14.12.1952
×

Hakkında

Künye

İletişim

1 Aralık 1952

— Ankara:

İl genel bütçesinden temin edilen yar­dımlarla bayındırlık müdürlüğü tarafın­dan ilimizde bir yıl içerisinde yapılan çalışmaların kafi neticeleri alınmıştır. Yapılmakta olan işlerle bu işlere sarfe-dilen miktarlar aşağıdadır:

a}İhale suretiyle yapılanişler.

1 — 1950 yılında müteahhide ihale e-diîip senesi içerisinde bazı mücbir se­bepler dolayısiyle bitirilmiyen ve daimî komisyonca inşaat müddeti temdit edi­len Keskih-Kırıkkale yolunun 15-17'nci kilometreleri arasındaki blokaj, menfez ve toprak tesviye işlerinin ihale bedeli (29.107) lira ıolup bundan (5.074,87) li­rası 1950 yılında, (24.031,76) lirası da 1951 yılında Ödenerek inşaat tamamen yapılmıştır.

b)Emanetusuliyle yapılanişler:

1— Kizılcahamam-GÜvem bucağı yolun­daki iki adet köprü başlarınınimlâsıyaptırılarak köprünün geçilir bir hale getirilmesi için (300) lira sarfedümiştir.

— Nallıhan-Eskişehir yolunda 22 ki­lometrelik imalâtı toprak tesviyesiyle 67adet menfez stablize kaplama işi ema­net suretiyle yaptırılarak cem'an bu yo­la(109.835,13)lira sarfedilmiştir.İşe devam edilmektedir.

— Nallıhan-Nallıdere köyü arasındakiköprü inşaatı emanetenyaptırılarak(4.99,99) lira sarfedilmek suretiyleişikmal edilmiştir.

11 — (3.449,25) lira sarfiyle Çubukğebeli, Keskin-Kınkkale yolunun kum-lanması yaptırılmıştır.

Elmadağ yolunun istimlâk bedeli olarakhak sahiplerine(2470,07)liraÖdenmiştir.

Muhtelif yolların inşaatında kullanıl­mak üzere çadır, çimento, lâstik, mal­
zeme ve yedek parça mübayaasiyle mal­zeme tamiratına ve mevaddı infilâkiye

2 Aral* 1952

— Ankara:

Maliye Bakanlığından aldığımız ve son dört yılın bütçeleri arasmda artışıgösteren mukayeseli cedvel aşağıdadır:

Genel Muvazene


Daireler

1950

1951

1952

1953

B. M.Meclisi

14.452.725

10.444.374

10.598.789

10.912.354

Cumhurbaşkanlığı

1.006.307

793.091

811.722

912.888

Sayıştay Bşk.

2.052.451

1.973.215

1.972.715

2.813.349

Başbakanlık

3.412.549

3.198.138

2.750.665

3.164.000

Danıştay Bşk-

1.048.067

969.240

969.241

1.040.676

Basm-Yayın ve .Turizm Gn. Md.

4.626.475

5.264.638

5.291.015

' 9.478.895

İstatistik Gn. Md.

2.772.199

2.183.065

1.883.279

2.201.402

Devlet Meteoroloji İşleri Gn. Md. 2.435.628

2.239.855

2.239.856

3.472.167

Diyanet İşleri Bşk.

2.912.720

7.819.071

9.149.072

10.000.000

Tapu ve Kadastro Genel Md.

6.541.740

11.639.149

13.539.367

17.863.993

Toprak ve İskân İşleri Gn. Md.

8.991.920

10.415.624

16.746.759

Adalet Bakanlığı

48.356.094

48.761.239

51.587.206

64.587.206

Millî Savunma Bakanlığı

458.237.604

470.000.000

500.000.000

570.000.000

İçişleri Bakanlığı

20.275.352

20.371.271

20.355.698

22.602.508

Emniyet Genel Md.

34.844.880

34.759.992

37.992.808

40.414.254

JandarmaGenelKomutanlığı

41.040.752

40.109.654

39.676.235

45.004.931

Dışişleri Bakanlığı

12.070.700

14.084.119

13.610.660

17.421.500

Milletlerarası İkt. İşbirliği Teşk

1.000.773

853.840

769.575

777.336

Maliye Bakanlığı

213.082.859

196.564.741

287.680.235

377.733.479

Devlet Borçları

203.467.178

214.902.181

215.479.760

233.170.287

Milli Eğitim Bakanlığı

176.826.088

187.873.991

201.931.670

235.084.316

Bayındırlık Bakanlığı

89.822.721

114.299.109

127.043.572

159.557.730

Ekonomi ve Ticaret Bakanlığı

4.381.159

18.818.633

10.450.990

11.747.117

Sağlık' ve. Sosyal Yardım Bak.

61.259.122

66.994.495

83.052.775

107.421.002

Gümrük ve Tekel Bakanlığı

19.725.757

19.840.507

19.300.614

21.905.166

Tarım Bakanlığı

45.568.188

49.621.783

59.528.253

71.107.575

Ulaştırma Bakanlığı

3.460.262

3.103.549

2.723.462

3.017.086

Çalışma Bakanlığı

1.545.529

1.709.449

1.650.050

2.350.572

İştletmeler Bakanlığı

10.982.684

21.664.428

18.535.413

24.543.412

Toplam

1950 :1.487.208.563

1951 :1.579.758.737

1952 :1.750.925.401

1953 :2.087.051.960

İÇERDE

Katma Bütçeler

Daireler

1950

1951

1952

1953

Vakıflar Genel Md.

8.538.000

5.582.905

6.212.800

6.855.500

Ankara Üniversitesi

7.401.300

8.976.978

9.844.794

12.180.744

İstanbul Üniversitesi

14.359.734

15.837.916

16.268.378

18.592.753

İstanbul Teknik Üniversitesi

3.776.412

5.122.500

4.754.442

7.668.053

Beden Terbiyesi Genel Md.

994.002

859.769

941.679

1.019.845

Karayolları Genel Müdürlüğü

53.303.378

81.562.506

142.000.000

188.675.000

Hudut ve Sahiller Sağlık Gn.

Md. 1.204.753

1.211.620

1.161.682

1.404.767

Tekel Genel Md.

38.148.457

30.533.273

32.353.463

32.264.424

Orman Genel Md.

15.836.540

23.559.334

16.761.332

19.535.432

Devlet Üretme Çiftlikleri Gn.

Md. 4.086.225

2.572.636

3.465.989

4.267.253

D .D. Y. vt Liman İş. Gn. Md.

173.800.000

237.313.212

214.550.343

247.769.669

Devlet Havayolları Gn. Md.

7.512.873

11.560.096

11.102.254

13.194.4489

P. T. T. İş. Gn. Md

64.815.761

65.395.408

60.109.912

73.309.îi31

Toplam

1950 :393.777.435

1951 :490.588.653

1952 :519.527.073

1953:626.737.763


Not:

Bütçeusulleriicabındanolarakgenel muvazeneye dahil,

Her Bakanlık veya Daireye ait inşa­at ödenekleri bütçe tekliflerinde, ilgiliBakanlıkveyaDairebütçesindegöste­rilmekte ve fakat Büyük Meclisçe ka­bulündebunlarBayındırlıkBakanlığıbütçesinde toplanmaktadır.

Bakanlık ve Dairelere ait, geçen yıl­dan gelen sari taahhüt rakamları daimaBayındırlık Bakanlığı bütçesinde yer al­maktadır.

Motorlu taşıt mubayaasına muhassasödenekler bütçe tekliflerinde ilgili Ba­kanlık ve Daire bütçelerinde gösterildi­ği halde,Büyük Meclisçe kabullerindeMaliye Bakanlığıbütçesinenakledil­mektedir.

Binaenaleyh, her Bakanlık veya Daire­ye verilen ödeneklerin hakikî miktarla­rını bulabilmek için yukarıda mezkûr ödenekleri Bayındırlık ve Maliye Ba­kanlıkları bütçelerinden tenzil ederek kendi bütçelerine nakletmek gerekir. Yukarıdaki Genel Bütçeye ait tablo, bu suretle yapılmış nakillerden sonra muh­telif Bakanlık ve Daireler için 1950, 1951, 1952 yılı bütçeleriyle verilen ve 1953 bütçe tasarisiyle istenen ödenek­leri gösterecek şekildehazırlanmıştır.

—İstanbul:

Dost Elen Hükümdarlarının misafiri o-larak Yunanistanı ziyaret eden Sayın Cumhurbaşkanımız Celâl Bayar yarın saat 16 da şehrimize avdet edecektir. Cumhurbaşkanımız Dolmabahçe rıhtı­mında resmî merasimle karşılanacaktır.

3 Aralık 1952

,— Ankara:

Büyük Millet Meclisi Başkanı Refik Ko-raltan ve Başbakan Adnan Menderes, bugün saat 16'da Yunanistan ziyaretin­den dönecek olan Cumhurbaşkanını karşılamak üzere bu sabah 9'da uçakla İstanbul'a hareket etmişlerdir.

—İstanbul:

Cumhurbaşkanımız Sayın Bayar'ı karşı­lamak üzere bu sabah uçakla Ankara'­dan şehrimize gelen Büyük Millet Mec­lisi Başkanı Refik Koraltan ve Başba­kan Adnan Menderes Yeşilköy Hava Alanında uçaktan inişlerinde şehrimiz­de bulunan Milletvekilleri, Vali ve Be­lediye Başkanı, Generaller, Garnizon ve Merkez Komutanlarıyla Emniyet Müdü­rü ve Partililer tarafından selâmlan-mışlardır.

—İstanbul:

Dost Yunan Kral ve Kraliçesinin ziyaretlerini iade etmek üzere geçen hafta Yunanistan'a gitmiş olan Cumhurbaşka­nımız Celâl Bayar, bugün Savarona ile memleketimize dönmüşlerdir.

Savarona, refakatinde Sultanhisar ve Demirhisar muhripleri olduğu halde Küçükçekmece önlerine geldiği zaman, Donanma Komutanı idaresindeki dokuz parçadan mürekkep bir deniz harp fi­lomuz tarafından karşılanmış ve filo Sa-varona'nm önünde bir geçit resmi yap­mak suretiyle Cumhurbaşkanımızı se-lâmlamıştır.

Cumhurbaşkanımızı getiren Savarona saat 16'da limana girmiş ve muhripler tarafından top atımı ile selâmlanmıştır. Celâl Bayar, Savarona Dolmabahçe ön­lerine gelirken Meclis Başkanı Refik Koraltan, Başbakan Adnan Menderes, Vali ve Belediye Başkanı Prof. Gökay tarafından Acar motörüyle karşılan­mışlardır.

Saat 16.25'de, karşılayanlar ve refakat-lerindekilerle birlikte Savarona'dan ay­rılan Cumhurbaşkanımız yine top atı­mı İle selâmlandıktan sonra Galata rıh­tımına çıkmışlardır.

Bu esnada, limandaki bütük deniz vası­taları düdük çalmak suretiyle Cumhur­başkanımızı selâmlamışlar ve rıhtımda biriken büyük bir kalabalık hararetli gösterilerde bulunmuştur. Cumhurbaş­kanımızı karşılamak üzere resmî istik­bal merasimi Dolmabahçe'de hazırlan­mış bulunduğu için, Ceîâl Bayar Kara-köy'den Dolmabahçe'ye otomobille gel­mişlerdir. Burada, Devlet Başkanımı­zı karşılamak üzere şehrimizdeki Millet­vekilleri, Vilâyet ve Belediye mensup­ları, Emniyet Müdürü, Şehir Meclisi Ü-yeleri, Üniversiteler Rektörleri, Dekan­lar ve Profesörler, yüksek rütbeli Subay­lar, bir kara ve bir deniz kıt'ası, okul­lar, Fener Rum Ortodoks patriği Athe-nagoras, Ermeni Patriği Haçadoryan, siyasî partiler temsilcileri, İşçi teşek­külleri ve Kordiplomatik mensupları toplanmış bulunuyordu. Karaköy'den Dolmabahça'ye kadar yo­lun iki tarafını ve Dolmabahçe civarını büyük bir halk kütlesi hıncahınç dol­durmuştu. Geçişleri sırasında Cumhur­başkanına halk içten sevgi gösterilerin­de bulunmuş, Cumurbaşkanımiz Dolma­bahçe'ye geldiği zaman tezahürat son haddine varmıştır.

Cumhurbaşkanımızotomobildeninince bando istiklâl marşını çalmış, müteaki­ben Cumurbaşkanı, kendilerini karşıla­maya gelenlerin ellerini sıkmak sure­tiyle iltifatta bulunmuşlardır. Bu sıra­da Cuhmurbaşkanına muhtelif teşekkül­ler tarafından buketler verilmiştir. Dev­let Başkanımız daha sonra, Dolmabahçe meydanım ve civarını dolduran balkı selâmlamışlardır.

Bayar'ın halk arasında yürüyerek do­laşması ve herkese iltifatlarda bulunma­sı halkı büsbütün coşturmuş, «yaşa Ba­yar, varol Hürriyet Kahramanı» sesle­ri etrafı çmlatmıştır. İçten gelen bu sevgi ve gösteriler nihayet o dereceyi bulmuştur ki, Cumhurbaşkanımız ve Barbakan kalabalık arasından geçemez hale gelmişler, otomobile güçlükle bi-nebilmişlerdir. Devlet Başkanı ve Baş­bakan Vali Konağına doğru otomobille uzaklaşırlarken, halkın «yaşa, varol» sesleri etrafta akisler yapıyordu. Devlet Başkanı geceyi Vali Konağında geçireceklerdir.

—İstanbul:

Yunanistan seyahatinden avdet eden Cumhurbaşkanımızı karşılamak üzere bu sabah uçakla şehrimize gelen Büyük Millet Meclisi Başkanı Refik Koraltan ila Başbakan Adnan Menderes bu ak­şamki ekspresle Ankara'ya hareket et­mişlerdir.

Haydarpaşa istasyonunda Vali ve Bele­diye Balkanı Prof. GÖkay, Komutanlar, şehrimizde bulunan Milletvekilleri ve resmî şahsiyetler tarafından selâmlan-ra;s!ardir.

—İstanbul:

CumhurbaşkanımızınYunanistanıziya­reti münasebetiyle Atina'ya gitmiş olan TürkGazeteciler Heyeti bu günsaat 12.30'da uçakla şehrimize dönmüştür.

4 Aralık1952

—Ankara:

Büyük Millet Meclisi Başkanı Refik Ko­raltan, Başbakan Adnan Menderes bu sabahki ekspresle İstanbul'dan şehrimi­ze dönmüşlerdir. Meclis Başkanı ve Başbakan garda, Bakanlar, Milletvekil­leri, Başbakanlık Müsteşarı, Genel Kur­may Başkanı ve İkinci Başkam, Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri Komutanları, Ankara Valisi, Belediye Başkanı, Bele­diye Meclisi Üyeleri, Garnizon Komutam, Generaller, Merkez Komutanı, Em­niyet Müdürü ve bir halk topluluğu ta­rafından karşılanmışlardır.

— Ankara:

Adalet Bakanı Osman Şevki Çİçekdağ. Malatya hâdisesi dolayısiyle Anadolu Ajansına aşağıdaki beyanatta bulunmuş­tun

«Vatan Gazetesi Başyazarı Bay Ahmet Emin Yalman'm Malatya'da 22.11.1952 Cumartesi günü saat 22.30 da uğradığı silâhlı tecavüz hadisesi haber almır a-lınmaz hemen Saym Başbakan'la temasa geçilmiş ve hâdisenin mâna ve ehemmi­yeti, mahallinde tetkiklerde bulunma­yı icabettirdiği teemmül edilerek Emni­yet Genel Müdürü ile birlikte uçakla deral Malatya'ya hareket olunmuştu. Malatya'ya vardığımız zamna Cumhuri­yet Savcılığı ile zabıta makamlarının, suçun ilk delillerini topladıkları ve en mühim delil olarak da hâdiseye yakm bir yerde bir bisiklet elde etmiş olduk­ları anlaşılmış ve bu delile dayanarak yapılan daha sıkı inceleme ve soruştur­malar pek kısa bir zamanda işin mahi­yetini ortaya koymuş bulunmaktadır.

Şimdilik hâdisenin mürettip ve faille­rinden 15 kişi elde edilmiş ve adalet önüne getirilmiştir. Mefsuh İslâm De­mokrat Partisi ile ve Büyük Doğu Ce­miyeti ile de ilgili oldukları anlaşılan bu 15 kişi mahkeme karariyle hâlen tevkif edilmişlerdir ki, bunlar da Fev­zi Özel, Hüseyin Üzmez, İlhan Civelek, Avni Mansur, Mustafa Özmansur, Hüse­yin Yabacı, Musa Çağıl, İbrahim Kara, Fehmi Albayrak, Hafız Abdülkadir Ak-çiçek, Abdülvehap Arı, Şerif Dursun, Mahmut Şentürk, Muhittin Şaralıoğlu ve Osman Dursun'dur.

Sanıklar bu işi bir kaç gün evvel Bay Ahmet Emin Yalman'm Elâzığ'da bu­lunduğu sırada yapmağa karar verdik­lerini ve fakat orada yapmıyarak bu kararı Malatya'da tatbike geçtiklerini anlatmışlardır. Bay Yalman'm bazı ya­zıları vesile ittihaz edilerek güya din gayretiyle tertip edildiği ikrar ve iti­raf edilen bu suçun, daha evvel veya bay Ahmet Emin Yalman'm dolaştığı diğer hücra yerlerde ve Elâğız'da ve hele Malatya'ya geldiği ilk günlerde ya­pılmayıp da bilhassa Başbakan'ın Ma­latya'da bulunduğu ve hakkında büyük tezahürat yapıldığı bir günde işlenme­sini çok manalı saymak ve bu nokta ü-zerinde ehemmiyetledurmak lâzımdır.

Dinimizin ulviyet, necabet ve asaleti i-îe asla bağdaşamıyacak olan bu menfur ve meş'um tecavüzü Bay Ahmet Emin Yaîman'a müteveccih olmaktan ziyade memleketteki fikir, din ve vicdan hür­riyetine matuf addetmek ve netice iti­bariyle memleketteki hukukî ve içti­maî nizam ve ahengi bozmayı ve aynı zamanda yarı ağyar nazarında memle­kette asayiş mevcut olmadığı hissini u-yandırmayı istihdaf eden bir terrörist hareket addeylemek yerinde olur. Ayrı­ca, bu hâdisenin bir takım neşriyat ve bazı cemiyet ve teşekküllerle irtibatı ol­duğunu düşünmek de hiç bir vakit ha­talı sayılmaz.

İşi bu zaviye ve ölçülerden de ele ala­rak dikkat ve hassasiyetle tetkik ve ta­kip etmekteyig. Netekim, hâdise ile il­gili oldukları sanılan 50'ye yakm kim­senin evlerinde arama yapılmış ve elde edilen mektup, kitap ve eşyanın ince­lenmesine başlanmıştır. Pek kısa bir za­manda bitecek olan bu incelemeden sonra yine ieabettiği takdirde gerekli kanunî tedbirleri almakta asla gecikme­yeceğiz.

Netice olarak, umumî efkâr önünde şu ciheti tebarüz ettirmek isterim ki, üze­rinde hassasiyetle durduğumuz ve değil bu şekilde en küçük çapta dahi olsa ih­lâline asla müsamaha edemiyeceğimiz memleket hukukî ve içtimaî nizamına tevcih edilecek bu kabil hareketleri hangi nam ve nikap altında olursa olsun, ve hangi istikametten gelirse gelsin şid­detle takip etmek ve bu husustaki ka­nun hükümlerini derhâl ve tereddütsüz yerine getirmek azim ve kararında­yız.»

—İstanbul:

Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, beraberle­rinde Vali ve Belediye Başkanı Prof. Gökay olduğu halde bugün saat 15 de Vilâyete gelmişler ve bir müddet Vilâ­yette kaldıktan sonra Birinci Ordu Mü­fettişi ve Garnizon Komutanı ile birlik­te Topkapı Sarayı Müzesine giderek ye­ni açılan kısımları gezmişlerdir. Cumhurbaşkanımız daha sonra Birinci Ordu Müfettişliğini ziyaret etmiş ve Yüksek rütbeli subaylarla bir müddet görüşmüşlerdir.

5 Aralık 1952

—İstanbul:

Cumhurbaşkanımız Celâl Bayar bera­berlerinde Vali ve BelediyeBa§kam

Prof. Gökay, Cumhurbaşkanlığı Başya­veri Kurmay Yarbay Nurettin Alpkartaİ olduğu halde bugün Yıldız Harp Aka­demisini ve Polis Okulunu ziyaret bu­yurmuşlardır.

Cumhurbaşkanı, Akademide başta Bi­rinci Ordu Komutanı Orgeneral Nuret­tin Baransel ve Akademi Komutanı Kor­general Fehmi Türesel olmak üzere A-kademi mensupları tarafından karşılan­mışlardır.

Celâl Bayar, Korgeneral Fehmi Türe-sel'den Akademinin umumî durumu hakkında izahat aldıktan sonra dersleri takip etmişlerdir. Bu arada bir dersa-nede sivil ve harp sanayii ile tersaneler hakkında verilmekte olan bir ders mev­zuunda Cumhurbaşkanı Türkiye'nin u-mumî sınaî programının ne olması, bun­ların birbirleriyle nasıl telif edilmele­ri gerektiği hakkında direktifler ver­mişler, millî sanayiimizin ekonomik şartlara uygunluğunun esas tutulması, bunların müdafaa ihtiyaçlarını da gözö-nünde tutarak ayarlanması üzerindeki görüşlerini izah buyurmuşlardır. Celâl Bayar, Akademide gördüklerinden ve çalışma tarzlarından memnunlukla­rını belirtmişlerdir.

Cumhurbaşkanı öğle yemeğini Akademi­de Vali Prof. Gökay, Komutanlar ve A-kademi mensuplariyle yedikten sonra PolisOkulunuziyaretetmişlerdir.

Bayar, burada, Emniyet Müdürü Ahmet Tekelioğlu, Okul Müdürü Kemal Kaya ve Okul mensupları tarafından karşı­lanmışlardır. Öğrencilerden mürekkep bir polis kıtası Cumhurbaşkanını selâm-lamışlardır.

Celâl Bayar okulu gezmişler, izahat al­mışlar ve vazife başında şehid düşen polîstierin hâtırasını taziz için yaptırıl­mış olan âbideyi selamlamalardır.

Bayar, polis Okulunu ziyaret eden ilk Devlet Başkanı olmaları itibariyle okul mensupları bu ziyaretten fevkalâde se­vinç duyduklarını kendilerine beyan ile şükranlarını ifade etmişlerdir.

Cumhurbaşkanı» okulun hâtıra defteri­ne şunları yazdıktan sonra okuldan ay­rılmışlardır:

«Polis teşkilâtına ve umumî olarak in­zibat kuvvetlerimize ehemmiyet veriyo­ruz. Halk ile devletin münasebetlerin­de vazifeleri çok mühimdir. Başarılar dileği ile.

Celâl Bayar Polis okulundan Vali Ko­nağına dönerek bir müddet istirahat et­tikten sonra Vali Prof. Gökay ile birlik­te saat 17'de Sirkecideki Türkiye Kredi Bankasına gelmişler ve başta Banka î-dare Meclisi Başkanı Şakir Kesebir ol­mak üzere Banka mensupları tarafın­dan karşılanmışlardır.

Celâl Bayar'm bankaya geldiğini gören halk kısa zamanda bankanın önünü dol-durmuş ve Cumhurbaşkanına tezahürat­ta bulunmuştur.

Cumhurbaşkanı bir müddet bankada kaldıktan ve görüştükten sonra berabe­rinde Vali Prof. Gökay olduğu halde ay­rılmışlardır.

Ayrılışlarında halk Bayar'i yine büyük tezahüratla uğurlamıştır.

— Ankara:

Ulaştırma Bakanı Yümnü Üresin bu ak­şam saat 13'de Demirspor Lokalinde bir Basın Toplantısı yapmıştır.

Gazetecilerle tanışmak üzere bu toplan­tıyı tertiplediğini söyleyen Bakan aşağı­daki hitabede bulunmuştur:

«Memleketin ekonomik ve sosyal kal­kınmasında büyük rolü olan demiryoî-larimiz 8.000 kilometreye yaklaşan bir şebeke üzerinde, 40.000'i aşan personeli ile ve bilhassa aktif elemaniyle oldukça güç şartlar altında memlekette her gün mütezayiden artan hareket ve faaliyete cevap vermeğe çalışmaktadır.»

Ulaştırma Bakanı sözlerine devamla, bu idarenin ehemmiyetini belirttikten son­ra:

«Memleket istihsalinin 1950'den bu ya­na yapılan hamleli ve artan nakliyatı karşılayabilmek maksadiyle demiryolu idaresi, dikkat ve itinasını nakliyatın bilhassa yapılma şekli üzerine tevcih etmiş bulunmaktadır.»

Memleketteki hidroelektrik tesislerinin istihsâl edildikleri kuvvetten faydalana­rak ilk evvelâ 1050 kilometrelik bir de­miryolu kısmının elektrifikasyonu için. gerekli etüdlere ve ilk tatbikat olarak 27 kilometrelik Sirkeci banliyösünün e-lektrifikasyon işine başlanmıştır. Ya­kında ihale edilecektir.

Bu program tahakkuk ettirildiği tak­dirde hatlarımızm bugünkü kapasitesi geniş mikyasta arttırılmış olacağı gibi buradan tasarruf edilecek kömürün de ihracı mümkün olacaktır.

1951 de 1950'ye nisbetle % 9,5, 1952'de 1951'e nisbetle %24 gibi bir işletme geliri artışı elde edilmiş ve giderlerin 1951'deki % 2,2 ve 1952'deki % 5,8 nis-betine göre arada gelir lehine mühim bir fark bulunmuş ise de bu, yapılacak işlerin büyüklüğünü ve çokluğunu kar-şıîamıya kifayet etmiyecektir. Bu mak­satla mühim taahhütlere girişilmiştir.» Demiştir.

Yümnü Üresin bundan sonra Devlet Hava Yollarını ele alarak:

«Yeşilköy ve Esenboğa'da, kör inişleri temin edecek olan (iniş radyo verici) cihazları bitmiş ve önümüzdeki gün­lerdeayarlarına başlanmışolacaktır.

Hava yollarının işletme muhaberatını ve uçakla yer arasındaki muhaberatı te­min eden birçok verici ve alıcı radyo cihazları bütün meydanlarımızda tesis edilmiştir.

Bütün uçakların havada, iniş ve kalkış­larda daimî surette kontrol edilerek mal ve can emniyetini sağlamak maksadiyle Ulaştırma Bakanlığına bağlı bir (hava trafik kontrol) teşkilâtı kurulmuş ve vazifeye başlamıştır.» Demiştir.

P. T. T. nin çalışması hakkında izahat veren Ulaştırma Bakanı Yümnü Üresin: «P. T. T. İşletmesinin bütün hizmet çe­şitlerinde son iki yıl içinde memleket­teki içtimaî ve iktisadı kalkınmanın te­siriyle mühim trafik artışları olmuştur. 1950 yılında otomatik ve manüel sant-rallarımızm kapasitesi 63 bin küsur i-ken bugün 84 bindir. Bu miktar 1953'te 99.550, 1954'te 135.360, 1955'te 157.160, 1956,da ise 176.300 olacaktır. Tesisi mu­kaveleye bağlanmış olan bu sanırallar-la kapasite takriben üç misli artmış o-lacaktır.

Santralların tevsi ve tesisi programına muvazi olarak lüzumlu şebeke inşaatı da ikmal edilecektir.

Mevcut telsizlerimize ilâveten dünyanın en uzak yerleri ile dahi telgraf ve te­lefon muhaberesini sağlayacak kudret­te olmak üzere Ankara'da son sistem telsiz telgraf ve telefon postaları kurul­muştur. Yakında işletmeye açılacaktır. Büyük şehirler arasında telgraf muha­beratı, telefon devrelerine tatbik edi­len telgraf kanalları vasıtasile tab edici makinelerle yapılmaya başlanmış ve bu


kanallardan faydalanılarak hususî telex servisi ihdas olunmuştur.

1953 yılı içinde gemilerle muhabere et­mek maksadiyle 11 sahilVilâyetinde telsiz telgraf ve telefon alıcı verici is­tasyonları tesis edilecektir.

Posta tasarruf sandıkları ve posta çek­lerine ait işlerin anahatîarı tesbit edil­miştir. Servislerin açılması için Büyük : Millet Meclisine sunulmuş olan yeni Teşkilât Kanununun çıkması beklen­mektedir.

Yeni Telgraf, Telefon Kanunu tasarısı da hazırlanmıştır.» Dedikten sonra Dev­let Deniz Yollarının çalışmasına da te­mas ederek sözlerini şöyle bitirmiştir: «1 Mart 1952'den itibaren yeni statüsü­ne göre faaliyete geçen Denizcilik Ban­kası, iç hatlarda kullanılan gemi tonaj­larının kifayetsizliğini ve elde mevcut gemilerin bir çoklarının da tabii ve tek­nik ömürlerini doldurmuş olmalarım dikkate alarak ve en mühim iş olarak bu hatların yeni gemilerle takviypsî yol ve imkânlarını aramış ve bunun ü-zerinde ilk ve esaslı adımlarını atmış bulunmaktadır.

Fabrika ve havuzlarda küçük tonajda araba vapuru ve şehir hattı gemileri i-maline başlanmak üzere tertipler alın­mıştır.

Türk gemiciliğinin Denizcilik Bankası­nın rehberliği ile inkişafına ve kalkıh-mastna hızla devam edilmektedir. İdare­nin bu maksada vasıl oîmak için. sarfet-tiği gayret çok ümitli görünmektedir. Denizcilik Bankasının, son aylar içinde Hasköy, Cami Altı ve Sarayburnunda meydana getirdiği açık ve kapalı ,am-; barlama sahaları, istanbul limanının tahmil ve tahlife kabiliyetini hayli yük­seltmiş bulunmakta ve buna ehemmi­yetle devam olunmaktadır.

Gerek Denizcilik Bankasında gerek Dev­let Demir Yolları ile P. T. T. İdaresin­de Amerikalı mütehassıslardan ve Ame­rikan yardımından da faydalanılmakta­dır ve bu yardımın ileri götürülmesine de çalışılmaktadır.»

6 Aralık 1952 — Ankara:

Başbakan Adnan Menderes beraberinde İçişleri Bakanı Ethem Menderes, Ba-ymdırlık Bakanı Kemâl Zeytinoğlu, Tarım Bakam Nedim Ökmen ile Milîetve-

killerinden Muzaffer Kurbanoğlu, Murat Âli Ülgen, Necdet İncekara, Firuzan Tekit, Celâl Türkgeldi, Mükerrem Sarol, Emin Kalafat, Tevfik Coşkun, Sedat Barı, Ahmet Gündeş, Salim Serçe, Sait Eden,. Sinan Tekeıioğlu, Kasım Küfrevi ve Mithat Eğriboz olduğu halde bugün saat 12 de uçakla Adana'ya hareket et­miştir.

Başbakan'm bu seyahatine Ziraat Ban­kası Genel Müdürü ve Basın Mensupla­rı da katılmışlardır. .

Başbakan Adnan Menderes, hava ala­nında Ankara'da bulunan Bakanlar, An­kara Valisi, Belediye Başkanı, Askerî ve Mülkî erkân tarafından uğurlanmış-tır.

— Ankara:

Cumhurbaşkanımız Celâl Bayar'm Yu­nanistan'a yaptıkları resmî ziyaret mü­nasebetiyle Başbakan Adnan Menderes tarafından, Yunanistan Başbakanı ekse-iâns Mareşal Aaiexandre Papagos'a aşa-ğtriaki telgraf gönderilmiştir:

«EkselansMareşalAlexandrePapagos,

Başbakan

Atina

Asil dost ve müttefik Yunanistan'ın hü­kümdarları ile hükümeti ve bütün halkı tarafından Cumhurbaşkanımız Celâl Ba-yara gösterilen harikulade ve unutul­maz kabul Türkiye'nin her tarafından heyecan uyandırmıştır.

Türk-Yunan dostluğunun bu yeni parlak tezahürü karşıssnda Türkiye hükümeti­nin duyduğu büyük inşirah ve derin şükran hislerini ekselansınıza ifade et­mek isterim. Bütün memleketin, Türk -Yun^n dostluğunun derin mânasına sar­sılmaz inancına tercüman olarak Türk hükümetinin, bu samimî ve şuurlu dost­luğu daima daha verimli ve müessir ol­masına en büyük ehemmiyeti atfeyle-diğini sîze temine müsaraat eylerim. Adnan Menderes»

— Adana:

Başbakan Adnan Menderes beraberin­de İçişleri Bakam Ethem>Tenderes, Ba­yındırlık Bakanı Kemal Zeyinoğlu, Mil­letvekilleri ve Basın mensupları olduğu halde bugün saat 13.45'te uçakla Ada­ gelmiştir.

Başbakanımız İncirlik havaalanında Seyhan, İçel, Hatay, Maraş ve _ Gazian­tep Valileri ile Adana ve civar İller Be­lediye Başkanları, yurt içi Bölge Ko­mutanı ve bütün Çukurova Demokrat Parti temsilcileriyle basm mensupları tarafından kraşılanmış, bir kıt'a asker selâm resmini ifa etmiştir.

İncirlik hava alanından Adana'ya kadar 11 kilometrelik yol inkıtasız kamyon, o-tobüs, traktör römorku ve otomobiller­le dolmuştu. 1000'den fazla motorlu va­sıtada 10 binlerce vatandaş açık bir o-tomobilde güçlükle yol alan Başbakanı­mızı hararetle alkışlıyordu. Bu arada adım başında kurbanlar kesiliyor, da­vul zurnalarla millî havalar çalmıyor­du. 4 sıra halinde otomobillerle şehir methaline ancak 1 saatta gelinebildi: Buradan itibaren yolun iki tarafında sı­ralanan kesif bir vatandaş kitlesi Baş­bakanımıza aynı tezahürleri tekrarlıyor­du.

Başbakan Adnan Menderes Adana'nm çok uzun yıllardan beri misline rastla­madığı bu tezahürler arasında otomobilden inerek alkışlar arasın­da yaya olarak Belediye binasına gel­miştir. Başbakan Adnan Menderes'i bu­gün Adana'da karşılayan vatandaşların sayısı, asgarî bir tahminle 30-35 bindi. Şehir baştan başa donatılmış bulunu­yordu.

Başbakanın Belediye binasına gelişi fi-zerine halk bina önündeki meydanda toplanmış ve devamlı alkışlarla Başba­kanı balkona çıkmaya davet etmiştir. Başbakan tezahürler arasında balkona çıkmış, Adanalılara hitaben bir konuş­ma yapmış ve bunu müteakip Vilâyeti ve Komutanlığı ziyaret etmiştir.

Gece Adana Belediyesi Erciyeş Palas Salonlarında Başbakan şerefine 400 ki­şilik bir ziyafet tertip etmiş bulunmak­tadır.

— İstanbul:

Cumhurbaşkanımız Celâl Bayar bera­berlerinde Vali ve Belediye Başkam Profesör Gökay, Başyaver Kurmay Yar­bay Nureddin Aipkartal olduğu halde bugün öğleden sonra Belediyenin, Sül-tanahmetteki Yerebatan Sarnıcını gez­miş ve burada, Belediye Turizm Şefin­den şehrin turistik hareketleri üzerinde izahat almışlardır.

Cumhurbaşkanımız, müteakiben Rami'-de yeni yapılan göçmen evleri mahalle-

sine giderek muhtelif tiplerdeki evleri görmüş ve iskân edilen göçmenlerle ko­nuşmuşlardır.

Göçmenler Cumhurbaşkanımızı coşkun tezahüratla karşılamışlar ve Cumhuriyet Hükümetine teşekkürlerini bildirmiş­lerdir.

Göçmen mahallesinin ağaçlandırılması işlerine başlanıldığını gören Cumhur­başkanımız bu mahallenin geliştirilme­si için ilgililere talimat vermişlerdir.

Cumhurbaşkanımız dönüşlerinde, tarihî Aynalı Kavak Kasrına da uğramışlar ve restore edilmiş olan bu kasır hakkında Saraylar Müdüründen izahat almışlar­dır.

— Adana:

Başbakan Adnan Menderes bugün Ada­na Belediye binası önündeki büyük mey­danı hıncahınç dolduran vatandaş top­luluğunun coşkun tezahürleri arasında balkona çıkarak memleket meseleleri ü-zerinde bir konuşma yapmıştır.

Başbakan Adanalıların kendisine ve ar­kadaşlarına göstermiş oldukları sevgi ve heyecandan dolayı şükran ve minnet­lerini bildirmekle sözlerine başlamış ve bu tezahürlerin mânası üzerinde dura­rak demiştir ki:

«Bizi bugün âdeta bağrımıza bastınız. Aynı sevgi ve heyecanı bundan evvel henüz muhalefette iken yaptığımız zi­yaretlerde de göstermek lütfunda bu­lundunuz. İki buçuk sene evvelki sev­gi ve iyi kabulü sadece vaadlere ve ü-mitlere karşı göstermiş olduğunuzu ka­bul lâzımdır. Bugün ise, iki buçuk se­neden beri iktidarda, vazife başındayız. Bizleri yine mazide olduğu gibi, hattâ çok daha üstün diyebileceğimiz bir ha­raretle kabul etmeniz, iki buçuk sene­nin boşa geçirilmemiş olduğunu, vaad-lerin tahakkuku ile memleket manza­rasının baştanbaşa değiştiğini ve icraa­tımızın Büyük Millet Meclisinin yanıba-şmda milletçe de tasvip edildiğini açık­ça göstermekte, tuttuğumuz yolun doğ­ruluğunu ispat etmektedir.

Başbakan burada ufak bir istidratla in­sanların hususî hayatlarında kendi işle­riyle Övünmelerinin bir nakise teşkil et­tiğini, fakat topluluk hayatında iş ba­şında bulunanların millet huzurunda he­sap vermelerinin vazife ve bir zaruret olduğunu belirtmiş, bu sebeple övünme mânasına gelebilecek sözlerden dolayı özür dileyerek konuşmasına şöyle de­vam etmiştir:

Bugün memleketin görünüşü toptan de­ğişmektedir. Va adlarımızın iki buçuk sene içinde bu derecede tahakkuku, bize karşı olan itimadınızı takviye etmiştir. Güzel Adanada çalışkan evlâtları ile yurdun bu umumî kalkınma hareketi i-çinde mühim payını almakta ve vazife­sini mükemmel olarak başarmaktadır. Namdar Adanamız, yakın zamanda bu­gün eriştiği iktisadî kalkınma seviyesi­ni kolaylıkla aşabilecek istidat ve im­kânlara sahiptir. Burasını bir cennet parçası haline getirmeğe kadirsiniz. 100 küsur milyon liraya mal olacak barajı­nız temin edilmiştir. Ovanızın sulanma­sı ile her karış topraktan feyizler fışkı­racak, yeni yeni sanayi müesseseleri ku­rulacak, iş sahaları açılacaktır. Türk vatanı sizin istihsalinizle övünüyor, da­ima da övünecektir. Yalnız Adana için değil memleketin her parçası için umu­mî kalkınma nisbetleri, böyle hayırlı bir seyir takibetmektedir. Çünkü bizim sistemimiz, vatandaşın iktisadî faaliye­tini ve gayretlerini engellemek, el eme­ğini kendi elinden almak değil, bütün iktisadî faliyetlerde, vatandaşın karşısı­na çıkabilecek mâniler ve zorlukları or­tadan kaldırmak, hükümet ve iktidar o-larak sizin yanıbaşmızda hepinizin yar­dımcısı olmaktır. İşte böyle bir politika­nın mes'ut neticeleridir ki, bütün yur­da şâmil bir kalkınma şeklinde kendisi­ni açıkça göstermektedir.

Başbakan Adnan Menderes, iyilikleri her zaman için iyi kalple görüp kabul edenler olduğu gibi mutlaka kıskanan­lar da bulunduğunu kaydettikten sonra, «bunlar sadece partimizi ve iktidarımı­zı kıskanmakla kalsalar birşey değil, fa­kat yurdda mevcut siyasî emniyeti, hak ve hürriyet emniyetini, bütün İyilikle­ri, kalkınma hareketlerini, bir kelime ile sizlerin refah ve saadetinizi kıskan­maktadırlar ki, asıl hazin olan bu ci­hettir» demiş ve şöyle devam etmiştir: Aranızda hiç şüphesiz bizim partimiz­den olmıyan, karşı partiye mensup bu­lunan sevgili vatandaşlarımız da mev­cuttur. Bu vatandaşlarımızı hürmetle selâmlarım. Millet huzurunda hesap ver­diğimiz zaman, kendilerini biraz üzecek bazı sözler sarf etmek mecburiyeti ha­sıl olursa, bunu, hakikatlerin açıkça i-fadesi lüzumuna bağışlasınlar. Bunu kendilerinden bilhassa rica ederim. Esa-

image001.gifimage002.gifsen bu sözlerim muayyen bir partiye de­ğil, muayyen bîr zihniyete. Bu zihniye­tin alemdarlığmi yapanlara, devirlerini yaşamış ve kapamış olanlara aittir.

Başbakan bundan sonra, bu kıskançlı­ğın tezahür eden şekilleri üzerinde dur­muş ve demiştir ki:

Bu memlekette zulüm vardır deniyor, siyasî emniyetten eser yoktur deniyor. Bugün burada binlerce vatandaşımın gözlerinin içine bakarak, kalplerinize ve vicdanlarınıza inmeye çalışarak konuşu­yor ve sözlerimin hakikatle mutabakat derecesini ölçerek dinlemekte olan siz­lerden bütün samimiyetimle soruyorum; Bu memlekette zulüm var mıdır, siyasî emniyet yok mudur? Bu hususta en kü­çük şüpheniz mevcut mudur?

Binlerce vatandaşın, bu sualleri hep bir ağızdan «hayır» diyerek cevaplandırma­sı üzerine Başbakan sözlerine şöyle de­vam etmiştir:

Haklısınız, bu memlekette zulüm mev­cut olmadığını, her türlü emniyetin tam bir şekilde mevcut bulunduğunu bin de­lille ispat mümkündür. Bu gibi iddialar kendi eliyle kurduğu Devlet ve Hükü­metine bağlı olan milletimizin bugün­kü maddî ve manevî asayişine birer bühtan, birer iftiradır. Mes'ut bir insan sıfatı ile, sizlerin de namınıza bu büh­tan ve iftiraların katiyen varid olmadı-ğmı, zulüm ve emniyetsizlik gibi şeyle­rin başka devirlere ait hikâyeler oldu­ğunu, milletimize ve, umumî efkârımıza bir kere daha haykırmak istiyorum.

Zulüm ve siyasî emniyetsizlik vardır, fitne çıkacaktır, diyenleri bu iddiaları­nı ispata davet ettik. Esasen iddiayı is­pat kendilerine düşüyor. O günkü mü­zakerelerin hülâsasını gazetelerde gör-müşsünüzdür. Tam olarak okumanızı is­terdim. Tâ ki, iki devir, iki zihniyetin ne suretle çarpıştığını görmüş olasınız. Bü­tün bu hikâyelerin verdiği netice, ni­hayet Halk Partisinin mallarına ve bu mallara elkonması ihtimal ve imkânına varmıştır. Zulüm ve siyasî emniyetsiz­lik ve bunun tek delili bundan ibaret­tir. Şurasını derhal ve açık olarak ifade edeyim ki, Devlet, Halk Partisinin bir tek lirasına tenezzül etmez. Bizim hu­kuk anlayışımız, medenî anlayışımız bu­na yer vermez. Fakat bu mallar eğer kanunlara aykırı olarak millet hazinesin­den gaspedilmiş mallar ise ve bunun vak'a, hâdise ve vesika ile ispatı kabilse, bu malların gâsıplarm elinde kal­masını tecvize de imkân yoktur. Magsup mal, bana kalırsa, nerede olursa olsun istirdat edilmek lâzimgelir. Onlara dü­şen, bizim paracıklanmızı almak istiyor­lar, diye feryad etmekten ise, o malla­rın kendi. öz mallan olduğunu ispattır. Her tek kuruş gibi her milyon da o za­man kendilerine ait olacaktır.

Başbakan Adnan Menderes bunun, bü­tün milletin gözü önünde cereyan ede­ceğini belirtmiş, siyasî emniyetsizlik vardır, fitne çıkacaktır, şeklinde bir ne­vi baskı yapmanın yeri olmadığını, bu tarzda konuşmanın bizzat konuşanlarm-siyasî emniyeti bozma ve fitne yaratma tasavvurlarına bir işaret teşkil edebile­ceğini kaydetmiş ve sözlerine devamla demiştir ki:

Türk mileti. bir hürriyet nizam: içinde yaşamak istiyor. Hürriyet nizamı denin­
ce, hukukî bir sistem içinde hürriyet­lerin hudutlanması hatıra gelir. Bizim
anladığımız hürriyet nizamı, her şeyden evvel başkalarının hüriyetlerine hür­
met etmeyi ve hürriyeti yoketmek hak ve hürriyetinin tanınmamasını ieabetti-
rir.

Başbakan Adnan Menderes bundan son­ra vicdan hürriyeti mevzuuna geçmiş ve ■şöyle demiştir:

Türk milleti müslümandır ve müslüman kalacaktır. Bu memlekette vicdan hür­riyetine tecavüz etmek, kimsenin haddi değildir. Hakikî mümin ve samimî müs­lüman olanlar, vicdan hürriyetinden ta­mamen emin olabilirler. Ancak hakikî mü'min ve müslümanlar, kendi dinî kanaat ve înnanışlarmda tamamiyle hür oldukları kadar başkalarının dinî ve vicdanî kanaat ve inanışlarına da tama-miyie hür oldukları kadar başkalarının dinî ve vicdanî kanaat ve inanışlarına da hürmet etmeyi bilirler. Dini mukad­des ve muhterem bir mefhum olarak vicdan hürriyeti prensibi içinde her tür­lü taaddidçn masun bulundurmak icap eder. Lâyikliği, din aleyhtarlığı veyahut din düşmanlığı şeklinde anlamak, bizim iktidarımızın vicdan hürriyeti anlayışı­na asla tevafuk etmez. Dini her türlü taaddiden masun bulundurmak kararı­mızın ya*nmda dinin ba^ka inanış ve vic­danî kanaatlere sahip vatandaşlar üzer-rinde bir baskı* vasıtası yapılmasını. Ön­lemek kararımız da kafidir. Hele din gibi mukaddes bir mefhumun bir takım cemiyetdöküntülerininvesiyasetbezirgânlarmın her çeşit maksatlarının â-leti haline getirilmesine, bu memleketin asla tahammülü yoktur. Türk umumî efkârı Malatya'daki hâdi­se üzerinde dikkatle durmaktadır. Bu hâdise, dini türlü maksatlara âlet et­mek istiyenlerin, hattâ toplu halde ça­lışma kararında olduklarını göstermiş­tir.

Orduyu siyasete karıştırmak nasıl ağır bir suçsa, din gibi ulvî bir mefhumu is­tismara kalkışmak, türlü maksat ve men­faatlerin, siyaset ihtiraslarının âleti ve oyuncağı haline getirmek de o derece­lerde ağır bir suç sayılmak icap eder. Bu münasebetle bir takım aşın siyasî tahriklere de işaret etmek yerinde o-lur. Mevcut kanunlara, meşru olarak kurulmuş nizama karşı istihfaf kâr bir vaziyet almak ve tavır takınmak kimse­nin hakkı ve haddi olmamak lâzımge-lir. Evvelâ türlü tahriklerle zemini ha­zırlayıp, sonradan komitacılık usulleri ile yer yer ayaklanmalar temini sevdası akıllarında yer alanların teşebbüse geç­mek şöyle dursun tasavvurlarının en kü­çük tezahür göstermesi halinde dahi, büyük bir hüsranla karşılaşacaklarını ehemmiyetle belirtmek yerinde olur. Hudutsuz hürriyet kabili tasavvur de­ğildir. Demokratik bir nizamın ana şar­tını, hürriyetlerin hudutlanmasmda de­mokratik prensiplere ve ölçülere riayet olunması teşkil eder. (Hürriyeti yoket-mek hürriyetini) tanımamak prensibi memleketimizde hâkimdir. Aşırı ve sol cereyanlara karşı ve aşırı gerilik unsur­larının müteaddîh hareketlerine karşı cemiyetimizi ve hürriyetlerimizi müda­faa için nasıl kanun çıkarmak suretiyle tedbirler alınmışsa hürriyetlerimizin müdafaası ve hürriyetlerimizi yoketmek hürriyetini tanımamak prensibine da­yanarak, ancak düşman amaline yanya-cak neviden kötü tahriklerin, fikir ve söz hürriyeti siyerine sığınarak bu memlekette yürütüleceğine inanmak bir hata olur.

Başbakan Adnan Menderes bundan son­ra memleketin iktisadî ve malî durumu­na temasla yeni bütçenin enflâsyoncu bir mahiyet arzettiği, altm stokunun tü­kendiği, adetâ mahvolmak vaziyetine gelindiği hakkında bugünkü iktisadî ni­zamı kötülemek isteyen propagandaları bahis mevzuu etmiş ve sözlerine şöyle devam etmiştir:

Sizlere şunu katî surette ifade edeyim ki, ne malî sistemimiz, ne iktisadî du-

rumumuz en küçük bir tehlikeye maruz değildir. Bugün iktisadî gelişme yolun­da ilk imkânları elde etmiş bulunuyo­ruz. Bundan sonraki, ilerlememiz bu im­kânlar sayesinde daha da hızlanacak­tır. Tükettiniz dedikleri altm stokları hikâyesine gelince, 1939 senesinde bu memlekette bütün altın stoku yirmi altı tondan ibaretti. Harple beraber dış ti­caret durdu. İthalât yapılamadı. Büyük mahrumiyetler neticesinde bütün bir memleketin iktisadî sefalet içerisine sü­rüklenmesi pahasına onların da irade sinin dışında bir miktar altm toplandı ve 1945'te bu miktar iki yüz on dört tona kadar çıktı. 1946 senesi sonunda, mev­cut altm ve dövizin kıymeti yedi yüz o-tuz dört milyon lirayı buluyordu. Bu­nun beş yüz yirmi dört milyonunu yine bizzat kendileri erittiler. 1950 senesi­nin Mayıs ayı sonunda, bizim elimize ge­çen iki yüz on milyonluk bir kıymetti. Altm ve döviz mevzuunda konuşurken bu hakikatleri gözönünde bulundurarak konuşmaları lâzım gelir grafikleri 1950 veya 1951'den itibaren değil, baş­tan itibaren çizsinler. 1950'de bi­zim elimize geçen iki yüz on mil­yon Türk lirası, bu memlekete feyiz vermek üzere giren traktörler bedeli­nin yarısına dahi tekabül etmez. Biz bu memleketi madde bakımından gırtlağı­na kadar bolluk içinde bulunduracağız. İthalât ve ihracatımız bir milyardan bu­gün üç milyara yaklaşmaktadır. Bütün memleket her sahada bir iktisadî eihaz-lanma içindedir ve bunun için bir bu­çuk milyara yakın para ödenmektedir. Bundan sonra da memleketin iktisadî nizamı aksamadan gelişecek ve milyon­luk istihsâl stoklarımızın paraya kalbi ile milletçe hiçbir sarsıntı hissolunma-dan altm ve döviz darlığı da pek yakın­da muhakkak surette giderilecektir. Başbakan Büyük Millet Meclisine tevdi edilmiş bulunan bütçenin hiçbir suretle enflâsyoncu bir mahiyet arzetmediğini belirtmiş ve demiştir ki: Bütçemizde üç yüz kırk milyon liralık bir artış vardır. Bu bir senelik artış, ha­zine gelirlerinin artışına tekabül etmek­tedir. Vergilerde hiçbir arttırma olma­dan kaydedilen bu fiilî gelir fazlalığını pek tabiî olarak bütçeye aksettirilmesi icap eylemektedir. Bu enflâsyoncu bir politika değil, fakat millî gelirlerin in­kişafı nisbetine dayanan bir politikadır ve yeni bütçemiz de işte böyle bir poli­tikanın neticesinden ibarettir. Bir mil­yarda aldığımız bütçe, bugün iki milyarı geçiyor. Bu, sadece tabiî inkişafa, millî gelirin artışına dayanan bir teza-yüttür. Millî gelirimiz bugün yüzde kırk nisbetind'e artmış bulunmaktadır. İki milyar yüz milyonluk bütçemizin altı yüz kırk milyonu sermeya yatırımına sarf edilecektir. Umumî yekûnun üçte birine yaklaşan bu miktar, yarınki mem­leket ikbalini temin edecek paralardır. Şanlı ordumuzun malzeme vesair mas­rafları, dünyanın sulhsever milletleri i-le beraber hareket azmimizin bir neti­cesi olarak büyük dostumuz ve müttefi- . kimiz Amerikan milletinin ve hükümeti-tinin de yardımı sayesinde bu sene bir milyar yedi yüz milyon lirayı bulacak­tır. Şanlı ordumuzun, Türk hudutları­nın emniyetini muhafaza için durmadan kuvvetlenmesi lâzımdır. Bütün bu ra­kamların ne dereceye kadar saadet ve ferahlık verici olduğunu itiraf etmemek İmkânsızdır..

Başbakan Adnan Menderes sık sık şid­detli alkışlarla kesilen konuşmasını, A-dana Belediye binasının önündeki mey­danı dolduran binlerce vatandaşın teza­hürleri arasında şöyle bitirmiştir:

Yarından sonra Büyük Millet Meclisin­de bütçe müzakerelerine başlanıyor. Bu, üç ay sürecek büyük, uzun ve şümullü bir gensorudur. Altın stokları, dış tica­ret, enflâsyonculuk ve daha ne kadar meseleler varsa, veyahut meseleler bu­lunduğunu zannediyorlarsa bunların hepsi komisyonlarda ve meclis umumî heyetinde millet huzurunda muhalifleri­mizle karşı karşıya konuşacaktır. Bu uzun gensoru devrinde hükümet olarak en muvaffakiyetli bir imtihanı verme­ye, en hür ve en teferruatlı bir şekilde fikir tartışması yapmaya hazırız. Hal böyle iken muhalefet bugün bir sürü suallerle ve gensorularla milletin dik­katini müsbet işlerden ayırıp bir takım mesnetsiz iddiaîaar çekmek istemekte­dir. Apaçık hesap veren bir hükümetle siyasî emniyet yoktur, fitne başlıyacak-tır tarzında bir takım Ölçüye gelmez, delilsiz iddialar üzerinde kavga yapmak, dikkati müsbet sahadan kavgaya akset­tirmek, gözleri memleketin parlak is­tikbalinden başka taraflara çekmektir. Bu bir kıskançlıktan başka birşey değil­dir. Memleket, saldide ve fersude ihti­rasların kurbanı olamaz. Eğer bu gibi sözlerle milleti aldatacaklarını sanıyor­larsa, çok kısa bîr zamanda hüsrana uğ­rayacaklardır.»

7 Aralık1Î952

— Adana:

Başbakan Adnan Menderes refakatinde İçişleri Bakanı Ethem Menderes, Bayın­dırlık Bakanı Kemal Zeytinoğlu ve Mil­letvekilleri olduğu halde bugün Ada­na'da Demokrat Partil İl Merkezini ve Adana Mücahitler Cemiyetini zayetr et­miş, daha sonra Belediyeye giderek ci­vardan gelen Vilâyet ve Kaza heyetleri­ni kabul etmiş, heyet üyeleri ile ma­hallî ihtiyaçları üzerinde görşmüştür. Başbakan bundan sonra Sapmaz Kardeş­lerin bu ilkbaharda işlemek üzere kur­makta olduğu büyük dokuma fabrikası­nı gezmiş, öğle yemeğini Adana Ticaret ve Sanayi Odasının misafiri olarak ye­miştir.

Başbakan yemeğin sonunda irad ettiği kısa bir hitabede, pek yakında Adana'-nm geniş bir ziraat bölgesinin merkezi, büyük bir ticaret şehri ve aynı zaman­da çok ehemmiyetli sanayi merkezleri­mizden bir tanesi olmağa namzet bulun­duğunu kaydetmiş, Adana'nm ve Ada­nalıların bütün meseleleriyle pek ya­kından daima alâkadar olduğunu belirt­miştir.

Başbakan öğleden sonra Adana öğret­menler kooperatifinin 70 evlik inşaatı­nı gezmiş, daha sonra geçenlerde bir zelzele felâketine uğrayan Misis Nahi­yesine giderek felâketzedelerle yakından alâkalanmış, yapılan yardımları görmüş, alınması gereken tedbirler hakkında direktifler vermiştir. Başbakan müstahsil çiftçilerimizin kur­dukları Adana Pamuk Sanayii Şirketi­nin yaptırmakta olduğu büyük pamuklu dokuma fabrikası inşaatını da gezmiş, ayrıca Seyhan Barajının yapılacağı ye­re giderek 100 küsur milyona çıkacak ci­lan bu baraj hakkında mahallinde iza­hat almıştır.

Başbakan bugün Adana'da yaptığı bütün gezmelerde vatandaş topluluklarının ha­raretli tezahürleri ile karşılanmış ve u-ğurlanmıştır.

Başbakan akşam yemeğini Adana Tica­ret Borsasının misafiri olarak yemiştir. Başbakan yarın sabah uçakla Ankara'ya dönecektir.

— İstanbul:

Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, beraberle­rinde Başyaverleri Kurmay Yarbay Nu-

rettin Alpkartal olduğu halde bu ak­şam 20.10 ekspresiyîe Ankara'ya hare­ket etmişlerdir.

Cumhurbaşkanı Haydarpaşa Garında, Milletvekilleri, Vali ve Belediye Başka­nı Prof. Gökay, Birinci Ordu Müfettişi Orgeneral Nurettin Baransel, Komutan­lar, Demokrat Parti mensupları, Şehir Meclisi azaları, Vilâyet ve Belediye er­kânı İle kalabalık bir halk kitlesi tara­fındanhararetleuğurîanmışlardır.

Trenin hareketi esnasında, şehrimizde-ki göçmenler adına bir heyet, dün, ken­dilerini ziyaret eden Cumhurbaşkanımı­za bir buket takdim etmişler ve şükran­larını tekrarlamışlardır.

8Aralık1952

— Ankara:

Yunanistan seyahatinden yurda dönmüş bulunan Cunrurbaşkanımız Sayın Celâl Bayar Ankara ekspresine bağlanan özel vagonla bu sabah 9.05'de İstanbul'dan şehrimize dönmüşler ve resmî törenle karşılanmışlardır.

Cumhurbaşkanımız trenden inişlerinde Büyük Millet Meclisi Başkanı Refik Ko-raltan, Bakanlar, Milletvekilleri, Başba­kanlık Müsteşarı, Cumhurbaşkanlığı u-mumî Kâtibi, Hususî Kalem Müdürü ve Ankara Valisi ile Belediye Başkanı ta­rafındanselâmianm ıslardır.

Genelkurmay Başkanı, Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri ile Garnizon ve Merkez Komutanları tarafından da selâmlanan Cumhurbaşkanımız bandonun çaldığı İstiklâl Marşını müteakip, beraberlerin­de Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuv­vetleri Komutanı olduğu halde başta Alay Sancağı bulunan ve selâm resmi­ni ifa eden askerî birliği teftiş etmişler­dir.

Cumhurbaşkanımız, bundan sonra, Yar­gıtay, Danıştay, Sayıştay Başkanlarının, garda kendilerine intizar eden Yabancı Devletler Büyükelçi, Elçi ve Maslahat-güzalarm, Genelkurmaya mensup yük­sek rütbeli Subayların, protokola dahil zevatın, İl ve Belediye Encümeni Üyele­rinin, teşekküller mümessillerinin ayrı ayrı ellerini sıkmışlardır.

Garın içinde ve dışında bulunan kalaba­lık halk topluluğu Cumhurbaşkanımıza sevgi tezahüründe bulunmuş ve kendile­rini hararetle alkışlamıştır.


Cumhurbaşkanımız Ankara'ya varışla­rında 21 too atımı ile selâmlan mışlar-dır.

— Adana:

Başbakan Adnan Menderes'e refakat et­mekte olan Bayındırlık Bakanı Kemal Zeytinoğlu, dün akşam Adana Borsası­nın yemeğinde, kendisine yapılan İsrar­lar üzerine Hükümetin bayındırlık faali­yeti hakkında toplu izahat vermiştir.

Bayındırlık Bakanı, Hükümetin bayın­dırlık işlerini millî ekonomi ile alâkalı mevzular olarak telâkki ettiğini ve ev­velce bu sahada kaybedilen kıymetli za­manlar sebebiyle âdeta sıçramalı ham­leler yapmak zorunda bulunduğuna ina­nan bir Hükümet olarak çalıştığını be­lirtmiş, memleket ihtiyaçlarını ve dert­lerini kısır bir görüşle mütalâa eden eski zihniyetle bugünün zihniyet ara­sında 180 derecelik bir fark bulunduğu­na da işaret ederek bu farkın azametini gösterecek rakamlar vermiştir:

Demokrat Parti İktidarı, 22 Mayıs 1950 tarihinde topyekûn 150 milyon liralık bir bayındırlık bütçesi devralmıştır. Bu­gün, 1952 inşaat mevsimi çalışmaların­da, bayındırlık bütçesi yoluyla 357 mil­yon lira sarfedilmiş bulunmaktadır. Ele alman ve başarılan işlerin kemiyeti ba­kımından olduğu gibi keyfiyeti bakımın­dan da ıslahat yapılmış, eski devrin ha­talı görüşünü temsil eden gayri iktisa­dî ve âbidevî binalar inşaatına son ve­rilerek dikkat ve gayretler, iktisadî kal­kınmada büyük rolü bulunan su, yol ve enerji gibi mevzular üzerinde teksif o-lunmuştur.

Bir taraftan Devlet yolları üzerinde ça­lışmalar devam ederken, öte yandan Devlet yollarının besleyicisi mahiyetin­deki il ve köy yolları da çok ciddî ve e-saslı bir şekilde ele alınmıştır. Karayol­ları bütçesi 50 küsur milyonla yeni ik­tidara devredilmişti, bu miktar 1952 yı­lında 188 milyona çıkarılmıştır. İl ve köy yollarına yardım tahsisatı, muhale­fetteki gayretlerimizin bir semeresi ola­rak, iktidarı ele aldığımızda sadece 7 milyon liradan ibaretti. Derhal şu nok­tayı da belirteyim ki mevsim başlangı­cında bulunulmasına rağmen, 1950 Ma­yısında bu tahsisatın hepsi, eski iktidar tarafından seçim propagandasına sarfe­dilmiş ve tüketilmiş bulunuyordu. Bu da gösteriyor ki muhalefet yıllarımızın tenkidleri sonunda İl ve koy yollarıÇin konulan bu para dahi iyi niyetle konmamıştı. Bu fasla iktidarımızın ilk bütçesine tamamiyle mahalline sarfedi-len 13 milyon lira koyduk. 952 yılında İl ve köy yollarına yardım tahsisatını 51,5 milyon liraya yükselttik.

' 1950'de iktidarı ele aldığımız zaman, su işlerinin vaziyeti yürekler acısı idi. 140 milyon lira, tamamen programsız bir şekilde büyük su işlerine sarfedil-miş ve gelişi güzel kırk muhtelif mev­zua serpiştirilmişti. Yüzde 15 nispetin­de dahi randıman alınmamakta idi. Ev­velâ, başlanmış ve yan bırakılmış olan bu işleri bir programa bağladı. Bugün bütün bu mevzularda tam randıman al­mak üzere çalışıyoruz.

Küçük su işleri, eski iktidarın tamamiy­le meçhulü kalmış olan bir mevzu idi. Memleketin muhtelif bölgelerinde az masraf ve az emek mukabilinde bile se­meresi istihsal edilecek olan kurutma, taşkından koruma ve sulama işleri der­hal pro gramla ştırılm iş ve tatbikata ge­çilmiştir. 1951 yılında 8 milyon lira ile 68 proje ihale edilmiş, 1952'de 17 mil­yonla buna 106 yeni proje ilâve olun-muttur. Halen 172 mevzu üzerinde ça­lışılmaktadır. Bu sahada etüdlerin bu­lunmaması, bidayette bu gibi işler üze­rinde daha sür'atli çalışılmasına mâni olmuştur. Devraldığımız dosyalar ve etüdler, onların kısır görüşlerine göre hazırlanmış bulunduğundan bunlardan tam surette istifade edilememiştir. Ha­len etüdler ilerlemekte, tamamlandıkça da tatbik mevkiine konmaktadır.

Eski iktidarın meçhulü bulunan diğer bir mevzu da,- memleketimizin en bü­yük dert ve ihtiyaçlarından birini teş­kil etmesine rağmen, köy içme suları mevzuu idi. 38 küsur bin köyden 25 bin küsurunda su yoktu. 1951'de 5 milyon 400 bin lira ile beş bin köyün su isini ele aldık. 1952 senesi içinde bu mevzua sarfedilecek tahsisat miktarını 20 milyo­na çıkardık. Bidayetten bütçeye, 9,5 milyon konmuştu. Senesi içinde varidat fazlasını görür görmez, bu fasla tered-lütsüz olarak 10,5 milyon daha verdik. Böylece, halen yurdun dört köşesinde on bin köy üzerinde çalışılmaktadır. 1954 yılı sonuna kadar 25 bin susuz kö­yümüz suya kavuşmuş olacaktır. Bayındırlık sahasındaki çalışmalarımızı, bugün tahdit eden tek mesele, eleman noksanlığıdır. Büyük Millet Meclisi ba­yındırlıkişlerine,elimizdekimütahas sıslarm yetişebileceği azamî tahsisatı daima memnuniyetle vermiştir. İstik­bal için, kısır görüşlü bir idareden dev­ralman bu mekanizma içersinde mühen­dis ve fen memuru azlığını giderecek tedbirleri de hükümet olarak almış bulunuyoruz. Teknik okul kadrolarımı­zı 200'e çıkardık. Teknik Üniversitedeki faaliyet de buna göre ayarlanmış bulun­maktadır. Teknik Öğretmen Okulların­da fen memuru şubeleri açılmıştır. Ba­yındırlık faaliyetlerimiz için iş adamı ve müteahhit de yeter miktarda değil­dir. Maalesef bu da yetiştirilmemiştir.

Memleketin iktisadî inkişafında en bü­yük unsuru teşkil eden yollarımızın in­şasına lüzumlu tahsisatı para bulma im­kânımızla değil, fakat teknik elemanla­rımızın azamî çalışma imkânlariyle a-yarlayarak tahdit etmeğe mecbur kalı­yoruz.

Halen sal devri yasayan bu vatanda ehemmiyeti aşikâr olan köprüler mevzu­
unda da hamleler yapıyoruz. 1950 sene­sine kadar eski iktidar, topyekûn 13 bin
metre uzunluğunda inşaat yapmıştı. De­mokrat Parti hükümeti, iki bütçe sene­
sinde 17 bin küsur metre uzunluğun­da 300 küsur köprüyü ele alnr.ş bulun­
maktadır. Bunlar, açıklıkları 10 metre­yi geçen köprülerdir. Vilâyetlerin ve köylerin yaptıkları diğer küçük köprü­ler ve sınaî imalât bu yekûna dahil de­ğildir. Yurdumuzun diğer büyük bir ihtiyacını da, elektrik enerjisi teşkil etmekte idi. İktidara gelir gelmez tozlanmış vaziyette raflarda duran dosyaları derhal ele ala­rak ve tahsisatını bularak bu işe de ko­yulduk. Halen birçok yerlerde hidroe­lektrik santrallan inşaatı başlamıştır. Erzurum'un meşhur Tortum, Konya'nın Köksu'yu, Elâzığ'daki Hıdır Gölü, İspar­ta'nın Ecridir (Kovada) mevzuu, Erzin­can'ın Girlevik, Sakarya üzerindeki Sa-rıyar, bunlar arasındadır. Bunların .5-10 milyonlukları bulunduğu gibi 100-150 milyonluk olanları da vardır. Nitekim Seyhan Barajı da 106 milyon liraya ele alınmış bulunmaktadır. Bu santrallar, memleketin dört köşesini , ışıklandıra­cak, inkişaf eden sanayiimize de bol ve ucuz enerji temin edecektir. Birkaç mevzu daha ele alınmak üzere­dir. Bütün bu santrallardan elde edile­cek enerji kudreti, 800 milyon kilovat saattir. Muhalefet küçük hesaplarla meşgul olacağına bunların memleketin

her türlü inkişafına yapacağı tesiri, kö­mürden yapılacak tasarrufu ve kömürün harice satılmasından elde edilecek mü­himdövizmiktarınıhesapetmelidir.

Ayrıca Çatalağzındaki bir santral faa­liyete geçmiştir. Daha da tevsi edilecek­tir. Balya kömürlerinden de istifade ile Balıkesir ve havalisi için yeni bir sant­ral kuracağız. Gediz'in umumî amenaj-man plânı yapılmıştır. Adala Barajı mevzuu da yakında ele alınacaktır.

Öte yandan yapı işlerimizi de ihmal et­miyoruz. Eski İktidarın 100 milyona çı­karacağı Meclis Binasını 50 milyona in­dirdik. Eğer İktidarda kalsalardı bu pa­ra harcanacaktı. Biz bu 50 milyonluk ta­sarrufla iki buçuk senede 500 küsur bi­na yaptırdık. Bunlar, adalet binası, o-kullar, hükümet ve sağlık binaları gibi amme hizmetine yarayan inşaattır.

Bayındırlığın başka bir kolunu teşkil fi­den hava meydanları mevzuunda ise, Yeşilköy'de, Esenboğa'da ve Adana'da olmak üzere beynelmilel mahiyette üç meydan vücuda getirilmiştir. Bunlar sırf sivil havacılığa tahsis edilen mey­danlardır. Memleketin muhtelif yerle­rindeki muazzam askerî hava meydanla­rı yine ayrıdır. Diğer vilâyetlerde de da­ha küçük mikyasta meydanlar kurul­muştur. Kars ve Van meydanları için de yakında kanun tasarısı Meclise sevk e-dilecektir. Üç tarafı su ile çevrili yur­dumuzun elbette ki limanı, iskele ve ba­rınak ihtiyacı en başta mütalâa edilme­lidir. Bir taraftan yollarla istihsâl mer­kezlerimizi sahillerimize ulaştırırken, ö-te taraftan da deniz nakliyatını emin ve ucuz bir hale getirmek mecburiyetinde idik. Bunu bize sağlayacak olan bu mev­zularda da hamleli çalışmalara giriştik. Bugün Trabzon, Zonguldak, Ereğli li­manları kabili istifade bir hale getiril­miş bulunuyor. İnebolu limanı bitmek üzeredir. Samsun, Salıpazan, Haydarpa­şa, İzmit, İskenderun ve Mersin liman­ları ele alınmıştır. Bir kısmının ihalele­ri yapılmış bulunmaktadır. Hopa, Rize, Pazar, Bulancık, Giresun, Ordu, Akçako­ca, Kefken, Mudanya, Gemlik, Çanakka­le, Lapseki, Şarköy, Marmaris, Fenike, Alanya, Anamur ve Taşucu iskele ve ba­rınakları inşaatine geçilmiştir. Bir kıs­mı bitirilmiş, bir kısmı hali inşaada, kalanların da ihaleleri tamamlanmıştır. Bayındırlık Bakanı Kemal Zeytinoğlu, umumî tasviple ve alkışlarla karşılanan beyanatını şöyle bitirmiştir:

Sizlere ana hatlariyle hulasaten arzet-tiğim, bir tek bayındırlık mevzuudur. Diğer Bakanlıkların faaliyeti de ayni nisbetlerde ileri hamleler halindedir. Bunları sizlere anlatırken bütün bu ya­pılan işlerin Türk milletinin eseri oldu­ğuna İnanıyoruz ve onunla iftihar edi­yoruz. Ve hükümet olarak, asîl Türk milletinin emrinde ve hizmetinde bulun­mak şerefini Cenabı Hakkın insanlara bahşettiği en büyük mükâfat ve nimet o-larak telâkki eden bir îman kuvveti i-çersinde çalışıyoruz. İtimadınızın deva­mı müddetince gayretlerimiz eksilmiyecek mutlaka artacaktır.»

—Ankara:

Başbakan Adnan Menderes, refakatinde İçişleri Bakanı Ethem Menderes, Bayın­dırlık Bakanı Kemal Zeytinoğlu, Millet­vekilleri, Jandarma Genel Komutanı Or­general Kemal Yaşınkıîıç bulunduğu halde bugün saat 12'de Adana'dan şeh­rimize gelmiştir.

Başbakan hava alanında Büyük Millet Meclisi Başkanı Refik Koraltan, Bakan­lar, Milletvekilleri, Genelkurmay Başka­nı, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay Bakan­ları, Kara, Deniz, Hava Kuvvetleri Ko­mutanları, Başbakanlık Müsteşarı, Vali, Belediye Başkanı, Garnizon Komutanı, Generaller, Merkez Komutanı, Emniyet Müdürü karşılamışlardır.

—İstanbul:

Cumhurbaşkanımız Celâl Bayar, geçen Cumartesi günü Rami'deki Göçmen ev­lerini ziyaretleri sırasında bir göçmen ailesinin kendisine hediye ettiği elişi tepsi ve vazoyu Belediye Müzesine he­diye etmişlerdir.

—İstanbul:

Donanmamıza yeni katılan Marmaris, Mordoğan, Meriç Mayın gemizlerimiz yirmi Aralıkta şehrimize gelecektir.

Yeni mayın gemileri Yeşilköy önlerin­de E-C sınıfı arama ve tarama filosu tarafından karşılanacaktır.

Programa göre, kafile limanımıza girin­ce limanda evvelden demirlemiş bulu­nan donanmamıza mensup diğer gemi­ler de Alay Sancaklarını çekerek çima-riva yapmak suretiyle yeni gemileri se­lamlayacaklardır.

Gemiler Dolmabahçe önlerinde demir atınca komutanları GayretMuhribine

geçerek Deniz Kuvvetleri Komutanı a-dına Donanma Komutanımız tarafından kabul edileceklerdir.

Gayret Muhribinde misafirlerin ve Ba­sın mensuplarının hazır bulunacakları bir tören yapılacak ve Donanma Komu­tanı bir hitabede bulunacaktır.

Yeni mayın gemilerimizin misafirlere gezdirilmesinden sonra törene son veri­lecektir.

—Ankara:

BirleşmişMilletlerİnsanHaklarını ve

ana Hürriyetleri Sağlama ve Koruma Türk Grubu Başkanlığından:

İnsan Hakları gününün yıldönümü mü­nasebetiyle 10 Aralık günü şehrimizde, Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Konfe­rans Salonunda bir tören tertibedilmiş-ür.

Törende Anayasa Hukuku Profesörü Bülent Nuri Esen, Doçent Bahri Savcı ve Hukuk mensupları fikir kulübünden Hüsamettin Cindoruk tarafından birer konuşma yapılacaktır.

9 Aralık1952

—Ankara:

Haber aldığımıza göre, Dışişleri Bakanı Profesör Fuad Köprülü'nün Eoma'ya resmî bir ziyaret yapması Türkiye ve İtalya Hükümetleri arasında takarrür etmiştir.

İki memleket arasındaki, ideal ve men­faat birliğine istinad eden şuurlu dost­luğun yeni bir tezahürünü teşkil etme­ğe matuf bulunan bu ziyaret, Dışişleri Bakanı Profesör KÖprüîü İle dost Dev­let ricali arasında fikir ve görüş teati­sinde bulunulması ve iki memleketi a-Iâkadar eden meselelerin gözden geçi­rilmesi fırsatını verecektir.

Profesör Köprülü refakatinde Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Elçi Nuri Birgi, U-mumî Kâtip Muavinlerinden Elçi Şadı Kavur, Özel Kalem Müdürü Sadi Eldem ve Üçüncü Kâtip Coşkun Kırca'dan mü­rekkep bir heyetle birlikte, 22 Aralık günü Roma'ya muvasalat edecek ve 23 Aralık günü akşamı resmî ziyaret niha­yet bulacaktır.

10 Aralık 1952

—Ankara:

Çalışma Bakanı SamedAğaoğlu,işçi mevzuları etrafında ajansımıza şu beya­natta bulunmuştur:

«Bakanlığın son almış olduğu bazı ka­rarları umumî efkârımıza açıklamak is­terim. Bu kararlar hükümetimizin işçi meselelerinde, memleketin sosyal dâva­larında .dikkat ve hassasiyetle durmuş olmasının yeni neticeleridir:

— Biliyorsunuz ki İstanbul, İzmir vediğerbazıyerlerdeUmumîSağlıkSi­gortası tatbik edilmektedir. Bu sigorta­dan istifade edenler yalnız işçilerin ken­dileridir. Halbuki sosyal sigorta mefhu­mu içinde ve birinci plânda işçi ailele­ri de yer almaktadır. Bunun içindir kimaddî ve teknik İmkânlar elde edildik­çe sigortayı bu geniş mânasında tatbiketmek hedef ve gayemizdir. Bu kerreİstanbul ve İzmir'de bu gayenin tahak­kuku için ilk tebdirleri aldık ve işçilerehiçbirkülfettehmiletmeden1Mart 1953 başından itibaren bu iki şehrimizinişçi ailelerinin poliklinik tedavilerini vebu tedavinin icap ettirdiği bir kısım ilâçları temin etmek kararma vardık. Busuretle250binvatandaşımızbuteda­vilerden parasız olarak istifade etmek imkânını kazanmış oluyorlar.

— Zonguldak'taki tetkiklerimiz esna­sında madenlerde çalışan işçilerimizdenher yıl ortalama 500 işçimizin havzadaçalışamaz raporu ile işi terketmek mec­buriyetinde kaldıklarını tesbit ettik. Budumumda olanların mühim bir kısmı iş­çilik mesleğinden ayrılmakta ve ekseri­ya yaş ve kıdem bakımındansigortahaklarındanistifadeedememektedirler. Ayrıca meslekten ayrılmış olmaları dolayısiyleozamanakadarverdikleri primden istifade etmeleri ilerisi için demümkünolamamaktadır.Havzadave yer altmdaki çalışmanınağırlığınıvehususiyetlerini gözönüne alan Bakanlı­ ğımız ve İşçi Sigortaları Kurumu 1953başındanitibaren buşekildeiştenay­rılmak mecburiyetinde kalan işçilere ödedikleri primler ölçüsünde yardım ya­pılmasına karar vermiş ve icap eden tah­sisat kurum bütçesine konulmuştur.

— İstanbul ve İzmir'de umumî hasta­lık sigortası mevzuu dışında kalanve170 bin işçimizi çok yakından alâkadar edendışprotezlerininyalnızmaliyetfiatı üzerinden 1 Mart 1953 tarihindenitibaren kurumca teminine karar veril­miştir.

4— İstanbul'daki tetkiklerimiz sırasın­da Beykoz'la Üsküdar arasında kalan ve

ehemmiyetli işçi kesafetini ihtiva eden mıntıkada yeni bir işçi hastanesi kurul­ması zarureti müşahede edilmiştir. Bu­nun için 1953 yılı başından itibaren ça­lışmağa başlanacaktır. Bu suretle iki yıl zarfında yalnız İstanbul'da işçi hasta ya­tak adedi 50'den 1100'e çıkarılmış ola­caktır ki 100 bin işçiye tekabül eden bu yatak adedi nispeti sosyal sigortayı çok Heri götürmüş olan, memleketlerdeki nispete müsavi gelmektedir. Bundan başka Kartal'daki Küçük Sağlık İstasyo­nunu bir dispanser haline getirmeye de karar verdik.

5 — İstanbul, Zoguldak, İzmir, Ankara ve Seyhan'da olmak üzere iki yıl içinde dört bin işçi evinin yapılması için pren­sip kararma varılmış ve etüdlere baş­lanmıştır.»

—Ankara:

12 aralık 1952 cuma günü açılacak olan tasarruf ve yerli mallar haftasının kut­lanması için Ulusal Ekonomi ve Arttır­ma Kurumu büyük bir faaliyet göster­mektedir.

Her çağda bulunan gençlik için okul­larımızda törenler tertip edilmekte ve iktisadî gelişmemizin seyrini belirten levhalar da sokaklara astırılmaktadır,

Yurdun her tarafından gelen haberler ziraî, ticarî ve sınaî kalkınmamızla mü­tenasip bir surette yükselen refah se­viyemizin iktisadî faaliyeti ve tasarruf zihniyetiniarttırdığınıbelirtmektedir.

—İstanbul:

Beşiktaşa 2-0 yenilen ve Fenerbahçeyi 4-2 yenen Yunan Etnikos takımı, bugün üçüçneü karşılaşmasını Şeref Stadında Beyoğlusporîa yapmıştır.

Takımlar, hakem Muvahhit Afir'in ida­resinde aşağıdaki şekilde sahada yer aldılar:

Beyoğluspor :

Markosos — Baharoğlu, Çiçopulos — Mustafa, Morali, Remzi — Kadri, Va-rujan, Agop, Koçis, Karnik.

Etnikos :

Mandolisis

— Paparsenio,Nikolopulos

Papadimitriyu, Simonidis,

Kalemis

Kolalopulos, Vakulas, Ksenos, Faraafis,

Mandus.

Oyuna süratli bir tempo ile başlayan Beyoğlusporlular üst üste yaptıkları a-kmlardan sonra 5 inci dakikada sağaÇik Kadrinin sıkı bir şutu ile ilk gol­lerini kazandılar. Bir aralık Etnikoslu-lar rakiplerinin baskısından kuıtularak münferit akınlar yapmışlarsa da gol çı­karamamışlardır. 33 üncü dakikada Kad­rinin korner atışında top, kalecinin ters vuruşu ile kaleye girdi.

Beyoğlusporlular 41 inci dakikada Kar­nik vasıtasiyle 3 üncü gollerini yapa­rak devreyi 3-0 galip bitirdiler.

İkinci devrede yine Beyoğlusporlular süratli ve güzel oyunlarına devam etti­ler. 12 nci dakikada Kadri penaltıdan 4 üncü, 30 uncu dakikada yine penaltı­dan Yafa'mn ayağı ile 5 inci gollerini attılar.

Beyoğluspor 36 ncı dakikada bir pe­naltı daha kazandılarsa da bunu gole tahvil edemediler ve sahadan 5-0 galip ayrıldılar.

— Ankara :

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evren­sel Beyannamesinin kabulünün 4 ün­cü yıldönümü münasebetiyle «Birleşmiş Milletler İnsan Haklarını Sağlama ve Koruma Türk Grupus> Derneği tarafın­dan tertip edilen toplantı, bugün saat 17.30 da Dil Tarih ve Coğrafya Fakül­tesinde yapılmıştır.

Üniversite profesör ve doçentleriyle yüksek tahsil öğrencilerinin hazır bu­lundukları toplantıya, Kore şehitleri i-çin bir dakikalık bir saygı duruşundan sonra Hukuk Fakültesi Anayasa Profe­sörü Bülent Nuri Esen'in konuşmasiy-le başlanmıştır.

İnsan hakları mefhumu etrafında izahat veren Profesör Esen; beyannamenin ka­bulü hususunda Birleşmiş Milletler Ca­miasına mensup devletler tarafından gösterilen anlayışın dünya tarihindeki ehemmiyetini tebarüz ettirmiş ve ko­nuşmasını, «Yaşasın hürriyet» sözleriy­le bitirmiştir.

Bilâhare söz alan Siyasal Bilgiler Fa­kültesi doçentlerinden Bahri Savcı, U-nesco adına yaptığı konuşmasında, in­san haklan mevzuunda izahat vermiş­tir.

Ankara Hukuk Mensupları Fikir Kulü­bü Başkanı Hüsamettin Cündoğlu'nun günün ehemmiyetini belirten konuşma­sını müteakip toplantı sona ermiştir.

— İstanbul:

Gıda Maddeleri Tüzüğünde peynir ve tereyağlar için konulan hükümlerin de alakadarlarcatatbikinebaşlanmıştır.

Tüzükte peynirlerin inek, manda, ko­yun ve keçi sütlerinden yapılacağı ya­zıldıktan sonra peynirler tam yağlı, yağlı, yarım yağlı ve yavan diye dörde ayrılmıştır.

Tam yağlı peynirlerin 100 gramında en az 40, yağsızlarda 30, yarım yağlılarda 20 ve yavan peynirlerde 20 gramdan az süt yağı bulunacaktır.

Peynirlerin üzerlerinde cinsleri ile yağ miktarları yazılı bulunacaktır. Krema peynirlerinde en az 45 süt yağı bulun­ması lâzımdır.

Talimatnamede peynirlerin ne suretle bozulmuş bulunacağı yazılmıştır. Tere yağlar ise sütün sağıldığı hayvanın çe­şidinin adiyle adlandırılacaktır. Bu yağ­lar yalnız sütten, kremadan ve yoğurt­tan mutad ve yalnız mihaniki usul ve vasıta ile elde edilecektir.

Pastörize edilmiş sütten hususî bir i-tina ile yapılmış içinde hiçbir yabancı madde bulunmayan ve taze bir halde piyasaya çıkarılacak yağlara hususî pastörize tereyağ ve aynı itina ile pas­törize edilmemiş sütten yapılan yağ­lara da hususî tereyağ adı verilecek­tir.

Diğer vasıflarla yapılan tereyağlara ımıtbak tereyağları denilecek ve bun­lar açık olarak satılacaktır. Hususî te-reyağların ambalaj üzerinde âmilleriy-le vasıfları yazılı bulunacaktır.

12 Aralık 1952

— Ankara:

İşletmeler Bakanı Sıtkı Yırcalı, hükü­metin petrol siyaseti hakkında bir mu­harririmize aşağıdaki beyanatı vermiş­tir:

«Memleketimizde bol petrol kaynakları olduğuna mevcut müspet delillerle ina­nıyoruz. Bu kaynaklarımızın en kısa bir zamanda kıymetlendirilerek iktisa­dî kalkınmamıza yardım edecek bir öl­çüde milletimizin hizmetine girmesini zarurî görmekteyiz.

Ancak petrol araştırmalarımızın bugün­kü şekilde devamı halinde beklenen neticenin çok uzun zamana mütevakkıf olacağı görülmüştür. Diğer taraftan, memleketimizin" son 'seneler zarfında görülen büyük kalkınma hareketi ve bilhassaziraatimizdegenişÖlçüdeki

gelişmeler ve ziraatimizde makineleş­menin büyük bir hızla genişlemesi, or­dumuzun modern vasıtalarla teçhiz edi­lerek motorize bir hale getirilmesi ve hükümetimizin üzerinde titizlikle dur­duğu yol inşaat programının tahakku­ku ile mütenasip olarak motorlu nakil vasıtaları yekûnunun mühim nispette artması gibi sebeplerle memleketin a-karyakıt istihlâkinde günden güne e-hemmiyetliartışlar kaydedilmektedir.

Buna mukabil, dünya siyasî vaziyeti i-cabi, akaryakıt ihtiyacımığın sağlanma­sı gittikçe güçleşmekte ve akaryakıt ithali karşıhğmda ödenen döviz mikta­rı mühim nispette çoğalmaktadır.

Bu durum karşısında, memleketimizde mevcut olup henüz lâyıkı veçhile kıy-metlendirilememiş olan ve daha mühi­mi henüz keşfolunamamış bulunan a-sıl büyük petrol kayn aklarımızın bir an evvel memleketin istifadesine arzolu-nabilmesi çok ehemmiyetli bir dâva o-larak ele alınmak icabetmektedir.

Bilindiği gibi, petrol araştırma ve iş­letme işleri geniş malî imkânlara ve kuvvetli teknik ve tecrübeye ihtiyaç gösterir. Yapılan tetkik ve istişareler neticesinde, bu sahada ecnebi şahıs ve şirketlerin memleketimizdeki petrol a-raştırma ve işletme islerine iştirakleri­nin sağlanması mümkün olacağı anla­şılmıştır. Ancak, bu iştiraki sağlayabil­mek ve mezkûr şahıs ve şirketleri alâ­kalandırmak için bazı tedbirlere lüzum görülmektedir. Bu tedbirleri iki safhada mütalâa edebiliriz: Birincisi, pertol müstahsili memleketlerin bu husustaki mevzuat ve tatbikatına ve petrol ile a-lâkalı fennî, iktisadî ve malî sebeplere vâkıf ecnebi mütehassısların, müşavirsıfatiyle celbedilmeleri ve petrollerimi­zin arama ve işletmesi işlerinde bizim­le çalışmak isteyecek ecnebî şahıs ve şirketlere ait statüler vücuda getirmek ve çalışmalarını tanzim eden bilcümle kanunî, idarî ve malî tedbirleri tesbit. İkincisi ise, arama ve işletme hususla­rında büyük şirketlerin alâkasını temin etmek ve millî menfaatlerimize en uy­gun şartları kabul edenlerle işbirliğine girişmektir.

Bu tedbirlerintatbikisayesindedir ki

petrollerimizin memleketimizin İstifa­desine arzı en kısa zamanda kabil ola­bilecek ve bu suretle milletimiz askerî, iktisadî ve malî bakımdan yeniden çok genişimkânlareldeetmiş olacaktır.

Başbakanı, İlçe Kaymakamı, parti tem­silcileri ve büyük bir halk topluluğu il­çe hududundakarşılamışlardır.

Başbakan kısa bir müddet ilçemizde kal­mış ve Gerede istikametinde yoluna de­vam ederken yine karşılandığı şekilde tezahüratla uğurlanmıştır.

— Bolu :

Başbakan Adnan Menderes bugün saat 15.30 da otomobille Bolu'ya gelmiş ve Bolu'lu vatandaşlarla civar kazalardan vilâyet merkezine gelmiş olan kalabalık temsilci gruplarının heyecanlı tezahür-leriyle karşılanmıştır.

Başbakan Ankara'dan Bolu'ya kadar bü­tün yol boyunca ve bu arada bilhassa kısa bir öğle yemeği tevakkufunda bu­lunulan Gerede kasabasında da vatan­daş topluluklarının muhabbet gösteri­leriyle karşılanmış ve uğurlanmıştır.

Bolu'da Başbakan Adnan Menderes, şeh­rin methalinde otomobilinden inmek mecburiyetinde kalmış ve kalabalık a-rasmda güçlükle ilerliyerek Belediye binasına gelmiştir.

Bir müddet sonra Başbakan Belediye meydanını hıncahınç dolduran vatan­daş kalabalığının sürekli alkışlarına mu­kabele etmek üzere balkona çıkmış, Boluluları selâmlamış, gösterilen hara­retli kabulden dolayı teşekkür etmiş ve sık sık şiddetle alkışlanan hitabesinde ezcümle şunları söylemiştir:

«Bu vatan toprağının üzerinde yaşa­maktasınız. Yaşama şartlarının ne ol­duğunu herkesten daha iyi sizler tak­dir edersiniz. İktisadî gidişimiz nasıl­dır, İşleriniz ve kazancınız ne merkez­dedir, hürriyetleriniz ve emniyetiniz masun mudur, bütün bunlar düne naza­ran daha mı iyi yoksa daha mı fena­dır, bunları hepiniz gayet iyi bilmekte­siniz.

Milletçe dünü aramak, dünün hasretini çekmek için hiçbir sebep mevcut bu­lunmadığını, sizlerin huzurunuzda, Türk umumî efkârına bir kere daha açık ola­rak ilân etmek isterim. Biliyorsunuz ki, işleriniz çok daha iyi gitmekte, çok da­ha iyi görülmektedir. İktisadî vaziyetimiz iyiliğe doğru geniş hamlelerle yol almaktadır. Bunlar ancak ilk imkânla­rın elde edilmesi ile gelen ferahlıktır. Önümüzdeki senelerde ilerleme nispet­leri daha da artacak, pek yakında bu topraklar hür ve müreffeh vatandaşla­rın vatanı olacaktır. İç emniyetimiz ve hürriyetlerimiz, mazi ile kıyas kabul et-miyecek derecelerdedir. Dış emniyeti­miz ise, yakın tarihimizde görülmedik kuvvetli teminat altında bulunmakta­dır. Bütün işlerin iyi gitmekte olduğu­nu esasen bu topluluğunuz ve göster­diğiniz hararetli kabul de teyid etmek­tedir.

Türk vatanının arzettiği bu refab. veri­ci manzaraya rağmen şurasını teessür­le ifade edeyim ki, rejim meselesinden, muhalefetten ve iktidardan bugün acı bir lisanla bahsetmek mecburiyetinde­yim, iktidarda bulundukları müddetçe ekmeğinize, hürriyetlerinize ve reyleri­nize haciz koymuş olan insanlar, bugün memleketimizin arzettiği bu çok müsait manzara karşısında memnun olacak yer­de her gün yeni yeni şayialar çıkarmak, dedikodular yaratmak suretiyle huzuru­muzu, manevî asayişimizi bozmaya ça­lışmaktadırlar. İktidarı aldığımızdanberi acaba bu memlekette sevinilecek bir tek hâdise de cereyan etmemiş midir? İhtirasın derecesine bakınız ki, memle­kette sevinilecek bunca hâdiseler mev­cutken, sevinmek şöyle dursun, bunlar­dan bir tanesini bile alıp ifade edemi­yorlar.

En kötü ithamlar karşısında bulundu­ğumuzu sizler de görüyorsunuz. Şimdi, kısa zamandanberi de yeni bir parola uçurulmak isteniyor: Memlekette siyasî emniyet yokmuş... İzmirde söylenen bîr nutukta, siyasî emniyetin mevcut olma­dığı hakkındaki sözler, bu memlekette zulmün hüküm sürdüğü derecesine gö­türüldü ve ölçüsüz hudutlara varıldı. Bu bühtanların yarattığı aksülâmeller üze­rine vaziyet biraz sükûnet bulmuş gö­rünürken, anlaşılan, yeni bir emirle, yenidenaynıvaveylabaşlamıştır.

Bu memlekette siyasî emniyetin mev­cut olduğundan hiç kimsenin şöphe et­memesi lâzımgelir. Fert ve şahıs olarak hak ve hürriyetlerimize nasıl sahipsek, cemiyet ve siyasî parti olarak da hak ve hürriyetlerimizden, faaliyet serbes­timizden o derece mutmain olmamız gerektir. Hak ve hürriyetlerin hacir al­tında bulunduğu devirler artık tarihe karışmıştır. Şimdi fert ve cemiyet olarak bütün bu nimetlerden müstefit ol­mak hakkına bol bol sabip bulunmak­tayız.

Siyasî emniyet bulunmadığı bühtanları etrafında çıkarılmak istenen bütün gü­rültüler, huzurumuzu bozmaya matuf­tur. Bu dünyanın üstü bizim işimize yaramadı, belki altı bizim için daha iyi­dir ve bundan kendi hesabımıza daha iyi neticeler çıkar, düşüncesiyle yapıl­maktadır. Bir devlet düşkünü haleti ru-hiyesi içinde her şeyi kara görmek, memleketin ikbalinden memnun olma­mak acınacak bir keyfiyettir.

Tekrar ediyorum, dünü arzulatacak hiç­bir eksiğimiz mevcut değildir. Şurasını da söylemek lâzımgelir ki, siyasî em­niyet yoktur derken, vatandaş hak ve hürriyetlerinin, dünün vatandaş hak ve hürriyetlerinin en kuvvetli teminatını söz ve basın hürriyeti teşkil ettiğini u-nutuyorlar. Söz ve basın hürriyetinin bugün ne derecelere kadar emniyet al­tında bulunduğunu, hattâ başıboş dene­cek merhalelere kadar ileri götürülmüş olduğunu, sizler takdir edecek vaziyet­tesiniz. Hürriyetsizlikten, siyasî emniye­tin mevcut olmayışından bahsedenle­rin, bütün hürriyetleri nasıl kötüye kullandıkları meydandadır. Halbuki hürriyete sahip olmak, başkalarının hürriyeti üzerine tazyik yaparak şeref ve haysiyetlerine tecavüz hürriyeti de­ğildir. Bu halin, günün birinde kötü neticeler doğurması düşünülebilir. Bu gibi hâdiselerin önüne geçmek, bir gün cemiyetin elbette vazifesini teşkil ede­cektir.

Hürriyetsizlikten ve emniyetsizlikten bu hürriyetleri ve emniyetleri bu derecede kötüye kullananlar, maalesef istikbale matuf kötü âdetlerin tohumlarını at­makta olduklarını düşünmüyorlar. Böy­lece teessüs edebilecek an'anelerin u-zun senelere hâkim olabileceğini akla getiremiyorlar. Her gün yapılmakta o-lan neşriyatı görüyorsunuz. Hiçbir hu­dut tanımayan küfürlere kadar gidil­mektedir. Bütün vatan sathında yapılan serbest seçimlerle milletin muhabbet ve itimadını kazanmış olmak ve mem­leket idaresi gibi en ağır mesuliyetti ve o derece şerefli bir vazife deruhte etmek, sabahtan akşama kadar sövülüp sayılmaya maruz kalmayı, durmadan tahkir ve terzil olunmayı icabettirmese gerektir. Söz ve basın hürriyetine da­yanarak nâçiz şahıslarımızı bu derece âdi söz ve cümlelerle sövüp sayanların,

öteyandanhürriyetsizliktenbahset­melerine cidden akıl ermiyor.

Bir zamanlar bu memlekette hükümet aleyhine konuşmak, hürriyet lehinde mütalea beyan etmek, büyük fedakâr­lık teşkil eder, türlü türlü akıbetlere peşinen katlanmayı icabettirdi. Bugün sövüp sayanlar, en küçük bir tehdit al-, tında dahi değildirler. Şimdiye kadar bütün yaptıklarının yanlarına kalmış olduğunu, bu sözlerimin delili olarak gösterebilirim. Hürriyetin bu kadar u-cuz olduğu bir zamanda, başkalarının hürriyet ve haysiyetlerini rencide et­mek bir kahramanlık değildir. Kahra­manlık, hürriyeti tahkir şöyle dursun, hükümete karşı kaşlarını biraz çatma­nın bile mümkün olmadığı zamanlarda idi. Halbuki bugün sövüp sayanların her birisi, kendi zulümlerince güya bi­rer kahramandırlar. Bilmiyorlar ki, kü­für etmekle ancak içlerindeki ıstırabı teselliye uğraşmaktadırlar. Bunlara ve­rilecek en büyük ceza, kendilerini bu kin ve ihtirasları ile başbaşa bırak­maktan ibaret olurdu. Ancak, demokra­simizin en kötü mücadele an'aneleri ü-zerine kurulmasına, cemiyetimizde sevi^ yesiz muaşeret âdap ve ahlâkının yer­leşmesine ve vatandaşlar arasında dö-vülmeğe kadar gidebilecek bir sövüşme edebiyatının her gün biraz daha te­kemmül etmesine karşı seyirci kalma­nın memleket menfaatlerine ne derece­ye kadar uygun olabileceği de, üzerin­de durulmaya değer bir mesele teşkil eder.

Bu memlekette bugün mevcut hürriyeti hiçbir zaman idrâk etmiş değilizdir. Hürriyetin bu derecesi, birçok başka demokratik memleketlerde mevcut, de­ğildir. Buna rağmen, hükümetimize fi­ilî hükümet diyorlar. Sanki hukukî e-saslara dayanarak değil de, bir kuvvet darbesi ile iş başına gelmiş bir hükü­mettir. Bunları gazetelerde görüyor ve okuyorsunuz. Bunların hepsi, acaba zi­hinleri teşvik etmek mümkün müdür diye söylenmektedir. Herkes biliyor ki, bugün vazife başındaki hükümetiniz, memleketimizin hiçbir zaman görmedi­ği bir derecede meşruiyete dayanan bir hükümettir. Milletin serbest reyi ile iş basma gelmiştir ve Türk milleti namma kendisini murakabe etmekte olan Bü­yük Millet Meclisinin en sıkı muraka­besi altında vazife görmektedir. İşleri­miz, herkesin gözü Önünde, apaçık ce­reyan ediyor. Bu sövüp saymalar böyle

image003.gifimage004.gifdevam edecek mi? Bu gibi savletlere karşt iktidarın, hükümetin, partimizin ve şahıslarımızın şeref ve haysiyetleri­mizi korumak vazifesinden daha mü­him olarak, bu tahrik ve tahkirlerin yakın bir âtide memleket için bir si­yasî istikrar meselesi haline gelebilece­ğini de hatırdan çıkarmamak İcabeder. Bugün hürriyet adına irtikâp olunan, şeref ve haysiyetlerimiz kadar hürriyet­lerimizi de baskı altında bulundurmak gayesini güden bu gibi tulumbacı ve külhanbeyi bayağılıklarının sayılamıya-cak kadar çok örneklerinden bazılarını seçerek Türk hâkiminin huzuruna çı­kacağız. Partimiz, şahıslarımız İçin değil, siyasî ahlâk, siyasî istikrar ve bizzat siyasî emniyet adına buna mec­bur kalacağımızı söylemek yerinde olur. Hürriyetleri baskı altında bulundurmak hürriyetini önleyecek tezvirler için, Büyük Millet Meclisinin huzuruna, Türk umumî efkârının huzuruna çıkacağız. Dâvamızı ispat edeceğiz ve bunu temin edeceğiz. Bugünkü vaziyetin devamı vatandaşlar arasında kin ve nefretin hâkim olmasını intaç edecektir ki, bu, cemiyetimiz için hayırlı bir netice do­ğuracak bir keyfiyet değildir. Siyaset sahasında bu kötü itiyatları henüz an'-ane îıaline gelmeden kaldırmak lâ­zımdır.

Bu memlekette bugün mücadele, baş­ka demokratik memleketlerde görül­meyen bir tarzda cereyan etmektedir. Başka memleketlerde mitingler aktedi-lir, fakat partilere sövülmez, komünist matbuatın ötesinde, bizdeki şekilde kı­yasıya, ölesiye bir mücadele mevcut de­ğildir. Biz, fiilî hükümet olmadığımızı ispat mecburiyetinde değiliz. Bunu söy-üyenler, kötü niyetliinsanlardır. Yıl­larca memleketi meşruiyete dayanmıyan fiilî bir hükümet halinde idare edenle­rin, bugün bizlere bu bühtanı ileri sür­meleri, insafsızlığın en büyüğüdür. Hal­buki bugün asıl mesele, bizzat muhale­fetin durumundadır. Dünün tek parti idaresinin şampiyonları, bir gün iktidar; kaybedince, kılıç altında iman değişti­ren insanlar gibi, millet iradesinin dar­besi altında bugün yaşayabilmek im­kânını, ancak dün söylediklerini, inan­dıklarını ve tatbik ettiklerini inkâr yo­lunda bulmuşlar ve birdenbire hürriyet "havarisi kesilmişlerdir. Dünün istibdat idaresinin başında bulunan millî şefi ile çok partili demokrasi rejiminin mu­halefet partisi teşekkül edemez. Bize yok yere zulüm isnat ettiği için ben de

tereddütsüzce söylüyorum, dünün zalimi bugünün hürriyet müdafii haline gele­mez.

Esefle kaydedeyim ki, bu istihaleleri geçirmek mecburiyetinde kaldık. Tek parti rejiminden çok partili rejime, ta-hahkümden millet iradesine geçilince, başka memleketlerde esaslı tasfiyeler yapılır. Eski istibdat ve tahakküm dev­rinin bütün rüsub ve bakayası, o inkı-I lâbm tahakkuku ile ortadan silinir. Biz Demokrat Parti olarak Türk milletine bir devri sabık yaratmıyacağımızı vaad ettik ve bu vaadimizde sebat ettik. Dü-; nün tek parti rejimi şampiyonları da < ileri götürülen bu müsamahamızı fena-- ya kullandılar. Eğer bir kabahat varsa bundadır. Düne kadar milletin hak ve hürriyetlerini hacir altına alarak. tek basma memleketi istediği gibi idare et­miş olanlar, büyük inkılâbın tahakkuku ile, ben başka devrin adamıyım, senin devrin başka bir devirdir diyerek o partiyi lâğvedebilir ve vatandaşlara ser­bestçe parti kurmak hakkı verilmiye-bilirdi. Bunlar büyük inkılâplarda gö­rülmüş şeylerdir. Hiçbir zaman meşru oimamış, hattâ 1946 da millet iradesini alenen çiğnemiş olan bir insanın ve o-nunla birlikte hareket etmiş olan bazı insanların, millî iradenin temsilcisi ola­rak bugün millet huzuruna çıkmasına tahammül edilmemeliydi. Fakat hâdise­lerin böyle tecelli etmesine rağmen. biz yaptığımızdan, bu müsamaha yolun­da yürüdüğümüzden nadim değiliz. Biz, yolumuzun doğruluğundan o derece e-miniz ki, bütün bu sataşmalar ve hü­cumlar, bizi asla tereddüde sevketmi-yor, hak bildiğimiz yolda, milletin hiz­metinde, başımız yukarıda, büyük bir iman ve itimatla yürümek azîm ve ka­rarındayız. Bu azim ve kararımız, Türk milletinin teveccüh ve itimadına sahip kaldıkça bir katre dahi eksilmeden de­vam edecektir.»

— İzmir :

Üç gündenberi şehrimizde bulunan Ça­lışma Bakanı Samet Ağaoğlu. bugün de tetkiklerine devam etmiştir. Saat 9 da Tüccar Kulübünde Tezgâhtarlar Sendi­kası. İdare Heyeti ile nakliyeci işveren­leri kabul etmiş ve dileklerini dinlemiş­tir. Bilâhare Bölge Çalışma Müdürlü­ğüne giden Bakan, orada da İnşaat İş­çileri Sendikası ile Fırın İşçileri Sendi­kası başkanlarından izahat almış ve Te­kel İşçileri Sendikası İdare Heyetinin arzusu ile heyeti ayrı bir yerde dinle-

mistir. Saat 10.20 de Bölge Çalışma Mü­dürlüğünden ayrılan Bakan, Şark Sana­yi Fabrikasında ve müteakiben de Pa­muk Mensucat Fabrikasında tetkiklere devam etmişlerdir. Vaktin öğle olması ve işçilerin yemekhanede bulunmasın­dan istifade eden Bakan, yemekhaneye girerek şu hitabede bulunmuştur:

Arkadaşlar,

İki gündür sendikalarınızla temastayım. Bunun için burada sizin dertlerinizi ay­rı ayrı sormaya lüzum görmüyorum. Biz, hayatınızın nasıl geçtiğine vâkıfız. Fakat şunu unutmayın ki, hepiniz bu memleketin çocuklarısınız. Yalnız esna­fın, işçinin ve işverenin kalkınması kâ­fi değildir. Hepimiz birden yükselme­liyiz. Biliyorum, hepinizin ayrı ayrı dertleri vardır, fakat şuna emin olabi­lirsiniz, günler geçtikçe daha müreffeh günlere kavuşacağız.

Bundan sonra Bakan, fabrikadan ayrıl­mış ve Pamuklu Mensucat Fabrikası İs­çileri Sendikası tarafından şerefine ve­rilen yemeğe icabet etmiştir.

Saat 16 da Altmtaştaki İşçi Sendikaları binasına gelen Bakan, burada sendika­cılar birlikleri tarafından kurulmasına teşebbüs edilen bina meselesine temas­la 170 bin liraya mal olacağı tahmin e-düen bu bina için, 100 bin liranın sen­dika tarafından temin edildiği takdirde bakiye 70 bin liranın da Bakanlık tara­fından tedarik edilebileceğini beyan et­miştir.

Burada da Bakan, sendikacılara hitaben şunları -söylemiştir:

«Arkadaşlar, aşağı yukarı bütün sendi­kacı arkadaşlarınızla konuştum. Şikâ­yetlerinizde umumiyetle haklısınız. İşve­renlerle aranızı çok iyi buldum. Bu ba­na kuvvet veriyor. Sakın olaki, aranıza politika karıştırmayın. Esasen İzmir'de bunu görmüyorum. Bu gelişim ancak bir ziyaret mahiyetinde oldu. İnşallah tek­rar gelişimde sizlerle daha uzun görüş­melerde bulunacağım. Bakan bundan sonra işçinin bugünkü durumunun pek iyi olmadığını söyliye-rek sözlerini şu cümlelerle bitirmiş­tir:

Arkadaşlar,

Binlerce işçiyi temsil ediyorsunuz. Va­zifelerinizden biri de işçilerimize mem­leketin menfaatlerini telkin etmektir. Kıdem tazminatlarına İşçi Sigortalarına

almak mümkün olursa, bir banka kur­mak tasavvurundayız. Bu banka, işçile­rin çok lehine olacaktır.»

Bakan, yarın da şehrimizdeki tetkik ve temaslarına devam edecektir.

—Ankara :

Cumhurbaşkanımız ile Amerika Cum­hurbaşkanlığına seçilmesi münasebetiy­le, General Eisenhower arasında teati edilen mesajların metinleri aşağıdadır:

Yüksek şahsiyet ve meziyetlerinizi ya­kından bilen Türk milleti gibi ben de, AmerikanmilletitarafındanBaşkan

seçilmiş olmanızdan duyduğum samimî memnuniyetlesizi tebrik ederim.

Memleketinizin hudutlarını çok aşan ge­niş ve bütün hür dünyanın ümitlerini üzerinde toplayan şerefli vazifenizi ele aldığınız zaman, bunu, herkesçe bilinen büyük görüş ve dirayetinizle memleke­tinizin ve onunla mukadderat birliği yapan hür memleketlerin ve müşterek emniyetin nef'ine olarak başaracağınıza kaniim.

Celâl Bayar

Samimî tebrik mesajınız beni son de­rece mütehassis etti. Başkan sıfatiyle, iki memleketimiz arasındaki dostluğu, sulhperver bir dünyanın çerçevesi için­de inkişaf ettirmeğe daimî surette gayret edeceğim.

D. D. Eisenhower

—Ankara:

Cumhurbaşkanımız ileAmerika Cum­hurbaşkanı Mr. Hary S. Truman arasın­da teati edilen mesajların metinleri a-şağıdadır:

Uzun senelerdenberi şeref ve tam bir muvaffakiyetle ifa ettiğiniz yüksek vazifeden ayrılmak üzere bulunduğunuz şu sıralarda size, dünyanın emniyet ve refahı ve Amerikan - Türk dostluğunun faal bir şekilde inkişafı için sarfettiği-niz muazzam mesaiden dolayı hararetle teşekkür ekmeyi, ifası lâzımgelen bir vazife bilirim.

Hür memleketlerle birlikte sizinle dün­yanın sulh, emniyet ve kalkınması için çalışmak fırsatını bulduğumuzdan dola­yı müftehiriz. Türk milleti, bundan hudutsuzmemnunlukduymaktadır.

Yaptığınız büyük eser, tarihte ismini­ze bağlı kalacaktır ve biz Türkler, sizi,

unutulmaz büyük bir şahsiyet olarak her zaman hürmetle anmakta devam e-deceğiz.

Celâl Bayar

Sayın. Cumhurbaşkanı,

Amerika Cumhurbaşkanı bulunduğum müddet zarfında Türkiye ve Amerika a-rasındaki münasebatm inkişafından mü­tevellit memnuniyetinizi bildiren sami­mî ve dostane mektubunuzdan dolayı en. derinteşekkürlerimiarzederim.

Vazifemden ayrılacağım zaman yaklaş­tıkça, müşterek dünya sulhu gayelerini takip eden Türkiye ve Amerika arasın­da böyle sıkı ve alrenktar bir dostluğun teessüs etmiş olduğunu görmek, benim için derin bir memnuniyet kaynağı ol­maktadır. Milletlerimizin bağlı bulun­dukları ideallerden mülhem hükümet siyasetlerine istinat eden ve Türkler ve Amerikalılar arasındaki sıkı ve şahsî münasebat ile de takviye olunan bu bir­liğin yalnız memleketlerimizin değil, aynı zamanda bütün hür milletlerin de daima nef'ineolacağına kaniim.

Kendine güvenen Hür Türk milleti­nin Başkanlığı gibi büyük vazifenizde daima muvaffak olmanız hakkındaki en iyi dileklerimin kabulünü rica ede­rim. Liderliğiniz altında Türkiyenin, Dünyanın büyük milletleri arasındaki yüksek mukadderatına erişeceğine emi­nim. Enderinhürmetlerimle Harry S. Truman

14 Aralık1952

Demokrat Parti İl Kongresi, bugün Ba­lıkesir İl Başkam Sırrı Yırcalı'nm baş­kanlığında toplanmış, İl İdare Kurulu raporu üzerinde görüşülmesini, dilekle­rin ileri sürülmesini ve yeni il idare kurulunun seçilmesini müteakip geç vakit sona ermiştir.

Başbakan Adnan Menderes, öğleden son­ra kongrede bulunmuştur. Delegelerin ve dinleyicilerin coşkun tezahüratiyle karşılanan Başbakan, uzun müddet mü­zakereleri takip etmiş, bu arada dilek­leri dinlemiş ve Bayındırlık Bakanı Ke­mal Zeytinoğlu'nun kendi Bakanlığını ilgilendiren mevzularda iki buçuk se­nelik Demokrat Parti iktidarı zamanın­dayapılanişlerianlatankonuşmasından sonra, 3olu meseleleriyle memle­
ket meseleleri üzerinde sürekli alkış­larla karşılanan bir hitabede bulun­
muştur. Başbakan Adnan Menderes refakatinde­kilerle birlikte, D. P. Bolu İl Kongresi âzalarının ve Belediye meydanını dol­duran Bolu'lu vatandaşların hararetli tezahüratı arasında saat 19.20 de otomo­bille Ankara'ya hareket etmiştir.

— İzmir :

Birkaç gündenberi şehrimizde bulunan Çalışma Bakanı Samed Ağaoğlu, bugün de Turan'daki yağ fabrikasını gezmiş ve fabrika müdüründen muhtelif hu­suslar hakkında malûmat aldıktan son­ra fabrikanın çeşitli tesislerini gezerek tetkiklerde bulunmuştur. Bu tetkikleri­ni bitirdikten sonra Bakan, işçi mümes­silini dinlemek üzere fabrikanın müdü­riyet binasına gelerek mümessillerden işçilerin dilek ve şikâyetlerini dinlemiş­tir.

Bakan, Turan fabrikasmdaki tetkikleri­ni müteakip saat 18 da Alsancak'taki Tekel Sigara Fabrikasına gelmiş ve bu­rada kendisini bekliyen sendikacılarla konuşarak dert ve şikâyetlerini dinle­dikten sonra şunları söylemiştir: «Arkadaşlar, işçilerle iki buçuk gündür daimî bir temas halindeyim. Gördüm ki İş Kanununu gayet iyi anlamışsınız. îz-mirde say ile sermaye tam bir ahenk i-çindedir. İsteklerinizin birçoğunun ye­rinde olduğunu müteaddit defalar söy­ledim. Bu yerinde olan isteklerinizin hemen hepsi tahakkuk edecektir diye­mem. Aralarında öyleleri vardır ki, ya-t pılmalan için evvelâ kanun çıkarmak lâzımdır. Bu ise, bir zaman meselesi­dir. Öyleleri vardır ki, paraya müte­vakkıftır. Parayı buldukça yapacağız. Şunu da söyliyeyim ki, önümüzdeki mart'm 1 inden itibaren işçi ailelerinin de poliklinik tedavisine başlanacaktır. Biz, yapılması mümkün olan işleri za­manında yapıyoruz. İstanbul'da bulun­duğum sırada Üniversitede bir işçi ens­titüsünün kurulması hususunda Rektör­le anlaştım. Yaş haddi yerine çalışma müddetini esas olarak kabul edeceğiz. Büyük işçi hastahanesinin inşasına bir an evvel başlanacaktır. Siz burada hepiniz sendikacısınız ve en az 40 bin işçiyi temsil ediyorsunuz. Arkadaşlarınıza söylediklerimi doğru ve yanlış anlatabi­lirsiniz.Fakatşunudaunutmayınki,

siz aynı zamanda millî bir vazife de görmektesiniz. Sendikacılar işlerini da­ima sağlam tutmalıdır. Bu ise, memle­ketin menfaatinedir. Ben sizleri eski­den, iktidara gelmeden evvel de tanı­yordum. O zamanlar politikadan bahse­diyordum. Fakat şu son iki buçuk gün içinde dikkat ettinizse ağzımdan bir tek politik kelime çıkmamıştır. Siz de poli­tika üzerinde konuşmuş değilsiniz. Bun­dan dolayı memnunum. Şahsî hayati-tınızda hangi partiden olursanız olun, fakat sendikacılığa politika karıştırma­yın. Bu defalık bu kadarla sizlere veda etmek istiyorum. Allahaısmarladık ar­kadaşlar.»

Bakan bu sözlerini müteakip sendikacı­ların birer birer ellerini sıkmış, Sigara Fabrikasından çıkarak Tüccar Kulü­bünde İşçi Sigortaları doktorlarının şe­refine verdikleri çaya gitmiştir. Bakan yarın sabah saat 9 da işçiler a-rasında tetkiklerde bulunmak üzere Tuzla'ya hareket edecektir.

15 Aralık1952

— Mersin :

İçel, Seyhan, Hatay, Samsun, Antalya, Ankara ve diğer bölgelerden intihap edilmiş olan 500 den fazla mütehassıs delegenin iştirakiyle Türkiye Birinci Narenciye Kongresi, Mersin Kız Sanat Enstitüsü salonunda bugün saat 10 da Tarım Bakanı Nedim Ökmen tarafından açılmıştır.

İçel, Seyhan, Antalya ve Denizli millet­vekillerinden bir kısmı ve Valinin de hazır bulundukları kongreyi veciz bir konuşma ile açan Nedim Ökmen, uzun bir mesai neticesinde programı hazırla­nan bu hayırlı teşebbüsün memleket ölçüsündeki ehemmiyetine işaret ede­rek demiştir ki:

«Tabiî şartlardan başlıyarak yetiştirme, mücadele, ıslah, hasat, satış, hattâ bu işin sanayime kadar bütün meseleler bu kongrede incelenecek ve kararlara varı­lacaktır.»

Ziraî faaliyetimizin her şubesinde oldu­ğu gibi, narenciye mevzuunda da esas itibariyle üç mesele ile karşüaşüd'-ğmı belirten Bakan, araştırma faaliyeti, müs­tahsilin çalışması, müstahsiller arasın­daki münasebetlere dair müşahede ve fikirlerini izah etmiştir.

BundansonraBakan:

«Hedefe en kısa yoldan ulaştıracak bir çalışma sistemi takip etmek mecburiye­tindeyiz» diyerek, çalışmaları, tatbikat­ta hemen kıymetlendirebilecek aktüel mevzular üzerinde teksif etmenin lüzu­muna dikkati çekmiş, ilmî ve teknik usullere göre yapılmayan tatbikatın ke­miyet ve keyfiyet bakımından randıma­nı nasıl düşürdüğünü misallerler belirt­miştir.

Mücadele ve kıymetlendirme mevzuun­da şahsî teşebbüsün kifayetsizliğine de temas eden Tarım Bakanı, ferdî kabili­yetlerin birçok işleri gerçekleştirme cephesinden çok kıymetli rolleri bulu­nan kooperatiflerin ehemmiyetini be­lirtmiş, bu teşekküllerin ferdî teşebbüs­leri tesis, bakım, yetiştirme ve amba­laj işlerinde daha rasyonel usuller da­hilinde çalışmaya teşvik edeceğini bü­tün vuzuhu ile izah etmiştir.

Yerli ve yabancı araştırma yolu ile el­de edilen ilmî neticeleri tatbikata inti­kal ettirmek için bütün imkânları kul­lanmak zorunda olduğumuzu söyleyen Nedim Ökmen, vatandaşlarımızı yeni tarım sistemlerine alıştırmak maksa-diyle birçok yerlerde teknik kurslar a-çıldığmı kaydetmiş, merkezde faaliyete geçen enformasyon kurslarının da tek­nik elemanlar hazırladığını sözlerine katmış ve şöyle devam etmiştir:

«İcabeden vasıta ve âletlerle teknik ta­rım teşkilâtımızı ve diğer müesseseleri­mizi teçhiz etme yolundayız. Bo işde muvaffakiyet, her şeyden evvel bu mev­zuu benimsemek ve vatandaşla her za­man başbaşa, yanyana olabilmekle müm­kündür. Hangi mevzu olursa olsun tet­kik ve münakaşa edilirken, uzun sene­lerin tecrübelerinden edinilmiş kanaat­lerden şu veya bu sebeple fedakârlık yapılmamalıdır. Kanaatler, bütün esba­bı mueipleriyle ortaya dökülmeli, fikir­ler çarpışmalı, neticede ancak hakikate uygun kanaatler karar halinde tecelli etmelidir. Bu neticenin elde edilebilme­si için de her fikrin tetkike ve müna­kaşaya lâyık olduğu kabul edilmeli­dir.

Tarım Bakanlığı camiasını teşkil eden muhtelif ihtisas mensubu arkadaşlarım, bütün varhklariyle Türk çiftçisinin da­ima yanmda ve emrindedir. İktisadî bünyesinin temelini geniş manasiyle zi-raate istinat ettirmek mecburiyetinde olan memleketimizin bugün eriştiği kal­kınma merhalesini yarın, fersah fersah

image005.gifgeride bırakacağımıza hiçbirimizin şüp­hesi yoktur. Teşkilâtımızın bilgi ve tec­rübesi, Türk çiftçisinin alınteriyle bir­leştiği müddetçe ve o almterinin her damlası lâyık olduğu şekilde kıymet-lendikçe hakkımız olan refah ve saadet seviyesine ulaşacağımız günlerin çok yakın olduğunda asla tereddüdümüz yoktur.»

— Ankara :

952 yılı ziraî İstihsal tahmini hakkında İstatistik Genel Müdürlüğünden aşağı­daki malûmat verilmiştir:

«1952 ziraî istihsal tahmini, İstatistik Genel Müdürlüğü Tarım İstatistikleri Müdürü ile Tarım Bakanlığı Ekonomi Şubesi Müdürü ve Ekonomi ve Ticaret Bakanlığı Dış Ticaret Müşavirlerinden terekküp eden üç kişilik «Mahsul Tah­min Komitesi» nin müşterek görüşü ile il ve ilçe ziraat teşkilâtından alman ma­lûmata göre ha2irlanmış bulunmakta­dır: Yıllardan beri tatbik edilmekte o-lan bu usul 1952 de çeşitli anket ve mahallî araştırmalar yapılarak ziraat teşkilâtından otomatik olarak gelen ce­vapları kontrol ve tashih etmek sure­tiyle İslah edilmiştir.

Mayıs aymda yurdun her tarafına ser­pilmiş olan 500 koy ve 3.000 aile nez-dinde ilkbahar hububat ekiliş durumu anketi, haziran ayında Tarım Bakanlığı ile İstatistik Genel Müdürlüğü, Toprak Mahsulleri Ofisi ve Ziraat Bankasının mütehassıslarından mürekkep yedi he­yet vasıtasiyle hububat bölgeleri mah­sul gelişme durumu tetkikiyle, tem­muz aymda posta ile haberleşme sure­tiyle ve son olarak da kasım aymda 1000 köy ve 6000 aile nezdinde tatbik edilen sonbahar ziraat naketi neticele­rine dayanılarak gerekli kontrol ve tashihlerin yapılması kabil olmuştur. Sonbahar anketinin arkası alınınca bu­günkü tahminleri tâdil eden yeni bir istihsal tahmin cetvelinin yayınlanma­sına çalışılacaktır.

Bu yılın hububat ekilisi 9.910.000 hek­tar olarak tahmin edilmiştir. Bu miktar Cumhuriyet devrinde en yüksek ekim sahasına erişilen 1951 yılma nazaran % 12 ve 1950 yılma nazaran ise %20 bir artış ifade etmektedir. Buna naza­ran son iki yıl içinde istihsal sahası beşte bir nispetinde genişletilmiş bu­lunmaktadır.

İstihsaldekiartış,randımanlarınyük-


selmesi neticesinde, ekiliş sahasındaki gelişmeden çok fazla olmuştur. Hubu­bat istihsali 7.800.000 tondan son iki yıl içinde sırasiyle 10.700.000 ton ile 12.300.000 tona çıkarak 1950 ye naza­ran geçen sene % 38 ve bu yıl ise % 48 kadar bir artış kaydetmiştir. Buğday is­tihsali 1950 de 3.872.000 ton iken 1951 de 5.600.000 tona çıkmış ve bu sene ise 6.500.000 ton olarak tahmin edilmiştir. Geçen yılın, 1950 ye nazaran artısı % 45 iken bu yılın artışı % 68 i bulmuş­tur. Nohut ve mercimek gibi bakliyat ile pamuk istihsalinde son yıl içinde % 15 nispetinde bir artış olmuştur. Pata­tes istihsalindeki artış ise bir yü için­de % 30 u bulmuştur.

Ziraî istihsalâtımızda son iki sene için­de beliren artışı basit bir endeks hesa­biyle kısa ve açık bir şekilde ifade et­mek de mümkündür. Bu maksatla 1950,

ve1952 yıllarındaki istihsal mik­tarlarını çiftçi eline son yıld.a(eylül

de)geçenortalamafiatlarla kıy­metlendirmek kâfi gelir. Böylece yapı­lan bir hesap neticesinde hububat, bak­liyat,hayvanyemlerivesınaînebat­lardan elde ele alınmış bulunan 26 sı­nınistihsalini sonfiatlarlakıymetlen­dirince tarla mahsulleri istihsal kıyme­ti (tütün ve yağlı tohumlar hariç) 1950yılında 2 milyar 700 milyon lira,1951 de3milyar600milyonlira ve1952de ise 4 milyar 130.milyon lirayı bulur
kibuda,1950ziraîistihsalâtımızmkıymeti100addedildiğitakdirde1951de % 34 bir artış olduğunu ve 1952 deise% 54gibiküçümsenemiyeceke^hemmiyetli birartışa varıldığınıifade eder.»

— İzmir:

Dört gündenberi İzmirde Bakanlığını a-lâkadar eden konular üzerinde tetkik­lerde bulunan Çalışma Bakanı Samed Ağaoğlu, bugün bir basm toplantısı ter­tip etmiştir.

Basm mensupları tarafından sorulan muhtelif sualleri cevaplandıran Bakan, ezcümleşunlarısöylemiştir:

«Zonguldak ve İstanbul'dan sonra en mühim sanayi merkezi olan İzmir'e ge­lerek işçilerle ve işverenlerle temas et­mek, çalışma yerlerinin şartlarını gör­mek elbetteki lâzımdır. Dört gün İz­mir'de işçilerle, işçi mümessilleri ile ve sendikacılarla konuştum. Birçok iş­yerlerini gördüm. İşverenlerle ve. Sana yi odası mensuplariyle konuştum. Bu temaslarım ve tetkiklerimin bana ver­diği fikirler ve ilhamlar vardır. Evvelâ bir müşahedemi çok vazıh olarak be­lirtmek isterim. İşverenlerle işçiler a-rasmda gördüğüm hakikî tesanüt man­zarası çok memnuniyet vericidir. Her İki taraf, millî istihsalin birbirine mut­lak surette bağlı olması lâzım gelen unsurları olduklarını, memleket içtimaî ve iktisadî hayatının bu unsurları ara­sında maddî olduğu kadar manevî bir ahenkle gelişebileceğini idrâk etmiş va­ziyettedirler. Vakıanın böyle olduğunun en büyük delilini gerek İş Kanunu, ge­rek işçi sigortaları mevzuunda, gerek­se işçi hayatının yükselmesi hususunda işçi ve işverenlerin benden aynı şeyleri istemiş olmalarıdır. Fikirler arasında bu kadar mutabakat olması, arzettiğim tesanüdün çok kuvvetli delilidir. Bun­dan başka memleketimizde ilk defa ola­rak ve yalnız işverenlerle işçilerin a-rasında kendi teşebbüsleri ile müşterek iş mukavelesinin yapılması hususunda karara vardıklarını gördüm. Bu karar, söylediğim tesanüdün ikinci bir delili­dir. Bu vaziyeti Zonguldak ve İstanbul'­da da tesbit etmiş olduğumu ilâve et­mek isterim. Tetkiklerim neticesinde işçiler ve işverenlerle çok büyük bir kısmında mutabık olarak aldığımız ve almak kararma varmak için derhal e-tüdlerine başlıyacağımız hususlardan bazılarını kısaca söyliyelim. Biliyorsunuz ki İzmir'e gelmeden önce İstanbul ve Zonguldak'ta işçi ailelerinin poliklinik tedavilerinin İşçi Sigortaları Kurumunda deruhte edilmesi kararma varılmıştı. Takriben 250 bin vatandaşı alâkadar eden bu tatbikat 1 mart 1953 de başlayacaktır. Yine bir kısım sanayi merkezlerimizde işçilerimiz arasında çok görülen diş hastalıklarının tedavi­sine yardım olmak üzere maliyet fiati üzerinden diş protezlerinin yapılması sağlanacaktır. Havzada çalışan işçileri­mizden takriben her yıl vasati olarak 500 işçimiz madende çalışamaz raporu ile işden çıkarılmaktadır. Fakat kanu­nun tâyin ettiği müddet dolmadığı za­man primlerinin iadesi mümkün olma­maktadır. Kanunun bu boşluğunu telâ­fi etmek üzere bu 500 işçimizin primle­rinin kendilerine iadesi suretiyle yar­dım yapılmasına karar verilmiştir. İşçi Sigortalan Kanununda bilhassa şu hu­susların temin edilmesi için tadilât yap­mak bahis mevzuudur: 1 — Ağırişlerdevebilhassamadenlerde çalışan işçilerimizin yaş haddini bugünkü dereceden daha aşağı indir­mek,

— Evlenecek işçi kızlarımızın vermişolduklarıİhtiyarlıkSigortasıprimleri­nin kanunen mecburî olan 5 sene dol­madandahaevvelödenmesinimuhte­lif bakımlardan yerinde buluyorum. Bumüddeti üç seneye indirme yolundayız,

— Bugünkanun,işçilerimizinmalu­len takaüdiyesini ancak 25 sene hizmetve50yaşınıdoldurmaşartlarınabağ­lamış bulunmaktadır. Buşartı teke ir­ca ederek yaş kaydına bakmaksızın 25yılıdoldurmaklâzımgeldiğişeklindetashihiçingereklitedbirlerialacağız.Hattâ 14 sene hizmetten sonra dahi ma­lûl duruma düşen işçilerimize de mah­dut bir mikdar aylık bağlanması çarele­riniarayacağız.Hâlenmaluliyethak­kındanfaydalanabilmekiçindiğerşartları yerine getirse dahi işçinin hiç­ bir işde çahşamıyacak duruma düşmüşbulunması kaydı vardır. Bu hüküm ye­
rine,işkudretini yüzde75 nispetindekaybetmiş olmayı kabul eden bir hük­münkonulmasınıdüşünüyorum.İşçile­rimizin en mühim sosyaldâvalarındanbiriniteşkiledenişçi evleri inşası üzerindeşimdilik5vilâyetimizde(bun­lar arasında İzmir de vardır)4 bin evin inşası kararma varılmıştır. Bundanbaşka işçi yapı kooperatifleri kurulma­sı ve bu kooperatiflerin muvaffakiyeti­ni temin için elden geleni yapmak ka­
rarındayız.

İş Kanununda düşündüğüm tâdillerin başında, iş ihtilâflarının halline dair hükümler gelmektedir. Bu hakem kurul­ları, münhasıran memurlardan mürek­kep heyetlerdir. Bu vaziyet, dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Binaenaleyh ha­kem kurullarını işçi ve işveren mümes­sillerinden ve bîr hâkimin veya herhan­gi başka birinin reisliğinde teşekkül et­miş kurullar haline getirmek lâzım ol­duğu kanaatindeyim. Kanunda, bu yol­da tadilât yapılacaktır, Bundan başka iş ihtilâflarının hailinde çok müessir o-lan psikolojik sebepleri gozönünde tu­tarak, tarafları hakem kuruluna götür­meden evvel uzlaştırmaya çalışmanın yerinde olacağı kanaatindeyiz, bunun için de yine işveren ve işçi mümessil­lerinden mürekkep uzlaştırma komis­yonları ihdasını lüzumlu görüyoruz. İş­çi Sigortaları sıhhî tesislerinin, istişa-rî mahiyette olsa dahi, işveren ve işçi­lerdenmürekkepmahallîkomisyonlar tarafından umumî sağlık sigortalarının tatbik edildiği merkezlerde murakabesi için istişarî komiteler kurmak kararın­dayız. İşçi hasta yatak adedini çoğalt­mak, dispanser ve sağlık istasyonlarım en faydalı bir şekilde tesis etmek yo­lundaki gayretler hızla devam etmekte­dir.»

Çalışma Bakanı İstanbul ve İzmir'de iş­çiler için kurulmakta olan hastahane-ler ve sanatoryumlar hakkında mufas­sal izahat verdikten sonra işçi ve işve­ren münasebetleri hakkında etiidler i-lerledikçe her iki tarafın menfaatine olarak yeni tedbirler alınacağına işaret etmiş, İşçi Sendikaları salâhiyetlerinin arttırılması lüzumu üzerinde durmuş, sendika idarecilerinin vazife ve mes'u-liyetlerini belirttikten sonra İstanbul Ü-niversitesinde işçi meseleleri Üzerinde çalışacak bir enstitünün kurulmak Üze­rebulunduğunu bildirmiştir.

Bundan sonra Bakan, işçilerin meslekî bilgileri üzerinde durarak faydalı ma­lûmatı muhtevi broşürler dağıtmak, iş yerlerinde filmler göstermek, mümkün olan yerlerde kurslar açtırmak kararın­daolduğunusöylemiştir.

16 Aralık1952

— Ankara :

Kurulacak ve kurulmakta olan şeker fabrikaları hakkında kendisinden malû­mat rica ettiğimiz Türkiye Şeker Fabri­kaları Şirketi Genel Müdürü Baha Te-kant, arkadaşımıza aşağıdaki beyanatta bulunmuştur:

«Dört ay evvel gazetelerde ilân suretiyle eksiltmeye konulmuş olan Amasya ve Konya Şeker Fabrikaları için dört grup teklifler yapmış ve bunlar arasında en müsait şartlar dermeyan eden (Arge) adlı Alman grupuna her iki fabrikanın ihalesi dün akşam geç vakit kararlaştı­rılmıştır.

Her iki fabrikanın önümüzdeki mayıs 1953 sonlarına doğru temellerinin atıl­ması için hazırlıklara başlanmıştır. Bu fabrikalar günde iki bin ton pancar iş­leme kapasitesinde olacak ve normal bir kampanya devresinde her biri 30 bin ton kadar şeker yapacaktır.

Pancar ziraatine yeni başlayacak olan Konya ili bölgelerine, Türkiye Şeker Fabrikaları AnonimŞirketi tarafından

tam kadrolu bir ziraat teşkilâtı şimdi­den gönderilmiştir.

Bu iki fabrikanın da ihalesiyle son iki sene içinde Üç yeni şeker fabrikasının tesisi teşebbüsüne geçilmiş bulunul­maktadır.

Bunlardan Adapazarı Şeker Fabrikası ilk deneme kampanyasını eylül 1953 de. Amasya ve Konya Şeker Fabrikaları da 1954 te yapacaklardır.

Son iki sene memleket şeker istihlâki 50 bin ton artmış ve senede 175 bin tona yükselmiştir. Bilhassa köylü ve orta halli halkımızın satın alma kabili­yetinin arttığına en kuvvetli bir işaret olan bu istihlâk seyri devam edeceğine göre, birkaç sene içinde 200 bin tonluk bir hedefe varılacağına şüphe kalma­mıştır.

Yeni kurulmakta olan şeker fabrikala­rımız bu artışı tamamen karşılayacak­ları gibi, yeni faaliyet bölgelerinde pancar ziraatinin yayılması ve eski fabrikaların bölgelerinde ekim tahdidi­nin kaldırılması suretiyle pancar zira­atinin bir iktisadî kalkınma faktörü o-larak tesislerinin genişlemesine âmil o-lacaklardır.

Kütahya'da da kurulacak olan şeker fab­rikası için hazırlıklar başlamıştır. Fab­rikanın yeri tesbit edilmiş, plânlan ve şartnameleri hazırlanmıştır. Yakın za­manda Kütahya Şeker Fabrikası Ano­nim Şirketi de Kütahya halkının, çiftçi­lerinin ve millî bankalarımızın iştira­kiyle kurularak faalivete geçirilecektir. Bu teşebbüslerde bilhassa memleketi­miz için iftihar edilecek cihet, Amasya Şeker Fabrikası Anonim Şirketi serma­yesinin tamamen hususî mahiyette olu­şudur.

Bu şirketin 10 milyon lira sermayesinin 7.5 milyon lirası tamamen çiftçinindir. Çiftçiler, Amasya ve Turhal Pancar E-kicileri İstihsal Kooperatifleri yoliyle bu sermayeye iştirak etmişlerdir. Şir­ketin diğer sermayedarı da, ötedenberi şeker sanayiini çok takdire değer bir iktisadî anlayışla desteklemiş olan, Tür­kiye İş Bankasıdır.

Yeni §eker fabrikalarının memleketi­miz ziraî ve sınaî hayatında çok ehem­miyetli iktisadî hamleler yaratmış ola­cağına şüphe yoktur.

17Aralık1952

— Ankara:

BüyükİslâmmütefekkiriMevlânanm ölümünün 679 uncu yıldönümü münase­betiyle bu akşam saat 18 de Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesinde bir anma tö­reni tertip edilmiştir.

Törende, milletvekillerinden bazıları, profesörler, İran ve Afganistan Büyük­elçileri, Hindistan ve Pakistan Elçiliği erkânı ile kalabalık bir halk topluluğu hazır bulunmuştur.

İlk konuşmayı yapan Tıb Fakültesi pro­fesörlerinden Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk, fikir ve ilim adamı olarak Mev-îânanın insanlık ve insan hakları mev­zuundaki fikirleri etrafında ve mesnevi­leri ile yazış tarzı hakkında izahat ver­miştir.

Müteakiben Nuri Gencosman mesnevi­den parçalar okumuştur.

îvlevlâna'nm ölüm telâkkisi, hakkındaki konuşmadan sonra Üniversiteli iki öğ­renci tarafından Mevlâna'dan türkçe gazeller okunmasını müteakip toplantı sona ermiştir.

19 Aralık1952

— Tekirdağ :

Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Dr. Ekrem Hayri Üstündağ, beraberinde İstanbul Sağlık Müdürü, Heybeliada Verem Hastahanesi Başhekimi ve Nu­mune Hastahanesi Verem Paviyonu Başhekimi bulunduğu halde, bugün İs­tanbul'dan şehrimize gelmiştir. Vali, Çorlu Kaymakamı, Tekirdağ ve Çorlu Belediye Başkanları ve partililer tara­fından karşılanan Bakan, bir müddet Muratlı Bucağında kalarak sağlık işleri İle meşgul olmuş ve Muratlı'da bir sağ­lık merkezi açmak üzere gerekli incele­meleri yapmıştır. Bilâhare Tekirdağa giden Sağlık Bakanı Memleket Hasta-hanesini gezmiş, Öğleden sonra da inşa edilmekte olan 600 yataklı verem has-tahanesine giderek incelemelerde bu­lunmuştur. Saat 15 te Bakan ve bera­berindekiler İstanbul'a müteveccihen şehrimizden ayrılmışlardır.

Bakan, Tekirdağdan ayrılmadan önce muhabirimize aşağıdaki beyanatta bu­lunmuştur:

«Verem hastahanesi haline getirilmek­te olan binaları gezdim. Kısa bir za­manda 400 verem yatağının vatandaşla­rın istifadesine arzedilebilmesi için hummalıbirfaaliyetleçalışılıyor.Kalorifer kazanları yetiştiği takdirde mart­tan evvel bu büyük müessesenin açıla­cağı tahmin edilmektedir. Tekirdağ Memleket Hastahanesini de gezdim. İs­laha muhtaç bulunduğunu müşahede ettim. Özel idare kendi imkanlariyle bu hastahaneye azamî yardımı yaptığı hal­de, varidatın kifayetsizliği dolayısiyle arzu edilen şekilde bir tekâmül temin edilemediğinden üzüntü duydum. Özel idare hastahanelerinin devlete intikali hususundaki komisyon tasarısı 1952 so­nuna kadar Yüksek Meclisin tasdikine iktiran ettiği takdirde 1953 senesinde bütün özel İdare hastahaneleri Sağlık Bakanlığına intikal edecek ve bu suret­le hastahanelerin mahallî sıkıntıları ve özel idarelerin karşılaşmış olduğu müş­külâtlar bertaraf edilmiş olacaktır. Söz­lerimi bitirirken Tekirdağ halkının ve ba?ta Vali olmak üzere bütün hükümet erkânının sağlık dâvasına gösterdikleri çok yakm ve samimî alâkayı memnuni­yetle müşahede ettiğimi belirtmek iste­rim.»

20Aralık1952

— Ankara :

Yenimahalledeinjaedilecekolanilk

okulun temel atma merasimi bugün ya­pılmıştır.

Ankara Valisi Kemal Aygün bir konuş­ma yaparak şunları söylemiştir:

«Pek bahtiyar bir insanım. Ankara'ya geldiğim gündenberi sık sik bir okulun temelini atmak veya açılış merasimini yapmak vesilesiyle kıymetli vatandaşla­rımahitapedebiliyorum:

Bundan on gün evvel Yenimahalleye yeni yapılan ve bitirilmiş bulunan ilk­okulun anahtarını teslim etmeğe geldi­ğimde, yakında yeni bir ilkokulun daha temelini atacağımızı müjdelediğim za­man pek sevinçli idim.

Bugün ilkokulun temelini atarken, sev­gili Ankaralı kardeşlerim bana bundan sonra yeni bir ilkokulun temelini de atalım diyorlar. Beni çok mes'ut eden bu talebin, Allahm, memleket ve mil­let hizmetindeki çalışmalarımızı hima­ye ye siyanet eylemesi temennisine sı­ğınarak tecelli etmesini, üçüncü bir ilkokulun değil 4, 5. ilkokul ve daha yüksek dereceli okullar nasip etmesini dilerim.

Bugün AnkaramızınBahçelievler semtinde bir ilkokul temeli atacağız. Bu mutlu hâdiseler daima devam edecek­tir.

Sevgili kardeşlerim, temelini atacağımız bu ilkokulun kısa bir zamanda bitirile­rek açılacağını beraberce kutlamayı ve memleketimize bilgili ve hayırlı vatan evlâdlan yetiştirmesini dilerim.»

—- Ankara :

Başbakan Adnan Menderes, bugün saat 16 da Başbakanlıkta Ankara, İstanbul ve İzmir gazeteleri sahip veya başmu­harrirlerini bir basın toplantısı halinde ksbııl etmiştir.

Bu toplantıya, Zafer Başmuharriri Müm­taz Faik Fenik, Hürses Başmuharriri Cavit Oral, Son Posta Başmuharriri Se­lim Ragıp Emeç, Son Saat sahiplerin­den Ziyad Ebüzziya, Akşam Başmuhar­riri Necmeddin Sadak, Vatan Başmu­harriri Ahmet Emin Yalman, Yeni Sa­bah sahibi Safa Kılıçlıoğlu, Dünya Baş­muharriri Falih Rıfkı Atay^, Yeni İstan­bul Başmuharriri Mustafa Nermi, Va­kit Başmuharriri Asım Us ve Tarık Us, Milliyet Başmuharriri Ali Naci Karacan, Son Telgraf Başmuharriri Ethem İzzet Benice, Kergün Başmuharriri Faruk Gürtunca, İstanbul Ekspres Başmuhar­riri Mithat Perin, Cumhuriyet Yazı İş­leri Müdürü- Cevat Fehmi Başkut, Yeni Asır Başmuharrirleri Behzat Bilgin ve Şevket Bilgin, Demokrat İzmir sahibi Adnan Düvenciiştiraketmiştir.

Toplantıda, ayrıca, Devlet Bakanı Mu­ammer Alakant, Adalet Bakanı Osman Şevki Çiçekdağ, İçişleri Bakanı Ethem Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polat-kan, Ekonomi ve Ticaret Bakanı Enver Güreli, İşletmeler Bakanı Sıtkı Yırcalı ve Demokrat Parti Meclis Grupu Baş­kanı Hulusi Kö'ymen ile Dışişleri Ba­kanlığı Umumî Kâtibi Cevat Açıkalm dahazırbulunmuştur.

Saat 16 dan 19.30 a kadar üç buçuk sa­at süren bu toplantıda muhtelif mem­leket meseleleri üzerinde görüşülmüş­tür.

— Ankara :

Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, bugün sa­at 19.30 da Çankayada, Başbakan tara­fından tertip edilen basın toplantısına iştirak etmiş bulunan gazete sahip ve başmuharrirlerini kabul buyurmuşlar­dır.

Bu kabulde Başbakan Adnan Menderes ile Adalet Bakanı Osman Şevki Çiçek­dağ, İçişleri Bakanı Ethem Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan, İşletme­ler Bakanı Sıtkı Yırcalı, Demokrat Par­ti Meclis Grupu Başkanı Hulusi Köy-men, Dışişleri Bakanlığı Umumî Kâtibi Cevat Açıkahn ve Basm-Yaym ve Tu­rizm Genel Müdürü Dr. Halim Alyot hazır bulunmuşlardır.

21Aralık 1952

— Ankara :

Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, bu akşam refakatlerinde Millî Eğitim Bakanı Tev-fik İleri, Millî Savunma Bakanı Seyfi Kurtbek, Tarım Bakanı Nedim Ökmen, Konya Milletvekili Remzi Birand oldu­ğu halde Devlet Tiyatrosunu şereflen­dirmişler, Carlo Menotti'nin rejisör Ay­dın Gün tarafından sahneye konmuş o-lan «Konsolos» operasını ikinci defa o-larak diğer bir ekipten seyretmişler­dir.

Cumhurbaşkanı, temsilden sonra sanat­kârları localarına davet ederek, eseri büyük bir başarı ile temsil etmiş olan bu yeni ekibin bütün sanatkârlarına ayrı ayrı iltifatta bulunmuşlar ve ayrı­ca Cumhurbaşkanının sanatkârlarla bir arada resimleri çekilmiştir.

23 Aralık 1952

— Ankara :

Yugoslavya Büyükelçisi Ekselans Ljubo-mir Radovanoviç, Ticaret ve Ekonomi Bakarr.mız Enver Güreli'nİn başkanlığın­daki Türk Heyetinin Belgrad'a hareke­ti münasebetiyle Anadolu Ajansına a-şağıdaki beyanatı vermiştir:

«Türkiye ile Yugoslavya arasındaki dos­tane işbirliği çerçevesini genişletmek arzusiyle Yugoslav hükümeti, Türkiye Ekonomi ve Ticaret Bakanı Ekselans Enver Gürelİ'yi Belgrad'ı ziyarete da­vet etmiş bulunmaktadır. Bu ziyaretin gayesi, her iki hükümet temsilcilerinin iktisadî sahada temasta bulunmalarını ve bu vesile ile iktisadî münasebetleri­mizi genişletmek imkânlarını ana hat-lariyle incelemelerini temindir. Ümit e-derim ki Yugoslavyada bulunduğu sıra­da Enselâns Enver Güreli, her iki mem­leket arasındaki bu mühim işbirliğini daha ziyade genişletmek için ne gibi imkânlarınmevcut bulunduğunu bizzat tetkik fırsatını bulacaktır. Kendisi Bel-grad'da sadece Yugoslavya'nın Türkiye-ye karşı siyasetinin bariz vasfı olan samimî dostluk duygulariyle değil, aynı zamanda bir dostluk ve işbirliği siya­setinin gerektirdiği daha kuvvetli bağ­ları tesis için lüzumlu ve faydalı ola­cak her şeyi yapmağa tamamen amade birazimledekarşılaşacaktır.

Filhakika sadece ticarî mübadelelerden değil, bir işbirliğinden de bahsediyo­rum, biz her iki memleket ekonomile­rinin birbirini tamamladığına ve hiç şüphe yok ki büyük bir kıymeti haiz olmakla beraber sadece ticarî ithalât ve ihracat sahasında değil, aynı zaman­da teknik yardım, ulaştırma, nakliyat ve saire gibi daha geniş bir işbirliği saha­sında da büyük imkânlar arzedeceğine kaniiz.

Gerçekleştirilmesinin faidelî olduğuna inandığımız müşterek gayeye olduğu gibi, karşılıklı menfaatlere de en iyi bir şekilde cevap verecek usulleri bul­mak, her iki memleket uzmanlarına ait bir işdir.

Bizler, yolları ayrı olmakla beraber, ik­tisadî hamlelerle mazinin bize intikal ettirdiği geriliği yenmek için sarfedi-len büyük gayretlerle beliren iki mem­leketiz. Türk ekonomisinin bu sahada her gün gerçekleştirdiği terakkilerin şahidiyim. Vaziyet bizde de aynıdır. Bu gayretler, mümkün olan her sahada a-henkleştirildiği takdirde daha iyi neti­celer verecektir. Hükümet sistemleri a-rasmdaki farklar, bu işbirliği için bir engel teşkil etmez. Bu itibarladır ki bu işbirliği Türkiye ile Yugoslavyanm mil­letlerin refah ve saadeti, emniyet ve barış için giriştikleri Türk - Yugoslav dostluğu eseri üzerinde mes'ut tesirler icrasındangerikalmıyacaktır.»

24Aralık1952

—Ankara :

Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, bugün Çankaya'da, Yuanistandan dönmüş olan Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muzaffer GÖksenin'i ve İsparta Valisi Mustafa Bağrıaçık'ı kabul etmişler, öğ­le yemeğine alıkoymuşlardır.

—Ankara :

İş ve işçi bulma mevzuunda alınacak tedbirleriincelemeküzereilgiliBakanlıkların temsilcileriyle memleketin muhtelif il ve belediye meclislerinin ve sendikalarla ticaret ve sanayi odalarının delegelerinden teşekkül eden İş ve İşçi Bulma Danışma Kurulu, bugün Samed Ağaoğlu'nun bir nutkuyla açılmış ve Trabzon delegesi Trabzon Milletvekili Mahmut Goloğlu'nun başkanlığında ça­lışmalara başlamıştır.

Çalışma Bakanı Samed Ağaoğlu'nun söylediği nutkun metni aşağıdadır: «Muhterem arkadaşlar, İş ve İşçi Bul­ma Kurumunun Umumî Danışma Heye­tinin 7 nci toplantısını açıyorum. Bu vesile ile hepinizi saygı ile selâmlarım. Elimizde Kurumun bir yıllık faaliyeti­ne ait rapor mevcuttur. Bu raporu o-kuyacaksmız. Faaliyetin müspet veya menfi tarafları olabilir. Bunları elbette tesbit edeceksiniz ve bu husustaki fi­kirlerinizi Kuruma ve Bakanlığa bildir­miş olacaksınız. Ben, Yüksek Heyeti­nizden bilhassa Kurumun hangi faaliyet sahası üzerinde faaliyetini teksif etme­si lâzım geldiği hususundaki mütalâası­nı bilmek isterim. Bu itibarla . gerek Heyeti Umumiyenizden, gerek komis­yonlarınızdan, arzettiğim bu nokta ve mevzu üzerinde dikkat ve ihtimamla durmala'nnı çok rica ediyorum. Bilmek istediğim husus, biraz daha açıklamak için söylüyorum, şudur: Biliyorsunuz, memleketimiz bir yandan büyük bir zi­raat memleketidir, büyük bir ziraî is­tihsal memleketidir. Bir yandan da git­tikçe inkişaf etmekte bulunan, sanayi­leşmeye doğru giden bir memlekettir. Binaenaleyh umumî millî istihsalimizin iki istikameti vardır:

— Ziraîistihsalistikameti.

— Sınaî istihsal istikameti.

İş ve İşçi Bulma Kurumu elbette ki her iki istikamet ile de yakından alâkadar­dır. Ancak, memleketimizin % 80 inin hattâ daha fazlasının köylü ve çiftçi ol­duğunu göz önüne alacak olursak, zira­at sahasında karşımıza çıkan işçi me­seleleri ve bu arada iş ve işçi bulma meseleleri ehemmiyetli bir yekûn teşkil etmektedir. Bu sözlerimle sınaî sahada iş ve işçi faaliyetinin küçümsenmesi lâzım geldiği hususunda herhangi bir mütalâa arzetmiş olmuyorum. İfade et­mek istediğim şudur: Sınaî istihsal sa­hasının her meselesi gibi iş ve işçi bul­ma dâvası da daha teknik, daha mudil ve daha ince meselelerle bizi karşı kar­şıya bırakmaktadır.Bu meselelerin ba-

image006.gifşında kalifiye işçi dâvası vardır. Buna mukabil ziraî İstihsal sahası yine çok e-hemmiyetli işçi meselelerini karşımıza çıkarmakla beraber bu meselelerin te­kasüf ettiği muayyen noktalar vardır. Bu noktalan şöylece hulâsa etmek mümkündür: Ziraat işçilerini bulun­dukları yerlerden iş sahasına vaktinde ve zamanında ve iş sahasında ücret dalgalanmalarına, anormal ücret yük­seliş ve alçalmalarına meydan verme­den sıhhî şartlar dahilinde yurtlarına avdet ettirmek, işte bu İş ve İşçi Bul­ma Kurumumuzun çok ehemmiyetli bir mevzuunu teşkil eder.

Şukısamaruzatımla:YüksekHeyeti­nizden gerek Kurumumuzun ve gerek­se BakanlığımızınÖğrenmekistediği hususların ne olduğunu açıklamış bulu­nuyorum. Son olarak bir noktaya daha işaret etmek isterim:İş ve işçi bulma vazifesinin,devlettarafındanâmme hizmetiolarakderuhteedilmesi,bizi birtakımbaşkameselelerledekarşı karşıyabırakmaktadır.İşçilerimiziniş sahalarınazamanmdagötürülmemesi, bir takımyanlışgörüşlerinmeydana çıkmasına sebep oluyor.Kasdetmek is­tediğim husus, anlıyorsunuz ki, İş ve İş­çi Bulma Kurumunun faaliyet tarzı ile alâkalıolarakmemleketteişsizlikvar veya yok şeklinde zaman zaman çıkan münakaşa mevzuundur. Yüksek Heyeti­nizden bu meseleyi de ehemmiyetle ele almasını ve İş ve İşçi Bulma Kurumu­nungerekziraatsahasında,gereksa­nayi sahasındaişverenlerleneşekilde münasebetler tesis etmesi lâzım geldiği hususunda Bakanlığımı tenvir etmesini bilhassaricaediyorum.Temasettiğim bunoktaçokehemmiyetlidir.Çünkü: Bir yandan işe talip işsizlerimiz vardır. Diğer yandan işçiye talip işverenlerimiz vardır. Mühim olan nokta, bunları karşı karşıyagetirmeknoktasıdır.Bunlaro anda ve o şartlarla karşı karşıya gelme­lidir ki hem işçimiz iş bulsun, hem iş­verenimiz de istediği işçiyibulabilsin. Hakikî işçi buhranımevcut olan bazı yerlere mukabil yine bazı yerlerde iş­sizlik tezahürükarşısındakalıyoruz. Sanayisahasındabazıfabrikalar,zira­at sahasında bazı müstahsiller işçi bek­lemektedir.Fakatişçibulamıyorlar. Buna mukabil diğer bazı yerlerde işçi­ler işbeklemektedirler.Bunun içindir ki Kurumumuzun faaliyetini tanzim e-derken işçi ve işverenlerin münasebet­lerinin iş ve işçi bulma bakımından da gözden geçirilmesi icabetmektedir.


Yüksek Heyetinizden bu hususta beni, Bakanlığımı ve Kurumumuzu tenvir et­mesini bilhassa rica ediyorum. Mütalâ­alarınız, kararlarınız çok kıymetli ola­caktır. Faaliyetlerimizin her sene oldu­ğu gibi memlekete hakikî hizmetler mahiyetinde tecelli edeceğinden emi­nim. Allah muvaffak etsin. Hepinizi sevgi ve saygı ile selâmlarım.»

— Ankara :

Aziz Atatürk'ün Ankara'ya gelişinin 33 üncü yıldönümü, bu sene de büyük bir törenle kutlanacaktır. Bu münasebetle Belediye tarafından bir kutlama programıhazırlanmıştır. 27 aralık cumartesi günü şehjr hastan başa bayraklarla donatılacak, gece bü­tün resmî daireler ışıklarla tenvir edi­lecektir.

Törene millî kıyafetleriyle davul ve zurnalarla Ankara efeleri, seymehler de iştirak edecekler ve yollarda kılıç o-yunları oynıyacaklardır.

Yine o gün ayrıca Atatürk Koşusu ter­tip edilecek ve gündüz yapılacak olan tören plâğa alınarak gece radyo ile ya­yınlanacaktır.

Törene iştirak edecek oîan Ankara mil­letvekilleri, İl ve Belediye Meclis üye­leri, Üniversite Talebe Federasyonu, Ticaret Odası, siyasî partiler ve esnaf dernekleri temsilcileri saat 14 te Genel­kurmay Başkanlığı önünde toplu halde bulunacaklar ve törene saat 14.15 te burada başlanacaktır.

Dli-Tarih Coğrafya Fakültesinde yapı­lacak toplantrya Harb Okulu Bandosu da iştirak edeeek ve buraya giriş da­vetiye ile olacaktır.

Heyetlerin temsilcileri o gün Aziz A-tatürk'ün muvakkat kabrini de ayrıca ziyaretedecektir.

— Ankara :

Millî Eğitim Bakanlığı, Basın-Yaym ve Turizm Genel Müdürlüğü, Turistik Otel, Lokanta ve Gazinolar Derneği ve Tür­kiye Otel, Lokanta ve Eğlence Yerleri İşçileri Sendikaları Federasyonunun müşterek .çalışmaları .mahsulü olan An­kara turizm kursları, bugün eski Halkevi binasında, kendilerine tahsis edilen Ö-zel dershanede faaliyete geçmiştir. Bu vesile ile yapılan açılış merasiminde Millî Eğitim Bakanlığı Müsteşarı, Tek-

229 — 3

image007.gifnik Ööretim Genel Müdürü, Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü Turizm Da­iresi Müdürü, alâkalı dernek ve fede­rasyon başkanları, gazete muhabirleri ve davetliler hazır bulunmuşlardır.

Kursların takdimini müteakip açılış der­sini veren kurslar müdürü Hasan Olalı, turizmin mana ve ehemmiyetini belirt­miş, kursların açılmasiyle takip edilen gayeleri izah eden bir konuşma yap­mıştır.

Bu konuşmada, turizm teknik öğretimi­nin ilk nüvesini teşkil eden kurslarımı­zın, derin bir ihtiyacın mahsulü ola­rak ortaya çıktığı, müfredatlarının zenginliği ile, Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğünden ve diğer mahal­lerden temin edilen mütehassıs öğret­menleriyle gayesini tahakkuk edecek kudrette olduğu kaydedilmiş, müteaki­ben turizm öğretimine niçin garsonlarla başlandığı izah edilmiş, turizm endüstri­sinin bu koluna mensup olanların ka­lifiye olmalarındaki zaruret belirtilmiş ve son söz olarak, bu kursların Öğren,-ciler ve memleket için hayırlı olması temennisinde bulunulmuştur.

—İzmir :

Bir müddet önce memleketimizden ay­rılmış olan NATO Kara Kuvvetleri Ko­mutanı Korgeneral Wyman, dün akşam saat 17.30 da özel uçağı ile şehrimize

avdet etmiştir.

General, Noel ve yeni yıl münasebetiy­le Amerika Cumhurbaşkanı Truman ve NATO Kuvvetleri Güney Avrupa Komu­tanı Amiral Carney'in mesajlarına ce­vaplar vermiş ve kendi komutasındaki personele de şu mesajı göndermiştir: «Dünyada sulh Ve' Bütün insanlığa kar­şı iyi niyet beslemesi lâzım gelen bu zamanda Müttefik Kara Kuvvetleri Gü­ney Doğu Avrupa mensuplarına en sa­mimî dileklerimi, yollarım. Geçen bir­kaç ay zarfında. Türk - Yunan ve Ame­rikan mümessilleri bu komutanlığı kur­muşlardır. Hür dünyanın hür kalması ve sulhun idamesi yolunda gayretlerimi­zi toplamış bulunuyoruz. Bu komutan­lığın meydana gelmesinde emeği geçen herkesin yeni yılamüşterek sulh ve emniyetin idamesi: için tükenmez bir a-zimle girmesini temenni ederim.

25Aralık1952

—Ankara:;
BaşbakanAdnanMenderes,dost ye kardeş Pakistanm kurucusu Kaİdi-Azam Mehmed Ali Cinnah'm doğum günü münasebetiyle şu mesajı vermiştir:

Dost ve kardeş Pakistan milleti bugün büyük bir evlâdı, büyük bir mefkure mücahidi, Pakistanm kurucusu Mehmet Ali Cinnah'ın doğumunun 76 ncı yıldö­nümünü kutlularken, Türk milletinin de şu anda kendileriyle beraber olduğunu bilmelerini isterim. Mehmet Ali Cin-nah, bugün bütün dünyanın saygı ile andığı mefkure kahramanlarından biri­dir. Bütün ömrü boyunca nefsini vak­fettiği memleketinin istiklâline kavuş­tuğunu Ölmeden görmek mazhariyetine nail olmuştur. Memleketini, milletini bu mes'ut hedefe eriştirdiği içindir ki kendisine Kaidi Azam unvanı verilmiş­tir. Böyle mukaddes gayelere hizmet edenler ve onların tahakkukunu gör­müş olanlar tarihte ölmezliğe erişirler. Bunun içindir .ki artık fâni vücudu, bü­tün ömrünü saadetine vakfettiği vata­nının topraklarına tevdi edilmiş olma­sına rağmen, Kaidi Azam Mehmet Ali Cinnah'm ismi ve hâtırası kendi mille­tinin kalbinde olduğu kadar hepimizin kalblerimizde hürmet hisleriyle yaşa­maktadır.

26 Aralık1952

— İstanbul:

Başbakan Adnan Menderes, beraberin­de İçişleri Bakanı Ethem Menderes, Bayındırlık Bakanı Kemal Zeytinoğlu, eski Bakanlardan Nuri Özsan ve Nihat Eğriboz olduğu halde bugün saat 12.50 de uçakla Ankara'dan şehrimize gel­miş, Yeşilköy hava alanında Vali ve Be­lediye Başkanı Prof. Gökay, İstanbul Milletvekili Mükerrem Sarol, Emniyet Müdürü Ahmet Tekelioğlu; C. Savcısı Nail Özkan, C. Savcı Başyardımcı Hica-bi Dinç, Birinci Ordu Kurmaybaşkanı Tümgeneral Şevket Aykan, Merkez Ko­mutanı General Raşit Erkmen, Demok­rat Parti İl İdare Kurulu Başkanı Nec-mi Ateş, Şehir Meclisi üyeleri, partili­ler ve kalabalık bir halk kitlesi tarafın­dan karşılanmıştır.

Başbakan Adnan Menderes, Yeşilköyden doğruca Galata rıhtımına gelerek Gire­sun vapuru ile İzmir'e hareket etmiş­tir.

Başbakanla birlikte İçişleri ve Bayındır­lık Bakanları, beraberindeki diğer ze­vat ve elliden fazla milletvekili de İz-mire hareket etmiş bulunmaktadır.

4 — Çubuk-Sirkeli bucak, yolunda 500+12—0+100 kilometrelik imalâtı tesviye yapılmış ve 14 adet menfez ve köprü ve emaneten yapılarak senesi i-çinde (27.961,72) lira sarfedilmiş, geri kalan işler de 1952 yılında ikmal edil­miştir.

5— Kalecik-Konur yolunda 4 adet men­fez emaneten yapılarak senesi içinde (4.796,56) lira sarfedilmiş ve geri kalan işler 952 yılında ikmal edilmiştir.

— Kızılcahamam-Çeltikçi yolunda ge­çit vermeyen yerlerin tesviye ve stabli­ze ile kaplanması ve yolun drenaj kı­sımlarının da tevsii için emanet suretiy­le bu işe (27.359,99) lirasarfedîlerekyol geçilir bir hale getirilmiştir.

— Çamlıdere-Peçenek yolundaema­net suretiyle 9 adet menfezyapılarak(15.381,50) lira sarfedilmek suretiylfe ge­çit temin edilmiştir.

— Beypazan-Sekliyolunda12 kflometrelik toprak tesviyesi ve üçadet köprüemanetusulüileyapılarak(11.709,05) lira sarf edilmiştir.

— Şereflikoçhisar-Hüsrev köyü köp­rüsünün tamiri için ilçe merkezinde "te­şekkül eden emanet komisyonu emfine(2.123) lira gönderilmiş bundan -senesiiçinde (1.561) lira sarfedilerek -müteba­kisi 1952 yılına intikal etmiştir.

10— Polatlı-Beylikköprüköprüsününtamiri için ilçe merkezinde tesekîaiâ tden emanet komisyonu emrine (2.İ67,Î7)liralıkhavalegönderilmiş, (1.745,70)lirasarfedilerek

952 yılına intikal etmiştir.

İkincisi de şudur: Henüz yerleşmek di­zere bulunan Kurumumuzun bugünkü hukukî vaziyeti devam etmeli mi, yoksa buna yeni bir hukukî veçhe mi veril­melidir?

Bu hususlarda işçi ve işveren arkadaş­larımızın Bakanağı ve Kurumu tenvir etmeleri hakikaten faydalı olacaktır.»

27 Aralık1952

—Giresun vapuru :

Başbakan Adnan Menderes İzmire gi­derken Çanakkalede halkın ve partili­lerle milletvekillerinin rica ve ısrarları üzerine gece saat 24 de motorla şehre çıkmışlar, halkın coşkun tezahürîeriyle karşılanmışlar, beraberlerinde İçişleri ve Bayındırlık Bakanlariyle milletvekil­leri ve basın mensupları bulunduğu halde Turing Kulüpte bir müddet halk­la samimî hasbıhalde bulunduktan son­ra vapura avdetle sabah saat 01.00 de Çanakkaleden İzm're hareket etmişler­dir.

—İzmir :

Başbakan Adnan Menderes, refakatinde İçişleri Bakanı Ethem Menderes, Ba­yındırlık Bakanı Kemal Zeytinoğlu, mil­letvekilleri ve basın temsilcileri olduğu halde, bugün saat 13 te Giresun vapuru ile İstanbuldan İzmire gelmiş ve Kor-don'da muazzam bir vatandaş toplulu­ğunun coşkun tezahürîeriyle karşılan­mıştır.

Milletvekilleri, Vali ve Belediye Başkanı ve askeri komutanlar tarafından selâm­lanan Başbakan, İhtiram kıtasını teftiş etmiş ve kendisini durmadan alkışla­yan kesif kalabalık arasında bir müd­det güçlükle yürüdükten sonra kalaba­lığın ilerlemeğe imkân vermiyecek bir hal alması üzerine otomobile binmek zorunda kalmıştır.

Başbakan, Hükümet meydanında da halkın hararetli tezahürîeriyle karşılan­mış, Vilâyet makamında kısa bir müd­det istirahatten sonra balkona çıkarak Konak maydanmı dolduran halkı se­lâmlamış ve alkışlar arasında bir hita­bede bulunmuştur.

Başbakan Adnan Menderes, Hükümet Konağından doğruca Kültürpark'ta De-

mokrat Parti İl Kongresinin toplanaca­ğı Sergi Sarayına gitmiştir. Başbakan Sergi Sarayında da hararetli bir şekil­de karşılanmıştır.

— Ankara:

Büyük kurtarıcı Atatürk'ün Ankaraya gelişinin 33 üncü yıldönümü, bugün büyük bir törenle kutlanmıştır.

Adalet Bakanı Osman Şevki Çiçekdağ, milletvekilleri, Vali, Belediye Başkanı, İl Genel ve Belediye Meclisi üyeleri, siyasî partiler, Üniversite, Ticaret O-dası, Türkiye Millî Talebe Federasyo­nu temsilcileriyle esnaf dernekleri tem­silcileri, basın mensupları ve kalabalık bir halk topluluğu törende hazır bu­lunmuştur.

Törene saat 14.15 te Genelkurmay Baş­kanlığı binası önünde başlanmıştır. Bu­rada millî kıyafetler giymiş ve ellerin­de kılıçlar bulunan efeler, törene işti­rak eden kafilenin önünde, onların ar­kasında da Atatürk'ün bir büstünü ta­şımakta olan ve üzeri açık tarihî otomo­bil yer almıştır. İki efenin arasında bu­lunan büstü taşıyan ve yeşil dallarla süslenmiş tarihî otomobili, törene işti­rak eden eden zevat, ellerinde flama­lar bulunan esnaf dernekleri temsilcile­ri ile halk takip etmiştir.

Törene iştirak edenlerin Genelkurmay Başkanlığı binası Önünde yerlerini al­malarından sonra saat 14.15 te buradan hareket edilmiştir. Ellerinde kılıçlar ol­duğu halde oyunlar oynayarak davul ve zurnaların, refakatinde ilerlemeğe baş­layan efeleri tarihî otomobil ağır ağır takibetmeğe başlamıştır. Kafile, Atatürk Bulvarına gelince, yol boyunca sıralan­mış bulunan halkın alkışları ile karşı­lanmıştır. Geniş Bulvar boyunca sıra­lanmış olan halkın önünden alkışlar a-rasmda geçen kafile, Zafer Meydanın­da bir müddet tevakkuf etmiştir. Bura­da Atatürk'ün heykelinin önünde millî oyunlar oynayan iki efe, meydanı çer­çeveleyen kalabalığın alkış ve takdirini toplamıştır. Bundan sonra İstiklâl Cad­desinden Büyük Millet Meclisinin Önün­den Ulus Meydanına çıkılmıştır. Bura­da meydanın etrafında yer almış bulu­nan büyük bir kalabalık, davul ve zur­naların refakatinde millî oyunlar oy­nayan efelere tezahüratta bulunmuştur. Bu izdiham arasında yoluna devam e-den kafile, Hükümet Meydanına gel­miştir. Bu sırada millî kıyafetler giymiş

bir efe, meydanı dolduran kalabalığa hitap ederek, Atatürk'ün Ankaraya ge­lişindeki tarihî olayın önemini belirt­miştir.

Bundan sonra kafile tekrar Ulus Mey­danına ve buradan da Anafartalar Cad­desine yönelmiştir. Caddenin iki tara­fında sıralanmış bulunan halkın tezahü­ratı arasında Samanpazarma gelinmiş ve törene son verilmiştir.

Büyük Atatürk'ün Ankaraya gelişinin yıldönümü münasebetiyle caddeler bay­raklarla süslenmiş, bütün resmî bina­lar ışıklarla tenvir edilmiştir.

Ayrıca, Ankara Kulübü tarafından bu gece Ordu Evinde yemekli bir toplantı verilecektir.

— Ankara:

Büyük Atatürk'ün Ankaraya gelişinin 33üncü yıldönümü münasebetiyle bu­gün Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fa­kültesinde bir anma töreni tertip edil­miştir.

Törende Adalet Bakanı Osman Şevki Çiçekdağ, Ankara Valisi Kemal Aygün, Belediye Başkanı Atıf Benderlioğlu ve seçkin bir davetli kitlesi hazır bulun­muştur.

Bandonun çaldığı İstiklâl Marşından sonra Belediye Başkanı Atif Benderli­oğlu söz almış ve davetlileri Atatürk'­ün manevî huzurunda iki dakikalık bir saygı duruşuna davet etmiş, müteaki­ben aşağıdaki konuşmayı yapmıştır:

«Çok muhterem misafirlerim,

Devletimizin banisi Büyük Atatürk'ün 33 yıl Önce Ankaramıza ayak bastığı bugün onun manevî huzurunda toplan­mış bulunan sizleri iki dakika için ih­tiram duruşuna davet ediyorum.

Erzurum ve ' Sivas Kongreleri muzaffer başkanının Anadolu ve Rumeli Müda-faai Hukuk Cemiyeti Heyeti Temsiliye Reisi sıfatiyle Ankaraya ilk gelişi, in­kılâp tarihimizin en ehemmiyetli bir dönüm noktasıdır.

Ne' büyük bir ilâhî tecellidir ki, İstan­bul hükümetinin âsi olarak ilân etti­ği ve devrin şeyhülislâmından katline ferman aldığı Mustafa Kemal'e Anadolu vefakâr sinesini açmış, Türk milleti O'-nu bağrına basmıştır.

O, Türk milletinin büyük ölçüde yardı-

mına ve hayır duasına mazhar olduğu içindir ki, Tanrı da kendisinden ilâhî himayesini hiçbir zaman esirgememiş­tir.

Yer yer istilâya uğramış bulunan Ana­vatanı, maddî varlık olarak nesi var­sa harb ve siyaset oyunlariyle elinden alınmış olan Türk milletini kurtarmak azim ve karariyle ve tarihin hiçbir fâ­niye nasip etmediği bir cesaret ve i-manla ortaya atılan bu kahraman Türk çocuğunun dayandığı manevî kuvvet­ler o kadar büyüktü ki. zafer kendisi için mukadderdi.

İşte Anadolunun bir parçası olan va­tanperver, inkılâpçı, imanlı, cesur ve vefakâr Ankaralılar da O'na avuçlarını böyle açtılar..

O gün yediden yetmişe kadar bütün Ankara O'nu karşılamaya çıktı. Cami­lerde ona dualar ediliyor, herkesin ağ­zında O'nun ismi dolaşıyordu.

Ankara, hiçbir bayram gününe nasip olmayan müstesna bir hava içinde idi Köylerden ve kazalardan gelen seymen alayları, mektepliler, şehrin ileri ge­lenleri, bütün ümera ve erkân, hulâsa Ankarada kim ve ne varsa o gün hepsi O'nun yoluna dökülmüştü. Bu gelen kimdi? O'nu hiç kimse henüz görme­mişti, tanımıyordu bile.. Fakat bunun ne ehemmiyeti vardı. Herkes şunu iyi biliyordu ki, bu gelen, vatan için kel­lesini koltuğuna almış, son bir gayret bekliyen ve bir millî davranışa hasret kalan Türk milletini umulmadık bir kudret ve heyecan ile ayağa kaldırmış, şimdi de Ankaraya doğru geliyordu.

Çürük bir kadavradan ibaret kalan Os-manoğulları hanedanından ve onun kı­rık bir sandalye kadar ehemmiyeti kal­mamış olan tahtından ve ayaklar altın­da dolaşan tacından ümit yoktu artık. Millet bütün kulağını bu genç ve kuv­vetli sese, bütün ümidini büyük bir kudret ve iman sahibi olan bu idealiste bağlamıştı.

İşte Ankara, Mustafa Kemal Paşayı 33 sene evvel bugün şu tasvir ettiğim ruh haleti içinde karşılamıştı. Bütün Ana­dolu baştan başa O'nun işaretiyle nasıl davrandı, nasıl ayaklandı ve O'na na­sıl bağlandı ise, Ankaramız da aynı i-nanışla O'na bağlanmak ve O'nun izin­de ve peşinde yürümek kararını vermiş­ti.

O karar bu karardır gidiyor arkadaşlar.. Ankara, dünya durdukça o günkü ruh haletini bütün tazeliği ve zindeli­ği ile muhafaza edecek ve aynı heye­can ve iman ile Mustafa Kemal Paşa­nın izinde ve peşinde olacaktır.»

Belediye Başkanının konuşmasından sonra Ankara Radyosu, Yurttan Sesler Ekİpi tarafından Ankara türküleri ile muhtelif şarkılar söylenmiştir.

Son olarak Ankara efeleri tarafından millî oyunlar oynanmıştır.

—Konya:

Yüzbinlerce dekar hâli arazi ve mer'a fazlası mevcut olduğu halde asırlardan beri toprağa kavuşturulmamış olan ça­lışkan Konya köylülerini en kısa bir zamanda toprak ve tapu sahibi etmek üzere Vilâyet ve Toprak İskân Müdür­lüğünce hazırlanan program gereğince faaliyette bulunan 29, 40, 51 ve 54 Top­rak Komisyonları 1952 çalışmalarını so­na erdirmiş ve bu münasebetle bugün Vali Kemal Hadimimin başkanlığında Vilâyette bir toplantı yapılmıştır. Bu toplantıda bu yılki mesainin rekor teş­kil edecek bir dereceye yükselmiş ol­duğu, tevzi edilen toprakların hemen hepsinin sürülmüş bulunduğu ve adı geçen dört komisyon tarafından bu yıl ilimizin 32 köyünde 3141 aileye 2 mil­yon 821 bin 328 lira değerinde 361 bin 217 dekar toprak tevzi edildiği ve ayrı­ca köylere 389 bin 963 dekar mer'a tahsis olunduğu tesbit edilmiştir. Kon­ya Vilâyeti 1952 yılı tevzi faaliyetini bu suretle sona. erdirmiş bulunmakta­dır. Vilâyet 1953 yılı toprak tevzi fa­aliyetini 100 kadar köye teşmil etmek ve böylece topraksız köylülerimizi kısa zamanda toprağa kavuşturmak kararın­dadır.

—Aknara :

Büyük Atatürk'ün Ankaraya gelişinin 33 üncü yıldönümü münasebetiyle A-dalet Bakanı Osman Şevki Çiçekdağ, Ankara milletvekilleri, Vali, Belediye Başkanı, İl Genel ve - Belediye Meclisi üyeleri, siyasî partiler, Üniversite, Ti­caret Odası, Türkiye Millî Talebe Fe­derasyonu temsilcileriyle esnaf dernek­leri temsilcileri bugün saat 16.30 da muvakkat kabri ziyaret ederek saygı duruşundabulunmuşlardır.

—İzmir:

Başbakan Adnan Menderes, İzmir Hükümet Konağının balkonundan Konak meydanını dolduran ve hararetli teza­hürlerde bulunan vatandaş topluluğuna hitap ederek İzmirlileri selâmlamış, tekrar aziz izmirliler arasında bulun­maktan duyduğu bahtiyarlığı belirtmiş ve sözlerine devamla demiştir ki:

«Sizlere memleketin her tarafından iyi ve güzel haberler getirmekteyim. Gezdi­ğim yerlerde vatandaşlarımızın sükûn ve huzur içinde iş ve güçleriyle meş­gul olduğunu, hürriyet ve haklarından emin bulunduğunu, iktisadî ve malî ba­kımlardan memleketin yarma emniyet­le baktığını görmekle bahtiyarım. Bu müşahedelerimi sizlere bildirmekle ve sizlerin de bu müşahedelerimi teyid et­tiğinizi görmekle ayrıca büyük bir bah­tiyarlık duymaktayım.

Demokrasi ve hürriyet yolunda bugüne kadar elde edilen neticeler muazzamdır. Dünle bugünü kıyas edince, sevinilecek ve övünülecek bir manzara karşısında bulunduğumuzu kabul etmemeğe imkân yoktur. Bir taraftan bugün elde ettiği­miz neticeleri tam olarak muhafazaya gayret ederken, diğer taraftan demok­rasimizi ideal hadlere kadar tekemmül ettirmekten de bir an fariğ olmıyaca-ğız. Yalnız bu sırf iktidara teveccüh e-den bir vazife değildir. Bu yolda mu­vafık, muhalif ve tarafsız bütün bir milletin mesaî teşrikinde bulunması lâ­zımdır.».

Başbakan, millet hayatının her. sahasın­da, her vatandaşın bizzat kendi etra­fında müşahede ettiği memnuniyet ve­rici gelişmeye rağmen, siyaset meyda­nında, sanki memleket âdeta bir felâ­ket içinde imiş, birçok tehlikelere ma­ruz bulunuyormuş, daima kötüye doğru gidiyormuş gibi koparılmakta olan fer­yatlara dikkati çekmiş ve sözlerine şöy­le devam etmiştir:

«Sizin gibi bütün Türk milleti de vazi­yetin böyle olmadığını bilmekte, yeni iktidara ve yarma emniyetle bakmak­tadır. Hal böyle iken çıkarılan bu fer­yatlara ve yapılan gürültülere işaret suretiyle sizlere şikâyet etmekteyim. Tenkid, hiç şüphe yok ki muhalefetin, yalnız muhalefetin değil bütün vatan­daşların hakkıdır. Bu hakka ilişmek, kem gözle bakmak bizim asla aklımız­dan geçmez. Fakat tenkid hürriyeti sa­dece kötülemek hürriyeti demek değil­dir. Söz ve fikr hürriyetinin ve siyasî haklarımızın kullanılmasının bir ifadesi olan tenkid,meseleleri ve hâdiseleri, hakikî hüviyet ve mahiyetiyle oldukları gibi tetkikten geçirip bunların iyi ve kötü taraflarını ortaya koymak gayretin­denibarettir.Ben,muhalefetin, tenki­dihernebahasınaolursaolsunikti­darı kötülemek manasındakullanmak suretiyletuttuğuyolutenkidediyo­rum vebundan Türk umumîefkârına şikâyetediyorum.Bugünekadarmu­halefetin tenkidi erin de vetarizlerinde birölçübulunmadığınıanlayışlıTürk milletine gösterecek olan delili de ve­receğim:Acabaikibuçuksenedirbu memleketteövülecek vebeğenilecek bir tek iyi hâdise dahi vukua gelmemiş midir? Sadece bu sözlerim bile muhale­fetin doğru yolda olmadığını ispata kâ­fidir.Sizlere ve vasıtanızla Türk umu­mî efkârına söylemek istediğim bir ha­kikat vardır. Bu hakikati insaflı ve id­râk sahibi vatandaşların tamamiyle ka­bul edeceğinden eminim. Bu, yalnız ba­zı muhalefet çevrelerinde hayretle kar­şılanabilecektir.Buhakikat,muhalefe­tin,iktidarıhattâmuvaffakkılmaki-çinçalışmasılâzımgeldiğidir.Her ne bahasınaolursaolsun,iktidarımuvaf­fak kılmamak, bir partinin programı o-lamaz.Bu,demokratikhürriyetlerin memleket menfaatleri aleyhine kullanıl­masıdemekolur.Bunuancakbünye ve gayeleri başkaolan veyıkıcı me-todiarlaçalışanpartileryapar.Farze-dinizkimuhalefetsadeceyıkmaktır, fakat unutmayalım ki yıkılıp kötülenen saha memleket işleriningörüldüğüsa­hadır.İktidarımütemadiyenengelle­mek yolundasarfedilen gayretler,bin-netice, memleket işlerinin kötü görün­mesini,memleketişlerininmuvaffak olmamasına müncer olur. Bu tarzda ça­lışmak hiçbir muhalefetin manevî hak­kı olamaz. Kanunlara dayanarak mutla­kaiktidarıyıkacağımgayretiyleçalış­mak,hele uzunyıllarmemleketmu,-kadderatınıkayıtsızşartsıztekelinde bulundurmuş,siyasîgelişmeleriveol­gunlaşmayı uzun zaman geciktirmiş bir partininaslakânolmamaklâzımge­lir.

İktidarımızın ük haftalarından itibaren bizlere karşı yapılan hücumların şidde­tini hatırlarsınız. Eğer bu hücumlar ik­tidarımızı zedelemiş olsaydı, o günden bugüne, hattâ 1954 senesine kadar, iti-, bardan düşmüş bir iktidarın hükümet işlerini dört sene elinde tutmasının bu memlekete neye mal olabileceğini tak­dir edersiniz.Bugüneriştiğimiz millî başarılarımızın hiçbirisi elde edilmez, memleket günden güne fenaya giderek türlü tehlikelere maruz kalabilirdi. O halde, demokrasinin tekemmülünde, i-deal hallere varılmasında muhalefetin de vazifesi bulunduğunu, hattâ vazife­sinin iktidarı muvaffak kılmak olduğu­nu kabul etmek lâzım gelir.»

Başbakan gayesi ikaz etmek, iktidara doğru yolu göstermek ve onun doğru yolda yürümesini temin etmek olan tenkidin, söz hürriyeti tahdit edilmek istenmediği için tahkir hudutlarına vardığını ve bu hudutları aştığını kay­detmiş ve demiştir ki:

«Mevzuata ait hiçbir tâdil düşünülme­den,,vatandaşlar, siyasî olgunlarını gös­termiş ve bu nazik zamanlarda icabeden ölçüleri kullanmasını bilmişlerdir. Si­yasî partilerden de aynı olgunluğu iste­mek hakkımızdır ve elbirliği ile demok­rasi yolunda daha ileri merhalelere varmayı temin etmemiz lâzımdır. Şayet, kanunlarımızda tenkid, söz ve fikir hür­riyeti ile tahkir, tecavüz ve tahrikin hudutları iyice aynlmamişsa, kıstaslar sarih surette vaz; edilmemişse, hakika­ten teşriî meclise düşeri vazifeler var­dır, demektir. Bu, bir kere memleket hayrına olacak ve aynı zamanda ölçü­den uzak hareket eden parti ve.zümre­lerin kendi hususî menfaatlerine yarı-yacaktır. Milletçe gösterilen siyasî ol­gunluğun siyasî partilerce de' gösteril­mesi üzerine, mes'ut bir demokrasi dev­rinde bugün elde edilmiş olan hürri­yetlerimizi perçinleştirmek, bu hürri­yetleri daha da mükemmel bir hale ge­tirmek elbette mümkündür. Geniş va­tandaş kitlelerinin gösterdiği olgunluğu siyasî partilerden de milletçe beklemek hakkımızdır.»

Başbakan Adnan Menderes, bundan son­ra, bazı muhalefet çevrelerinde yapılan tahkir ve tecavüzler Jıakkında bir mi­sal vermek üzere bir siyasî partinin sözcülüğünü yapan bir zatın bir konuş­masını bahis mevzuu etmiş ve demiştir ki:

«Bu zat, sesini millete duyurmak arzu­sundadır. Fakat sesini işittiremiyor. Ben ona yardım edeyim. Bu zat benim hak­kımda «Millet murakabesinden Kayse-riye kaçan korkak, rezil, kepaze adam» diyor. Bu' sözler, siyasî tenkid namına siyasi mücadele sahasında sarfedilen sözlerden ancak bir örnektir.

Görülüyorkiherşeydenevvelsiyasî tenkidin hakîkî manasının anlaşılması, siyasî hürriyetlerimizin kullanılması ve emniyet altında bulundurulması bakı­mından ehemmiyetli bir mesele teşkil ediyor^ Milletin itimadını kazanarak iş basma gelen ve 22 milyonun vebalini o-muzlarmda taşıyan bir hükümetin reisi bu zatın yaptığı gibi sövüp saymaz. Bu­na, siyasî tenkid değil, edep harici ko­nuşmak denilir. Vazife ve mes'uliyetle-rini müdrik bir insatı sıfatiyle bu zata söylemiş olduklarını iadeye benim ter­biyem müsait değildir.

Başbakan Adnan Menderes, siyaset sa­hasında beliren bu tenkidlerin bizzat Türk mîlletinin olgunluğu ile bertaraf edileceğini, memleketin siyasî ufukla­rında demokrasinin bütün olgunluğuyla tecelli edeceğini, bunun her şeyden ev­vel bir ruh ve anlayış meselesi olduğu­nu belirtmiş ve demiştir ki:

«Demokrasi, tahammül, insaf ve müsa­maha rejimidir. Tenkide tahammülü, müsamahayı ve insafı sadece iktidarın bir vazifesi saymak, muhalefetin ise hiç­bir ölçü tammıyarak hareketini mubah telâkki «tmek zannımca hatalı bir gö­rüştür. Şu noktayı düşünmek lâzım ge­lir ki, vatan her şeyden üstündür. Si­yasî partiler ancak memleket menfaati­ni korumak için kurulmuş teşekküller­dir. Muhalefet sövüp sayarken, umumî efkârı bulandırmak için gayretler sar-federken, maziyi unutarak, mukayese­den kaçınarak, mes'uliyet tammıyarak harekette bulunurken, bunun karşısında iktidarın, bir mesih ruhu ile durması­nı beklemek doğru olmaz. Eğer böyle hareketin faydalı olacağını kestirmek mümkün olsaydı, bugünkü iktidarımız, bu dereceye kadar geniş müsamahayı da gösterirdi. Fakat görülüyor ki tek taraflı müsamaha, tahkir ve terzilleri ancak bir kat daha arttırmaktadır.»

Başbakan bundan sonra, iki buçuk se-nedenberi muhalefet tarafından ortaya bir felâket gibi konan meselelerden hiçbirinin bugün ayakta kalmamış ol­duğunu kaydetmiş ve demiştir ki:

«Hak ve hürriyetlerine kavuşmuş bir millet olarak gül gibi bir memlekette yaşıyoruz. Memleketimiz, iç ve dış em­niyette, iktisadî ve malî sahalarda tica­retinde, ziraatinde, işinde ye gücünde, dünyanın hayranlıkla müşahede ettiği bir memlekettir.

Yüzyüze konuşulduğu zaman, karşılıklı hüsnüniyet hâkim olduğu takdirde, birçok meselelerin ortadan kalkıverecek derecelere geldiğini son basın toplantı­sında müşahede ettik. Muhalif olsun, ik­tidara mensup veya tarafsız olsun, bu toplantıya iştirak eden anlayışlı gaze­tecilerimize yüksek huzurunuzda Türk umumî efkârı muvacehesinde ayrı ayrı teşekkür ederim. Karşı karşıya konuş­tuk. İhtiras, kapının dışında kalmıştı. Asgarî hüsnüniyetle iddiaların belki onda biri dahi ortada kalmadı. Bu basın toplantılarını mümkün olduğu kadar sık yapmak ve bunları demokrasimizin hayırlı bir an'anesi ve tekemmülü için bir vasıta haline getirmek kararındayız. Geçenki toplantıya iştirak edenlere te­şekkür ederken bundan sonraki daveti­mize icabet lûtfunda bulunmalarını da huzurunuzda muhterem basın mensup­larımızdan bilhassa rica ederim..»

Başbakan bundan sonra, muhalefete hi­tap ederek demiştir ki:

«Karşılıklı asgarî hüsnüniyetle mesele­leri ele aldığımız takdirde koparılan feryatlardan onda birinin dahi varid ol­madığını müşahede ediyoruz. Ben onla­rın insafına, iz'anma, vatanseverliğine tekrar hitap ediyorum. Doğru yolda de­ğildirler. Memleketin arzettiği umumî manzara onların göstermek istedikleri manzaradan çok uzaktır. Bugüne kadar istihsal ettiklerimizi büyük merhaleler katederek ileri ve mükemmel demokra­siyi müştereken elde edelim ve bu müş­terek eserimiz olsun. Buna hâlâ vakit vardır. Böyle bir gelişme neticesinde mazinin çok çabuk unutulması ve silin­mesi mukadderdir. Karşımızdakilerden müsamaha isterken, bizimde yüzde yüz hatadan âri olduğumuz telâkkisinde de­ğiliz. Siyaset sahasındaki faaliyetler, karşılıklı ve çok taraflı mesainin mu-hassalası olarak meydana çıkar. Telâ­fisi imkânsız bir hata işlemiş olduğu­muzu tahmin etmiyorum. Eğer bir ha­ta işlemiş isek dahi buna karşı tarafın hareketi saik olmuştur. Ben, işte bun­dan şikâyet ediyorum. Gırtlağımıza sa-rümasalardı, mütemadi haksızlıklarla karşılaşmasaydık bugünkü iktidarımı­zın hatalarının çok daha az olacağını iddia edebiliriz.»

Başbakan iktidarın Anayasa tâdili a-leyhinde olmadığını, yalnız bunun zama­nı üzerinde durulduğunu söylemiş, bu­günkü iktidarın muhalefette iken dahi itiraz etmediği Seçim Kanununun mem­lekete serbest seçim imkânını veren bir kanun olduğunu, bugünkü muhalefetin evvelce kendi yaptığını beğenme­diğini kaydettikten sonra iktidarın teş­vik edici yollarda yürüdüğü iddiasına geçmiş ve demiştir ki:

«Hükümetimiz, dinî ve siyasi bütün ir­tica ve tahrik hareketlerini karşılama­ya ve önlemeye kadirdir. Vatandaşların bu hususta en ufak bir endişe taşıma­ları yersizdir. Hakiki dindar, kendi di­nine bağlı olduğu kadar başkalarının da kendi imanlarına ve inanışlarına bağlı kalmalarına tahammül eden kim­sedir. Herkesin dini kendisinindir ve herkes kendi Tanrısına ibadette serbest kalacaktır. Beş on bedbaht bir hareket yaptı diye bütün Türk milletini irticaın pençesine düşmüş telâkki etmek ve böylece Türk milletine bühtan etmek bizim kârımız değildir. Biz Türk toplu­luğunu bugün en ileri medeniyet di­yarına göçettirmek isteyen bir iktida­rız. Bugüne kadar elde edilen seviye üzerinde kıskançlıkla durmaktayız. Ne siyasi ne içtimaî, ne iktisadî sahada ge­ri dönmek Türk'e artık mukadder de­ğildir. Parlak bir istikbale mütevecci­hiz. Türk milletini bir milimetre geri götürmek hiçbir kimsenin haddi ve hakkı değildir.»

Başbakan, memleketimizin baş döndürü­cü bir süratle ilerlemekte olduğunu belirttikten sonra alkışlar arasında söz­lerini şöyle bitirmiştir:

«Memleketin bu parlak istikbali karşı­sında bu müşterek gayenin tahakkukun­da bizim partimizden olmayıp da çalış­ma saflarımıza gelecekler bulunursa, kendilerine en büyük hüsnü kabulü göstermeğe hazırız. Bugünün elde edil­miş muvaffakiyetlerinin temelinde bi­zim de hizmetimiz vardır. Eğer onlar da bugünün eserlerine iştirak etmiş olsa­lardı, daha büyük bir takdirle karşıla­nırlardı. Bedbinlik, menfilik aczin ese­ridir. Bu memlekette acz için. ümitsiz­lik için sebep yoktur.

Sizlere emniyetsizlikten, zulümden bah­setmedim. Sizlere iyi haber getirdim. Güieryüzüne güleryüzle geldim. Türk milleti en parlak istikbalin karşısmda-dır, ddeim. Demokrasimiz, milletimize mübarek olsun. Onu tekemmüel ettir, mek, milletçe hepimizin vazifesidir.»

— Ankara:

Ankara Turizm Derneğinin yıllık kon­gresi, bugün saat 15 te Ankara Palas salonlarında yapılmıştır.

Birçok temsilcilerin ve cemiyet üyeleri­nin iştirak ettikleri kongreyi eski idare heyeti başkanı Turan Şenel kısa bir ko­nuşma ile açmıştır. Kongre başkanlık divanı seçiminden sonra idare ve de­netçiler heyetlerinin raporları okunmuş, iki yıllık faaliyet devresini bitiren ida­re ve denetçiler heyetlerinin ibraları yapılarak seçimlere geçilmiştir. Seçim sonunda başkanlığa Turan Şenel, genel sekreterliğe Lûtfi Birol, muhasip vez­nedarlığa Mehmet Demiray ve denetçi­liklere de Adviye Fenik, Halil Fahri Örs ve Cavit Akbalık getirilmiştir.

—Ankara :

İstiklâl Marşı şairi Mehmet Akif'in ölü­münün yıldönümü münasebetiyle bugün saat 19 da Veteriner Fakültesi konfe­rans salonunda bir anma töreni tertip e-dilmiştir. Büyük şairin mezun olduğu Halkalı Baytar Mektebinden itibaren memuriyet hayatının büyük bir kısmı da veteriner sahasında çalışmakla geç­miş olmasından dolayı bugün yapılan törenle hem şairliği ve hem de bu hu­susiyeti anılmıştır.

Törende Veteriner Fakültesi Dekanı Prof. Macit Erkol'un yaptığı açılış ko­nuşmasından sonra bir genç, Mehmet Akif'in hayatı ve eserleri hakkında bir konuşma yapmıştır.

Bundan sonra büyük şairin eski arka­daşlarından Ord. Prof. Dr. Fazlı Faik Yegül ile eski Veteriner Umum Mü­dürlerinden Şefik Kolaylı, şairin muh­telif hususiyetlerini ve şahsiyeti hak­kında hatıralarını anlatmışlardır. Bu konuşmalardan sonra gençler, Meh­met Akif'ten şiirler okumuşlar ve son olarak İstiklâl Marşı şiiri ayakta din­lenerek törene son verilmiştir.

—Ankara :

Atatürk'ün Ankaraya gelişinin 33 üncü yıldönümü, şehrimizde heyecanla kut­lanmış, gece bütün müesseseler tenvir edilmiştir.

Akşam Orduevinde Ankara Kulübü ta­rafından tertip edilen toplantıda, M. Kemalin Ankaraya geldiği günü Anka-rada bulunan birçok yaşlılar ve yeni neslin mümessilleri hazır bulunmuştur.

28Aralık1952

—İzmir:

Başbakan Adnan Menderes, dün burada yaptığı konuşmada, zabıta kuvvet­leri ve asayiş mevzuuna da temas ede­rek demiştir ki:

«Huzur ve asayişten bahsedilirken bu asayişin teminine gayret etmekte olan devlet kuvvetlerine sözle, yazı ile ve fiille hürmet gösterilmesi lâzımdır. Jan­darmamız ve polisimiz, dünün dar zih­niyetiyle idare edilen, bu memlekette keyfî maksatların âleti olarak kullanı­lan bir zabıta değildir. Bunlar bugünün demokratik esaslarını muhafaza eden, canımızı, ırzımızı kendilerine emanet ettiğimiz en kıymetli vatan evlâtlarıdır. Sınır boyunda nöbet bekleyen askerin vazifesi ne kadar mukaddes ise, evimiz­de rahat uykumuzda olduğumuz zaman bizi bekliyen, bir taarruz olursa önle­meğe çalışan, faillerini takip etmek su­retiyle cemiyetin normal nizamını mu­hafaza eden ve bununla vazifeli bulu­nan zabıta kuvvetlerimize hürmet gös­termek, demokratik sisteminin şaşmaz icaplarmdandır.

Zabıta kuvvetlerimizin büyük mahrumi­yetler içinde vazife görmekte oldukları­nı bilmekteyiz. Onların hayatları bo­yunca bugünkü mevzuata göre terfi ve tefeyyüz imkânları da pek müsait de­ğildir. Fakat kısa bir zamanda süratle inkişaflar kaydettiğimiz bir devirde on­ların ikbalini, istikbalini ve refahını düşünmek, elbette ki demokrasi reji­mimizin bir vazifesini teşkil edecek­tir.»

29 Aralık1952

İzmir:—

Başbakan Adnan Menderes, bugün İz-mirde inşa edilmekte olan çimento fab­rikası tesislerini gezdikten sonra, Kah­ramanlar semtinde Ferit Eczacıbaşmm inşa ettirdiği dispanserin açılışında bu­lunmuş, hayırlı ve başarılı olması te­mennisiyle kurdeleyi kesmiştir.

Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Dr. Ekrem Hayri Üstündağ, dispanserin a-çılışı münasebetiyle kısa bir konuşma yapmıştır.

Başbakan Adnan Menderes, bugün saat 11 de Giresun vapuru İle İstanbula mü­teveccihenİzmirdenayrılmıştır.

Başbakanı rıhtımda İçişleri Bakanı, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı, millet­vekilleri,Vali,BelediyeBaşkanı,askerî komutanlar ve kalabalık bir halk kit­lesi uğurlamıştır.

— Ankara:

İşletmeler Bakanı Sıtkı Yırcalı, yarından itibaren tatbikine başlanacak olan Sü-merbank pamuklu ve yünlü mamulleri fiatlarmda yapılan indirmeler hakkında muhabirimize şu beyanatta fbulunmuş-tur:

«İktisadî devlet teşekküllerimizin tek­nik faaliyeti bakımından olduğu gibi, iptidaî madde satmalma ve mamlûleri-ni satma yönünden de takip edeceği fiat politikasını ticarî icaplara ve mem­leketin ihtiyaçlarına göre ayarlanması­nı prensip olarak kabul etmiş bulun­maktayız.

İşte bu esaslara uyarak 1953 yılma gi­rerken Sümerbank Müessesemizin, pa­muklu ve yünlü mamullerinde bugün­küpiyasaşartlarına göreyenidenbir

tenzilâtyapmayakararverdik.

Bu tenzilât 30 aralık 952 gününden iti­baren tatbik edilmeye başlanacaktır.

Pamuk ipliklerinde, şimdiden başladığı­mız paket başına iki liralık tenzilâta i-lâveten yeniden bir, bir buçuk liralık bir indirme yapmak suretiyle paket basma bir kısmında 3 ve diğerlerinde üç buçuk liralık bir indirme yapmış bulunmaktayız.

Bu tenzilât pamuklu dokumalardan, ka­put bezlerinde yüzde 6.5 tan yüzde 10.5 ğa, basmalarda yüzde 4.5 tan yüz­de 5.5 ğa, çeşitli halk tipi mamullerde yüzde 2.5 tan yüzde 6 ya kadar yüksel­mektedir.

Hür dünyanın mühim bir rüknünü teş­kil eden bu güzel memlekette şahsıma karşı gösterilen samimî dostluk ve itimad hiç şüphesiz memleketime kar­şı İtalyada beslenen aynı hislerin tabiî bir neticesidir. Roma ziyaretinden aldı­ğım intihaların en kıymetlisi İki mem­leket arasındaki münasebetlerin, mese­leleri itimadla ve rahat rahat konuşma­yı mümkün kılan şuurlu bir dostluk mertebesine varmış bulunduğudur.

Napoliden geçerken Amiral Carney ile görüştüm. Bu defa da her zaman ol­duğu gibi, kendisiyle görüşlerimizin tamamen yekdiğeriyle mutabık olduğu­nu müşahede ettim.

Pireden geçerken, Yunanistan Hariciye Nazırı Ekselans Stefanopulos ile görüş­mekle bahtiyar oldum. Kendisiyle iki dost ve müttefik memleketi alâkadar eden bellibaşlı işler hakkında fikir mü-davele sinde bulundum. Görüşlerimizde ve karakterimizde tam bir mutabakat ve ahenk olduğunu memnuniyetle ifa­de edebilirim.»

31Aralık1952

—Ankara:

10/ocak/945 tarihli ve 4695 sayılı Ana­yasa, bugünden itibaren meriyetten kaldırılmış ve yerine 10/ocak/945 ta­rihine kadar yürürlükte bulunan 20/ni-san/1340 tarihli Teşkilâtı Esasiye Ka­nunu ikame edilmiştir.

—İstanbul:

Hasılatı İstanbul Üniversitesi bahçesine dikilecek Atatürk heykeline tahsis e-dilen, İstanbul ve Ankara Üniversite­leri arasındaki maç, bugün saat 14.15 te Mithatpaşa Stadında oynanmış ve her iki takım sahaya şu kadrolarla çık­mıştır:

İstanbul:

Sedat — Halûk, Rahmi — Gültekin, Doğan, Rober — Ali, Galip, Misbah, Te­kin, Garbis.

Ankara:

Korkut — Alâaddin, Bülent — Metin, Necdet, Macid — Necdet, Hüsamettin, Sedat, Kâzım, Niron.

Hakem:Sıtkı Eryar.

Maç başlamadan önce Vali ve Belediye Başkanı Prof. Gökay, stada dizilen her iki takım oyuncularının ellerini sıktı ve bandonun çaldığı İstiklâl Marşı ile bay­rağımız şeref direğine çekildi. Oyunun ilk dakikalarında İstanbulluların hâki­miyeti ellerine almış oldukları görünü­yordu.

3 inci dakikada İstanbul muhacimleri üst üste iki muhakka gol fırsatı kaçır­dılar. Bundan sonra canlanan Ankara­lılar oyunda muvazene tesisine muvaf­fak oldular.

24 üncü dakikada Ankaralılar sağiçleri

vasıtasiyle mühim bir fırsat yakaladılar sa da, sayı kaydedemediler.

33 üncü dakikada İstanbul sağaçığmm çektiği kornerde top, Ankara kalesinin sol üst köşesinden içeri girdi ve bu su­retle İstanbul Üniversitesi 1-0 galip du­ruma geçti.

38 inci dakikada İstanbul santrforu Misbah, az kalsın iknci golü de' kay­dediyordu.

Birinci devre böylece İstanbul Üniver­sitesinin lehine kapandı.

İstanbul Takımının ikinci devrede daha

ağır bastığı görülmekte idi. Ankaralı­lar ise seyrek akınlarla dağınık bir o-yun tutturmuşlardı.

19 uncu dakikada İstanbul sağaçığı Ali, nefis bir korner atışı ile topu ikinci defa Ankara kalesine soktu. Bundan sonra oyun İstanbul baskısı altında oy­nandı ve netice İstanbullular maçı 2-0 kazanmış oldular.

MaçtansonragalipİstanbulTakımına

merasimle bir kupa verildi.

—Ankara :.

Atlantik Konseyi Bakanlar Kurulu Top­lantısına iştirak eden ve müteakiben Roma'yı resmen ziyaretle dün İstanbula dönmüş bulunan Dışişleri Bakanımız Prof. Fuat Köprülü, bugün saat 18.45 temotorlutrenleşehrimizegelmiştir. Avrupa radyolarının birçoğu, her sene 31 aralık gece yarısında, İstişarî Asam­ble ve Bakanlar Komitesi başkanlarının yeni yıl mesajlarını yayınlamaktadır­lar.

Bu sene de, aynı teamüle uyan Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği, Bakanlar Komitesinin şimdiki Başkanı olan Dışiş­leri Bakanımız Prof. Fuat Köprülü'den bir mesaj rica etmiştir.

Dışişleri Bakanımızın bu rica üzerine hazırladığı mesaj, gece yarısı Stras-bourg Radyosu ile kendi sesinden ya­yınlanacak ve bu yayın diğer birçok Avrupa radyoları tarafından da naklen verilecektir.

Prof. Fuat Köprülü, yılbaşı mesajında Şöyle demektedir:

«1952 senesi, Avrupa Konseyinin eriş­mek istediği gayelere doğru ehemmi­yetli merhaleler teşkil eden başarılar bakımından bilhassa zengindir. Kömür ve Çelik Birliği şimdiden faaliyete geç­miş, Avrupa Müdafaa Birliği Paktı im­zalanmıştır. Avrupa Konseyinin diğer sahalarda tahakkuk ettirmiş olduğu iş­leri de ikinci derecede saymak haksız­lık olur.

Şimdiye kadar elde edilen muvaffaki­yetler, bana gelecek senenin de Avrupa Konseyinin teşkil ettiği esas nüvenin etrafında tahakkuk ettirilecek yeni ba­şarılarla dolu olacağı kanaatini ver­mektedir.

Yeni yılın, Konseyimize üye devletlerin 260milyon vatandaşınasulh ve refah

getirmesini temenni ederim. Bu bakımdan hattın Muş'a varmasını müteakip Muş - Tatvan kısmı toplu olarak ele alınacaktır. Bu hat iş hacmi itibariyle üç yıllıktır.»

Daha sonra Mardin Milletvekili Aziz Uras'm, Mardin ilinin asayiş durumu hakkında İçişleri Bakanlığından sözlü sorusu okundu.

Mardin Miletvekilinin sorusunu cevaplandıran İçişleri Bakanı dedi ki:

«Mardin Milletvekili Sayın Aziz Uras arkadaşımızın sözlü sorusunu dikkat­le tetkik ettim.

Cenup hudut bölgesinde bulunan Mardin ili hakkında bugünkü malûma­tım, henüz, dosyalara ve raporlara müstenittir. İlk fırsatta cenup bölgesi­ni ziyaretimde bu ili de yakından tetkik suretiyle ve bünyesini kavradık­tan sonra müşahadeye müstenit olarak daha tatminkâr cevap vermek im­kânını bulacağım. Yalnız mevkiinin hususiyeti icabı olacak, bazı hâdise­lerin diğer illere nazaran daha kabarık olduğu göze çarpmaktadır.

Fakat, bu hâdiselerin mahiyetleri tetkik edilince, asayişin mevcut olma­dığı kanaatma varmak için sebep bulunmadığı görülür.

Mardin vilâyeti dahilinde son (8) ay içinde, 174 zabıta vakası cereyan et­miş, 561 suçludan 494 ü yakalanarak adalete teslim, firar halindeki 66 suçlunun takibine devam olunmuş ve ancak iki vaka meçhul kalmıştır. Bu hâdiselerden, gasıp vakalarından dördü Mardin şehri içinde, diğerleri muhtelif bölgelerde ve yol üzerinde vukubulmuştur.

(30) öldürme vakasının 15 tanesi Mardin içinde vuku bulmuştur. Bu vaka­ların 12 si kan gütme ve husumet yüzünden, 16 sı arazi ihtilâfından, 2 si kavga neticesi olarak meydana gelmiştir.

Yaralama vakaları da ayni mahiyeti taşımaktadır.

Toplu ve müsellah kavgalar ve köy talanından bahsedilirken, Nusaybin mıntıkasında meydana gelen hâdiseler kasdediliyorsa bu vakalar, Mardin vilâyeti dahilindeki aşiretler arasında öteden beri mevcut olan mahallî ge­çimsizlikler yüzünden zaman, zaman tekerrür eden vakalardır. Nusaybin mıntakasında bulunan Ümregan aşiretinden Ahmedi Süleyman taraftar-lariyle Hoçarkan aşiretinden Cemil Arslan adamları arasında:

— 30. 5. 952 tarihinde Çalı köyünde,

— 5. 6. 952 tarihinde Hafri köyünde,

— 18. 7. 952. tarihinde Tınat köyünde,

— 1. 8. 952 tarihinde Çalı köyü civarında çarpışmalar olmuştur. Bu çar­
pışmalar mahallî zabıta kuvvetleri tarafından derhal bastırılmış ve suçlu
olarak tesbit olunan (65) sanık adalete tevdi edilmiştir. Hâlen muhakeme­
leri cereyan etmektedir. Çalı köyünden götürüldüğü iddia olunan 9 baş
sığır hayvanı da zabıta kuvvetleri tarafından elde edilerek sahiplerine tes­
lim edilmiştir.

Savcının tecavüze uğramasıhâdisesine gelince: Bu hâdise şu şekilde cereyan etmiştir:

17. 9. 952 pazar:günü saat: 16.30 da Mardin şehrinden 10 kilometre mesa­fede sayfiye yeri olan (Deyrülzaferan) kilisesi önünde 10 - 12 genç arasın­da kavga çıkıyor. Her iki taraftan bıçak, sopa ve taş ile altı kişi yaralanı­yor. Bu sırada burada bulunan Cumhuriyet Savcı Yardımcılarından İskender Aydınoğlu ve Mücadele Gazetesi muharriri ve avukat İsmail Mongan hâdiseye müdahale ediyorlar. Yaralananlar hastahaneye gönderiliyor, va­ka mahalline Emniyet Müdürü, Vilâyet jandarma komutanı beraberlerin­de diğer Savcı Yardımcısı Süheyil olduğu halde geliyorlar. Hâdiseye el koy­ma hususunda iki savcı yardımcısı arasında ihtilâf çıkıyor. Bu sırada avu­kat İsmail Mongan alkolün tesiri ile işe müdahaleye ve ortalığı rahatsız etmeye başlıyor, tahkikat ve takibatı güçleştirdiği kanaati ile arkadaşı o-lan Savcı Yardımcısı İskender Aydmoğlu tarafından zabıta marifetiyle va­ka yerinden uzaklaştırılıyor ve hakkında zabıtanın vazifesini güçleştirdiği için takibat yapılıyor. Vaka yerinden uzaklaştırılmasından muğber olan avukat İsmail Mongan alelade bir yaralama hâdisesini gazetesinde yanlış olarak Cumhuriyet Savcı Yardımcısı tehdit ediliyor diye umumî efkâra ak­settiriyor. Cumhuriyet Savcı Yardımcısı İskender Aydınoğlu da ufak bir hâdisede jandarma ve polis kuvvetlerini ayaklandırarak ve lüzumsuz ye­re yolları keserek vasıtaları kontrol ettirmek suretiyle halkın tecessüsünü celbetmiş bulunuyor. Mesele bundan ibarettir.

Jandarmanın elinden silâh alınması hâdisesi ise:

5/9/1952 tarihinde Midyat'ın Dalin karakolu erlerinden ikisi merkezden karakolun maaşını alarak karakollarına gitmekte iken Enhil köyüne iki kilometre mesafede ve yol üzerinde üç kişilik bir kaçakçı kafilesi ile kar­şılaşıyorlar. Kaçakçıları tutup karakola götüfmekteler iken kaçakçılar kendilerinin serbest bırakılmaları için jandarmalara rüşvet teklif ediyor­lar. Jandarmalar, 150 lira istiyorlar, kaçakçılar 15 lira ile kaçak kumaş, çakmak ve saat vermek istiyorlar. Pazarlık uymuyor. Münkaşa esnasında kaçakçılar, jandarmaların üzerine ansızın hüeum edip elerinden silâh, cep­hane ve teçhizatlarını alıp kaçıyorlar. Tahrik edilen müfrezeler tarafından takibat neticesinde gasbedilen silâhlarla cephane ve teçhizat ve sanıkların üçü de elde ediliyorlar. Görevlerini kötüye kullanarak rüşvet almak su­çundan dolayı, jandarmalar hakkında adaletçe kanunî takibat yapılmak-

Karakola tecavüz hâdisesi olarak vasıflandırılan hâdise:

Mardin'in Cizre ilçesine bağlı Hosar köyünde 1. 9. 952 tarihinde vukubul-muştur. Bu köyde bir jandarm,a asayiş karakolu vardır. Karakol, bu köy­den on sene evvel pasaportsuz olarak Suriyeye kaçan ve hâdiseden on gün evvel beraberinde dört baş kaçak kısrak ile döndüğü, gümrük muhafaza kaçak istihbarat amirliğinden bildirilen Halil Karademir adındaki şahsı takip etmiş ve 1/9/952 tarihinde kaçak hayvanların karakol civarında bir yerde saklanmakta olduğunu görerek yakalamıştır. Sanığın karısı, bu hâ­diseyi sabah namazından çıkmakta olan köy halkına ve kocasına haber ve­riyor. Köylüden altı kişi jandarmalara hücum ederek ellerinden hayvan­ları zorla alıyorlar. Erlerden b:rini sol kolundan bıçakla yaralıyorlar, er­ler tecavüzü menetmek ve korkutmak maksadiyle attıkları silâhtan çıkan bir mermi mütecavizlerden birini yaralayıp öldürüyor, yapılan tahkikat neticesinde: hayvanları kaçıranlar yakalanıyor. Gerek bunlar ve gerek Ölüme sebebiyet veren jandarma eri Cumhuriyet Savcılığınca tevkif etti­riliyor ve tahkikat devam ediyor.

Sayın arkadaşımız, Mardin mıntakasmda ağa ve aşret mahkemelerinin hü­küm sürdüğünden de bahsetmektedirler.

Muhterem arkadaşlar, ağa ve aşiret mahkemelerinin mevcudiyeti hakkın­da 20/5/1952 tarihli Ulus gazetesinde çıkan yazı üzerine, Balıkesir Millet­vekili sayın arkadaşımız Müfit Erkuyumcu tarafından verilen sözlü soru

önergesi üzerine o vakit, ağa ve aşiretler tarafından ağalık mahkemesi ku­rulduğuna dair olan iddianın katiyen doğru olmadığı ve böyle bir durum hakkında ne bir ihbar ve ne de bir şikâyet vâki olmadığı, yüksek huzuru­nuzda arz ve izah edilmiş olduğundan, ıttılağmıza intikal eylemiş bir me­sele hakkında yüksek meclisi tekrar işgal etmeyi lüzumsuz gördüm, fakat, şunu arzetmek isterim ki, hükümetiniz her şeyde olduğu gibi bunda çok hassas ve müteyakkızdır.

Netice olarak yukarda tebarüz ettirilmiş olduğu üzere kesif ve anarşiyi an­dırır asayiş hâdiseleri olmamasına rağmen, vatandaşın huzur ve emniyeti­ni sağlamak bakımından en ufak hâdiselerin dahi tekerrür etmemesi için bu vilâyette de gerekli emniyet tedbirleri alınmış bulunmakta ve önemle takip olunmaktadır.

îl içinde yapacağım seyahatten sonra, sayın arkadaşım tekrar kürsüde ko­nuşmak fırsatını verirlerse, tetkik ve nıüşahademe müstenit malûmattan da istifade ederek daha tatminkâr cevap vermeği vait eylerim.

Mardin Milletvekili Aziz Uras'ın, Dicle üzerinde kurulması düşünülen va­ragele hakkında Bayındırlık Bakanlığından sözlü sorusu okundu.

Bayındırlık Bakanı Kemal Zeytinoğlu kürsüye gelerek dedi ki:

«Yapılan etüdler neticesinde Cizre'de Dicle nehrinin karşı yerinde dere ya­tağının fazla geniş olması, alçak ve yüksek su seviyesinin çok farklı olma­sı ve su cereyanlarının varagel işletmesine gayri müsait olması gibi bazı teknik sebeplerle bu varagel yapılarak geçit temini maalesef imkansız gö­rülmüştür.»

Mardin Miletvekili Aziz Uras'ın, İskenderun - İran yolunun Urfa - Midyat Cizre kısmının ne zaman, tamamlanacağına dair Bayındırlık Bakanlığın­dan sözlü sorusunu Bayındırlık Bakanı Kemal Zeytinoğlu şöyle cevaplan­dırdı:

«Urfa - Midyat - Cizre yolunun 1952 senesinde yaz ve kış geçit vereceği yolunda bir vaatta bulunulmamıştır. Urfa - Mardin ve Midyat - Cizre ke­simlerinin bu seneki ihale programına ithâl ediMiği, Şubat ayındaki sözlü soruya cevaben bildirilmiş olmasına göre (260) kilometre tulündeki bir yo­lun bir senede geçide açılamıyaeağı pek tabiidir.

Mardin - Savur - Midyat arasına gelince: Bu kesimde yolun muhafazası için gerekli tedbirler alınmış ve bakım ve onarım faaliyetine geçilmiştir.» Bakanın bu izahatını müteakip kürsüye gelen soru sahibi Mardin Millet­vekili Aziz Uras, Bakanın evvelce verdiği bir beyanatında, Mardin - Mid­yat yolunun 1952 kışında işletmeye açılacajnna dair söz vermiş olduğunu ve hâlen Midyat'a kadar olan kısmın geçit vermediğini söyledi.

Bayındırlık Bakanı Kemal Zeytinoğiu tekrar kürsüye geldi ve bahsi geçen yol hakkında çalışmaları izah etti, sözlerini şöyle bitirdi:

«Elbette, nihayet senevî 50 milyon liralık topyekûn bir karayolları bütçe­si ile çalışan eski iktidar karşısında bugünkü 188 milyon lira ile çalışan Demokrat iktidarın menziline daha evvel varması ve programım tahak­kuk ettirmesi bir emritabiidir, bunu kendilerinin de hesap etmesi lâzım-gehr.»

Mardin Miletvekili Aziz Uras'ın, Çağ - Çay sulama projesinin ne safhada olduğuna dair Bayındırlık Bakanlığından sözlü sorusunu, Bayındırlık Ba­kanı Kemal Zeytinoğlu şöyle cevaplandırdı:

Suallere cevaplarımı arzediyorum, Çağ - Çay sulama projesi, Nusaybin ovasında eskiden mevcut iptidaî sulama tesislerini düzene koymak maksa­dıyla ele alınmış bulunmaktadır. Projenin başlıca aksamı Kale mevkii ci­varında bir regülâtörle sağ sahilde 10 kilometre ve sol sahilde 20 kilomet­re uzunluğunda isale ana kanallarından ve bunlardan ayrılan sulama şebe­kesinden ibarettir. 300 bin liraya ihale edilmiş olan birinci kısım inşaat ile regülâtör ve iki kilometre sol isale kanalı ve bir buçuk kilometre sağ isale kanalı ihale edilmektedir. İhale bedelinin % 20 si yani 60 bin lira da­ha ilâvesiyle işbu birinci kısım inşaat bugünlerde tamamlanmak üzere­dir.

İşin geri kalan aksamı yani sağda sekiz buçuk kilometre ve solda 18 kilo­metre uzunluğunda ana kanallarla şebekenin meydana getirilmesi işi 480 bin liralık ikinci kısım inşaat olarak ele alınmış ve 17. 11. 1952 tarihinde müteahhidine ihale edilmiştir.

Sulama sahası takriben sekiz bin hektar civarındadır.»

Tekirdağ Milletvekili Şevket Mocanın, Saray ilçesi halkına mahsus mah­rukattan ve yapraklı çırpı uçlarından % 100 fazla resim alınması, aynı il­çe halkının çırpılarını kasaba dışmda satmak hakkından mahrum edilme­leri ve tarlaları mahsulünün zaptedilmesi sebeplerine dair Tarım Bakan­lığından sözlü sorusu okundu..

Tarım Bakanı Nedim Ökmen, Saray ilçesi halkına verilen mahrukattan yüzde yüz resim alınmasının varit olmadığını, istihsal köylü tarafından ya­pıldığı için orman idaresinin aldığı paranın kentalde 60 kuruş, tonda altı lira olduğunu, mahrukat olarak bilhassa kireç ve kiremit ocaklarmda odun mahiyetinde yakılabüen çırpılardan icap ettiği şekilde resim alındığını, Saray ilçesi halkına verilen odunların satışlarının menedilmesinin bahis mevzuu olmadığını, Çerkesköy deposundaki ağaçların kusurlu olmaları do-layısiyle köylüye odun şeklinde verildiğini izah etti.

Kürsüye gelen soru sahibi Şevket Mocan, milletvekillerinin temsil ettik­leri mıntıkanın ıstırap ve dâvalarını hal ile mükellef olduklarını söyliye-rek söze başladı ve Saray ilçesi bütün mülhakat topraklarının verimsiz, or­man mefhumuna girmeyen çalılıktan ve ağaç mefhumuna girmeyen mer'a-lardan ibaret olduğunu söyledi ve çalı çırpıları göstererek orman kanuna göre bunların ihtiyaca terkedilmesi gerektiğini, fakat köylülerin bu çalı çırpıları satamadıklarını ileri sürdü.

Bundan sonra yine Tekirdağ Milletvekili Şevket Mocan'ın Etimesgut de­polarında çürümekte olan traktörler ve zarara sebep olanlar hakkında ne muamele yapıldığına, 1947 ve 1949 yıllarında karma teftiş heyetlerince tesbit edilen orman suiistimalleri hakkındaki raporlara dair Tarım Bakan­lığından sözlü sorudu okundu.

Tarım Bakanı Nedim Ökmen, tekrar kürsüye gelerek, 1950 yılında bir söz­lü soru münasebetiyle sorunun traktörlere ait olan kısmını cevaplandırmış olduğunu söyledi ve hâlen 60 traktör geldiğini, 32 sinin satıldığını, 28 ta­nesinin elde bulunduğunu izah etti.

Bakan karma teftiş heyetlerince tesbit edilen orman suiistimalleri hakkın­daki raporlar meselesine de temasla, o zaman Bakanın hazırlamış olduğu raporun 264 sahife olduğunu, 15 sahifeden ibaret olan netice kısmının so­ru sahibi Şevket Mocan'ın tetkikine arzedebileceğini söyledi.

Hatay Milletvekili Abdürrahman Melek'in, şiddetli yağmurlar yüzündensel felâketine uğramış olan Hatay ilinin Dörtyol ilçesine bağlı Ocaklı köyü ve İskenderun ilçesine bağlı Karaağaç köyü ile etrafı ve Şekere, Çırtına, Aşkarbeyli köyleri hakkında ne gibi tedbirler düşünüldüğüne dair Bayın­dırlık Bakanlığından sözlü sorusu okundu.

Bayındırlık Bakanı Kemal Zeytinoğlu cevap vererek ezcümle dedi ki:

«Dörtyol'un Ocaklı köyünü ve Adana İskenderun şosesini tehdit eden Ocaklı deresinin ıslâhına ait proje hazırlanmıştır.

Projenin esası, yan derelerin getireceği teressübat ve sel sularını mümkün olduğu kadar etekten geçirilen bir kuşaklama kanalı vasıtasıyla Gökdere-ye vermekten ibarettir.

Bu iş programımıza dahil olup ödeneği ayrılmış bulunmaktadır.

İskenderun civarı ile Karaağaçlı mmtıkasmdaki bir kısım arazi ve köyleri tehdit eden Aşkarbeyli, Belen, Şekere dereleriyle bunların etrafındaki mü­teaddit küçük hattı içtimalardan gelen yan derelerin ıslahı işi 1952 yılı programına alınmış ve 519.000 lira bedelle müteahhide ihale edilmiş bu­lunmaktadır.»

Hatay Milletvekili Abdurrahman Melek'in, Hatay'da iki -seneden beri eki­len pamuklara arız olan yeşil ve pembe kurtlarla mücadele için ne gibi tedbir alındığına ve alınacağına dair Tarım Bakanlığından sözlü sorusu okundu.

Tarım Bakanı Nedim Ökmen, pembe ve yeşil kurtla yapılan mücadeleye dair malûmat verdi.

Soru sahibi Abdurrahman Melek, Hatay ilinde kurtlarla mücadele edilme­diği iddiasında bulundu.

Çanakkale Milletvekili Süreyya Endik'in 1952 başında Çanakkaleye gönde­rilmiş bulunan «İktisadi Kalkındırma Heyeti» nin vermiş olması lâzımge-len raporu üzerinde herhangi bir karar alınıp alınmadığına dair Başba­kanlıktan sözlü sorusu okundu.

Ekonomi ve Ticaret Bakanı Enver Güreli kürsüye gelerek ezcümle şunları söyledi:

«Evvelâ şunu sarahatla belirtmek isterim ki, bu tetkikler devlet envestis-raanına mesnet olacak araştırmalar telâkki edilmemesi icabeder. Bu çalış­malar bilhassa hususi teşebbüsün herhangi bir iş tutumundan evvel yapıl­ması lâzım gelen ilk tetkikler safhasındaki faaliyetlerin bu teşebbüslere yardımcı olarak hükümet tarafından yapılması maksat ve gayesine dayan­maktadır.

Bilirsiniz ki, hususi sermyenin, henüz ortada bir iş mevzuu olmadan bunun rantabüte hesaplan yapılmadan, hülâsa herhangi bir suretle yakın veya uzak bir merhalede kâr ihtimalleri belirmeden bu yolda peşin.masraflara katlanması her zaman varit ve mümkün olamamaktadır. Halbuki memle­ketimizde türlü iş sahaları vardır ki bunların bir an evvel ele alınmasında hem memleket ekonomisi ve hem de hususi sermaye yönünden büyük fay­dalar mevcuttur. İşte:

Bu iş sahaları nerelerdedir?

İlk tetkikler safhasında verimli olabilecek olanlar hangileridir?

Ben maruzatımın başında aynen bunu söylemiştim, biz orada, bu tetkik­lerin neticesinde bir devlet envestismanı yapacak değiliz. Biz 50 seçimle­rine parti programıyla çıktık. Biz seçimlere girmeden evvel envestisman sahaları tesbit edip umumî efkâra bildirerek seçimlere girdik. Bizim bu programda değişiklik yapabilmemiz için kendi kurultayımızın karar ver­mesi ve sebeplerini izah etmesi lâzım gelecektir. Amma herhangi bir şe­kilde hususi teşebbüse yardım ederek, rantabilite vaziyetlerini arttırarak, onları teşvik ederek, himaye göstererek orada bir iktisadî faaliyeti can­landırmak için yol göstermek de devlet olarak vazifemizdir.»

Trabzon milletvekili Cahit Zamangil'in, memleketimizin petrol mevzuu

hakkında resmî gazetenin 22/11/1952 tarihli nüshasında yayınlanan Ba­kanlar Kurulu kararı hakkında Başbakanlıktan sözlü sorusuna İşletmeler Bakanı Sıtkı Yırcalı, etraflı bir konuşma yaparak petrol hususundaki ça­lışmaları izah etti ve dedi ki:

Memleketimizde petrol araması 933 yılında Petrol Arama ve İşletme İdare­siyle başlamış ve 935 yılından itibaren de M. T. A. idaresi tarafından yü­rütülmüş bulunmaktadır. Bu hususta hakikaten yetişmiş mühendis ve tek­nisyenlerimiz çalışmalarına sarfedilmiş olan 50 milyon lira civarındaki bir masrafa rağmen elde edilen, mikdar bakımından gayretlerimizle mütena­sip bir netice alınamamış ve bizi tatmin edecek bir duruma varılamamış­tır. Kendi imkânlarımızla şimdiye kadar yapılan bu araştırmaların, haki­katen nasıl toprak üstünde bulunan diğer servetlerimizi kıymetlendirme hususunda olduğu gibi petrolumuzunda değerlendirilmesine hız verilmesi bakımından değil fakat iki yıldan beri memleketimizin ziraî ve sınaî kal­kınmasına muvazi olarak akar yakıt ihtiyaçlarımızın bugün 150 milyon li­ra ve önümüzdeki 1953 yılında da 200 milyon lira tutacak olan bir miktar­daki yükseliş karşısında yeni bir zarurettir. Bu yönden de acilen mesele­nin ele alınmasının şart olduğuna inanmış bulunmaktayız. İşte bu iki lü­zum karşısında mevcut yer altı servetlerimizin ve bilhassa petrol kaynak­larımızın uzun zaman muattal bir halde bırakılmasına rıza gösteremeyiz. Onların zenginliği vusatmda değerlendirilmesine'yarıyacak bir yeni poli­tikanın takibine inandık. 792 sayılı kanun mevcut petrol kaynaklarımızın inhisarını devlete verdiği gibi ikinci maddesiyle, bu gibi petrol kaynakla­rımızın aranmasında, işletilmesinde hükümetimize her türlü fert ve şir­ketlerle iştirak etmek hakkını tanımış bulunmaktadır. İşte biz, hükümete kanunun tanımış olduğu bu hakkı aynı zamanda ecnebi sermayelerle veya fert ve şirketlerle, ecnebi teknisiyenlerle iştirakler tesis etmek suretiyle bir an evvel bu toprak altı zenginliklerimizin kıymetlendirilmesine, şim­diye kadar kendi malî kaynaklarımızla ve malî imkânlarımzıla yürüdüğü­müz bu yolda, diğer sahalarda olduğu gibi, ecnebi sermayesiyle, ecnebi fert ve şirketlerle iş birliği yapmak suretiyle bir an evvel değerlendiril­mesine çalışmaktayız. Ve bunun zarurî olduğuna da inanmış bulunmak­tayız. Esasen 742 sayılı kanunun bize bahşetmiş olduğu haklara istinaden Bakanlar Kurulunda mesele tezekkür edilmiş ve arkadaşımızın söyleği ka­rarname çıkarılmıştır. Kararnamenin tedkikinden de anlaşıldığı üzere po­litikamız, bu yeni petrol işine vermiş olduğumuz yeni veçhe iki etabta ger­çekleşecektir. Bunlardan birisi, bu petrol kaynaklarımızda ecnebi fert ve şirketleriyle iştirak edebilmek için, evvelâ dünya petrol mevzuatının tatbikatında, petrol işletmeciliği ve aramalarında ihtisas sahibi olan eksper­lerle ve kendi elemanlarımızın da tecrübelerinden de istifade edeceğiz.

Bu şartlar tesbit edildikten sonra memleketimizde bu şartlar dahilinde petrol aramak ve işletmek istiyecek ecnebi fert ve şirketlerden, bize en müsait teklifte bulunacak olanlarla işbirliği yapacağız.

Arkadaşım bu arada bize ayrıca dört sual tevcih etmiş bulunmaktadır. Bu ifade ettiğim umumî mütalâalar içinde ümit ediyorum ki kendisinin bu dört sualini de ana prensipler içinde cevaplandırmış bulunmaktayım. Yal­nız bir noktayı ayrıca sarahaten zikretmek isterim: Türk vatandaşlarının bundan hariç bırakılıp bırakılamıyacağı üzerinde durmaktadırlar. Biz bu­nu gerek anayasa hükümleri içinde gerek diğer mevzuat ve hatta vatan­daşlık hakkının birinci şartı olarak o kadar tabiî görüyoruz ki, ayrıca işa­reti faydasız bulduk. Hakikaten memleketimizde teknik bakımdan, serma­ye bakımından bu petrol kaynaklarını işletmek imkânlarına sahip olacak veyahut bu imkânlara tamamen sahip olmasa bile ecnebi fertler ve şirket­ler sermayedarlarına iştirak ederek ve aynı şartlar içinde mukavele ya­pacak olan vatandaşlarımızla anlaşmaya varmamak kadar gayri tabiî bir şey olmıyacağını elbette kendileri de takdir ederler.

Gerek aramasında gerek işletilmesinde askeri ve millî menfaatlerimiz ba­kımından olduğu gibi, petrolün istihsalinde, aramasında, işletmesinde hat­tâ tevziinde birbirine yakinen bağlanmış çeşitli siyasî, iktisadî ve malî meseleler kenetlenmiştir. Petrol dâvasını bu ölçüde mütalâa ettiğimiz ve içindeki birinci derecede askerî, iktisadî, malî menfaatlerimizi göz önünde tutarak şartlarımızı tesbit edeceğimizi arkadaşımız da takdir eder.

Diğer arzedeceğim bir esas da 792 sayılı kanun, hükümete bu gibi husus­larda herhangi bir kimse ile mukaveleler aktetmeye, mütehassıslar kul­lanmaya selâhiyet vermektir. Fakat 935 den beri takip edilen politika ile sadece kendi malî imkânlarımızla bu yolda yürümeyi esas almışızdır. Fa­kat biz Bakanlar Kurulunun meseleyi bu ölçüden yeniden ele alarak bun­dan böyle gerek aramada gerek petrol işletmeciliğinde millî menfaatimi­ze en uygun şartlar içinde ecnebî sermayenin de iştirakini kabul ettiğimi­zi ve politikamızı böyle bir anlayışla tevsi ettiğimizi tesbit etmek bakımın­dan bu kararnameyi çıkarmış bulunmaktayız.»

Trabzon Milletvekili Cahit Zamangil, memleket için hayatî bir mesele üze­rinde bulunulduğunu söyliyerek söze başladı ve kararname üzerinde bazı tenkidler ileri sürdü.

Tekrar kürsüye gelen İşletmeler Bakanı Sıtkı Yırcalı dedi ki:

«Petrol politikamızın ana hatlarını daha geniş ölçüde duyurma amacına karşı ben de teşekkür ederim. Esasen, kararnamenin bu fikir beraberliği içinde tesbit ve ilânında tek kasdı böyle bir değişik politikanın duyurul­masına dayanmaktadır. Buna bir ikinci vesile vermiş olmaları bakımın­dan bizim de maksadımıza yardım etmşi bulunuyorlar. Kendilerine tek­rar teşekkür ederim.

Kararnamenin şekli hakkında bazı itirazlarda bulundular. Biraz evvel de arzettim, bu kararname sadece bir politikanın karşılıklı girişilecek taah­hütlerin şartını değil, politikamızın değiştirme şeklini ifadeden ibarettir.

Sözlerime biraz evvel ilâve etmiştim, bundan sonraki çalışmalarımızda dünya mevzuatının tatbikatında, işletmeciliğinde, aramacılığında bu işler­de mütehassıs olan elemanlardan istifade etmek suretiyle fakat kendi bünyemizdeki yetişmiş elemanlarımız ve kendi tecrübelerimizden faydalana­rak yarın girişeceğimiz taahhüt ve karşılıklı anlaşmaların esasını hazırlı-yacak ve bunları, arkadaşımın ifade ettiği gibi, ilân edeceğiz ve ancak bu asgarî şartları ilândan sonradır ki bize yeni müsait tekliflerde bulunacak şirketlerle veya sermayedarlarla karşılıklı müzakereye geçeceğiz. Binaen­aleyh, bu kararnamede eğer kendilerinin arzu ettikleri bazı asgarî şartlan görmüyorlarsa sebebi budur. Tekrar ilâve etmek zaruretini duyoyurum, dünya petrol siyasetinin binbir cephesiyle, çeşitli temayülleri içinde men­faatlerimize en uygun asgarî şartları yakında tesbit ederek ve üzerinde mütehassıs arkadaşlarla karşılıklı münakaşalar yaparak onları ilân etme imkânlarını hazırhyacağız. Bu tedbir dâvayı kolaya almadığımız ve acele­ye getirmeyi istemediğimizdendir. Bizi böyle endişelerin daha esaslı tet­kiklere dayanarak hiçbir vakit varit olmamasını düşünmüş olmamızdan ileri gelmektedir. Bu bakımdan arkadaşımı temin etmiş olayım, petrol poli­tikamızın tesbiti bakımından daima meclisimizin ve memleketimizin te­mayüllerini yollamamız icabettiğini ve bunlardan uzak bulunmamız lâzım geldiğini beyan ettiler. Biz böyle bir politikaya varabilmek için, belki ken­dilerinin de şahit oldukları yüksek heyetinizdeki iki yıldan beri yapıla-gelmekte olan müzakereler, çeşitli komisyonlardaki görüşler bilhassa büt­çe komisyonundaki tartışmalar neticesinde, onun dışmda hükümet olarak bu işlerle hakikaten meşgul muhtelif muhitlerin de temayülünü yokladık­tan sonra bu neticeye vardık. B>raz evvel arzettiğim kararnamenin tesbit ettiği esası kendimize rehber ittihaz ettik. Bundan böyle de arkadaşımı te­min ediyorum ki bizim için tek ve tek rehber sizin yüksek temayülleriniz olacaktır.»

Sözlü sorular sona erdiği cihetle, bir defa konuşulacak işlere geçildi.

Erzurum Milletvekili Enver Karan'm, Erzurum deprem felâketzedeleri ya­rarına bir keşide tertibi için Millî Piyango idaresine yetki verilmesi hak­kında kanun teklifi ve maliye ve bütçe komisyonları raporları okundu.

Bu mevzuda Seyhan Milletvekili Cezmi Türk, Erzurum Milletvekili Enver Karan, Balıkesir Milletveikli Müfit Erkuyumcu söz alarak konuştular. Baş­kan daha söz almış milletvekilleri bulunduğu ve vaktin geç olduğunu, söy-liyerek saat 18.30 da oturuma son verdi.

Büyük Millet Meclisi Cuma günü saat 15 de tekrar toplanacaktır. Atina : 4 (A. A.) —

Cumhurbaşkanımız Celâl Bayar, Yunanistan'dan ayrıldığı sırada «Savaro-na» dan Majeste Yunan Kralı Paul'e aşağıdaki mesajı göndermişlerdir:

«Güzel memleketinizin sahillerinden uzaklaşırken zatıâlilerinin bana gös­termiş oldukları nazik ve muhteşem misafirperverlikten ve kraliyet hükü­metinin şahsıma karşı izhar etmiş olduğu sayısız teveccühlerden duyduğum heyecan ve minnettarlık hislerimi kabul buyurmalarını majestenizden is­tirham ederim.

Unutulmaz hâtırasını daima muhafaza edeceğim ikametim sırasında Elen milletinin şahsımda Türk milletine o derece içten gelen ve o nisbette âsi-lâne bir surette izhar ettiği dostane tezahârat memleketlerimizi ve millet­lerimizi birbirine bağlayan çözülmez rabıtaların en beliğ bir sembolü­dür.

Majeste Kraliçeye en derin hürmetlerimi lütfen iblâğ ve Elen milletiyle

majestelerinize en dostane ve hararetli temennilerimi kabul buyurmaları­nı majestenizden rica ederim.»

Kral Uaul, Helli kruvazöründen Cumhurbaşkanımıza şu cevabı göndermiş­tir:

«Sayın Cumhurbaşkanı, aramızda geçirmiş olduğunuz günler sadece Kra­liçe" ile benim için değil, ayni zamanda bütün Elen milleti için de derin bir sevinç vesilesi olmuştur. Bu heyecanlı ve içten gelen tezahürat herşey-den Önce ekselansınızın şahsmdaki şaşaalı ifadeye olduğu gibi, aynı za­manda müşterek mukadderat şuurunun ifadesi olan canlı dostluk sembo­lüne de hitab eylemiştir. Güzel telgrafınız Kraliçeyi ve beni fevkalâde mü­tehassis etmiştir. Telgrafınızın ifade ettiği bütün hisleri bütün kalbimizle paylaştığımıza inanmanızı rica eder, dost ve müttefik Türk milletinin saa­deti ile zatıâlinizin ve Bn. Celâl Bayar'm saadetleri için en hararetli te­mennilerimizi arzeyleriz.»

B. M. Meclisinin 6 Aralık 1952 tarihindeki toplantısı

Ankara : 8 (A. A.) —

Büyük Millet Meclisi, bugün saat 15 te, Başkanvekillerinden Ağrı Millet­vekili Celâl Yardımcı'nın başkanlığında toplandı.

Yoklama yapıldı ve izinli bulunmasına binaen Sağlık ve Sosyal Yardım Ba­kanı Dr. Ekrem Hayri Üstündağm yerine, izin müddeti zarfında İçişleri Bakanı Ethem Menderes'in vekâlet edeceğine dair Cumhurbaşkanlığı tez­keresinden sonra bazı kanun tekliflerinin geri alınması veya geçici komis­yona verilmesine dair önergeler okundu.

Afyon Milletvekili Kemal Özçoban, kanun tasarı ve tekliflerinin sözlü soru­lardan evvel görüşülmesi hususunda bir önerge vermişti. Zonguldak Mil­letvekili Abdurrahman Boyacıgiller, bu önerge aleyhinde bulundu. Neti­cede Kemal Özçoban'm önergesi kabul edildi.

Başkan müteakiben sözlü sorular arasında, Mardin Milletvekili Kemal Tür-koğlunun, ikinci Menderes kabinesine dahil bakanlardan yansından faz­lasının değişmiş olması dolayısiyle anayasaya uygun bir kabinenin teşek­külüne imkân hazırlamak maksadiyle Başbakanın istifa etmemesi veya hiç olmazsa şeklen istifa ederek aynı şahsiyetlerle ve yeni bir programla mec­listen güven oyu istememesi sebeplerini açıklamak üzere Başbakandan gensoru açılmasına dair önergesi bulunduğunu bildirerek gensorunun ön­ce görüşüleceğini söyledi.

Önerge sahibi Mardin Milletvekili Kemal Özçoban, gensoru açılmasına dair olan önergesi ile alâkalı başka bir önergeyi başkanlığa sundu. Gen­soru önergesini geri almaya matuf olan bu önergeyi Başkan okuttu. Ke­mal Türkoğlu, bu önergesinde, önergesini geri alması sebeplerini izah e-diyor ve Demokrat Parti Meclis Grupuna ve Başbakana tarizlerde bulunu­yordu.

Başkan, Gensoru açılmasına dair önergenin geri verildiğini bildirdi.

Anayasa dilinin tadili teklifi

Gündemin birinci defa görüşülecek işler kısmındaki İstanbul Miletveki-li Fuad Köprülü ve 203 arkadaşının, Anayasa teklifi ve Anayasa komisyo­nu raporunun müzakeresinin, diğer kanun tekliflerinden ve tasarılardan

önce müzakeresi hususunda diğer bir önerge verildi. Bu mevzuda söz is-tiyen Diyarbakır Milletvekili Ferit Alpiskender, bu tasarının diğerlerinden evvel görüşülmesi gerektiğini, Adalet ve Anayasa komisyonlarının da bu­nu arzu ettiğini, Anayasada mevcut dil hürriyetini tahdit maddesi dolayı-siyle, kanunların istenilen şekildeyazılamadığmı söyledi.

Seyhan Miletvekili Cezmi Türk, Diyarbakır Milletvekili Ferit Alpiskende-rin, konuşması esnasında kullandığı «mahut madde» tâbirini geri alması­nı, bunun anayasaya saygısızlık teşkil ettiğini söyledi.

Diyarbakır Milletvekili Ferit Alpiskender, bunun bir lisan sürçmesi oldu­ğunu belirtti.

Konya Miletvekili Ümran Nazif Yiğiter ise, kanun tekliflerinde, gündem sırasına riayet edilmesi teklifinde bulundu ve bu teklifinin sebeplerini izah etti.

Ankara Miletvekili Hamit Şevket İnce, bahis mevzuu tasarının bir an ev­vel görüşülmesi lüzumunu belirtti.

Başkan, bu tasarının görüşülebilmesi için üçte iki ekseriyetin mevcut olup olmadığının tesbit edilmesi gerektiğini söyledi ve sayılma yapıldı.

Tasarının tümü üzerinde ilk olarak Ankara Milletvekili Sadri Maksudi Ar­sal söz aldı. Hatip, dilimiz hakkında halen iki tezin mevcut olduğunu, bun­ları tamamiyle bitaraf' ve obpektif hülâsa edeceğini söyledi. Birinci teze göre, ilim ve yazı dilini tamamiyle arapça ve yabancı kelimelerin istilâ et­tiğini ve dilimizden bu kelimelerin atılması lâzımgeldiğini ve ikinci teze göre de lisanın değiştirilemiyeceğini, lisanın kendi kendine tasfiye yolu­na gittiği fikri ileri sürüldüğünü, halbuki bu iki tezin de yanlış olduğunu ilâve etti ve bu hususta izahat vererek yeni ilmî mefhumları ve yeni icat edilmşi makineleri adlandırmak için yeni kelimeler bulmak icap ettiğini anlattı. Yakın zamanda bu gaye ile uydurulan terimlerin bazılarının iyi ve bazılarının kötü olduğunu belirtti.

Sadri Maksudi Arsal, teklifin tamamen reddedilmesini ve bir akademi ku­rulmasını, dil işi ile bu akademinin meşgul olmasını istedi.

Atatürk'ün büyük bir inkılâpçı olduğu üzerinde duran hatip, dil inkılâbı­nın onun en büyük inkılâplarından hatta en büyüğü olduğundan bahisle bu teşebbüsün onun inkılâplarına karşı bir hareket teşkil edeceğini ilâve eyledi.

Müteakiben Niğde Milletvekili Necip Bilge söz aldı. Necip Bilge, değişik bir mevzuun görüşülmesine girişildiğini söyliyerek söze başladı ve teklif edilen tasarı üzerinde tenkidlerde bulunarak, bilhassa kelimeler değişti­rilirken mananın değişmemesine dikkat edilmesi gerektiğini belirtti ve mi­saller verdi.

Daha sonra söz alan Gümüşhane Milletvekili Vasfi Mahir Kocatürk kürsü­ye gelerek ezcümle şunları söyledi:

Türk Milletinin canlı ve klâsik bir dili mevcuttur ve bu bin yıldan beri mevcuttur. Bu dillerle Türk halkı arasında 500 yıl okunan şaheserler ya­zılmıştır. Bir Türk dili vardır, bunun dışında bir dil aramaya ihtiyaç var mı, yok mu... Yalnız şu noktayı belirtmek lâzımdır ki, tarihimizin bazı de­virlerinde milletçe kullanan canlı Türk dilinden başka bir okumuşlar yazı dili teşekkül etmiştir. Tanzimattan sonra hatta meşrutiyetten sonra devlet müesseselerine Osmanlı İmparatorluğunun okumuşlar sınıfı tarafından icat edilen bu yazı dili az çok tevarüs etmiştir. Buna reaksiyonlar da gös­terilmekle beraber, canlı halk dilinden birçok kelimeler alınıp zaman za­man normal bir seyir takip ederek yerleşmekle beraber, milletin dili ol­mayan yazi diline Cumhuriyet devrinde bulunan hükümetler dahi az çok tevarüz etmişlerdi. Cumhuriyet ilân ettiğimiz zamanlarda memleketimizde bir dil.meselesi mevcuttu. Cumhuriyet inkılâbı sadece bir siyasî inkılâp olmayıp milletin bir çok içtimaî sahalarını da içine alan bir hareket oldu­ğu için, dil de bundan dışarı çıkamadı. Ve gayet tabii olarak bir dil mesele­siyle karşılaştık. Gerçi milletin çok tabiileşmiş, eski Osmanlıcaya naza­ran sadeleşmiş, canlı ve mükemmel bir dili vardı. Fakat bu, daha çok ko­nuşma ve edebî eser dili idi. İlim sahasında kullanılan birçok yabancı ke­limeler vardı. Meselâ ilk okullarda dahi Türk çocuğu bir takım fennî ders­leri okurken hiç anlamadığı ve anlayamıyacağı meselâ, süvücuhukesire, zugrbaatüladla, rüsgulyed, muştulyed, eshabiulyed kelimeleri... Bunları ilk okul ve ortaokul talebeleri okurdu. Dilimizde buna benzer birçok ta­birler vardı. Bunların zaten halk dilinde yeri yoktu. Osmanlıca, okumuş­lar sınıfı tarafından zorla getirilmişlerdi. Bunların karşılığı halk dilinde mevcuttu. Binaenaleyh bize bir iş düşüyor, Meclis sıfatiyle değil, devletin bir müessesesi sıfatiyle ilgili kültür makamları tarafından yapılması gere­ken bir iş düşüyor. Bu gayet tabiidir. Yani milletin dilini kullanmak. Mil­let tarafından bilinmeyen, öğrenilmesi kolay olmayan, milletin malı olma­yan kelimeleri çıkarıp yerine millet tarafından kullanılmakta bulunan can­lı kelimeleri kullanmak. Bu öyle bir raelite idi ki bunu dünyada hiç kimse itirazla karşılamadı. Karşılamasına da imkân yoktu. Bu hareketler yapıl­makta iken kendiliğinden dil sahasında bir takım siyasî hareketler görül­meğe başladı. Bu değiştirmelerin hududu genişletildi. Meselâ, «asabı ül-yed» el parmakları yerine idi. Buna kimse bir şey demedi, «zuveçhikesi-re» kelimesi kaldırıldı yerine ne konsa ondan iyidir, Türk dilinden gelme bir çok kelimeler kullanılabilir. Dilde millete mal olmıyan kelimeleri ta­sarruf mümkündür. İlmî bir realitedir. Millete mal olmıyan bir takım ilmî kelimeler vardır. Bunları tasarruf edebilir. Milletin geniş kitlesi bunu kul­lanmaz. İlmî mefhumdur. Eğer o mefhum bizde doğdu ise kelime bizim­dir. Bizden bütün dünyaya yayılmış ve kullanılmakta olan kelimeler var­dır, bunları kullanmak icabeder. Bazen bütün dünya dillerinde ayni keli­me aynı şey için kullanılmaktadır, bize de gelmiştir. Artık bizim kelime olarak kullanılabilir. Buna denilecek bir şey yoktur.

Sonra yalnız bu kelimeler değil bütün ilim kelimeleri üzerinde de o za­man üç gurup ayrı fikirde idiler, ilmî kelimeleri asıllarından alalım diyen­ler, kökü yabancı olan bütün kelimeleri Türk dili gramerinden çıkaralım diyenler,, bir de bu işi hemen yapalım isteyenlerin karşısında zamana bı­rakalım diyenler mevcuttu.

Hatip sözlerine devamla, kelime üzerinde çalışmak gerektiğine temas e-derek bundan evvel bu husustaki çalışmaları ele aldı ve şöyle devam etti: Ancak bizim memleketimizde bu iş yapılırken, gayet müfrit, dilimizde ya-şıyan bütün yabancı kelimeleri kaldırmak iddiası ortaya atıldı. Bütün bu mücadeleler elbette Meclis dışında ve yıllardan beri vapılıyordu. Meclis bu çalışmalara, bu meselelere karışıyordu ve gruplardan birisinin fikrini benimsedi: Bütün kelimeler ana dil köklerinden de getirmek iddiasını...

Bu grupun fikri, ilmen ne dereceye kadar isabetli idi, memleket hayatına ne dereceye kadar intibakı vardı, memlekette ne dereceye kadar taraftan vardı? Bunlar düşünülmeksizin bir grubun fikri benimsendi ve ona göre bir anayasa yazıldı. Anayasa'ya milletin malı olmayan, millet tarafından kullanılmayan bir takım kelimeler de girdi.

Yapılan iş isabetli mi idi, değil miydi? Hayat, ilim ve realite bakımından ya isabetli idi, ya isabetsiz idi. İsabetli olsa dahi hukuken yanlıştı. Çünkü Büyük Millet Meclisi dili yaratmaz, hiçbir demokrasi memleketinde bu ol­maz. Dışarıda hali münakaşada olan bir gurubun malı olan ve muhakkak ki çok ekalliyette kalan bir gurubun dilini Millet Meclisi benimseyip ona göre hareket etmez, dil yapmaz, kelime koymaz.

Hatip 1945 te yapılan anayasa tadilini ele alarak bunun aleyhinde bulun­du ve dedi ki:

İsabetsizdi. Birkaç bakımdan isabetsizdi, evvelâ ilim bakımından isabet­sizdi. Bu yakınlarda da şahit olduğum ve olacağınız gibi bu hareket ilim iddiasiyle ortaya çıkmıştır. Halbuki hareket, ilim bakımından yanlıştı. Zi­ra ilim nedir? Hayatın dışında birşey midir?

İlim hayatın tabii seyrine ve icaplarına uyarak hem hayata hizmet etmek ve hem de realiteleri tescil ederek kanunları bulmak ilim icat etmez, tes­cil eder. (bravo sesleri) İlim hiç bir zaman hakikati icat etmiş değildir. Ha­kikatler ezelî ve ebedî tabiatın bünyesinde mevcuttur.

Türk dili üzerinde ilmin yapacağı da şuydu: Bir millet var... Canlı bir mil­let, bu canlı milletin canlı bir dili var... Var mı yok mu? Kütüphaneler do­lusu. Yanmasına, yıkılmasına, mahvolmasına rağmen, ummanca kitap var. Memleketimizde (soldan bravo sesleri) Bu kitaplar ne ile yazılmış zanne­derler? Osmanlıca mı? Asla. Osmanlıca bu ummanın içerisinde küçük bir koldur. Türk milletinin bin yıllık canlı bir dili vardır. İlim iddiasında bu­lunan cahillerin zıddına, muhterem zevatın ilk işi bu realiteyi tesbit ve tescil etmekti. Halbuki bizim ilim iddiası ile ortaya atılan dilci arkadaşla­rımız bu milletin dilini bulmaktan bir hayli uzaktılar. İçlerinde Türkçeyi konuşamıyan, bilmeyen, kimseler çoktu. Kelâmından olur malûm kişinin kendi miktarı.

Aziz arkadaşlar,

Bu şekilde dilcilerimiz büyük realiteyi, büyük Türk milletinin Türk dili realitesinin canlı bünyesini müşahede ve tesbit edeceklerine yanlış yola gittiler, uydurdular. Bu uydurdular sözünü bir kaç dakika sonra senetle-"?yle, vesikalariyle huzurunuzda ispat edeceğim, (soldan bravo seslet

Kenesinden evvel konuşmuş bulunan Ankara Milletvekili Sadri Maksudi Arsal'ın iddialarını hatip, «dil teşekkül eder, teşkil edilmez» sözleri ile ce­vaplandırdı ve şöyle devam etti:

Teşkil edilen dil yaşasaydı, Osmanlıca yaşardı, son kemalinden sonra Türk
dili daha eskidir, bin yıllık Türkçe içinde bir küçük Osmanlıca, devletin
butun iltizamlarına rağmen mahdut bir zümre kinde yaşamış ve busun
ölmüştür.

Eğer uydurma dil yaşasaydı Osmanlıca yaşardı, çünkü üzerinde bugünkü dilcilerden çok daha büyük mütehassıslar çalışmışlardı.

İlmin kabul ettiği şey, dil b*r hayatiyettir, bir ırmaktır, kendi yatağını akı­şına göre kendi tanzim eder. Hiç kimse bu ırmağı ben buradan çevirip şu­radan akıtacağım, diyemez, dese de boşunadır. Denemez mi? Denir ama Sultan Ibrahimce, Neron'ca bir hüküm olur.

Eğer hakikaten işin içinde bir şeref aramak ve şuna inanıyorsak Atatürk'­ün eserlerine ve ruhuna en bağlı en sadık insanlar biziz. Hatip, bu bahiste sözlerine şöyle devam etti:

Aziz arkadaşlar,

Son düşünce şu bakımdan olabilir, hayat bakımından. Bu uydurma dilin hayat bakımından bir faydası ve kıymeti yoktur. Bütün bakımlardan reddedildikten sonra kısa veya yakın menfaat bakımından reddedilmeğe muhtaçtır. Zira faydası yoktur, zararı vardır. Kolaylığı yoktur, güçlüğü vardır, yeniden bir dil önrenmeğe mecbursunuz. Esasenyaratamazsınız.

Yaşıyamaz, bir iddia değildir. İlmin hükmü ile yaşıyamaz. Sun'udir de ya-şıyamaz. Bir dilin, kelimenin yaşaması için, müddet içinde doğması, canlı olarak dünyaya gelmesi lâzımdır.

Muhterem arkadaşlar,

1945'te anayasanın uydurma kelimelerle doldurulmasından dolayı vü­cuda gelen kelimelerden bir kaç tanesini size arzedeyim. Meselâ, anayasa­da bir çok ölü kelimeler vardır, bir kaç tanesini söyliyeyim. Kanıt, konut, Ayrıt, Uyruk. Eğer yüsek mecliste bu kelimeleri anasından duyarak Öğ­renen, yahut sonradan öğrenerek benimseyen bir arkadaş varsa altına ben de imza atacağım ki türkçedir. (Soldan yoktur sesleri) delil kelimesini bü­tün köylü bilir. Delili kaldırdık (kanıt) ı koyduk. Millet kabul etmez. İm­kân yoktur. İçtimaî kanun müsaade etmez. Koymağa bizim hakkımız yok­tur. Türk milletinin içinde yaşamıyan, Türk milletinin sözlüğünde bulun­mayan bir kelimeyi bizim kanuna sokmaya ne hakkımız vardır?

Bunları temizlemek lâzımdır. Y eni bir anayasa lâzımdır. Ancak bu hu­susta müsamehanıza sığınarak kemali samimiyetle arz etmekten de çekin-miyeceğim, teklife imza atan arkadaşlar arasında bulunmaktayım, bu, 945 tarihli Anayasanın ref edilmesi zarurîdir. Zarurîdir çünkü, bir kere ilim, ha­yat bakımından, hukuk bakımından yanlıştır. Tesiri bakımından daha mü­himdir. Anayasanın bu dille yazılması bu uydurma dili memlekette yaşat­maya müteveccihtir. Bu temayülü taşıyan müfrit ve - menfaat perest kim­seler bu gibi şeyleri istismar yolundadırlar.

Azizarkadaşlar,

Sorarım size, milletin anlamadığı bir dili, bir tâbiri kanuna korsak, bundan düşmanlarımız mı müstefit olur, yoksa dostlarımız mı? Bunun hükmünü vicdanlara terketmek lâzımdır.

Dil kurumu bize beyanı mütalâa zımnında bir takım şeyler göndermiştir.

Dil kurumu diye çalışan bir müessese içinde dil ile yakından ilgili müte­hassıs hiç kimse bulunmayan müessese, bizlere broşürler göndererek şu­nu söyliyor: Bu dili kabul etmeyen yaşlılar, eskilerdir. Çocuklar bunlan öğrenmişlerdir.

Yeniler bunu bilmiyor ama çocuklar için mes'ele kalmamıştır. Bu dili mü­dafaa eden muhalif matbuat da işi gençlerin ve çocukların hükmüne ha­vale ediyor. Fakat size kemali samimiyetle küçük birşey arzedeceğim. Dün ortaokulun ikinci sınıfına giden küçük oğlum türkçe çalışırken elime geçti. Türkçe sözlük adı verilen yüzde yetmişi uydurma olan bu kitap memleke­tin irfan hayatına mal edilmiş, bütün öğretmenlerin eline verilmiştir. Türk DÜ Kurumunun bize tavsiyesi şu: Siz dil bilmiyorsunuz, çocuklarınız bi­liyor. Çocuklar dili kitabdan ve sözlükten öğrenmez, anadan ve babadan öğrenir. Bu şekildeki kelimelerle yazılmış olan 1945 anayasasının ref'i za­rurîdir. Bunda hiç şüphemiz yoktur. Bu uydurma dediğimiz dille yazılmış anayasa, yani dH bakımından bunun ref'i dolayısile millet üzerindeki siyasî, içtimaî, malî hayatımızı tazyik etmekte ve dilin kendi kendine öğrenilme­sine mani olmaktadır. Bu bakımdan bunun reddi lâzımdır. Bu işi yaptık­tan sonra ne olacaktır. Bugünkü dille, yani anayasa temayülü içinizde var­dır. 1340 Anayasasının talrblarak yerine gelmiş olması düşüncesi de var­dır. Bendeniz buna taraftarım, bu uydurma anayasa kalkmalı 1340 anaya­sası gelip yerine oturmalıdır. Bu takdirde kazancımız şudur: İlmen ve hu-kukan yersiz, isabetsiz iddiasında bulunduğumuz hareket kalkmış olacak­tır. Yeni bir anayasa yazalım dersek aynı hataya biz düşmüş oluruz. Ve bu­nun içinden çıkmak ihtimali de çok uzaktır. Bunu bir parti mes'elesi olarak söylemiyorum. Binaenaleyh 1340 Anayasasına dönmemiz lâzımdır. Burada şurasını tasrih etmek isterim ki, muhalif bir ruh yoktur, Osmanlıcaya, ge­riye dönüş yoktur. Hayır, Osmanlıca, geriye dönme mevzuubahs değildir.

Sebebi hukukîdir. Hataya düşmemek, Anayasaya hürmet etmek, anayasa­yı ikide birde müzakere konusu yapmamak lâzımdır. Gerçi 1340 anayasa­sında eskimiş kelimeler çoktur. Fakat kanunlarımız arasında anayasa için­de yaşayan kelimeler mevcuttur. Başka kanunlar da vardır ki hâlâ mer'i-yettedir. Kanunların 500 sene evvelki dille yazılması dahi normaldir. Cum­huriyetimiz tesadüfen gençtir. 200 sene evvel yazılmış bir anayasa da olsa tarihî bir hâtıra olarak hürmeten saklamak lâzımdır.

Vasfi Mahir Kocatürk'ün, bu konuşması, dakikalarca alkışlanmasına sebep oldu.

Daha sonra, Bursa Milletvekili Ali Canip Yöntem söz alarak konuşmaya başladı ise de, başkan ekseriyet bulunmadığı için birleşime saat 17.05'te 10 dakika ara verdi.

İkinci oturumda Ali Canip Yöntem konuşmasına devam etti. Ve ce­birle yeni kelimelerin kabul ettirilemiyeceğini söyledi ve misaller ver­di.

Bundan sonra söz alan Rşat Şemsettin Sirer (Sivas) bu günkü anayasa di­linin müadafaasını yaparak bunun muhafazasını ileri sürmüş ve o devre ait isimlere temas ettiğinden Bingöl milletvekili Feridun Fikri Düşünsel söz atarak değiştir ki:

«Arkadaşlar, ben hâdiseleri, maziyi, vakıaları tersine çevirip siyasî baskı­dan sonra hakikati tağşiş suretiyle kendime mevki yapmak istiyecek bir adam değilim.

Ben bugünü ummazdım. Böyle bir gün, samimî söylüyorum, böyle 400 ta­ne milletvekili gelir de burada hakikati bu şekilde arar diye ümit etmi­yordum. Hâdiseleri izah edeceğim. 1944 senesinde bendenizi de o komis­yona koydular. Niçin koydular? Bendeniz biraz muteriz bir ada_m oldu­ğum için koydular.

Bundan sonra bazı muhalefet gazetelerinin neşriyatına temas eden Feri­dun Fikri Düşünsel sözlerine şöyle devam etti:

Bu hareketi gençler kabul etmiyecekmiş, Ne yapacaklar o gençler. Biz o gençlere hizmet ettik. Edeceğiz de. Kimin nerede ne hizmet edeceği meş­kûktür. Gençler hakikat ister. Gençler nura koşmak ister. Hangi inkılâbı kim baltalamış. Bunlar Türk milletine mal olmamış mı? Sinesine girme­miş mi? İşte şu arkadaşlar, milletin evlâdı olarak, kılınçlarının hakkı bu­raya gelmiş arkadaşlardır. O mübarek inkılâbı bertaraf ederler mi bu va­tan evlâdlan?

Daha sonra söz alan Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü, dil mevzunun geç­mişteki safhalarına temas etmiş, Büyük Millet Meclisi kürsüsünün ilmî münakaşalardan ziyade siyasî mes'ele ve dâvaların görüşüldüğü bir yer olduğunu kaydederek demiştir ki:

«Dil mes'elesinin, gazetenin birinde, gençleri tahrik maksadiyle, siyasî mevzu addedilmesi hiç de doğru olmayan b;r harekettir. Bir arkadaşım soruyor, o halde neden bu takriri imza ettiniz? söyliyeyim. İlmî mes'ele-lerin, bilhassa dil mes'elesinin siyasî tazyik altında hallolunmaması icap ettiğini göstermek için. Yani 1945'te burada yapılan cebrî bir tasarrufun ortadan kaldırılması için.

Ben eskiden beri, sayıları o zamanlar pek az olmasına rağmen türkcenin sadeleştirilmesi için çalışanlardan biriyim, o yolda çalışan bazı arkadaşlar Ali Canip başta olarak burada hazır bulunuyorlar. Fakat hiçbir zaman dil mes'elesmin bir siyasî mevzu olarak siyasî kuvvet tarafından ele alınma­sına taraftar olmadım. İlim mes'eleleri, dil mes'elesi, tarih mes'elesi, bun­lar'herhangi siyasî bir partinin resmî akideleri arasına asla giremez ve girmemelidir. Dünyanın hiçbir medenî milletinde bu işe tesadüf edilmez, yoktur böyle bir şey.

Bir lisanın sadeleşmesinde eskiden beri fazla kelimeler uydurarak yüzde yüz sür'atîe değiştirmek fikrine taraftar değilim. Tedricî, fakat tedricî derken, o tedricî ters mânasına alınmamalı. Yer yüzünde mevcut lisanlar içinde türkcenin şu son 60 — 70 senede geçirdiğ sür'atli inkılâbı geçir­miş ikinci bir lisân mevcut değildir. Bendenizin dil, tarih meseleleriyle iştigalim eskidir. îstidraden söyliyeyim ki ömründe tarih kitabı açmamış, ömründe dil mes'eleleriyle uğraşmamış olanlar vardır ki, bunlar müte­hassıs geçinirler. Hatta bu yüzden mebus olanlar da oldu, ben bu işler moda değilken uğraştım. Dil, san'at, fikir, ilim mes'elelerinde her cere­yanın serbest olarak ortaya çıkması ve müdafaa edilmesi taraftarıyım. Dil mes'elesinde en müfrit dil İstılahı taraftarı olanların elbette dilin te­kâmülü üzerinde faydası olur. Beri taraftan muhafazakâr cereyanlara karşı mutedil vazifesini görür, orta yoldan götürür.

Bendeniz Atatürk'ün yanında uzun müddet bulundum. Onun fikirlerini yakından takibetmiş bir arkadaşınızım. Dil mes'elesi üzerinde de düşün­celerini ve ne yapmak istediklerini çok yakından bilirim. Ve nihayet Fe­ridun Fikri arkadaşımızın dediği güneş - dil teorisinin de nasıl çıktığını ve niçin yapıldığını da bilirim.

Atatürk'ün son zamanlarda Cumhuriyet Halk Partisi tüzüğü ile dile, aztürkçe adı verilen ve bir yığın, % 9O'ı uydurma kelimelerden mürekkep olan bir dille tercüme edilmiştir, o zaman meb'us olan arkadaşların ha-tırmdadır, hatırlamıyanlar da kütüphanelerine müracaat ettikleri zaman tüzüğün bu öztürkçeye tercüme edilmiş şekli, arkasında 3 - 4 kelimelik lûgatçesi ile beraber bulabilirler. Garip değil mi, Atatürk öldükten son­ra teşkil edilen Refik Saydamın başvekâleti zamanında bir komisyon bunu

eski dUe aide etti. O zaman bu irtica neden mevzuubahs olmadı ve neden,
bunları yapanların resimleri Ulus'ta teşhir edilmeli? Başta İnönü ve Re­
fik Saydam olduğu halde.

Bilirsiniz insan mutlak bir kudrete sahip olduğu zaman türlü acayip fi-: kirlere düşer. Bütün diktatörlerde buna tesadüf edilir.

Tarihi iyice hatırlamıyorum. 945 veya 44'te anayasanın öz dile çevrilmesi hakkında bir komisyon teşkil edildi. Ve mebuslara mütaleamz nedir diye sualler soruldu. O esnada grup reisi arkadaşımız Hasan Saka idi. Ona de­dim ki, bunu neye değiştiriyorsunuz? Bunun mütalâası yok ki, abuk sabuk bir şey dedim. İsrar etti, sen mütalâanı yazıver dedi. Ben de tuttum mü­talâamı yazdım. Bu rapor Halk Partisi dosyalarında vardır. Ve meçhul kalmasın diye 947 senesinde dil mes'elesi hakkında Vatan gazetesinde yazdığım bir makalede bu verdiğim raporu aynen neşrettim.

Raporun hülâsası şudur: Birkaç misal vermiştim. Bunlar dil işleriyle, yani lengüistik, filoloji ve Türk dilini bilmeyen zevat tarafından yapılmış ve yazılmış şeyler olduğu ve meselâ: Sayıştay, danıştay gibi (tay) lahikala­rının moğolca olduğumıbüdirmiştim. Onun için bir yığın türkçe zanne-d'len moğolca kelimeler var. Bir takımı başka dillerden gelmiş türkçe zannedilen kelimelerdir, vlenşei itibariyle türkçe değildir. Bunların en ga­riplerinden sekiz, on tane kelime seçtim. Bunları yapan zevatın maalesef dille alâkaları yoktu. Bu işin ehli değillerdi. Halbuki bütün bunlar ilim mes'elesidir, ihtisas mes'elesidir. Bunları akademiler halleder. Bu mes'-elede, hattâ teklif yapmak için dahi ilmî selâhiyete iht'yaç vardır. Dil ku­rulu selâhiyetsiz ve dil mes'elelerini anlamaktan uzakkimselerdi. Bunu kaydederek dedeni ki; bu vaziyete sarahatle çâre bulunmazsa, bu hal mil-letin fikrine ve hayatına, tal'm ve terbiyesine zarar verici bir mahiyet ve tehlike arzetmektedir. Tabiî o zaman, benim hatırımda kaldığına göre, bir takım arkadaşlar: Şimdi harp var, darp var, gürültü patırtı arasında bu dil işiyle mi uğraşılacak diye rayor vermişler.

Sonra kanun buraya gelip müzakere edildiği zaman bir defa olsun şu ka­pıdan içeriye girmedim, bana geldiler dil mes'elesi müzakere ediliyor, niçin böyle mühim bir mes'elede içeri gitmiyorsun dediler, ben de o be­nim anladığım dil değildir dedim. Sırf emirle bir adamın keyfini tatmin için yapılan bir d'ldir, ben oraya giremem ve müzakeresinde bulunamam dedim ve girmedim. Vaziyet budur. Ve benim bunu red vaziyetimin sebebi vaktiyle bu dile yapılan fuzuli bir tasarrufu, keyfî bir müdahaleyi ortadan kaldırmak içindir. Yoksa ben ilim ve san'at mes'elelerinin, dil mes'eîele-rinin, bütün bu mes'elelerin burada herhangi bir hükümetin keyfine ve arzusuna göre halledilmesine şiddetle aleyhtarım. Bu gibi mevzuların mütehassıslardan başka kimseler tarafından yapılmasını akıl ve mantık kabul etmez. Dil mes'elesini dil erbabı halleder, tanh işini tarih adamları halleder. Resmî bir şey yapılıp da bunun dışına çıkmak küfür olur demek zamanı Mussolinî, Hit'ler zamanında vardı. Bu dil mes'elesini üniversite muhitlerinde yürütmek için o zamanki mes'ul vekillerin aldıkları emir üzerine üniversite heyetlerine gidip onlara nasıl tazyik yaptıklarını, nasıl hakarette bulunduklarını daha unutmadık. Bugün üniversite muhtariyeti mukaddestir diye iddia edenler bu muhtariyet mefhumunu, Darülfünun lâğvedilip üniversite kurulduktan 13 - 14 sene sonra, 15 sene sonra akıl­larına geldiğini neden unutuyorlar. Bunu da samimî bir maksatla değil, Demokrat Parti kuruldu, Demokrat Parti programında üniversitenin muh­tariyeti bir prensip olarak kabul edildi diye sırf siyasî bir oyun oîârak 14 senelik bir ihmalden sonra bunu ellerine alanlar nasıl olup da hâlâ bu gibi şeylerden bahsediyorlar, buna hayret ediyorum.

Daha sonra söz alan Trabzon milletvekili ve Cumhuriyet Halk Partisi grup başkanı Faik Ahmet Barutçu, anayasa komisyonunun raporuna temas ederek anayasmın ikide bir değiştirilmesinin mahzurlu olacağını söyle­miş ve bugünkü anayasa metninin muhafazası lüzumuna işaretle dil in-kilâbı hatalı dahi olsa anayasa dilinin, Demokrat Parti programında tes-bit edilmiş olan anayasanın asıl tadilâtı esnasında mevzuubahs edilmesini belirtmiştir.

Müteakiben Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri kürsüye geldi ve Dil Kuru­munun son kurultayında Millî Eğitim Bakanı olarak, okullarda çocuklara uydurma kelimeler okutulmıyacağım, bu itibarla ilmî yollardan çalışarak bir takını malzeme verilirse ,bundan istifade edileceğini söylediğini anlat­tı ve kurultayda geçen bazı konuşmaları nakletti ve şöyle devam etti:

Bu .sözleri, kelimeler nasıl uydurulmuş, nasıl imal edilmiş ve nasıl Türk diline musallat edilip Türk çocuğunun perişan bir hale getirilmiş olduğu­nu arzetmek için naklettim. Tekrar ediyorum^ bir uydurmacılık vardır, 'uydurma kelimeler yığını vardır, ve bu uydurmacılık milleti millet yapan unsurların başında gelen aziz dil müessesesinin bağrına saplanmış bir hançer gibidir ve bu uydurmacılığı ne Atatürk'e, ne de onun inkılâblarma mal etmeğe imkân yoktur.

Millî Eğitim Bakanı Tevfik ileri uydurulan kelimelere temasla dedi ki:

Bütün bu kelimeleri işittiğim zaman Millî Eğitim Bakanı olarak bir sızı hissettim. Bir yük altında imiş gibi ezildim. Filvaki bunları icat eden ben değilim. Fakat bunları bir an evvel bertaraf edebilecek mes'ul bir insan olarak ezilmekteyim. Siz ki. şu anda Türk diline yapılan tasallutu, müda­haleyi ref etmek için çalışıyorsunuz ve bunda da muvaffak olacaksınız. Ben de Millî Eğitim Bakanı olarak bir senedenberi çocuklarımıza okutul­makta olan kitaplarda, bilhassa felsefe, psikoloji terimlerinde mevcut olan ve alışamadığımız, yaşamasına imkân olmayan kelimeleri tasfiye etmek için ilgili organları seferber ettim. Huzurunuza çıkışım bu bakımdan fe­rahlık verecek bir müjdeyi arzetmek içindir. Alâkalı üniversiteler profe­sörleri, yüksek okul profesörleri, hattâ Dil Kurumundan iştirak eden mü­tehassıslardan ibaret bir ilim heyeti çalıştı. Heyet en çok sıkıntı çektiği­miz felsefe terimleri üzerinde esaslı çalışmalar yaparak hayırlı neticeyi elde etmiş bulunmaktadır. Şu küçük kitap bir hafta evvel basılabilmiştir, yeni terimleri ihtiva etmektedir ve artık liselerde, orta okullarda bunlar çocuklarımıza öğretilecektir. 800'den fazla terimle. böylece elde geçiril­miş bulunmaktadır.

Bakan, uydurulan kelimelerden misaller vermiş ve «bu işleri bundan sonra tamamen ilim adamlarına bırakmak en doğru hareket olacaktır» diyerek sözlerini bitirmiştir.

Millî Eğitim Bakanını takiben kürsüye gelen Anayasa Komisyonu söz­cüsü Diyarbakır milletvekili Ferit Alpiskender, Anayasa komisyonu ve Demokrat Parti iktidarı olarak bu mevzuda bir çok töhmet ve isnatlar kar­şısında kalındığını, bunlara cevap vermek için söz istediğini söyledi ve 1945 senesinde Büyük Millet Meclisinden çıkan kanunlar, mektepler ve mahkemeler yolu ile, bu kelimelerin zorla dilimize sokulduğunu, bu se­beple Demokrat Parti programına bir de madde konulduğunu, ve bu maddeyi gerçekleştirmek yolunda olunduğunu belirtti, tasarının nasıl hasır­landığını izah etti, ithamlara cevap verdi.

Zorla kabul ettirilmeye çalışılan kelimelere temasla, hatip şunları söy­ledi:

Bir takım kelimeler, edatlar uydurmuşlar, istilâhlar vücuda getirmişler bunların hiç biri ilmî esasa dayanmıyor. Profesör Köprülü'nun dediği gibi, o zaman burada hazırlanan tasarı İstanbul Üniversitesine gönderil­miş: Profesörler toplanıyor, okunuyor, itiraz etmek istiyenlere: İtiraz yok, diyorlar, bunu ispat edecek elimde vesika var. Bazı profesörler izzeti ne­fislerini düşünerek toplantıyı terke diyorlar. Diğerleri kabul etti, deniyor. Türk Dil Kurumunun çalışmaları hakkında da izahat veren hatip sözlerini şöyle bitirdi:

1945 de yapılan harekete bir isim vermek icabederse, ona dil devrimi de­mek icabeder. Dil inkılâbı değildir. Çünkü Türk milleti devrimi, masa de­virmek, çam devirmek, bardak devirmek mânasında yakıcılığı ve kırıcılığı ifade etmek üzere kullanmıştır. Bizim yaptığımız inkilâp «inkilâp» olarak kalacaktır. Tasfiyeler ve ırkçılar bizi götürmek istedikleri noktaya götü-remiyeceklerdir.

Ferit AİDİdkender'i müteakip Seyhan Milletvekili Cezmi Türk söz almıştı, fakat başkan geç olması dolayısiyle çarşamba günü saat 15'te toplanmak üzere birleşime son verdi.

Arileara: 10 (A. A.) —

Büyük Millet Meclisi bugün saat 15'te başkanveklilerinden Ağrı milletve­kili Celâl Yardımcı'nın başkanlığında toplandı.

Yoklama yapıldıktan sonra Trabzon milletvekili Faik Ahmet Barutçu ve iki arkadaşının, Çiftçiyi Topraklandırma Kanununun 21 inci maddesinin değiştirilmesine dair olan kanun teklifinin geri verilmesi hakkında öner­gesi okundu, teklif geri verildi.

Çanakkale milletvekili Nihat İğriboz ve Tokad milletvekili Sıtkı Atanç, kanun teklif ve tasarılarının gündemdeki sözlü sorulardan evvel görüşül­mesi için Önerge verdiler. Önerge reye konularak kabul edildi.

Gündemde kanun teklif ve tasarılarının başında, İstanbul milletvekili Fuat Köprülü ve 203 arkadaşının, Anayasa teklifi ve Anayasa Komisyonu ra­porunun müzakeresi mevcuttu ve teklif yeğinlikle görüşülmesine karar verilen işler faslında idi.

Başkan anayasaya ait bir müzakerenin devam edebilmesi için üçte iki ço­ğunluğun mevcudiyeti şart olduğu cihetle, yoklama yapıldığım ve müza­kereye devam edilebilmesi için asgarî 326 milletvekili bulunması gerektiği halde mevcudun 274 milletvekili olduğunu haber verdi. Bu sebeple teklif müzakere edilemedi.

Gündeme devam edildi.

îç tüzük gereğince bir defa görüşülecek işler faslmdaki Af Kanununun ye­dinci maddesindeki (vergi cezaları) tâbirinin muhtevasına gümrük kanu­nunda yazılı bulunan (para cezalarının da dahil olup oîmıyacağınm yo­rumlanmasına dair başbakanlık tezkeresi ve adalet, maliye, gümrük ve tekel bütçe komisyonları raporlarının müzakeresine geçildi.

Ankara:11(A. A.) —

Büyük Millet Meclisi Bütçe Komisyonunda 1953 malî yılı bütçe kanun tasarısının müzakeresine bugün öğleden evvel ve sonra devam edilmiş, Başbakan Adnan Menderes ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan izahat ver­mişlerdir.

Komisyonun öğleden sonraki toplantısında bütçe tasarısının tümü üzerin­deki müzakereler sona ermiş, maddelere geçilmesi kabul edilmiştir.

Bütçe komisyonunun bu sabahki toplantısında Başbakan Adnan Mende­res, bundan evvelki toplantılarda muhtelif milletvekilleri tarafından so­rulan sualleri cevaplandırmış, bu arada ezcümle memleketimizin tediye muvazenesi, ithalât ve ihracat vaziyeti ve altın mevzuu üzerinde geniş iza­hat vermiştir.

Başbakan Adnan Menderes demiştir ki:

«1953 yılı bütçe tasarısı üzerinde şimdiye kadar yapılan görüşmelerden ve sayın arkadaşlarımız tarafından ortaya konulan mütalâalardan aldırımız umumî intiba, tediye muvazenesinin arzettiği durum ve temayülü karşı­sında önümüzdeki yıl bütçesinin, gelirlerde derpiş edilen 400 milyonluk artışın, ve bütçe yatırımları için ayrılan ödeneklerin sarf ve icrasının dü­şünüldüğü gibi tahakkuk edip edemiyeceği noktasında toplanmaktadır. Bu sual ve tereddütler bütçenin heyeti umumiyesi üzerinde cereyan eden görüşmelerin mihverini teşkil etmiş olduğundan, izah ve cevaplarımızın da bu noktada teksifi lâzım gelmektedir. Bu itibarla, her şeyden evvel, dış tediyeler bakımından durumumuzu gözden geçirecek ve Avrupa Tediye Birliğinin senelik hesap devresi olan 1 Temmuz — 30 Haziran devresini gözönünde tutarak, geçen 1951 - 1953 devresinin durumuyla 1952 - 1953 devresinin tediye muvazenesi bakımından bir mukayesesini yapacak ve mülâhazaları bu rakamların ışığı altında arzedeceğim.

- 1952 devresinde ihracat 871,4 milyon lira, ithalât ise 1 milyar, 136,6
milyon liradır. Ticaret açığı bu suretle 265 milyon 200 bin liraya, tediye
muvazenesine ait diğer unsurlaraçığı 54 milyon liraya ve umumî açık
yekûnu 320 milyon liraya baliğ oluyor. Bu açığın Amerikanyardımının
Avrupa üzerinden kullanılan kısmıyla karşılanan miktarı 133 milyon lira
olduğuna göre, 187 milyon liralık kısmı da mevcut döviz ve yapılan borç­
lanmalarla karşılanmış bulunmaktadır.

- 1953 devresine gelince, bu devreyi henüz yaşamaktayız. Bu devre­
nin Temmuzdan Kasım'a kadar beş yıllık kısmında ihracattan elde edilen
döviz miktarı 392 milyon liradır. Bu kadar ihracat yapmış bulunuyoruz.
Elde mevcut kabili ihraç stoklar, 900 milyon liradır. Bu miktarı fevkalâde
ihtiyatlı olarak hesablıyoruz. Yoksa rahat rahat 1 milyar demek mümkün­
dür. İhtiyatlı olarak hesap ettiğimiz halde, böylece, 1 milyar 292 milyon
liralık bir ihraç kabiliyetimiz ortaya çıkmaktadır. Bu miktara aynı devre­
ye ait Amerikan yardımının Avrupa üzerinden kullanılacak asgarî miktarı
olan 63 milyon lirayı ilâve edecek' olursak, elde edeceğimiz senelik tediye
imkâniarı yekûnunun 1 milyar 355 milyon lira olduğunu görürüz.

Geçen seneki tediye muvazenesinin ithalât dışındaki açığını teşkil1 eden 54.8 milyon liranın, içinde bulunduğumuz bu devrede de aynen tekerrür ede­cek olursak, bu yıl ithalâta tahsis edilebilecek miktarı, dışarıdan mal sa­tın alafrlmek imkânlarını 1952 - 1953 devresi için de asgarî bir hesapla 1 milyar 300 milyon olarak kabul etmek hatalı değildir.Şimdi bu miktardan devre dâhiline giren yani 1953 haziranına kadar tediyesi lâzımgelen borçlarımız yekûnunu teşkil eden 225 milyon lirayı düşecek olursak ge­riye 1 milyar 75 milyon kalır ki, bu ithal imkânlarımızla geçen sene itha­lât için yaptığımız tediyeler arasında yalnız 61 milyon liralık bir fark ve bir noksanlık bulunduğunu gösterir.

Bu bilançoya geçen devreden müdevver borçların ödenmesi de ithal edil­diğine göre, içinde bulunduğumuz devrede, ithalât tediye imkânlarının asgarî geçen devre kadar tahakkuk edeceğini kabul etmek her halde nik­binlik sayılmaz. Bilhassa gümrüklerimizde muhtelif sebeplerle normalin fevkinde bir teraküm olduğu ve bunlardan bir kısmının da çekilmesi, bu bütçemizin yürürlüğe girdiği tarihten sonra vukua geleceği gözönüne alı­nırsa, 1952 gelirlerinden ithalâtla alâkalı olanların fiilî tahakkukuna na­zaran 1953 bütçesinde görülen 25 milyon lira fazlaya tahakkuk etmiyecek bir tahmin nazariyle bakılmaması lâzım gelir.

Öyle tasavvur olunuryor ki sanki iflâs masası başındayız ve bütün borçla­rımızın hemen tediyesi istenmektedir. Halbuki borçlarımızın hepsinin bu devre içinde mutlaka ödenmesi zarureti asla bahis mevzuu değildir. Hattâ bir kısmının vâdeleri bile tâyin edilmemiştir. Bu devre içinde ödemek mecburiyetinde bulunduğumuz miktar sadece 225 nrlyon liradır. Muame­lesi devam eden bir tüccarın borçlarını ödedikçe yeniden istikraz akdet­mek iskânını da elde ettiğini bilmek lâzımdır. Böyle bir devir bahis mev­zuu olmasa dahi, yine elimizde 1 milyar 75 milyon lira kalıyor ki bu mik­tar, ithalât ihtiyaçlarımızı tamamiyle karşılayacak bir miktardır. Geçen seneki ile aradaki fark, demin de bildirdiğim gibi, 61 milyon liradan iba­rettir. Şunu da gözönünde tutmak gerekir ki bir seneden beri, liberasyon sistemin bu memlekette idame edilenryeceği, ergeç ithalâtta tahditler ya­pılacağı şayiasının devamı o zaman ithalâta görülmemiş bir hız vermiştir. Tüccarlar, son santimine kadar ellerindeki parayı ithalâtta kullandılar, hattâ geçen ağustosta ithalâ+ 60 milyon dolara kadar yükseldi ve o ay 38 milyon dolar açık verdik. Bu verdiğim misal, en kötü vaziyete düştüğümüz hakkındaki şayiaların mihrak noktasını teşkil eder. Bundan sonra aylık açık 10 küsur milyona düştü ve geçen ay 2 milyon dolara kadar indi. Bu ay ise 500 bin lira ilerdeyiz. Önümüzdeki aylar, geniş mikyasta döviz te­rakümü ayları olacaktır. Çünkü satış mevsimine geldik.

Biz fevkalâde metodik hesaplar yapan ve işi çok sıkı hesaba bağlayan mes'ul insanlar olarak, 61 milyonluk bir açığımız olduğunu kabul ediyo­ruz. Bu devrede, bu hesaba göre, geçen devreden kalan borçlardan 225 milyon lira ödeyeceğiz, üstelik geçen seneki kadar da ithalât yapacağız. Bütün bu hesaplar, bu rakamlar, iktisadî ve malî şartların aleyhimizde olduğu hakkındaki şayiaların ne kadar yersiz ve mesnetsiz bulunduğunu açıkça göstermektedir. Dış ticaretin daralması neticesinde 2 milyarlık gelir bütçesinin tahakkuk ettiriiemiyeceği hakkındaki iddiaların boşluğu da meydandadır. Biz gümrük varidatında 25 milyonluk bir tezayüt nazara aldık ki bu esasen tahassül etmiş miktardır ve halen gümrüklerde mevcut olup çıkartılmamış mallar bu fazlalığı karşılayacak bir imkân göstermekte­dir. Önümüzdeki devre için ithal imkânlarımız, sadece belirttiğimiz mik­tarlardan ibaret diye de hesap edilmemelidir. Bir devletin hayatında daha bir takım imkânların mevcut olduğunu da derpiş lüzumu vardır. Meselâ Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu fabrikalarına Nato yolu ile asgarî 10, azamî 25 milyon dolarlık bir sipariş yapılması üzerinde görüşülmek­tedir. Ayrıca 23 milyon Sterling'lik tesisat için memleketimize bir imkân ayrılmış bulunmaktadır. Bütün bunlar yukarıdaki hesaplarımızın haricin­dedir.

Tediye muvazenesi bu bütü­nün cüz'ülerinden birisidir. Aksi halde bütün devlet gelirlerini, tediye mu­vazenesine bir emsal tatbik etmek suretiyle gayet basit bir hesap ameliye­si ile tesbit etmek mümkün olurdu. Dış ticaret ile ilgili bütün gelirleri, dev­let varidatının ancak yüzde 25 ine tekabül eden 2 milyarlık bir bütçe için, gelir tahminleri tahakkuk etmiyecektir. iddiasının hakikatle ilgisi yoktur. Gelir tahminleri yapılırken yalnız tediye muvazenesi açık mıdır? Kapalı mıdır? Buna bakılmaz. Yapacağımız ithalâta bakılır. İhracat hacmindeki gelişmeye,, ihraç mallarımızdaki stoklara, yapabileceğimiz ihracata bakı­lır. İthalât fiatlanna, ithalât bedellerinin ödenme vadelerine bakılır, itha­lât rejimine bakılır. Dünya fiatlanna bakılır. İthalâtın azalmasının veya ço­ğalmasının diğer gelir kalemleri üzerindeki tesirleri ne olacaktır? Buna bakılır ve daha birçok âmiller nazara alınır.

Yoksa, biz de, muarızlarımız gibi (tediye muvazenemiz açıktır, o halde it­halât tamamiyle duracaktır, bütün devlet gelirlerinde toptan bir azalma olacaktır) diye düşünür ve bu diğer sırtları nazara almazsak o zaman ha­ta etmiş oluruz. 1953 yılında dış ticaret durumunun gelirlerimiz üzerinde­ki tesirlerine gelince:

1953 yılında yapacağımız ithalât, 1952 yılındaki ithalâtımızdan aşağı ol-mıyacaktır. Biz dış ticaretimiz ile ilgüi vergilerimizin tahminlerini yapar­ken bu vakıayı gözönünde tuttuk. Ayni zamanda her sene olduğu gibi bu yıl da bu tahmnileri yaparken ihtiyatı elden bırakmadık.

Gerekçede gayet açık bir şekilde, bütün hesapları ile gösterdiğimiz gibi, dış ticaret ile ilgili vergüerimizdeki artış ve azalışların muhassaiası olarak yekûnen 25 milyon liralık bir tezayüt derpiş ettik.

İki milyar liralık bir bütçe içinde 25 milyon...

Halbuki yukarıda arzettiğim gibi bir gelir sistemi frr kül olarak mütalâa ed'lmek icap eder. îthalâtm azalması dahüî istihsali arttırır ve faaliyet mer­kezi sıkleti o tarafa teveccüh etmek suretiyle dahili istihsal ile ilgili gelir­ler artar. Bahis mevzuu kalemler dısmda kalan ve gelir bütçesinin yüzde 75 ini teşkil eden diğer kalemlere gelince bunların fazlasiyle tahakkuk et­mesinden, şüphe olunması hatasına kimsenin düşmiyeceğini tahmin edi­yorum.

Ezcümle devlet gelirleri içinde en mühim, mevkii işgal eden gelir ve kurum­lar vergileri 1953 yılında, 1953 yılı konionktürü ile değil, 1952 yılı konjonk­türü ile mütenasip hasılalar sağlayacaklardır. Z*ra 1953 yılında bu vergi­lin vergisidir. İçinde bulunduğumuz bu yılda iktisadî ve ticarî faaliyet­lerden sağlanacak hasıla 1952 yılında idrâk edilen kazançların ve gelirle-lerin arzettiği büyük gelişmenin hacmi de hepimizin malûmudur. Binaenaleyh, bütün bütçelerin tatbikatında görüldüğü gibi, bir kısım ka­lemler bazı değişikliklere maruz kalsalar bile gelir bütçemizin heyeti umu-nryesi sabit kalır. Esasen mühim olan cihet de şu veya bu kalemlerdeki ehemmiyetsiz artış ve eksilişler değil, yekûn halinde varidat tahminleri­nin tahakkuk etmesidir.

Biz tahminlerimizin heyeti umumiyesiyle noksansız tahakkuk edeceğinden emin bulunuyoruz.

Başbakan, sözlerini şöyle bitirmiştir:

«İster câri masraflara, isterse yatırımlara taallûk etsin, masraf bütçesinin

tatbiki bakımından ithalât hacminin bir kıymet ifade etmesi tabiidir.

Trabzon Milletvekili Cemal Reşit Eyüboğlu, söz aldı ve kanunun tatbik sa­hasının Bakanın işaret ettiği kadar geniş olmıyacağını esasen buna benzer kanunların mevcut bulunduğunu, şimdiye kadar yüzden az ailenin bahis mevzuu kanuna tâbi tutulduğunu söyledi.

Lehte ve aleyhte konuşan milletvekillerini takiben tekrar kürsüye gelen Ma­liye Bakanı Hasan Polatkan bu meselenin siyasî ve malî cepheleri olduğu­nu söylemekle söze başladı ve devamla dedi ki:

Simdi bu kanunun tatbik edildiği yerlerden birisine bir vatandaş gelecek diyecek ki, benim hayatım tehlikededir, ben kendimi emniyette hissetmi­yorum. Bunu kim takdir edecek arkadaşlar? İdarî makamlara bu müracaa­tı .yapacak, bunu kim takdir edecek? Vali, evet, bu zatın hayatı tehlikede­dir, diyecek ve hakikaten orada bir vuzuhsuzluk bulunduğu için hükümet kendi eliyle bunu kabul mü edecek? Yahut da adalet cihazına mı başvura­cak, ben kendimi emniyette hissetmiyorum, hayatım tehlikededir dediği zaman mahkeme bu yolda karar mı verecektir?

Bu, nazari olarak izahı kolay ve güzel olmakla beraber tatbikatta hakika­ten zorluklar yaratan ve politik bakımdan da büyük mahzurları olan bir meseledir. Aynı zamanda, politik mahzurlar yanında ondan daha küçük olan malî mahzurlar da bulunmaktadır. Oradan her hangi bir sebeple nak­ledilmesini istiyen bir kimse dahi burada kendimi emniyette hissetmiyo­rum, hayatım tehlikededir, hazine malımı alsın, ben buradan gitmeliyim, diyebilecektir. Ben asıl politik mahzurun yanında bu malî mahzuru ikinci

Yüksek malûmlarıdır ki, vilâyet yollan, vilâyet umumî meclislerince tan­zim edilen programlara göre vilâyet hususî idarelerince yapılmakta, köy yolları da Köy Kanunu hükümlerine tevfikan yine vilâyetierce idare edill ve köy yollarının ehemmiyetini göz önünde bulunduran hükümetimiz iki seneden beri geniş ölçüde yardımlarda bulunmaktadır.

Mevzuubahis Âli, Hasanoğlan'a gidip gelebilmiş, Öğrencilerle tenha yerlerde te­maslarda bulunmasına da müsaade edilmiştir.

Birçok vatanperver öğrencinin bu haller karşısındaki aksülâmelleri de zamanın idarecileri tarafından şiddetle karşılanmış ve bastırılmıştır.

2— Bu enstitülerde, serbest okuma saatlerinde, öğrencilere, solcu neş­
riyat incelettirilmiş, «Sovyetizm», «Demokrasi ve Sosyalizm», «Sosyal Mü­
cadelelerin Tarihi» gibi eserlerin hulâsaları, talebe konferansları adı al­
tında gençlere dinletil mis. tir. Bunlara ait vesikalar mevcuttur.

İftiharla kaydedeyim ki, bu hâdiseler karşısında da en büyük tepkiyi, yi­ne bu müesseselere devam eden temiz Türk köylüsü gençler göstermiş ve Büyük Millet Meclisine kadar başvurmuşlardır..

3— Şimdi de ilgili dosyalardan, şahitlerin ifadelerinden alman bazı sa­
tırları okuyorum:

Bunlar Hasanoğlan Köy Enstitüsü yüksek kısım öğrencilerinin tesbit edil­miş konuşmalarından parçalardır:

«Bugün biz hâlâ bu rejimi kabul edemiyorsak, bu o rejimin kötülüğünden değil, bizim kafamızın geriliğindendir.»

«Bugünkü insanlık, belki bunu hâlâ kabul etmiyorsa, elli sene, yüz sene ve hattâ iki yüz sene sonra da olsa bu ideale kavuşacaktır, (asla sesleri) mademki biz, insanların daima ilerlediğine kaniiz, binaenaleyh insanlar ilerledikçe, kötü itiyatları atacak, iyileri benimsemeye çalışacaktır. Öyle ise en son varılacak nokta da, vatan, sınır kavgalarının atılarak aile "ve mülkiyet diye bir şey tanınmadığı, bütün insanların kardeş olarak yaşa­maya çalıştıkları bir merkezdir.»

Bir takım ifadelerden de:

Arkadaşlar, köle olarak yaşayan köylüyü kurtarmak bize kalmıştır. Biz bu memleketi kurtarmak için aşağı tabakayı teşkil ederek bağırmakla iş çıkaramayız. Bunun için yapacağımız iş, hükümeti devirerek yerine geç­mek, şehrin apartman sahibi ile, köyde nemli zeminde ve toprak dam al­tında yaşayanın hakkını eşit etmektir. Bunun yerine getirilmesi için ye­gâne çare, komünistliğin ilân edilmesidir.»

Yine aynı tahkikat sırasında:

«Aile kutsiyeti bir saçmadan başka bir şey değildir. Senin karın, benim karım diye tabiat bir şey ayırt etmemiştir. Bu İnsan egoismasının meydana çıkardığı bir şeydir. Bunları ortadan kaldıracak elemanlar biziz.» Şeklindekonuşmalar yapıldığıanlaşılmışvetesbitedilmişbulunmakta­dır.

4— Biröğrenciyehazırlatılmış«SovyetSosyalistCumhuriyetleri Birli­
ğinde eğitim»mevzuunda bir konferansın metninden bazı parçalar:

«Okul, siyasetten ayrı değildir. Okul içinde her türlü siyasetle meşgul o-lunur. Kadm erkek her hakta eşit ve her yerde birbiri ile yardımlaşır...

Bu okullarda şu gayeler takibedilir:

Yaratmak istedikleri yeni insanlığa, enternasyonalizme karşı büyük bir aşk fakat gerisine karşı kin, hmç besleyen yepyeni bir nesil yetiştirmek... Bu gençlik... Kendi Rusyasma geleceğin Örnek memleketi diye bakar.»

Bu konferans da yüksek kısımdan bir öğrenci tarafından hazırlanmış ve zamanın mes'ul idarecileri tarafından hiçbir tepki ile karşılanmamış, an­cak yukarıda arzettiğim gibi bu okulda okuyan asil Türk gençleri durumu ortaya koymuşlardır.

5— Bundan başka Kari Marks'm hayatı, eserleri ve mezhebi hakkında
konferanslar da verilmiştir. Bunların birinin metni de eldedir.

Bütün bunlara ilmî ve meslekî faaliyetler namı altında geniş mikyasta yer yerilirken öğretmenlik mesleğini hazırlayıcı umumî kültürü takviye ve tezyid edici çalışmalar ikinci, üçüncü plâna bırakılmıştır.

— Ahlâkî gelenek ve göreneklerimize aykırı her türlü hareketler ma­
zur görülmüş ve hattâ teşvik edilmiştir. Çirkin muamelelere hedef olan
ve mukavemet gösteren kızlarımızdan bıçaklarla tecavüzeuğrayanların
bulunduğunu gösteren vesikalar eldedir. O zamanki mes'uller tarafından
bu işlerin takibedilmesinden sarfı nazar müsamaha ile karşılandıkları ve
kendilerinin enstitüierdeki içki âlemlerine iştirak ettiklerini gösteren şa­
hadetler ve belgeler mevcuttur.

— Komünist Partisinin manifest'inin teksir ediierejc öğrencilere dağı­
tıldığı da tesbit edilmiştir.

Millî Eğitim Bakanlığı tarafından o zaman neşredilmekte olan «Köy Ens­titüleri Dergisinde» de bu mel'un mezhebi telkin edici ve çok acı yazılar vardır. Bunlar da vesika olarak elde mevcuttur. Mesele etraflı bir şekilde uzun zamandan beri incelenmekte ve tahkik edilmektedir. Devlet Şûrasına sunulan dosya, tahkikata ait bazı formalitelerin ikmali için iade edilmiş olduğundan üç kişilik bir müfettiş grupu tarafından, bu muamelelerin te­kemmül ettirilmesine ve tahkikatın ikmali işine devam olunmaktadır. Ya­kın zamanda bu iş adalete intikal edecek, bu suretle umumî efkâr da hâ­diselerin seyrine muttali olacaktır. Hemen ilâve edeyim ki, soru sahibi sayın Ömer Sanaç'm da işaret ettiği gibi, milliyetperver Türk Gençliği, bu türlü telkin ve tesirlere kuvvetle mukavemet etmiştir. Köy enstitülerinden mezun olan meslekdaşların, mahdut istisnalar bir tarafa bırakılırsa her biri bu memleketin temiz ve asil evlâtları, memleketi felâkete sürükleyecek olan bu türlü faaliyetlere karşı ilk tepkiyi göstermiş insanlar olarak bugün binlerce köyde vazife başında bulunmaktadırlar. Şu ciheti de arzetmeden geçemiyeceğim: Mil­letin bel bağladığı irfan müesseselerinde bu korkunç hareketler cereyan ederken, birtakım milliyetçi gençler komünizme karşı harekete geçtikle­rinden ırkçı-turancı ithamı ile tabutluklarda işkencelere maruz bırakıl­makta idiler.

Köy enstitüleri, bütün Millî Eğitim müesseselerimiz gibi ve onlara paralel olarak inkişaf etmektedirler. Bunlar, alelûmum ilkokullar için öğretmen yetiştiren müesseseler olarak vazifelerini yapmakta devam edeceklerdir. Köylerimizin muhtaç bulunduğu sanat erbabını yetiştirmek gibi munzam bir vazifeyi de yapabileceği zannedilmiş olan bu müesseseler, böyle bir hedefi daha önceden terketmiş, müstahsil ve sanatkâr öğretmen tipi, mu­citlerinin hayali olmaktan ileri geçememiştir.

Enstitülerin öğretim programları, yerli ve yabancı mütehassısların iştira­kiyle, bir buçuk yıl süren bir çalışmadan sonra yeniden hazırlanmış, 1952-53 ders yılı başından itibaren bütün öğretmen okullarında tatbikine girişil­miştir. Bu programda namzetlerin kuvvetli bir meslekî formasyona muvazi olarak lüzumu kadar umumî kültüre sahip ve her şeyden evvel de, millî hisleri kuvvetli,, ahlâk karakteri tam birer öğretmen olmaları hususu göz önünde tutulmuştur. Bundan başka öğretmenleri köy muhitine ve köyün realitelerine intibak ettirecek tarım ve iş terbiyesine ve itinalı bir staj dev­resine de bilhassa yer verilmiştir. İftiralara ve yalanlara rağmen, verdiği­miz ilk emre istinaden bu yıl köy enstitülerine 1500 öğrenci alınmış, Trab-zon-Beşikdüzü Köy Enstitüsü Kız Enstitüsü haline getirilerek buradaki er­kek öğrenciler diğer enstitülere tevzi olunmuş ve böyJece kız koy enstitü­lerinin sayısı ikiye çıkarılmıştır.

Köy enstitülerinin öğrenci mevcutları normal hadlere indirildikten son­ra, her yıl yuvarlak olarak 2000 öğrencinin yeniden kabulü mümkün o-lacaktır. Fakat bu müesseselere daha önceki yıllarda istiap hadlerinden çok fazla Öğrenci alınmış, bu yüzden çocuklarımız tamamen gayri sıhhî şartlar altında bırakıldıktan başka köylerde tek başına kalarak çalışacak o-lan bu gençlerin ferdî hususiyetleri de dikkate alınarak üzerlerinde gös­terilmesi gereken itinanın sarfına imkân bırakılmamıştır. Nitekim Anka­ra'nın yanıbaşmdaki Hasanoğlu Köy Enstitüsünün mevcudu 900 ün üstüne Çıkarılmış, bu da az görülerek 1000 e iblâğı istenilmiştir. Biz, bu okulların mevcutlarını hakikî birer öğretmen okulu mevcudu haline getirmek yo­lundayız.

Arzettiğim veçhile, köy enstitülerine bu yıl az öğrenci alındığı ve bunu be­lirten neşriyat yapıldıktan sonra adedin arttırıldığı hakkında muhalif mat­buatta yer alan haberler külliyen yalandır.

Bu yıl bu müesseselere 1500 öğrencinin alınması (500 değil) altı yıl sonra memlekete 1500 den az ilkokul öğretmeni verileceği mânasına da gelmez, çünkü bu çocuklar 1955-56 ders yılında dördüncü sınıfa geçeceklerdir, o yıl öğretmen okullarının dördüncü sınıfların ortaokul mezunlarından, bugünkünden daha çok sayıda öğrenci alınarak ilkokul öğretmenleri sa-yısının plâna uygun bir şekilde artışı sağlanacaktır. Ayrıca yeniden açı-

lacak öğretmen okullarıyla, ilkokullara her yıl 3000-3500 öğretmen yetiş­tirilmesi de derpiş olunmaktadır. Müteakiben kürsüye gelen Elâzığ Milletvekili Ömer Faruk Sanaç, Millî Eğitim Bakanının verdiği beyanatta eğitim mevzuunda iki iktidar arasın­daki görüş farklarının açıklanmış olduğunu, jandarma dipçiği ile, vatan­daşın tenceresini, yatağını satarak yaptırdığı okul binalarının bugün ha­rabe halinde bulunduğunu söyledi ve Millî Eğitim Bakanlığı yapmış olan 'Haşan Âli Yücelin zamanında, köy enstitülerine komünist cereyanların gir­diğini, bugüne kadar suçluların adalet huzuruna sevkedilmemelerinin ü-zücü olduğunu anlatarak, o sıralarda cereyan eden Kenan Öner - Hasan Âli Yücel dâvasına temas etti ve Kenan öner'in Hasan Âli Yücel'e hita­ben «Sen komünistsin» dediği halde öner'in cezalandırılmadığını ha­tırlattı. O zamanlar milliyetçilerin tabutluklara hapsedildiği halde komü­nistlerin müdafaa edildiğini ima etti, solcu cereyanları yerleştirmek yo­lunda tecavüzün kat'î olarak vaki olup olmadığı hususunda tahkikat açıl­masının, Meclisin hak ve vazifesi bulunduğunu söyledi.

Kars Milletvekili Sırrı Atalay'm Kars'ta mevcut arazi ihtilâflarının süratle halli ve mülkiyet haklarının nizam altına alınması hususunda ne gibi tet­kikler yapıldığına ve alman neticelere dair Devlet Bakanlığından sözlü so­rusu okundu.

Devlet Bakanı Muammer Alakaht, gereken tetkikatın yapıldığını, mevcut kanunlarla huzursuzluğun giderilebileceğini, bu hususta, sözlü soruda be­lirtildiği veçhile bir hususî kanun çıkarılmak icabetmediğini söyledi. Soru sahibi Sırrı Atalay, Kars'ta arazinin yüzde sekseninin tapusuz oldu­ğunu söyledi ve Kars'ta arazi ihtilâfları hakmda geniş izahat vererek, me­selenin mer'a, tarla değil, yayla meselesi olduğunu, yayla meselesinin ise 3753 numaralı kanunda ele alınmadığını izahla misaller verdi ve hususî bir kanun çıkması hususunda İsrar etti.

Devlet Bakam Muammer Alakant, hususî bir kanuna ihtiyaç olmadığını tekrar belirtti.

Saat 16.45 te Başkan oturuma son verdi.

Büyük Millet Meclisi, yılbaşı tatilini müteakip, 5/1/1953 günü saat 15 te tekrar toplanacaktır.

Başbakan Adnan Menderes'inİzmir C.H.P.İlçe Kongresindekikonuşması:

İzmir: 28 (A. A.) —

Başbakan Adnan Menderes, bugün öğleden sonra Cumhuriyet Halk Par­tisi Konak İîçesi Başkanının davetine icabetle, ilçe kongresinin yapılmakta olduğu salona gitmiş, kongre üyeleriyle dinleyicilerin coşkun ve hararetli tezahürEeriyle karşılanmıştır.

Kongre Başkanı Dr. Lebit Yurdoğlu, Başbakan Adnan Menderes'i kongre adına selâmlamış, îlçe Başkanının davetini kabul edip bu kongreye gel­diğinden dolayı kendisine teşekkür etmiş, bu ziyareti Türk demokrasisi­nin gelişmesi yolunda bir fali hayır telâkki ettiğini belirtmiştir.

Demokraside esas, demiştir, birbirine atıp tutmak değil, iyi niyetle karşı-.likiı konuşmaktır. Uzaklıklar, düşmanlığı arttırır. Halbuki aynı vatanın ev­lâtlarıyız ve aynı gayeyi gütmekteyiz. Bidayette belki bazı zorluklarla kar-

şılaşılıyor. Fakat demokrasi, yüzyüze samimiyetle konuşmak rejimidir. Karşı karşıya geündiğ zaman çeşitli meselelerin hallolunabileceğini mü­şahede etmek mümkündür. Başbakan ve Demokrat Parti Genel Başkanı Adnan Menderes'in bu kongremize gelişinin memleket için hayırlı olma­sını candan temenni ederim.»

Kongre Başkanının bu sözleri şiddetle alkışlanmış, bunu müteakip dele­gelerden Avukat Hulusi Selek kürsüye gelerek, kongre müzakerelerinin memleket meselelerine ve partilerarası münasebetlere ait kısımlarını Baş­bakan için hulâsa eden bir konuşma yapmıştır.

Hatip, bir iktidar partisi başkanının bir muhalefet partiyi kongresine ilk defa vaki olan bugünkü ziyaretinin ilerisi için gayet iyi bir işaret olduğunu kaydettikten sonra, Cumhuriyet Halk Partisinin bazı müşküllerle karşılaş­makta bulunduğunu ve bunların başında Parti Genel Başkanını hedef tu­tan tarizlerin yer aldığını söylemiş ve demiştir ki:

«Cumhuriyet Halk Partisi, bir şahıs partisi değildir. Dünün hususî şart­ları içinde öyle idi, fakat bugün değildir. Eğer partimizin merkez ve teş­kilâtı başkanın etrafından toplanmışsa, bu, Genel Başkanın Cumhuriyet Halk Partisinin son Kurultayda aldığı reylerden dolayıdır. Yoksa parti­miz bugün muayyen bir şefin emirleri ve işaretleriyle hareket etmek va­ziyetinde değildir.»

Hatip, bundan sonra, Başbakan Adnan Menderes'in dün söylediği nutuk­taki şikâyetlerini bahis mevzuu etmiş ve şöyle demiştir:

«Sayın Menderes, dün iktidarımızın iki buçuk senesi zarfında muhalefet tarafından beğenilebilecek acaba bir tek iyi iş de mi yapmadık diye sor­du. Bunda haklıdır. Biz, Demokrat Parti iktidarının iyi işlerini daima tak­dir etmekteyiz ve bunu kendimize vazife saymaktayız. Acaba Saym Men­deres de muhalefet hakinda bize aynı takdiri ibzal etmez mi?»

Hatip bundan sonra, demokrasinin kökleştirilmesi için bazı tedbirler alın­ması lüzumu üzerinde durmuş, Anayasa tâdillerini, Seçim Kanununu ba­his mevzuu etmiş, halkevlerinin kapatılmasının Halk Partisi içinde üzün­tü yaratmış bulunduğunu söylemiş, Halk Partisini borçlandırma mesele­sinin de üzüntüyü mucip olduğunu kaydetmiş ve sözlerini şöyle bitirmiş­tir:

«Biz, haksızlığın müdafii değiliz. Mevcut.kanunlarla muayyen bir iş için,
verilen para başka masraflara sarfedilmişse geri alınmalıdır. Demokrasi
rejiminde eşit şartlar içinde çalışılması lâzımdır. Eğer bugün Hükümet.
Başkanının karşısında serbestçe konuşabiliyorsam ve tenkidlerde bulunu­
yorsam, bu, demokrasi yolunda milletçe elde ettiğimiz neticenin bir ese­
ridir. Cumhuriyet Halk Partisi, müspet yollarda daima Demokrat Partiyi
destekliyecektir. Bugünün iktidar partisi ile ana muhalefet partisi ara­
sında ne meslek ve ne mezhep farkı yoktur. Her ikisi de kendilerini mem­
leket hizmetine vakfetmiş partilerdir. Atatürk inkılâplarının korunmasın­
da dış emniyetin tarsininde hep beraberiz. Slele çalışalım ve vatanın teali­
sini temin edelim.

Cumhuriyet Halk Partili hatibin konuşmasını müteakip Başbakan Adnan. Menderes, dakikalarca süren şiddetli alkışlar arasında söz almış ve kon­greyi «Çok sevgili Halk Partili arkadaşlarım» diye selâmladıktan sonra, tezahürlerin nihayet bulmasını dakikalarca beklemiş ve sözüne şöyle baş­lamıştır:

«Kongrenize beni davet nezaketini gösteren İlçe Başkanınızateşekkürle:

sözlerime başlamak istiyorum. Misafiriniz olarak aranızdayım. Bana karşı gösterdiğniz hüsnü kabulden dolayı sizlere de candan teşekkür ederim. Bazı hâdiseler vardır ki ne şahısların, ne zümrelerin, ne de siyasî teşek­küllerin tesiri altında olmadan hükmünü icra eder. Şayet iki bucuk sene­lik iktidar zamanımızda, keskin mücadeleler olmuşsa, hattâ daha evvel,.. birden fazla partilerin teşekkülü üzerine henüz sizler iktidarda bizler mu­halefette iken kesin mücadeleler cereyan ettiyse, bunu, tarihin bağrından kopup gelen ve ne şahısların, ne zümre ve siyasî partilerin, hattâ ne de millet topluluklarının iradesine taallûk etmeyen sebeplerin bir neticesi diye kabul etmek yerinde olur. Bu keskin mücadelelerin vukua gelmesi mukadderdi. Karşılıklı münasebetler bahsinde ne yapılırsa yapılsın kader hükmünü icra edecek ve muayyen meseleler de zamanla halledilecekti. Çok isterim ki bu yeni safhaya bugün girilmiş olsun.

Aramızda keskin mücadeleler cereyan etmiş, birbirimizin kaiblerini kır-mışsak, bugün bunun muhasebesini yapmaktansa yarma doğru bakarak, aynı toprağın çocukları olduğumuzu, aynı vatan gayelerini güttüğümüzü, birbirimizle kopmaz bağlarla bağlı bulunduğumuzu düşünerek demokrasi­mizde bu yeni safhayı süratle tahakkuk ettirmeğe çalışalım. Niyaz ediyo­rum, temenni ediyorum ki bunun artık zamanı gelmiştir.

Maziyi, eski devri bırakalım. O zamanın Halk Partisi tarihî vazifelerini yapmış, tarih sahifelerine gömülmüştür. Bugün yeni bir Halk Partisi kar­şımızdadır ve demokrasi devrinin zarurî bir unsuru olarak vazifesini yap­mağa gayret etmektedir. Bu Halk Partisini, partinizi hürmetle ve muhab­betle selâmlarım. Bu selâmlama, demokrasi ve hürriyet rejimini seven bütün insanların vazifesidir. Bugün bizzat bizler, şef partisi değiliz, cok partili sisteme taraftarız, diyorsunuz. Halbuki dünkü Halk Partisinin bün­yesi bu değildir. O partiyi, hataları, kusurları ve meziyetleriyle tarihe in­tikal etmiş, demokrasi rejimi içinde bugün muhalefet yarın belki de ikti­dar vazifesini görmeğe çalışan yepyeni bir parti doğmuştur. Bu yolda ma­zinin tasfiyesini süratle yapmak lâzımdır. Bunu bir anda yapmak belki müşküldür. Fakat mazi ile irtibatı kesmek bakımından gayretlerimizde ne dereceye kadar samimî bulunursanız, bizzat kendi yarınınızın menfaatini de o derece süratle tahakkuk ettirmiş olursunuz.

Kitaptan okumalıyım. Karşı karşıya gelerek kalblerimizi konuşturabilecek insanlar olalım. Bir zamanlar benim de içinde bulunduğum Halk Partisi, tek parti zihniyetinin ve ideolojisinin hakikî mümessili olarak kurulmuş, bünyesi, ideolojisi, hattâ tatbikatı hayatı boyunca böyle tecelli etmiş bir parti idi. Benden evvel burada konuşan arkadaşa bakarsanız, bunlar düne râcidir. Ve bugünü ifade etmektedirler.

Meselelere böyle üstün ve umumî bir görüşle göz attıktan sonra diyebili­riz ki. bugün başka memleketlerde olduğu gibi aralarında zıddiyet bulu­nan ve düşmanca mücadele eden iki parti vaziyetinde değiliz. Beraberiz. Birçok noktalardan, vatanperver partiler olmakta, hattâ iktisadî ve malî görüşlerde dahi, tatbikat hariç, muvazilik gösteren iki parti halindeyiz. Sizler nasıl burada memleketi mes'ut kılmak için bir partinin çatısı altında toplanmış iseniz, başka ve ayrıca yollardan memleket menfaatlerinin da­ha iyi korunacağını düşünen insanların da bir siyasî parti halinde toplan­masını müsamaha ile görmek, birbirimizi vatanperverlikte üstün veya: madun addetmemek kemâline erişmek lâzımdır.

Keskin mücadele devri geçtikten ve bunların lüzumsuzluğu anlaşıldıktan sonra hakikî demokrasinin kurulduğunu görmek karşılıklı tahammül ve müsamaha göstermek, hattâ birbirimizi sevmek ve bunda çok ileri gitmek.

Ekseriyet sistemi, adalet sistemidir. Eğer böyle olmasaydı, adalet peşin­den koşarak demokraside mükemmeliyet seviyesine gelmiş memleketler­de, bu sistem hâkim olmazdı. Nisbî sistem bazı memleketlerde zaafın, is­tikrarsızlığın sembolü olarak son günlerini yasamaktadır. Esas itibariyle ek­seriyet sisteminin birçok faydalarını kabul etmekle beraber bunun mah­zurlarını bertaraf etmek yahut hafifletmek yolundan, seçim bölgeleri az ve çok büyük olursa bunların küçültülmesine gidilebilir. Memleketimizde iki-üç milletvekillik seçim bölgeleri bulunduğu gibi, 28-30 milletvekilli­ğini aşan bölgeler de vardır. Bunları parçalamak suretiyle seci mbölgelerini çoğaltmak kabil olabilir.

Anayasa tâdillerine gelince, partimiz tarafından bunları reddediyoruz di­ye bir iddia yapılmış değildir. Sizlerin telâşa da gitmenize ben bir sebep görmüyorum. Anayasalar, ya secini arifesinde yapılır, yahut da Anayasa­nın tâdiliyle derhal seçimler yenilenir. Bir devletin kuruluş bünyesi esas­tır. Kuruluş bünyesindeki bir değişikliğin derhal yeni seçimleri takibet-mesi zarurîdir. Henüz elimizde memleketin asıl ihtiyaçlarına tekabül e-den birçok kanun projelen mevcut iken, Anayasa tâdillerini şimdi ele al­mak, daha az âcili çok âcile tercih etmek olur. Vaktimiz vardır, zaman bu­lup bunları ele alacağız. Aramızda bugün sanki birçok ihtilâf noktaları yok­muş gibi bunlara bir de Anayasayı ilâve etmek,, bilmem ne kadar doğru olur, Anayasa tâdilleri, sırf ihtirastan, senlik benlikten doğan ihtilâfları bertaraf ettikten sonra beraberce daha soğukkanlılıkla ele alacak, cümle­nin vâkıf olduğu bir işde beraberce daha büyük bir muvaffakiyetle ba-.şarmak mümkün olacaktır.

Halkevleri mevzuunda evvelâ şunu söyliyeyim ki, demokratik nizamda, siyasî partiler, devlet vazifelerini üzerlerine alamazlar. Milletin içtimaî se­ciyesini yükseltrnek; okutmak ve saire, siyasî partilerin hakkı değildir. Esasen Cemiyetler Kanunu da bunu müsaade etmez. Halkevleri bahsinde, Halk Partisinin maksatları malûmdur. Bu maksatları temin için vücuda getirdiği tesislerin bütün mülkiyeti Halk Partisinin üzerinde idi.

Yüzlerce binayı, yüz milyonluk malı, isterse kiraya verir, isterse kapatır, isterse satar ve bedellerini seçim mücadelesine harcayabilir bir vaziyet mevcuttu.

Çok evvelden bir tasfiyenin bahis mevzuu olması lâzım gelmekte idi. Da­ha muhalefette iken, bu tesisler mevcuttu, bunlar üzerinde süratle bir karara varmak icabeder, demiştik.

Bütçe Komisyonlarındaki müzakerelerde de, bütçeden para alamazsınız, bu Anayasa mevzuata ve demokratik telâkkilere muhaliftir, demiş, fakat sözümüzü dinletememiştik.

Halk Partisi iktidarda iken bunların tasfiyesi muhakkak ki daha akıl kârı olurdu. Her müessese, içtimaî müesseseler de dahil olmak üzere niçin do­ğarlar, zamanlarını yaşarlar, sonra giderler ve yerlerini başkalarına terke-derler. Halk Partisi, Türkocaklarmı aynen bunları söyliyerek kapatmış de­ğil miydi?

Bunlar! acı tenkid değil, bir kardeş gibi, ortada dolaşan fikirler etrafında daha isabetli kanaatler edinilsin diye, hâdiseler hakkında daha isabetli bir yola gidelim diye arzediyorurn. Yoksa beni kongrenizin sıcak muhitin­de misafir ettiğiniz bir anda, tenkid okunun ucu ile dahi sisleri rencide etmek benim kârım değildir.

Halk Partisini borçlandırmak bahis mevzuu olamaz. Halk Partisinin kendi

inallarına el uzatmak diye bir mesele tasavvur ve tahmin etmiyorum. Şa­yet benden evvel konuşan arkadaşın dediği gibi, zamanında mevcut ka­nunları hiçe saymak suretiyle edinilmiş iktisaplar varsa, bunların hesap­larının mutlaka görülmesi lâzımdır. Bu, aynı zamanda istikbal için de bir ibret dersi, bir müeyyide teşkil edecektir. Bu bakımdan, bir hesap görme bahis mevzuu olur. Bu hesabı görmenin neticesi belli değildir. O halde,. bu neticeden peşinen endişeye düşerek niçin bizi borçlandıracaksınız di­yorsunuz?

Millet Meclisinin alacağı her kararda millî vicdanı göz Önünde tutması, gerekir. Evvelce, millî vicdana aykırı hükümler alınabilirdi. Fakat bugün alacağımız her kararın millî vicdanda, müsait mâkes bulmasını hesap et­mek, değil dirayetin, fakat asgarî basiretin bir emridir. Bir partinin ça­lışmasını güçleştirmek, neşir vasıtalarını elinden almak gibi bir düşünce mevcut olmamak lâzım gelir. Asgarî yaşama şartının kabul edilmesi, de­mokratik, medenî telâkkilerimizin icabıdır. Ben endişe etmiyorum, siz de endişe etmeyiniz. Arada büyük farklar çıkacağını tahmin etmiyorum. O derecede ki, millî vicdanın bir parçasını teşkil .eden sizlerde de bir isyan hissi yaratmıyacaîi, bunun haksızlıkların bir telâfisi olduğu kabul edile­cektir.»

Başbakan Adnan Menderes, devamlı ve heyecanlı tezahürler arasında, sözlerini şöyle bitirmiştir:

«Sizlere hitabetmekten büyük bahtiyarlık duydum. Yalnız sözle değil,, fakat fiille de, bunu yeni bir anlayışın başlangıcı telâkki ediyorum. Bana bu fırsatı, güzel bir anlayışın mübeşşiri olarak konuşmak imkânını ver­diğinizden dolayı büyük bahtiyarlık duymaktayım, sizlere candan teşek­kürler ederim, sevgili vatandaşlarım, sevgili hemşehrilerim, sevgili Halk Partili arkadaşlarım.»

Başbakan Adnan Menderes, Cumhuriyet Halk Partisi İzmir Konak İlçesi Kongresinin bütün üyelerinin ve dinleyicilerin sürekli ve heyecanlı te­zahürleri arasında kürsüden inmiş, alkışlar arasında sağdan, soldan ken­disine uzatılan elleri sıkarak çok samimî bir hava içinde ve alkışlar ara­sında kongre salonunu terketmşitir.

Başbakan Adnan Menderes'in İzmir Demokrat Parti İl Kongresindeki konuşması:

'zm'r: 23 (A. A.)

Başbakan Adnan Menderes, bu gece Demokrat Parti İl Kongresinin ka­panış celsesinde muazzam tezahürler ve sürekli alkışlar arasında söz al­mış, kongre çalışmalarından, Demokrat Parti iktidarının iki buçuk sene­lik faaliyetinden, her sahadaki verimli ve yapıcı iş tutumundan bahsetmiş, tek parti rejimi ile millî murakabeye dayanan demokrasi relimi arasında anlayış ve çalışma bakımından mevcut farik vasıfları, zihniyet ayrılığını belirtmiş ve partilerarası münasebetler hakkında mütemmim izahat ver­miştir.

Başbakan evvelâ, kongrenin hayırlı olmasını ve İzmir için yeni devrenin açılmasına ve partili arkadaşlar arasında tesanüt ve muhabbetin kurul­masına yaraması temennisinde bulunmuş, seçilen idare heyetinin zümre re hizip menfaatlerinin üstünde parti ve memleket menfaatleri için elbir­liğiyle çalışmalarını bütün İzmirli partililerin de yeni idare heyetini mu­vafık kılmak içn ona yardım etmelerini istemiş, kargaşalık manzarasına. merkezin dikkatle bakacağını söylemiş, muhabbet ve tesanüt temennisi­ni ileri sürerken yalnız kongre delegelerinin değil, fakat bütün Demok­rat Partililerin hislerine tercüman olduğundan emin bulunduğunu belirt­miştir.

Başbakanın bu mevzudaki sözleri candan tasvipler, alkışlarla karşılan­mıştır.

Başbakan, bundan, sonra. Demokrat Parti iktidarının iki buçuk senelik ic­raatı hakkında izahat vermiş, her Bakanlıkta, her is sahasında 1950 den evvelki ve bu seneki bütçe rakamlarını, çalışma farklarını, elde edilen ba­şarı nispetlerini bildirmiştir. Bayındırlığın her şubesinde yol, köprü, bü­yük ve küçük su işleri, il ve köy yolları ve daha diğer sahalarda yapılan işleri anlatmış, ziraatte, münakalede, iç ve dış ticarette, bankacılıkta, sa­nayide, maadinde ve nihayet millî gelir ve bütçede iki buçuk sene gibi kısa bir müddet zarfında kaydedilen yerine göre üç misli, beş misli, on misline varan bundan böyle daha da büyük farklarla yükselecek olan terakkileri mukayeseli rakamlarla belirtmiş ve sözlerine devamla demiştir "ki: «İşte bugün böyle bir kalkınma devri içindeyiz. Tenkidleri iktisadî inhi­dama kadar yürütmek bugünün bu manzarasiyle telif kabul etmez. Eğer hakikaten böyîe olsaydı, bizzat sizin çehreleriniz acaba güler miydi. Bizi alkışlar mıydınız. Ne kadar bizden olursanız olunuz, bizi yine kıyasıya tenkid ederdiniz. Çünkü bahis mevzuu olan, hepimizin müşterek vatanı-mızdır. Fakat yapılan ve başarılan işler, bütün vicdanian tatmin edecek bir mahiyet arzetmektedir.

Demokrat Parti muhalefette iken her zaman memleketin kaderi bu ol­mamak lâzım gelirdi, derdik. İki buçuk senelik icraatımız ve bu icraat so­nunda memleketin arzettiği umumî manzara, bu sözümüzün ne derece doğru olduğunu açıkça göstermektedir. Bu işleri gören milletimiz, itima­dını tekrar Demokrat Partiye vermekte isabet olduğu neticesine varacaktır. Muhalefette iken bize iktisadî çalışma plânımız ne olacak diye sorarlardı. İktisadî programınızda içtimaî ve siyasî sahadaki prensiplerde bizimle a-ranizda hiçbir fark yok derlerdi. Demokrat Partinin kuruluşunu temelin­den abes göstermek isterlerdi. İki görüş arasındaki farkı, zaman, bugün göstermiş bulunuyor. Onlar tek partili devrin partisine meusuptular. "Bizler çok partili devrin kerametine inanarak kurulmuş bir partinin adam­larıyız. Fark yalnız bunda ve umumî ifadeleri teşkil eden programda de­ğil fakat iş tutumunda, tatbikatta da mevcuttur. Millet murakabesi bir kere kurulsun, yalnız bu murakabe işlerimizin, yüzde 80 inin kendiliğin­den halli için tek ve kâfi sebep teşkil edecektir, derdik. Çünkü ağzı ka­patılmış duran halk ağzını açacak, istediklerini söyleyecek, baskı altında ses çıkarmıyan köy sesini duyuracaktı. Bugün iktidarımızı siz dahi tenkid edeceksiniz. Hele muhalefetin tenkidlerini tahmin etmek güç değildir. Sadece millî murakabe öyle bir hâdise teşkil eder ki, işlerimiz yalnız bu­nunla halledilecektir, derdik. Bu sözlerimizin doğruluğu, bugün sabit ol­muştur.»

Başbakan, nihayet, bir defa daha partilerarası münasebetlere temas etmiş ve ezcümle şöyle demiştir:

«Maziye ait olan bütün tenkidlerimiz Türk milletinin selâmetli fikirler elde etmesi, ibret teşkil edecek manzaraları unutmaması, demokrasinin, millî murakabenin ne derece büyük bir kuvvet olduğunu hep beraber an­layarak azim ve kararımızı kuvvetlendirmek içindi. Yoksa onları kötüle­şmek için değildir.

Milletlerin hayatında öyle zamanlar olur ki, büyük hamleler yapılmak lâzım gelir. Bir kargaşalık mevcut bulunur ve öyle zamanlarda topluluğu muayyen bir maksat etrafında birleştirmek, disiplinli bir idare kurmak belki mazur görülebilir. Fakat tenkidden ve murakabeden uzak kalan bu sistem uzun zaman devam ederse topluluğu bir takım tehlikelerden koru­mak muayyen bir maksada tevcih etmek içtimaî inkılâpları teminat altına almak gibi faydaların istihsalinden sonra zamanla yalnız mahzurlu taraf­ları işlemeğe başlar. Belki ilk zamanlarda lüzumlu idi. Fakat lüzumlu dev­resini aşarak uzun müddet devam etmesi v£ bunda İsrar gösterilmesi biraz' evvel mukayesesini yaptığım o gerilik manzarasının sebebini teşkil etmiş­tir. Yoksa fenalık olsun diye değil. Fakat ikaz edilmediklerinden, mille­tin sesini duymadıklarından, duyamadıklarından dolayıdır ki kendi yarat­tıkları sun'î bir âlemde pûyan kalmışlardır. Millî hayatımızda yeni devir a-çüdıktan sonra Halk Partisinin ilk zamanların sarsıntılarını süratle geçiş­tirerek Türk milletinin vatana bağlılığının bir neticesi olarak aradaki fark ne olursa olsun bizim yanımızda bu yeni devre intibak edeceğini, aramızda uçurumlar yaratmaktan uzaklaşarak yapıcı bir zihniyetle yanyana geline­ceğini tasavvur edebiliriz.

Beni İzmirde Halk Partisinin bir ilçe kongresine davet lûtfunda bulundu­lar. Derhal karar verdim ve gideceğim dedim. Kongrenizde bulunmak va­zifesine rağmen bugün oraya da gittim. Orada karşılaştığım topluluk, sizlerden başka değildi. Bir elmanın iki yarısı gibi aynı vatanın çocuk­ları idiler. Yalnız devlet düşkünü bir ihtirasın zebunu oldukları takdirde bir sun'î gayret ve mücadelenin insanları oluyorlar. Göz göze, kalb kalbe gelindiği takdirde hakikatleri anlayacaklarını tatmin edersiniz. Âdeta sırf Halk Partisine mensup bulunduklrı için böyle konuşmak lâzımış gibi yan­lış bir zehaba kapılanlar olsa dahi karşı karşıya, göz göze gelindiği zaman kalblerdeki buzlar erimekte, ruhlar birleşmektedir. Onlara şunu söyledim: Halk Partisi başka, Demokrat Partisi başka. Hayır, bu doğru değildir. Doğru olan iki devir, iki çağdır. Onlar, başka zihniyetin temsilcisidirler. Biz başka bir zihniyetin temsilcisiyiz. Tek parti zihniyetinin tarihe intikal etmiş olduğunun deliii, bizzat kendilerinin biz şeref partisi değiliz, çok partili devrin bir partisiyz. Demokratik hak ve hürriyetlerin müdafii bir partiyiz, demektedirler. Bunu dedikleri andan itibaren dünkü Halk Par­tisinden kat'î surette irtibatlarını kesmiş olmaktadırlar.

Ne saadettir ki düne kadar bağlı oldukları ve tatbik ettikleri prensipleri inkâr ederek bizim elimize aldığımız çok partili demokrasi bayrağını on­lar da bugün ellerine almış bulunmaktadırlar. Dünün Halk Partisi hase­natı ve seyyiatı ile tarihe intikal etti, dedim. Sizler, biz millî şef partisi, değiliz dediğiniz takdirde, karşınızda yepyeni bir parti doğmuş demektir. Bu partiyi tıpkı bizimkine benzeyen bu zihniyeti dedim.hürmet ve mu­habbetle selâmlıyorum.»

Başbakan Adnan Menderes, şiddetli alkışlar ve tezahürler arasında sözle­rini şöyle bitirmiştir:

«Burada insaflarına müracaat olunacak bir nokta vardır. Karşımıza çık-masinlar, bize katılsınlar. Bugünkü devreyi bu cemiyete bizim şerefli partimiz getirmiş, bu bizim gayretlerimiz sayesinde tahakkuk etmiştir. Eskiden hürriyet vardı, sizler onu bozdunuz demesinler. Karşınıza dikilip de biz hürriyetçi, siz istibdatçısınız, gibi sözleri bir tarafa bırakmak lâ­zımdır. Tahakküm zihniyetini bugün bize atfetmekle haklıya, çıkmak doğ­ru olmaz. Eğer böyle söylerlerse maziye rücu etmek, onun., muhasebesini, yapmak lâzım gelir. Fakat bugün onlar da memleketin. İçinde yaşayan aynı vatan çocuklarıdırlar. Bugün isteseler de kendi aralarında dahi artık bir şeflik yaratamazlar. Bu vaziyette demokrasimizi elbirliğiyle tarsin et­mek lâzımdır. Bugünkü tenkidİerim onları üzmemelidir. Bu tenkidîer başka bir partiye, başka bir devre aittir. Biz bu memlekette bir devri sa­bık yaratmıyacağız, prensibini ileri sürmüş bir partiyiz. Hakikatleri kabul etmeye başlayacak olurlarsa tahassül eden sun'î hava ortadan kalkarsa aynı vatanın evlâtları olmamıza dayanan bir zihniyetle bugünkü demok­rasi rejimi kendileriyle mesai teşrikinde bulunmaktan bizi menetmez, bi­lâkis bizi buna sevkeder. Ben eminim ki, bu sun'î hava kısa bir zamanda mutlaka ortadan kalkacak, müsamahaya ve tahammüle dayanan hakikî demokrasi bu memleketi en kısa zamanda vatan ittihaz edecektirTahkikat bitinceye kadar fazla bir şey söylenemez, neticeyi beklemek lâzımdır. Fakat bir nokta üzerinde şimdiden dur­mak isteriz:

Ahmet Emini vuranlar bir, beş, on beş kişi olabilir. Bunlar, — Aadalet Baka-nmm dediği gibi — din gayretiyle, ya­hut başka bir hınçla hareket etmiş ola­bilirler. Yakalananlar arasında, yaralama suçuna iştirak etmiş olanlar, derece de­rece ceza görürler. Bununla her iş bit­miş, mesele kapanmış mı olacak? Yarın başka yerde diğer bir hâdise çıkarsa a-dalet onunla da meşgul olur, suçlular ce­zalarını görürler deyip geçecek miyiz?

Hükümetin, meydana çıkan bu hâdisede­ki dikkat ve hassasiyeti, sadece bu yara­lama suçlularının yakalanıp adalete tes­lim edilmesiyle değil, memlekette fikir, vicdan hürriyetini yoketmek ve bir şeri­at devleti kurmak içn hazırlanan ve ce-miyetleriyle, neşriyatiyle hayli ilerlemiş olduğu görülen bir harekete engel ol-masiyle anlaşılacaktır. Malatya hâdisesi­nin ve faillerinin bizzat hiç ehemmi­yeti yoktur. Çünkü o bir neticedir. Has­talıklarda neticelerle, araz ile uğraşıl­maz, sebeplere gitmek, onları tedavi et-etmek lâzımdır. Hastalığın sebepleri meydandadır. Kimin adma, nereden kuv­vet ve cesaret alarak hareket ettikleri henüz meydana çıkmayan, dinî ve milli mukadderatımızı politikaya âlet eden tahrikçi neşriyat hükümetin gözü önün­de, bunları önleyecek kanunlara rağ­men, devam ediyor. Bunlara dayanıla­rak açık, gizli cemiyetler kuruluyor. Ni­hayet bütün bunlar, Mecliste ve kongre­lerde her gün din işlerini siyasete ka­rıştırmak isteyen Demokrat Parti poli­tikacılarından yüz buluyorlar.

Bugünkü iktidar, eğer ihtimal ve gafleti devam ederse, tarihin kaydettiği ve de­mokrasiyi, hürriyeti tehlikeye düşüre­cek hâdiselerin ağır mes'uliyeti karşı-smdadır.

Geçmiş olsun:

Yazan: AhmeJ Emin Yalman

6aralık1952 tarihliVafan'dan;

Bir hastalık, millî bir bünyeye nasıl gi­rer? Nasıl ihtilâtlar peyda eder? Bunun mes'uliyeti kimlere aittir?...

Kızıl Moskofluğun memleketimizde ter­tip ettiği irtica taarruzu münasebetiy­le bu nevi suallere cevap aramayı; ben bugün için lüzumsuz, hattâ zararlı bir de­dikodu mevzuu diye telâkki ediyorum. Mühim olan şey, hastalığın bütün şümu-liyle, bütün ihtilâtlariyle teşhis edilmiş olması ve millî mukadderatın mes'ulıye- . tini taşıyanların buna karşı amansız.bir mücadele azmini belli etmeleridir. Ada­let Bakanının hükümet namına yaptığr açık ve kat'î beyanata dayanarak mille­timize «Geşmiş olsun!» diyebilmek za­manı çok şü,kür gelmiştir.

Daima tekrar ettiğim gibi. irtica mik­ropları millî bünyemizin yarattığı bir" istidadın neticesi değildir. Mikroplar ha­riçten gelmiş, mukaddesata olan saygıyı perde diye kullanarak ve sefil ruhlu kimseleri vasıta ederek yer yer yuvalar kurmuştur. Bu elîm faaliyetlere de, par­tiler arasındaki gerginlik imkân temin: etmiştir.

Hükümet, bu nevi politika gediğini ka­pamak azim ve kararını gösterdikten sonra mürteci ve yobaz nikapli Moskova ajanları bu milletin bünyesinde hiçbir tutunacak yer bulamazlar. Maskeleri der­hal düşer, kirli simaları meydana çıkar ve düşmanların, Türkİyeyi içten kun­daklamak ve parçalamak yolundaki ü-mitleri husufa uğrar.

Öyle umarım ki, muhalif partiler bir millî dâvayı politika istismarı için bir mevzu diye kulîanmiyacaklar ve geri­den ziyade ileriye bakmağı vazife edine­ceklerdir.

Yalnız ve yalnız Moskovanm istifade e^ debileceği tarzda bir nifak ve çöküntü yaratmağa kalkışan yobaz nikapli bed­bahtların hesabını Türk mahkemeleri görecektir. Bundan sonrası için asıl mü­him olan nokta, siyasî partilerimizin1 elele vererek Türkiyede dinin siyasete âlet edilmemesini temin edecek ve ko­münist ve faşist gayelerle hürriyeti ve> kanuni nizamı yıkmak isteyenlerin söz ve yazı hürriyetini suiistimal etmeleri­ni önleyecek tarzda müşterek kararlar vermeleridir. Bu bakımdan kanunları­mızda boşluklar varsa, bu gedikleri dol­durmaya siyasî partilerimizin beraberce iş edinmeleri, millî beka ve selâmet dâ­vamızınbir icabıdır. Türk milleti, bugün tarihinin en mu­azzam kalkınma hamlesi içindedir. Siya­sîpartilerinkısagörüşlüreyavcılığı emelleri yüzünden bu hamle tehdide ve­ya sekteye uğrarsa cidden yazık olur, Hükümet,. esas vazifelerine azim ve ce­saretle sahip çıktığından dolayı tebrik edilmeğe lâyıktır.

Yılanınbaşsezilecektir!

Yazan:AliNaciKaracan

S aralıkÎ952 tarihli Miltiyet'ten:

Başbakan Adnan Menderes Adanada, on binlerce vatandaş önünde, Malatya hâdi­sesi münasebetiyle irticaa kjprşı, dini politikaya âlet edenlere karşı, hürriyet nizamını bozmak isteyenlere karşı sesini yükseltti ve bugünkü iktidarın vicdan hürriyeti telâkkisini kesin şekilde tarif ederek «Bu memlekette hürriyetleri yık­mak hürriyetini, dini politikaya âlet e-denler, etmek isteyenler başta olmak ü-zere, kimseye tanımıyoruz!» dedi. İhtar yerinde idi, zamanında geldi.

Başbakan, çok açık, bütün kötü niyetli­lerin aniamamazlıktan gelemiyeceği ve­ya tevil ve tefsir edemiyeceği bir şekil­de, çok vazıh ve çok kat'î konuşmuş­tur:

«Hürriyet nizamı denince hukukî bir sis­tem içinde hürriyetlerinhudutlanması hatıra gelir. Bizim anladığımızhürriyet nizamı her şeydenevvelbaşkalarının hürriyetlerinehürmet etmeyi vehürri­yeti yoketmekhakvehürriyetininta­nınmamasınıicabettirir-Türk milleti Müslümandır.Bumemlekettevicdan hürriyetine tecavüz etmekkimsenin had­di değildir. Hakikî mümin ve Müslüman olanlar vicdan hürriyetindentamamen eminolabilirler.Ancak,hakikîmümin ve Müslümanlar,kendidinîkanaat ve inanışlarında tamamiyle hüroldukları kadar başkalarının dinî ve vicdanî kana­at ve imanlarına da hürmet etmeyi bilir­ler.Lâikliğidinaleyhtarlığıveyahut din düşmanlığı şeklinde anlamak, bizim iktidarımızın vicdan hürriyeti anlayışına tevafuk etmez. Dini her türlü taaddiden masun bulundurmak kararımızın yanın­da dinin başka inanış ve vicdanî kana­atleresahipvatandaşlarüzerindebir baskı vasıtasıyapılmasınıönlemekka­rarımızdakatidir.Heledingibimu­kaddes bir mefhumun bir takım cemiyet döküntülerinin ve siyaset bezirganlarının her çeşit maksatlarının âleti haline ge

tirilmesine bu memleketin asla taham­mülü yoktur. Türk umumî efkârı Maîat-yadaki hâdise üzerinde dikkatle durmak­tadır. Bu hâdise dini türlü maksatlara âlet itmek isteyenlerin hattâ toplu hal­de çalışma kararında olduklarını göster­miştir. Orduyu siyasete karıştırmak nasıl ağır bir suçsa, din gibi ulvî bir mefhu­mu istismara kalkmak, türlü maksat ve menfaatlerin, siyaset ihtiraslarının âleti ve oyuncağı haline getirmek de o derece ağır bir suçtur.»

Bilmeyiz ki türkçenin bundan daha gü­zeli, daha vazıhı, daha mükemmeli ko­nuşulabilir mi?

Hükümet Reisinin naklettiğimiz kat'î be­yanatı karşısında bu memleketi seven her vatan evlâdının geniş, rahat, derin bir nefes almış olduğunda şüphe yok­tur.

Malatya hâdisesi karşısında hükümet noktai nazarının bu derece kesinlik ve vuzuh ile çizilmiş olması memleket dı­şında en iyi tesirleri yaratacak, Türki-yedeki istikrarlı nizamı bozmaya yelte­nenlere karşı uyanık bir hükümetin bütün azim ve şiddetiyle vazife ve mes'-uliyet başında bulunduğu hakikati bütün dünyaca bir daha anlaşılmış olacak, içde ise en ileri medeniyet telâkkilerini bu topraklarda yerleştirmek için durmadan gayret sarfeden bir iktidara karşı dünya­nın en kötü, en nâmert politikacıları tarafından piyasaya sürülmeğe çalışan tezvirlere, isnatlara, ithamlara karşı sil­le şiddetinde bir cevap, ilk ve son defa olarak,verilmiş sayılacaktır.

Fakat bu beyanatın en mühim ifadesi ve mânası şudur: Bakanlık, suda balık avla­mak isteyen ve dini politikaya âlet ede­rek memleketi tahribe yeltenen memle­ket hanilerinin ve her nevi mel'unlarm bu topraklardan bütün kökleriyle kazıl­mak ve kurutulmak üzere bulunduğu artık gün gibi aşikârdır. Bu beyanatın millete müjdelediği en büyük teminat budur.

Hain şebeke, hokkabazın kutuiarı gibi birbiri içine yerleştirilen ve kimi De­mokrat İslâm, kimi Büyük Doğu, kimi Milliyetçiler Derneği, kimi bilmeyiz han­gi dinî ve millî maskeyi yüzüne geçiren ve hepsi aynı gizli, hain ve müşterek maksada doğru yöneltilen mel'anet yuva-îarınm hepsi, hükümetin dikkatiyle, bir gece, sabaha doğru, sessiz sadasız basıl­mışlar ve alabildiğinehürriyetten fay-


image008.gifdalanarak artık yakalarını hükümetin â-man vermez pençesine kaptırmışlardır. Türkiyeyi müsait bir kargaşalık vasatı haline koymak, dini politikaya âlet e-derek saf halkı avlamak, yer yer çıkar­dıkları bir takım paçavralarla halkı ev­velâ din adına ayaklandırmağa çalış­mak, yer yer teşkilâtlanmak, ortalığı karıştırmak için orak ve çekiç yerine eski harflerle yazılmış ve her nevi tez­virleri halk arasına yaymağa savaşmak ve demokratik hürriyetten faydalanarak vicdan hürriyetini baltalamak ve binne-tice bugün hürriyet nizamını yıkmak ve bu yolda yürürken nâmert politikacıla­rın siyasî tahriklerini ve propagandala­rını da kendi yelkenleri için şişirici rüz­gâr olarak kullanmak... İşte hükümetin Malatya gecesinden beri üzerine dikkat­le eğildiği hâdise ve o hâdisenin içinden sessizce, gürültüsüzce çıkarılan haki­katler!

Fakat Demokrat Parti iktidarını yanlış tanıyanlar, yalnız politikacı ahmaklar değil, bu cins hainler, bu cins mel'unlar da aynı derecede budala, aynı derecede ahmaktırlar. Bir kadife eldiven içinde demir gib hükümet pençesi, onlara hür­riyetin ve kanunun haddini çok geçme­den bildirecek, temiz ve memleket hal­kının vicdanî telâkkilerine fesat karıştı­ran müfsit hainlerin, bütün bu yalancı hacıların gömlekleri gerisinde saklı haç­lar sökülecektir.

Burası ne İran, ne ele Mısır'dır. Burada ne Fedaiyanı İslâm, ne Müslüman. Kar­deşler, ne de bunlara bilerek veya bil-miyerek yardım eden, tezvir ve tahrikle­riyle bunların yaratmak istedikleri vasa­ta göre serpen haris politikacıların hain­likleri söker.

Hükümet, şimdiye kadar çıngırağı duyu­lan, fakat kendisi görünmeyen yılanı Malatyada yakalamıştır ve — hiç kimse­nin şüphesi olmasın — yılanın başı ezi­lecektir.

Altınlarıneridiğihikâyesi:

Yazan:MümtazFaikFenik

9 aralık1952 tarihliZafer'den:

Başbakanımız Adnan Menderes, Adana-daki konuşmasında, Halk Partisi muha­lefetininiktisadîsistemimizi kötüleyen iddialarına gayet yerinde cevaplar ver­miş ve bütün hakikatleri rakamlarla or­taya dökmüştür. Sayın Menderes, temin eylemiştir ki, «Ne malî sistemimiz, ne de iktisadî durumumuz, en küçük bir tehlikeye maruz değildir.». Hükümet i-daresinde en yüksek makamı teşkil e-den bir zatın ağzından bu sözleri işit­mek, hepimize ayrı ayrı inşirah ver­mektedir...

Memleketin iktisadî bünyesini yakından tetkik etmek ve yurdumuzu gezmek, hâdiseleri görmek fırsatını elde edenler, Türkiyenin bu sahada da ne büyük bir ilerleme kaydettiğini açıkça görürler. Fakat, teessürle söylemek lâzımdır ki, Halk Partisinin başında bulunanlar, bir hakikati dahi, inkâr etmekten zerre ka­darhicapduymamaktadırlar.

İddialarının birisi, altın stoklarımızın e-ridiğidir. Başbakanımız bunu, Ankarada-ki konuşmasında sarih bir surette izah etmiştir. 1946 da mevcut altın ve dövi­zimizin kıymeti 734 milyon lirayı bulur­ken Halk Partisi iktidarı, bize ancak 210 milyon liralık bir kıymet bırakmış­tır. Bu para Başbakanımızın söylediği gibi, iki senede ithal ettiğimiz traktörler kıymetinin yarısına bile tekabül etmez. Kendilerine sormak lâzımdır: 1946 dan 1950 ye kadar geçen zaman zarfında 524 milyon lira kıymetindeki altın ve dövizimizi ne yapmışlardır? Nereye sar-fetmişlerdir? Bugünkü kışkırtıcıların ev­velâ bu noktayı umumî efkâr önüne ser­meleri lâzımdır.

Bu altınların memleketin iktisadî kal­kınması, refahı ve saadeti uğruna har­candığı iddia edilemez. Elden giden dö­vizler, çarçur edilmiş, istihlâk madde­lerine, lüks eşyaya gitmiştir.

Bunun aksini ileri süremezler; bu tak­dirde sarfolunan altın ve dövizlerin memlekette bir tesiri görülmesi, yurdu­muzun iktisaden kalkınması gerekirdi. Halbuki, 1950 seçimlerinde Demokrat Partinin, idareyi ne vaziyette devraldı­ğı malûmdur. Halk Partisi yeni iktidara, iktisaden çökmek üzere bulunan bir yurd teslim etmiştir; o günleri hatırlı-yalım; malî sistem bozuktur. Hükümet istihlâk maddeleri için enflâsyona doğ-, ru sürüklenirjiştir. İstihsal durmuştur, mallarımız saltilmamaktadır. Bütün bun­ların düzeltilmesi elbette kolay olma­mıştır.

Bugün bizim altın ve döviz stokumuzda bir eksilme varsa, millî gelir 11 milyarı bulmuştur. Biz altını onlar gibi, Kanada' dan getirdiğimiz buğdayların karşılığı­nı ödemek için sarfetmedik. Bilâkis, bu kıymetlerin mühim bir kısmı, harice bir buçuk milyon liralık hububat ihraç ede­bilmemizi sağlamış olan istihsal vasıtala­rına yatırılmıştır.

İktisadî hayatta, altın ve döviz gibi kıy­metleri kasalarda saklamak, en korkunç ve en batına bir şeydir. Fakat onlar, altın dolu küpleri saklamakla zengin olduklarını sanan pintiler gibi davran­mışlar ve bu millete uzun seneler ancak bir lokma ve bir hırkayı reva görmüş­lerdir. Demokrat Parti iktidarı ise bütün kıymetlerden istihsalde azamî faydayı düşünmüş ve hareket tarzını ona göre tanzim etmiştir.

Bu sahada ziraatte, sanayide, ulaştırma işlerinde daima ileriye doğru gidiyoruz. 5000 traktör durup dururken 40 bine yükselmez; Karayollarımız iki senede pa-racıklarımızı kasalarda saklamakla iki misli gelişmez; madenlerimiz, ihracat yapabilecek bir duruma gelmez. Ama, bugün istihsal vasıtalarımızı arttırmak için sarfettiğimizi, yarm elbette birkaç misli geri alabiliriz. Ve gelecek kıymet­lerle yeni yeni kalkınma sahaları ara­rız.

Başbakanımızın söylediği gibi, iktisadî cihazlarıma için bir buçuk milyar lira ödenmektedir. Bu, azımsanacak bir ra­kam değildir. İktisadî kalkınmamız an­cak böyleteminolunmuştur.

İşte böylece, Demokrat Partinin seme­reli iktisadî sistemi ile, Halk Partisinin köhnemiş sistemsizliğini karşılaştıracak olursak iki devir ve iki zihniyet arasın­daki farkı, bütün açıklığı ile görmüş oluruz.

Dilirticainiyapanlarkendileridir:

Yazan: Mümtaz Faik Fenik

10aralık1952 tarihliZafer'den:

Anayasanın bir maddesi der ki: «Devlet dili türkçedir»; fakat hangi türkçedir? Bizzat Anayasanın içindeki uydurma türkçe mi, yoksa konuştuğumuz, yazdı­ğımız o güzel türkçe mi?..

Anayasa dili,değil sade,muhtelif ilim bölümlerinde, hattâ ana ile evlât ara­sında da bir uçurum açmış ve ikisini de birbirlerini anlayamaz bir hale getir­miştir.

Bugün dünyanın hangi dili, tam mâna-siyle yerlidir. Fransızcaya bakınız, keli­melerin ekseriyeti Greco - Lâtin ve ya­hut Germen ashndandır.

Eğer fransızca ve almanca olmasa, ingi­lizce diye bir dil vücuda gelmezdi. Ma­car ve Sırp dillerinde yüzlerce türkçe kelime vardır. Bir taraftan, tarihteki bü­yük istilâlar, diğer taraftan milletlerara­sı temaslar, muhtelif dilleri birbirine âdeta girift bir hale gitirmiştir. İlim sa­halarındaki yeni buluşlar, ilerlemeler de her yeni ilmî terimi her millete mal etmiştir.

Fransız lügatinde bütün «al» la başla­yan kelimelerin hepsi arapçadır. Meselâ arapça aslında «Elcebrî», fransızcada «Elgebre» olmuştur.

İçinde «Ph» bulunan bütün kelimeler yunancadır. Fakat hiçbir millet, dilimizi düzelteceğiz, behemahal yerlisini bulup onu kullanacağız, olmazsa uyduracağız, diye ayak dirememişlir. Hiçbir yerde bizde olduğu gibi bir dil taassubu görül­memiştir. «Telefon» kelimesini alıp da «telli ses» diye kullanırsanız ve yahut bunun muhtelif dillerde tercümesini yaparsanız, adama. TÜrkiyede de, İngil-terede de, Fransada da gülerler... Ama her milletin kendi şivesine göre bunun telâffuz tarzı vardır.

Ama bir dilde kullanılan ve bilinen bir kelime varsa, onun yabancı karşılığını almakta her millet titiz davranmıştır. Fransız gazetelerinde akademiciler «Sex appel» kelimesinin «Charme» diye karşı­lığı olduğunu ileri sürerek günlerce mü­nakaşa etmişler ve Anglo-Sakson men­şeli kelimeyi, «al beni» si olan güzel kız­ların üzerinden atmaya uğraşmışlardır.

Bizim güzel türkçemize gelince, bu, za­manla tekâmül seyrini tatbik etmekte ve hakikaten bu gün en olgun bir devreye ulaşmış bulunmaktadır. Evvelce arapça ve farsça okuyan nesiller dahi, şimdi birbirine takıntılı izafetlerden nefret et­mektedirler.. Eski gazete koleksiyonları­nı açıp bakınız. Bir de bugünkü yazıları karşılaştırınız, aralarında «anlaşılma­yan» la «anlaşılan? kadar büyük bir fark vardır. O halde Anayasanın içindeki yüz, iki yüz, kelime iie, Türk diline yapılan suikast nedir?..

Ancak bu veki­lin hareketini istizah esnasında tenkid edenlerin tenkidleri Kabine Heyetince muhik görülürse Kabine Reisi o istizah neticesinde itimat reyi istemez ve bu su­retle ancak o Vekil düşer. Yahut ten­kidleri haksız ve yahut evvelce Meclisin tasvip ettiği hükümet programına mu­gayir görürse o vakit itimat reyi istemek suretiyle tenkid ve tarize uğrayan Veki­lin talihine bütün hükümetin iştirak et­tiğini izhar eder. Eğer bu usul kabul e-dilirse, birçok defalar esbabı hafi ve elfaz ve ibaratı mahfi kalan istifalara lüzum kalmaz. Her halde neticeye bağla­nacak bir istizah bin sualden yeğdir.

Ustaoğluhakkındakiihraçkararı:

Yazan:MümtazFaikFenik

14aralık1952tarihliZafer'din:

Demokrat Parti Yüksek Haysiyet Diva­nı, Büyük Cihad ismindeki bir dergide, Atatürk inkılâpları aleyhinde yazı yazan ve irticai destekliyen, Samsun Milletve­kili Ustaoğlu'nu partiden ihraç etmiş­tir. Bu karar, Demokrat Partinin progra­mına ne kadar sadakatle bağlı olduğunu ve bu hususta ne kadar titiz davrandı­ğını yâr ve agyâra gayet açıkça göste­ren bir karardır.

Demokrat Parti pragrammdaki 15 inci madde gayet sarihtir: «Partimiz inkılâp­çılığı daima değişen dünya şartları kar­şısında hayatın dinamizmine süratle uy­mak, Türk milletini her bakımdan ileri kökünden tasfiye etmek için, gereken bütün hamlelerin hemen tatbike konul­ması mânasında anlar.»

Ustaoğlu, bu programa ihanet etmiş, Türk milletini her bakımdan ileri sevi­yeye eriştirmek için çalışmak şöyle dur­sun, bilâkis geriliğe götürmek istemiş­tir. İşte Demokrat Parti Yüksek Haysi­yet Divanı geçmişten kalan geri ve za­rarlı gelenekleri her sahada kökünden tasfiye etmek için gereken hamleyi yap­mış ve bunu derhal tabik sahasına koya­rakUstaoğlu'nu ihraçetmiştir.

Bu karar, hem geri düşünceli insanlara, hem de, Demokrat Partinin güya irticai okşadığmı iddia eden, Halk Partisi Ge­nel Başkanına kat'î bir ihtardır. Demok­rat Parti programındaki prensiplere tamamiyle sadıktır; ve buna karşı hareket; eden kim olursa olsun, gözünü kırpma­dan derhal kararını verecek derecede-azimlidir.

Sayın Başbakanımız, muhterem nutukla­rında, din mevzuunu gayet bir surette* izah etmiştir. Türkiye bir İslâm memle­ketidir ve İslâm memleketi olmakta devam edecektir. Yeni iktidar vicdan; hürriyetin ardına kadar kapıları açmış­tır. Herkes mukaddes dinimizin icapları­nı istediğ gibi ifade ve Cenabı Hakka ibadette serbesttir. Ama dini siyasete â-let edip de bunu kendilerine bir şöhret; temin edebileceklerini uman gafiller o-lursa, bunlar da lâyık oldukları akıbete-uğrayacaklardır.

Müslümanlık, ilmi ve terakkiyi âmir o lan bir dindir. Peygamberimiz, «İlim Çinde'de olsa taleb ediniz» dediği za­man, Çin'in Arabistan'a olan uzaklığım bilerek, ilim için bütün zorlukların ik-tiham edilmesi lâzım geldiğini anlatmak, istemiştir. Çin halkı o devirlerde Müslü­man değildi. Nitekim aradan bin dört yüz seneye yakın bir zaman geçtiği hal­de yine Çin'de Müslümanlık tam mâna-sîyle yayılmamıştır. Demek Peygamberi­miz bu hâdis'i söylediği zaman, terakki­nin anahtarı olan ilmin Müslüman olma­yan muhitlerde dahi aranması lüzumuna. işaret etmiştir. O halde, medeniyetler ve-ileri hareketler ve hamlelerle asla alâ­kalı olmayan inkılâp düşmanlığını mu­kaddes dinimizle nasıl telif edebiliriz?

Türk cemiyeti muasır medenî dünyada, kendisine lâyık olan mümtaz mevkii bulmuştur. Bunun aksini düşünmek «Gü­nahı Kebair» sayılabilecek bir cinayet­tir. Türk milleti Ortaçağ zihniyetine as­la dönmiyecek ve bunu kafalarından geçirenler olursa, onlara karşı da en,-ciddî tedbirleri almakta asla tereddüt göstermiyccektir.

Ustaoğlu hakkında verilen karar, yeni. iktidarın bu hususta ne kadar hassas ol­duğunu gösteren ve medeniyet tarihi­mizde yer alacak olan kıymetli bir vesi­kadır.

Anayasadilindeprensip:

Yazan: Mümtaz Faik Fenik

18aralık1952tarihliZafer'den:

Türk dilini politikacılarınbaskısından;

kurtarmak, yeni iktidarın bir prensibi olmuştur. Ama görüyoruz ki muhalefet, hâlâ bu mevzuu küçük siyaset uğrunda sömürmekhevesindedir.

İki yüzden fazla milletvekilinin Anayasa­nın metnini zorla işgal eden uydurma ve hiç kimse tarafından bilinmeyen ke­limelerden temizlemek için, yapmış ol­dukları teklifi bir geriye dönüş şeklinde tefsir etmek isteyen Halk Partisi ileri gelenleri, doğrudan doğruya bir muga­lata yapmaktadırlar. Maksatları, kendi şeflerinin 1945 deki diktasını destekliye-rek ona yaranmak ve ayrıca ortalığı kış­kırtmaktır.

Hiçbir memlekette dil, kanun yoluyla millete zorla kabul ettirilemez. Bu, doğ­rudan doğruya anti-demokratik bir ka­rardır. Türkiyede demokrasi hareketine 1945 te başladıklarını iddia edenler, ay­nı sene zarfında Türk diline dahi ta­hakküm ettiklerini bir an olsun unutma­malıdırlar! Üstelik bu tahakkümü yapar­larken bir de tezadlar içinde kalmış­lardır.

Kendilerine sormak lâzımdır: Neden A-nayasada hâkim yargıçtır da, Hukuk U-sulü Muhakemeleri Kanununda eski ha­linde hâkim olarak kalmıştır?.. Dile ir­ticai sokanlar asıl kendileridir. Çünkü irtica hurafeye dayanır. Hurafenin aslı ise uydurmadır!

İşte Demokrat Parti iktidarı, bu irticai önlemek için Türk diline tabiî seyrini vermek kararını almakla en demokra­tik bir şekilde hareket etmektedir.

Her memlekette parlâmentolar siyaset yeridir; fakat asla akademi vazifesi gö­remez. Fakat İnönü, o devirdeki Büyük Millet Meclisine bu sıfatı da vermek istemiştir. Daha doğrusu, kendisini aka­demi olmuş ve kararını keyfine göre nasbettiği milletvekillerine tasdik ettir­miştir. Gayesi dilde inkılâp değil, sa­dece, Halk Partisi rejiminden artık u-sanan halk efkârını başka bir mevzuda meşgul edip oyalamak olmuştur; ve hâ­lâ da, Halk Partisi muhalefette olma­sına rağmen, yine Anayasa dili mesele­sini sömürmek sevdasındadır.

İlk defa olarak halkın tam iradesiyle seçilmiş bulunan Büyük Millet Meclisin­de bir müddetten beri devam eden mü­zakerelerden anlıyoruz ki, yeni iktidar, Türk dilini bir diktatörün tasalututna kurtarmak kararındadır. Hayır, mesele bu değildir. Bizim gördü­ğümüze ve anladığımıza göre, yeni ikti­dar böyle kelime münakaşasına asla gi-rişmiyecektir. Onlar o zaman Anayasa­nın kelimelerini istedikleri gibi değiştir­mekle Büyük Millet Meclisini kendi şah­sî prensiplerine âlet etmişlerdir. Elbet­te bugünkü iktidar, şu kelimenin yeri­ne bu kelime kullanılmalı diye akade­mik bir münakaşaya sapmıyacak, 1945dekihâdiseyitekraretmiyecektir.

Büyük Millet Meclisinde muhterem, milletvekillerinin değerli mütalâaların­dan anladığımız şudur: Dâvanın esası, diVİ 'herhangi bir .şekilde ikanun bas­kısı altına almak değiî^ belki, onu da* geniş hürriyetler rejiminden faydalan­dırmaktır. İşte 1945 teki değişiklikten evvel yürürlükte olan Anayasa metni­ni aynen iade etmek hususunda görülen, geniş temayül, Demokrat Partinin hür­riyetler sistemine bağlılığının yeni ve güzel bir tezahürüdür.

Ama o Anayasada eski terkipler ve es­kikelimelervarmış.Bunlarıdeğiştir­menin temin edeceği fayda, dile kanunla. tahakkümetmenindoğuracağıağırza­rardan elbette çok azdır.

Bizim görüşümüze göre varılan prensip şudur: Dil şu veya bu şekilde siyaset mevzuu, olmaktan kurtarılacak ve tabiî tekâmül seyrine terkedilecektir. Bugün en İleri demokrasilerde bile Anayasalar, yazıldıkları devirlerdeki ifadeleri taşı­maktadırlar. Belki de bu ifadelerle va­tandaşlara biraz daha heybetli görün­mektedirler.

Tuhaftır; hattâ hiçbir diktatör dahi,, hiçbir zaman Anayasa diline dokunma-mıştır. Peki İnönü? diyeceksiniz! O maa­lesef diktatörlükte de İleri giderek bu: suretle teferrüt etmiştir.

Demek ki Anayasanın aslı değil de dili çok ehemmiyetli!

Yazan:NecmeddsnSadak

20 aralık1952 tarihli Akşam'dan:

Anayasanın yazılışını değiştirmek mese­lesi etrafında Millet Meclisinde saatler­cemünakaşaedildi.Komisyonageri.

Meclise geleceği için, kimbiiir daha kaç saat hatta kaç gün konuşula-

i çaktır. Meclisin bu kıymetli vakitlerine acımamak mümkün değildir. Görülüyor ki dil bahsi, tıpkı politika gibi, hiç ih­tisas bilgisi istemiyen, herkesin kolayca anlayıp içinden çıkabileceği bir saha farzediliyor. Gazetelerde okuduklarımıza göre, geçen gün Meclis kürsüsü bir dil akademisine dönmüş. O halde eskileri tenkid etmemek lâzımdır. Bizde, her ne­dense, türkçe konuşan, hattâ bazan çok kötü konuşanlar bile. türkçeyi yeniden yapmayakoyulurlar.Demekkisalgın hâlâ devam ediyor! Dün'çok ileri gitme­yi istemiş olanlarla bugün geri dönmek hevesine kapılanlar arasında, mahiyet i-tibariyle,hio fark yoktur.

Fakat Anayasanın yazılışı ve içindeki kelimeler ne olursa olsun, bunları acele değiştirmekle ne kazanılacağını anla­mak güçtür. Anlaşılması daha güç olan şey, Anayasanın kendisi, eskisi gibi du­rurken onun sadece yazılışını değiştir­mek merakının Meclis ekseriyetine bir­denbire gelmesidir. Milletvekillerinin iyi türkçeye, güzsl üslûba karşı böyle titiz davranmaları takdire değer olmakla be­raber, Anayasanın dili etrafında uzun uzadıya konuştuktan sonra bu temel ka­nunun demokrasi esaslarına uygun olup olmadığı üzerinde de biraz durmaları beklenirdi. Anayasanın adı, Teşkilâtı E-şasiye Kanunu olmakla, yahut Bakana yine Vekil denmekle demokrasimiz bir adım ileriye gitmiyeçektir. Anayasa han- gi şekilde yazılırsa yazılsın, tek parti ve şef idaresine göre hazırlanmış, vatan­daş hak ve hürriyetini ve demokratik rejimi teminat altına almıyan bir Ana­yasa olmaktan kurtulamaz. Bugün var olan hakları ve hürriyetleri birdenbire kaldırmak, bugün içinde bulunduğumuz demokrasiyi hemen yoketmek için Ana­yasada hiçbir değişiklik yapmaya lü­zum yoktur. Nasıl ki ne vatandaş hak ve hürriyetlerinin tanındığı, ne demokrasi­nin adı ağza alındığı yirmi yıl yine bu Anayasa vardı ve dünden bugüne geçi­lirken Anayasada en küçük değişiklik yapılmamıştır. Anayasanın o, yahut bu şekilde tatbiki, sadece şahsî niyetlere bağlı olduğu içindir ki bugünkü hak ve hürriyetlerimiztıpkı tek parti dev­rinde olduğu gibi — ekseriyet partisinin keyfine kalmıştır. Yani demokrasimiz, bugün de. eskiden olduğu gibi yine o gizli partigruplarında tek partinin muhalefetin şu, bu hareketine kızarak — vereceği karara bağlıdır ki bunda pamuk ipliği sağlamlığı bile aranamaz. Çünkü oradan çıkacak herhangi, bir kararı dur­durabilecek başka kuvvet yoktur.

Anayasanın tam bir demokrasi idaresine uygun olmadığı hakikati bir tarafa, bu­günkü iktidar, iş başına geldiği günden beri Anayasaya aykırı hareket ettiğinin farkında mıdır? Anayasanın ikinci maddesi, Türkiyenin devletçi olmasını emreder. Halbuki bugünkü iktidar dev­letçiliğin aleyhindedir.

Milletvekillerinin, Anayasanın aslını de­ğiştirecek bir çift lâkırdı etmedikleri halde yazılışı üzerinde saatlerce kavga etmelerine şaşıyoruz.

Memlekette haklar ve hürriyetler temi­nat altında değildir denildikçe, Başba­kan bunu bir tenkid olarak ele alıyor. Hak, hürriyet, siyasî emniyet bakımın­dan bugünü dünle mukayese etmeye imkân yoktur. Fakat yarın başka bir Meclis, başka bir hükümet gelebilir, is­terse diktatörlüğe sapabilir. Anayasa bu tehlikeyi İmlemiyor. Siyasî emniyet bu bakımdan yoktur. Sayın Menderes, şah­san istediğ kadar teminat versin, yarın bir başkası gelir, tam aksini yapabilir, hiçbir hukukî engel yoktur. Kendisi bile bazan hiddet ettiği zaman «Bir iki satır­lık bir kanunla şunu bunu yapabilir­dim'...» gibi sözleri ağzından kaçırıveri-yor. Bizce öyle bir demokrasi nizamı, o çeşit bir hukuk devleti l>mıdir ki bir Başbakan; «Bir kanun çıkarır, mahvede­rim!» diyemesin, her dilediği kanunu, Meclis kendisiyle birlik olsa da, çıkar­mak ve yürürlüğe koymak mümkün ol­masın. Anayasada bu önleyici ve temi-natçi müesseseleri derpiş eden maddeler olsun, amma bu maddeler İster osmanlı-ca, ister türkçe, hattâ Çağatayca yazıl­sın.

Anayasayı değiştirmeye lüzum görme­mek, keyfimize göre, tek parti zihniye­tine uygun bir çeşit şarkvarî demokra­siden ayrılmak istemeyiz demektir. Bu zamanda böyle bir fikir kimde, hangi­mizde olabilir?

Türk haricî siyaseti:

Yazan:Sedat Simavi

21aralık1952tarihliHürriyet'fen:

İtiraf etmeli ki, bu memleket, Âli Paşa

Fuat Paşa gibi dünyaca şöhret yap­mış birinci sınıf diplomatlar yetiştirmiş bir memlekettir. Hep geçen asırda top­lanan bu şöhretler maalesef asrımıza hiç mi hiçbir şey intikal ettirememiş.. Son senelerin ve bilhassa son ayların politikasında gösterdiğimiz acemilik bu­nun en güzel denlidir.

Köprülü Hoca kalkıyor Avrupaya gidi­yor; Edenlerle. AcJıeson'larla boy Ölçü­şüyor. Resimlerde Köprülü Hocayı bu zevatla birlikte kaykıla kaykıla dünyayı fe*,hetmiş tavriyle seyrediyoruz. Netice itibariyle bizi Tunus'a, Cezair'e ve bütün İslâm devletlerine mahcup düşürüyor. Acaba Başbakan Adnan Menderes, bu a-cemi politikacının bu gaflarını tasvip ediyor mu?

Ben kendi hesabıma bunları gördükçe ve okudukça memleketin geleceği için endişe ediyorum. Kabul etmek lâzımdır ki, demokrat iktidarın haricî politikası biraz da milletin arzusunun ifadesi olma­lıdır. Çünkü bugün tek tek hangi Türk vatandaşına sorsanız size Tunus mesele­sinde Hoca gibi düşünmediğini söyler. Keza Hocaya da sorsanız bu satırların muharriri bir ukalâdan başka bir şey değildir. Onun için dünyada bir tek a-dam vardır:Oda kendisidir.

Bu vaziyet karşısında siz de gelin benim gibi: Bu Hoca Demokrat Partinin ba­şına nereden musallat oldu? demeyin.. Politika öyle bir ince sanattır ki, her babayiğidin harcı olamaz. Hele kendini beğenmişlerin hiç mi hiç harcı değildir.

Nasıl uydurulmuş ve kandınSmiş: 22 aralık 1952 tarihli Yeni Sabah'tan:

Anayasanın, çetrefil ve Çin-Maçin dilin­den bile girift bir hale sokulduğu ve bunu okuyup anlamanın hususî bir bil­gi haline geldiği malûmdur. Şimdi Bü­yük Millet Meclisi, bu anormal durumu düzeltmek ve Teşkilât Kanunumuzu ko­nuşulan lisana çevirmek kararını ver­miş bulunuyor. Kabul etmelidir ki7 bu kararın tatbiki, aylardır, şekil bakımın­dan çıkarılan zorluklar yüzünden, mut­tasıl, geri bırakılmaktadır. Tabiî hale avdeti istemiyenler, böyle bir hareketin -irtica mahiyet ve hüviyeti taşıyacağını birkalkangibiileriyesürmektedirler.

Halbuki her nevi gerileme lâkırdısından demokrat iktidarın da ne kadar ürktüğü ve çekindiği bellidir. Binaenaleyh hükü­metin bu zayıf damarını bilenler, usta­lıkla budurumu istismar ediyorlar.

Cumartesi günü, Ankarada, Başbakanın yaptığı matbuat toplantısında, uydurma dilli Anayasanın nasıl hazırlanmış oldu­ğu, bizzat onu kaleme alanlar tarafın­dan açıklanmıştır. Bu izahlara göre Mec­lis, uydurma kelime ve lügatleri menus-lariyle değiştirir korkusiyle, yüzde yüz mağşuş tâbirler kullanılması ve bu su­retle Meclisin yapacağı tâdillere rağ­men, bunlardan bir kısmının ayakta tu-tunabilmesi düşünülmüş, o yolda direk­tifler verilmiş. Fakat bir de hayretle görülmüş ki, Meclis, kraldan fazla kral taraftarlığı yaparak, iskonto edileceği umulan bütün tâbirleri, yüzde yüz ve olduğu gibi muhafaza eylemiş...

İşte şimdiki Anayasa dili, böyle acaip bir politika ve tabyanın mevlûdu imiş. Şimdi, insaf buyurulsun, böyle bir met­ni, normale ve makule çevirmek, geri­lik, yani irtica mı sayılacaktır- Bu dere­ce meşru bir dil müdafaasını yapmak için, aylar ve aylar mı geçmesi şart ola­caktır?

Demokrat iktidar, devrisabık yaratma­mak endişesini, dile ve kelimelere kadar teşmil etmekle, hiç şüphesiz hatalı bir yoldadır. Nitekim Sayın Menderes, dinî İrtica mevcut olması ihtimali bile bulun­madığını, büyük toplantıda tekrarlamış­tır. Dini politikaya âlet edenlerle müca­delede devam edilecektir. Yalnız bizce, bu savaş, bir taraflı olmamalıdır. İrtica yaygarası koparmak, ikide birde boş id­diaları şişire şişire umumî efkâra arzey-lemek de dini, politika gayesiyle kullan­maktır.

Hükümet, adalet terazisini, bütün vatan­daşlar için, seyyan tutmalıdır.

Bir kavga bitince:

Yazan:NecmeddinSadak

24aralık 1952tarihliAkşam'dan;

Demokrasi bu mudur, değil midir, öyle mi olmalı şöyle mi yerleşmeli gibi rejimmünakaşaları halk efkârında geniş yer tutan cemiyetler «normal» sayılmaz. Aksine, bu cemiyet bir evrim, bir oluş, kendinev'inibuluşhastalığıgeçiriyor demektir.Türkiyemanzarayabakı­lıncaböyleistikrarsızbirtekâmül rahatsızlığı içinde çırpmıyor. Politika â-lemindehuzursuzlukdenilenşeyinse­bebi budur, partilerarasi münasebetleri genişleştiren kararsızlık bundan ileri ge­liyor.Hükümetbaşındakilerhergün memleketteki mahsul bolluğundan,, tek­nik cihazlanmadan, iktisadî kalkınmadan övünerek bahsederken ve karşıda biraz hakşinaslıkararkenmuhalefetin,bu müspet ve maddî münakaşa sahasını bir tarafa bırakarak vatandaş hak ve hürri­yetlerinin teminat altına alınmasında ıs­rar etmesi, siyasî emniyetin şüpheli ol­duğunu ileri sürmesi hep bu rejim kav­gasının doğurduğuanlaşmazlıkların ne­ticesidir. Demokrat parti iktidarı mem­lekette tam demokrasi vardır,hürriyet bundan fazlasıolamaz,vatandaşlarhu-,zur ve emniyet içindedir...derken mu­halefet bunları tam tersini iddia ediyor, tek parti, geleneklerini devam ettiren bir partizan idarekurulduğunusöylüyor. Muhalefetinantidemokratik dediği ka­nunlaravehareketlereiktidaryüzde yüzsafdemokrasidamgasınıvuruyor. Tarafsız vatandaş kitlesi de rejim kav­gasıiçindegeçenzamanlaraacıyarak, partiler arasındamemleketdâvalarının serin kanlı ve istifadeli münakaşası yeri­ne hâlâ «Demokrasi var mı, yok mu?» meselesinin çözülmez bir muamma gibi Meclistenbaşına,meydanmitinginden parti grupuna kadar her yerde, her gün, herkesi meşkuletmesineşaşıyor, şaş­kınlığı arasında kendisini demokrasiden bezdirecek tereddütler geçiriyor. Çünkü politikakıymetlerindemetregibi, kilo gibi herkes için bir olan değişmez ölçü­ler yoktur.Yarınsabah,uyanıruyan­maz,bir degörsek ki herhangisihirli bir el iktidara muhalefeti geçirmiş, De­mokrat Parti ise muhalefetin yerini alı­vermiş.Fakathükümetişlerindeaynı zihniyet,aynıkanunlar,dününaynası gibi, zerre kadar değişmeden devam e-diyor. Oderecede aynen devam ediyor ki hiçkimsebir değişiklikolduğunun farkındadeğil:Böylebirşart içinde eminizkimuhalefetegeçivermişolan Demokrat Parti,tıpkıkendisigibiha­reket eden yeni iktidara: «Böyle demok­rasi mi olur, hani hürriyet, nerede hak, hukuk?»diyeşiddetlehücumedecek­tir. Çünkü tenkidlerde veya icraatta öl­çülerimiz şahsî duygulanmizdır ve bize hâkim olan da hukukîmüesseseler ve müeyyideler değil, niyetlerimiz, keyfi­miz, ihtirasımızdır. Tek parti ve şef sis­teminin temeli olan Anayasa ile demok­rasi kurduğumuza inanıyoruz. Bir hü­kümetin, bir iktidarın, bir Meclisin sa­dece iyi niyetine bağlı hak ve hürri­yetlerin teminat altında olduğunu sanı­yoruz.

Bu bahsi niçin açtık? Basın toplantısın­da Başbakanın verdiği en büyük müjde, bizce, Anayasanın gelecek sene tâdil e-dileceği kararıdır. Partiler arası münase­betlerin düzelmesi, yani medenî memle­ketlerde olduğu gibi normal mücadele haline girmesi rejim kavgasının bitme­sine bağlıdır. Bunu da Anayasa halle­der.

Meselâ şimdi iki partinin arasını açan-tek mesele, anlaşıldı ki. Cumhuriyet Halk Partisini borçlandırma Kanunudur.. Muhalefete göre böyle bir kanun mü­saderedir, zulümdür. Eğer demokratik bir Anayasa olsa, daha doğrusu demok­ratik bir Anayasaya göre kurulmuş, I-kinci Meclisi, Yüksek Mahkemesi, Cum­hurbaşkanı yetkileri ve sairesiyle bir re­jim bulunsa da şimdiki gibi tek parti ek­seriyetinin keyfine bağlı kalmasak, her­hangi bir kanunun haklı haksiz, demok­ratik veya antidemokratik olduğu hak­kında münakaşa tamamiyle lüzumsuz kalır. Çünkü o kanun yalnız tek par­ti ve tek Meclisin işi olamaz, demokrasi müesseselerinin türlü teminat süzgeçle­rinden geçer.

Bugün hastayız. Politika nöbetleri geçi­riyoruz. Başımız dönüyor, gözlerimiz gör­müyor, tansiyon yüksek, nabızlar sert a-tıyor. Anayasa tâdili sayesinde rejim kavgası ortadan kalkınca sıhhatli, rahat nefes alan bir demokrasi bünyesine ka­vuşacağız.

Başbakan Adnan Menderes'i, bu kararın­dan dolayı şimdiden tebrik etmek is­teriz. Şimdiye kadar neden yapılmadı? sualine Başbakan şu haklı cevabı verdi: Anayasa tâdil edilince onun ilk tabiî ve kaçınılmaz neticesi hemen yeni seçim­lere gitmektir. Onun için bu devrenin son yılında yapacağız.

İthalâtaçığımız:

Yazan: M.Nemli

25 aralık 1952 tarihli Yeni İstanbul'dan:

Makineli istihsal hayatı bizde yeni başlamiştır. İmkânlarımıza uyarak gelişirse, ilerde verimli sonuçlar elde edebiliriz. Şimdilik, millet ekonomimizin başlıca a-ğırlık noktası toprak istihsalidir. Maki­neli istihsalle toprak istihsali arasında­ki farklar ne kadar büyükse hesaplaşma şeklîleri de yine o kadar başka başka­dır. Toprak verimi, genel olarak, yıllık bir verimdir. Söz gelişi, tarlamızdan yıl--da bir kere buğday, pamuk, tütün, ilh., alırız. İşletme hesabımız da ona göredir. Harcadığımız emek, bundan başka, ha­va şartlarına bağlıdır. Birçok durumlar­da, emeğimizin karşılığını almak için, bir yıldan fazla bekleriz. Paranın faizi kabarır, hattâ ufak tefek mal kayıp­larına bile uğrayabiliriz. Maliyet hesap­larımıza giren üzücü ihtimaller o kadar ■çoktur. Bunların hepsini birer birer ha­tırlatmak istemiyoruz. Fakat hesaplaş­ma konusu üzerinde biraz durabiliriz. Çünkü; ekonomik durumumuzu, alış ve­riş bilânçosundaki açığımızı daha iyi an­lamak için, millet gelirinin mahiyetini göz önünde tutmak 2orundayız.

Ekonomileri yıllık istihsale dayanan mil­letler gibi bizim de borçlandığımız ay­lar vardır, paraya kavuştuğumuz aylar vardır. Kredi hayatımızın da buna göre düşünülmesi gerekir. İstihsal karakterin­den doğan bu durumun dış alışverişimi­ze de tesir etmesi anlaşılır bir şeydir, ^lallarımız satılmcaya değin birtakım ö-deme sıkıntilariyle karşılaşırız. Fakat bunu başka türlü yorumlandırmak doğ­ru değildir. Çünkü; borcumuzu malımız­la karşılıyabiliriz. Nihayet, bir zaman işi­dir bu... Şimdi dış alış veriş bilânçomuz-daki açığa göz gezdirebiliriz:

Mal stoklarımızı saüp erittiğimiz zaman, açığımızın çok büyük bir kısmı kapatil-ffir olacaktır. Geriye kalan açığın da, theori bakımından, karşılığı vardır: Ma­kineler getirtmişizdir, önümüzdeki yıl­larda çok daha büyük bir istihsal yapa­biliriz. Borcumuz kor bir borç değildir. Fakat asıl dâva, mal stoklarımızın tasfi­yesidir. Maliyemiz mi yüksektir, yoksa sürüm yerlerimiz mi dardır, stoklarımız duruyor. Alıcı bulmakta güçHİk çekiyo­ruz. Stoklarımızı eritemezsek, alış veriş açığımızın bizi gerçekten düşündürmesi lâzımdır. Açık yüzünden memleketimiz­de beliren kaygıların sebebi de budur. Adnan Menderes, Ankaradaki basm top­lantısında bu Önemli konuyu ele almış ve cevaplandırmaya çalışmıştır. Başbaka­na göre hükümet, dünya pazarlarında­kifiathareketlerini,stoklarımızıntasfiyesi için, ölçü saymaktadır. Yalnız, dü­şündüğü bir şey var: Bize teklif olunan fiatlar, daha düşük olursa, istihsalimizi korumak lâzımdır. Bu fiat ve istihsal po­litikasının doğru olduğunu söyleyebili­riz. İhracat yapmak isteyen her millet, istihsal mahiyetini, dış pazarlara göre mutlaka ayarlamak zorundadır. Memle­ket içinde her türlü tedbire başvurabili­riz, ama, dış pazarlarda rekabet şartları­na uymaktan başka bir şey elimizden gelmez. Takas ise, acı tecrübelerini gör­düğümüz gibi, memleket e.konomisi için, bir felâkettir. Biz, ancak, sağlam bir maliyet politikasına bağlanabiliriz.

Dünya pazarlarına uygun bir maliyet politikası güdebilmek için, ilk önce, ser­best bir istihsalin aradığı şartları sağ­lamak ve yaratmak lâzımdır. Saklama-malıyız, biz, bugün bile, devletçilik çağı­nın henüz yıpratıcı tesirleri altındayız. Bir yandan dünya pazarlarına uygun bir istihsal maliyeti, öte yandan yersiz fiat müdahaleleri olamaz. Ekonomimize, ken­di başına, kımıldanacak bir kudret veril­melidir. Bunu sağladıktan sonra, açığı­mızı kapatmak derdi ortadan kalkmış o-lur.

Fırtına dindi yolalalım:

Yazan:NecmeddinSadak

30 aralık 1952 tarihi; Akşam'dan:

Amerikada seçimlerin sert geçtiği hatır­lardadır. Eisenhower ile Truman birbir­lerine dış politika sahasına ve Kore me­selesine kadar buluşan çok ağır itham­larda bulundular. Evvelki gün Washing-ton'dan gelen bir telgrafa göre, Başkan Truman, muhaliflerin kendisini ne gi­bi isnatlarla düşürdüklerinden acı acı şikâyet ettikten sonra yeni Başkan Ei-senhower'i destekliyeceğini, yeni iktida­rın muvaffak olması için elinden gelen her gayreti şimdiden sarfetmeye baş­ladığını söylemiştir. Böyle karşılıklı bir parti hayatının bize ne zaman nasip olacağım düşünerek gazete sahifesini çe­virirken, Başbakanın İzmir kongresinde söylediği nutku okumaya koyulduk. Gö­züme ilkin şu satırlar ilişti: «Her ne pahasına olursa olsun iktidarı muvaf-vaf kılmamak, muhalefetin programı o-lamaz... Hattâ muhalefetin vazifesi ikti­darı muvaffak kılmaktır.»

1aralık 1952

— Atina:

Türkiye Cumhurbaşkanı Cvlâl Bayar, dün öğleden sonra Selâniğe hareket e-derken Atina ve Pire halkı tarafından coşkun ve içten gelen büyük tezahüratla uğurlanmıştır.

Dost Türkiye Cumhurbaşkanına, Kuzey "Yunanistana yapacağı ziyarette Yunan Kral ve Kraliçesi de refakat etmektedir­ler.

Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, dün öğle yemeğinde Yunan Kral ve Kraliçesinin yazlık saraylarında, misafiri olmuş ve bilâhare saat 14.30 da ikamet etmekte olduğu Atticus Sarayına dönmüştür.

Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ve Kral Paul, açık otomobilleriyle Pire'ye hare­ket etmişlerdir. Bu otomobili Kraliçe­nin ve Cumhurbaşkanının kerimelerinin bulunduğu otomobil takibetmiştir.

Cumhurbaşkanı Celâl Bayarın ve Kral ve Kraliçenin maiyeti erkânının bulundu­ğu otomobiller de sıra ile diğerlerini takibetmişlerdir.

Otomobillerin geçtiği bütün yol boyun­ca birikmiş olan halk, Cumhurbaşkanını ve Kral ve Kraliçeyi çılgınca alkışlamış, coşkun tezahüratta bulunmuştur.

Pire'de Zea limanında Başbakan Mareşal Papagos, hükümet erkânı, Atina Başpis­koposu, Pire Belediye Başkanı ve Genel­kurmay Başkanlığına mensup resmî şah­siyetler Cumhurbaşkanı Celâl Bayar'ı, Kralile Kraliçeyi karşılamışlardır.

Askerî bando, iki memleketin millî marş­larını çalmış ve Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ile Helenler Kral ve Kraliçesi ih­tiram kıtasını teftiş etmişlerdir.

Bilâhare Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Kral ve Kraliçe, resmî şahsiyetlerin el­lerinisıkmışlarveHelli kruvazörüne gitmek üzere Kraliyet otomobili ile li­mandan ayrılmışlardır.

Cumhurbaşkanı Celâl Bayar. Pire'de Zea limanında parlak merasimle uğurlan­mıştır.

Motor sahilden uzaklaşırken halkın te­zahüratı son haddini bulmuş ve sahil bataryaları Cumhurbaşkanını, Kral ve Kraliçeyi top atımlariyle selâmlamıştır. Helli kruvazörü saat 17.30 da iki Türk ve iki Yunan muhribinin refakatinde Se­lâniğe müteveccihen limandan ayrılmış­tır.

— Selanik:

Cumhurbaşkanımız Celâl Bayar, bu sa­bah Helli kruvazörü ile Selâniğe gelmiş ve fevkalâde büyük tezahüratla karşı­lanmıştır.

Helli kruvazörü limana vasıl olduğu za-_man Cumhurbaşkanımız sahil bataryala­rından atılan 21 pare topla selâmlanmış-tır.

Ayrıca, 21 pare top da Kral için atıl­mıştır.

ş

Cumhurbaşkanımızla Majesteleri biraz sonra motörle sahile gelmişler ve Be­yaz Kule meydanında karaya çıkmışlar­dır.

Bu esnada meydanı ve civan rıhtım bo­yunca dolduran muazzam kalabalık coş­kun tezahüratta bulunmuş, alkış, yaşa, hoş geldiniz sesleri etrafı cmlatmış-tır.

Cumhurbaşkanımız, Kuzey Yunanistan Valisi Bakan Stratos, Kolordu Komutanı ve Selanik Valisi tarafından karşılan­mış ve kendilerine «hoş geldiniz» denil­miştir.

Müteakiben Türk, Yunan millî marşları çalınmış ve Cumhurbaşkanımız deniz erlerinden müteşekkil ihtiram kıtasını teftiş etmiştir.

Türk Heyetinden Ankara Milletvekili ve Zafer gazetesi Başyazarı Mümtaz Faik Fenik, Bakanın demecine verdiği cevap­ta, nutuk söylemiyeceğini, zira en veciz hitabın dost Yunan milletinin içten ge­len samimî tezahüratı olduğunu belirt­miş ve kadehini iki milletin refah ve sa­adetine kaldırmıştır.

Müteakiben söz alan Gazeteciler Birli­ği Başkanı İoannidis, türkçe olarak şun­ları söylemiştir:

«Sayın Kuzey Yunanistan Umumî Valisi, Sayın dostlarımız, Makedonya ve Batı, Trakya umumî efkârını temsil eden Ku­zey Yunanistan Gazete Muharrirleri Ce­miyetine bugün güzel bir fırsat veril­di- Bu, dost ve müttefik Türkiye umu­mi efkârının mümessillerini kabul et­mek şerefidir. Hâdiseleri daha yakından takibeden biz gazeteciler Türk - Elen dostluğunun vücut bulmasına hizmet et­miş olmakla derin bir memnuniyet du­yuyoruz. Türk - Yunan dostluğunu biz diplomasi münasebeti olmaktan çıkara­rak iki milletin hayat: dâvası haline ge­tirdik. Bugün bu dostluk artık resmî ol­maktan çıkmış ve iki milletin arzusu şeklini almıştır. Türkiye Cumhurbaşka­nı ekselans Celâl Bayar Hazretlerinin Yunanistana teşrifi, her iki memleket tarafından büyük bir sevinç ve alâka ile takibedilmektedir. Bütün Yunanis­tan, başta Kral vs hükümet olarak bir defa daha memleketimize karşı samimî hislerini izhar ediyorlar. Cumhur başka-nmızm Yunanistan ziyareti, tarihî bir hâdisedir. Bundan sonra iki milletin ga­zetecileri olan bizlere terettüp eden vazi­fe, bu dostluğu inkişaf ettirerek kardeş­liğe tahvil etmektir. Bu, iki milletimizin emridir. Bizler de umumî efkârın hiz­metkârı olduğumuzdan itaate mecburuz. Kadehimi asil ve kahraman Türk mille­tinin, Cumhurbaşkanının, Türk matbua­tının ve bu sofrada hazır bulunanların şerefine kaldırıyorum.»

Akşam gazetesi muharrirlerinden Hilâli Siyam, elence bir hitabede bulunmuş ve toplantı geç vakte kadar çok samimî bir hava içinde devam etmiştir.

— Atina:

Kral Paul ve Cumhurbaşkanı Celâl Ba­yar, bugün öğleden az evvel Gümülclne-de, Trakya Müslümanlanaa tahsis edilen

Celâl Bayar Lisesini açmışlardır. Bu ak­şam Cumhurbaşkanı Krala veda ederek Savaronaya binecek ve gemi derhal İs­tanbul hareket edecektir. Yunan kara su­lan hududuna kadar iki Yunan destroye­ri Savaronaya refakat eyliyecektir.

—Atina:

Türkiye Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Kral Paul ve Kraliçeyi taşıyan Helli kruvazörü bu sabah saat 9 da Kavala limanında demirlemiştir.

Helli kruvazörü ile birlikte iki Türk ve iki Yunan destroyeri de Kavalaya gel­miştir.

Yollarda öğrenciler, otomobile çiçekler atmakta idiler.

Kafile îskeçeye varmadan evvel, küçük küçük taklar kurmuş olan köylerde 15 defa durmak mecburiyetinde kalmıştı.

Uzaklardan gelen köylüler Türkiye Cum­hurbaşkanını hararetle alkışlamakta idi­ler.

İskeçeli Türkler ve Yunanlılar, Türkiye Cumhurbaşkanını fevkalâde büyük te­zahüratlakarşılamışlardır.

İskeçede kısa bir tevakkuftan sonra, Cumhurbaşkanı ve Kral ve Kraliçe Gü-mülcüneye hareket etmişlerdir.

Bu şehirde tesis edilen «Celâl Bayar» lisesinin açılış merasminde bulunacak­lardır.

3 aralık 1952

—Kavala:

Cumhurbaşkanımız dün sabah saat 9 da Helli kruvazörü ile Kavalaya gelmişler ve görülmemiş derecede tezahüratla kar­şılanmışlardır.

Sahil bataryalarından atılan 21 pare top­la selâmlanan Sayın Bayar, 9 u 15 te karaya çıkmıştır.

Kavala, dün tarihinin en heyecanlı bir gününü yaşamıştır.

Genç ihtiyar, kadın erkek bütün şehir halkı Türkiye Cumhurbaşkanını karşıla­mak üzere sokakları doldurmuş bulunu­yordu. Bayar yanında Majeste Kral ve Kraliçe ile birlikte otomobiline doğru ilerledigi sırada her iki yana dizilmiş miîlîkıyafetlimektepçocuklarınınellerinde çiçek sepetleri ve Türk ve Yu­nan bayrakları vardı.

Cumhurbaşkanımız geçerken, etrafı al­kış ve «yaşasın Türk - Yunan dostluğu» avazeleri çınlatıyor ve genç kızların serp tikleri çiçekler bir çiçek tufanını andı­rıyordu.

Cumhurbaşkanımız, otomobili bizzat kul­lanan Majeste Kralın yanma oturmuşlar ve büyük bir sevgi tezahüratı arasında İskeçeye hareket edilmiştir.

Bayar, İskeçeye kadar yolda rastlanılan

ve Karvalı, Nea Skomis, Pernni, Hriso-poulos ve tek kelime ile küçük büyük bütün köylerken geçerken tarlalarındaki işlerini terkederek Bayan selâmlamağa gelmiş olan Yunanlılarla Türk muhacim­lerinin içten gelen tezahüratı ile karşı­lanmışlardır.

Her köyün önünde türkçe ve yunanca «hoş geldiniz» ibareleri yazılmıştır.

Köy çocukları ellerindeki Türk - Yunan bayrakları ile Cumhurbaşkanımızı se­lâmlamışlar, çocukların yaşa sesleri halkın hoş geldiniz avazeleri ile birlik­te her yeri çınlatmıştır.

Bu arada bilhassa Türkiyeli muhacir ka­dınların siyah maşlahları üzerindeki bem beyaz başörtüleri ve hoş geldiniz sesleri heyecanı bir kat daha arttırıyordu.

İdanon, Vayyano, Emiros köylerinden de gittikçe artan bir çockunlukla geçen Sayın Bayar İskeçeye vardığı zaman kendisini bir insan seli ve ortalığı daki­kalarca çınlatıp inleten yaşa, yaşasın Türkiye ve Türk - Yunan dostluğu ava­zeleri karşıladı. Burada Belediye Başka­nı ile bir İhtiram kıtası ve bir bando ile karşılanan Sayın Bayar, Majestele-riyle birlikte otomobilden inerek Bele­diye Binasına gelmişler ve Türk Cemaati temsilcileri ile görüşerek hatırlarını sor­muşlardır.

Müteakiben Majesteleri ile birlikte bal­kondan haîkı selâmlayan Cumhurbaşka­nımızdakikalarcaalkışlanmıştır.

Buradan hareketle Gümülcineye gelindi­ği zaman heyecan ve tezahürat son had­dine varmış bulunuyordu.

Cumhurbaşkanımız, Gümülcineye bir bayrak ve insan deryası ve bir çiçek tu­fanı arasmda girdi. Alkışlar ve gittikçe artan heyecanlı tezahürat arasmda açılı­şı yapılacak liseye kadar yürüyen Sa­yın Bayan halk durmadan alkışlıyor, yaşa, sağol, varol avazeleri ile karşılıyor­du.

Mektebin karşısında biri Yunan bay­rağı, diğeri Türk bayrağına bürünmüş iki genç kız bayara Buketler verdiler. Burada okulun bahçesine girilerek ka­pıya gelindi. Kapıda da aynı şekilde gi­yinmiş on genç kız daha ellerinde çe-lenklerleduruyorlardı.

Millî marşların çalınmasından ve iki millet bayraklarının direğe çekilmesin­den sonra nutuklar söylendi ve Bayar, Majeste Kralın kendisine uzattığı makas­la kordelâyı kesti ve genç kızlardan bi­rinin elindeki kadife muhafazada bulu­nan anahtarla kapıyı açtı.

Okul gezildi, Bayarın mektebe hediye et­miş olduğu fizik, kimya lâboratuvar malzemesi ile kimyasal maddelerin san­dıkları teslim olundu. Öğrendiğimize gö­re bu yıl için lisenin ilk sınıfma 130 öğrenci kaydedilmiştir. Bunlardan yedisi kızdır.

Cumhurbaşkanımız aynı zamanda teza­hüratla okuldan ayrılmış ve öğle yeme­ğini Belediyede yemiştir.

Sayın Bayar. yemekten sonra aynı coş­kun tezahüratla Gümülcineden Kavala-ya avdet buyurmuşlardır.

— Kavala:

Celâl Bayar Lisesinin açılışı münasebe­tiyle dün yapılan merasimde Kral Paul ve Kraliçe Frederika, Yardım Kurumu Başkanı ve Majeste Kralın fahrî yaveri Amiral İonni şu demeci vermiştir: Haşmetmeab, Kraliçe Hazretleri ve ekse­lans,

Celâl Bayar Lisesinin kuruluşu, Majes­telerinin en büyük eserlerinden biridir. Celâl Bayar Lisesinin kuruluşu, Ekselan­sınıza ve dost Türk milletine karşı ya­pılan bir nezaket jesti olmayıp en sami­mî ve içten gelen dostluk bağlarından il­ham alan iki milletin arasmda mevcut olan derin anlayış ve birliğin verdiği meyvedir.

Kraliyet Yardım Kurulu, Celâl Bayar Li­sesinin inşası şerefinin kendisine bah­şedilmiş olmasından sonsuz bir sevinç duymaktadır.

Bu irfan merkezi, ilelebet Türk - Yunan dostluğunu temsil edecektir.

KraliyetYardımKuruluBaşkanısıfatiyleEkselansınızdan liseyi açmak üze­rekordelâyı kesmesini rica ederim.» Müteakiben Yunan Millî Eğitim Bakanı Kalias, şu nutku söylemiştir:

«Ekselans, Haşmetmeab ve Kraliçe Haz­retleri,

Majeste Yunan Kralı hükümeti, asil Türk milletinin Cumhurbaşkanının Yu-nanistanı ziyaretiyle bizlere bahşettiği şereften sonsuz bir sevinç duymakta­dır.

Celâl Bayar Lisesinin kuruluşu, bizim de kardeşlerimiz sayılan ve bizim için iki milleti birleştiren dostluk bağlarını temsil eden kardeşlerimizin kültür sevi­yesinin yükselmesine yardım edecek­tir.

Ekselans,

Büyük millî Şeflerimiz tarafından ihdas edilen sıkı ve çözülmez dostluğu hepi­mize hatırlatması için bu lise sizin ismi­nizi taşımaktadır.

Ekselans,

Siîi temin ederim ki Türk milletine kar­şı sonsuz ve derin bir sevgi beslemekte­yiz.

Türk ve Yunan milleti, insanlık ideali bayrağı altında birleşmiştir. Bu bayrağı müdafaa etmeğe her an hazırız ve hazır olacağız.

Türk ve Yunan milletini hiçbir kuvvet biribirinden ayırmaya muvaffak olamı-yacaktır. Yaşasın Türkiye, yaşasın dost Türkiye Cumhurbaşkanı.»

Müteakiben Cumhurbaşkanı Celâl Bayar şusözlerlekordelâyıkesmiştir:

«Haşmetmeab,KraliçeHazretleri.

Milletlerimiz arasındaki dostluk uğrun­da sarfedilen bu âsü gayretlere cidden müteşekkirim.»

4 aralık1952 — Atina:

Cumhurbaşkanı Celâl Bayarın Yunanis-tana yaptığı ziyaret münasebetiyle Vi-magazetesişunları yazmaktadır:

«Başbakan Mareşal Papagos'un Türkiye Cumhurbaşkanı tarafından Ankaraya da­vet edilmesi, Yunan halkı tarafından bü­yükbirmemnuniyetlekarşılanmıştır.

Bu davet, Cumhurbaşkanı Celâl Baya­rın Yunanistan! ziyaretinden ve yaptığı müzakerelerden son derece memnun ol­duğunu ve Yunanistanın şimdi Yunan halk topluluğu Başkanının liderliğinde istikrar kesbetmiş, bir hükümet kurması Be Türk hükümetinin bu görüşmelerin müspet bir şekilde neticelenmesine at­fettiği büyük ehemmiyeti ispat etmek­tedir.

Bu vaziyette Türk - Yunan dostluğu git­tikçe daha samimî olacak ve gelişecek­tir.

5aralık 1952

— İstanbul:

Türk - Yunan Birliği Başkanı ve eski Sağlık Bakanı Dr. Apostolos Orfanidis, Ajansımıza gönderdiği ve «Türk - Yunan birliğinin sembolü Celâl Bayar'dır» adı­nı taşıyan makalesinde şunları yazmakta­dır:

«Majeste Kralımızın İstanbul ve Ankara­ya yapmış olduğu ziyaretini iade etmek üzere dost Türkiyenin Cumhurbaşkanı ekselans Celâl Bayarm Atinayı ziyare­ti, bütün Yunan milletinin büyük ve kıymetli misafirimizin şahsına ve ayın zamanda Türk milletine karşı beslediği iyi, derin ve samimî hisleri belirtmek için büyük bir fırsat vermiştir.

Yunan milletinin kıymetli misafirimizi candan istikbali ve fırsat buldukça şah­sına karşı göstermiş olduğu hürmet ve samimiyet belirtileri ve her tesadüf et­tiği yerde hararetli tezahürat ve alkış tufanı, yabancı bir devlet adamına kar­şı Atinada ilk defa olarak görülmüş­tür.

Bu kendiliğinden gelerek izhar edilen temiz his alâmetleri ve başka herhangi bir tesir olmadan candan yapılan teza­hürat ve hararetli alkışları gören her­kes, artık Türk - Yunan dostluk ve bir­liğinin iki milletin malı olduğunu ve hangi tabakaya mensup olursa olsun iki memleket halkının bu ideali kucakla­dıklarını anlamış ve tesbit etmiştir.

Halk tarafından yapılan tezahüratta Türkiyede doğmuş büyümüş ve oradan buraya gelmiş olanların ayrıca mühim bir payı olmuştur. Büyük bir heyecanla samimî hürmetlerini ve yaşarmış gözler­le hakikî kardeşlik hislerini Türkiyenin kıymetli Başkanına karşı açıkça ifade ve izhar etmişlerdir.

—Atina;

Türk Hava Kuvvetleri Komutanı Gene­ral Muzaffer Göksenin, Yunanistan baş­kentindeki dört günlük ikametini müte­akip bu sabah buradan ayrılmıştır.

General Göksenin'in bu ziyareti sıra­sında başta Genelkurmay Başkanı Ke-laidi olmak üzere birçok Yunanlı as­keri şahsiyetlerle görüşmüş ve Yuna-nistanın hava üslerini gezmiştir.

General GÖksenin'i.n bu ziyareti, Türk* ve Yunan Hava Kuvvetleri arasında NA­TO çerçevesi dahilindeki işbirliğini tak­viyeye matuf bulunmuştur.

21araiik1952

— Roma:

Türkiye Dışişleri Bakanı Prof. Fuat Köprülü'nün yarın resmen Komayı ziya­retine ait program dün akşam burada ya­yınlanmışbulunmaktadır.

Bu programa göre, Prof. Fuat Köprülü, pazartesi günü öğleden sonra Paristen Komaya gelişinde, garda bizzat İtalya Başbakanı Alcide de Gasperi tarafından karşılanacak ve akşamı Villa Madame'da şerefine bir ziyafet verilecektir.

Prof. Köprülü, salı sabahı İtalyan Meç­hul Asker Âbidesine bir çelenk koyduk­tan sonra Qmrinal Sarayına giderek Cumhurbaşkanı Luigi Einaudi tarafından merasimle kabul edilecek ve müteaki­ben Dışişleri Bakanlığının bulunduğu Chigi Sarayına azimetle burada Başbakan ve Dışişleri Bakanı de Gasperi ile bir müddet görüşecektir.

Türkiyenin Koma Büyükelçisi, Elçilik Bînasmda Prof. Köprülü şerefine bir öğ­le yemeği verecektir.

Prof. Köprülü, Güneydoğu Avrupa Ke­simi NATO Karargâhının bulunduğu Napoîiye gitmek üzere, salı akşamı Ro-madan ayrılacaktır.

22aralık1952

—Belgrad:

Yugo-Press Ajansının iktisadî tefsircisi, Türkiye Ekonomi ve Ticaret Bakam En­ver Güreli ile Dış Ticaret Genel Müdürü Ozansoy'unBelgradagelmelerininiki

millet iktisadî münasebetlerinin gele­cekteki işbirliğinde ve bunun inkişafın­da mühim rol oynayacağını ve iki memleketin salahiyetli otoritelerinin mahal­lî ihtiyaçları inceliyerek ticaret müna­sebetlerinin ayarlanmasında faydalı ne­ticeler vereceğini belirtmektedir.

eden General Ridgway şunları ilâve etmiştir: «Atlan­tik Teşkilâtına dahil bulunan devletle­rin kalkınmaları, bu komutanlığın teş­kili anından bugünkü devreye kadar de­vam eden kısa zaman İçin inanılmiya-cak kadar mükemmel neticeler vermiş-tir. Askerî Kuvvetlerin maneviyatları mükemmeldir. En selâhiyetli askerî mü­tehassıslar vazifemin ifası için elzem olan bir plân tevdi etmişîerdir. Bu plân yeni hava meydanlarının inşaasma ait­tir. Bu plân tasvip edilmezse kuvvet­lerimizin müdafaaya iştiraki mühim su­rette azalmış olacaktır. Bu plâna ait prensiplerin tasvibini bilhassa taleb ederim.»

— Paris:

Amiral Mountbatten'in Akdeniz Mütte­fik Deniz Kuvvetleri Komutanlığına ta­yin edilmesi üzerine Avrupadaki Müt­tefik Kuvvetleri Komutanlıkları şu su­retle taksim edilmektedir: 1 — Kuzey Avrupa Müttefik Kuvvetleri Komutanı: Amiral Brind, 2 — Merkezî Avrupa Müttefik Kuvvetleri Komutanı: Mare­şal Juin, 3 — Güney Avrupa Müttefik Kuvvetleri Komutanı: Amiral Carney, 4 — Akdenizdeki Müttefik Kuvvetleri Komutanı: Amiral Mountbatten. Bu dört komutanın hepsi de General Ridg-way'm başkomutası altında bulunan Avrupa Müttefik Kuvvetleri Genel Ka­rargâhına bağlı bulunmaktadır. Amiral Wright'in komutası altında bulunan Ak-

denizdeki altıncı Amerikan filosu, Gü­ney Avrupa Müttefik Kuvvetleri Başko­mutanı Amiral Carney'in emri altına girmiş bulunmaktadır ki, bu suretle dolayısiyle Avrupadaki Müttefik Kuv­vetleri Başkomutanlığına tâbidir.

17aralık1952

— Paris:

Atlantik Konseyi dünkü toplantısında sekreterlik tarafından hazırlanmış olan ve «Sovyetlerin tasavvurları hakkında» malûmat veren bir raporu tasvib etmiş­tir. Raporda doğuda bulundurulan tü­menlerin sayısı tasrih edilmekte ve bunların durumu hakkında izahat ve­rilmektedir. Bu münasebetle Birleşik Amerika Dışişleri Bakanı Acheson iza­hatta bulunmuş ve bu arada soğuk har­bin içinde bulunduğu vaziyeti tahlil ederek bunu tavsif etmek için ilk defa olarak «harbin yarı yoluna varmış so­ğuk harb» tâbirini kullanmıştır. Mütte­fikler tarafından takip edilecek stra­tejinin durumundan bahseden bu rapor, bu stratejinin gözden geçirilmesine ve Türkiye ile Yunanistan'ın Atlantik Pak­tına iştirakleri neticesinde icra edecek­leri fonksij onun gözönüne alınmasına imkân verecektir. Zira bu iki memleke­tin iştirakinden önce Avrupa'daki Müt­tefik Kuvvetler Genel Komutanlığı, ku­zeyden güneye doğru giden ve Norveç-ten Alp dağlarına dayanmakta olan 800 kilometrelik bir mihvere göre bir sa­vunma sistemi tanzim etmiştir. Bugün bu savunma sistemi bir dik-açı yapmak­tadır ki, bunun bir parçası Atlantik'ten Karadenize kadar uzanan 2000 kilomet­relik bir mihver teşkil etmektedir.

Bu sabah Atlantik Konseyi müşterek menfaati ilgilendiren siyasî meselelerin ve bu arada muhtemel olarak Hindicini meselesiyle muhakkak surette Avrupa Savunma topluluğu meselelerinin müza­keresine baslıyacaktır. Konsey ayni za­manda. NATO'nun üye memleketlerle İktisadî, Sosyal ve Kültürel İşbirliği mevzuunu müzakere edebilmesi için as­kerî çerçeve dışına çıkmasına imkân verecek ikinci madde hakkındaki umu­mî karar suretinin de müzakeresine baslıyacaktır. Türkiye, dünkü toplantı­da bir iktisadî istikrar bürosunun ku­rulmasını teklif etmiştir. Bu husustaki teklifi izah eden Türkiye Dışişleri Baka­nı Prof. Fuad Köprülü, İktisadî idare­lerin, doğrudan doğruya askerî mesele­lerlebirmünasebetleriolmadığımüddetçe bunların tedvirinin Avrupa İktisadî İşbirliği Teşkilâtına bira kılması temennisinde bulunmuştur. Bununla beraber bu hususta kat'î bir karar alınmış olduğu sanılma-maktadır. Nihaî tebliğde bu nokta da belirtilecek ve ikinci madde hakkında­ki karar sureti gibi üye memleketle­rin umumî bir gayesini teşkil edecek şekildekıymetle ndirilecektir.

—Paris:

Mkuristensİn'in başkanlığında Atlantik Paktına üye memleketler Savunma ve Maliye Bakanlarından müteşekkil tâli komite dün öğleden sonra tekrar topla­narak iç bünye meselesini görüşmüş­tür. Bu mesele hususî bir müşkülât ar-zetmektedir, zira büdcelerin büyük ek­seriyetinde bu mevzuda herhangi bir tasarı mevcut olmadığı için rakamlar tesbit etmek güç bir hale gelmektedir. Bu itibarla bundan bir müddet önce iç bünyenin zarurî masraflarını karşıla­mak üzere Müttefik Kuvvetler Başko-mutanlığmca tahsisi istenilen 400 mil­yon dolar daha şimdiden 300.000.000'a indirilmiş bulunmaktadır ki, bu meb­lâğ, General Ridgway'm kanaatince ar­tık daha fazla kısılmasına imkân olma­yan asgarî bir hâd teşkil etmektedir. Dünkü müzakerelerde ancak 250 mil­yon dolarlık bir tahsisata varılabilmiş­tir. Müşahidlerin kanaatince bu rakam, bugünkü toplantıda tasvip edilemiye-cak ve Atlantik Konseyi muhtemel ola­rak gelecek ilkbaharda başlanılacak ça­lışmalar için mahdud bir büdçe kabulü ile iktifa ederek 1954 yılında tesisi is­tenilen kuvvetlere tâbi olacak umumî bir rakamın Önümüzdeki nisanda Atlan­tik Konseyinin yapacağı toplantıda tes-bitini isteyecektir.

—Paris:

Atlantik Konseyi bu sabah saat 11'de Chaillot Sarayında Danimarka Dışişleri Bakanı Kraft.m başkanlığında toplan­mıştır. Konsey, müşterek alâka arzeden siyasi meseleleri bu arada Çinhindi ve daha sonra Avrupa Savunma camiası meselelerini ele alınacaktır. Tâli Ko­mite halen toplanmış bulunmakta ve hava üslerinin inşasına dair çalışmaları­na devam etmektedir.

—Paris:

Bu sabah Chaillot Sarayında toplanan Atlantik Konseyi Hindicini hakkındaki kararsuretinikabuletmiştir.Fransa

tarafından teklif edilmiş olan bu ka­rar sureti, emin bir kaynakta sanıldı­ğına göre. iki nokta ileri sürmektedir:

1 — Hindiçin'deki tecavüze karşı Fran­sa'nın bütün hür dünyanın menfaatini gözeterek mukavemet etmiş olduğu key­fiyetini konseyin kabul eylemesi, 2 — NATO'ya üye memleketlerin Fransa'ya mümkün olan en geniş yardımı yapma­ları.

—Paris:

Bu sabah Chaillot Sarayında toplanan Atlantik Konseyi Avrupa Savunma Ca­miasına aid bir karar sureti kabul et­miştir. Konsey, karar suretinde bu teş­kilâtın, konseyin Brüksel'deki oturu­munda Almanya'nın batı dünyası sa­vunmasına iştiraki zaruretine dair aldı­ğı karara mutabık olduğunu beyan et­miştir. Karar sureti, diğer taraftan Av­rupa camiası an di aşmasının süratle tasdiki lüzumunda İsrar etmektedir.

—Paris:

14 millet Atlantik Paktı Teşkilâtı üye­leri, Avrupa Ordusu hakkındaki karar suretlerinde NATO üye devletleriyle Avrupa Müdafaa camiası arasında kar­şılıklı garantilerin ehemmiyetini bir ke­re daha teyid etmişlerdir.

—Paris:

Bugün Öğleden sonra, Dışişleri Bakanlı­ğında İngiltere Dışişleri Bakam Eden, Birleşik Amerika Dışişleri Bakanı Ac-heson ve Fransa Dışişleri Bakanı Schu-man arasında yapılacak olan konferans­tan vaz geçilmiştir. Bu üç Bakanın işti­rak ettikleri Atlantik Konseyi "bugün öğleden sonra saat I4.30'da yeniden toplanacaktır.

—Parts:

Atlantik Konseyi bugün saat 14.30 da Chaiîlot Sarayında toplanmıştır. Bu günkü gündemde müşterek menfaatler re ait müşterek meselelerin askerî veç­heleri ve 1952 senesi içinde Atlantik Teşkilâtı tarafından yapılan icraatı bu­lunmaktadır.

—Paris:

Salahiyetli çevrelerden bildirildiğine göre, bu sabah komisyon halinde topla­nan Müdafaa ve Maliye Bakanları, Av­rupa Müttefik Orduları Başkomutanı GeneralRidgway'i ileri sürmüş olduğu 150 milyon İngiliz lirası tutarında yeni hava meydanları ve diğer askerî tesis­leri inşaatı programında cezri kısıntılar yapılmasını kabule mecbur etmişlerdir. Bir habere göre, bu programda üçte bir nisbetinde bir kısıntı yapılacaktır. Konseyin sabahki toplantısında, Hin-diçinî'de komünist asilerine karşı giriş­tiği savaşta yardım talebinde bulunan Fransızların isteğine uyularak, NATO devletlerinin Fransaya devamlı yardım­da bulunmalarının yerinde olduğuna dair resmî bir karar sureti kabul edil­miştir. Bu toplantıda amelî yardım usul­lerine dair hiçbir şey görüşülmemiştir. Bununla beraber, NATO Genel Sekre­teri Lord İsmay, gazetecilere verdiği beyanatta, yardımın başlıca para ve malzeme şeklinde yapılacağını ve asker vermeyi istihdaf etmediğini söylemiş­tir. Konsey aynı zamanda, Avrupa ordu­sunu sür'atle kurulması noktasında İs­rarla durmuştur.

18aralık1952

—Paris:

Atlantik Konseyi bu devre toplantısının son oturumuna bugün öğleden sonra saat 14'de başlamıştır. Gündemde bu­lunan iki madda şunlardır: 1 — İç bünye meselesi, 2 — Nihaî tebliğin ka­leme alınması.

—Paris:

Dean Acheson, Birleşik Amerika Dış­işleri Bakanı sıfatiyle, Avrupada bugün Öğleden sonra son basın konferansını yapmıştır. Basın konferansının sonun­daki şu sözleri sürekli alkışlarla karşı­lanmıştır: «Sizleri bir defa daha gör­mekle fevkalâde büyük bir bahtiyarlık duydum. Elveda...» Acheson basın kon­feransı sırasında, Atlantik Konseyi top­lantısında söylemiş olduğu nutkun ana hatlarını belirtmiştir. Acheson'un bu nutku «siyasî vasiyetname» s i olarak sa­yılmaktadır. Acheson'a göre, harp son­rası devresinin en manidar üç unsuru şunlardır: 1 — Avrupa Devlet Adamla­rının hayatiyet ve zekâları, 2 — Avru­pa ile işbirliği lüzumu hakkında Ameri­kan halk efkârında yer bulan kanaat, 3 — Birlik ve işbirliği fikrinin geliş­mesi. Birleşik Amerika Dışişleri Baka-m, bundan sonra Avrupa Ordusunu bü­yük bir hararetle övmüştür.

—Paris:

İngiltereDışişleriBakanıAnthony Eden bugün yaptığı basın toplantısında, NATO Teşkilâtının askerî sahada epey­ce fakat yine de kâfi derecede sayılma­yacak terakkiler kaydettiğini söylemiş­tir. Gazetecilerin sordukları suallere Eden ezcümle şu cevabı vermiştir: «İn-gilterenin, Almanya ve Batı müdafaa­sına karşı olan politikası değişmiş de­ğildir.» Eden. Avrupa Ordusu andlaş-ması tasdik ve tasvip olunmadığı tak­dirde îngilterenin, Almanyanm Atlan­tik Paktına girmesini destekleyip des­teklemeyeceğini açıklamaktan çekin­miştir. Bilindiği gibi, İngiltere, Alman­yanm Atlantik Paktına kabulüne dair ileri sürülen herhangi bir teklife mua­rız kalmıştır. Konseyin bugünkü toplan­tısında, Sovyet tehlikesinin takdiri hu­susunda, müttefiklerin askerî ve siya­sî cephelerinden herhangi bir fikir ay-rılğmm farkında olmadığına işaret eden Anthony Eden, sözlerine şöyle de­vam etmiştir: «Mareşal Stalin, maksadı­nın müttefikleri parçalamak olduğunu bize bildirmiş bulunmaktadır. Umarım ki, bu konsey, bu tehdide lâzım gelen cevabı verecektir. Birliğimiz eskisinden çok daha büyüktür.» Baş/ka meselelere de temas eden Anthony Eden şunları söylemiştir: «Batı silahlanmasının mas­raflarını karşılamak maksadiyle müşte­rek bir tesis kurulması hakkında Bel­çika tarafından ileri sürülen bir teklif, tetkik ve konseyin gelecek celsesine ar-zedilmek üzere bir komisyona havale edilmiştir. Komisyon bunu ve iktisadî meseleleri birleştirmek hususundaki diğer teklifleri müzakere edecektir. Şu­rasını unutmamalıyız ki, NATO ile Av­rupa İktisadî İşbirliğ arasında sıkı bir ahenk olmalıdır. Fakat NATO'nun ik­tisadı işbirliğinin :sahasma iteeavüzü bir hata teşkil eder. İkisi arasında sıkı bir işbirliği olmalıdır. Fakat NATO İkti­sadî İşbirliğini yutmamalıdır.» Konse­yin bu oturumunda elde edilen başlı­ca netice, Avrupa Ordusu anlaşmasına imza koymuş bulunan 6 memleketin bu andlaşmayı tasdik etmelerini talep eden kararın kabulüdür.

— Paris:

Atlantik Konseyinin dünkü toplantısın­da Yugoslavya'nın NATO'ya iştiraki meselesi bahis konusu edilmiştir. As­kerî sahada bir kaç aydanberi Yugoslav­ya ile müzakerelerde bulunmakta olan Türkiye ve Yunanistan'ın bu memle­keti NATO faaliyetine iştirak eder gör­mekarzusundabulundukları,fakatİtalya'nın bu mevzuda itirazda bulun­duğu anlaşılmaktadır. İtalya Başbakan ve Dışişleri Bakanı De Gasperi, Konse­yin dünkü oturumunda beyanatta bulu­narak, Trieste meselesi üzerinde dur­muştur. De Gasperi'nin kanaatince, Tri­este meselesi halledilmeden Yugoslav­ya'nın. NATO'ya iştiraki İtalya'nın müş­terek gayrete tam ve heyecanlı bir şe­kilde katılmasını baltahyacak mahiyet­tedir. Diğer taraftan İtalyan Savunma Bakanı Pacciardi, İtalya'nın 10 tümen­le iştirakinin bugün için haiz bulundu­ğu ehemmiyeti belirtmiş ve bu kuvvetin Batı Avrupa'nın her tarafında temin edilebilecek kuvvetler yekûnunun üçte birini teşkil ettiğini söylemiştir. Niha­yet söz alan Türkiye Dışişleri Bakanı Profesör Fuat Köprülü, Türkiye lehin­de hususî bir gayret sarfedilmesi ve Türkiye'nin bir ihtilâf halinde ilk dar­be ile karşılaşma ihtimalinin gözönüne alınması lüzumu üzerinde ısrarla dur­muştur.

19arahk1952

—Paris:

Atlantik Konseyi, Atlantik Andlaşma-smın ikinci maddesinin tatbik şekli hakkında «üye memleketlerin siyasî ve iktisadî kapasitelerini takviye zımmın-da ferdî ve müşterek tedbirler arama­ları gerektiğini ve bunun için de tedi­ye muvazenesi,, istihsalin arttırılması, iç malî durumda istikrar ve işçi mese­leleri gibi kendilerini üzen promlemle-rin halli icabettiğini ve bu hususta araş­tırmalar neticesinin zaman zaman kon­seye bildirilmesi lâzım geldiğini» der­piş eden önergeyi kabul etmiştir.

—Paris:

Atlantik Konseyi toplantılarının sona ermesini müteakip yaptığı basın toplan­tısında NATO Genel Sekreteri Lord İs-may, şöyledemiştir:

«Atlantik kuvvetlerinin 1953 yılında ar­tacağınadairteminatverebilirim.»

Lord İsmay, beyanatına devamla prog­ram üzerinde umumî bir anlaşmanın ancak bütün üye memleketlerin 1953 yılı için ferdî gayelerini bildirmele­rinden sonra gerçekleşebileceğine işa­ret etmiştir.

NATOGenelSekreteri,AtlantikPaktı Akdeniz Kuvvetleri Başkomutanı A-miral Lord Mounbatten'in bu bölgede­ki müttefik kuvvetlerin koordinasyo­nundan da mes'ul olduğunu söylemiş ve Şunları ilâve etmiştir:

«Fakat Akdenizde hâlen komutanlık bölgeleri ayrılmamıştır. Çünkü bu hu­sus,ancakbirihtilâfvukuundatâyin

edilecektir.»

Lord İsmay, konsey toplantılarında a-tom silâhlarının kullnılması üzerinde herhangi bir müzakere cereyan etme­diğini ayrıca belirtmiştir.

Atlantik Konseyinin Önümüzdeki top­lantısı, ilkbaharda Parİste yapılacak­tır.

— Paris:

Atlantik Konseyi toplantısını müteakip yayınlanmış olan nihaî tebliğin tam metniaşağıdadır:

— AtlantikKonseyiBakanlarTop­lantısı bugünPariste sonaermiştir.DanimarkaDışişleriBakamBjernKraft'mbaşkanlığındabulunankon­seydeDışişleri,Maliye.EkonomiveSavunma Bakanları olmak üzere toplan­tıya32Bakaniştiraketmiştir.

— Konsey,MilletlerarasıSekreterli­ğinbünyesihakkındamalûmatverenGenel Sekreterlik faaliyet raporuna ittilâ kesbetmiştir. Bu raporda, daimî tem­silcilerin muntazam toplantılarısırasın­da 8 aydan beri konsey tarafından başa­rılan işler izah edilmektedir. Rapor, NA­TO'ya mensup memleketler sivil ve as­kerî makamlarıarasındaki sıkı çalışmamünasebetleriningelişmesihakmdakiKonseyKomitesininyapıcımesaisiylenüfusfazlalığı,sosyal vekültürel me­seleler,istihbaratamüteallikmeseleler gibi ikincimaddeyi alâkadareden hu­susların andlaşmanıngayrı askerî ep-
heleriylemeşguldiğermuhtelifkomi­telerinçalışmalarıhakkındadamalû­matvermiştir.

— Konsey,Lordİsmay'inraporununotettiktensonraandlaşmanm2ncimaddesinemüteallik'teşkilâtçalışma­larının zaman zaman tetkikine tevessüledilmesinikararlaştıranbir önergeyi kabul etmiştir.

— GenelSekreterinraporunamuva­ziolarakkonsey,AskerîKomitetara­fındanhazırlanmışfaaliyetraporunu.

incelemiştir. Bu raporda başkomutan­lıklar emrine verilmiş bulunan millî kuvvetlerin eğitim ve tesir kabiliyetle­rinde gerçekleştirilmiş olan önemli ge­lişmelerbelirtilmiştir.

Kara, hava ve deniz kuvvetlerinin müş­tereken yaptıkları manevralar; birlik­ler arasında olduğu gibi kurmay he­yetleri arasında da vaki işbirliğinde mükemmel bir ilerlemeyi göstermiştir. Bu rapor aynı zamanda hususiyle ya­yın mevzuunda olmak üzere askerî ni­zam ve usullerin millerlerarası standar-dizasyonunda elde edilen belirli terak­kileri göstermiştir.

5— Konsey, KuzeyAtlantiksavunmabölgesi içn Avrupa komutanlıklarını ta­mamlamakmaksadiyleAkdenizdebirkomutanlık kurulması hakkında AskerîKomiteninilerisürdüğüteklifleritas­vipetmiştir.

Bu komutanlığa Amiral Lord Moun-batten getirilmiştir.

6— Konsey,AskerîKomiteninTürki­yeileYunanistamnNATO'yaiştiraklringözönünealaraksunmuşolduğustratejikdirektifleritetkiketmiştir.

Konsey, bu direktifleri tasvip etmek suretiyle Kuzey Atlantik Paktı savun­ma bölgesindeki bütün topraklarla bü­tün milletleri müdafaa hususundaki az­mini bir kere daha teyid etmiştir.

— Konsey,aynızamandaMüttefikKuvvetlerBaşkomutanlığınınizahatınıdadinlemiştir.

— Konsey, buizahatınışığıaltında1952 senesine ait ilk yıllık raporu ince­lemiştir.

Konsey, bu vesile ile kuvvetlerin arttı­rılması hakkında Lizbon'da alınmış o-lan kararın 1952 senesi sonunda ame­lî bakımdan gerçegleştirilmiş olduğu­nu memnunlukla not etmiş ve üye memleketlerin de iktisadî kapasiteleri­ni takviye zımmmda ferdî ve müşterek gayretler sarfetmeleri için direktifler vermiştir. Konsey aynı zamanda mües­sir bir savunmanın sağlam bir ekonomi­ye istinat etmesi gerektiğini kabul et­miştir.

9— Konsey,istikbaliçinAtlantikİttifakıKuvvetlerininkeyfiyetbakı­mındandaha fazla islâhettirilmesinin

uygun olacağına ve yedek birliklerde de aynı şeyin yapılmasının muvafık bulunacağına, bunların sayı bakımın­dan arttırılmasının çok daha yerin­deolacağınakararvermiştir.

Konsey, savunma malzemesi istihsalâtı-nın koordinasyonunda gerçekleştirilen telâkkileri not etmiş ve bu mevzuda ol­duğu gibi malzemenin standardizasyo-nunda da yeni incelemeler yapılması­na karar vermiştir.

Konsey, aynı zamanda Birleşik 'Ameri­kanın denizaşırı siparişlerinin Avrupa istihsalâtma temin ettiği yardımı da memnunlukla kaydetmiştir.

— Konsey,havaalanları, telsiz ya­yımlarıvemuharrikyakıtikmaliiçin80milyarfranktutarındaolmaküze­re iç bünyeprogramının yeni bir kıs­mınınfinansmanıüzerindeanlaşmayavarmıştır.

— Konsey,son8ay zarfındamüş­terek menfaati ilgilendiren siyasî mese­lelerüzerindemuntazamangörüşvehaberteatilerindebulunmuştur.

Bu müddet zarfında konsey, Hindiçi-nideki mücadele ile Avrupa savunma topluluğunun kurulmasını derpiş eden andlaşmaya hususî bir alâka göstermiş­tir.

Konsey, Doğu Almanyadaki durumu tetkik etmiş ve ezcümle Sovyet Rus-yanm Almanya ile bir barış andlaşması ve Almanyamn birleştirilmesi lehinde­ki müteaddit beyanatına rağmen bun­dan 3 ay önce İngiltere, Fransa ve Bir­leşik Amerika tarafından yapılan teklif­lere hiçbir cevap alınmamış olduğunu müşahede eylemiştir.

Konsey, aynı zamanda Avrupa Savun­ma Topluluğu Geçici Komitesinin çalış­ması hakkındaki faaliyet raporuna da ittilâ hasıl etmiştir.

Konsey, Hindicini ve Avrupa Savunma Topluluğu hakkında birer karar sureti­ni kabul etmiştir.

— KonseyingelecekBakanlartop­lantısı1953ilkbaharındamümkünol­duğu kadarerkenyapılacaktır.Bununilkvazifesi.1952yümmnihaîtetkikraporunuincelemekolacaktır.

— Bu oturumunda konsey, AtlantikCamiasınınhalihazırdurumunuveis­tikbaldegerçekleştirilmesidüşünülen tasarıları incelemiştir.

Paris Konferansı ve Amerika

Yazan:ÖmerSamiCoşar

16arlık1952tarihliCumhuriyet'ten:

Kuzey Atlantik Paktınla dahil devlet­lerintemsilcileridündenberi Pariste

çalışmalarına Haşlamış bulunmaktadır­lar. Dört gün devam edecek olan bu toplantılarda Türkiyenin NATO dahilin­deki durumu ve Akdeniz komutanlığı gibi meselelerde kararlara varılması kuvvetle muhtemelse de büyük ehem­miyet arzeden 1953 yılı silâhlanma pro­gramlarının tesbiti geri bırakılacaktır. Bunun başlıca sebebi şudur; hâlen

Pa­riste Amerikayı temsil etmekte olan diplomatlar 35 gün sonra yerlerini ye­ni idareye, 20 ocakta Başkan salâhiyet­lerini resmen deruhte edecek Eisenho-wer'in temsilcilerine terkedeceklerdir. Bu vaziyette Truman delegelerinin, tatbikî vazifesi yeni Cumhuriyetçi ida­reye düşecek ve geniş ölçüde Ameri­kan yardımına ihtiyaç hissedecek bir si­lâhlanma programını tanzime yanaşma­maları beklenmelidir. Esasen daha şim­diden, bu programın ilkbaharda bir de­fa daha toplantıya çaiğırılacak NATO Konseyinde ele alınacağından, o zaman kat'î kararlara varılacağından bahsedil­mektedir.

Dün, Türkiye ilk defa olarak aslî üye sifatiyle NATO Konseyi çalışmalarına katılmıştır. Lizbon şehrinde, tanzim e-dilen 1952 yılı için silâhlanma pro­gramlarında bizim durumumuz kat'î bir şekilde hesaba katılmamıştı. Şimdi ise bu nokta göz önünde bulundurula­caktır. 'Tanzim edilecek NATO silâh­lanma bütçesinde Türkiyenin payının ne felacağı. yeni yıl içinde varılacak hedeflerin tesbiti Paris Konferara mda görüşülecektir. Muhakkak ki bu savun­ma teşkilâtına .dahil devletler arasında, hür dünyanın müşterek savunması için yapmakta olduğu tedakârlıklar husu­sunda Türkiye ön plânda bir yer işgal etmektedir. Silâhlanmanın iktisadî du­rumu bozacak şekilde olmaması lâzım geldiği aşikârdır. Fakat NATO üyele­rindenbirçokdevletlermüşterekdâ-

va uğrundaki fedakârlıklarında, iktisa­dî vaziyetleri iyi olmakla beraber, pek kısırkalmışlardır.

NATO üyesi Avrupa devletleri,, 1953 yılı silâhlanma programında Amerikan yardımının oynıyacağı rolün tesbitini merakla beklemektedirler. Bir taraftan doğrudan doğruya askerî yardım ve di­ğer taraftan da askerî fabrikalarına ve­rilecek ve dolar ile ödenecek Ameri­kan silâh siparişleri mevzuu bahistir. Eisenhower hükümeti işbaşı yaptıktan sonra NATO Konseyinin, gayet karışık bir bölgede, Atlantik Paktı memleket­leri için hayatî ehemmiyeti haiz ham maddelerin bulunduğu Ortadoğuda nö­bet bekliyen Türkiyeyi bilhassa Ön plâ­na alması elzemdir. Memleketimizi ziya­ret etmiş, Türkiyenin ifade ettiği kuv­veti yakından görmüş olan General Eisenhower'in yardımı arttırma yoluna gitmesi, şimdiye kadar Türkiyeyi unu­tan; Amerikan silâh siparişleri progra­mında değişiklik yapması temenni edi­lir.

Akdeniz Komutanlığı

Yazan:AhmetŞükrüEsmer 18aralık1952tarihliUlus'tan:

Paristen bildirildiğne göre, Atlantuc Paktı Devletleri Konseyi Akdeniz Ko­mutanlığının bir İngiliz subayına veril­mesi hakkındaki Askerî Komite rapo­runu tasvip etmiştir. Bu kararla iki yıldan beri İngiltere ile Amerika ara-smda devam eden anlaşmazlık çözül­müş oluyor. Konsey bu karariyle iki devlet görüşünü telif etmiştir. Zira Akdeniz Deniz Kuvvetleri Başkomutan­lığına bir ingiliz Mountbatten - geç­mekle beraber, bu komutanlık, İngiliz­lerin ısrar ettikleri gibi, Washington' daki Daimî İdare Komitesine - Standing group - değil de, General Ridgway'e bağlı bulunacaktır. Bundan başka A-merikanm Akdenizdeki kuvvetli altıncı filosu, Amiral Carney'e bağlanacaktır. Bu durumu anliyabilmek için Atlantik Paktı Agkerî Teşkilâtını hatırlamak gerektir: Teşkilâtın en yüksek organı Washington'daki Daimî İdare Komitesi-dir ki Standing group1 adı verilen bu organın biri Amerikalı, biri de Fransız olmak üzere üç üyesi vardır. Bütün kara, deniz ve hava kuvvetleri bu or­ganın emrindedir. Standing group, NATO'nundimağıdır.

Avrupadaki kuvvetler:

Avrupadaki kuvvetler bir başkomutan­lığa verilmiştir ki, bu zat şimdi Ridg-way'dir. Ridgway'in emrinde de şu teş­kilât vardır:

1 — Sir John Brind (İngi­liz) komutası altında Kuzey Avrupa kara, deniz ve hava kuvvetleri,

2 — Juin'in (Fransız) komutası altında Or­ta Avrupa kara kuvvetleri,

3 — Nors-tad'ın (Amerikalı) komutası altında Or­ta Avrupa hava kuvvetleri,

4 — Jau-jard'm (Fransız) komutası altında Orta Avrupa deniz kuvvetleri,

5 — Carney'in (Amerikalı) komutası altında Güney Avrupa kara, deniz ve hava kuvvetle­ri.

Bunlardan başka NATO Atlantik deniz kuvvetleri de Ridgway'in ayrı ve doğ­rudan doğruya Washington'da İdare Komitesine bağlı Amiral Mc. Cormick komutası altında bırakılmıştı. İşte İn­gilizler, Akdenİzdeki NATO deniz kuv­vetlerinin de Kidgway'den ayrılarak, Mountbatten komutası altında İdare Ko­mitesinebağlanmasınıistemişlerdir.

İngiliz-Amerikananlaşması:

Akdeniz .Komutanlığı üzerindeki İngi­liz - Amerikan anlaşmazlığı, dallı bu­daklı birtakım sebeplere dayanıyordu. Bir defa iki devlet arasında Akdenizin stratejik durumu hakkında görüş ayrı­lığı vardı. İngilizler, Akdenizi Avrupa-yı doğuya bağlayan bir geçit saymak­tadırlar. Amerikalılara göre, Akdeniz Atlantik müdafaa sisteminin koludur ve çok mühim bir savaş bölgesidir. İn­gilizler bu bölge ile yakm ilgilerini, tecrübelerini ileri sürdüler. Öte yandan Amerikalılar, Akdenİzdeki altıncı filo­larının İngiliz deniz kuvvetlerine çok dahaüstünolduğunuhatırlattılar.

Hakikaten Amerikanın Akdenİzdeki fi­losu çok kuvvetlidir. Büyük uçak ge­mileri vardır: Churchill bile İktidara geçmezden önce, h&rbi önlemek için Akdenizin atom silâhlan da kullanabile­cekolanAmerikandenizkuvvetlerine

bırakılmasına tarafçi 'olduğunu söyle­mişti. Bundan başka çok geniş kaynak­lara sahip olan Amerika, Akdenİzdeki kuvvetli filosunu daha da kuvvetlendi­recek durumdadır. Halbuki kendisi A-merikanm yardimiyle silâhlanan İngil­tere bu imkândan mahrumdur.

Böyle iken, İngilizler Akdeniz Komu­tanlığını almayı bir haysiyet meselesi yapmışlar ve iki sene bir anlaşmaya varılmasına engel olmuşlardır. İngiliz­lerin bu noktadaki duyarlığını anladığı için Churchill de iktidara geçmeden önce söylediği sözleri unutarak, ko­mutanlığın bir İngilize verilmesinde ısrar etmiştir.

Görüşlerintelifi:

Son formül, İngiliz ve Amerikan gö­rüşlerinin telifi mahiyetindedir: Akde­niz Komutanlığı Mountbatten'a gidiyor. Fakat Altıncı Amerikan Filosu Amiral Wright'm (Amerikalı) komutası altında kalıyor. Bu komutan da Amiral Car-ney'e bağlı olacaktır ki o da Ridg-way'in emri altındadır. Mountbatten'in komutası altında ihdas edilen yeni Ak­deniz Kuvvetleri Komutanlığı ise doğ­rudan doğruya Ridgway'e bağlanıyor.

İngilizler istediklerinin hepsini değilse de bir kısmını elde etmişlerdir. Ak-denizdeki Deniz Kuvvetleri Komutanlı­ğını böyle ikiye bölmenin strateji ba­kımından ne derece isabetli olduğu bir askeri teknik meselesidir ki, bu hususta söz söylemek yetkisi İngilizlereaittir.

Eğer NATO Konseyi tarafından kabul edilen formül yalnız stratejik düşünce­lere dayanmış olsaydı, bu hususta kim­senin söyleyecek bir sözü olamazdı. Fa­kat iki yıldan beri devam eden ve gaze­telere intikal eden tartışma göstermiş­tir ki, bu meseleye, NATO'dan ayrı mil­lî smenfaat düşünceleri, siyasî prestij ve gurur gibi düşünceler de girmiştir.

Ortaklaşa bir emniyet sistemi olan NA­TO kadrosu içinde bu çeşit duygulara asla yer verilmemelidir ve ortaklardan birinin NATO hedeflerinden ayrı husu­sî maksatla hareket ettiği şüphesi de uyandırılmamahdır.

Nafo Tebliği

Yazan:AhmetŞükrüEsmer 22aralık1952tarihliUlus'tan:

NATOKonseyiParistedörtgüntoplandıktan sonra bir tebliğ yayınlamış ve ilkbaharda tekrar toplanmak üzere dağılmıştır. Tebliğ uzundur, fakat gö­rüşlerin işler ve verilen kararlar hak­kında verdiği malûmat azdır. NATO'-nun geçmiş yıl içinde bazı başarısız­lıklarını saklamak için gayret sarfedil-diğidesezilmektedir.

Tebliğe göre, önce NATO Genel Sek­reterliğinin hazırlamış olduğu rapor görüşülmüştür. Raporda «NATO'ya mensup memleketler sivil ve askerî münasebetlerinin gelişmesi» hakkında malûmat veriliyor ve sekiz aydan beri başarılmış, yahut da "başarısız kalmış olanişlerizahediliyordu.

Bundan sonra Askerî Komitenin rapo­ru ele alındı. Bu raporda Başkomutan emrine verilmiş bulunan millî kuvvet­lerin eğitiminden bahsediliyor ve bu alanda elde edilen başarı belirtiliyor­du. Kara, hava ve deniz kuvvetlerinin yaptıkları müşterek manevralar ve kurmay heyetleri arasında işbirlig hu­susundailerlemekaydediliyordu.

Bu raporun önemli bir maddesi de, Ak­deniz Komutanlığına bir İngiliz subayı­nın tâyinini tavsiye etmesidir. Konsey bu tavsiyeye uyarak, Akdeniz Komutan­lığına Lord Mountbatten'i tâyin etmiş­tir.

Türkiye, Yunanistan:

Türkiye ve Yunanistan, NATO Konse­yine ilk defa iştirak ediyorlardı. Tür-kiyenin ve Yunanistanm iştiraklerinden doğan durumu ele alınmış, fakat ne ka­rara varıldığı tebliğden anlaşılmıyor. Bu hususta tebliğde deniliyor ki: «Konsey Askerî Komitenin, Türkiye ile Yunanistanm NATO'ya iştiraklerini göz önüne alarak sunmuş olduğu stratejik direktifleri teklif etmiştir. Konsey bu teklifleri tasvip etmek suretiyle Kuzey Atlantik Paktı Savunma Bölgesindeki bütün topraklarla bütün milletler mü­dafaa hususundaki azmini bir kat daha teyidetmiştir.:»

Tebliğde bahsedilen «topraklar ve mil­letlerin» htangisi olduğu anlaşılmıyor. NATO'ya dahil memleketlerin toprak­lan ise, bunları müdafaa etmekten da­ha tabiî hal olamaz. Bunda tereddüde düşüldüğüne hayret etmek gerektir. NATO üyelerinin dışında kalan «mil­letler ve topraklar» ise, bunların hangi­leri olabileceği anlaşılmıyor.


Tebliğdeki bu sözler daha Önce ajans­lar tarafından verilen haberlerin ışığı altında aydınlanıyor. Bu haberlerde 'konseyin «Türkiyenin bütün toprakla­rı ile Balkanların müdafaasının sağ­lanması için aslî stratejinin yeniden gözden geçirildiği» bildiriliyordu. Öyle anlaşılıyor ki bahsedilen topraklar, Bal­kanlarla Kafkaslara kadar Türk toprak­larıdır.

Yugoslavyanm rolü:

Balkanların müdafaasında Yugoslavya­nm rolü çok mühimdir. Konsey şüphe­siz bu meseleyi de ele almış ve Yugos­lavya ile bir işbirliği kurmanın çarele­rini aramıştır. Bildirildiğine göre, Tri-este meselesi çözülmedikçe İtalya, Yu­goslavya ile NATO arasında işbirlig ku­rulmasına tarafçı değildir. Eğer bu ha­ber doğru ise, bu noktada haksız ol­duğu İtalyaya bildirilmelidir. Trieste meselesini kendi lehine çözmek için İtalyanın NATO'yu bir âlet olarak kul­lanmasına yer vermemelidir. Balkanlar Yugoslavyasız müdafaa edilemez. İtaî-yanm hususî menfaatleri veya kapris­leri için Yugoslavyanin NATO ile işbir­liği kurması bir an bile geciktirilmeme­lidir. Yunan Başbakanı Papagos da ge­çen gün du işbirliğinin Önemini belir­ten beyanatta bulunmuştur.

Başkomutanınizahı:

Konsey, vaktinin büyük kısmını Başko­mutan Bidgway'i dinlemiye ayırmıştır. Bu izahattan çıkan netice 1952 yılı zar­fında NATO'nun Lizbonda çizilmiş olan hedefe ulaşmamış bulunmasıdır. Bu, e-sasen konsey toplanmazdan önce bili­nen bir hakikatti. Konsey görüşmeleri, Lizbon programının bu yıl gerçekleş­mediği gibi gelecek yıl da gerçekleş­mekimkânıolmadığınıanlatmıştır.

Hakikat şudur ki, gerek İngiltere, ge­rek Fransa ve diğer batı Avrupa mem­leketlerinin harb gayretlerinde bir tav­sama vardır. Silâhlanmanın yükü ağır gelmiye başlamıştır. Tebliğ bu hakika­ti «kemmiyetten ziyade keyfiyete önem verileceği» yolunda bir tevil ile sakla­mıştır. Yani 9 uncu paragraftaki ifa­deden anlıyacağımiz şudur ki, Atlan­tik Paktı tümenlerinin sayısı çizilen programda az olsa da, kaliteleri, gere* askerlerin yetiştirilmeleri, gerek silâh­lan bakımından daha üstün olacaktır. Başkomutan Ridgway geçen gün söyle­diği bir nutukta, silâhlanma gayretlerinin tavasamasmdan doğabilecek tehlike­leri belirtmiştir.

Kemmiyet» ve «keyfiyetlerin» ne olacağı da kesin olarak bilinmiyor ve Paris'te kestirilememiştir. Zirabunlar

Amerika'ya tabidir. İktidar düşeceğin­den Acheson'dan bu noktalarda taahhü­de girişmesi beklenmezdi. Bunun için­dir ki, Eisenhover iktidara geçer geç­mez konsey ilkbaharın ilk ayında tekrar toplanacaktır.

25aralık 1952

—Paris:

Cumhurbaşkanı Vincent Auriol, Fran­sız Halk Topluluğu mensuplarından Jacques Soustelle'den hükümeti teşkil etmesini istemiştir.

Soustelle, cevabını yarın verecektir.

—Paris:

Cumhurbaşkanı ile yaptığı görüşme so­nunda Fransız Halk Topluluğu temsil­cisi Jacques Soustelle, gazetecilere aşa­ğıdaki beyanatı vermiştir:

«Cumhurbaşkanı benden hükümeti kur­mamı istedi. General de Gaulle'ün tavsi­ye ettiğ sosyal ve millî grupun ihyasını arzu ettiğim için halihazır buhranın hallini bu yolda aramağa gayret ede­ceğimi söyledim. Her şeyden Önce ar­kadaşlarımla istişare edeceğim. Yarın, Cumhurbaşkanına bir cevap verebilece­ğimi sanıyorum.»

26aralık1952

—Paris:

Fransız Halkçı Topluluğu Parlâmento Grupunun dugün akdettiği toplantıdan sonra Öğrenildiğine göre, Jacques Sous­telle, yeni kabineyi kurmak teşebbüsü­nü kabul etmiştir.

Jacques Soustelle, saat 16.45 te Cum­hurbaşkanını ziyarete gitmiştir.

—Paris:

Le Monde gazetesi tarafından bildiril­diğine göre, General de Gaulle, buhranı halle, Cumhurbaşkanı tarafından me­mur edilen Cumhuriyetçi Halk Toplu­luğu lideri Jacques Soustelle ile tam mânasiylemutabıkbulunmaktadır.

—Paris:

Cumhurbaşkanı ile yarım saat süren gö­rüşmeden sonra, Jacques Soustelle, mu­halif parlâmento grupları temsilcile­rini kabul etmek suretiyle ilk istişare­lerine başlamıştır.

27Aralık 1952

—Paris:

Yeni kabineyi kurmağa memur edilen Jacques Soustelle, bugün öğleden sonra sırasiyle Cumhuriyetçi Halk Hareketi Partisinden M. Georges Bidault ile Ra-

dikalSosyalistPartisinden Queuille ve Robert Schuman'i kabul et­miştir.

Robert Schuman, Soustelle ile görüşme­sini müteakip gazetecilere verdiği be­yanatta, konuşmanın mahrem mahiyet taşıdığını bildirmiştir.

Soustelle, aynı zamanda Radikal Sosya­listlerden Edgar Faure ve Ekonomik Konsey Başkanı Leon Jouhaux ile de telefonlagörüşmüştür.

Soustelie bundan sonra, Bourbon Sara­yında Fransız Halk Topluluğu Parlâ­mento Grupunun içtimama gitmiştir.

Andre Marie, Soustelle ile olan görüş­mesini müteakip Başbakan namzedinin istişarelerine devam edeceğini ve yarın saat 13 te Cumhurbaşkanına kat'î ceva­bını vereceğini açıklamıştır.

Radikal Sosyalist Partisinin Millî Mec­liste ve Cumhuriyet Konseyindeki par­lâmento grupları idare heyetleri yarın sabah Soustelle'e son cevaplarını vere­ceklerdir.

—Paris:

Bugün Fransız Bayındırlık Bakanlığı tarafından neşredilen bir tebliğde, Champollion gemisinin yolcu ve müret­tebatının kurtarılmasında büyük hiz­metlerde bulunmuş olan «Baltagi» a-dındaki üç kardeşlerin «Deniz liyakat» madalyası İle taltif edildikleri bildiril­mektedir.

28 aralık 7952

—Paris:

Fransız Halk Topluluğu lideri Sous­telle, Cumhurbaşkaniyîe yaptığı ve ken­disine Meclisin tasvibine müracaattan vaz geçtiğni bildirdiği görüşmeden son­ra basına şu beyanatı vermiştir:

«Cumhurbaşkanının bana teklif ettiğ vazifeyi kabul etmeden önce General de Gaulle fü ziyaret ettim ve kendisiy­le uzun bir görüşme yaptım.»

Soustelle, muhalif siyasî gruplara, par­tisinin gayelerinden mülhem bir prog­ram sunduğunu ilâve etmiş ve demiştir ki:

«Fakat Sosyalist ve Radikal Grupların kabul etmediklerini ve bağımsızların da kaydi ihtiyatî ileri sürdüklerini gördüm. Buhranın daha fazla uzamama-

sınameydanvermemekiçinVincent

Auriol'imteklifinikabuletmedim.»

—Paris:

Cumhurbaşkanının, hükümeti kurması için kendisine müracaat edilen Cumhu­riyetçi Halk Topluluğu lideri Georges Bidault, cevabını yarın sabah Vincent Auriol.'e verecektir.

Bidault, hükümet buhranını sona erdir­mek için teşebüse geçen üçüncü şah­siyettir.

—Paris:

Cumhurbaşkaniyle yaptığı dört dakika­lık görüşmeden sonra Georges Bidault şu beyanatta bulunmuştur:

«Cumhurbaşkanı, hükümeti kurmamı istemekle bana büyük bir şeref bah­şetti. Kanaatimce bu bir devlet otoritesi ve millî irade işidir. Buna ulaşabil­mek için gayet geniş bir birlik temini zarurîdir. Bu millî birliği gerçekleştir­mek için bütün kuvvetimle gayret sar-fedeceğim. Bugün tamamen hususî mahiyette olarak arkadaşlarımla görü­şeceğim ve bu ilk görüşmelerimin neti­cesini yarın sabah Cumhurbaşkanına bildirerek aynı zamanda istişarelerime başlayıp başlamıyacağımı da arzedece-ğim.»

30 aralık1952

— Paris:

Kabineyi kurmaya memur edilen Geor-ge Bidault, dün gece yarışma doğru isti­şarelerinin yarısını bitirmiştir. Bu hususta kabinesinden izahat iste­yen gazetecilere Cumhuriyetçi Halk Hareketi Partisi lideri şunları söyle­miştir:

«— Muhtelif gruplara mümkün olan en geniş çoğunluğu izah ettim. Hükü­mete bilhasa malî işler hususunda fev­kalâde geniş salâhiyetler verilmelidir. Esasen bu nokta üzerinde de bir for­mül ileri sürmüş bulunuyorum.»

Bidault, Avrupa ordusu meselesi hak­kında kendisine sorulan suale şöyle ce­vap vermiştir:

«— Avrupa Ordusu Andlaşmasmdan ay­rılmak hususu çok mühim bir mes'ele-dir.»

Bidault, bu akşama kadar elde edeceği unsurlarla Cumhurbaşkanına kat'î ce­vabını verebileceği ümidinde olduğunu ilâve etmiştir.

Bidault, bu sabah Cumhuriyetçi Halk Hareketi Partisinin Meclis Grupu huzu­runa çıkacaktır.

Müteakiben Millî Savunma Komisyonu Başkanı General Koenig'i kabul edecek olan Bidault, daha sonra muhtelif gruplarıncevaplarınıbekleyecektir.

31aralık1952

—Paris:

George Bidault, hükümeti teşkil vazife­sini reddetmiştir. Cumhuriyetçi Halk Hareketi Partisi lideri, Elysee Sarayın­dan çıktığı sırada basma şu beyanatta bulunmuştur:

«Fransanin içinde bulunduğu müşkülât karşısında muhtaç olduğu hükümeti kurmak için müstacel bir programa is­tinaden millî birliğe veya hiç olmaz­sa çoğunluğa müracaat ettim. Bu ço­ğunluğun bana itimad etmesini istedim. Bu münasebetle yapmış olduğum isti­şarelerde fevkalâde nazikâne karşılan­dım. Fakat birçok gruplardan kendi­ni gösteren muhalefet ve müphemiyet, sağlamlığı ve bağlılığı alınacak karar­lar ve hükümeti muhafaza için zaruri olan otorite Ölçüsünde bulunmayan bir çoğunluğa güvenmekliğime imkân ver­medi.

Yakın addettiğim bir günde millî bir­lik kendini gösterecektir. Vatana sadık olan herhangi bir Fransız, onun Cum­huriyetzihniyetiiçerisinderefahına

çalışmak için kendini vazifeli bilir.»

Cumhurbaşkanı Vicent Auriol, Bidault'-nunmuvafakryetsizliğiüzerinebazı

gruplardan aydınlatıcı malûmat istemek suretiyle siyasî durumu bir kere daha tetkike karar vermiştir.

Bu itibarla Cumhurbaşkanı bu sabah Edouad Herriot ile Yvon Delbos'u ve müteakiben müstakillerden Duchet-stella ile Ramarony'yi kabul edecek­tir.

—Paris:

Radikal Sosyalist Partisine mensup es­ki Bakanlardan Rene Mayer, kabineyi teşkili kabul etmiştir.

1aralık1952

—Londra:

Avam Kamarasının bugün Öğleden son­raki toplantısında, muhalefete mensup mebuslar tarafından sorulan suallere verdiği cevapta, İngiltere Dışişleri Ba­kanı Eden, Kore savaşma son vermek için Hindistanm ileri sürdüğü teklif hakkında, ekalliyette kalan Sovyet blo-ku hariç, Birleşmiş Milletlerde anlaş­manın tam olduğu, fakat Çin hüküme­tinin durumunun şimdiye kadar cesa­ret- verici görünmediğini belirtmiştir.

Beyanatına devam eden Anthony E-den, İngiltere hükümetiyle Çin hüküme­ti arasında doğrudan doğruya muhabe­ratın çok güç olduğunu, İngiltere hü­kümetinin Çin hükümetini tanıdığını, fakat şimdiye kadar Çin hükümetinin buna mukabelede bulunmadığını, buna karşı Hindistan hükümetinin Pekin hükümetiyle sık temaslarda bulunduğu­nu söylemiştir.

İngiltere Dışişleri Bakanı, Hindistanm Birleşmiş Milletlere yapmış olduğu teklif metninin bir beyaz kitap halin­deyayınlanacağınıbildirmiştir.

3aralık1952

—Londra:

Avam Kamarasının bugün öğleden son­raki toplantısında, Başbakan Churchill ile eski Savunma Bakanı Emmanuel Shinwel arasında ağır bir hâdise ce­reyanetmiştir.

Churchill'in, ! Akdenizdeki Müttefik Kuvvetleri Başkomutanının kim olaca­ğını henüz bildirmiyeceğini söylemesi buhâdiseyesebepolmuştur.

Başbakana cevap veren Shinwel, altı ay evvel aynı cevabın verildiğni söy­lemesi üzerine Churchill, bahis mevzuu başkomutanın adını Noel yortuların­dan ve NATO Konseyi toplantısından sonra bildirmek niyetinde bulunduğu­nu tasrih etmiştir.

Churchilî bu cevabından sonra kinaye olarak, bu tâyinin İngiliz menfaatleri­ne, hiç şüphesiz, Shinwel tarafından her halde temenni edilen zararlar ge-tirmiyeceğini söylemesi üzerine iki ha­tip arasında çok ciddî bir münakaşa cereyan etmiştir.

Bu arada Churchill ve Shinwel ağır sözlersarfetmişlerdir.

4Aralık 1952

—Londra:

Kraliçe ElisabetK, yanında Edimburg Dükü olduğu halde, bugün «İngiltere Bankası» nı ziyaret etmiştir.

Kraliçe şerefine bir öğle yemeği veril­miştir. 250 seneden beri ilk defa ola­rak, bir İngiliz hükümdarı banka idare meclisidavetineicabetetmektedir.

«Krala mahsus» salonda verilen ziya­fette kullanılan gümüş sofra takımı 1694 senesinden kalma takımdır.

Ziyafetten sonra Kraliçe ve Edimburg Dükü, bankanın kasa dairelerini gez­mişlerdir.

—Londra:

Bugün öğleden sonra Avam Kamarasın­da beyanatta bulunan Başbakan Chur­chill, gelecek seneye ait savunma büt­çesinin bu seneki bütçeden yani 1 mil­yar 462 milyon İngiliz lirasından fazla olamıyacağınıbildirmiştir.

Churchill, bundan dolayı bazı sipariş­lerin feshedileceğini ve bazı teslimat müddetlerinin uzatılacağını belirtmiştir. Bu husustaki beyanatına devam eden Başbakan, halen serviste bulunan tipte av uçakları imalinin yavaşlatılacağım, fakat yeni sistem uçakların imaline devamedileceğinibildirmiştir.

—Londra:

Bugün.İngilizKabinesinindışişlerini müzakere mevzuunda yaptığı en büyük toplantıda bütün İngiltere milletler top­luluğunu temsil eden devlet adamları dünyameselelerinigörüşmüşlerdir.

Yedi Başbakanın dahil bulunduğu dev­let adamları, Kore ihtilâfı, Ortadoğu huzursuzluğundan NATO Teşkilâtının kollektif müdafaasına kadar bütün me­selelerigözdengeçirmişlerdir.

Celseye,Churchülbaşkanlıketmiştir.

Dışişleri Bakanı Anthony Eden, muh­telif Birleşmiş Milletler âzasiyle Kore-ye dair yaptığı görüşmeleri anlatmış­tır.

Bakanlar, Kraliçe Elizabeth'in, önümüz­deki temmuzda taç giyme merasiminde alacağı unvanlar meselesini tetkik etmiş­lerdir.

8Aralık1952

—Londra:

Burada iyi haber alan mahfillerde sanıl­dığına göre, İngiliz - İran ihtilâfının halli için Birleşik Amerika ay sonun­dan önce müspet bir teklif ileri süre­cektir.

Teklifin ne şekilde yapılacağı bilinme­mekle beraber bunun İranlılara tazmi­nat, Abadan tasfiyehanelerin dekâ mil­yonlarca ton petrolün İngiliz - İran Petrol Kumpanyasmca nakli ve satışa arzı mevzuunda La Haye Adalet Diva-nımn hakemliğini teklif eden 26 ağus­tos tarihli teklif gibi bir teşebbüs ola­cağı sanılmaktadır.

Bu teklifte daha ziyade iki şıkkın ba­his konusu olacağı tahmin edilmekte­dir.

Birinci şıkka göre, İngiliz - İran Pet­rol Kumpanyası İrandaki alacaklarının hepsini Amerikan kumpanyalarına sa­tacaktır.

Diğer şıkka göre, İngiliz - İran Petrol Kumpanyası, petrolerinin Amerikalılar tarafından satışı üzerinden bir hisse alacaktır.

İngiltere Dışişleri Bakanlığında olduğu gibi, kumpanyanın merkezinde de bu teklifler hakkında tamamen ademi ma­lûmat beyan edilmektedir.

9aralık 1952

—Londra:

İngiltereMilletlerTopluluğuBaşbakanlar Konferansı sona ermek «zere­dir.

Konferansta alman bir karara göre, Başbakan Churchül, gelecek mart ve mayıs ayları arasında Washington'a gi­decek ve yeni idare ile dünya ticareti­nin gelişmesi için alınacak tedbirler hususundamüzakereyegirişecektir.

Başbakan Churchill'e bu seyahatinde Dışişleri Bakanı Eden ve Hazine Baka­nıButler refakat edeceklerdir.

— Londra:

Önümüzdeki hafta Pariste yapılacak NATO toplantısına iştirak edecek o-lan İngiliz murahhas heyetine. Dışişle­ri Bakanı Eden, Müdafaa Bakanı Lord Alexander ve Maliye Bakanı Rienard Butlerdahilbulunmaktadır.

İmparatorluk Genelkurmay Başkanı Ge­neral Sir John Harding, yardımcısı Ge­neral Nevil John ve Hava Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Mareşal Sir John Stessordaheyetekatılmaktadırlar.

Eden, başkanı olduğu Avrupa İktisadî İşbirliği Teşkilâtı Toplantısında hazır bulunmak üzere cuma günü uçakla Pa-rise hareket edecektir.

11aralık1952

— Londra:

İngiliz İmparatorluk Topluluğu İktisadî Konferansının sona ermesi münasebe­tiyle bu gece yayınlanan tebliğin esa­sına göre, İngiliz İmparatorluk Toplu­luğu memleketleri muayyen hedeflere varmak için müştereken hareket etmek hususunda mutabık kalmışlardır.

Bunlar, ayrı bir iktisadî blok yaratmak hususunda araştırmalara girişmek ni­yetinde bulunmamaktadırlar.

Aksine olarak gayeleri yekdiğerîerini takviye etmek zaruretiyle dünya iktisa­diyatınahizmetetmektir.

İngiliz İmparatorluğu Topluluğuma bj-tirâk edenler üç umumî prensip husu­sunda aralarında anlaşmaya varmışlar­dır.

Şöyle ki:

1 — İmparatorluk Topluluğuna mensup memleketlerdenherbiri,enflâsyona

mâni olacak bîr iç iktisadî siyaset gü­decektir.

— imparatorlukTopluluğuistihsalive kıymetini arttırmak, hayat standardı­nı ayakta tutmak için salim bir iktisadîprensip teşvik edilecektir.

— Dünya yüzündemümkünolduğukadargenişsahadaçoktaraflıbir ti­caret ve tediyesistemi yapılmalıdır.

26 aralık1952

— Londra:

Yeni yılın ilk birkaç ayı, bütün dün­yaya şâmil iktisadî refahın tekrar av­detini engelleyen köstekleri koparıp atmak İçin batı dünyasının, İkinci Dün­ya Harbinin sona erişinden beri girişe­ceği en azametli gayrete şahit olacak­tır.

İngiltere Başbakanı Churchill, bu ay başlarında Londrada İngiltere Milletler Topluluğuna mensup 9 Başbakan tara­fından hazırlanan dünya iktisadî plânı­na Amerikanın iştirak ve müzahereti­ni temin maksadiyle, Birleşik Amerika-yı ziyaret etmekle bu gayrete yol aça­caktır.

Tasarlanan plânı İngilterenin iş ortak­ları, Batı Avrupa memleketleri destek­leyeceklerdir.

Kısacası, bu plânın gayesi çok taraflı dünya ticaret ve tediye sisteminin î-adesine hizmettir.

Churchill, İngiltere Milletler Toplulu­ğunun tabiî kaynaklanın geliştirecek, Amerika gümrük tarifelerini indirmek hususundaki tetkikleri sağlayacak ve Amerikanın kredi politikasını şevke getirecek projelere Amerikan sermaye yatırımını teşvik etmesini General Ei-senhower'den isteyecekti.

30aralıkT952

—Londra:

Başbakan M. Churchill Birleşik Ame-rikaya hareket etmeden evvel, bu sa­bah bir kabine toplantısı yaprmştir.

Başbakan, başlıca mesaî arkadaşları ile Eisenhovver'le görüşeceği esaslı mese­lelerigözdengeçirmiştir.

İyi haber alan çevrelere göre, bilhassa Koredeki vaziyet ve batılı devletlerin Rusya ve Çin ile münasebetleri mese­leleribahis mevzuuolmuştur.

—Londra:

Başbakan Churchill, bu% akşam saat 19.30da trenle Southampton'a hareket

edecektir.

Başbakan, Southampton'dan «Queen Mary» transatlantik gemisine binecek­tir. Gemi, yarm sabah saat 10 da Bir­leşik Amerikaya hareket edecektir.

—Londra:

M. Churchill, yanında zevcesi olduğu halde bu akşam saat 19.30 da Southamp-ton'a hareket etmiştir.

31aralık 1952

—Southampton:

İngiltere Başbakanı Winston Churchill, Birleşik Amerikaya müteveccihen dün akşam 21.45 te buradan «Queen Mary» transatlantiğiilehareketetmiştir.

—Southampton:

İngiliz Başbakanı Churchill, bu sabah saat 10.15 te Queen Mary transatlan­tiği ile Cherbourg yoluyla New-York*a hareket etmiştir.


Silâhlan tahdit karan

Yazan:Diplomat

14aralık1952tarihliYeniSabah'tan:

M ister Churchill, îngüterenin silâhlan­ma temposunu azaltacağını Avam Ka­marasında, sarih bir surette beyan et­miştir. Çünkü hem silahlanmağa şim­diki hızla devam etmek, hem de ikti­sadî bakımdan kalkınmaya çalışmak telifi hemen hemen kabil olmayacak vaziyetlerdir. Böylece vaktiyle İşçi Par­tisi iktidarda iken tatbik edilmekte bu­lunan silâhlanma ve harbe hazırlanma siyaseti, muhafazakâr bir hükümet ta­rafından kısıntıya uğratılmakîtadir. Büyük Britanyanm böyle hareket et­mesi, bilhassa İşçi Partisinin Mister (Bevan) taraftarı kolu tarafından iyi karşılanmış ve eski İşçi Bakanın, o zamanlar, Attlee Kabinesinden çekil­meğe kadar varan ısrarının ne derece yerinde olduğunu parlak bir tarzda is­pat eylemiştir. Mister (Bevan) şimdi CMırhcill'in söylediklerinden başka türlü konuşmuyordu ve bu yüzden Att-lee'den ayrılmak zorunda kalmış idi. Kısıntılara rağmen Askeri Bütçe yılda bir buçuk milyar İngiliz lirasını bul­maktadır. Yalnız bazı harb imalâtı tah-tid olunacaktır. Bu tahdidlerin tepkili uçaklara şâmil olmıyacağmı da Baş­bakan tasrih eylemiş bulunmaktadır. Hafif bombardıman uçakları yerine or­ta büyüklükte bombardıman uçakları yapılacaktır. Tahmin olunduğuna göre, bu yeni tip ve orta büyüklükteki uçak­lar atom bombaları taşıyacak tarzda yapılacaktır.

Toptan manzara şudur ki îngilterenin silâhlanması, üç yıl yerine dört, hattâ beş yıl üzerine dağıtılmıştır. İtalyan Parlamentosundaki kavga: italyan Parlâmentosunda bir kavga çık­tığını ve mebusların birbirine karşı saatlerce sıra kapakları, sopalar ve a-yaklarmd^an çıkardıkları .ayakkabılarla yekdiğerine hücum ettiklerini, telgraf­lar evvelce haber vermiş idi. Bir hade­menin başından ağır surette yaralana­rak hastahaneye kaldırilmasını izabe­den bu kavga, yeni Seçim Kanununun konuşulması vesilesiyle, ortaya çıkmış­tır.SolcuSosyalistLideriSinyor

(Nenni), Hıristiyan Demokratların yâ­ni ekseriyet partisinin, icabında celse­yi pazar sabahma kadar uzatarak behe­mehal yeni Seçim Kanununu Meclisten çıkarmak hususunda ısrar ettiklerini görünce «Gasperi'nin Faşist uşakları zorla Meclisten karar koparmak istiyor­lar» diye haykırmış ve bu feryad Mec­lisi birbirine katmağa kâfi gelmiştir. Birtakım hükümet taraftarı mebuslar, Sosyalist Liderinin üzerine saldırmak üzere harekete geçmişler, fakat Sosya­listler ve Komünist mebuslar da, (Nen­ni) nin etrafmda toplanarak onu mu­hafaza ve müdafaa eylediklerinden kı­zılca bir kıyamet kopmuş ve uzun müd­det sürmüştür.

İngiliz İktisat Konferansı:

Londrada toplanmış bulunan İngiliz Dominyonları Başkanlarının Konfe­ransı, dün, nihayet bulmuş ve bir teb­liğ neşrolunarak varılan neticeler ilân olunmuştur. Fiiliyatta çok müspet ka­rarların alındığı pek görülmüyor. Çün­kü esasen konferansa dahil bazı do­minyonlar, iktisadî ve malî vaziyetleri­ni İngiltereden ziyade Amerikaya ve dolar sahasına göre ayarlamış bulun­maktadırlar. Farfe^a Kanada, çoktan sterling bağından kendisini kurtarmış­tır. Avustralya da İngÜiz lirası ile mu­kayyet değildir. Binaenaleyh büyük İn-güiz dominyonlarının aynı netice üze­rinde ittifak eylemeleri pek kolay de­ğildir. Hindistan ve Cenup Afrika hükümetleri de Londrayı yüzde yüz des­teklememektedirler. Bilhassa Güney Af­rika hükümeti Reisi Dr. Malan, beyaz­larla siyah ve sön ırkların arasın'dia yapılan tasnif meselesinin İngiliz mat­buatında uyandırdığı menfi tesirden çok muztarip bulunmaktadır. Diğer ta­raftan altın fiyatının sabit tutulması ve hakikî değerinin kabul edilmemesi de Afrikanın canını sıkmaktadır. Bu şartlar altında varılan sonuçlar umumî formüllere inhisar eylemiştir. Muhtelif sahalar arasında yâni sterling, dolar, frank alanlarının kabil olduğu kadar geniş ve serbest mübadelelere zemin teşkil eylemesi arzu edilmiştir. Tedricî bir şekilde ve başlangıçta mahdut yer­lere inhisar eylemek kaydiyle sterlingin serbest mübadelesi ve ticaretin genişletiîmesi ve liberasyon tatbik edilmesi temenni olunmuştur. Fakat İngiliz li­rasının, piyasalarda, serbestçe dolara veya herhangi diğer bir nakde çevrilme kabiliyeti asla kabul edilmemiştir. Anla­şılıyor ki büyük imparatorluk camiası mensupları arasında hayli çekişmeler vardır. Bilhassa Kanada ve Avustralya-nın, emniyetlerini Amerika ile yeni bağlar kurmakta aramaları havayı haylideğiştirmiştir.

Churchill'in seyahati

Yazan:ÖmerSamiCoşar

27 aralıkÎ952 tarihliCumhuriyetken:

İngiltere Başbakanı Churehill, senenin son günü Southampton limanından ay­rılacak, yılbaşını deniz üstünde geçire­cek ve yeni yilm ilk haftasında Birleşik Amerikaya ulaşarak Amerikan idareci-leriyletemaslardabulunacaktır.

Churchill'in Birleşik Amerikaya gide­ceğine dair ilk haber Komonvelt Konfe­ransı içtima ettiği sıralarda ortaya atıl­mıştı. Hsttâ, İngiliz Milletler Camiası­na bağlı bütün üye devletler, İngiliz Başbakanından böyle bir yolculuğu gö­ze almasını istemişlerdi.

MuhakkakkiİngiltereileBirleşikAmerika arasında askıda kalmış birçok meseleler vardır ve Churchill'in yeni Başkan Eisenhower ile bilhassa bunları görüşeceği ve bir uzlaşma zemini bul­mağa teşebbüs edeceği zannedilmekte­dir. Her şeyden önce Komonvelt Kon­feransının üzerinde önemle durduğu dolar açığı mevzuu bahistir. Bu konfe­ransta, Amerikadan direkt yardım ha­riç diğer bütün çarelere başvurulması ve böylelikle bu açığm kapatılması hu­susunda bir karara varılmıştı. Şimdi İn­giliz Başbakanının sterling bölgesinin mümessili sıfatiyle dolar bölgesinin temsilcileriyle masa etrafında müzake­releregirişmesibeklenmelidir.

Evvelce de söylediğimiz gibi, bu temas­lar ancak bütün hür milletleri içine a-iacak bir ekonomik konferansa zemin hazırladığı takdirde hür dünya için ha­yırlı olacak, müspet sonuçlar verecek­tir.

Dolar bölgesi ile sterling bölgesi ara­sındakiiktisadîtemaslaryanıbaşında

siyasî mahiyet arzeden ihtilâfların da bahis mevzuu edileceği aşikârdır. Bu arada Londranm üzerinde önemle dur­duğu bir Pasifik Paktı toplantıları var­dır ki, Birleşik Amerika bu toplantı­larda İngilterenin temsil edilmesine rıza göstermemiş ve göstermemektedir. Washington, yalnız Pasifikte sahilleri bulunan memleketlerin bu grupa dahil olabilecekleri görüşünü müdafaa et­mekte ve aksi halde, bunun, tesirini kaybedecek şekilde genişleyeceğinden endişelenmektedir. Son Londra Konfe­ransında, Avustralya, Yeni Zelanda, Kanada gibi Pasifikte sahili olan ve aynı zamanda İngiliz Milletler Camiası­nın üyesi bulunan devletler İngiltere­nin adaylığını desteklemek hususunda kendisine vaidlerde bulunmuşlardı. Şim­di Churchill'in bu vâde dayanarak İn­gilterenin de Pasifikte işbirliğinin ka­bulünü talep etmesi muhtemeldir.

Hür dünyanın savunmasında Ameri­kan - İngiliz işbirliği gayet önemli bir rol oynamaktadır. Soğuk harb başla­dığından beri demokrat idare ile tesis edilmiş olan bu işbirliği siyaseti şim­di Beyaz Saraya yerleşecek, Cumhuri­yetçi iktidar ile ne şekilde gelişecektir? Churchill'in, Sovyet Rusyaya karşı ta-kibedilecek umumî siyaset, Kore ihtilâ­fının sert bir darbe ile halli meselesi gibi mevzuları General Eisenhower ile görüşmesi beklenmelidir. Diğer taraf­tan mevcut teşriki mesai atom sahası­na da intikal ettirebilecek midir? Lon­dra sözcüleri, Avustralyada Montebello adalarında atomu patlattıkları günden beri böyle bir işbirliğinin elzem oldu­ğu kanaatini izhar etmektedirler.

Stalin'in, New-York Times gazetesine verdiğ beyanatla açtığı yeni barış ta­arruzu da muhakkak olarak ele alına­caktır. Eisenhower gibi Churehill de seçimler sırasında büyükler arasında toplantılara taraftar olduğunu söyle­miş, fakat bunun kayıtsız şartsız yapı-abileceğinden de bahsetmemiştir. Dün Stalin'in demecine cevap veren Ame­rikanın yeni Dışişleri Bakanı Foster Dulles, «müspet teklifler» yapıldığı takdirde bunların dikkatle incelenebi­leceğini söylemiş, Kremlin diktatörü­nün Noel mesajında böyle hiçbir teklif bulunmadığınaimadabulunmuştur.

Dün gece Londra Radyosu, Churchill'in tatile çıkmakta olduğunu söylemiştir. Muhakkak ki bundan evvelki tatili gibi bu da oldukça yüklü geçecektir.

Staün'le görüşme

Yazan:AhmefrŞükrüEsmer 27aralık1952tarihliUlus'tan:

Amerikalılar arasında şöyle bir kana­at vardır: Eğer en yüksek makamda ci­lan kendi devlet adamlariyle Staîin bu­luşup görüşecek olursa, böyle başbaşa görüşme neticesinde anlaşılacak, soğuk harb nihay etlenecek ve dünya da raha­ta kavuşacaktır. Doğrusu şudur ki, bu, yalî&z Amerikalılara mahsus bir zih­niyet değildir. İngiliz halkı arasında da bu kanaati besleyenler olmalıdır. Zira Churehill, son seçimde bundan fayda­lanmayı ihmal etmemiş ve iktidara ge­çirilirse, hemen Moskovaya giderek Stalin ile görüşeceğini ve soğuk harbi nihayetlendireeeğini bildirmişti. Chur­ehill iktidara gelmiş ise de Moskovaya gitmemiş, Staiin'Ie görüşmemiştir. Gö­rüşmekte bir fayda görseydi, gideceği tabiî idi.

Bu defa iktidar değişmesi arifesinde Stalin ile görüşmek ve soğuk harbi ni-hayetlendirmek meselesi yeniden or­taya atılmıştır. New-York Times gaze­tesinin bir yazarı, Waşhington'daki Sov­yet Elçiliği aracılığı ile Stalm'den dört sual sormuş ve Sovyet lideri bu dört suali cevaplandırmıştır.

Dört soru:

Sorular ve cevaplar şunlardır:

1 — Birleşik Amerikada yeni iktidar başlar­ken, Sovyetler Birliği ile Amerika ara­sında gelecek yıllarda barış içinde ya­şamanın, mümkün Jolacağma Stalin i-namyor mu? Cevap: Sovyetler Birliğ İle Amerika arasında savaşın kaçınılmaz ol­duğuna inanmıyorum.

2 — Kanaatimiz­ce bugünkü anlaşmazlıkların (diffe-) renees) kökleri nedir? Cevap: Bunların kökleri, Sovyetler Birliğine karşı açı­lan soğuk harb politikasının tecavüz hareketleri kendilerini nerede göste­rirse oradadır.

3 — Dünya gerginliğini kaldırmak için Eisenhower veya temsil­cileriyle görüşür müsünüz? Cevap: Bu­nu müsait karşılarım.

4 — Kore Harbi­ni nihayetlendirmek için, yeni diploma-

tik yakınlaşma hususunda işbirliği ya­par mısınız? Cevap: İşbirliğine hazırım; zira Sovyetler Birliği Koredekl harbe son vermek arzusundadır.

Eisenhower ile Stalin arasında iki ta­raflı bir görüşme hakkındaki bu teşeb­büsün bir gazetecilik hüneri mi, yoksa, gazetenin aracılığı ile Moskovamn bu noktada Eisenhower tarafından iskan­dil edilmesine mi çalışıldığı henüz açık olarak belli değildir. Yalnız gerek A-merika ve gerek İngiliz halkı arasında en yetkili devlet adamlarının toplana­rak görüşmeleri lehinde feir temayü­lün mevcut olduğu da hakikattir. Eisen-hower iktidarı eline aldığı bir sırada halkın bu temayülünü görmemezlikten gelemez.

Halkın baskısı:

Halkın bu temayülü, nereden geliyor? Bir defa harb içnde Sovyetler Birliği ile yapılan işbirliği sırasındaki temas­lar vardır. Churehill, seçim sırasında Staiin'Ie yaptığı şahsî temaslarla, çetin meseleleri çözmüş olduğunu İngilizlere hatırlatmıştı ve yeni temaslarla soğuk harbi de nihayetlendireeeğini anlatmak istemişti. Halbuki bu hususu görüşme­lerde daima Stalin Roosvelt'i atlat­mıştır. Öte yandan «soğuk harb» adı verilen mücadelenin şümul ve mahiyeti hakkında Anglo - Amerikan halkı, fa­kat hele Amerikalılar arasında saflık derecesine varan bir bilgisizlik de var­dır. Bu halk soğuk harbi, Kore mese­lesi, atom anlaşmazlığı, Atlantik Paktı ve şu bu gibi dâvalardan ileri geldiğini sanır. Halbuki soğuk harb Sovyetlerin dünya nizamını yerine göre zorla, hile ve baskı ile değiştirmek için girişmiş oldukları mücadeleden doğmaktadır. Sovyetler Birliği bu politikadan vaz geçemez. Vaz geçemedikçe de soğuk harb nihayetlenemez. Soğuk harb san­dığımız hâdiseler, iki siyasî, iktisadî ve içtimaî nizam arasındaki mücadelenin belirtileridir.

Hedef ve taktik:

Sovyetlerin dünyayı komünistleştirmek yolundakihedefleri,hiçdeğişmemiştir. Fakat taktikleri, günün şartlarına göre değişmiştir. Meselâ Hitler Alman-yasmın baskısı altında 1932 ile 1939 yılları arasında Demokrasilerle işbirli­ğine kaymışlardır. Fakat 1939 ağusto­sunda fırsat çıkınca hemen Hitlerle an­laşmışlardır. Hitleriû taarruzuna uğra­yınca, yine demokrasilerle işbirliğine girişmişler ve fırsatı bulunca da de­mokrasilerden yüzlerini çevirmişlerdir. Bütün bu diplomasi akrobasilerini, kuv­vet karşısında yapmışlardır. Bunun i-çindir ki, Acheson'un politikası doğru idi: Sovyetlerle eşit şartlar altında gö­rüşmek için kuvvetlenmelidir. Ameri­kanın silâhlanması ve hür dünyayı si-îâhlamasıböylebirprogramadayanı-

yor. Henüz bu program tamamlanma­mıştır. Tamamlanırsa, görüşme teklifi St'alin'den gelebilir. Hattâ Stalin, gö­rüşmeden de taktik değiştirerek, soğuk harbi tavsatır. Fakat bugün böyle bir durum yoktur. Bu sebepledir ki, gö­rüşmeden bir netice çıkması beklene­mez.

Stalin'in cevaplarından ümide kapıl­mamalıdır. Esasen sorulan suallere müspet cevap vermekten başka ne ya­pabilirdi? Eisenhower ile görüşmem ve Kore Harbini devam ettireceğim, diye­bilir miydi? Hele soğuk harbin sebep­leri hakkındaki cevapta samimîsizlik büsbütün sırıtmaktadır.

— Belgrad:

Yugoslav Haberler Ajansı tarafından neşredilmekte bulunan Les Nouvelles Yugoslaves dergisinn son sayısında geçenlerde Prag'da cereyan eden kor­kunç muhakeme bahis mevzuu edilerek aşağıdakibaşyazıintişaretmiştir:

«Sovyet Bürokrasi İdaresi hesabına Çe­koslovak halkını tertipli talan ve yağ­maya uğratan teşkilâtın kurucularından ve Moskovamn eski gözdelerinden 14 kişi Prag'da çeşitli suçların faili sıfa­tıyla yargılanmışlardır. Gizli oturum­larda devam eden muhakeme safhala­rında sözde suçlular karşılıklı olarak birbirlerine kabahat atf ve isnad etmiş­ler ve bu arada dünyanın her bölge­sindeki birçok şahsiyetlerin isimlerini de karıştırmışlardır. En hayret edile­cek nokta, suçun mahkeme tarafından isbat edilmiş olması değil, bizzat suçlu­lar tarafından yüklenilmiş bulunması­dır.

Muhakeme safhalarında, denilebilir ki, suçlular kabahat ve cürüm yüklen­mekte birbirleriyle âdet^a yarışmışlar, Çekoslovak halkının «kardeşlik yardı­mı» adı verilen ve Moskova'nın gülünç uydurmalarından biri olan hareketi bal­talamak suretiyle Çekoslovak iktisadi­yatını ve böylece halkın sefalet ve ıs­tırabını hangi sistemlerle idame ettik­lerini itiraf eylemişlerdir. Suçlular dünyaca malûm tazyik ve işkence te­sirleri altında birbirlerine cürüm yük­ledikleri sırada Sovyetlere inkıyad po­litikasını haklı göstermeğe çalışırlar­ken, kendilerinin yalnız geçmişte de­ğil, gelecekte de Çekoslovak halkının sefaletine sebep olduklarını ve ileri yıl­larda bu sefaletin devamında yegâne âmil bulunduklarını katiyet ifadesi ile itiraf etmişlerdir. Bu bahiste şüphe edilmemesi icabeden nokta şudur:

Bu mizansen Moskova'nın emrin­den dışarı bir adım bile atmayan ak­törler tarafından tertiplenmiştir. Bu suretle Çekoslovak halkına reva gö­rülmekte bulunan, zulüm, işkence yağ­ma ve çapulculuk siyasetinin, bu 14 kişinin tertibi yüzünden daha yıllar­ca devam edeceği isbat edilmek isten­miştir.»

Suçlulardan Fichel, ifadesinde büt­çe açığının Yahudi emlâkinin ve mev­duatının ve bu arada döviz kaçakçılı­ğına müsaade etmesi yüzünden İsrail Hükümetine intikaline meydan verme­sinden ileri geldiğini söylemiştir.

Yine suçlulardan Frank Sovyetler Birli­ği idarecilerini göklere çıkararak öv­dükten sonra, Kremlin hükümetinin Çe­koslovakya ödeme muvazenesini ayarla­mak maksadıyla durmadn Çekoslovak­ya fabrikalarına siparişler verdiğini, fa­kat iş başında bulunduğu sırada kendi­sinin bu siparişleri yerine getirilmesi işini reddettiğini ve böylece memleket içinde fiatlarm yükselmesine kasten â-mil olduğunu itiraf etmiştir. İtiraftaki mâna aşikârdır. Suçluya tazyik netice­si yaptırılan bu itirafla belirtilmek iste­nen hakikat daha uzun yıllar memleket mamullerinin bugünkünden aşağı fiat seviyeleriyle durmadan Sovyet Rusyaya akıp gideceğidir. Böylece Çekoslovak bütçesinde gün geçtikçe peyda olacak vehamet bu 14 suçluya yükletilecektir. Mahkeme heyeti talimat aldığı gizli kay­naklardan, azamî gayretini sarfederek, asıl mücrimi gizlemek ve Çekoslovak milleti muvacehesinde kendi sefaletine sebep olanların cezaya çarptırılan bu 14 suçlu olduğunu isbata çalışmıştır.

Dünyaca malûm bulunduğu üzer? İkinci Cihan Harbinden Önce başlıyarak birbi­rini takip eden Moskova muhakemeleri, bütün dünyanın hür memleketleri mu­vacehesinde beşeriyetin «samimiyet buh­ranları» ve engizisyon sistemleri ile Kremlin cellâtlarının ne korkunç teşeb­büslere girişmekten çekinmediklerini, bu yolda eski müttefikleri Hitler'in u-sullerini aynen tatbik etmek suretiyle hür düşünceli insanlığın tüylerini ür­pertecek mürettep cinayetlere, adaleti oyuncak ederek başvurmaktan kaçınma­dıklarını, şimdiye kadar müteaddit mi­salleriylegöstermişbulunmaktadır.

Prag faciası henüz sona ermiştir'. Fakat bunu başkaları takip edecektir. Şimdi­den Bükreşte sehpalar hazırlanmış ve Peşte'de de buna benzer bir havanın ya­ratılması işine girişilmiştir. Çok yakın gelecekte hukukî ve adlî bakımdan Prag'dakine benzer bir sıra tedhiş usul­lerine girişileceğine şahit olacağımız şüphesizdir.

İnsanlık Stalin'in alçakça idaresinin a-ğına düşen talihsiz milletlerin basma neler geleceğini bir kere dah2 derin a-cı ile müşahede edecektir. Açlık ve se­falet içinde günlerini sayan Sovyet kö­lesi bahtsız milletler, bu cinayetlere ses çıkarmak imkânını bulamadan seyirci kalacaklardır.

— Belgrad:

Yugoslav hükümeti bugün Belgrad'daki İtalyan maslahatgüzarına tevdi ettiği bir nota ile, Trieste serbest bölgesinde­ki Yugoslav bölgesi meselesinin Lahey adalet divanına arzedilmesi hususunda 24 Ekimde Roma hükümetinin yapmış olduğu teklifireddetmiştir.

— Belgrad:

Macar hükümetinin tahrikiyle Budapeş­te'de Yugoslavya aleyhinde başlayan muhakeme safhaları hakkında haftalık «Les Nouvelles Yougoslaves» dergisinde aşağıdaki dikkate değer makale yayın­lanmıştır:

«Budapeşte mahkemesi, Yugoslavya le­hine casusluk ve fesadçıhk hareketle­rine girişmiş olmak suçlariyle altı kişi­yi muhakeme etmeğe başlamıştır. Sa­nıklar, Macar hükümet Başkanı Rakoc-zi'ye suikast hazırlamak, Macar Başba­kanlık binası ile Budapeştedeki beş köp­rüyü havaya uçurmak, Macaristan'da ya şayan Yugoslavyalıları memleketlerine kaçırmak teşebbüsü ve daha başka çe­şitli cürümlerle itham edilmektedirler. Macar hükümeti, Yugoslavya aleyhinde­ki bu mahekemeyi tertiplemek için, ken di görüşüne göre tam zamanını seçmiş­tir. Dünyaca bilinen hakikat şudur ki, Yugoslavya, âzası bulunduğu Birleşmiş Milletler Kuruluna müracaatla Macaris-tanla birlikte Kominform mensubu di­ğer komşu memleketler hükümetlerinin Yugoslavya aleyhinde giriştikleri sis­temli fesatçılık hareketlerini dünya u-mumî efkârı önüne bütün çıplaklığıyla sermiştir.

Bu muhakemenin açılış tarzında beli -ren diğer hakikat da şudur: Yugoslavya Birleşmiş Milletler Kurulundaki temsil­ci heyeti vasıtasıyla Sovyet Rusya ve peyklerinin en basit diplomatik usul ve teamülleri hiçe saymak suretiyle millet­lerarası hukuk esaslarına aykırı olarak Yugoslav siyasî temsilcilerinin hürriyet hak ve hudutlarına açıkça tecavüzde bu­lunduklarını delilleriyle isbat etmiş ve bu mevzuatın lâyık olduğu ehemmiyetle tedvin olunmasını istemiştir. Budapeşte mahkemesinin, bu sözde, fe­satçılık iddiasiyle tertip ve tasni ettiği dâvaya Macaristan'daki Yugoslavya el­çiliğini de karıştırmağa kalkışması bu dâva tahrikçilerinin asıl hedeflerinin neden ibaret .olduğunu sarahaten gös­termektedir. Dâvayı tahrik edenler böy­lece Sovyet blokuna mensup memleket­lerdeki Yugoslav diplomatik temsilcile­rinin, diplomasi usul ve kaideleri aley­hindedurmadan faaliyet sarfettiklerini

ve bu teamülleri mütemadiyen ihlâl et­mekte olduklarını dünya umumî efkâ­rının ittilama ulaştırmak gayretinde­dir.

Halen Budapeştede cereyan etmekte o-lan dâva, Macaristan'da Yugoslavya a-leyhine girişilen gülünç adlî tertiplerin birincisi değildir ve sonuncusu da olmi-yacaktır. Ancak şimdiye kadar Sovyet bloku memleketlerde benzeri dâva ve muhakemelerinin birer mizansenden iba­ret olduğu göz Önünde bulundurulursa, karanlık siyasî emellerle tahrik olunan bu dâvaîarın neticede, dünya efkârı mu­vacehesinde daima tertipçileri aleyhine dönmüş bulunduğu kendiliğinden mey­dana çıkar.»

— Belgrad:

Yeni yıl münasebetiyle Mareşal Tito Yu­goslav milletine radyoda yayınladığı me­sajda, beynelmilel vaziyetin kararsız­lığı ve hummalı silâhlanma yarışı do-layısiyle, sulhun idame edileceği ümidi­ni izhar ettiği bir Avrupa ortasında, Yu­goslavya'nın istikbaline ümitle baktığı­nı belirtmiş ve ezcümle şunları söyle­miştir:

.«insanlık,umumiyetlekaçınılmazsanı­lan yeni bir savaş korkusu içindedir.

Bununla beraber, sulhun idamesinden mesul olanların bu müthiş, felâketi ön-liyebile çeklerini, muazzam harb tekni­ği ile milyonlarca askerlerden müteşek­kil orduların yalnız tecavüze karşı bir sed vazifesi görecekleri ve sulhu koru­maya yarayacakları umulabilir.»

Mareşal Tîto, Yugoslav camiasına dahil milletlerin 1953 senesi içinde sosyalist gayelerine ulaşmak için sükûn içinde çalışabilecekleri ve istiklâllerinin en mü­kemmel koruyucusu bulunan ordularının tedafüi kudret ve kabiliyetine bel bağ­layabilecekleri ümidini izhar etmiştir. 1952 senesinin kısa bir bilançosunu çi­zen Mareşal Tito Yugoslavyamn yeni se­neye, geçen seneden artan bazı endişe­lerle girdiğini, bu endişelerin bilhassa iktisadî mahiyette olduğunu ve 1952 se­nesi yaz mevsiminde memleketi kasıp kavuran kuraklıktan ileri geldiğini be­lirttikten sonra köylülerin vatansever­lik duygularına hitab ile elde ettikleri mahsulün fazlasın: hükümete teslim et­melerini istemiştir.

Mareşal Tito, Yugoslavya'da tatbik edi­len siyasî sistemin kudret ve kuvvetine olan büyük inancına işaret ederek, sulh davası ile dünyada sulhsever işbirliğinin istikbalinegüvendiğinibelirtmiştir.

3 Aralık1952

—Atina:

Nato Hava Kuvvetleri Kumandanı Ha­va Mareşali Sanders, 4 günlük bir zi­yarette bulunmak üzere dün buraya gel mistir.

Mareşal Sanders, Başbakan Papagos ile görüşmüştür.Mareşal Yunan silâhlı kuvvetlerine men-

sub bazı şahsiyetlerle de görüşecektir.

17 Aralık1952

—Atina:

Yunan teşriî seçimlerine ilk defa olmak üzere kadınlar da iştirak edecektir. Filhakika Bakanlar Kurulu dün ilk de­fa olarak 19 Ocakta Selanik'te yapıla­cak kısmî seçimlerde kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan yeni anaya­sanıntatbikini kararaltınaalmıştır.

33 Aralık 1952

—Atina:

BaşbakanMareşalPapagosdünakşam meclisteyaptığıbeyanattahükümetin takip edeceği siyaseti izah etmiştir. BaşbakanPapagos,bunutkundaşöyle demiştir:

«Hükümetimizin dış siyasette takip et­tiği ana prensip sulh idealine sıkı bir surette bağlı kalmaktır. Hükümetin bu barışçı gayesi ayni zamanda Birleşmiş Milletler anayasasına ve Atlantik Paktı camiasına uygun bir şekilde idame et­tirilecektir.

«Yunanistan, müttefiklerine karşı olan ahid ve vecibelerine sadık kalacaktır. Kendisine hürmet gösterecek, hüküm­ranlığını tanıyacak ve demokratik hür­riyetlerine saygı izhar edecek bütün dev­letlerle Ynuanistan dostluk münasebet­lerininartmasınıarzuetmektedir.»

Mareşal Papagos Türkiye ile Yunanis­tan arasındaki dostane münasebetler bahsinde aynen şunları söylemiştir:

Devlet reislerinin karşılıklı ziyaretle­ri ile bir kat daha kuvvetlenmiş olan Türk - Yunan dostluğuna hükümet sar­sılmaz bir inançla bağlıdır. Arasındaki bu dostluk ve işbirliğinin her sahada geliştirilmesi ve siyasî hayatların daki inkişaflar için sarf edeceğiniz müşterek gayret, her iki memleketimizin güven­liği ve Balkanlarla Akdenizde barışın kuvvetlenmesi için ana teminatı teşkil etmektedir. Hükümet bu işbirliğini sağ­lamak için mümkün olan her türlü gay­reti sarfedecektir, zira Türkiye - Yuna­nistan ve Yugoslavya arasındaki işbir­liği, hür dünyanın en ileri kalesini teş­kil etmektedir.»

Başbakan Papagos, beyanatına devamla şunları söylemiştir:

«Barış ve Balkan milletlerinin gelişme­si uğrunda, hükümet diğer kuzey kom­şularını da hür ve Yunanistanla dosta­ne münasebetler idame eder görmek ar­zusundadır. Hususile Arnavutlukla olan münasebetleri bakımından hükümet, bilhassa şu nokta üzerinde ısrarla dur­maktadır: 1946 barış konferansında tes-bit edilen hareket hattı karşısında Yu­nanistan kuzey Epir davasının halli hu­susunda zor kullanmayı takbih ve mün­hasıran milletlerarası adalet prensiple­rine istinat etmek arzusundadır. Yuna­nistan Arnavutluğun bütün komşuları ile eşit dostluk münasebetleri tesis etti­ğini ve böylece bağımsız ve demokratik bir Arnavutluğun kurulduğunu görmek­le bahtiyar olacaktır.»

Mareşal Papagos, Yunanistanm orta do­ğu ile münasebetlerini överek şöyle de­miştir:

«Eski bir maziye sahip samimi ve kuv­vetli bağlar bizi Mısır ve diğer Ortado­ğu memleketleri ile birleştirmektedir. Hükümet bu memleketlerle mevcut çok dostane münasebetlerin ilerde de daha kuvvetlenmesi için elinden gelen her türlü gayreti sarfedecektir.

MareşalPapagos,beyanatınadevamla Kıbrıs meselesi hakkında şöyle demiş­tir:

«Kibns meselesine gelince, bütün Yu­nanlıların ruhunu ve gönlünü kaynaş-hran bu mevzuda hükümet şüphe yok ki bugünkü mevcut hakikatler çerçeve­si dahilinde gerektiği şekilde çalışacak­tır.»

Başbakan Mareşal Papagos beyanatına şöyledevam etmiştir:

«Hükümet, İtalya ile olan münasebetle­rimizi daha da geliştirmek ve kuvvet­lendirmek için sabırsızlanmaktadır. Resmen davet edilmiş bulunan İtalya Başbakanı De Gasperi'nin Atinayı ziya­reti Yunan - İtalyan dostluğunu daha zi­yade samimileştirmeğe ve Yunanistanın İtalya ile işbirliği sahasını daha da ge­nişletmeğe matuftur. Almanyaya gelince, bilhassa iktisadi sa­hadaki münasebetlerin geliştirilmesi hü­kümetin başlıca arzularından birini teş­kil etmektedir.

Şurasına işaret etmek isterim ki, Yuna­nistan dış siyasetinin mihveri hür de­mokratik dünyanın barışçı ve savunma gayretlerinin lideri olan Birleşik Ame­rika ile İngiltere ve Fransa arasında sı­kı işbirliği tesis etmek olacaktır.» Mareşal Papagos bundan sonra iç siya­seti tahlil ederek şu noktayı ehemmi -yetle belirtmiştir:

<;Bu kadar pahalıya kazandığımız dahili sulhun kafi bir şekilde sağlamlaştırıl-masını temin etmek bütün esas mesele­lerin başında gelmektedir. Bu demektir ki kanuna riayet eden her vatandaş kim­seden korkmamalıdır. Ayni zamanda mazinin kötü tesiri altın­da kalmaktan da artık mümkün olduğu kadar kısa bir zamanda kurtulmak za­rureti vardır. Hükümet geçmişi unut­mak ve her gün biraz daha ileri gide­rek bu siyasetin muvaffakiyetini sağla­yacak gerekli şartları yerine getirmek suretiyle bu azmini de ispat etmek ka­rarındadır.»

20Aralık 1952

— Atina:

Yunanistan Başbakanı Mareşal Papagos, Daily Mail gazetesi muhabirine verdiği beyanatta, Yunanistan, Türkiye ve Yu-goslavyanın tedafüi plânda birleşmeleri­nin ve muhtemel bir Sovyet tecavüzüne karşı koymak üzere askerî sahadaki gay­retlerini tezyid etmelerinin elzem oldu­ğunu söylemiştir. Bütün Atina gazeteleri tarafından yayın-

lanan bu beyanatında Mareşal Papagos, Yugoslavya'yı Balkan müdafaa sistemi içine almak zaruretine işaret etmiş ve diğer taraftan batılıların, şimdiye ka­dar bu bölgenin arzettiği müstesna stra­tejik imkânları ihmal etmiş olduklarını ileri sürerek, Atlantik teşkilâtı üyeleri­nin, Yunan, Türk ve Yugoslav orduları­nı takviye maksadiyle ciddî gayretler sarfetmeleri lâzım geldiğini söylemiştir. Mareşal, beyanatında şu hususları da be îirtmiştir:

Bütün bunlar, ancak bazı askerî ve si­yasi şartların tahakkuku ile mümkün­dür. Balkanlar bölgesinin arzettiği mü­him avantajlardan lâyıkı veçhile fayda­lanabilmek için müstacelen tedbirler al­mak lâzımdır.

27 Aralık1952

—Atina:

Yunan basını, Yugoslav askerî heyeti­nin ziyaretine büyük bir yer vermekte ve hükümet taraftan gazetelerden «Kat-himerinb, «Tuna» adını verdiği uzun bir makalesinde ezcümle şöyle demekte­dir:

«Tunanm batı dünyasının hududu hali­ni almasının vakti gelmiştir.»

Muharrir yazışma devamla Yunan - Yu­goslav yakınlaşmasından duyulan mem­nunluğu belirterek müşterek tehlikenin aradaki bağı teşkil ettiğini söylemekte ve eski Balkan federasyonu rüyasının gerçekleşmesine kadar ileri gitmeyerek şunları ilâve etmektedir:

«Biz aynı tehlike tehdid ettiği için sade­ce bir savunma anlaşması ümid edebili­riz.»

Nihayet Türkiye ile Yunanistanın Atlan­tik paktı vecibeleri dolayısiyle birbirle­rine bağlı olduklarını ve Yugoslavya'­nın bu vecibeleri kabule henüz karar vermiş görünmediğini hatırlatan «Kat-himerini» memleket, uzun zaman askerî dikta­törlükle idare edilemez. «Halk namına» hareket ettiğini iddia etmesine rağmen, Necip'in aylardan beri devam eden ikti­darı, diktatörlükten başka bir şey değil­dir.

Bunu anladığı içindir ki, General Necip, Mısır'da yeni rejim kurmak için teşeb­büse geçmiş bulunuyor. Geçen gün veri­len bir kararla 1923 Anayasası ilga edil­miştir. Basına verdiği beyanatında Ne -cip, ilga edilen Anayasayı «derebeylik ve kapitalistliği koruyan bir vasıta» ola­rak vasıflandırmiştir. Generale göre, ku­rulacak bir komisyon, halk hâkimiyeti­ne dayanan demokratik bir anayasa ha­zır lıyacaktir.

Partilerle anlaşma:

Öte yandan General Necip siyasi partile­rin liderleriyle de temasa geçmiştir. Mev kuf tutulan veya gözaltında bulunduru­lan birçok parti mensupları serbest bı­rakılmışlardır. Kendisini Vaft Partisinin liderliğinden atmak için mücadeleye gi­rişmiş olduğu Nahas Paşa ile de Necip görüşmüştür.

Öyle anlaşılıyor ki Necip, yeni rejimin kurulmasında siyasi partilerin işbirliğini sağlamakta fayda ve hattâ lüzum görmüş­tür. Necip'in kendisi bir siyasi parti kur­mak yoluna gitmediğine göre, mevcut siyasi partilerle işbirliğine girişmesi za­ruri idi. Ancak eski partiler de hayli tas­fiyeye uğramıştır. Eski rejim yerine ye­ni ve demokratik bir rejim kurmak yo­lundaki teşebbüsünde, siyasi partilerin Necip'e engel olmaktan artık vazgeçmiş olduklarına hükmetmek lâzımdır. Hattâ Necip'in bütün siyasi partiler mensupla­rından bir koalisyon daha doğrusu birlik hükümeti kurması da bahis konusudur. İngiltere ile münasebetler:

Mısır'ın İngiltereilemünasebetleri ile

iç politika durumu arasında çok yakın münasebet vardır. Yani İngiliz münase­betleri Mısır için dış politikadan ziyade iç politika mevzuu mahiyetini ta§3 mak­tadır. Bu hale göre iç politikada giriş­miş olduğu ıslahat, Necip'in İngiltere ile münasebetleri düzenleyip düzenlemi-yeceğine bağlıdır. Bu konu Mısır İçin çok ehemmiyetlidir ve Mısır'da Necip'in muvaffak olup olmıyacağını tâyin ede­cek âmil de olabilir.

Mısır'la İngiltere arasında iki anlaşmaz­lık noktası vardır. 1 — Süveyş'teki İn­giliz askerleri. 2 — Sudan'ın durumu. Birinci meselenin çözülmesi daha kolay bir iş gibi görünüyor. Süveyş'in müda­faası, daha geniş bir dâva olan Orta Do­ğunun müdafaası çerçevesi içine alınınca ve Mısır da bu müdafaa sisteminin içi­ne girince, Süveyş meselesi büsbütün başka bir mahiyet taşıyacaktır. Sudan meselesi:

Fakat Sudan meselesi daha zordur. Bu­nunla beraber, bu çetin meselenin çö­zülmesi için de geçmiş aylar içinde adım atılmıştır. Eski rejim de Mısır. Sudan meselesinde menfi bir politika takip1 et­mekte idi. Sudan'da İngilterenin her han­gi bir söz hakkı olabileceğini tamamİyle inkâr ediyordu. Sudanlıları bile mesele­yi konuşturmuyordu ve nihayet Sudan ilhak edildi. Bu. İngiliz - Mısır münase­betlerini derin bir çıkmaza götürdü.

Necip, Sudan'da müsbet bir politika ta-kibetmek yolunu tutmuş ve teşebbüsü İngiltere'nin elinden almıştır. Necip, es­ki rejimi tanımamazhktan geldiği ve gü­cendirdiği Sudanlıları çağırarak onlarla anlaşmıştır. Anlaşmaya göre Sudan'da geçici bir idare kurulacak ve ondan son­ra da Sudanlılar isterlerse Mısır'a katı­lacaklar, isterlerse, bağımsız olacaklar­dır. Ana çizgileri itibariyle İngiltere'nin istediği de bu idi.

Şimdi İngiltere ile Mısır arasında Sudan meselesi üzerindeki anlaşmazlık iki nok­taya dayanıyor:

1 — Geçici devrede bir İngiliz olan genel valinin yetkileri ne o-lacaktır?

2 — Valinin Güney Sudan'da­ki daha geniş» yetki sahibi olmasına mu­vafakat edilecek midir?

5 Aralık 1952

— Paris:

Dışişleri Bakanlığı, Fransa'nın bu yaz Tunus'taki ıslahata müteallik sunduğu proje hakkında Fransız hükümeti ile Tu­nus beyliği arasındaki görüş teatilerine mütedair vesaiki dün bir beyaz kitab halinde yayınlamıştır.

Kitab, Fransız hükümeti namına millî meclis kürsüsünde 19 Haziran 1952 de Robert Schuman tarafından yapılan be­yanatın metni ile başlamaktadır. Bu be­yanatta, Tunus'ta yapılması düşünülen İs­lâhat programı birbir sayılmakta ve ta­rif edilmektedir. Bu İslâhat meyanmda şunlar mevcuddur:

1 — İcra kuvvetinde yapılması gereken İslâhat,

2 — hat,

Mevzuatta yapılması gereken islâ-

3 — Mahallî teşekkülelrin yeniden teş­kilâtlandırılması.

Beyaz Kitab'da bu beyanattan sonra 9 Eylülde Tunus Beyi tarafından Vincent Auriol'a gönderilen ve her iki memleket arasındaki münasebetlerin içinde bulun­duğu durumu esefle karşılıyan ve Fran­sız ıslâhat programını reddeden bir mek tubun metni gelmektedir.

Üçüncü vesika 10 eylülde Fransa Cum­hurbaşkanı tarafından Tunus Beyine gönderilen cevabdır. Bu cevabda Vincent Auriol, Tunus Beyinin aklıselimine hi-tab eden müracaatlarının reddedilmesi suretiyle bir uyuşmazlıktan başka ce-vab alamamış olmaktan esef duyduğunu belirtmekte ve Tunus'ta Fransa'nın ağır ve devamlı fedakârlıklarla sağlamış ol­duğu refahın ancak itimada dayanan bir işbirliğiyle maksatların uyuşması saye­sinde muhafaza edilebileceğini hatırlat­maktadır.

Dördüncü vesika, Dışişleri Bakanı Ro -

bert Schuman tarafından 26 Kasımda Tunus Beyine gönderilen ve İslâhat pro­jesini reddetmek için Seyid Lâmin tara­fından ileri sürülen sebebleri cerheden mektuptur. Bu mektupta, Tunus'ta ger­çekleştirilecek İslâhatın tedricen yapıl­ması hususunda Fransa'nın yıllardanberi sarfettiği gayretler hatırlatılmaktadır. Mektubda, Tunus Beyliği tarafından iz­har edilen kötü niyet dolayısiyle Fran­sız teşebbüslerinin bir neticeye varama­dığı belirtilmektedir.

Nihayet Beyaz Kitap'ta ek olarak Tunus Başbakanı Bakkuş tarafından 1 Nisanda yayınlanan ve Fransız hükümeti tara­fından derpiş edilen İslâhat programı lehinde yayınlanan tebliğ neşredilmek­tedir.

—Tunus:

General De Hauteclogue, Tunus'taki Fransız Kuvvetleri Komutanı General Pierre Gerbey ve Fransız Deniz Kuvvet­leri Komutanı Amiral Josan ile yaptığı bir toplantıdan sonra Paris'e gitmiştir. Umumiyetle inanılır bîr kaynaktan bil­dirildiğine göre General, Fransız baş­şehrinde Başbakan Pinay ve ayni za­manda Schuman ile Tunus'u alâkadar e-den mevzular üzerinde temaslarda bulu­nacaktır.

—Paris:

Bu sabah Başbakanlıkta Antoine Pinayın başkanlığında ve Fransanın Tunus Genel Valisi De Hautclogue'un da iştirakiyle Tunus'taki durumu müzakere etmek üze­re Bakanlıklar arası bir toplantı yapıl­mıştır.

Başbakna yardımcısı Henry Queuille, Dış işleri Bakanı Robert Schuman, Dışişleri müsteşarı Maurice Schuman ve Savunma Bakanı Rene Pleven toplantıda hazır bu­lunmuşlardır,

Takriben bir saat süren toplantıyı mü-teakib resmî herhangi bir tebliğ yayın­lanmamıştır.

—Tunus:

Tunusdan Zagnan'a giden otomobil ile seyahat eden yolcular yolun bir kenarın da Ferhad Haşidin cesedini bulmuşlar­dır.

Ferhad tamamiyle ezilmiş bir halde idi. Hüviyeti ancak üzerinde çıkan vesika­lardan anlaşılmıştır. Ferhad Haşidin oto­mobili cesede 15 kilometre mesafede Ra-des köyü civarında bulunmuştur

—Paris:

Yunustaki Fransız makamları, Paris ile Tunus arasındaki telgraf ve telefon mu­haberatını derhal kestirmişlerdir.

Pariste henüz teeyyüd etmiyen haberlere göre, dün gece Tunusta kargaşalıklar çıkmışveFransızlararasındainsanca

zayiat olmuştur.

20 Aralık 1952

—Tunus:

Tunus Beyi, Fransız Genel Valiliği tara­fından talep edilen görüşmeyi kabul et­miş ve mahalli saatle 11.30 da mülakat vaki olmuştur.

Müteakiben basın temsilcilerine beya­natta bulunan Genel Valilik sözcüsü, bu sabahki görüşme esnasında Tunus Be­yinin, geçen pazartesi günü Genel Vali De Hauteclogue tarafından tasvibine su­nulmuş olan İki kararnameyi Beylik müh rü ile temhir edilmiş vaziyette Genel Va­lilik murahhası M. De Boisson'a tevdi ettiğini bildirmiştir.

Bu iki kararname idarî ve belediye islâ-hatile alâkalıdır.

Aynı zamanda Tunus Beyi, yakın bir ge­lecekte Tunus demiryolariyle madenler­de yapılacak ıslahata ait muallakta kal­mış olan diğer kararnameleri de dikka­te almağı taahhüd eylemiştir.

—Tunus:

Tunus Beyinin, Frnsız hükümeti tarafın­dan sunulan idarî ve beledî İslâhata mü­teallik iki kararnameyi bu sabah mühür­lemesi hâdisesi ile ilgili olarak bildiril­diğine göre, Fransız hükümetinin Tunus Beyine gönderdiği notada bu iki karar­namenin tasdiki için ısrar edilmekte ve bunun Tunus - Fransız müzakerelerine tekrar başlamak hususunda Bey tarafın­dan arzu izhar edilmekte olduğuna de­lil sayılacağı belirtilmekte idi.

Tunus Beyinin bu sabah imzaladığı ka­rarnameler, daha evvel, Yeni Destur Partisi üyelerinin ve müfrit milliyetçile­rin çoğunluğu teşkil ettikleri kırk kişi­lik heyet tarafından İslâhat programının heyeti umumiyesi ile birlikte reddedil­mişti. Bey, bu kararnameleri mühürle­mekle, bugüne kadar kanaatlerine kıy­met verdiği bu heyet üyeleriyle alâka­sını kesmiş gibidir.

— Kahire:

Arap Birliği Siyasi Komitesi, Tunus, Fi­listin ve Fas meselelerini görüşmek Üze­re toplandığı sırada, Tunus, Yeni Düs­tur Partisinin Kahiredeki murahhas he­yeti, Dışişleri Bakan Vekili Fethi Rıd­van ile Arap Birliği Genel Sekreter Ve­kili Ali Fevzi'ye verdiği bir notada bir emperyalist aleyhtarı kongrenin davet edilmesini istemiştir. Bu nota üe bera­ber yayınlanan bir vesikada belirtildiği­ne göre, bu kongreye, hükümet şekilleri ne olursa olsun, emperyalizme düşman olan bütün devletler iştirak edecektir^ Bu konferans milletlerarası yeni bir te­şekkülün kurulmasına başlangıç teşkil edecektir. Bu teşekkülün üyeleri Bir­leşmiş Milletlerden çekilerek insan hak­larının himayesi ve sulhun teessüsüne gayret edeceklerdir.

22 Aralık 1952 — Tunus:

Tunus Beyi, Tunus'u muhtariyete götü­ren mahallî meclislerin İslâhatına dair iki kararnameyi mühürlemiştir. Bu ka­rarnamelerin başlıca mevzuu, bu mec­lislerin yetkilerini genişleterek ve Tu­nuslulara, meclis içinde amme işlerinin idaresine iştirak imkânını sağlıyarak bunları öemokratlaştırmaktır. 1950 de i-lân edilen ve Fransız - Tunus karma ko­misyonu tarafından müzakere olunan ve nihayet tadil edilip genişletilen bu İslâ­hat, 1952 bidayetinde Fransız hükümeti tarafından hazırlanan yeni programa it­hal edilmiştir.

Bu meclislere, eskiden olduğu gibi, nü­fus sayısı, ve ekonomik hayatta oynadık­ları rol İtibariyle de eskidenberi Tunus­ta ikamet etmekte olan Fransızlar da temsilci olarak iştirak edeceklerdir. Bu iştirakin meşrutiyeti esasen Bourguiba tarafından da tasvip edilmiştir. Bour­guiba 1950 de verdiği yedi maddelik be­yanatında, Fransız azınlığının mevcut bulunduğu merkezlerde bunların da tem­sili suretiyle seçimler yapılarak belediye meclislerinin kurulmasını iltizam et­mişti.

— Belediye İslâhatına dair olan karar­ name Yunusta mevcut 70 belediye mec­
lisi için, yetki yoluyla tayin yerine umu­mi seçim rejimini ikajmeetmektedir.
Fransız ve Tunuslu belediye meclisi üye­leri arasında azalıklara taksimi, her iki
halkın nüfus kesafeti itibara alınarak ya­pılmaktadır. Fakat hiçbir vakit, Fransız­
ların temsili, bunlar ekseriyette olsalar dahi, azalıklarm yarısını geçmiyecektir.
Ve yetkileri tahsisen geniş olan belediye reisi, daima bir Tunuslu olacaktır.

— Fransadaki vilâyetmeclislerinin benzeri olan ve Tunusta sayısı 36 yi bu­lan kaidler meclisi İslâhatına dair ka­rarname, bunlara geniş ölçüde halk hu­kukunun esasını tanımaktadır. Bu mec­lis üyeleri Tunus halkının muhtelif sı­nıfları arasından seçilecek ve bu suret­le müştereken kurulan meclislerde bu sınıflara ait temsilciler hazır bulunmuş olacaktır. Bu şekilde tayin usulüyle kaid­ler meclisinde hemen hemen tamamiyle Tunuslular bulunacak ve bir kaid baş­kanlık edecektir. Bu meclislerin yetki­leri bütçe mevzuları ve bilhassa amme hizmetleri bakımından çok şümullü ma­hiyette bulunacaktır.

Tunus ve Fas'ta ayaklanma

Yazan;AhmstŞükrüEsmer

10 aralık 1952 tarihli Ulus'tan:

Birkaç günden beri gelen haberler Tu­nus'ta ve Fas'ta büyük karışıklıkların çıkmış olduğu ve insanca da kayıplar verildiği bildirilmektedir. Geçen gün Tunus'ta İşçi Sendikaları Lideri Fer-had Haşit öldürülmüştü. Bunun üzerine Tunus ile dış dünya arasındaki muha­bere ve temas kesildi. «Asayişi iade» bahanesiyle Fransizlarm Tunus'ta ne­ler yapmakta oldukları bilinemez. Tu­nus'taki Fransız Yüksek Komiseri, da­ha doğrusu Genel Valisi, «Her şeyin» yapılacağınısöylemiştir.

Öte yandan Kazablanka'da da karışık­lık çıkmış ve bu karışıklıkta Avrupa­lılardan yedi kişi ölmüş, üç kişi de ya­ralanmıştır. Yerlilerden ölenlerin sayı­sı isekırk kişiyi bulmaktadır.

Bu ayaklanmanın sebebi, uzun zaman­dan beri Fransız idaresi hakkında her iki memlekette duyulmakta olan mem­nuniyetsizliktir. Fransa Tunus'u 1881 yılında, Fas'ı da 1912 yılında bu mem­leketlerin hükümdarlarına zorla imza­lattığı andîaşmalarla himayesi altına al­mış ve o zamandan beri de sömürge idaresini azıcık insanîleştirmek için a-dım atmamıştır.

Tunusluların dâvalarını ele alan Arap -Asya devletleri, meseleyi Birleşmiş Milletlere götürmüşlerdir. İşte şimdi Tunus'ta ve Fas'ta çıkan karışıklıklar, Birleşmiş Milletlerde başliyan görüş­melerleilgilidir.

«OnüçJer:»

Tunus ve Fas dâvalarını ele alan on üç Arap - Asya devleti şunlardır: Af­ganistan, Birmanya, Mısır, Hindistan, Endonezya, İran, Irak Lübnan, Pakis­tan, Filipin, Suudî Arabistan, Suriye ve Yemen. Bunlar meseleyi Konseye intikal ettirmeye çalışmışlar, fakat mu­vaffak olamayınca, Asambleye götür­müşlerdir.

Fransa, Tunus ve Fas meselelerinin kendi «dahilî işi» olduğunu iddia ede­rek, Birleşmiş Milletlerin bu meseleye müdahale edemiyeceğini ileri sürmüş­tür ve görüşmelere iştirak etmemekte­dir. Buna rağmen Asamblenin Siyasî Komisyonu meseleyi geçen hafta sonun­dan beri ele almış bulunuyor. Tunuslu­lar ve Faslılar, nümayişlerle Komisyo­nun dikkat ve ilgisini bu memleket­lerdeki durum üzerine çekmek istemiş olacaklardır.

Birleşmiş Milletlerin araya girmesini is-temiyen Fransa, geçen yaz, Tunus'u o-tonomiye götürecek bir plânı Bey'e ver­mişti. Tunus Beyi Fransız plânını be­ğenmemiş ve onu reddetmişti. Bunun üzerine plânı kabul etmesi ve müzake­reye girişmesi için Fransızlar Tunus Be­yini tazyik etmeğe başlamışlardır. Hu­zursuzluğun bir sebebi de budur. Tambağımsızlık:

Tunus milliyetçilerinin çoğu tam ba­ğımsızlık taraftarıdırlar ve binnisbe da­ha geri bir memleket olan Libya bağım­sızlığına kavuştuktan sonra, aynı statü­yü Tunus gibi ileri bir memleketten esirgemenin mânası yoktur. Fakat da­ha mutedil unsurlar, hakikî bir otono­miye de razı olacaklardır.

Fakat Fransızlar, kendi idarelerinin Tu­nus'a ve Fas'a «refah» getirdiğini ve çekildikleri takdirde bu memleketlerin komünist nüfuzu altına gireceklerini iddia ederek otonomi vermekten ka­çınmaktadırlar. Her iki memleketin de eskiye nazaran refah denecek bir duru­ma kavuşmuş oldukları doğru olabilir. Fakat yetmiş yıl Öncesine nazaran daha müreffeh olmiyan bir memleket var mıdır? Kaldı ki Tunus ve Fas'taki «re­fah» tan faydalanan yerliler değil, Fransızlardır. Fas'ta toprağın yüzde yirmi beş nispetinde sahipleri altı yedi bin Fransızdan ibarettir.

Komünistlik:

Esasen Fransız hükümetini Tunuslular ve Faslılarla daha makul bir anlaşma­ya varmaktanalıkoyanlar da sömürge idaresinin devamında maddî kârları o-lan bu unsurlardır.Fransanin çekilmesi üzerine komünist­liğin yayılacağı iddiasına gelince; bel­ki bunun tersi doğrudur. Sömürge ida­resi altındaki Asya memleketleri ile Avrupanın malî ve iktisadî nüfuzu al­tında bulunan memleketler, bugün ba­ğımsız Asya memleketlerinden daha zi­yade komünistliğin tehlikesi altında bu­lunmaktadırlar. Zira bu memleketler halkı sömürgeliğin boyunduruğundan kurtulmak için komünistlerle bile işbirliğine grişmeğe hazırdırlar. Birinci Dün­ya Harbinden sonra bağımsızlığımız tehdit edildiği zaman, biz de komünist Rusya'dan gelen yardımı kabul etmemiş mi idik?

Bugün komünist tehlikesinden en uzak­ta bulunan Asya memleketi Hindistan-dir. Halbuki İngiliz idaresi altında kal­mış olsaydı, bu memleketi komünistli­ğin pençesinden kurtarmak mümkün olmıyacaktı. Sömürgelik komünistli­ğin en değerli müttefikidir.

***

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined index: query

Filename: libraries/Functions.php(679) : eval()'d code

Line Number: 106