün akşam trenle Paristen hareket etmiştir.

9 Şubat 1954

 

— Atina :

Yunan Dışişleri Vekili Stefan Stefanopulos, Atinaya dönüşünden beri yaptığı ilk basın toplantısında gazetecilerin suallerine verdiği cevapta, «Mareşal Papagos'un Fransa, Belçika ve Hollandaya yaptığı ziyaretler ya­kında müsbet neticeler verecek ve bunlar Yunan milli hayatının bütün safhalarında kendini hissettirecektir» demiştir.

Mareşal Papagos'un İspanyaya seya­hat ihtimali hakkında, Dışişleri Veki­li, bu hususta yayınlanan haberlerin hepsinin mevsimsiz olduğunu ve Mad­rid hükümetiyle siyasi veya askeri iki taraflı pakt imzalamanın bahis mev­zuu olmadığını söylemiştir.

24 Şubat 1954

 

— Atina :

Yunan Parlâmentosu Atlantik. Paktına ait anlaşmaları dün akşam oy bir­liğiyle tasdik etmiştir.

Bu husustaki müzakereler esnasında Dışişleri Vekili M. Stefan Stefanopulos yaptığı beyanatta Kuzey Atlantik Paktının, Ankarada imzalanan Bal­kan ittifakının ve son Yunan Ameri­kan anlaşmasının Yunanistana kal­kınmak ve istikbale emniyetle bak­mak hususunda bir güven verdiğini söylemiştir.

26 Şubat 1954

 

— Atina :

Hükümet bugün 300 milyar drahmilik bir ihtiyari iç istikraz yapılacağını ilân etmiştir.

Başvekil Mareşal Papagos basma ver­diği bir tebliğde hisselere münkasem tahvilât iie yapılacak olan bu istikra­zın haziranın ilk yarısında satışa çı­karılacağını söylemiştir.

Başvekil bu istikrazın tamamiyle ihti­yari olduğuna işaret ederek memleke­tin iktisadi durumuna hükümetin itimadını belirtmiştir.

Mareşal Papagos, bu meblâğın mem­leketin iktisadi kalkınmasında tatbik edilecek olan istihsal programında kullanılacağını bildirmiştir.

b :  YUGOSLAVYA

 

2 Şubat 1954

 

— Belgrad :

Yugoslav hükümeti, hiçbir Yugoslav gemisinin Komünist Cinle kaçak: ti­caret yapmadığını bildirmiştir.

Bir Hcng Kong gazetesi geçen hafta, 10.000 tonluk Yugoslav «Bimini» ge­misinin İngiliz bayrağı altında üç ay formoza ile Çin arasında kaçak pirinç ticareti yaptığını bildirmişti.

Yugoslav hükümeti dün bu hususta yayınladığı tekzipte, bu isimde bir Yugoslav gemisinin mevcut olmadığı­nı bildirmektedir.

4 Şubat 1954

 

— Washington :

Yugoslavyanın Washington Büyükel­çisi M. Vladimir Popoviç, Amerikan Dışişleri Vekiline vekâlet eden M. Walter Bedeli Smith ile dün yaptığı bir görüşmeyi müteakip şu beyanatta bulunmuştur: .

«Sovyetler Birliği ve onun peykleri, Yugoslavyayı dünyanın diğer kısmın­dan tecrit etmeğe çalışıyorlar, bu maksat iledir ki kominform, memleke­timi Sovyet kampına girmeğe davet etmiştir.»  '

Yugoslav Büyükelçisi sunu ilâve et mistir:

«Böyle bir tuzağa düşmek çocukça bir hareket olur.»

6 Şubat 1954

 

— Belgrad :

Milovan Djilas hâdisesine dair komin form organının yayınladığı makale­den sonra Yugoslavya ile doğu devletleri arasında muhtemel bir yakınlaş­madan bahseden yorumlar neşredil­mesi üzerine, Yugoslav Borba gazete­si, diğer Yugoslav basınının yaptığın­dan daha şiddetli bir şekilde, kominiormcu diye vasıflandırdığı bu neşri­yata şiddetle çatmaktadır.

Borba, kominformu, Yugoslavya ile batılı devletler arasındaki münasebet­lere zarar vermek istemekle suçlandırmaktadır. Gazeteye, göre, komin­form organındaki makalenin edası, Yugoslavya ile münasebetlerini nor­malleştirmek istediklerini söyleyen Kremlin idarecilerinin arzusuyla güç telif edilir.

Gazete makalesine inektedir:

1948'de kominform tarafından ittihaz edilen duruma benzeyen bu durum, bilâkis münasebetlerin normalleşmesi­ne zarar vermekte, Rusyanın ve peyk­lerinin mütecaviz siyasetim ve aynı zamanda Yugoslavyanın içişlerine müdahalelerini ispat etmektedir.

Doğu memleketlerinde Yugoslav aleyhtarı propagandanın yeniden doğ­ması Yugoslavyaya değil bizzat onun faillerine zarar verir.

20 Şubat 1954

 

— Belgrad :

Dışişleri Vekâletine mensup bir sözcü haftalık basın toplantısında Berlin konferansının hayal kırıcı bir çok cephesine mukabil bazı müsbet unsur­ları da ihtiva etmekte olduğuna işaret etmiştir.

Batılıların bütün müsamahasına rağ­men Avusturya meselesinin halledilememesine, Rusların muhalefetinin sebep olduğunu kabul eden sözcü, Batı Almanyada bulunan Yugoslav Büyük­elçiliğine atfolunan ve Yugoslavyanın Karentiya arazisindeki taleplerinden vazgeçtiğine dair çıkan haberleri ya­lanlamıştır.

Sözcü, Yugoslavyanın Balkan Paktı ve NATO andlaşması münasebetleri ba­kımından, durumunda hiçbir değişik­liğin vukua gelmediğini teyit etmiş ve kendisine sorulan birçok suallere ce­vaben, Yugoslavyalım doğu ile olan münasebetlerinde hiçbir ehemmiyetli inkişafın kaydolunmamış bulunduğu­nu ifade etmiştir.

Daha sonra İtalyan Başvekili Mario Scelba'nın, Trieste meselesi hakkında­ki sözlerine temas eden sözcü, bu be­yanatın halen tetkik edilmekte oldu­ğunu bildirmiş ve iki memleket ara­sındaki münasebetlerde yapıcı bir tesiri olabilecek her İtalyan 'teklifinin Yugoslav hükümeti tarafından nazarı dikkate alınacağını İlâve etmiştir.

24 Şubat 1954

 

— Belgrad :

İçişleri Vekili Stefanoviç, 1949'dan 1953'e kadar 10.051 kominformcunun serbest bırakıldığını bildirmiştir. Serbest bırakılanlardan ancak 95'i sonra­dan tekrar tevkif edilmiştir. Vekil bu açıklamaları, parlâmento komisyo­nunda içişleri bütçesi hakkında konu­şurken yapmıştır.

Stefanoviç, bu hususta Yugoslavyanın, Rusyada takibedilen usulün ta­mamen aksine, kominiormcuların ıslâhı için insanca ve demokratik bir yol tuttuğunu söylemiştir.

Diğer taraftan, açıklamasına devam eden Vekil, katolik rahiplerin Yugoslavyanın bağımsızlığına karşı gittikçe artan faaliyetlerde bulunduklarına işaret etmiştir.

XII — AMERİKA

a :   BİRLEŞİK AMERİKA DEVLETLERİ

 

1 Şubat 1954

 

— Wiesbaden :

Avrupadaki Amerikan Hava Kuvvet­leri Kumandam General William Tunner İspanyadan buraya gelmiştir.

İspanyada, Amerikan Askeri Misyon Şefi General August Kissner ile İs­panyada inşa edilecek üsler hakkında bir görüşme yapmış olan General Tunner, bu üsler tamamlanıncaya ka­dar Avrupadaki Amerikan hava kuv­vetlerinin kendilerine ne gibi yardım­larda bulunabileceği hususlarının ele alındığını söylemiştir.

60.000.000 dolara çıkacağı tahmin edi­len üslerin inşaatına mayıs ayında başlanmış olacaktır.

2 Şubat 1954

 

— Washington :

Geçen sonbahar Uzak Doğuya yaptı­ğı seyahat esnasında Hindistan ve Pakistan: da ziyaret etmiş olan Cum­huriyetçi Senatör Alexander Smith bugün Dış Münasebetler Komisyo­nunda seyahati hakkında resmi bir beyanatta bulunarak, Amerika, Pakistana askeri yardımda bulunduğu takdirde aynı miktar yardımın Hindistana da yapılması gerektiğini söyliyerek demiştir ki:

«Hindistan bu teklifi kabul etmeyebi­lir. Fakat hiç olmazsa Amerikanın iki memleket arasında bir tercih yapmadığı ve bütün gayesinin bir komünist tecavüzüne karşı bu bölgenin güven­liğini temin etmek olduğunu göstere­cektir. Pakistan hükümetinin, Amerikadan alacağı silâhların    Hindistana karşı tecavüz mahiyette kullanılma­yacağını kabule hazır olduğundan eminim. Pakistana yapılacak yardım her bakımdan faydalıdır. Pakistan hür dünya ittifakının yakın bir dostu­dur. Türkiye ile teşriki mesai eden bir Pakistan Orta Doğu güvenliğinin esa­sını teşkil edecektir.»

— Washington :

Dışişleri Vekâletine mensup bir sözcü bu sabah Sovyet diplomatı Rastovorov'un Tokyodaki Amerikan makam­larından siyasi iltica hakkı aldığına dair haberleri tefsir etmeyi reddet­miştir.

— Fargo (Kuzey Dakota) :

Macaristanda bir komünist esir kam­pında 17 ay hapis kalan Amerikalı tüccar Robert Voegeler, bugün burada verdimi beyanatta, 3000'i asker ol­mak üzere 10.000 Amerikalının kendi arzu ve iradelerine rağmen Demirper­de gerisinde alıkonulduklarını söyliyerek sözlerine şunları ilâve etmiştir:

«İkinci Dünya Harbindenberi 1700 ka­dar Amerikalı Rusların, 5000 kişi de Demirperde peyklerinin elinde esirdir.»

4 Şubat 1954

 

— Washington :

Amerikan Genel Kurmayından haber verildiğine göre 264'üncü Sahra Top­çu Taburuna, 3 ay içinde Avrupaya hareket etmek üzere, hazırlık emri ve­rilmiştir. Bu tabur 280 milimetrelik altı atom topu ile mücehhezdir. Tabu­run Avrupada Atlantik savunmasını takviyeye  gideceği bildirilmektedir.

— Washington :

Amerikan Temsilciler Meclisi Silâhlı Kuvvetler Komisyonu, dünkü toplan­tısında yabancı memleketlerde atom bombası stokları tesisi hakkındaki program, için 11 milyon dolar sarfını tasvip etmiştir.

Komisyon, ayrıca Norfolk, Losangeles, Boston, Newyork ve şikago etrafında radyo ile idare edilen «Nike» tipi fü­zeler için atış rampaları tesis ve inşa etmek üzere Amerikan askeri makam­larına gerekli masrafları yapmak selâhiyetini vermiştir.

—  Detroit:

Detroit tersanesi, 48 tondan daha ağır tankların yüzdürülmesini sağlıyan ye­ni bir sistemin faaliyete geçirildiğini bildirmektedir.

Tankın iki tarafında tesbit edilen bu yüzdürücü cihazlar plâstik bir madde­den yapılmıştır ve ateşli silâhlardan çok az müteessir olmaktadır. Göl ve­ya akarsulardan geçerken makinenin alacağı istikamet tankın içinden te­min edilebildiği için, mürettebat bu geçiş esnasında içerde kalabilmekte­dir.

Fena havalarda ve dalgalı sularda, deniz altılarınkine benzer bir «Snorkel», tank motorlarının gaz çıkarmalarını temin etmektedir.

5 Şubat 1954

 

— Washington :

Dış Faaliyetler Müdürü Harold Stassen bugün dış münasebetler komitesi mensupları ile görüşerek önümüzde­ki yılın dış yardım programının ana hatları üzerinde fikir teatisinde bu­lunmuştur. Bu dış yardım takriben üç buçuk milyar dolara baliğ olacaktır.

Komite Başkanı Alexander Wiley, ya­pılan gizli celseden sonra gazetecilere verdiği beyanatta Stassen'in talep edi­lecek olan tahsisat hakkında aşağıda­ki malûmatı komiteye sunduğunu söy­lemiştir.

Hindiçinideki harbe doğrudan doğru­ya askeri yardım olarak 2.500.000.000 dolar, Türkiye, Yunanistan, İspanya, Lâtin Amerika, Yakın, Orta ve Uzak Doğuya iktisadi ve teknik yardım ola­rak 75 milyon dolar ve muhtelif çok taraflı teknik yardım 135 milyon do­lar.

Diğer taraftan, istihsal fazlasının da dış yardımla ilgili olarak Doğu Alman­ya, Pakistan ve daha birkaç yere ve­rileceği bildirilmektedir.

— Washington :

Yakında Avrupaya 280 mm. lik altı atom topiyle mücehhez ikinci bir top­çu taburunun gönderileceği hakkın­daki haber üzerine yetkili mahfiller, geçen sonbaharda Avrupaya ayni çap­ta altı atom topunun gönderildiğini ve bunların halen Almanyada bulundu­ğunu hatırlatmaktadırlar.

230 mm lik atom topu 12 metre uzun­luğunda ve takriben 85 ton ağırlığındadır. Takriben 20 mil yani 30 kilometrelik bir menzil dahilinde mermi atabilmektedir. Bu mermiler ya trinitrotoluene ile yahut infilâk kudreti Hi­roşima'ya atılan bombanın yüzde 25 ilâ 50 si kadar olan yani 5 ilâ 10 bin ton trinitrotoluene'e muadil atomik bir infilâk maddesile doldurulmuş bu­lunmaktadır.

Saatte 50 kilometreden fazla bir sü­ratle iki traktör tarafından çekilen bu tep Avrupadaki büyük yolların bir çoğunda hareket edebilir. 20 dakika zarfında ateşe hazır bir vaziyete ko­nulabilir ve hava şartları her ne olur­sa atış yapabilir. Askeri mütehassıs­lardan çoğunun fikrine göre bu atom topunun istimali, zırhlı vasıtaların bir araya toplanmasını imkânsız bir hale getirecektir.

6 Şubat 1954

 

— Washington :

Dış Faaliyetler İdaresi Müdürü M. Ha­rold Stassen doğu ve batı arasındaki ticaretin arttırılması mevzuunda yap­tığı bir basın toplantısında, Soveytler Birliğiyle İngiltere arasındaki ticari mübadelelerde bir artışın vukuuna esasen intizar etmekte olduğunu ve bununla beraber İngiliz hükümetinin Sovyet blokuna dahil memleketleri stratejik mahiyetteki maddelerin ih­racına konulan yasağı devam ettirece­ğine kani bulunduğunu söylemiştir.

Rusyanın İngiltereden satın almak is­tediği maddelere müteallik listede stratejik mahiyette bazı eşyanın ve bilhassa çelik fabrikalarına mahsus teçhizatla petrol gemilerinin de bu­lunduğunu bu münasebetle belirten M. Stassen, Sovyetlerin İngiliz heyeti­ne vaki bu ticari tekliflerinin, Sovyet hakiki ihtiyaçlarından ziyade propaganda mülâhazalarına mı istinat et­tiği sorusu üzerinde bir fikir beyan et­mekten imtina etmiştir.

M. Stassen, Sovyet blokuna ihracı menedilen stratejik maddeler listesi, li­beral addedilebilecek bir zihniyetle devamlı bir tadile tabi tutmakta ol­duğunu da bildirmiş ve sözlerini şöy­le bitirmiştir:

«Birleşik Amerikada salim ve sağlam bir duruma malik olmak istiyorsak hariçte de müşabih bir durumun husul bulması lâzımdır.»

— NewYork :

Eski Başkan Truman, dün akşam se­nelik bir toplantıda verdiği beyanatta şöyle demiştir:

Cumhuriyetçi idarenin hükümet için­de giriştiği komünizm tahkikatı Ame­rikan tarihinde şimdiye kadar görülmemiş derecede büyük bir hile teşkil etmektedir.

Şimdiki rejimi ve bir senede vardığı fena neticeleri uzun uzun tenkit eden Truman şöyle devam etmiştir:

Kanaatimce, Başkan Eisenhower'in Amerikan milletine ve bilhassa itibar­ları bahis konusu olan hükümet memurlarına karşı vazifesi, şimdiye ka­dar kaç tane komünist ve tehlikeli şa­hıs bulduğunu bize bildirmektir. Eğer bunu yapmazsa birçok namuslu Ame­rikan vatandaşı hakkında şüphelerin devam etmesine sebebiyet vermiş ola­caktır. Bütün vatandaşlarım gibi bende 1952'de vadedilmiş olan mucizenin doğmasını bekliyorum.

Eski Başkanın bu konuşması Ameri­kanın en büyük radyo şebekelerinden biri tarafından yayınlanmıştır.

 

8 Şubat 1954

 

— Washington :

Federal Tahkikat Bürosu Müdürü Edgar Hoower, Temsilciler Meclisi Mali­ye Komisyonunda verdiği beyanatta şöyle demiştir:

Amerika komünistlerinin şimdi başlı­ca hedefleri şunlardır:

Kore harbinin sona ermesi, deniz aşı­rı memleketlerdeki Amerikan kuvvet­lerinin geri alınması, Komünist Çinin iştirakiyle beşli bir konferans ve bu memleketle ticaret münasebetlerinin yeniden tesisi.

Amerikalı komünistler kendilerini giz­lemek için ellerinden geleni yapmak­tadırlar. Komünist Parti üyelerine kart vermemektedir. Hücreler arası muhaberat için telefon ve telgraf kul­lanılması yasak edilmiştir. Parti üyeleri, polis tarafından tanınmamak için saçlarını boyamakta ve yürüyüş­lerini değiştirmektedirler. Faaliyetle­rini ifşa edebilecek akrabalarını ve dostlarını terketmektedirler.

9 Şubat 1954

 

— Augburg (Almanya) :

Sekiz kişiden kurulan bir askeri mah­keme 22 yaşlarında Henry Parker adında bir Amerikan askerini Alman kadınlarına tecavüzde bulunmak su­çundan idama mahkûm etmiştir.

Bu suretle zenci Parker tasallut su­çundan idama mahkûm olunan üçün­cü Amerikan askeridir.

Hüküm kat'iyet kesbettiği takdirde, ceza Amerikada infaz olunacaktır.

11 Şubat 1954

 

—  Washington :

Tokyodan uçakla gelen General John Hull basma verdiği beyanatta «Kore durumu daha bir müddet zorluğunu muhafaza edecektir» demiştir.

Güney Kore taarruza giriştiği takdir­de Amerikan kuvvetlerinin ne gibi tedbirler 2İacağı hakkındaki bir suale General Hull «Böyle bir güçlük çıkar­sa onu yenmesini biliriz» cevabını vermiştir.

Müttefik Kuvvetler Kumandanı, Baş­kan Singman Ree'yi Amerika ile işbir­liğine devam edecek büyük bir vatan­sever olarak vasıflandırdıktan sonra, komünistlerin Korede herhangi bir zamanda taarruza geçecek kabiliyette olduklarını ve kazanacaklarına emin oldukları takdirde taarruz edecekleri­nin muhakkak olduğunu söylemiştir.

Hindicini hakkında fikri sorulan Ge­neral Huil bu hususta herhangi bir yorumda bulunmayı reddetmiştir.

Diğer taraftan Amerikanın Tokyo Bü­yükelçisi John Allison General Hull ile aynı uçakta gelmiş, Japonya ile karşılıklı bir yardım anlaşmasının ha­zırlandığını sadece halledilecek bazı teferruat kaldığını bildirmiştir.

—  Washington :

Başkan Eisenhower dünkü basın top­lantısında, Amerikanın Hindicini si­yasetini açıklamış ve birçok kongre üyelerinin zihinlerini kurcalayan me­seleleri aydınlatmıştır. Şöyle ki:

Hindiçiniye Amerikan askeri kuvvet­lerini göndermek, Beyaz Saray için asla bahis mevzuu olmamıştır.

Başkan Eisenhovrer, dünkü konuşma­sında, uzun zamandan beri kararlaştı­rılmış bulunan ademi müdahale poli­tikasını anlatmış ve Hindicini ihtilâfı­nın kaydettiği son inkişafların da, Komünist Çinin doğrudan doğruya müdahalesi olmadan, Amerikanın bu siyasetini değiştirmiyeceğini söylemiş­tir.

Başkanın sözlerinden anlaşıldığına göre, Amerikanın Hindicini muvace­hesindeki siyasetinin başlıca unsurlarım şu suretle hülâsa etmek müm­kündür:

1)   Komünist Çin Hindiçiniye doğru­dan   doğruya   müdahale   etmedikçe, Amerikanın siyaseti ademi müdahale esasına bağlı kalacaktır. Bununla be­raber bu   ademi müdahale siyaseti Hindicini üslerine Amerikalılardan uçak makinisti gönderilmesine mâni olmamıştır ve gerektiği takdirde, Vi­etnam birliklerinin talim ve terbiye­sini hızlandırmak maksadiyle Ameri­kan öğretmenleri de gönderilebilecek­tir. Esasen bu mesele bir zamandır ba­his mevzuu edilmektedir ve bu husus­ta yakında bir karar alınması ihtima­li de vardır.

2)   Amerikanın Hindicini muvacehe­ sindeki siyaseti, Fransız ve Vietnam kuvvetlerinin mücadeleye devam etmelerini müstelzimdir. Geçen salı gü­nü Amerikan Savunma Bakanı Wilson, Hindiçinideki askeri durumu an­latırken bu durumun beklenmedik bir hal olmadığını ve vahamet de    ifade etmediğini    söylemiş   ve bir zaferin mümkün ve hattâ muhtemel olduğu­nu ilâve etmiştir. Washington'un nazarında Fransızların Hindiçinide tes­lim olmaları veya Vietmin kuvvetle­riyle mütareke akdetmeleri ortak Hin­dicini memleketlerini ergeç komünist hâkimiyeti altına sokacaktır. Bu iti­barla bir mağlûbiyet veya bir mütare­ke felâket olacaktır. Washington'un nazarında Hindicini Güney Doğu Asyanın kilidi mesabesindedir.

3) Bununla beraber Amerika, Pekin nezdinde müracaatta bulunması için Sovyet Rusyaya herhangi bir teklifte bulunmasına muarız değildir. Pekin nezdinde yapılacak bir teşebbüs, Ko­münist Çinin Hindiçiniye silâh ve malzeme vermesini durdurabilir. Di­ğer taraftan, Korede akdolunan mü­tarekeden sonra Amerikalı idareciler, Kore konferansını müteakip Hindicini meselesi hakkında da bir konferans toplanmasına prensip itibariyle mu­halif olmadıklarını bildirmişlerdir.

Hülâsatan, Amerikanın Hindicini mu­vacehesindeki siyaseti bugün için şu formülle ifade edilebilir:

 

Vakit kaşanmak ve bu arada Hindici­ni ortak devletlerinin askeri ve siyasi bünyesini takviye etmek. Ancak bu suretledir ki, bu devletler, müzakere sonunda aktedilecek bir sulhu müte­akip, komünist blokun peykleri haline gelmekten kurtulabilirler.

12 Şubat 1954

 

— Washington :

Amerikan Genel Kurmayından teyit edildiğine göre, Japonyada Tachikavrat'da üslenmiş olan 315'inci Amerikan hava tümeni Amerikan hava kuv­vetlerine mensup 200 teknisyenle be­raber gönderilecek malzemenin Hindiçiniye nakli ile görevlendirilmiştir. Amerikan askeri çevreleri sadece nor­mal bir vazifenin bahis mevzuu oldu­ğunu belirtmekte ve yabancı basında yayınlanan haberlere aykırı olarak Japonya ile Hindicini arasında bir «hava köprüsü» nün kurulmıyacağını ileri sürmektedirler.

Japonyada bulunan 315'inci Amerikan hava tümeni esasen Amerikadan Uzak Doğuya yapılan muhtelif yardım malzemelerinin nakli işiyle gö­revli bulunmaktadır.

— NewYork :

Kongrenin Atom Enerjisi Komisyonu Başkanı Sterling Cole dün beyantta bulunarak şunları söylemiştir:

Amerikan silâhlı kuvvetlerinin, sa­vunma yolunda birinci derecede atom enerjisine istinad edeceği günler uzak değildir. Halen atom enerjisi bütün askeri tasarılarımızın nüvesini teşkil etmektedir.

13 Şubat 1954

 

— Washington :

Amerikan Ayan Meclisi Çoğunluk Li­deri William Knowland dün gazeteci­lere yaptığı beyanatta, Asyalılar için komünizme karşı savaşta önderlik etmek zamanının gelmiş olduğunu söy­lemiştir.

Güney Kore birliklerinin Hindicimde Fransız  Vietnam kuvvetleriyle bir­likte savaşa iştirakleri ihtimali hak­kında fikri sorulan Ayan Çoğunluk Lideri, böyle bir teşebbüsün komünist­leri Güney Koreye karşı yeni bir istilâ hareketine sevk edip etmeyeceğinin bilinemeyeceğini ve ancak Asyadaki komünist olmayan memleketler ara­sında geniş bir işbirliği prensibine ta­raftar olduğunu beyan ederek sözünü şöyle bitirmiştir:

Asyanın komünist olmayan memleket­leri birlikte çalışmadıkları takdirde komünistler onları teker teker ele ge­çirebilirler. Gayretlerin bu istikamet­te birleştirilmesi müdebbirane bir ha­rekettir ve bu çoktan beri yapılmalıy­dı.

— Washington :

Temsilciler Meclisinde söz alan Cum­huriyetçi Mebuslardan Thomas Pelly Mısıra silâh ve mühimmat vermenin dehşetli bir hata olacağını beyan et­miş ve. şöyle demiştir:

«Emin olmadığımız bir dostun eline bir tabanca vermeden iyice düşünme­liyiz. Arap memleketlerine vereceğimiz silâhların, onları, İsraile karşı yeniden muhasemata girişmeğe tahrik etmeyeceğini ve bu suretle antikomünist memleketlerle birlikte teşkili­ni düşündüğümüz müdafaa tertibatı­nın yeni bir dahili harple zaafa uğramayacağını nasıl bilebiliriz.»

— Charlestone (Batı Virginia) :

Birleşik Amerika Temsilciler Meclisi Atom Enerjisi Komisyonu âzasından James Van Zandt dün burada Rotary klübünde yaptığı bir konuşmada Sov­yet Rusyada ilk atom bombası patlatıldığı vakit dakikasında haber almış­tık, demiş ve ezcümle şunları ilâve et­miştir :

«1945 yılında, Amerikanın Japonyaya atom bombası atmasının üzerinden çok geçmeden, Sovyet Rusya çevresin­deki mühim noktalara ses ve sarsıntı­ları tesbit eden gayet hassas âletler yerleştirilmişti. Fen adamlarımız, Sovyet Rusyanin da ergeç atom bombası­nı geliştireceklerini biliyorlardı.

Sovyet Rusyadaki bütün atom tecrü­beleri Ural dağları civarında Siberyada bir gölde yapılmaktadır.

Bahsettiğim âletler sayesinde, infilâ­kın hemen akabinde kuvvet ve istika­meti tesbit, sonra da istihbarat teşkilâtımızca yapılan müşahede ve tahki­kat, elde edilen malûmatı teyid ve tevsik etmiştir.»

14 Şubat 1954

 

— Washington :

Amerika Mümessiller Meclisi Dışişleri Komisyonu, üyelerinden Cumhuriyetçi Lawrence Smith ile Winston Prouty'yi bir rapor hazırlamak üzere gecen son­bahar özel vazife ile Arap memleket­lerine ve İsraile göndermiş bulunu­yordu. 23 eylül 953'ten 2 kasım 953'e kadar devam eden bu ziyaret sırasın­da iki kongre üyesi, Mısırı, Ürdünü, Lübnanı, Suriyeyi, Irakı, İranı, Kuveyti ve İsraili ziyaret etmiş ve bir ra­por hazırlamışlardır. Bu raporda tet­kik edilen başlıca mevzular Arap mül­tecileri, Yakın ve Orta Doğuda ger­ginlik sebepleri ve bu bölgeye yapılan Amerikan yardımının tatbikatı mese­leleridir.

Bugün neşredilen bu raporda, mümes­siller ezcümle şöyle demektedirler:

Mülteciler meselesini şimdi, esaslı su­rette ele almak zamanı gelmiştir. Amerika, altı yıldan beri gayri müsait şartlar içinde yaşayan 872.000 Arap mültecisi meselesiyle meşgul olmalı­dır.

Evvelâ bu mültecilere şunu anlatmak lâzımdır ki artık İsraildeki yerlerine dönmeleri ihtimali kalmamıştır. Ame­rika diğer taraftan İsrail ile Arap devletleri arasındaki münasebetlerin düşmüş olduğu çıkmaza da bir hal ça­resi bulacak tedbirleri almalıdır.

Raporlarının ilk mevzuunu teşkil eden mülteciler meselesinde Birleşmiş Mil­letler Teşkilâtının da hiçbir netice kaydedemediğini ve bu    mültecilerin bakımı için Amerikanın en büyük yü­kü iktiham ettiğini ve nitekim 1954 mali yılında bu iş için 44 milyon dolar harcettiğini belirten mümessiller, bun­dan böyle bu işin, yani mültecilerle alâkadar olmak vazifesinin Araplara teveccüh ettiğini ve bunu başarabil­meleri için mültecilere ayrılan tahsi­satın Araplara emanet edilmesi lâzım geldiğini ifade etmektedirler.

Raporu hazırlıyan mümessillere göre böyle bir siyaset, sonunda, Arap mül­tecilerinin, iltica ettikleri memleket­lerde yerleşmelerine imkân verebilir. Halbuki haien bu memleketler bir ta­kım dahili ve harici meselelerle uğ­raşmaktadırlar. Bu meselelerin başın­da İsrail ile Arap memleketleri ara­sında münasebet kurulamamış olması gelir.

İki Cumhuriyetçi mümessil, Araplarla İsrail arasındaki münasebetleri islâh edebilmek ümidiyle aşağıdaki tavsiye­leri ileri sürmektedirler:

1  — Birleşmiş Milletler Teşkilâtının karar ve tavsiyelerine uymayan mem­leketlere Amerikan yardımının kesilmesi.

2  — Amerika, bugünkü şartlar dahi­linde Arap mültecilerinin    İsraildeki yerlerine dönmeleri siyasetini desteklemiyeceğini bildirmelidir.

3  — Amerika, 25 mayıs 1950 tarihli Fransız, İngiliz, Amerikan müşterek beyannamesinde ifade edilmiş olduğu veçhile, İsrailin bugünkü hudutları hakkındaki durumunu tekrar teyid et­melidir.

4  — Amerika, İsrailin, Arap mültecile­rine İsrailde kaybetmiş oldukları gay­ri menkuller karşılığı ve şahsi ziyan­lara karşılık olmak üzere    tazminat vermesini istemelidir.

5  — Keza Amerika, Arap memleketle­rinin İsraile tatbik etmekte oldukları ablukanın kaldırılmasını talep etme­lidir. Bundan başka. Arap memleket­lerinin İsrail firmalarına veya İsraille ticaret yapan Amerikan firmalarına boykotları da son bulmalıdır.

Raporu hazırlıyanların kanaatine gö­re, bu meselelerin hal edilmesi başlı başına, bugünkü muhasemata son vermese de, aradaki gerginliği azalt­mak için müzakere başlangıçlarına zemin ha zır Uyabilir.

—  Washington :

İki Cumhuriyetçi mümessil Yakın Doğudaki siyasi, iktisadi ve sosyal istik­rarsızlığın Sovyet ajanlarına mükem­mel bir zemin teşkil ettiğini belirttik­ten sonra dünya petrollerinin mühim bir kısmına sahip olan bu bölgenin Amerika ve umumiyetle hür dünya için arzettiği ehemmiyetten bahset­mektedirler. İki mümessil bu memle­ketlerin herbirinin umumi bir tablo­sunu çizdikten sonra, siyasi sahada bir birlik şanslarının az olduğu ve Arap Birliğinin şimdiye kadar bütün faaliyetini İsraili boğmağa hasrettiği intibaını ifade etmektedirler. Mümes­siller, buna mukabil iktisadi sahada daha büyük ölçüde birleşmenin müm­kün olacağı fikrindedirler. Arap mem­leketleri arasında tahakkuk ettirile­cek olan bu birleşme bölgenin sükûna kavuşmasında âmil olacaktır. Meselâ Akdenizi Basra körfezine bağlayacak büyük bir kara yolunun inşası düşü­nülebilir. Esasen bu tasarı halen mü­zakere mevzuu olmaktadır. Cumhuri­yetçi mümessillerin kanaatine göre bu yol tasarısı iktisaden birleşmenin baş­lıca âmillerinden biri olabilir.

— Washington :

Yakın Doğu hakkında bir rapor ha­zırlayan iki Amerikan kongre üyesi, bu bölgedeki muhtelif memleketler hakkında şu notları kaydetmektedir­ler:

Mısır ve Süveyş Kanalındaki İngiliz üsleri: Harp zamanında Mısırlılar ta­rafından idare edilen bir üssün İngi­liz kuvvetlerine fayda sağlayıp sağlayamıyacağı ciddi bir sual konusudur. Sulh zamanında böyle bir üssün Mısırlılar tarafından idamesi pek muh­temelen mümkün olacaktır. Fakat harp zamanında muharip kuvvetle­rin, böyle bir anlaşma çerçevesi için­de üslerden gerektiği şekilde fayda­lanmaları ihtimal haricindedir.

Mümessiller Mısırda Necib'in halk ta rafından sevildiğini, buna mukabil Suriyede Çiçekli rejiminin halk arasında pek makbul addedilmediğini kay­detmektedirler.

Iraka gelince, bu memleketin İngilizlerle olan münasebetlerine rağmen, Eağdadda Amerikaya karşı bir temayül ve Amerikadan askeri yardım ve teknisyen celbetmek arzusu müşahe­de edilmektedir.

İrana gelince, mümessiller şuna kanidirler ki, bu memleketin Sovyet hâki­miyeti altına düşmemesini sağlamak Amerika ve hür dünya için kati bir zarurettir. Halen Başvekil bulunan Zahidi vaziyete hakim görünmekte­dir.

Amerikan kongre üyelerinin Suudi Arabistan! ziyaretleri Aramco şirke­tiyle Amerikan hava üslerinde çalışan Arap müstahdeminin grevine rastla­mıştır. Mümessillerin kanaatine göre, bu sosyal huzursuzluğun sebebi, eski Kral İbnissud'un, petrol satışından el­de edilen kârı şahsi gayelere kullan­mış olmasıdır.

Bir milyon 400 bin nüfusu içinde 475.826 Filistin mültecisini barındıran Ürdüne gelince burada resmi makamlar Amerikadan borç almak niyetini izhar etmişlerdir. Bu suretle büyük sulama işlerini başaracaklarına kanidirler. Fakat Amerikan kongre üyele­ri istenilen 50.000.000 doların, bugün­kü şartlar dahilinde bir işe yaramıyacağı kanaatindedirler.

Raporda nihayet İsrailin durumu da belirtilmekte ve bu genç devletin tica­ret muvazenesini sağlamak için ziraate ehemmiyet vermesi lüzumu ileri sü­rülmektedir.

— Santa Ana (California) :

Kanatsız bir tecrübe uçağı dün yirmi dakikalık bir uçuşla 700 metre irtifaa yükselmiştir.

Pilot, Bili Hortow, plânını kendi ha­zırladığı dört tonluk tecrübe uçağının yedi saniyede kolaylıkla havalandığını ve bir dakikada 700 metre irtifaa yük­seldiğini söylemiştir.

Uçak, 10 yolcu taşıyabilecek hacimdedir ve saatte 480 kilometre hızla uç­maktadır.

16 Şubat 1954

 

— Washington :

Illinois eyâleti Demokrat Ayan üyesi Douglas, Başkan Eisenhower'den, Rusyanın peykleriyle diplomatik münase­betleri kesmesini isteyen bir karar suretini bugün kongreye sunmuştur.

Ayan üyesi, Rusyaya tabi olan Baltik memleketlerine karşı Başkan Roosevelt'in tatbik ettiği tanımamazlık dok­trinini hatırlatmış ve bu doktrinin, harpten sonra Sovyet hakimiyetine giren bütün memleketlere yani, Polonya, Romanya, Bulgaristan, Maca­ristan ve Çekoslovakyaya da teşmil edilmesi lâzım geldiğini belirtmiştir.

Douglas'a göre bugünkü şartlar Arna­vutluğu ayrı bir kategoriye dahil et­mektedir, Yugoslavyaya gelince, bu memleket Sovyet hakimiyetinden kur­tulmuştur.

Birleşmiş Milletlerin, devletler huku­kunda hakiki bir kuvvet kaynağı teş­kil edebileceğine işaret eyleyen senatör bu teşkilâtın da Roosevelt doktri­nini kabul etmesini teklif etmiştir.

17 Şubat 1954

 

— Plam Beach :

Amerikan Hava Orduları Erkânı Har­biye Reisi General Matthew Ridgway, Plam Beach'te «Dört Sanat Cemiyeti» nde yaptığı bir konuşmada asker, sa­natkâr ve âlim arasındaki münase­betlerden bahsetmiş ve bu arada önü­müzdeki nisan ve mayıs aylarında Kuzey Karolinada cereyan edecek olan manevralar esnasında kara kuv­vetlerinin taktik himayesi için iki ye­ni füzenin kullanılacağını bildirmiş­tir.

— Washington :

Resmi şahsiyetlerin bugün bildirdiklerine göre, Amerika, Komünist Çini 101 Amerikan vatandaşını zorla Çin kıta­sında alıkoymakla resmen itham et­miştir.

Bu husustaki protestoyu, geçenlerde İngiltere vasıtasiyle Pekin hükümeti­ne tevdi etmiştir. Bilindiği gibi Amerika Komünist Çin rejimini tanıma­makta, Cinle olan meseleleri yabancı diplomatlar vasıtasiyle halletmekte­dir.

Anlaşıldığına göre, son notada, halen hapis yatan 32 Amerikan vatandaşı­na karşı yapılan gayri insani muame­leler protesto edilmektedir. Geri ka­lanlar da Cinden ayrılamamaktadır­lar.

Bu Amerikan vatandaşların çoğu, komünistlerin memleketi istilâ etmesiy­le, harice çıkamamış olan misyoner, öğrenci ve iş adamlarıdır. Bunlardan üçü de geçen yılın mart ayında Hong Kong açıklarında yelkenlide gezerken yakalanan National Broodcasting Radyo Şirketi ve eski United Press muhabiri Richard Appleyate, Millet­lerarası Haberler Servisi muhabiri Don Nixon ve ticaret kaptanlarından Ben Krasner'dir.

18 Şubat 1954

 

— Şikago :

Mümessiller Meclisi üyelerinden ve Kongre Atom Ener j isi Komisyonu Başkanı Sterling Cole, çimento imalâtçıları kongresinde söylediği bir nu­tukta, 1952'de Eniwtok'da yapılan hidrojen bombası tecrübelerinde bir adanın yok olduğu hakkındaki haber­leri teyid etmiş ve şunları ilâve etmiş­tir:

Bundan başka, infilâk neticesinde, Okyanusun dibinde 1600 metre kut­runda ve 50 metre derinliğinde bir çukur açılmıştır.

Cole'e göre, bu neviden bir infilâk bir şehrin 5 kilometre nısıf kutur içinde kalan bütün binalarını yerle bir edebilir.

Amerikanın şimdi bir seri atom bombasına sahip bulunduğunu ve bunlar­dan bazılarının Oiroşima'ya atılan bombadan 25 misli daha kuvvetli ol­duklarını söyliyen Cole, «Şimdi artık bir seri hidrojen silâhı fikrine de alışmalıyız» demektedir.

Atom Enerjisi Komisyonu Başkanı bundan sonra, Sovyet Rusyanın hiç şüphesiz iki üç sene zarfında Amerikaya karşı bir atom veya hidrojen ta­arruzu açabilecek duruma gelebilece­ğini söylemiş ve bugünkü müdafaa şartları dahilinde bu taarruza katıla­cak olan 10 düşman tayyaresinden 9'unun hedeflerine varabileceklerini ilâve etmiştir. Cole'e göre, bu uçaklar herhangi büyük bir şehrin hayati merkezlerini tahrip edebilecek bomba­lar taşıyacaklardır. Bu itibarla şimdi çok daha müessir bir müdafaa siste­mi kurmak lâzım geldiğini söyliyen Cole sözlerine şöyle devam etmiştir:

Avcı uçaklarıyla ve radyo ile idare edilen atomik mermilerle Kuzey Ame­rika kıtasının kıyılarını kontrol altına almak mümkündür. Bu suretle hücum edecek düşman bir atom barajı ile karşılaşacaktır.

10 Şubat 1954

 

— Washington :

Birleşik Amerika Uzak Doğu Başko­mutanı General John Hull, bugün bu­rada yaptığı basın toplantısında, önümüzdeki hafta başında Tokyo'ya dö­nünce Amerika  Japonya' karşılıklı güvenlik andlaşmasının müteferri kı­sımları tamamlanacaktır, demiş ve şöyle devam etmiştir:

Andlaşma esasları gereğince Amerika Japonyaya adalarının müdafaası ba­kımından halen noksanını duyduğu malzemeyi verecek. Ve modern harp hakkında tavsiyelerde bulunacaktır.

Japonyanın şimdiki müdafaa sistemi kifayetsizdir ve Japon Meclisinde gö­rüşülmekte olan munzam 100.000 kişi­lik kuvvete şiddetle ihtiyacı vardır. Bu müdafaa anlaşması Avusturalya ve Kore ile yapılan anlaşmalar gibidir ve Japonyayı Pasifik demokrasile­ri mihrakına sokacaktır.    Anlaşmada Japonlara modern silâhları öğretecek askeri müşavir heyetlerinin kurulma­sı, aynı zamanda, Japon kuvvetlerinin talim ve savaş uçaklarının temini der­piş olunmaktadır.

21 Şubat 1954

 

— Lüksemburg :

Bugün saat 15.00'de Amerikan hükü­meti ile Avrupa Çelik ve Kömür Birli­ği Yüksek Otoritesinin müştereken ya­yınladıkları tebliğde,"Yüksek Otorite­nin yatırım programına Amerikanın yardım etmesi tasarısının tatbik mev­kiine konulması hususunda, gelecek ay içinde Amerika hükümeti ile Yük­sek Otoritenin Washington'da müza­kerelere başlaması hususunda muta­bakata varılmış olduğu bildirilmekte­dir.

Tebliğde, aynı zamanda, Amerikan hükümeti ile Yüksek Otoritenin son aylar zarfında bu hususta ihzari görüşmelerde bulundukları ilâve olun­makta ve şöyle devam edilmektedir:

«İhzari görüşmelerimiz Başkan Eisenhctver'in 1953 haziranında ifade etti­ği, Amerika hükümeti veya mali ajanslarından birinin, Yüksek Otorite­nin yatırım programlarına esaslı ve müessir bir şekilde yardımda bulunması hususundaki temennilerine İsti­nat etmiştir.»

— Washington :

Amerikan Müdafaa Vekili M. Robert Stevens, Senatör Mac Carthy'nin Tâli Tahkikat Komisyonunda ifadelerine müracaat edilmek üzere salı günü için davet edilmiş olan subaylara, bu da­vete icabet etmemeleri emrini vermiş­tir.

M. Stevens bu emrinde o gün bizzat kendisinin Tâli Komisyon huzuruna çıkacağını bildirmiştir.

M. Stevens'in bu emri cumartesi ak­şamı yayınlanan bir tebliğde halkın ittılâma vazedilmiştir.

Bu tebliğde şöyle denilmektedir: «Müdafaa Vekili    Robert T. Steven Senatör Mac Carthy Tâli Komisyonu­na salı günü için çağırılmış olan su­baylara bu davete icabet etmemeleri enirini vermiştir. Vekil Stevens, Mac Carthy komisyonu tarafından bizzat davet edilmiştir ve salı günü komis­yona kendisi gelecektir.»

22 Şubat 1954

 

— Washington :

Selâhiyetli kaynaklardan bugün bildi­rildiğine göre, Birleşik Amerika, Pa­kistan Başvekili Muhammed Alinin talebi üzerine bu memlekete sür'atle askeri yardım yapacaktır.

Bunlara göre, Başkan Eisenhower önümüzdeki hafta zarfında Pakistanın Amerikanın silâh yardımına lâyık ol­duğunu beyan edecek ve bunu taki­ben Pakistanın ihtiyacı olan teçhizat tipinin tayini için bir Amerikan aske­ri heyetinin bu memlekete gönderile­ceği açıklanacaktır.

Sovyetler Birliğinin Güney kanadında hür dünyanın güvenliğini sağlayacak olan yeni Türk  Pakistan siyasi ve tedafüi anlaşmasına Eisenhower ida­resi büyük bir itimat beslemektedir.

Amerikanın Pakistana askeri yardım­da bulunması kararı burada uzun mü­zakerelerden sonra ve Hindistan ile Sovyet Rusyanın buna şiddetle muha­lif olduğu bilinerek alınmıştır.

Pakistan, kendi hesabına bazı tank ve askeri teçhizat satın almışsa da şimdi­ye akdar Amerikadan askeri yardım görmemiştir.

Bu defaki yardımın miktarı hakkında kat'i bir rakam verilmemekte fakat programın şumülü ve malzeme tipi üzerinde Washington ile Karaşi ara­sında bazı anlaşmazlıklar olduğu sa­nılmaktadır.

Diğer taraftan Amerikan resmi şah­siyetleri bahis konusu muhalefetlere rağmen Pakistana bu askeri yardımın yapılmasını biri siyasi diğeri askeri şu iki sebebe istinat ettirmektedirler;

1 — Mısır ile diğer Arap memleketle­rindeki bozuk durum karşısında Türk Pakistan anlaşması hayati bir ehemmiyetsiz etmektedir.

Türkiyenin bir taraftan Yunanistan ve Yugoslavya ile bir anlaşmaya var­mış olması ve diğer taraftan da NATO'nun üyesi bulunması Pakistanı hür dünyanın muhit müdafaasına bağlamaktadır.

2 — Uzak Doğudaki Amerikan Elçile­rinden  alman  raporlardan  anlaşıldı­ğına göre, Amerikayı Birleşmiş Millet­ler ile   buna   mümasil   teşekküllerde daima  desteklemiş    olan Pakistana, Nehru'nun itirazı üzerine yardım ya­pılması batı taraftarı diğer Asya memleketlerinde Washington'un sem­patisine güvenilmiyeceği kanaatini uyandıracaktır.

23 Şubat 1954

 

— Filadelfiya :

Dün «Amerikan İhtilâl Çocukları Der­neği» Ayan üyesi Mac Carthy'ye «İyi vatandaş» madalyasını vermiştir. Bu münasebetle yine bir nutuk söyleyen Mac Carthy, Harbiye Vekili Stevens'ten bahisle «Bu zat dürüst bir zattır lâkin çabuk aldanıyor» demiştir.

Ayan üyesi bu suretle Stevens'in, Özel Tahkikat Komisyonunun davetine icabet etmemeleri yolunda bazı subay­lara vermiş olduğu emre telmih et­mekte idi. Mac Carthy, Harbiye Veki­linin yanlış haberler aldığını ve el'an demokrat idarenin geri gelmesi hül­yasını besliyenler tarafından aldatıl­dığını söylemiş, bundan sonra yargı­lamış olduğu General Zwicker hak­kındaki raporunu okumaya başlamış­tır. Bu rapor çok şiddetli tâbirlerle ve ağır ithamlarla doludur.

Ayan üyesi raporu okurken bir ara durmuş ve dinleyicilerine hitaben şunları söylemiştir:

Çok hafif yazmışım, raporu yeniden kaleme alacak olsam daha ağır tâbir­ler kullanırdım.

Bilindiği gibi Mac Carthy general hakkında şöyle bir hüküm   vermişti.

Bu adamın ya namusundan yahut ze­kâsından şüphe etmek lâzım. Bütün vazifelerinden azledilmelidir.

— Santa Fe (YeniMeksika):

Amerikan Ordu Kurmay Başkanı Ge­neral Ridgway dün burada Amerikan ordu personel şeflerinin toplantısında söylediği bir nutukta ezcümle şöyle demiştir:

«Kremimde toplanmış bulunan bir grup sinsi adam her dakika bir harbe sebep olabilir. Bu tehdit ilânihaye devam edebilir. Kremlindekilerin elinde büyük bir ordu vardır ve bu orduya kat'i surette hakimdirler. Bu adamlar gizli gizli biaim felâketimizi hazırla­mağa çalışıyorlar. Bizi tehdit eden tehlike, ani olarak bir askeri ihtilâfa inkılâp edebilir. Harp çok uzaklarda patlıyabilir fakat uzak da olsa bu harp doğrudan doğruya bize yöneltilmiş olacaktır.

Bu tehdit karşısında Amerika özel sa­vunma meseleleriyle meşgul olmakta­dır. Memleketimiz, muhasemat baş­ladığı taakdirde derhal mukabil darbe­yi vurabilecek durumda bulunmalı­dır.»

Eundan sonra General Ridgway Ame­rikanın bugünkü askeri nazariyesini izah etmiş ve demiştir ki:

Ordu taarruzi değerini arttırmak için lâzım gelen bütün gayreti sarfetmelidir. Birçok vasıtalara başvurarak bu gayeye erişmeğe çalışıyoruz. Ateş kuv­vetinin, hareket kabiliyetinin arttırıl­ması ve ilk hatlardaki birliklerin kontrol ve kumandasının mükemmel bir hale getirilmesi bu tedbirler meyanındadır.

— Chicago :

Amerika Dışişleri Vekâleti Müsteşarı Walter Bedeli Smith bugün Chicagoda dünya ticaret konferansında yap­tığı konuşmada, şunları söylemiştir:

«Berlin konferansının tesirlerinden biri de Sovyet propagandasının aylar­ca devam eden faaliyetinin neticeleri­ni bir anda silmek olmuştur. Bir yıl­dan beri ve bilhassa Stalin'in ölümünden sonra, Avrupalı devlet adamları­nın bir çoğu yeni bir ümitle, artık batının Kremimde teessüs eden yeni re­jimle müsbet neticeler verecek müzakerelerde bulunmasının belki müm­kün olacağını zannetmişlerdi. Molotof Berlinde, sadece Avrupa ordusu fikri­nin terk e dilme s ini istemekle kalma­mış, fakat Atlantik Paktı Teşkilâtının dağıtılmasını ve Amerikanın Avrupaya yaptığı askeri yardıma son veril­mesini de istemiştir. 26 nisanda Cenevrede açılacak olan UzakDoğu konferansını bahis konu­su eden Bedeli Smith şunları söyle­miştir :

«Biz Korenin birleştirilmesi ve bu memleketin bağımsızlığa kavuşması meselelerini müzakere etmek için hasımlarımızı konferans masasına ge­tirmeğe çalıştık. Berlinde varılan an­laşma bu imkânı sağlamıştır. Cenevre konferansı muvaffakiyetsizliğe uğra­yacak olursa bu, komünistlerin niyet­lerini daha açık olarak gösterecek­tir.»

Amerikan Dışişleri Vekili Dulles'in Çin komünistlerine, Hindiçiniye yapı­lacak silâhlı bir müdahalenin, tesir sahası sadece Hindiçiniye münhasır kalmıyacak vahim neticeler doğurabi­leceği hususunda yapmış olduğu ihta­rı hatırlatan Bedeli Smith sözlerine şunları ilâve etmiştir:

«Komünist Çin liderleri azami zarar ve tehlikesi sadece kendi sözde gönül­lülerinin kaybına münhasır kalacağı emniyeti ile Korede veya Hindicimde artık yeni bir tecavüz hareketini göze alamazlar. Bu ihtarın, Komünist Çi­nin tecavüzkâr bütün maceralarını önlemesi icap eder.»

Bedeli Smith sözlerine şöyle devam etmiştir:

«Hindiçinideki askeri durum gayet lehtedir. Komünist taktiği sadece az mukavemet olan bölgelerde muvakkat ilerlemelerde bulunmaya, askeri ba­kımdan hiç bir kıymeti haiz bulunmayan köyleri ele geçirmeye ve nihayet bütün bu faaliyeti birinci derecede ehemmiyeti haiz askeri bir harekât olarak göstermeye münhasır kalmak­tadır. Sadece bazı ehemmiyetsiz bölgeleri ele geçirmeye matuf olan bu taarruzların gayesi aynı zamanda psi­kolojik bir mahiyet de arzetmektedir.

Taktik bakımdan Fransızların duru­mu çok sağlamdır. İleri hatlarda bu­lunan subaylar durumu karşılamak hususunda kendi kabiliyetlerine gü­venmektedirler.»

Daha sonra meselenin siyasi veçhele­rine ve birleşmiş devletler mevzuuna temas eden Bedeli Smith şunları söy­lemiştir:

«Vietnam, Laos ve Kamboç halkının, bir sömürge siyaseti uğrunda değil fa­kat kendi hürriyetleri için savaşmak­ta olduklarını idrâk etmeleri asıldır. Bir defa bu kanaat yerleştikten son­ra halk muvaffakiyete gitmeyi bile­cektir.»

Konuşmasına devam eden Bedeli Smith Hindicini savaşının 8 seneden beri iktisadi, manevi ve askeri bakımdan Fransaya neye mal olduğunu uzun uzadıya izah ederek şunları söy­lemiştir:

«Fransızların Hindiçinide sarf etmek t e oldukları gayretleri hakiki değeri ile Ölçemiyoruz.»

Bundan sonra Hindicini ve Kore me­selelerini bir arada mütalâa etmek niyetinde olduğundan bahseden Be­deli Smith Kore ve Hindiçininin aynı harekât sahasının iki cenahını teşkil ettiklerine işaret etmiş ve sözlerine şöyle son vermiştir:

«Fransaya ve Birleşik Laos, Kamboç ve Vietnam devletlerine harp malze­mesi bakımından yardım edebileceği­miz her yerde bu yardımı yapacağız.»

— Washington :

Amerika Dışişleri Vekâletinden yayın­lanan bir tebliğde, Dışişleri Vekili Foster Dulles'in pazartesi günü kongre li­derleriyle yaptığı görüşmede «Ameri­kanın Komünist Çin rejimini tanırmyacagı» m söylemiş olduğu bildiril­mektedir.

Tebliğde şunlar ilâve ediliyor: Amerika bu hususta şartlarını Sovyet Rusyaya bildirmiş ve kabul ettirmiş­tir. Buna göre Korede ve Hindiçinide birleşmeyi temin edecek olan konfe­rans, Amerikanın Çin muvacehesinde­ki siyasetini değiştirmesine hacet kal­madan tahakkuk edecektir.

Dulles kongre liderlerine şöyle demiş­tir: «Berlin konferansı Sovyet siyase­tinin esaslarını açığa vurmuştur.»

24 Şubat 1954

 

— Washington :

Senatör Mac Carthy bugün Ordu Ve­kili Robert Stevens ile bir anlaşmaya varmış ve yarın ifadesini almaktan vazgeçmiştir.

Stevens bu anlaşmada orduya men­sup subayların Mac Carthy komisyo­nunda şahitlik yapmalarına müsaade etmeyi kabul etmiştir.

Bu anlaşmadan sonra şu beyanname neşredilmiştir:

«Komünizmin ve komünistlerin silâh­lı kuvvetlerden atılması hususunda Ordu Vekâleti ile Senato Tahkikat Tâli Komitesi tamamiyle mutabıktır.»

25 Şubat 1954

 

— Washington :

Birleşik Amerika dün Sovyetler Birli­ğine müracaat ederek geçen yaz Ja­pon denizinde Ruslar tarafından düşürülen bir Amerikan uçağı ve kayıp 16 havacının âkibetleri hakkında ma­lûmat istemiştir.

Dışişleri Vekâleti 26 ocakta Moskovaya bir nota vererek bu hususta bilgi istemiş, fakat verilen cevabı tatminkâr bulmamıştır.

Birleşik Amerika tarafından Moskovaya tevdi edilen ikinci nota, geçen temmuzda Kuzey Korede düşürülen bir Rus uçağı hakkındadır. Rusya bu uçağın harp sahası dışında Mançuryada düşürüldüğünü iddia ederek 1.861.450   dolar  tazminat  istemiştir.

Yapılacak tahkikat neticesinde Birle­şik Amerikanın Sovyet Rusyaya karşı borçlu olduğu tahakkuk ederse bu borcun nazarı itibare alınacağı bildi­rilmiştir.

— Washington :

Washingtondaki Polonya Büyükelçili­ğine bugün verilen Amerikan notasın­da şöyle denilmektedir:

Amerika hükümeti, Polonya hüküme­tinden, NewYork, Chicago ve Detrcit'deki Başkonsolosluklarda personelini geri çağırmasını istemektedir.

Bu Konsolosluklar şimdiki şartlar al­tında, Amerika ile Polonya arasındaki münasebetlerin idaresinde faydalı bir rol oynamamakta dırlar.

26 Şubat 1954

 

— Washington :

Başkan Eisenhower,    Amiral Jerauld Wright'i, Amiral Lynde Mac Cormich'in yerine Atlantik Filosu Başkomutanlığına tayin etmiştir.

Amiral Mac Cormich, Newport'daki Deniz Harp Okuluna müdür tayin edilmiştir.

28 Şubat 1954

 

— Washington :

Washington'daki Polonya Konsoloslu­ğunun bir sözcüsü, Dantzig Amerikan Konsolosluğunun kapatılması hakkın­da Amerikan hükümeti nezdinde bir talepte bulunulduğunu teyit etmiş ve bu tedbirin Birleşik Amerikadaki son üç Polonya Konsolosluğunun Ameri­kan hükümetinin isteği üzerine kapa­tılmış olmasına bir mukabele olarak ittihaz edildiğini ilâve etmiştir.

Amerikan Dışişleri Vekâletinin bir sözcüsü de, Amerikan hükümetinin, Polonya hükümeti tarafından böyle bir karar alınacağına esasen intizar etmekte olduğunu söylemiştir.

17 Şubat 1954

 

— Washington :

Başkan Elsennower bugün kongreye, Atom Enerjisi Kanununun tadi­lini isteyen şu mesajı göndermiştir:

«Birleşik Amerika ve hür dünyanın müdafaa ve ekonomisini kuvvet­lendirme gayesi ile kongreden, 1946 tarihli Atom Enerjisi Kanununda bazı değişiklikler yapılmasını talep ediyorum.

Bu tadilât şu gayelere hizmet edecektir:

1  — Atom enerjisine taallûk eden muayyen bazı meselelerde, müttefik­lerimizle işbirliğinin genişlemesine yarıyacaktır.

2  — Atom enerjisi ile alâkalı haberlerin neşir ve kontrolünü mümkün kılacaktır.

3  — Atom enerjisinin sulh gayelerine hizmet etmesi için hususî teşeb­büsü teşvik edecektir.

1946 da Atom Enerjisi Kanununun hazırlandığı zaman, dünya atom devrine henüz girmiş bulunuyordu. Bu tarihten bir yıl önce, Birleşik Amerika yeni ve muazzam bir enerji kaynağının sulh gayelerine hiz­met edebileceğini açıklamıştı. Biz o tarihte bile atom enerjisinden sulh için ve yapıcı hususlarda istifadeyi ümit etmiştik.

Bu yeni enerji kaynağı milyonlarca insanın zihninde insanlığın kitle halinde imhasına sebep olan atom bombası şeklinde yerleşti.

İşte Atom Enerjisi Kanunu bu hava içinde hazırlandı. Kanun esas iti­bariyle millî müdafaamıza hâlâ elverişlidir.

1946 da bu kanun hazırlanırken, atom silâhlarının kayıtsız şartsız Bir­leşik Amerika hükümetinin inhisarına alınması kararı pek isabetli ol­mamıştır. Nitekim kanun yürürlüğe girdikten üç yıl sonra inhisar kalkmıştır.

Atom silâhlarının son seneler içindeki serî inkişafı 1946 da yaptığımız tahminleri çok geride bırakmıştır. Atom enerjisi ile işleyen ilk denizal­tının geçen hafta denize indirilmesi tekâmülün seyri hakkında bir fikir vermektedir.

Kısa bir zamanda keydedilen ilerlemenin atom enerjisi siyasetimizde bir değişiklik husule getirmesi tabiîdir. 1954 yılının müdafaa şartları, askerî sahada Birleşik Amerikanın atom inhisarını elinde bulundur­masına imkân bırakmamaktadır. Binaenaleyh Amerikan halkının ve hür dünya milletlerinin müşterek menfaati uğruna bazı tahditlerin kaldırılması elzemdir.

Bu muhtelif unsurların objektif olarak kıymetlendirilmesi bizi açıkça şu neticeye götürmektedir:

Müdafaa mülâhazalariyle ve atom silâhlarının kullanılışına dair bazı mahdut malûmatın müttefiklerimize süratle nakli bizim atom saha­sındaki kuvvetimizi arttıracaktır. Atom enerjisinin barış uğrunda kul­lanılması için bunlar daha süratle geliştirilebilir ve menfaatleri, dost milletlerle daha da genişlemiş bir işbirliği ve Amerikan sanayinin da­ha büyük iştirakiyle daha geniş surette  gerçekleşebilir.

Askerî kudretimizi arttırmakla gelişmemizi hızlandırıp hür dünyayı kuvvetlendirmiş olmaktayız. İşte bu ruh ile millî müdafaa ve refahın gayet ehemmiyetli meselelerini nazarı itibara alarak kongreye Atom Enerjisi Kanununda bir takım tadilât yapmasını tavsiye ediyorum.

Dünya politika sahnesinde en cesaret verici inkişaf bu atom sahasında diğer milletlerle yapılan işbirliği ve hür dünyanın müdafaası için mil­letlerarası işbirliğinin gelişmesi olmuştur.

Dostlarımızla yaptığımız müşterek müdafaa anlaşmaları herhangi bir mütecavizin cezasını süratle bulacağı ve mağlûbiyetinin kaçınılmaz olacağı hususunda bir ikaz teşkil etmektedir. Barış uğrundaki bu kud­retli tesir mümkün olduğu kadar kuvvetli ve muknî olmalıdır.

Dostlarımızdan birçoğu atom silâhlarının kullanılması mevzuunda ma­lûmat sahibi olmak fırsatı bulamamışlardır. Halihazır kanunla, dost milletlere bizimle beraber müşterek askerî harekâta iştirak için lüzum­lu stratejik malûmatı veremediğimiz gibi bir atom tecavüzü halinde kendi müdafaaları için de Lüzumlu bilgiyi verememekteyiz.

Atom silâhlarının kullanılması ve bunlara karşı müdafaa hususunda dostlarımıza malûmat vermekle kendi güvenliğimizi de arttırmış ola­cağız.

Hür dünyanın müessir bir müdafaa birliği teşkil etmesi için bu sahaya, ait atom hâdiselerinden haberdar olması icap etmektedir.

1951 yılındaki mevcut müdafaa ihtiyaçlarını karşılamak için kongre atom enerjisi mevzuunda tahditlerle dolu bir mevzuat kabul etmiştir. Bu tahditlerin bugünkü şartlar altında değiştirilmesi icap etmektedir. Ancak bu suretle malûmat verme salâhiyeti millî menfaatimiz için da­ha iyi bir şekilde kullanılabilecektir.

Ben Atom Enerjisi Kanununun dost milletlerle malûmat teatisinde bu­lunmamızı mümkün kılacak bir şekilde tadilini tavsiye ediyorum.