13.1.1953
×

Hakkında

Künye

İletişim

1 Ocak 1953

 Ankara:

Amerikanın Sesi Radyosuna beyanat ve­ren Birleşik Amerikanın Türkiye Bü­yükelçisi Mc Ghee, Türkiye ile Amerika arasındaki ticarî münasebetlere temasla şunları söylemiştir:

«İki  memleket  arasındaki  ticarî  müna­sebetler  gayet  tatminkâr  bir     safhaya girmektedir. Amerika, öteden beri Türk aitünü  için  iyi bir pazar teşkil  etmiş-ir. Son yıllar zarfında Amerika Türkiye geniş  mikyasta krom ve  manga-1e satın almaktadır.

Amerikanın Türkiyeye bugüne kadar vaptığı sermaye yatırımı hatırı sayılır îerecede olmakla beraber muazzam de Türk hükümetinin memlekette petrol kaynaklarının inkişafını sağlamak üze­re memlekete petrol şirketlerinin gel­mesini teşvik mahiyetinde aldığı karar Amerikan firmaları için yeni imkânlar yaratmaktadır. Bu karar Amerikan ser­mayedarlarını Türkiyede yatırımlar yapmıya teşvik edecektir. Daha şimdiden bu gibi teşebbüslere girişmeyi tasarlayan birçok Amerikalı sermayedar var­dır.»

Mc Ghee, Türkiye ile Amerika arasın­daki kültürel münasebetler ve Öğrenci ve Öğretmen mübadelesi hakkında şuna  söylemiştir:

Öğrenci ve öğretmen mübadelesine ehemnjyet vermek lâzımdır. Zira Tür­kiye ile memleketimiz arasındaki dostluğun bekası için sadece askerî bir iş­birliği ile iktifa edilmemelidir. İki mem­leket arasındaki kültürel bağlar bugün her zamankinden daha kuvvetlidir.»

Birleşik Amerikanın Türkiye Büyükelçi­si Amerikanın Sesi Radyosuna verdiği beyanatta, Türkler hakkındaki intihala­rını şu suretle belirtmiştir:

 Türkler, birçok hususlarda bizi çok andırıyorlar. Türkler, dürüst insanlar­dır. Millî an'aneleri ve hürriyetleri on­lar için çok kıymetlidir. Her türlü bas­kını defetmiye azmetmişlerdir. Türkler, zeki ve çalışkan kimselerdir. Her mev­zuda   kendileriyle   işbirliği  yapılabilir.»

2  Ocak  1953

 İstanbul:

Türkiye Millî Talebe Federasyonunun teşebbüsü ile îstanbulun 500 üncü Fetih Yıldönümü olan 29 Mayıs günü başlayıp 7 Haziran tarihine kadar on gün devam edecek bir festival tertip olunmuştur. Bu Folklor Festivalinin organizasyonu­nu Güzel San'atlar Akademisi yapacak­tır.

Spor ve Sergi Sarayında yapılacak, ve beynelmilel mahiyet taşıyacak olan bu Folklor Festivalinde resim ve halk san'-atlarını teşhir babında, İran, Hindistan, Yunanistan, Japonya, İtalya, Almanya, Fransa, İngiltere, Birleşik Amerika, folklor ve millî oyunlar için adı geçen devletlerle beraber İspanyollar da da­vet edilecektir.

Türkiye, Mısır, Fransa, İtalya, Alman­ya, İngiltere, Birleşik Amerika bu fes-

tivalde filmler de teşhir edeceklerdir. Bu hususta gerekli çalışmalara başlan­mış, muhtelif kısımlar için komiteler tesbit  edilmiştir.

Yazi. resim, heykel, afiş, röliyef müsa­bakaları için komiteler çalışmakta ve ayrıca 100 kişilik bir koronun da ha­zırlığı yapılmaktadır.

 İstanbul:

M. S. B. İstanbul Temsil Bürosu Müdür­lüğünden bildirilmiştir:

Kore: «Muhabirimiz Asteğmen Ercü­ment Acar bildiriyor.

Koredeki Sekizinci Amerikan Ordusu Komutanlığından 1 inci Türk Silâhlı Kuvvetleri Komutanlığına aşağıdaki mesaj  gönderilmiştir:

3 aralık 1952 tarihinde 1 inci Kolordu Ko mut anlığında Cumhurbaşkanlığına seçilen Divight D. Eisenhower'e yapı­lan karşılama törenine iştirak eden me­rasim kit'amzm gösterdiği mükemmel tavrı hareketten dolayı sizlere en sami­mî takdirimi sunarım. Sıfırın altındaki soğuğa ehemmiyet vermeden kıtanızın gösterdiği istek ve işbirliği, onun yük­sek disiplini, iyi idare edilmiş verimli bir birlik olduğunu ispat etmiştir. Siz­lerle şeref kıt'anızın mensuplarına teb­riklerimi   sunarım.

Gen.  Paul W. Kondoll

Ankara:

«Sulh  Kervanı»  NATO   Sergisi,  bu  ak­şam   saat  20  de  şehrimize  gelmiştir. Bu   sergi   NATO   Teşkilâtının   gayesini ve   çalışmalarını   belirten   kitap,   resim ve afişlerden ibarettir.

Sulk Kervanı Paristen hareketle İtalya ve Yunanistanda dolaştıktan sonra yur­dumuza  gelmiş   bulunmaktadır.

Sargiyi, onbeşer metre boyunda dört büyük kamyon getirmiştir. Ayrıca bir de jeneratör makinesi bulunmaktadır. «Sulh Kervanı» NATO Sergisi, şehri­mizde Gençlik Parkında açılacaktır.

Ankara:

Pazartesi günü bağlıyacak olan «Verem Savaş Haftası» münasebetiyle Ankara Veremle Savaş Derneği Başkanı Prof. Dr. Nusret Karasu, bu akşam saat 18 de   Dernek   Merkezinde   bir  basın  toplantısı tertip ederek, veremle müca­dele mevzuunda izahatta bulunmuştur. Konuşmasına, verem savaşının bütün dünyaca iktisadî bir problem olarak ta­nındığını söyliyerek başlıyan Prof. Nus­ret Karasu, Ankarada veremden ölen­ler hakkında izahat vermiş ve ezcümle demiştir ki:

«Tetkiklerimize göre, nüfusu bir milyo­na yaklaşan Ankarada en az 10 bin ve­remli vardır. Bunun 2 bini tedavi edile-miyecek bir durumda oldukları için her sene bu kadar insanı kaybetmekteyiz. Geri kalanların 2 bini yatak tedavisine muhtaç, 5 bin 500 ü ayak tedavisine muhtaç, 200 ü ise cerrahî tedaviye muh­taç insanlar olup 300 ü de tedavilerini kendileri. yaptırabilecek vaziyette bulu­nan hastalardır.

Verem savaşının yapılabilmesi, yalnız hastaların tanmmasiyle kabil değil, has­talığa maruz bulunan veya bulunmıyanlarda kontrolü ile olur.

Bu kontrollerin esaslı bir şekilde yapı­labilmesi de, bugünün ihtiyaçlarına ce­vap vermiyen tesislerin tevsii ile kabil­dir. Senede Ankara İlindeki 10 bin in­sanın vefiyatıyla yıllık iktisadî kaybı­mız 10 milyon liradır.

Elimizdeki imkânlar nispetinde yeni tesisler meydana getirmek istiyoruz. Bu arada, mevcut üç dispanserimize şimdi­lik en az üç dispanser daha ilâve etmek tasavvurundayız. Bu dispanserlerden bi­ri Yenimahallede inşa edilecektir. İkin­cisi, Adliyenin vereceği arsada inşa e-dilecek ve hükümlüler Verem Hastaha-nesinin de kontrolünü deruhte edecek olan bir dispanserdir. Üçüncüsü ise, Ü-niversite öğrencilerinin ve Üniversite muhitinin kontrolünü deruhte edecek ve aynı zamanda bölge dispanseri vazi­fesini görecek olan dispanserimizdir. Bu dispanser, Kızılay Hastahanesi inşa­atı yanında yapılacaktır. Bundan başka Merkez Dispanserimizin yataklarına 60 yatak daha ilâve etmek kararındayız. Üniversitemizin 7 bin Öğrencisi içinde 70 kadar veremli mevcuttur. Bunların çoğunu, hastalarla her zaman temasta, bulunan Tıb talebesi teşkil etmektedir.» Üniversite öğrencileri için Ankarada en az 50 yataklı bir verem hastahane-sinin elzem olduğunu ifade eden Prof. Nusret Karasu, verem savaşının başa­rılı olması dileğiyle konuşmasını bitir­miştir.Bilâhare Profesör tarafından, te­davi altında bulunan hastaların filmleri üzerinde izahat verilmiş ve dispanser gezilmiştir.

3 Ocak 1953

Ankara:

Reisicumhur Celâl Bayar, bu akşam sa­at 21.05 ekspresine bağlanan hususî bir vagonla İstanbula hareket etmişlerdir. Reisicumhur garda Büyük Millet Meclisi Başkanı Refik Koraltan, vekiller, me­buslar, Erkâniharbiyei Umumiye Reisi, generaller, Belediye Reisi, Garnizon ve Merkez Komutanları tarafından uğur-lanmişlardır.

Gara gelişlerinde ve hareketlerinde Re­isicumhur, kalabalık halk kitlesi tara­fından alkışlanmış ve güle güle nidâlariyle  uğurlanmişlardır.

4 Ocak 1953

İstanbul:

Reisicumhur Celâl Bayar, beraberinde Başyaver Kurmay Yarbay Nurettin Alp-kartaî ve Hususî Kalem Müdürü Fikret Belbez olduğu halde bu sabah saat 9.20 de ekspresle Ankaradan şehrimize gel­miştir.

Reisicumhur Celâl Bayar, Vilâyet hudu­dunda Vali ve Belediye Reisi Prof. Gö-kay ile D. P. Vilâyet İdare Heyeti Baş­kanı Necmi Ateş tarafından karşılan­mıştır.

Reisicumhurumuzu Haydarpaşa Garında Başvekil Adnan Menderes, mebuslar, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Şükrü Kanatlı, 1 inci Ordu Müfettişi Orgeneral Nurettin Baransel, mülkî ve askeri erkân ile gazeteciler ve kalabalık halk  kütlesi  hararetle   karşılamıştır.

Celâl Bayar, beraberindeki zevatla, Haydarpaşadan vapura binerek Galata rıhtımına çıkmışlardır. Rıhtımda topla­nan kalabalık halk kütlesinin alkışları, «yaşa, varol» nidaları arasında berabe­rinde Başvekil Adnan Menderes, Vali ve Belediye Reisi Prof. Gökay olduğu hal­de Vali Konağına gitmişlerdir.

İstanbul:

Başvekil Adnan Menderes, bugün Milli­yet gazetesi Başmuharriri Ali Naci Karacan'ı kabul ederek partilerarası mü­nasebetler hakkında sorduğu bir suali cevaplandırmıştır.

Sorulan sual şudur:

 Son basın toplantısındaki beyanatı­nız, Halk Partisi İzmir Konak İlçe Kon­gresindeki nutkunuz, bütün memlekette partilerarası münasebetlerin memleket hayrına neticeler verecek bir safhaya girdiği intibaını yarattı. Bugün, partili partisiz, yurdunu seven her insanın endişesi bu salim ve sakin havanın bo­zulması endişesidir. Sağdan ve soldan gelen bazı çatlak sesler, duyulan bu en­dişeyi arttırabilir. Bu arada, Millet Par­tisinin organlarında, iki büyük parti münasebetlerinde selâh hissedilmiye başlamasından dolayı âdeta hiddet ve teessür ifade eden neşriyat göze çarp­maktadır. Hattâ bir kısım Halk Partili­lerle anlaşarak İsmet İnönü'yü tasfiye hareketine giriştiğiniz dahi iddia olun­maktadır. Günün ehemmiyetli meselesi halinde memleketi meşgul eden bu va­ziyet hakkında efkârı aydınlatacak mü­talâanızı rica edebilir miyim?

Başvekil Adnan Menderesin verdiği ce­vap şudur:

 Gerçekten samimî arzumuz, partiler arasındaki keskin mücadelenin bir. sona ermesidir. Tahkir, tezlil ve her türlü tahriklerle söğüp saymayı dahi mubah gören böyle bir mücadelenin devam e-dip gitmesi, ancak şuursuzluğu, basiret­sizliği ve kötü niyeti memnun edebi­lir.

Sualiniz, son samanlarda beliren salim ve sakin havanın bozulmasından endi­şe duymakta olduğunuzu göstermekte­dir. Aklı selimin ve basiretin derhal vaziyete hâkim olamıyacağmı gösteren tecrübelere göre, ihtirasların veya kö­tü niyetlerin ve yahut da dış telkinlere dayanan hususî maksatların derhal fa­aliyete geçeceğini ve bu yolda elden gelen gayreti sarfetmekte gecikmiyece-ğiğini tahminde hata yoktur. Ancak şu­rası da var ki, iyi niyet sahibi olmak şartiyle çok müşkülpesent vatandaşla­rın dahi, yeni iktidarın vazifeye baş­ladığı üç yıla yakın bir zaman içinde memleket idaresinde. haklı olarak endi­şeye kapılabilecekleri herhangi bir hâ­dise ve vaziyet olmamıştır. Kaldı ki, işlerimiz, bütün vatandaşları memnun edecek çok hayırlı bir istikamette ve. eşine rastlanması güç bir gelişme için­dedir.

Başlangıçta bedbin tahminler ve bun­lara  dayanan   birtakım   endişeler  belki

haklı görülebilirdi, fakat bu endişeler zamanla derece derece ortadan kalktıkça ve memleketin vaziyeti her bakımdan bütün vatandaşlarca açık olarak görü­lebilir bir vuzuha kavuştukça dünün kör döğüşünü andıran manzarasını devam ettirebilmek artık güçleşmiş bulunuyor. Şimdiye kadar maruz kaldığımız hü­cumların hemen hepsinin artık maziye ait birer hatıradan ibaret kaldığı, kü­çücük bir dikkat neticesinde derhal ka­bul ve teslim olunacak bir hakikat ha­line  gelmiştir.

Bu sebepledir ki, olgun Türk milletinin ve uyanık umumî efkâr huzurunda dü­ne ait hücum ve mücadele tarzını bu­gün devam ettirebilmek hiç kimse için bir fayda temin etmez bir mahiyet al­mıştır.

İşte, böyle bir görüş neticesidir ki, düne ait ve hatirlandıkça teessür duyu­lacak olan boğuşmalar devrinin bir sona ereceğine inanıyordum. Memleket işle­rinin iyi gitmesinden muhalefetin de iftihar ve memnuniyet duyabileceği bir olgunluğun memlekette hâkim olmaya başlayacağından da emindim. Muhalefe­tin rolünün, her ne pahasına olursa ol­sun, iktidarı muvaffak kılmamak değil, elden geldiği kadar memleket işlerinde muvaffakiyete yardım etmek olduğu ha­kikatinin nihayet bir gün anlaşılıp ka­bul edileceğinden şüphe etmiyordum. Şimdi, uyanık, dikkatli ve vatanperver Türk umumî efkârının ve muhterem basının, bu esaslar dahilinde, muhale­fet ve iktidar münasebetlerini ve par-tilerarası münasebetleri kontrol etme­leri, bugün tesis edilmek istenen de­mokrasi cephesinden kaçmak isteyen­lerin  sayısını çok azaltabilir.

Sualinizin, bazı Halk Partililerle birle­şerek Halk Partisi Başkanını tasfiye etmek maksadı güttüğümüzü iddia eden neşriyata temas eden kısmına gelince; Demokrat Partinin başına gelen garip ve acı tecrübelerden birisi de, muarız­larının kendi işlerini ve içlerini düzelt­meye gayret edecek yerde, Partimizin içişleriyle meşgul olmayı bir itiyad ha­line getirmiş olmalarıdır. Biz, bitişikte­ki evi gözetliyen saygısız komşulardan değiliz. Hiçbir partinin içişleri ile meş­gul olmak, bizim için varid olamaz. Ak­sine olarak kendi mensuplarının ve mes'ul organlarının seçip başa getir­dikleri Parti Başkanının ne seçimi ile, ne de partisi içinde vazife görmek tarzı ile  meşgul  olmak,  hele  onu partisinin başından uzaklaştırmak gayretlerine düşmek aklımızdan geçmez. Bu münasebetle ilâve edeyim ki, mu­halefet partisi başkanının partilerarası münasebetler hakkında söylediklerini ancak memnunlukla karşılarız ve yeni yıl hakkındaki temennilerine ayniyle iştirak  ederiz.

5 Ocak 1953

 İzmir:

Ege ekici tütün piyasası, bu sabah sa­at 8 de açılmış ve bu saatten itibaren de başlıca tütün merkezlerinde resmen alım satım İşlerine başlanmıştır. Ancak ilk gelen haberlerden anlaşıldığı üzere, hava muhalefeti dolayısiyle bazı köyle­re henüz eksperler gelememiş oldukla­rından satışlara başlanamamıştır. Yine civar köy ve merkezlerden istihbar edil­diğine göre, piyasa gayet hararetli ve ümit verici şekilde açılmıştır. Ecnebi alıcılar bilhassa bu yılki mahsulün kalite­sini  beğenmektedirler.

Alâkalıların bildirdiklerine göre, Ame­rikan baş fiyatı 280 kuruş olarak tes-bit edilmiştir. Çiftçi ilk fiyatlardan memnun görünmekle beraber fiyatların daha da yükselmesi ihtimali karşında mütereddit ve çekingen davranmakta­dır.

Piyasanın ilk sabahında bütün firma­lar, eksperleri gayet hararetli bir şekilde alışlar yaptkları için henüz Te­kelin fiyatların düşürülmesi yolunda­ki desteklemesine lüzum görülmemek­tedir. Bu arada Tekel de piyasaya ha­raretle iştirak etmektedir. İzmirdeki yerli ve yabancı bütün fir­maları bu seneki Ege tütün piyasasının gerek tüccar ve gerekse ekiciler için geçen yıllara nispetle daha çok mem­nuniyet verici olacağı ve satışların kı­sa zaman içinde bitirileceği kanaatinde ittifak  etmketedirler.

Diğer taraftan Tekel Bakan Vekili Sıt­kı Yırcalı'mn dün Akhisarda yaptığı konuşma, bölgemizdeki bütün tütüncü­leri  sevindirmiştir.

Bugün yapılan tütün satışlarının mik­tarı,  ancak  akşama belli olabilecektir.

 Adana:

Adana, Tarsus ve Mersinin düşman isti­lâsından kurtuluşunun 31  inci yıldönümü, bugün coşkun tezahüratla kutlan­maktadır.

Bu münasebetle Adana, Tarsus ve Mer­sin şehirleri baştanbaşa donatılmış ve havanın kapalı olmasına rağmen, yalnız Adanada 50 bine yakın bir vatandaş kitlesi törene katılmıştır.

Kurtuluş gününün 31 inci yıldönümün­de Adana, Tarsus ve Mersin büyük bir heyecan içinde bulunmaktadır.

Bu sabah intişar eden beş Adana ga­zetesi, yazı ve resimlerini bugüne tahsis etmiş ve birinci sayfalarını kurtuluşu canlandıran temsilî resimlerle süslemiş­lerdir.

Gazete  başmakaleleri  de  tamamiyle bu büyük günün ehemmiyetini tebarüz et­tiren yazılara hasredilmiştir. Ayrıca, gece için de şenlik ve fener a-laylan tertip edilmiş bulunmaktadır.

Ankara:

5ocakta toplanacak  olan Beşinci MillîEğitim Şûrası için hazırlanan tasarı ha­lindeki  müfredat   ve   yönetmeliklerden bir kısmı tamamlanmış ve  Şûraya işti­rak   edecek   Öğretim   azalarına   dağıtıl­maya  başlanmıştır.

Bu sene toplanacak olan Şûraya 303 Öğretim âzası davet edilmiş bulunmak­tadır.

Şûranın gündeminde bu sene daha zi­yade İlköğretim mevzulariyle ilgili me­seleler yer aldığı için, davet edilen Öğretim âzalarının da çoğunu İlköğre­tim mensupları teşkil etmektedir.

6 Ocak 1953

İstanbul:

Yugoslavyada yaptığı temasları bitire­rek, iki gün evvel memleketimize dön­müş bulunan Ticaret ve İktisat Vekili Enver Güreli, bugün kendisini ziyaret eden Anadolu Ajansı muhabirine aşağı­daki beyanatı vermiştir:

«Yugoslavya hükümetinin daveti üzeri-'ne vaki bulan ziyaretim samimî' bir dostluk havası içinde cereyan etti. Bu­rada, bilhassa Yugoslavya hükümeti­nin hüsnü kabulüne ve Yugoslavyanın her köşesinde .şahsıma ve arkadaşları­ma gösterilen misafirperverliğe teşek­kür etmeği bir vazife bilirim.

Bu ziyaret esnasında Belgrad'da hükümet erkâniyle aramızda cereyan eden muhtelif görüşmeler neticesinde varılan prensip mutabakatlarına dair müşterek tebliğ, matmuata aksetmiş bulunmakta­dır. Bu tebliğden de anlaşılacağı üzere, müzakereler karşılıklı bir anlayış ve ya­kınlık isteği içinde cereyan etmiş ve iki memleketin iktisadı menfaatlerine uygun kararlara varılmıştır.

Bu kararları, kısa ikametimiz esnasın­da Yugoslav hükümetinin, bize memle­ketin hemen bütün bölgeleri ve gelişen sanayiin imkânları hakkında tam bir fi­kir verecek şekilde tertiplediği gayet iyi düşünülmüş bir seyahat programı neticesinde, iki memleketin birbirini tamamlıyan iktisadî bünyelerine uygun olarak almış bulunuyoruz.

Filhakika S. Bosna, Zeğrep, Lubliyana, Riyaka bölgelerinde gezdiğimiz fabrika­lar ve sair sınaî tesisler. Yugoslavya­nın endüstriyel sahadaki kapasitesinin son yıllar içinde kendi ihtiyaçlarını karşılayacak ve aynı zamanda ihracata da imkân verecek bir nispette artmış ol­duğunu göstermiştir. Bu meyanda de­mir ve çelik sanayii, türbin, jeneratör, hassa âletler ve elektrik malzemesi fabrikaları ve gemi inşa tezgâhlarını ya­kından tetkik etmek imkânlarını bul­duk.

Gerek bu ve gerek diğer bölgelerdeki muhtelif sınaî tesislerin iki memleket arasındaki ticarî mübadelelerin arttı­rılmasında âmil olacağı şüphesizdir. Diğer taraftan memleketimizin birkaç senedir ziraî istihsal sahasında gerçek­leştirdiği inkişaf dolayısiyle bu memle­kete müteveccih ham maddeler ve gı­da maddesi ihracatımızın da aynı nis­pette artacağı da tabiidir.

Karşılıklı temaslarımız ve yerinde mü­şahede etmek fırsatını bulduğumuz imkânlar, bu kanaatımıza mesnet teş­kil etmektedir.

Matbuata verilen müşterek tebliğde de belirtildiği üzere, ticarî mübadelelerin yeni hacmine ve diğer ihtisadî sahalar­daki işbirliği arzusuna muvazi şartlan ve hükümleri ihtiva edecek yeni anlaş­maların müzakeresine de hemen Anka-rada başlanacak ve mutabık kaldığımız esaslara teknik görüşmeler sonunda i-cabeden şekil verilecektir.

Müzakerelerin sonuna doğru Yugoslav Dışticaret Nazırı Todoroviç de memleketimizi   ziyaret   edecek   ve   Belgrad'ı bizim ziyaretimizle karşılıklı bir anlayış ve samimî bir dostluk havası içinde başlayan temaslar., memleketimiz­de aynı hava içinde tamamlanmış ola­caktır.

Şunu da ilâve edeyim ki, Yugoslavya-da yaptığımız bu temaslar sadece tica­rî münasebetlerin inkişafı ve hattâ ale-lumum iktisadî münasebetlerin geniş­letilmesi hususlarında görüş birliğine inhisar etmekle kalmamış, aynı zaman­da iki memleket arasında daha geniş ve samimî bir dostluk ve siyasî yakın­lık tezahürüne de vesile teşkil etmiş­tir.

Nitekim, Belgrad'dan ayrılmamızda neş­redilen müşterek tebliğ bu düşüncenin izlerini  taşımaktadır.»

 İzmir:

Dün açılmış olan Ege ekici tütün piya­sasında bugün saat 10 a kadar yapılan satışların resmî listesi aynen şöyledir: Tekel 2.000.000, Diamerikan 8.000.000, Geri Kumpanyası 2.200.000, Ulstra 2.0Û0.000, Sbierer Felemenk 1,5 milyon, Summel 1,5 milyon, Abdi Fuat 1 mil­yon 300.000, Seyit KaragÖzoğlu 1 mil­yon 200.000, Türk Tütün Limited 1 mil­yon, Hakkı Tikleşti 750.000, Solan 700.000, Boruvah 600.000, Türkiye Tü­tün 600.000, T. A. R. A. T. 500.000, Dantaş 400.000, Ege Türk 150.000, Türk Tap 300.000, Fethi Uyguner 400.000, Haydar Dündar 250.000, Sadullah Ku-şada 250.000, Savell 250.000, Halil Ak-soy 300.000, Mehmet Satır 300.000, Ri-taş 250.000, Ali Arcan 200.000, Hüseyin Bozyata 200.000, Nuri Rodop 150.000, Sabri Fetvalı 150.000, Nihat Vreskala 150.000, Halil Kardiçalı 150.000, Kadri Kut 150.000, Celâl Umu 150.000, Mah­mut Tınaz 150.000, Öztürk 150.000, Ta-hir Kavala 100.000, Kemal Gençol 150.000, Faik Gazez 100.000, Hasan Tü­tün 150.000, Ratip Köymen 100.000, Jak Jerardin 150.000, Ali Erman 50.000, Şerif Remzi 50.000, Nuri Boyalı 50.000, Zeki Ürgutay 100.000, Mustafa Zikuşlu 50.000, Vehbi Derebaş 50:000, Ş. Tezol Halefleri 50.000.

 Ankara:

Birleşik Amerika Büyükelçisi Mc Ghee, Diyarbakırdaki Türk hava kuvvetleri üssünü ve burada üslenmiş tepkili uçakları görmek ve askerî     şahsiyetleriziyaret   etmek   üzere   bu   sabah   saat   9 da uçakla Ankaradan hareket etmiş­tir.

Büyükelçi, Diyarbakır Valisi ve Hava Üssü Komutanının misafiri olacak Di-yarbakirda İki gün kalacaktır.

Mc Ghee, bundan önce Kayseri ve Ürgüp'e gitmiş ve buradaki tarihî arke­olojik   yerleri   gezmiş   bulunmaktaydı.

Ankara:

Köy muhtarının ve İhtiyar Meclisi ayelerinin seçiminin her iki senede bir kasım ayının ilk pazarına rastlayan günde yapılması ve hâlen vazifeli bulu­nan köy muhtar ve ihtiyar meclisinin kanunî süresinin 1953 yılının kasım a-yı sonuna kadar devam etmesi hakkında Büyük Millet Meclisinin 5 ocak 1953 gü­nü verdiği kararı tâdil etmek Üzere İz­mir Milletvekili Pertev Arat, bu mev­zua ait yeni bir kanun teklifi yapmış­tır. Bu teklifte: Şehir ve köy muhtar ve ihtiyar meclisi üyelerinin seçimle­rinin (iki senede bir değil) dört sene­de bir yapılması istenmektedir.

Dün bazı maddelerin tâdili için Ko­misyona havale edilen «Kan gütme se­bebiyle işlenen adam öldürme ve buna teşebbüs cürümleri faillerinin hısımları­nın uzak illere nakli» ne dair 3236 sa­yılı kanunun kaldırılması için Ankara Milletvekili Cevdet Soydan ve 17 arka­daşı tarafından yeni bir kanun teklifi yapılmıştır.

İstanbul:

İstanbulun 500 üncü fetih yılı hazüıfrlarma devam olunmaktadır. Bu cümle­den olarak Fatih, Nuruosmaniye, ve Sultanahmet meydanlarının tanzim iğ­lerini bir an evvel tamamlaması için alâkalılara emir verilmiştir.

Diğer taraftan fetih yılı münasebetiyle İstanbula gelecek seyyahlara Hava, Be­niz ve Demiryollarında tenzilât yapıl­ması için ilgililere müracaatta bulunul­muştur.

7 ocak 1953

İstanbul:

Reisicumhur Celâl Bayar, refakatinde Başvekil Adnan Menderes ile Ekonomi ve Ticaret Vekili Enver Güreli ve İs­tanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay olduğu halde, bugün saat 16 da İstanbul Ticaret Odasını ziyaret etmiştir. Reisicumhurumuzla Başvekilimiz, Bah-çekapida Dördüncü Vakıfhanı civarını dolduran vatandaş topluluğunun coş­kun tezahürleriyle karşılanmış ve de­vamlı alkışlar arasında, Ticaret Odası­nın işgal ettiği kata çıkarak İdare Mec­lisi salonunda Ticaret ve Sanayi Oda­ları ile Zahire Borsası İdare Kurulları âzası  ile   tanışmışlardır.

Ticaret Odası Reisi, ilk defa böyle bir toplantıya şeref vermekle ticaret ve sa­nayi âlemine Devlet Reisinin gösterdiği alâka karşısında duyulan şükran hisle­rine tercüman olmuş, Başvekili Ticaret Odasında görmekten duyulan hususî sevinci   de   ayrıca   belirtmiştir.

Reisicumhurumuz, ticaret odalarının memleket iktisadiyatmdaki büyük ro­lüne işaret ettikten sonra, memleketin hayırlı evlâtları olan ticaret ve sanayi odaları azalarını görmekle büyük zevk duyduğunu, memleket iktisadiyatında rehberlik vazifesi gören kıymetli vatan­daşların arzularını dinlemekle ayrı bir zevk daha duyacağını kaydeylemiş, Başbakanın beraberinde bulunmasının bu ziyareti mânalandıran ve kıymetlen­diren başka bir sebep teşkil ettiğini de sözlerine ilâve etmiştir.

Ticaret ve Sanayi Odası ile Zahire Borsası İdare Kurulları azaları, memle­ket iktisadiyatı ile alâkalı muhtelif me­seleleri, bu arada bilhassa dış ticaret rejiminde yapılan bazı değişiklikleri ve bu yüzden ithalâtta görülen güçlük­leri, Muamele Vergisi mevzuunu, Gelir Vergisi cibayet usulüne derpiş edilen tâdilleri, kiralar hakkındaki kanunî takyidatm tâdili, neticesinde dükkân­ların sahip değiştirmesi ihtimallerini ve bu yüzden ortaya çıkan ticaret fo­nu meselesini bahis mevzuu etmişler­dir.

Başvekil Adnan Menderes, İstanbul Ti­caret ve Sanayi, erbabını bu toplantıda selâmlamak şerefine nail olduğundan dolayı duyduğu memnunluğu belirttik­ten sonra, evvelâ dış ticaret mevzuunu ele alarak bu hususta geniş izahat vermiştir.

Dış ticaret rejimindeki son şeklin mu­cip sebeplerini, ithalâtçı tüccarlarımızın takdir edeceklerinden emin bulunduğu­nu söyleyen Başvekil, memleketin mu­vakkat ve' geçici bir vaziyet sebebiyle aldıklarını sattıkları ile karşılamaması üzerine   bir   tevzin   lüzumu   hasıl  olduğunu belirtmiş ve devamla demiştir ki: «Daha ferah bir vaziyete geçilmesi, ih­racatımızın genişlemesine mütevakkıf­tır. İstihsal veya satışları devlet elinde bulunan maddelerin kütlevî ihraçları için, biz hükümet olarak elimizden ge­len bütün gayreti sarfediyoruz. Değerli tüccarlarımızın eli ile işleyen kısım için ise, sizlerin meslekleriniz icabı mümkün olduğu kadar geniş ihracat yapmak hu­susunda büyük gayretler sarfetmekte olduğunuzdan da eminim. Geçen ayla­rın açık veren bilânçolarına mukabil, şimdi farkın lehimize döndüğü aylara girmiş bulunuyoruz. Bu son vaziyetin daha büyük bir gelişme kaydedeceğini ve kısa bir zamanda açıklarımızın mü­him bir kısmının kapatılacağını ve bin-netice memlekete sokacağımız madde­ler için de daha geniş imkânlara sahip olacağımızı ümit ediyoruz, hattâ bundan eminiz.

Hem ihracat, hem ithalât olarak dış ti­caret hacminin mümkün olduğu kadar sür'atle arttırılmasını gaye bilen bir po­litikanın peşindeyiz. Bu politikamızın esası, mümkün olduğu kadar geniş is­tihsal yapmak, çok satmak ve çok satm almaktır. Fazla istihsal yapmanın, dı­şarıya fazla mal satmanın güçlüklerini düşünerek aşağı hudutlarda bir muva­zeneye gitmek politikası güdülebilirdi ve bu, eskiden bilinen usullerle müm­kündü ve gayet kolaydı. Fakat hükü­metimiz, bundan imkânlar nispetinde içtinap etmiştir. Memleket ithaîâtyu durmadan devam ettirdik ve bunu kar­şılamak için de istihsalimizi arttırdık ve ihracatımızı durmadan fazlalaştırma-ya gayret sarfettik. Bugünlere geldik, bundan sonrası için ümidimiz çok kuv­vetlidir. Geniş bir dış ticaret ile mu­vakkat muvazenesizliği tamamiyîe ge­çiştirip ihracatta olduğu gibi ithalâtta da daha geniş bir hacme varacağımız­dan eminiz.

Dış ticaret açığının, bir vehamet de­ğil, hattâ ciddiyet dahi arzeden mahi­yeti kalmamıştır. Gazetelerde, bu açığm 480-490 milyona vardığı hakkında san­sasyonel haberler çıktı. Huzurunuzda bir kere daha ifade edeyim ki, bir kı­sım milletlerarası anlaşmalarla temin edilmiş ve vadeleri dahi tesbit olunma­mış meblâğları açık gibi saymak, ancak memleketin dış ticaret bilançosunu mutlaka açık göstermek gayretiyle izah olunabilir. Dış ticaret yılı temmuzda başladığına   göre, bu haziran sonuna kadar ödenmesi lâzım gelen vadeli ve muayyen taksitli borçlarımız yani açı­ğımız, bizim hesaplarımıza nazaran. 220 kiisûr milyondur. Bunların, yaptığımız hesaplara göre, zamanında tediye edil­mesi mümkün olacaktır. Hal böyle olunca, ortada fazia bir vehamet mevcut­tur diye mütalâa etmek doğru telâkki edilemez.

Liberasyon sisteminde değişiklikler ya­pılacağı ve tahditlere gidileceği hakkın­daki tahminlerin ve endişelerin, son 7-8 ay zarfında çok geniş bir mikyas­ta ithalât yapılmasını mucip olduğunu sizler yakînen takdir edersiniz. Bu arada meselâ ağustos ayının açığı, azamî miktarla, 38 milyon dolara kadar yükselmiştir. Ondan evvelki aylarda da açıklar mühim nispetlere baliğ olmak­ta idi. Memleketin iştira gücünün art­ması da tâli bir rol oynamakla bera­ber, bu aylar içinde bu kadar büyük miktarda ithalât yapılmasının esas se­bebi, bugünden (yarma değişiîdiklerin mukadder bulunduğu şayialarıdır. Bu vaziyet karşısında tedbirlerimizi alma­ya ve büyük gayretler sarfetmeğe baş­ladık. Eylül açığı, 15-17 milyon civa­rında seyretti. Ekim ayım, 7 milyon, kasım ayını 3 milyon açıkla kapadık. Aralık ayını ise. ağustosun 38 milyon açığına mukabil. lehimize olarak 21 milyon dolarla kapamış bulunuyoruz. Almanyaya yaptığımız arpa ve çavdar satışlarının fiilen tahakkuk etmiş kıs­mı buna dahildir. 24 milyonluk îtla-yan satışları bunun dışındadır. Bu sa­tışlardan henüz 4 milyon kadar tahsil edilmiştir. Alman satışlarından daha yaphacak altı milyon tahsilat vardır. Ayrıca yeni satşlarımız tütün, bakır ve afyon satışları Japonyaya pamuk satışı, her gün yeni yeni satış mevzuları mev­cuttur. Açığın lehimize süratle kapatıl­masını mümkün kılacak bir seyir içinde bulunuyoruz. Ağustos ayındaki manzara ile bugünkü manzara arasındaki lehe mevcut çok esaslı fark, yakında daha büyük ferahlıklara kavuşacağımızı açık­ça göstermektedir.»

Başvekil Adnan Menderes bundan son­ra, memleketin içinde bulunduğu geliş­me tablosunu çizmiş, kaydedilen sıkın­tıların bu süratli gelişme ve büyüme­den mütevellit sıkıntılar olduğunu be­lirtmiş ve demiştir ki:

«Enine ve boyuna süratle büyüyen bir çocuğun   elbiseleri   gibi her şeyimiz kısa bir zamanda dar gelmektedir. Temsilî olarak elimizdeki ve ayağımız-daki zincirleri çıkarmış insanların sü­ratli hareket kabiliyetini iktisap etmiş vaziyetteyiz.

Baştanbaşa inşa edilmesi gereken bir memlekette yaşıyoruz. Daha dün 300 bin tonu geçmiyen çimento istihsali, bu sene sonunda 900 bini geçecektir. Fa­kat bu memleketin çimento ihtiyacı, birkaç sene içinde 3-4 milyon ton ola­rak kendisini gösterecektir. Köylerimi­zin hepsi, kasabalarımızın birçoğu, mah­rumiyetlerin azamî derecesinde bulun­duğumuz zamanlardan kalmadır ve ye­niden yapılması lâzımdır. Bunun için de çimentoya ihtiyaç vardır. Kurulması lüzumlu fabrikalar, yapılan veya yapıla­cak olan küçük ve büyük su işleri. 400 milyonluk oniki büyük baraj, liman­lar, hepsi çimento istemektedir. He­saplarımız ve ihtiyaçlarımız, hendesî nispetlerle büyümektedir. Evvelce ku­rulmuş beş şeker fabrikasına, yeniden üç tanesi ilâve edilmektedir. Yalnız A-danada kurulan mensucat fabrikaları, mahsulün 30-35 bin tonuna müşteri o-larak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca İz­mir, Söke ve Balıkesirde de iplik fab­rikaları kurulmaktadır. Sümerbank. 1938 de mensucat ihtiyacımızın yüzde altmı­şını temin etmekte idi. Bugün, bünye­sindeki gelişmelere rağmen ihtiyaçla­rımızın ancak yüzde kırkını temin et­mektedir. Kömürümüz de yetmiyor ve yetmiyecektir. Köylerimize kadar mem­leketi süratle elektriklendirin eliyiz. Yol ve içme suyu halledilen köylerimiz, şimdi elektrik istemektedir. Oniki hid-ro-elektrik santralından başka, yeni projeler üzerinde de çalışmakta, ayrı­ca termik santrallara da ehemmiyet vermekteyiz. Meselâ Sarıyer Barajı ve Hidro-Elektrik Santralının inşasından sonra İstanbulun ucuz elektriğe kavuş­ması, bu güzel şehrimizin nüfusunu bir misline çıkaracaktır. Sanayi aynı büyük nispetlerde artacaktır. İktidarımızın yalnız ziraati ele aldığı ve memleket iktisadiyatının yalnız bu kıs­mına ehemmiyet verdiği söyleniyor. Bu, hakikate tevafuk etmemektedir. 1950-54 devresi, sanayide de görülmemiş in­kişaflar devresidir. Bu dört senelik dev­re sonunda, henüz bitirilmemiş olanlar­la beraber hesaplandığı takdirde, mem­leketin sınaî takati, o zamana kadar mevcudun bir misline çıkmış olacaktır. Madenciliğimiz  de  aynı  seyri  takip  etinektedir. Memleketimiz bugün, her sa­hada ve umumî manasiyle, iktisadi bü­tünlüğünü iktisap eden bir memleket manzarası arzeylemektedir. Esasen, dış ticaret meselesi, dış ticaret açığı mesele­si de bundan doğmaktadır.

Ayrıca şu noktayı da kaydeylemek gere­kir ki, getirdiğimiz malların yüzde 65 ini istihsal vasıtaları, makineler ve sa­nayi ham maddeleri teşkil ediyor. Mem­leketimiz, bugün iktisadî cihazlanması için geniş paralar ödemekte, böylece ya­rının istihsal kabiliyetini arttırmakta­dır. Reisicumhurumuzun da dedikleri gibi, bunlar, bir nevi avans vermedir. Dış ticaret hacmimiz pek yakında 3 mil­yarı geçecektir. İç ticaretimiz ise daha büyük bir genişlik arzetmektedir. Böy­le bir tablo içinde muvakkat, ve geçici bir zaman için dış ticaret açığı gibi mev­zuları, böylesine bir gelişmenin tabiî ve zaruri bir neticesi olarak kabul etmek lâzımdır.

Adnan Menderes, bundan sonra Demok­rat Parti iktidarının üç sebeple ziraate büyük ehemmiyet atfettiğini söylemiş ve demiştir ki:

«Memleketimizde ziraat en bakir mev­zuu teşkil ediyordu. Süratie istihsali art­tırmak kabiliyeti en kolay olan saha idi. Nihayet ziraat, nüfusumuzun yüzde sek­seninin ve en mahrum bir kısmının, mai­şet vasıtası idi. Bizim memleketimizde içtimai adalet başka memleketlerdeki gi­bi amele dâvası olmaktan çok daha fazla çiftçi ve köy davasıdır. Halkımızın bu yüzde sekseni millî gelirden ancak yüz­de 35 - 40 ı almakta, geri kalan 20 nüfus ise, millî gelirin yüzde 60 ve daha faz­lasını elde etmekte idi. Ziraat ve köy sahası cemiyet içinde en mahrum saha idi. İlk sermaye terakümlerini süratle ziraat sahası vücuda getirecekti. Nite­kim de öyle oldu. Şeker fabrikalarını, köylülerimiz almak yolundadır. Evvelce 300 bin liralık şirketler kurmak güçtü! "Bugün her tarafta 3 milyonluk şirketler kurmak kolay bir hale gelmiştir. İmkân­lar teraküm etmekte ve saha da geniş­lemektedir.»

Başvekilin tasvible karşılanan bu izaha­tını müteakip, ticaret ve sanayi odaları idare kurulundan bir aza, memleketin demire olan ihtiyacı üzerinde bilhassa durmuş, Karabük dört sene evvel istih­salini satamazken şimdi yüz bin ton­luk istihsalinin    memleket ihtiyacının ancak dörtte birine tekabül ettiğini kay-deylemis, demirin yapılmakta olan fab­rikalar için lüzumlu mahiyetini belirt­miş ve yeni bir demir fabrikası inşası isteğinde bulunmuştur.

Bu isteğe cevap veren Ticaret Vekili En­ver Güreli, istihsali arttırmanın her sa­hada esas gayeyi teşkil ettiğini belirt­tikten sonra şöyle demiştir:

«Politikamız, devlet eliyle sanayi kur­mak değildir. Hükümet olarak bu yolda bir teşebbüsümüz yoktur. Balıkesir vi­lâyetinde Edremid'de geniş bir demir rezervi bulunmuştur. Orada bir fırın ku­rulması için halk, şimdiden bir buçuk milyon lira toplamıştır. Bize müracaat ederek etüdlerin yapılmasını istediler, lüzumlu sermayenin tamamının halktan geleceğini temin ettiler. Biz de her ba­kımdan bu gayretleri teşci ve teşvik et­mekteyiz ve elimizdeki imkânlarla yar­dımlarda bulunmaktayız.»

Bu arada Reisicumhurumuz Celâl Ba-yar. eskiden Karabük fabrikasını kur­mak mesuliyetini üzerine almış bulun­duğunu hatırlatmış ve demiştir ki:

«O zaman, bu fabrikayı niçin kuruyor­sun diye bana tarizlerde bulunulmuştu. Bugün Karabük,' çok daha mütekâmil bir vaziyete gelmiştir. Buna rağmen is­tihsali, memleketimize kâfi gelmemek­tedir. Yeni bir demir fabrikası kurul­ması temennisini işitmek benim için memnunluk vericidir. Memleket zihni­yeti, memleket lehine olarak çok değiş­miştir. Demir sanayii olmayan memle­ketlerde medeniyet teessüs etmiştir de­nemez. Zahireden sonra, birinci derece­de demir gelmektedir. Memleketin muh­telif bölgelerinde yer yer damarlar gö­zükmektedir. Temenni edelim ki bunlar zengin olsun. Ben istikbalden nikbinim.» Bundan sonra Başvekil Adnan Mende­res, ticaret ve sanayi âlemi temsilcileri­nin diğer temennilerini de cevaplandır­mıştır.

«Dışardan ithalâtta döviz tahsisatı yapı­lırken memleketin en ziyade ihtiyacı bu­lunan maddelere tercih hakkı tanınma­sını istemekte tamamen hakkınız var -dır. Sırayı aşarak fevkalâde tahsisler ya­pılması prensibini kabul ettik ve bunu tâyinde Ticaret ve Maliye Vekillerini selâhiyetli kıldık.

Kiralar meselesi, hem iktisadî hem sos­yal tarafı bulunan kompleks davalardan­dır. Tâdille, memleketin hayrına olarak

en iyi şekilde çıkacaktır. Dükkânların ki ralarınin arttırılması ile kiracının çıka­rılması ayrı şeylerdir. Ticaret fonunun mahfuz tutulması lâzımdır.

Gelir vergisi ile alâkalı olarak şikâyet­lerin tekasüf ettiği noktalar üzerinde bil­hassa duracağımızı temin ederim. Kuv­vetli müeyyideler bulunsun diye mükel­lefi lüzumsuz yere sıkacak tedbirlerden tevakki edeceğiz. Herhangi bir lâyiha­nın muhakkak surette meclise tevdi e-dildiği gibi çıkması şart değildir. Halen mevcut lâyiha gelir vergisinin çok az getirdiği zamanlara aittir. Vaziyetin da­ha münkeşif olarak devam ettiği görü­lürse, iş hayatını engelliyen hususların temizlenmesi pek tabiidir.

Muamele vergisine gelince bu mevzu el­dedir. Bu verginin bazı sanayi şubelerin­de dağıtıcı tedbirler yaptığını, modern toplu sanayiin vücut bulmasına engel ol­duğunu bilmekteyiz. Bütçe genişlik iktisab ettikçe, temin ettiği imkânlar da­hilinde, vergilerimizi gözden geçirmek ve üzerinde tâdiller yapmak daima müm­kündür.»

Başvekil Adnan Menderes, son olarak devlet bütçesi hakkında da kısa izahat vermiş ve  şöyle  demiştir:

«1951 bütçesi yüzde 15 açıktı. Açık, 1952 de yüzde 10 oldu. Bu seneki bütçe­mizi, yüzde beş açıkla takdim ettik. 1954 bütçemiz, denk bütçe olacaktır. Böyle taahhüd ettiğimiz denk bütçeyi, bir teş­riî devrede tahakkuk ettirmiş bulunaca­ğız. Bu seneki bütçemiz, ayrıca 400 mil­yon fazlalık göstermektedir. Memleket gelişmesiyle hemayar bir vaziyette mu­cizevi bir netice karşısında bulunduğu­muzu kabul etmek lâzımdır. Mülhak büt­çelerle beraber, eski senelerin 300 mil­yonluk envestismanı, bu sene 650 milyo­nu aşmaktadır. Bir taraftan açık nisbeti düşmektedir, bir taraftan da bütçemiz, 400 milyon artmakta ve yapıcılık kud­retimiz gittikçe tezayüd etmektedir. Bu­nun ne kadar ferah verici bir vaziyet olduğu  aşikârdır.

 Mardin:

Birleşik Amerika Büyük Elçisi Mc. Ghee bugün saat 11 de Diyarbakırdan şehrimi­ze gelmiş ve vilâyete giderek valiyi zi­yaret etmiştir.

Büyükelçi bundan sonra Mardin'in tari­hî kilise ve camileriyle Artikoğullarına

ait eski eserleri gezmiş, erkek ve kız sanat okullarını ziyaret etmiştir. Burada kendisine ayyıldiz işlemeli bir kol düğ­mesi ve belediye tarafından da bir elişi battaniye hediye edilmiştir.

Elçi, belediye tarafından şerefine veri­len yemekten sonra şehirdeki Amerikan misyonluğuna giderek bir müddet ora­da kalmış ve Anadolu Ajansı muhabiri­ne «Bu kadar zengin bir ovaya malik olan şehriniz her sahada ilerlemeğe nam­zettir» demiştir.

Büyükelçi Mc. Ghee saat 17.30 da şeh­rimizden   Diyarbakıra  hareket   etmiştir.

İzmir:

1952 yılı Ege ekici tütün piyasası ilgili­lerin «harika sürat» diye vasıflandırdık­ları bir seyir ile geçmiş ve bu akşama kadar 45 milyon kilo tütün satılmıştır. Resmî rakamlara göre 48 - 49 milyon kilo olarak tesbit edilen rekoltenin üç gün içinde hemen hemen tamamiyle sa­tılmış olması, müstahsili olduğu kadar tüccarı da sevindirmiştir.

Üçüncü gün fiyatları da tahminlerin üs­tünde bir değer kazanmış 2-3-4 kali­teli tütünler bugün evvelkilere nazaran daha fazla fiyatla satılmıştır.

Tütün piyasasının bu akşam resmen ka­panacağına muhakkak nazarı ile bakıl­maktadır.

Bu rekor şimdiye kadar kırılmış olan re­korların fevkine çıkmıştır.

8   Ocak   1953

İstanbul:

Reisicumhur Celâl Bayar, bugün Rum ortodoks kilisesi patriki Athenagorası kabul etmiş ve öğle yemeğine alıkoy­muşlardır. Yemekte İstanbul Vali ve Be­lediye Reisi Profesör Fahreddin Kerim Gökay da bulunmuştur.

9 Ocak 1953

İstanbul:

Ticaret ve Ekonomi Vekili Enver Güre-li'nin geçenlerde Belgrad'ı ziyareti esna­sında Yugoslav hükümeti ile başlayan müzakereleri tamamlamak üzere bu sa­bah saat 9.15 te Semplon ekspresi île sekiz kişilik bir Yugoslav heyeti memle­ketimize gelmiştir. 5 tane Favliç'in reisliğinde ve Yugoslav İşletmeler Vekilliği Müsteşarı Gustin Bozidar'm da dahil bulundiğu heyet, bu akşamki ekspresle Ankara'ya hareket edecektir.

Heyet reisi, trenden inerken kendisiyle görüşen Anadolu Ajansı muhabirine ver­diği beyanatta, başlayan müzakerelere Ankara'da devam edileceğini, iki üç haf­ta sürecek görüşmeler sonunda iki mem­leket arasında yeni bir ticaret anlaşma­sı imzalanacağını umduğunu söylemiş ve Türkiye'ye gelmekten bilhassa memnun­luk duyduklarını belirtmiştir.

Yugoslav Ticaret odası reisi Pavloviç'in riyasetindeki ticaret heyeti şu zevattan müteşekkildir:

Yüksek mühendis Bozidor Gustin: Fede­ral Yugoslav Cumhuriyeti İşletmeler ve Bayındırlık   Vekâleti   müsteşarı. Vladislav Rodojeviç:  İktisat heyeti üye­si.

Dr. Boris Puc: Yugoslavyalım Ankara Büyük Elçiliği nezdinde iktisat müşa­viri.

Boris Vukoviç: Yugoslav Ticaret odası idare meclisi azası. İzidor Vitoroviç: Yugoslav Merkez Ban­kası idare meclisi azası. Micerta Gvoroviç: Dışişleri Vekâleti me­muru.

Branko   Cveticarim:   Yugoslavyanm   İs­tanbul ticaret ateşesi. Bora Rafailovski; Dışişleri Vekâleti me­muru.

Ankara:

Elektrik etüd idaresi, Çukurovada fe­yezan önleme, sulama ve enerji istih­sali işlerini bir arada sağlayacak bir proje hazırlamıştır. Bu projenin filiyat sahasına konulması için gerekli iç ve dış finansman temin edilmiştir. Bu pro­jenin tatbiki için gerekli hazırlıklara başlanmıştır. 1953 yılı başlarında inşaa­ta geçilecektir.

 Ankara:

«Sulh Kervanı» Nato sergisi yarın saat 12 de törenle açılacaktır. Gençlik Parkmdaki sahada açılacak olan sergi  için  hazırlıklar  tamamlanmış bu­lunmaktadır.

İstanbul:

Reisicumhur Celâl Bayar, bu sabah Ça­padaki Eğitim Enstitüsüne gitmiş ve bir müdet enstitüde kalarak öğretmen ve öğrencilerle samimi hasbihalde bu­lunmuştur. Reisicumhurumuz, enstitü faaliyetini ya­kından takip etmiş, alâkalılardan ensti­tü çalışmaları hakkında malûmat almış­tır.

İstanbul:

Reisicumhur Celâl Bayar bugün öğleden sonra Bakırköy santral mensucat fab­rikasına giderek tesisleri gezmiş ve alâ­kalılarla görüşmüştür.

İstanbul:

Reisicumhurumuz Celâl Bayar Tica­ret ve Sanayi Odasına yaptığı ziyaret münasebetiyle Ticaret ve Sanayi Odala­rı meclis başkanları ile idare heyetleri reis ve reis vekilleri bugün Vali kona­ğına giderek Reisicumhuru ziyaret et­mişlerdir.

Reisicumhur Celâl Bayar, ziyaretlerine gelen Hüsnü Yaman, Sait İbrahim Esi, Kâzım Yurdakul, Hasan Derman, Sun Enver Batur ve Kâzım Arm'i öğle ye­meğine alakoymuşlardır.

İstanbul Vali ve Belediye Reisi Ord. Prof Dr. Fahrettin Kerim Gökay da bu ye­mekte hazır bulunmuştur. Reisicumhur, bu münasebetle İstanbul sanayicileriyie ticaret âlemimizi ilgilen­diren mühim mes'eleler üzerinde hasbi­halde bulunmuştur.

İstanbul:

Başbakan Adnan Menderes, bu akşam saat 17.30 da Vilâyete gelerek geç vak­te kadar meşgul olmuş ve bu arada saat 18.00 de Ermeni Patriği Haçadyryan'ı kabul ederek kendisiyle bir müddet gö­rüşmüştür. Bu kabulde, Vali ve Beledi­ye Başkanı Prof. Gökay da hazır bulun­muştur.

Ankara:

İstanbul gençlik sitesi inşaatı 442.362 li­raya müteahhidine ihale edilmiştir. Site 1953 yılı içinde ikmal edilerek hiz­mete açılacaktır.

Ankara:

50.000 liraya ihalesi yapılmış olan Ulaştırma Bakanlığının İzmir liman binası inşaatı 1953 yılı içinde ikmal edilerek servise konulacaktır.

İstanbul:

Bu sabah şehrimize gelmiş bulunan Yu­goslav ticaret heyeti reisi, saat 12 de Ayaspaşa'daki konsolosluk binasında bir basın toplantısı yapmıştır. Heyet reisi Dr. Stano Pavliç, toplantıda şu beyanatı vermiştir:

Biz, Nato müttefikleri, sulhu korumak, bize tecavüz edenler olursa onlara elbir­liğiyle karşı koymak, Birleşmiş Millet­ler antlaşmasının yüksek ideallerini ta­hakkuk ettirmek yani, kısacası, insan­ca yaşamak ve ilerlemek maksadiyle iş­birliği yapmak için birleştiğimizi ilân ederken, ef'alimizle, icraatımızla, mak­sadımızın hakikaten bu olduğunu isbat etmekteyiz. Aynı zamanda kötü niyet bes liyenlerin aldatıcı propagandalarına ka­pılmadan kuvvetli ve mütesanit ol­mayı bağlı bulunduğumuz yüksek ide­allere karşı mukaddes bir borç telâkki etmekteyiz.

Gezeceğimiz sergi bu anlattığım idealizm ile realizme göre gereken tedbirleri al­mak basiretini gösterebilen hakiki ada­let, doğruluk ve sulh aşığı on dört dev­letin eserinin bir sergisidir.

Türkiyenin tam bir imanla bağlı bulun­duğu bu hayırlı birliğin iyice tanıtılma­sına ve Türkiyenin bu birlik içindeki mevki ve ehemmiyetinin iyice anlaşıl­masına hizmet edecek olan bu sergiyi tertipleyenlerle, bunun tahakkuku için gereken masrafları ihtiyar eden Karşı­lıklı Güvenlik teşkilâtına ve serginin tertibinde hizmet ve yardımları sebke-den büyük küçük herkese teşekkür ede­rim.

Bundan sonra sözü «Nato Sulh Kerva­nı» na bırakmak üzere sergiyi büyük memnuniyetle açıyorum.»

Muammer Alakant konuşmasını bitir­dikten sonra kordelâyı kesmiş ve da­vetliler  sergiyi  gezmeye  başlamışlardır.

Sergide Nato'nun dünya sulhunun ko­runması yolundaki müşterek çalışmaları resim, afiş ve broşürlerle anlatılmakta, bundan başka teşkilâta mensup millet­lerin muhtelif sulhu koruma yolundaki faaliyetlerini ve Nato ordusu mensupla­rının çalışmalarını tanıtan filmler göste­rilmektedir.

Sergide diğer müşterek pavyonlardan başka Türkiyenin dünya sulhunu koru­ma yolundaki çalışmalarını resimler, grafikler ve panolarla gösteren hususî bir pavyon da bulunmaktadır.

 Ankara:

İçinde bulunduğumuz malî yılın gelir ve tahsilat durumu hakkında bilgi iste­yen Cumhuriyet gazetesi Ankara muha­biri Meki Sait Esen'i kabul eden Maliye Vekili Hasan Polatkan aşağıdaki beya­natta bulunmuştur:

1952 yılı bütçesinde gelirlerimiz 1 mil­yar 551 milyon 455 bin lira olarak tah­min edilmişti. İktisadî sahada görülen inkişafa muvazi olarak malî yılın başın­dan beri gelirlerde de büyük artışlar kaydedilmeğe başlandı. Bu vaziyet bir yıl içinde, 952 yılı bütçesiyle yapılması derpiş olunan hizmetlerden başkaca da­ha bir kısım munzam hizmetlerin yapıl­masına da imkân veriyordu. Bilhassa ya­tırım sahasına tahsis edilmek suretiyle çok faideü hizmetler sağlanmasını müm­kün kılacak olan bu tahsilat fazlasının iş ve inşaat mevsimi bitmeden önce tes-bit edilmesinde büyük isabet gösterildi­ği muhakkaktır. Bu suretle 80 milyon liralık fazla gelir elde olunacağı hesap­lanmak suretiyle bu miktarda ek ödenek temini imkânı hasıl olmuştur. Şu ciheti de tebarüz ettirmek lâzımdır ki, bu 80 milyon liralık gelir fazlasının 68 milyon lirayı aşan bir kısmı yani yüzde 85 i sağlık, yol, su işleri ve benzeri mevzu­larda tamamiyle yatırım mahiyetindeki hizmetlere tahsis edilmiştir.

1 Mart 1952 tarihinde mer'iyete giren bütçe yılının onuncu ayını bitirmiş bulu­nuyoruz. Malî yılın hitamına iki aydan daha az bir zaman kalmıştır. Bu on ay so­nunda tahsilatımız 1 milyar 390 mil­yon lirayı bulmuştur. Geçen yıl bu dev­re içinde ancak bir milyar 123 milyon liralık gelir elde edilmişti. Demek olu­yor ki malî yılın on aylık devresi için­de, geçen yıla nazaran 267 milyon lira­lık bir gelir fazlası mevcuttur.

1951 yılında gelirlerimizin aylık tahsila­tı vassatisi yıl sonu itibariyle 113 milyon lira olduğu halde bu yıl onuncu ay sonu itibariyle aylık tahsilat vasatisi 139 mil­yon liraya baliğ olmuş bulunmaktadır. Esasen Mayıs, Temmuz, Eylül aylann-da olduğu gibi aylık olarak 150 - 160 milyon liralık fiilî tahsilat yapılmak su­retiyle bu yıl varidat tahsilatı maliye tarihimizde görülmemiş rekorlara ulaş­mıştır.

Meclisi Reisi Refik Koraltan, vekiller, mebuslar, Vali, Belediye Başkanı, Erkâ­nı Harbiyei1 Umumiye Reis ve ikinci rei­si İle generaller tarafından karşılanmış­lardır,

 İstanbul:

Nato karargâh mdaki toplantılara işti­rak etmek üzere, birkaç günden beri kı­sım, kısım gitmekte olan askerî heyeti­mizin, Orgeneral AbdÜlkadir Seven, Kor­general Yusuf Egeli, Kurmay Binbaşı Hakkı Altmdilek ve Samih Güney'den mürekkep üçüncü kafilesi bu sabah saat 10 da uçakla İtalyaya hareket etmiştir.

: Ankara:

Sergi bugün de büyük vatandaş toplu­luğu tarafından gezilmiştir. Havanın fev­kalâde güzel ve serginin elektrik tesisa­tının projektörlerle takviye edilmiş ol­ması pek çok Ankaralıları geceleyin de1 sergiyi ziyarete sevketmiştir.

Çadırın muhiti boyunca tertiplenen ser­ginin giriş kısmında komünizmin zul­me, şiddete, baskıya dayanan bir sistem olduğu, kızıl silâhlı kuvvetlerin hâkimi­yeti altında inleyen ve bütün Doğu Av-rupanin üzerine çöreklenen taun kadar tahripkâr bu musibetten batıyı ve hür memleketleri korumak için Atlantk Pak-tımn teşekkül ettiğini fotoğraflar, ve­sikalar ve hâdiselerle izah olunmakta­dır.

Bir yerde, bütün komşularının komüniz­mi kabul etmesiyle Sovyetler Birliğinin emniyetinin teessüs edebileceğini iddia eden Sovyet nazariyesi belirtilmekte, bu nazariyenin tahakkuku için masum mil­letlerin üzerine demir perdesini kapa­yarak, vaktiyle mesut yaşayan milletleri zulmete, meçhuliyete boğan hür ve me­denî dünya ile irtibatını kesen ve bir çok aile ocaklarını baykuş yuvalarına çeviren bu dehşet ve felâket selinin me­denî topraklara sızmasını Önlemek için 14 milletin birleşmesinin, içtimaî, ikti­sadî, siyasî, askerî ve teknik sahalarda tam bir anlayışla elbirliği ederek yaşama ve faaliyetlerini koordine etmelerinin lüzumu çok güzel, cazip afişler, panolar ve fotoğraflarla tebarüz ettirilmektedir. Diğer bir yerde: Uçsuz bucaksız vahşi Asya çölleri üzerinden Sibiryaya tehcir edilen milyonlarla erkek, kadın, çocuk, genç ve ihtiyar aile kütlelerinin, alil, hasta .insan kafilelerinin ve bunların ne­hirlerden sallarla geçerken süngülü komünist muhafızlarının kamçıları altın­daki muztarip vaziyetleri pek ibret veri­ci olarak resimlerle tasvir ve şöyle bir vecize ile izah edilmektedir:

«Atlantik Paktı batı âlemini, medenî hür milletleri bu feci ve korkunç akıbetten kurtarmıştır.»

Zonguldak:

60 bin kilovat takatla çalışmakta olan Çatalağzı elektrik santralı Istanbula e-nerji nakline başladıktan sonra 80 bin kilovat takatla çalışmakta olan Silâhtar-ağa elektrik santralına bağlanmıştı. Zon­guldak kömür havzasını ve civarını, İz­mit Sellüloz Sanayii müessesesini ve İs­tanbul şehrini takviye eden Çatalağzı santralı hâlen İzmit'e günde 5 bin kilo­vat, İstanbul'a gündüzleri 25 bin ak­şamları 100 bin kilovat enerji vermekte­dir. Santralın çalışmaları hakkında Ça-taîağzı enerji santralı müdürü Anadolu Ajansı muhabirine aşağıdaki malûmatı vermiştir:

«Çatalağzı enerji saintrah işe yaramayan adi kömür yakmak mecburiyetindedir. Santralımız İstanbul'a bağlanmadan önce Silâhtarağa santralı günde 600 ton yıkan­mış kömür yakıyordu. Bu miktar bugün 200 tona inmiş bulunmaktadır. Bu su­retle günde 350 tondan fazla kömür ta­sarruf edilmiş bulunmaktadır. Asıl ta­sarruf bununla da kalmamakta, bu mik­tar kömürün Zonguldak'ta tahmil ve İs­tanbul'da tahliye ve nakil ücretlerinden de tasarruf edilmiş, bulunmaktadır. Bu suretle santıralımızm İstanbul'a elektrik vermesiyle yılda bir buçuk milyon lira­lık bir tasarruf sağlanmıştır.

Kuzey - Batı Anadolu'yu besleyen Ça­talağzı santralı kudretinin 100 bin kilo­vata iblâğı için gereken tedbirler alın­maktadır. Kuzey - batı Anadolu'nun e-nerji ihtiyacı 1960 yılında 380 bin kilo­vat olacak ve ihtiyaç Çatalağzı santra­lının vereceği 100 bin, Sarıyar hidroelek trik santralının 160 bin, Tunçbilek san­tralının vereceği 60, Sakarya veya Kızıl­ırmak üzerinde kurulacak hidro elektrik santralının vereceği 75 bin ve Silâhtar­ağa santralının vereceği 120 bin kilowatlık enerji ile sağlanacaktır.

13  Ocak   1953

Ankara:

Türkiye ile Yugoslavya arasında geliş­mekte olan ticarî münasebetler iki memleket arasında yeni bir ticaret ve Ödeme anlagmas: akdini faideli kıldığından, Dışişleri Vekâleti Umumî kâtip muavi­ni, Elçi Settar İksel'in riyasetindeki Türk heyeti ile Stane Pavliç riyasetin­deki Yugoslav heyeti arasında ilk müza­kerelere bugün saat 15.30 da Dışişleri Vekâletinde başlanılmıştır.

 Ankara:

Bugün havanın karlı ve soğuk, yerlerin çamurlu olmasına rağmen, Nato sergi­sini yine binlerce vatandaş gezmiştir. Serginin bir vagonunda Atlantik camia-smi vücuda getiren âmiller tahlil edil­mekte, medeni ve insanî şartlar içinde yaşamağa azmetmiş milletlerin birleşme­sinden doğan Atlantik Paktını zaruri kı­lan komünist emperyalizminin takibettiği tahripkâr siyaset hâdiseler, vakıa­lar ve vesikalarla izah ve isbat olunmak­tadır.

Bir panoda bu izahat şöyle bağlıyor: «Hatırlıyorsunuz,

1945 te, uzun harp yıllarından sonra ni­hayet barış ümidi canlanmış, milletler tekrar hayata kavuşmanın zevki içinde kalkınma projeleri hazırlıyor, fabrika­lar sulh ihtiyacını karşılamak üzere (ta­dilât yapılarak) çalışmağa başlıyor, işler açılıyor, insaniyet normal hayata doğru istikamet alıyor, yiyecek, içecek, giye­cek bollaşıyor, yepyeni aile yuvaları, sa­adet bucakları kuruluyor, harbin sefa-' let ve perişanlığını bertaraf etmek için hür milletler bütün varlıklariyle mede­nî bir vatan kurmağa uğraşıyorlardı. Bu sırada garp memleketleri barışa inana­rak silâhların mühim kısımlarını imha ettiler. Gençler İşlerine, fabrikalarına, tarlalarına döndüler. Galip devletler ik­tisadî kalkınmaları için eski düşmanla-riyle ticaret anlaşmasına zemin arıyor, dünya yavaş yavaş her sahada işbirliği­ne  hazırlanıyordu.

İşte bu esnada medenî âlemin saadet yuvalarını, neşe taşan ocaklarını doğu­dan yapılan bir kan ve sefalet seli sön­dürdü. Çekoslovakya, Polonya, Roman­ya, Macaristan, Bulgaristan, Finlandiya, Arnavutluk ve Doğu Almanya insanî, si­yasî, medenî haklarından tecrid edile­rek, vaktiyle medeniyet kaynağı bu me­sut ve müreffeh memleketler, âteşe ve kana boyandı. Tarihleri, mukaddes atla­rı, Allah inançları, aile telâkkileri in -kâr edildi. Toprakları elerinden  alındı.

Komünizmle beraber bu memleketlere zulüm, ıstırap, sefalet ve umumî ahlâk tereddisi de beraber girdi.»

Atlantik Paktını doğuran âmiller diğer bir panoda şöyle belirtiliyor:

«Ülkelerimizi, aile ocaklarımızı ve me­deniyetimizi bu hale .düşürmemek için

Atlantik Paktını kurduk.»

Levhalar diğer bir yerde büyük bir dev­let adamının şu vecizesi ile sona eri­yor:

«Kuzey Atlantik Paktı, insanlığın, me­deniyetin, mukadderatına iman eden bir harekettir. Siyasi ve medenî hakların kulanılması ve ferde hürmet esasına da­yanan bu müşterek medeniyet zevale uğ-rayamaz.»

14 Ocak 1953

Ankara:

Başvekil Adnan Menderes beraberinde İçişleri Vekili Ethem Menderes olduğu halde bu sabah Ankara ekspresi ile İs-tanbuldan   şehrimize  gelmiştir.

Başvekil, garda Büyük Millet Meclisi Reisi Refik Koraltan, vekiller, mebus­lar, Başvekâlet müsteşarı, Erkânıharbi-yei Umumiye Reis ve ikinci reisi, Vali.. Belediye Başkanı, askerî ve mülkî er­kân tarafından karşılanmıştır.

Riyaseticumhur başyaveri Kurmay Yar­bay Nurettin Alpkartal Reisicumhur a-dina Başvekil Adnan Menderese hoş gel­diniz demiştir.

Ankafra:

Bugün de sergiyi büyük halk kalabalığı gezdi. Nato sergisinin en alâka toplayı­cı köşelerinden biri sinemasıdır. Mahru-tî geniş çadırın bir köşesi ışık geçmez kaim ve renkli yelpaze bir branda bezi ile kapatılarak sinema vücuda getiril­miştir. Burası her gün vatandaşlarla tık­lım tıklım doluyor ve boşalıyor ve ko­münist âlemin faciaları, ıztırapları ve se­faletleri ibretle seyrediliyor.

Peyk memleketleri gösteren film büyük seyirci kütleleri tarafından dikkatle ta­kip olunuyor. Filmin ifade ettiği mâ­naya göre vaktiyle. Sovyet ağma takılıp memleketlerinde komünizmin yayılma­sına ve kabul edilmesine yardım eden büyük peyk devlet ve siyaset adamların­dan pek azı hayatta kalmıştır. Bulgaris-

tan'dan Romanya'ya, Macaristan'dan Po­lonya'ya, Doğu Almanya ve Finlandiya'­ya kadar uzanan Doğu Avrupanın vak­tiyle komünist geçinen, memleketlerin­de komünizmin teessüsünü İsteyen ve Sovyet orduları ve siyasileriyle işbirliği eden bu kimseler niçin ve nasü yok ol­dular diye soruluyor.

Film. Mazarik'in cenaze merasimini de­rin ve endişeli bir sessizlik ve manevî ıssızlık içinde takip eden halk kütlele­rinin elemli ve şüpheli halini gayet ba­riz olarak göstermektedir. Vaktiyle Çe­koslovakya'nın istiklâli ve hürriyeti için senelerce mücadele eden bu vatanperver hangi hastalıktan ve nasıl öldü? Bugün kalın bir esrar perdesiyle örtülü bu hâ­dise ihtimal ki niçbir zaman aydmlanmı- deniyor.

Mazarik'i Beneş'ler, Petrof'lar ve diğer­leri takip etti.

Komünizm tahripkârdır, beşeriyeti ve onun yüksek eserlerini, varlığını imha eden bir âfettir. Medeniyeti ve insan­lığı kurtarmak ve bu âfetin yayılmasını önlemek için Atlantik Paktının kuruldu­ğu belirtiliyor ve film şu vecize İle sona eriyor:

«Kuzey Atlantik camiası dünya toplulu­ğunun bir parçasıdır. Biz sulhu koruma yolunda kuvveti en dikçe, bizimle bera­ber bütün hür insanlar ve hür milletler de kuvvetlenecektir.»

15 Ocak 1953

Ankara:

Reisicumhurumuz Celâl Bayar, refakat­lerinde Adalet Vekili Osman Şevki Çi-çekdağ ile Ankara mebusları. Vali Ke­mal Aygün ve sabahın erken saatlerinde kendilerini almak üzere kamyonlarla şehrimize gelen Beypazarhlar olduğu halde saat 8.30 da Beypaza,rına hareket etmişlerdir.

Ayaş:

Beypazarına gitmekte olan Reisicumhur Celâl Bayar bu sabah saat 11 de ilçe­miz hududunda kaymakam, belediye rei­si ve piyade alay kumandanı tarafından karşılanmış, kasabamıza muvasalatların­da otomobilden inerek halkın tezahüra­tına mukabelede bulunmuşlardır.

Reisicumhurun bu seferki seyahatlerinde, yeni açılan yolu takip etmeleri halkın bilhassa  sevincine vesile  olmuştur. Reisicumhur Ayaşlılara teşekkür ettik­ten sonra Beypazarma gitmek üzere yol­larına devam etmişlerdir.

Beypazarı:

Reisicumhurumuz Celâl Bayar, refakat­lerinde Adalet Vekili Osman Şevki Çiçekdağ, Ankara mebusları, Vali Kemal Aygün ve Ankara Belediye Başkanı Atif Benderlioğlu olduğu halde yeni ku­rulan Halk Bankası şubesinin ve 140 bin liraya inşa edilen su tesislerinin açılış törenlerinde bulunmak üzere saat ratlarıyla  istikbal  edilmişlerdir.

Reisicumhurumuz ilçe hududunda kay­makam, belediye başkanı, partiler tem­silcileri ve halk tarafından karşılanmış, kasaba methalinde de binlerce Beypa-zarlmın sürekli ve içten gelen tezahü­ratlarıyla istikbal edilmşilerdir.

Beypazarı:

Reisicumhur Celâl Bayar, Halk Sandığı Beypazar ajansının açılış töreninde bu­lunmak üzere yeni yapılan yolu taki­ben kasabamıza gelirken yol üzerindeki köylerde durarak köylülerle hasbıhalde bulunmuşlardır. Köylü vatandaşlar, bu sene geçen senelere nazaran daha fazla buğday ektiklerini ve yeni yolun kendi­leri için çok faydalı olduğunu bilhassa belirtmişlerdir.

Yolda otobüslerle Cumhurreisini karşılıyan yüzlerce Beypazarli, kendilerine «hoş geldiniz» demişlerdir.

Celâl Bayar, şehir methalinde binlerce halk tarafından coşkun tezahüratla kar­şılanmış ve doğruca belediyeye gitmiş­lerdir.

Celâl Bayar belediye binası önünde top­lanan halka «Pek muhterem Beypazarh-lar, görüyorum ki, şehriniz güzelleşmek­tedir, yeni yeni, iyi işler yapmaktası­nız. Hepinize işlerinizde muvaffakiyet­ler dilerim. Hepiniz sağ olun, var olun» demiş ve beraberindekilerle Halk Sandı­ğı Beypazarı ajansı binasına gitmişlerdir. Bankada. Ziraat Bankası muhasebe mü­dürü ve Halk Bankası idare meclisi âzasmdan Zeki Tuğrul, bir konuşma yap­mış, sandığın gayesinin küçük esnafa, el tezgâhları ile çalışanlara yardım ve kredi temini olduğunu belirtmiş, bu ajansın Ankara vilâyetinde ilk tecrübe olduğunu, beklenen mesut neticeler el­de edildikçe diğer ilçelerde de ajanslar açılacağını  söylemiş ve  Cumhurreisimizin Halk Bankası ve Halk Sandıklarının memlekteimizde ilk kurucusu bulunduk­larını bilhassa tebarüz ettirmiştir. Zeki Tuğrul sözlerine devamla, Halk Sandığı çalışmaları etrafında izahat vermiş, san­dık bilançosunun bu sene on milyon li­rayı bulduğunu, plasmanların beş bu­çuk milyon, yalnız Ankara sandığı mer­kezinde esnafa verdiği mevduatın 4 mil­yon lira olduğunu belirtmiştir. Bundan sonra, Beypazarı ajansının ilk hissedarı olan Emniyet Umum Müdürü ve Ankara Valisi Kemal AygÜn, Cumhur-reisinin emirleri üzerine ajansı açaca­ğım söylemiş ve hayırlı olması temenni­si ile kurdelayı kesmiştir. Ajansın açılışından sonra Cumhurreisi Celâl Bayar ve beraberindeki zevat, ha­vuzlu kahve önüne gitmişler ve 25 köy­deki 25.960 parselde 960.750 dekar ara­zinin tapularının tapu kadastro bölge müdürlüğü tarafından köylülere tevzii dolayısiyle yapılan törende hazır bulun­muşlardır.

Bunu müteakip Cumhuriyet meydanın­daki çeşmenin açılış töreninde de bu­lunulmuş, burada Beypazarı Kaymaka­mı Kemal Yılmaz bir konuşma yaparak 1952 yılı içinde Beypazarında yapılan işleri izah etmiştir. Adliye Vekili Osman Şevki Çiçekdağ çeşmeyi açmıştır.

Öğle yemeğinden sonra, Cumhurreisi-miz ve beraberlerindeki zevat, halkın bü­yük tezahürleri arasında Ankaraya dön­müşlerdir.

Ayaş:

Cumhurreisi Celâl Bayar beraberlerinde­ki zevatla birlikte, Beypazar'mdan An­kara'ya dönerlerken tekrar ilçe merkezi­ne uğramışlar ve ilçe ileri gelenleri ile hasbıhalde bulunmuşlardır.

Ankara:

Türkiye millî gençük komitesinin «Genç­liğin Avrupa Kampanyası» çalışmaları ile ilgili olarak Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi konfe­rans salonunda bugün saat 17 de bir toplantı tertip edilmiştir. Toplantıda Dış­işleri Vekili Fuat Köprülü, mebuslar, profesörler ve kalabalık bir Öğrenci kit­lesi hazır bulunmuştur.

Toplantıyı Orhan Anman kısaı bir ko­nuşma ile açarak birliğin gayesinden, çalışmalarından bahsetmiştir. Bundan sonra söz alan Dışişleri Vekili Profesör Fuâjd Köprülü hayatının bü­yük bir kısmının gençler arasında geç­tiğini ve bugün de böyle bir gençlik toplantısında bulunmaktan duyduğu mem­nuniyeti belirtmiş ve Avrupa Birliği fik­rinin sebep ve âmilleri üzerinde dura­rak şunları söylemiştir:

«Bir fikir ilk defa ortaya atıldığı zaman daima hayalî ve hatta yersiz olarak bi­raz da istihza ile karşılanır. Fakat eğer bu fikir yapıcı, inkılâpçı ve yerinde bir fikir olursa kısa zamanda önem kazanır. İkinci Dünya Savacının birincisinden da­ha kötü neticelerle sona ermesi ve in­sanlığı şimdiye kadar görülmedik bir fe­lâkete sürüklemesi «Avrupa Birliği» fik­rînin doğup yerleşmesinde bilhassa â-mil olmuştur. Çünkü bir tarafta insan­lık fikir ve haysiyetini, manevi kıymetle­ri, inkâr eden yıkıcı totaliter rejimler, diğer tarafta insan hak ve hürriyetleri­nin öncülüğünü yapan demokrasiler cep­hesi doğmuştur. Bütün medeniyetleri yıkmak istiyen bu totaliter rejimler kar­şısında hür dünyanın ve bilhassa Avru-panın birleşmemesi halinde kopacak ilk fırtınada Avrupamn mahvolması mukad­derdir.»

Fuad Köprülü bundan sonra izah ettiği bu şartlar içinde doğan Avrupa Birliği fikrinin gerçekleştirilmesi için yapılan milletlerarası çalışmalardan ve bununla ilgili olarak meydana getirilen teşekkül­lerden bahsetmiş, gençliğin hür ve yeni fikirleri benimseye daha ziyade müsait it olduğunu söylemiş, İkinci Cihan Har­binden sonra çeşitli fikir ve ideolojile­rin yarattıkları duruma işaret ederek, bunlara karşı gençliğin daima uyanık bu­lunması lüzumunu ifade ile sözlerini şöy­le bitirmiştir:

«İnsanlığın Üstünlüğünü ve fikrin hay­siyetini tanımıyan esaslara müstenid to­taliter rejimler mutlaka yıkılacaktır. Bu­na karşılık olarak insan halk ve hürriyet­lerini tanıyan, manevî kıymetleri inkâr etmiyen rejimler muzaffer olacaktır. Gençliğin bu uğurdaki çalışmalarında muvaffak olma-smı temenni ederek ve kendileri ile fikren beraber olarak bu­radan ayrılıyorum.»

Dışişleri Vekilinin konuşmasından son­ra Urfa Milletvekili Dr. Feridun Ergin tarafından, «Avrupa Birliği» ve bu fik­rin doğmasına sebep olan âmillerle ge­lişmesi ve bugünkü teşkilâtı hakkında bir konuşma yapılmıştır. Müteakiben Siyasal Bilgiler Fakültesi doçentlerinden Aydın Yalçın tarafından «Avrupa Birliği» fikrinin iktisadî bakım­dan ehemmiyet ve lüzumu hakkında iza­hat verilmiştir.

Ocak 1953

 İstanbul:

Şehrimiz Ticaret Odasının kuruluşunun 70 inci yıldönümü münasebetiyle bu ak­şam saat 20 de, Oda Meclis Başkanı Hayri Gönen tarafından Taksim Belediye Gazinosunda bir ziyafet verilmiştir. Ziyafette söz alan Hayri Gönen İstanbul Ticaret Odasının tarihçesini yaparak şu nutku söylemiştir:

«18 inci asrın birinci 25 yılma, kadar Os­manlı İmparatorluğunda iktisadî nizam, ticaret ve sanatta lonca ve gedik usulle­rine istinad etmekte ve bilhassa dahilî mübadelede ticaret serbestisi rol oynar makta idi.

Bazı emtea mübadelesini muayyen zümre lerin inhisarı altına koyan bu sistemde fiyatların lüzumsuz yere artmasından şi­kâyetler başlaması üzerine 1787 tarihin­de mahdud gıda maddelerindeki takyid-ler baki kalmak ve diğerleri kaldırılmak suretiyle ticaret serbestisine doğru ilk adımın atıldığını görüyoruz. Sonraları biraz daha hızlanan bu tahavvül evvelce nisbî bir kudret gösteren iktisadî bün­yeyi takviye değil aksine olarak za'fa uğratmıştır. Çünkü bir yandan kapitü­lâsyonların tazyiki, diğer taraftan ihti­yaçların değişerek artması, İmparator­luk iktisadî bünyesini sarmış ve evvelce millî unsurlarımızın elinde bulunan tica­ret ve hırfetin daha geniş bir kitle araısında taksim olunması ve sanayileşen Avrupa karşısında İmparatorluğun açık bir pazar haline girmesi gibi neticeler vermiştir.

Bu devrede gedik ve lonca usulünün dö­küntülerinden gayri müesseselere tesa­düf olunamaz ve yalnız lâyihalar tanzi­mi ve ticaret cemiyetleri teşkili tasav-vurlarıyla vakit geçirildiği görülür. De­vam eden bu, benliğini arama gayretleri 1832 de (Dersaadet Ticaret Odası) nı meydana getirmekle ilk defa olarak müsbet bir neticeye varmış oldu. Fakat bu yeni doğan müessese bittabi Her bakımdan kendisinden beklenecek hizmetleri başarabilecek bir kudrette de­ğildi. Adetâ küçük hususi bir cemiyet gibi aza adedi uzun zaman 40 - 50 rak-kamım geçmemiş ve ekseriyetini ecne­bi unsurların teşkil ettiği idareciler e-linde kalmıştır. Bu sebeple pek tabii olarak memleketin hakikî ihtiyaçlarını karşılayacak bir rol de oynayamamışır.

Bu hal yarım asır gibi uzun bir zaman

devam etmiş ve memlekette meşrutiye­tin teessüsü dahi, müessesenin bu vazi­yet üzerinde hayırlı bir tehavvül yapa­nı affn ıştır.

Memleketimizde hakiki manasıyla tica­ret odalarının vücuda getirilmesini de diğer inkılâplarımız gibi Cumhuriyeti­mize borçlu bulunuyoruz.

Cumhuriyet devrinde ticaret odalarının tekâmül seyrini bugüne kadar neşrolu-natn üç kanunun ışığı altında müşahede edebiliriz.

İlk defa 22 Nisan 341 tarihinde neşro­lunan 655 sayılı kanun odalara hükmî

şahsiyeti haiz millî bir hüviyet vermiş ve Avusturya, İtalya ve saire gibi muh­telif Avrupa memleketlerinde tatbik olu­nan usule tevfikan herhangi bir mıntı­ka dahilindeki ticaret ve sanayi erbabı­nı bir camiada toplayan kayıd mecburi­yetini vazetmiştir ki 1943 tarihine kadar devam eden bu devreye, yeni odaların doğuş devresi diyebiliriz.

1943 de neşrolunan 4355 sayılı kanun ise odaları meslekî zümrelere istinad et­tirmek suretiyle hakiki taazzuvlarmı te­min etmiş olduğundan bu devreyi de gelişme ve icablara intibak devresi ola­rak kabul etmek yerinde olur.

Halen   tatbik   mevkiinde   bulunan   5590 sayılı kanun ise, bu tekâmül seyrinde son merhaleyi teşkil eder, bundan ev­velki iki kanunun vücuda getirdiği ti­caret odalarının başlıca karakteri, dev­letin kontrolü altında,, kayıt mecburiye­tiyle bil'umum meslek erbabını bir çatı altında toplayan birer müesese olmak tan ibarettir.

5590 sayılı kanun ise odaları devletin adım adım ve bazen icrayı durduran mu­rakabesi ve ayrıca hükümetçe tâyin olunan umumî kâtibin nezareti altında bu­lunan bir teşekkül halinden çıkarak her türlü idarî ve fikrî istiklâl ile çalışan ve bu sayede devlete en salim mütalâaları verebilecek meslekî teşekkül mahiyetin­de bir amme müessesesi haline getirmiş ve bu suretle onlara ekonomik hayatta emniyetin sembolü hüviyetim vermiş­tir. İstanbul Ticaret Odasının biz bugünkü idarecileri, odayı memleketimizin için­de bulunduğu seri inkişaf ve tekâmül havasına lâyık  bir  unsur  haline getirmek için hızla giriştiğimiz çalışmalarda arkadaşlarımızın yakın alâka ve yardım­ları ile muvaffak olacağımıza kani bu­lunuyoruz.

17 Ocak 1953

Adana:

Başvekil Adnan Menderes, bugün saat 13 de özel bir uçakla Ankaradan şehri­mize gelmiştir.

İncirlik hava meydanında merasimle karşılanan Başvekil ihtiram kıt'asını teftiş etmiş ve bilâhare otomobille ha­reket etmiştir.

Başvekile, İçişleri Vekili Ethem Mende­res ile İstanbul, İzmir, Ankara, Aydın, Denizli, Seyhan ve Gaziantep mebusla­rından bazıları refakat etmektedir.

Gaziantep:

Başvekil Adnan Menderes beraberinde İçişleri Vekili ve mebuslar olduğu halde bugün saat 18 de Adanadan otomobille Gaziantebe gelmiş ve muazzam tezahü­ratla karşılanmıştır.

Başvekil Adana'dan hareketinden itiba­ren yol boyunca her kasaba ve köyde ve her kavşak noktasında, kalabalık va­tandaş toplulukları tarafından alkışlar­la ve samimî tezahürlerle karşılanmış ve uğurlanmiştır.

Bu tezahürler bilhassa, Ceyhan'da, Os­maniye'de ve Fevzipaşa'da çok geniş ol­muştur. Osmaniye'de Başvekili selâmla­mak için sokaklara dökülen vatandaş­lar arasında otomobille ilerlemenin im­kânsızlığı karşısında Başvekil yaya ola­rak Belediye binasına gitmiş oradan al­kışlar arasında halka kısa bir hitabede bulunarak izhar edilen muhabbetten do­layı Osmaniyelüere teşekkür etmiştir. Gaziantep'e yaklaştıkça büyük kafile, vaktin gecikmesine ve havanın yağışlı olmasına rağmen devam eden halk teza­hürleri arasında ancak saat 17.30 da Ga­ziantep yakınlarına varabilmiş, şehire onbir kilometre mesafede Gaziantep tem­silcilerini taşıyan yüze yakın otomobille karşılanmıştır.

Burada Başvekil Adnan Menderes'i Ga­ziantep mebusları, mahalli hükümet er­kânı, il ve belediye meclisleri azaları, muhtelif teşekküller temsilcileri ve bir çok Gaziantepli vatandaş selâmlamıştır.

Başvekil Adnan Menderes vaktin geç ol­masına rağmen şehir methalinden itiba­ren hıncahınç dolu caddelerde  alkışlar ve tezahürler arasında hükümet konağı­na kadar zorla ilerliyebilmiştir.

Bagvekiî burada kısa bir istirahatten son­ra hükümet konağının balkonundan hal­ka hitaben bir konuşma yapmıştır.

Osmaniye:

Başvekil Adnan Menderes beraberinde İçişleri Vekili Ethem Menderes ve me­buslar olduğu halde bugün saat 14.15 te Osmaniyeye gelmiştir.

Başvekili şehrin methalinde sürekli ve coşkun tezahüratla karşıhyan binlerce Osmaniyeli, yolları tamamiyle kapattık­larından, Başvekil otomobilinden inmek zorunda kalmıştır. Başvekilin indiği yer­de ve yol güzergâhında müteaddit kur­banlar kesilmiş ve halkın «yaşa, var ol» sesleri arasında bir kilometre uzaktaki belediye binasına yaya gitmek mecburi­yetinde kalmıştır. Başvekil belediyede halk dileklerini dinledikten sonra, mey­danda toplanan kalabalık vatandaş kit­lesinin ısrarlı isteği üzerine balkona ge­lerek, Osmaniyelilerin dakikalarca sü -ren alkışları arasında kısa bir konuşma yapmış ve demiştir ki:

«Sevgili Osmaniyeliler, aranızda sık sık bulunmak isterdim. Fakat şimdiye ka -dar fırsat bulup gelemedim. Beni mazur görün. Buraya muhalefet, devrinde gel­miştim. Şu anda sizinle karşılaşmaktan zevk ve bahtiyarlık duyuyorum. Antep'e bir an evvel gitmekliğim lâzımdır. Si­zin bu ısrarlı ve çok nazik hareketleri­nizi, yolumu kestiler diye değil, gönlümü çaldılar diye kıymetlendirecek ve ifade edeceğim. İşlerinizde muvaffp«k olmanızı ve evlerinizde huzur içinde yaşamanızı Allahtan niyaz ederim. Fırsat buldu­ğum zaman Osmaniye'ye tekrar gelece-ğim.»

Başvekil yol boyunca toplanmış olan hal­kın aynı sevgi tezahüratı arasında An­tep'e hareket etmiştir.

Gaziantep:

Başvekil Adnan Menderes Antep hükü­met konağı önündeki meydanı dolduran vatandaş topluluğuna, alkışlar ve teza­hürler arasında hitap etmiş ve herşey-den evvel, vaktin geç olmasına rağmen kendisine bu güzel şehirde bugün şu sa­atte gösterilen sıcak hüsnü kabulden do­layı candan teşekkürlerini bildirmiştir. Bizi güzel yüzle karşılıyorsunuz, demiş­tir. Bu güzel yüzünüz, vazifeye başladığımiz günden itibaren vazifemizin ifa­sında, yüzünüzü güldürecek, güler yüzü­nüzü gölgelemiyecek bir şekilde hareket ettiğimizin delilini teşkil eder. Bu itibar­la, bunun ayrı ve büyük bir değeri var­dır. Sizin huzurunuzda, bilhassa Halk Partili arkadaşlarıma, ve diğer partiye mensup arkadaşlara teşekkür etmek ve bizi şehrin dışında karşılamalarından bahtiyarlık duyduğumuzu millet efkârı­na ifade etmek isterim.

Bu memlekette her zaman için, vatan­daşlar arasında, sevgi ve muhabbet hâ­kim olacaktır. Vatandaşlar arasında kar­deş kavgası sokmak, memleketin siyasî ha,vasma hâkim olmaya başlayan dostluk ve huzuru yadırgayıp bozmak isteyenler, yakında tam bir hüsranla karşılaşacak­lardır. Ben eminim ki bu gibiler dahi, memleketimizin kardeş kavgasının yur­du olmadığını kati surette anlıyacaklar-d:r. Yüksek medenî seviyeli büyük mil­letimiz, kin ve nefretlerden asla hoş­lanmamakta, siyasi partilerin kardeş gi­bi geçinmesini bahtiyarlıkla seyretmek­tedir. Bu güzel memleketimizde bu kar­deşlik havasının devamlı surette esme­si için elimizden geleni yapmak azim ve kaarrındayız. Hiç bir şey, bizi bu kararı­mızdan döndüremiyecektir. Bu memle­kette hakikaten kardeşlik havası ese­cektir. Hangi partiye mensup olursak o-lahm, kendi programımızı, noktai nazar­larımızı müdafa etmek, iktidarın icraa-tini tenkid eylemek, elbette hepimizin hakkımız ve vazifemizdir. Fakat bunu ya­parken, büyük Türk milletinin şiarı olan terbiyeden ve nezaketten ve herke­se muhaibbet duymaktan asla ayrılmiyacağız.

Memleketin siyasî havasına hâkim ol­mağa başlayan huzur, dostluk ve kardeş­lik karşısında, bazıları acaba niçin hu­zursuzluk duymaktadırlar? Bu havayı e-ğer mümkünse bir dakikada bozmak i-çin acaba niçin ellerinden gelen bütün gayretleri ile mezbuhane bir şekilde ça­balıyorlar? Memleketin huzurundan hu­zursuzluk duyanlar kimler olursa olsun, onlara karşı el ele mücadelemiz çetin olacaktır. Bu kötü emellerin tahakkuk et-miyeceğini onlara beraberce öğretece­ğiz. Memleketimizin kalkınma hareketi, elde edilen huzur içinde daha büyük bir hız kazanacaktır. Güzel bir fidan halin­de dikilen demokrasimizin, hürriyetleri­mizin kökleşmesi ve gelişmesi, partiler arasındaki münasebetler iyi bir hava içinde ve dostluk dairesinde cereyan e-derse, çok daha kolay olacaktır. Türk milletinin huzur ve sükûnuna göz dikenler, ya gafillerdir veyahut da husu­sî maksatla hareket edenlerdir. Yirmi milyonu aşan insan arasında iyiliğimizi ve neşemizi çekemiyenler, saadet ve is­tikbalimizi yadırgıyanlar bulunacaktır. Nasıl ki hırsızlar ve katiller gibi suç erbabı olanlar, hatta şekaveti dahi düşü-neler vardır. Fakat hamdü sena olsun ki cemiyetimiz içinde bu sapıkların sayısı çok azdır. Türk mileti, yüzde doksan do­kuz nisbetindeki kitlesiyle, kardeşliğin ve vatanperverliğin misalini verecek ka­dar ileri bir topluluktur. Kendi aramız-da bulunabilecek, yine bizim kendi hu­zur ve saadetimizi çekemiyecek olanlar yüzde birdir. Gürültülerine bakıp ta bun­ların mühim bir kalabalık teşkil ettiğini sanmak büyük hata olur. Onların yalnız ket huzur içinde iken, bu huzuru duyan vatandaşların sesi gelmez, fakat huzuru bozmak istiyenlerin sesi mutlaka işiti­lir. İşte bugün burada, hükümeti, ikti­darı, muhalefeti, tarafsızlığı, nihayet dev­let ve milleti temsil eder bir şekilde top­lanılmış bulunulmaktadır. Şahsî benlik­lerimizden tecerrüt ederek millî varlığa intikal etmiş bir haldeyiz. Sizin tasvip sesleriniz elbette işitilmez. Fakat öte y?#tda çatlak bir ses memleketin bir uf­kundan diğer ufkuna kendisini işittir­mek imkânına sahiptir. Bu gibiler aca­ba çok mudur tereddüdüne kapılmma-sesleri fazla gelmektedir. Çünkü memle-malıdır. Bu vatan, sizler gibi vatanper­ver, devletine ve milletine bağlı insan­larla] doludur. Sizler var oldukça bu memlekette huzursuzluk yaratmağa kim­se muvaffak olamıyacaktır. Türk mille­ti, içtimaî ve siyasî hastalıklara karşı bünyesi kuvvetli olan milletlerin başm-da gelmektedir.

Bu memleketin huzurunu bozmak isti-yenleri ikiye ayırmak lâzımdır. Bunla­rın bir kısmı her ne pahasına olursa ol­sun bunu kasidle istiyenler, diğer bir kısmı da gaflet saikasiyle onlara peyrev olanlardır. Ben çok arzu ederdim ki bu ikinci kısmı birincisinin şerrinden kur­tarmak bizlere nasip olsun. Birinci kıs­mı teşkil edenlere gelince onlar felah. kabul etmezler. Onları Allah islâh et­sin. Başvekil Adnan   Menderes   alkışlar   ve umumî tasvip arasında sözlerine şöyle devam etmiştir: Komünizm, içtimaî ve iktisadî bir mezhep olmaktan çıkmış ve komünistler hür­riyetlerimize kem gözle bakan düşman­ların birer âleti, birer casusu olmuşlar­dır. Onlar, kötü faaliyetlerinde bulunur­ken, şurada burada tebdili kıyafet et­mek, din gibi en mukaddes mefhumu e-le almak cüretinde dahi bulunmaktadır­lar. Sizin yüksek huzurunuzda bu nokta­ya Türk umumî efkârının dikkatini çek­mek isterim. Bunu derhal teşhis etme­niz lâzımdır.

Din mukaddes ve nezih bir mefhumdur. Dînimizi, bütün hürriyetlerimiz gibi vic­dan hürriyetimizi de müdafaa etmek az­mindeyiz. Bu yolda aynı fikir ve düşün­cede bulunan partilerle işbirliği yapma­ğa hazırız. Ortada sanki dinlerine doku-nuluyormuş, dokunan varmış gibi mak­sadı mahsusla hareket eden bir avuç in­sanın şu yaygaralarına bir bakınız. Din­le asla kabili telif olmayan küfürlerle nasıl haykırıyorlar. Türk'ün dinine kim­se elini ve dilini uzatamaz. Sizin ibade­tinize karışmağa kim cesaret edebilir? Vicdan hürriyetinize yan bakan yoktur. O halde bu mevzuda gürültü koparanla­rın bu gürültüleri koparmaktaki mak­satlarını aramak lâzımdır. Bunlar ya sa­pıktırlar veyahut da dış kuvvetlerin em­rinde çalışmaktadırlar. Türk milleti, bu hükmü vermekte asla tereddüt etmiyeçektir. Biz din düşmanlarına karşı, hürriyetlerimizin müdafaasını istiyoruz. Bu / hürriyetlerimizin arasında vicdan hürriyetine taarruz edenler vardır. Onlara karşı da bütün hürriyetlerimizi müdafaa da asla geri kalmıyacağız. Taasubun ve  geriliğin her nevine karşı hürriyetleri­mizi müdafaa etmek, iktidarınızın parti­nizin ve muhalefette bulunan vatanper­ver paritlerin birinci vazifesidir. Bu mem lekette irtica yoktur. Gürültü koparan 3 - 5 kişiyi görerek irtica vardır, diyen­ler, Türk milletine bühtan ederler. Mil­letimiz irticaa karşı tamamiyle müceh­hezdir. Buna inanınız, fakat mürteci var­dır. Buna da inanınız. Yahut da sureta mürteci ve dindar görünen, fakat, ne vicdan hürriyetini ve ne de dinin hakikî mânasını anlamamış, memleketin ve mil­letin yüksek menfaatlerini takdir ede­memiş olan bedbahtlar vardır. Bunlar da binde biri geçmez. Sizin gibi vatan­perver millet çocuklarıyla dolu olan bu yurtta bu sapık insanların bir tehlike ya­ratacaklarına inanmıyoruz.Öte yandan milliyetçilik sanki kendi in­hisarlarında imiş gibi hareket edenler, kendilerini Türk milletinin hakikî mü­messili ve hatta ta kendisi addetme de­lâletine düşmüş bulunan, ve milliyetper­verlik gibi mukaddes mefhumu istismar ederek iyi niyetli vatandaşları kandır­mağa çalışan bir takım bedbaht tahrik­çiler vardır. Bu gibilerin hareketlerini de sizlere, milletimizin ileri ve olgun seviyesine ve vatanperverliğine dayana­rak yenmekte asla güçlük çekmiyeceğiz.

Başvekil Adnan Menderes sürekli alkış­lar arasında sözlerini şöyle bitirmiştir: İktisatta, maliyede ve imarda nasıl me­sut bir inkişaf içinde idiysek, manevî cephede demokrasimizi kuvvetlendirmek bahsinde aynı muvaffakiyetli yolda ileri hareketimize devam eedceğiz. Nihaî za­fere ulaşmak elbette mukadder olacak­tır.»

18   ocak   1953

 Ankara:

Mevsimin kış olmasına ve havaların da müsaadesizliğine rağmen, bir haf­tadan beri açılmış olan NATO Sergi­sini bugün de binlerce vatandaş gez­miştir. NATO Sergisi, Ankarada büyük bir rağbet kazanmıştır. Türk milletinin hürriyete, medeniyete, istiklâl ve insan­lığa, iyiliğe, güzelliğe ve doğruluğa kar­şı beslediği sonsuz aşk, buna inzimam eden seçkin müzik ve askerî marşlar, dalgalanan 14 müttefik bayrak için his­sedilen sevgi ve saygı, Avrupalılarla ve Avrupa ile gaye ve ideal birliği, ko­münizm düşmanlığı, milliyet ve vatan­severlik ruhu Ankaralıları bu sergiye çeken belîi başlı âmilleri teşkil etmiş­tir.

Türk milleti, Birleşmiş Milletler ide­alini her milletten evvel benimsemiş­tir. Cenubî Kore'yi istilâyı tasarlayan tahripkâr, korkunç, her türlü ahlâk kaidelerinden ve mukaddes mefhumlar­dan uzak, İlkçağın Akvam Muhacereti­ni andıran komünist selini durdurmak için Türkiye her milletten evvel oraya en seçkin evlâtlarını göndermeğe karâr verdi. Müttefiki ve dostu Birleşik Ame­rikanın en çetin ve mes'uliyetli günle­rinde onu yalnız bırakmadı. Bütün mil­letler, Kore'ye asker göndermek mev­zuunu münakaşa ederlerken, Türkiye verdiği kararla her milletten Önce, kar­deş millet Birleşik Amerikanın yanm-da cephedeki şerefli mevkiini aldı.

Gaziantep:

Başvekil Adnan Menderes, beraberinde İçişleri Vekili Ethem Menderes ve diğer zevat olduğu halde bugün saat 16.30 da otomobille Adanaya hareket etmiştir.

Osmaniye:

Başvekil Adnan Menderes, beraberinde İçişleri Vekili Ethem Menderes olduğu halde Gaziantep'ten dönüşünde başta Adana Valisi Ahmet Kınık, 6 ncı Yurt­içi Bölge Komutanı, Belediye ve İl De­mokrat Parti Başkanı ile Ceyhan, Os­maniye halkı tarafından vilâyet hududu olan Alman Pınarında karşılanmıştır. Saat 20 de Osmaniyeye varan Başve­kil, havanın yağışlı olmasına rağmen yol boyunca dizilen halkı görünce dur­muş ve halkın tezahüratına mukabele ederek Osmaniyelilere selâmlarının u-laştırılması dileği ile Âdanaya mütevec­cihen   tezahüratla   uğurlanmıştir.

Gaziantep:

Başvekil Adnan Menderes, dün akşam beraberinde İçişleri Vekili Ethem Men­deres ve mebuslar olduğu halde Halk Partisi Gaziantep İl Merkezini ziyaret etmiş, evvelâ İl İdare Kurulu azaları ile, daha sonra da Parti Merkezinde toplanmış olan partililerle hasbıhalde "bulunmuştur.

Halk Partisi İl Başkanı, Başvekili karşı­larken Başvekilin Demokrat Parti İl Kongresinde söylediği nutuktan gerek kendisinin, gerek bütün Halk Partili arkadaşlarının çok mütehassis oldukları­nı bildirmiş, İl İdare Kurulundan baş­ka bütün azamız da memleket hizme­tinde müşterek bir dâvanın müdafile-riyiz demiştir.

Başvekil Adnan Menderes daha buraya gelirken, Gaziantepte partilerarası mü­nasebetlerin daima dostane cereyan et­tiğini öğrenmekle büyük memnunluk duyduğunu, merkezler zaman zaman a-sabiyete kapilsalar dahi mahallî teşki­lâtın kendi vazifelerini yapmalarının i-cabetîiğini kaydeylemiş, bugüne kadar-kî ihtilâfların zaten yüzde doksanının umumî seçimlerle tasfiye olunacağını, mliletin bir defa daha reyini vermekle bunları  halledeceğini söylemiştir.

Başvekil demiştir ki:

Tarihî bir devrenin  öyle  bir  noktasındayız ki, hakikatler başka türlü görüle­bilir. Mücadele ilk safhalarda şiddetli olmuştur. Fakat şimdi yeni bir devreye gireceğiz. Biz muh?,Mette iken size, siz muhalefette iken bize yardım ede­ceğiz. İktidarla muhalefet rakiptir. Fa­kat her ikisi de vatanperverdir. Siz bi­ze, biz size millet idaresi lâhik olursa memleket işlerini tevdi edebiliriz. Şimdi birtakım müfritler çıkıp iyileşen bu münasebetleri bozmak için ellerinden geleni yapacaklardır, fakat emellerinde muvaffak olamıyacaklardır. Başvekil İl İdare Kurulu odasındaki hasbıhalden sonra yapılan davet üzerine büyük salona geçerek orada bulunan 100 e yakın Halk Partili ile görüşmüş­tür. Başvekil kendisine gösterilen iyi kabulden dolayı teşekkür ettikten sonra ezcümle şöyle demiştir: «Aramızda sert mücadeleler oldu. Fa­kat ayrı partilere mensup olmak, vatan meselelerinde ayrılmak demek değildir. Başarılan iş küçümsenemez. Başka hiçbir memlekette bu şekilde çok partili re­jime kryı dökülme.den geçilmemiştir. Bunu milletçe olgunluğumuz sayesinde ve nihayet hepimizin hislerimizi kuv-vetlememiz neticesinde bir müşterek eser olarak elde ettik. Maziyi bir tara­fa bırakarak memleketin dertlerini be­raberce düşünmeli, ona teveccüh edecek tehlikelere karşı beraberce tedbirler al­malıyız. Ben. demokratik idare usulünü Türk milletinin Anglosaksonlar diraye-tiyle tatbik edeceğinden tamamiyle e-minim. Benim İzrnirdeki konuşmam­dan sonra Amerikalılar hayret etmiş­ler. Bu bizim memleketimizde olamaz demişlerdir. Bunun sırrı, Türk milleti­nin olgunluğundadır. Bu sebepledir ki, bu ince usulü dirayetle tatbikte güçlük çekmemiştir. Benim Türk milletinin her türlü siyasî ve içtimaî hastalıklardan uzak ve mukavim olduğuna kanaatim tamdır. Bugünkü kongremizde belki bi­raz sert sözler işittiniz. Fakat bunlar bir fırtınanın ölü dalgalarıdır. İktidar memlekete hizmet için nasıl mukaddes bir vazife ise, muhalefette de, aynen öyledir.Demokrasiye inandığımız bir devirde muhalefettesiniz. Demokrasi olabileceği hayalinizden bile geçmezdi. Burada partiler arasındaki iyi münase­betlerin bütün memlekete şâmil olarak daha iyi bir şekilde devam edeceğine inanıyoruz..

Başvekil Adnan Menderes, Halk Partisi İl Merkezine gelişinde ve gidişinde bü­yük  tezahüratla  karşılanmıştır. Halk Partisi İdare Kurulu üyesi Şefik Kaleli, Millet Partisi Başkanı Abdülba-ri Ba,yraktaroğlu, Malazgirt Demokrat Parti Başkanı Kudsi Aytaç ve Bulanık Oduncu Köyü Muhtarı Bayram Baydar'-dan müteşekkil heyeti, Devlet Vekili Muammer Alakant baş-kamlğmdaki Zonguldak mebusları ile Ereğli Kömür İşletmeleri Maden İşçile­ri Sendikası Yönetim Kumlu Reis ve azalarından müteşekkil heyeti, Ordu Milletvekili Fevzi Boztepe ile Re-fet Aksoy başkanlığındaki Ordu Heye­tini, Afyon Mebusu Bekir Oynaganli ve Gazi Yiğitbaşı başkanlığındaki Dinar, Dazkırı Bucağı heyetini, Türk Kadınlar Birliği Reis ve azaların­dan müteşekkil 14 kişilik bir heyeti ka­bul etmişlerdir.

21   ocak  1593

Ankara:

Ticaret Vekâletince balıkçılığımızın ve süngerciliğimizin istihsal vasıtaları ile teçhizi ve Karadeniz bölgesinde tutulan yunus balıklarından elde edilen balık yağı ve balık derilerinin işlenmesi için fabrikalar kurulması hususunda bir ka­rar alınmıştır.

Ayrıca sahil bölgelerimi2de balıkçıları-mış için şantiye inşaatı ve balık yağı imâl etmek üzere atölyelerin kurulması da kararlaştırılmıştır.

Ankara:

Et ve balık istihsal ve sanayii ile meş­gul olmak ve bunlarla ilgili her türlü etüd ve araştırmaları yapmak üzere 40 milyon lira sermaye ile kurulan Et ve Balık Kurumu İşletmelerinin son ha­zırlıkları yapılmaktadır. Genel Müdürlük, Erzurumdaki büyük baş hayvan kombinasının işletmeye açılması için inşaat ve makine revizyon­larına  başlamıştır. İşletme ile ilgili muhtelif malzeme ve teçhizat ile yerli ve yabancı mütehassıs ve personelin temini için de teşebbüs­lere   geçilmiş   bulunmaktadır.Erzurum Kombinasında diğer işletme­lerin de personeli yetiştirilecektir. İşletmenin arz edeceği veçheye ve alı­nacak neticeye göre, inşa ve tesis edil­mesine başlanan Konya, Ankara ve İstanbul konbin al arında da gerekli tertip ve  hazırlıklar yapılacaktır.

Bütün memleketi alâkadar eden bu mevzuda uzun seneler tecrübeleri bu­lunan yabancı personelin bilgilerinden de memleketimiz imkân ve şartlarına uygun olarak istifade edilecektir.

Ankara:

Reisicumhur Celâl Bayar, dün Çankayada, Yugoslav Parlâmentosunun davetli­si olarak Yugoslavyay/a gidecek olan Hulusi Köymen başkanlığındaki Bü­yük Millet Meclisi Heyetini kabul et­mişlerdir.

Ankara;

Yugoslavya Cumhurreisliğine intihabı münasebetiyle, Ekselans Mareşal Josip Broz Tito ile Saym Cumhurreisimiz arasında tebrik ve teşekkür telgrafları teati edilmiştir.

Ankara:

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başka­nı İsmet İnönü, bugün saat 17 de Cum­huriyet Halk Partisi Genel Merkezinde bir basın toplantîsı yaparak demiştir ki:

«Bir aydan beri Başbakanın, muhtelif vesilelerle, irad ettiği nutuklar üzerine Cumhuriyet Halk Partisi namına fikirle­rimizi söylemek istiyoruz.

Şurasını ilk önce kaydetmeliyiz ki, İkti­dar Partisi Genel Başkanının muhale­fet ve inkılâplar hakkındaki beyanları, umumî heyetiyle memnunluk verecek mahiyettedir. İktidarla muhalefetin, bü­yük memleket meselelerinde elele ver­mesi ve büyük memleket menfaatleri­ni politika çekişmelerinin üstüne çıkar­ması istidadı çok faideli bir istika­mettir. Politikada ihtilâfları ve parti münakaşaları ne kadar sert olursa ol­sun, Türklerin birden silkinerek, mese­lelerini sükûnetle konuşacak yaradılış­ta olmaları milletimizin kuvvetini ve itibarını  arttıracaktır.

Demokratik rejimde, en sert münakaşa­ları, zamanında, meselelerin halli isti­kametine çevirebilen politika mesulleri demokratik rejimin inkişafı için en bü­yük hizmeti yr,omış olurlar.Hususiyle bizim memleketimiz gibi, hem kaybolmuş zamanlan telâfi için çok çalışmaya, hem dışarıdan gelen tehlikelere karşı daima hazır ve omuz o-muza beraber bulunmağa mecbur olan bir millet için, demokrasinin gelişme­si ve yerleşmesi devrinde nifaka düş­memenin çaresini bulmak, başlıca ve tek başına selâmet yoludur. Bu kanaatle bugün görünen istidadı tekâmül ettire­rek medenî parti münakaşası devrini açabiürsek, hakikaten bahtiyar oluruz.

Bu yolda hulûs ile ve bütün gücümüz­le çalışmayı, muhalefet olarak, en kıy­metli  vazifemiz sayarız.

Şimdi, mevzulara sırasiyle temas edece­ğiz:

Biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarajî Başbakanın saydığı ve içtimaî ve kül­türel sahada daha da sayılabilecek bü­tün irtica' hareketleriyle samimî kana­at, amelî ve ciddî hareket' olarak mü­cadele etmiş bir partiyiz. Memleketin bünyesini her türlü irtica hareketlerine karşı korumak yolundaki hükümetin bütün icraatında ona yalnız müzaheret ederiz.

Adaletin elinde bulunan irtica tahkik­lerinin, ne mahiyette ve ne genişlikte olduğunu bilmiyoruz. Başbakanın be­yanlarından, bunlarda genişlik ve va­himlik gösteren Ölçüler seziliyor. Ma­hiyetleri ne olursa olsun, memleketi ge­riye götürmek ve mukaddes mefhum­ları, politika maksatları için, istismar ederek siyasî tecavüzlere yeltenmek, memelketin hayatına karşı en ^ğir teh­likeleri davet eder. Cumhuriyet hükü­metleri, bu tehlikeleri önlemekle ve de­mokrasi rejiminde muhalefet partileri ve bütün vatandaşlar manen hükümete yardım etmekle vazifelidirler.

Siyasî irtica için fikrimiz şudur; siyasî irtica, nazarî bir ihtimal olarak, etrafı­mızda gördüğümüz gibi, askerî veya si­vil hükümet darbesi şeklinde, iktidarda bulunan hükümetin aleyhtarlarından; gelebilir. Türkiye, ihtilâl devrini kesin olarak kapamış ve serbest seçimle te­celli edecek millet iradesine göre, ikti­dar tesis etmek devrini muvaffakiyet­le tahakkuk ettirmiştir. Türkiyede, ik­tidar değişmesinin yalnız serbest se­çimle mümkün olması, Cumhuriyet Kalk Partisinin fiiliyatla sabit olan sa­mimî prensibidir. Bu prensibe aykırı olarak hükümet aleyhine hareket et­mek istidadında olan her teşebbüs, hükümet kadar Cumhuriyet Halk Parti­sini kendi karşısında bulacaktır. Şurasını da memnun olarak kaydederiz ki, milletimiz de böyle kanun dışı ha­reketlere tahammül etmeğe asla isti­datlı değildir.İktidar değişmesi, ancak, serbest seçim­le ve kanun yolu ile olabilir prensibi, Türkiyede siyasî sergüzeşt yollarını kesin olarak kapamıştır.

Siyasî irtica, bir de, yine etrafımızda ve birçok yerde gördüğümüz gibi, ikti­dar sahipleri tarafından rejim aleyhine darbeler ve tertiplerle meydana gelebi­lir. Bunun için, türlü vesileler çıkarı­labilir, kesif bir propaganda ile vatan tehlikesi kaygıları yaratılabilir. 'Şimdi yeryüzünde fiilen yapıla gelmek­te olan siyasî irticalar, daha ziyade bu cinstendir.

Türkiye, yedi senelik bir demokratik hayat tarzı mücadelesinden sonra<, tek-. rar geri bîr sisteme herhangi bir ikti­dar tarafından götürülemez. Herhangi bir iktidarın kuvveti, milletin anlayışı­na galebe edemiyecektir. Türk milleti, yedi seneden beri çok feyizli bir iler­leme kaydetmiştir. Bu ilerlemeyi her­hangi bir bahaneye feda etmiyecektir. Bu yolda her teşebbüsten son derece incinecektir.

Her ihtimali mütalea etmiş olmak için, bu açıklamayı yapıyoruz. Bugün haki­kat şudur ki, siyasî havamız geri bir irticaa doğru değil, ileri bir tekâmüle doğru istidat hasıl etmiştir. Bu istida­dı inkişaf ettirmek mülâhaaası şimdi bize hâkim olan başlıca unsurdur.

Demokrasiyi geliştirmek, sağlam te­meller üzerinde, kökleştirip derinleştir­mek için, hükümetle elbirliği ve işbir­liği yapmak ciddî arzumuz ve vazife­mizdir.

İlerlemek için, ıztırap veren konuları bertaraf etmek, eksik olan hükümleri tamamlamak lâzımdır. Bu ihtiyaçlardan muhalefetin bahsetmesi tabiîdir. Bu ba,hsediş, iktidarın ehemmiyetli çalış­malarını bu ihtiyaçlara da ayırmak i-çin uğraşmak mânasında alınmalıdır. Her şeyden evvel, umumî zihniyetin müspet çalışmaya elverişli olması lâ­zımdır. Bu imkân mevcut göründüğü i-çin demokrasimizin acele meselelerini kısaca hülâsa etmek istiyoruz:

Anayasanın eksiklerinin tamamlanma­sının başlıca bir mesele olduğu sabit olmuştur. Anayasaya aykırı ka,nun çı­karılmamasının bir müeyyideye bağlan­ması ihtiyacı aşikârdır.

Prof. Gökay, Üniversite profesörleri ve

salahiyetli öğretmenler da,vet edilmiş bulunmaktadır.

Beşinci Maarif Şûrasının gündemi şu maddeleri ihtiva etmektedir:

 İlköğretim programının gözden ge­çirilmesi,

 Mecburî ilköğretimin planlanması,

 İlk  okullara öğretmen  yetiştiril­mesi,

 Okul bölgesi eğitim  ve öğretimi­nin tetkiki,

 Yeni ilk okullar açılması,

 Okullarda sağlık mevzuu  ve  ço­cukların korunması,

 Özel   eğitime  muhtaç  çocuklar için hazırlanmış raporun tetkiki,

 Maarifimiz için muhtelif  bakım­lardan tesbit olunan hedefler ve çocuk­ların maddî ve manevî bakımdan tetkikve korunmaları. İlköğretim Kanunu tasarısı da Şûrada görüşülecek mevzular arasındadır.

İstanbul:

Millî Türk Talebe Birliğinin yıllık kon­gresi, bugün saa,t 15 te Çiçek Palas'ta başlamıştır. Kongreye Ankara Üniversi­tesinden de altmış delege iştirak et­mektedir. Atatürk ve şehitler için ya­pılan saygı duruşundan sonra İstiklâl Marşı çalınmış ve kongre çalışmalarına, geçilmiştir. Okunan İdare Heyeti rapo­runda gençliğin yıkıcı faaliyet ve muzir ideolojoîer karşısında ve inkılâpla­rımızın korunması mevzuunda tam mâ-nasiyle uyanık ve dikkatli olduğu has­sasiyetle belirtilmiştir. Raporda aynr za­manda birliğin faaliyeti üzerinde geniş İzahat verilmekte idi. Kongre çalışma­larına yarın da devam edilecek ve gün­demdeki diğer maddeler görüşülecek­tir.

İstanbul:

Üniversite Senatosu, bugün Rektör Ord. Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan'm baş­kanlığında toplanmıştır. Toplantı, saat 15 ten 19 a kadar devam etmiştir.

23 Ocak 1953

İstanbul:

Dün Teknik Üniversite talebeleri adına Üniversitenin Birlik Başkanı tarafın­dan Başvekil Adnan Menderes aşağıda­ki telgraf gönderilmiştir:

Sayın Adnan Menderes Başvekil Ankara

Senelerden beri talebe işlerimize kadar peşimizi bırakmıyan ve emniyet ve hu­zur içinde, insanlık ideali olan demok­rasiye kavuşmuş örnek memleketimiz­de, dâvamız var diye ortaya atılıp ga­ye birliğimizi bozmaya çalışan, hâlâ es­ki uykudan uyanmamış bir zihniyetin artık tesirden uzak kalınması bizi candan sevindirmiştir. Hükümetimizin talebe cemiyetlerini kucaklayan yakın anlayış ve müzaheretinin şükran hisleriyle Zatı Devletlerinin hürmetlerle ellerinden öperim.

Feridun  Önen

 Ankara:

Amerikan Elişleri Sergisi, bugün saat 17 de Dil-Tarih ve Coğrafya Fakülte­sinde açılmıştır.

Serginin açılışında Millî Eğitim Vekili Tevfifc İleri, Amerikan Büyükelçisi Mr. Mc Ghee ve eşi, tanınmış resim ve elişi sanatkârları, davetliler ve şehrimizdeki Amerikan kolonisi hazıl bulunmuştur. Serginin açılışı münasebetiyle Ameri­kan Sefareti Kültür Ataşesi Frederik P. Latimer, sergi ve sergide teşhir edilen eserler ile son 50 yıl içinde Amerikada yeniden canlanan elişleri, Türk elişleri hakkında kısa bir konuş­ma yapmıştır.

Bundan sonra Millî Eğitim Vekili Tevfik İleri söz almış ve Amerikan Elişleri Sergisinin açılması şeerfinin kendisine verilmiş olmasından dolayı duyduğu bahtiyarlığa işaretle son iki yıl içinde gelişen Türk Amerikan kültür münase­betlerinin bu sergide daha da kuvvet­lendiğini, Türk elişlerinin de Amerikada teşhirine çalışılacağını ve bundan bahtiyarlık duyacağını ifade etmiştir. Amerikan Büyükelçisi Mc Ghee, Vekile sergiyi açtığından dolayı teşekkür et­miş ve misafirleri selâmlamıştır. Müteakiben Millî Eğitim Vekili Tevfik İleri kordelâyı kesmiş ve sergi, davet­liler  tarafından  gezilmiştir.

 İstanbul:

İsta,nbulun resmî, özel, azınlık ve teknik öğretim müesseselerinin müdürleri İs­tanbul Erkek Lisesinde toplanmışlar, Ortaöğretimde tatbik edilmesi kararlaş­tırılan terbiyevî rehberlik programı etrafında Amerikalı maarif mütehassı­sı Prof. M. Beaef ile meslekî hasbıhal­lerde bulunmuşlardır.

Millî Eğitim Müdürü Muhiddİn Akdik'in de katıldığı toplantıda Şûra için e-hemmiyetli dilekler belirtilmiş ve esas­lı görüşmeler yapılmıştır. Bilhassa or­ta tahsil çağında bulunan öğrencilerin okul hayatına intibakları ve okulda ça­lışma aksaklıkları, toplantının başlıca mevzularını teşkil efmiştir. Prof. Beaef, Vali ve Belediye Reisi ile de bir müd­det Ortaöğretim ve öğrencilerin ruh sağlığı mevzuu etrafında görüşmüştür. Galatasaray Lisesinde de idareci öğret­menlerle ayrı bir toplantı yapılmıştır.

24ocak 1893

Tokat:

Vilâyetimize bağlı ilçe ve köyleri içme suyuna kavuşturmak için yapılan çalış­malar devam etmektedir. Bu çalışma­larla ilgili olarak 1952 yılı içinde başta Tokat merkez ilçesi ile bucaklarına bağlı 41 köyde 81 çeşme, Artova'nın 38 köyünde 79 çeşme, Reşadiye'nin 26 köyünde 51 çeşme, Erbaa'nın 35 köyün­de 81 çeşme, Niksar'ın 51 köyünde 75 çeşme, Turhal'ın 30 köyünde 44 çeş­me, Zile'nin 37 köyünde 67 çeşme, Ta-şova,'nm 26 köyünde 68 çeşme olmak üzere cem'an 284 köyde 546 çeşme ya­pılmış ve bu suretle bu köylerimiz te­miz içme suyuna kavuşmuşlardır.

25oca k1953

Ankara:

Ankara Gazeteciler Cemiyeti yıllık kon­gresi bugün toplanmış ve yapılan se­çimler neticesinde aşağıdaki neticeler alınmıştır:

İdare Heyeti:

Nusret Baban, Mekki Sait Esen, Müm­taz Faik Fenik, Emin Karakuş, Halûk Tuncalı, Fethi Giray, Mehmet Sürenkök.

Haysiyet Divanı:

Mücahit Topalak, Aka Gündüz, Çetin Altan,  Niyazi Kotay,  Gazanfer Kunt.

Murakıplar:

Adnan Atar, Muammer Taylak.

Ankara:

Türk Milliyetçiler Derneğinin faaliyet­ten men'i üzerine, Ankara Cumhuriyet Savcısına izafetle gazetelerde intişar e-den yazılar hakkında, Cumhuriyet Sav­cısı Cemil Bengü muhabirimize aşağıda­ki açıklamayı yapmıştır:

«Bazı gazetelerin Ankara Savcısının be­yanatı şeklinde yapmış oldukları neş­riyatta muhabirlerinin şahsî tasvirleriyle hâdise hakkında tarafımızdan veri­len maddi malûmatı birbirine karıştır­dıkları görülmektedir.

Tarafımızdan resmî ve siyasî mahiyet­te verilmiş beyanat mevcut değildir. Sa­dece gazete muhabirlerinin hâdise hak­kında vâki suallerine cevaben, gördüğü­müz lüzum üzerine resen tahkikata başiıyarak Türk Milliyetçiler Derneği­nin nizamnamesini tetkik ettiğimiz, bu nizamnamede kanuna aykırı gördüğü­müz cihetlerden dernek idarecileri hak­kında gereğinin yapılması için yine ka­nuna müsteniden sulh hâkiminden bu derneğin merkez ve şubelerinin faali­yetten men'ine, mallarının muhafaza al­tına alınmasına karar aldığımız, bu ka­rarı evvelemirde tatbik ederek tahkika­ta devam etmekte olduğumuz ve bu hu­suslarda istinad ettiğimiz kanun mad­deleriyle sulh hâkimi, bu kararı kendi­lerine bildirilmiştir. Bunlar haricinde gazetelerde görülen izah ve tasvirlerin makamımızı ilgilen­dirmediğini tasrih ederim.

26 ocak 1953

İzmir:

Yeni İzmir limanının inşa faaliyetine yakında başlanacağı. Ulaştırma Vekâle­tinin İzmir Sanayi Odasına gönderdiği bir yazıdan anlaşılmaktadır. Alsancak-ta demiryolu rıhtımından başlamak üzere 180 metrelik bir rıhtım inşası ve teçhizi, aynca 4000 metrekarelik ambar tesisleri inşası ile fazla su kesimli vapur­ların rıhtıma yanaş ab ilmeleri için lü­zumlu S3,hanm taranması işleri mart ayında ihaleye çıkarılacaktır. Limanın fonksiyonel teşkilâtı işinin de mo­dern liman tesisleri ile birlikte yüriyeceği bildirilmektedir. İzmir Sanayi Odası ve diğer ilgili ma­kamlar İzmir  limanmnı  mümkün  mertebe çabuk inşa edilmesi ve İzmirin modern bir limana kavuşması mevzuu­nu Ankarada Vekâletler nezdinde ya­kından  takip   etmektedirler.

Yeni İzmir limanının inşasından son­ra şimdiki limanın ancak küçük bir yolcu limanı olarak kullanılması ve iç hatlara tahsisi derpiş olunmaktadır.

Yeni liman yapıldıktan sonra tatonil ve tahliye işlerinin yoluna gireceğine muhakkak   nazariyle   bakılmaktadır.

27ocak  1953

Ankara:

Ankara Cumhuriyet Müddeiumumisi Dr. Cemil Bengü, Ajansımıza aşağıdaki açıklamada bulunmuştur:

Türk Milliyetçiler Derneği hakkında yapılmakta olan tahkikat hususunda 25.1.1953 tarihinde Demokrat Parti Genel İdare Kuruluna giderek, diğer ilgililerle beraber, izahat verdiğim yo­lunda bazı gazetelerde çıkan haberin asıl ve esastan âri bulunduğunu efkârı umumiyeye duyurulmasını, rica ede­rini.»

İstanbul:

Millî Türk Talebe Birliğinin dört gündenberi devam etmekte olan kongresi, bugün nihayete ermiştir.

Yapılan seçim neticesinde Genel Baş­kanlığa Kâmran Evliyaoğlu seçilmiş­tir.

Kongre, Atatürk'e karşı saygı duruğu­nun yapılmasından ve İstiklâl Marşının çalınmasından   sonra   kapanmıştır.

Saat 18.30 da delegeler toplu bir hal­de Taksime giderek Cumhuriyet Âbi­desine  çelenk  koymuşlardır.

28ocak 1953

İzmir:

Dün şehrimize gelen Sulh Kervanının Kültür Park'a yerleşmesi işine devam edilmektedir. Kervan çadırının montajı bugün bitirilmiştir.

Sulh Sergisi, cumartesi günü hususî törenle açılacaktır.

29ocak 1953

Ankara:

Bu sabah  şehrimize gelmiş bulunan NATO Akdeniz Deniz Kuvvetleri Komu­tanı Amiral Lord Mountbatten, saat 14.45 te Cumhurbaşkanlığına giderek deÛeri mahsusu  imzalamıştır.

Bundan sonra Atatürk'ün geçici kabri­ni ziyaret eden Amiral Mountbatten, kabre bir çelenk koymuş ve saygı du­ruşunda bulunmuştur.

- Ankara:

NATO Akdeniz Deniz Kuvvetleri Komu­tanı Amiral Mountbatten, bugün saat 15.15 te Millî Savunma Vekâletine gi­derek Millî Savunma Vekili Seyfi Kurt-bek'i' makamında ziyaret   etmiştir.

Bu ziyaret esnasında Erkânıharbiyei Umumiye Reisi Orgeneral Nuri Yamut, Erkânıharbiyei Umumiye İkinci Reisi Orgeneral Zekâi Okan, Deniz Kuvvetle­ri Komutanı Amiral Sadık Altmcan ve Deniz Kurmaybaşkanı Amiral Refet Arnom   bulunmuşlardır.

Misafir Amiralin bu ziyareti birbuçuk saat devam  etmiştir.

Amiral, bundan sonra Erkânıharbiyei Umumiye Reisini ve Deniz Kuvvetleri Komutanını ayrı ayrı makamlarında ziyaret   etmiştir.

Ankara:

Cumhurreisi Celâl Bayar bugün Çankaya köşkünde, saat 17.30 da şehrimizde bu­lunan Nato Akdeniz Kuvvetleri Kuman­danı Amiral Lord Mountbatten'i kabul etmişlerdir.

Bu kabulde, Amirale refakat eden Bü­yük Britanya Büyük elçisi Sir Knox Helm ile Millî Savunma Vekili Seyfi Kurtbek, Dışişleri Vekâleti Umumî kâtibi Büyükelçi Cevat Açıkalm ve De­niz kuvvelteri kumandanı Koramiral Sadık Altmcan hazır bulunmuştur.

İstanbul:

Şehrimiz Ticaret Odasında İstanbul pi­yasa mehafiline bugün şu haber yayın­lanmıştır:

Fransa, Avrupa tediye birliğine 1952 aralık ayında 71 milyon dolar daha borçlanarak şimdiye kadar olan borçları 612,8 milyon dolara yükselmiştir. Bu memlektin tediye birliğindeki kotası 520 milyon dolar olduğundan, geri kalan kıs mı altınla ödeyecektir. Aralık ayında Avrupa Tediye Birliğinde borçlu diğer memleketler şunlardır. Batı Almanya 27.3, İtalya 18.4, Norveç 8, Portekiz 4.6, milyon dolar. Geçen ayın hesaplarına göre Avrupa Tediye Bir­liğinde alacaklı memleketler ise şunlar­dır:

İngiltere 82,6. Avusturya 6.6, İsveç 11.2, İsviçre 11.9, Türkiye 20 milyon dolar.

İstanbul:

Hayata gözlerini yumarak aramızdan ay­rılan sanat, ve fikir dünyamızın değer­li ve içli siması Neyzen Tevfik'in cena­zesi yarın Kartaldaki aile mezarlığına defin ve tevdi edilecektir.

Merhuma son bir kadirşinaslık vazifesi olarak cenaze töreni belediye tarafından tertip edilmiş, makbereside belediyece hazırlatılmıştır.

Üstadın cenazesi yarın Beşiktaş Sinan-paşa camiinde kılınacak öğle namazın­dan sonra Kartal'a geçirilecek, oradaki aile mezarlığına tevdi edilecektir.

Ankara:

İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi binası olan eski Cumhuriyet Halk Partisi bina­sının inkılâp müzesi haline getirilmesi için bu sene faaliyete geçilecektir. Esaslı bir şekilde onarımı yapılacak olan bu bina için eski eserler ve müzeler ge­nel müdürlüğü bütçesinden 20.000 lira tahsis edilecektir.

30 Ocak  1953

 Ankara:

Dün sabah şehrimize gelen Nato Akde­niz Kuvvetleri Komutanı Amiral Lord Mountbatten bu sabah saat 9 da hususi uçağile İzmire  hareket etmiştir.

Amiral, Etimesgut hava alanında Deniz Kuvvetleri Komutam Amiral Sadık Altıncan. Genelkurmay Harekât Dairesi Başkanı, Deniz Haber Başkanı, İngiltere Büyükelçisi, Elçilik erkânı ve Natoya mensup devletler askerî ateşeleri tara­fından uğurlanmıştır.

Riyaseticumhur Başyaveri Kurmay Yar­bay Nurettin Alpkartal ile hususi kalem müdürü Fikret Belbez Amirale Cumhur-reisi adma iyi yolculuk temennisinde bu­lunmuşlardır.

Selâm resmini ifa eden askerî kıtayı Türkçe olarak Merhaba asker diye selâmlıyan Amiral Mountbatten, Anadolu Ajansı muhabirine şu beyanatı vermiş­tir:

Türk hükümetinden ve Millî Savunma mensuplarından gördüğüm hüsnü kabul­den dolayı çok mütehassisim. Burada yaptığım temaslardan çok memnun kal­dım. Görüşmelerimiz her hususta mem­nuniyet verici bir şekilde cereyan et­ti.

Misafir Amiral bugün öğleden sonra İz­mir'den Malta'ya hareket edecektir.

 İstanbul:

Amerikanın memleketimize yapmakta ol­duğu askerî yardım cümlesinden olarak verilen «Başaran» tamir gemisi bu gün öğleden sonra limanımıza gelmiş ve ya­pılan töreni müteakip deniz küvetleri­mize katılmıştır.

«Başaran» limanımıza girerken Gayret muhribimiz tarafından karşılanmıştır. Gayrette, Vali adma muavini, Donanma Komutanı, Merkez Komutam, Türk ve Amerikan deniz subayları, basın mensup lan ve diğer davetliler bulunuyordu. «Başaran» saat 15 te Dolmabahçe önün­de demirlemiş. Gayret muhribi de yanın­da yer almıştır. Bu sırada Gayrette ya­pılan bir töreni müteakip davetliler Ba-şaran'a geçmişlerdir. Törende önce İs­tiklâl marşı söylenmiş ve daha sonra Donanma Komutam Tümamiral Kemalet-tin Bozkurt aşağıdaki nutku söylemiş­tir:

«Aziz ve muhterem misafirlerimiz, sayın amirallerim ve arkadaşlarım, Sizleri kısa bir fasıladan  sonra  mes'ut bir vesile ile tekrar selâmlamak fırsatını bulduğumdan dolayı bahtiyarım.

Bugün Türk bahriyesinin ikinci onarım gemisi olan Başaran deniz kuvvetlerimi­ze katılmış bulunuyor.

İkinci Dünya Harbi içinde Birleşik A-merika bahriyesinde Patroclus adı ile çıkarma gemisi olarak inşa edildikten sonra görülen lüzum üzerine onarım ge­misi olarak tadil edilen Başaran evsaf itibariyle hemen pek ufak farklarla ö-naran isimli gemimizin eşidir. 316 kadem boyunda, 50 kadem genişli­ğinde olup vasati 11 kadem su çeker. Tam hamulesi ile 3960 ton mai mahri-cindedir. 1700 beygir kuvvetinde iki di­zel motoru ile müteharrik çift pervane­si ile 11 mil sürat yapar.

Celâl Bayar Lisesine giderek Majeste Yunan Kralmın Batı Trakya'daki Türk ekalliyetine hediye ettiği lise binasını gezmiştir.

Bundan sonra Gümülcine Belediye Rei­sini makamında ziyaret eden Profesör Fuat Köprülü binlerce halkın sevgi te­zahürleri arasında Gümülcine'den ayrıl­mıştır.

Yunanistan'ın Trakya ve Rodos Valileri ile mahallî yüksek memurlar Profesör Fuat Köprülüyü Türk - Yunan hududu­na kadar uğurlamalardır.

Dışişleri Vekilimiz Edirne Valisi tara­fından Yunan arazisi dahilinde bulunan Pityon'da karşılanmıştır.

 Ankara:

Eski ve değerli arkadaşımız Umum Mü­dür Muavini Kerami Kurtbay bugün sa-af 11 de muztarip bulunduğu uzun ve amansız bir hastalık neticesinde vefat etmiştir.

Kerami Kurtbay 1296 senesinde doğmuş. Gelenbevi İdadisinde okumuş, tahsiline Belçika'da devam etmiştir.

Meslek hayatına 1912 de İstanbulda «if-ham ve serbesti» gazetelerine devam et­mekle başlamış, 1915 senesinde Talim­gaha girerek yedek subay olmuş, 1918 de esir düşmüş ve iki sene esarette kal­dıktan sonra anayurda dönmüştür. 1921 senesinde Ankaraya gelerek Hâ­kimiyeti Milliye gazetesine intisap et­miş, Öğüt gazetesi tahrir heyetinde ça­lışmış, 1923 te Hâkimiyeti Milliyenin hususi muhabiri olarak Lozan konferan­sını takib etmiştir.

Bir müddet matbuat ve istihbarat mü­düriyeti umumiyesinde çalışmış, Son Telgraf gazetesinin Ankara muhabirliği­ni yapmış ve ajansımız 1 Mart 1925 se­nesinde ananim şirket halini iktisap et­tiği zaman müesseseye muhabir olarak girmiş ve bütün meslek kademelerinde yorulmaz mesaisi ve yüksek kabiliyeti ile temayüz etmiştir.

 İstanbul:

Dışişleri Vekili Profesör Fuat Köprülü, beraberinde Vekâlet Müsteşarı Nuri Bir-gi, daire müdürlerinden Adnan Kural, hususî kalem müdürü Sadi Eldem, şu­be müdürlerinden İsmail Soysal olduğu halde bugün saat 13 te şehrimize gel­miştir.

Dışişleri Vekili bu sabah Sirkeciye gele­cek olan trende beklenmekte idi. Ancak, dün gece İstanbuldan hareket eden tre­nin Çerkesköyünde raydan çıkarak bir vagonunun devrilmesi neticesinde yol tıkandığı için Profesör Fuat Köprülü ile beraberindekiler otomobille yola devam etmek mecburiyetinde kalmışlardır.

Dışişleri Vekilimizin karayolu ile İstanbula gelmekte olduğu haberi alındıktan sonra kendisini karşılamak üzere Sir­keci garına gelmiş olanlar otomobillerle Süivriye gitmişlerdir.

Profesör Fuad Köprülü Siliyride Vali a-dma muavini Fuat Alper, İstanbul Ko­mutanı Korgeneral İsmail Hakkı Tuna-boylu, Emniyet Müdürü, Merkez Komu­tanı ve parti mensupları tarafından kar­şılanmıştır.

Dışişleri Vekili Çerkesköyden otomobil­le hareket etikten sonra, gece olmasına rağmen uğradığı kasaba ve köylerde hal­kın tezahüratiyle karşılanmış ve bu su­retle her köy ve kasabada bir müddet duraklamak mecburiyeti hasıl olmuştur.

Dışişleri Vekili kendisini yolda karşılı-yan Anadolu Ajansı muhabirine halkın

göstermekte olduğu bu sıcak ilgiden duy duğu tahassüsleri bilhassa ifade etmiş­tir.

 İstanbul:

Bugün şehrimize gelen Dışişleri Vekili Profesör Fuat Köprülü, Yugoslavya ve Yunanistan'da yaptığı temaslar hakkın­da Anadolu Ajansı muhabirine aşağıda­ki beyanatı vermiştir:

Bildiğiniz gibi evvelâ Yugoslavya'ya ve müteakiben Yunanistan'a yaptığım resmî ziyaretlerden dönüyorum. Dost Yugoslav hükümetinin çok büyük bir misafirperverlikle hazırladığı zen­gin programa tevfikan memleketi baş­tanbaşa katettim. İstiklâline âşık ve bu­nu müdafaaya azimli, sulhperver ve zin­de Yugoslav milletinin idarecüeriyle, bil­hassa, derin ve geniş görüşlü Cumhur-reisi Mareşal Tıto, onun kıymetli arka­daşları, Cumhurreis muavini Kardel ve Hariciye Nazırı Popoviç ile uzun uzadiya görüştüm.

Çok açık ve samimi konuştuk. Çok salim ve realist görüşleri var. Bütün sulh­perver ve hüsnüniyet sahibi devletlerle işbirliği yapmak azimleri mutlaktır. Bu cümleden olarak bilhassa Türkiye ve Yu­nanistan ile mevcud dostluğun ve te­melleri atılmış bulunan işbirliğinin sis­temli bir şekilde inkişaf ettirilmesi ve buna esaslı bir şekil verlimesi lüzumu­na bizim gibi olanlar da kani bulunuyor­lar.

Şahsımda memleketime karşı gösterilen son derece samimi dostluğun ve yakın­lığın güzel hatıralanyla Yugoslavya'dan ayrılıp Yunanistan'a geçtim.

Bu kıymetli müttefik memlekette, artık ananevileşen dostluğumuzun gayet can­dan ve samimî bütün tezahürlerini bir kere daha müşahade etmekle bahtiyar oldum. Majeste Yunan Kraliçesi tara­fından kabul edildim. Kendileri, Kral hazretleriyle birlikte memleketimize yap tıkları seyahati gayet dostane bir lisan­la hâlâ anıyorlar. Büyük bir devlet ada­mı olan Başvekil Mareşal Papagos, de­ğerli Hariciye Nazın Ekselans Stapha-nopoulos ile çok samimi surette etraflı görüştüm. Yugoslavya intibalanmı ken­dilerine anlattım. Biraz evvel bahsetti­ğim Türk - Yunan - Yugoslav işbirliği hususunda tamamen mutabık kaldık. Mesele derinleştirîlmek safhasındadır. Her üç hükümet görüşmelere devam ede çektir. Üçlü bir anlaşma imzalandığı tak­dirde bunun Atlantik Paktı Konseyince tasdik edilmesi gerektiği yolunda mü­talâalara rastgeldim. Bana atfen, böyle bir tasdike lüzum bulunmadığı yolunda ifadeler neşredildiğini de duydum. Ben böyle kati bir ifade kullanmadım. Bu­günkü inkişaflara göre böyle bir tasdi­ke lüzum bulunmadığını söyledim. Tür­kiye ve Yunanistan Atlantik Paktı çer­çevesi içindeki taahhüdlerini müdriktir­ler. Bunların icabatma göre hareket ede­cekleri tabiidir.

Bir de Türk - Yunan - Yugoslav işbirliği münasebetiyle İtalya bahis mevzuu edil­mektedir. Ayni büyük tehlikeye maruz bulunan sulhperver memleketlerin emni­yetini takviye etmek ve sulhu korumak yolundaki gayretlerine hadim olacak o-lan böyle bir işbirliğinin, sulhperver memleketler arasında çok mümtaz bir mevkii bulunan ve üstelik Atlantik paktı içinde Türkiye ve Yunanistan'ın müt­tefiki olan İtalya'nın menfaatlerine mu­gayir olması asla bahis mevzuu buluna­maz. Bilâkis bu, İtalya'nın lehine olacağı gibi onun işbirliğine daima açıktır.

Bizim gayemiz, bütün sulhperver ve sulhun vikayesi için çalışan devletlerin işbirliğinin genişlemesi suretiyle kendi emniyetimizin ve diğer devletlerin emni­yetinin takviyesidir.

Bu seyahatimden bu hususta ferahlık verici kanaatlerle dönmüş buiunuyorum.»

 İstanbul:

Dışişleri Vekilimiz Profesör Fuat Köp­rülü, Yunan topraklarından ayrılırken, yolda, Yunanistan Dışişleri Vekili Ste-fanopulos'a aşağıdaki telgrafı çekmiş­tir:

Ekselans Stefanopulos Dışişleri Vekili Atina

İki memleketimizi bağlayan ve Atinadaki ikametim esnasında her vesile ile teyyüd etmiş bulunan sağlam dostluk, güzel memleketinizden ayrılmakta bu­lunduğum anda göndermeğe müsaraat ettiğim şu mesajımla size formalitesiz hitap etmek cesaretini bana vermekte­dir.

Majeste Kraliçenin hakkımda izhar lûtfunda bulundukları hüsnü kabulün, ek­selans Mareşal ile vaki görüşmelerimizdeki samimiyetin ve emniyet verici te­zahürünün ve ekselansınızla her gün vu­ku bulan ve dolayısiyle hakiki dostlar arasında olması lâzım geldiği veçhile tam bir fikir birliği içinde serbestçe ko­nuşmalarda bulunduğumuzun hatırasile meşbuum.

Semereli temaslara yeniden başlamamı­za intizaren, derin hürmetlerimle, en samimî nişlerimin teminatını kabul bu­yurmanızı rica ederim, ekselans. Fuat Köprülü

 Ankara:

Nato Güney Avrupa Kuvvetleri Başko­mutanı Oramiral R. M. Carney, berabe­rinde kurmay başkanı Tümgeneral Byars ve maiyeti olduğu halde 2 Şubat pazartesi günü saat 16 da özel uçağı ile Esenboğa hava alanına gelecek ve tö­renle karşılanacaktır.

B. M. Meclisinin 5 Ocak 1953 tarihindeki toplantısı

Büyük Millet Meclisi bugün Meclis Reis vekillerinden Celâl Yardımcı'nm başkanlığında toplandı. Yoklama yapılıp ekseriyet bulunduğu tesbit edil­dikten sonra, Reis, İngiltere Lordlar ve Avam Kamarasının davetlisi olarak Büyük Milet Meclisini temsüen İngiltere'yi ziyaret eden heyete başkanlık eden Eskişehir Mebusu General Ali Fuat Cebesoy'un Meclise seyahat inti­baları hakkında izahat vermek istediğini ve bu maksatla gündem haricinde söz aldığım söyleyerek sözü General Cebesoy'a verdi.

Cebesoy İngüterede heyete gösterilen hüsnü kabulden ve gösterilen samimî alâkadan dolayı çok mütehassis ve memnun olduğunu söyleyerek, Türk -İngiliz dostluğunun ve ittifakının tezahürüne vesile olan bu ziyaretin ehem­miyeti üzerinde durdu. Türkiye Cumhuriyetinin şeref ve haysiyetine ya­raşan bir enginlikle karşılandıklarını ilâve ederek, bu ziyaretin iki memle­keti birbirine daha ziyade yaklaştıracağını ve dostluğu takviye edeceğini be­lirtti. Bundan sonra Meclis Reis Vekili Celâl Yardımcı Meclis adına konuşarak: Heyetimize karşı gösterilen yüksek dostluk ve misafirperverlik dolayısiyle Büyük Millet Meclisi namına Lordlar ve Avam Kamarasına samimî teşek­kürlerimi arzederim dedi.

Gündem haricinde söz isteyerek kürsüye gelen Afyon Mebusu Bekir Oynaganlı, Doğuda kanunsuz kurşuna dizilen vatandaşlar hakkında evvelce yap­tığı konuşmasının yanlış tefsir edildiğine ve anlaşıldığına işaret etti Evvel­ki sözleriyle Atatürk'ü kasdetmediğini tebarüz ettirerek: Benim bütün söz­lerim ve ithamlarım devrin Başvekili ve bilâhare Reisicumhuru olan İsmet İnönü'ye aittir. Bunu tavzih etmek isterim dedi.

Devlet Hava Yolları Umum Müdürlüğünün 1947 ve 1948 yılı katı hesapları­na ait Sayıştay Komisyonu raporları ile Devlet Demiryolları ve limanlan işletme Umum Müdürlüğünün 1947 bütçe yılı kesin hesabına ait raporlar madde madde reye konarak kabul edildi. Bundan sonra Sayıştay kanununun bazı maddelerinin değiştirilmesi ve bu kanuna bazı maddeler eklenmesi hakkındaki kanun da kabul olundu. Bu sırada İzmir Milletvekili Pertev Arat, köy kanununa bazı maddeler ek­lenmesine ve 46 mcı maddenin değiştirilmesine ve bu kanunun bazı mad­delerinin kaldırılmasına dair 5672 sayılı kanunun birinci ek maddesinin bi­rinci fıkrası ile geçici maddesinin değiştirilmesine dair kanun tasarısının öne alınmasını teklif etti. Teklif ekseriyetle kabul edildikten sonra, mad­deler teker teker reye konarak kabul olundu. Değişen maddelere göre: Bun­dan sonra köy muhtarının ve ihtiyar meclisi üyelerinin seçimi her iki sene­de bir kasım aymm ilk pazarına rastlayan günde yapılacak ve halen vazifeli bulunan köy muhtar ve ihtiyar meclisinin kanunî süresi, 1953 yılının kasım ayı sonuna kadar devam edecektir.Trabzon Mebusu Mahmut Goloğlu'nun kan gütme sebebiyle işlenen adam öldürme ve buna teşebbüs cürümleri faillerinin hısımları hakkında tatbik olunacak muameleye dair 3236 sayılı kanunun bazı maddelerinin değişti­rilmesi ve bu kanuna bazı maddeler eklenmesine dair kanun teklifi uzun konuşma ve münakaşalara sebep oldu. Bu mevzuda müteaddit mebuslar söz aldılar. Cemal Reşit Eyüboğlu gibi bazı mebuslar bu kanunun insan haklarına ve teşkilâtı esasiye kanununa muhalif olduğunda ısrarla dur­dular.Devlet Vekili Muammer Alakant kürsüye gelerek komisyon teklifinin ka­bulünü dört maddede müdafaa etti. Mevzu uzun münakaşalara yol açtı. Lehte ve aleyhte hareretli konuşmalar yapıldı ve neticede tasarı tekrar gözden geçirilmek üzere geçici komisyona havale olundu.

Atatürk Orman Çiftliği arazisinden bir kısmının istimlâk edilmesi hakkın­daki kanun tasarısı kabul edildikten sonra emir ve seyiserlerine ait kanun teklifine geçildi. Bu, gündemin en mühim maddesi olduğu için birçok me­bus söz aldı. Teklifi hazırhyan Çorum Mebusu Ahmet Başıbüyük emir er­lerinin subaylara tahsisi takdirinin Genelkurmay Başkanına bırakılmasını tenkid, bu takdirde murakabenin yapıiamıyaeağmı sözlerine ilâve etti. Emir erlerine ait D. 94 talimatının hâlâ meriyette bulunmasının şayanı tees­süf olduğunu söyledi. Başıbüyük Meclisten çıkacak kanunların bütüxı ge­dikleri tıkaması ve her türlü şüphe ve tereddütleri bertaraf etmesi lüzu­munu ileri sürdü. Emir erlerine ait bütün esasların ve hususların kanun maddelerinde tesbitini ve mübhemiyetin ortadan kaldırılmasını istedi. Emir erlerinin subaylığa değil, hizmet ve vazifeye tahsis edilmesi prensibini mü­dafaa etti.

Geçici komisyon sözcüsü kanunun prensiplere dayandığını ve bu prensiple­rin birinci maddenin birinci fıkrasında tasrih edildiğini, emir erlerinin su­bayın hizmet ve vazifelerinin mahiyetine göre verileceğini, fakat takdir hakkının Genelkurmaya bırakıldığını söyledi ve komisyon raporunun her suretle tatminkâr ve her türlü tereddütten azade olarak açık şekilde ha­zırlandığını belirtti.

Bundan sonra Millî Müdafaa Vekili kürsüye gelerek D.49 talimatının yü­rürlükten kaldırıldığını ve emir erlerinin suiistimale yol açamıyacağmı böyle bir hâlin suç olduğunu ve cezaî müeyyidelerle menedildiğini izah et­ti ve çıkarılacak kanunun hüsnü niyetle tatbik edileceğini belirtmek iste­rim dedi.

Bingöl Mebusu Feridun Fikri Düşünsel maddelerin kifayetsizliği üzerinde durdu. «Meclisin takdir hakkına bir.takım kıstaslar vermek lâzımdır. Bu yapılmazsa gözbebeğimiz ordunun yüksek kumanda makamında rahatsız­lıklar yaratırız» dedi. Genelkurmay Başkanına, ordu ve kolordu kumandan­larına emir eri verilmesine taraftar olduğunu söyleyen Düşünsel sözlerini şöyle bitirdi: «Yüksek Meclis bu husustaki kıstasları açık olarak tesbit et­meli, komisyon raporu geri alarak bize daha sarih esaslarla gelmelidir.» Rize Mebusu Kemal Balta tasarıyı müdafaa eden uzun bir konuşma yaptı. Teklifin sarih olduğunu takdir hakkının ordunun _en yüksek kumanda ma­kamı olan Genelkurmay Başkanlığına bırakılmasını müdafaa etti. Hangi hizmetin kıta hizmeti olacağını ve hangi hizmetlere emir erinin tahsis edi­leceğini ancak o bilir, dedi.

Bundan sonra kürsüye elen İstanbul Mebusu Bedri Nedim Göknil de, ta­sarıyı müdafaa etti ve sözlerine şöyle devam etti; Askerlik bugün teknik bir sanattır. Her gün yeniliklere kavuşan ordumuzun teknik hususiyetleri­ni ve vasıflarını anlayarak ve bilerek hangi hizmetin kıta hizmeti sayılabi­leceğini en büyük ve selâhiyetli nrakam olan Genelkurmay Başkanı takdir eder. Anayasanın 40 mcı maddesi «Barışta harp kuvvetlerinin kumandası Genel Kurmay Başkanlığına aittir der. Kendisine hazerde ordumuzun mu­kadderatım tevdi ettiğimiz Genelkurmay Başkanından emir erlerinin nere­lerde istihdam edileceğinin takdirini nezetmek anayasanın bu maddesinin ruhuna da aykırı olur. Böyle bir kanun kabul edilirken vaktiyle vukua ge­len suiistimalleri misal olarak göstermek vehme kapılmaktır. Millî Müdafaa Vekâletinin, Genelkurmay Başkanlığını ve orduyu temsil eden askeri er­kânın, yüksek Meclisin bu husustaki hassasiyetini görüp dinledikten sonra bu kanunun tatbikinde bizden çok daha hassas olacaklarına itimad etme­miz lâzımdır.»

Vakit geç olduğundan 7 Ocak çarşamba günü saat 15 de toplanmak üzere içtimaa son verildi.

Ankara:

Büyük Millet Meclisinin bugünkü toplantısında, bundan bir müddet evvel İngiltere Lordlarve Avam Kamaralarının davetlisi olarak Türk Parlâmen­tosunu temsilen İngiltereyi ziyaret eden heyetin başkanı Eskişehir Mebu­su Ali Fuad Cebesoy, bu seyahat hakkında izahat vermek üzere, ruznanıe dışı söz almış ve İngiltere'de bir hafta müddetle misafir kalmış olan heyetin parlâmento ve hükümet mahfillerinde olduğu kadar hususî mahfillerde de alâka ile karşılandığını, bu temaslarda tarihî dostluğun Türk milleti­nin kadirşinaslığının dostluğundaki vefanın ve iki memleket arasındaki ittifakın birçok defalar övüldüğünü belirtmiş ve sözlerine devamla demiştir ki:

«Arkadaşlar,

Heyetiniz orada Türk milletinin mümessillerine lâyık ve parlak bir surette istikbal edilmiştir. Herhangi bir mahfille temasta bulunmuşsak orada dai­ma milletimiz ve hükümetimiz övülmüştür. Netice olarak huzurunuzda şu­nu tebarüz ettirmek isterim ki, iki millet arasındaki tarihî dostluk ve itti­fak bu münasebetle daha çok kuvvet bulmuştur.

Millet mümessillerinden müteşekkil heyetlerin dost milletler nezdinde bu münasebetleri takviye eder mahiyette  olduklarını huzurunuzda bir kere

daha tebarüz ettirmek isterim.»

B. M. Meclisinin 7 Ocak 1953 tarihindeki toplantısı

Ankara:

Büyük Millet Meclisi bugün saat 15 de toplandı. Riyaset makamını bugün de reis yardımcılarından Celâl Yardımcı işgal etmişti.

İlk sözü Afyon Mebusu Kemal Özçoban alarak: Sözlü soruların tehiri yü­zünden, sözlü soru müessesesinin işlemediğini, halbuki bunun çok mühim bir meclis fonksiyonu olduğunu, bunun için bir formül teklif edeceğini söy­ledi, bir defaya veya her perşembe gününe münhasır olmak üzere o günün sözlü soruya'tahsis edilmesine dair bir takrir verdi.

Özçoban'm bu takriri reye konularak reddedildikten sonra, kanun teklif ve tasarılarının sözlü sorulardan Önce görüşülmesi reye arz ve kabul olundu. Hatırlarda olduğu gibi, Çorum Mebuslarından Ahmet Başıbüyük ve Hüse­yin Örtakçıoğlu, emir ve seyis erleri hakkında 203 sayılı kanunun 1 inci ve 3 üncü maddelerinin değiştirilmesine dair olan 1600 sayılı kanunda deği­şiklik yapılması için bir kanun teklif etmişler ve bu teklif muvakkat komis­yon tarafından tetkik edilerek bir rapor hazırlanmıştı. Bugün bu kanunun maddelerinin müzakeresiyle geçti.

Üçüncü maddeye ait üç önerge verilmişti:

«Heyeti sıhhiye raporiyle hastalığı anlaşılan» ibaresinin maddeye eklen­
mesi,

Subayın nüfusta kayıtlı bulunduğu ve üç seneden fazla kaldığı yerler­
den emir eri verilmemesi,

C fıkrasının kaldırılması hakkındaki önergeler ekseriyetle reddedildik­
ten sonra üçüncü madde reye konarak aynen kabul olundu.

Bundan sonra dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci maddeler kabul edildi. Se­kizinci madde münakaşalı geçti. Emir erlerinin Öğleye kadar çalıştırılma­sı ve öğleden sonra talim ve terbiyelerine devam etmeleri için kıtalarına gitmeleri lüzumunu belirten konuşmalar oldu. Bazı mebuslar emir erleri­nin iaşe vaziyeti ve tatil günlerinden istifade etmeleri meseleleri üzerinde durdular.

Bu maddeye ait dört önerge reye konarak red v 8 inci madde kabul edil di.

Dokuzuncu madde, kanuna muhalif hareket edenler hakkında ceza müeyyi­delerini ihtiva ediyordu_Mebuslardan birçoku bu cezaların doğrudan doğ­ruya subaylara teveccüh ettiğini, fakat vazifesine gittikten sonra sbaylara mensup olan evin sivil halkına hiç bir ceza teveccüh etmediğim, halbuki ev halkının işlediği suçtan subayı hesaba davet etmenin ve onu cezalandır­manın haksızlık ve adaletsizlik olacağını belirten konuşmalar oldu. Kanu­nun prensibi cezanın şahsa ait olmasıdır, Meclisin kararlarını, esaslarını, kabul etmiyerek ihlâl eden kim olursa olsun mahkemeye gitmeli ve ceza görmelidir dendi. Münakaşalardan sonra bu madde tekrar gözden geçiril­mek üzere komisyona iade olundu.

Büyük Millet Meclisi 9 Ocak Cuma günü saat 15 te toplanmak üzere içtimaa son verdi.

Başvek't! Adnan Menderesin İstanbul Üniversitesindeki hitabesi

 İstanbul:

Başvekil Adnan Menderes bugün saat 15.30 da İstanbul Üniversitesini zi-. yaret etmiştir.

Üniversite Rektörü Prof. Kâzım İsmail Gürkan tarafından karşılanan Baş­vekil, refakatinde bulunan İstanbul mebusları ve İstanbul Vali ve Belediye Reisi ile beraber Rektörlük dairesinde bir müddet istirahat ettikten ve Üniversite mevzuunda hasbıhalde bulunduktan sonra, mutad toplantılarını yapmakta olan senato âzası profesörlerle görüşmüş, daha sonra öğrencile­rin tezahürleri arasında Üniversitenin muhtelif fakültelerini ve tesislerini gezmiştir.

Başvekil Adnan Menderes, saat 17 de Fen Fakültesi öğrencileriyle hınca­hınç dolmuş bulunan büyük konferans salonuna gelmiş ve burada kendisi­ni muazzam tezahürlerle, dinmeyen alkışlarla ve yaşa varol sesleri ile en hararetli bir şekilde karşılıyan Üniversite gençliğine hitaben bir konuşma yapmıştır.

Rektörün Başvekile bu ziyaretinden dolayı teşekkür eden kısa bir hitabe­sinden sonra alkışlar arasında söz alan Adnan Menderes Üniversiteli genç­lerle yakından temas imkânını hazırladığı için Rektöre teşekkür etmiş ve şöyle demiştis:Sizlere de kalpten teşekkür borçluyum. Biran için işlerinizi ve derslerini­zi bırakarak beni dinlemek için buraya geldiniz ve beni büyük bir hararet ve samimiyetle kabul ettiniz. Üniversiteli genç ve aziz arkadaşlarıma can­dan teşekkür etmek ilk vazifemi teşkil eder.

Sizlere bugün burada konferans mahiyetinde söz söyliyecek değilim. Kısa bir hasbihal yapmak arzusundayım. Huzurunuzda bulunmamın gayesi, her-şeyden evvel Üniversiteye yaptığım ziyaretten ve sizlerle karşı karşıya, göz göze gelmekten duyduğum heyecanı sizlere kısaca intikal ettirmektir. Başvekil, sözlerine şöyle devam etmiştir:

«Ferdlerin olduğu kadar toplulukların da aklî ve ruhî melekeleri, iyi vasıf ve meziyetleri, en iyi şekilde, şüphe yok ki hürriyet havası içinde gelişir. Hürriyet havası, bu gelişme için fevkalâde lüzumlu bir unsurdur. İlmin ise, serbestçe inkişaf edebilmek için, hürriyete ne kadar muhtaç olduğu her­kesin kolayca takdir edeceği bir hakikattir. Bunun bir delilini vermek için Orta Çağa kısa bir göz atmak kâfidir. Vicdan, söz ve.tefekkür hürriyetleri­nin mevcut olmadığı uzun asırlar zarfında ilim bir türlü gelişememiş, an­cak hürriyetler için yapılan mücadelelerle büyük inkılâpların tahakkuk ettirilmesinden sonradır ki, ilim ve medeniyet, mucizevî bir hızla ilerleme­ye başlamıştır.

Memleketimizde de uzun zamandan beri cereyan eden hürriyet münakaşa­larının 1950 de kati bir safhaya ulaşmış olması ve hürriyet rejimi dernek olan demokrasi inkılâbının tahakkuk etmesi, bilhassa ilmin çatısı olan Üni­versitelerimiz için büyük bir mazhariyet teşkil etmiş olması icab eder.

Demokrasinin fiilen tahakkukunu kendisi için en büyük gaye kabul etmiş ve bunu tekemmül ettirmek için gayretler sarfetmiş bulunan bir iktidarı, üniversitelerimizin ve ilim yapmak için çalışmakta olan sizlerin, tam bir müttefikiniz saymanız gerekir. Sizlerden gördüğüm hararetli kabul,, bu te­menninin doğruluğunu göstermektedir. Acaba yeni iktidar, üniversiteleri­miz ve gençliğimiz için ne düşünüyor mevzuunda en küçük tereddüde ma­hal olmamak lâzım gelir.

Hürriyetin müdafii olan, bu yolda mücadeleyi göze almış bulunan ve baş gayesi hürriyetleri tahakkuk ettirmek olarak işe koyulan bir iktidarın, ilim yolunda, hürriyet yolunda yürüyen sizlerin tabiî müttefikiniz olması ka­dar açık bir hakikata pek güç rastlanabilir.

Üniversitelerimizin gelişmesini ne dereceye kadar arzuladığımızın, üniver­sitelerimizi tekemmül ettirmek için nasıl gayretler sarfettiğimizin maddî delili olmak üzere szlere brkaç bütçe rakamı vermek isterim: evvelce 25 -26 milyon lira arasında seyreden üniversiteler tahsisatı, yeni iktidarın va­zifeye başlamasından bu yana, 1951 de 29 milyon 800 küsur bin, 1952 de 31 milyon 300 küsur bin, 1953 de de 38 milyon 200 küsur bin olmuştur. Bu son miktarı, meclis komisyonunun arttırması da pek muhtemeldir, sadece yeni iktidann alâka ve muhabbetinin maddî tarafıdır.

Bunun yanında, manevî sahada da hürriyetiniz ve muhtariyetiniz için bü­yük titizlik göstermek, her türlü fedakârlıklara katlanmak, yeni iktidarın esaslı bir vazifesini teşkil etmektedir. Bunu böylece kararlaştırmış oldu­ğumuzu burada ifadeden büyük bir haz duymaktayım.

Meselâ, çok nadir olmakla beraber üniversite kadrosu içinde fiilî ve gün­delik politikaya karışanlar mevcut bulunduğu halde, acaba uzaktan yakın­dan muhtariyetinizi rencide eder mi endişesiyle ve zamanla tabiî mecrası-

na gireceği ümidi ile bunları müsamaha ve hoş görürlükle karşılamakta­yız.

Yine bu cümleden olmak üzere ve yine hürriyeti rencide etmemek kaygu-su ile üniversitelerimiz içinde kurulmuş türlü talebe cemiyetlerinin çalış­malarında zaman zaman ve yer yer teşekkül maksatlarının dışına taşar gi­bi olmalarını da müsamaha ve hoş görürlükle geçiştirmekteyiz. Bunların da pek yakında kendiliğinden tabiî ve matlub mecrasına gireceğini ümid etmekteyiz.

Başvekil Adnan Menderes bundan sonra, üniversiteli gençlerimizin hürri­yetlerimizin müdafaası için daima uyanık olmaları lüzumu üzerinde dur­muş bunun yanı başında nizam ve intizam unsurunun da büyük ehemmi­yeti bulunduğunu belirtmiş ve sözlerine şöyle devanı etmiştir:

«Memlekete yarar unsurlar olarak yetişmek üzere bu çatı altında bulun­duğunuz sıralarda nizam ve intizam fikrine bağlılığı, nizamlara riayeti ken­dinizde bir itiyad haline getirdiğiniz takdirde, bu, memleket istikbalinin inşasında büyük fayda, şahsi hayatınızda da muvaffakiyetin en kudretli te­minatı olur. Aranızda cemiyetler kurmuş veya kuracak iseniz, gerek cemi­yet olarak, gerek bu cemiyetlerin mensupları sıfatiyle kanun ve nizamla çerçevelenen maksatların dışına çıkmamaya, esas gaye olarak çalışmak lâ­zım gelir. Üniversitelerimizin müşterek şuur ve vicdanı bu mevzuda reh­berlik edecektir. Ben üniversitelerimizin bu memleketin hayrına olabile­cek ve istikbal için büyük ümidler taşıyabilecek evsafta öğrencilerle dolu bulunduğuna kaniim.

Başvekil, daha sonra inkılâp ve üniversite mevzuu üzerinde konuşmuş ve demiştir ki:

İnkılâp ve üniversite kelimeleri çok defa yanyana konuşulmuş ve konuşul­maktadır. Cemiyetimizi geri bırakan unsur ve sebeplerin tam bir tasfiyesi ve ileri medenî seviyede "bir cemiyet kurulması demek olan inkılâplarımı­zın korunmasında, gençliğimizin büyük bir rol sahibi bulunduğuna inanan insanlarız. Üniversite gençliğinin, Türk gençliğinin çok değerli bir parçası­nı teşkil ettiğinde şüphe yoktur. Sizlerin, inkılâplarımızın korunmasında vazifeli olduğunuzu, topluluğumuzun daha da ileri seviyelere eriştirilme-sinde ne derece kıymetli bir unsur teşkil ettiğinizi biran için hatırdan çı­karmak mümkün değildir.

Sizlere ve sizin huzurunuzda Türk gençliğine hitab ediyorum: Türk gençliği inkılâpların korunmasında vazifelidir. Ancak bu, manevî sa­hada kalmak ieab eder. Yoksa, harekete geçmek, taşmak ve sokaklara dö­külmek değildir. İnkılâpların muhafazasındaki manevî vazifeyi başka her

suretle yapmak ve bu sahada mevcudiyetinizi hissettirebilmek daima müm­kündür.

Asla ihtimali olmamakla beraber, şayet hürriyetlerimiz, istiklâlimiz ve cumhuriyetimiz herhangi bir şekilde tehlikeye düşerse, bunları fiilen, kuv­vetle ve kanunla müdafaa etmek icab ediyorsa, tenkil hareketlerine geç­mek herşeyden evvel iktidarın ve hükümetlerin vazifesidir. İktidarınız, bu vazifeyi bütün azmi ve dikkati ile ifa etmeye her zaman hazır bulunmak­tadır.

Büyük Atatürk'ün istiklâlimizin ve cumhuriyetin korunmasını gençliğe e-manet eden hitabesini hep beraber tekrar hatırlıyabiliriz. Büyük Atatürk, orada, Türk istiklâlinin ve cumhuriyetinin tehlikeye düşmesi halini, kendi güzel fikri ile pek sarih bir şekilde tasvir etmektedir.

Hürriyetlerimizi müdafaa etmek yolundaki sarsılmaz azim ve kararımızla, hükümet ve partilerimizle sizlerin hürriyetlerin müdafaası için bu heyeruzla, eğer Atatürk şu anda aramızda olsaydı, bizi takdirler-kılardı.

Başvekil Adnan Menderes, üniversite gençliğine hitabesini sürekli alkışlar arasında şöyle bitirmiştir:

«Gençlik, kısaca ifade edilmek istenirse, heyecan demektir, heyecan unsu­runun iyi ve yapıcı yollarda kullanıldığı takdirde hayatta ve hâdiseler üze­rinde tesirleri çok büyüktür ve memleket için değeri bahâ biçilmez derece­dedir. İstikameti yanlış tesbit edilmiş heyecanların zararları ise birçok mi­salleriyle sabittir.

Hepimize ibret teşkil etmesi için bir hatırayı tekrarlamakta fayda mülâha­za etmekteyim:

Devletin çok gaileli bir zamanında imparatorluğun dağılma ve tasfiyesinin pekçoklarmca ve birçok garp memleketlerince muhakkak görüldüğü bir sırada o zamanın üniversitesi olan Darülfünun gençliği heyecanlanmıştı. Bu heyecanın, memleketin kaderi üzerinde zararlı neticeler tevlid ettiği iddia olunabilir. Ben o günden bugüne kıyas kabul etmiyecek derecede tekemmül etmiş ol­duğumuza inanıyorum. Sizler ağabeylerinizin, babalarınızın bulunduğu nok­tadan ilerdesiniz. Bu misali sizlere örnek olarak göstermem sırf, ifademe bir vuzuh vermek içindir. Heyecanların iyi kullanılmadığı o devirlerden bu­gün çok uzaklardayız. Bugünler üniversite lirimizi ve üniversite gençliğimi­zi, memleketin menfaatleri üzerinde tam bir anlayış ve idrâke sahip gör­mekle bahtiyarım. Bu çatıyı, vatanseverlik kadar hürriyetlerin müdafaası terbiyesini alarak terkettiğiniz zaman hepiniz ayrı ayrı hem memleket için hem de hususî hayatınız için en kudretli teminatı elde etmiş olacaksınız. Yarın denecek kadar yakın bir istikbalde memleket mes'uliyetini genç o-muzlarmızda ve dirayetli elerinizde başarı ile taşıyabileceğinizden eminim. Ve memleket mukadderatını sizlere tevdi edeceğimizden dolayı derin bir huzur içinde bulunmaktayız. Ben sizlerin bu müktesebatmizla vatanperver­liğiniz, şuurunuz ve heyecanınızla, bilgi ve her türlü liyâkatlerinizle, mem­leketinize ayrı ayrı herbirinizin çok büyük ve hayırlı işler başarmak bah­tiyarlığına erişmenizi dilerim.

Allahım, sizleri memlekete bağışlasın.

E. M. Meclîsinin 9 Ocak 1953 tarihindeki toplantısı

 Ankara:

Büyük Millet Meclisi bugün saat 13 te Reis vekillerinden Ağrı Mebusu Ce­lâl Yardımçı'nm başkanlığında toplandı.

Oturum açıldıktan sonra bir kanun te_fsiriyle bir kanun teklifinin geri ve­rilmesine dair takrirlerle trafik kanun lâyihasını görüşmek üzere kurulmuş olan komisyona Dışişleri komisyonundan üç azanın seçilmesi hakkındaki komisyon tezkeresi reye konularak kabul edildi.Bugünkü ruznamenin 4 üncü maddesini, 1937 de Öldürülen vatandaşlar dolayısiyle açılan tahkikata ait olmak üzere Başvekâletin yazısı teşkil ediyordu. Bu yazıda «Diyarbakır Savcılığınca ve bilâhare mülkiye müfettişliğince düzenlenen tahkikat evrakının toplu olarak tetkiki neticesinde, bu işte es­ki İçişleri Vekili Şükrü Kaya'nm da ilgili bulunduğu tebarüz ettirilmesi ve bu işin bir neticeye iktirar edebilmesi için de, evvelemirde bu hâdise hak­kında eski İçişleri Vekili Şükrü Kaya'nm sıfatı dolayısiyîe Meclis soruştur­ması gerekip gerekmediğinin bir karara bağlanması zarurî bulunmaktadır» deniyordu.

Tezkere okunduktan sonra tüzüğün 170 inci maddesi mucibince dosyayı tet­kik etmek üzere Osman Talât İltekin (Ankara), Rifat Alabay (Konya), Avni Doğan (Yozgad), Muammer Obun Konya), Hüseyin Fırat (Ordu) dan mürek­kep beş kişilik bir heyet gizli oyla seçildi.

Kanun tasarılarının sözlü sorulardan evvel görüşülmesi teklifi reye kona­rak kabul edildikten sonra hudut ve sahiller sağlık umum müdürlüğünün 1947 ve 1948 bütçe yılları kesin hesap raporlariyle, Devlet Demiryolları ve Limanlan İşletme Genel Müdürlüğü 1943 bütçe yılı kesin hesabına ait ra­por ve idareci üyeler kurulunun Büyük Millet Meclisi, Cumhurbaşkanlığı ve Divanı Muhasebat Reisliği 1952 yılı bütçelerinde değişiklik yapılmasına dair kanun teklifleri ve bütçe komisyonu raporları acık oyla kabul olun­du.

Hâkimler kanunu ile bucak müdürlerinin barem mevkilerinin bir derece yükseltilmesi hakkındaki kanun tekliflerinin öncelikle ve acele müzakeresi reye konarak kabul edildikten sonra hâkimler, kanununun görüşülmesine geçildi.

Ahmet Başıbüyük (Çorum), hâkim muavinliklerine seçilecek genç ve tec­rübesiz adliyecilerimizin münferit sulh mahkemelerinde istihdam edil­melerinin mahzurlu olacağını ve bunların tercihan ağırceza ve asliye mahkemelerinin bulunduğu yerlere tâyin edilmelerinin daha uygun ge­leceğini belirterek, şimdiye kadar edinilen tecrübelere ve tatbikatta rast­lanan realitelere göre mesleğe yeni atılan hâkim stajyerlerinin sulh mah­kemelerinde istihdamlarının faydalı neticeler vermediğini söyledi ve staj­yerlerin nerelerde kullanılacağını Vekilden sordu. Adalet Vekili Osman Şevki Çiçekdağ, bu kanun kabul edildikten sonra büyük bir boşluğun doldurulacağını kaydederek, stajyerlerin toplu mah­kemelerin bulunduğu yerlerde hâkim yardımcılığı vazifelerinde hizmet edeceklerini ağırceza ve asliye mahkemeleriyle savcıların yanında yar­dımcı sıfatiyle yetişeceklerini, ihtiyaç halinde mahkemenin toplantısını temin için vazife alacaklarını bildirdi.

İzzet Akçalın (Rize) staj devresinin bugünkü haliyle hiçbir fayda temin
etmediği, kontrolden ve mes'uliyetten uzak bu sistemin iyi elemanlar ye­
tiştirmeğe muktedir olmadığı, stajyerler için esaslı ve cezrî tedbirler alın­
ması gerektiği yolundaki sözünü cevaplandıran Osman Şevki Çiçekdağ
ezcümle şunları söyledi: Arkadaşlarıma şunu temin etmek isterim ki, bu mesele üzerinde esaslı tedbirler alıyoruz. Hâkimler Kanununda bu hususta cezrî tedbirlerle ya­kında huzurunuza geleceğiz. Bugünkü kanun, mübrem bir ihtiyacın ne­ticesi ve geçici bir devrin icabıdır. Bununla beraber imtihanı mecburî kıldık. Stajyerlerin tâyini için imtihanda muvaffakiyeti şart koştuk. Ve­kâlet, bu işlerde çok hassas ve ciddîdir.»

Bundan sonra kürsüye gelen Abdurrahman Boyacıgiller staj müessesesi­nin  sağlam prensiplere dayanmadığını, hâkimlerimizin ekserisinin geneve tecrübesiz elemanlardan terekküp ettiğini ifade ederek, hâkimliği ca­zip vaziyete sokmalı ve hizmet isteyen avukatlara hâkimlik vazifesi ve­rilmelidir, dedi.

Tekrar kürsüye gelen Vekil, Boyacıgiller'e cevap vererek şunları söyledi:
«Staj müessesesinin kifayetsizliğini biz de biliyoruz. Hâkimliğin şerefli
kapısı, onun şerefini tanıyan, o şerefi taşıyan ve onun şerefli bir mes­
lek olduğunu kabul eden avukat arkadaşlarıma açıktır. Adliye Vekâleti
hiçbir hâkimin, kararı ve hükmü üzerinde en küçük bir tesir yapacak
durumda değildir ve böyle bir hale düşmeğe hiçbir zaman tenezzül et-
miyecektir. Vekil, hâlen bir senelik stajım bitirmiş 105 gencin mevcut ve bugünkü ihtiyacın ise 175 olduğunu kaydederek, 70 arkadaşın da 1 temmuzda iltihakiyle vaziyetin normal bir seyre gireceğini sözlerine ilâve etti. Boyacıgiller'in mahrumiyet bölgelerinde hizmet eden adliyecilerin ora­larda kalmadıklarını ve Vekâletin her şeyden evvel onların konfor ve ihtiyaçlarını temin için tedbir alması gerektiğini ileri sürmesi üzerine söz alan Adalet Vekili şunları söyledi;

«Bu mesele adliyeci arkadaşlarımızın miliiyetperverî&k ve vatanseverlik ruhuna ve şuuruna taallûk etmekte olduğundan bu daviyetin sadece Ada­let Vekâletinin alacağı nisbî tedbirlerle hallinin mümkün olmıyacağını bilmek lâzımdır. Memleketin uzak köşelerinde ve mahrumiyet bölgele­rinde vazife alan bütün teşekküllere mensup memur arkadaşlar için bu müşkülât vâriddir. Bu arkadaşlar bu zorluklara göğüs germezler, bir se­nelik hizmeti iktiham ve kendilerine yetiştirmiş olan millete ve memle­kete lâyık olduğu hizmeti ifa etmezlerse, tarafımızdan mahrumiyet böl­gesinde şu veya bu tedbirler alınmakla mı millete bu hizmeti ifa ede­cekler. Biz bu gibi genç arkadaşlarımızın iman, heyecan ve vatansever­liklerine, memlekete olan alâkalarına dayanarak bu kanunu teklif etmiş bulunuyoruz.»

Bakanın konuşmasından sonra aşağıdaki kanun reye konarak ve ekseri­yetle kabul edildi.

Bugün beş kanun, ikinci defa müzakere edilerek kabul edildi. Bunlar arasında Emekli Sandığı Kanununun 40 inci maddesinin c ve 65 inci mad­desinin fıkrasını değiştiren ve 7 nci maddesine bir fıkra ekliyen kanun teklifleri, Askeri Memurlar Kanununun 8 inci maddesinin değiştirilmesi hakkındaki kanunla üsteğmen Doğan Tanyeri'nin hükümlü bulunduğu cezanın affı hakkındaki Komisyon raporu oya konarak kabul edildi.

Reis Vekili, kan gütme sebebiyle işlenen katil ve buna teşebbüs cürümleri faillerinin hısımları hakkında tatbik olunacak muameleye dair kanun tek­lifinin henüz havale edildiği komisyondan gelmediğini söyliyerek, bundan evvelki celselerde sekiz maddesi kabul olunan ve cezaî hükümleri ve mü­eyyideleri ihtiva eden 9 uncu maddenin tâdili için Komisyona havale edi­lerek, tâdil edilmiş olarak gelen emir ve seyis erleri hakkındaki kanun tasarısının müzakeresine geçti.

Bakanlık Divanı Kâtibi tarafından 9 uncu maddenin yeni metni okunduk­tan sonra ilk sözü, usul hakkında Çorum Mebusu Başıbüyük aldı: 9 uncu maddenin, bu kanunun ruhunu teşkil ettiğini, tâdil edilmiş maddenin matbu şekilde tevzi edilerek tetkik edilmeden, böyle çok mühim bir mevzuun görüşülmesinin mahzurlu olduğunu tebarüz ettirdi. Birçok me­buslar bu fikri desteklediler. Cezaî hükümlerin çok ağır ve bunun mesuli­yeti ve tatbikatı çok Önemli olduğunu sözlerine ilâve ederek maddenin bir defa da Adalet Komisyonunca incelenmesini istediler. Bu maddenin da­yandığı «emir erlerinin muhilli şeref işlerde, ev hizmetlerinde ve şahsî hizmetlerde çalıştırılmaması» gibi üç prensibin kıstası ne olacaktır. Bu şekilde emir eri müessesesi kalamaz ve olamaz diyenler oldu. 9 uncu ve 10 uncu maddelerle Askerî Ceza Kanununun emir erleriyle alâkalı 114 üncü maddesi oya konarak ekseriyetle Adalet Komisyonuna havale edildi.

Geçen celsede Komisyon tarafından bir daha gözden geçirilmesi için ha­vale edilen Tabib Odaları Birliği Kanununun 47 nci maddesinin müzake­resi, uzun süren konuşmalar mevzu teşkil etti. Birçok mebuslar söz al­dılar. Maddeyi müdafaa edenler. Yüksek Haysiyet Divanına tanınan me­suliyet ve salâhiyetlerin baro ve emsali mesleklerin haysiyet divanlarına mütenazır olarak hazırlandığını ve tertip edildiğini, bu divanda Şûrayı Devlet ve Temyizden birer âza bulunduğunu ve 12 kişilik en seçkin mes­lek adamlarının ve profesörlerin vazife alacaklarını, bunun en büyük hu­kukî teminat olduğunu, bu memlekette bu kadar teminatlı hiçbir mües­sese bulunmadığını söyliyerek, cemiyette büyük manevî mesuliyetleri ve salâhiyetleri haiz, ailelerin harimine kadar giren hekimlerin, cemiye­te karşı işleyecek suçların, hukukçularla takviye edilmiş böyle bir mes­lek ve ihtisas divanında rüyet edilmesinin ve bu divanın vereceği karar­ların kat'î olmasının uygunluğu üzerinde İsrarla durdular. Bu divanın tard cezası veremiyeceğini de sözlerine ilâve ettiler. Münakaşa mevzuu 47 inci maddenin son fıkrası idi. Bu fıkra Yüksek Haysiyet Divanının kararlarının kat'î olduğunu belirtiyordu. Birçok mebuslar bu fıkra aley­hinde konuştular. Yüksek Haysiyet Divanının hata işleyebileceğini, son merciin vatandaşlara kapanmamasını, aksi takdirde dâvaların Büyük Mil­let Meclisine geleceğini söylediler.

Uzun münakaşalardan sonra kifayeti müzakere kararı alınarak, 47 nci madde ekseriyetle kabul olundu. Aynı kanunun 60 inci maddesi tashihle-riyle, 64 üncü maddesi ilâvelerle ve Tabib Odaları Kanununun tümü ek­seriyetle tasvip edildi.

Pamuklara arız olan haşerat ve hastalıkların imha ve tedavisine, Bina ve Arazi Vergilerinden istisna edilmiş olan mukataalı gayri menkullere kıy­met takdiri hakkındaki 3950 sayılı kanunun birinci maddesinin değiştiril­mesine, köy ebeleri ve köy sağlık memurları teşkilâtı hakkındaki 3017 numaralı kanunun değiştirilmesine, 16 şubat 1952 tarihli Türk - Alman Ticaret ve Ödeme Anlaşmaları ve eklerinin tasdikine, Basın Kanununa bir madde eklenmesine dair kanun teklifleri reye konarak ekseriyetle kabul olundu.

1951 senesi eylülünde ara seçimlerinde mebus olanlar 1613 saylı kanun gereğince seçim mazbatalarının kendilerine tevdii tarihinden Meclis açı­lışına kadar maaş alamadıklarından Meclise iltihak tarihleri maaşa istih­kak için esas kabul ediliyordu.

Yeni kanun teklifi, idareci üyeler tarafından hazırlanmıştı. Evvelâ usule dair münakaşalar oldu. İdareci üyeler herhangi bir kanun teklifi yapar­larken imzalariyle birlikte mebusluk sıfatlarını da yazmaları lüzumu ve ancak mebus olarak kanun teklifi yapabilecekleri belirtildi.

İdareci üyeler namına konuşan İzmir Mebusu Mehmed Aldemir, 30 sene­dir teamül haline gelen bu usulün bundan sonra tekrarlanmıyacağmı söy­ledikten sonra esasa girildi.

Söz alan mebuslar seçim mazbatasını alan bir mebusun bütün mebusluk haklarından istifade ettiği halde, ihtiyarlarında olmayan sebeplerden do­layı Meclise geç iltihak etmişlerse maaşlarının niçin verilmiyeceğini sor­dular. Bunun hakka, adalete ve nısfete uygun olmadığını, çünkü kısmî seçimlerin eylülde yapıldığını, Meclisin kasımda açıldığını ve Meclisin o esnada tatil devresinde olduğunu ileri sürerek bu mebusların maaşlarının verilmesini ve kanun kabul edildikten sonra makabline şümulünü talep ederek, müktesep hakların makable şümul meselesinde esas olduğunu müdafaa ettiler.

Maddeler reye konularak kabul edildi.

Kabul edilen yeni madde: Toplantı yılı içinde seçilenlerin ödenekleri seçildikleri aydan itibaren ve mebusluktan ayrılanların ödenekleri ayrıl­dıkları ay nihayetine kadar hesap edilir.

Bu borçlar, iki yoldan vücuda getirilmiştir: Hazinenin aldığı avanslar yolu, Hazinenin kefaletini taşıyan bonolar yolu.

1950 mayıs ayma kadar hazinenin Merkez Bankasından aldığı avanslarda şu hesaplar kullanılmıştır: Limiti 130 milyonu bulan dokuz ay vadeli bo­nolar, 25 milyonluk kısa vadeli avans, Demiryolu ve Tekel bonoları ve nihayet harbin başında İngiltere ve Fransaya borçlanma suretiyle temin edilen altınların terhini karşılığında alman 250 milyon liralık avans. Bu hesaplar, harbin arifesinde 230 milyon lira olan tedavül hacmini beş sene zarfında bir milyar civarına çıkarma bahasına senelerce kullanıl­dıktan sonra başlıca âmil oldukları 7 eylül 1946 kararlariyle genişçe bir tasfiyeye uğramış, fakat bu tasfiyeden sonra da iki unsuru müstesna tek­rar dirilmişti.

Bu paraların tamamı, Merkez Bankasından munis ve masum bir unvan al­tında yâni avans adı ile alınmıştır. Hepsinin gayet kısa vâdeleri vardır. Ve hazine, bonoları zamanında Ödeyeceğini ifade etmek suretiyle muame­leyi kanunî tariflere de uydurmuştur. Ancak borçlar arttıkça yapılan va­atler unutulmuş, ödeme vâdelerinin hululü yalnız yenileme zamanını ha­tırlatmıştır.

Demokrat Partinin iş başına geldiği zaman yalnız hazine bonolariyle alı­nan avanslar yekûnu 133 milyon lirayı aşıyordu.

Hazine kefaletini haiz bonolar ise, başta iktisadî devlet teşekkülleri olmak üzere her vesile ile mütemadiyen Merkez Bankasına teveccüh edilmesin­den hâsıl olmuşlardı. Ticarî karakter taşıyan Ofis bonoları hariç olmak .üzeer 1950 mayıs sonunda bu yoldan iktidarımıza devredilen borç yekûnu da 574 milyon liraya baliğ olmuştur. Bugün iftiharla söyliyebilirim ki, iki buçuk yıl gibi kısa bir faaliyet devresi sonunda, 133 milyon lirayı müte­caviz olarak bize devredilmiş bulunan hazine borcunu Merkez Bankasına tamamen' ödemiş bulunmaktayız.

Hazine kefaletini haiz bonolarla borçlanma usulüne de kat'î surette niha­yet vermiş ve bunların pek muğlâk ve güç bir iş olan tasfiye muamelesine de cesaret ve azimle girişmiş bulunuyoruz.

Bu neticeleri, bütçe ve hazine işlerinde kabul etmiş olduğumuz sağlam prensiplere medyunuz. Hazinemiz bugün geçmişte emsaline hiçbir devirde rastlanmıyan bir sağlamlığa ve itibara kavuşmuş bulunmaktadır.

İç istikraz durumuna gelince, bu sahada mazinin iki seneye düşen istik­razına mukabil iş başına geldiğimiz günden beri yalnız bir istikraz yapmış bulunuyoruz. Yatırım bütçemiz için aktedilen bu mutedil istikrazın ne de­rece şayanı iftihar şartlarla yapılmış olduğu bütün vatandaşlarımızca bi­linmektedir.

Yukarıda ödenmiş olduklarını belirttiğim 133 milyon lirayı mütecaviz borç hariç olmak üzere yine iş başına geldiğimiz tarihten itibaren yapılan itfalar ve ödenen plasman ve tasarruf bonoları yekûnu da 121 milyon liraya baliğ olmaktadır ki, sözü geçen iç istikraz da dahil olmak üzere yeni borçlanmaların itfa faaliyetimizin çok dûnunda olduğu görülür. Dış borçlanmalarımıza gelince, bunlar iktisadî kalkınma işlerinde kullanı­lan Amerikan kredilerine inhisar etmektedir ki, dış yardım çerçevesine girmeleri itibariyle azalmaları değil, bunların artmalarını temenni etmek lâzım gelir.

Başvekil  Adnan  Menderesin  Gaziantep  nutku

 Gaziantep:

Başvekil Adnan Menderes, bugün akşama doğru, Gaziantep Demokrat Parti İl Kongresinde, iktidarın manevî sahadaki çalışmaları, demokratik rejim mevzuu, hürriyetlerimizin kullanılması ve korunması meselesi ile muhtelif aşırı cereyanlar üzerinde, kongre salonunu hıncahınç dolduran delegelerin, iktidar ve muhalefet partilerine mensup veya tarafsız bütün dinleyicilerin hararetli alkışları ve müttefik tasvipleri ile karşılanan uzun bir konuşma yapmıştır.

Kongrede tezahürler arasında söz alan Başvekil, evvelâ dünkü ve bugün­kü tezahürlere candan teşekkürlerini bildirmiş, daha sonra Gaziantep Kongresinde bulunmaktan büyük istifadeler ettiğini, bir taraftan memle­ket havasını teneffüs etmek, diğer taraftan da memlekette her sahadaki kalkınma ve imar faaliyetinin vatandaşlar arasında ve parti teşkilâtı için­de nasıl sıhhatli ve müspet tesirler icra ettiğini bir kere daha görmekle derin memnunluk duyduğunu belirtmiştir. İdare Kurulu raporunda hem memleket ve hem vilâyet çapında yapılan işler hakkında sahih rakamlara dayanan geniş izahatı dinledikten sonra, bu raporda aynı zamanda devlet hizmetlerinin ve âmme işlerinin ele alınmasında ve görülmesinde rakam­larla ifadesi gayri mümkün değişiklikler üzerinde de durulduğu için, ken­disine bu sahalarda bugün için hemen hemne söyleyecek bir söz kalmadı­ğına işaret eden Başvekil, yalnız rakamların her gün değişmekte ve sür'at-le yükselmekte olduğu hakikati üzerine çekmiş, dileklerde yer alan muh­telif mahallî meselelerle de kısa temasla bunu müteakip, konuşmasının a-sıl mevzuunu teşkil eden rejim mevzuuna ve iktidarın manevî cephedeki faaliyetine geçmiştir.

Başvekil demiştir ki:

«Demokratik bir memlekette rejim meselesi dendiği zaman, hürriyetleri­mizin kullanılması ve korunması mevzuu anlaşılır. Her şeyden evvel şunu kaydetmek isterim ki Demokrat Parti, hürriyetlerimizi korumak ve mü­dafaa etmektir. Hürriyetler rejimi demek olan demokratik rejim, nâzik bir fidandır. Hele ilk zamanlarda büyük bir ihtimam ister. Demokratik rejimlerinin teessüsünden beri uzun asırlar geçmiş, olan memleketlerde dahi, bu fidan daimî itinaya muhtaçtır. Bu itibarla Demokrat Partinin hürriyetçilik gayesi,  bu memlekette hiçbir zaman sona ermiyecektir.

Hürriyetler meselesi dediğimiz zaman, bunlara karşı bazı taarruzlar tev­cih edildiğini kabul etmek lâzım gelir. Hürriyetlerimiz yalnız siyasî irtica ve siyaset mürtecilerinin değil, aynı zamanda komünistlerin ve bunların bilerek, bilmeyerek âleti olduklarında şüphe bulunmayan sözüm ona dindar, fakat hakikatte kıpkızıl mürtecilerin, daha sonra da totoliter re­jimlere mayalık ve temelik yapmış olan ve bir millet içinde ayrıca cere­yanlar yaratmak suretiyle bir zümrenin elinde tahakküm silâhı haline ge­tirilen eskimiş, yıpranmış birtakım sapık prensiplerin savleti altında bulu­nabilir. Demokratik rejimde tehlike, siyasî irticadan,  dinî irticadan,  milliyetçilik irticaından ve bunların hepsinin başında komünistlerden gele­bildiğine göre, bugün bu mevzularda partimizin görüşünü, programa da­yanarak, bütün Türk milletine sarahatle ifade etmiş olacağım. Hürriyetlerimizin müdafaasında programımızın gösterdiği esaslara sıkı olarak bağlı kalacağız. Bizden oimıyanlara karşı iktidarda bulunduğumuz müddetçe bu inançlarımıza göre amansız mücadelemizi yapacağız ve her nasılsa partimiz içine sızmış, fakat prensiplerimizle bir türlü bağdaşamamış olanları da, saflarımızı sıklaştırmak suretiyle bunların kendilerine ya­kışan safta yer almaları neticesini, yâni aramızdan ayrılmalarını temin edeceğiz. Bu mevzuda dikkate şayan taraf şudur ki, hürriyetlerimize sal­dıranların hepsi, esasta hürriyeti nehyedenlerdir. Siyasî mürteci de, dinî mürteci de, komünist de, Türklük gibi başka bir mukaddes mefhumu ken­dine inhisar. ettiren ve bunu bir bayrak gibi kullanan sapık telâkkilerin müptelâları da hürriyetin düşmanıdırlar. Ve bütün bu gayretlerin hedefi, hürriyetleri yoketmek suretiyle tahakkümlerini tesis etmekten ibarettir. İkinci garip tecelliyi de, bunların nehy ve inkâr ettikleri hürriyeti silâh olarak ele alıp kullanmaları teşkil eder.Başvekil, bundan sonra, demokratik rejim için birer tehlike olan dört mevzuu teker teker ele almış, evvelâ siyasî irticadan bahisle şöyle de­miştir:

«Siyasî irtica, ilk geri dönme arzusunu ifade eder. Siyasî mürteci, bir değişmenin vuku bulduğunu kabul ederek, ondan evvelki vaziyete dön­meği arzular. Devri sabık olan o devrin hasretini çekerek ona tekrar ka­vuşmak ister. Eski devrin hasretini çekenler, o zamankii gidişata göre kıymetlerinden istifade edenler demiyeceğim, fakat o gidişatı itiyad ha­line getirmiş olanlar, iyiye doğru dahi olsa, vukua gelen değişmeyi ya­dırgayanlardır. 1950 den, kısmen de 1945 ten evvelki devre, bir nevi Cumhuriyet mutlakıyeti olabilirdi. Bu mutlakiyet tedricen zail olmaya başlamış, 1950 de iktidarın millet iradesiyle değişmesi, bir .devrin değiş­tiğinin sarih delilini teşkil etmiştir. 1950 ye kadar iktidarların serbest reyle teessüsü, bir defa dahi vukua gelmemiştir. Bu bakımdan 1950 siyasî hayatımız da misilsizdir. Bundan şaşkın bir hale gelenlerin, iyi niyetle da­hi, bu memleketi başkalarının idare edemiyeceğini düşünmeleri müm­kündür.

Daha düne kadar fikir ve düşüncelerinin ne olduğu ve tatbikatı ile ve u-zun hürriyet mücadelelerine karşı takındığı ezici ve yok edici mücadele tarzı ile hüviyet ve mahiyeti çok açık olarak koskoca bir mlilet tarafın­dan bilinmekte olmasına rağmen, siyasî mürteci, bugün çok ileri, süper hürriyetçiye varlık olarak tebdili kıyafetle irfan ve iz'an sahibi büyük milletimizi aldatmaya çalışabilir. Siyasî ve içtimaî mücadelelerle eskimiş, yıpranmış ve günü geçmiş cereyan ve teşekküllerle bunların mümessili olan, mağlûp olduklarında, kendilerini mağlûp eden kuvvetin hüviyet ve mahiyetim keşfe uğraşıp o hüviyete bürünmeyi ve kendisini yenen silâhı ele geçirip tekrar eski tahakküm sevdasını ihya etmeği, varlığının muha­fazası ve mevcudiyetinin hikmeti ve devam şartı telâkki ederler.

Fakat bütün bunlar, nihayet bir devreye mahsustur. Dünyada her şeye alışılır ve ilk zamanların şiddetli acıları yavaş yavaş tabüleşir. Yeni ikti­darın üzerinden üç sene geçtikten sonra, samimî olarak bunlar kimler­dir ve memleketi nasıl idare edeceklerdir, şeklinde soruşturulan sualle­rin de hikmeti vücudu kalmamıştır. Memleket idaresinde korkulacak bir vaziyet yoktur. Memleket, insafla kabul etmek lâzım gelir ki, hattâ bugün eskiden biraz daha iyi idare olunmaktadır. Bu halde, o şiddetli Özleyiş-

ler, yeni iktidar hatalar yapar da tekrar iş başına gelebiliriz, şeklindeki vahiy ümitler, yerini sükûnete terketmektedir.

Hülâsa olarak denebilir ki, 1950 den evvel beş sene süren ve vazifeye geldiğimizden beri de üç seneye yaklaşan çetin mücadelelerin, siyasî mürtecilerin veya bu hale gelmek istidadında olanların ruh haleti üze­rinde esaslı tesirler yapmış olduğunu ve bu itibarla siyasî irticaın artık bir tehlike teşkil etmediğini kabul etmek, bugün bizim için çok ferah ve­ren bir müşahededir. Bu ruh haletinin tasfiyesi ve mazi hasretme son verilmesi ile, yeni hür ve mes'ut Türkiyenin inşası gayretlerinde bera­ber yürümesi gayesinin elde edilmesi zamanı çok yaklaşmıştır, kanaatin­deyiz.

Halk Partisi, Millî Mücadele ruhu ile yuğurulmuş, bir partidir ve bünye­sinde vatanperverliğin hâkim unsur olduğunu kabul etmek lâzım gelir. Gayesi, her türlü istilâlardan memleketi kurtarmak ve muhtemel istilâla­ra karşı kuvvetleri harekete getirmek, içinde eskimiş bir saltanat idaresi­ni yıkarak yerine millî hâkimiyete müntehi olan Cumhuriyet esasını vaz­etmekten, iki kelime ile hülâsa edebilmek gerekirse, dışa karşı istiklâli­mizi, içte de millî hâkimiyetimizi, yâni. hürriyetlerimizi temin etmekten i-baretti. Esasen tek parti zihniyeti dahi, memlekete bu yoldan daha iyi hizmet edileceği zan ve kanaatine dayanılarak ve kapılmarak ihtiyar olun­muştu, demek suretiyle bugün elele yürüyeceğimiz, yarın şerefle karşıla­şıp mücadele edeceğimiz muhalefeti birtakım tahakküm şaibelerinden daha bugünden münezzeh kılmak bize düşen bir vazifedir. Birtakım hazır­layıcı hareketlerin tatbikini mümkün kılmak için bilhassa siyasî hürriyet­lerimizde esaslı takyitler yapılmıştır. Bu mürakabesizlik devrinin maze-" ret sebebini teşkil eden hazırlayıcı hareketler nihayete ermiş, fakat asıl gaye olan hürriyetlerimizin teminat altına alınması yâni hakikî Cumhu­riyetin tamamiyle kurulmuş olması imkânlarının gelip geçmesine rağmen uzun yılların itiyadları kısa bir müddet içinde ve sadece bir ilâç diye kul­lanılmak ve ihtiyaç kalmayınca kaldırılmak icabeden tek parti tatbikatı­nın devamına sebep olmuştur.

Mürakabesiz bir idarenin uzun sürmesi nispetinde memleket idaresinde mukadder 'olarak bütün işlerin günden güne soysuzlaşarak bozulacağı ve böyle bir idareye maruz kalan milletlerin ise baştan başa bir gayri mem­nunlar topluluğu haline geleceği tarihin binbir misali ile bize öğrettiği ha­kikatlerdendir.

İşte böyle bir devrin uzun sürmüş olmasının bütün acı neticeleriyle kar­şılaşan Türk milleti, hürriyet mücadelesini yapmış ve Demokrat Partiyi kendisinin sesi, sözü ve icra vasıtası olarak dirayetle kullanmıştır.

1950 de elde edilen muvaffakiyet, yalnız işaret ettiğimiz tek parti devrin­de hürriyetlerimize konan takyitlerin kaldırılması neticesini vermekle kal­mamış, asırlardan beri hürriyetlerimizi elde etmek için milletçe yaptığı­mız mücadelenin çok ehemmiyetli bir merhalesini, büyük bir zaferini teşkil etmiştir.

O günden bugüne Türk milletinin hürriyet aşkına vasıta ve tercüman ol­mak vazifesini ele almış bulunan Demokrat Parti, iktidar olarak o netice­leri kökleştirmek ve daha da ileriye götürmek yolundaki gayretlerinden bir an geri kalmamış ve bugün denebilir ki memlkeetimiz, dünyanın hür ve demokratik memleketleri arasında bu bakımdan da lâyık olduğu şe­refli mevkiini almıştır. Geçirdiğimiz tek parti devrim, tarihin ve toplu­luk hayatında tekâmül kaide ve esasının vazettiği bir zaruret gibi alınca, bu devrin tatbikatçısı olan bir partinin dünkü bünyesini bir tarafa bırakıp karşımıza yepyeni bir hüviyetle çıkan haleflerini, siyasî irtica şaibelerin­den münezzeh şerefli bir kardeş parti olarak ellerini sıkıp beraberce ça­lışmaya davete lâyık görmemiz zamanı gelmiştir. Bu itibarla ve siyasî irtica da ortada kalmadığına göre, memlekette vatan­perverlik hisleri mevcut olan müesses bir muhalefet partisi ile birçok va­tan meselelerinde beraber çalışmak mümkün olduğunu, aramızda ana dâ­valarda, tehlike anlarında, hissi ve fikrî olarak müşterek bir lisanın mev-eut bulunduğunu unutmamak lâzım gelir. Hürriyetlerimizin müdafaası için yapacağımız mücadelede bu partiye beraber yürümeği, beraberliğin ilk adımı olarak teklif etmekten büyük bir memnunluk duymaktayım.

Başvekil, bundan sonra alkışlar arasında sözlerine şöyle devam etmiştir: Komünizm, evvelce de söylediğim gibi iktisadî, içtimaî ve siyasî bir mez­hep olmaktan çıkmıştır. Bu memlekete kasteden dış kuvvetlerin bir âleti ve istilâ öncüsü, yer yer imkân olduğu takdirde dış kuvvetlerin casusları haline gelmiştir. Bu, vatan hiyanetinden başka bir şey değildir. Bizde ko­münist partisi kurulamaz. Çünkü topun ağandayız. Çünkü şimalden gelen ve en sükûnetli zamanlarda dahi mevcut olan tehlikeyi biz pek çok defa yaşamışızdır. Şimalden gelen tehlikeye karşı korunmak için her Türk aile­sinde can vermiş olanlar vardır.

Bugün de kisve değiştirmiş olarak aynı emperyalizm mevcut bulunmakta­dır. Biz, hükümet programımızda bildirmiş olduğumuz gibi, komünistlikle memleket hayrına olarak yaptığımız ciddî mücadeleler geniş neticeler ver­miştir.

İktidara geldiğimiz zamanda bir sürü komünist gazeteler çıkardı. Yeni ikı-
tidarm vaziyete hâkim olamıyacağmı düşünerek işi azıtmışlardı. Kanun­
lara yeni hükümler koyduk, hâkimlerimize yeni kıstaslar verdik. O gün­
den bugüne bunların hepsi avucumuz içindedir. Bunların bir kısmını
kanunların pençesinde tahkikata tevdi etmiş bulunuyoruz. Başka bir kıs­
mı tevkifhaneye girmek üzeredir. Tevkifhane ve hapishane dışında mem­
leket içinde kalan bakiyelerinin kimler olduğunu ve nerede neler yaptı­
ğını sarahatle bilmekteyiz. Memleketimizin havası, komünistler için neffüs edilemez bir hava olmuştur. Bu bakımdan komünizmle mücade­lelerde şu sırada şikâyet edeceğimiz bir durum mevcut değildir.

Ancak hürriyet düşmanlarını sayarken ilk olarak komünizme temas et­mek ve bilhassa hürriyetlerimize ve memleketimize düşman bütün ce­reyanların uzaktan ve yakından bu kaynağa munsab olduğunu bilmek lü­zumu vardır.

Eski devrin komünistliğe taraftar olduğunu kimse iddia edemez. Ancak komünizme karşı, şu veya bu sebeple tek parti hâkimiyetine dayanan o devirde mücadele imkânları yapılamamıştı. Bununla 'beraber Millî Mü­cadele ruhu ile yuğurulmuş Halk Partisinin, çok reel ve bu yolda bir tehlike teşkil eden komünizme karşı mücadelede bizimle beraber olmı-^acaklarını aklımdan geçirmek dahi mümkün değildir.

Komünizm, mücadele metodlarını uzun tetkikler ve tatbikler neticesinde tesbit etmiş, âdeta üinıleştirmiştir. Her memleketin siyasî rejimine, ikti­sadî bünyesine, tarihî ve içtimaî realitelerine göre çeşitli mücadele tarz­ları tatbik etmek sanatını komünistler iyi bilirler. Denebilir ki komünist­lerin mücadelelerde ana prensipleri her memleketin içindeki siyasî, içti­maî, iktisadî tezatları uyandırıp harekeet getirmektir. Aslında asla mev­cut olmasa dahi bundan tezatlar yaratmayı, bu tezatlardan ayrıca ve parçalayıcı neticeler elde etmeği ve bir memleketi bu yoldan inhilâl ettirip ele geçirmeği en çok tercih ettikleri bir hüner olarak tatbik ederler. A-mele-işçi, zengîn-fakir, köylü-işenirü, münevver gayrimünevver, şark garp velhasıl her memleketin hususiyetine göre o memleket içinde ne gibi te­zatlar yaratılabilip o topluluğu inhilâl ettirmeyi mümkün görülürse bun­lara başvurmakta asla gecikmezler.

Dini tamamiyle reddeden bir rejim olmasına rağmen bir yerde, görürsü­nüz, ruhanî kisveye bürünmüş, din istismar etmek ve dindarları âlet ola­rak kullanmak yolunu tutmuştur. Sözde İslâm dininin himayesi üzerine vacipmiş ve sanki bunu kalb hulûsu ile arzu ediyormuş gibi Müslüman memleketlerde Müslüman kardeşler teşkilâtını geliştirmeğe uğraşır. Fransada başka, Türkiyede başka, Arap memleketlerinde başka türlü ha­reket eder. Bir yerde bakarsınız, ırkçılığın ayırıcı tesirlerini istismar et­mektedir.

Din. gibi milliyetçilik de cemiyet içinde insanları ve kütleleri harekete getirecek en kuvvetli bir unsur olduğundan bunu da ihmal etmez. Ne ga­riptir ki milliyeti inkâr edip beynelmilelciliği kendisine düstur ve şiar e-dinmiş olan komünizm, başka memleketlerde, tabiî milliyetperverlik ye­rine müfrit milliyetçilik cereyanlarına kapılmaları gibi istidat gördüğü zümre ve çevrelerde tahriplerini asla esirgemez. Komünizmin mücadele usullerine böylece sür'atle bir nazar attıktan sonra söyliyeceğim söz, bir memleket içinde tezatlar yaratılmak hususunda gayretler görülecek olur­sa, halka mal olmuş mukaddes mefhumların istismarı suretiyle dağıtıcı ve ayrıca neticeler gözükmeğe başlanırsa, bunların üzerinde dikkatle durmak icabetmektedir. Nerede müfrit ve ayırıcı hareket görürseniz, o-rada komünist parmağını aramanız lâzımdır. Müfrit dindarlık, müfrit miliyetçüik kendilerini cemiyetin küllü içinde saklı ve düşüncelerini bü­yük ekseriyete mutlaka ve icabederse zorla kabul ettirmeğe vazifeli in­sanların topluluğudur. Kaldı ki demokrasi demek, geniş bir müsamaha ve tahammül rejimi demektir. Birbirimize, ille böyle yaşıyacağız, ille benim dediğim olacak demek eski devirlere aittir. Benim de dinim ve vicdanım vardır. Bu tahammülümüzün hududu memleket işlerinin ve yüksek men­faatlerinin, her birimizin şahsî hürriyetlerimizin, hatta milletin toptan hür­riyetinin zedelenmemesi hududuna kadardır. Dini ve milliyet bezirganla­rını hakiki vicdanlardan ve milliyetperverlerden ayırmak lâzımdır. Hürri­yetlerimizin korunması bakımından bunun zamanının geldiğini belirtmek yerinde olur. Bu müfrit gurupları, bu neviden gurupîaşmalara kendisini kaptınmış insanları ikiye ayırmak lâzımdır. Bir kısmı tamamiyle maksatlı olanlar ve ilk elden ne gibi maksatlı tahriklere âlet ve vasıta olmayı bilerek kabul edenlerdir. Diğerleri ise, din gibi miliyet gibi mukaddes mefhumların cazibesine kendilerini kaptırarak ve ifrata götüren telkinlere aldanarak bu yola dökülen ve ecnebi ve hasım cereyanlanâleti olduklarından hiçbir su­retle haberdar bulunmayan masum vatandaşlarımızdır. Derhal söylemek lâ­zım gelir ki bu müfrit cereyanlar içinde büyük ekseriyeti bu ikinci nevi­den masum vatandaşlar teşkil ederler. Bu gibi hareketlerin asıl kaynak ve merkezinde olanlar bu işleri birinci ve ikinci elden değil hatta dördüncü ve beşinci elden idare etmek suretiyle menşe ve merkezini, hakikî maksat ve hedefini tamamen gizliyebilecek maharete sahiptirler. Bu sebeple durup dururken, hiçbir icap yokken bir takım vatandaşların sebepsiz heyecanlara kapılmaları, kendi huzurlarını kaybettikleri kadar topluluğumuzun da hu­zurunu bozacak dalâletli ruh haletine saplanmaları hâdiseleri ile karşıla­şıldığı takdirde, uyanık olmak icap eder.

Bu noktayı umumî efkârımıza arzetmeyi mesuliyetimizin bir icabı telâkki ediyoruz. Başvekil, bundan sonra bir kısım dinî neşriyat üzerinde durmuş ve demiş­tir ki: Türlü acaip ve mukaddes isimler altında bir sürü gazete ve risale neşredil­mektedir. Bunların tetkikinde ilk göze çarpan nokta bütün bu neşriyatta kullanılan lisandır. Din, çok ulvî, mukaddes ve nezih bir mefhumdur. Bun­ların kullandıkları lisan ise terbiyeli bir insanın ağzına alamıyacağı kadar kötü, bayağı ve müstehcendir. Size, sözde dinî bir gazeteden misaller vere­yim. Şimdi okuyacağım yazının serlevhası «Piç» dir ve içinde ezcümle şun­lar yazılıdır:

«Sen ey, anasının rahmine bilmem hangi balo gecesinde düşmüş olan piç... Sen soİda sıfır, sen bir hiç...Sen ey Allahsız, ahlâksız, dinsiz, vatansız, hay­siyetsiz, şerefsiz, namussuz, seviyesiz, arsız, yüzsüz, (siz ve ne kadar sız var­sa üzerinde tecelli ve temerküz etmiş rezil... Sen ey bedbaht düzenbaz, mad­rabaz, kumarbaz, hilebaz, ne yazsak ne söylesek az olan it...)

Daha fa2İa devam etmiyeyim. Daha müstehcen sözler de vardır. Bunları sözde bir dindar yazıyor. Allah'ı ve Peygamberi ve onların emirleri için mü­cadeleye girdiklerini söyleyenlere sormak lâzım gelir: Bu terbiyesiz, edep­siz lisandan Allah ve Peygamber hoşnut olur mu? Ne yazık ki bu sözlerin, bu gibi neşriyatm büyük bir kısmını içine aldığını reddetmeye imkân yok­tur.

Bu neşriyatla alâkalı başka bir müşahade ise, din müessesesi bu memleket­te sanki büyük bir tazyik altında ve tehlike karşısında imiş gibi gösterile­rek gürültüler koparılmak istenmektedir. İnsanın, 31 Marttan önceki o kı­sa meş'um devreyi hatırlamaması imkânı yoktur. Din elden gidiyor, şeriat elden gidiyor, teraneleri ile o zaman milletin Abdülhamit istibdadına son vermek suretile elde ettiği mes'ut neticeler, onun elinden koparılıp alın­mak istenmişti. İnsana âdeta öyle geliyor ki şimdi de genç demokrasimiz, bu gibi velveleli ve tahripkâr neşriyatın zulmeti içinde soysuzlaştırıhp yok edilmek istenmektedir.

Bu neşriyat ne dereceye kadar haklıdır? Bu neşriyatı yapanlar hareketlerin­de ne dereceye kadar samimidirler? Bu mesele üzerinde bir an için durmuş olsak, neticenin ne kadar kendi aleyhlerinde olduğu derhal ortaya çıkar, sözde Allah için Ulu Tanrı ve Peygamberin kabul etmiyeceği kötü dili kul­lananlar, bu uğurda canlarını başlarını fedadan çekinmiyeceklerini de mü­temadiyen tekrarlıyorlar. İnsanın, acaba ne oluyoruz, diye durup irküeeeği geliyor. Din müessesesi ve Türk vatandaşının vicdanı acaba tahammül edil-, mez bir baskı altına mı alınmıştır? Son üç sene içinde dine yeni tahditler mi konmuştur? Sizlerin Tanrı ile münasebetinizde herhangi bir engele uğ­radığınız var mıdır? O halde bu sahte kahramanlık ne oluyor. Vicdan hür­riyetinin az çok baskı ve tehdit altında bulunduğu devirler olmuştur. Bu kadar cesur, bu kadar fedakâr, ilâhi cezbeye tutulmuş arslanlar acep lâyıklığm tecelli ettiği zamanlarda nerede idiler. O zaman bu ilâhi zevatın ne sesleri ve nefesleri ne de memleket ufuklarında çınlatmak istedikleri emsasiz cesaretlerinin en küçük bir belirtisi mevcut değildi. Belki de o za­man lâyikliğin o devirdeki telâkkisinin müdafiliğini, meddahlığını yapıyor­lardı. Bunların samimiyetine inanmak dinin bugün yeni tahditler altına alın­dığını kabul etmekle kabildir. Hakikat şudur ki, Demokrat Partinin müca­deleye başlaması ve zamanla memleketin umumî hayatında tesirlerini gere­ği gibi hissettirmesi üzerinedir ki lâyiklik hakkındaki menfi telâkkinin te­sirleri derece derece azalmış ve vicdan hürriyetine doğru esaslı adımlar atılmıştır. Hele 1950 de vicdan hürriyetini, diğer bütün hürriyetler gibi ele almış bulunan partimiz vazife başına geldikten sonra ise vicdanlar üzerindeki baskıların tamamiyle kaldırılmış olduğunu iddiada hata bulunma­dığını bütün insaflı ve iz'anlı vatandaşlarımız kabulde tereddüt etmezler. Fakat menfaatin kendileri için çok ağır bir yük teşkil ettiği insanlar da vardır. Bunların yazdıklarında asla samimiyet olmadığı gibi sahte cesaret­lerini son derece gülünç bulmamağa da imkân yoktur. Bunların gülünç sahte cesaretleri ancak Türk milletinin ve D. P. nin inşa ettiği hürriyet si­per ve istihkâmlarının arkasında kendisini göstermektedir. Bunlar, hakikî dindar değildirler, bunlar, din gibi mukaddes bir mefhum üzerine şirketler kurup esham çıkarmıya ve bu sahte eshamı vicdan piyasasında sürmeye teşebbüs eden bedbahtlardır. Bunlar, Türk milletini bu eshamın müşterisi olacak safdillerden müteşekkil sanmakta hata ettiklerini elbette yakında anlıyacaklardır.

Partimizin din bahsindeki görüşlerini, lâyikliğe dair olan maddenin ihtiva ettiği hükümlerde bütün vuzuhu ile bulmak mümkündür. Bu maddede ay­nen şöyle denilmektedir: «Partimiz lâyikliği, devletin siyasetle, dinle hiç­bir ilgisi bulunmaması ve hiçbir dini düşünmesinin kanunların tanzim ve tatbikinde müessir olmaması mânasında anlar ve lâyikîiğin din aleyhtarlığı şeklindeki yanlış tefsirini reddeder. Din hürriyetini diğer hürriyetler gibi insanların mukaddes haklarından tanır.»

Bunun mânası açıkça şudur: Vicdanlar din hususundaki baskı altında bulun­durulmayacaktır. Yani din ve vicdana karşı baskılar ve taaddiler mevcutsa bunlar kaldırılacaktır. Ama, diğer taraftan din gibi mukaddes bir mefhu­mu bayağı politikacılık veya bezirgânlık zihniyeti ile alıp dile dolayarak vatandaş vicdanı üzerinde baskı ve istismar âleti haline getirmek de bahis mevzuu değildir. Programımız tam ve ileri manasıyla vicdan hürriyetini gösteriyor. Bizden olmayanlar, bizim telâkkimizin bir olduğunu bir defa daha öğrensinler. Bizden olanların arasında çok nadir dahi olsa bu telâkki­nin dışında telâkkiye sahip bulunanlar varsa, bunlara da ya lâiklik düşün­celerini bu lâyiklik telâkkisine uydurmak veyahutta saflarımızı terketmek şıkkından birini tercih etmelerini, yani oldukları gibi gözükmek, gözüktük­leri gibi olmak lüzumunu hatırlatmak yerinde olur.

Müfrit milliyetçilik cereyanına gelince bu meselede bilhassa genç kardeş­lerimizin vatan ve milletlerine karşı duydukları heyecan ve hissiyatın is­tismar edilmekte olduğunu görmekteyiz. Geçenlerde de üniversitede hür­riyetlerimiz mevzuu üzerinde yaptığım konuşmadan sonra bunlar bir be­yanname neşrettiler. Bunlar bu beyannamede, bizler Türk milletinin ta kendisiyiz demekte ve milliyetçiliği kendilerinin inhisarında bir imtiyaz gibi ele almaktadırlar Sanki yalnız onlar milliyetçidir. İçimizde milliyetçi olmayan var mı? Hayır. Nasıl ki hiçbirimiz dinsiz de değiliz. Onlar, sen Türksün, sen değilsin diye memleketi parçalamaya çalışmaktadırlar. Bir cemiyet kurup memlekette bir takım şubeler açmak, Türk milletinin ta kendisi olduğunu beyan ve ifade hakkmkimseye bahşetmez. Kaldı ki bun­lar, bir siyasi cemiyet olduklarını iddiia ve ifade cesaretini bile henüz gös­terememişlerdir. Ancak öyle sanıyorum ki bir cemiyet olarak çalışmanın hududlarını ya aşmışlardır, ya aşmak üzeredirler. Bu manzara karşısında açıklanacak haysiyette fikirleri varsa veyahutta fikir haysiyetine sahip ise­ler, biz siyasî partiyiz, siyası cemiyetiz, programımız da şudur diye ortaya çıksınlar. Umumî efkârı ve parti mensuplarımızı milliyetçilik bahsinde vu­zuha götürmeye mecburuz. Bizim milliyetçilik anlayışımız programımızın alâkalı maddesinde şöyle yazılmıştır: «Yurddaşlar arasında müşterek bir tarihin yarattığı kültür ve ülkü birliğine dayanan ve her türlü ayırıcı te­mayülleri reddeden bir milliyetçilik telâkkisine bağlıyız.Partimiz bütün yurddaşları din ve ırk farkı gözetmeksizin ve Türk olmaz bütün haklarına sahip tanır. Kanunî vazifelerini yerine getiren her fer­de iyi bir yurddaş gözü ile bakarız. Bu ana görüşlerin tatbikatta yer bul­masına dikkatle çalışacağız.

Eğitim ve öğretim müesseselerimizi böyle bir milliyetçilik idealinin tahak­kukunda vazifeli saymaktayız.

Nasıl geniş ve toplayıcı bir milliyet görüşüne sahip olduğumuzu daha dan 7-8 sene evvel umumî efkâra ilân etmiş bulunuyoruz. Son zamanlardaki tahribler üzerine aklımıza geliverdiği gibi hareket ediyor değiliz. Hareketi­miz, bunca sene evvel tesbit edilmiş olan prensiplerimizin ışığı altında ce­reyan etmektedir. Bu itibarla bir kısım masum ve heyecanlı vatandaşları­mızı kabul ettiğimiz prensipler bakımından bizim milliyet telâkkimizden ay­rı, ayırıcı cereyanlara yer verecek, bunları ayartacak bir milliyet telâkkisi ile mücadele halinde bulunmak mecburiyetinde olduğumuzu kabul etmek lâzım gelir. Bunlardan partimize dahil olanlar varsa lâyiklik bahsinde ifade ettiğim gibi ya göründükleri gibi olsunlar yahut oldukları gibi görünsünler, yahutta kalkıp gitsinler.

Başvekil Adnan Menderes şiddetli alkışlar ve tasvip sesleri arasında konuş­masını şöyle bitirmiştir:

Yeni iktidar henüz eserlerini olduğu gibi gösterecek zamana sahip değildir. Siyasî partiler arasındaki mücadelede insaf ve ölçü tanımıyan bir şiddete varmıştı. Matbuatın manzarası tamamiyle tereddütlü idi. Memlekette hür­riyet rejimi yeni kurulmuştu. Ve hakikî manasiyle yer yer tam olarak an­laşılamamıştı. Bu memlekette öteden beri iktidar ve hükümetler ya kuv­vetle veyahut emrivakiye dayanarak işbaşında bulundukları için, bu sefer ilk defa milletin iradesiyle iktidara gelmiş bir hükümetin kolayca ortadan süpürüleceği zihniyetinin bazı insanların dimağında yer etmiş olmasını ta­biî görmek lâzım gelir. İşte bu sebeple şartlara dayanarak bazı müfrit ve muzır cereyanların yer yer memlekette hareket haline geldiği görülüyor­du.

Halbuki şimdi artık vazifeye başladığımızdan itibaren tam iki yıl sekiz ay zaman geçmiştir. Bu zaman içinde yeni iktidarın vaziyete tamamiyle hâ­kim bulunduğunu en çok mütereddit ve şüpheli olan çevreler dahi arala­mış ve kabul etmiş bulunuyorlar. Az çok bir zaman elde etmiş olmamız­dan dolayı, yeni iktidarın nasıl müsbet bir yolda çalışmakta olduğu ve mem­lekete faideli pek çok eserleri başarı ile meydana getirmiş bulunduğu da milletimizce görülmüş ve memnunlukla kabul edilmiştir. Şayanı şükran ola­rak muhterem matbuat da hâdiselerin derece derece inkişafı karşısında memlekete hizmet gayesiyle çalışan iktidarı daha müsait bir nazarla gör­mekte ve iyi hareketlerimizi takviye ve teşci etmektedir. Partilerarasi mü­nasebetler, bilindiği gibi, müsait bir istikamette süratli inkişaflar kaydet­mektedir ve edecektir. Bizim tarafımızdan bu münasebetlerdeki iyilik dur­madan devam ettirilecektir. Bu cepheden kaçanlar olursa işaret edeceğiz ve umumî efkâra bildireceğiz.

îşte mevcudiyetlerinin idamesini, sebep ve hikmetini ancak zulmet ve kar­gaşalığın devamında bulanlar huzur ve sükûnun gelmesiyle hareketlerim son derece şiddetlendirmişlerdir. Adeta mezbuhane gayretler içindedirler.. Bu azıtmanın, bu telâş ve mezbuhane gayretlerin mânasını böylece anla­makta hata yoktur. Zulmetin ve kargaşalığın sıyrılıp bertaraf olmağa baş­laması neticesinde ilk belirtiler bu müfrit ve muzır hareketlerin halcikî hü­viyetini tesbit eden hatlar oluyor. Sözlerimi bitirirken şunu tekrarlamak isterim ki, bu iki müfrit ve muzır cereyana karşı hürriyetlerimizi, dinimizi, milliyetimizi, millî tesanüdümüzü mutlaka müdafaa ve muhafaza edeceğiz. Son ve en samimî temennim de bu müfrit ve muzır cereyanlara kendilerini kaptırmış olan masum vatandaş­larımızın hakikatleri bir an evvel anlayarak kendilerinin de gayelerini teş­kil ettiğinden asla şüphemiz olmayan memleket tealisi için milletçe yapı­lan gayretlere katıldığını görmekten ibarettir.»

 Ankara:

Büyük Millet Meclisi, bugün Reis vekillerinden Kayseri Mebusu Fikri Apay­dının başkanlığında toplandı.

Emniyet Genel Müdürlüğü ile Jandarma ve Gümrük Muhafaza Genel Ko­mutanlıklarının birleştirilmesine, yasaklığı kaldırılan yerlerle, bazı bölge­lerde köyler kurulması hakkındaki 5826 sayılı kanunda değişiklik yapıl­masına dair kanun tekliflerinin geri verilmesi hususundaki Önergeler ka­bul edildikten sonra, kanunların sözlü sorulardan evveî konuşulması hak­kındaki teklif reddedildiğinden sözlü sorulara geçildi.

İlk sözlü soru Zonguldak Mebusu Boyacıgillere ait olup Adana'da Demok­rat Parti Kongresinde bazı iddialarda bulunan İzmir Mebusu Cihad Ba-ban'ın sözleri karşısında hükümetin ne düşündüğüne dairdi. İddiaya göre, Cihad Baban Adana'daki bu konuşmasında büyük İstanbul gazetelerini Mason ve Yahudi amaline hizmet etmek ve İlâncılık Şirketi Hofer'in âleti olmakla itham etmişti.

Kürsüye gelen Devlet Vekili Muammer Alakant, «Cihad Baban'ın Adana kongresindeki sözlerinin bir mebusun kongrede vatandaşlarla konuşmasın­dan başka bir mahiyet taşımadığını ve adlî takibatı istilzam edecek herhan­gi bir nokta mevcut olmadığından hükümetçe bu konuşmanın incelenme­sine bile lüzum görülmediğini söyledi ve sözlerine devam ederek:

«Türk matbuatı tarihimizin buhranlı zamanlarında şerefli imtihanlar ge­çirmiştir. Millî matbuatımız hiç bir zaman varlığını ecnebi menfaatlerine

âlet ve ecnebi parasına tenezzül etmez» dedi.

Cihad Baban, takrire bağlı suallerin hiç birinin hakikate uymadığını ve ta-mamiyle uydurma olduğuna işaret etti. «Adana kongresinde vatandaşlar bana sualler sordular, bunları cevaplandırdım. Senevi 3 - 5 milyonu bulan ticarî ilânların bir şirketin inhisarında olduğunu, bu halin millî hayatımız­da kötü tesirler bırakacağını, resmî ilânlar hakkında yapılan neşriyatın umumî efkâra artık ağırlık verdiğini, resmî ilânların yanında ticarî ilân meselesinin daha mühim olduğunu, ticarî ilânların objektif esaslara daya­nılarak tevzii lüzumunu belirttim» dedi.

Boyacıgülerin ikinci sorusu, bin yataklı bölge verem hastahanesinin neden Zonguldak'ta yapılmadığına dairdi.

Sağlık Vekili memleketimizde verem âfetine dair rakkamlara dayanan uzun izahlarda bulunud. Son zamanlarda devletin aldığı çok ciddî tedbirler, korunma ve tedavi usullerinin en modern bir şekilde memlekette tatbik sahası bulması sayesinde verem vefiyatının azalacağım, eski iktidardan de­vir alınan 1090 verem yatağının iki buçuk sene gibi kısa bir zamanda 7000 e yükseldiğini, bunun önümüzdeki senelerde 20.000 e çıkacağını söyledi ve sözlerini şöyle bitirdi: Dilencilik bu memleketin içtimaî yaralarından ve davalarından biridir. Sakat uzuvlarını teşhir ederek halkın hissiyatını tahrik etmek suretiyle dilenmek içtimaî dertlerimizin başında gelmektedir. Vekâletin sosyal yar­dım bütçesi 15.000 liradır. Çalışma Vekâletiyle müştereken dilencilik me­selesine dair bir kanun teklifi hazırlıyoruz. Dilenciliği kaldırmak istiyorsak buna ait tedbirleri de almalıyız.»

Gümüşhane Mebusu Vasfi Mahir Kocatürk'ün, liselerinizide tatbik edilmek­te olan Türk dili edebiyatı programlarının hangi heyet veya şahıslar tarafından yapıldığına, ilmî, hayatî, terbiyevî ve millî bir şekle getirilmeleri­nin düşünülüp düşünülmediğine dair sözlü sorusunu Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri cevaplandırdı:

«Dördüncü Millî Eğitim Şûrasına sunulmak üzere sınıf esasına göre bir tas­lak meydana getirilmişti. Bu taslakta ilk sınıfa şekil bilgileri, ikinci sınıfa nevilere ait bilgiler, üçüncü sınıfa başlangıçtan tanzimata kadar olan dev­reler, dördüncü sınıfa Tanzimattan sonraki devirler ve batı edebiyatı kon­muştu. Şûranın Türk dili ve edebiyatı komisyonu bu programda değişik­likler yaptı. Millî dil ve edebiyat üç sınıfa indirildi.

Vekil bundan sonra edebiyat tedrisatının teferruatına temas ederek her sınıfta okutulacak dersleri anlattı. Talim ve Terbiye Heyetinin hazırladığı programı izah etti. Evvelce üç sene için hazırlanmış programın lisenin dört seneye çıkmasiyle husule gelen intibaksızlığın ayarlanması için alınan ted­birlerden bahisle sözlerini şöyle bitirdi:

Topluca şunu arzedeyim ki eldeki programlar, dilimizin ve şevkimizin bü­yük temsilcilerini lâyıkiyle belirtmek, terbiyevî bir tedrise riayet etmek, çocuklarımıza alâkalı ve faideli okuma malzemesi vermek, öğretmenlerimize hareket ve metod serbestliği kazandırmak bakımlarından noksanlar arzetmekte ve değiştirilmesi gerekmektedir. Millî sanat ve fikir hayatımızın li­selerimizde daha iyi belirtilmesine imkân verecek, daha esaslı bir program yapabilmek gayesile hazırlanmaktayız.»

Vaski Mahir Kocatürk söz aldı. «Memleketin kültür hayatında rol oynayan Türk dili ve edebiyatı kâfi değildir. Millî kültürün istikametini, ana hat­larını tesbit için talim ve terbiye dairesinin bir kararı da yoktur. Gelecek nesillere millî kültürü verecek esasları kim hazırlamıştır, hangi heyet bu temelleri atmıştır?» diye sorduktan sonra sözlerine şöyle devam etti:

«Türk dili ve edebiyatı programlarının kimler tarafından tesbit edildiği malûm değildir. Bu programlar kifayetsizdir. Bunlar üniversiteler ve diğer selâhiyetli mütehassıslar tarafından incelenmelidir. Bugün Türk gençliği­nin yetişmesine temel olacak esaslı bir programın bulunmaması teessüfe şayandır.»

Vekil soru sahibinin konuşmasının faideli olduğunu, programın hazırlan­masında, Kocatürk'ün konuşmalarından istifade edeceğini belirtti. Haki­katen Talim ve Terbiye Dairesince bir karar olmadığını ben de gördüm. Bu­na muttali olduktan sonra herhangi bir muamele ve mevzuda daima karar istiyorum» dedi ve sözlerini şöyle bitirdi:

«Edebiyat programı bozuk ve sistemsizdir. Bunu selâhiyetli mütehassıs ele­manlara hazırlatacağımı arzederim.»

Bundan sonra Yozgad Mebusu Hasan Üçüz'ün Bulgaristan göçmenleri hak­kındaki sorusunu Devlet Vekili Muammer Alakant cevaplandırdı ve vak­tin geç olması sebebiyle içtimaa son verildi.

Kırşehir Mebusu Halil Sezai Erkut, kanunun tam bir vuzuh taşımadığı, top­lanan paraların nasıl tevzi edileceği, defter tutma gibi bir külfetin iş ve­renlere yüklendiği gibi noktalara temas ederek. Vekilden izahat istedi. Zonguldak Mebusu Cemal Kıpçak iş verenin defter tutma mükellefiyeti, garson ondalıklarını kesmemek gibi bir netice doğuracak ve bundan gar­sonlar mutazarrır olacaktır, dedi.

Kürsüye gelen Çalışma Vekili, kanunun tümü hakkında izahat vererek de­di ki:

«Bu kanun bir tanzim kanunudur. An'ane haline gelmiş, kabul edilmiş ve tatbik sahasında bulunan bir usul iş verenle işçi arasındaki münasebetler bu kanunla tanzim ediliyor. Garson ücretini lokantalarda veya mümasil yerlerde katî hükümlere bağlamak, hukukî hareket olmaz. Bir lokantacı, bir eğlence yeri sahibi kanun çıktı, ben defter tutmağa mecburum diye, gar­sonlara verilmekte olan yüzde onları da kaldıramaz, kaldırırsa kendi men­faati aleyhine olur. Para kazanmak isteyen patron garsonu tatbik etmek zo­rundadır. Kanun hükümlerine göre, yüzde onlar garsonlar arasında müsavatan taksim edilecek, buna ait hesaplar tutulacak,

bahşişler garsonlara seyyanen dağıtılacaktır. Bu yeni kanun, bugüne kadar sürüp gelen ihti­lâfları halledecek ve anlaşma zemini hazırlıyacaktır.»

Daha sonra sözcü kanunu müdafaa etti. Kanunun esaslarının hazırlanmasın­da esaslı tetkikat yapıldığını belirtti. Yüzde onlar haricinde servis yapan garsonların şahıslarına verilen bahşişlerin kime verildiyse ona ait olması hakkında İstanbul mebusu Firuzan Tekil'in teklifi kabul edildi.

15 maddeden mürekkep kanun kabul edildikten sonra vaktin geç olması dolayîsiyle 23 Ocak Cuma günü toplanmak üzere oturuma son verildi.

B. M. Meclisinin 23 Ocak 1953 tarihindeki toplantısı

 Ankara:

Büyük Millet Meclisi bugün reis vekillerinden Kayseri Mebusu Fikri Apaydın'ın başkanlığında toplandı.

Dışişleri Vekilinin Güney - Doğu Avrupa memleketlerini ziyareti esnasında kendisine İçişleri Vekili Ethem Menderes'in vekâlet edeceği hakkındaki Cumhur Riyasetinin tezkeresi okunduktan sonra mazeretleri dolayısiyle izin istiyen mebusların bu istekleri kabul edildi.

Adalet komisyonuna geçici bir komisyon ilâvesiyle çok yüklü olan bu ko­misyon işlerinden bir kısmının geçici komisyonda incelenerek adlî kanun­ların bir an evvel intaç ve Meclise getirilmesi hakkındaki Adalet Komisyo­nu Reisliğinin tezkeresi oldukça uzun münakaşalara mevzu teşkil etti. İz­mir Mebusu Halil Özyörük, Çanakkale Mebusu Emin Kalafat, Ankara Me­busu Hamid Şevket İnce ve diğer mebuslar söz aldılar. Halil Özyörük'le, Hanıid Şevket İnce, geçici komisyonun kurulması lehinde konuştular.

Kanun tasarılarının üstüste tevdi olunduğunu, bunlar arasında yüzlerce ve hatta binlerce maddelik ticaret, ceza ve diğer adlî kanunların bulunduğu ileri sürülerek bu işleri kısa zamanda başarmanın Adalet Komisyonunun vus'ü dışında kaldığı her gün toplanıldığı halde cemiyetin temel kanunla­rım teşkil eden bu mesuliyeti! işlerin ve meselelerin komisyonca süratle hazırlanmasının imkânsızlığı belirtildi. Emin Kalafat normal bir komisyo­nun yanında geçici bir komisyonun kurulmasının kötü bir teamül olacağı­nı, işleri başından aşmış bütçe komisyonunun yanma bir de geçici bütçe komisyonunun kurulmasının mümkün olamıyacağını ve böyle bir komisyo­nun kurulmasının bid'at olacağını söyliyerek tezkerenin reddini istedi. Konuşan bazı mebuslar tezkerenin lehinde bulundular. Evvelce işleri artan dilekçe komisyonunun yardım için ikinci bir dilekçe komisyonun seçildiği­ni ve bunun bir emsal teşkil ettiğini söylediler. Neticede tezkere kabul edil­di.

Kanun tasarılarının sözlü sorulardan öne alınması hakkındaki takrirler ka­bul edilerek Devlet Demiryolları ve Limanları İşletme Genel Müdürlüğü­nün 1949 bütçe yılı hesabı katî kanun lâyihası kabul edilerek tahsilatla sar­fiyat arasındaki 16.713.140 liranın bono ve bankadaki nakid mevcudu ile karşılanması ve Orman Genel Müdürlüğünün 1947 bütçe yılı hesabı katî.ka­nun lâyihası kabul edildi.

Tıp Odaları Birliği kanun tasarısı bazı maddelerinde yapılan küçük deği­şikliklerle, pamuklara arız olan haşerat ve emrazın imha ve tedavisi ve to­humlarının islahı kanununun 3 üncü maddesine bir fıkra eklenmesine dair kanun tasarısı bina ve arazi vergilerinden istisna edilmiş olan mukataâlı gayri menkullere kıymet takdiri hakkındaki 3950 sayılı kanunun 1 inci mad­desinin değiştirilmesine dair kanun tasarısı, köy ve köy ebeleri ve köy sağ­lık teşkilâtı yapılmasına dair kanun teklifi, 16 Şubat 1952 tarihli Türk - Alman ticaret ve ödeme anlaşmalarının tasdikine dair kanun tasarısı, basın kanununa bir madde eklenmesine dair kanun tasarısı Büyük Millet Meclisi azasının tahsisat ve harcirahları hakkındaki kanun teklifleri madde madde ve bilâhare tümü reye konarak kabul edildi.

Birinci defa görüşülecek işler arasında bazı kanunlara maddeler eklenme­sine dair kanun teklifleri komisyonlardan gelmediği için 26 Ocak pazartesi saat 15 te toplanılmak üzere celseye son verildi.

B. M. Meclisinin 26 Ocak 1953 tarihindeki toplantısı

 Ankara:

Büyük Millet Meclisi bugün Ağrı Mebusu Celâl Yardımcının başkanlığında toplandı.

Sözlü soruların kanun tasarılarından evvel görüşülmesi kabul edildikten sonra bunların cevaplandırılmasına geçildi. Afyonkarahisar Mebusu Ali İssan Sabis'in lüks eşyanın memleketimize ithali hakkındaki sorusuna Ekono­mi ve Ticaret Vekili cevap verdi. Liberasyon sisteminde lüks eşyaya yer verilmediğini tasrih etti. Radyonun bugünkü medenî hayattaki önemini inceliyerek, köy ve köylü için bu malzemenin lüzumu üzerinde durdu.

Kars Mebusu Sırrı Atalay'ın Erzurum ili hududu üzerindeki arazi ihtilâfına dair sorgusuyla, Sinop Mebusu Muhtar Acarın İstanbul imar plânına göre yeşil sahaya ayrılan arsanın satışı hakkındaki sorusunu İçişleri Vekili ce­vaplandırdı.

Sinop Mebusu Muhtar Acar'ın Sinop müzesinin Kastamonuya nakli soru­sunu Millî Eğitim Vekili, Çanakkale Mebusu Bedii Enüstünün Çanakkaleye 1952 de yapılan yardımlar hakkındaki sorusunu Bayındırlık Vekili, Denizli Mebusu Baha Akşit'in küçük sanatların geliştirilmesi hususunda alman ted­birlere dair sorusunu İşletmeler Vekili cevaplandırdılar.

Bu mevzuda bugün akademik münakaşalar cereyan etti. Ankara Mebusu Avukat Hamdı Şevket İnce ile eski Temyiz Reislerinden Maraş Mebusu Abdullah Aytemiz müteaddit defalar söz aldılar. Noktainazarlarının kabul edilmesi için Anayasaya, Medenî Kanuna ve hukuk esaslarına temas eden konuşmalarda bulundular.

Müzakere mevzuu: Emekliye ayrılan Saffet Kâhyaoğlu, emekliye şevkinin haksız olduğunu ve hiçbir sebebe dayanmadığını iddia ederek Devlet Şû­rasına müracaat ediyor ve emekliliği iptal ettirerek tekrar vazifeye giri­yor. Fakat Büyük Millet Meclisinde 30 senesini dolduran memurları Ve­kâletin emekliye re'sen sevkedebileceği hakkındaki tefsir kabul edildik­ten sonra, bu memur tekrar (8 aylık bir memuriyetten sonra) emekliye ayrılıyor.

Hamid Şevket İnce, kazaî mukarrerata Meclisin müdahale edemiyeceğini, müktesep bir hakka tecavüz etmenin Anayasaya aykırı olacağını, Devlet Şûrasında alınan bir ilâmın Meclis tarafından değiştirilmesinin doğru olamıyacağını ve bu mevzua Dilekçe Encümeninin el koymasının hatalı oldu­ğunu ileri sürdü. Hak kazanmış bir memur hakkında yeni bir karar alın­maz diyerek hem takririn ve hem de raporun reddini istedi. Abdullah Ay­temiz, Anayasadan ve Medenî Kanundan maddeler okudu ve misaller ver­di. Memurun emekliye sevkediliş sebebini alâkalı ve mes'ul şahıslar celbedilerek dinlenildiğini, bundan sonra bu memur hakkında kanaata varıldığını belirtti. Meclis tefsirinin ilâm hükümlerini ortadan kaldırmasa bile zayıflatacağını ve cılız hâle getireceğini ifade etti. 30 senesini bitir­miş bir memur nasıl tekaütlüğünü istiyorsa, Vekâlet de böyle bir memu­ru emekliye sevkedebilir, bu her iki tarafın hakkıdır, Dilekçe Komisyonu bu meselede kendini salahiyetli görmektedir, Meclisin kapıları bu gibi dâvalarda açık bırakılmalıdır, aksi takdirde adalet kapılan kapanmış olur, dedi.

Bundan sonra birçok mebuslar söz alarak konuştular. Kifayeti müzakere takriri kabul edildikten sonra, Dilekçe Encümeninin vazife noktasından salâhiyetsizliğini ve raporunun reddini isteyen iki takrir teker teker oya konularak reddedildikten sonra, Dilekçe Komisyonunun raporu kabul ve bu suretle memurun emeklilik muamelesi tasdik olundu.

Vakit geç olduğundan, 28 ocak çarşamba günü saat 15 te toplanılmak üze­re oturuma son verildi.

Büyük Millet Meclisinin 28 Ocak 1953 tarihindeki toplantısı

 Ankara:

Büyük Millet Meclisi, bugün Meclis Reislerinden Ağrı Mebusu Celâl Yardımcı'nın başkanlığında toplandı.

Reis, Meclis mesaisi ile ilgili bir takriri reye koydu. Bu takrir, bütçe mü­zakereleri başlayıncaya kadar Meclisin perşembe günleri de toplanmasına mütedairdi. Önerge kabul edildikten sonra kanun teklif ve tasarılarının sözlü sorulardan evvel konuşulması takriri de kabul olunarak kanun ta­sarılarının müzakeresine geçildi.

Orman Genel Müdürlüğünün 1948 bütçe yılı hesabı katisine ait tezkere ve kanun lâyihasının müzakeresi başlarken Tekirdağ Mebusu Şevket Mocan söz aldı. Bu mevzua müteallik bir tahkikat olup olmadığını sordu. Alâkalı Vekilden izahat ve tasarının gelecek celseye talikini istedi. Teklifi reye  konarak kabul edildikten  sonra garson ve benzeri işçilerin hizmet karşılıkları hakkındaki kanun tasarısı ikinci defa görüşülerek kabul ve ka­nun kesbi katiyet etti.

İstanbul Teknik Üniversitesine bağlı Maden Fakültesinin laboratuar ve tesislerinin kurulması, ve aynı Üniversitesinin kuruluş kadroları hakkın­daki kanun tercihan ve acele olarak kabul edildi.

Kan gütme sebebiyle işlenen adam öldürme ve buna teşebbüs cürümleri failleri hısımları hakkında tatbik olunacak muameleye dair kanun tasarısı bugün Mecliste beklenmedik bir hava içinde konuşuldu. Bu kanun tasa­rısına ait Geçici Komisyon raporu tenkidlere maruz kaldı. Konuşan me­buslar, kan gütmenin Ortaçağdan kalma bir âdet olduğunu ve daha ziyade asil aileler arasında husule gelen husûmetin ve kinin tezahüründen baş­ka bir şey olmadığını, alınacak kanunî tedbirlerle, bu âdetin ortadan kalkamıyacağını, bilâkis masum ve bu fiilde methaldar olmayan birçok va­tandaşın ocaklarından 500 kilometre uzağa sürülecekleri, bunun bugünkü hukuk anlayışı ve prensibi ile telif edilemiyeceğini belirttiler. Bu dâvanın hallinin bir maarif ve asayiş meselesi olduğunu ileri sürerek, bu antide­mokratik kanun kökünden halledilmesi icabettiğini esasen bu kanunun tamamiyle ilgası hakkında Adalet Komisyonuna bir kanun tasarısı verildi­ğini, bu bakımdan Geçici Komisyon raporunun Adalet Komisyonuna ha­valesini istediler ve buna dair bir de takrir verdiler. Bu takrir ekseriyetle kabul edilerek, rapor Adalet Komisyonuna havale olundu.

Emir ve seyis erleri hakkındaki kanun tasarısı, heyecanlı ve uzun müna­kaşalara yol açtı. Halil Özyörük, Hamid Şevket İnce, Salamon Adato gibi Meclisin tanınmış hukukçuları bu mevzuda söz aldılar. Üç celse evvel se­kiz maddesi kabul edilmiş olunan emir ve seyir erleri kanun tasarısının 9 uncu maddesi tâdil edilmek üzere Adalet Komisyonuna havale edilmişti. Adalet Komisyonu raporunda: «Emir ve seyis erlerini usulsüz kullanan­lardan, 1 aydan 6 aya kadar emir erleri geri alınır» deniyordu.

İlk sözü, Ahmet Başıbüyük aldı. Emir erlerini suiistimal eden askerî şa­hıslar tecziye edildiği halde, aynı suçu işleyen subay aile efradının niçin ceza görmiyecekleri üzerinde durdu. Bunların da mahkemelerde tecziye­sini istedi. Böyle bir istisnanın hukuk tarihinde acı bir misal teşkil ede­ceğini ifade ederek Adalet Komisyonunun raporunu şiddetle tenkid ve bu­na dair. birçok misaller verdi. Başıbüyüğün konuşması zaman zaman ke­sildi.

Adalet Komisyonunun Başkanı Eskişehir Mebusu Halil Özyörük, 38 kişi­den mürekkep Adalet Komisyonunun mütehassıs bir heyet olduğunu ve bu meseleyi uzun uzadıya müzakere ettiğini ve bugünkü hale ve memleke­tin hususiyetine en uygun olarak 9 uncu maddenin bu şekilde tâdil edil­diğini ifade etti: «Bir subayın madununa kargı işlediği suçlar Askerî Ceza Kanununda tesbit, mafevklik ve madûnluk münasebetleri de iç hizmet nizamnamesinde tâyin edilmiştir. Tamamiyle askeri mahiyet taşıyan emir eri mevzuunun hususî bir kanunla huzurunuza getirilmesinin sebebini an­lamıyorum. Sivillerle alâkalı dahi olsa galip vasfı askerîdir ve suçların Askerî Ceza Kanununda yer alması gerekir. Emir erlerini kanuna aykırı olarak kullananların elcezai mincinsil amel kaidesine uyularak emir erle­rinden mahrum edilmek suretiyle tecziyeleri en muvafıktır» dedi.

İstanbul Mebusu Salamon Adato, Halil Özyörük'ü destekledi. İçtimaî ve hukukî sahalarda yerleşmiş âdetlerin 180 derece bir dönüşle değiştirilme­sinin müşkülâtı üzerinde durdu. Bu meselede intikal devresi lâzımdır ve bu mevzula ilgili suçlarda hapis cezası kaldırılmalıdır, diyerek misaller verdi.

Hükümet namına söz alan Maliye Vekili, bu mevzuları kökünden hallede­cek yeni bir Barem Kanunu hazırlandığından bahsederek sözlerine şöyle devam etti:

«Devlet Şûrasını teşkil eden rüesaya ek ödenek verilmesi isteniyor. Hü­kümet büyük fedakârlık yaparak Barem Kanununu tekrar ele almış, ec-nebî memleketlerin bütün bu hususa dair kanun ve esaslarını celp ve tet­kik etmiştir. Bu mesele bir kanun halinde huzurunuza getirilecek ve tem­sil ödenekleri kökünden halledilecektir.

Hükümet şimdi kabul edilmesi için müzakere edilen kanun tasarısını za­mansız bulmaktadır. Bu yıl bütçesi çıktıktan sonra hazırladığımız yeni Ba­rem Kanununu huzurunuza getireceğiz. Kınoğlu arkadaşımın kanun ta­sarısını ya muvakkaten geri almasını ve yahut Meclisin bunu reddetmesini hükümet namına rica ederim.»

Vekil, bir suali şöyle cevaplandırdı:

«Hükümetin vazifesi, davul çalıp ses çıkarmak değildir. Bu kanun tasarısı kabul edilirse maliyeye külfet yükliyecektir. Sonra birçok yerlerden de itirazlar olacak,.birtakım müesseseler de kendileri için aynı mevzuda hak isteyeceklerdir, af eni Barem Kanununu 28 şubattan sonra Meclise geti­receğimizi umuyoruz.»

Kifayeti müzakere takriri kabul edildiğinden, Kınoğlu'nun ek kanun tek­lifinin reddedilmesine dair takrir reye konarak kabul ve ek kanun tek­lifi reddolundu.

Kuzey Atlantik Andlaşmasına ek protokolün kabulüne dair kanun tasarısı ekseriyetle

kabul edildikten sonra, Millî Korunma Kanununun bazı mad­delerinin değiştirilmesine dair kanun teklifi ve komisyon raporlarının ko­nuşulmasına geçilmişse de vakit geciktiğinden, yarın saat 15 te toplanmak üzere oturuma son verildi.

Büyük Millet Meclisinin 30 ocak 1953 tarihindeki toplantısı

 Ankara:

Büyük Millet Meclisi, bugün Reis Vekillerinden Ağrı Mebusu Celâl Yardımcı'nın başkanlığında toplandı.

Emekli Sandığı Kanununa bir madde ve bir ek ilâvesi hakkındaki kanun lâyıhasiyle Türkiye Petrol İşletmeleri Kurumu kanun lâyihasının geri ve­rilmesine dair Başvekâlet tezkereleri kabul edildikten sonra, kanunların sözlü sorulardan evvel görüşülmesi hususundaki takrirler kabul ve dün müzakeresine başlanmış olan kiraların serbest bırakılmasına mütedair ka­nun teklifleriyle komisyon raporlarının müzakeresine geçildi.

5020 sayılı kanunun bazı maddelerinin tâdil ve 30 uncu maddesinin kaldı­rılması hakkında Ticaret, İçişleri, Adalet ve Bütçe Komisyonları raporla­rında hangisinin Meclisçe mesned ittihaz edilerek görüşülmesi mevzuu etrafında usule dair konuşmalar oldu. Semi Ergin (Manisa), Salamon Adato (İstanbul), Hamid Şevket İnce (Ankara), Müfide Erkuyumcu (Balıkesir) ve Bütçe Komisyonu Başkanı Kemal Yılmaz (Bursa), Fethi Çelikbaş (Burdur) söz alarak kanaatlerini müdafaa ettiler.

İlk konuşan mebuslar bu kanunun Bütçe Komisyonu ile ilgisinin çok az olduğunu, yalnız vergilere müteallik muayyen hususlarım gözden geçir­mek üzere Bütçe Komisyonuna havale edildiğini, halbuki bu komisyonun yalnız kendisine havale edilen mevzuu görüşmesi gerekirken, hududunu aşarak kanunu baştan başa değiştirdiğini söyliyerek, bu maddeyi müda­faa edebilecek komisyonun Ticaret Komisyonu olması lüzumu üzerinde durdular. «Çünkü, şehir ve kasabalarda kiralarda vukua gelecek değişik­liklerin iktisadî ve içtimaî bünyemizdeki akislerini ancak bu mevzuda mü­tehassıs ve salahiyetli Ticaret Komisyonu izah edebilir. Bu komisyonun raporu küçük bazı prensip farklariyle Adalet Komisyonu raporunun aynı­dır ve mevzu tamamiyle hak ve adalet meselelerine temas ettiği için adalet raporunun esas olarak ele alınması icabeder, diyerek Adalet Ko­misyonu raporunun müzakereye mesnet teşkil etmesini istediler. Bütün şehir ve kasabalar halkını alâkadar eden bu mevzuun geniş ve hukukî ol­duğunu, İç Nizamnamenin 35 inci maddesinin lâyihası salahiyetli ve mü­tehassıs encümenin müdafaa edeceğini âmir bulunduğunu, kira meselesi gibi «mülkiyet ve iktisat» prensiplerine dayanan bir meselenin müzakere­sinde ancak Adalet Komisyonunun raporunun esas olabileceğini ilâve et­tiler.

Bütçe Komisyonu Başkanı, Bütçe Komisyonunun noktai nazarını müdafaa etti. Bu komisyonun bütün memleket dâvalariyle topyekûn alâkasından bahsederek, buna dair misaller verdi. Bütçe ile alâkası olmayan hiçbir me­sele yoktur, dedi. Son komisyon raporunun Mecliste daima müzakere esa­sını teşkil ettiğini ve bunun bir teamül olduğunu ifade ederek Bütçe Komisyonunun kanun lâyihasının müzakere edilmesini teklif etti.

Neticede, Bütçe Komisyonunun lâyihasının müzakeresine ekseriyetle ka­rar verildiğinden bu raporun müzakeresine başlandı.

İstanbul Mebusu Firuzan Tekil ile Salamon Adato, kiraların serbest bıra­kılması aleyhinde bulundular. Tekil, kira tahditlerinin dünyanın birçok yerlerinde tatbik edildiğini, İsviçre'de yapılan bir referandum'da halkın bu tahdidi müspet karşıladığını beyan ederek ve serbestisinin tevlid ede­ceği mahzurları sayarak misaller verdi. Kira serbestisinin «ancak hükû metin kira mevzuunda fevkalâde ahvalin sona erdiğini bildirmesiyle» im­kân içine gireceğini söyledi. Tekil, bununla beraber bugünkü halin bir adaletsizlik ve haksızlık da yarattığını, 939 dan itibaren fiyatlar vasatî 4 ilâ 5 misli arttığı halde kiralarda böyle bir nispet dahilinde tezayüt vu­kua gelmediğini, kiralan serbest bırakmıyarak, kiracıları müşkülâta uğratmıyacak bir ölçüde kiralara zam yapılmasını teklif etti.

Hamid Şevket İnce, 5020 sayılı kanunun hâlen mer'iyette olmadığını, çün­kü 3780 sayılı kanunun 30 uncu maddesi bu kanunun nerelerde mer'iyette bulunacağının, tâyinini Vekiller Heyetine bıraktığı halde, Vekiller Heye­ti buna dair bir karar almadığını ve müzakerenin geri bırakılarak tercihen Adalet Komisyonunda bu meselenin incelenmesini istedi. Bu mevzua müteallik bir de takrir verdi.

Salamon Adato, «halkın fikrini anlamak için araştırmalar yaptık. Teşki­lâta müracaat ettik, halk kitleleri kiraların serbest bırakılmasına muha­liftir» diye söze başladı. «İktisadî ve içtimaî bakımdan bu kanun, bütün şehir ve kasaba halkını yakından ilgilendirmektedir. Arz ve talep arasın­da bir nispetsizlik bulunduğu içindir ki, yazılı kanun 30 uncu maddeyi koymuştur, bu bir ihtiyacın neticesidir. Bu tahdit meselesinde mülkiyet hakkının ihlâli bahis mevzuu değildir?> dedi. Ecnebi memleketlerde tahdi­din hâkim olduğu memleketleri teker teker saydı. Faizlerin tahdidi, ar­matörlere taallûk eden vaziyet hakkında misaller verdi». İstanbulda be­yaz peynire narh konduğu bir devirde kiraları bu Meclis nasıl serbest bı­rakır, büyük şehirlerin kenarlarında genişleyen gecekondular, kira bedel­lerinin fahiş olmasının bir ifadesidir» dedi.

Adato kiraların bir nispet dahilinde artmasını, buna muvazi olarak memur maaşlarına da zam yapılmasını istedi. Kiraların serbest bırakılması halin­de memleketin iktisadî bünyesinin sarsılacağını sözlerine ilâve etti.

Abdullah Aytemiz (Maraş)  Kiraların serbest bırakılmasını müdafaa etti. «Burada hak ve menfaat çarpışmaktadır. Menfaat korunmalı, fakat hak her şeyin üstünde kalmalıdır. Her türlü haklan elinden alınan mal sahi­binin cebinde yalnız tapu senedi kalırsa, buna müsaderei emval kanunu derler. Bu kanun tasarruf hakkını hiçe indiren bir vesikadır, Teşkilâtı Esasiye ve Medenî Kanunlara da muhaliftir» dedi. Aytemiz, bu kanunun mülk sahipleriyle kiracılar arasındaki münasebetleri kötüleştiren tesirle­rini saydı. «Bu yüzden kiracı ve mülk sahipleri arasında samimiyet yok olmuş, yerine husûmet kaim olmuştur, bu kanunun mayasında suç işlet­mek hassası mevcut olduğundan cemiyetin ahlâkını bozmuştur. Bu kanun kalkıp kiralar serbest olursa, hazine 100 milyon Ura kazanacaktır. Bunun 50 milyonu memurlara zam olarak verilebilir. İstanbulda 15 bin, Ankara-da 3 bin ev kiracı bekliyor» dedi.

Ahmed Hamdi Başar, büyük şehirlerde mülkiyet mefhumunun ve kaidele­rinin değiştiğini, yeni sosyal hâdiselerin ve realitelerin esaslarına girerek mülkiyet mefhumunu kiracı ve mülk sahibi aralarında ahenkli bir tarzda tanzim etmek lüzumunu ileri sürdü. Bin bir cereyanın ve bin bir seviyenin birbirine karıştığı büyük şehirlerde yalnız mülkiyet hakkına bağlanarak kiracıları düşünmemenin hata olacağını ve kiracı ile mülk sahibi arasın­daki meseleleri halletmek için yalnız fevkalâde halerde değil, normal za­manlarda da hususî kanuna ihtiyaç bulunduğunu belirtti.

Başar, ecnebi memleketlerden misaller verdi. Avrupa memleketlerinde sırf mülkiyet hakkına dayanarak ve kiracıları düşünmeyen bir serbestinin mevcut olmadığını, bununla beraber mülk sahiplerinin hukukunu temin eden bir formülün pekâlâ bulunabileceğini, fakat muhtelif komisyonların hazırladıkları metinlerden hiçbirisinin bunu temin etmediğini, bu itibarla bir karma komisyonunda bu işin tam ve maksadı karşılayan bir metin halinde hazırlanarak Meclise getirilmesini teklif etti.

Bu mevzuda daha birçok mebuslar söz alarak lehte ve aleyhte konuştular. Vaktin geç olması dolayısiyle Başkan, 2 şubat pazartesi günü tekrar top­lanmak üzere celseye son verdi.

yeti emelinden vazgeçmiş olmalıdır. Almanyayı Rusyaya terkedecek Batı âle­mi. Avrupanın baştan başa komünist is­tilâsı ve tahakkümü altına geçmesine bo­yun eğmelidir. Bu iki ihtimal de müm­kün olmadığı için Almanya meselesi 1953 yılında aynı vahameti muhafaza edecek. Rusya ancak komünist bir Alman devleti kuracak çare ve manevralara başvuracaktır.

Sulhun üçüncü ve belli başlı bir unsu­ru da Avusturya sulhudur. Zavallı Avusturya. bir müttefik olarak Nazi bo­yunduruğundan kurtarıldı, Rus pençesi­ne düştü. Yedi yıldır işgal altındadır. Gayet ehemmiyetsiz bazı bahaneler yü­zünden Rusya, sulhu imzalamıyor. Çün­kü Avusturya ile sulh imzalanırsa Rus kuvvetleri Romanya ve Macaristandan Çekilecektir. Rusya buna hiçbir suretle razı olmıyacaktır.

Kısaca. Rusyanın siyasetinde yüzde yüz bir değişiklik olmadıkça dünya huzura, rahata, sulha kavuşamaz. Rusyada 1953 yılında böyle bir değişiklik ihtimali hiç görülmüyor. Siyasetini değiştirmesi, bu günkü Rusyanın kendi kendisini inkâr etmesi, komünist ihtilâli idealinin iflâs etmesi demektir. Stalin ve arkadaşların­dan böyle bir hareket beklenir mi?

1953. en iyimser tahminlerle, geçirdi­ğimiz yıllar gibi, belki geçmişlerden bi­raz daha fazla, huzursuzluk, buhranlar, harbe hazırlık ve silâhlanma masrafları yüı. yani şu köhne ve soğuk harbin de­vamı olacaktır.

Sevgili okurlarımdan özür dilerim, ferahli düşünceler yazamadım, gördükleri­mi ve düşündüklerimi yazmak vazifem­dir. Kendilerine gene de yeni yılın sıh­hat ve saadetler getirmesini candan di­lerim.

Verimli  İç-Politika

Yatan:  M.  Nermî

2 Ocak 1953 tarihli  Yeni   İstanbul'dan

İktidar partisiyle Halk Partisi arasında anlaşma ve yakınlaşma ihtimallerinin be­lirmesi üzerine birtakım fikirler öne sü­rülmektedir. Bu anlaşma ve yakınlaşma­yı, demokrasimizin normal gelişmesine uygun bulmayanlar, Halk Partisinin çö­keceğini, dağılacağını söyleyenler, hattâ Demokrat Partinin, böyle ;kurnaz bir taktikle, kudretlenerek istediğini yaptı­racağına hükmedenler var! Büyük va­tandaş yığınları, bir yandan, iç - politi­ka gerginliğinin nihayet yatışmasını tam bir sevinçle karşılarken, Öte yandan da, bir kaç politikacının lüzumsuz yere te­lâşlanması anlaşılır bir şey değildir.

İki büyük partimizin ne zaman anlaşa­caklarını hiç kimse kestiremez. Şimdilik bilinen bir şey varsa, o da, her iki ta­rafta anlaşma arzularının uyanmış olma­sıdır. Bu arzuların geniş parti çevrele­rinde ne kadar kok saldığını anlamak da güç... Irmak kıyısına gelmeden paça­larımızı sıvamamalıyız. Tam bir anlaşma­ya varabilmek için yapılacak işlerin az olmadığını bilmeliyiz. Karşılıklı iyi ni­yetle birçok anlaşmazlıkları kısa bir za­manda dağıtmak mümkündür. Biz, yur­dumuzun yüksek menfaatleri bakımın­dan, anlaşmanın, lüzumsuz yere geciktirilmemesini istiyoruz.

Yakın bir gelecekte iki parti anlaşırsa, ilk bakışta, partilerden daha çok, iç politikamız, daha açıkçası, memleketimiz sağlam ve verimli bir politika temeli kazanmış olacaktır. Bunun, iş görmek ve kudretlenmek bakımından çok ha­yırlı bir adım olduğunu söylemeliyiz. Yeni bir Anayasa hazırlamak ve yürür­lüğe koymak istiyoruz. Girişilecek iş, hiç şüphesiz, memleket Ölçüsünde bir iş­tir. Programları ve idealleri gözönünde tutulursa, iki büyük partimizin, bu konu­da işbirliği yapmaları kadar anlaşılır bir şey düşünülemez. Genç demokrasimizin temel kanunu yeni şeklini alırken, bü­yük Türk Devriminden doğmuş iki bü­yük partimizin, önemsiz başka konular yüzünden ayrı ayrı yollar tutması hepi­mizi üzebilir. Biz, ne kadar kendi tari­himize karşı sorumlu isek, kurduğumuz partiler de o kadar sorumludurlar. Yer­siz ihtilâflara kapılarak yürekten bağ­landığımız kutsal yurt dâvalarını yüzüs­tü bırakamayız biz.

Partilerin anlaşmaları, hattâ gerekirse, bir arada seçim listeleri yapmaları, her demokrasilerde sık sık görülen şeyler­dendir. Başka memleketlerde doğru sa­yılan bir anlaşma bizde neden demokra­siye aykırı olsun? Birkaç partinin bir a-raya gelerek hükümet kurduklarını bil­miyor muyuz? Bu da demokrasiye aykı­rı mı? Görülüyor ki, bir kaç politikacıyı telâşlandıran şey, anlaşmanın demokra­siye aykırı olup olmayışı değil, anlaş­madan doğan büyük kudretin, birtakım gelişmeleri tam mânasiyle durdurması ihtimalidir. Öyledir de... Demokrasi maskesi arkasında gizlenerek sa­man altından su yürütmek isteyen­ler, böyle bir anlaşma olursa, politika­larından uzaklaşmak zorunda kalacak­lardır. Devrim ideallerine bağlı vatan­daşların istedikleri de budur zaten.

Verimli bir iç politika güdebilmek için, her şeyden Önce, devrim mirasının ara­dığı şartlan yurdumuzda sağlamak zo­rundayız. Büyük dâvalar, ancak, feda­kârlıkla ele alınabilirler. Biz de iki bü­yük partimizden bunu bekliyoruz. Anla­şınız, yakınlasınız. Aynı denizin baş başa kalmış iki kudretli dalgası gibi aynı güçlüklerle güreşiniz.

Çok iyi  bir  yolda  yürüyoruz

Yaran: Mümtaz Faik Fenik 5 Ocak 1953 tarihli Zafer'den

Yeni iktidarın partiler arası münasebet­lerin biran evvel düzelmesine, ne kadar büyük bir ehemmiyet atfetmekte oldu­ğu, bugün Başbakanımızın diğer sütun­larımızda okuyacağınız yeni beynatiyle bir defa daha umumî efkârın önüne serilmektedir.

Hatırlarda olduğu gibi sayın Adnan Menderes'in Ankara'daki basın toplantısın­daki sözleri ve bunu müteakip İzmir'de Halk Partisi Kongresinde yaptığı konuş­ma, Demokrat Partinin memlekette siya­sî huzur ve sükûnu biran evvel kurmak bakımından sarfettiği gayretlerin en gü­zel ve en parlak Örnekleri olmuştur.

Şimdi Başbakanımız yeni bir beyanatla bu salim ve temiz havayı bozmak isti-yenlere karşı da en yerinde bir cevabı vermekte ve böylece en iyi niyetin yeni bir delilini daha göstermektedir. Bu be­yanat da diğerleri gibi Demokrat Parti­nin muvafık, muhalif bütün vatandaş­lar arasında biri icraatta diğeri mura­kabede, fakat daima memleket hayrına bir işbirliği kurmak için ne derece can­dan bir arzu beslediğini isbat eden sarih ve tarihi bir vesikadır.

Esefle kaydedelim ki, şimdiye kadar par­ti münasebetlerini devamlı bir kavga seklin telâkki edenler ve böylece bu­lanacak sular içinde kendi menfaatleri­ni avlama bakanlar çok olmuştur. Hal­buki Başbakanımızın dünkü beyanatında belirttiği gibi «Tahkir, tezlil ve her tür­lü tahriklerle sövüp saymayı dahi mu­bah gören böyle bir mücadelenin devam edip gitmesi, ancak şuursuzluğu, basi­retsizliği ve kötü niyeti memnun edebi­lir.» Ama mahdut da olsa, maalesef böy­le şuursuzluğu ve basiretsizliği ve kötü niyeti memnun edecek tarzda hareket edenler ve samimi münakaşalara küfür­le, ağır kelimelerle mukabele etmek iti­yadından vazgeçmiyeni ere rast gelinmiyor değildir.

Karilerimiz elbette hatırlayacaklardır. Sayın Adnan Menderes'in İzmir'deki o güzel konuşmasından sonra, bu sütun­larda yazdığımız iki makalede, muhte­lif muhalefet partilerinde küfrü ve kav­gayı ve ortalığı karıştırmayı kendilerine Şiar edinmiş bazı kimselerin, demokrasi tarihimizin en parlak sayfalarından bi­rini işgal eden bu güzel hareketi de muh­telif şekillerde tefsir edeceklerini tah­min etmiş ve hülâsa olarak şunları söy­lemiştik: Bunlardan bazıları bunu «Mu­vazaa» dîye vasıflandıracaklar, bazıları ise «Bu bir tuzak» diyeceklerdir. Çünkü bunlar, muhtelif partilere mensup va­tandaşların hep bir arada bu memleke­tin tâlisine çalışmalarını çekemiyen in­sanlardır. Hepimizin muvafık, muhalif, bağımsız hu vatanın evlâdı olduğumuzu, bu toprağın çocuğu olduğumuzu bir ihti­ras uğrunda unutan insanlardır. Onlar daima her şeyi kara bir gözlük arkasın­dan seyretmiye, her hâdiseyi kötü göstermiye alışmışlardır. Onun için yine mugalatada, küfürde ve ortalığı karış­tırmakta devam edeceklerdir. Maalesef kendilerini, bu kökleşmiş kötü itiyadlardan derhal sıyırıp kurtarmaları kolay olmıyacaktır. Nitekim teşhisimizde yanılmadığımızı kısa bir zaman içinde gör­dük ve muhtelif muhalif basında bu ha­reketlerin türlü şekilde tezahürleriyle karşılaştık. Kimi sinsi bir taktik kullanarak bilvasıta taarruzlara devam etti. Ki­mi, Millet Partisi organlarında olduğu gibi, hiddetini gazbını meydana vurdu. İşte Millet Partisi Genel Başkanı olan zatın son vermiş olduğu beyanat bu ne­vi bir ruh haletinin misalidir. Bu beya­nata göre: «Sayın Adnan Menderes İnö­nü'nün Halk Partisinden tasfiyesini isti­yor, rakip addettiği C. H. P. yi zayıflat­mak ve belki de yok etmek için siyasî bir manevra yapmakta imiş!

Kendilerine şunu bir defa daha hatırla­talım ki, Demokrat Partinin muvaffaki­yet sırlarından biri vatanperver, samimî ve dürüst olmasıdır. İlk kurulduğu gündenberi takip etiği yolda bu esaslı prensiplere daima sadakatle bağlı kal­mıştır. Demokrat Parti böyle mücadele etmiş ve bu suretle büyük vatan hizme­tinin mesuliyetini omuzlarına almıştır. İnönü'nün Halk Partisinin başında kal­ması veyahut buradan uzaklaştırılması bizi asla alâkadar etmez. Bir parti ço­ğunluğu kendi tüzüğü dairesinde kimi is­terse, başkanlığa onu getirir. Memleket­te demokratik nizam halk oyuna dayan­dığı gibi, partiler içinde de demokratik nizam bunu âmirdir. Kaldı ki C. H. P. nin artık bir şahıs partisi, bir şef parti­si olmadığını bizzat Halk Partililer İz­mir'de söylemişlerdir. Demek bu vaziyet­te İnönü, her demokratik partide olduğu gibi Halk Partisinin Başkanı olmak lâ­zım gelir. Ama yine de Başbakanımız Adnan Menderes'in dün tekrar ifade et­tiği gibi, «Kendi parti mensuplarının seçip başa getirdikleri Parti Başkanı­nın ne seçimi ve ne de parti içinde va­zife görme tarzı ile meşgul olmak, hele onu partisinin başından uzaklaştırmak gayretlerine düşmek aklımızdan geç­mez.»

Demokrat Parti iktidarının istediği, va­tanını seven her Türkün istediği şeydir; huzur ve sükûndur, kavga değildir.

Millet Partisi organları, bundan dolayı gazaba gelmişler ve hiddete kapılmışlar-sa, onları da intibaha ve basirete davet etmek vazifemizdir. İç kavgalar, tarihin her devrinde hiç bir milletin hayrına olmamıştır. Bunun içindir ki Millet Par­tisi iktidarda bulunan Demokrat Parti ile muhalefette bulunan Halk Partisi ara­sında, daima işaret ettiğimiz gibi biri icrada diğeri murakabede ve daima bu memleketin hayrına ahenkli bir siyasî hayat kurulmasını memnuniyetle karşı-lamalı ve kavga yolundan ayrılıp kendi­sini bu havaya alıştırmaya çalışmalıdır. Ama ne yazık ki bu partiyi bu yolda görmüyoruz. Onlar daima ayırıcı, dai­ma gazepli bir ruh haleti içinde boca­lamakta ve Demokrat Parti ile Halk Par­tisi arasının düzelmesi hareketinden ken­dilerine yeni bir kavga mevzuu çıkarmıya bakmaktadırlar.

«Millet Partisi memleketin ana dâvaları­nı ve temel hürriyetlerini azimle müda­faa edecektir» diyen Millet Partisi Baş­kanının şunu bilmesi lâzımdır ki, mem­leketin ana dâvası, asla partilerarası hu­sûmet ve kavga olmamalıdır ve bundan sonra olmamasına da azamî dikkat edi­lecektir. «Temel hürriyetlere» gelince, bu hürriyetlerin başında, vicdan hürri­yeti, basın hürriyeti, söz hürriyeti gibi, huzur ve sükûn hürriyeti de yer almış­tır ve dünyanın hiç bir anayasasında kü­für ve kavga hürriyeti diye bir hürriyet yoktur.

Başbakanımız Adnan Menderes'in son beyanatı, yeni iktidarın bu mevzuda ne kadar hassas olduğunu gösteren en kıy­metli tarihi bir vesikadır.

Şurasını bir defa daha temin edelim ki, Demokrat Parti, memleket hayrına kon­trol vazifesini ciddiyetle yapan muhale­fete daima elini uzatacaktır. Biz tuttu­ğumuz bu nurlu ve feyizli yoldan aslâ dönmiyeceğiz. Ve bu hareket daima oldu­ğu gibi Demokrat Parti tarafından bozulmıyacaktır. Ama karşı taraf hüsnüni­yet göstermezse, o zaman yine gereken ikazlarda bulunmak ve kendilerini hak bildiğimiz yola getirmek için çalışmak da yine bizim vazifemiz olacaktır. Şura­sını bilhassa kaydedelim ki, umumiyet­le Halk Partisi mahfillerinden bu hare­ketin müsait akislerini görmekle mem­nunluk duymaktayız.

Siyasî  faaliyet  artacak

5 Ocak 1953 tarihli  Yeni Sabah'tan

Bir taraftan Büyük Millet Meclisi, yıl­başı tatilini bitirerek faaliyete bağlıya­cak, diğer taraftan, çeşitli kongreler, yurdun muhtelif köşelerinde içtimalar yapacağından siyasî faaliyet, önümüzde­ki günlerde, artacaktır. Esasen son haf­talar Başbakanın Bolu ve İzmir nutuklarile hayli canlı ve hareketli geçmiş idî. Bolu nutku, basın erkânile yapılan An­kara toplantısı ve onu kovalıyan İzmir hitabesi partilerarası havanın sükûn bu­lacağına delil sayılmaktadır. Filhakika Halkçıların anlaşma ve uzlaşma telâkki­si ile Demokrat liderinin telâkki­si arasında, hayli farklar yok değildir. Faraza Halkçıların, parti olarak, haksız ve yolsuz iktisaplarının, bu malların ha­kiki sahibi olan hazineye devredilmesi hâlâ pürüzlü ve ihtilaflı bir nokta gibi tasavvur olunmaktadır. Halbuki, hiç bir Demokrat memlekette istisnaî olarak si­yasî bir partinin böyle bir üstünlüğü ba­his mevzuu değildir ve olamaz. Buna muvazi olarak şahsi bazı yolsuzluklar ve fenalıkların tasfiyesi de büsbütün ihmal edilecek bir mahiyet göstermiyor. Fara­za Doğu illerimizde (103) yurtdaşın sor­gusuz, muhakemesiz kitle halinde katle­dilmelerini, iktidarın gazetesi olan (Za­fer) en şiddetli bir lisan ile tenkid ey­lemektedir Komünist âlemde ve Demir­perde gerisinde işlenen cinayet ve fezahatler bile faraza (Katyn) ormanı dra­mı bile, bu refikinize göre, Şarkta ya­pılanlardan daha az vahimdir. Zira o fa­ciayı yaratanlar resmî ve mesul şahıs­lar değildir. Halbuki Doğudaki elim va­kıalara yine zamanın İçişleri Bakanı Şük­rü Kaya ile umumî müfettiş Abidin Özmen'in elleri bulaşmıştır. Bu gibi kitle halindeki cinayetlerin sorumlularının külliyen affedilmesi pek akla ve insafa uygun görünmez.

Bu hususların tartışma ve çekişme mev­zuu olması çok mümkündür. Diğer taraf­tan Millet Partisi liderleri, Başbakanın son demeçlerini Halk Partisini, lideri İnönünden ayırmak üzere tertiplenmiş bir manevra gibi saymaktadır.

Malatya suikasdinin ve onun yarattığı gergin havanın devamı ve bu vesile ile irtica edebiyatının alıp yürümesi de dik­kati çekecek olaylar arasındadır. Tatsız vakanın üzerinden bir hayli zaman geç­tiği halde henüz tahkikat bir türlü bitememiş ve dosya adalete tevdi olunama­mıştır.

(53) yılı bütçesi de, Büyük Millet Mecli­sinin en uyanık ve dikkatli incelemeleri­ni beklemektedir. İki milyarı aşan bu he­sap etraflı bir surette tetkik edilmeli ve bütçe zamanında yürürlüğe konulmalı­dır.

Bütün, bu saydıklarımız, hayli dalgalı bir geleceğe doğru gitmekte olduğumuzu gösteriyor. Mamafih milletvekillerimizin insaf, itidal ve adalet hisleri ile hükü­metin azimli ve kararlı yürüyüşü, her­hangi istikametten gelirse gelsin, her türlü tehlikeyi önlemeğe kâfi gelecektir. Yeter ki salim düşünce ve parti farkı gözetmeksizin hak ve adalet mefhumları hâkim olsun...

Demokrasi cephesi

6 Ocak 1953  tarihli  Vatan'dan

1952 yılı, iç politika bakımından, buh­ranlı geçti. Partilerarası ihtilâflar bu yıl son derece şiddetlendi, âdeta düşmanlık şeklini aldı. Bu hal bütün vatanseverle­ri müteessir ediyor, endişeye düşürüyor­du. Bereket senenin sonuna doğru yeni bir hava esmeğe başladı. Başbakanın Ankaradaki Basın konferansında,, bunu mü­teakip İzmirdeki iki nutkunda söylediği sözler gerginliği büyük ölçüde azalttı; herkese ümit verdi. Fakat bu sözleri te­reddütle karşılıyanlar, Başbakanın C. H. P. lideri İsmet İnönüyü tasfiye etmek İstediğini ileri sürenler görüldü. Adnan Menderes, dünkü nüshamızda çıkan be­yanatı ile bu husustaki endişelere cevap veriyor.

Başbakan sözlerine düne ait mücadele tarzını tenkid etmekle başlıyor, bunun hiç kimseye fayda temin edemiyeceğini, bu sebeple bu devrin sona ermesi lâzım geldiğini söylüyor ki pek doğrudur. İk­tidarla muhalefet düşman değil, birbiri­ni tamamlıyan iki uzuvdur. İktidarın va­zifesi iş görmek muhalefetin de kontrol etmektir. Bu, düşman olmağı icap ettir­mez; bilâkis bir nevi işbirliğine lüzum gösterir. Hele muayyen meselelerde, ana dâvalarda bu işbirliğine kat'î surette ihtiyaç vardır.

Başbakan bundan sonra Halk Partisi Baş­kanını tasfiye etmek maksadının güdül­düğüne dair olan neşriyatı reddederek diyor ki: «Hiç bir partinin iç işlerile meşgul olmak bizim için varit olamaz. Seçip başa getirdikleri parti başkanının ne seçimi ile, ne de partisi içinde vazi­fe görme tarzı ile meşgul olmak, onu partisinin başından uzaklaştırmak gay­retlerine  düşmek  aklımızdan  geçmez.»

Başbakanın bu açık ve kat'î beyanatın­dan sonra söylediği şu sözler çok dik­kate şayandır: «Bu münasebetle ilâve edeyim ki muhalefet partisi başkanının partiler arası münasebetler hakkında söylediklerini ancak memnunlukla kar­şılarız ve yeni yıl hakkındaki temennile­rine aynile iştirak ederiz.» Hatırlardadır ki İnönü, Başbakanın Basın toplantısın­daki sözlerini ve İzmir'deki nutuklarını ümit verici telâkki etmiş «Bu yolda bize düşen vazifeleri ifa etmek borcumuzdur.» dedikten sonra «Gelen yılın Türkiyenin demokrasi hayatında yeni ve sağlam bir gelişme devri» olmasını temenni etmişti. Başbakan işte bu sözleri memnunlukla karşılıyor ve muhalefet partisi başka­nının temennilerine iştirak ediyor. Ad­nan Menderesle İnönü iki buçuk senedenberi ilk defa aynı noktada birleşmiş­lerdir.

Başbakan Menderes'in demokrasimi­ze zarardan başka hiç bir fayda temin etmiyecek olan sert politika yerine parti­ler arasında konuşmağa ve andlaşmağa imkân veren ve memleket gerçeklerine en uygun düşen bir siyaseti tercih etme­si cidden takdire değer bir hareket tar­zı olmuştur. Şuna kat'î olarak eminiz ki Millet ve memleket şartlarının zaruri olan bu icaplarına uyuştan ve arkada bı­raktığımız tadsız ve zararlı hadiselerin tesiri altında kalmadan göstermiş oldu­ğu bu politik subleksten dolayı da teb­rike hak kazanmıştır. Diğer taraftan mu­halefet lideri sayın İnönü de şahsına karşı yapılan hücumları memleket reali­tesi ve rejim menfaatleri bakımından hiç nazarı dikkate almadan sayın Men­deres'in güzel nutuklarına verdiği anla­yış gösteren olgun cevabı ile tarihi şah­siyetinin kıymetini bir kat daha arttır­mış bulunmaktadır.

Bizim kanaatımızca gerek iktidar ve ge­rekse C. H. P. tarafından memleket adı­na en iyi ve en güzel bir yol seçilmiştir. Ümitli ve iyimser bir hava yaratılmış­tır ve bu havanın devamına millî bünye bakımından bir zaruret vardır. İki taraf­ta iyi niyet hakim olduktan sonra halledilmiyecek hiç bir mesele olamaz. Çünkü mücadelesi yapılan mevzular şahsi değil, memleket davalarıdır. Bu, davaların, müşterek hareket etmemek için ne gibi bir mahzur ve sebep bulunabilir?

İktidarın vazifesi ve arzusu millete hiz­met etmek, milletin saadetini temine ça­lışmaktır. Muhalefetin de gayesi ve iste­ği ayni şeyin tahakkukunu görmektir. Şu halde gayede birlik, vazife ve arzu­larda-beraberlik var demektir. Bunun üst tarafı lâftan ibaret kalır.

Petrol meselesi

Yazan:   Hüseyin  Cahit  Yalçın

11   ocak   1953  tarihli   Ulus'tan

Bütün dünya için olduğu gibi, Türkiye için de bir petrol meselesi vardır. He­le Türk topraklarının petrol hazineleri gizlediği hakkındaki ümitler yer yer bir hakikat haline gelmeğe başladıktan sonra petrol dâvası bizi iki türlü meşgul et­meğe başlamıştır. Fakat bilhassa,  düşüneceğimiz cihet petrollerimizi nasıl iş­letmek imkânını bulacağımız sualine ve­rilecek cevaptır.

Bugünkü İktidar partisinin ve Cumhu­riyet Halk Partisinin programlan topraklarımızdaki petrol kaynaklarını işletmek imkânını temin etmekten âcizdirler. De­mokratların programlarını radikal mâna­da alarak her şeyi şahsi teşebbüse bırak­mayı düşünürsek, hususi Türk serma­yesi bu dâvayı başa çıkaramaz. Halk Par­tisinin programını tatbik edersek devlet eliyle petrol kuyuları açmağa ve işlet­meğe kalkarsak, gücümüz buna yetmez. Petrol çok büyük sermaye ister, çok bü­yük teknik, tecrübe ve maharete lüzum gösterir. Biz bunu hangi bakımdan ele alırsak alalım, bugünkü halimizle işin içinden çıkamayız.

Dünyadaki petrol davası âdeta bir zabı­ta romanı kadar heyecanlı ve esrarlı bir mahiyet ile sarılıyor. Bu mevzua dair ya­zılan eserler, romana kaçan tarih masal­ları cinsinden, çok meraklı, ve heyecanlı tafsilât ile doludur. Milletlerarası cina­yetler bile bu petrol dâvasına bağlanmış­tır. Hattâ bir eserde merhum Irak Kra­lı Faysalın vefatında petrolcülerin par­mağı olduğu iddia edilecek kadar ileri gidilmiştir. Çünkü ortada çok büyük pa­ra dönmektedir ve bütün modern hayat için petrol, bugünkü şartlar içinde, ha­kiki bir can damarıdır. Milletlerarası po­litika petrol kokuları içindedir: millet­lerarası şahsiyetler petrol işlerine boğaz­larına kadar dalmışlardır. Ve bugün İran'da en başlı kavga petrol kuyuları et­rafında dönmektedir. Necid çöllerinde, Basra körfezi kıyılarına yakın taraflar­da Amerikalıları petrol dolayisiyle faa­liyette görüyoruz.

Ticari, askerî ve siyasî bakımdan bu ka­dar muğlâk, bu kadar cihanşümul mese­lelerle çevrilmiş bulunan bu petrol dâ­vasını Türk Cumhuriyeti nasıl hallede­cek? Bu hususta, parti düşünceleri ve re­kabetleri dışında, hepimiz, elbirliği yap­mak şartiyle bu dâvanın hal çaresini bu­labilirsek kendimizi bahtiyar sayabiliriz. Halk Partisi ecnebilere iktisadî, malî ve ticarî imtiyazlar vermekten korkar. Bu onun İçin âdeta bir illet teşkil edecek hale varmıştır. Çünkü Halk Partisi bu memleketin ecnebi imtiyazlar altında çektiği esareti yakından tatmıştır. Memleke­tin sahibi olan Türkler sermayesizlik, teşkilâtsızlık ve bilgisizlik yüzünden ik­tisat  sahasında  ancak  hamallık  edebîliyorlardı. Müthiş bir somürülme içinde idik. Milli Mücadeleden sonra kurulan millî idare iktisadiyatımızı ecnebi şir­ketlerden kurtarmayı en mukaddes bir dâva olarak ele aldı. Müzakere ve pazarlık yoliyle eski imtiyazları satın aldı ve ortadan kaldırdı, şimendiferlerine, ma­denlerine ilâh, sahip oldu. Şimdi Halk Partisine her hangi bir madde için ec­nebi bir şirkete imtiyaz vermekten bah­sederseniz kalbine bir hançer saplanmış gibi bir tepki görürsünüz. Bu âdeta şuur altına işlemiş, akıl ve muhakemenin kon­trolünden uzaklaşmış bir kanaat ve imandır.

Objektif realite bakımından doğru mu­dur? O başka bahis. Fakat sübjektif re­alite o kadar canlı, o kadar kuvvetli ve hâkimdir ki ancak hakikaten naçar kal­dıktan sonra buna kısmen meyledilebilir. Objektif realiteyi bilmek istersek görürüz ki petrol işletmek imkânı bu­gün teknik, sermaye ve bilgi bakımın­dan bizden çok ileride birtakım Avrupa milletlerinde bile yoktur. İngilizsiz, Amerikalısız petrol işletmesi bahis mev­zuu olamaz. Demokrat Partili olalım, Halk Partili olalım, bu zarureti ve bu realiteyi müşahede etmek zorundayız. Yapılacak şey Anglosakson sermayesiyle işbirliği yapmanın şartını tayin etmek­tir. Anglosaksonlar en iyi dostlarımız ve en tabii müttefiklerimiz olduklarına göre, petrol işletme işlerini onlarla gö­rüşürken ileride siyasî münasebetleri­mizi ve dostluklarımızı sarsacak ihtimaller karşısında kalmamaya da son derece dikkat etmemiz lâzımdır. Bu lüzum ve zaruretler bizi elbirliğiyle, bütün dik­kat ve mahkememizi bir araya geti­rerek sadece bir vatandaş sıfatiyle dü­şünmeğe ve hareket etmeğe sevkediyorlar.

Vilâyet  ve  Belediye

17 Ocak 1953 tarihti Vatan'dan

İstanbulda vilâyetle belediye uzun müd­det birbirinden ayrı iken tek parti ida­resi zamanında birleştirilmiş, vali ayni zamanda belediye reisi olmuştu. Mem­leketin irfan merkezi olan İstanbulun bu vaziyeti vakit vakit haklı şikâyetlere se­bep oluyor: «İstanbul halkı kendi bele-.diye reisini neden kendisi seçmesin?» diye soruyordu. Bu mesele Cumhuriyet Halk Partisinin İstanbul il kongresinde de bahis mevzuu edildi. İl idare heyeti raporunda bu hususta diyor ki:

«Büyük Millet Meclisi müzakerelerine ait zabıt ceridesinin 21 inci cildinin 227 nci sayfasında, 30 şubat 1949 tarihli oturumunda okunmuş bir sözlü soru takri­ri münderiçtir. Adnan Adıvar, Celâl Bayar, Fuat Köprülü, Cihat Baban, Fuat Hulusi Demirelli ve Senini Yürüten ta­rafından imzalanmış olan bu soru Öner­gesi ile muhalefet, İstanbulda vilâyet ve belediyenin ayrılmasına ait tasarının hangi gün meclise getirileceğini hükü­metten sormaktadır.»

Raporda Demokrat Partinin iktidarı ele aldıktan sonra bu hususta hiç bir teşeb­büs vaki olmadığı, hattâ bu parti millet­vekillerinin teşebbüsleriyle İstanbulda toplanmış olan kalkınma kongresinde be­lediye ile vilâyetin ayrılmamasını hedef tutan yeni bir tasarının hazırlanarak hü­kümete tevdi edildiği bildirilmektedir.

Raporun kaydettiği bu iki nokta doğru­dur. Vilâyetle belediyenin ayrılması için ciddî bir teşebbüs göze çarpmıyor. Kalkınma kongresi de, bidayette kuvvet­li bir ayrılma cereyanı varken sonra­dan bunun aleyhinde karar vermiştir. Maamafih kongrenin bu kararma lüzu­mundan fazla ehemmiyet vermemek lâ­zımdır. Çünkü yine bu kongre İstanbul limanının Yedikulede yapılmasını ve bu­nun yanında bir sanayi mıntıkası kurul­masını kararlaştırdığı halde hükümet bu­nu kabul etmemiş, bugünkü limanın Salı pazarına, Haydarpaşa limanının Selimi­ye'ye doğru genişletilmesini muvafık bul­muştur.

Vilâyetle belediyenin ayrılmasının güç iş olduğu, mühim hazırlığa ihtiyaç gös­terdiği ileri sürülüyor. Bu görüş doğru-dır. Hususî idareyi belediyeden, umumî meclisi şehir meclisinden ayırmak haki­katen mühim hazırlığa ihtiyaç gösteren, güç bir iştir. Fakat bu ayrılma prensip itibariyle doğru ise, bir an evvel hazırlı­ğa başlamak lâzımdır.

Vilâyetle belediye bir gün muhakkak bir­birinden ayrılacaktır. Hattâ bu kadarla da kalmıyacak; belediye hükümetin mu­rakabesinden kurtularak hakkı olan is­tiklâle kavuşacaktır. Bu işe kim daha evvel başlarsa hakiki demokrasi yolunda mühim bir adım atmak şerefini o kaza­nacaktır.

O halde memleket işlerini yakından ta­kip edenlerin bildiği bu hakikatleri tamamiyle bir tarafa bırakıp da, hâdise­leri ters zaviyeden tefsire kalkmak, ikti­sadî irtica değil de nedir?

Gaziantep nutku

19 Ocak 1953 tarihli Vatan'dan

Başbakan Adnan Menderes Gaziantepte, hükümet konağı önünde meydanı dol­duran halka hitaben bir nutuk söyledi. Büyük dikkatle dinlenen nutuk, sık sık alkışlarla kesildi; bittikten sonra Başba­kan şiddetle alkışlandı.

Adnan Menderes nutkunda başlıca iki mevzuu ele aldı: 1  Vatandaşlar ara­sındaki münasebet, 2  İrtica tahrika­tı... Birinci mevzuda, bu memlekette ha­kikî bir kardeşlik havası eseceğini, bu­nun için her şeyin yapılacağını, iyi ha­vayı bozmak için çalışanların gayretle­rinin neticesiz kalacağını söyledi. «Han­gi partiye mensup olursak olalım görü­şümüzü muhafaza, iktidarı tenkid etmek hakkımızdır. Bunu yaparken terbiye ve nezaketten, herkese karşı muhabbet duy maktan asla ayrılmıyacağız» dedi.

Başbakanın bu sözlerinin, son nutukla­rının yarattığı iyi havayı kuvvetlendire­ceğine şüphe yoktur. Dünya pek nazik bir devre geçiriyor, iç ve dış bir çok mü­him meselelerle karşı karşıyayız. Böyle bir zamanda sen - ben kavgasını bir ta­rafa bırakmak, ana       dâvalarda işbirliği yapmak bütün vatandaşlara düşen vazi­fedir. Bu vazife, hiç kimsenin kanaatin­den fedakârlıkta bulunmasını icap ettir­mez. Başbakanın dediği gibi görüşümü­zü muhafaza, iktidarı tenkid etmek hak­kımızdır. Meseleler Üzerinde tenkid mu­halefetin yalnız hakkı değil, ayni za­manda vazifesidir. Daha ileri giderek müstakillerin, hattâ iktidar partisi men­suplarının bile tenkidde bulunmaları lâ­zım geldiğini söyleyebiliriz. Yalnız bu tenkidler meseleler üzerinde olmalıdır.. Dedikodu, şahıslar ile meşgul olmak usullerini artık kati surette bırakmalıyız. Bugüne kadar devam eden bu usulün çok zararını gördük. Bundan iktidar da mu­halefet te ayni derecede mesuldür.

Başbakanın irtica mevzuunda söyledikle­ri çok dikkate şayandır. Adnan Mende­res «Bu memlekette irtica yoktur, mür­teci vardır» diyor. Bizim öteden beri mü­dafaa ettiğimiz esas bu görüşe tamamiyle uymaktadır. Memleketimizde hakika­ten irtica yoktur, fakat pusuda bekliyen mürteciler vardır. Bunlar el altından gizli faaliyette bulunuyorlar «din elden gidiyor» kabilinden tahrikat yaparak saf halkı kandırmağa çalışıyorlar. Her ta­rafta beş vakit ezan okunup namaz kılı­nır, camiler namaza gidenlerle dolup ta­şarken «din elden gidiyor, vicdan hürri­yeti yoktur, tazyik vardır» kabilinden id­dialar hiç şüphesiz samimî değildir, giz­li düşüncelerin mahsulüdür.

Başbakan bu yolda tahrikat yapanların, komünistlerin teşviki ile hareket ettik­lerini söylüyor, «komünistler tebdili kı­yafet ederek din gibi mukaddes bir mef­humu ele alıyorlar diyerek Türk umu­mî efkârının dikkatini çekiyor. Başba­kanın şu sözlerini bütün vatandaşlar dik­katle okumalıdırlar; «Ortada dinlerine dokunuluyormuş ve dokunan varmış gibi maksadı mahsusla hareket eden bir avuç insan yaygara koparıyor; dinle asla ka­bili telif olmıyan küfürlerle haykırıyor. İbadetinize karışan, vicdan hürriyetinize yan bakan yoktur. O halde bu gürültü­leri koparanların maksatlarını aramak lâzımdır. Bunlar sapıklar, yahut dış kuv­vetler emrinde  çalışanlardır.»

Adnan Menderes taassup ve geriliğin her nevine karşı hürriyetlerimizi müdafaa etmek iktidarda ve muhalefette bulu­nan vatanperver partilerin birinci vazife­si olduğunu söylüyor ki pek doğrudur. Bu hususta partiler arasında çoktan bir İşbirliği yapmak lâzım gelirken bunda kusur edilmiş, hattâ bazı tâvizlerde bulu­nulmuştur. Bu hareketin fena ve tehli­keli neticeleri meydandadır. Binaenaleyh partiler taassup ve geriliğe karşı hürri­yeti koruma hususunda bir an evvel ara­larında bir anlaşma yapmalıdırlar. Bu­na kim Önayak olursa vatanperver hal-km şükranını o kazanacaktır.

Başbakan nutkunda, «milliyetçilik sanki kendi inhisarlarında imiş gibi hareket edenlere» de hitap ederek bu gibilerin dalâlete düşen bir takım bedbaht tah­rikçiler olduğunu, bunları yenmekte as­la güçlük çekilmeyeceğini söylüyor. Ha­kikaten bir müddettenberi milliyetçilik kendi inhisarlarında imiş gibi hareket eden bir takım insanlar görülmektedir.

Türk milleti şahsi hürriyete düşkün bir millettir. Fakat, coğrafî durum, siyasî hâdiseler; mütemadi harpler ve müte­madi tehlikeler ona göz açtırmamış ve vatan ve istiklâl muhabbetinin tesiri al­tında bulunmak mecburiyetiyle hürriyet mücadelesinde onu geç bırakmıştır. Fa­kat 14 Mayıs Türk milletinin ruh haleti ve demokrasiye düşkünlüğünü gösteren en canlı bir misal olmuştur.

Bütün mesele millî bünyeye en uygun olan bu hürriyet rejiminin güzel gele­neklerle inkişiafını sağlamaktadır. Bir Anglo-sakson demokrasisinin eşi Türkiyede gerçekleşebilir mi, diye tereddüde düşmeğe mahal yoktur. Türk milletinin fıtri kabiliyeti ve yüksek meziyetleri bu­na tamamiyle müsaittir. Gerçi demokra­si bir terbiye ve kültür meselesidir ve bunda zaman mefhumunun da tesiri gay­ri kabili inkârdır. Ancak, bu demokrasi­nin ruhun ve terbiyenin sağlanmasında eğitim ve Öğretim sistemimizin büyük rolü olduğu kadar, siyasî partilerinizin hareket tarzlarında çok mühim tesiri bu­lunduğu  unutulmamalıdır.

Okullar, üniversiteler nihayet gelecek nesillerin yetişmesini temin ederler. Fa­kat siyasi partiler geniş halk tabakaları üzerinde yapacakları müsbet veya menfi tesirlerle iyi veya kötü geleneklerin tees­süsünü gerçekleştirirler. Bu bakımdan siyasî partilerimizin normal ve bilhassa Örnek almak istediğimiz Anglosakson de­mokrasisi ayarında bir demokrasinin biz­de de gerçekleşmesi hususunda üzerle­rine düşen vazifenin manevî mesuliyeti ne kadar büyük ve ağır değil midir?

Yurd Dâvalarında işbirliği

Yazan: M. Nermi

22 Ocak 1953 tarihli  Yeni  İstanbul'dan

Adnan Menderesin Gaziantepte söylediği sözlerle işbirliğine doğru, gerçekten önemli bir adım atılmıştır. Şimdi imkân­larımızı gözden geçirerek hazırlanmak ve işbirliğinin aradığı şartları sağlamak zo­rundayız. Dâvanın, sanıldığı kadar kolay olmadığı meydandadır. Partiler, bildiği­miz gibi, birer politika teşkilâtıdır ve gerçekleştirmek istedikleri gayeler de programlarında dile gelmektedir. Onun için, partiler arasında yapılması düşünülen   işbirlikleri,   ancak   program   çerçevesi içinde hatıra gelebilir. Çünkü: prog­ramın dışına çıkan her parti, kendi ken­dini İnkâr etmiş bir duruma düşer. De­mek oluyor ki, hepimizi birleştiren ve partiler üstünde tutulması gereken bü­yük konular üzerinde durmak zorunda­yız. Bunların en başında, Atatürk Mira­sı adını verdiğimiz, Türk Devrimi gelir. Genç devletimiz gibi, genç demokrasi­miz de varlığını Devrim'e borçludur. Bu noktada Demokrat Parti ile Halk Partisi arasında görüş ayrılığı düşünülemez. Fa­kat Devrim'in yorumlandırılın ası ve sa­vunulması konusunda başka başka yol­lara başvurulması imkânsız değildir. Ya­şayan dil dâvası ele alınarak 1340 Ana­yasasına dönüş de bunu gösteriyor.

Partiler arasındaki işbirliğini kolaylaş­tırmak için, hep birlikte savunulması ge­reken dâvaları konuları anlaşmazlığa meydan vermiyecek bir şekilde bir yana ayırmak lâzımdır.

Dâvalar ve konular ne kadar belli olur­sa, işbirliği de, hiç şüphesiz, o kadar ve­rimli olur. Görülüyor ki, ilk hamlede, yapılacak şey, bir takım kavramların ve Devrim umdelerinin, duruma göre ay­dınlatılması, durultulmasi ve mânalandırılmasıdır. Söz gelişi, Vicdan Hürriye­ti konusu böyle bir şeydir ve buna ben­zer şeyler de iç politika hayatımızda az değildir. Hattâ birçok anlaşmazlıklar bu yüzden doğmaktadır.

Partilerimizin başlıca zayıf noktalan, teşkilâttan daha çok, yığın partisi olma­larıdır. Onun için partilerimizde, taban tabana aykırı görüşler, program disipli­nini bozacak ölçüleri bulmaktadır. Böyle bir durumun partiler arasındaki anlaş­maları kolaylaştırmıyacağını söylemek isteriz. Önderlik yetkilerinin iyi kulla­nılmamış olması, parti hayatında önderliğin lüzumsuzluğunu göstermez. Bütün demokrasilerde politika hayatı önderlik sistemi (Leader) üzerine kurulmuştur. Bir parti ne kadar disiplinli olursa o ka­dar iyi iş görebilir. Yetkilerine güvenemiyen önderler, partiler arasındaki an­laşmaları nasıl güdebilirler? Parti, iç politika mücadelelerin bir cephesidir. Her cephenin de sorumluları ve yetkili­leri olmalıdır. Bu olmazsa disiplinli ve sezgili mücadeleler imkansızlaşır. Bun­dan da anlaşılıyor ki: partilerarası an­laşmayı veya yardımlaşmayı, müsbet bir kudret haline getirmek için, disiplin boz­guncularının faaliyetlerine son vermek lâzımdır.  Çünkü:  birinin yaptığını, şimdiye değin sık sık gördüğümüz gibi, öte­ki rahat rahat bozar ve daha büyük hu­zursuzluklar yaratabilir. Yurt dâvalarını daha büyük bir kudretle çözmek için an­laşma uğrunda atılan her adım çok ye­rindedir. Her türlü fedakârlığa katlan­mak vazifemizdir. Fakat ne yapacağımızı bilmek de hasretini çektiğimiz zaferin ilk şartıdır.

Muhalefetin cevabı

23 ocak 1953 tarihli Vatan'dan

Başbakan Adnan Menderes, Gaziantep Demokrat Parti kongresinde söylediği nutukta günü başlıca meselelerini göz­den geçirdikten sonra muhalefeti ana davalarda işbirliğine davet etmişti. Cum­huriyet Halk Partisi Başkanı İsmet İnö­nü evvelki gün Ankarada yaptığı basın toplantısında bu davete cevap verdi; bü­yük memleket meselelerinde hükümetle elele hulûs ile çalışmak istediğini bildir­di.

Halk Partisi Başkanı, Başbakanın tetkik ettiği meseleleri birer birer ele aldı. Si­yasî irticaa asla meydan verilmiyeceğinî, siyasî havaların geri bir irticaa doğru değil, ileri bir tekâmüle doğru gittiğini söyledi, «demokrasiyi geliştirmek, sağ­lam temeller üzerinde kökleştirip, de­rinleştirmek için hükümetle işbirliği yapmak, ciddî arzumuz ve vazifemizdir.:» dedi. İsmet İnönü bu sözlerile iktidarın davetini sadece kabul etmekle kalmayıp bunu bir vazife telâkki ettiğini anlatmış oluyor ki memleketin huzur ve saadeti­ni istiyen bütün vatandaşların bundan büyük memnunduk duyacaklarını şüp­he yoktur.

Halk Partisi Başkanı bu noktayı belirt­tikten sonra demokrasimizin acele mese­lelerini kısaca hülâsa etti. Bunlar ana­yasanın eksiğini tamamlamak, seçim ka­nununda bazı değişiklikler yapmak, Mec­liste murakabe cihazının eksikliklerini tamamlamak, antidemokratik kanunları tadil etmek sulh zamanında tatbik yeri olmıyan kanun maddelerini ve muhake­me usullerini kaldırmak, radyonun kulla­nılması meselesini halletmek, partizan tesirleri kaldırmaktır.

Sayılan meselelerde iktidarla muhalefet arasında hiç bir ihtilâf yoktur. Anayasa­nın tadil ve ıslahını iktidar da kabul etmekte, yalnız henüz vaktin erken oldu­ğu mütalâasında bulunmaktadır. Fikrimizce bu işe başlamak için vakit erken değildir. İnönü'nün de dediği gibi bu­gün işe başlasak 1954 yılına kadar ancak işimizi bitirebiliriz.

Muhalefet lideri seçimin 1954 de yapıl­masına taraftardır. Yalnız o zamana ka­dar seçim usulünde bazı değişikliklere lüzum görüyor, rey nisbetlerini daha iyi aksettirecek bir şekil bulmak için bir ilim heyetinin tetkikler yapmasını ileri sürüyor. Bugünkü kanunun hazırlanma­sında bir ilim heyetinin büyük tesiri ol­muştu.. Böyle bir heyetin şimdi tekrar toplanarak değişiklik icap edip etmediğini, icap ediyorsa ne şekilde yapılması lâzım geldiğini araştırması faydalı ola­caktır.

Muhalefet liderinin diğer istekleri de karşılıklı itimat hissile tetkik edilirse kolayca halledilecek meselelerdir.

İnönü parti namına konuştuğunu, şah­sen de bunları tasvip ettiğini söyledik­ten sonra «demokraside asıl olan muha­lefet ve iktidar başkanlarının temasıdır, anormal olan temassızlıktır» diyerek ik­tidarla teması memnunlukla kabul edece­ğini anlattı.

Muhalefet liderinin bu beyanatı, iktidar partisi başkanının konuşması kadar bü­yük akisler yapmış, umumî memnunluk havası yaratmıştır. Şimdi herkes bir ân evvel görüşmeye başlanmasını, memle­ket meselelerinde bir anlaşmaya varıl­masını bekliyor. Böyle bir anlaşma gizli emeller besliyenleri hüsrana uğratacak, hakikî vatanseverleri son derece mem­nun edecektir.

İnönünün  beyanatı

Yazan:  Cavîd  Oral

23   ocak   1953  tarihli   Hürriyetten

Başbakan son günlerde memleket men­faatleri ve siyasî partiler münasebetle­ri bakımından güzel ve kıymetli konuş­malar yaptı. Antep nutkiyle takibettigi iç politikayı, hepimizi memnun edecek bir şekilde vuzuhla ve sarahatle izah et­miş bulundu. Bilhassa bu nutkunda mu­halefeti memleket meselelerinde işbir­liğine ve müşterek çalışmaya davet et­mesi   karşısında   Halk   Partisine   düşen

vazife, pek tabi olarak bu nutukları ce­vaplandırmak olacaktı.

İşte evvelki gün muhalefet lideri sayın İnönü'nün basın toplantısında yapmış olduğu konuşma, sayın Menderes'in nu­tuklarının   bir   karşılığını  teşkil   eder.

Sayın İnönü kendisine has, veciz, ölçülü ve olgun bu konuşmasiyle, Başbakanın nutuklarına Halk Partisinin mukabil görüşlerini   açıklamış   bulundu.

Muhalefet liderinin beyanatından anla­şılıyor kî, iktidar partisiyle, muhalefet partisi olan Halk Partisi arasında mem­leketin ana rejim dâvalarında ve inkı­lâpların korunmasında hiçbir görüş ve anlayış ayrılığı yoktur. Bilâkis bu mev­zularda müşterek anlayış, sarahatle gö­rülen bir hakikattir. İnönü diyor ki: «Demokratik rejimde en sert münakaşaları, zamanında mese­lelerin halli istikametine çevirebilen politika mesulleri demokratik rejimin inkişafı için en büyük hizmeti yapmış olurlar.»

Gerçekten iç politikamızın son zaman­larda curcunah ve vatandaşı üzüntüye düşüren manzarası göz önüne getirilir­se, Sayın Menderes'in realist bir devlet adamı olarak bu partilerarası didişme­nin memleket hesabına yaratacağı za­manları müşahede ederek iç siyasetimi­ze yeni, yumuşak ve fakat çok daha verimli bir istikamet vermesi, yerinde ve zamanında bir seziş olmuştur.

Ancak beyanatta görüldüğü gibi, mu­halefetin üzerinde durduğu ve rejimin bir an önce normalleşmesi bakımından faydalı olacak bazı meselelerimiz var­dır. Bunlar da Anayasa, Seçim Kanunu ve muhalefetin 954 den evvel yeni bir seçim talebinde bulunmadığı antide­mokratik kanunların kaldırılması, rad­yonun daha tarafsız bir hale sokulma­sı ve partizan tesirin önlenmesi gibi şeylerdir.

Görülüyor ki, muhalefetin ileri sürdüğü mevzular da Başbakanın nutuklarında temas ettiği meselelerden başka bir şey değildir. Anayasanın tâdiline lüzum ol­duğunu Sayın Menderes basın toplantı­sında ifade etmiştir. Yalnız bu hususta ^jahis konusu olan, bir müddet mesele­sidir. Anayasayı şimdiden ele almak mı doğrudur, yoksa seçim arefesinde mi?

Anayasa çok ciddî ve esaslı bir prob­lem olduğu için, bunun mümkün olduğu kadar dikkatli tetkike başlanmasında fayda ve hattâ zaruret olduğuna şüphe yoktur. Esasen İyeni seçime de fazla bir zaman kalmamıştır. Önümüzde bir buçuk yıllık bir müddet kalmıştır. Za­man denilen mefhum o kadar süratle gelip geçiyor ki, insan farkında bile ol­muyor. Kaldı ki, Anayasa hakikaten sa­lahiyetli komisyonlar tarafından ve hat­tâ ilim adamlarımızca münakaşa edile­cek ve incelenecek mühim bir mevzu­dur. Şu halde böyle bir mevzu ne ka­dar erken, ele alınırsa o kadar müspet ve iyi netice verebilir ve acele yapıla­cak bir tâdilden rahat ve müsait bir zaman içinde çalışmanın daha olgun se­mere istihsal edileceğine ne şüphe var­dır.

Seçim sistemine gelince; bu hususta muhalefette sarih olarak nisbî temsil ve yahut da dar bölge usulünden her hangi birisi üzerinde fazla durmamıştır. Yalnız beyanatta işaret edildiği gibi, bu­günkü seçim kanuniyle seçmenlerin ver­dikleri reylerin oy nispetini hakikate yakın aksettiremedikleri ve bunun için de bir ilim heyetinin ihtiyaçları tetkik ederek hükümetin ve muhalefetin dü­şünce ve isteklerini nazarı dikkate al­mak suretiyle bir hal şeklini bulması tavsiye olunmaktadır. Diğer taraftan. tecrübelerle anlaşıldığına ve Başbaka­nın da reddetmediğine göre, mevcut kanunda seçim teminatının takviyesi is­tenilmektedir.

Sayın muhalefet liderinin iliştiği radyo­nun daha tarafsız bir şekle konması, zannederiz ki, bir güçlük doğurmıyacaktır. Çünkü radyo, başka memleketlerde de kullanılan bir vasıtadır. Normal de­mokrasilerin kullanış tarzından istifade etmek suretiyle daha iyi bir şekle ko­nulabilir. Böylelikle muhalefet de tat­min edilmiş olur.

Antidemokratik kanunların kaldırılması ise, iki tarafın da menfaatleri iktizasın­dandır. Ve esasen demokrat iktidar bu hususta muhalefette iken taahhüde gi­rişmiş bir durumdadır.

Kanaatimizce en önemli mesele, parti­zan tesirin devlet idaresinden uzaklaş­tırılmasıdır.

İtiraf etmek lüzumunu duyarız kî. par­tizan tesir bugün geçen yıllar kadar mevcut değildir. Demokrat iktidarın ilk zamanlarında gerçekten bir parti­zan tesiri her tarafta hissediliyordu. Fa­kat Başbakanın son konuşmaları, merkezden parti teşkilâtına yapılan tamim ve sayın Etkeni Menderes'in isabetli ola­rak İçişleri Bakanlığına getirilmesi, bu tesirin azalmasında çok yararlı olmuş­tur. Bununla beraber yer yer bu tesir gene de hissedilmekte ve şikâyetlere ve­sile vermektedir. Eğer bu mesele üze­rinde ciddî ve devamlı durulacak olur­sa, zamanla bu tesirin tamamiyle ber­taraf edileceğine şüphe edilemez. Kaldı ki, normal bir rejim kurmak ve bunu yerleştirmek için devlet idaresi­ni parti politikasından tamamiyle ayır­mak lâzımdır. Bu da ancak, memura hiçbir suretle parti politikacılığı yaptırmamağı ve bir de devlet dairelerinde vatandaşlara seyanen muamele edilme­sini sağlamakla mümkündür. Hakikaten sağlam bir devlet idaresi kurabilmek için, memurun hiçbir endi­şe ve huzursuzluk içinde kalmaması şarttır. İktidar değişiklikleri bile, me­murda bir kaygı ve acaba uyandırmamalıdır. Buna karşılıkta memur taraf tutmanın, iktidara yaranma ve hoş gö­rünmenin veya da hüsnü istimal etme­diği vazifesinin, muhalefete şirin gö­rünmek suretiyle ileride terfi ve taltifi­ne bir fayda vereceği hissine kapılma­nın kendisine asla bir şey temin etmiyeceğini anlamalıdır. Her memur ken­dini emniyette hissetmeli ve Memurin Kanununun nizam ve disiplini içinde vazife duygusiyle çalışmanın tek temi­nat ve yükselme yolu olduğunu sarahat­le bilmelidir.

Mürtecüerle müşterek mücadele, İnkı­lâplarımızın korunmasında fikir birli­ği iş birliği ve el birliği ile ha­reket etmek gibi mevzular üzerin­de durmağa lüzum bile duymuyoruz. Çünkü iktidar ve muhalefet, bu hayatî meselelerde tam bir mutabakat ve an­layış içinde bulunduklarını teyid etmiş­lerdir.

Şüphesiz umumî efkârımız, Başvekilimi­zin nutuklarından sonra muhalefet lide­rinin bu açık beyanatını okumak ve işitmekle geniş bir iç huzura kavuşmuş, olacaktır. Zira, sonu gelmiyecek ve memlekete zarar getirecek mütemadi bir mücadelenin yarattığı huzursuzluk, her vatandaşı derin bir üzüntü ve te­essür içinde düşündürmekte idi.

Milliyetçilerin faşizm metodları

Yazan: Mümtaz Faik Fenik

26 ocak 1953 tarihti Zafer'den

Türk Milliyetçiler Derneğinin, faşist bir zihniyetin temsilcisi olduğuna artık zer­re kadar şüphe kalmamıştır. Dünkü ya­zımızda da İşaret ettiğimiz gibi, bir der­nek adına «Milliyetçilik vasfı takmakla milliyetçi olmaz. Bu kelime, doğrudan doğruya bu cemiyetin, ırkçılık ve kara taassuba dayanan siyasî maksatlarını peçelemek için kullanılmıştır.

Dernek, nizamnamesinin ikinci madde­sinde bu gayelerini açık olarak izah et­miş ve «bütün milliyetçileri teşkilâtlan­dıracağını» bildirmiştir. Bunları kime karşı teşkilâtlandıracak, kimlerle müca­dele edecektir? Cemiyet dışında kalan vatandaşlara karşı mı teşkilâtlandırıla­cak ve onlarla mı mücadele edecektir? Fakat bu vatandaşlar da Türktür, bu va­tandaşlar da milliyetçidir; milliyetper­verdir; ve bunlar da her Türk gibi va­tanına  bağlı  insanlardır.

Demek cemiyet ayırıcı bir zihniyetin, vatandaşları birbirine katmak arzusunun peşindedir! Bir kara gömlekliler ordusu halinde demokratik Türkiyede Mussolini'nin faşizmini ihya edecek ve ayrıca bunda kara taassuptan da faydalanma­ya bakacaktır!.

Mücadele şeklini nizamnamenin üçüncü maddesinin bir paragrafında, «Türk kültürüne vâki tecavüzlerle ve milliyet­çiliğe aykırı fikirlerle, fikir yoliyle mü­cadele edilecek» şeklinde bildirmiştir. Ama derneğin anladığı milliyetçilik, her Türkün sıfatı olan milliyetperverlikten farklıdır. Nizamnamesinde fikir yoliyle mücadeleden bahsettiği halde, progra­mında, milliyetçiliğin tarifinde «fiil» i de   işin  içine  sokmuştur.

Fiil nedir? Fiil, kendi düşüncelerine aykırı düşünceye sahip olanları zorla inkiyad ettirmektir. «Van Sesi» gaze­tesinde okuduğumuza göre, Milliyetçi­ler Derneği Van Şubesi üyelerinden bir öğretmen, dernek yüzünden bu gazete­nin sahibine tecavüz etmiş ve onu dövmiye kalkmıştır. Mesele şimdi adalete intikal etmiş bulunmaktadır. Bu misal, dahi, bu adamların kendi ka­naatlerinde olmıyan insanlara karşı na­sıl bir şiddet usulü takip etmekte ol­duklarını gösterir. Çünkü nizamname­nin yedinci maddesine göre, bu cemi­yete dahil bulunanlar, tıpkı faşist usul­lerinde olduğu gibi, yemin etmekle mü­kelleftirler ve 9 uncu maddesine göre de,, idare heyeti, azalarına vazife vere­bilmekte ve «her âza verilen vazifeyi yapmakla mükellef» tutulmaktadır. İşte Vandaki Öğretmen de, anlaşıldığına gö­re, idare heyeti tarafından verilen va­zifeyi yerine getirmek için bir gazete­ciye tecavüz etmişi Ve tarifteki «fiil» i yerine getirmiştir.

Güya dernek siyasetle uğraşmıyacaktır. Fakat yaptıkları sade siyaset de değil, doğrudan doğruya faşizm istibdadıdır. Bunlar mürtecilerden daha keskin bir silâhla cemiyet nizamına saldırmakta­dırlar. Çünkü kılıçları bir tarafı taassup, diğer tarafı, aşırı milliyetçilik olmak üzere iki taraflıdır. Ve ayrıca ilmî ve ta­lebe teşekküllerine girmeyi, il, ilçe ve köylerde şubeler açmayı hedef almışlar­dır. Böylece faşizm politikasını yürüt­mek için güya ana kaynakları ellerinde bulunduracaklardır.

Sorarız: Bu kimin işine yarar? Bu ayı­rıcı zihniyetin doğrudan doğruya ko­münizmin işine yarıyabileceğini söyle­mek için kehanete ihtiyaç yoktur.

Şimdi bir sual varit olabilir: Böyle ta­assubu ve aşırı cereyanları ele alıp, din­le politika yapmaya kalkan bir cemiyete İçişleri Bakanlığı vaktiyle nasıl müsa­ade etmiştir? Nizamnamesi tetkikten geçmemiş midir? Geçti ise nasıl tasvip edilmiştir?

Bizi de hayretler içinde bırakan nokta işte budur. Cemiyetler Kanununa, Türk Ceza Kanununa aykırı bir şekilde ku­rulan böyle bir cemiyete müsaade et­memek ve nizamnamesini tasdik etme­mek gerekirdi! İçişleri Bakanlığının bu nizamnameyi tetkik eden hukuk müşa­virleri çok hatalı bir yolda yürümüşler­dir. Çok yanlış hareket etmişler ve bu­günkü vaziyetin meydana gelmesine se­bep olmuşlardır. Unutmamak lâzımdır ki, evvelki gün lideri devlet emniyetini bozmak suçundan dolayı tevkif edilen ve daha evvel mahkeme karariyle feshe­dilmiş bulunan «İslâm Demokrat Parti­sinin» nizamnamesini tetkik edip tasdi­kini temin edenler de aynı hukuk mü­şavirleridir. Asıl bunlar hakkında icabeden takibatın yapılmasını istemek lâ­zımdır.

Kökü dışarda olan tarikler

Yazan:  Mümtaz Faik Fenik

19 ocak   1953  tarihli  Zafer'den

Bütün dünya, bu harb sonunda iki parçaya bölündü: Biri hür milletlerin ka­bul ettiği demokrasi cephesi, diğeri esir milletlerin boyun eğdikleri komü­nizm!...

İkinci Cihan Harbi, milletlerin hürriyet ve istiklâllerini korumak endişesiyle yapılmış ve bundan kâfi bir netice alına­cağı umulmuştu. Fakat sonunda, mütearrızın sadece isim ve şekil değiştirdiği görüldü: Hitler Almanyası yerine Stalin Rusyası! Nazizm yerine komünizm!. Metod, aynı metoddur; çalışma tarzı ay­nı çalışma tarzıdır. Dâvanın esası, her ne suretle olursa olsun dünyayı Rus nüfuzu altına almaktır. Komünizm, bu gayeyi kuvvet darbesiyle tahakkuk etti­rebileceği yerlerde kolaylıkla neticeler elde etmiştir. Harb sonunda kurtarıcı gibi girdiği memleketlerde emperyalist gibi kalmıştır. Romanya, Bulgaristan, Polonya, daha birçok Avrupa memleket­leri bu meyanda sayılabilir. Halbuki, iştihası bunlarla bitecek, tıkanacak gibi değildir. O, tam bir dünya hâkimiyeti peşindedir. Fakat bazı memleketler var­dır ki, birer çetin ceviz gibidir. Kolay­lıkla kırılmaz, kırılsa da soyulmaz ve nihayet Rusyanın buralara s aldırabilme­si için bir üçüncü dünya harbini gözü­ne alması gerektir. Bunun tarihî mes'ulîyetini hadi bir tarafa bırakınız, fakat muvaffakıyetsizlik ânında, harbi sevk ve idare edenlerin Nazi ileri gelenleri gi­bi başlariyle ödeyecekleri sorumluluk­ları vardır! İşte bu ihtimal karşısındadır ki, komünizm, muhtelif memleket­lerde el altından işlemeye ve böylece kaleyi içinden fethetmek yolunu ken­disine daha uygun bulmuştur.

Türkiye, her emperyalist için aşılmaz bir barajdır. Türk tarihi, bunun böyle olduğunu ispat eden delillerle doludur. Ve nihayet Türkiyeye yapılacak bir te­cavüzün bütün Avrupa cephesini hare­kete geçireceği muhakkaktır: O halde komünizm için yapılacak iş, Türkiyeyi için için çürütmiye ve kemirmiye bak­maktır'

Kızıl ajanlar, Türkiye sefalet muhitle­rinde dahi işlerini yürütemezler Bu ba­kımdan Türkiye, Avrupanın birçok memleketlerinden farklı bir manzara arzeder. Çünkü Türkler arasında en fa­kir insan dahi, milliyetini, hürriyetini ve istiklâlini milyona satmıyacak dere­cede vatanperverdir, haysiyetlidir ve şe­reflidir. Bu bakımdan komünizm, Türkiyede işlemek için hiçbir vasat bulamaz!. O halde yapılacak iş nedir? Yapılacak İŞ, birtakım ihtirasları tahrik ederek, bazı manevî kıymetleri somürerek Türk bütünlüğünü sarsmak ve sarstıktan son­ra da paralamak!.

Türkiyede irticaî hareketlere başvuran­ların bu işi yalnız başlarına mı yaptık­larını zannediyorsunuz? Kuklaları oyna­yan eller de başka ipler vasıtasiyle ha­rekete geçirilmektedir. Eğer derinine gi­derseniz görürsünüz ki, bu hareketle­rin kökü dışarıdadır. Ve muhakkak ki bir tahrikçi ajana bağlı bulunmaktadır. İşte ortaya Nur Cemiyeti diye bir cemi­yet çıkmıştır. Daha evvel bir yabancı memleketteki Nur Cemiyetinin kara ba­sma teşvik telgrafları çektiği göz önüne alınacak olursa, suyun başını kimin tut­tuğu çok daha iyi anlaşılır. Elbette o yabancı memleketteki Nur Cemiyetinin şu ve yahut da memleketteki bir başka Nurcularla ve yahut Sefaretlerle alâkası vardır!

Bu son hâdise dahi gösteriyor ki irti­cain kökü mis gibi dışarıdadır! Ve tah­rikler oradan gelmektedir.

Aşırı ve ayırıcı cereyanlardan hangisi­ni ele alırsanız alınız, bu müşahedeyi teyid edecek deliller görebilirsin!?. Bel­ki bunların ilk plânda göze çarpan şah­siyetleri, doğrudan doğruya kökü dışa­rıda olan hareketlere âlet oldukların­dan habersizdirler. Çünkü ya olup bi­tenleri göremiyecek derecede gaflet içindedirler; bundan dolayı ihanetlerini samimiyetle yapmaktadırlar: yahut da hiç bir dedikoduya kulak vermiyecek derecede gözlerini bir ihtiras bürümüş­tür; ve ikbal gayelerine vâsıl olmak için, memleketin yüksek menfaatlerini ayaklar altına ..almaktan ve millî guru­ru bir basamak yapmaktan çekinmezler... Ama müdebbir bir iktidar, her şe­yi vakit ve zamanında görecek, teşhisi­ni koyacak ve tedbirlerini ona göre alacaktır.

Türkiyeyi zorla ele geçiremiyeceklerini bilen dış tahrikçilerin ne gaye takip ettikleri malûmdur. Bu ayırıcı cereyan­ların bilerek bilmiyerek bunlara âlet oldukları meydandadır, O halde ortada memleketin bekası gibi mühim bir mev­zu vardır. Mücadele de elbette bu mevzula mütenasip olarak yapılacaktır. Bizim burada işaret etmek istediğimiz şey şudur: Bu mücadelede vatandaşla­ra da düşen birtakım mühim vazifeler Vardır. O da iktidar, bu meselelerle ciddî  surette meşgul olurken vatandaşların da çok müteyakkız olması ve millî sağlığın korunmasında iktidarın kanunî gayretlerine elden geldiği ka­dar manevî yardım yapmasıdır.

Demokrat Partide tasfiye?

Yazan:   M.   Nermi

30 ocak  1953 tarihli  Yeni  İstanbul'dan

Demokrat Partide birtakım tasfiyeler yapılacağını, daha doğrusu, yapılmak istendiğini gazetelerde okuyoruz. Biz, ilkönce, bu haberlerin nerden sızdıkla­rını biliyoruz. Her partinin, ister iste­mez birkaç zümresi vardır. Bunlar, kendi aralarında, çekişirler. Görüşleri de birbirinden farklıdır. Sırası gelir, bir partinin sol kanadı tam demokrat oldu­ğu halde, sağ kanadı koyu mürteci ola­bilir. Partinin kuruluşuna, programına, Önderlerin taktik anlayışlarına bağlı bir şeydir bu... Bir partide yapılması düşü­nülen tasfiyenin sebepleri bilinmedikçe, müsbet bir fikir söylemek güçtür. De­mokrat Partide böyle bir ihtiyaç duyu­luyor mu acaba? Duyuluyorsa niçin? Bunlar bizim henüz apaçık bilmediğimiz şeylerdir. Yalnız, Demokrat Parti­nin, birtakım, program dışı hareketlere karşı bundan böyle ilgisiz kalmak iste­mediğini seziyoruz. Partinin verimli ça­lışması için de başka bir yol yoktur.

Demokrat Partililerden bazılarının orta­da hiçbir program yokmuş gibi, hareket ettiklerini biliyoruz. Bu parti devrim umdelerine, Halk Partisi ölçüsünde bağ­lıdır. Halbuki; ötede, beride söylenen sözleri, yazılan yazıları gözden geçire­cek olursak kendimizi şüphelere kaptır­mamakta güçlük çekeriz. Parti önderle­rinin böyle düşünmediklerini, geliniz de başkalarına anlatınız. Demek oluyor ti, parti disiplinini ve programını sık sık unutan her partili, kendi politika teşki­lâtı için büyük bir tehlike sayılmalıdır. Biz, onun için böyle bir ihtiyaç duyulmuşsa, Demokrat Partinin tasfiyeye gi­rişmesini doğru buluruz.

Demokrat Partiyi siper yaparak söz söy­leyenlerle yazanlar, faaliyetlerini başlı­ca iki noktada toplamışlardır:

Türk Devrimini  savunanları,  binbir yalana başvurarak lekelemek,

Devrimi  bütün kuvvetiyle  destekleyen gazeteleri yabancılara satılmış birer basın vasıtası gibi göstermek. Soruyo­ruz; Devrim dâvasını savunanlar bütün gazeteleriyle birlikte ortadan kalkarlar­sa, onların dar anlayışlarına göre, De­mokrat Parti ne kazanır? Başlarına ko­caman birer büyük sözü ekleyen basın vasıtalariyle mi, Devrim dâvası güdülebi­lir? Günün birinde böyle bir imkân be­lirirse. Demokrat Partinin de, sonu gel­miştir. Halk Partisinin de. Her bütün­cül parti en tahammülsüz bir politika teşkilâtıdır. Hitler, kendisini işbaşına getiren Millî Alman Partisini hemen da­ğıtmaktan çekinmemiştir. Yobazlar, altı yüz yıllık bir idare hayatında değil bir partiye, en ufak bir fikre bile göz açtırmamışlardır.

Demokrat Partinin genç ve imanlı önder­leri, disipsinsizliğin hem partiye, hem de büyük millet dâvalarına verdireceği za­rarları, az çok anlamışlardır. Yeryüzünde Nasaradan başka bir kültür adı olamıyacağına inanmış birinin partiden atılışı, herhalde, iyi bir adımdır. Öyle anlaşılıyor ki; program dışı taşkınlıklar ilerde, tasfiye ihtiyacını daha kuvvetlen­dirmiş olacaktır. Aynı ihtiyacın Halk Partisinde de duyulmadığını hiç kimse iddia edemez.

Her iki büyük partimiz, dinamik, iman­lı ve sağlam birer devrim teşkilâtı ol­mak zorundadırlar. Böyle bir maksatla kurulmuşlardır zaten... Her partinin gençliği ve mücadele kudreti ise ideal bağlılığı ile ölçülür. Bunu sağlamak fik­riyle girişilen her tasfiye, millet ölçü­sünde önemli bir iştir. Herkes fikrinde hürdür, diyenler var.. Fakat parti adına konuşanlar,, ancak programları çerçeve­sinde hürdürler. Bu fikri benimseme­yenlere karşı yakışan şey de kapı dışa­rı edilmektir.

1 Ocak 1953

 Ankara:

«Amerikanın Sesi» Radyosunda Yılbaşı dolayısiyle bir konuşma yapan Washington Büyükelçimiz Feridun Cemal Erkin, dünya vaziyetine göz gezdirdik­ten sonra müşterek emniyet mevzuu ü-zerinde de durmuş, bu arada şunları söylemiştir:

«Bugün harbin bütün cihanı kaplıyan meş'ur bir yangın haline gelmesi ön­lenmiş ise, beşeriyet bu mazhariyetini Kore'de çarpışan birkaç milletin kahra­man, fedakâr evlâtlarına medyundur. Çünkü Kore tecavüzüne müdahale, dün­yayı tehlikeden koruyacak tek gerçek kudret olan müşterek emniyet mefhumu­nun ilk başarılı tezahürü olmuştur. Ko­re kendi haline bırakılmış olsaydı, mey­danı boş bulan mütecavizin, bugün ko­lunu atmıyacağı saha tasavur edilemez­di.»

Büyükelçi Feridun  Cemal Erkin daha sonra şunları söylemiştir: 

«Dünyanın istikbali ve mukadderatı, mütecavizin değil, mütecavize haddini bildirmeye azimli memleketlerin, bey­nelmilel nizamı kuran ve bu nizamı icab ederse küvetle müdafaaya ahdetmiş olan milletlerin elindedir. Türkiye ve Türk milletinin cihan vaziyetindeki mevkii, işte bu icabı, bu lâzimeyi kavrıyan mil­letler arasında bulunmaktan doğan ro­lün kendisine bahşettiği mutena mev­kidir. Türk milleti bu icabı millet ola­rak anlamış, ve cihanı saran tehlikeye 1 mukavemetin millî birlik ve ahenkle ka­bil olacağını görerek dünyaya millî vah­det ve istikrar numunesi vermiştir. Türk milleti bu icabı aynı zamanda beynelmi­lel cemiyetin, vazifesini müdrik, şuurlu bir uzvu olarak anlamış ve bu rolün şe­refli vecibelerine seve seve katlanarak selâmeti artık maşeri tesanüdle meşrut bir dünyada millî hudutların tecavüze uğrayan milletlerin hudutları ile birleştiği hususundaki ileri cemiyetlere ya­raşır kanaatini birleşmiş milletler hü­viyetinin en olgun bir kavrayışı halinde Atlantik Paktına girmek için mücadele etmiştir. Türkiye Atlantik Paktı kapıla­rını işte bu zihniyetle kendisine açtır­mıştır. Amerika Türkiye'nin pakta alınmasını işte bu zihniyete karşı duyduğu takdir saikası ile teyid ve müdafaa et­miştir. Nihayet Türkiye, Orta-Şark mü­dafaasına da yine bu zihniyetle iştiraki kabul etmiştir.

Karşılıklı münasebetlerimizin güne kuvvetlenerek samimileşerek sıkı bir dostluk ve ittifak hüviyetine erişti­ğini burada .iftiharla takip ve müşahe­de ettiğim Amerika ile mes'ut kaynaş­mamızın mesnet ve sırrı işte bu zihniyet ve ideal birliğinde meknuzdur.»

2 Ocak 1953

 Ankara:

1952 yılının son günlerinde Amerikan basınında Türkiye hakkında şok memnu­niyet verici yazılar neşredilmiştir. Hü­kümetimizin petrol kaynakları hakkın­daki kararı Amerikanın her köşesinde yayınlanan gazeteler tarafından bilhassa övülraektedir.

Beş yüz bin tirajlı Detroit Pree Press gazetesi, ziraî istihsalimizin kaydettiği artışı ele alarak «Cesur Türkler, kom­şuları komünistleri buğday mevzuunda da geride bırakıyorlar»  demektedir.

Türkiyenin komşuları Yunanistan ve Yugoslavya ile yaptığı mütarekelerde alman müsbet neticeler de Amerikan basınında memnuniyetle zikredilmekte­dir.

New-York Times gazetesi, üç memleket arasında bir anlaşma temininin fayda­ları üzerinde duran bir başmakale ya­yınlamıştır. Washington Dailt Newsf Dış işleri Bakanımız Fuad Köprülünün Paristeki beyanatı üzerinde durarak üç memleket arasındaki anlaşmayı «Çok de­ğerli»   olarak  tavsif  etmektedir.

Türkiyeye yapılmakta olan Amerikan yardımının yerine masruf olduğu, bu hususta memleketimizin başkalarına mi­sal teşkil etmesi lâzımgeldiği, birçok başmakalelerde tebarüz ettirilmekte, as­kerî kudretimiz bu münasebetle övülmektedir.

Amerikan basınında göze çarpan diğer bir cihet, gazetelerin Türkiye hakkında­ki bütün haberlere gayet geniş yer ver­mesidir.

Atina:

İzmirdeki Nato teşkilâtında Türk aske­ri temsilcisi General Behçet Türkmen, bugün Atinaya gelmiştir.

Atinada üç gün kalacak, olan General Behçet Türkmen, Yunan Müdafaa Veki­li Cacellopulos ve Yunan askeri şahsi­yetleriyle görüşmelerde bulunacaktır.

4 Ocak 1953

Washington:

United Pres Amerikan haberler ajansı­nın yayınladığı haftalık bültende, Türkiyenin 1952 deki iktisadî durumunun rekor teşkil ettiği, Türk hükümetinin ge­lecek yıllar için ayrıca sağlam esaslara dayanan program hazırladığı belirtile­rek şöyle denmektedir:

«Türkiyenin bugünkü iktisadî kalkınma­sı ziraate dayanmaktadır. Türkiye çeşit­li toprak mahsulleri yetiştiren ve ziraî maddeler istihsal eden bir memlekettir. Türkiyede ithalâtın serbest ve ithal mad­deleri ihtiyacının pek fazla olması ticaret muvazenesinde bir açık husule ge­tirmişse de meleketin süratli iktisadî kalkınması pek yakında bu açığı kapaya-bilecektir. Türkiye evvelce sanayileşme istikametine doğru gidiyordu. Fakat 1951 de milletlerarası kalkınma bankasının tavsiyelerinin de inzimamiyle hükümet ziraat siyasetine dönerek millî iktisadı zıraate istinat ettirmek gibi yerinde bir karar aldı.

Türkiye ithalâtının başında makine, de­mir ve çelik malzeme, akar yakıt ve men­sucat gelmektedir. Türkiye'de yaşayan nüfusun yüzde sekseni ziraatte çalıştığı için buraya ziraat memleketi demek ye­rinde olur. Ormancılık, balıkçılık, sa­nayi ve madenlerde çalışanlar bu nüfu­sun ancak yüzde yedi buçuğunu teşkil ediyor. Bununla beraber 1952 senesin­de her sahada büyük bir istihsal artışı olmuştur. Bilhassa ziraî mahsullerdeki artış hükümete büyük bir cesaret ver­miş bulunuyor. Türkiyedeki iktisadî ge­lişmeye dair rakamlar bu memleket kal­kınmasının ne kadar esaslı olduğuna bir delil teşkil eder. Buğday istihsali 1952 de 6.400.000 ton olup iki sene evvelsi­ne nazaran yüzde 40 fazladır. Arpa istih­sali yüzde 30 fazlasiyle 2.900.00Ö tona çıkmıştır. Diğer hububat çeşitleri 2.242. 000 ton hesap edilmiş, eski rekolteye kiyasen yüzde 40. bir artış göstermiş ve e-kilen arazi de yüzde 35 fazla olmuş­tur.

Türkiye'nin en büyük ihraç maddesi tü­tün ve pamuktur. Bilhassa pamuk büyük bir ehemmiyet kazanmış ve iki sene ev­velsine göre istihsal yüzde 50 artmış­tır.

Türkiye maden istihsalinde de iki senedenberi büyük bir inkişaf kaydetmiş bulunuyor. Manganez, bakır ve krom madenleri bakımından memleket kaynak­ları zengin olup istihsal de çok artmış­tır. Sülfür istihsali de inkişaf yolunda bulunuyor. Memlekette birçok yeni ma­denler işletilmeğe açılmış ve işletilmek üzere faaliyete başlamıştır. Kömür istih­sali 4.730.000 tonu bulmuş ve iç istih­lâki karşıladıktan sonra ihraç olunacak bir vaziyete girmiştir.

Türkiyede büyük sermayeler az, şahsi gelir düşüktür. Demokrat Parti hüküme­ti yavaş yavaş fakat plânlı ve sistemli olarak hususî teşebbüse büyük imkân­lar açmıştır.

Mahallî yatırımlar bakımından Türkiye­nin kudreti mahduttur. Hükümet geçen sene ecnebi sermayenin memlekete gir­mesi için bir kanun kabul etmiştir. Daha şimdiden İstanbulda İngiliz, Amerikan ve Holanda sermayesiyle fabrikalar kurulmuş, kimyevî maddeler fabrikası için geniş sermaye yatırılmıştır. Demokrat Parti hükümetinin aldığı yerinde ve isabetli kararlar ve teşebbüsler neticesinde Tür­kiyede hayat standardı artmış ve art­makta bulunmuştur.

5 Ocak 1953

 Belgrad:

Yugopress ajansının iyi haber alan çev­relerden öğrendiğine göre, Türk Parlâ­mentosundan 17 kişilik bir heyet, ocak ayının 27 sinde Yugoslavyaya varmış olacaktır. Türk heyeti, Yugoslav Federal Asamblesi muhtelif milletler konseyi baş kanı ve federal konsey başkanı tarafın­dan Yugoslavyaya davet edilmiş bulun­maktadır. Heyet, Yugoslavyada 15 gün kalacak ve birçok şehirleri ziyaret ede­cektir.

Türkiye İktisat ve Ticaret Vekili Enver Güreli ile Korgeneral İsmail Hakkı Tunaboylu'nun başkanlığındaki askerî he­yetin Yugoslavyayı ziyaretleri, Belgraddaki siyasî çevrelerde, iki memleket ara­sındaki iktisadî, kültürel, siyasî ve as­kerî sahalarda son zamanlarda müşahe­de edilen yakınlığı daha kuvvetlendir­diği şeklinde mütalâa edilmektedir.

Haber alındığına göre, Yugoslav tica­ret heyeti yakında Türkiyeye gelecektir. Bu heyete federal ticaret odaları başka­nı Stane Pavlic başkanlık edecektir.

7 Ocak 1953

 Washington:

Türkiye'nin petrol siyaseti hakkında son zamanlarda verdiği kararın Amerikan ba­sınındaki müsbet akisleri devam etmek­tedir. New-Meksiko eyaletinde neşredi­len «Albukerk journab gazetesinin «Tür­kiye'nin ileriye doğru attığı adım» başlıklı makalesinde şöyle denilmektedir:

«Türkiye, batının en kuvvetli müttefik­lerinden biridir. Bu memleket, petrol sahalarını devlet kontrolünden çıkarma­ğa ve onları ecnebi sermayesiyle işbir­liği yapmak suretiyle geliştirmeğe ka­rar vermiş bulunmaktadır. Bu, dünya üzerinde mevcut olan bugünkü temayü­lün tam aksine alınmış bir karardır ve iktisadî tecrübelerini batı âlemindekilerle ayni hizaya getirmek için Türkiye tarafından atılan diğer bir ileri adım­dır.

Kendini geliştirmeğe başlayan bir mem­leketin ilk defa böyle bir adım atarak petrolü devlet kontrolünden çıkarması, muhtelif geliştirme programları üzerin­de senelerce Türklerle beraber çalışan Amerikan mütehassıslar üzerinde de müsbet bir tesir uyandırmıştır.

Türkiye'nin hususî teşebbüsü geliştir­mek imkânlarım aradığı muhakkaktır. Bu maksatla kanunlar çıkarılmış ve hu­susî sermayenin işletilmesi teşvik edil­miştir.


 

Türkiye, birçok Avrupa memleketlerinin ve bilhassa koyu ve dar milliyetçi­lik ile hareket eden bazı memleketlerin takip etikleri siyasetin tam aksi yolu seçmiştir.

Türkiye, iktisadî bakımdan büyük yük­ler altında bulunan milletlere, bu şa­şırtıcı durumdan kurtulmaları için yol gösteren bir ışık olabilir.»

«Hartford Courant» gazetesi şunları yaz­maktadır:

«Türkiye petrol meselesinde takip ettiği siyaseti değiştirmektedir. Modernleşme yolunda kaydettiği ilerlemelerle batı dün yasını hayretler içinde bırakan Türkiye, yabancı memleketlerdeki ilgililerin Türkiyeye gelip petrol aramakta işbirliği yapmaları  arzusunu  izhar  etmiştir.

Bu vaziyet, Orta Doğuda mevcut tema­yülleri tamamiyle aksi istikamete çe­virmekte ve ümit verici bir işaret ma­hiyetini taşımaktadır.

Türkiyenin bu karan almasının başlıca âmili, petrolün tasfiyesi ve güney Doğu­daki sahalardan nakil masrafı meselele­rini hal hususunda sürat temini arzusu­dur.

Türkiyedeki Amerikan Büyük Elçisi Mc. Ghee, jeolojik araştırmaların, Suudî Arabistan ve İran'ın zengin petrol taba­kalarının Türkiye sınırları içinde uzadı­ğını göstermesi dolayısiyle Türkiyenin bu hususta pek çok imkânlara sahip ol­duğu kanaatındadır.

Petrol işlerinde devamlı bir şekilde mu­vaffak olmak için batı yardımının haya­tî ehemmiyeti olduğunu Türkiyenin ka­bul etmesi komşularını daha realist bir tarzda düşünmeye  sevkedebilir.»

9 Ocak 1955

 Londra:

«Scostman» isimli İngiliz gazetesinde «Türkler ve Orta - Doğu savunması» baş­lığı altında bir makale yayınlıyan Patrick Maitland, Türkiye'nin Atlantik Pak­tına gireli bir yıl bile olmamasına rağ­men, diplomatik nüfuzunun çok genişle­miş olduğunu kaydettikten sonra vakur ve ihtiyatlı Türk diplomasisinin Orta -Doğu'nun emniyetini sağlıyabilecek ma­hiyette olduğunu, Dışişleri Vekili Pro­fesör Fuad Köprülünün Orta - Doğu sa­vunması teşkilâtının kurulması için yo­rucu mesai sarfettiğini yazmaktadır.

Muharrir yazışma devamla, Türkiye'nin Pakistan'a da önem atfettiğini, Türkiye tarafından Karaşi hükümeti nezdinde ya­pılacak herhangi bir teşebbüsün mem­nunlukla karşılanacağını belirttikten son­ra yazısına şöyle son vermektedir:

«Büyük ihtiyatla ve tam bir istikrar içinde çalışmak Türk diplomasisine has meziyettir. Türk diplomasisi çabuk ba­şarılar peşinden koşmuyor. Fakat son derece ihtiyatlı ve dirayetlidir. Her türlü cesaret kırıcılığa ve muhalefete rağ­men, Türkiyenin Nato'ya girmeyi sağ­lanmasındaki zaferi, ayrıca Orta - Doğu cenahının emniyet altına alınması husu­sunda verdiği vaad ve imkânları da her bakımdan takdire şayandır»

 Washington:

Bugün .kongreye 78.600.000 dolarlık büt­çeyi sunarken Başkan Truman, Birleşik Amerikanın Asya, Pasifik ve Orta Asyanın komünist olmayan memleketleri­ne yardıma devam edeceğinden, hattâ bu yardanı arttıracağından emin bulundu­ğunu söylemiştir.

Önümüzdeki Temmuzda başlayacak mâ­lî yıl için hazırlanmış olan bu bütçede yabancı memleketlere yapılacak yardım yekûnu 7,6 milyon dolar olarak görül­mektedir, fakat bu miktar coğrafî bölge­lere taksim olunmamıştır.

Truman bu bütçede Türkiye ve Yunanistana Karşılıklı Güvenlik tahsisatın­dan 340-500.000 dolar ayırmıştır.

«Avrupa dışında dünya nüfusunun takri­ben yansına mâlik olan birçok dost memleketler mevcuttur ki, tabiî zenginlikle­rine rağmen hür millet olarak mevcu­diyetlerini tehdit eden şartlarla müca­dele etmektedirler.

Sovyet emperyalizmi tehdidine karşı ko­yabilmeleri için Hindicini ve Filipinler gibi memleketler iktisadî yardımdan fay­dalanmalıdır.

Natoya iştiraklerinin devamını sağla­mak için Türkiye ile Yunanistana ya­pılan yardım devam etmelidir.

Ayrıca, bu memleketlerin askerî kudret­lerini azamî nisbette arttırmak için Tür­kiye ile Yunanistana yapılan askerî yar­dım programına da devam edilmelidir. Bu memleketlerin Nato plânlarına işti­raklerinden doğan yeni ihtiyaçlarına da hususî bir dikkat gösterilmelidir.


 

Aynı zamanda Ortadoğudaki diğer mem­leketlere de askerî yardım yapılmalıdır.

14 Ocak  1953

Strasbourg:

Umumî meseleler komisyonunun bugün­kü toplantısında söz alan Türk murah­hası M. Kapani şunları söylemiştir:

«Avrupa konseyi çalışmalarına başladığı gündenberi, büyük bir Avrupa tarafta­rı olmaktan biran olsun vazgeçmedim. Ön safta bulunan altı millet birleşmek teşebbüsünde bulunduğuna göre, rolü­müz, onların bu hareketlerine mani ol­mak değil aksine olarak arzu ve teşeb­büslerinin muvaffakiyete erişmesi için bütün kuvvetlerimizle onlara yardım et­mektir.

Esasen Almanya ile Fransa'nın yakın­laşması ile elde edilen ilk netice bizi sevinç içinde bırakmıştır. Çünkü bu iki memleket arasındaki yakınlaşma sulhun esas  şartlarından biridir.

16  Ocak  1953

Ankara:

Yugoslav hükümetinin daveti üzerine, Dışişleri Vekili Profesör Fuad Köprü­lü Yugoslavyaya resmi bir ziyarette bu­lunmak için, ayın 18 inci günü akşamı İstanbuldan kalkan trenle Belgrad'a ha­reket edecektir. Dışişleri Vekiline vekâ­let müsteşarı Nuri Birgi. daire reislerin­den Adnan Kural, hususi kalem müdürü Sadi Eldem ve ikinci daire ikinci şu­be müdürü İsmail Soysal refakat edecek­tir.

Profesör Fuad Köprülü, Yugoslavyada beş gün sürecek olan bu ziyaretini taki­ben, Yunanistan hükümetinin davetine icabetle Atinaya da resmi bir ziyarette bulunduktan sonra, memleketimize av­det edecektir.

17ocak 1955

Strasburg:

Avrupa Konseyi istişare meclisinde si­yasî ve iktisadî müzakerelere iştirak eden Türk delegesi Hayreddin Erkmen, Türkiye'nin durumunu anlatarak Avru­palı arkadaşları karşısında, ticaret mu­vazenesinin açığını kısmen altın ile ö-demek mecburiyetinde kalmış olduğunu gerek kendi ekonomisi gerekse Avrupa ekonomisinin iyiliği için mecburen liberasyon yoluna gitmiş bulunduğunu be­lirtmiştir.

Türk delegesi, Avrupa İktisadî İşbirliği Teşkilâtı dahilinde Türkiye'nin üye memleketler arasında gerek istihsal ge­rekse istihlâk bakımından büyük müba­dele imkânları arzettiğini söylemiştir.

Hayredin Erkmen, Türkiyenin ziraî istih­salinin 1950 yılına, nazaran 3 misli arttı­ğım ve dış ticaretinin de halen 1950 ye nisbetle iki misli olduğunu, nihayet da­hili yatırımların (amme ve hususi) da ayni seneye nisbetle üç misli arttığını ilâve etmiştir.

Türk delegesi, ayrıca Türkiyede yaban­cı sermayeyi teşvik etmek için çıkarı­lan kanunun yeni ufuklar açtığını be­lirterek beyanatının sonunda şunları söylemiştir:

«Halihazır şartlar altında. Avrupa Tedi­ye Birliği tam ve memnuniyet verici hal­de değildir ve Avrupa çerçevesi dahilin­de bir yatırım teşkilâtı kurulması lâ­zımdır.»

19 ocak  7953

Gümlücine:

Dışişleri Vekilimiz Prof. Fuad Köprülü'nün  bulundukları tren  bu  sabah  Türk Yunan hududuna vardığı sırada, buraya kadar kendilerine  refakat  eden Yugos­lav maslahatgüzarı veda ederek ayrılmış ve Meriç Valisi ile bir askeri mihman­dar ve bir tercüman trene gelerek Yu­nan hükümeti  adına kendilerini  selâm­lamışlar ve vilâyet hududuna kadar re­fakat etmişlerdir

Trenimiz, saat on buçukta vilâyet mer­kezi Dedeağaca geldiği zaman, garda as­kerî ve mülkî erkân Dışişleri Vekili­mizi resmi törenle karşılamışlardır.

Prof. Fuad Köprülü burada trenden ine­rek selâm resmini ifa eden ihtiram kı­tasını teftiş etmiş ve garda bir müddet istirahat eylemiştir.

Bu münasebetle kendisine Yunan içki­si ve şekerlemeleri ikram edilmiş ve samimi  hasbihallerde  bulunulmuştur.

Dışişleri Vekilimizin gelişi münasebetiy­le istasyon Türk ve Yunan bayraklarıyla donatılmış ve civardan gelerek etrafı dolduran kalabalık halk kitlesi tezahürat ta bulunmuştur.

Prof. Fuad Köprülü Dedeağaçtan ayrılışında da yine askerî merasimle uğurlanmıştır.

Dışişleri Vekilimizin geçişini haber alan civar halkı Türkiye Dışişleri Vekilini se­lâmlamak üzere tren güzergâhında top­lanmış bulunuyordu. Geçilen yollardaki bütün istasyonlar Türk ve Yunan bayraklarıyla donatıl­mıştı.

Rodop vilâyet hududuna gelindiği za­man, Meriç Valisi veda ederek ayrılmış ve orada Rodop Valisi ile Gümlücine başkonsolosumuz Nazif Beyazidoğlu tre­ne gelerek Prof. Fuad Köprülü'yü selâm­lamışlar ve kendisine refakat etmişler­dir.

 Londra:

Avrupa Konseyi İstişare Asamblesi köy ve bölge işleri komisyonu tarafından umumî raportörlüğe seçilen Türkiye mu­rahhası Zeyyad Ebüzziya konseyin çalış­maları hakkında Londra radyosuna bir beyanat vermiştir.

Türkiye murahhası bu beyanatında şöy­le demektedir:

«Avrupa istişare meclisinin -fevkalâde toplantısında bulunuyoruz. 1949 senesin­de kurulan bu meclisin gayesi, Avrupa birliğini meydana getirmektir. Bizimle beraber 15 Avrupa devletinin iştirak et­mekte olduğu bu meclis dört seneden beri, Avrupa Birliği gayesi etrafında dur­madan çalışmaktadır. İstişarî meclisin âzası olan bu devletler arasında asırlar boyunca binbir türlü sebepler dolayısiyle meydana gelmiş olan ayrılık ve ihti­lâfları bu kadar kısa bir zamanda orta­dan kaldırmanın muhal olduğunu takdir edersiniz. Bununla beraber, bütün âza devletlerin, birleşmek gayesi etrafında sarfettikleri samimî faaliyet müsbet ne­ticelerini vermeğe başlamıştır. Bunun en bariz misali geçen mayıs ayında resmen teşekkül eden Avrupa Kömür ve Çelik Sanayii Birliğidir. Fransa, Alamaya, Bel­çika, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya devletlerinin iştirakiyle meydana gelen bu birliğin gayesi, âza 6 devletin kömür ve çelik sanayiini tek elden idare et­mektir. Bu devletlerin hariciye vekilleri geçen eylül ayında toplanarak bu birliği müstakbel Avrupa ittihadının, Avrupa Federasyonunun bir nüvesi haline getir­mek için çalışmışlar ve bu gayeye eriş­mek için bir anayasa taslağı hazırlamış­lardır. Avrupa istişarî meclisi âzası olup, kömür ve çelik sanayii birliğine katıl­mamış bulunan diğer dokuz devletin bu anayasa hakkındaki düşüncelerini bildir­meleri ve hazırlanan taslağı müzakere edebilmeleri için halen içinde bulun­duğumuz fevkalâde toplantı yapılmak­tadır. Müzakereler henüz sona ermiş de­ğildir. Gayeye henüz varılmamıştır. Fa­kat bu sahada atılmış olan adımlar çok büyüktür. Memleketimizin istikbali ba­kımından hayırlı neticeler elde edeceği­mizi kuvvetle ümid etmekteyiz.»

20 Ocak 1953

 Selanik:

Trenimiz saat 13 te Gümülcineye geldi­ği zaman istasyonda kalabalık bir halk kütlesi Dışişleri Vekilimizi selâmlamak üzere toplanmış, bulunuyordu. Burada be­lediye reisi, Trakya umum jandarma ko­mutanı, konsolos muavinimiz terene ge­lerek Dışişleri Vekilimizi selâmlamışlar, Prof. Köprülü sahanlığa çıkarak halkın tezahüratına mukabelede bulunmuşlar­dır.

Bundan sonra bütün yol boyunca İskeçe, Drama ve Serezde Dışişleri Veki­limiz ayni hararetli tezahüratla karşı­lanmış ve her vilâyet hududunda vali­ler kendisini selâmlıyarak, diğer vilâyet hududuna kadar refakat etmişlerdi.

Saat 19 da Sereze varıldığı zaman, aske­rî ve mülkî erkân trene gelerek Dışişle­ri Vekilimizi selamlamalardır. Bu ara­da Serez merkez komutanı General Tasonis Dışişleri Vekilimize Kore hatırala­rından ve Türk tugayının hatıralarından hararetle bahsetmiştir. General Tasonis Türk - Yunan dostluğunun Korede te­zahür ettiğini ve Türklerle Yunanlıların orada da elele olduklarını belirtmiştir. Dışişleri Vekilimiz gece saat 23 te Selâniğe vasıl olmuşlardır.

Prof. Köprülü, burada Kuzey Yunanis­tan umumî Valisi ve Vekili Stratos, Se­lanik başkonsolosluğumuz ve diğer ya­bana konsoloslarla askerî ve mülki er­kân tarafından askeri törenle karşılan­mışlardır. Dışişleri Vekilimiz gece yan­sım geçe Selânikten hareket etmişler ve tezahüratla uğurlanmalardır.

Selânikte trenden inilmiş ve garda bir müddet istirahat edilerek çay içilmiş­tir.

 Belgrad:

Tanjug ajansı, Yugoslavya'ya beş günlük resmî bir ziyarette bulunacak olan Tür­kiye Dışişleri Vekili Prof. Fuad Köprülü'nün Yugoslav basım tarafından hara­retle karşılanacağını bildirmekte ve bu ziyaretin Balkanlarda barışın muhafaza ve müdafaası için yapılan gayretleri tak­viye edeceğini ilâve etmektedir.

Politika gazetesi, bu mevzuda bazı ya­bancı gazetelerin Köprülü'nün Belgrad'da bir takım müşküllerle karşılaşacağına dair iddialarına cevaben şunları yazmak­tadır:

«Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya'nın gayeleri, sulhun muhafazası olduğu için­dir ki böyle bir müşkülât bahis konusu değildir.

Bu gaye, 3 memleket arasındaki işbirli­ğinin belki de en mühim veçhesidir. Fa­kat Köprülünün ziyareti her iki memle­ketin iktisadî ve kültürel işbirliğinin de kuvvetlenmesini sağlayacaktır.»

Paris:

Yugoslav Tanjug ajansı radyo neşriya­tında aşağıdaki haberi vermiştir:

Türkiye Dışişleri Vekili Profesör Fuad Köprülü bu sabah mahallî saatle, 8 de, Yugoslav Makedonyasının merkezi Üsküb'e vasıl olmuştur. Profesör Köprülü, Gevgeli hüdud istasyonunda Yugoslav gazetecilerine beyanatta bulunarak Yu­goslav milletini dost milletler arasında görmekten fevkalâde memnun olduğunu söylemiş ve sözlerine şunları ilâve et­miştir:

«Uzağı görüş ve basiretlerini takdir et­tiğim Yugoslav devlet adamlariyle yapa­cağımız görüşmelerin, gerek memleket­lerimiz için gerekse bütün dünya için ve bilhassa büyük ve müşterek gaye ve menfaatlerle birbirimize bağlı olarak be­raber yaşadığımız bölge için büyük fay­dalar sağlayacağına eminim.

Belgrad:

Dışişleri Vekilimiz Profesör Fuad Köprü­lü saat 20.17 de Belgrada vasıl olmuş­tur.

Türk ve Yugoslav bayraklariyle donatıl­mış bulunan istasyonda Dışişleri Vekili­mizi Yugoslavya Dışişleri Vekili Popo-viç, Sırbistan hükümeti Reisi, Belgrad Komutanı General Yakçiç, Belgrad Bele­diye Reisi, kordiplomatik ve Türkiye bü­yük elçiliği mensupları karşılamışlardır. Profesör   Köprülü,   millî   marşların   «Ziyaretim münasebetiyle bazı mühim Yugoslav gazetelerinde çıkan yazılardan ve Yugoslav matbuat mensubları tarafın­dan bana daha yolda sorulan suallerden, Yugoslav ricaliyle yapmak fırsatını bula­cağım temasların bu dost memleketin ef­kârı umumiyesinde artık kök salmış olan kardeşliğin hakiki bir itimad içinde ce­reyan edeceği hakkındaki kanaatimi kuv­vetlendirdi. Buraya esaslı şekilde fikir mübadelesi için geldim. Bunun çok fay­dalı ve hayırlı bir merhale teşkil edeceğine kaniim.»

Belgrad:

Yugoslav Dışişleri Vekili Kotcha Popoviç bu sabah, Yugoslavyaya bir resmî ziyaret yapmakta olan Dışişleri Vekili Prof. Fuat Köprülüyü kabul etmiştir. Bu görüşmede Yugoslavyalım Ankara Bü­yük Elçisi Radovanoviç ile Türkiye'nin Belgrad Büyükelçisi Agâh Aksel de ha­zır bulunmuşlardır.

Öğleden sonra Yugoslav Dışişleri Veki­li, Fuat Köprülü şerefine Belgrad'daki Federal icra konseyi sarayında bir ka­bul resmi verecektir.

Belgrad:

Türkiye Dışişleri Vekili Prof. Fuad Köprülü'nün Yugoslavya'yı ziyaretini tefsir eden Demokrat Trieste gazetesi, «Bu zi­yaret, iki memleket arasındaki dostane işbirliğinin delilidir.» demektedir.

Müstakil Corriere de Trieste gazetesi de «Dünya, Balkan yarımadasında sürekli işbirliğinin temelini kurmaya çalışan Türkiye ve Yugoslavya arasındaki dost­luğu ancak menunlukla karşılıyabilir» di­ye yazmaktadır.

Belgrad:

Türkiye Dışişleri Vekili Prof. Fuad Köp­rülü, bu sabah beraberinde Türkiye'nin Belgrad Büyükelçisi Agâh Aksel ile Yugoslavyanın Türkiye Büyükelçisi Lijobo
Radovankoviç olduğu halde Yugoslav Dışişleri Vekili Kocepopoviç'i ziyaret et­
miştir. Kocepopoviç, Türkiye Büyükelçiliğine gi­derek Prof. Fuad Köprülünün ziyaretini iade edecektir.

Belgrad:

Dışişleri Vekilimiz Fuad Köprülü öğle­den sonra şehirde otomobille kısa bir gezinti yapmış ve müteakiben Yugoslavya Dışişleri Vekâletine giderek, Yugoslavya Dışişleri Vekili Popoviç ile temaslarına başlamıştır.

Bu görüşmelerde Dışişleri Vekâleti müs­teşarı Nuri Birgi, Dışişleri Vekâleti umum müdürlerinden Adnan Kuran ve Türkiyenin Belgrad Büyükelçisi Agâh Aksel bulunmuşlardır.

Yugoslavya Dışişleri Vekilinin yanında Dışişleri Vekâleti büyük elçilerinden Yosip Djerdja ve Yugoslavyanm Türkiye Büyükelçisi Radovonoviç hazır bulunmuşlardır.

Karşılıklı fikir teatilerinden ibaret olan görüşmeler tam bir dostluk havası için­de cereyan etmiştir.

Belgrad:

Yugoslav Dışişleri Vekili Popoviç bu ak­şam saat 18.30 da Yugoslav icra heyeti binasında Dışişleri Vekilimiz Prof. Fuat Köprülü şerefine bir kabul resmi tertip etmiştir.

Bu kabul resminde Yugoslav Millî Mü­dafaa, Dahiliye, Maliye ve Sanayi vekille­ri, icra heyeti reis ve azaları Türkiyenin Belgrad Büyükelçisi Agâh Aksel, Yugoslavyanın Ankara Büyükelçisi Radovo­noviç, Türkiye Dışişleri Vekâleti Müste­şarı Nuri Birgi, Hususî Kalem Müdürü Sadi Eldem, Dışişleri Vekâleti umum müdürlerinden Adnan Kuran, kordiplo­matik, yerli ve yabancı basın mepsuplarıyla Yugoslavya yüksek şahsiyetleri ha­zır bulunmuşlardır.

Kabul resmi samimi bir dostluk havası içinde cereyan etmiştir.

Belgrad:

Dışişleri Vekilimiz Prof. Fuad Köprülü Yugoslav Cumhurreisi Mareşal Tito ile görüşmek üzere bu akşam saat 22.30 da   Brioni'ye   müteveccihen  Belgraddan

ayrılmıştır.

Dışişleri Vekilimiz tezahüratla uğurlanmışlardır.

22 ocak 1953

Belgrad:

Yugoslav Cumhurreisi Mareşal Tito bu akşam saat 18.30 da Türkiye Dışişleri Vekili Prof. Fuad Köprülüyü kabul etmiş Yugoslav Dışişleri Vekili, Yugoslavyanın Ankara Büyükelçisi Ljubomir Radovanoviç, Türkiyenin Belgrad Büyükelçisi Agâh Aksel ve Yugoslavya Dışişleri Ve­kâleti protokol şefi Solon Msmodlaka bu görüşmede hazır bulunmuşlardır.

 Brion:

Mareşal Tito bu gece, Türkiye Dışişleri Vekili Profesör Fuad Köprülü şerefine bir ziyafet vermiştir.

Türkiye'nin Belgrad Büyükelçisi Agâh Aksel, Türkiye Dışişleri Vekâleti Müs­teşarı Nuri Birgi, Türkiye Dışişleri İc­ra Konseyi Başkan muavini Edvard Kar-delj, Yugoslavya Dışişleri Vekili Koteha Popoviç, Yugoslavya'nın Ankara Büyük Elçisi Lubomir Radovanoviç, Dışişleri Vekâleti büyük elçilerinden josip Djerdja ve protokol şefi Dr. Slovan Smodlaka ziyafette hazır bulunmuşlardır.

Yugoslav Cumhurreisi Mareşal Tito, Tür­kiye Dışişleri Vekili şerefine kadehini kaldırarak, profesör Köprülünün ziyare­tinin, dostane işbirliğinde daha şimdi­den uzun mesafe kat edilmiş olduğunun delilini teşkil ettiğini belirmiş ve de­miştir ki:

«Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya'yı ilgilendiren birbirine benzer birçok me­seleler vardır. Bunlar, aynı düşman ta­rafından tehdit edilen bağımsızlığımız, toprak bütünlüğümüz ve Balkan yarıma­dasının barışı bakımından menfaatleri­mizi teşkil eder.»

Mareşal Tito, tecavüzü önleme ve dün­yanın bu kısmında barışı muhafaza için işbirliğinin geliştirilmesi ve müşterek tedbirler alınması hakkında görüş teati­si imkânları nazara alındığı zaman, Tür­kiye Dışişleri Vekilinin Yugoslavya'ya gelişinin derin bir mâna taşıdığını ilâve etmiş ve     şöyle  demiştir

«Eminim ki üç memleketin Balkan ya­rım adasında böyle bir işbirliğine giriş­meleri barışı seven bütün memleket ve hükümetler tarafından tasvip edilecek­tir.

Balkanlarda barış ve istikrar temininin dünya barışının kuvvetlenmesinde büyük yardımı olacak ve mütecavizin Avrupa'­nın bu kısmında taarruza geçmek ihtimalerini azaltacaktır.»

Mareşal Tito bundan sonra, her üç mem­leketin dahilî sistemlerinin aynı olma­makla   beraber,   barışçı   hürriyetlerinin muhafazası, bağımsızlıkları ve toprak bü­tünlükleri, olarak hülâsa edilen emelle­rinin aynı olduğunu ilâve ve şöyle de­vam etmiştir:

«İşbirliğimiz, dürüst niyetlileri hiçbir za­man tehdit etmemektedir. Bu, barışçı, yapıcı ve sadece bizim için değil, aynı zamanda bütün barışsever milletler için faydalı bir işbirliğidir.

Bu işbirliğinin, müşterek menfaatlerimi­zin müdafaası için en müessir şekilde de­vam edeceğine kaniim.

Biz şimdiye kadar resmî antlaşmaların miletlerimizin hayatî menfaatlerinden do gan hakiki bir işbirliği kadar mühim ol­madıklarını her zaman beyan etmiş bulu­nuyoruz. Hayatî menfaatlerimizi ve bun­ların maruz bulunduğu tehlikeleri müd­rik olduğumuz içindir ki, işbirliğimiz hakiki ihtiyaçlara uygun olarak bugünkü mileüerarası durumla hemahenk ve memleketlerimizin kendilerine has te­lâkkilerine muvafık bir şekilde gelişmek­tedir.

Resmi mükellefiyetler, münasebetleri­mizin istikbalde normal bir şekilde ge­lişmesine mâni teşkil etmez. Bizce bu mükellefiyetler, yapılması lâzım gelen şeyi teyid  etmektedir.»

Mareşal Tito, Türkiye Cumhurreisi Ce­lâl Bayar'ın sıhhatine, Türk milletinin refahına ve Türkiye Dışişleri Vekilinin afiyetine kadehini kaldırarak sözlerini bitirmiştir.

Mareşal Tito'nun nutkuna cevap ve­ren Türkiye Dışişleri Vekili Profesör Fuad Köprülü, üç memleket arasındaki yakınlaşmanın istinad ettiği başlıca pren­sipler hakkında bir görüş birliği mev­cut olduğu hususundaki kanaatini ifade ederek demiştir ki:

«.Bugünkü dünyada barışı seven bütün hür memleketler, kendilerini tehdit eden tehlikeye înukavemet etmek için müşterek bir müdafaa plânı kurmalıdır­lar. Üç memleket arasındaki işbirliği mühim bir bağ teşkil edecektir. Şekille­rin kıymeti haiz olduğu aşikârdır. Fakat her şeyden daha mühim olanı hakikat­lerden mülhem bir hal çaresine var­mak iradesiyle, anlayış havası içinde, realist bir şekilde ve tamamiyle müşah­has olarak aynı gayeyi ilgilendiren bü­yük bir eser için anlaşma ve bunun maddî hüviyetidir.

Paris:

Fransada ilk defa olarak Türk müzele­rinde şaheserleri bir araya getiren «Türk San'at İhtişamı» sergisi bu sabah Dekoratif San'atlar Müzesinde, Güzel San'atlar Müsteşarı Andre Carnu ve Türkiyenin Paris Büyükelçisi Numan Menemencioğlu'nu temsilen Elçilik Müsteşarı Cahid Hayta tarafından resmen açılmıştır.

26 nisana kadar açık kalacak olan bu müzeyi Fransa Reisicumhuru ve Madam Auriol salı günü ziyaret edecekler­dir.

Açılış merasiminde, San'at ve Edebiyat Direktörü Jacques Jaujard, Türkiye Millî Eğitim Vekâleti Eski Eserler Mü­zeler Umum Müdürü Cahid Kınay, De­koratif San'atlar Müzesi Müdürü Jacques Gue'rin, Fransa' Müzesi Müdürü Georges Salle, Dışişleri Bakanlığı Kül­tür Mübadele Dairesi Reisi Charles Lucet ve Fransa - Türk Komitesi Başkam Louis Hermitte de hazır bulunmuşlar­dır.

Ankara:

Yugoslav Parlâmentosunun davetlisi olarak Yugoslavyayı ziyaret edecek olan sabık Millî Savunma Vekili Hulusi Köymenin başkanlığındaki heyetin bir kısmı bu akşam İstanbula hareket et­miştir.

Heyet, garda Büyük Millet Meclisi Baş­kanı Refik Koraltan, Başvekil adına Müsteşar Ahmed Salih Okur, Büyük Millet Meclisi Başkanvekillerinden Fik­ri Apaydın, Muzaffer Kurbanoğlu, ve Yugoslav Sefareti erkânı tarafından uğurlanmıştır.

Heyet, pazar günü İstanbuldan Yugoslavyaya hareket edecektir.

Brioni:

Yugoslav Cumhurreisi Mareşal Tito, bu sabah Türkiye Dışişleri Vekili Prof. Fuad Köprülüyü kabul ederek, Güney Doğu Avrupada sulhun temini ve iki memleketi alâkadar eden diğer mesele­ler hakkında kendisiyle iki saat görüş­müştür. Bir görüş teatisi mahiyetini haiz bulunan bu görüşme, samimî ve dostane bir hava   içinde   cereyan   etmiştir.

Görüşmelerde Türkiyenin Belgrad Bü­yükelçisi Agâh Aksel, Türkiye Dışişleri Vekâleti Müsteşarı Nuri Birgi. Türkiye Dışişleri Vekâleti Umum Müdürlerin­den Adnan Kuran, Yugoslav Federal İcra Konseyi Reis Muavini Edouard Kardelj, Yugoslav Dışişleri Vekili Koca Popoviç, Yugoslavyanın Ankara Büyük­elçisi Lubomir Radovanoviç, Yugoslav Dışişleri Vekâleti Büyükelçilerinden Jossip Djerdja, Protokol Şefi Dr. Slovan Smodlaka hazır bulunmuşlardır.

Mareşal Tito, Türk misafirlerini yeme­ğe  alıkoymuştur.

Belgrad:

Türkiye Dışişleri Bakanı Prof. Foad Köprülü, yarın sabah saat 7,25 te Belgrada varmış olacaktır.

Prof. Fuad Köprülü, saat 17 de bir ba­sın konferansı yapacaktır.

Akşam saat 22 de, Türkiyenin Belgrad Büyükelçiliğinde büyük bir kabul res­mi  tertip  edilecektir.

24   ocak   1953

İstanbul:

Yugoslavya Parlâmentosunun davetlisi olarak, eski Millî Savunma Vekili Hu­lusi Köymen'in başkanlığında Belgrada gidecek Meclis Heyetimiz bu sabahki ekspresle Ankaradan şehrimize gelmiş­tir.

Heyet, yarın şehrimizden Yugoslavyaya hareket edecektir.

Atina:

Türkiye Dışişleri Vekili Profesör Köp­rülü, pazartesi akşamı mahallî saatte 19.40 da Semplon Ekspresiyle Belgrad' dan Atina'ya gelecek ve Grande-Bretangne Oteline inecektir. Prof. Köprülü salı sabahı meçhul asker abidesine bir çelenk koyacak ve müteakiben saraya gi­derek defteri mahsusu imzalayacaktır. Fuat Köprülü, o gün öğle yeme­ğinde Yunan Dışişleri Vekili Stefanopulos'un misafiri olacak ve akşama Baş­vekil Papagos tarafından bir ziyafet ve müteakiben bir resmi kabul verilecek­tir. Çarşamba günü akşama Türkiye Büyük­elçiliği tarafından bir ziyafet verilecek­tir.

Profesör Köprülü, perşembe akşamı sa­at 18.45 te Türkiyeye dönmek üzere trenle  Atinadan  ayrılacaktır.

Ankara:

Dışişleri Vekili Profesör Fuad Köprülü­nün Yugoslavyayı ziyareti münasebetiy­le  şu tebliğ neşredilmiştir:

«Türkiye Dışişleri Vekili Profesör Fuad Köprülünün Yugoslavyaya yaptığı beş günlük resmî ziyaret esnasında bir ta­raftan Profesör Fuad Köprülü, diğer taraftan da Yugoslav Dışişleri Nazırı bay Koca Popoviç arasında görüşmeler yapılmıştır.

Profesör Fuad Köprülü, Cumhurreisi Josip Broz Tito tarafından kabul edil­miş, bu kabulde Federal İcra Konseyi Reis Muavini Edvard Kardelj ve bay Koca  Popoviç  hazır  bulunmuşlardır.

Görüşmelerde, iki memleket, mevcut iş­birliğinin genişletilmesi ve bilhassa müşterek emniyetleri bakımından ilgi­lendiren günün meseleleri ve aynı za­manda dünyanın bu kısmında sulhun idamesi için ehemmiyet arzeden diğer meseleler hakkında etraflı fikir teati­sinde  bulunulmuştur.

Sulh ve emniyetin korunması sadedinde iki memleketin müstakbel işbirliğinin şekil ve istikametine sarih bir mahiyet verilmesi lüzumu hususunda tam bir gö­rüş  birliği teessüs  etmiştir.

Gürüşmeler samimî dostluk, itimad ve karşılıklı tam bir anlayış havası için­de  cereyan  etmiştir.

Belgrad:

Dışişleri Vekilimiz Profesör Fuat Köp­rülü, bu sabah Belgrad'dan 15 kilometre mesafedeki Avala Tepesinde bulunan Meçhul Asker Âbidesine giderek mera­simle çelenk koymuştur.

Dışişleri Vekilimiz ve maiyetleri, kar­larla kaplı bulunan yollardan geçerek bütün Belgrada hâkim bulunan Avala Tepesine gelmiş ve burada Yugoslav Dışişleri Vekili Koca Popoviç tarafından karşılanmışlardır.

Bu sırada bir ihtiram kıtası selâm res­mini ifa etmiş ve Profesör Köprülü me­rasim kıtasının önünden geçmiştir.

Müteakiben Dışişleri Vekilimiz Meçhul Asker Âbidesine çelengi koyduğu sırada askerî bando Türk-Yugoslav millî marşlarını çakmıştır.

Merasimi müteakip Dışişleri Vekilimiz ve maiyeti Belgrada dönmüşler ve öğle yemeğini   hususî   surette   yemişlerdir.

Profesör Köprülü, öğleden sonra, şe­hirde   bir  gezinti  yapmıştır.

Kahire:

Mısır Dışişleri Vekâleti sözcüsünün bu­gün bildirdiğine göre, önümüzdeki salı günü Sudanın istikbali hakkında Mısır ile İngiltere arasında görüşmelere tek­rar başlanacaktır.

Bu sabah Mısır Dışişleri Vekili Mehmud Fevzi, İngiliz Büyükelçisi Sir Ralph Stevenson, ondan sonra da Birleşik Ame­rika Büyükelçisi Jefferson Caffery ile görüşmüş ve anlaşıldığına göre bu iki mülakatın neticesinde müzakerelere tekrar   başlama   kararı  verilmiştir.

Amman:

Bugün resmî makamlardan bildirildiği­ne göre, Ürdün Anavatan muhafızları ile İsrail askerleri arasında vukua ge­len silâh teatisinden sonra bir İsrail askeri Ölmüş, birçoğu da yaralanmış­tır.

İsrail kıtaları, Tulkerim civarında Ürdüne iki kilometre kadar girmiş ve Ür­dün askerlerinin mukabelesi neticesin­de Ölülerini arkada bırakarak geri çe­kilmişlerdir. Ürdün makamları Birleş­miş Milletler temsilcisine müracaatla gereken tahkikatın açılmasını istemiş­lerdir.

Belgrad:

Dışişleri Vekilimiz Prof. Fuat Köprülü beraberindeki heyet ile birlikte, Mare­şal Tito'nun emrine tahsis ettiği elek­trikli bir lokomotife bağlı hususî vagonla Brioni'den dün buraya gelmiş­tir.

Yugoslav Hariciye Vekili Koca Popoviç de, aynı katara bağlanan hususî vagonu ile Belgrada gelmiştir.

Belgrad:

Yugoslav Cumhurreisi Mareşal Tito, Brioni Adasında kendisini ziyaret ede­rek görüşen Dışişleri Vekilimiz Prof. Köprülüye bir tunç heykel hediye et­miştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hey'eti'nin Başkanı Bursa Meb'usu Hulusi Köymen hareketlerinden evvel Anadolu Ajansı muhabirine aşağıdaki demeci vermiştir: «Yugoslav Federal Meclis. Riyasetinin nazikâne daveti üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçtiği heyetimiz İstanbuldan Belgrad'a hareket etmektedir. Her iki millet arasında esasları müşte­rek menfaate dayanan dostluk münase­betlerinin en ileri bir seviyeye ulaşması, Türkiye'nin Millî Politikası içinde de­ğerli bir yer almıştır. Bu hedefe ulaş­mak için bugüne kadar yapılan gayret­ler sayın Mareşal Tito'nun son nutukla­rında işaret ettikleri gibi kısa zamanda büyük ve müsbet neticeler vermiştir. Milletler arası münasebetlerde hakikî dostluğun çok değer bulduğu şu sıra­larda her iki millet arasındaki sıkı işbirliğinin dünya sulhüne yapacağı hiz­metin ehemmiyeti asla küçümsenemez. iki memleket arasındaki bu dostluğa mütenazır olarak Yunanistanın dahi bu çevrede bu maksat için sarfettiği dik­kat ve alâkayı şükranla kaydetmek ye­rinde  olur.

Heyetimiz Türk milletinin Yugoslav halkına selâmlarını ve çok iyi temen­nilerini ulaştırmak üzere bir an önce Belgrad'a varmak için sabırsızlanmak­tadır. Karşılıklı teati edilecek bu türlü ziyaretlerin, aramızdaki dostluk bağla­rını son derece takviye edeceğine şüp­he yoktur.»

Heyeti, Sirkeci garında Vali ve Beledi­ye Başkanı Prof. Gökay, Vilâyet ve Belediye erkânı, Şehir Meclisi üyeleri, Yugoslav Başkonsolosu, Konsolosluk er­kânı, yerli ve yabancı basın mümes­silleri ve yakın dostları uğurlamıştır. Gardj'a, Heyet Başkanına ve heyete da­hil diğer mebuslara Yugoslavyaya git­miş olan Türk gazetecileri, müştereken hazırladıkları «Yugoslavyada Gördükleri­miz» adlı kitaptan birer nüsha hediye etmişlerdir.

26 ocak 1953

 Niş:

Dışişleri Vekilimiz Prof. Fuat Köprülü, dün sabah saat 9 da askerî bir törenle Belgrad'dan Atina'ya hareket etmiştir. Dışişleri Vekilimiz Köprülü, garda Yu­goslav Dışişleri Vekili Popoviç, Belgrad Komutanı General Yakcic ve Belgrad Büyükelçimiz Agâh Aksel ve Sefaret mensupları tarafından  uğurlanmıştır.

Sefaretimiz Müsteşarı Cemil Moroğlu, Yugoslav Sefiri Radovanoviç, Protokol Şefi Sodlana hududa kadar Vekilimize refakat etmişlerdir. Dışişleri Vekilimiz Yugoslav topraklarından ayrıldığı sıra­da, Yugoslav Cumhurreisi Mareşal Tito'ya aşağıdaki telgrafı göndermiştir: « Dost Yugoslavyayı terkettiğim şu anda, memleketinizde gördüğüm hara­retli hüsnü kabul ve Ekselansınızın ba­na karşı gösterdiği, ve hâtırasını daima muhafaza edeceğim samimî misafirper­verlikten dolayı teşekkürlerimi suna-"im.

«Şahsınız ve asil Yugoslav milletinin refah ve saadeti için beslediğim en sa­mimî dileklerimi sunarken, memleket­lerimiz arasındaki sıkı dostluğun bir sulh kaynağı olduğuna inandığıma da itimat  etmenizi rica  ederim.»

Dışişleri Vekilimiz, Yugoslav Dışişleri Vekili Koca Popoviçe de aşağıdaki tel­grafı göndermiştir:

« Dost Yugoslavyadan ayrıldığım şu anda, müzakerelerimize hâkim olan de­rin anlayış zihniyetinden ve şahsıma karşı izhar edilen samimî ve dostane karşılamadan dolayı fevkalâde mütehas­sis olduğumu, Ekselansınıza arzetmek isterim.

Memleketime, milletlerimiz arasındaki anlayış ve dostluğa inzimam eden görüşmelerimizin, sulhun temini yolu üzerinde yeni bir merhale teşkil ettiği kanaatiyle dönmekteyim.»

Dışişleri Vekilimiz Fuat Köprülüye, hudutta, Sefaret Müsteşarımız, Yugos­lav Büyükelçisi ve Protokol Şefi iyi yol­culuk temennisinde bulunmuşlar ve Profesör Köprülü gördüğü iyi kabul­den dolayı kendilerine teşekkür etmiş­tir.

Dışişleri Vekilimiz, Belgraddan ayrılır­ken, gara toplanmış olan kalabalık bir halk kütlesinin alkış ve dostane teza­hüratı  ile uğurlanmıştır.

 Selanik:

Dışişleri Vekilimiz Prof. Fuat Köprülü, dün gece saat 20.30 da Üskübe gelmiş ve garda Makedonya Başvekili Lazar Kulusevski, Başkonsolosumuz, Belediye Reisi Kemal, komutanlar ve kalabalık bir halk kütlesi tarafından karşılan­mıştır. Köprülü, kendisini karşılıyanlar­la bir müddet görüştükten sonra Üsküb basını adına Yeni Makedonya gazetesi muhabirine  şu beyanatı vermiştir:

«Yugoslavyayı ziyaretimden fevkalâde memnunum. Bundan daha iyi bir şey olamaz. Türkiye - Yugoslavya münase­betleri bugün fevkalâde dostanedir. Bu dostluk, her gün daha da artacaktır. Bu münasebetler sadece siyasî sahada değil, ekonomik, kültürel ve diğer sa­halarda da inkişaf  ettirilecektir.»

Prof. Köprülü, Üskübden dostluk teza­hürleri ve alkışlar arasında ayrılmış­tır.

Selanik:

Dışişleri Vekilimiz Prof. Fuad Köprülü, bu sabah saat 6.30 da Selâniğe gelmiş ve garda Atina Büyükelçimiz Cemal Hüsnü Taray, Şimalî Yunanistan Umu­mî Valiliği Umumî Kâtibi Papayorgiyu, Selanik Konsolosumuz, Selanik Bölgesi Komutanı General Ketseas, Protokol Şe­fi Kapsambellis ve askerî ve mülkî er­kân  tarafından  karşılanmıştır.

Vagonda bir müddet musahabeden son­ra Dışişleri Vekilimiz, garda hazırlanan kahvaltıya davet edilmiştir.

Kahvaltıyı müteakip trene avdet edil­miştir.

Dışişleri Vekilimiz, alkışlar arasında Atina'ya   hareket  etmiştir.

 Atina:

Dışişleri Vekilimiz Fuad Köprülü, bu­gün saat 19.40 ta Atina'ya vâsıl olmuş­tur. Fuad Köprülüyü garda Yunan Dış­işleri Vekili Stefanopulos, Dışişleri Ve­kâleti Umum Müdürü Triyantafilakos, Ortaelçi Basil Mostras ve Protokol Mü­dürü karşılamışlardır. Dışişleri Vekili­miz ihtiram kıtasını teftiş etmiş ve garda toplanan kalabalık halk toplulu­ğunun alkışları arasında gardan ayrıla­rak hizmetine tahsis edilen Grande Bretagne Otelindeki   dairesine   gitmiştir.

Atina:

Dışişleri Vekilimiz Prof. Fuad Köprülü, Selanik - Atina yolu üzerinden Yenişehire geldiği zaman Türk ve Yunan bayraklariyle donatılmış istasyonda Vali komutan ve resmî şahsiyetler tarafın­dan karşılanmıştır.

Prof. Fuad Köprülüye, istasyon lokan­tasında içki ve şekerleme ikram edil­miştir.

Dışişleri Vekilimiz gazetecilerin sualle­rine cevaben Belgrad ziyaretinden pek memnun kaldığım, Yugoslavya ile münasebetlerimizdeki inkişafın bir mer­hale teşkil ettiğini bildirmiştir.

Prof.   Köprülü,Yenişehir İstasyonunda toplanmış olan halkın içten gelen dos­tane tezahürat ve alkışları arasında uğurlanmıştır.

Atina:

Bu akşam buraya gelmiş bulunan Tür­kiye Dışişleri Vekili Prof. Fuad Köprülü'nün yarınki ziyaret programı şöyle­dir:

Prof. Köprülü, Öğleden evvel Meçhul Asker Âbidesine bir çelenk koyacak,, sonra Kraliyet Sarayına giderek defteri mahsusu  imzalayacaktır.

Daha sonra Prof. Köprülü, Başvekil Mareşal Papagos ile Dışişleri Vekili Stefanapulos'u makamında ziyaret ede­cektir. Prof. Köprülü, öğleyin Türk Se­faretinde şerefine verilecek yemekte, gece de Yunan Dışişleri Vekili tarafın­dan verilecek akşam yemeğinde hazır bulunacaktır.

27 ocak 1953

Belgrad:

France-Presse Ajansının muhabiri bildi­riyor:

Son Türk - Yugoslav görüşmeleri hak­kında Belgradda yayınlanan resmî teb­liğ gayet umumî bir tarzda kaleme alın­mış olmakla beraber, Yugoslav siyasî çevrelerinde hâkim olan siyasî kanaate göre, Tito - Köprülü görüşmeleri, muh­temel bir tecavüze karşı müşterek bir Balkan siyasetinin tesisi hususunda başlangıç noktasını teşkil etmiştir. Ay­nı çevrelerin düşüncesine göre,  ki bu düşünce Mareşal Papagos'un Bel­grad Radyosuna vermiş olduğu iyimser kanaatle de teyid edilmektedir  Yu­nan Dışişleri Vekilinin şubat başındaki ziyaretiyle, Yugoslav Dışişleri Vekili Kotcha Popoviç'in daha sonra Atina ve Ankaraya yapacağı ziyaretleri sırasında, Dışişleri Vekili Fuad Köprülünün Yu­goslav devlet adamlariyle görüşmelerin­de ortaya çıkan meseleler daha etraflı bir şekilde tetkike tâbi tutulacak ve bu suretle üç hükümetle üç genelkurmay arasında mümkün olduğu kadar tam bir anlaşmaya tedricen varılması sağlana­caktır.

Diğer taraftan, Belgrad'daki müşahitler, bu anlaşmanın muhakkak surette res­mî bir anlaşma ile teyid olunacağını beyan etmek için henüz vaktin çok er­ken olduğunu söylemektedirler.

Dışişleri Vekili Fuad Köprülünün, Ma­reşal Tito ile yaptığı görüşmelerden sonra bu hususta bir şey söylememiş olması şu  şekilde  izah edilebilir:

 Yunan   hükümetinin sorumlu şa­hısları,  henüz  müstakbel ortaklariyle resmen  temasa   geçmeden  bu  mesele­ye  temas  etmek, diplomatik  usullere aykırı düşerdi.

 Umumiyet itibariyle resmî paktlar imzalamaya pek az taraftar olan Yugos­lav  İdarecileri,  bir anlaşmanın yazılı şekilde  teyid   edilmesinden   önce  onun maddî ve  manevî şartlarının tahakkuk ettirilmesi gerektiği kanaatini bugün de muhafazaya  devam  etmektedirler.

Günün birinde ister üçlü bir anlaşma­nın imzalanmasına karar verilsin, ister sadece savunma plânlariyle vasıtaları­nın amelî bir şekilde koordine edilme­si ve iktisadî sahada daha sıkı bir iş­birliği tesisi hususunda bir anlaşmaya varılsın, Fuad Köprülünün Belgrad ve Brioni'ye yaptığı ziyaret, yeni bir Bal­kan antantının temelini teşkil edecek resmî teşebbüslerin ilki olarak telâkki edilebilir.

 Atina:

France Presse Ajansı bildiriyor:

Dün akşam buraya varmış olan Türkiye Dışişleri Vekili Fuad Köprülü, bu sabah Kral Sarayına giderek özel defteri im­zalamak suretiyle resmî ziyaretlerine başlamıştır. Bunu müteakip _ Dışişleri Vekili Yunan Meçhul Asker Âbidesine bir çelenk koymuştur. Meydana toplan­mış olan kalabalık bir halk kütlesi Fu­ad Köprülüyü  alkışlamıştır.

Öğleden sonra Fuad Köprülü ile, Yu­nan Başvekili Mareşal Papagos ve Dışişleri Vekili Stefanopulos resmî mü­zakerelere başlayacaklardır. Bu görüşme sırasında Türkiye Dışişleri Vekili, Belgrad'da Mareşal Tito ile Balkanların müdafaasının teşkilâtlandırılması hususunda yaptığı konuşmalar hakkında Yu­nan hükümetine bilgi verecektir.

Bu akşam Fuad Köprülü şerefine Yu­nan Dışişleri Vekili tarafından bir ziya­fet verilecek ve bunu bir kabul resmi takip edecektir.

Paris:

Tanjug Ajansının bildirdiğine göre, bir Türk parlâmento heyeti, dün gece Yugoslavyaya gelmiştir. 17 üyeden müte­şekkil olan bu parlâmento heyeti Yu­goslav hududunda, Yugoslav Millî Mec­lisi ile Makedonya Cumhuriyeti Millî Konseyi temsilcileri tarafından karşı­lanmıştır.

Türk heyetinin, akşama Belgrad'a var­ması beklenmektedir.

Atina:

Dışişleri Vekilimiz Köprülünün Atinayı ziyareti, Yunan halkının içten gelen dostluk tezahüratına vesile teşkil etmiş­tir.

Daha dün akşamdan başlıyarak, Vekilimizin geçtiği yollarda halk kendisini mü­temadiyen alkışlamakta ve «yaşasın Türk Yunan dostluğu» sözleriyle tezahürat yapmaktadır.

Bir taraftan Köprülünün ikameti, di­ğer taraftan «NATO» Güney Doğu Ko­mutanı Amiral Carney'in bulunması se­bebiyle «Grande-Bretagne» oteli, Türk, Yunan ve Amerikan bayraklariyle süs­lenmiştir.

Bundan başka, dün akşam Dışişleri Ve­kilimizin gelişi dolayısiyle, Atina Be­lediyesi Yunan mîlletinin dostluk ve sevgi hislerine tercüman olarak şehri baştan başa tenvir etmiş (akropol) ve (panteon) da aydınlatılmıştı.

Bu sabahki Yunan basını, Köprülünün Atinayı ziyareti münasebetiyle ilgiye değer   makaleler   neşretmektedirler.

«Le Messager d'Athenes» gazetesi, baş­yazısında ezcümle şöyle demektedir:

Atina, Türkiye Dışişleri Vekili Fuad Köprülüyü yalnız eski bir dost, ittifak ve kardeş sevgisi ile bağlı bulunduğu­muz büyük bir milletin temsilcisi ola­rak değil, fakat daha şimdiden Yunan-Türk  - Yugoslav  antantı  olarak  adlandırılan yeni hür Balkan milletleri bir­liği olan muazzam bir işin başarılma­sında, kudretli gayret ve çalışmaları sevkeden bir şahsiyet olarak karşıla­maktadır.

Muharrir, bundan sonra, Balkanlardaki bu birleşmenin bir zaruret olduğunu be­lirttikten ve tarihî âmilleri işaret et­tikten sonra, « yeni Balkan antantı­nın doğmuş olduğu müspet bir vakıa olarak bugünden kabul ve teyid edilebilir.» demekte ve bu mühim işde her üç memleket devlet adamlarının hizmetle­rini överek yazısına şöyle son vermek­tedir:

Bayar, Menderes, Köprülü, Tito, Kardelj, Popoviç, Kral Paul, Papagos, Stefanopulos adları, tarihî bir eserin de­ğerli  sanatkârları   olarak   kalacaktır.

Kıymetli misafirimizin Atinaya vürudunu bu derin, hakikî ve içten gelen his­lerle selâmlıyoruz.

İngilizce olarak çıkan «Athens News» gazetesi de, bir yazısında Köprülü, Carney, Wyman, General Slatter ve Lord Mountbatten'in aynı zamanda Atinada bulunmalarının basit bir tesadüf hudu­dunu aştığını, Köprülünün buraya Belgrad temaslarının neticeleri üzerinde görüşmelerde bulunmak üzere geldiği­ni, Yunan efkârının bu olaydan bilhas­sa memnun bulunduğunu ifade etmek­tedir.

Atina:

Dışişleri Vekilimiz Prof. Fuad Köprülü, bu sabah saat 10 da Meçhul Asker Âbi­desine törenle çelenk koymuş, sonra sarayda hususî defteri imzalamıştır.

Bundan sonra Başvekil Mareşal Papagosu ve Dışişleri Vekili Stefanopulos'u ziyaret etmiştir.

Atina:

Türkiye Dışişleri Vekili Prof,. Fuad Köprülü, bugün Türkiye Büyükelçisi Cemal Hüsnü Taray tarafından verilen öğle yemeğinde bulunmuştur.

Yunanistan Dışişleri Vekili Stefanopulos, bu akşam «Grande Bretagne» ote­linde Prof. Fuad Köprülü şerefine bir ziyafet verecektir.

Başvekil Mareşal Papagos, bu ziyafete iştirak  edecektir.

Ziyafeti, bir kabul resmi takip edecek­tir.

Atina:

Dışişleri Vekilimizin Yugoslavya ve Yu­nanistan seyahati, tam dostluk ve ya­kınlaşma havası içinde cereyan etmiş bulunmaktadır.

Yugoslav ve Yunan topraklarına girdi­ğimiz ilk anlardan itibaren olduğu gibi, Belgrad'dan da ayrılıncaya kadar Köprülü ve maiyetine gösterilen sempati te­zahürleri, her üç memleket arasındaki dostluğun, Vekilimizin beyanatlarında belirttiği gibi, artık müspetleşme safha­sına girmiş bulunduğunu göstermekte­dir. Resmî müzakerelerin ve hususî gö­rüşmelerin cereyan ettiği samimî hava, bu dostluk ve yakınlaşmanın bir teza­hürüdür.

Yugoslavyada olduğu gibi, Yunanistanda da temas etmiş olduğum mahfiller­de, dünyanın bu bölgesinde, her üç memleket arasındaki bu yakınlaşmanın bir zaruret olduğu ve bunun müspet şeklinin de yakın bir gelecekte tahak­kuk edeceği ümidi izhar edilmiştir.

Dışişleri Vekilimizin Belgrad'da yapmış olduğu basın toplantısında, dünya mat­buatı temsilcilerinin çeşitli bütün sual­lerini tam bir vuzuh ile cevaplandırmış ve tam bir açıklıkla konuşmuş olması, dünya efkârının memleketimiz hakkın­daki müspet intibaını bir kere daha te­yid   etmeye  vesile   teşkil   etmiştir.

Belgradda verilen suvarelerdeki hava, Köprülünün uğurlanmasındaki sempati tezahürleri bu dostluğun protokoller safhasından çıkarak realiteye intikal et­miş  olduğunu  pekâlâ  göstermiştir.

Nitekim avdet yolunda bu husustaki intibalarını rica etmiş olduğum Dışişleri Vekilimiz de bu noktayı bildirmiş ve her yerde görmüş olduğu hüsnü kabul­den dolayı bilhassa memnunluklarını ifade etmiştir.

Paris:

Cumhurreisi Vincent Auriol'ün Tezyini Sanat Müzesindeki Türk Sanat Sergisini ziyaretinde, Tezyini Sanat Merkez Birli­ği Başkanı Carnot, Türk - Fransız Ko­mitesi Başkanı Hermite, Türkiye Müze­sinde Asarı Atika Umum Müdürü Kinay, Kültürel -Münasebetler Müdürü Busset  de hazır bulunmuşlardır.

Atinaya gelmesiyle başkent Balkan mü­dafaa teşkilâtının ve Akdeniz müdafaa cephesinin gerçekleşmesi yolunda mü­him siyasî ve askerî müzakerelerin ce­reyan ettiği bir merkez haline gelmiş­tir.

Embros gazetesi ise, 3 Balkan memleke­tinin anlaşmalarıyla Balkan barışını takviye edecekleri günün yakın oldu­ğu ümidini izhar etmektedir.

Tovima gazetesi, Köprülünün ziyareti ile Atinada Amiral Carney ve Amiral Moımtbatten'in mevcudiyetleri arasında­ki tesadüfe temas ederek, Ankara - Ati­na - Belgrad müzakerelerinin yakında neticeye varacağı ümidini belirtmekte­dir.

Elefteria gazetesi. Köprülünün ziyareti­ne hususî bir ehemmiyet atfetmekte ve zira demektedir, bu ziyaret Amiral Car-ney'in dünkü gelişiyle aynı zamanda olmuş ve bu suretle üçlü savunma pak­tının imzalanmasına doğru bir merha­le teşkil etmiştir.

Ethnos gazetesi, Türk Dışişleri Vekili Prof. Köprülünün Atinada bulunuşu münasebetiyle memnuniyetini ifade et­mekte ve Köprülünün üçlü paktın im­zalanması dışında bu ziyaretten istifade ederek Türkiye ile Yunanistan arasında hâlâ mevcut küçük ihtilâfı da hallede­ceğini ümit etmektedir.

Vraydini gazetesi, Köprülü ve Amiral Carney ile yapılmakta olan müzakere­lerin Balkanlarda ve Doğu Akdenizde savunma ve güvenliğin teşkili için müs­pet bir şekilde neticelenmesini temen­ni etmektedir.

 Kahire:

Yarın Dışişleri Bakanlığında Türk - Mı­sır ticaret müzakereleri bağlıyacaktır. Bu müzakerelere iştirak etmek üzere Kahireye gelen Türk Heyeti Türkiye Maliye Vekâletinden Tevfik Ulusan, Ekonomi ye Ticaret Vekâletinden Fazıl Asal ve Merkez Bankası İstanbul Şube­si Müdürü Fahreddin Ulaş'dan müteşek­kildir.

Türk Heyetine, Türkiyenin Kahire Bü­yükelçisi Fuad Tugay başkanlık edecek ve kendisine Elçilik Müsteşarı Mahmud Dikerdem yardım edecektir.

Mısır Heyeti, Dışişleri Vekâleti İktisat Dairesi Başkanı Hasan İsmail. Kambiyo Kontrol Dairesi Müdürü Mustafa El Kûnî, Ticaret ve Endüstri Vekâletinden Mustafa Hasan ve İthalât Dairesi Mü­dürü Lûtfi El Banna'dan müteşekkildir.

 Atina:

France-Presse Ajansı bildiriyor:

Türkiye Dışişleri Vekili Profesör Fuad Köprülü, bugün Yunan hükümetiyle son müzakerelerde bulunacak ve yarın buradan Ankaraya hareket edecektir.

Türk - Yunan - Yugoslav üçlü konfe­ransı fikri nihayet vücut bulmuş gibi görünmekte ve bu suretle Balkanların müdafaasına ait anlaşmanın teferruatını tesbit etmek imkânı tahakkuk safiha­sına  girmiş bulunmaktadır.

Filhakika, üç memleket arasındaki gö­rüşmeler şimdiye kadar iki taraflı kal­mış ve daima Türk - Yunan, Türk - Yu­goslav veya Yunan - Yugoslav devlet adamları arasında görüşme mevzuu ol­muştur. Bugüne kadar üç devlet salahi­yetli ricali aynı masa etrafında toplan­mamışladır. Belgrad seyahatinden son­ra bu üçlü toplantı fikrinin Profesör . Köprülü tarafından ileri sürüldüğü sa­nılmakta ise de, bunun, hemen değil, fakat Yunan Dışişleri Vekilinin Önü­müzdeki şubat ayı başında Belgradı zi­yaretinden sonra yapılacağı tahmin edil­mektedir.

İyi haber alan kaynaklardan sızan malû­mata göre, üçlü anlaşma görüşmelerine başlanması birçok haftalar sonra müm­kün olabilecektir. Maamafih ister bir­kaç hafta, ister birkaç ay sonra da ol­sa, bu gecikmenin ehemmiyeti tâli der recede kalacaktır. Zira bu arada üç dev­let arasındaki temaslar ilerlemiş olaca­ğından, müspet netice daha sonra ken­diliğinden  tezahür  edecektir.

Asıl mühim olan cihet, kat'î bir an­laşmaya katıldığı evvelce daima redde­dilmesine rağmen, Yugoslavyanın şim­di, üçlü bir paktı imzalamağı kabul et­tiğinin sarahaten anlaşılmış olduğudur.

Esasen andlaşmanın imzasına kadar ge­çecek zaman, hâlen mevcut bazı güçlük­lerin bertaraf edilebilmesi yolunda faydalı teşebbüslerin tahakkukuna im­kân  verecektir.

Bilfarz, Yugoslavya aleyhinde mevzii ka­lacak bir tecavüz takdirinde NATO'nun müdahale tarzının nasıl olabileceği et­rafında geniş fikir ve görüş teatisi fırsatı bulunacaktır. Yugoslavyanın NATO'ya dahil olmadığı malûmdur. Fakat Türkiye ve Yunanistanla aktedeceği üç­lü andlaşma ile bilvasıta ve zımnen bu paktın şümulü dairesine girmiş olacak­tır. Türkiye ve Yunanistan NATO'ya dahil memleketler arasında bulundukla­rından, mevzu ve mahallî kalacak her­hangi bir silâhlı ihtilâf halinde NATO devletleri muvacehesinde taahhüt ettik­leri vecibelerden daha geniş ölçüde mükellefiyetler altına girmek istemek­tedirler. Bu bahiste bilhassa itibara alı­nacak nokta, devam etmekte bulunan İtalyan - Yugoslav anlaşmazlığıdır. İtalya Başvekili de Gasperi, Yunanistanı ziyareti sırasında, Yugoslavya mevzii bir tecavüze maruz kaldığı takdirde İtalyanın bu mesele ile asla alâkadar olmıyacağını sarahaten ifade eylemiş­tir. Bununla beraber şimdi göze görü­nen bu güçlüklerin yakın zamanda ön­leneceği anlaşılmaktadır, Çünkü, Tür­kiye ile Yunanistan ve Yugoslavya ken­di emniyetlerini sağlamak yolundaki müşterek arzularında gecikmeye müte­mayil olmadıklarını göstermişlerdir.

Bundan başka, muvazi olarak işleyen diplomatik ve umumî mahiyetteki gö­rüşmeler dışında, Doğu-Akdeniz müda­faasının tekemmülü ve bu suretle Bal­kan savunmasının teminat altına alın­ması yolunda NATO teşkilâtı çerçeve­sinde müzakerelere de girişilmiş bulun­maktadır. Bu. hususa ait müzakereler, halen Atinada bulunan Amiral Carney'in idaresinde cereyan etmektedir. Ami­ral Lord Louis Mountbatten'in de ka­tıldığı görüşmelerde, Ege Denizinde alı­nacak tedbirler etrafında bugün sarih ve müspet neticelere varılmış olacak­tır.

 Atina:

Yunan basını, Dışişleri Bakanımız Prof. Fuad Köprülünün Belgrad ve Atina zi­yaretleri hakkındaki tefsirlerine devam etmektedir.

Le Massager d'Athenes bugünkü baş yazısında,  her üç Balkan memleketi arasındaki siyasî ve askerî işbirliğinin artık bir emrivaki olduğunu, Balkan antantı denilen şeyin canlı bir gerçek haline geldiğini, esas halledilmiş oldu­ğuna göre, geri kalanın teferruattan ibaret olduğunu belirttikten sonra elde edilen bu neticeye dayanarak istikbal hakkında tefsirlerde bulunulmasının ta­biî bir şey olacağını ifade etmektedir.

Muharrir bundan sonra, Yugoslavyanın NATO'nun garantisine gireceğini, ken­disinin ise sadece Türkiye ve Yunanistana garanti verebileceğini yani Yugoslavyaya tecavüz halinde bütün NATO memleketlerinin onun yardımına koşa­cağı ve buna mukabil Yugoslavyanın sadece Türkiye ve Yunanistan tecavüze uğradığı takdirde silâha sarılacağı tah­mininde bulunmakta ve yazışma şöyle son vermektedir:

Esas olan Türkiye, Yunanistan ve Yu­goslavya arasındaki sıkı bağdır. Bu ba­ğın mevcudiyetini teyid edebiliriz ka­naatindeyiz.»

Atına:

Mareşal PapagosTun dün akşamki kabul resmi çok samimî olmuştur. Lord Mountbatten de bu suvarede hazır bu­lunmuştur. Bu vesileden bilistifade, Dış­işleri Bakanımız ile Mountbatten sami­mî   hasbinsilerde   bulunmuşlardır.

Dışişleri Vekilimiz, bu sabah otel daire­sinde Amerikan ve İngiliz Büyükelçi­leriyle, Fransız maslahatgüzarını kabul etmiş, kendileriyle bir müddet görüş­müştür.

Türk ve Yunan yüksek memurları bu sabah Hariciyede, her üç memleket arasındaki münasebetlere dair teknik teferruat meseleleri üzerindeki müza­kerelerine devam   etmişlerdir.

Bu müzakereler yarın sabah sona ere­cek ve müteakiben müşterek bir resmî tebliğ neşrolunacaktır.

İyi haber alan ve resmî mahfillere ya­kın çevrelerden öğrenildiğine göre, müzakereler tam bir dostluk ve karşılıklı anlayış havası içinde cereyan etmekte­dir.

Atina:

Doğu Akdenizde ve Balkanlarda müşte­rek güvenliğin teşkilâtlandırılması hakkında Türk - Yunan görüşmeleri, bugün Öğleden sonra, Türk Dışişleri Vekili Fu­ad Köprülü, Yunan Dışişleri Vekili Stefanopoulos'un ve yardımcılarının işti­rak ettikleri bir konferans ile son bul­muştur.

Yarın sabah bir tebliğ yayınlanacaktır. Diğer taraftan haber alındığına göre, Profesör Köprülü ve maiyeti, yarın ak­şam Ankaraya hareket edeceklerdir.

 Atina:

Türkiye Dışişleri Vekili Prof. Fuad Köprülü, bugün Kraliçe Frederika tara­fından, sarayda öğle yemeğine davet edilmiştir.

Bu gece Türkiye Büyükelçiliğinde bir ziyafet verilecek ve ziyafeti bir kabul resmi takip edecektir.

Türkiye Dışişleri Vekili, yarın akşam Ankaraya hareket edecektir.

29   ocak   1953

Atina:

France-Presse Ajansı bildiriyor: Türkiye Dışişleri Vekili M. Fuad Köp­rülü, hususî bir konuşma esnasında, Balkanların savunmasını temin yolunda Atinada cereyan eden görüşmelerin me­sut inkişafından duyduğu iyimserliği ifade etmiş ve  ezcümle demiştir ki:

«Atinada bulunmam gösteriyor ki. Avrupanın güney doğusunda güvenliği ve sulhu korumak yolunda üçlü müzake­reler müsait bir şekilde ilerlemekte­dir.»

Yunan hükümetiyle müzakereler son bulduğundan, Fuad Köprülü bu akşam saat 18.30 da trenle Türkiyeye müte­veccihen   Atinadan   ayrılacaktır.

Bugün, görüşmeler hakkında bir teb­liğ yayınlanacaktır.

Atina:

Dost Yunan Başvekili Mareşal Papagos, bu sabah Başvekâlette hususî surette beni kabul etti ve şunları söyledi:

«Muhterem Hariciye Vekilinizi aramız­da görmek ve bu vesile ile kendisiyle görüşmekten pek bahtiyar oldum.

Balkanlarda takip edilecek siyaset üze­rinde aramızda tam bir görüş birliği mevcuttur.» Türkiye - Yunanistan - Yu­goslavya arasında cereyan etmekte olan müzakerelere temas eden Mareşal Pa­pagos şunları söylemiştir:

«Bu husustaki bütün gayretlerimiz, tecavüze karşı koymağa azmeden ve hür kalmak isteyen bütün milletlerin müş­terek tehlike karşısında birleşmelerini temine matuf  bulunmaktır.

Bazı milletler arasında ufak tefek güç­lükler bulunabilir, fakat bunlar  barış uğrunda hüsnüniyetle gayret sarfeden ve buna azmetmiş olan milletler tara­fından   kolayca   bertaraf   edilir.»

Mareşal Papagos, bundan sonra Türki­yeye ait hatıralarından bahsetmiş, Ata­türk'ü ilk defa 1937 yılında Trakyadaki manevralara Yunan Erkâmharbiye Reisi sıfatiyle iştirak ettiği sırada tanımak gereğine nail olduğunu söyleyerek şunları ilâve etmiştir:

«Bu Büyük Adam hakkında şimdiye ka­dar pek çok şeyler yazılmıştır. Fakat kanaatimce bunlar onun şahsiyeti hak­kında pek az bir şey ifade eder. Çünkü Kemal Atatürk, asrımızın en büyük adamlarından biridir.»

Atatürk, Türk - Yunan dostluğunun en samimî taraftarlarından birisi idi Kendisi Yunanistanı da ziyaret edecekti. Maalesef ânî vefatı, bizleri bu bahtiyar­lıktan mahrum bırakmıştır.»

Atina:

Dışişleri Vekilimiz şerefine dün akşam Büyükelçilikte verilen yemek ve onu takip eden suare çok samimî ve dosta­ne bir hava içinde cereyan etmiştir. Lord Mountbatten'ın da hazır bulundu­ğu suarede Yunan Başvekili, kabine âzaları, yabancı misyon şefleri ve müm­taz Yunan şahsiyetleri hazır bulunmuş­lardır. Misafirler gördükleri hüsnü kabulden pek mütehassis kaldıklarını, ananevî Türk misafirperverliğini bu mü­nasebetle bir kere daha büyük bahtiyar­lıkla müşahede ettiklerini belirtmişler­dir.

Atina:

Türkiye Dışişleri Vekili Prof. Fuad Köprülü, Yunanistan Dışişleri Vekili Stefanopoulos tarafından şerefine «Yachting Club» de verilen öğle ziyafetin­de  hazır bulunmuştur.

Belgrad:

Yugoslav Federal İcra Konseyi Başkan Yardımcısı Mosa Pijade, Türk Parlâ­mento Heyeti şerefine bugün bir Öğle yemeği vermiştir. Ziyafette, Türkiyenin Belgrad Büyükelçisi Agâh Aksel, Yu­goslavya Dışişleri Vekili Koca Popoviç, Yugoslav Federal İcra Konseyi üyeleri, Büyükelçi Josip Djerja, Yugoslavyalım Türkiye Büyükelçisi Ljubomİr Radovanoviç, Protokol Müdürü Sloven Snıod-laka ve Mîllî Meclis Federal Konseyi Başkanı Vladimir Simic hazır bulunmuş­lardır.

Mosa Pijade söz alarak, her iki memle­ket arasındaki dostane münasebetlerin bilhassa geçen senenin ortasından beri geliştiğini belirtmiş ve siyasî ve ekono­mik heyetlerin karşılıklı ziyaretlerini ve bilhassa Türkiye Dışişleri Vekilinin zi­yaretini hatırlatmıştır.

Mosa Pijade sözlerini bitirirken, bir Yu­goslav parlâmento heyetinin yakında Turkiyeye   gideceğini   bildirmiştir.

 Atina:

Bugün yaptığı basın konferansında Dış­işleri Vekili Profesör Fuad Köprülü şunları söylemiştir:

«Basın konferansına geldiğinizden do­layı sizlere teşekkür ederim. Yunanistanda her buluşmamda duyduğum saa­deti sizlere söylemenin artık lüzumsuz olduğu kanaatındayım.

Memleketinizi ziyaretim esnasında Ma­jeste Kraliçe tarafından kabul edilmek şerefine mazhar oldum.

Türk - Yunan dostluğu o kadar derin, sağlam ve itimada şayandır ki, geniş görüşlülüğüne ve düşünce derinliliğıne hayran olduğum sayın Başvekiliniz, mümtaz meslekdaşım Stefanopoulos ve dost ve müttefik devlet adamlariyle birçok defa yapmak şerefine ve zevkine nail olduğum görüşmelerin son derece samimî olduğunu tekrarlamayı zait ad­dederim.

Başında neşredilmiş ve yahut bu akşam neşredilecek olan tebliğde de tasrih edildiği gibi, bu görüşmelerde, müzake­re ettiğimiz bütün meselelerde tam bir anlaşmaya vardığımızı söylemekle bah­tiyarım.

Belgrad'dan gelmiş bulunmam keyfiyeti ve Yugoslavyaya yaptığım resmî ziyare­te dair yayınlanan tebliğ bazı yorumla­ra sebebiyet vermiştir. Bu yorumlar hakkında burada izahat vermek iste­rim, tabii tam gelişme halinde olan hâdiseler İçin ne kadar mümkünse o kadar serahatle.

Belgrad'da müşterek dostlarımız Yugos­lavlarla yaptığım temaslardan edindi­ğim intima, daha doğrusu kanaat hak­kında devlet adamlarınıza bütün tefer-ruatiyle izahat verdim.

Yugoslav dostlarımızla tam bir anlayış havası içinde müzakerelerde bulundum. Onlar hâdiseleri, bugünün icaplarını olduğu kadar yarının zaruretlerini de kayda değer bir realizm ve berraklıkla görmektedirler.

Onlar da tıpkı Türkiye ve Yunanistan gibi, üç memleket arasındaki dostane temaslar ve itimada değer işbirliğinde mesut bir hâdise görmektedirler ve biz bu hâdiseyi her birimizin menfaati ica­bı olduğu kadar hür dünya barışı ve güvenliği için de durmadan geliştirme­li ve derinleştirmeliyiz.

Burada, Atinada daha müspet ve daha kesin neticelere varmak için müşterek dostumuz Yugoslavya ile görüşmeleri­mize  devam etmek kararını  verdik.

Aynı tehlikeye maruz bulunan hür ye barışçı bütün memleketlerin menfaati için barış ve güvenliğin kuvvetlenmesi bahis mevzuudur.

Bu, her üç memleketimizin müştereken yaptığı bir vazife olduğu için, şu an­da, hepimizin arzu ettiği bu mesut iş­birliğini ne şekilde müspetleştirip ke­sinleştireceğimize dair daha fazla taf­silât vermek salâhiyetini kendimde gö­remiyorum.

Filhakika, dürüst diplomasi kaidelerine göre bu şekilde tafsilât ancak, ilgili üç memleket tarafından müşterek olarak verilebilir.

Dışişleri Vekili Fuad Köprülü, bu be­yanatından sonra gazetecilerin sorduk­ları suallere cevap vermiştir.

Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü, bu ak­şam trenle Atinadan Turkiyeye hareket etmiştir.

30 ocak 1953

 Atina:

Türkiye Dışişleri Vekili Prof. Fuad Köprülü, hareketinden Önce yaptığı ba­sın, toplantısında gazetecilerin sualleri­ne aşağıdaki cevapları vermiştir:

Sual  «Türk - Yugoslav - Yunan üçlü andlaşması aktedilecek midir?»

Cevap  «Gayet tabii, fakat biz halen,. ihzari devredeyiz. Müzakereler olgun­laştığı vakit, üç Dışişleri Vekili paktın metnini kaleme alacaklardır. Daha son­ra şartlar müsaade edince, bu metin üç hükümet tarafından imzalanacaktır. Bu gaye için hararetle çalışıyoruz.»

Sual  «Balkan paktının tasdikine karşı İtalya, NATO Konseyinde muhalefet edecek midir?»

Cevap  «NATO'nun tasdiki zarurî de­ğildir. Zira Balkan paktı, NATO'nun mükellefiyetleri çerçevesi içinde bir an­laşmadır. Daha ziyade, müşterek gü­venlik dahilinde siyasî bir pakt bahis konusudur.»

Bu pakt, aynı tehlike karşısında bulu­nan 3 memleketin anlaşmasından iba­rettir, biz bunun müşterek menfaatler çerçevesinde gerçekleşeceğini ümit ediyoruz. Esasen müzakereler hakkında İtalyaya malûmat verilecektir ve İtalya bir emrivaki karşısında kalmıyacaktır.» Sual  « Türkiye ile Yunanistan ara­sında siyasî meseleler üzerinde görüş ayrılığı mevcut mudur?»

Cevap  «Bütün dünya meseleleri üze­rinde memleketlerimiz arasında tam bir anlayış mevcuttur.»

Profesör Köprülü, basın toplantısı so­nunda Yunan Dışişleri Vekilini Ankaraya davet ettiğini ve ziyaret tarihinin Stefanopoulos tarafından tesbit edilece­ğini söylemiştir.

 Ankara:

Yugoslav Reisicumhuru ile Dışişleri Ve­kili tarafından Dışişleri Vekilimiz Pro­fesör Fuad Köprülü'ye aşağıdaki tel­graflar gönderilmiştir:

Ekselans Fuad Köprülü

Türkiye Dışişleri Vekili. Ankara

Telgrafları ve samimî temennilerinden dolayı Ekselanslarına teşekkür ederim. Milletlerimiz arasındaki samimî işbirli­ğinin müşterek dâvamız ve sulh için mühim bir mesned teşkil edeceğine ka­niim.

Türk milletinin, Reisicumhur Ekselans Celâl Bayar'ın ve Ekselanslarının saa­det ve refahları için en halisane temenniyatımı kabul buyurmanızı rica ede­rim.

Ekselans Bay Fuat Köprülü Türkiye Dışişleri Vekili. Ankara

Yugoslavyadan mülakatları gıdasında bana göndermek lûtfunda bulundukla­rı selâm ve temennilerden dolayı sami­mî teşekkürlerimin kabulünü Ekselans­larından rica ederim.

Meselelerimiz ve müşterek menfaatleri­miz mevzuunda karşılıklı anlayış ve iti­mat esasına dayanan semereli bir noktai nazar teatisine fırsat vermiş olan bu ziyaretinizin, müşterek müdafaa ve sul­hu takviye için iki memleket arasında­ki dostluğu derinleştirme yolunda ile­riye atılmış mühim bir adım teşkil et­tiğine kaniim.

Biraz evvel, münasebetle­rimizin yapıcı bir şekilde geliştirilmesi bahsinde haklı olarak müşterek dostumuz Yunanistanı zikrettiniz. Filhakika, daha şimdiden Türk - Yu­goslav - Yunan dostluğundan bahsedilebilir. Bu dostluk da aynı jeopolitik hakikatlerden ve vakaların realist görüşünden neş'et etmektedir.

Türkiyenin kıymetli dostu Yunanistanla her iki memleketimizin idame ettiği münasebetlere müsavi olarak bu dostluğun gelişmesi keyfiyeti çok manalıdır ve sağlam ve realist esaslara dayanan dostlukların milletlerara­sı kıymetini aşmak temayülündedir.

Güçlük ve tehdit dolu bir dünyada Türk - Yunan dostluğu bir hakikattir. İşaret ettiğimiz gibi bu eseri güvenlik icaplarına göre geliştirmek bize düşer.

Şunu ilâve edeyim ki karşılaştığımız hakikatler, müşterek ihtiyaç ve her iki memleketimizin güvenliği icapları ile Balkanlarda ve bütün dünyada barış menfaatlerine uygun olarak bizi aklı-selim yoluna sevk etmektedir. Kadehimi bu hislerle, Federal Yugoslavya Cumhuriyeti Reisi Ekselans Mareşal Tito'nun sıhhat ve saadetine, kahraman Yugoslav milletinin refa­hına ve her iki memleket arasındaki dostluğa kaldırmakla şeref ve zevk duymaktayım.»

Dışişleri Vekilimizin  Belgrad'taki  basın toplantısı

 Belgrad:

Dışişleri Vekilimiz Profesör Fuad Köprülü, bu akşam saat 17 de Türkiye Büyükelçiliğinde bir basın toplantısı tertip etmiştir.

Yerli ve yabancı bütün basın mensuplarının ve radyo muhabirleri ile film operatörlerinin hazır bulunduğu basın toplantısında Dışişleri Vekilimiz es­ki bir basın mensubu sıfatiyle «sayın meslekdaşlarım» diye hitap ederek aşağıdaki beyanatı vermiştir:

«Güzel memleketinizde geçirdiğim bugünlerin hâtırasını daima muhafa­za edeceğim. Buraya resmî bir ziyaret için geldiğim doğrudur, ancak, memleketinizde karşılaştığım sıcak ve dostâne kabul, bende, bu gibi ziya­retlerde mûtad olandan fazla bir samimiyet hissi yarattı.

Bu vaziyet bana, şunu müşahede etmek fırsatını verdi: Türkiyede, kahra­man ve sulhperver Yugoslav milletine karşı beslediğimiz dostluğa muka­bil, sizler de aynı hisleri beslemektesiniz.

Benimle görüşmesinde çok dostluk göstermiş olan Ekselans Cumhurreisiniz tarafından kabul edilmekle şeref duydum. Devlet adamlarınız ve bil­hassa muhterem Başkan Yardımcısı Kardelj ve Dışişleri Vekiliniz Koca Popoviç ile yaptığım görüşmeler dahi, aynı geniş karşılıklı anlayış ve dost­luk havası içinde cereyan etti.

Ziyaretime ait resmî tebliğ az sonra neşredilecektir. Görüşmelerimin ma­hiyeti hakkındaki açık ifadeyi, bu resmî tebliğde bulacaksınız.

Bununla beraber bu görüşmelerin karakteristik vasıflarını bir iki kelime ile ifade edebilirim: Karşılıklı anlayış, iyi niyet ve maksatlarda itimad ve, kütle halindeki aynı tecavüz tehlikesine karşı, gerek hür milletler cami­ası, gerekse iki memleketimizin menfaatleri çerçevesi içinde, kendisini şiddetle muhafaza etmeğe karar verdiğimiz sulha bağlılık.

Basın toplantımda bulunmanızdan dolayı hepinize hararetle teşekkür ve ifade etmiş olduğum hissiyatı, kendi âmme efkârınıza da aksettirmenizi rica ederim.»

Bundan sonra, Dışişleri Vekilimize çeşitli sualler sorulmuş ve Profesör Fuad Köprülü bunların her birini ayrı ayrı cevaplandırmıştır.

Basın konferansım müteakip Dışişleri Vekilimiz, sinema operatörlerinin ricası üzerine mikrofon başına gelerek şu sözleri söylemiştir:

«Memleketinizde her bakımdan unutulmayacak günler geçirmiş bulunuyo­rum. İşi başında, çalışkan, vakur ve sulhperver bir milleti görmek fırsa­tını bulmuş oluyorum. Muhterem Reisicumhurunuz Mareşal Tito ve de­ğerli devlet adamlarınızla yaptığım temaslar sonunda şunu söyliyebilirim ki, memleketlerimiz arasındaki mes'ut ve samimî dostluk bağlan, dünya sulhü ve iki milletimizin yüksek menfaatleri bakımından daha da sıklaşarak devam edecektir.»

Dışişleri Vekilimizin Belgrat'ta yaptığı basın toplantısında gazetecilerin sorularına verdiği cevaplar:

 Belgrad:

Türkiye Dışişleri Vekili Prof. Fuad Köprülü, bugün burada yaptığı basın toplantısında beyanatta bulunduktan sonra gazeteciler tarafından sorulan

çeşitli sualleri ayrı ayrı cevaplandırmıştır:

« Üç memleket, yâni Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan arasında res­mî pir müdafaa andlaşması imzalanması hususunda bir anlaşmaya varıl­mış mıdır? sualini, Prof. Fuad Köprülü şöyle karşılamıştır:

« Yunanistanın bu görüşmelerde hazır bulunmayışı, daha geniş sahada işbirliğine dair müzakerelere imkân vermemiştir. Bununla beraber, ile­ride böyle bir anlaşmanın imzalanması ihtimali yok değildir. Fakat bu sırada, mes'ul bir devlet adamının bundan bahsetmesi doğru değildir.

Prof. Köprülü, diğer bir suale şu cevabı vermiştir: «Türk umumî efkârı­nın, Yugoslavyanın maddî ve manevî kuvvet ve kudretine sulh ve istiklâ­lini korumak azim ve iradesine tamamiyle itimadı vardır.

Yugoslav halk efkârının, Türk - Yugoslav görüşmelerini takipte göster­diği dikkat ve alâka ve Türk - Yugoslav müzakerelerin deki samimiyet, Yugoslavyada iki memleket arasındaki dostluğa atfedilen ehemmiyetin en büyük delilidir.

Türk - Yugoslav müzakereleri esnasında, Yugoslavya ile İtalya arasında­ki münasebetler de gözden geçirildi, görüşüldü mü? sualine karşı Prof. Köprülü şöyle demiştir:

« Türkiye ile Yugoslav münasebetlerinin bütün safhalarına temas edil­di, fakat müşterek tehlikeye karşı müdafaa meyzuu en ince ve etraflı surette tetkik edildi. Türkiye, her sulhsever memleket gibi sulhsever memleketler arasındaki bütün ayrılıkların ortadan kalkmasını halisane arzu eder.»

Köprülü, sözlerine devamla, sulhu koruma bahsinde, İtalyaya karşı bir tecrit politikası takibe hiçbir sebep ve illet olmadığını belirterek: «Fakat temayüller buna müsaittir, alâkalı memleketler ancak bir yandan arala­rındaki ihtilâfları ortadan kaldırırken, milletlerarası işbirliği duygusuna tarsin yolunda iyi niyetle çalışmak istediklerini gösterdikleri takdirdedir ki, sulhun muhafazası uğrundaki mücadele kuvvet bulabilir.» demiştir.

Atina karşılaşmaları

Yazan: Asım Us

29 Ocak 1953 tarihti Vakit'ten

Dışişleri Bakanı Profesör Fuad Köprü­lü, Belgrad'tan dönüşünde Yugoslav devlet adamlariyle aralarında geçen konuşmalar hakkında dost Yunan hükü­metine bilgi vermek için Atinaya uğra­mıştır. Bundan daha tabiî bir şey yok­tur. Ancak Köprülünün bulunduğu sıra­da Güney Avrupa Ordusu Komutanı Amiral Carney de Atinaya gelmiş bulu­nuyor. Bu, sadece bir tesadüf eseri ol­duğu anlaşılıyor. Fakat buluttan nem kapan siyasî çevrelerde dikkatini çeke­cek bir hâdise iken, uçakla Ankaraya gelmek üzere yola çıkmış olan Akdeniz Başkomutanı Amiral Mountbatten'in de hava muhalefeti dolayısiyle Atinada bir gün kalmağa mecbur olmuş, Türkiye Dışişleri Bakanı ile Güney Avrupanın Amerikalı başkomutanı ve Akdenizin İngiliz başkomutanı Yunan devlet merkezinde bir araya gelmişlerdir. Böyle­ce Atinadaki bu tesadüfi karşılaşmalar, her tarafta daha alâka uyandıracak bir mahiyet almıştır.

Filhakika Türkiye Dışişleri Bakanının Belgrad'da yaptığı müzakerelerin mev­zuu zahirde doğrudan doğruya yalnız üç devlet arasında bir Balkan anlaşma­sıdır; fakat hakikatte bu anlaşmaya İ-talyanın da katılması ile Atlantik Paktı arasında bir irtibat tesis çareleri ara­nıyor. Böyle olmasa da Türkiye, Yuna­nistan ve Yugoslavya arasında üç taraf­lı bir anlaşma yapılmış olsa, bu anlaş­manın Amerika ve İngiltere tarafından desteklenmesi lâzım gelir. Bu itibarla Belgrad'da Türkiye Dışişleri Bakanı ile Yugodlav devlet adamları arasında ce­reyan eden müzakerelerin Yunanistan kadar İngiltereyi ve Amerikayı da alâkalandıracağına şüphe yoktur.

Belgrad müzakerelerinin siyasî çevre­lerde uyandırdığı alâkanın şiddetine bakarak müspet neticelere yaklaşılmış olduğunu  istidlal edebiliriz.

Komünist Partisine taraftarlığını bildirmiş olan ve 1935 senesinde bu partiye mensup bulundu­ğum! teyid eden Birleşmiş Milletler Teşkilâtında Amerikan memuru Madam Rutiı Eİizabeth Crawford vazifesinden uzaklaştırılmıştır.

Madam Crawford'un Birleşmiş Milletler İdare Mahkemesi nezdinde bu kararı temyiz edeceği sanılmaktadır.

23  ocak   1953

 New-York «Birleşmiş Milletler>

Birleşmiş Milletlerde çalışan bütün Amerikalı memurlar diğer Amerikan devlet memurları gibi bir sual varakası doldurmak ve üstüne parmak izlerini basmak mecburiyetindedirler. Bu usule göre,  Birleşmiş Milletler Sekreterliğin-


 

deki Amerikalı memurlar şu gibi sualle­ri cevaplandıracaklardır: Komünist Par­tisine mensup musunuz? Yahut bu par­tiye eskiden mensup olmuş muydunuz? Amerikan hükümetinin devrilmesine ta­raftar teşkilâtlara girdiniz mi?

Sual varakaları Âmme Hizmetleri Komisyoniyle, Federal Tahkikat Bürosuna tevdi edilecek ve bu iki teşkilât bu memurların memleketlerine karşı olan (sadakatları) hakkında gerekli tahkikatı yaparak neticeyi Dışişleri Vekâleti vasitasiyle Genel Sekreterliğe bildirecek­lerdir.

Bu tahkikat sırasında toplanan malûma­tın, memurun Birleşmiş Milletlerdeki vazifesine nihayet verdirmeyi gerektire­cek bir mahiyette olup olmadığını Bir­leşmiş Milletler Genel Sekreteri takdir edecektir.

Evvelâ vatan sonra parti Yazan:  Ali  Naci  Karacan

7  ocak   1953   tarihlî  Milletten

Partilerarası münasebetler hakkında sorduğum bir suale cevaben, Başbakan, «Gerçekten samimî arzumuz, partiler arasındaki kesin mücadelenin sona er­mesidir» dedi ve bu iyi neticeye mâni olmak için «İhtirasların veya kötü ni­yetlerin ve yahut da dış telkinlere daya­nan hususi maksatların derhal faali­yete geçeceğini ve bu yolda elden gelen gayreti sarfetmekte gecikmiyeceğini tahminde hata yoktur» diye ilâve etti. Başbakanın teşhisi tamamen yerinde ve doğrudur. Memleket iki buçuk yıldan beri süregelen çetin ve kötü kavgalardan sonra, Ankara basın toplantısının yarat­tığı hava ile, nihayet nısbi bir sükûna kavuşmuştur. Gazetelerde hakaretler, tezyifler, iftiralar, tezvirler, büyük mik­yasta durulmuştur. Ortalığı sarıp bulan­dıran sis tabakaları, açık, dürüst, kar­şılıklı izahlarla dağılmak yolunu tutmuş ve gözler toz ve dumandan kurtulan ha­kikatleri görür gibi olmuştur. Milletin büyük çoğunluğu, meleketini seven her­kes, bu vaziyetten memnundur.

Ancak, ortalığa hâkim olmağa başla­yan vakar ve sükûn, bazı kötü niyetlile­rin haris politika alüfetlerinin, bilhassa dış telkinler altında hareket eden va­tan hainlerinin maksat ve menfaatlerine uygun düşmemektedir. Onun için bun­ların ne yapıp yapıp havayı bozmak iste­yecekleri endişesi bugün memleketini se­ven her insanın büyük ıstırabım teşkil etmektedir. Bu tehlikeye karşı Başba­kanın gösterdiği çare, takip edilecek en doğru yoldur: «Hiç kimseye fayda te­min etmiyecek ve memlekete yalnız za­rar yerecek olan çirkin sövüşme devri­nin katı surette kapanması için gerek Türk umumi efkârı, gerek basın, kötü niyetlilere karşı, muhalefet ve iktidar münasebetlerini kontrol etmelidir. Bugün tesis edilmek istenilen demokrasi cephesinden kaçmak istiyenlerin sayısı ancak o suretle azalabilir.»

Başbakanın son beyanatı, İzmirdeki nutuklarının ve iyi niyetlerin seferberliği sayesinde yaratılan temiz havanın tesir­lerini bozmak ve her iki büyük parti-arasında yeni ihtilâflar doğurmak heveslilerine yerinde ve zamanında bir muka­bele teşkil etmiştir. Muhalefet liderinin partiler arası münasebetler hakkındaki iyi dileklerine iktidar partisi lideri ay­niyle mukabele etmiştir. Karşılıklı ola­rak ileri sürülen bu derece açık ve sa­mimi temenniler vatandaşa yarın için ancak ümit verebilir ve muhalefetin ik­tidarla beraber aynı samimiyetle mem­leket hizmetine koyulmak kararı, hiç şüphe edilmesin, iktidar başındakiler tarafından, ancak memnunlukla, gönül ferahlığıyla telâkki edilmektedir.

Evvelâ vatan, sonra parti! İşte tutacağı­mız doğru yol!

Gerek iktidarın, gerek muhalefetin tut­mak istedikleri yol budur.

Her iki partinin bu zihniyet içinde, bu yol üzerinde birbirini tamamlaması, ya­rın için en büyük teminattır.

Konsey'de Türkiye Yazan:  Ahmet Şükrü  Esmer 7 Ocak 1953 tarihli  Ulus'tan

Yeni yıla girerken Türkiyenin Birleş­miş Milletler Güvenlik Konseyindeki iki yıllık müddeti de nihayetlenmiş ve Konsey üyeliğine  Lübnan seçilmiştir.

Hatırlarda olduğu üzere, Türkiye Gü­venlik Konseyi üyeliğini 1951 yılı ba­şında Mısır'dan almıştı. 1953 yılı ba­şında da onu başka bir Arap devletine devretmektedir.

Türkiyenin Konsey üyeliğinden çekil­mesi Arapları memnun edecektir ve bir bakıma biz Türkler de bu vazifeyi bırakmış olmaktan memnun kalmalıyız. Zira iki yıldır bu yüzden Arap ve Asya memleketleriyle münasebetlerimiz so­ğumak yoluna girmiş, Türkiye aleyhin­de bu memleketler basınında ağır ya­zılar yazılmıştır.

Bunun sebebi Türkiyenin Güvenlik Konseyinde daima Arap - Asya devlet­leri aleyhinde ve Anglo - Amerikan gö­rüşü lehine yürümüş olmasıdır. B. Mil­letlerin kuruluşundan sonra birkaç yıl, Türkiye  gibi  devletler için     Konseyde üyelik kolaydı. Zira bu yıllar zarfında demokrasiler Rusya'nın İran ve Yuna­nistan gibi memleketlerdeki tecavüz­lerle mücadele ediyorlardı. Konsey, Ko­re tecavüzünü önlemek vazifesiyle de karşılaşmıştı. Böyle açık tecavüz hare­ketleri karşısında hür memleketlerin Konseyde ne yolda hareket edecekleri şüpheye yer vermiyecek derecede açık­tır.

Arap - Asya bloku:

Fakat Türkiye, Güvenlik Konseyine gi­rerken Komünist - Demokrat cephe kar­şısında bir de Arap - Asya bîoku kurul­du. Bu blok da çok zamanlar demokrat devletler, fakat bilhassa İngiltere ve belki ondan da ziyade Fransa ile kar­şılaşıyordu. Doğrusu şudur ki, üç dev­letin de Araplarla karşılaştığı dâvalar vardı: Amerika İsrail meselesinde, İn­giltere Mısır ve İran meselelerinde A-raplar ve Asyalılarla karşılaşmışlardı. Anglo - Amerikanlar kendilerine mah­sus düşüncelerle Keşmir meselesinde de Pakistan'ı Hindistan'a tercih ettiler. Türkiye, bu mücadelede zor bir durum­da kaldı. Durum daha iyi idare edilebilirdi. Hattâ ustalıkla Türkiyenin uzlaş­tırıcı ve arabulucu bir rol oynaması da mümkündü. Demokrasi denilen ince sanat işte budur. Fakat idare edileme­di ve Türkiye mütemadiyen Anglo - Amerikanların tarafını tuttu. Neticede Arap - Asyalıları gücendirdi.

Örnekler:

Türkiyenin Güvenlik Konseyinde üye bulunduğu iki yıl zarfında görüşülen dâvaların başlıcaları şunlardır: 1951 martında Anglo - Amerikanlar Keşmir meselesinin hakem yolu ile çözülmesini teklif ettiler. Buna, Hindistan itiraz e-diyordu. Türkiye, Anglo - Amerikan teklifini desteklemiştir. Mütareke sınır­larının iki tarafında bulundurulacak as­ker sayısı hakkındaki son Anglo - Ame­rikan teklifi de Hindistanın itirazla Türkiye taralından desteklenmiştir. Bu, iki Asya devleti arasında bir dâva oldu­ğundan o derece manalı görülmiyebilir. Fakat diğer meseleler Arap - Asyalılarca manalı görülmüştür. Meselâ 1951 ağustosunda İsrail - Mısır hakkındaki Süveyş Kanalı meselesi yüzünden Mı­sır hakkında Konseye şikâyet getirdiği zaman,   Türkiye,   Mısır   aleyhinde   olan üçler  Amerika, İngiltere, Fransa  teklifini destekledi. Halbuki Çin ve Hindistan, teklif aleyhine oy verdiler. Arapları zorla İsrail ile görüştürmek için yapılan son teklifi de Türkiye des­tekledi.

Ekim 1951 de İngiltere petrol dâvasını Konseye getirdiği zaman, İran meselesi­nin gündeme alınmasına itiraz etmişti. Halbuki Türkiye, meselenin gündeme alınması lehine oy verenler arasında­dır.

Öte taraftan 1952 yılı nisanında Tunus meselesinin gündeme alınması meselesi Konseyin önüne gelince Türkiye, çe­kimser kalarak, teklif lehinde yeni o-yun sağlanmasına engel olmuştur. On­dan sonra Asamblenin olağanüstü top­lanması teklifini reddetmiş ve Asam­blenin normal toplantısında da Arap teklifini değil, Fransaya elverişli olan teklifi desteklemiştir.

Türkiyenin temsil bölgesi:

Bu meselelerin bazılarında «duruma idare etmek» düşüncesiyle Yunanistan gibi bir devlet bile çekimser kalmış­tır. Hele Güney Amerika devletlerin­den Arap - Asyalıları destekliyenler çoktur. Türkiyenin bu noktada bilhassa dikkatli olması lâzımdır. Zira Türkiye Güvenlik Konseyinde Ortadoğuyu tem­sil etmekte idi.

Bilindiği gibi, Konseyin altı geçici üyesinin coğrafya bölgeleri göz önünde tutularak «adilâne» bir şekilde seçilme­si Anayasanın 23 üncü maddesi üctizasıdır. Anayasada bölgeleri tasrih edil­memiştir. Fakat 1946 Londra Toplantı­sında bölgelerin şu şekilde taksimi üze­rinde anlaşılmıştır: 2 Güney Amerika, 2 Britanya Komonvelti, 1 Doğu Avru­pa, 1 Ortadoğu, Ukraynadan Yugoslavyaya ondan da Yunanistana geçinceye kadar Doğu Avrupa üyeliği demirperde gerisindeki memleketlere ayrılmıştı. Türkiyenin 1951 - 1953 yılları arasında işgal ettiği üyelik ise, Ortadoğu ıbcıü-leketîerinindir. Bu sebepledir ki, tem­silciliği vazifesini gördüğü memleketler halkının gücenmelerine yer vermîyecek bir yol takip edilmiş olsaydı, daha isabetli hareket edilmiş olacak ve An­glo - Amerikan dostlarımız da bu hare­ketimizi anlayışla karşılıyacaklardır.

Kore Harbinin adilâne bir tarzda ve süratle halli için Eisenhower plânı­nı tatbik ve Korenin kendisine tesbit etmiş olduğu hedefe varmasına yardım edeceği nispetinde, tam bir yardımda bulunacağı teminatını vermiştir. Diğer taraftan Cumhurreisi, yabancı, komünist veya diğer herhangi bir mü­tecavize karşı yarımadanın bağımsızlı­ğını muhafaza için Güney Kore kuv­vetlerinin takviye edilmesi lüzumunu derhal anlamış olan General Van Fleet'in ayrılması karşısında gerek kendisinin ve gerekse memleketinin duymuş   olduğu   üzüntüyü   belirtmiştir.

Bunu müteakip Syngman Rhee, General Van Fîeet'in, kuvvetli bir Kore ordu­su teşkilinin Kore Harbinin başlıca me­selesini nispeten kısa bir zaman halle­deceği ve bu suretle Birleşik Amerika veya Birleşmiş Milletler çocuklarının Kore cephesinde düşmanın darbelerine maruz kalmaktan kurtulacakları yolun­daki kanaatini tekrarlamıştır. Nihayet Syngman Rhee, Amerikan halk ve hü­kümetine, komünist mütecavizlere kar­şı memleketin müdafaasında Kore kuv­vetlerinin kullanılması lehinde bulun­muş olmalarından dolayı teşekkür et­miştir.

Milletler cephe komutanlığını, Jamis Fan Fleet'ten General Maxwell Taylor devir alıyor.

İtiraf etmeliyim ki, bu husus pek dış politika sahasına girmez, ancak, yeni Cumhurbaşkanı Eisenhowerin bu tâyi­ni, Korede takip edilecek yeni strateji ile alâkalı olabileceğinden ve bir de General Van Fleet'i Korede yakından tanıdığım için, okuyucularımın müsaa­deleri ile, sahamdan biraz çıkıyorum.

Eisenhower'in Cumhurbaşkanlığına ge­çer geçmez General Van Fleet'in yerine başkasını tâyin etmesi hiç bir başka se­bebe atfedilmemelidir; Van Fleet Eisenhower'in itimadım kazanmış eski bir dostudur ve hattâ seçim mücadeleleri esnasında da, Güney Kore kuvvetleri hakkında eşine yazdığı bir mektubu basma vermek suretiyle, Eisenhowere yardım bile etmişti. Van Fleet esasen uzun müddettenberi tekaüde sevkedilmek arzusunda idi... Şimdi, 36 yıllık faal askerlik hizmetinden sonra bu arzusuna nail olmaktadır.

Generalin Koredeki en büyük hizmet­leri kendi arzusuna rağmen hâsıl olan siper harbi vaziyetinden mümkün ol­duğu kadar fazla istifade temin edebi­lecek bir taktik kullanması ve bir de, komutayı ele aldığı zaman bir hiç me­sabesinde olan Güney Kore Ordusunu, bizzat meşgul olarak, gerek maneviyat, gerek emniyet ve gerekse teçhizat bakımından bugünkü kuvvetli haline çıkarabîlmesi olmuştur.

Yukarıda da söylediğim gibi, Korede kendisini yakından tanımak ve görmek şerefine nail olmuştum. Bütün onu ta­nıyan subay ve gazeteciler gibi, ben de kısa bir müddet zarfında, bu hem çe­lik vazifesine bağlı hem de şair kadar hassas eski askere hayran oldum.

Bir münasebetle, şahsî basın subayı Albay Mc Namarra bana şunu anlat­mıştı: Generalin genç oğlu, bir harp uçuşu esnasında kaybolmuştu. Bunu kendisine haber verdikleri zaman, bir müddet, susmuş sonra, «Harp devam ediyor!» diyerek, acele olarak gitmesi icabeden bir konferansa gitmiş...

Generalin büyük merakı, çiçek yetiştir­mekti.. Seoul'daki evinin bahçesinde bi­le nadide çiçekler yetiştirir ve zaman buldukça bunlarla uğraşırdı. Fakat ü-mit ederiz ki, kanunen tekaütlük zama­nı gelmiş olmasına rağmen el'an dinç olan bu kıymetli asker tamamiyle çi­çeklerle başbaşa bırakılmaz ve Eisenhower, ondan başka bir sahada istifa­de eder.

Son olarak. General Van Fleet'in emri altında bulunan Türk kuvvetlerine kar­şı da büyük bir sevgi beslediğini de belirtmeliyim.. Beni Seoul'da kendisine takdim ettikleri zaman: «Temsil suba­yı olarak işiniz kolay; çünkü sizin kah­ramanlar zaten dillere destan oldu» de­mişti.

Başka bir defasında, Tuğgeneral Sim Acar, kendisine bir Türk palası verdi­ği zaman da, bu palayı şöyle bir savurmuş ve:

«Herhalde Türk olmak ne kadar büyük bir zevktir» demişti.

1952'de 195l'e nazaran 2 mil­yar mark fazlasiyle 16 milyar marka (14.5 milyar Türk lirasına) yükseldiğini ve İkinci Cihan Harbinden sonra ilk defa Alman ihracatının ithalâtından yüz milyonlarca mark fazlasiyle Almanya dış ticaret muvazenesinin kapandığını söylemiştir.

Berg, Almanya'nın dünya ticaret münasebetlerindeki mevkiinin bugün çok üstün olduğuna işaret ederek sözlerini şöyle bitirmiştir:

«Almanya'nın dünya ticaret sahasın­daki yeri kuvvetlendikçe, büyük reka­betlerle karşılaşacak, bunlara karşı mu­vaffakiyeti temin için büyük sermaye­lere dayanmak zorunda kalacaktır. Al­manya'nın iktisadî hedefi bu muazzam sermayeleri yaratmak ve bir araya ge­tirmek olmalıdır. Çünkü müstakbel dün­ya ticaret münasebetlerinin uzun va­deli kredilere daha ziyade istinad ede­ceğini, haricî sanayiimizi rasyonalise ederken en başta sermaye terakümüne ehemmiyet vermeği daima gözönünde tutmak lâzımdır.»

19 Ocak 1953

 Bonn:

Almanyada nasyonal-sosyalizman yeni­den canlanmasına karşı müttefikler ta­rafından alman tedbirlerle ilgili olarak radyoda söylediği bir nutukta Başve­kil Adenauer ezcümle şöyle demiştir:

«Avrupa'nın birleşmesine ve müşterek bir müdafaa kurulmasına muarız olan­ların, son zamanlarda muhafaza etmek zorunda kaldıkları sükûtu terk ederek, bu birlik uğrunda sarfedilen gayretle­re sekte vermek için fırsat buldukları intibamdan kendimi kurtaramıyorum.» Başvekil, hükümetin, Nazi kuvvetleri­ne karşı koymak için her çareye baş­vurduğunu ve gelecek seçimler netice­sinin, Alman Milletinin sağ veya sol cereyanlara karşı nefretini belirtecek olduğunu söylemiştir.

Naumann grupunun gösterdiği faaliyetini dikkatle takip ve kontrol edilmesi lüzumuna temas ettikten sonra Baş­vekil, Almanyadaki İngiliz Yüksek Komiserinin, kendisine, beklenmedik bir tarzda bazı tevkifat yapmak lüzu­munu bildirmiş olduğunu ve İngilizle­rin bu tarz hareketlerinin sebebini bil­mediğini söylemiştir.

Eski Nazilerin idare ve siyaset hayatın­da rol oynamak maksadiyle sarfettikleri gayretleri ağır bir lisanla tenkid ve takbih eden Doktor Adenauer, Alman-ya'daki Amerikan Yüksek Komiserliği­nin yaptığı umumî efkâr yoklamasının, Alınanlarda artan bir ekseriyetin nasyonal-sosyalizme dönmek temayülünde bulundukları gibi bir netice çıkarmağa elvermiyeceğini ve Almanyanın bugün­kü durumunun Birinci Dünya Harbin­den sonrakine nazaran çok daha istik­rarlı olduğunu sözlerine ilâve etmiş­tir.

23 ocak 1953

Bonn:

Hükümet sözcüsü bugün İsrail - Alman tazminat andlaşması hakkında şu açıklamayı yapmıştır:

Federal hükümet, gerekli teknik şart­lar tahakkuk eder etmez, İsrail'in ala­cağı tazminat hakkındaki andlaşmayı derhal Meclise sunacaktır.

Sözcünün bu açıklamasına sebep, bahis mevzuu andlaşmanın tasdiki hususunda vaki gecikmeden dolayı İsrail Dışişleri Vekili Moshe Sharett'in şikâyette bu­lunmuş olmasıdır.

Bonn:

Federal Almanya Cumhuriyeti, İsrail'­le imzaladığı andlaşma gereğince kabul ettiği tazminatın ilk taksiti için 1953 bütçesine 200 milyon mark koymuştur. 1952'ye ait hesap yine 200 milyon mark olarak ödenecektir. İmzalanan andlaş­ma, Federal Hükümete 1954 nisanından 1963 martına kadar her sene 310 mil­yon mark, (bir mark 91 kuruştur) tazminat ödemeği yüklemekte 1964'de son taksit olan 260 milyon markın tediyesile andlaşma vecibeleri sona ermekte­dir.

Andlaşmanın Federal Almanya ve İs­rail parlâmentoları tarafından tasdikin­den sonra para Alman Bankası tarafın­dan İsrail hesabına geçirilecektir. And­laşma .mucibince Almanya'nın İsrail'e ödemeğe mecbur olduğu tazminat üç milyar 450 milyon markî bulmaktadır.

30 ocak 1953

Bonn:

Batı Almanya Başvekili Adenauer, ga­zeteci  Friediender'le yaptığı ve radyo ile yayınlanan aylık demecinde şunla­rı söylemiştir:

«Sovyet bölgesinde bulunan' ve hayat ve hürriyeti yakın bir tehlikeye ma­ruz bulunmayan her Almanın, Alman-yaya ve Batı dünyasına yapacağı en iyi yardım olduğu yerde kalmaktır. Bin­lerce Alman Doğu bölgesinden kaçıyor­sa, onların yerini yine binlerce başka kimseler alacaktır. Bunlar Ruslar ola­bilir. Yerinde kalan her Alman, Almanyanın ve Batı dünyasının bir parçasını müdafaa etmektedir.»

Başvekil Adenauer, Avrupa kendini müdafaaya hazır olduğu takdirde Ame­rikanın Avrupadaki siyasetine devam edeceği kanaatini izhar etmiş ve şöyle demiştir:

Aksi takdirde Amerika, yavaş yavaş şu veya bu şekilde Avrupadan ayrılacak­tır. Batı için, Elbe ve Rhin üzerinde veyahut  Pireneler  ve   Avrupa   dışında muhtelif müdafaa imkânları vardır. Avrupanın Elbe ve yahut Rhin üzerinde müdafaa edilmesi bizim Almanyada ya­pacaklarımıza bağlıdır.

Başvekil bundan sonra, barış andlaşmalarının karşılaştığı güçlüklerin Alman­yada olduğu gibi Fransada da yenile­ceği kanaatini izhar ederek, Sarre me­selesi hakkında, bunun münferit ola­rak müzakere edilemiyeceğini bildir­miş ve Fransa ile Almanya arasında muhtelif meseleler üzerinde yakında görüşmelerin başlıyacağı ümidini izhar etmiştir.

Nihayet Adenauer, birkaç Nazi lideri­nin İngiliz makamları tarafından tev­kifi meselesine temas ederek demiştir ki:

Birkaç Nazi, bütün nasyonel-sosyalizm demek değildir. Yeni bir 30 ocak 1953 vak'ası tekrarlanmıyacaktır. Federal Cumhuriyet, Avrupanın kuruluşu için faydalı ve sağlam bir temel taşıdır.

Churchill, bu akşam dairesinde yolcu­lardan yirmi kadar davetlisine bir kok­teyl vermiştir.

İngiliz Başbakanı, hususî dairesinde ça­lışmasına devam etmektedir. Sanıldığı­na göre, Churchill New - York'a varı­şında Eisenhower'i göreceğini tahmin etmektedir. Gemide bulunan gazeteci­ler, Churchill ile Başkan arasındaki mü­zakerelerde atom mevzuunda bir İngi­liz - Amerikan işbirliği meselesinin gö­rüşüleceğini sanmaktadırlar.

 Washington:

Churchill, Queen Mary ile New - York'a giderken iyi haber alan kaynakların topladıkları malûmata göre, Eisenhower'le müşavirlerinin Amerika'nın As-yada takip edeceği yeni politikanın ana hatlarını tesbit ettiklerinden kısmen haberdar olması üzerine İngiliz Başve­kili bu politikanın mevkii tatbika ko­nulmasından Önce, bazı hususlar hak­kında aydınlanmak için Amerikaya git­mektedir.

General Eisenhower'in kararları umu­miyetle aşağıdaki noktalardan ibaret­tir:

1   Bir  Kore   Ordusu  kurması için Syngman Rhee'nin Korede  nüfuzunu takviye etmek.

2  Formoza'ya mühim bir Amerikalı şahsiyeti   elçi   olarak   göndermek   sure­tiyle keza Mareşal Çan Kay Şek'in nü­fuzunu  takviye etmek. Eisenhower bu maksatla Amerikanın Paris eski Büyük­elçisi Bullitt'le görüşmüştür. Bu husus­ta İstimzaç edilen Bullitt, Milliyetçi Çi­ne milyarlarca dolar yardım yapılma­sına   taraftardır.   Bu   politikia çerçeve­sinde, icap ederse Foster Dulles, şu­batta Formoza'ya gidecektir ve millî birliklerden istifade  edilecektir.

3 General Eisenhower, Çin kıt'asına tesirli bir  abluka tatbik  etmiye  çalışa­caktır.

4 Eisenhower, icabında Korede yeni Amerikan silâhları kullanmakta tered­düt etmiyecektir.

Bildirildiğine göre, Churchill, Eisenhower'in Uzakdoğuda takip edeceği siya­set ve Sevkülceyş meseleleri hakkında­ki kat'î tasavvurlarını öğrenmeyi arzu etmektedir.

4 Ocak 1953

Queen Mary Transatlantiği:

İngiltere Başbakanı Churchill bu sabah gemide yapılan dinî âyinde hazır bu­lunmuştur. M. Churchill dün akşam ge­mideki dairesinde yirmi kadar misafi­rine bir kokteyl vermiştir. Misafirleri arasında, kendisiyle birlikte seyahat eden İngiltere'nin Washington yeni Bü­yük Elçisi Sir Roger Makin, İngiltere Sömürgeler Bakanlığı Müsteşarı Lord Munster, Lord İves, İşçi Kabinesinde Sömürgeler Bakanı olan Kont Bistowell de bulunuyordu.

Gemi, yarm sabah mahallî saatle 8' de New - York'a varacak ve Başbakan Churchill, doğruca kendisini bu şehir­de misafir edecek olan Bernard Baruh'-

un evine gidecek ve ayni gün General Eisenhower'le buluşacaktır.

5 Ocak 1953

New - York:

New -. York'a varışında Queen Mary transatlantiğinde yaptığı basın toplan­tısında İngiltere Başbakanı Churchill demiştir ki:

«Dünya durumunun sıklet merkezi Ko­re değil, Avrupada Demirperde boyun­ca uzanmaktadır.»

Churchill, daha sonra halihazır mesele­ler hakkındaki İngiliz görüşünü açıkla­mıştır. İngiliz Başbakanının bu mesele­leri Eisenhower'le müzakere edeceği­ne muhakkak nazariyle bakılmaktadır. Churchill, verdiği beyanatında, Birle­şik Amerikanın Birleşmiş Milletlerin tam desteği ile Sovyet taarruzuna kar­şı koymasını, son beş senenin en mü­him hâdisesi telâkki etmektedir. Bu hâdise, Churchill'e göre, sulha her şey­den fazla hizmet etmiştir.

Churchill Amerikaya tamamen hususî bir ziyaret maksadiyle geldiğini ve Jamaica'ya gitmeden önce bu fırsattan istifade ederek, yeni Başkan Eisenhower'le ve son bir defa da Truman'la görüşeceğini söylemiştir.

 Londra:

Churchill ile Eisenhower arasında ya­pılacak görüşme arifesinde mütalâada bulunan Londra iktisadî çevreleri siya­sî ve diplomatik meselelerin ehemmiye­tine rağmen İngiliz Başvekilinin    malî meseleleri ihmal etmeyeceği kanaatindedirler.

Churchilî'in Birleşik Amerika müstak­bel Cumhurreisi ile, İngiliz İmparator­luk camiası iktisadî konferansında ka­bul edilen ve mevcudiyeti 10 gün ka­dar evvel Avustralya hükümeti şefi Menzies tarafından resmen ifşa edilen mühim bir malî plân hakkında görüş­melerde bulunacağı tahmin edilmekte­dir.

para konvertibilitesi esasına rücû istih­daf etmekte ve Washington'da hoş kar­şılanmakta  olduğu   söylenmektedir.

Bunun neticesinde İngiltere ve diğer birçok memleketlerin, Birleşik Ameri­ka ve dünyanın geri kalan kısımlariyle daha iyi bir iktisadî işbirliği temin edecekleri belirtilmektedir.

Fakat böyle bir plân, malî ve ticarî sa­halarda, Birleşik Amerikanın takip et­tiği siyasette bir değişikliği icab etti­recektir.

Bu suretle de, diğer devletlerin altın ihtiyaçlarını lehlerine olarak yeniden kıymetlendirmelerini temin için Bir­leşik Amerikanın da dolar karşılığı al­tın fiyatını arttırmaya razı olması ge­rekmektedir.

6 Ocak 1953

New - York:

Başbakan Churchill, «Queen Mary» transatlantiğinden çıktıktan sonra doğ­ru arkadaşı Baruh'un Beşinci Caddede bulunan ikametgâhına gitmiş ve Gene­ral Eisenhower saat 17 de burada ken­disine mülâki olmuştur.

Eisenhower'in basın sekreteri James Hagerty, yeni Başkanın Churchille gö­rüşmesini müteakip hiç bir beyanatta bulunmayacağını ve akşam üzeri kok­teylde, geceleyin de yemekte cereyan edecek konuşmaların tamamen hususî mahiyette olduğunu gazetecilere bil­dirmiştir.

Hagerty, General Eisenhower'in kendi­sini dişarda soğukta beklemek üzere ga­zetecilerin rahatsız olmasından üzün­tü duyduğunu, fakat kendilerine beyan edecek hiçbir şey olmadığını ilâve et­miştir.

New - York:

Müstakbel Amerikan Cumhurreisi  Eisenhower'in maiyeti, İngiltere Başve­kili Churchill üe müstakbel Amerikan Hariciye Vekili Foster Dulîes'în yapa­cakları muhtemel görüşme hakkında bugün   müzakerelerde   bulunmuşlardır.

Tahminlere bakılırsa, bu toplantıda iki devlet adamı, yeni Cumhuriyetçi idarenin 20 ocakta vazifeye başladık­tan sonra, İngiliz ve Amerikan politi­kalarının ne suretle birbiriyle denkleştirilebileceği hususunu etraflıca göz­den geçireceklerdir.

7  ocak   1953

New - York:

General Eisenhower ve Başvekil Ghur-ehill, bu akşam Bernard Baruch'un evinde gene birlikte yemek yiyecekler­dir.

New - York Valisi Thomas Dewey de bu yemeğe davetlidir.

Bu akşamki yemeğin sadece basit bir davetten ibaret olmayıp, iki devlet adamının bu fırsattan bilistifade beynel­milel büyük meseleler üzerindeki mü­zakerelerine devam edecekleri belirtil­mektedir.

Bu münasebetle Vali Dewey'in bir yıl önce İJzakdoğuda bir tetkik seyahati yapmış  olduğu  hatırlatılmaktadır.

New - York:

İngiltere Başvekili Churchill, dün akşam Amerika'nın dış meseleler hakkın­da birinci plânda gelen ve önümüzdeki yıllarda İngiltere hükümeti ile en zi­yade olan iki şahsiyetle görüşmüştür. Bunlar müstakbel Hariciye Vekili John Foster Dulles ve Winthrope Albrieh'dır. Churchill, bu iki mütehassıs devlet adamiyle dünya meseleleri üzerinde müza­kerelerde bulunmuştur.

Başvekil Churchill, yarın Washington'a giderek Truman'ı ziyaret etmek tasavvurundadır.

Washington:

Hâlen Birleşik Amerîkayı ziyaret et­mekte bulunan, Büyük Britanya Baş­vekili M. Winston Churchillin, Ameri­kan kongresi önünde konuşması hak­kında, dün kongre muhitlerinde yeni bazı cereyanlar belirmiş bulunmakta­dır.Bununla beraber, Washington'da pek kısa bir müddet ikamet etmesi dolayısı ile, Başvekil M.Churchilî'in,bu daveti kabul etmesi ihtimalleri pek za­yıftır.

Filhakika. Amerika Reisicumhuru Truman'ı ziyarete hasredeceği perşembe gününün hemen akabinde. Başvekil M. Churchill'in istirahat etmek maksadiyle derhal Jamaica'ya hareket edeceği sa­nılmaktadır.

8  ocak   Î953

 New - York:

General Eisenhower dün öğleden sonra geç vakit Bernard Baruch'un evine gi­derek İngiliz Başvekili Churchill ile ikinci mülakatını yapmıştır.


 

Teknik maliye, dilden haltın anhyacağı dile çevrilince, mânası şudur ki, plân sterüng bloku memleketlerine daha çok dolar kazanmaları imkânının sağ­lanmasını hedef tutuyor. Bunun için de Amerika gümrük tarifelerini indirme­lidir. Sterling bloku memleketlerine para yatırmalıdır.

Hemen söyliyelim ki, bu maliye ve ik­tisat işleri hakkında ChurchilTin ileri süreceği teklifleri, Eisenhower'in kabul etmesi, siyasî meseleler hakkındaki İn­giliz görüşlerinin kabulünden de daha zordur. Gümrük tarifelerine dokunmak Amerika'dan bin bir menfaate dokun­mak demektir ki, «iş adamları» kendi­lerinin söz sahibi olduklan böyle bir sa­haya kimseyi karıştırmıyorlar. Demok­ratlara nazaran daha koyu himayeci olan Cumhuriyetçilerin ve iş adamların­dan kurulmuş olan yeni kabinenin Eisenhower'i böyle bir yola gitmektan alıkoyacağı şüphesizdir.

Kervan yürüyor

Yazan:   Ahmet  Şükrü   Esmer 12  ocak  Î953  tarihli   ÜEus'tan

Ankara'da Gençlik Parkında geçen gün NATO Kervanı merasimle açılmıştır. Çok güzel tertip edilmiş olan bu sergiyi gezenler ve büyük çadırın duvarlarını süsleyen vecizelerin, grafiklerin mânası üzerinde duranlar, «Kervanın yürüdü­ğü» nü ve NATO'nun hedefine varaca­ğım anlamış olacaklardır.

Gerçekten NATO, bugün hür dünyanın en büyük ümididir. Birleşmiş Milletler bir siyasî kürsü halini almıştır. Avru­pa Konseyi Tartışma Cemiyetinden da­ha ileri gidememiştir. Altı devletin, Fransa, İtalya, Batı Almanya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg kurmayı düşündükleri Avrupa Federasyonu da son ay­larda engellerle karşılaşmaktadır. Hür dünyanın, tecavüzü önlemek için güve­nebileceği bir NATO kalmıştır.

NATO Kervanının memleketimize gel­mesi, onun şümul ve mânasını halka anlatmak bakımından faydalı olmuştur. Zira NATO'nun basit bir siyasî ittifak olduğu sanılıyor. Dışişleri Bakanımızın sergide asılı olan «Tecavüze karşı bîta­raflık iddiası, safiyetten başka "birşey değildir» vecizesi de NATO'nun böyle basit mânada alındığı hissini yaratıyor. Halbuki bunun yanında asılı duran Spaak'ın şu sözleri NATO'nun mânasını daha iyi izah etmektedir: «Kuzey At­lantik Paktı, Batı medeniyetinin mu­kadderatına îman eden bir harekettir. Siyasî ve medenî hakların kullanılması ve ferde hürmet esasına dayanan bu medeniyet  zevale  uğrayamaz.»

NATO'nun  hedefi:

Esasen NATO Paktının başlangıcı da andlaşmanın hedefini şöyle tarif ediyor: «Kendi milletlerinin hürriyeti ve hal­kın hâkimiyeti olan demokrasi prensip­leri üzerine kurulu müşterek mirasla­rım ve medeniyetlerini korumak.»Bu da anlatıyor ki, NATO basit bir si­yasî ve askerî ittifak değil, müşterek bir ideolojinin korunması için o ideo­lojiye bağlı bulunan milletler arasında bir birliktir. Her halde hedef, bu bir­liği kurmak ve sağlamlaştırmaktır. Ker­van halka bunu anlatmak için NATO memleketlerini dolaşmaktadır.

Büyük İngiliz tarihçisi Arnoid Toynbee, Look dergisine yazdığı ve Freedcm and Union dergisinin de aralık 1952 sayısı­na iktibas ettiği dikkate lâyık bir ma­kalede NATO'yu gelecek hür milletler birliğinin nüvesi saymaktadır. Mr. Toynbee'ye göre bir zamanlar kıt'a dışında­ki memleketlere tahakküm eden Avru­pa, artık zayıflamıştır. Dün Asya ve Afrika'ya tahakküm ederken, bugün kendisi Rusya'nın tahakkümü altında kalmak tehlikesindedir.

Bu durumda kendi medeniyetini koru­mak için birleşmelidir. Bu birleşme de NATO etrafında olacaktır. Hür dünya­nın kırk ayrı kompartımana (kırk ba­ğımsız devlet) ayrılması kuvvet israfı­dır ki, «Kölelik sistemini benimsemişe olan dünyanın tehdidi karşısında bu israfa yer verilmemelidir. Hür millet­lerin NATO etrafında birleşmeleri, Toynbee'ye göre, «tarihin atmak üzere bulunduğu adımdır.

NATO demokrasi rejimini tatbik etmek kabiliyetini göstermiş olan devletlere açık bulundurulmalıdır.

Türkiye'nin durumu:

Türkiye'nin durumu hakkında Toynbee'nin söylediği sözler bizim için bil­hassa alâka çekicidir. İngiliz tarihçisi, Türkiye'yi de NATO ideolojisine bağlı ve o ailenin bir uzvu saymaktadır. Bizim için aynen diyor ki, «bugün Batı ailesi içinde bulunan Türkiye, o sırada ikti­darda bulunan partinin dürüst idaresi altında yapılmış seçim neticesinde, kan akıtmadan ve ihtilâle yer vermeden, tek partili rejimden çok partili rejime geç­mekle, hayret verici bir demokrasi ha­reketinin örneğini göstermiş ve bu ai­leye (NATO ailesi) katılmaya lâyık ol­duğunu 1950 yılında îsbat etmiştir.»

28 Ocak 1953  Paris:

Tass Ajansının bu sabah bildirdiğine göre, Sovyet Dışişleri Vekâleti, Birle­şik Amerika, Fransa ve İngiltere'nin Avusturya ile bir barış andlaşması akdi hususundaki muhtıralarına cevap teş­kil eden bîr notayı üç büyük devletin Moskova'daki Büyük Elçiliklerine tev­di etmiştir.

Sovyet cevabında Avusturya meselesi­nin Potsdam anlaşmasına uygun olarak halledilmesi gerektiği belirtilmektedir, Bunu müteakip notada, batılı devletle­rin teklif ettikleri «kısaltılmış andlaşma» metnine itiraz edilerek, bunun «ha­kikaten, demokratik ve bağımsız bir Avusturya devletinin kurulması imkânla­rını dikkat nazara almadığı» ileri sürül­mektedir. Sovyet notasına göre, böyle bir antlaşma, Avusturyadan faydalanma­yı tasarlıyan Kuzey Atlantik Paktı blokunun mütecavizkâr plânlarına uygun bir faşist rejiminin Avusturyada tesisi hususunda büyük imkânlar bahşetmek­tedir.

Bunu müteakip Sovyet notası, Avustur­ya barış antlaşması hususunda Birleş­miş Milletlerde varılan kararın gayri hukukî olduğunu, çünkü «bu mesele­nin Birleşmiş Milletlerin yetki sahasına girmediğini» beyan etmektedir. Netice olarak Sovyet hükümeti «18 ocak, 24 ağustos ve 27 eylül 1952 tarihli notala­rından izah etmiş olduğu durumunu tekrar teyid etmekte ve dört devletin iştirakiyle toplanacak Avusturya barış, andlaşması konferansına katılmaya ha­zır olduğunu beyan etmektedir. Sovyet hükümeti aynı zamanda, Amerikan, Fransız ve İngiliz hükümetlerinden «kı­saltılmış antlaşma» hakkındaki teklif­lerinin geri alındığına dair kendisine bir cevap verilmesinin elzem olduğu ka­naatini de izhar etmektedir.

29 ocak 1953

Londra:

Avusturya ile akdi mutasavver sulh an­laşmalarının müzakeresini hazırlamakla vazifeli Fransız, İngiliz ve Amerikan Bakan yardımcıları bugün İngiltere Dış­işleri Bakanlığında toplanmışlardır. Toplontıda, yarın için tesbit edilmiş bulu­nan Bakanlar, toplantısına iştirak et­mek için Sovyet Rusya'nın son notasın­da ileri sürmüş olduğu şartlar incelene­cektir.

Paris:

Yetkili bir kaynaktan Öğrenildiğine gö­re, Avusturya barış antlaşmasını müza­kere etmek üzere üç devlet vekil yar­dımcılarının bugün yaptıkları toplantı sonunda, her üç devlet hükümetlerinin yakında Sovyet hükümeti nezdinde yeni bir teşebbüste bulunmaları kararlaştı­rılmıştır.

Londra:

Avusturya antlaşması hakkında Ameri­kan, Fransız ve İngiliz hükümetleri ta­rafından Rusya'ya gönderilen müşterek notanın metni, nota Rusya'nın eline geç­tiği vakit açıklanacaktır. Bununla be­raber, notada, üç vekil yardımcısının Kremline, Avusturyanm bir an evvel hükümranlığına kavuşmasını mümkün kılacak bir anlaşmaya varılmasını arzu ettiklerini hatırlattıkları sanılmaktadır. Vekil yardımcıları, Avusturya barış ant­laşmasını müzakere için dörtlü bir top­lantının yapılması hususunda önceden bir şart koşmadıklarını Rusya'ya bildir­mek hususunda mutabık kalmışlardır.

Vekil yardımcıları yarın veyahut müm­kün olduğu kadar ;çabuk toplanmaya hazırdırlar.

Londra'nın siyasî çevrelerinde belirtil­diğine göre, bu nota, batılı devletlerin dörtlü bir toplantıya mâni olmadıklarından başka böyle bir toplantının yapıla­bileceği kanaatinde olduklarını ispat etmektedir.sulh andîaşmasının akdi için her   türlü müzakereye hazır olduğu ilâve edilmek­tedir.


 


 

 Washington:

Amerika, Fransa ve İngiltere Sovyet hü­kümetine verdikleri benzer notalarda, Avusturya île yapılacak sulh andlaşmalarının müzakerelerini peşinen tahdit etmek hususunda Sovyet Rusya tara­fından vaki teklifleri reddetmektedir­ler. Dün Amerikan Dışişleri Bakanlığı tarafından açıklanan Amerikan notasın­da ezcümle Sovyet Rusya hükümetinin teklif ettiği veçhile müzakerelerin tah­dit edilmesinin maslahata uygun olmayacağı belirtilmekte ve Amerika hükü­metinin peşinen herhangi bir şart ve kayıt vaz'edilm eksizin,   Avusturya     ile

 Londra:

Sovyet murahhası Gromyko, Avusturya sulh muahedesi hakkında görüşmelerde bulunacak olan dört büyük devlet Dış­işleri Muavinlerinin bugünkü toplantı­sına gelmemiştir.

Rus Murahhasının isbatı vücut etmeme­si üzerine, Amerikan, İngiliz ve Fransız Murahhasları, toplantı yapmaktan vaz­geçmişlerdir.

Bunun üzerine, Murahhasların 6 şubat günü bir toplantı yapmaları hususun­da, Andrei Gromyko'ya bir mesaj gön­derilmiştir bildirildiğine göre, Arap Birliği Siyasî Komisyonu dün akşamki toplantısında, İsrail ile olan Tazminat Anlaşmasını tasdik ettiği takdirde Batı Almanyaya kargı iktisadî boykot tatbiki kararını teyid etmiştir. Komisyon toplantı hak­kında bir tebliğ neşretmiştir. Mısır gazetelerine göre, Hariciye Vekili' Dr. Muhammed Fevzi, Almanyanın bu anlaşmayı tasdik etmek niyetinde bu­lunduğu kanaatini beslemektedir.

Arap Birliği İle görüşme ve müzakere­lerde bulunmak üzere bir Alman heye­tinin Kahireye gelmesi beklenmekte­dir.

Ricami, bozgunluk mu? Yazan:   Hüseyin   Cahit   Yaîcm Î9  ocak   1953  tarihü   Ulus'tan

Avrupa ve Amerika son senelerde an­laşmağa,   bir   müdafaa   cephesi   vücuda getirmeğe çalışırken bir çıkmaza doğ­ru yürümüş gibi görünüyor. Filhakika, şimdiye kadar bir Avrupa birliği vü­cuda getirmek ve Amerikanın da iştira­kiyle sağlam bir müdafaa cephesi kur­mak için ne kadar gayret sarfedümişse hepsi boşa gitmiş değilse de beklenen netice elde edilememiştir. İşler, teklif­sizce tâbir ile, tam zenci saçma dön­müş, karma karışık olmuştur. Muhte­lif merhalelerle Atlantik misakları ya­pıldı ve müdafaa çevresi genişletildi. Avrupada kömür ve çelik istihsal eden memleketler arasında birleşme temin edildi ve bu iki hayatî istihsal maddesi milletler üstü bir otoritenin idaresi al­tına verildi. Fransa ile Almanya arasın­da en esaslı ihtilaflı noktalardan birini teşkil eden Sarre havalisi hakkında bir anlaşma düşünüldü. En son bir de mü­dafaa birliği vücuda getirildi. Fakat bunların hiçbiri Avrupayı gayeye gö­türmedi. Bütün yapılanlar, İspanyada kurulan hayalî şatolara benzedi. Bir fiske ile dokununca hepsi yıkılıp gide­cek gibi görünüyor.

Birlik binasının ve bu uğurda başarıldı­ğı zannolunan işlerin ne kadar çürük temelli oldukları altı memleket arasın­da müşterek bir müdafaa tertibatı kur­mak için yapılan anlaşmanın ilgili dev­letlerce kabul edilip edilmiyeceğinin bilinmemesinde göze çarpıyor. Alman­ya veya Fransa parlâmentoları bu pro­jeyi kabul etmedikleri takdirde, Ameri­kalıların Almanlara müstakil bir ordu kurmak hususunda müsait davranacak­ları  muhakkak   addediliyor.

Çünkü, Amerikalıların büyük bir bera­berlik ile anladıklarına göre, Avrupa müdafaa edilmek isteniyorsa mutlaka Alman kuvvetlerinden istifade edilmek lâzımdır. Avrupa birliği projesi Almanlara müstakil bir ordu kurmak hakkını tanımadan Alman kuvvetlerini bir bir­leşik Avrupa kuvvetleri içinde kullan­mak imkânını verecekti. Buna Fransız­ların da bir şey diyemiyecekleri görü­lüyordu. Fakat şimdi proje geri kalın­ca, içinden çıkılmaz bir durum hasıl olacağı muhakkaktır.

O derecede ki, Amerikanın Avrupadan ümit keserek İngiltere ve İspanyaya dayanmak şartiyle bolşevik taarruzunu karşılamağa uğraşacağı açıkça ağızlar­da dolaşıyor. Durumu inceleyenler bu hususta bütün kabahatin Fransızlara ve­ya Avrupalılara yükseltilmesi haksız ol­duğu fikrindedirler. Amerikanın işi gevşek tuttuğu ve kararsızlık içinde durumu bu hale soktuğu ileri sürülmek­tedir.

Filhakika, Amerika altı ay Cumhurbaş­kanlığı seçiminin buhranlı safhaları içinde Avrupayı pek düşünmez oldu. Bundan başka, atom silâhları hakkın­da o kadar ümit verici haberler neşre­dildi kî bunlara, haklı veya haksız, ina­nan Avrupalıların gayretleri ve fedakâr­lık hisleri gevşedi. Elde bu kadar kuv­vetli silâhlar bulunduktan sonra aç du­rup, harabeler içinde yaşayıp ele geçen parayı askerî teçhizat için harcetraekte ve bu kadar korkmakta bir mâna tasav­vur  edilebilir miydi?

Şimdi Amerikada yeni Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, acaba işler ne renk alacak? General Eisenhovver Avrupanın ihtiyaçlarını, yapılan tedbirlerin tesir derecesini, Avrupanın kaabiliyet ve im­kânlarını pek yakından bilen bir zattır. Atom silâhlarına ne dereceye kadar bel bağlanacağını da pek tabii olarak en iyi takdir eden  şahsiyetlerden  biridir.

İşte bu mülâhazalara dayanılarak yakında Amerikan diplomasisinden büyük bir faaliyet bekleniyor. Dönüp dolaşıp iş hep Amerikaya dayanıyor. Bir taraf­tan da için için Araerikayı kıskanma ve çekememe hisleri de devam ediyor. Bu şartlar altında, yakın bir istikbalde neler beklenebilir? Amerika, Avrupa­dan  ümit  keserek     müdafaa  cephesini hakikaten Avrupanın dışına nakleder­se bunun neticesi ne olabilecektir? ilk bakışta akla gelen şey, bunun acı bîr ricat teşkil edeceğidir. Çünkü şimdiye kadar yapılmış zannolunan işlerin hep­si, iskambil kâğıtlarından vücuda geti­rilmiş bir bina gibi çökecek ve ricat bir bozgun halini alacaktır. Buaun vukua gelmiyeceğini zannediyoruz. Çünkü içi­miz öyle istiyor. Fakat objektif olayla­rın bizim isteklerimize uyması ancak bîr mucizeye bağlıdır.

 Avrupa

Yasan:   Hüseyin Cahit Yaîçm IS   ocak   T953   tarihli   Ulus'tan

Avrupa bir türlü rahat değildir, hâlâ kendisine gelememiş, iyi kötü bîr mu­vazene bulamamıştır. Esaslı meselele­rinden hiçbiri halledilemiyor. Gayret sarfedilmiyor değil; Avrupanın birleş­mesi yolunda bir hareket var. Bu ha­reket bazı muvaffakiyetler kaydetmiş görünüyor. Fakat buna rağmen, yürü­meyen ve yoluna girmeyen şeyler oldu. Birinci Cihan Harbine gelinceye kadar Avrupanın rahatını Balkanlar kaçınyorlardı. Avrupa siyasetini meşgul eden bir «hasta adam» vardı. Bir barut fı­çısı telâkki edilen Balkanlarda bu fıçı bir gün infilâk etti; hasta adam Allahın rahmetine kavuştu ve onun kemikleri içinden genç, canlı ve kuvvetli bir millî Türk Devleti doğdu. Fakat, Avrupanın hasta bir adamsız yaşamaması galiba mukadder olacak ki, bugün Avrupa iş­lerini gözden geçiren büyük bir Ame­rikan gazetesi Avrupada yeni bîr «hasta adam keşfetmiştir: Fransa

Birinci Cihan Harbinden sonra Avru­panın, hattâ dünyanın en büyük askerî bir devleti, siyaset âleminin parlak bir yıldızı halinde hüküm süren Fransa gi­bi bir memleketin şimdi, hattâ lâtife tarsmda olsa bile, hasta adam ilân edilebilmesi için siyaset dünyasında bü­yük bir altüst olma hâdisesi cereyan etmiş olmak icabeder. Hakikat şu ki, Fransa bir türlü kendisini bulamıyor ve Avrupada hakkı olan rolü oynamak im­kânım elde edemiyor.

Amerikan Meclisinin en nüfuzlu bir ko­misyon reisinin Fransa ile Almanyayı Avrupa ordusu  meselesinde  birleşmeğe zorlar şekilde yaptığı ihbar çok dikka­te değer bir hakikattir. Yeni Fransa hükümetinin Avrupa ordusu hareketine muarız olan General De Gaulle'e büyük bir tâviz verir gibi görünmesi Amerikada sabır ve tahammülü taşıracak son katra tesirini gösterecek midir? Böyle gibi görünüyor. Çünkü Fransanın tut­tuğu hareket hattı neticesinde Almanla­rın Avrupa ordusuna iştirak etmeleri­ne imkân kalmazsa Avrupadaki demok­ratik devletlerin askerleri bir taarruzu defetmek kudretini elde edemiyeceklerdir. Bu sebeple, Amerikan gazetesi Ba­tı Almanyadaki Avrupa müdafaa hattı­nı Fransa kapılarına kadar geri çekmek icabedeceğîni söylemek lüzumunu his­setmiştir.

Başka bir büyük Amerikan gazetesi İse, Avrupanın müdafaası teşkilâtında Almanyanın uhdesine düşen vazifeyi yük­lenmesi lâzım geldiği fikrini ilân et­tikten sonra, Fransızlar, bugün düşü­nüldüğü gibi, Avrupa müdafaa birliği şekli altında bir teşkilât istemezlerse Almanları ayrı ve müstakil bir surette müdafaaya iştirak ettirmeyi tavsiye et­mektedir. Bunun da mânası, müstakil bir Alman ordusunun vücut bulmasına müsaade demektir ki, Fransızların ne pahasına olursa olsun mâni olmak is­tedikleri bir hareket tarzıdır. Almanlar Atlantik Misakı devletleri arasına bir âza sıfatiyle kabul edildikleri takdirde bunun Fransada uyandıracağı tepki her halde pek derin olur. Gazeteye göre. bütün bu çapraşık durum içinde Ame­rikanın tutabileceği en iyi _ yol, bolşeyiklere karşı müdafaanın İngiltere ve İspanyaya istinad ettirilmesinden, yâni bütün Şimalî Avrupa kıtasının Moskoflara terkedılmesinden  ibarettir.

Bu, ciddî bir tasavvur mudur, yoksa sadece bir tehditten mi ibarettir? Bu sualin cevabını vermek zordur. Fakat mevcut büyük tehlike karşısında sene­lerden beri hiçbir esaslı karar verile­meden, milyarlarca masraf ihtiyar edil­diği halde bir netice alınmadan, mut­tasıl olduğu yerde saymak kaabilinden bir kımıldanışın nihayet bıkkınlık vere­ceği ve fazla radikal bazı hareketlere saik kalacağı düşünülebilir.

Avrupa ordusunun teşkili teşebbüsüne karşı Fransanın mütereddit tavrı, Ame­rikalıları bir taraftan Almanları teşvik etmeğe sevkeder gibidir. Onlara Avru­pa müdafaa birliği muahedesini bir an evvel imza etmelerini tavsiye ediyorlar.

13   ocak   1953

 Washington:

Karşılıklı Güvenlik İdarecisi Averell Harriman, bugün yaptığı basın konfe­ransında, Cumhurreisi Truman'ın tek­lif ettiği 7.600.000,000 dolarlık yabancı memleketlere yardım programında ya­pılacak herhangi büyük ölçüde bir kı­sıntının tehlikeli olacağım söylemiş­tir.

Yeni Cumhuriyetçi idarenin işe başlamasiyle yerini Harold Stassen'e terkederek birkaç güne kadar bu vazifeden ayrılacak olan Harriman, gazetecilere verdiği beyanatında sözlerine şöyle de­vam etmiştir:

«Yabancı memleketlere yardım progra­mı, tecavüze karşı gittikçe büyüyen bir mania yaratmış, tehdide maruz hürri­yet hududlarmda bizimle birlikte saf teşkil edecek müttefikleri kuvvetlendir­miş ve millî güvenliğimize yardımı do­kunmuştur.

Önümüzdeki yılda daha az bir gayret göstermeğe kalkışmak, tereddütler ge­çirmek ve yahut yarım tedbirlere baş­vurmak güvenliğimizi sarsacak, hür dünyanın birliğini zaafa 'uğratacaktır. Birleşik Amerika, hür dünyadaki geliş­melerin bu safhasında yardıma devam edemiyecek olursa birçok milletlerin iç güvenlikleri sarsılıp zayıflayacak ve hu milletler kendilerini tehlike ile karşı karşıya kalmış göreceklerdir.

Gelecek sene karşılıklı güvenlik progra­mını tatbike tekâsül, sadece hür dünya­da emniyeti sağlamak yolunda giriştiği­miz işi geri bırakmaya yarayacaktır. Dahası var: Pek az ve pek geç İş göre­rek Kremlin'in daha da yayılması tehli­kesiyle karşılaşacağız. Kremlin, köle devlet usulleri sayesinde yalnız büyük askerî tesisleri iade ettirmekle kalma­makta, fakat aynı zamanda Sovyet Rusya sınaî usullerinin yayılmasını da hız­landırmaktadır.

Hür milletler arasında sağlanacak işbir­liği ile hür dünya iktisadiyatının ge­nişlemesi hususundaki gelişmeleri teş­vike  devam  etmeliyiz.»

Harriman, yabancı memleketlere yar­dım bütçesinin yüzde 70 inin, Birleşik Amerikada imal edilen veya dost mem­leketlerden satm alınan ve askerî mak­satlar için kullanılacak emtiaya harca­nacağını  açıklamıştır.

Fransanın bugün içinde bulunduğu du­rumun karşılıklı güvenlik programı için bir engel teşkil edip etmiyeceği su­alini Harriman, şöyle cevaplandırmış­tır:

«Avrupa güvenliği için gerekli tertiba­tı meydana getirmek yolunda bir çare bulabileceği kanaatindeyim. Rene Mayer'i tanırım. Avrupa birliği fikrine bağlanmış bir kimsedir ve bazı mese­leler halledildikten sonra buna taraftar olduğunu  bildirmiştir.

Almanyanın önümüzdeki malî yılda, Batı Berlin bölgesi müstesna, iktisadî yardım ihtiyacı kalmıyacağı muhtemel­dir.

Bazı memleketler, durumlarını Öylesine bir süratle düzeltmekte ve geliştirmek­tedirler ki önümüzdeki malî yılda ikti­sadî yardıma ihtiyaç göstermemeleri mümkündür.»

31 ocak    1953

 Washington:

Cumhuriyetçi Ayan üzesi Mac Carthy, dün Ayan Meclisinde başkanı bulundu­ğu Özel Tahkikat Komisyonunun, ya­bancı memleketlere yapılan yardımla görevli «Karşılıklı Güvenlik İdaresinde gayet endişe verici ve kötü bir durum mevcudiyetini»    müşahede ettiğini bildirmiştir. Ayan Meclisi bu tahkikatın icrası için 200.000 dolarlık bir tahsi­sat vermiştir.

Mac Carthy komitenin daha bugün, hü­kümet hesabına mubayaada bulunan bi­risinin New-York piyayasına nazaran üç misli fiyatla    Avrupadan    stratejik ham madde almak üzere Avrupalı bir firma ile mukavele imzaladığını müşa­hede ettiğini bildirmiştir. Aynı komis­yon üyelerinden Dvorshak da savunma ihtiyaçları için Amerikadaki fiatların iki üç misli bir fiatla yabancı memle­ketlerden bakır satın alındığım bildir­miştir.

Rene, Mayer, evvelâ sosyalist gruplan bir heyeti parti umumî kâtibi Guy Mollet'in Başbakanlığında kabul etmiş­tir. Daha sonra Fransız halk topluluğu, Cumhuriyetçi ve halk hareketi ve deniz aşırı ülkeler müstakillerini kabul eden Rene Mayer, istişarelerinin sonunda şu beyanatı vermiştir:

«Anayasa reformu üzerinde müşterek bir muhtıra getiren Cumhuriyet Mec­lis grup başkanlarını kabul ettim.

Parlâmento demokrasisi için zarurî olan bu reform hususunda başlıca unsurlar­da büyük bir çoğunluk görmekten memnuniyet duydum.»

3 Ocak 1953

Paris:

Kabineyi kurmağa memur edilmiş bulunan Rene Mayer, hükûmet buhranı­nın 12 nci günü olmak üze:re bu sabah istişarelerine devam etmiştir.

Evvelâ Mfaliye Komisyonu Reisi Paul Keynaud'yu ziyaret eden Rene Mayer, müteakiben sosyalistlerden mürekkep bir heyeti kabul etmiştir.

Paris:

Kabineyi kurmağa çalışan Rene Mayer, bu sabah müstakillerle sosyalist mü­messillerinden müteşekkil bir heyeti kabul ettikten sonra Radikal Partisinin Meclis grupu toplantısına  gitmiştir.

Sosyalist Partisi Parlâmento Grupu ve Mayer ile görüşen Sosyalistler Heyeti Reisi Charles Lussy, bu sabahki görüş­meyi müteakip beyanatta bulunarak se­çimlerden sonra Meclis açıldığı zaman Cumhuriyet müesseselerinin normal ek­seriyetini elde etmek mevzubahis ol­duğu sırada, sosyalistlerin Rene Mayer'in kabinesini desteklediklerini, hal­buki bugünkü ekseriyetin ehemmiyetli unsurlarının bu desteği kendisinden esirgemiş olduklarını  söylemiştir.

Sosyalist Partisi Parlâmento Grupu Re­isi demiştir ki:

«Bu defa gördük ki, Rene Mayer'in program ve bugünkü şartlar altında dayanabileceği hükümet ekseriyeti hak­kındaki düşünceleri demokratik ve mü­essir bir politika için muteber. bir an­laşmaya imkân vermiyor. Bununla be­raber, Sosyalist Partisi Grupu kat'î ka­rarını ancak Mecliste istimzaç hususun­daki müzakerelerden sonra verecektir.»

4 ocak 1953

Paris:

Yeni kabineyi kurmağa memur edilen Rene Mayer, dün yaptığı istişarelerden sonra Cumhurbaşkanı Vincent Auriol'un nezdine giderek görüşmelerin vaziyeni hakkında kendisine malûmat ver­miştir.

Gazetecilere beyanatta bulunan Rene Mayer,   şunları   söylemiştir:

«Parlâmento grupları ile yaptığım te­mas ve aldığım muvafık cevaplan Cumhurbaşkanına bildirdim.

Bu gruplardan biri pazartesi günü öğ­leden sonra tekrar müzakerede buluna­caktır.

Bunun üzerine kat'î cevabımı pazartesi akşamı kendisine vermem hakkında Cumhurbaşkanından   müsaade   istedim.»

Paris:

Yeni kabineyi kurmağa memur edilen Rene Mayer, bu sabah evinde mesaisi­ne devam etmiştir.

Siyasî gruplardan ekserisinin cevapla­rına halen malik bulunan Rene Mayer, görüşmelerini tam mânasiyle henüz so­na erdirememiştir.

Rene' Mayer, muhtemel olarak bugün muhtelif şahsiyetlerle görüşmelerde bu­lunacaktır.

Paris:

Yeni Fransız kabinesini kurmağa me­mur M. Rene Mayer, bugün Demokratik ve Sosyalist Mukavemet Grupu Başka­nı  M.  Rene  Pleven  ile  uzun  müddet

görüşmüştür.

M. Rene Mayer'e yakın çevreler, ken­disinin yarın sabah Washington'daki Fransa Büyükelçisi M. Henri Bonnet'yi kabul edeceğini söylemekte ve aynı za­manda Mareşal Juin ile görüşeceğini teyid  etmektedirler.

Bundan başka M. Rene Mayer'in, Fransız Topluluğu Parti Grupunun toplantı­sından evvel bu grup ileri gelenleriy­le ve bu arada General Koenig ve Andre Diethelm ile görüşeceği bildiril­mektedir.

Paris:

Başvekil namzedi Rene Mayer, bu gece eski kabinede Müdafaa Vekili bulunan Rene Pleven ile görüşmüştür. Her iki devlet adamı da, Fransanın askerî mü­dafaa masrafları hususunda bir anlaş­maya varıp varmadıklarını açıklamış­lardır.

Pleven, ileri sürdüğü askerî müdafaa masraflarında herhangi bir kısıntı ya­pacak bir kabineye girmiyeceğini söyle­mişti.

5 Ocak 1953

Washington:

Resmî Amerikan şahsiyetlerinin kana­atlerine göre, Fransa ile Almanya arasında Şarre meselesinin devamlı bir statüye bağlanması hususunda bu yıl anlaşmaya varabilmek için gayet iyi imkânlar mevcut bulunmaktadır.

Sarre meselesi hakkındaki ihtilâf, Bir­leşik Amerika için daima bir asabiyet kaynağı teşkil etmiştir. Fransa ile Almanyamn barışmasını arzu eden resmî Amerikan şahsiyetleri, kendileri için üzücü olan bu meselenin bir an Önce hallini temenni etmektedirler.

Paris:

Umumiyetle iyi haber alan kaynaklar­dan bildirildiğine göre, kabineyi kur­mak hususunda istişarelerine devam eden M. Rene Mayer, bugün Meclis Baş­kanı Herriot ile görüştükten sonradır ki, itimad almak üzere Meclis huzuru­na çıkacağı günü bildirebilecektir.

Paris:

Kabineyi kurmak için istişarelerine de­vam eden M. Rene Mayer, bugün Fran­sız Halk Topluluğu Liderlerinden Andre Diethelm ile görüşmüştür. İstişare­lerde, aynı partiden General Koenig ve Jacques Soustelle de hazır bulunmuş­lardır. Görüşmeden sonra beyanatta bulunan Diethelm gu sözlerle iktifa et­miştir: «M. Rene Mayer'le uzun ve dos­tane bir görüşme yaptık. Bundan, bi­raz sonra parti grupumuzdan bahsede­ceğim.»Mayer daha sonra Fransız Merkez Ban­kası Müdürü Baumgartner'le de görüş­müştür.

Paris:

Kabineyi kurmak için istişarelerine de­vam eden Rene Mayer, bugün öğle vak­ti Meclis Başkanı Herriot ile üç çeyrek saat süren bir görüşme yapmıştır. Bu görüşmeden sonra elde edilen malûma­ta göre, Başbakan namzedi şimdi Fran­sız Halk Topluluğunun cevabını bekle­mektedir ve nihaî kararını (Gmt) saat 17 de verecektir.

Mayer, Meclis huzuruna çıkmak kara­rını verecek olursa, Meclisin yarm için toplantıya  çağırılması  ihtimali  vardır.

6ocak  1953

Paris:

Cumhurbaşkanı tarafından istimzaç edilen Rene Mayer, bugün Millî Mecli­sin saat 15 te başlayan oturumunda tasvibini isteyecektir.

Antoine Pinay, 22 aralıkta hükümetinin istifasını bildirmişti. Bu tarihten beri Soustelle ve Bidault hükümet kurmak için ekseriyet teminine çalışmışlardı. Fakat bunların muvaffakıyetsizliğe uğ­ramalarından sonra aynı vazifeyi Rene Mayer üzerine aldı.

Dört günden beri muhtelif gruplarla yaptığı istişarelerden sonra Radikal Parti lideri Millî Meclise çıkmaya ka­rar vermiştir.

Millî Meclis, 30 aralıktan beri bugün öğleden   sonra   ilk  defa  toplanacaktır.

Paris:

Millî Mecliste Sosyalist Partisi adına konuşan Guy Mollet, partisinin Rene Mayer'i desteklemiyeceğini bildirmiş­tir.

7ocak 1953

Paris:

Kabineyi kurmak üzere Meclisten iti­mat reyi almış olan Rene Mayer, Elysee Sarayına giderek Cumhurreisi Vincenl Aauriol ile yarım saat görüşmüştür.

Rene Mayer, daha sonra rahatsız bulu­nan Henry Queuille'ü ziyaret etmiştir. Radikal  Partisi     Lideri,     Cumhuriyet Konseyi Reisi Gaston Monervelle ile de görüşecek ve müteakiben kabineyi kur­mak  üzere  istişarelerine  başlıyacaktır.

 Washington:

Fransadaki kabine buhranının bertaraf edilmeğe yüz tutuşunu ve Rene Mayer'in hükümeti kurmak üzere Meclis­ten itimat reyi almasını resmî Ameri­kan mahfilleri büyük bir memnunluk­la karşılamışlardır.

Bununla beraber Mayer'in Fransız Harb Topluluğu Partisinin müzaheretini, bir Avrupa ordusunun kuruluşunu istihdaf eden plânları feda etmek pahasına el­de etmemiş olması temenni olunmak­tadır.

Burada Demokrat mahfillerde olduğu kadar Cumhuriyetçi çevrelerde de Ma­yer'in bir an Önce kabineyi kurması arzu edilmektedir. 205 muhalife karşı 389 rey gibi geniş bir ekseriyetle el­de ettiği itimad oyunun Mayer'e Fran­sız Meclisinde geniş Ölçüde bir destek sağlıyaeağı sanılmaktadır.

Böylece, Radikaller, Cumhuriyetçi Halk Hareketi ve Fransız Halk Topluluğu Partileriyle bazı mutedil sosyalistlerin, Fransız demokratik rejimini yapıcı bir istikamette takviye gayesiyle bir nevi millî birlik vücuda getirmeleri ümit edilmektedir.

Nihayet buradaki kanaate göre, Rene Mayer'in selefi Antoine Pinay ile Robert Schııman'm siyasetini takibedece-ği ve eskiden olduğu gibi dünyada de­mokrasilerin müşterek müdafaası için Amerika ile işbirliğinde bulunacağı sa­nılmaktadır.

 Londra:

Antoine Pinay'in istifası ve ondan son­ra birçok şahsiyetlerin birbirini takip eden muvaffakiyet sizliklerinin üzüntü ve endişe doğurduğu İngiliz mahfille­rinde Rene Mayerin kabineyi kurmak üzere Meclisten itimad reyi alışı ferah­lıkla  karşılanmıştır.

Bu mahfillerde şimdi Rene Mayer'in, kabineyi kurmaktan ibaret olacak ikin­ci safhayı nasıl halledeceği sabırsız­lıkla beklenmektedir. Ancak, bu safha­dan sonradır ki, Mayer'in itimad reyi almak için de Gaulle Partisi grupuna yaptığı tâvizlerin ehemmiyeti üzerinde hüküm vermek kaabil  olabilecektir nokta, bu tâvizler arasında Avrupa mü­dafaa camiasının istikbaline mütedair olanlardır.

Avrupa Müdafaa Camiası Andlaşması-nm tasdiki keyfiyetini, Mayer'in müs­takbel hükümet programının ön safha­sına kaydetmiş olmasından memnunluk duyulmakla beraber, hükümetin istik­balinden endişe edilmekte ve aynı za­manda yeni Başvekilin, andlaşmanın Fransız Parlamentosunca tasdikini tevlid edecek ne gibi tadilât yapacağı me­rakla  beklenmektedir.

 Londra:

Son tabılarında Rene Mayer'in Millî Meclisten itimad reyi alışı haberini neşreden Londra gazetelerinin ekserisi, Paristen verdikleri haberlerde «Fransa-da kabine, buhranına son verilmesinin yeni Başvekil tarafından dış politika sahasında yapılan tâvizler sayesinde el­de edildiği» kanaatini ifade etmekte ve Avrupa Müdafaa Camiası Andlaşmasının Fransa tarafından tasdiki ihtimalle­rinin pek zayıflamış olduğunu ileri sür­mektedirler.

Bu münasebetle «Times» şunları yaz­maktadır:

«Rene Mayer, de Gaulle Partisinin dış siyaseti ve ezcümle Avrupa Müdafaa Andlaşması hakkındaki gayet sarih ta­leplerine karşı tâvizlerde bulunmuştur. Böylece bu andlaşmamn yakın bir ta­rihte tasdiki imkânsız bir hale gelmiş­tir.»

Diğer taraftan liberal «New Chronicle» gazetesi şöyle demektedir:

«Fransa, yeni bir Başvekile sahip ol­muştur. Fakat Avrupa ordusu tasarısı şimdiye kadar karşılaştığı en büyük muvaffakıyetsizliğe maruz bulunmakta­dır. Paristeki kanaate göre, bu mevzu­da de Gaulle Partisine yapılan tâviz­ler bu projenin ölüm çanını çalmış bulunmaktadır.»

8   ocak   1953

 Paris:

Meclisten itimad reyi almış bulunan Rene Mayer. bugün öğleyin kabinesini Reisicumhura takdim  etmiştir.

Kabine şu şekilde teşekkül etmiş bu­lunmaktadır:


 

Londrada  en  ziyade   alâka     uyandıran Başvekil  Rene  Mayer  (Radikal),  Devlet

10ocak 1953

Paris:

İyi haber alan mahfillerin bildirdikleri­ne göre, Fransanm yeni Başvekili Rene Mayes, 20 ocak tarihinden sonra, yani Amerikada Cumhuriyetçi idarenin bilfiil işbaşına gelmesini müteakip, Amerikayı ziyaret edecektir.

Ayni mahfillerin ilâve ettiklerine bakılır­sa, Mösyö Rene Mayer, Amerikan hükü­met çevreleri ile, Fransanm iktisadî, ma­lî ve siyasi sahada karşılaştığı meselele­ri müzakere edecektir.

Paris:

Kabinesinin ilk içtiamında, Fransa Baş­vekili Rene Mayer, hükümet azalarına, hükümetin umumi çalışma programı ve faaliyeti hakkında izahat vermiş, ve iti­mat talep ettiği vakit mecliste cereyan edecek müzakereler ve bu gayeye eriş­mek için alınmış ve alınacak tedbirleri açıklamıştır.

Diğer taraftan Bütçe Vekili, Jean Moreau da, nihayet 31 ocakta çıkarılması i-çin parlâmentoya arzedilen bütçe hak­kında açıklamalarda bulunmuştur.

11ocak 1953

Paris:

Rene Mayer hükümetine tayin edilen 9 müsteşardan hepsi De Gaulle'den ayrı­lanlar olmak üzere ikisi bağımsız, biri Cumhuriyetçi ve Sosyal hareket azasıdır.

Radifejal sosyalist Henri Caillavet De­nizaşırı Vekâleti müsteşarlığına, De Ga­ulle'den ayrılan Pierre Couinaud Sağlık Vekâleti müsteşarlığına ve Bağımsız Köy­lü Jules Ramorony Deniz Ticaret müste­şarlığına tayin edilmişlerdir.

Paris:

Fransanm Ön safta gelen askerî ve dör­düncü cumhuriyetinin altıncı büyük şah­siyeti Mareşal Juin, burada iki ay zar­fında müzakere olanabîleceği tahmin edilen bir plânında Avrupa ordusu an­laşmasının yeniden gözden geçirilmesi­ni İsrarla istemektedir.

Bu itibarla; buradaki sorumlu Fransız çevreleri böyle bir gözden geçirme keyfiyetinin Alman silâhlı kuvvetlerinin ba­tı müdafaası sistemine dahil olmasını ge­ciktireceği hususunda Amerikanın izhar ettiği korkuların esassız olduğu kanaatindedirler.

Fransız Dışişleri Vekili Georges Bidault ve her ikisi de dün buraya gelmiş o-lan Almanyadaki Fransız yüksek komi­seri François Poncet ve Fransanın Lon­dra büyük elçisi Rene Massigli arasında cereyan eden mühim konuşmalar ile bu hafta sonunda Londra, Paris ve Bonn arasında Avrupa ordusu meselesi hakkında hareretli faaliyetlere başlanmış bu lunm aktadır.

12 Ocak 1953

Paris:

25 Aralıkta yapılan ameliyatla annesi­nin böbreği kendisine takılmış olan Parius Renard'm sıhhî vaziyeti memnunluk vericidir.

Dün yayınlanmış olan sağlık bülteninde «hastanın umumi ahvalinde görülen salâhın 48 saattenberi daha ziyade iyiliğe doğru gitmekte olduğu» bildirilmekte­dir.

Ameliyattan sonraki devrenin en korku­lan safhası 14 ocak tarihinde sona ere­cektir. Eğer Marius Renard bu tarihi at­latmağa muvaffak olursa bu takdirde ya­şaması ihtimalleri fevkalâde artmış ola­caktır.

Yaşadığı takdirde Marius Renard böyle­ce takma böbrekle hayata kavuşan ilk fani olacaktır.

Paris:

Fransanm Moskova büyük elçisi bugün hükümeti adına Sovyet hükümetine aşa­ğıdaki notayı tevdi etmiştir:

«Birleşmiş Milletler Genelkurulu 20 aralık 1952 tarihli toplantısında Avustur­yanın müstakil devlet halini iktisap ede­bilmesi maksadiyle bir anlaşmaya va­rılmak üzere dört büyük devletin top­lanmasına ve bu memleketeki işgal kuv­vetlerinin bir an evvel geri çekilmesine ait takrir suretini ittifakla kabul etmiş­tir. Birleşmiş Milletler Genelkurulunun bu takririne dünya umumî efkârı müza­hir olmuş ve Avusturyanın tam hürriyet ve hükümranlığına kavuşması dileğine geniş Ölçüde iştirak edilmiştir.

Fransa  hükümeti bundan evvel olduğu gibi Avusturya'nın istiklâl ve hükümran­lığa kavuşmasını talep etmekte, Birleş­miş milletler kurulunun bu baptaki ka­rar suretini müsait karşılamakta ve dört büyük devletin 1943 tarihli Moskova be­yannamesinde Avusturya hakkında aldık­ları taahhütleri derhal yerine getirmek mecburiyetinde olduklarına kani bulun­maktadır.

Fransa hükümeti dört büyük devletin gerekli gayretleri sarfetmek suretiyle Avusturyayı müstakil devlet haline ge­tiren barış andlaşmasını tahakkuk ettir­melerini İsrarla talep eder.

Bu itibarla eskiden olduğu gibi notalar teatisi suretile vakit kaybetmemek için, Fransa hükümeti Avusturyayı istiklâli­ne kavuşturacak andlaşmanm gecikmeden tahakkuku maksadiyle dört büyük devlet dışişleri bakan yardımcılarının en yakın tarihte toplanmalarını Sovyet hükümetine teklif etmektedir.»'

Paris:

Tek böbrekli olarak doğduktan sonra hastalık yüzünden böbreği çıkarılan ve müteakiben ölmek üzere bulunduğu sıra­da cerrahi müdahale ile validesinden alman böbrek kendisine aşılanan Marius Renard adındaki çocuk şimdi "iyileşmek üzeredir. Tıp âlemi bu ameliyatın neti­cesini büyük bir dikkat ve alâka ile takibetmiştir. Marius halen tedavi edilmek­te bulunduğu çocuk hastahanesindeki odasında günde iki defa yorulmadan gez­mek müsaadesini almıştır. Ameliyattan 48 saat sonra çocuğun yaşayıp yaşayamıyacağı doktorlar arasında cidden me­rakı mucip olmuşsa da, ameliyatı yapan iki doktor artık tam manasiyie iyimser olduklarını bildirmişlerdir. Küçük Ma­rius hasta bakıcılarının yardımına muh­taç olmaksızın dolaşabilecek duruma gel­miş sayılmaktadır.

Paris:

Hâlen yürürlükte bulunan anayasa muci­bince Fransız parlâmentosu ocak ayının ilk on günü içindeki ikinci salı gününe tesadüf eden günde, yani yarın öğle vak­ti çalışmalarına başlamış "olacaktır.

Son günlerde meydana gelen kabine buh­ranının alacağı şekli yakından takip et­mek maksadiyle mebuslarla ayan âzala­rının birçoğu Pariste kalmışlar ve geçen hafta sah günü toplanan mecliste Rene Mayer'in kabineyi kurmasına muvafakat etmişlerdir.Eğer Antoine Pinay istifa etmiş olma­saydı, parlâmento yılbaşı münasebetiyle 31 aralıktan ocak ayının 12 inci günü­ne kadar yılbaşı tatiline girmiş buluna­caktı.

Fransız arlâmentosu yarın ilk iş olarak, millet ve ayan meclisleri başkanlarım se­çecektir. Geçen yıllarda Herriot:nun Mil­let Meclisi ve MonnerviH'in Fransa Cum­huriyet Meclisi başkanlığına tekrar se­çilmeleri birer basit formaliteden iba­ret kalıyordu.

Yarınki toplantılarda her ikisinin tek­rar seçilmeleri kuvvetle muhtemel ol­makla beraber, gerek Asamble'de gerek­se Lükseniburg sarayında iki meclis baş­kanlıkları için yeni adaylar gösterilme­si temayülü vardır. Filhakika Fransız halk topluluğu ve Fransız cumhuriyetçi halk hareketi partilerine mensup bir kı­sım mebuslarla ayan azaları Radikal par­tiye başkanlıkların hepsini kendisine in­hisar ettirdiği için âdeta infial duymak­tadırlar.

Bununla beraber, Herriot'nun şahsiye­ti karşısında hiç kimse adayhğı kabul etmemektedir. Bağımsızlardan Antome Pinay, son kabine buhranı yüzünden açıkta kalan Robert Schuman ve hatta Paul Reynaud yarın meclis başkanlığına adaylıklarının konulması teklifini kabul etmemişlerdir.

Buna göre, Radikal Partiye bu bakırcıdan küskün olanların başvuracakları tek ça­re Herriot'nun alacağı oylara beyaz pu­sula vermekten ibaret kalacaktır.

13 Ocak 1953  Paris:

Amerikanın Avrupadaki özel temsilcisi ve Atlantik teşkilâtı nezdindeki daimî mümessili Büyükelçi Villiam Draper bu gün beyanatta bulunarak daha birkaç ay vazifesine devam edeceğini söylemiştir. Bu suretle Amerikada seçimler netice­sinde vuku bulan hükümet değişikliği­nin Draper'in durumuna tesir etmiyeceği anlaşılmaktadır.

Bu konuda Villiam Draper'in özel büro­su tarafından yayınlanan bir tebliğden anlaşıldığına göre Viîliam Draper geçen ekim ayında Başkan Truman'a gönder­miş olduğu bir mektubta vazifesinden af­fını ve istifasının en geç 1953 ocak ayın­da kabul edilmesini istemişti. Bununla beraber sonradan, başkanlığa seçilen General Eisenhower, Atlantik Paktının önümuzdeki ilkbaharda toplanacak olan konseyinde hazır bulunmak üzere Draı per'den vazifesi başında kalmasını rica etmiştir.

14 Ocak 1953

Paris:

Bugün beyanatta bulunan Başvekil Rene Mayer, yeni Fransız hükümetinin bir Av­rupa ordusu kurulması için elinden gel­diği kadar çalışacağı hakkında Başkan Eisenhower'e şahsen teminat vermek üzere Birleşik Amerikaya gideceğini söy­lemiştir.

19 Ocak 1953

Paris:

France - Presse ajansı bildiriyor:

Bulgar haberler ajansı, Bulgaristanda ilk celsesi başlayan casusluk davası hakkın­da aşağıdaki tafsilâtı vermektedir:

Sanık Hristof suçlu olduğunu, milleti aleyhine faaliyette bulunduğunu ve A-merikan ve Türk istihbarat servisleri ya­rarına olarak casusluk yaptığım kabul ve itraf etmiştir.

Sanıklar hem ceza kanununa, hem de sulhu koruma kanununa göre yargılana­caklardır.

İdidanamede şu husus ileri sürülmekte­dir: «Bu dava, Amerikanın peykleri Yu­nanistan, Türkiye ve Yugoslavyanm Amerikadan para alan casuslara yataklık ettiklerini ve bu casusların baltalama ve nifak hareketlerinde bulunmak üzere Bulgaristana gönderildiklerini gösteren ilk dava değildir.»

İddianamede,  bu  faaliyetinmütekabil güvenlik teşkilâtı tarafındanfinanse eildiğinin muhakkak olduğu hususunda İsrar edilmektedir.

Bulgar ajansı haberine şöyle devam et­mektedir:

Müteakiben, Sofya mahkemesi diğer sa­nıkların sorgusuna geçmiştir. Sanıklar suçlu olduklarını kabul etmişler ve «Türkiyede bir Amerikan ajanının neza­reti altında casusluk ve sabotajcılığı na­sıl tâlim ettikleri» ne dair geniş tafsilât vermişlerdir.

Mahkeme, iddia makamı tarafından ika­me olunan müteaddit şahidi de dinlemiştir. Bu şanidler, «Bulgar milletinin hasmıcanı ve harp kundakçılarının âleti:» olarak vasıflandırdıkları sanıkların faa­liyeti hakkında izahat vermişlerdir.

Bulgar ajansı, davaya yarın devam edi­leceğini ilâve etmektedir.

20 ocak  1953

Paris:

Fransa Cumhurreisi Vincent Auriol Truman'a gönderdiği telgrafta şunları söy­lemiştir:

Fransa ile Amerika arasındaki an'anevî bağların durmadan sağlamlaştığı baş -kanlık devrenizin sona erdiği şu anda,

dünyada hakkın, adaletin, refahın tesisi ile demokratik hürriyetlerin müdafaası yolunda yüklendiğiniz paydan dolayı kendi adıma ve Fransız milleti namına ekselansınıza teşekkürlerimi sunarım. Diğer taraftan Vincent Auriol Başkan Eisenhower'e yolladığı telgrafta şöyle demiştir:

Amerikan Cumhurreisliğini deruhte et­tiğiniz şu anda, kendi adıma ve Fransız milleti namına, müşterek zaferimizin ku­rucusu ve hür milletler savunmasının teşkilâtçısına en hararetli tebriklerimi sunarım.

Dünyanın güvenliği, refahı ve barışı, beşeriyet şerefi ve insan hürriyeti dai­resinde kuvvetlenmesi yolunda vazife­nizde muvaffak olmanız için en samimî temennilerimin kabulünü ekselansların­dan rica ederim.

24 ocak 1953

Paris:

Doğu Almanyadaki müttefiklere ait hak ve menfaatlerin korunmasından Sovyet Rusyanm mesul tutulacağına dair batı­lılar tarafından Rusyaya verilen notalar­la ilgili olarak yetkili mahfillerde bildi­rildiğine göre, bu konuda Fransız hü­kümeti Sovyet Rusyaya ilk müracaatı geçen şubat aynım 25 inde yapmıştır. Diğer iki büyük batılı müttefikin de iş­tirak ettikleri bu notada Sovyet Rusyaya Doğu Almanyadaki müttefik mal ve men faatlerinin himayesinden mesul olacağı bildirilmiş ise de, Rusya 23 mayısta ver­diği cevapta bu mal ve menfaatlerin hi­mayesinin Doğu Almanya Cumhuruyetine terettüp ettiğini açıklamıştır. Bu noktai nazar batılılar tarafından kabul edil­memektedir. Çünkü Doğu Almanya Cum­huriyeti, Fransa, İngiltere ve Amerika tarafından tanınmıştır. Kremlin'e veri­len son notada bu husus belirtilmekte­dir.

28 ocak 1953

 Paris:

Avusturya hakkında Sovyet cevabî nota­sının verildiğini haber alan diplomatik mahfiller bu sabah, notanın menfî mahiyetini belirtmekte ve Sovyet Rusyanın, müzakerelere tekrar başlanabilme­si için daha evvel batılılar tarafından su­nulmuş olan muhtasar anlaşma tasarısı­nın geri alınmasını şart koşmasmı bir bahane olarak vasıflandırmaktadırlar.

Ayni mahfillerde ilâve edildiğine göre, esasen bu muhtasar andlaşma hakiki and laşmanın, yerine ikame edilmiş değildir. Ve mevcudiyeti hiçbir zaman Sovyetle­rin iddia ettiği gibi müzakerelerin tek­rar başlamasına mâni teşkil etmemekte­dir.

Asambleden almış bulunduğuna göre, itimat oyunu da alması yakın bir ihtimaldir.

Yeni Fransız Anayasasına göre, Cumhurbaşkanı tarafından hükümet kurma­ya memur edilen bir politika adamı, si­yasi parti liderleriyle istişareden sonra, hükümeti kurabileceğine inanırsa, Asamblenin huzuruna çıkar ve kabineyi kur­mak için yetki alır. Ondan sonra kabi­nesini kurar ve itimat oyu için tekrar Asambleye gelir. Rene Mayer daha zor olan birinci imtihanı geçmiştir. Şimdi ka­binesini kurduğundan ikinci imtihan için Asamblenin huzuruna çıkacaktır.

Antoine Pinay'm istifasından sonra, Başkan Auriol sırasiyle De Gauile, Ba­ğımsız Sosyalist ve Cumhuriyetçi Halk Partilerinin mensuplarını kabine kurma­ya çağırmıştı. Kendisi bağımsız olan Pinay'in çekilmesinden sonra, Bağımsızlar tekrar kabine kurmak istemediler. Mevcut şartlar altında Sosyalistlerin de hükümet kurmaları mümkün değildir. Bu defaki buhranın dikkate lâyık safha­sı De Gauile partisinin diğer partilerle işbirliğine girişmeğe razı olmasıdır. De Gauile şimdiye kadar Fransız politika hayatında menfî kalmış, diğer partilerle işbirliğinden kaçınmıştır.

Bir ayrılış:

Bu İtibarla bu parti Genel Sekreteri Jagues Soustelle'in hükümet kurmak tek­lifini kabul etmesi ve diğer partilerle temasa geçmesi, De Gauile partisinin takip ettiği politikadan bir ayrılış demekti. Kendisine Radikaller yardım etmek iste­mediklerinden, Soustelle kabineyi kur­maya muvaffak olamadı. Fakat De Gaui­le Partisinin menfi durumundan ayrıla­rak müsbet duruma geçmesi, Fransız iç politika hayatında çok Önemli bir deği­şiklik yaratmış bulunuyor.

Souselle'den sonra hükümet kurmaya çağrılan Cumhuriyetçi Halk Partisi liderlerinden eGorge Bidault da De Gaulleclerin yardımını sağlryamad iğin dan mu­vaffak olamamış, bunun üzerine Cumhur­başkanı, Radikal Partisi liderlerinden Re­ne Mayer'e kabineyi kurmak vazifesini vermiştir.

Kabinenin rengi:

Fransa'da 1951 seçimi aşağı yukarı eşit kuvvette altı zümre belirmiştir: Soldan sağa doğru: 1  Komünistler, 2  Sos­yalistler,  3 -  Cumhuriyetçi Halkçılar,4  Radikaller, 5  Bağımsızlar. 6  De  Gaulle'cüler.

Pinay hükümeti Bağımsızlara, Radikalle­re ve Cumhuriyetçi Halkçılara dayanı­yordu. De Gauile partisinden ayrılan o-tuz kadar miletvekili tarafından da des­tekleniyordu. Solda Komünistler, sosya­listler ve sağda da De Gauile'cülerin li­derlerine bağlı kalan büyük kütlesi mu­halefette idiler. Pinay bütçeyi kapatmak için başvurduğu tedbirleri koalisyonunun esaslı rüknü olan Cumhuriyetçi Halk Partisine kabul ettiremediğinden istifa etmişti.

Yeni hükümet, çekilen hükümet içinde­ki partilere De Gaulle'cüleri de ekliyen daha geniş bir koalisyondur. De Gauile Partisi Mayer hükümetine resmen iştirak ediyor ve yayınlanan listeye göre, kabi­nede bir bakanlık ile temsil ediliyor. Es­ki Muharipler Bakanlığına De Gauile Partisi mensubu Henri Burgesse getiril­miştir.

Ne karşılığı olarak?

De Gauile partisinin yardımını sağlamak Rene Mayer için bir başarıdır. Fakat bu yardımın ne karşılığı sağlanmış olduğu ehemmiyetli bir sualdir. De Gauile Parti­si iç politikada çok muhaafzakârdır. Hat­ta Herriot'ya göre faşisttir. Herhalde bu günkü rejimi kabul etmiyor. Dış politi­kada Avrupa Ordusu aleyhindedir. Amerikaya karşı «sert davranılmasmı» isti­yor. Schuman Plânını beğenmiyor. Fransanın Hindiçinide yardım görmediğin­den Amerikaya öfkeleniyor. Kuzey Afrikada şiddet gösterilmesine taraftardır. İç politika meselesi Fransızlar! ilgilen­dirir. Fakat dış politikada Mayer, bu De Gaulîe politikasının ne kadarını benim­semiştir? Yeni Başbakan, bazı noktaları benimsemiş olduğunu anlatan sözler söy­lemiştir. Meselâ Saar meselesi halledil­meden ve metinde değişiklikler yapıl­madan, Avrupa Ordusu antlaşmasının tasdikine gidilmiyeceğini bildirmiştir.

Bu şartlar altında Avrupa Ordusu ant­laşmasının tasdiki şüpheye düşmekte ve Batı Almanya ile işbirliği politikası da suya düşmek tehlikesi karşısında bulun­maktadır. Dört yıldanberi bu politikayı yürütmeğe çalışan Schuraan'm kabinede yer almaması da bu dış politika değişik­liğine delâlet eden bir belirtidir. Rene Mayer hükümeti tarafından takib edecek dış politikanın mahiyeti ancak yeni hükümetin programı açıklandıktan sonra belli olacaktır. Fakat bugünkü belirtile-

Sora Fransız kabinesinin düşmesi

Yazan: Hüseyin Cahit Yalçın 29 Ocak 1953 tarihlî  Ulus'tan

Demokrasi hayatının garip cilveleri hakkında son misal Fransada Pinay kabine­sinin düşmesinde gözlere çarpmakta ol­duğunu bazı neşriyattan anlıyoruz. «Ak­şamcılık ile şaka edilmez» serlevhasiyle Mösyö François Moriac'ın yazdığı bir ma­kale bu bakımdan çok dikkat ve ibret ile gözönünde tutulmağa lâyıktır. Muhar­ririn şahsiyeti işin içinde alelade bir par­tizanlık çekişmesi bulunmadığı hakkın­da kâfi bir teminat teşkil eder. Onun i-çindir ki bu yazıya ehemmiyet verdik ve okuyucularımıza meseleyi bildirmek­te fayda gördük.

Pinay kabinesi apertif yapan şirketlerin tesir ve nüfuzu ile yuvarlanıp gitmiş! Bu itibarla, mağlûbiyet eski Fransız Başba­kanı için bir şeref teşkil ediyor. Siya­sette düşmek zamanını bilmek büyük bir marifet olduğunu söylüyorlar. Düşmek vaktini ve vesilesini iyi seçebilenler tek­rar iktidara gelmek imkânını sigorta eder diyorlar.

Pinay büyük ve mühim hususi ve şahsi menfaatlere karşı meydan okumuş. Fran­sa'da büyük bir içtimai dert ve felâket mevcuttur. O da âdi ve sefil meskenler İçinde ıstırap çeken işçilerin hayatta ye­gâne zevk ve teselliyi meyhanede ara­malarıdır. Sefil ve harap bir aile yuvası ile meyhane ve tımarhane yahut hapisha­ne arasında bir .gidip gelme var ki Fransiz heyeti içtimaiyesi için hakiki bir ya­ra sayılabilir.

Düşen Fransız hükümeti bu kadar iç­timai facialara sebep olan alkolden ha­yır ve selâmet yolunda bir istifade ça­resi bulmayı düşünmüş. Yani içkiler üzerindeki vergi arttırılacak ve bu vergi­nin geliri ile işçiler için yeniden on iki bin mesken yapılacak Tatbikatta bu ne demek oluyor? Alkol, alkol aleyhtarlığı işinde kullanılıyor. Halbuki bu proje Fransız Millet Meclisinde son derece bü­yük bir hiddet ve şiddet fırtınası uyandırmış. İş parti meselesi olmaktan çık­mış. Çünkü alkol etrafında faaliyet sarfeden sermayedarlar, parti farkı olmak­sızın, kendilerine Millet Meclisinde ta­raftarlar kazanmış bulunuyorlardı.

Pinay kabinesi işte bu kimseleri kendile­rini açığa vurmak zorunda bırakacaktı. İçki aleyhinde bulunanlar Millet Mecli­sinde ekseriyetin milletin kökünü kuru­tacak İçki belâsına taraftar bir çoğunluk bulunmasından çok şikâyetçidir. Bakan Millet Meclisinde açıkça meydan oku­yor: «Alkolü eve tercih edenlerin kim­ler olduğunu Fransa Öğrenmelidir» di­yor.

Halbuki şahsî menfaatlerin hizmetinde bulunan kimseler kendi isimlerinin açı­ğa vurulmasına hiç tahammül edemez­ler. Bu hususta Mösyö Mauriac Fransız tarihinden misaller getiriyor. Büyük ih­tilâlin meşhur siması Robes Pierre böy­le bir sebepten hayatını kaybetmiş 0nun için mesele bütün bütün ortaya çıkmadan faziletli bir nikâp altında umumi efkârın karşısına çıkmağa ehem­miyet veren dalavereciler bir an evvel kabineyi yere vurmaktan başka bir kur­tuluş yolu görmemişler.

Kabine düşmüş. Fakat, iddia edildiğine göre, entrikacılar hedeflerine varama­mışlardır. Çünkü umumî efkâr aldanmamış. Muharrir: «karşımızda insanlar de­ğil partiler görüyoruz» diyor. Sonra ilâ­ve ediyor:

«Bir partiden hesap sorulmaz. Fikrimce Anayasa ıslahatından evvel seçim usu­lünü ıslah etmek lâzımdır. Çünkü bu da­ha aceledir. Seçmenlerle seçilenler ara­sında şahsî ve insani temaslar temin edilmelidir.»

Mösyö Mauriac'm bahis mevzuu ettiği fenalığa karşı bulduğu çare liste usulüy­le seçimler yapmak şeklinden vazgeçmektir. Çünkü halk, parti listelerine rey vermek mevkiinde kalınca liste İçinde­ki isimleri tanımadığı halde onlara oy verir. Böyle olunca da türlü türlü in­sanlar milletvekili seçilebilirler. Halbu­ki şahsi surette adaylıklarını koyanları halk tanır, ona göre oy verir.

Liste usuliyle seçim Fransa'da işte böy­le mahzurlar uyandırmış ve neticesinin fenalığı mütefekkirleri şikâyete mecbur bırakmıştır.

4  ocak  1953

 Londra:

Bugün selâhiyetli kaynaklardan bildiril­diğine göre, Türkiye, Pakistan ve İrak'ın İngiltere, Fransa, Türkiye ve Birleşik Amerika tarafından teşkili teklif edilmiş olan Orta - Doğu müdafaasına katılma­larını tevsiye etmiştir.

Bu tavsiye, burada, çarşamba gününden beri Orta - Doğu işlerini tedvire memur Dışişleri Bakan yardımcısı Henry Byro-ad ile İngiltere Hariciye Vekâleti yük­sek memurları arasında devam etmekte olan İngiliz - Amerikan işbirliği ile ilgi­li müzakerelerde bahis mevzuu edilmiş­tir.

Türkiye Hariciye Vekili Fuad Köprülü, Orta - Doğu için teklif edilmiş olan teş­kilâta Pakistan ve İran'ın da tıpkı bunu istiyecek diğer arap devletleri gibi, ka­tılmalarının icap edeceğini ima etmiş­tir.

İki aydan beri, Hariciye Vekili Köprülü, Orta - Doğu müdafaa sistemine katılma­larının bir zaruret teşkil ettiğine arap memleketlerini iknaa çalışmaktadır. Selâ­hiyetli kaynaklar bu hususta Londraya gelen haberlerden mesud bir neticeye varılabileceğini gösterdiğini ilâve etmek­tedirler.

Son Roma ziyareti sırasında Köprülü şunları söylemişti:

«Türkiye, İran'ın komşusu sifatiyle bu memlekete karşı büyük bir anlayışla ha­reket etmek ve kominform için faydalı olabilecek şartların meydana gelmesine mâni olmak mecburiyetindedir.»

Türkiye ile İran arasında şimdi bir dost­luk cemiyeti teessüs etmiş, olup, Köprü­lü, bu cemiyetin reisidir. Köprülü, aynı zamanda, Pakistanın da Orta - Doğu mü­dafaa sistemine katılmasına taraftar ol­duğunu, çünkü böylelikle Orta - Doğu­nun müdafaasındaki son el değiştirmeden evvel Hind ordusunun bu müdafaa­da bir rol oynamış bulunduğunu belirt­miştir.

6 ocak 1953

Londra:

İngiltere Hariciye Vekili Eden bu gece radyoda yaptığı bir konuşmada. Korede harbin yakında sona ereceği ümidinde olmadığını söylemiş ve Sovyet Başveki­li Stalinin, Sovyet Rusya Korede har­bin bitirilmesine yardıma hazırdır, der­ken samimi davranmadığı iddiasını De­ri sürmüştür.

Umumiyetle mutedil konuşmakla tanın­mış olan Eden, bu sefer, Sovyet Rusya ile peyk devletlerine en şiddetli hücum­larda bulunmuş, onları «kasab» diye va­sıflandırmış ve buraları insanlarla de­ğil makinalarîa doldurulmuştur, demiş­tir.

Eden sözlerine davamla Avrupacın is­tikbalini, Avrupa müdafaa camiasından Fransa ve Almanyanm silâhlı kuvvetleri­ni birlik bir ordu haline getirmesinde bulmuş, İngilterenin siyasi sistemi ile bağdaşamasa bile, sulhun korunmasına yardımı dokunacak herhangi bir mem­leket ile birlikte çalışması gerektiğini be­lirtmiştir.

9 ocak 1953

Londra:

Mareşal Montgomery, dün, Avrupa müt­tefik kuvvetleri umumî karargâhını ziya­ret eden 25 İngiliz mebusuna İngiltere­nin Avrupa müdafaasına iştiraki lehin­de beyanat vermiştir.

Mareşalin hissiyatına vakıf olan iyi ha­ber alan bazı çevrelerde, bu beyanat hayret uyandırmamıştır.

Bu çevrelere göre, Mareşal Montgomery Avrupa  müdafaa  camiasına üç  İngiliz

tümeninin katılması taraftarı olduğu îçirJ bu takdirde, ingiliz birliklerini ih­tiva edecek bir Avrupa ordusu kurmay vazifesine namzetliğini koyacaktır.

 Londra:

Dışişleri Vekâletinden bildirildiğine gö­re, Mareşal Montgomery, Avrupa mütte­fik kuvvetleri umumî karargâhında İngi­liz hükümeti adına değil kendi adına ko­nuşmuştur.

Avrupa ordusuna İngiliz iştiraki mev­zuunda kendi görüşü ile hükümetin gö­rüşü arasında tenakus mevcuttur.

Müdafaa Vekâletinden ayrıca belirtildi­ğine göre, Mareşal Montgomery İngiliz askeri çevrelerinin görüşlerini değil, fakat beynelmilel bir kurmay heyetine mensup yüksek bir askerî şahsiyetin mü­talâasın: bildirmiştir.

i 3 ocak  "İ953

İngiltere Dışişleri Bakanı M. Eden dün akşam Warwick'de verdiği demeçte, Türk ve Yunan hükümetlerinin daveti üzeri­ne önümüzdeki ilkbaharda bu iki mem­leketi ziyaret edeceğini bildirmiş, bu se­yahati için katî bir tarih tesbit etme­miş ve yalnız zevcesinin de kendisine refakat edeceğini söylemiştir.

14 Ocak 1953

 Londra:

Günden güne fenalaşmak üzere bulunan İngiltere - Mısır münasebetleri İngiliz kabinesinin bugünkü toplantısında mü­zakere ve münakaşa edilmiştir.

Başvekil ChurchilFin gaybubetinde ka­bine toplantısına riyaset eden Dışişleri Vekili Eden, İngiltere Mısır ihtilâfının hallinin mihrak noktasını teşkil eden Su­danın istikbali hakkındaki görüş teati­leri hakkında Kahire ve Hartumdan al­dığı bütün haberleri dün büyük bir dik­katle tetkik ettiğini bildirmiştir.

Kabine bilhassa Mısır ile Sudanın başlı­ca dört siyasi partisi arasında aktedilen anlaşmayı tetkik etmiştir.

Bu anlaşma, pazartesi günü İngilterenin Kahire Büyükelçisi Ralph Stevenson tarafından Mısır hükümetine tevdi edilen İngiliz tekliflerine benzemektedir.

Burada bulunan müteaddid müşahitlere göre General Neeib, Sudanda İngilizle­ri geri bırakmaya muvaffak olduğu gibi, İngilterede muhtemel olarak Mısır tek­liflerini kabul etmek mecburiyetinde ka­lacaktır.

Gerek İngiltere ve gerek Mısır, şimdi başlıca meselenin, yani İngiliz kuvvet­lerinin Süveyş kafalı bölgesinde bulun­maları meselesinin ve Mısırın eşit hak­lar ve beynelmilel bir anlaşma üe Orta doğu müdafaa teşkilâtına iştirak etme­si keyfiyetinin hallini  istemektedirler.

lo ocak 1953

Londra:

İngiliz - İran petrol ihtilâfnınm hâl yo­luna girmesi ve ümidlerin gittikçe artrmış bulunması burada selâniyetli çevre­lerde nihayet uygun bir uzlaşma imkâ­nının elde edilebileceği kanaatini doğur­muştur.

Dışişleri Vekâleti Tahranda cereyan et­mekte olan müzakerelerin gelişmesi hak­kında azami ketumiyet göstermekte ve İngiliz kabinesinin, ileri sürülen teklif­leri daha şimdiden tasvip etmiş olduğu haberlerini ne teyid ne de tekzip etmek­tedir. Fakat Tahranda Amerikan Büyük elçisi Loy Henderson ile Başvekil Dr. Musaddık arasında cereyan eden müza­kerelerin süratle nihayetlenmeye doğru bir istikamet aldığı gittikçe belirmekte­dir.

Anlaşıldığına göre ileri sürülen teklif­lerde şu şartlar yer almaktadır:

1  Anglo - İranian petrol kumpan­yasına tazminat olarak İranın Ödeyeceği toplu parayı tesbit edecek tarafsız bir hakem heyetinin tesbiti, 2  Yine ha­kem heyeti kararile tesbit edilecek İra­nın mukabil talebleri, 3  İranın pet­rolünü tevzi, piyasaya arz ve sevk hu­susunda Amerikan firmaları dahil dün­yanın başlıca petrol kumpanyaları tara­fından yardım yapılması ve asgari 10 milyon ton petrolün sevkedileceğinin te­mini, 4  1952 de Truman - Churchill tekliflerinin hükümleri dairesince İrana iktisadî ve malî yardımda bulunulma­sı.

19 Ocak 1953

Londra:

Hükümetin kontrolü altında bulunan Bulgar Haberler  ajansının  verdiği bir

230  12

habere göre, müddeiumumi, Türkiyede bulunan Amerikan casusluk teşkilâtına mensup oldukları ileri sürülen 10 müttehimin cürümlerini ortaya çıkaran ve­sikayı mahkemeye tevdi etmiştir.

Resmî ajans, bu on casusun Amerikalı­ların yardımları ile Bulgaristanda bir mukabil ihtilâl çıkarmaya çalıştıklarının iddianemede yer aldığını bildirmiştir.

Müttehimlerin isimleri şunlardır:

Hristov, Ştrabilov, Serafimof, Arnaudof, Hristof, İvanof, Uzunof, Sapundof, Stoyanof.

20 Ocak 1953

Londra:

Muhalefet lideri Clement Attlee'nin ta­lebi üzerine Dışişleri Vekili Eden Al-manyada tevkif edilen nazi liderleri hak­kında Avam Kamarasında şu beyanatta bulunmuştur:

Almanyada fevkalâde selâhiyetleri haiz olmakta devam eden İngiliz makamları­nın bu memlekete, zamanında bir müda­halede bulunmuş olmaları Federal Al­man hükümetine karşı itimatsızlık duy­duğumuzu katiyen ifade edemez.

Mr. Eden bu tevkiflerin kendi mesuli­yeti altında ve tadil edilmiş olan işgal statüsünün verdiği selâhiyetlere daya­narak İngiliz yüksek komiserliği tara­fından yapıldığını bildirmiştir. Dışişleri Vekili sözlerine şöyle devam etmiştir: «İngiliz makamlarının tevkif sırasında elde ettikleri malûmattan anlaşıldığına göre, bu naziler Batı Almanyada ikti­darı ele geçirmek maksadıyla bir komp­lo kurmuşlar ve Batılı müttefiklere aleyhtar fikirler ve siyasi prensipler yay­mışlardır.»

Sudan meselesine de temas eden Dışiş­leri Vekili, Sudan esas teşkilât tasarısı­nın, halen Mısır hükümeti tarafından tet­kik edilmekte olduğunu söylemiş ve Mı­sır hükümetinin Sudan hakkındaki İn­giltere - Mısır müşterek idaresine ait antlaşma yırtılıp atılmış gibi hareket ettiğini belirtmiştir.

Londra:

İngiltere Dışişleri Vekili Eden, Sudan meselesinde İngiliz - Mısır müzakerele­rinin vaziyeti hakkında bugün Avam Ka­marasında verdiği beyanatta şöyle de­miştir: «Müzakereler iki aydan beri devam e-diyor. Bu esef edici bir gecikmedir. Fa­kat Mısır hükümetinin yaptığı teklifler, geçen ilk baharda Sudan teşrii meclisi tarafından kabul edilen muhtariyet sta­tüsünde ehemmiyetli tadilâtı tevlid ede­cektir. Birçok noktalarda Mısır hükü­metiyle anlaşmaya vardığımızı söylemek­le bahtiyarım.

İngiltere'nin Mısır Büyükelçisi İ2 ocak­ta Mısır hükümetine anlaşma tasarısının metnini vermiştir. Muhtelif Sudan siya­sî partilerinin Mısır hükümet temsilcile­riyle birbirinden farklı birçok anlaşma­yı müzakere ettiklerinden görüşmeleri­miz güçleşmiştir .Bunlar muhtelif Su­dan partilerinin görüşlerini ifade etti­ğinden hükümet onların tavsiyesini ta -biatiyle hesaba katmıştır.

Partilerle Mısırlı temsilcilerin görüştük­leri muhtelif anlaşmalar arasındaki fark­lar ve bu münakaşalara Güney Sudan temsicilerinden hiç birinin katılmamış olması keyfiyeti, halkın bütün unsurla­rının söz söyliyebileceği bir Sudan par­lâmentosunun süratle kurulması zarure tini doğurmaktadır. Başlıca güçlük, Su­dan teşrii meclisi tarafından tasvip edilen ve güney Sudan eyaletinin menfa­atlerini korumak için umumi valiye yet­kiler veren statü tasarısında mevcut ga­rantiler teşkil etmektedir. Kanaatimiz­ce bu garantiler Güney Sudan ahalisi­nin fikri sorulmadan ortadan kaldırlamaz.

Sözlerine son verirken Eden İngiliz hü­kümetinin güney Sudanı memleketin di­ğer kısmından ayırmak arzusunda oldu­ğu yolundaki söylentileri yalanlamış­tır.

 Londra;

Milyonlarca İngilizin dinliyebildiği Eiesenhower'in nutku İngiltere efkârında umumiyet itibariyle iyi karşılanmıştır. Resmî çevreler henüz herhangi bir yo­rumdan kaçınmakla beraber siyasî çevre­lerde Başkan Eisenhower'in Amerikan ve Batı siyasetine hâkim esas prensipler­den bahsederken kullandığı azimkar li­sana işaret etmektedirler.

Yine aynı çevrelerde belirtildiğine gö­re, Eisenhower ideolojik harp fikrinin aleyhinde bulunmuştur. Bu da, yeni Dare hakkında Avrupada ve bilhassa Asyada doğabilecek herhangi bir endişeyi silecek mahiyettedir.

Gerek bu faaliyetler ve gerek ortaşark,m diğer memleketleri başşehirlerinde Sov­yetler  tarafından   bildirilmektedir   

Bu diplomasi faaliyetiyle. muvazi olarak arab dünyasındaki komünist propagan­dası artmamıştır. Aksine olarak Mosko­va bu husustaki faaliyetini sırf diploma­si sahasına intişar ettirmekte ve arabiarin milliyetçilik, tarafsızlık ve Yahudi aleyhtarı hislerinden istifade etmeye çalışmaktadırlar.

Doğu Avrupa memleketlerindeki Yahu­diler aleyhine girişilen hareketler bü­tün arab memleketlerinde derin bir te­sir yaratmıştır.

Mısır gazeteleri bu meseleye uzun ma­kaleler tahsis etmişlerdir. Fakat Suriye, Lübnan ve ortaşarksn diğer bazı memle­ketlerinde gazeteler bu hareketi -hara­retle  alkışlamaktadırlar.

Çarşamba günkü Sovyet gazetelerinin İsrail başvekili Davİd Ben Gurion ve dışişlerivekili Moshe Sharett'e şiddetli hücumlardan sonra, beklenildiği gibi Sovyet Rusya ile İsrail arasındaki diplo­matik münasebetler kesildiği takdirde, Sovyetlerin Orta Doğunun bu memle­ketlerindeki vaziyeti daha fazla kuvvet­lenmiş  olacaktır.

Rusların elinde bir koz daha bulunmak­tadır. O da harb seneleri içinde Sovyet hükümetinin muhafazasına terkediîen ve henüz İrana iade edilmeyen 12 ton İran altınıdır.

Bu altının tamamının, yahud bir kısmı­nın İrana iadesi, bu memleketteki moskova prestjini fazlasiyle arttıracak ve musaddik'iiı batıya karşı muhalefetini kuvvetlendirecektir.

Londra:

Dışişleri vekâletinde tasrih edildiğine göre, Foster Duiies, Eden'le L'oridrada 4 şubat çarşamba günü sabahı görüşecek­tir. Foster Duiies, fcur.dan başka hiçbir görüşme tertip  etmiş  değildir.

28  Ocak  1953

Londra:

Bu sabah idam edilen Wîlliam Bentley' in affını istiyen kalabalık bir halk kit­lesi dün akşam ve gece avam kamarası­nın,   içişleri   vekâletinin,   başvekil   yardımcısı ve dışişleri vekili Eden'in ikâmet gâhi önünde nümayişlerde bulunmuştu. Bandan Önce binlerce kişinin imzalamış olduğu bir af talebi içişleri .vekâletine tevdi edilmişti. İdama mahkûm, edilen bir şahsın, bilhassa bir polis memurunu öldürmekten suçlu olan birisinin bu derecede halka sempatisini uyandırmış olması,adir bir vak'adır. Bu sempati polis memurunun Bentley tarafından değil, arkadaşı Craig tarafından , Öldü­rülmüş olmasından doğmuştur. Asıl ka­til Craig, onaltı yaşında olduğu için müebbet hapse hüküm giymiştir. Esasen Craig polis memurunu öldürdüğü sırada Bentley diğer memurlar tarafından ya­kalanmış bulunuyordu. Bentley'in suçu arkadaşını polisin üzerine ateş etmeye tahrik  etmiş olmaktı.

Jüri. Bentîey'in katle tahrikten suçlu olduğuna karar vermekle beraber af hakkının kullanılmasını tavsiye etmişti. Bununla beraber içişleri vekilinin idam kararının affını gerektirecek kadar kuvvetli bir sebep olmadığının bildirme­si üzerine kraliçe af talebini reddetmiş­tir. .

Dışişleri bakanı M. Eden ingiltere'nin de dahil olabilmesi için Avrupa savun­ma camiası andlaşmasında tadilât yapıl­masına matuf her türlü telkini reddetti­ğini bugün avam kamarasında beyan et­miştir.

Bu hususta, bir sual sormuş olan işçi mebus Waytt'e cevap veren M. Eden ezcümle   şöyle   demiştir:

Bu savunma camiasiyle ilgili altı hükü­met İngiltere'yi bu camiaya dahil olmak­tan alıkoyan sebepleri pek alâ bilmekte­dirler. Bununla beraber şu hususu tekrar belirtebilmem için bana fırsat verildiğin­den dolayı müteşekkirim: İngiltere hü­kümetinin kanaati şudur ki, geçen ma­yıs ayında imzalanmış olan bu andlaşmanın yakında mer'iyete girecek olması atlantik paktı çerçevesi dahilinde Avru­pa'nın savunma için sarfettiği gayretler bahsinde çok mühim bir âmil olacaktır. Eden'in bu beyanatı üzerine, sual sahibi Waytt şunları söylemiştir:

«Avrupa savunma camiası andlaşmasına şimdi iltihak etmezsek, Fransızların bu andlaşmayı tasdik etmeleri ihtimali çok azalır. Mareşal Montgomery de, bu andlaşmaya iltihakımız için  hiç bir makul askerî mahzur ve ve mani olmadığını söylemiştir. Bütün Avrupa bizden bu jesti bekliyor. Eğer biz bu andlaşmaya katilraazsak Almanlar birkaç sene içinde millî bir orduya sahip olacaklardır.»

M. Eden Almanya ile Fransa'nın bu andlaşmayı tasdik etmeleri pek muh­temel gördüğünü söyledikten sonra sözlerine şöyle devam etmiştir:

Meclis, Avrupa savunma camiasına bu­günkü haliyle iltihakı derpiş ederken bu. andlaşmamn nihaî gayesi olan avrupa, siyasî federasyonuna iştiraki de göze alınmalıdır. Eğer Meclis, bu nihaî gaye­yi kabule razı değilse, andlaşmaya bu­günkü haliyle iştiraki derpiş ederek bo­şa çıkacak  ümitlere  yol  açmalıdır.

Müzakerenin bu safhasında, işçi hükü­mette harbiye bakanlığını deruhte etmiş olan Shinwel müdahale ederek şu husu­su ileri  sürmüştür.

«İngiltere'nin iştiraki olmadan, Fransız hükümetinin Avrupa savunma camiası andiaşmasma doğrudan doğruya katıl­mak niyetinde olmadığı her gün biraz da ha aşikâr olarak meydana çıkmaktadır. Bu konuda müzakereler çok ağır yürü­düğüne göre, acaba M. Eden bir zaman tahdit edemez mi? Öyle bir tahdit ki, o noktaya kadar hiç bir netice elde edi­lemediği takdirde ingiltere hükümeti mesele hakkındaki durumunu bir kere daha gözden geçirsin.»

Bu suale karşılık Eden, İngiltere'nin Avrupa savunma camiasına iştirakinin, andlaşmanın tasdiki için hiç bir zaman şart koşulmamış olduğunu ve böyle bir şartın halen de mevcut olmadığını söy­lemiştir.

Bunun üzerine waytt tekrar müdahale ederek şöyle demiştir:

M. Mayer ve diğer Fransız idarecileri, İngiltere Avrupa savunma camiasına iştirake razı olacak olursa, Avrupa fe­derasyonu hakkında İngiltere'nin itiraz­larına hedef olan noktaları andlaşmadan çıkaracaklarını açıkça ihsas etmişlerdir. Eden onu iddiayı reddetmiş ve demiştir ki:

Benim gazetelerde okuduğuma göre, Fransız hükümeti sadece andlaşmaya bazı ek protokollar vazetmek niyetinde­dir. Andlaşmanın heyeti umumiyesinin tadil edilmesine dair bir fikir ve kana­ate  rastlamadım.

29   Ocak   1953

Londra:. .

Mısır hükümetinin sudan hakkındaki İn­giliz tekliflerine verdiği cevap menfi telâkki edilmektedir. Bü durum Londra' da hiç bir hayret uyandırmamıştır. Çün­kü Mısır hükümetinin sözcüleri hu son haftalar zarfında sudan hakkındaki her hangi bir İngiliz-Misir andlaşmasmin Harüıro'da Mısır ve Sudan siyasî lider­leri arasında varılan anlaşmaya istinad etmesi gerektiğini müteaddit defalar tekrarlamışlardır. Dün akşam yetkili çevrelerde yalnız Mısır cevabının tetkik olunacağını söylemekle iktifa ediliyor­du. Siyasî müşahitler bundan İngiliz diplomasinin şimdilik hiç olmazsa mü­zakerelerin yeniden kesilmesini önle­mekten kaçındıkları neticesini çıkar­maktadırlar. Hattâ güvenilir bir kaynak dan elde edilen bilgiye göre, İngiliz hü­kümeti, Hartum anlaşmasının Mısır tara­fından olduğu kadar İngiltere tarafından kabulünü sağlayacak bazı değişiklikler yapmaya Kahire hükümetini razi etmek suretiyle müzakereler devam .'etmenin kabil olacağı kanaatinde bulunmakta­dır.      .

Londra:

Katolik sendikalar federasyonu icra komitesinin bugün kabul ettiği bir ka­rar suretinde İngiliz hükümetinin mare­şal Tito'ya hazırladığı kayıtsız şartsız iyi kabulden dolayı endişe izhar edilmekte­dir. Federasyon idaresinin kabul ettiği bu karar suretinde İngiliz dışişleri ba­kanlığından, mareşal Tito'ya bazı husus­ların bildirilmesi istenmektedir. Bu hu­suslar bir çok İngilizlerin Yugoslavyada rejimin din aleyhindeki menfî teza­hür ve faaliyetinden endişe duymakta olmalarıdır.

Mareşal Tito'nun mart ayında İngiliz hü­kümetinin davetlisi olarak Londra'ya gelmesi beklenmektedir.

30   Ocak   1953

Londra:

Anlaşıldığına göre, Sudanın muhtariye­tine takaddüm edecek olan 3 senelik muvakkat devre içinde, Mısır, İngiltere-den endişe etmektedir. Ayrıca, Mısır ve İngiltere bu üç senelik devre içinde Sudanda bir yerli idarenin teessüsünde anlaştıkları takdirde, bu projeye bizzat Sudanlıların ne diyecek­leri de merakla beklenmektedir. Her iki devlet adamı arasındaki bu mü­lakat, bir buçuk saat sürmüş ve toplan­tının sonunda hiçbir beyanatta bulunul­mamıştır.

Eisenhower ve Churchill akşam yeme­ğini birlikte yemişlerdir. New - York Valisi  Thomas   Dewey   de  bu  yemekte hazır bulunmuştur.

Yemekten sonra Churchill, misafirini kapıya kadar geçirmiş ve orada her iti devlet adamı bir iki dakika fotoğrafçı­lara poz vermişlerdir.

General Eisenhower, ayrılırken Churchill'e bjr an evvel içeri girerek soğuk almamaya dikkat etmesini tavsiye et­miştir. 7 ocak 1953

 Roma:

İtalyan Başvekili Aleide de Gasperi, Atinaya yapacağı seyahat arifesinde Chigi Sarayında Balkan ve Doğu Akdeniz meseleleri mütehassıslariyle görüşmüş­tür.

İtalyan Başvekil ve Dışişleri Vekili, bi­lindiği gibi, geçen sene başında o za­manki Yunan Diplomasi Şefi Sokofles Venizelos'un Komaya yapmış olduğu zi­yareti Yunan başkentine iade edecek­tir. Fakat bugünkü ahval ve şartlar dahilinde de Gasperİ'nin seyahati alela­de İtalyan  Yunan münasebetleri çer­çevesini aşmaktadır, zira Avrupanın güney-doğusunda siyasî ve diplomatik va­ziyet bîr yıldan beri hayli gelişmiş bu­lunmaktadır.

Türkiye ve Yunanistan, aralarındaki dostluk ve işbirliği bağlarını kuvvet­lendirmişler ve bir taraftan da bu iki memleketle Mareşal Tito Yugosîavyası arasında bir yakınlaşma teessüs etmiş­tir.

Müşterek bir tehlike şuuru, Türk - Yu­nan - Yugoslav münasebetlerinin inki­şafına müessir bir şekilde yardım et­miştir.  O  kadar ki,    Ankara, Atma ve

Belgrad arasında bir müdafaa anlaşma­sı tahakkuk yolundadır.

Diğer   taraftan,   İtalya   coğrafî   durumu

itibariyle muhtemel bir komünist teca­vüzüne karşı Doğu Akdeniz ve Balkan­lar müdafaası bakımından başlıca un­surlardan birini teşkil etmesi itibariyle, Ankarada olduğu kadar Atinada da bu askerî anlaşmalara İtalyanın iştiraki İmkânı  da  göz  Önüne  alınmış  gibidir.

Bununla beraber. İtalya kendisi gibi Atlantik Paktı âzası olan Türkiye ve Yunanistan ile güvenilir münasebetler tesis etmiş ise  de. Yugoslavya münasebetleri, devamı Atlantik İttifakı için en nazik meselelerden bîrini ortaya atan   bir   buhran   geçirmektedir.

Filhakika. Belgrad ile Roma arasındaki münasebetler şimdiye kadar görülme­miş bir şekilde çetin Trieste meselesi­nin tesiri altında bulunmakta ve bu mevzuda İtalya ve Yugoslavyanm bir­birlerine taban tabana zıt zaviyeleri karşısında bu meselenin, doğrudan doğ­ruya ilgili iki tarafı memnun edecek şekilde nasıl halledilebileceği sorulmak­tadır. Bu itibarla Ankara, Atina ve Bel­grad hükümetleri tarafından ileri sürü­len askerî anlaşmaya İtalyanm yakm bir gelecekte iştiraki imkânsâz görün­mektedir.

Dört memleket arasında ve Yugoslavya­nm NATO'ya âza olması dolayısiyle bu teşkilâtın dışında bir işbirliğinin tesiri Komada küçümsenmemekle beraber, bu husustaki İtalyan tezi askerî sahada bir işbirliğinden başka bir şey değildir ve bu, siyasî sahadaki anlaşma ile ahenkli bir şekilde  ilerlemelidir.

Halbuki, İtalyan noktai nazarından teyid edildiğine göre, Trieste meselesi İtalyan - Yugoslav münasebetleri üzerin­de müessir bulunduğu müddetçe, İtalya üçlü bir anlaşmayı engelîiyecek bir ha­rekette bulunmıyacaktır.

İGalyan Başvekili de Gasperİ'nin, son günlerde Komayı ziyareti sırasında Türkiye Dışişleri Vekili Prof. Köprülü ile vaki görüşmelerinde bu hususta İtalyanin vaziyeti hakkında ortada en ufak bir şüphe dahi bırakmadığı anlaşıl­maktadır.

İtalyan hükümet şefinin Atinada da bu meseleler üzerinde tam bir samimiyet ve açıkhlıkla konuşacağı da tabiî ad­dolunmaktadır.

8 Ocak 1953

- Roma:

De   Gasperİ'nin     Yunanistanı     ziyarete başladığı şu sırada İtalyan basını gerek İtalyan - Yunan münasebetleri, gerek­se daha geniş bir mesele olan Balkan kesiminin müdafaası meslesiyle meşgul olmaktadır.

Gazeteler, bu müdafaanın teşkilâtlandı­rılmasında İtalyanın oynayabileceği rolü belirterek bu hususta Yugoslavyaya dü­şecek hisseyi dikkat nazarına almakta­dır.

Roma gazeteleri, Balkan müdafaa sis­teminin Türkiye, Yunanistan ve Yugos­lavya arasında askerî anlaşmalar sure­tiyle takviyesini memnunlukla karşıla­makla beraber bu arada «Tempo» gaze­tesi şöyle demektedir:

«Fakat Trieste meselesi olduğu gibi kaldıkça ve İtalya ile Yugoslavya ara-sında askerî bir anlaşma mümkün bu­lunmadıkça bu hususta Yugoslavyalım temin edeceği fiilî yardamın ne olacağı sorulabilir. De Gasperi'nin ehemmiyetli ve yerinde olan bu seyahati bu zavi­yeden  dikkat  nazarına  alınmalıdır.»

Diğer taraftan «Messagero» gazetesi, şu­nu sormaktadır:

«İtalyanm mevcut bulunmıyacağı bir Balkan savunma akdi ne ifade edebi­lir? İtalya mevcut olmadığı takdirde bunun mesuliyeti İtalya ile Yugoslavyayı ayıran meselenin makûl herhangi bir şekilde hallini kabul etmiyen Tito'ya ait olacaktır.»

9 Ocak 1953

 Paris:

İtalyan Başvekili De Gasperi'nin dün Atinayı resmen ziyareti, Akdeniz hav­zasının bugünkü durumu sebebiyle ta­mamen hususî bir mâna taşımaktadır. Doğu Akdeniz ve Balkan Yarımadasının müdafaası dolayısiyle ortaya çıkan me­seleler tamamen bir siyaset değişmesini icabettiren bir diplomosi faaliyeti tevlid etmiştir. Bu faaliyet, harbin sonun­dan beri Avrupanın bu kesiminde bil­hassa şiddet kesbetmiş bulunmaktadır. Türkiye ile Yunanistan, bir siyasî fede­rasyon doğurabilecek şekilde her saha­da gayet yakm dostluk münasebetleri kurmuş bulunmaktadır.

l Tito, kominform ile arası açıl­dıktan sonra Türkiye ile Yunanistan ta­rafından açılmış bulunan müdafaa gö­rüşmelerine doğrudan doğruya iştirake karar vermiştir.


 

Türk, Yunan ve Yugoslav hükümetleri arasmda karşılıklı olarak müteaddit as­kerî   heyetler   gidip   gelmiştir.

Türkiye Dışişleri Vekili Prof. Fuad Köprülü de gelecek hafta Belgrada gi­decektir. Bu seyahat, Türkiye Ticaret Vekilinin seyahatini birkaç gün ara ile tak işetmektedir.

Bütün bu hâdiseler, her üç memleket arasındaki yakınlaşmayı ifade etmekte­dir. Filhakika Balkanlarda bir müdafaa topluluğunun teşekkül edeceği gün ya­kın gibidir.

Diğer taraftan Roma ile Ankara ara­sında olduğu gibi Atina ile Roma ara­sında da mevcut ehemmiyetli hiçbir me­sele  kalmamıştır.

İtalyan Başvekilinin Yunanistanı ziya­retinin taşıdığı alâka bilhassa şu nok­talarda   toplanmaktadır:

1- - Türk ve Yunan hükümetleri Ak-denizde yapılacak müstakbel askerî an­laşmalara italyanın da iştirakini temen­ni etmektedirler.

 Roma, Türkiye - Yunanistan - Yu­goslavya arasımda cereyan eden ve ken­disinin şimdiye kadar hiçbir zaman iş­tirak  etmediği     askerî temaslardan çe­kinmektedir.

 Belgrad,   De   Gasperi   ile  Mareşal Papagos arasında halen cereyan etmek­te  olan  görüşmelerden  endişe  etmektedir.

4  Yunan hükümeti, İtalya ile olan münasebetine halel getirmeden Yugoslav ya ile bir. işbirliği tesisini de tertiple­meği düşünmektedir. îtalyanın coğrafî vaziyeti ve Atlantik ittifakına temin et­tiği yardım dolayısiyle muhtemel bir te­cavüze karşı Akdeniz havzasının müda­faasında başlıca unsurlardan birini teş­kil ettiği şüphe götürmemektedir.

 Roma:

İtalyan basınına verdiği demeçte Ame­rika Dışişleri Vekili John Foster Pulles

.şunları söylemiştir:

Maksadımız konuşmak veyahut tavsiye­lerde bulunmak değil, fakat hükümeti­mizin, kararlarını aklıselimle ve sizin tuttuğunuz istikameti hesaba katarak alabilmesi için dinlemek ve öğrenmektir. Eisenhower vaziyefe başlıyalı iki hafta dahi geçmemiştir. Stassen ve ben vekâlet Terimizde âcil birçok meşalelerle karşı karşîyayız. Fakat Başkan, hükümetini­zin bize yapmış olduğu daveti derhal kabul etmemizi istedi. Burada bulunan birçok dostlarına selâmlarını gönderdi ve hükümetinizin hareket hattı ile dış politikanızın istikameti hakkında malû­mat istedi. Avrupa müdafaa camiası-ile ilgili olarak yapılabilecek terakkiler fai­zi bilhassa alâkadar eder. Gerçekleşme yolunda bulunan bu cesur ve uzun va­deli tasan Avrupa devletleri tarafından bizzat hazırlanmıştır ve bu Amerikanın dikkat ve hayranlığım çekmiştir. Hükü­metimiz ve kongremiz simdi bu tasarı­yı, Atlantik paktı memleketleri arasın­da daha sıkı bir işbirliği hususunda u-muiTîi plânın hayati bir parçası olarak telâkki etmelidir.

12ocak  1953

Roma:

Başvekil  De  Gasperi Atinadan Romaya gelmiştir. Başvekil hava alanında hükü­met erkânı ve siyasi şahsiyetler tarafın­dan karşılanmıştır.

Verdiği kısa demeçte, De Gasperi. Atina ziyaretinden aldığı neticeler hakkında memnuniyetini belirtmiş ve şöyle de­miştir:

«Bir sahifeyi kapadık. Şimdi İtalya ile Yunanistan arasında, barışın sağlamlaş­tırılması hususunda sarfedilen gayret­ler çerçevesinde yeni bir itimat ve iş­birliği safhası başlamaktadır.

13ocak 1953

Vatikan:

Yugosiavyanın papalıkla diplomatik mü­nasebetlerini kestiğini bildiren notası­na papalık tarafından verilen 15 aralık tarihli cevabî notanın metni ancak bu­gün «Observatore Romano» tarafından neşredilmiştir. Bu notada, papalık, «Ki­lisenin esas haklarını» teyid etmekte­dir.

Notada, Yugoslav makamları, basın: ve siyasi teşekkülleri tarafından kiliseye karşı girişilen hasmâne harekât ve be­yana! hatırlatıldıktan sonra, bütün bun­lardan, Yugoslav hükümetinin, milletin ve hassaten Yugoslav gençliğinin dindarane duygu ve idealini yok etmek niye­tinde olduğunun anlaşıldığı iddia edil­mekte ve papalığın, katolik kilisesinin esas haklarından vazgeçmiyeceği ilâve edilmektedir. Notada ilâve edildiğine göre, bu haklar­dan vazgeçilmesi, Yugoslav hükümetiy­le girişilecek muhtemel müzakereleri her türîü semereden mahrum kılacaktır.

Vesikada, bu haklardan başlıcaları zikroîundüktan sonra Yugoslavyada «halk­çı» denilen papaslarm faaliyetinden bah sedilmekte, bunların Yugoslav komünist partisiyle sıkı işbirliği halinde oldukları ve tertipledikleri toplantılarda rühbanın ve hatta kilisenin faaliyetini tenkid ettikleri, bu «halkçı», rahibleri müesse­sesinin, sonunda kiliseyi Belgrad'ın din­siz rejimine râm etmek için papasîarla kilise meratibinin arasını bozmağa ma­tuf olduğu ileri sürülmekte ve netice olarak, papalığın, Yugoslav hükümetinin kilise haklarını garanti etmekten vares­te kalmayacağı ve sivil makamlarm kili­se düzelmesine yardım edeceği ümidin­de olduğu kaydedilmektedir.

Paris:

Vatikan radyosunun bildirdiğine göre, Yugoslav gizli polisi Zagrep'teki pisko­posluk binasında bir arama yapmıştır. Radyonun iddiasına göre bu aramadan maksat piskoposlar arasında tertiplenen son konferansa ait vesikaları ele geçir­mekti. Bu vesikalarla Yugoslav hüküme­ti kilisenin devlete karşı faaliyetini isbat etmeğe çalışacaktı. Radyo, araştır­maların semeresiz kaldığını ilâve etmiş­tir.

14 Ocak 1953

Roma:

24 saat müddetle tahdid edilen İtalyan demiryolu işçilerinin grevi dün gece ya­nsı nihayet bulmuştur. Herkes vazifesi başına dönmüş ve trenler uzun tehirler­le hareket etmiştir. Garlarda muazzam bir kalabalık mevcuddur.

Ulaştırma Vekilinden öğrenildiğine gö­re 24 saatlik grev esnasında 300 yolcu ve yük katarı hareket etmiştir. Normal zaman bu miktar 6000 dir.

İşçilerin yüzde 58 i greve iştirak etmiş­tir. Grev yüzünden salı günü 7000 mun­zam otokar servise girmiştir.

Komünist çalışma federasyonu idareci­leri ihbar mahiyetindeki bu grevin ba­şarısından memnun görünmektedirler. Bu çevrelere göre, hükümet, işçilerin taleblerini kabul etmediği takdirde da­ha uzun bir grev ilân edilecektir.

 Roma:

Amerikan Dışişleri Vekili Foster Dulles De Gasperi'nin kendisine takdim etmiş olduğu Avrupa Birliği meclisi kurucu komisyonu çalışma gurubu Üyeleri önünde beyanatta bulunarak, «Şimdiki za­manda, Avrupa Birliğinin tahakkuku için yapılacak yardımdan daha asil ve daha zarurî bir vazife yoktur» demiş ve Avrupa Kömür - Çelik Birliğinin «Fev­kalâde bir başlangıç» olduğunu ve müdafaa camiasının, yürürlüğe girdik­ten  sonra esaslı bir vazifesi olacağını teyid ettikten sonra şunları ilâve eyle­miştir:

«Bu sahadaki muhtelif teşekküller siya­sî bir teşkilât halinde birleşmedikçe va­zifelerini tamamiyle yapamıyacaklan kanaatindeyim. Sizi burada görünce, ken­di tarihimizi hatırladım: Jefferson Hamilton ve Jay gibi şahsiyetler, her dev­letin geniş bir hükümranlığa sahip oldu­ğu federasyonumuzu kurmaya çalışmış­lardır. Avrupa devletlerinin, malik ol­dukları muazzam enerjilerle bizim 160 sene evvel yaptığımız şeyi başarabilecek­lerine eminim. Bu yoldaki temennilerim sizinledir.

Kremlin'in tasfiyesi

Yazan:  Ömer Sami  Coşar

2 ocak 1953 tarihli  Cumhuriyetten

Çekoslovak komünist partisinin eski ida­recilerinden bazılarının idamı ile sona eren Prag muhakemesini müteakib ko­münist partileri içinde esaslı bir tasfiye­ye girişildiği müşahade olunmaktadır. Demir Perde dahilindeki değişiklikler hakkında sarih malûmat elde etmek he­nüz mümkün olmamıştır. Fakat Bükreşte, Varşovada, Doğu Berlinde Pragı an­dıran hâdiselerin hazırlandığını göste­ren emareler çoğalmaktadır. Demir Per­de dışında ise, komünist partilerin he­men hemen hepsinde de bir kaynaşma husule gelmiştir ve bunun tepkileri elan devam etmektedir.

Demir Perde dahilinde, Kremlinin giriş­tiği her kanlı tasfiye, demokrasilerde faa­liyet icra eden komünist partilerinde her zaman bu kabil tepkilere yol açmıştır. Titonun isyanı ile yakından alâkalı olan Budapeştedeki Rajk davası ile Sofyada Kostov'un sehpaya gönderilmesile sona eren komedya, doğrudan doğruya Sovyet baskısı altında bulunmayan, yaşadıkları hür memleketlerin insan haklarına ria­yet eden prensiplerinden faydalanan bu komünist partilerinin bazı üyelerini is­yana sevketmiştir. Şimdi de Pragda bir muhakeme komedyasını müteakib Clementis, Slansky gibi eski kızıl idarecile­rin idam edilmeleri aynı havayı yeniden yaratmıştır.

İşte bu sebepledir ki, Sovyetler bu par­tilerin başında bulunan itimadlı adamla­rından derhal bir tasfiye yapmalarını ve bu şekilde «yoldan ayrılan» kimseleri te­mizlemelerini istemişlerdir. Finlandiya komünist partisinden eski bir idarecinin ayrılması mevzii bir hareketi teşkil et­memektedir. İtalyan ve Fransız komünist partileri dahilinde de aynı isyan havası esmektedir.

Şurası aşikârdır ki, Kremlinin, Demir Perde dahilindeki komünist    partilerini


 

daha «sağlam» bir hale getirmek, Moskovadan gelecek emirlere daha uysal bir şekilde itaat edici bir kılığa sokmak için başvurduğu tasfiyeler, Demir Perde dı­şındaki Stalin partilerini tedrici bir şe­kilde yıpratmakta, zayıflatmaktadır.

Rajk ile Kostov'un âkibetleri demokra­silerde Moskovadan alman talimata uya­rak hareket eden komünistlerden bazıla­rının gözlerini nihayet açmağa muvaffak olmuş, bunun Üzerine de bunlar parti­den ayrılmışlardı. Şimdi Clementis ile Slansky'nin idamları renkleri biraz daha koyu olanların hakikatleri görmelerini sağlamıştır.

Batı Avrupa memleketlerindeki komü­nist partiler 1946 veya 1947 senelerinde-ki durumlarını muhafaza etmemektedir­ler. Fakat gene de bunlar bir tehlike arzetmektedîr. Fransada her dört kişide bir kişi, îtalyada da her Üç kişide bir ki­şi komünistlere rey vermektedirler. Böy­le olmakla beraber, bu partilerin nüfuz sahaları daralmıştır. Son bir sene zarfın­da komünist kontrolundaki sendikaların başvurdukları her grev hareketinin fi­yasko ile neticelenmiş olması da bunu göstermiştir.

Hâdiselerin bekledikleri şekilde bir se­yir takib etmemiş olması, İkinci Cihan Harbini müteakib derhal bir iktisadi buhranın patlak vermemesi, demokrasi­lerin ekonomik kalkınma yolunda yavaş da olsa yürümeğe başlamaları ve aynı zamanda savunmalarını da ihmal etme­meleri, komünist idareciler arasında ihti­lâflara yol açmıştır. Demir Perde dışın­daki komünist partilerin başında bulu­nanlarla Kremlin arasında, takib edile­cek siyaset anlaşmazlıklara sebebiyet vermiştir. Bugün Fransada Marty - Tillon hâdisesinin esas sebebini de burada aramak lâzımdır.

Kremlin, Demir Perde içinde gerekli pe-riodik tasfiyeleri yapmaktan kendini hiç bir zaman alamıyacaktır. Bunu yapmak­la da demokrasilerdeki beşinci kolun nüfuzunu kıracak, mevcud ihtilâfları de­rinleştirecektir. Stalin bu fasid daireden kurtulamıyacaktır.

kazanacak Yalnız bu suali sormak tethişçi doktorlar hikâyesinin gülünçlüğü­nü belirtmeğe yeter. Zazalîı doktorlar Moskovanın yeni Yahudi aleyhtarlığı po­litikasına kurban gidiyorlar.

Bu kin nedir?

Yazan:  Nadir Nadİ

27 Ocak 1953 tarihli Cumhuriyet'ten

Yahudilere karşı Rusyada başliyan bas­kı hareketi politika dünyasında gittikçe şiddeti artan yankılar uyandırıyor. De­mir Perde gerisindeki 2 milyon kadar yahudiden yüzde yirmi beşinin çalışma kamplarına gönderildiğini Öğreniyoruz. Komünist partileri teşkilâtında, yahut ta sosyal, ekonomik vesair alanlarda mü­himce yerler tutan Musa oğullan birer ikişer gruplar halinde temizlenmektedir­ler. Bati Almanya sınırlarına yakın ülke­lerden bin zahmetle beri tarafa kaçabi­lenler Demir Perde gerisi yahudileri varan misli görülmedik bir can kaygusu hüküm sürdüğünü anlatıyorlar. Bu beklenmedik şiddet hareketi hür dünya­daki komünist partilerine de ağır bir yumruk vuracağa benzer. İsrail komü­nistlerinin neredeyse ortadan silinmek üzere olduklarını biliyoruz, İngiliz ko­münist partisine kayıtlı yahudilerin de bugünlerde toplanarak durumlarını be­raberce gözden geçirdiklerinden söz edi­liyor. Aynı kaygunun her tarafa yayıla­cağı ve bir kaç yıldır esasen zayıflayan hür dünyadaki komünist teşkilâtının böy­lece hatırı sayılır bir yumruk daha yi­yeceği şüphesizdir.

Sovyet Rusyada uyanan, genişliyen, bir müddettenberi de Sovyet politikasına hâ­kim olan yahudi düşmanlığını bir ,hattâ bir kaç sebebe bağlamak güçtür. Akde­niz çevresindeki Arab âlemini kazan­mak, Avrupada yer yer baş kaldırdığı söylenen nazi ruhunu kamçılamak gibi düşünceler böylesine aşırı bir hareketi aydınlatmağa yetmez. Bazı yazarlar göz­lerimiz önünde geçen şu olayları ince­lerken politikanın dışına kayıyor ve Hit-ler zamanında Almanya hakkında söy­lendiği gibi şimdiki Rus idaresinin de bir ruh bozukluğuna uğradığını ileri sü­rüyorlar. Politika olaylarının sebebini araştırırken politikayı bırakıp ta felse­feye veya psikolojiye sapmak faydalı bir metod olamaz. Böyle bir yol tutulursa gerçi söylenecek çok söz bulunur; uzun yazılar  yazılır,  ciltlerle  kitaplar  doldurulur, fakat sonunda ipin ucunu kaçır­mak, günün realitesinden uzakla^ak, tehlikesi vardır. İçinde yaşadığımız olay­ları tarih felsefesinin verilerine yakış­tırmak bakımından şimdilik ancak şu kadarını s öv i ivebiliriz: Yahudi düşman­lığı, totaliter devlet düzeni ile birlikte yürüyen bir dünya görüşüdür. Gerçek­ten, tâ Firavunlsr devrinden bugüne, kadar yafaudüere karşı yapıldığını gör­düğümüz bütün şiddet hareketlerine yal­nızca istibdat idareleri başvurmuşlardır. Bu neden böyledir? Yahudiler yaşadık­ları çevreye tam uyamıyan, ya duymak isteraiyeh bir kavim olduğu için mi? Onların da kendilerine göre soylarını ko­rumağa çalışan bir içgüdüleri bulundu­ğu için mi- Yoksa tam tersine bu insan­lar beynelmilel bir zihniyet taşıdıkların­dan mı?

Konumuzdan ayrılmamağa önem veriyor­sak psikolojik sorulan burada cesmeliyizdir. Gür.ün olayları üzerinde bunlar­dan her birinin, hattâ daha başkalarının da az çok rolü olmalıdır.

Bugün en çok dikkat edeceğimiz nokta, açıkça yürütmeğe başladığı yahudi düş­manlığı iîe, Sovyet Rusyanın dar, dışa­rıya karşı tamamile kapalı bir totaliter idareyi resmen benimsemiş olduğudur. 1943 yılında Müttefiklerin gönlü hoş ol­sun diye dağıtılan (International Communiste) teşkilâtı zaten uzun zamandır Moskovanın emrinde bir direktif organı idi. Bütün dünya işçilerini birleştirmek hedefini güden ilk kuruluş yıllarının ül­küsü teşkilâtta çoktan zayıflamağa baş­lamıştı. Onun yerine geçen ve güya sa­dece komünist partileri arasında bir ha­berleşme (information) organı olarak işleyeceği söylenen kominform ise artık zevahiri bile korumağa lüzum görmiyen bir transformatör merkezidir. Komuta­lar Kremlinde hazırlanır, buradan da dünyanın dört bir yanındaki beşinci kol­lara yayılır.

Döne delaşa bir ferdin iradesine daya­nan, herkesten azamî itaat isteyen, sır vermemeğe sor derece dikkat eden ve âdeta gölgesinden korkan böyle bir re­jim, her yerde akrabaları bulunan yahudilere kolay kolay güvenemezdi. Demir Perde gerisindeki olayların izahında bu gerçeğin de büyük payı vardır. Beynel­milelcilik yıllarında yahudileri baştacı eden Bolşevik idaresi, bir nevi neoçarisme saplandığı gündenberi onlara sırt çevirmeğe ve giderek düşman kesilme­ğe mahkûmdu.

 Paris:

France Presse Ajansı bildiriyor:

Bulgar Haberler Ajansının, merkezinin Türkiyede bulunduğunu iddia ettiği bir casusluk şebekesinin keşfi, geçen ka­sım ayında Prag'da Slansky dâvasiyle başlayan tasfiye ve tevkif dalgasının şimdi de başka bir komünist memleke­te yayılmasına zemin  hazırlamıştır.

Bu casusluk hikâyesi, Bulgar Komünist Partisi Siyasî Komitesi âzalariyle faal unsurlarının ve hükümet idarecilerinin Sofyada yaptıkları toplantılar akabinde ortaya  atılmıştır.

Cumartesi günü Sofya'da neşredilen kı­sa tebliğde belirtildiğine göre, toplan­tıda, meydana çıkan hatalarla ihmal ha­reketleri ve bunları önlemek maksadiyle tatbik olunacak tedbirler gözden ge­çirilmiştir.

Bulgar Komünist Partisinin sözcülüğü­nü yapan Rabotniehesko Delo gazetesi, Bulgaristanda salgın halinde hızlanan ihmal ve tekâsülleri tashih gayesiyle, yeni yılın ilk gününden itibaren şiddet­li bir tenkid kampanyasına girişmiş, böylece tasfiye tertibini tatbika müsait safhalar için gerekli sahayı hazırlama­ğa başlamıştı. Gazete, başyazılarında, parti terbiyesinin İdeolojik zaaflarını göstermek suretiyle bizzat tenkide geçmiş, ve fabrikalarda hüküm süren inkiyatsizlık, işden kaçınmak ve yağmacı­lık hareketleri hakkında çeşitli misaller saymıştı.

Yeniden teşkilâtlandırılan kooperatif­lerde ve devlet çiftliklerinde toprak çalışmalarının verimini arttırmak için müteaddit teşviklere başvurulmuş, Rusyadaki tethişçi doktorlar meselesi hatırlatılarak, tam bir korku ve tehlike havası yaratılmak istenmiş ve halk âzamî nispette uyanık bulunmağa davet olunmuştur.

Keşfedildiği büyük başlıklarla  bütün Bulgar gazetelerinde yer alan bu casus­luk işinin Bulgar idarecilerinde geniş Ölçüde istismar edileceği ve buna Ma­caristan da, son zamanlarda balint işinde olduğu gibi, bir istikamet tevcihine ça­lışılacağı şüphesizdir.

Bilindiği gibi, balint meselesi, geçen kasım ayından beri Sovyet bloku men­supları arasında Yugoslavya aleyhinde gün geçtikçe artan şiddetli bir propa­ganda için fırsat olarak kullanılmıştı. Şimdi de, bu casusluk meselesi vesile­siyle, Bulgar halk demokrasisi düşman­larının dostu addedilen ve Atlantik Pak­tının faal âzası olan Türkiye aleyhinde tertipli bir propaganda kampanyasının açılacağına muhakkak nazariyle bakıl­ması hatalı sayılamaz.

Sosyalist demokrasisini kuvvetlendir­mek, halk ihtilâli sayesinde elde edi­lenleri büyük bir titizlikle korumak,

Yugoslav milleti arasında kardeşlik his­lerini ve birliği idame etmek,

İktisadî, siyasî, kültürel işbirliği arzu­sunda bulunan bütün memleketlerle münasebetleri takviye etmek,

Millî Meclis binası önünde toplanmış bulunan pek büyük bir halk kitlesi, Mareşal Tito'nun Cumhurreisliğine se­çilmesini fevkalâde coşgun tezahüratla karşılamıştır.

Bundan sonra halk ellerinde bayraklar olduğu halde, sokaklara dağılmış ve Mareşal Tito'yu alkışlamaya başlamış­tır.

Belgrad:

Mareşal Tito, Yugoslav Cumhurreisi se­çildikten ve uhdesine düşen vazifeleri sadıkane bir surette ifa edeceğine dair and içtikten sonra kordiplomatiğin teb­riklerini kabul etmiştir.

23 ocak 1953

Brioni:

Yugoslav Cumhurreisi Mareşal Tito, bugün Anadolu Ajansı muhabirine ver­diği beyanatta, Türk - Yugoslav görüş­melerinin dostane bir hava içinde cere­yan ettiğini ve iki memleketin müşte­rek menfaatlerini alâkadar eden mese­leler üzerindeki görüş teatisinde tam bir  anlaşmaya  varıldığını  bildirmiştir.

Brioni:

Türk - Yugoslav resmî görüşmeleri so­na erdiğinden, Türkiye Dışişleri Vekili Prof. Fuad Köprülü, Mareşal Tito ile samimî surette vedalaştıktan sonra bu­gün öğleden sonra saat 14.30 da Brioni'-den hareket etmiştir.

Brioni Adası: (Hava postasiyle)

Yugoslavya Reisicumhuru Mareşal Tito, Dışişleri Vekilimizle birlikte yediği öğ­le yemeğini müteakip hususî surette be­ni kabul etmiş ve Türkiye basınının bir mümessili ile bu vesile ile tanışmaktan duyduğu memnunluğu belirttikten ve görüşmelerin tam bir dostluk ve görüş birliği havası içinde cereyan etmiş ol­duğunu ifadeden sonra bu tanışmanın hâtırası olarak imzalı bir fotoğrafını he­diye etmiştir.Kendisinden ajansımız adına birkaç söz rica ettiğim Mareşal Tito, şunları söy­lemiştir:

Şimdi size Türkiyeye ait ve Türk gazetecileriyle ilk defa nasıl karşılaşmış olduğumu gösteren bazı hatıralarımı anlatacağım. Bunlar, gazetecilik bakı­mından çok defa siyasî bir demeçten daha enteresandır ve hem siz bu bakım­dan müstesna bir talih sahihisiniz, zira hatıralarım ve hayatım hakkındaki ki­tabı yazan Didier'nin eserinde bu kı­sım yoktur. Tuhaf bir tesadüf eseri olarak bunları kendisine anlatmayı unut­muşum, diyerek şöyle anlatmağa başla­dı:

«1939 yılının kasım ayında idi. Karade­niz yoluyla ve bir Türk vapuru ile Rusyadan dönüyordum. Gariptir ki, Avrupada seyahat eden tek yabancı yolcu idim. Üzerimde Spiridon Mekas adma tanzim edilmiş bir Kanadalı mühendis pasaportu vardı. Vapur İstanbula gelip rıhtıma çıktığım zaman etrafımı birçok kimseler çevirdi ve kendilerinin Türk gazetecileri olduklarını söyledikten son­ra bu sırada Rusyadan gelen bir kimse­nin çok enteresan malûmat verileceğinii, bu itibarla intıbalarımı anlatmamı istediler. Kendilerine Rusyalı olmadığı­mı, Kanadada yerleşmiş bir Yugoslav olduğumu ve mümessili bulunduğum firmanın kurmakta olduğu fabrikaların inşaatında mütehassıs olarak vazife gör­düğümü söyledim. Türk gazetecileri bu sözlerimle iktifa etmiyerek, Rusyada iş­çilerin ne vaziyette bulunduklarını ve ne ücret aldıklarını, hayat şartlarının ne olduğunu sordular. Ben de kendile­rine cevaben, mütehassıs olduğum ci­hetle bu mevzularla uğraşmadığımı, başına gayet iyi ve dolar olarak para ver­diklerini bildirdim. Bunun üzerine ga­zeteciler teşekkür ederek yanımdan ay­rıldılar.

Bu seyahatimin devamı çok enteresan geçti. Üzerimde Kanadalı pasaportu var­dı, demiştim. Bu itibarla New-York'a bir bilet almıştım. Vapur Napoli'den ha­reket edeceği için benim de oraya kadar kara yolu ile gitmem lâzımdı. Ta-biatiyle Yugoslavyadan geçerken tren­den inecektim. Fakat kara yolunu yapa­bilmek için Bulgar vizesi almam ieabe-diyordu. İstanbuldaki Bulgar Konsolos­luğuna müracaat ettim. Bulgarlar önce Yugoslav transit vizesi almam lâzım gel­diğini, ancak ondan sonra kendilerinin vize verebileceklerin  söylediler.  Konsoloshaneden ayrıldığım sırada aralarında şöyîe konuştuklarını duydum:

«İsmine bakılırsa bu adam Kanadalı de­ğil, her halde kimbilir ne karışık bir vazifesi olan bir Ballıklıdır.»

Vize ve saire dolayısiyle önceden hiç tahmin etmediğim halde İstanbulda üç ay kaldım. Fakat bu ikametimden  cid­den pek memnunum. Vizeyi aldıktan sonra trenle yola çıktım ve Zagreb'de trenden indim. Tesadüfe bakın, birkaç gün sonra Zagreb gazetelerinden birin­de şöyle bir havadis okudum: «New-York'a gitmekte olan Rew vapuru, ki bu benim bilet aldığım vapurdu, Cebellüttarık'a gelince İngiliz makamları va­purda Spiridon Mokas namında şüpheli bir adam bulunduğu için vapuru tevkif eylemişler, hattâ vapurdaki Amerikalı yolcular, seyahatlerinin teehhüre uğra­dığını ileri sürerek bu tevkif hâdisesini protesto dahi etmişler. Halbuki ben o sıralarda Yugoslavyada idim.»

Mareşal Tito, fevkalâde neşeli bir eda ile bu hatırasını bitirdikten sonra: «Si­ze, dedi, enteresan bir hatıramı daha nakledeceğim: Yine bir kere Moskovadan Danimarka yoluyla Parise gidiyor­dum. Kopenhag'a geldim. Bu sıralarda Danimarkada 400 kişiden fazla mensu­bu bulunan bir Alman casus şebekesi yakalanmıştı. Memlekete giren ve çıkan bütün yolcular gümrükte çok sıkı mu­ayeneye ve sorguya tâbi tutuluyordu. Halbuki benim acelem vardı, zira, bine­ceğim uçak birkaç dakika sonra kalka­caktı. Gümrükte sıraya girdik. Benîm önümde bulunan zatı uzun uzadıya sor­guya çektikten sonra gümrük memuru omuzuna yapışıp sizi tevkif ediyorum, dedi. Sorguya çekilme sırası bende i-di. Elimdeki Kanada pasaportunu gö­ren gümrük memuru bana ingilizce hi­tap  edince  şaşırdım,  çünkü  hiç ingilizce bilmiyordum. Almanca cevap ver­dim. Karşımdaki memur birdenbire yü­züme hayretle baktı. O anda hayli heye­can duymuştum. Beni de casus diye tevkif edebilirlerdi. Gümrük memuru pasaportumu bir kere daha tetkik et­tikten sonra: «Nasıl olur, dedi, 15 se­ne Kanadada kalmışsınız da ingilizce bilmiyorsunuz?...»

Kendisine yabancı lisan Öğrenmek hu­susunda hiç kabiliyetim olmadığını, e-sasen Kanadada hep aramızda sırpça konuştuğumuzu söyledim. Gümrük me­muru bir üçüncü defa pasaportumu gözden geçirdikten sonra Kanadalı bir mütehassıs olduğuma inandı ve acele ettiğimi görerek: «Size bir taksi çağı­rayım» dedi. Taksiyi beklediğimiz sıra­da da omuzuma kolunu dayıyarak şun­ları ilâve etti: «Bu pasaportla dolaştı­ğınız müddetçe biraz olsun ingilizce öğ­renmelisiniz.»

Mareşal Tito, sözlerini bitirdikten sonra Türk basınına bu iltifatından dolayı kendisine   teşekkür  ettim.

29 ocak   1953

 Eelgrad:

Yugoslav hükümeti bugün Bulgar hükü­metine verdiği bîr notada, Sofyadaki Yu­goslav Diplomatik Heyetinin faaliyetine sekte vermemek hususunda teminatta bu­lunması için Bulgar hükümetine on gün­lük bir mühlet vermektedir. Bulgar hü­kümeti bu mühlet zarfında gerekli temi­natı vermezse, Yugoslav hükümeti bu mühleti takip eden beş gün içinde, Belgrad'daki Diplomatik Heyetinden üç üyeyi geri almasını Sofya hükümetin­den talep  edecektir.

Bu münasebetle 952 haziran başından beri, Sofya'daki Yugoslav Diplomatik Heyetinin tek bir ataşeden ibaret oldu­ğu hatırlatılmaktadır.

Beigrad temaslarının enticeEeri

Yazan: Mümtaz Faik Fenik

27 Ocak 1953 tarihü  Zafer'den

Dışişleri Bakanı Fuad Köprülünün Yu­goslavya seyahatinde, Ortadoğuda ve Balkanlarda barışın daha çok tarsini için çok iyi neticeler elde edildiği mu­hakkaktır. Beş günlük ziyaret esnasın­da yapılan temaslardan sonra neşredilen resmî tebliğ ve sayın Köprülünün ba­sın konferansında verdiği izahlar, bu hususta bize gayet sarih fikirler verebi­lir. Dışişleri Bakanımız Belgrad'dan çok memnun ayrılmıştır. Bu memnuniyeti­nin en büyük sebebi, hiç şüphesiz, müş­terek barış idealine bağlı devlet adam­larının bu mevzuda ne kadar hassas ol­duklarını yakinen görmüş olmaktır.

Yugoslavya, Rusyanın en yakın tehdidi­ne mâruz kalmış, hattâ bir aralık demir perdenin arkasına düşmüş bir devlettir. Bunun içindir ki, Rus tehdidinin ve Rus emperyalizminin ne demek olduğunu çok iyi bilmektedir. Fakat Yugoslavya, Tito gibi kahraman bir kumandan ve değerli bir devlet adamının kiyasetli i-daresi sayesinde bu tehlikeyi atlatmış ve kendi millî hudutları içinde millî birliğini koruyabilmiştir. Gerçi, bugün Rusya'dan, Yugoslavyada yalnız bir «ko­münizm» tehlikesi kalmıştır; fakat Yu­goslav komünizmi ile Rus komünizmi arasında dağlar kadar fark vardır. Rus komünizmi ne kadar emperyalist ve is­tilâcı ise, Yugoslav komünizmi o derece barışseverdir. Hatâ o kadar ki, bu ke­limenin bugün Yugoslavyada pek yerin­de bile kullanılmadığını, çünkü yalnız iktisadî sistemde aşırı bir devletçiliğe, Rusyadaki mânada bir komünizm dene-miyeceğini söylemek dahi yerinde olur. Bu bakımdan herhangi bir tereddüt ve iltibasa asla mahal yoktur. Yugoslavya da hürriyetini seven bir memleket gibi her türlü istilâya karşı koymaya karar­lıdır; ve garp demokrasileri cephesin: de yer almıya hazır görünmektedir. Son seneler zarfında Türkiye ile Yu­goslavya   arasındaki     münasebetler  bu sayede çok gelişmiştir. Gazeteciler be-yetleri karşılıklı ziyaretler yapmışlar, böylece iki memleket halkı birbirini da­ha yakından tanımak imkânın bulmuş­lardır. Bunu askerî heyetlerin ziyaretle­ri takibetraiştir. Nihayet Ticaret Baka­nımız Belgrad'a gitmiş ve iktisadî saha­da da bir işbirliği temin olunmuştur. Şimdi Dışişleri Bakanımız Fuad Köprü­nün ziyareti, siyasî bakımdan ds iki memleket münasebetlerine yeni bir isti­kamet verebilecektir. Şu muhakkaktır ki, bugün Avrupayı ol­duğu kadar Balkanları da tehdit ectea tehlike birdir. Yugoslavya, Atlantik Paktı duvarının ortasında yalnız başı­na kalmıştır. Eğer bu yalnızlık, Türk -Yugoslav - Yunan işbirliği ile takviye edilecek olursa, bundan sade Balkanlar değil, dünya barışı da fayda görecek ve Atlantik Paktının bu gediği böyle­ce kapatılmış ve takviye edilmiş ola­caktır. Memnunlukla müşahede ediyoruz ki, her üç devlet, dünyanın bu bölge­sinde huzur ve sükûnu korumak pren­sibini realist bir görüşle ele almışlar ve bu sahadaki çalışmalarına hız vermiş­lerdir. Profesör Fuad Köprülünün te­maslarından sonra Belgrad'da neşredi­len tebliğ, biz bu hususta hayli mer­haleler katedilrniş olduğunu göster­mektedir.

Bu tebliğde okuduğumuza göre, Türk ve Yugoslav devlet adamları, barış ve emniyetin korunması için, müstakbel iş­birliğinin şekil ve istikametine sarih bir mahiyet verilmesi için tam bir gö­rüş  birliğine varmışlardır. Gerçi teb­liğin bu ifadesi, biraz muğlak gibi gö­rünür. Ama ne çare ki, diplomaside fou nevi cümleler kullanılması öteden beri âdet olmuştur. Fakat bizim şahsen bir gazeteci olarak bu cümleden anladığı­mız açık mâna şudur: Müşterek barı-Şi korumak için ne yapılmak lazımsa .yapılmalıdır. İşbirliği yalnız sözle oî-maz. Onun şekline ve istikametine sa­rih bir mahiyet vermelidir. Bu ise, ka­naatim izce, Atlantik Paktına muvazi bir müdaa anlaşmasıdır. Hiç şüphesiz Yunanistan da, böyle bir anlaşmanın en esaslı  bir rüknü  olacaktır.  Sayın  Fuad Köprülünün Belgrad temaslarından son­ra Atinaya yaptığı ziyaretin, bundan do­layı çok daha iyi neticeler vereceğini tahmin etmek güç değildir. Böylece At­lantik Paktı duvarı yeni bir kordonla daha  da çok sağlamlaşacaktir.

Gazetelerin haber verdiğine göre, Yu­nan Dışişleri Bakanı Stefanopulos, şu­bat ayının başında Belgrad'a gidecek ve böylece mütecavize karşı takibedilecek politika ve strateji hakkında üç devlet arasında tam bir iştirak kurulmuş ola­caktır. Müteakiben üç devlet resmî tem­silcilerinin beraberce bir toplantısı ba­his mevzuu edilmektedir. Bu toplantıda müşterek işbirliğinin şekil ve mahiyeti­nin tam mânasiyle tesbit edilmesi çok muhtemeldir.

İtaîyanm Balkanların müdafaasından uzak kalmasını gönül hiçbir zaman arzu etmez. Sayın Köprülü, Belgrad'daki ba­sın toplantısında, Yugoslavyanın îtalya ile olan ihtilâfları ve hele Trieste me­selesini hal yolunda iyi niyetler izhar ettiğini bilhassa tebarüz ettirmiştir. Bu noktanın da sür'atte bir neticeye bağlanmasını candan temenni ederiz. Her halde İtalyada da aynı hisler izhar edildiğine göre, müşterek barışı koru­mak endişesi her şeyin üstünde yer ala­caktır.

Yugoslavya anayasasında değişiklik

Yazan: A.  İ.  B.

28  ocak  1953 tarihlî  Dünya'dan

Yugoslavya Millî Meclisi, geçen hafta yaptığı bir oturumda: «Memleketi yeni ekonomik ve sosyal esaslar üzerinde teşkilâtlandıran» yeni Anayasayı oy bir­liği ile kabul etti. O günden itibaren yürürlüğe giren yeni Anayasa gereğin­ce Mareşal Tito Cumhurbaşkanlığına se­çildi. O andan itibaren Mareşal Tito, Yugoslavyanın devlet ve hükümet baş­kanlarını şahsında toplamış bulunmakta­dır.

Yeni Anayasanın yürürlüğe girmesiyle 1946 da Sovyet sisteminden ilham alına­rak vücuda getirilmiş olan eski Anaya­sa ortadan kalkmış ve Millî Meclis pre-sidium'u da ilga edilmiş oluyor.

Yeni Milli Meclis, ayrı ayrı iki teşek­külden mürekkep bulunuyor.   Bunların biri Federal Konsey, diğeri «Müstahsil­ler Konseyi» adlarını taşıyan bu iki meclisin birincisi altmış bin nüfusa bir mebus isabet etmek suretiyle kısmen tek dereceli seçimle halk tarafından, kısmen de vilâyet ve belediyeler Cum­huriyetçi komiteleri tarafından seçilen mebuslardan terekküp edecektir. İkinci meclisin üyeleri ile yansı ziraatçi, öteki yarısı başka bütün ekonomik teşekkülle­re mensup müstahsiller tarafından inti­hap olunacaktır.

Hükümet iki meclisin müşterek içtimanında seçilecek ve federal icra konseyi ismini taşıyacaktır. Cumhurbaşkanı yar­dımcısı seçilen Kardelj, yeni Anayasa­nın müzakeresinde söylediği nutukta Yugoslavyanın geçirdiği Anayasanın te­kâmülünü överek belirtmiş ve bu su­retle memleketin sosyalizm prensipleri­ne dayanan hakikî bir demokrasiye sa­hip olduğunu bütün cihana ispat etmiş olduğunu belirtmiştir.

Kominformun kendisine karşı takındığı, başka bir deyimle, bizzat Mareşalin Sov­yetler Birliği elinde bir icra organı ha­lini almış olan kominform hâkimiyeti­ne isyan edildiği günden beri Yugoslav­yanın, yavaş yavaş ve çok ihtiyatla da olsa, batıya doğru bir yaklaşma ve batı sistemine yakm bir teşkilât tekâmülü devrine girdiğini hatırlamamak müm­kün değildir. Evvelâ küçük mülküyet ve küçük sermayeye müsaade edilmek suretiyle başlıyan bu cereyan, batı dev­letlerinden görülen yardımdan sonra batı sermayesinin memlekete girmesini mümkün kılacak bazı ıslahatın yapılma­sı temayülünün belirmesine yol açmış­tır. Yeni Anayasa, bu temayüllerin şe­killendirilmiş bir neticesi olsa gerek­tir.

Anayasanın bütün teferruatı malûmu­muz olduğu için yeni hükümet şekli­nin bu zaruretleri kolaylıkla yerine ge­tirmeyi müsait unsurlara ve kanunî mü­eyyidelere malik olup olmadığını kes­tirmek güçtür. Fakat federal icra kon­seyine, yâni hükümete verilen salâhiyet­ler geniş olduğu için, bu gibi mevzula­rın hükümet salâhiyetleri çerçevesi içinde halledilmiş olduğuna hükmetmet kaabiîdir.

Kominform bu boyunduruğundan vata­nını kurtaran Başkan Tito'mın, kendisi bizzat imanlı bir komünist olduğunu ilân etmekle beraber, bu iktisadî ve içti­maî mezhebin batı sistemleriyle ahenklibir sekte sokulabileceğini ispat etmek istediğini kabul etmekte hata yoktur. Ve Yugoslavyadakı Anayasa değişikli­ğini sadece bir iç meselesinin halli şek­linde telâkki etmemelidir. Yatanı ile meşru nizama bağlı medenî dünya ara­sında  kurulan  demir  perdenin  tehlikesini idrâk ederek, onu yıkan ilk hamle­yi yapmış ve demir perde de kapanması imkânsız ilk korkunç gediği açmış olan Yugoslavya liderinin bu zeminde­ki gayretlerini kolaylaştırmak, batı için kendi hesabına faydalı bir iş olacak­tır.

6 ocak   1953

 Atina:

İtalya Başvekili De Gasperi'nin, Yunan hükümetinin misafiri olarak 8-12 ocak arasında Atinaya gelişi, Ankara - Ati­na - Belgrad arasında askerî sahada, fi­ilî bir işbirliğinde bulunmak suretiyle, sür'atle Balkanların müdafaasına giri-şüdiği bu sırada, alelade bir nezaket ziyareti çerçevesini aşmaktadır.

Yugoslav Askerî Heyetinin aralık ayı nihayetinde yaptığı son ziyaretinde, Yu­nan Başvekili Mareşal Papagos, İtalyanın da bu müdafaa sistemine iştirak te­mennisi  arzusunu izhar etmişti.

Yunanistan Hariciye Vekili Stefanopulos, De Gasperi'nin Atinayı ziyareti mü­nasebetiyle verdiği beyanatta «herhangi

bir anlaşmanın imza edilmiyeceğini, yalnız iki memleketi alâkadar eden bü­tün meselelerin ve beynelmilel vaziye­tin gözden geçirileceğini bildirmişti.

İtalya ile Yunanistan arasında son harbtan doğan meselelerin çoğu ve bilhassa tamirat meselesinin tasfiye edilmek üzere olduğu veya tasfiye edildiği bir sırada, iki memleket nazarlarını istikba­le çevirmiş bulunmaktadırlar.

İktisadî meseleler ve bunların inkişaf­ları,  iki  memleket     münasebetlerinde

pek büyük bir rol oynamaktadır.

De Gasperi'nin Atinayı ziyaretinden az sonra yepyeni esaslar dahilinde ticaret anlaşması müzakerelerinde bulunmak üzere bir İtalyan iktisadî heyetinin Yunanistana geleceği öğrenilmiştir.

Diğer taraftan, îtalyanın daima Balkan­larda mühim menfaatleri bulunmuştur. Fakat bugün, Şarkî Akdeniz ve Bal­kanlar müdafaasının teşkili meseleleri ön plânda yer almaktadır.

İtalyan makamlarının kanaatince, sıkı bir askerî işbirliğini gölgelendiren tek âmil, bu harekete Atlantik Paktına da­hil bulunmayan Yugoslavyanın iştirak etmesi keyfiyetidir.

İtalya ile Yugoslavya arasındaki müna­sebetlerin fena olduğu bir hakikat ise de, iyi bir menbadan alınan bir habere göre, İtalya, Türk - Yugoslav - Yunan işbirliğini sekteye uğratacak hiçbir ha­rekette bulunmayacaktır. Çünkü aklıse­lim, müşterek müdafaa yolunda hiçbir âmilin ihmal edilmemesini âmirdir.

Salahiyetli bir Yunan menbamdan tas­rih edildiğine göre, ihtimal dahilinde olmamakla beraber, De Gasperi, Tito'nun komünistliğe karşı mücadelede ve müdafaa teşkilâtında henüz kat'î bir müttefik sayılamıyacağını ispat etse bi­le, bu hal Yugoslavyanın beslediği ni­yetlerin samimîliğine tam mânasiyle İnanmış bulunan Yunanistanın siyaseti üzerinde hiçbir tesiri olmayacaktır.

Aynı menbadan ilâve edildiğine göre, .Yunanistan, Balkanların müdafaasını tanzim etmek ihtiyacını hissetmektedir. Bu işi en tesirli bir surette başaracak olanlar da muhakkak ki Türkiye, Yuna­nistan ve Yugoslavyadır. Bu üç memle­ket arasındaki askerî temaslar halen ilerlemiş bir safhada bulunmaktadır.

Ayrıca belirtildiğine bakılırsa, İtalyanın bu sisteme iştirakinden müstağni kalı­namaz. Mareşal Papagos'un da işaret et­tiği gibi, Atina bunu bilhassa temenni etmektedir. Yeter ki Yugoslavyanın ara­dan  çıkarılması şartı ileri sürülmesin.

S   ocak   7953

 Atina:

İtalyan Başvekili ve Bayan Aieide De Gasperi'nin, bugün öğle üzeri Atinayı resmen ziyaret etmeleri beklenmekte­dir.

Yunan basını, De Gasperi'nin şahsiyeti­ni övmek ve neşredilen tefsirlerde Yu­nan milletinin İtalyan Hükümet Şefini hararetle ve dostane bir şekilde karşı­layacağını  belirtmektedir.

İtalyan Başvekilinin seyahati dolayısiyle 10 İtalyan gazetecisi dün buraya gel­mişlerdir.

 Atina:

De Gasperi'nin Atinaya yaptığı ziyaret­te kendisine refakat eden İtalyan Baş­vekâleti nezdinde Basın Müdürü Vincenzo Ceechini, «France Press» Ajansının hususî muhabirine verdiği beyanatta, Atinada yapılacak görüşmelerde Trieste meselesine temas edilmiyeceğini, bu zi­yaretin bir nezaket ziyareti olup, Atlan­tik Paktına katılmalarından beri, iki memleket arasındaki sıkı münasebetle­rin tabiî bir neticesi olduğunu söyle­miştir.

Diğer taraftan, De Gasperi'nin Atinayı ziyareti  münasebetiyle  gazetecilere  be


 


 

Yunanistan ile îtalyanm Ortadoğudaki müşterek menfaatlerini dahi gözden geçirdik. Aralarındaki tarihî bağlar do-layısiyle bu iki memleket, Akdenizi çevreleyen bütün memleketlere karşı aynı hisleri beslemek durumundadır­lar.»

Beyanatına son verirken De Gasperi, Yunanistanı ziyaretini kendisi için çok faydalı olduğunu bildirmiş ve Türkiye Dışişleri Vekili Prof. Fuad Köprülü, Yunan Başvekili Mareşal Papagos, Yu­nan Dışişleri Vekili Stefanopulos ile son günler içinde yaptığı temasların İ-talya, Türkiye ve Yunanistanm sıkı ve dostane işbirliği sayesinde hür dünya­nın sulh ve istikrar dâvasına büyük yararlıklarda bulunduğu kanaatini ken­disinde  kuvvetlendirdiğini belirtmiştir.

İtalyan Başvekili, Mareşal Papagos'u, îtalyayı ziyarete davet ettiğini ve da­vetinin   kabul   edildiğini  bildirmiştir.

12 Ocak 1953

Atina:

İtalyan Başvekili ve Bayan De Gasperi ile Yunan Başvekili ve Bayan Papagos, beraberlerinde Yunan Dışişleri, Savun­ma ve Millî Eğitim Vekilleri, İtalyan Büyükelçisi Alxsandrini ve kalabalık maiyet erkânı bulunduğu halde dün sabah Misenya'ya bir gezinti yapmışlar ve eski eserlerle yeni kazıları gezdik­ten sonra öğle yemeğini burada yemiş­lerdir.

İtalyan Başvekili ve beraberindekiler, akşam Atmaya dönmüşlerdir.

De Gasperi, bu sabah saat 9 da uçakla Komaya dönmek üzere Atinadan ayrı­lacaktır.

Atina:

İtalyan Başvekili De Gasperi, burada dört gün kaldıktan sonra bu sabah ucakla Romaya hareket etmiştir. De Gasperi hava alanında Başvekil Mare­şal Papagos, vekiller ve yüksek şahsi­yetler  tarafından   uğurlanmıştır.

22  ocak  1953

Atina:

Bu sabahtan itibaren işlerine tekrar başlamaları-için Başvekil Papagos tara­fından ihtara rağmen, Millî Banka me­murları  greve     devam     etmektedirler.Millî Bankanın işleri, hükümetin em­riyle, bu banka ile birleşmiş bulunan Atina Bankasının memurları tarafından tedvire devam olunmaktadır.

23 ocak 1953

Atina:

Banka Memurları Sendikası, 8 ocaktan beri devam eden Devlet Bankası me­murları grevine nihayet vermeyi karar­laştırmıştır. Dün gece yayınladığı bir tebliğde, sendika, bu  sabah grevciler­den işlerine tekrar başlamalarını iste­yerek Yunan Devlet Bankasiyle Atina Bankasının Birleştirilmesi sonunda her­hangi bir memurun işine nihayet veril-miyeceği ve ücretlerinin azaltılmıyacağı hususunda hükümetten teminat aldığını belirtmiştir.

26 Ocak 1953

Atina:

Güney Avrupa Müttefik Kuvvetleri Ko­mutanı Amiral Carney, bugün Öğleden sonra Atinaya gelmiştir. Ondan bir sa­at evvel Güney Avrupa Müttefik Kuv­vetleri Komutanı General Wyman ile Güney Avrupa Hava Kuvvetleri Komu­tanı Mareşal Slatter de Atina hava alanına  inmiş  bulunuyorlardı.

Amiral Carney, her üçünün birden A-tinada bulunmasının sırf tesadüf eseri olduğunu  bildirmiştir.

Amiral Carney, Kraliçe Frederika tara­fından kabul edilecek ve Başvekil Pa­pagos ve Müdafa Vekili Kanelopulos'la görüştükten sonra çarşamba akşamı A-tinadan ayrılacaktır.

Amiral Carney, verdiği demeçte, Bal­kan Yarımadası ile Doğu Akdeniz mü­dafaasını tanzim hususunda Ankara -Atina - Belgrad arasında cereyan et­mekte olan müzakereler hakkında Yu­nan Genelkurmayı ile görüşeceğini bil­dirmiş ve Ege Denizi Komutanlığı me­selesinin, Güney - Doğu Akdenizdeki İngiliz Deniz Kuvvetleri Başkomutanı Lord Mountbatten tarafından halledile­ceğini ilâve  etmiştir.

Diğer taraftan, Türkiye Dışişleri Vekili Prof. Fuad Köprülü,bu akşam Atinada beklenmektedir ve Amiral Lord Mount­batten de perşembe günü buraya gele­cektir. Bu sebepten Atinadasiyasî ve askerî bir faaliyet hüküm sürmekte­dir. 27 ocak 1953  Atina:

Fena hava şartları yüzünden Atinaya inmek mecburiyetinde kalan Lord Mountbatten, perşembe günü yapacağı müzakerelere başlamak için bu fırsat­tan İstifade edecektir. Lord Mountbatten bu akşam Müdafaa Vekili Kanelopulos'la görüşmüş ve daha sonra Krali­çe Frederika ile kardeşi Prenses Alis'le konuşacaktır. Lord Mountbatten, yarın sabah Başvekil Mareşal Papagos tarafın­dan kabul edilecektir. Halen Atinada bulunan Amiral Carney'le de görüşmesi muhtemeldir. Lord Mountbatten, per­şembe günü uçakla Türkiyeye hareket edecektir.

23 ccak 1953

-- Atina:

France  - Presse Ajansı bildiryor:

Mahallî saatle 14.15 te Atina hava ala­nından hareket eden Atlantik Paktı Teş­kilâtı Güney Avrupa Kumandanı Ami­ral Carney, beyanatta bulunarak:  «Komünizme karşı mukavemet edecek her milet Atlantik Paktı Teşkilâtının yar­dımına güvenebilir» demiştir.

Amiral diğer taraftan, halen Atinada bulunan Amiral Lord Mountbatten ile de görüştüğünü, fakat Amiral Mountbaten'in doğrudan doğruya General Rîdgway'e bağlı olduğunu söylemiştir. Amiral Carney Napoliye dönmektedir ve gelecek hafta   Türkiyeye   gidecektir.

Amiral Carney'in hava alanındaki bu be­yanatı, Atlantik Paktı üyesi olmayan Yugoslavya'nın, Balkan müdafaasını teşkilâtlandırmak hususunda Atina ve Ankara ile bir anlaşma üzerinde müza­kerede bulunduğu şu sırada, bütün mâ­na ve şümulünü kazanmaktadır.

Diğer taraftan, 26 ocakta Atinaya gel­miş olan Güney Avrupa Hava Kuvvet­leri Kumandanı General Shlatter ile Güney - Doğu Avrupa Kara Kuvvetleri Kumandanı General Wyman da, Güney-Doğu Avrupa ve Doğu Akdeniz müdafaasiyle ilgili müzakerelere iştirak et­tikten sonra bu sabah Atinadan ayrıl­mışlardır.

Balkanlılar dışarıdan hiçbir nüfuzu ka­bul edemiyecek kadar tecrübe ve olgun­luk sahibidirler. Yugoslavya ve Yuna­nistan İkinci Cihan Harbinde çok acı felâketlere uğradılar. Bugün varlıkları­nı müdafaa arzusiyle daha kuvvetlen­dirmek için çırpmıyorlar. İtalyaya. aynı gaye uğrunda, büyük memnunlukla el uzatabilirler. Fakat İtalyanın yeni dev­let adamları Balkanlarda yeni bir ru­hun, yeni bir hayatın başladığını ve bu­rada dostlukların ancak tam ve hakikî bir müsavat ve karşılıklı müsavat temin edilebileceğini teslim etmelidirler.

Atina konuşmaları

29 Ocak 1953 tarihli  Yeni  Sabah'tan

Yunan başkenti, birdenbire, milletler­arası mühim müzakere ve temaslara sahne olmak itibariyle büyük bir ehem­miyet kazanmış ve dünya siyaset âlemi­nin gözleri, komşu memleketin hükü­met merkezine çevrilmiştir. Filhakika, Eelgrad'da Mareşal Tito ve Yugoslav hükümeti ile beş gün süren konuşma ve dertleşmelerden sonra, Hariciye Ve­kilimiz Köprülünün, Atinaya uğrayarak Yunan devlet adamlarına, Sırp bagşeh-rindeki mülakatları hususunda izahat vermesi, belki bu derece dikkat nazar­ları çekmez ve birinci plânda milletler­arası bir hâdise sayılmaz idi ama. Ame­rika Amirali «Carney» in ve yine Amerika hava ve kara kuvvetleri kuman­danlarının da, tam bu sırada, Atinada bulunmaları, konuşmaların şümul ve de­recesini birdenbire genişletmiştir. Ar­tık, hiç şüphe edilmemektedir kî, Bal­kanların ve Ortadoğunun müdafaası için bazı hayatî tedbir ve kararlar alınmak mevsimine varılmıştır.Dünkü başyazımızda da işaret ettiğimiz gibi. hâlâ Yugoslav diktatörü kızıl Ma­reşal Tito, tam bir ittifak muahedesi ile Türkiye ve Yunanistana bağlanmaktan çekinmektedir. İtalya ile mevcut Trîeste pürüzünü de bir türlü tasfiye etme­ğe yan aşmamaktadır. Böyle bir siyase­tin Balkan müdafaasında ne derece te­sirli, olacağı, her halde, Atinada görü­şülecektir.

Maamafih şu var ki, Yugoslavya İle Yu­nanistan ve Yugoslavlarla Türkler ara­sında karşılıklı ve iki taraflı askerî an­laşmalar aktedilirse, o vakit bu iki an­laşmanın bir itilâf ve ittifakname ha­linde birleştirilme ameliyesi yapılmadan da, müdafaaya yarar bir netice sağlan­ması imkânı vardır. Behemehal Tito'nun inadını kırarak atlamak istemediği çayı atlatmağa zorlamakla büyük fayda ve menfaat yoktur. Maamafih Amiral «Carney» başkumandan sıfatiyle ve Amerikanm sesini işittirmek imkânına malik olmak itibariyle Yugoslavya, üze­rinde. İngiliz Hariciye Vekili «Eden» in elde edemediğini sağlaması ihtimali vardır. Şimdi bu kudretin sarfolunmak vakti belki gelmiştir. Çünkü Tito, A-merika yardımı ve ianesi olmadan müs­pet bazı şeyler yapmak kuvvetine asla malik olamaz.

Atina konuşmalarına büyük bir ehem­miyet atfettiren diğer 'bir unsur da; yeni Amerika Hariciye Vekilinin İngil­tere, Fransa ve Almanyaya, açıkça an­laşma ve birleşme ihtarında bulunma­sıdır. Atlantik Camiasının şimal kana­dında bir gedik hasıl olursa Alman-yanm mevkii, kuvvetleneceği gibi Orta­doğu ve Balkan cephelerinin ehemmiye­ti  de birdenbire,  yükselecektir.

Önümüzdeki günlerde siyasetin siklet merkezinde Balkanlara ve Türkiyeye doğru bir kayma olması ihtimali hiç de uzak görünmüyor. Tam uyanık ve cev­val olmak zamanı gelmiştir.

Sing-Sing Hapishanesinde bulunan iki mahkûm, haklarında yeni bir karar ve­rilmezse, 12 ocakta başlayan hafta iÇinde elektrikli sandalyede idam edile­ceklerdir.

 New-York:

Sew-York liman kantarcılarının grevi dolayisiyle New-York limanı rıhtımlarından 17 si bu sabah tam mânasiyle nraataî kalmıştır.

Kantarcılar, ücretlerinin arttırılması maksadiyle bu harekete girişmişlerdir. Cfrevcilere karşı tesanüt hareketinde bulunmak ve diğer taraftan New-York limanında halen yapılmakta olan adlî tahkikata karşı protestoda bulunmak üzere grev hareketinin bütün limana ya­yılacağı sanılmaktadır.

Grev hareketinin aynı zamanda Boston, Fbiladelphie ve Baltimore limanlarına yayılması muhtemeldir.

Baltimore limanı rıhtımlarında, bu sa­bahtan itibaren grevci nöbetçileri mev­ti  almışlardır.

Cleveland:

Birleşik Amerikanın tanınmış dinî şah­siyetlerinden ve Ayandan Robert Taft ve General Eisenhower taraftarlarından Hahambaşı Hillel Silver, bugün beya­natta bulunarak, atom casusluğundan dolayı idama mahkûm edilen Ethel ve Juluis Rosenberg haklarında hükmün tâdili  lehinde   bulunmuştur.

3 ocak 1953

Washington:

Adliye Vekili James McGranery, dün verdiği bir emirle. Birleşmiş Milletler Teşkilâtına nüfuz etmiş olan «sadakat­siz» Amerikan memurları hakkındaki ithamlar üzerinde daha geniş bir tahki­kat açılması için bir federal büyük jü­riyi   vazifelendirmiştir.

Adliye Vekili McGranery, New-York'da içtima edecek olan bu büyük jürinin «daha önce bu mesele ile meşgul ol­muş bulunan büyük jürinin ifadesi ne­ticesi tesbit edilen bilcümle yalancı şa­hitlik, casusluk veya diğer herhangi bir suça ait bilcümle delili» tatbike davet olunacağını tasrih eylemiştir.

Bir büyük jüri tarafından verilen ifa­de, tahkikata devam için vaktin noksan­lığını veya neticeye varmak için delil kifayetsizliğini bildiren bir rapora mü­savidir.

Diğer taraftan, New-York Müddeiumu­misi Myles J. Lane, hepsi Amerikan tabiiyetinde bulunan Birleşmiş Millet­ler memurlarından dördüncü celpleri için daveyite gönderilmiş olduğunu açıklamıştır. Bu dört kişi, salı günü va­zifesine başlayacak olan büyük jürinin huzuruna ocak ayı .zarfında ifade ve­receklerdir.

 Washington:

Avrupa ve Kuzey Afrikada Parlâmen­to, Tahkikat Komisyonu âzalariyle bir­likte yaptığı 7 haftalık teftiş seyahatin­den dönen Güney Karolina Demokrat Ayan âzası Olin D. Johnson, dün ak-şam beyanatta bulunarak demiştir ki: «Birleşik Amerikanın yabancı memle­ketlerde bulunan 250 bin memurundan yansı  tasfiye   edilmiştir.»

Ayan Meclisi Memurin Komisyonu Re­isi bulunan Johnson, bu seyahati sıra­sında meslekdaşlariyle birlikte kendisi­nin de Amerikan hükümet memurları­nın yabancı memleketlerde sürdükleri lüks hayat hakkında birçok deliller elde ettiklerini söylemiştir.

Ayan Meclisi Memurin Komisyonu Re­isi, bu memurların aldıkları çok yüksek maaşlarla geçirdikleri fevkalâde lüks hayat şartlarına hayret ettiğini bilhas­sa ifade etmiştir.

Bu hususta birçok misaller veren John­son, bu memurlardan çoğunun muazzam apartman veya evlerde yaşadıklarını, yanlarında üç dört hizmetçi, kâtipler, senede 6000 dolar maaş alan ve bir de kadm hizmetçiye sahip olan stenograf­lar çalıştırdıkları, bundan başka bu me­murların «hanım arkadaşlarının» kendi bürolarında «hamilerinin» yanında dak­tilo veya kâtibe sıfatiyle maaş almak­ta olduklarının tesbit edildiğini belirt­miştir.

Johnson, Hususî Tahkikat Komisyonu­nun müşahedeleri hakında bir rapor hazirlıyacağım ve bu raporun, teklif edilecek ıslahat tedbirleriyle birlikte ya­kında kongreye sunulacağını söylemiş­tir.

Başkan Truraan'ın siyaseti, kendi siaysî «vasiyetnamesinde» de belirttiği gibi, şu iki esas prensipten mülhem bulun­maktadır:

 Truman'ın  siyasetince,   "'komünist­lerle batı âlemi arasındaki kuvvet mu­vazenesinin siklet merkezi Avrupadır.

 Soğuk harbi kazanmak için tercih ve  takibedüen   strateji,   komünizmi  en­gelleme zihniyetine dayanmakta ve mih­rakını müdafaa teşkil etmektedir

9   ocak   1953

 Washington:

Senatör Taft, dün verdiği beyanatta, Generöl Eisenhovver'le mutabık olarak 1953-54 bütçesini 70 milyar dolara in­dirmek taahhüdüne sadık olduğunu bil­dirmiştir.

Başkan Truman'ın kongreye verdiği büt­çe, bilindiği gibi 78 milyar dolardı.

Washington:

İngiltere Başvekili M. ChurchiU, Başkan Truman'a ziyarette bulunmak üzere sa­at tam 16 da Beyaz Saraya gelmiştir. Başvekile İngilterenin Amerika Büyük­elçisi Sir Roger Makins refakat etmek­te idi.

Washington:

Churchiil'in   dün   Öğleden   sonra   Beyaz Sarayda Başkan Truman ile yaptığı gö­rüşme, bir saat 20 dakika sürmüştür. Churchill, Beyaz Sarayda Truman'm bü­rosundan çıkarken şunları söylemiştir: «Görüşmemiz çok zevkli ve dostane geç­ti.»

Dışişleri Vekili Acheson, Hazine Vekili John Snyder ve Karşılıklı Güvenlik Bü­rosu idarecisi Averell Harriman, bu mü­lakatta hazır bulunmuşlardır.

Washington:

İngiliz 3aşbakanı Churchill, Amerikan Cumhurbaşkanlığına ait hususî tayyare ile bu sabah Jameik'e hareket etmiş­tir.

Churchill, 22 ocakta New-York'a gele­rek Londraya hareket edecektir.

10 ocak 1953

ilontego bay (Jamaika):

İngiltere  Başvekili Churchill,  dün gece Türkiye saatiyle 24.20 de Truman'ın şahsî uçağı «İndependence» ile buraya gelmiştir.

Churchiü hava alanında Jamaika Umu­mî Valisi Sir Hunşh Foot,. ada idaresine mensup yüksek şahsiyetlerle, adanın i-leri gelenleri tarafından resmen karşı­lanmıştır.

Selâm resmini ifa eden ihtiram kıt'ası-nı teftiş ettikten ve orada bulunan ga­zetecilere birkaç kelime söyledikten sonra Başvekil Churchill açık bir oto­mobile binerek, misafir kalacağı milyo­ner dostu Sir Harold MitcheH'in «Prospect» adındaki muazzam malikânesine gitmeden önce, Montego Bay'de kısa bir gezinti yapmıştır.

Jamaika Adası, Churchiil'in tatilini ge­çirmesi için hakikaten ideal bir hava ve parlak bir güneşle kendisini karşıla­mış ve Churchill haklı olarak gazeteci­lere «Jamaika'da bulunmaktan. büyük bir  zevk   duyduğunu»   söylemiştir.

Şehirden 100 kilometre kadar uzakta ve her türlü gürültü ve turist kalabalığın­dan ayrı bir yerde bulunan büyük «Prospeck» malikânesi, İngiltere Baş­vekiline azamî derecede dinlenmak im­kânını verecektir.

Washington:

Başkan Truman, Savunma Vekili Robert Lovett ile sırasiyle Ordu, Bahriye ve Hava Vekilleri Frank Pace'dan Kynball ve Thomas Finletter'in istifalarını dün resmen kabul etmiştir.

Bu istifalar ve Savunma Vekili Muavi­ni Foster'in istifası, General Eisenhower'in iktidarı ele alacağı tarih olan 20 ocakta mer'iyete girecektir.

Washington:

Müşterek Kurmay Heyetleri Başkam General Omar Bradley, Temsilciler Mec­lisinde teşekkül eden yeni Silâhlı Kuv­vetler Komisyonunun gizli .bir toplantı­sında sunduğu ve üç saat süren rapor­da dünyanın askerî vaziyetini izah et­miştir.

Bu hususu açıklayan ve Temsilciler Meclisi Silâhlı Kuvvetler Komisyonu­nun müstakbel Reisi Cumhuriyetçi Dewey Short'a göre, General Bradley, bu meselenin ne şekilde halledilebileceğini henüz kestiremediğini ve şimdiye kadar

da bu hususta kat'î bir fikre sahip bir kimse ile karşılaşmadığını ifade etmiş­tir.

Cumhuriyetçi temsilci Dewey Short, a-tom silâhlarının kullanılması hususu­nun kısaca bahis konusu edildiğini, fa­kat General Bradîey'in geçen ay Korede bir teftiş seyahati yapmış olan yeni Baş­kan Eisenhower tarafından bunun dik­kat nazarına alınıp alınmıyaeağmı bil­dirmediğini tasrih etmiştir.

Yine Deve Short'a göre, General Bradley, Avrupanm daha çabuk slâhlanmasından memnun olacağını ifade etmiştir. General Bradley, «silâhlanma gayretin­de hiçbir gecikmeyi dünyanın bugünkü durumu karşısında mazur görmeyen Sa­vunma Vekili Robert Lovett'in görüşü­nü:» kayıtsız şartsız tasvip ettiğini be­lirtmiştir.

 Washington:

Eisenhover, yüksek diplomatik şahsi­yetler ' meyanmda büyük değişiklikler yapacağını bugün bildirmiştir.

Cumhuriyetçi Senatör Alexander Wiley'in söylediğine göre, Clare Bothe'un Roma Büyükelçiliğine, halen Haber Al­ma Dairesi Başkanı General Bedeli Smit'in de Dışişleri Vekili yardimciîığı-na tâyin edilmeleri muhtemeldir.

Geçen sonbaharda, Sovyetlerce geri ça­ğırılması istenen Amerikanın eski Mos­kova Büyükelçisi George Kennan ise, Jefferson Caffery'yi istihlaf etmek üze­re Kahireye tâyin edilecektir.

12 Ocak 1953

Kingston.  Jameika

Başvekil Churchill, dün öğle yemeğini eski dostu ve meşhur gazete sahibi Lord Beaverbrook ile birlikte yemiştir.

Churchill'in İkinci Cihan Harbi sırasın­daki kabinesinde hizmet etmiş bulunan Lord Baeverbrook, İngiliz Başvekilinin kalmakta olduğu «Prospect» villâsında misafir olmuştur.

Başvekil Churchill, burada vaktini villa­nın muazzam plâjmdaki kumlukta isti­rahat etmekte ve hayran olduğu manzaranjn resimlerini yapmakla geçirmekte­dir.

Churchill, cumartesi günü açık bir oto­mobille Kingston'a giderek resmî ma­kamları ziyaret edecek ve yapılacak bir törenle şehrin fahrî Belediye Reisi iîân edilerek şehir anahtarını alacaktır. Mü­teakiben şerefine Belediye binasında bir ziyafet  verilecektir.

Churchiîl, pazar günü Batı Hindistan Ü-niversitesini ziyaret edecektir.

Washington:

Ohio eyaleti Cumhuriyetçi Ayan âzası Robert Taft, dün akşam televizyonla ak­settirilen beyanatında, Ayan Malî Ko­misyonundan istifa ederek Dışişleri Ko­misyonuna girmeğe niyeti olduğunu söylemiştir. Bu komisyonda 8 cumhuri­yetçi, 6 demokrat vardır. 'Taft, Ameri­kan bütçesi ve harb masraflarının en büyük yükü, dış politika ile halledildi­ğinden bu komisyonu çok mühim ad­dettiğini  ilâve  etmiştir.

13 Ocak 1953

New-York:

Yeni Başkan Eisenhower, dün kabine âzaları ve Başkan Yardımcısı Nixon ile birlikte öğle yemeği yemiştir.

Müteakiben kabine üyeleri ve yeni ida­renin ileri gelen yüksek şahsiyetleriyle birlikte Eisenhover'in «Commodore» otolindeki karargâhında 4.5 saat süren bir toplantı yapılmış ve yeni idareyi alâkadar eden birçok meseleler görü­şülmüştür.

Toplantı arasında 10 dakikalık istirahat sırasında Başkan Yardımcısı Richard Nixon, müzakerelerin «gayet verimli» olduğunu söylemiş ve gelecek 4 yıl zarfında yeni iktidarın siyasetini tâyin edecek şahsiyetlerin karşı karşıya bu­lundukları meseleleri birbiri ardısıra müzakere ettiklerini ilâve eylemiştir. General Eisenhower. toplantıya başla­madan önce gazetecilere kısa bir be­yanatta bulunarak, bu müzakerelerin yeni idarenin karşılaşacağı gerek dahi­lî, gerek haricî meselelerin umumî mü­nakaşasına hasredileceğini bildirmiştir. Toplantıdan sonra Eisenhower ve kabi­ne azaları birlikte fotoğraf çektirmişler­dir.

Bu sırada kendisine, toplantıda bilhas­sa hangi mevzu üzerinde durulduğu so­rulan Başkan Yardımcısı Nixon, «bu su­alinizi yorumlamak istemiyorum.» tar­zında bir cevap vermiştir.

New-York:

Birleşmiş  Milletler   çevrelerinden  sızan

haberlere göre, İngiltere Başvekili Churchill, New-York'a yaptığı seyahat esnasında müstakbel Eisenhower iktida­rına, komünist tecavüzüne karşı koy­mak üzere. Kuzey Atlantik Paktı Teş­kilâtına benzer bir Güney-Doğu Asya müdafaa anlaşmasının yapılmasını tav­siye etmiştir.

Müstakbel Dışişleri Vekili Foster Dul-les, bu tasavvura alâka göstermiş, fa­kat diğer kabine azasının evvelâ milli­yetçi Çin ile komünist Çin hükümetle­rine karşı takip olunacak müşterek po­litika anlaşmalarının icabettiğini ileri sürmüştür.

Springfield - Illinois:

Başkanlık seçimlerinde Demokrat Par­ti adayı olarak kaybeden İllinois Valisi Adlai Stevenson, valilik vazifesini Cum­huriyetçi Partiye mensup VVilliam Strat-ton'a dün sade bir törenle devretmiş ve müteakiben trenle Şikago'ya gitmiş­tir.

Stevenson garda kendisini uğurlamaya gelen eski idarecilerine veda etmiş ve heyecanla seîâmlanmıştır. Teşyie gelen kalabalık halk kütlesine hitab eden eski vali, memuriyet yıllarında şahsma gös­terilen itimadın vazife hayatı için en büyük mükâfat teşkil ettiğini söylemiş ve bir gün ayrı ayrı herkese teşekkür etmek imkân ve fırsatını bulmak ümi­dini taşıdığını ilâve  etmiştir.

Kayınbiraderi ile hemşiresinin de refa­kat etmekte olduğu eski vali, gikagodan Antilles Adalarına gidecek ve son­ra bir dünya seyahatine çıkacaktır.

Washington:

Ayan Meclisinde yeni Jersey temsilcisi ve Dışişleri Komisyonu üyesi Alexanre Smith, dün akşam bir gazeteciye ver­diği demeçte şunları söylemiştir:

«Adını değiştirmeği düşündüğünüz dört nokta programında bazı değişiklikler yapılması lâzımdır. Fakat Cumhuriyet­çilerin bu programın devamını muvafık göreceklerini sanıyorum.»

Öte_ yandan Massachussetts Cumhuriyet­çi Ayandan ve Silâhlı Kuvvetler Komis­yonu Başkanı Leverett SalstontalI de, ekonomik ve teknik yardım programının devamına taraftar olduğunu söylemiş, fakat dördüncü madde programının dı­şındaki   yardımlar   için   istenecek   kredilerin  verilmesi  işinde  çekimser  kala­cağını anlatmıştır.

Kuzey  Dahota ve  New-York Ayan  aza­larından  Nilton Young ile İroing İves,

dördüncü madde programının lehinde olduklarını bildirmişler ve bunlardan İves, «yapmakta olduğumuz yardımlar­dan kat'îiyen vazgeçmiyeceğiz» demiş­tir.  New-York:

General Eisenhower ve kabine üyeleri,

bugün ikinci bir toplantı yaparak, Baş­kan Truman tarafından geçen hafta kongreye sunulan 78 milyarlık bütçe­de tenzilât imkânlarını incelemişlerdir. Yeni Başkan ile Bakanları aynı zaman­da General Eisenhower'in 20 ocakta ik­tidarı devralacağı zaman merasimde söyliyeceği nutku ve birkaç gün sonra kongreye sunacağı mesajı hazırlamışlar­dır.

14 Ocak 1953

Ochorios  - Jamaika  -

Dün şiddetli rüzgâr ve yağmur dolayısiyle Başvekil Churchill kötü bir gün geçirmiş ve «Prospect» villasında kapalı olarak hatıratım yazmakla vakit geçir­miştir.

Öğleden sonra hava birdenbire açmış ve Başvekil Churchill, bu fırsattan isti­fade ederek villanın taraçasında başla­mış bulunduğu bir yağlıboya tabloyu bi­tirmeğe muvaffak olmuştur. Churchill, akşam üzeri eşi ve kızı ile birlikte pla­ja gitmiştir.

İngiltere ile Mısır arasındaki yeni ger­ginlik hakkında Churchill'in fikrini öğ­renmek  henüz mümkün olamamıştır.

Keza Amerika Dışişleri Vekili Acheson'nun, Churchill'in Avrupanın siyasî meselelerini idare hususunda daha bü­yük bir rol oynaması icabettiği yolun­daki telkini hususunda da İngiliz Baş­vekilinin  kanaati  öğrenilememiştir.

Washington:

France-Presse  Aiansı  bildiriyor:

Amerikanın 6.000.000 işçisinin temsilci­si ve Muazzam Sendikalar Federasyonu Başkan Yardımcısı Allan Haywood, dün akşam verdiği beyanatta, «Komünist şef­lerin ölümüne sebebiyet vermekten sa­nık 9 Rus doktorunun tevkifi, yeni bir çılgınlık   eseridir.»   demiştir.

Amerika millî coğrafya birliğinin açık­ladığına göre bugünkü ilim dünyası, gökyüzünde, denizler ve karalarda yeni keşiflerde bulunmak maksadiyle 1952 yılı içinde, eski yıllara nisbetle çok bü­yük gayretler sarfetmiştir.

En yüksek toprak parçasına çıkılması imkânı yine 1952 yılı içinde tahakkuk et­miştir. İsviçre dağcıları Himalaya silsi­lesinin Everest dağı zirvesine elli met­re mesafeye kadar tırmanmağa muvaffak olmuşlardır.

Washington:

Bugün kongreye gönderdiği bir veda me­sajında Başkan Truman Amerikanın Avrupaya yardım programlarının bir Av­rupa Birliğinin temini yolunda en ümid verici inkişafların vücud bulmasında bü­yük bir rol oynadığını söylemiştir.

Karşıhkli emniyet programı hakkında her sene ortaya çıkan kararsızlıkları or­tadan kaldırmak için bu programın u-zun vadeli bir esas üzerinden tanzimini tavsiye etmiştir.

17 Ocak 1953

Washington:

Dışişleri Vekili Acheson, dün vekâletine mensup binlerce memura veda etmiş­tir.

Acheson, yaptığı kısa konuşmada, vekâ­leti memurlarının sadakatleri olmadığı­na dair herhangi bir ithamdan uzak ça­lışmaya hakları olduğunu söylemiştir.

Acheson, 25 ocakta yerini Foster Dulles'a bırakacak ve iki ay karısıyla An-til adalarında tatil yapacaktır.

Washington:

Dün siyasî çevrelerden belirtildiğine gö­re, İran hükümeti uzun zamandan beri sürüp gitmekte olan petrol ihtilâfını hal­le matuf ve Amerikanın yardım şeklin­de 100 milyon dolar harcıyacağı ve ile­ride petrol satın alınmasını derpiş eden plânı tetkik etmektedir.

Siyasî çevreler bu hususta Başvekil Musaddıkın bazı kati mukabil cevabları anlaşılmaya kadar, İranın bu plânı kabul edip etmiyeceği hakkında önceden fikir yürütmekten çekinmişlerdir.Diğer taraftan siyasî müşahitler, Tahran­da perşembe günü Musaddık İle Loy Hen

derson arasında cereyan eden uzun mü­lakatın neticesi hakkında elde edilen mahrem haberlerden ümidli görünmek­te ve her ne kadar İran Başvekili bir ta­kım sorgu suale kalkışmış ise de, bu pek mühim sayılmaz, demektedirler.

Birleşik Amerika, 20 aylık petrol ihtilâ­fını sona erdirmek ve komünistlerin bu. petrolü bol memlekete el atmasını ön­lemek İçin gayretle çalışmaktadır.

Burada belirtilenlere bakılacak olursa, İran Başvekili Dr. Musaddık, petrol ih­tilâfını halle matuf plândaki müsait şart­ları kabul etse bile memleketteki ger­gin durumun, herhangi bir nihaî anlaş­maya varılmasını engellemesi ihtimali vardır.

Tahranda tetkik edilmekte olan plân. İran petrol istihsalâtınm büyük bir kıs­mını satın alacak ve piyasaya arzedecek bir mületler arası petrol şirketleri gu­rubunun kurulmasını derpiş etmekte­dir.

Her ne kadar bu şirketlerin milliyetleri açıklanmamakta ise de, bu hususta mil­letler arası petrol ticaretinde tecrübe sa­hibi Amerikan, ingiliz, Fransız, Hollan­da veya İtalyan şirketleri akla gelebi­lir.

Newyork:

General Eisenhower, dün Colombia üni­versitesinde profesörler heyetine verdiği resmî veda nutkunda, komünizme karşı mücadelede en İyi yol, inanarak, itikad ederek, öğüt ve telkinlerde bulunmak ve istikametle öğretmektir ve bu satır­lar salı günü Cumhurreisi olarak tahlif edildiğim zaman irad edeceğim hitabem­de yer almış bulunmaktadır» demiştir. Ayrıca daha evvel üniversite Öğrencile­rine hitaben yaptığı veda konuşmasın­da, kendisinin cumhurreisliğine seçilme­sine açıkça muhalefet etmiş ve demok­rat muarızı Stevensonu desteklemiş bu­lunan fakülte âzasmm haklarına hürmet ettiğini söylemiştir.

18 Ocak 1953

New-York:

Başkan Truman dün akşam A.B.C. rad­yo şirketinin yayınladığı bir konuşma­sında 1945 yılında Potsdam konferan­sında Mareşal Stalin'e Birleşik Amerikanın bir atom bombası yapıp patlatmaya muvaffak olduğundan bahsettiğini açık­lamıştır. Başkan bu haberi Stalin'e na­sıl verdiğini şöyle anlatmıştır:

«Bir atom aliminden New Meksiko'da yapılan tecrübenin muvaffakiyetini ha­raretli bir şekilde anlatan bir telgraf al­mış bulunuyorum. Sabah toplantısı baş­ladığı zaman, masanın etrafından dola­şarak Stalin'e yaklaştım ve Birleşik Amerika'mn, mevcut patlayıcı maddelerin on ilâ yirmi misli bir tahrip kudretine malik yeni bir silâh imâl etmiş bulun­duğunu söyledim. Mareşal Stalin, alâ­kasız bir tavırla bana şu cevabı verdi: «Bravo, şimdi ne yapmayı düşünüyorsu­nuz?» Buna cevaben Truman harbi bi­tirmek için bu silâhı kullanacağını söy­lemiş, Stalin de bunun yerinde bir fikir olduğunu beyan etmiş, fakat bahis mev­zuu silâhın bir atom bombası olduğunu tahmin edip etmediği hususunda en u-fak bir ihsasta bulunmamıştır.

Washington:

Başkan Truman, Dışişleri Vekili Aeheson'la diğer altı vekilin istifasını kabul ederken Dean Aeheson'a hürmet ve şük­ranını  bildirmiş ve  demiştir ki:

«Siz benim sağ kolumsunuz, hiç kimse sizin kadar soğuk kanlılık, cesaret ve sa­lim muhakeme göstermedi. Güzel çalış­manız için size hararetle teşekkür ede­rim. Daima beraber çalıştığımız için memnunum.

Washington:

.Bu gece Washington'a gelecek olan Eisenhower salı günü 20 yıldan beri ilk defa olarak bir Cumhuriyetçi Cumhurreisi sıfatıyla iktidarı ele alacaktır.

Bir emniyet tedbiri olmak üzere Başka­nın geliş saati gizli tutulmuştur.

Sinema yıldızlarından Cumhuriyetçi yük­sek memurlara kadar binlerce Amerikalı bugün, tren, otobüs, tayyare ve otomo­bille şehre akın etmiştir. Bu gece ge­lecekler hariç bu münasebetle halen şe­hirde bulunanların sayısı 200.000 tah­min edilmektedir.

19 Ocak 1953

Washington:

Müstakbel Cumhurreisi Eisenhower 20 seneden beri ilk Cumhuriyetçi Cumhur­reisi olarak sah günü vazifesine başlamak üzere gece heyecandan çalkalanan

başşehre gelmiştir.

İki gün sonra beyaz saraya geçecek olan General Eisenhower, vagonlu husu­si trenile Union istasyonuna gelmiş ve saatlerce istasyonu doldurmuş bulunan ve heyecandan kabına sığamıyan büyük bir halk kütlesi tarafından hararetle kar­şılanmıştır.

Büyük bir halk kütlesi de Eisenhovver'in iki gün müddetle misafir kalacağı Stat-ler otelinin önünde birikmiş beklemek­tedir.

General Eisenhower, sah günü öğleyin Amerikanın 34 üncü Cumhurreisi ola­rak tahlif edilmek için Capitol binasına yapacağı tarihi seyahate başlamak üzere otelinden ayrılacaktır.

Washinton:

Söylenildiğine göre Başkan Eisenhower, yakınlarına yalnız dört sene için başkan­lık mevkiinde kalmayı kabul ettiğini ve Önceden tahmin edeciyeceği bazı hâller husule gelmediği takdirde 1956 da aday­lığını koymıyacağmı söylemiştir. Bu ha­beri veren yorumcu Everet Holles dün akşamki radyo konuşmasında, «en gü­venilir kaynaklara» atfen bildirdiğine göre bu mesele Başkan Eisenhovver'in Kore'den avdet ederken bindiği Helena kruvazöründe müzakere edilmiştir. Yo­rumcuya göre Eisenhower şöyle demiş­tir: «Başkanlık vazifesi gayet yorucu bir vazifedir ve hiç kimse dört seneden faz­la bu mevkide kalmamalıdır. Bu işi dört yıl ifa ettikten sonra tekaütlüğümü istiyeceğime eminim.»

Washinton:

Başkan Eisenhoıver, refakatinde karısı ve ailesinin diğer efradı- ile yaverlerin­den biri, doktoru ve baş memur olduğu halde özel bir trenle hükümet merkezi­ne gelmiştir. Eisenhover'in Nevyorktaki karargâhında çalışmakta olan memurlar­dan yarısı da Washington'a nakledilmiş­tir. Bu memurlardan ikisinin beyaz sa­rayda çalışmasının doğru olmıyacağı Fe­deral Hükümet Bürosu tarafından bildi­rilmiştir.

Salı günkü merasime katılmak üzere Washingtona yarım milyon ziyaretçinin geleceği tahmin edilmektedir. Eğlence tertip komitesi önceleri 300.000 dolar sarfetmeyi tasarlarken şimdi 700.000 do­lardan   bahsedilmeye   başlanmıştır.   Yemin merasimini müteakip yapılacak o-lan geçit resmine 18.000 asker ile bir o kadar sivil katılacaktır. Amerikanın 48 devletinden her biri geçit resmine can­lı bir tablo ile katılacaktır. Bu arada Washington'un bulunduğu Columbia eyaleti arabası beyaz saray önünden ge­çerken dünyanın barışa olan isteğini can­landırmak üzere beyaz güvercinler uçu­racaktır. Maine eyaleti, hava durumu ne olursa olsun mayo giymiş en güzel kız­larım gösterecektir. Otomobil imalinde başta gelen Michigan eyaleti de otomo­billerini arz edecektir.

Dört sene evvelki merasim sırasında 250 kişinin yaralandığı hatırda tutularak 14 sıhhî yardım merkezi seferber edilecek­tir.

Washinton:

Amerikan başşehri şimdi tarihin en bü­yük taşınma faaliyetine sahne olmakta­dır Yirmi yıldan beri beyaz saraya yer­leşmiş bulunan demokratlar biraz hüzün­lü bir şekilde eşyalarını toplamakta ve yerlerini cumhuriyetçilere devretmeye hazırlanmaktadırlar. Washington resmî çevrelerinde bir tasfiye havası hüküm sürmektedir.

Başkan Truman şahsî eşyalarını doğdu­ğu şehre göndermiştir. Şahsî evraklarını yerleştirmek için 40 kadar sandık bul­mak gerekmiştir. Beyaz sarayda eski Baş­kanın piyanosu yerine yeni Başkanın re­sim sehpası ve fırçaları konacaktır.

Demokrat hükümete mensup bütün ve­killer basın mensupları ve halk ile vedalaşmiş ve merasimi müteakib Washington'dan ayrılmak üzere uçaklarda yer ayirtmışlardır. Truman da sah akşa­mı trenle İndependence'e hareket ede­cektir. Yeni vekiller daha şimdiden ge­lip bürolarını gözden geçirmişlerdir. Dış­işleri Vekâleti memurları Acheson'un dört yıl kullanmış olduğu koltuğu ken­disine hediye için satın almak üzere a-ralarında para toplamışlardır. Wasnington'daki emlâk komisyoncularının iş hacmi çok artmıştır. Demokrat hükümete mensup iki bin kadar yüksek memur muhteşem binalarını satmakta ve bun­ların ekserisi yeni iktidar mensupları ta­rafından satın alınmaktadır.

Washinton:

Abraham Lincoln ve Franklin Roosevelt'den sonra Eisenhower tam bir buh­ran devresinde vazife başına gelen üçüncü Başkan olmaktadır. 20 sene süren De­mokrat idare devresinde Amerikan dış siyaseti hakikî bir inkılâp geçirmiştir. Bu siyaset, bir eyalet infiratçılığından. Birleşik Amerikayı dünyanın her tara­fında taahhütlere sokan bir ittifak sis­temine inkılâb etmiştir. Dünyanın han­gi noktası Kremlin tarafından tehdit edi­lirse, Amerika bizzat kendisini orada tehdit edilmiş telâkki eylemektedir. Bu­nunla beraber Demokrat hükümetin sis­temi esaslı bir şekilde tesis edilmiş ol­maktan uzaktır ve Eisenhower'in tevarüs ettiği durum da henüz istikrar bulma­mıştır. İttifakların bazıları sağlam bir şekilde kurulmamıştır. Bazı müttefikler mukadderatlarını kayıtsız şartsız Ame-rikanmkine bağlamakta hâlâ tereddüt et­mektedirler. Esasen Eisenhower de ik­tidardaki partinin dış siyasetinin bozuk taraflarını tenkit etmek suretiyle başkan. lığa seçilmiş bulunmaktadır.

Yeni Başkan vazifeye başlayınca ilk iş olarak milletlerarası meseleleri ele ala­caktır. Umumiyet itibariyle Truman ida­resinin dış politikası komünizmin cere­yanının durdurulması nazariyesine da­yanmaktaydı. Eisenhower ile Dışişleri Vekili Foster Dulles, sadece tesadüfi ve bozguncu olmakla itham ettikleri bu politikayı resmen reddetmişlerdir. Bu­nunla beraber, bunların takip edecekle­ri yeni politikanın fiiliyatta nasıl bir şe­kil alacağı henüz anlaşılamamıştır. Şim­dilik Eisenhower şahsî dostlarını ve is­tihbarat meselelerinde ihtisas kazanmış şahısları işbaşına getirmek suretiyle Dış­işlerini yeniden teşkilâtlandırmaktadır. Bundan başka, yeni Başkan, büyük bir «soğuk harp kurmayı» teşkil etmeyi ta­sarlamaktadır. Bu kurmay heyeti, temin edilecek sağlam bilgilere dayanarak, de­mir perde gerisinde komünizme tesir et­mek ve Kremlini tedafüi bir vaziyet al­maya mecbur etmek maksadiyle bir ha­rekât plânı hazırliyacaktır. Başkan, Sov­yet peyklerinin de hürriyetlerini kazan­maları için çalışmaya devam edecektir. Amelî sahada Eisenhower'in Asya île il­gili şu meselelere birer hâl çaresi bul­ması gerekmektedir:

1  Kore. Filhakika Kore harbi Cumhu­riyetçilerin nazarında halledilmesi gere­ken en âcil meseledir. Eisenhower harp sahasında bir netice temin etmek istedi­ği takdirde, Çankayşek kuvvetlerini kul­lanmak, komünist Çini abluka etmek ve hatta Mançuryayı bombardıman etmek gibi çeşitli ihtimalleri tetkik edecektir.


 

Bununla beraber, müsait tefsirlere ay­kırı olan Albay Mc. Cormick'e ait Chi­cago tribüne gazetesi, bu nutku, giden idarenin dış siyasetini tasvip etmekten daha ileriye gitmiştir, mütalâasiyle tenkîd etmiştir.

Gazete, bu hususta Roosevelt'in mügaletalan hakikat olarak kabul edilmiştir. Cümlesini sarfetmiştir.

22  ocak   1953

Washington:

Ayan Meclisi, Başkan Eisenbower'in seç­tiği hükümet üyelerini tasvip etmiştir. Savunma Vekâletine tâyin edilen Char­les Wilson hariç, diğer bütün isimler Ayan tarafından kabul edilmiştir. Tâyinleri tasvip olunan Eisenhower ka­binesinin sekiz üyesi gece yemin etmiş­lerdir.

Washington:

Ayan Meclisi Dışişleri (Komisyonunun gizli toplantısında, Harold Stassen'in verdiği izahatı müteakip beyanata bu­lunan Komisyon Reisi Alexandre Wiley, yeni Karşılıklı Güvenlik idarecisinin ya­bancı memleketlere yardım bütçesi hak­kındaki tavsiyelerini kongreye arzedebilmek için «uzunca bir zamana» muh­taç olduğunu söylediğini belirtmiştir. Stassen, Birleşik Amerikanın bu yardı­mı ne zaman kesebileceğini söylemesi­nin imkânsız olduğunu, çünkü bunun «Sovyet tehdidine bağlı bulunacağını» da belirtmiştir. Yardım programının vüs'ati hususunda Stassen «bunun kaabil olduğu kadar tahdit edilmesi gerektiği­ni, bununla beraber Amerikanın siyasî gayelerinin tahakkukunu sağlayacak ma­hiyette olunması» gerektiğini söylemiş­tir.

 Washington:

Cumhurreisi Eisenhower'in kongreye su­nacağı ve hükümetin haricî ve dahilî programını ilân edecek nutkunun ha­zırlanması, bugün hemen hemen ta­mamlanmış gibidir.  Washington:

Eisenhower, hükümetini düştüğü şaşır­tıcı siyasî çıkmazdan kurtarmak yolun­da hiçbir çare bulunmadığı takdirde, Müdafaa Vekilliğine tâyin edilen, fakat vazifesi Silâhlı Kuvvetler Komisyonunca henüz tasdikten geçmeyen Charles Wilson'un, malik olduğu iki buçuk milyon dolarlık General Motors Şirketi hisse senetlerini satmayı düşündüğü bugün burada güvenilir çevrelerden haber ve­rilmektedir.

 Washington:

Amerika Başkanı sıfatiyle ilk çalışma günü sonunda Başkan Eisenhower, bü­rosuna sokulmağa muvaffak olan gaze­tecilere: «Kendimi çok zinde hissediyor-rum» demiştir.

Uzun ve yorucu merasimden sonra an­cak dört saat kadar uyuyabilmiş olan Başkanın hali ve tavrı da söylediklerini teyid eder mahiyette idi.

Başkanlık bürosunda Truman zamanın­dan kalma bütün harita ve biblolar kal­dırılmıştır. Yalnız çalışma masasının Ü-zerinde kalan meşin kaplı ince bir bro­şür, Turman'i hatırlatmaktadır. Broşü­rün mevzuu: «Amerika'da sağlık duru­mu» dur.

 Washington:

Cumhurreisi Eisenhower'in kongreye sunacağı ilk nutkunda, bilhassa Kore harb meselesinin ne suretle ele alına­cağına dair düşüncelerine yer verilece­ği, ayrıca bazı NATO Teşkilâtı devletle­rinin Amerikanın arzu ettiği derece ve şekilde kuvvetlerini arttırmakta göster­dikleri tekâsülden bahsedileceği bildi­rilmektedir.

 Washington:

Charles Wilson, «General Motors^ da iki buçuk milyon dolar tutarındaki his­se senetlerini satmayı reddetmektedir. Başkan Eisenhower ise, Wilson'un Ve­kil olmasında İsrar etmektedir. Başkan­lık Basın Sekreteri James Hagerty, bu hususta herhangi bir yorumdan kaçın­maktadır. Durum, ilk bakışta halledile-mıyecek gibi görünmektedir.

Başkanlık çevrelerinde bu hususta ha­yal kırıklığı saklanmamaktadır. Vazife­ye derhal başlamak arzusu hâkim oldu­ğu halde günler, Kapitol'de telefon mu-haveratı ve Ayan Meclisiyle Beyaz Sa­ray arasında gidip gelme ile geçmek­tedir.

Bazı gazeteler Başkan Eisenhower'in ni­hayet boyun eğeceğini ve yeni bir Mü­dafaa Vekili seçeceğini yazmışlardır. Hattâ, bu hususta Almanyadaki eski Va­li ve Eisenhower'in dostu ve müşaviri Lucius Clay'in ismi dahi zikredilmiştir. Fakat General Lucius Clay bu söylenti­leri yalanlamıştır.

Ayan üyelerinin muhalefeti dolayı.siyle Başkan Eisenhower'in Vali Peterson'u Hindİstana Büyükelçi olarak göndermek tasavvurundan vazgeçmek mecburiyetin­de kaldığı yolundaki haberler de Beyaz

Sarayda yorumlanmaktadır. Fakat Yeni Delhi'nin, bu husustaki muvafakat ceva­bının geldiği sanılmaktadır. Bütün bunlar mühim hâdise olmamak­la beraber, Cumhuriyetçi idarenin ilk iki gününde Başkanla kongre arasında bir gölge düşmesine sebep olmuştur.

23 ocak 1953

 Washington:

31 aralık 1952 tarihinde Birleşik Amerikada cem'an yekûn 53.950.000 sayı ba­sılan 1786 gündelik gazete mevcut ol­duğu bildirilmektedir ki bu 1951 e na­zaran 13 gazetelik bir artış göstermek­tedir.

 Washington:

Eski Cumhurreisi Harry Truman ile Adla Stevenson, Demokrat Parti Millî Ko­mitesinin çıkardığı aylık Democratic Digest mecmuasında yazdıkları makale­lerde Demokrat Partinin, .Birleşik Ame­rikanın hayrına matuf bütün siyasetin­de yeni Cumhurreisi Eisenhower'i des­teklemesini istemişlerdir. Truman, makalesinde şöyle demektedir: sCumhurreİsi Eİsenhower, Demokrat Partinin müzahereti olmaksızın hakikî bir millî dış politika takibedemez. Bu, Eisenhower'in ve demokratların da Amerikan milletinin hayır ve menfaatini her şeyden üstün tutmaları gerektiği mânasını ifade eder. Fakat basiretli ve sağlam olmayan politika karşısında ikaz ve mukavemette bulunmak da demok­ratların vazifesidir.

Washington:

Dışişleri Bakanlığı, Amerikan ye Sov­yet hükümetleri arasında teati edilmiş olan notaları bugün ilk defa olarak açiklamıştır. Bu notaların ilki, Berimin Sovyet bölgesinde Amerikan emlâk ve menfaatlerinin korunmasına dikkat etmiyen Sovyet Kontrol Komisyonunun ihmalini protesto etmektedir. Resmi Amerikan çevrelerinde tasrih edildiğine göre, bu emlâk 200 milyon dolar gibi mühim bir meblâğ tutmakta­dır ve bunlar arasında büyük Ameri­kan firmalarının tasarrufunda bulunan binalar vardır.

23 şubat 1952 tarihli Amerikan notasın­da, Sovyet bölgesindeki Amerikan em­lâk ve menfaatlerinin korunması vazife­sinin Sovyetlerden Doğu Almanya ida­re makamlarına devrinden sonra Ame­rikalıların kendi tasarruflarında bulu­nan  binalara  girmekten  men  edildikleri ve onların akıbeti hakkında hiçbir haber  alamadıkları  bildirilmektedir.

23 mayıs 1952 de Sovyet Dışişleri Ve­kili, 23 şubat tarihli Amerikan notasını,hiçbir esasa dayanmadığı iddiasiyle red­detmiştir.Bundan sonra Amerika, 16 Ocak 1953 te Sovyet Dışişleri Vekiline gönderdiği notada, Almanyadaki Sovyet işgal böl­gesinde ve Berlinin Sovyet kesimindeki Amerikan emlâk ve menfaatlerine karşı vuku bulacak zarardan Rusyayı mes'tü tutacağını   ikaz   etmektedir.

24 Ocak 1953

 Washington:

General Van Fleet'in yerine tâyin edi­len General Taylor, hâlen Washing-ton'da Kara Kuvvetleri Kurmaybaşfcaaı Yardımcısı olarak bulunmaktadır. Gene­ral Taylor, vazifesine başlamak üzere birkaç güne kadar Japonya yoliyle Koreye gidecektir. Truman idaresinde Ordu Vekili olan Frank Pace, Sekizinci Ordu Komutanı hakkında Eisennower'in bizzat karar ve­rebilmesini temin için General Van Fleet'in 31 ocakta sona ermesi gereken faal hizmet devresini 31 mart tarihine kadar temdit etmişti. Altmış yaşlarında bulunan General Van Fleet, Eisenhowerle West Point'ten ay­nı yılda mezun olmuştu. îki general, gayet sıkı dosttular. Seçim mücadelesi sırasında, General Van Fleet, Güney Korelileri savaşa daha geniş bir şekilde katılmaları hususunda General Eisen-hower'in ileri sürmüş olduğu tasarıları açıkça   desteklemişti.

 Washington:

Karşılıklı Güvenlik Teşkilâtının yeni Müdürü Harold Stassen, Ayan Meclisi Dışişleri Komisyonunda yaptığı ve bu­gün yayınlanan beyanatında, Başkan Ei-senhower'in önümüzdeki hafta müşte­rek devletlerin durumu hakkında Ko-reye vereceği mesajda, Amerikan dış politikasında yapmayı tasarladığı deği­şiklikleri açıklıyacağmi bildirmiştir. Harold Stassen bu beyanatı, «Eisenho-wer'in dış siyaseti değiştirmek tasav­vurunda mı olduğu, yoksa Truman st yasetinin muhafazası lebinde intibaını veren açış nutkunun ana hatlarına sa­dık mı kalacağı» yolunda gazetecilerim sorduğu suallere cevap olarak vermiş­tir.

Stassen.  Başkan  Eisenhower'in  kat'î olarak bazı değişiklikler yapmak niye­tinde olduğunu teyid ettikten sonra şun-îarı ilâve etmiştir:

«Eisenhower, açış nutkunda, Amerika­nın, dünyanın geri kalan kısmiyle ida­me ettiği münasebetlere hâkim olan ve her iki partinin mutabık olduğu başlıca prensipleri muhafaza edeceğini söyle­miştir.

27 ocak 1953

Washington:

Bayan Eisenhower, Nato'da çalışan Türk İngiliz, Fransız, Norveç, Danimarka ve Kanadalı kadınları yarın kabul edecek­tir.

Bu kabul esnasında Müşterek Genelkur­may Başkanı General Bradlet Bradley, kadın memurlara madalyalarını vere­cektir. Bunlar İngiltereden Yüzbaşı Pa-get Clarch, Fransadan Teğmen Anne Marie, Norveçten Marie Brum, Dani-markadan Yüzbaşı Michaela Smith ile Türkiyeden Hemşire Münevver Fatin dir.

Kansas City:

Truman, Missouri'de İndependence'daki evinden çıkarak, 35 dakika süren bir atemobil yolculuğundan sonra bürosuna gelmiştir.

Truman ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarım sıvamış, ve kendisine gelen çok büyük sayıdaki mektupları tetkike baş­lamıştır.

Truman, kendisine hediye olarak veri­len muhtelif şeyleri gazetecilere göster­miştir.

Washington:

İktidar mevkiine gelişinden beri, bugün ilk siyasî beyanatta bulunan Dışişleri Vekili John Foster Dulles, radyo ve te­levizyonda verdiği bir konferansta İngil­tere, Almanya ve Fransa başka başka siyasetler takibe koyuldukları takdirde, Birleşik Amerikanın Avrupa siyasetini yeniden gözden geçirmek zorunda ka­lacağı ihtarında bulunmuş ve demiştir ki:

 Batı Avrupada bir birlik teessüs e-debilir ümidiyle Birleşik Amerika, ora­larda büyük plasmanlarda bulunmuştur. Ecnebi memleketlere 40 milyar dolar para yatırdık. Bu meblâğın 30 milyarı batı devletlerine tahsis edilmiştir. İngiltere, Almanya ve Fransa ayrı ayrı yol tutturdukları takdirde bu paralar­dan faydalanmağa imkân kalmaz.»

28  ocak   1953

 Washington:

Dışişleri Vekili Foster Dulles, dün ak­şam radyo ile yayınlanan nutkunda dün­ya vaziyetini gözden geçirmiştir.

Dulles, nutkunu televizyonla takibeden-ler için büyük bir haritadan faydalandı­ğı bu nutkunda komünist siyasetinin hür dünyayı kuşatmak için ne şekilde çalıştığını tebarüz ettirmiş ve demiştir ki:

«Durum oldukça karanlıktır, fakat cesa­retimizi kaybetmemeliyiz. Komünistler üstün insanlar değildir, stratejileri ise hiç de Önünde durulmaz cinsten değil­dir.»

Dışişleri Vekili sıfatiyle Dulles bu ilk konuşmasmda, kat'î bir beyanatta bu­lunmaktan kaçınmıştır. Bununla bera­ber Dulles, Cumhuriyetçi harb siyaseti­nin cereyanı hakkında iki noktaya te­mas etmiştir:

«Bir harb çıkararak, Sovyetlerin kuşat­ma stratejisine meydan verecek deği­liz. Bize gelince, bizim kudretli bir as­kerî kuvvetimiz olmalı ve dostlarımı­zı da kudretli bir askerî kuvvet tesisi hususunda tevsik etmeliyiz. Bizim gaye­miz, daima harbten kaçınmak olmuştur. Yoksa harb etmek değil.

İkinci siyasî prensibimiz ise, diğer mil­letlerde öyle bir hürriyet aşk ve hü