24.8.1950
×

Hakkında

Künye

İletişim

1 Ağustos 1950

— Ankara:

Amerikan Milletlerarası Haberler Ajansı «International News Service» in Avrupa Genel Müdürü Kingsbury Smith, Paris-ten Başbakan Adnan Menderes'e şu tel­grafı göndermiştir: Ekselans,

Kore'deki tecavüze karşı konulmasına yardım için Türk kıtalarının Birleşmiş Milletler emrine verileceği haberi ile il­gili olarak sağıdaki sualleri zatı âlileri­ne arz etmek cüretinde bulunuyorum:

— Hangi âmiller, Türk Hükümetini, Kore'de sulhun yeniden teessüsüne yar­dım gayesiyle Birleşmiş Milletler tara­fından vukubulan silâhlı kuvvetler gön­derilmesi talebine icabet etmeğe sevketmiştir ?

— Birleşmiş Milletlerin Kore'deki te­cavüze karşıkoymakkararının sair bölgelerde tecavüzegirişmecesaretini
kırabileceğine inanıyor musunuz?

— KanaatinizceBirleşmişMilletler Kore'de filen hareketegeçmemişolsa­lardı, netice ne olurdu?

— BirleşmişMilletlerkuvvetlerinin Kore'de er geç muzaffer olacaklarından emin misiniz ?

—İstanbul:

Easm-Yaym ve Turizm Genel Müdürlü­ğü İstanbul. Temsilcisi ve İstanbul Rad­yosu Müdürü Zahir Törümküney bugün saat 16 da Gazeteciler Cemiyetinde bir basın toplantısı yaparak İstanbul Radyosunun yeni neşriyat programı hakkın­da basın mensuplarına İzahat vermiştir. Zahir Törümküney, radyonun yeni neş­riyat programında ilk plânda Türk mü­ziği ile Batı neşriyatının ahenkleşti-rilmesiue çalışıldığım, yeni program­da mülik neşriyatının yüzde kırk altısını Türk çe yüzde elli dördünü de Batı mü­ziğinin teşkil ettiğini, Türk müziğinde fasıl grupları arasında tesanüt temin edildiğini, radyoya daimî olarak bağlı 25 kişilik bir koro teşkil olunduğunu, halk türkülerine büyük Önem verildiğini bildirmiş ve ayrıca Cumartesi ve Pazar günleri radyo neşriyatına ikişer saat ilâ­ve edildiğini ve Türk müziği diskoteği teşkili yolunda çalışıldığını söylemiştir

Ağnetoa 1950

— Balıkesir:

Cumhurbaşkanı Celâl Bayar bugün saat 21,30 da Büyük Millet Meclisi Başkanı Refik Koraltan, Maliye Bakanı Ralil Ayan ile birlikte şehrimize gelmiştir.

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa İlçesinde Meclis Başkan Vekillerinden Sıtkı Yırcah ve Milletvekilleri karşıla­mışlardır.

8 Ağustos 1950

—Ankara:

Başbakan Adnan Menderes'in dün ak­şam Ankara'da Sergi Evindeki Parti toplantısında yaptığı konuşma bazı ga­zetelerde muhtelif şekillerde çıkmıştır. Bu münasebetle Başbakan Adnan Men­deres Vatan gazetesi Ankara mümessili Sabahattin Sönmez'e şu beyanatta bu­lunmuştur:

—Dün akşamki konuşmamın asıl mak­sadımuhalefetin tenkit vadisindedüş­mekteolduğu ifratlara işaretederek,muhalefet ve tenkitte ölçü ve insafın el­den bırakılmamasını demokratik rejimin menfaatineolduğu kadar,memlekette
muhalefetin itibar ve sevgi kazanmasına da ifade etmekten ibarettir. Memleketin yüksek menfaatleri daima gözönünde bulundurulduğu takdirde de­mokratik rejimin kurulmasında ve yarı­nın hür ve mesut Türkiye'sinin inşasında prensin ayrılıklarına rağmen, iktidarla muhalefetin elete yürüyebilmesinin her zaman mümkün olabileceğini ifade ede-îTk muhalefeti böyle bir işbirliğine davet ctm?>_ istemiştim- T3u konuşmam vaktin g?Ç olmasma binaen iyi zaptedilmenniş olacak ki gazetelerimizde başka başka intişar etmiş bulunuyor. Eu aradı belki bazı gazeteler, sözlerimde mutlaka tah­dit ve şiddet varmış gibi göstermeyi po­litikalarının İcabı telâkki ederek dünkü konuşmamdan maksadımı aşan şekilde: nakiller yapmak istemiş olabilirler.

işte şu kısa beyanımla dün akşamki ko­nuşmamın gazetelerde başka başka inti­şar etmesinden doğan yanlış anlaşılma imkânlarını bertaraf etmiş olacağımı zannediyorum.

11 Ağustos 1950

— - İstanbul:

Çalışma Bakanı Hasan Polstkan ve İş­letmeler Bakanı Muhlis 3te beraberinde Çalışma Genel Müdürü Cemal Ökten ol­duğu halde bugün saat 17 de Gazeteciler Cemiyetinde bir basın toplantısı yapmış­lardır.

Çalışma Bakam Hasan Polatkan bu mü­nasebetle mevzuat, çalışma kongresi, teşkilât, asgari ücret meselesi, izinler, grev meselesi, iş mahkemeleri, hayat pa­halılığı konuları üzerinde beyanatta bu­lunmuş ve demiştir ki:

«Çeşitli sanayi şubelerinin toplandığı İs­tanbul'daki işyerlerinden bir kısmını ve Çalışma Bakanlığının buradaki teşkilâ­tını görebilmek ve temaslarda bulunmak üzere gelmiş bulunuyorum. Esasen im­kân ve fırsat buldukça teknik servislerin başında bulunan arkadaşlarımızla bir­likte, iş hayatının tekasüf etmiş olduğu bölgeleri ziyaret etmekteyiz. Ve edece­ğiz. Bu seyahatlerimi, Devlet sanayiinin muhtelif kollarının kendisine bağlı bu­lunduğu İşletmeler Bakanı arkadaşımız­la birlikte yapmamız çok faydalı olmak­tadır .•»

15 Ağustos 1950

—Ankara:

Türkiye Tütün Kongresinin bu sabahki oturumunda görüşmeler sırasında kür­süye gelen Ticaret ve Ekonomi Bakam Zühtü Velibeşe, «şimdi Yalova'dan beni telefon basma çağır dikir. Saym Cumhur­başkanı kongrede hazır bulunamadığın­dan üzüldüklerini beyan ediyorlar» de­miş ve bu haber . delegeler tarafından şiddetli alkışlarla karşılanarak Cumhur­başkanına teşekkür telgrafı çekilmesine kongrece karar verilmiştir.

—Ankara:

10 Ağustostan beri şehrimizde toplan­makta olan Türkiye Tütüncüler Kon­gresi bugün Ticaret Bakanının bir nut­ku ile kapanmıştır.

17 Ağustos 1950

—İstanbul:

Basın - Yayın ve Turizm Genel Müdürü Dr. Halim 'Alyot, bugün gazetecilerin sordukları muhtelif suallere aşağıdaki cevaplan vermiştir:

Umum Müdürlükte vazifeye başladığım tarih üzerinden henüz bir buçuk ay geç­miştir. Bu müddet zarfında ilk olarak ele aldığım mevzu radyo ve haberler işi­dir. Radyolarımızda müzik programları üzerinde esaslı tadilât yapılmış ve bu meyanda Türk müziğinde mevcut im­kânlar gözönüne alınarak geniş bir ar­tırma sağlanmıştır. Aldığım bir prensip kararma göre, radyo programlarımızın tanzim ve tertibinde halkımızın umumi arzu ve temayülleri daima gözönünde "bulundurulacaktır.

Haberler servisimizde yapılan personel değişikliği bu servisin daha verimli ve zengin bir tarzda işlemesini temin et­miştir. Bu meyanda Radyo Gazetesi de ele alınmış, bu gazetenin günün iç ve dış hâdiseleri hakkında halkı daha etraflı bir surette tenvir edici bir mahiyet al­ması sağlanmıtşır. Radyo Gazetesi, transmisyon suretiyle İstanbul Radyo­sundan da verilecektir.

İstanbul Radyosunun memleketin bazî yerlerinden bilhassa gündüzleri iyi dinlenmediği, bazı yerlerinde ise hava ka­rarmadan hiç işitümediği hakkındaki sualinize gelince, evvelâ şunu söyliyeyim ki, İstanbul Radyosu orta dalga üzerin­den çalışan bir bölge postasıdır. Bu rad­yonun tam dinlenme sahası 300 kilomet­rekare içindedir. Bu saha içinde neşriyat günün her saatinde mükemmel surette dinlenilir. 300 kilometre kare dışındaki sahada gittikçe zayıflar ve mesafe uza­dıkça, gündüzleri dinlenme imkânı sıfıra kadar iner. Memleketin bir çok yerle­rinden aldığımız mektuplardan halkımı­zın ekseriyet itibariyle İstanbul radyo­sunun gündüzleri dinlenmemelerinin tek­nik bir arızadan ileri geldiğini sandıkları anlaşılmaktadır. Halbuki, bu bir teknik arıza olmayıp yukarda izah ettiğim şe­kilde radyonun bir hölge postası olarak kurulmasından ileri gelmektedir.

Ankara Radyosunun bir memleket pos­tası olmasına rağmen, memleketimizin genişliği ve tabii arızalarının çokluğu yüzünden yurdun her köşesinden aynı kuvvette dinlenilemediği malûmdur. E-sasen İstanbul'da bir bölge postası ku­rulması ihtiyacı da bundan doğmuştur. Yapılan etütlerle, radyo yayınlarımızın yurdumuzun her köşesinden aynı mü­kemmeliyette dinlenebilmesi için tstan-buldan gayrı daha üç bölge postasına lüzum olduğu tesbit olunmuştur. Takdir edersiniz ki bu üç bölge poktasmın da kurulması zaman ve malî imkânlar me­selesidir. Netice itibariyle radyolarımı­zın bazı yerlerde istenildiği gibi dinleni-lememesi keyfiyeti radyo tesislerimizin kusurundan veya teknik arızalarından ileri gelmemektedir.

Radyo dileyicilerimizin her türlü müra­caat ve dilekleri hassasiyetle tetkik edil­mekte, bunlardan yerine getirilmesi mümkün olanlar nazarı itibara alınmak­ta, fakat teknik ve malî sebeplerle isafı mümkün olrmyanlar pek tabii yapılama­maktadır. 1950 yılı malî yıl bütçesi ya­pılırken radyolarımıza ihtiyacın dunun­da bir tahsisat verilmiş olması da, prog­ramlarımızın halkın arzularına cevap verecek şekilde ayarlanmasına büyük bir engel teşkil etmektedir. Yeni yıl bütçe­sinde kâfi tahsisat temin edildiği takdir­deönümüzdeki yıl programlarının çok

daha tatminkâr bir şekle gireceği şüphe­sizdir.

İstanbul Radyosunun katı kabul mesele­sine geiince, Bayındırlık, Millî Savunma, Teknik Üniversite, P. T. T. ve Basın Ya­yın ve Turizm Genel Müdürlüklerinden seçilen mütehassıslardan müteşekki bir heyet katı kabul nıuameesinin yapılması için gerekli tetkiklerde bulunmakta ve raporlarını hazırlamaktadır. Bu işler bit­tikten sonra İstanbul Radyosunun katı kabulü yapılacaktır.

Turizm meselesine gelince: Adnan Menderes Hükümeti turizmi millî bir dâva olarak ele almış bulunmakta­dır. İlk iş olarak turizmi engelliyen pa­saport ve yabancıların ikamet ve seyya-hatlerini tanzim eden kanunlarda lü-zumul değişikikeri lyapmıştır. Bugün mer'î bulunan 5647 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu da ihtiyaca tam kâfi görülme­miş, bu yüzden bu kanunun tadiline de lüzum hâsıl olmuş, yeni ve turizm dâva­sını en geniş ölçüde destekliyecek bir ka­nun projesinin hazırlanmasına başlan­mıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin tatil devresinin sonunda bu kanun pro­jesi de Büyük Millet Meclisinin tasvibine arzedilecektir.

Basın Kartı Talimatnamesinin, yeni Kanunu muvacehesinde yeniden göz­den geçiriyoruz. Bunun için memleketi­mizdeki bütün gazeteciler cemiyetlerinin mütalâalarını istemiş bulunuyoruz. Mü­talâalar geldikten, gazetecilerin istekleri anlaşıldıktan sonra, gazetecilik mesleği­nin haysiyet ve şerefini koruyucu ve ay­nı zamanda gazetecilerin haber alma ve haber verme vazifelerini kolaylaştırıcı hükümleri ihtiva eden yeni talimatname hazırlayarak en kısa bir zamanda meri­yete koymağa çalışacağız.

Belediye seçimi münasebetiyle yapılacak propaganda konuşmaları için bugüne kadar Genel Müdürlüğümüze üç parti müracaat etmiştir. Bunlar, Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi ve Millet Partisidir. 19 Ağustos Cumartesi günü Ankara'da kur'a çekilmek suretiyle par­tilerin radyolarımızdaki konuşma saat­leri tesbit edilecek ve 24 Ağustos tari­hinden itibaren de bir hafta müddetle propaganda konuşmalar] yapılacaktır.

—Ankara:

Türkiye'deki Marshall Plânı Yardım He­yeti Başkanı Russel H. Dorr bugün ba­sma aşağıdaki beyanatta bulunmuştur: «Ereğli kömür madenleri için lüzumlu bazı malzemenin temini için bir İngiliz firması ile anlaşmanın imzalandığına dair haberi gazetelerde gördüğüm vakit çok memnnu oldum.

Bu muamele Zonguldak'taki esas Mar-shaü Ffâni projesinin bir kısmıdır ve Marshall Plânı tarafından finanse edil­mektedir.

Marshall plânı yardım fonundan temin edilen paralarla 2.000.000 sterlinlik İngi­liz malını Türkiye'nin, alabilmesi İktisa­dî İşbirliği; İdaresinin Avrupa memleket­leri arasında ticaretin geliştirilmesi yo­lundaki faaliyetine de iyi bir misal teşkil etmektedir.»

—Gölcük:

Cumhurbaşkanı Celâl Bayar bugün saat 17,20 de beraberinde Amiral Rifat öz­deş ve basın mensupları olduğu halde Acar motoru ile Yalova'dan Gölcük'e gelmiştir.

Cumhurbaşkanmıızm bulunudğu Acar motoru, İzmit Körfezine girdiği anadn itibaren bayraklarla donanmış olan De-ğirmendere, Yüzbaşılar, Gölcük iskelele­rinden motörlerle denize açılan yüzlerce halk tarafından tezahürtla karşılanmış­tır.

Cumhurbaşkanı Gölcük'te Deniz Kuv­vetleri Komutan Vekili Tümamiral Sa­dık Altmcan, bu sabah Özel bir uçakla Ankara'dan Gölcük'e gelen Amerikan Askerî Yardım Heyeti Deniz Kısmı Baş­kanı Amiral Ginder, Tuğamiral Nuri Güneg-e, Tuğamiral Tarık Srsuna, Fab­rika ve Tersane Müdürü Yüksek Mühen­dis Albay Cevdet Mutuk ve kalabalık bir halk kütlesi tarafından karşılanmıştır. Bundan sonra Cumhurbaşkanı tersane ve fabrikaları gezmiş ve kendisine Göl­cük'teki tesisler hakkında Fabrika Mü­dürü tarafından geniş izahat verilmiştir.

—İzmit:

Saat 17,20 de Yalova'dan Gölcük'e gelen Cumhurbaşkanımız fabrikaları gezdik­ten sonra beraberlerinde Kocaeli Valisi Burhanettin Teker, Deniz Kuvvetleri Komutan vekili Tümamiral Sadık Altın-ean, Amerikan Askerî Yardım Misyonu Deniz Kısmı Başkam Amiral Ginder, Tuğamiral Faruk Ei3una olduğu halde Gölcük Yangın Savunma Kursunu ziya­ret etmiş ye kuî's talebelerniin gösterile­rinde hazır-buunmulştur. Su, karbondioksit ve köpük fışkırtmak gibi muhtelif usullerle yapılan yangın, söndürme gösterilerini aiâ'Ka ile t&Kip eden Cumhurbaşkanımız bu usullerin butun memlekete teşmilini ye tatbikim emir buyurmuşlardır. Bundan sonra Cumhurbaşkanı Donanma Gazinosunda Fabrikalar Müdürünün verdiği ç>ydâ hazır bulunmuş ve subay ailelerinin ken­dilerine ikram ettiği pastayı kabul et­miştir. Cumhurbaşkanı bu arada deniz­den motövlerle geçerek tezahüratta bu-liman halka selâmla mukabele etmişler­dir.

Cumhurbaşkanı saat 20 de Gölcük'ten ayrıaraik saat 20,30 da İzmit'e gelmiş­lerdir. Yağmur yağmasına rağmen rıh-umda yüzlerce İzmitli tarafından karşı­lanan Cumhur başkanımız coşkun teza­hüratla İzmit Kâğıt Fabrikasına gemiş-ler ve saat 21 de şereflerine vevilen ak­şam yemeğinde hazır bulunmuşlardır. Cumhurbaşkanı saat 22,35 te Ankara'ya müteveccihen hareket edeceklerdir.

— Ankara-;

Adalet Bakanlığından bildiriliyor: Bazı gazetelerde belli şahsiyetlerin söz­lerine atfen, adalet teşîul&tırıâa b'tijlk mikyasta yapılan #e|şıl$KÖg'îfi memtel&t-te «huzursuzluk» doğrudur-;ana m balıBG-(Vürnekto olduğu görülmüştür.

__ Adalet teşkilâtında «büyük değişikİki» tâbiri ile tavsif dilebilecek bir te­ beddül yapılmamıştır.

—- Resmî Gazete ile de yayınlanan tâ­yin kararnamelerinde yazılı yargxç, sav­cı ve yardımcıların:*alt nakil ve tâyin­ler,

A - Yargıçlar tarafından sebEeden nakil taleplerinin tervicine, B - Teklif edilen görevlerinyargıçlar tarafından kabul edilmesine, C - Hâkimler Kanunu hükümlerine göre yetkili mercilerce verilen tahvil kararla­rının infazı sebebine,

D - Açılan kadroların kapatılması için teşkilât icabı yapılması gerekli tâyin za­ruretine,

Müstenit ve hepsi Hâkimler Kanunu hü­kümlerine uygun normal muamelelerdir. Bunun dışmda yapılmış her hangi bir değişiklik mevcut değildir.

18 Ağustos 1950

-- Ankara:

Cumhurbaşkanı Celâl Eayar, bu sabah saat 9 da Ankara ekspresine bağlanan Özel vagonla izmit'ten şehrimize gelmiş­lerdir.

Cumhurbaşkanımız, Gazi Orman Çiftliği İstasyonunda içişleri Bakanı Rüknettin Nasuhioğlu, Ankara garında ela Devlet Bakanı Başbakan Yardımcısı Samet Ağâoğlu, Devlet Bakanı Fevzi İfâtt'i Ka~ raosmanoğlu, şehrimizde bulunan Ba­kanlar, Genel Kurmay Birinci ve İkinci Başkanları, Milletvekilleri, Başbakanlık Müsteşarı, Dışişleri Bakanlığı Umumi Kâtibi, Millî Savunma ve Genel Kurmay erkânı Merkez ve Garnizon Komutan­ları, Emniyet Müdürü ve kalabalık bir halk kütlesi tarafından karşılanmışlar-dır.

Cumhurbaşkanımız vagonlarından İndik­ten sonra gardaki halk tarafından şid­detle alkışlanmış ve selâmianmışiardır.

— Ankara:

20 Ağustos 1050 Pazar günü izmir En­ternasyonal Fuarını Hükümet adına a-caçak olan Ekonomi ve Ticaret Bakanı Zühtü VeUbeşe beraberinde Dış Ticaret Dairesi Balkan Yardımcısı Orhsn Ut-kan, Teşkilâtlandırma ve Küçük Esnat-'ar Umum Müdürü Mennan Yiğiter ve Sergi Komiseri Kemal Kuntay ve Özel Kalem Müdürü Celil Vaizoğlu olduğu halele bugün saat 14,45 treni ile İzmir'e hareket etmiştir.

-- Ankara:

Adalet Bakanlığı Seçim Bürosundan rnuirtir seçimleri hakkında, bildirilen resmî neticeler bildirilmeğe başlannııtşır.İstanbul:

Hürriyet kahramanlarından Erzurum Milletvekili Eyüp Sabrı AkgoTün cena-

gesi bugün törenle Teşvikiye camimden kald ir ılrn ıştır.

Cn?zo töreninde Cumhurbaşkanı adına Başyaver Cevdût Tolg'ay, B. M M. Baş-(ttoı Refik Koraltan, MiIeîtvekHleT.Î, Vali ve Belediye Başkam. Prof. Gckay, mer­humun silâh arkadaşları ve kalabalık bir kalk kütlesi hazır bulunmuştur.

- i İstanbul:

Başbakan Adnan Menderes beraberinde Tj:ş:şisri r;ak-nnı Fuat Köprülü ve Basm Yayın ve Turizm Genel Müdürü Dr. Ha-!im Alyot olduğu halde bugün saat 17,15 te uçakla Yeşilköy'den Ankara'ya hare­ket etmiştir.

Başbakan hava aaînı-nda Milletvekilleri. İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Prof. Fahrettin Kerim Kö'kay, dostları ve ba­sın mensupları tarafından uğrirlanmiştır.

— Ankara:

Belediye meclîsleri selimleri münasebe­tiyle partiler temsilcilerinin yapa.cia.gi konuşma al r a Ankara ve îstanbul radyo­larında Eısın - Yayın ve Turizm Gene! Müdürîüği'nee ayrılan zamanlar bugün noter huzurunda ve her üç siyasi parti temsilcilerinin iştirakiyle, kur'a çekile­rek tesbit edilmiştir. Muhtelif parti söz­cüleri 24 Ağustos "1950, 26, 27, "28, 29 g-ünlerî Basm - Tayın, ve Turizm Genci Müdürlüğünce ayrılan saatlerde konuşa­caklardır.

— îstanbul:

Dünya Gençlik Birliği ikinci kon­sey toplantısına, bıiıg-ün de devam etd:l~ mistir.

— Ankara:

Ankara Radyosu. Ankara halkının bîr ihtiyacını karşılamak Üzere Ankara pi­yasasında sebze ve m ayvaların pıara-kende satış fiyatlarını yayınlamayı ka­rarlaştırmış ve bıraun için lüzumlu ter­tibatı artmıştır. Bu fiyatlar, Pazar ve resmi tatil günleri hariç, her gim safoah-lan, radyonun sa'baJı neşriyatının1 so­nunda sabah saat 9 da yaynılanaeektir, Ankara Radyosu, bu yayma önümüzdeki 2' Ağustos Pazartesi günü, başlıyacak-tır.

':::r::n Üzmif Enternasyonal İTüamııi Hü-kitmet adına açacak olan Ekonomi ve Ticaret Bakanı Zühtü HıiiLmi Vetlibeşe beraberinde (Dış Ticaret I>airesi Başkan Yardımcısı Orhan 'Otkaiı, Teşkil atlan­dırma ve Küçük Sanatlar Umum Müdü­rü Mennan Ylğİter, .Ser^i .Komiseri Ke­mal Kuntay ve Özel Kalem Müdürij Ce-11-1 Vaizoğîu olduğu ha.'-de buıg-üm saat 19,ı50 Ege ekıspresi ile A?rk? ra'daın şelı-pimize gelmiştir.

Basmahane garında Val: Osmail ıSa.bri Adal, Ga-rr-ison Komutanı Gtl. Cilıanglr Berker, 65. Tunıen Komutam Gl. Fazil Bilge, iBeılodiye Başlî-ajıı Hu!ûsi .SeHek, Emniyet ıMUdOrü, Vali Muavini, Sölıge Ticaret Müdürü, Borsa, Sanayi ve Tica­ret Odaları Başkanları, İ>. P. İzmir 11 idare Kurulu Başkan ve üyeleri, basm nienstıpîarı ile safisi dostlar; vr;î??irv--lrk bir halk Ştütlesî tarafjnd?n karşıla-: nan Bakan otomobilüe dorguc-a misafir ■kaîacag-ı Tzir.ir PâSıks Oteline gitmiştir.

Otel tarasasiHda kısa süren istiralıaU esnasında kendisi ile komtuşan Anadolu Ajansı ■muüıabirine EŞconorrM ve Tîöaıret Başkanı ezcümle şunları söylemiştir:

'i gihi ,19 tıncıı İzmir. İEnternas-■yonaıl ıFuarıru Küıkii'inet adına a'Ç.T/ağ'a gelelim, önli-müzdeki günler içerisinde âni bir davet vâki olmadığ-ı takdirde ay sonuna kadar Ege foÖlmesinde kalarak Bakanlığını ilgüend'iren mevzular hak-Jîmda înuhtelif tetkifc ye tejmasılarda bulunacağım.»

Züihtü Velifoeşe tütün kongreiırirn" nasıl neticelendig-i îıakkmda bir gazeteci ta­rafından tsarulan suale şu cevabı ver­miştir:

«Tütim kongresi müstahsil, tüccar, ih­racatçı ve Hükümetimiz için. çok başarı1!: olarak neticetleiııridstir. Kongreye işti­rak eden 'bütün delegeler de memnun olarak Ankara'dan ayrılmışlardır.»

20 Aşüstos 1950

19 uncu femir Enternasyonal Fuarıt bu-g-ün saat 19 da fuarın Doaan Jcapısmda yapılan bir törenle Ekonomi ve Ticaret Bakanı Züıhtü Vetılübeşe tamfındtan a-çiU

mastır.

25 Ağustos 1950

— İstanbul:

Diyanet İşleri'BaşkanıAhmet H-amdi Aksekibugünsaat 15 te 'Gazeteciler Cetmiyetindeki basın toplan hsıaıdat aşa­ğıdaki betyanatta ib-ukurmustur: «İstanbul'a g-alLşini'in başlıca sebebi teş­kilâtımız mensupları ile yakından temas etmetk ve gerektenkararları.alarak teşebbüslerde bulunmaktır. İstanbul'da Müftü, vaiz, İmam ve hatip-lerdetn bazılarıile yaptığımg-örüşme-letr sonunda,hadsmei.hayratın .asgarî maaşının100 liradan, 'baş'lamasmın lü­zumlu olduğu ıgiörilldüve 19:51 -bütçesi ibu esasa g"öre hazırlandı. Muhtelif .gazeteler de t ki .muharrir arka­daşlar tbeaıden mütenevvi sualler sordu­lar. Eu suallerim. çoğu aynımeselelere ıtaallûketmök itibariylemüşterektir. Etraflışekilde cevapvermeîde sizleri tatmin edeibüeoeğvmd icîüş'üindüım. Şunu da ilâve edeyim ki, suali erinize her zaman cevap vermekle ıbüyük memnuni­yet ,duya.cağ"Lrn. Mevzuumuza temas eden mesetleler hartckında telöfonia veya mek­tupla da her zamanistediğiniz izahat: alatoilirsiniz.

Her sene Diyanet bütçesi müzankere e-dilirkenbilhassaencümetnlerde tazele­ndin ve uzun .münakaşalara sebep olan Diyanet Riyasetininistiiklâl ve nruıhtaıri-yeti işi yeni Meclis teşekkül edince daha ciddi bir şetkîlde ortaya atıldı. Diyanet riyaseti de bu hususta ilmî tetkiklerine devametmektedir.îstişarîmahiyette komisyonlarkurarak,selâhiyetli ilim adanilarmın mütalâalarınıtoplamakta­yız. Büyük MilletMeclisi ve Hükümeti bu meseleyet lâyık olûuğu ehemmiyetle nazarı İtibara almış olduğu için bu. defa bu meselentin en iyi toir şeMIdet ihallölu-nacsğıoa şüphe yoktur.Matlbuatımızın da bu hususta ilmî ve hukuki neşriyatiy-le meselenin halline yardımetmelerini rica edeceğim.

M";-:û:-ndur ki Diyanet Riyaseti din ile alâkadar işlerin ve muamelelerin idaresi müesses esidir. Bu müessesenin irşat, soruları veya tahaddüs eden meseleleri cevaplandırma, mabetlerin tanzim ve imarı, hademei hayratın tâyin ve terfihi, istâmiyetin1 hakikatlerini^yaymak üzere

kitaplar, broşürler neşri, mevize ve hut­belerintertipve idaresi islâm toplulu­ğunun- hayat ve .mematiyle alâkal, dinî vazifeleri ifa edeîbiiecek insanların yetiş­tirilmesi ,g?ibi geniş bir faaliyet sahası ve her biri .mühim bir mevzu teşkil eden çeşitli 'işlervardır. 'Bugünküteşkilâtla bütün ibunlarirn lâyıkı veçhilebaşurüa-bilmesti elbette mümkün değildir. Diğer taraftan EvkafDiyanet İşlerine bağlanimadukça bütün Ibu işleri istenildi­ği yoldayürümeyede imkânyoktur. Cenazelerin'kaldırılmasındanveIcö'y imamından tutunuz da vilâyet müftüsü­ne yüksekvaiz ve mürşitlere tslâm A-kademisinekadarderecederecedin adamları yetiştirecetk mektepler,ders­haneler tesis ve idaresi de düşünülecek Bütün .bunlarancaJcteşkilâtı tevsi ve ikmal olunmuş İstiklâli kanuni tekeffül atana alınmış bir Diyanet Riyaseti mü­essesesininkurulması ile kabildir.Bu işler üzerinde feör taraftan hüsnüniyetle karşılandığımızı memnuniyetle belirtme­ği bir vazife addederim. Bu hususta daha ziya.de teferruata .girişmekmevsimsiz­dir. Cumhurbaşkanımız Beypazarı'nda bü­yük bir kalabalık istikbal etmiş, Sayın Develt Reisi şehrin dışından itibaren belediye binasına kadar halikla beraber yaya gelmiş ve burada bir müdüet kala­rak Beypazarı'nm ihtiyaçları ve istek­leri hakkında alâkalılardan malûmat al­mıştır. Bu esnada dışarda toplanan mu­azzam ıbir kalabalık uzun uzun alkışlarla Cumhurbaşkanımızı .görmek arzusunu izhar ettiğinden Cumhurbaşkanımız, pencereden halka itıtap ederek gösterilen sevgi tezahürlerine teşeikkiir etmiş, yan­gın felâket igeçirmiş olan 'Karaşar Bu­cağındaki vatandaşlara geçmiş olsun de­mek için .geldiğini söylemiştir.

Cumhurbaşkasnamız, başka, bir zaman Beypazarhlann samimî muhitine tekrar geleceğini bildirmiş, vatandaşlara sağ­lık ve saadetler dilemiştir. Cumhurbaşkanımızın bu kısa hitabetsi, Bey pazarlılar tarafından sürekli alkış­larla yer yer kesilmiş ve büyük sevgi te­zahürlerine vesiyle vermiştir. 'Betyp'azarı'nd:an. sonra, yanığın, felâketi geçiren Karaşar'a hareket etdiİYniştir. Cumhurbaşkanımız, her köyden geçer­ken köylüler tarafından candan sevgi tezahürleriyle karşılanıp uğurlanmalar -dır. Kanaşar İBurağına varıldığı zaman, kadın erkek ıbütün köylüler sıra olarak kasabanın methalinde toplu bir faalde Cumhurbaşkanımızı sevgi ve saygı te­zahür ileriyle karşılamışlardır. Buradan köylülerle beraber bucak mer­kezine gidilmiş ve Cumhurbaşkanımız alâkalılardan ve köylülerden yangının nasiil çıktığı ve yapılan yardımlar hak­kında etraflı İzahat almışlardır. Daha evveli Ankara "Valisi Necati llter Zafer gazetesine Karaşar kasabasının yeniden imar olunacağını söylemiş Ve şu beyanatta buulın.muş.tur:

Karaşar'd'a çılkaiı yangın yüzünden evsiz kalan vatandaşlarımızın kış gelmeden evvel yeni yuvalarına kavuşmaları için gerekli bütün tedbirler .ailın-mıştır. Hükü­metimizin ve ^arnikalarımızın yardımı ile lâzım olan para sağlanmıştır. (Şimdi mü­hendislerimiz arsaların ölçme ve parsele ayırma işleriyle meşgul olurketn, köylü vatandaşlarımız da taş ve kerpiç hazır­lamaktadırlar, ilce <ve bucaktaki komite­ler yakındabaşlıyacak inşaat için ha-

zırlıklarla metşguLdür. Ketreste de ha­zırdır ve yakında .mahalline nakledile-cöt'ktir. Hulasa kış gelmeden evvel bu iş tamamlanacaktır.

Gumhuifoaşkanımız işte bilhassa yalgın fetlâketina uğrayanların kış gelmeden evvel yerleştirilmesi için alâkalıların sıkı bir surettte çhşmasmı tavsiyet et­mişlerdir.

Cumhurbaşkanımıza verilen izahata gö­re, yanan 36 evle yıkılan 9 evin yerine derhal yenileri tyaıpıiacaktır. Bunun için Bayındırlık Bakanlığı tarafmdatn plan­lar hazırlanmıştır. Bayındırlık Müdürü bu >plâm Cumhurıbaşkanımıza göstermiş ve bunu-n üzerinde izahat vermiştir. Ya­pılacak, evler iki odalı Ibir sofalı bir mut­faklı olacak, içincie kiler, zahire ambarı bulunacaik, ayrım bir de dışarda otosrı olacaktır.

Cumhur başkamı bumdan sonra kasabanın diğer ihtiyaçlarını tetkik ederek bir evin içini görmüşler ve sonra yangın yerini1 gezmişlerdir.

Köylüler lOımhur'başlC'anımızı uzun uzun alkışlamışlar ve candan, tezahüratla teş­yi etmişlerdir.

Cumhurbaşkanımız dönüşünde gidişle-rlndet olduğu giTıi Ayaşlılar taırafîindaiı karşılanmış ve burada da .askerî maîî-felde bir müddet kalarak halkla konuş­muşlar vet Ayaşh.larm isteklerini d'inle-.nıişler ve halkın sürekli alkışları arasın­da Ayaş'tan ayrılarak geç vakit Anka­ra'ya dönmüşlerdir.

—İstanbul:

İstanbulBeşmciMilleti erarasıTeni;s TurnovasmabugünTenis - Eskrim -Dağcılık Klübü kortlarında başlamış ve aşağıdaki netioetletr alınmıştır; Nazmi Bahri - Erol Bolel'e 6/3, 6/1. Stelyos (Yunan)- Feyyaz Berker'e 6/3, 6/1.

ICris Uncu - Rasim Akınca 0/6, 6/2, 6/2. Kovateski fAmerika) - Uğur Sevindik'e

ISuz?.n Öürel - Milas (Yunan)'a 6/2, 6/2. iBeihtfU'tCetvanşır - SetmihUlutürk'e 6/2, 6/3.

Suat Nemlli - Apostolidis (Yunan)'a 6/2. 6/1. Telyan - Bean'e 6/3, 6/2.Van Meegeren(iHolânda)- Fehmi Kızı.I'a6/2,6/1. Harber(Avusturalya)- Ce!â]TJTuğ'a 6/0, 6/1. Semih Süreyya - îvan Ancius'a 3/6, 6/3,

6/1. Link ('Holân'da) - Enes Talay'a 6/1, 7/5. Geelhanıd '(Belçika)- Estradyadis(Yu­nan )'a 6/0, 6/1. Gaddet(Amerika)- Engin Bulıaş'a 6/1, 6,1. Doyro ^Filipin)- Hikmet Necipoğul'na 6/1, 6/1. Dorf,man('Amerika) - iMelihKutay'a 6/2, 6/0. Gardmi :(-ItaIya) - Cölâsln Duy'e 6/4, 6/0. Weiss(Avusturya)- Kemaıl Daş'a6/1,

6/2.

galip gelmişlerdir. Müsabakalara yarın devam ediledefctir.

28 Ağustos 1950

—İstanbul:

Dünya Sağlık Teşkilâtı Akdeniz Bölge­si Verem Uzmanlannıdan Dr. Etİenne Berthet, "bugün saat 14,3ı0 da Verem Sa­vaşı Tetkâmül Merkezinde yaptığı basın toplantısında 3 Eylülde Yıldızdaki Şale köşkünde toplanacak olan Dünya Sağlık Teşkilâtının Doğu Akdeniz Bölgesi kon­feransı hakkında .gazetecilere şu izahat­ta buhmimuştur:

«Sağlık ve Sosyal Yardım Saikanı Prof. Dr. Nihat Reşat Beîger tar'afmd'aiî açı­lacak konferansa aşağıdaki memleketle­rin delegeleri iştirak edecektir: 'Mısır, Habeşistan, Fransız Somalisi temsilcisi, İran, Irak, İsrail, Aden, İn­giliz ıSomalsii ve Kıbrıs temsilcileri, Ür­dün, 'Pakistan, (Suudi Arabistan, Suriye ve Trürlciye. Bundan (başka konferansta Birleşik Amerlka'nın gıda ve tânsrn, fen ve kültür teşkilâtları ile Rokf.eller Müessesesinin delegeleri de hazır buılımacadî-tır. KoBfe-ransa Doğu Akd-eniz .Şefi Şuşa Paşa taaşkajılık edecek ve çalışmalar 12 Ey­lülde sona erecektir. Toplantıda Doğu Akdeniz mrtıtakasmda tatbik edilecek program ile Orta Doğu için hastalığa karşı ,g"en.iş savaş plânı görüşülecek ve bu arada Umumi Sağlık İdaresi, halk için sıhhat öğretimi sıh­hat personelinin yetiştirilmeıtsi, a.melele-rin korunması, okul sağhğı gitoi prob­lemler .gözden g-eçiril e çektir.

Kon'feransa iştirak edecek delegelerin sayısı 50 kadardır. Türk Heyeti, Sağlık Bakanı Muavini Dr. Nail Karalbuda'nın başkanlığında 11 kişiden müteşekkil­dir.

Konferansı tertip etmek için Türkiye Sağlık Bakanlığı temsilcileri îl ıSağlık Müdürü Dr. Faik Yargıcı ve Dr. Kâmil Ömer'in gösterdikleri alâka ve gayrete çok teşekkür edetrim.»

Dr. Etienne iBerthet sözlerini şöyle foe-tirmiştir:

«Dünya Sağlık Tetşkilâtımsı bu lıaft-a içinde istanbul'da toplanacak konferan­sında verilecek kararlar .milyonlarca in­sanin refah ve sağlığına müessir ola-oaJktır.»

— Ankara:

C. H. P. .Genel ıBaşkanı inönü'nün rad­yodaki seçim propagandası konuşmaları üzerinet Vatan gazetesi muhabiri Saba­hattin SÖrumez'e Demokrat Parti Baş­kanı A.dnan Menderes aşağıdaki beya­natı vermiştir:

«Halk Partisi Genel Başkanının bugün radyoda (belediye seçimleri münasefeetiy­le yaptığı konuşma hakkındaki intiba-Ianmı soruyorsunuz. Bu konuşmanın ü-zeri .ıide hâsıl ettiği .başlıca intiba ikti­dar iptiLâsınm, iikbat îıırsınm. 'bazı politi-kaçılan neleret kadar düşürebileceğini görmekten .mütevellit derin bir acımak hissi olmuştur.

Halik Partisi Genel Başkanının (bütün si­yasi hayat ve hüviyeti bugün radyodaki konuşmasının toptan ret ve inkârı mâ­nasını tazammun eder. Bugün Parti Ge­nel Başkanı radyo (konuşmasında dünün millî şefi yok etmeğe yani kendi kendini ret ve inkâra 'beyhude gayret etmiştir.. îki müstezat hüviyet ve cehre ile hare­ket etmek jstiyenlere karşı umumi efikâ-rın önceden verilmiş hükümleri vardır. Düne kadar başka türlü söyliyen ve iş-liyen insanın iktidardan düşer düşmez başka ıtürl üsöylemeğe başlamasını hiç kimse ciddiye alîarnaz. 'Hele 'bunların sa­mimiyetine inanmak ancak safdillerin kârı olur.

Cumhurbaşkanı bundan sonra felâkete uğrayan vatandaşlara yemek dağıtan aş ocaklarını da gezmiş ve pişirilen yemek­ler hakkında izahat almıştır. Yangın ye­rinden dönen Cumhurbaşkanı Hükümet konağında Devlet Bakanı Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu. mühendisler, Manisa Valisi, Demirci Belediye Başkanı ve ka­sabanın felâkete uğrayan sakinleriyle yapılan toplantıda hazır bulunmuş vp yapılacak yardımlarla yeni inşa edile­cek mahaller hakkında müzakerelere iş­tirak ederek yakın bir alâka göstermiş­tir. Kayar, akşama doğru Demircililerin sevgi ve bağlılık ifade eden heyecanlı gösterileri arasında kasabadan ayrılmış ve saat 20.45 de Salihliye gelmiştir. Ea-ysjs burada da büyük bir kalabalık ta­rafından karşılanarak geceyi geçireceği Selim Akiş'in evine gitmiştir. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar yarın sabah saat 6 da Salihli'den ayrılarak saat 11 deizmir'debulunacaktır.

30 Ağustos 1950

—İstanbul :

30 Ağustos Zafer Bayramı şehrimizde büyük bir sevinç ve coşkunlukla kutlan­maktadır.

Bayram münasebetiyle dün lim anımıza gelerek demirleyen donanmamıza men­sup dört muhrip ile limandaki bütün ge­miler alay sanca-kları ile donatılmış ve şehirde umumi meydanlar, resmî ve hu­susi binalar bayraklarla süslenmiş .bulu­nuyordu.

Bu arada sabahın -erken saatlerinden iti­baren genç, yaşlı on binlerce halk satıh ordumuzun geçit töreninin yapi'iacsğ1 Taksim Cumhuriyet Alanına giden yol­ları kesif bir şekilde doldurmakta idi. Cumhuriyet Alamnöa yapılacak, geçit töreninden evvel Harbiyedeki Ordu Mü­fettişliğinde, ordu adına Birinci Ordu Müfettiş vekili Korgeneral Şükrü Ka­natlı önce saat 9 da şehrimizdeki askerî biriliklere mensup general, amiral ve su­bayların, saat 9 30 da şehrimizdeki rriî-letvekilîeri ile Vali ve Belediye Başkanı Prof. Fahfettin Kerim Gökay, vilâyet ve belediye erkânı ile il genel meclisi üyelerinin tebriklerini kabul etmiştir. Ordu Müfcttişliğindeki kabul merasimi­ni müteakip milletvekilleri, Vali ve Belediye Başkanı Prof Fahfettin Kerim Gökay, Merkez Tümen Komutanı Tüm­general Tahsin Çelebican ve Merasim Komutam Tuğgeneral Aşır Arkayın ge­çit töreniırn yapılacağı Taksim Cumhu­riyet Alanına gelmişlerdir. Taksim Alanı sayılı günlerinden birin' daha yaşamaktaydı. Ordumuzun şanlı birliklerinin geçit resmini seyretmek üzere onbinlerce halk Taksim Alanı İle alana çıkan sokakları, alana bakan bi­naların pencere ve damlarmı hınca hınç doldurmuşbulunuyordu.

Alanda hazırlanan tribünde generaller, amiraller, yüksek rütbeli subaylar ve protokola dâhil zevat yer almışlardı

Cumhuriyet Alanındaki tören saat 10 da Vali ve Belediye Başkam Prof. Fahret­tin Kerim Gökay ile Merkez Tümeni Komutam Tümgeneral Tahsin Çeleb"'-can'm alanın etrafında sıralanan geçide iştirsk edecek birlikleri teftişi ile baş­lamıştır. Teftişi müteakip alandaki bir­likler selam duruşuna geçmişler, askerî b^ndo istikbâl Marşını çlmış ve direğe bayraüf. çekilmiştir.

Bundan sonra ordu adına genç teğmen­lerden İbrahim çakan ev Tümgeneral Tahsin Çelebican. heyecan'ı birer hita­be irad ederek 30. Ağustos'un Türk ku­ruluş tarihindeki önemi ile Türk in-kilâbmm hazırlayıcısı vasfını belirtmiş­ler ve Türk Milleti ile Türk ordusunun tekrar 30 Ağustoslar yaratmağa her an hazır bulunduğunu ifade etmişlerdir. Muhtelif teşekküller ile resmî ve hususi müesseselerin gönderdiği çelenklerin Cumhuriyet Abidesine konulmasını mü­teakip geçit resmine başlanmıştır.

Tuğgeneral Aşir Arkayın'ın komutasın­daki birliklerimizin .geçit resmine baş-lpjr:?.-sn. alanı dolduran binlerce halk arasında coşkun bir heyecan yaratmış­tır, önce başta ve bandosu ve alay san­cağı olduğu halde Albay Muhip Cantı-nnz'm komutasında piyade alayı, onu takiben refaka-tinde deniz bandosu ol­duğu halde deniz birlikleri, jandarma alayı geçmişlerdir. Kıtal ananızın sert adımlarla merasim yürüyüşünde geçme­leri sürekli alkışlarla karşılanmıştır. Br sırada hava kuvvetlerimize mensup uçak filoları da geçit resmine iştirak etmekte idiler.

Pamuklarınızı dâ­hilde kullanmak ve harice daha iyi kali­teli pamuğu iyi fdyatla satabilmek için gerekli ıslah tedbirlerini ve zirai kalkın­mayı sağlıyacak çareleri araştırmakta­yız. Gördüğümüz çırçır fabrikalarının çoğu yıpranmış ve aşınmıştır, iyi vasıfta değildir. Marchall yardımından fayda­lanmak suretiyle lifleri bozmadan ve çe­kirdekleri kırmadan isliyecek yeni maki-

neler getirtmek ve bunlarla mevcut fab­rikaları ıslah etmek lâzımdır. Bugün Antakya'ya giderek Amİk ova­sında tetkikler yapacağız. Gayemiz, Amik bataklığını kurutmak ve bu suretle Hatay'ın pamuk ekim sahasının genişle­tilmesini sağlamaktır. Ekime müsait ha­le getirilecek olan böyle müspet bir saha hayatî Önemli bir pamuk nımtakasi hali­ne girebilecektir.

Bu tenkitlere temel olan görüş ve zihniyet bizim görüşlerimize tam bir tezat halindedir. Birleşmiş Milletler teşkilâtına vücut veren tecrübe ve fikirlere bağlıyız. Dünya barışının ancak kolîektif emniyet tedbirlerini tatbike koyacak teşkilâtın işler halde olmasiyle sağlanabileceğine kaniiz. Bu itibarla kolîektif emniyet tedbirlerinin felce uğramasını intaç edecek bir yol bizim politikamız olamaz. Birtakım bahanelerle dünya sulhunu koruyacağına inandığımız ted­birlerin tazammum edeceği taahhüt ve külfetlerden kaçınmak "bizim şiarımız değildir. O kadar ki muhtemel tecavüzleri önleyecek teşkilât mevcut olma­saydı, bunu yaratmak için elimizden gelen bütün gayretleri sarfetmeği dünya sulhunu olduğu kadar millî mevcudiyetimizin korunmasının da en esaslı şartı olarak kabul ediyoruz.

Dışişleri Bakanı Profesör Fuat Köpriilü'nün Amerikan «İnternotio-nal news service» de neşredilip Amerikan basınında yayınlanan Dünya Sulhu ve Türkiye'nin dış siyaseti başlıklı makalesi.

YYasbington: 19 (A. A.)(Basın — yayın)

Türkiye Dışişleri Bakanı Profesör Fuat KÖprülü'nün Amerikan «Internati­onal news services» e verdiği "Dünya sulhu ve Türkiye'nin dış siyaseti» baş­lıklı aşağıdaki makalesi, Amerikan basınından yayınlanmıştır:

Kore'deki son hâdiselerin, hudutları Milletlerarası münasebetlerle kapalı memleketler müstesna olarak, dünya umumî efkârı üzerinde bıraktığı derin intibalar ve yarattığı büyük akisler hâlâ devam edip duruyor. İlk günlerin, tabii görülmek icabeden asabiyet ve telaş havası yavaş yavaş dağılmağa baş­lamış olmakla beraber, vaziyetin ciddiyet ve nezaketi ve gösterilebileceği in­kişaf ihtimalleri haklı olarak hâlâ zihinleri şiddetle işgal etmekte ve türlü türlü tefsir ve tahminlere yol açmaktadır. Ben, Birleşmiş Milletler idealine samimiyetle bağlı demokrat bir memleketin dış siyasetinden mlsuî bir fert sı­fatı ile bugünkü vaziyet karşısındaki düşüncelerimi, kendisiyle en samimi bir ideal ve işbirliği halinde bulunduğumuz büyük dostumuz Birleşik Amerika umumî efkârı karşısında açıklamayı kendim için bir vazife saymaktayım.

Son Kore hâdisesi, demokrasi cephesine mensup birçok memleketlerde bazı zümreler arasında yayılmış bulunan birtakım yanlış düşünceleri tashih etmek gibi bir netice verirse, ve umumî efkârı aydınlatarak vazifesile mükellef fikir ve siyaset adamları ile mes'ul devlet ricaline bugün insanlığı tehdit eden teh­likenin ne kadar büyük ve ne kadar yakın olduğunu anlatarak teyakkuz ve intibaha davet ederse, bütün acılığına rağmen faydan bir ders olur. Bugün Kore'de, taarruz ve istilâ karşısında büyük felâketlere uğrayan milyonlarca

insanın ıstırabı bütün hür milletlerin kalplerinde bir nıakes bulmaktadır. Fa­kat günün birinde, bütün beşeriyetin ayni büyük felâkete uğramaması, taar­ruz ve istilâya maruz kalmaması için, demokratik milletler bu acı dersten sür'atle istifade etmek mecburiyetindirler.

içtimaî ve siyasî hâdiseleri, tarihi tekâmüllerin çerçevesi içinde, objektif ola­rak müşahade ve tahlil edilebilenler için, son Kore ihtilâfının bir defa daha teyid ettiği hakikatları şu suretle hülâsa edebiliriz:

— Birinci Dünya Harbinden sonra dünya siyasetini idare eden devlet adam­
larının mütemadi hataları yüzünden ikinci Dünya Harbinin korkunç felâket­
lerine uğrayan beşeriyet, yine bu gibi hatalar yüzünden üçüncü bir harp teh-
likesiile karşı karşıyadır. Çünki yıkılan Faşist Emperyalizminin yerine, Ko­
münizm Emperyalizmi geçmiştir. Birincisinden daha hîlekâr olan ve hakikî
simasını gizlemek için her muhite göre muhtelif maskeler kullanan bu Emper­
yalizm, birçok memleketleri içinden yıkmak için türlü vasıtalara maliktir ve
ikinci Dünya Harbinin doğurduğu sefalet ve ıstıraplardan, iktisadi zorluklar­
dan, smıf mücadelelerinden, siyasî rekabetlerden, yeni istiklâllerine kavuşmuş
tecrübesiz milletlerinmüfrit milliyetçiliklerinden, hülâsa, millî ve Milletler­
arası anlayış ve birliği bozacak bütün âmillerden büyük bir maharetle istifa­
de etmektedir. İkinci Cihan Harbinin bitmesinden bugüne kadar şahidi oldu­
ğumuz dünya hâdiseleri buna delildir.

— Bugünkü dünyanın, siyasî ve manevî telâkkileri birikirinden tamamiyle
ayrı iki cepheye ayrıldığı hazin olmakla beraber artık bir hakikattir. Bugün,
manevi kıymetlere dayanan hürriyet sever ve sulhperver milletlerden mürek­
kep demokrasi cephesi karşısında, bu kıymetleri hiçe sayan ve onlarla istih­
za eden bir Komünizm Emperyalizmi mevcut bulunuyor. Demokrat ve sulh­
perver milletlerin, bu korkunç Emperyalizm ile uyuşabilmek haline kapılarak
beş yıldır giriştikleri bütün teşebbüsler daima iflâs ile neticelenmiş ve bu de­
rin gaflet, Komünizm Emperyalizminin hırs ve istinasını arttırmaktan başka
birşeye yaramamıştır.

— İdeolojik telâkkileri itibariyle birbiriyle samimî suretteuyuşmalarına
Esla imkân olmayan bu iki cephe arasında, tarafsız ve müstakil bir siyaset ta­
kip etmek hülyasına kapılarak hürriyet cephesine iltihaktan çekinen millet­
ler, bu affedilmez gafletlerin cezasını mutlaka çekeceklerdir.

— Hür milletler cephesinin siyasetini idare mes'uliyetini taşıyan bütün dev­
let adamları, hür milletleri Komünist Emperyalizminin ağîr kâbusundan ve
muhtemel âni taarruzlarındankurtarabilmek için, şimdiyekadar takip edi-
knden, büsbütün farklı bir yol tutmak zorundadırlar. Taviz ve pazarlık usul­
leri, tereddütler, bitip tükenmek bilmeyen müzakereler, mütemadi komisyon-
lor, su - komisyonlar, taarruz ve istilâyı teşvik etmekten başka birşeye yar­
maz. Taarruzcu cephenin, bir an içinde en ağır kararları alabilecek bir siyasî
rejime sahip olduğunu asla unutmıyarak, eski diplomatik ananeleri ve rotftîrie'
i bir tarafa bırakmak vetamamile pratik verealist bir yoltutmak, dünye
sulhunun korunması için ilk şarttır.

— Günün birinde, âni bîr taarruz karşısında esarete ve sefalete düşmek
istemeyen bütün hür milletler, askerî ve manevî müdafaa kuvvetlerini süratle tensik ve tezyid için hiçbir maddî fedakârlıktan çekinmemek zorundadır­lar. Tatlı hülyalara kapılarak bugünkü refah seviyelerinden fedakârlık etmek istemeyen milletler, taarruzcu kuvveti teşvik etmek suretiyle, yalnız kendi­lerinin değil bütün beşeriyetin felâketine sebep olacaklardır.

6 — İstisnasız ayni büyük tehlikeye maruz bulunduklarını anlamaları icabe-den ve Birleşmiş Milletler ideallerine bağlı bulunan bütün hür milletler, bü-üyk tehlike karşısında küçük ve hususî menfaatler takibinden vazgeçmek ve en samimî bir işbirliği yapmak zorundadırlar. Büyük, küçük, kuvvetli, zayıf bütün hür milletler bu tarihî zarureti artık anlamalıdırlar.

T— Son Kore hâdisesi karşısında Birleşmiş Milletlerin ve bilhassa Birleşik Amerika'nın takip ettiği sür'atli ve azimli siyaset, dünya suhlunun muhafaza­sı için çok hayırlı olmuştur. Eğer bunun aksine mütereddit, zayıf bir siyaset takip edilmeseydi, Kore'deki tecavüz, dünyanın başka yerlerinde de mutlaka tatbik olunacaktı.

Bugünkü dünya vaziyeti hakkındaki umumî görüşlerimi böylece izah ettikten sonra, Türkiye'de 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra ezici bir ekseriyetle ik­tidara gelen Demokrat Partinin Dışişleri Bakam sıfatiyle, memleketimizin dış siyaseti hakkında kısaca izahat vermek isterim.

Gerek coğrafi mevkiî gerek istiklâlini ve şerefini her şeyin üstünde tutuğu için her taarruza karşı şiddetle müdafaa hususunda tam bir vahdet gösteren Türk Milletinin bu azimli vaziyeti, Türkiye'yi Yakm - Şark sulhunun en ehem­miyetli bir âmili mevkiine getirmiştir ve haricî siyasetimiz de tamamiyle bu millî iradenin bir ifadesidir. Birleşmiş Milletler idealine samimiyetle bağlı oldu­ğumuz için, onun gerçekleştirilmesi yolunda açık, dürüst ve tamamiyle kararlı bir dış siyaset takip ediyoruz. Birleşik Amerika ile her bakımdan en geniş ve en anlayışlı bir işbirliğine, askerî bir ittifak ile bağlı olduğumuz eski dostları­mız İngiltere ve Fransa ile en samimî münasebetlere dayanan dış siyasetimiz, bir taraftan Şark komşularımızla ve bütün Akdeniz milletleriyle aramızdaki dostluk rabıtalarını daha kuvvetlendirmek, diğer taraftan da bir Avrupa dev­leti sıfatiyle Avrupa Konseyinde kendisine düşen bütün vazifeleri dürüst ve şuurlu bir surette ifa etmek yolundadır. Dünya sulhunun korunması ve Bir-[eşmiş Milletler idealinin sür'atle gerçekleştirilmesi başlıca hedefimizdir. Ge­rek kendi menfaatimiz gerek bütün hür milletlerin menfaati bunu icabettiri-yof.

Birleşik Amerika'nın, bilhassa son hâdiselerden sonra, Türkiye'nin Yakın-Şark sulhu için ne kadar ehemmiyetli bir âmil olduğunu daha iyi ve daha açık anlayacağına ümit ediyoruz ve ümit ediyoruz ki, şimdiye kadar mem­leketimize yapılmış olan askerî ve iktisadî yardımlar, bu anlayışla mütenasip bir dereceye çıkarılacaktır. Bunu söylerken, herhangi bir pazarlık mevzuuna girişmek istemediğimi bilhassa açıklamak isterim. Amerikan umumî efkârı­nın şunu vuzuh ile bilmesi lâzımdır ki, Türk Milleti, dışarıdan hiçbir yardıma mahzar olmasa bile, yukarıdanberi arzettiğim esaslara daima sadık kalacak, icabında, kendi şeref ve haysiyetini elindeki mhdut imkânlarla dahi sonuna kadar müdafaadan geri durmıyacaktır. Diğer tarsftan da bu büyük mıntıkanın hayat seviyesini yükseltecek ve istih-salatı artıracak olan herhangi bir projenin tatbikini sağlamak üzere imkânla­rımız dahilinde yardım etmeve hazırız.

Ümit ed'rim ki bu noktada bu işlerin başarılmasında başlıca âmil olan Ame­rikan vergi mükelleflerini şükranla anarken Türk dostlarım beni mazur gö­receklerdir. Memnuniyet verici olmakla beraber hayretle müşahade ettim ki cn'er esas meseleyi büyük bir sarahatle görebilmişlerdir. Bu vergi mükellef-îcri £rss~nda milyonlarca Amerikan çiftçisi bulunmaktadır. Fakat bunlar ;Türk Çiftçilerine traktör almak için dolarlarımızı vermeyiniz daha çok pa­muk ve buğday yetiştirerek bizim satış imkânlarımızı güeleştirebilirler» diye düşünmemişler. Bilâkis Türkiye Çiftçilerine makineler satın alınması için mil-ycnlsrca dolar verdiler. Amerikan vergi mükellefleri arasında yüzbinîerce imalâtçı bulunmaktadır. Fakat bu imalâtçılar,» dolarlarımızı Türklere verme­yiniz, zira onlar çelik, mensucat ve kimyevî maddeler üzerine fabrikalar kur­mak niyetindedirler. Eğer fabrika kurarlarsa bu malların Türkiye'de satışı bizim için çok güç olacak» demediler. Bilâkis Türk fabrikalarının kurulması için teçhizatı temin ettiler.

Niçin? Çünki birçok Türklerin sarahaten görmüş olduğu şeyi onlar da anla­dılar. Hür dünya mensupları bizler için herhangi bir ticarî rekabet veya pa­zar bulma yarışından çok daha önemli olan müşterek bir gaye mevcuttur. Ba­zı şeylerin paha biçilmiyecek kadar kıymetli olduğuna hepimiz mutabıkız. Hürriyetin kıymetini tayin edebilecek hiçbir meblağ mevcut değildir. Yabancı boyundurluğu altında istirap çeken bir milletin acısını dindirebilen bir meblâğ bulunduğunu tarih kaydetmemiştir. Atatürk inkilâbı başladığı tarihten-beridir siz Türkler daha iyi ve daha hür bir yaşayış şekli bulmak maksadiyle daima ileriye baka gelmissinizdir. Birleşik Amerika'da «Amerikan ideali» de­diğimiz şeyi ilham eden işte bu aynı ruhtur. Birleşmiş Milletlerin yanında Ko­re'deki istilâ hareketlerine karşı durmak için Türkleri sevkeden ruh da işte budur. Türk Milletine ve hürriyet seven diğer milletlere yardım etmek için bir haftalık kazançlarının verilmesine Amerikan işçi ve iş adamlarını sevke-decek hissiyat da bundan başka birşey değildir. Zira onlar da biliyorlar ki hürriyet herşeyden kıymetlidir. Marshall Yardımının kullanılmasını ilham edebilirse bütün Türkiye'ye daha iyi bir yaşama şekli ilham edecek olan işte yine bu ruhtur.

Ankara : 24 (A. A.) —

Başbakan Adnan Menderes bu akşam Demokrat Parti Merkez İlçesinde yapı­lan bir toplantıda aşağıdaki demeçte bulunmuştur:

Takriben onbeş gün evvel Sergi Evinde yapılan bir toplantıda ben de konuş­tum. Hatırlayacağınız gibi bu konuşmamın asıl maksadı, muhalefeti itidale davet ve onlardan memleketin yüksek menfaatlerinde beraber olmamızı ri­ca etmekten ibaretti. Ne yazık ki, galiba işlerine öyle geldiği için olacak, Halk Partisi mahfilleri, o konuşmamı şiddet ve tehdit manâsında aldılar ve iktidar partisi tahakkümü bırakmalıdır, iktidar partisi muhalefeti tehdit ediyor ve iktidarın tuttuğu yol memleket ve bilhassa kendisi için tehlikeli olacaktır şeklinde tehditlere kal­kıştılar ve güçlerinin yettiği kadar şiddetli ve hasmane yazılar yazdılar. Hâlâ da yazmaktadırlar.

Hakikatte, şiddetle tehdidin onlar tarafından geldiğini ve yeni iktidara göz aç­tırmamak kararı almış olduklarını tutukları yol ve yaptıkları sistemli neşri­yat apaçık göstermektedir. Bu hakikatin umumî efkârın gözönünden kaçma­mış olduğuna eminim. Dünya hâdiseleri ciddî ve tehdit edici bir istikamette hızla ilerlerken, muhalefetin, memleketin iç durumuna cidden vahimle gö­türme kararım almış olması karşısında düşüncelerimizi açıklamanın sırası geldiğini sanıyorum. Bulandırmağa çalışılan umumî efkârı aydınlatmak, mem­leket idaresi mesuliyetinin yüklediği zarurî bir vazife sayılmak icap eder.

Üzerinde ehemmiyetle durmak istediğim asıl mevzua gelmeden önce, dillere dolanan bir kaç mesele hakkında cevaplarımı gayet kısa olarak arzdeyim.

Muhtar seçimleri kat'i neticelerinin henüz ilân edilmediğini bahane ederek gayet şiddetli neşriyat ve hücumlar yapılmakta halbuki neticeler ele geldik­çe radyo le ilân olunmaktadır. Türlü sebeplerle seçim kurullarından henüz bildirilmemiş olan neticelerin ilân edilmemiş olmasından dolayı hükümeti mesul tutmak ve bunu en şiddetli hücumlara sebep ittihaz etmek akıl ve in­safta kabul edeceği işlerden değildir.

Bu meselede gösterdikleri şiddetin bir manâsı olmak gerekir. Önceden muh­tar seçimlerini büyük bir ekseriyetle kazanmış olduklarını ilân etmişlerdir. Şimdi ise kendi teşkilâtlarından almakta oldukları malûmatın bunun aksine olduğunu fark etmişlerdir. Bu sebeptendir ki, işi gürültüye getirmek istiyorlar,. resmî neticeler bu günlerde tamamiyle öğrenilmiş olacak ve elbette umumî efkâra olduğu gibi arzolunacaktır. Şimdiden şurasını söylemek mümkündür ki, Demokrat Parti ile Halk Partisi arasındaki muhtar seçimleri nisbeti bizim lehimize olarak yüzde altmıştır. Mesele bu kadarla kalsa belki o kadar telaş etmezlerdi, amma hatırlatmak lâzımdır ki, son muhtar seçimlerinden bir gün evveline kadar Halk Partisi elinde kırk bine yakın muhtarlık bulunmakta idi. Buna mukabil partimizin elinde bulunan muhtarlıkların sayısı ancak iki, üç bini geçmiyordu. Elimizdeki son rakkamlara göre Halk Partisinin kazancı on iki bin olmasına mukabil partimizin kazandığı muhtarlıkların sayısı onaltı bine çok yaklaşmıştır. Bu arada üç bini geçen bağımsızların ve iki yüzeli ci­varında olan Millet Partisi kazançlarını da Halk Partisinin, kayıplarına ilâve edecek olur isek, şimdiye kadar gelen otuz bir bin küsur koy ve mahalle muhtarlıklarından Halk Partisinin yirmi bini kaybetmiş olduğu meydana çı­kar. Halk Partisinin bu kaybının neticede yirmi beş bini aşacağı son netice­ler de elde edilince yirmi beş bini aşacağını şimdiden kattiyetle söylemek mümkündür.

Şimdi partimize karşı yapılan bazı isnadlara geliyorum, iktidar partisi tahak­küm yapmaktadır, muhalefeti tehdit etmlktedir yolunda sistemli hücumlar büyük bir şiddetle ve arasız olarak devam ettiriliyor. Neşriyatı ve hâdiseleri takip eden insaf sahipleri kabulde tereddüt etmezler ki, iktidarı tahakküm altına almak ve ortalığı tehdide boğmak isteyenler asıl kendileridir. Tahakkümden başka bir idare sistemi tanımamış ve susturmak için daima teh­dit silâhı kullanmış olanların bu isnadları da tamamiyle kendilerine raci olmak ic?p eder. Bu memleketi uzun yıllar demokratik gelişmenin ve hürriyetin ni­metlerinden mahrum eden her halde Demokrat Parti değildir. Uzun yılların itiyadları onları bugünkü iktidarı hükümleri altına almağa ve bizi tehdit altında bulundurmağa olanca gayretleriyle çalışmağa sevketmek-tedir. Seçilmediklerini bildikleri halde, yıllarca mebusluk, bakanlık, başbakan­lık yapanlar elbette kendilerini tahakküm hırslarına kaptırmış olanlardır. Tak­dir edersiniz ki, tehdit ve tahakküm daha ziyade onlara yakışır. Bu memle-ket yakın.mazinin hâdiselerini unutmuş değildir.

Tehditler karşısında sÖyliyeceğimiz gayet kısadır. Biz, iktidarı rastgele ve bir tesadüf olarak ele geçirmiş bir parti değiliz, köyde, kasabada, şehirde yurdun bütün köşelerinde beş sene durmadan prensiplerimizi yaymış ve hiçbir tlh-dide aldırmadan mücadelemizi yapmış bir partiyiz. Bizi tehdit etmek ve hü­kümleri altında bulundurmak isteyenlere bu yolda hüsranla karşılaşacaklarını katiyetle ifade ederiz:

Daha dün sözcüleri şu cümleyi kullanmıştır

(Demokrat Parti iktidarınmm tutuğu yol, yurd için de, kendileri için de teh­likeli bir yoldur.) Hiçbir vatandaş bu cümlenin manasım anlamakta gecikmi-yeclktir. Bunu ve buna benzer mütmadi hücumları biz iktidara karşı yapılan açık bir tehdit olarak kabul ediyoruz. Mesele sadece sözden ibaret kalsaydı belki gülümser geçerdik, ancak yapacağım ihzarlarla anlaşılacaktır ki ken­dimizi bir ikaz vazifesi karşısında görmekteyiz Gerek devam ettirilen yayın­lar, gerekse yakından görmekte olduğumuz tahrikler, bizi bu kanaata sevk-etmiş bulunuyor, bundan ciddî bir üzüntü içinde olduğumuzu itiraf etmek is­terim.

Bu memlekette bugünden yarına bir iktidar değişikliği vukua gelecektir ha­vasını yaymak isteyenlerin doğru yolda olmadıkları aşikârdır. Kore meselesini ele alarak, ellerini ve dillerini ordu'ya kadar uzatmak isteyenlerin hareket­lerine bu memleketin tahammülü olamaz. Memuru, hükümet aleyhine tahrik kendilerini maksatlarına ulaştıracak yol değildir.

Sırası gelmişken arzedeyim, sözcüleri; uzun yollar katettim birçok yerler do­laştım gördüm ki devlet memuru endişesindedir. Birçok tahviller yapılıyor nşmuslu ve vatanperver devlet memurları İstırap içindedir diye büyük bir endişe ihzar ediyor. Halbuki bu endişenin ne kadar yersiz ve yapma­cık olduğunu isbat etmek için yorulmağa hacet yoktur. Eski kayıtları biraz karıştırmak kâfidir. Derhal söyliyeyim ki hiçbir devlet memuru hakkında bi­zim tarafımızdan şimdiye kadar kanun dışında hiçbir muamele yapılmamış ve hiçbir memurumuzun kanunen temin edilmiş olan haklarına hiçbir suretle te­cavüz olunmamıştır.

O halde bu mesele üzerinde kısa bir tahlil yapmak mecburiyetinde kaldığımı takdir edersiniz.

Millî vahdeti ifade ve hükümetçe alınan bu kararı teyid ederek milletçe daha iyi neticeler elde edilmesini mümkün kılacak bir yolda yürüyecek yerde, da­ha ilk fırsatta, dış politikada sizinle beraber değiliz dediler. Bu suretle bizim bunca yıllar sadakatle bağlı kaldığımız bir politikaya asla yakışmıyan bir mu­kabelede bulunmuş oldular. Böyle bir mukabelenin ve bu yoldaki tenkidlerin çok haksız ve yersiz- olduğunu ifade etmek mecburiyetindeyim. Bu güne ka­dar kendilerince takip olunan yol ve girişilen Milletlerarası taahhütlerin za­rurî bir neticesi olan hükümet kararlarını, ne hakla tenkid edebilirler buna akıl erdirmek güçtür. İşin asıl elim olan tarafı, bir taraftan kararın şakline ve karar alınırken bize danışılmamış olmasını tenkid ediyoruz derken, diğer taraftan kararın aslına tevcih olunmuş en ağır tenkidlerîe neşriyat sahasında hücuma gelmiş ve en uzak köylere varıncaya kadar tahriklere girişilmiş ol­masıdır.

Diyelim ki dış politikada takip olunan yolun doğru olmadığı kanaatmdadır-lar. Bunu parti kararı olarak beyannamelerle yazılara umumî efkâra ilân et­tiler. Bu yolda mucip sebepler zikrederek tenkidlerini yürüttüler, dış politi­kada birlik esasının mahfuz tutulması bakımından bu hareketlerin mahzur­larını bir tarafa bırakarak bunları hoş görelim, fakat iş burada da kalmamış­tır. Hiç kimsenin dikkatinden kaçnııyacak bir hakikat varsa, o da, Kore ka­rarımız etrafında Halk Partisinin hareket hattının, siyasî tenkid hududunu çoktan aşmış bulunmasıdır.

Kararın alındığı günden itibaren arasız ve ısrarla devam eden propaganda­ların ve tahriklerin bir manası olmak lâzım gelir. Aklı başında bir siyasî par­tinin tenkid yoluyla istihsaline çalışacağı başlıca netice, memleket hesabına hatalı olan karar ve hareketlerin düzeltilmesini temin olabilir. Halbuki Kore meselesinde ısrarlı tenkidlerle düzeltilecek bir taraf var mıdır? Bu karardan dönmenin imkânı olmadığını herkesten ziyade kendilerinin bilmesi icap eder. Çünkü, bu kararı intaç eden bütün tedbir ve taahhütler kendileri tarafından ittihaz olunmuştur.

Dikkatten kaçmaması lâzım gelen diğer bir cihet te biraz evvel temas ettiğim gibi yalnız gazetelerde beyanat ve tenkitlere kalmmayıp, en uzak köylere kadar sistemli ve bir merkezden idare edildiğine hiç şüphe olmayan geniş bir tahrik faaliyetine geçilmiş olmasıdır. Görülüyor ki Kore meselesi hakkında­ki karar etrafında sonuna kadar mücadeleyi kabul etmişlerdir. Bunun manası dört yıl sonra gelecek seçimlerin bugünden başlanmış bir hazırlığı olamaz. O halde işi bir harp veya sulh meselesi şeklinde ortaya koyarak memleketi ikiye bölmek maksadı güdülüyor demektir. Bu vadide yurdun her tarafında ve bilhassa köylerde girişilen propagandaların şeametini burada tafsil etmek istemiyorum.

Dünya hadiseleri hızla kötüye gittiği bir zamanda ve bir askeri birliğimiz yo­la çıkarılmak üzere iken bu gibi meş'um tahriklerin devamını müsamaha ile karşılamak gafletini gösterecek değiliz. Bütün vatandaşlarca malum olmak üzere arzediyorum ki Kore'ye asker gönderilmesi aleyhinde yapılacak pro­paganda ve tahrikat hiçbir suretle iyi niyete hamlolunamaz. Bu gibi hareket­ler Ceza Kanunumuzla suç sayılmıştır ve ağır cezalarla karşılanmıştır.

Arkadaşlar,

Bu memle'kette uzun yrllardanberi mütemadiyen harbin fecayii anlatılmakta ve belki istemeksizin, her ne bahasına olursa olsun harpten kaçınmak lâzımdır kanaati telkin olunmaktadır. Bunun sebebi partilerine ve şeflerine itibar ka­zandırmaktır. İkinci Dünya harbinde memleketin kendileri tarafından ko­runduğuna herkesi inandırmak için yapılan bu propagandaların meş'um ne­ticelerinin ne olabileceğini fark etmiyorlar mı?...

Sözcüleri şöyle konuşuyor. Ben Kore'ye gittim atom bombasının tahribatım gördüm. Bu bombanın tesirinden kurtulanlar bile sakat kalmışlardır. En doğ­ru yol harbe karışmamaktır.

Bu sözleri sanki partimiz harp taraftarı imiş gibi göstertip itibardan düşürmek maksadiyle söylemekte olduklarına şüphe yoktur. Millî şeref ve haysiyet duy­gularını ve istila ve-tecavüze karşı mukavemet ruhunu, büyük bir korkunun tesiri altında uyuşturmak gibi meg'um neticeler doğuracak olan bu gibi tek kinlerin milletimizin asil his ve duygulariyle hiçbir alâkası yoktur. Bu'tel­kinlerin daha düne kadar memleketin idare mesuliyetini omuzlarında taşı­yanlardan geldiğini bilmek ne kadar elimdir.

Şurasını açıkça söyliyeyim ki, biz umumî sulhu korumanın, sulhu korumak isteyenlerin tecavüz niyetini taşıyanlar kadar cesaretli ve kararlı olmalarına bağlı bulunduğuna inanıyoruz. Bu sulhun korunması uğrunda alınmış bir ka­rar olduğunda asla şüphemiz yoktur. Dünyanın bütün sulhunu seven millet­leri de bizim bu kanaatımıza igtirâk etmektedirler.

Ne yazıktır ki' Kore hakkında aldığımız karara mâna vermek ve onu tefsir et­mek yolunda muhalifler malum ve muayyen bozguncu propaganda ile bir hiza­ya gelmiş ve hatta onunla işbirliği haline düşmüş bulunuyorlar. Bir taraftan Kore'ye giderken diğer taraftan maksat ve menşei ne olursa olsun memleketi bozguncu faaliyet ve propagandalarla açık bırakmiyacağız. Çünki nereden ge­lirse gelsin bu gibi tahriklerin, doğuracakları neticeler itibariyle biribirinden ayırt edilmesine imkân yoktur.

Aziz arkadaşlarım,

İkinci Dünya Harbinde memleketi- harpten biz koruduk iddiası onların ifti­har medarım teşkil etmektedir. Bu iddia üzerinde şimdiye kadar münakaşa cereyan etmemesi sadece millî menfaatleri rencide etmemek gibi vatanper-verane bir endişeden ileri gelmiştir. Yoksa bu iddianın mesnetsizliğini isbat etmek bizim için işten bile değildir.

Kore hakkında, umumî sulhu korumak maksadiyle alman hükümet kararı, harbe tahrik bir karar gibi göstermek isteyenleri İkinci Cihan Harbinde kendi aldıkları kararın mahiyetim düşünmiye davet ederim. İkinci Dünya Harbinin dışında kalmamızın sebeplerini ayrıca münakaşa edebiliriz. Bu, kendi ke­rametleri ve kendi eserleri olmaktan çok ziyade gecen harbin seyir ve mantı­kinin bir neticesidir.

Arkadaşlar,

Hadiseleri kısaca sıralayalım. Bir tarafta Kore'ye gidecek birliğeiltihak et­mek üzere hem İzmir'den hem izmit'ten hareket.eden askerî trenlere sakıt rejime ait ifadeler yazdırıhrken diğer taraftan hâlâ nimetdidelik duygulariy-le hareket eden Hava Kurumu tayyareleriyle memleketin bir kısım mıntıka­larına malum beyannameler attırıyorlar. Bundan başka, yer yer dolaşılarak biraz evvel kısaca işaret ettiğim sözde suhlçu ve fakat hakikatte tamamen bozguncu telkinlerde bulunulmağa çalışılıyor ve hepsinden fenası ayni kötü telkinler köylere kadar yapılmak isteniyor. Kore meselesi, nerede ise, mem­lekette adeta salgın bir korku yaymak vasıtası haline getirilmiş bulunuyor. Buna meşru muhalefet demeye en demokratik telâkkilerle dahi imkân yok­tur. Bu gibi tahriklerle devam etmek kendi tabirlerini iade suretiyle söyliye-lim hem memleketin hem de kendilerinin hayrına olamaz.

Russell Dorr'un izmir Basın mensuplarına beyanata.

İzmir :

İktisadi işbirliği idaresi Türkiye İcra Heyeti Komitesi Başkanı Mr. Russell Dorr bu sabah saat 9 da Demirkonak'ta bir basın toplantısı tertip ederek aşa­ğıdaki beyanatta bulunmuştur:

İzmir'de basın mensuplariyle çalışmaktan büyük bir zevk duymaktayım. Bu­raya gelişimin sebeplerinden biri fuarmızdâki pavyonumuzu açmak olmuştur. İzmir halkının pavyonumuza gösterdiği alâka beni mütehassis etmiştir. Bu pavyon bizimle birlikte çalışan Türk arkadaşların ve haberler servisimizdeki arkadaşların müşterek gayeleri sonunda meydana gelmiştir.

İzmirde bulunduğum müddet içinde sizin endüstri birliğinizin temsilcileriyle beraberce müzakere ettim.

Maalesef bu güzel şehirde şimdilik daha fazla kalamıyorum. Müşahadem İz­mir'deki endüstrinin faal olduğu merkezindedir. Biz Amerika'da buna «geli­şen ve ümit verici» bir endüstri sistemi deriz. Marshall Plânının kendilerine bir y-ardım yapıp yapamıyacağım şu anda soyliyemem. Fakat problemlerini etraflı bir şekilde tetkik edip yardımda bulunmak arzumdan emin olabilir­siniz. İzmir'deki endüstrilerden çimento fabrikası pamuk yağı rafinerisi ve İzmir civarındaki tuz memlahaları için Marshall Plânı yardımları tahsis edil­miştir. Onları biliyorsunuz.

Zamanımızın en mühim hareketi muhakka ki Avrupa tediye birliğinin ku­rulmasıdır. Bu müessesenin kurulmasının Türkiye ihracatının en büyük mer­kezi bulunan İzmir için büyük bir ehemmiyet arzetmesi tabiidir. Bir zamanlar yeryüzündeki bütün yabancı dövizler kolaylıkla biribirine tahvil edilebilirdi. İkinci Cihan Harbi bu muvazeneyi bozmuş ve ondan sonra dünya ticaretinde rdki taraflı» sistem ticaret hayatım bazı müşküllere sevketmiştir.

Avrupa Tediye Birliğinin kurulmasiyle harp senelerinde bozulan sistem ye­rine İkinci Cihan Harbinden önceki muvazeneli sisteme rücu etmek mümkün olabilecektir. Dönüş belki tam olmiyacaktır Fakat Avrupada Marshall Plânı memleketleri arasında serbest bir dünya ticaretine doğru ileri adımlar hazır­lamak mümkün olabilecektir, ümidindeyiz. Buna daha vazıh bir misal vermiş olmak için Türkiye'nin Yunanistan'a hayvan ihracı yapmak istediğini, fakat Yunanistan'ın onun karşılığında Türkiye'ye istediği malı veremiyecek durum­da olduğunu farzedelim. Faraza Türkiye bu canlı hayvan karşılığı olarak in­giltere'den dilediği malı almak isteyince yeni Avrupa Tediye Birliği sistemi içinde Yunanistan'a hraç ettiği malın temin edeceği kredi ile İngiltere'den ithalât yapabilecektir. Yunanistan'ı ve İngiltere'yi burada bir misal olarak aldım. Esas prensip iktisatçıların « Üçlü ticaret» dedikleri bu sistem içinde memleketler arası ticaretin gelişmesidir. Serbest ticaretin tekrar kurulması bizim esas gayemiz olduğuna göre Marshall Plânı memleketleri arasında böyle bir sistemin kurulması gayelerimize doğru atılmış ileri bir adım teşkil etmek­tedir. Avrupa Tediyeler Birliği plânı tarafından finanse edilmekte ve Avrupa­lılar arası Klering Evinin işleme sermayesi Marshall Plânı yardım fonundan temin olunmaktadır. Bu müessesenin işleme sermayesi olarak 350 milyon do­lar tahsis edilmiştir.

Hussell Dorr, 1951 ve daha sonraki yıllar için memleketimize yapılacak yar­dımlara dair bir program harızlamp hazırlanmadığı hakkındaki suale bu ba­histe Ankarar'da müzakerelerin cereyan ettiğine işaret ederek şöyle cevap vermiştir:

Ankara'daki müzakerelerde yapılacak anlaşmalar tekamül ettikçe Türk ba­sım bunların her safhasından haberdar edilecektir. Fakat şimdiden şunu mem­nunlukla söyliyebilirim ki hususî müteşebbislerin endüstri projelerine bu se-neki programlarda yer verilecektir, Biz daima hususi teşebbüsün Marshall Plânından faydalanması tezini destekledik. Hükümetin bu husustaki noktai nazarına gelince, bu, Türk hükümeti makamlarının cevap vermesi icabeden bir meseledir. 948 - 49 yılı ve ondan sonraki fonlardan 3 milyon dolardan faz­la bir miktarını hususî teşebbüse ayırmıştık. Bu sene de daha ehemmiyetli bir miktarını ayıracağız.

Marshall Plânının contr - parti fonu, Türkiye hükümetinin Marshall Plânı ga­yeleri -için sarfı gereken ve fakat İktisadî İşbirliği İdarecisi Mr. Hoffman'm mutabakatı alınarak istimal edilir. Bu fonun istimlakindeki gayenin Avrupa daki iktisadi işbirliğinin gayelerine mutabık olması şarttır. Şimdiki halde bu usullere göre hazırlanan projeler hakkında İktisadi İşbirliği Heyeti ile mü­zakere edilmektedir. Anlaşmaya varılınca Türkiye'deki Marshall Plânı Hey­etinin tavsiyelerde bu projeler Washington'a gönderilecektir. Bu fonun isti­mali için söylediğim projeleri hazırlamakla meşgulüz. Takdir edersiniz ki bu tasallutunu en ileri bir dereceye getirmiştir. Bunun içindir ki, memleketimizde demokratik rejimin yerleşmesini gaye edinen partimiz belediye reisi ile vali­liğin bir birnden mutlak şekilde ayrılması prensibini kabul ve ilân etti. Bu prensibin tatbikine en yakın bir zamanda geçilecektir.

Dikkat ederseniz muhalefet partileri şimdi bütün faaliyetlerini İstanbul'da toplamış bulunuyorlar. Genel sekreterlerinden liderlerine kadar büyüklü kü­çüklü bütün şahsiyetleri İstanbul'dadır. Fakat yine dikka+ nazarına çarpan şudur:

Bu zevat ve bilhassa Halk Partisi erkânı İstanbul'da İstanbul belediye seçim­lerinden, İstanbulun ihtiyaç arzularından katiyen bahsetmiyorlar. Bütün söz­leri ve yazıları büyük politika içinde tenkid hududunu hakikaten çoktan aş­mış bulunan bir tarz ve eda ile partimize ve hükümetine tecavüze inhisar et­mektedir. Bunun sebebini anlamak kolaydır. Bir taraftan büyük bir kültür merkezi olduğu kadar, matbuatımızın toplandı­ğı yer olan İstanbul'da aksi seda bulmak ve bütün memlekete nafiz bir merkez teşkil etmek kolaydır. Diğer taraftan esasen İstanbulun dert ve ihtiyaçların­dan, bunların ıslahı ve karşılanması tedbirlerinden bahsetmeğe yüzleri yok­tur. Eğer İstanbul bir kerbela haline düşmüş ise, eğer İstanbul bir türlü hal-Iedileraiyen bir yol dâvasının çıkmazlarına saplanmış bulunuyorsa, eğer İs­tanbul esnafı maddî ve manevî harabinin gittikçe ağırlaşan şartları içindi şa­şırmış kalmış ise, Eğer İstanbullular aşağı bir mesken ve hayat seviyesinde eriyip gitmekte iseler, eğer istanbulun ekseriyetini teşkil eden fakir halk kâ­fi derecede hastane ilaç ve kömür bulamıyorsa ve nihayet İstanbulun ve İstan-bulda yüksek tahsilim yapan memleket gençliği parça parça edilmiş ise, bütün bu saydıklarımın ve daha birçok saymadıklarımın en büyük mesulü elbet ki uzun yıllar ve daha üç ay evveline kadar memleketi istediği gibi idare etmiş bulunan Halk Partisi'nindİr. İşte bunun içindir ki, İstanbuldan ve onun ar­zu ve hasretlerinden bu insanlar bahsedemezler.

Şimdi son iki üç gün zarfında sözde seçim propagandası altında söylenen ve yazılan bazı fikirlere temas etmek istiyorum:

Halk Partisinin eski bakanlarından birisi diyor ki:

"Belediye seçimlerinin Halk Partisi tarafından kazanılması memlekette siya­sî bir muvazenenin kurulmasına vesile olur. Bu suretle mecliste çok kahir bir ekseriyet kazanmış olan Demokrat Partinin tahakkümüne mani olmak im­kânı elde edilebilir.»

Bu sözü ciddiye almak ve mantıkla izahına çalışmak beyhudedir. Eğer böyle bir kaide olsaydı, milletvekilleri seçimlerinden başka seçimleri yapmağa lü­zum kalmaz, muhtar, belediye ve umumî meclis seçimlerini kazanmayan par­tiler arasında mesele kur'a ile taayyün ederdi. Yine bir eski bakan diyor ki:

«Demokrat Parti şimdi bir şefler partisidir. Zira parti Genel Kurul azaları ay­ni zamanda hükümete geçmişlerdir.»

Bu fikir yalnız başına bile onu söyleyen zatın zihniyetini belirtmeğe kâfidir. Devletin gayri mes'ul insanlar ve partinin umumî merkezleri tarafından idare edilmesine ahşmış olanlar partide ve hükümette ayni zamanÜa mesuliyet ala­rak âmme işlerinin mesul olmayan ellerden kurtarılması gibi normal bir dü­şünceye sahip olamazlar.

Bir başkası «Biz Komünizmle mücadele ettik, onlar affetti.» diyor. Bu söz ve
iddia kadar seviyesiz ve hakikatin yüzde yüz aksine bir söz ve iddia olamaz.
Demokrat Parti ve hükümeti bu memlekette millî, insanî ve ahlakî her şeye
düşman olan Komünizmi kökünden kazımağa karar vermiş ve tedbirlerini
almıştır. Fakat derhal açıkhyayım ki, bu tedbirlerin tatbikinde hükümetin kargısına çıkan ilk saha onların uzun yıllar zarfındaki yanlış, samimiyetten uzak ve yalnız gösterişten ibaret politikaların yarattığı vaziyetlerle doludur. Devle­tin çok yüksek ve salahiyetli yerlerine malum Komünistleri getirip yerleş­tiren onlardır. .Milliyetçiliğe, millî bir bayram gününde en ağır hücumu ya­pan onlar ve onların millî şefleridir. Gençliği tanınmış Komünislerin kendi­lerine gösterdiği istikamette işkencelere bırakanlar onlardır. Yine meşhur Komünistleri sofralarına alarak arkalarını okgayıp teşvik edenler yine onlar-dır.Biz sırası geldiği zaman bütün hakikatları ve bütün isimleri meydana koy­makta tereddüt etmiyeceğiz. Bir diğeri şöyle diyor: Hayatî kararları hükümet merkezinden uzakta alıyorlar.» 15 sene müddet­le hükümet merkezini her sene yaz ayları İstanbula taşıdılar. İki kat harcirah ve yevmiyelerle hususî trenler yatlarda, saraylarda oturarak devleti idare et­tiler. Hâlâ da gayri meşru miraslarını ayni şekilde tüketmeğe çalışıyorlar ve ellerindeki bir iki gazete bu mirasla beslenip yaşamaktadır.. Her sene umumî bütçeden belediyelerin ve hususî idarelerin bütçelerinden geçen yıla kadar yekûnu 60 milyonu bulmuş olan tahsisatlarla yaptıkları ve bir kısmını Türk Ocağının mallarını gasbetiTLek suretiyle ele geçirdikleri halkevleri bu gayri meşru mirasın son feryat yerleri olmaktadır.

Bir başkası ise, hükümetin hukuk devletine yakışır bir şekilde hareket etme­diğini söyledi.

Uzun yıllardanberi bu memlekette ilk defa olarak bir hukuk devletinin pren-sipieri tatbike konulmuştur. Bir an için böyle olmadığını farzedersek fevka­lade hükümlerile kanunlar yaparak nihayetsiz seyyiatla alûlde olan devirle­rinin hatırlarını bile kapamak işden değildir.

Sunuda ilâve edeyim ki, Demokrat Parti ve hükümeti bir hukuk devletinin ayırmaktadır. Bu iş yapılarak hakikî bir belediye kurulduktan sonradır birinci vazifesinin içeride ve dışarıda millî istiklâli muhafaza olduğu hakika­tim, bu istiklâli sarsacak bütün hareketlere karşı en sıkı tedbirler almak su­retiyle muhafaza etmek kararındadır. Şimdi yine İstanbul'umuzun Belediye Seçimlerine geliyorum:

İlk prensibimiz yukarıda işaret ettiğim gibi belediye ile vilâyeti birİbirinden ki, büyük şehrimizin dertleri ve ihtiyaçlarını gidermek mümkün olacaktır. Şimdi aziz İstanbullular, bu prensibi, daha ilk kurulduğu gün kabul ve ilân

etmiş plan partinizle hâlâ bunu telaffuz etmekten çekinen Halk Partisi ara-

smda bir tercih yapacaktır. Biz, bu tercihin partimizin lehine olacağına kani

bulunuyoruz.

Bir noktaya daha işaret edeyim:

Büyük şehrin, hakikî bir belediye haline gelmesinin ikinci şartı limanı, hin­terlandı, iki kıtayı biribirine bağlayan mevkii tarihi ve tabiî turistik şart­ları itibariyle, belediyesinin bu şartlara göre hususî salâhiyetle takviyesidir. Aziz İstanbullular,

Tarihî ve büyük bir şehirde oturan hemşehrilerimizin şimdiye kadar temin edilmeyen ihtiyaçlarının karşılanması İstanbul'un tarihine, milletimize ve dünya medeniyetine daha lâyık olması için hükümet her şeyi yapacaktır.

Bugün Sofya Maslahatgüzarlığımız vasıtasiîe Bulgar Halk Cum­huriyeti Hükümetine tevdi edilen cevabî notamızın sureti.

Türkiye'ye hicret etmek isteyen Bulgar vatandaşı Türklerin durumu ile il­gili olarak, 10 Ağustos 1950 tarihli ve 304 - 50 - 1 sayılı notasında Bulgar Halk Cumhuriyeti Hükümetinin serdettiği mütalâaları dikkat ve ehemmiyetle in­celemiş olduğunu Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı mezkûr hükü­mete bildirmekle şeref kazanır.

Bulgar Hükümeti, meselenin aslı ile yakın bir münasebeti olmadığı halde, notasına ırk, din ve menşe farklarına bakmaksızın, bütün Bulgar vatandaş­larına eşit haklar tanımış olduğu, azınlıkları içtimaî, siyasî, harsı inkişafları bakımından vücudu muktazi şartların tahakkuk ettirildiği ve onların hayat seviyelerini yükseltmeğe yarayacak birçok tedbirler alınmış bulunduğu te-minatile başlayarak, 18 Ekim 1925 tarihli Türk - Bulgar ikamet mukavele­namesinde yazılı ve muhacerete müteallik hükümleri kendisinin gereği gibi tatbik etmekte olduğunu ve bu cümleden olarak, miktarı hâlen 250.000'i bu­lan ve bunu da aşacağına ima edilen göçmenlere beyannameler dağıtıldığını, hatta bunlardan 54.000 kadarına memleketi terk için viza da verildiğini be­yan ve buna mukabil, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin mukavelenamede derpiş edilen taahhütlerini yerine getirmediğini iddia etmektedir.

Bu isnadı haklı göstlrmek için Bulgar Hükümetinin ileri sürmeğe kalkıştığı deliller ve zikreylediği olaylar hülâsatan şunlardır:

— Bulgaristan'daki Türkiye konsoloslukları göçmenleri mukavelenamede
mevcut olmayan birtakım şartlara tâbi tutarak onlardan siyasî ve içtimaî ka­
naatleri hakkında sarih beyanlar ve Türkiye'ye muvasalatlarında bir yıl müd­
detle taayyüşlerim deruhte edecek hısım ve akrabaları bulunduğuna dair te­
minat istemektedirler.

— Viza muamelesi aylarca hatta, bazı hallerde bir yıl kadar geciktirilmek­
tedir.

— Türkiye'nin Sofya'daki elçiliği ve Bulgaristan'ın muhtelif yerlerindeki
konsolosluklarıilgililere, bu memleketi terk için pasaportalmazdan evvel,
Türk makamlarından gelecek muhaceret müsaadesini beklemelerini tavsiye
etmektedirler.

— Türkiye konsolosluklarmdaki memurlar göçmenlerden Bulgaristan'ın iç
emniyeti ile ilgili bazı bilgiler edinmeğe teşebbüs eylemektedirler.

Bu isnatları müteakip Bulgar Hükümeti kendisinden pasaport almış şahıslar­dan ancak 15335 ine tarafımızdan viza verilebilmiş olduğunu kaydederek, bü­tün bunlardan bu işde Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin samimî bir zihni­yetle hareket etmedii manasını çıkarmakta ve bir taraftan Bulgaristan Türk­lerini memlekete kabulde teahhur ve müşkilât gösterildiği «tema» sı üzerin­de böylece İsrar ederken, notasının bir yerinde, bu ahali nezdinde muhaceret lehine demagojik propagandalar yapıldığı gibi yukardaki isnatla açıkça müte-nakız iddialar da ileri sürülmekte ve hatime olarak bu 250.000 göçmenin no­tayı tevdi tarihinden itibaren üç ay içinde Türkiye'ye nakilleri işinin tamam­lanmasını istemektedir. Dışişleri Bakanlığı bütün bu iddiaları ayrı ayrı cevaplandırmamdan evvel, Bulgar notasına Devletlerarası muhaberatın ferik vasfı olan nezakete aykırı bir ifade şekli kullanılmasını esefle müşahade ettiğini kaydetmekten kendini alamaz.

Diğer taraftan, Bulgaristan'daki Türk konsoloslukları memurlarının göçmen­lerden memleketin emniyetile ilgili bazı şeyler öğrenmek mealinde, gerçeğe uymayan, meselenin mevzuu ile de rabıtası bulunmayan bir isnadın notada yer almasından duyduğu hayreti burada açıkça ifade eylemeği ayni bakanlık bir vazife saymaktadır.

Bulgar Hükümeti Bulgaristan'daki azınlıklara ve bu meyanda, Bulgar va­tandaşı Türklere tatbik edilmekte olan müsait muameleden bahseylediğine göre, evvelâ bu ifade üzerinde durmak lâzım gelir. Hakikat şudur ki Bulgar­istan'daki Türk azınlığının ana haklarına riayet bakımından olsun, iktisat ve hars bakımlarından olsun, yaşama şartları hiçbir zaman bugünkü kadar dü­şük ve endişe verici bir durum manzarası göstermemiştir. Bu acıklı durumu pek yakından ve tafsilâtiyle bilen Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Bulgar neşir ve vasıtalariyle aleniyyete intikal ettirilen siyasî bir vesikaya, hiç şüp­hesiz dünya umumî efkârı üzerinde müsait bir tesir yaratmak gibi bir düşün­üce ile konulan bu cümlelerin, hiç değilse, Türk azınlığına taalluku itibariyle, doğru olmadığını burada sarihan ve cevap makamında beyan eylemek zorunda­dır. Esasen ihtiyarî oıduğu malûm bulunan bu göç işinin, bir çeyrek asırlık bir tecrübe ile teeyyüt etmiş yıllık tabiî haddi birdenbire-şaşılacak bir hızla aşması ve muhaceret arzusundaki insanlar miktarının yalnız şu son zamanlarda 250.0Ö0 gibi muazzam bir yekûna yükselmesi ancak bu insanların Bulgaris­tan'daki şimdiki hayat şartlarına artık tahammül edememekte olmaları se­bebiyle izah edilebilir ki bu halin yukarda bahis mevzuu Bulgar iddiasını te­yit değil, aksine, tekzip edecek bir mahiyette olduğu aşikârdır.

Muamelenin daha serî bir seyir takip edebilmesini sağlamak İçin, birçok bakımlardan vücudu lâzım olan, bazı for­malitelerin bile lağvı cihetine gidilmiştir. Eğer bahis mevzuu konsolosluklar bu işe şimdiki nisbeten dar kadrolariyle bakmak zorunda kalmışlarsa bu du­rumun sebebi Bulgar makamlarından konsolosluklardaki küçük memurlar hakkında tatbikten çekinmediği her türlü tazyik muameleleri yüzünden ora­larda çalışmak cesaretini gösterecek talip bulunmakta uğrnılan güçlük, hat­ta imkânsızlıktır.

Kendi ahdî vecibelerine riayetsizliği yüzünden, karşı tarafın zaten çok ağır olan külfetlerini geniş mikyasta arttırmış bulunan Bulgar Hükümeti bu defa, yukarda da işaret edildiği gibi, muhaceret hareketini kendi aldığı teşebbüsle, bütün tahminleri aşan bir nisbete çıkarmış, bu harekete bir nevi tehcir ma­hiyeti vermiş bulunuyor.

Türkiye'ye gelemedikleri için Yunan topraklarına sığınan birçok Bulgar va­tandaşı Türkün mevcudiyetini, muhaceret adiyle anılan bu akının hakikî sa-ikleriyle üzerinde fazla durup düşünmeğe mahal bırakmıyor. Binaenaleyh, Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Bulgar Hükümetini insanî duygulara da kendi ahdî mükellefiyetlerine de uymayan işler yapmakta ısrar eylemesinden do­layı şiddetle protesto eder.

Ahali muhacereti hakkında Türkiye ile anlaşma yapmış olan tek devlet Bul­garistan değildir. Vaktiyle Dobruca'daki Türk azınlığının nakli hususunda Romanya ile de bir mukavelename akdetmiş ve karşılıklı gerçek hüsnü niyet sayesinde bu mukavelenin taraflardan ne birinin ne diğerinin şikâyetine ma­hal vermeden tatbik ve intacı mümkün olabilmiş idi. Türkiye Hükümeti bu tarihî hakikati Bulgar Hükümetine hatırlatmaktan zevk duyar.

f. Mukavelenamede muhaceret için bir müddet tayin edilmediği ve bunun, şimdi yapılmak istenildiği gibi, kitle tehciri şeklinde vukuunu âkidlerin kas-teylememiş oldukları noktalarına Bulgar Hükümetinin dikkatini çekerken, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti böyle bir neticenin tahakkuku emrinde vaki bir baskıdan veya hesaplı teşvik hareketlerinden vazgeçilmesi lüzumu üze­rinde ısrar eylemeğe ve tahsisen ekalliyetler hukukuna ve alelitak insan hakr-larma karşı yapılan bu devamlı tecavüzlere nihayet verilip meselenin iki mem­leket arasında dostane bir hal şekline bağlanması mümkün olmadığı takdirde Bulgaristan Türklerine reva görülen gayrî insanî muameleleri Milletlerarası kurumların tetkikine arzeylemek ıstırarında kalacağını da şimdiden bildir­meğe lüzum görmektedir.

Bulgaristan'daki durumlarının tahammülü aşacak derecede güç olması yü­zünden Türkiye'de yerleşmek ihtiyacını hisseyleyen bedbaht ırkdaşlarmi mu­haceretin tabii seyir hadleri dahilinde, her zaman kabule müsaraat etmiş ve edecek olan Tükr Hükümeti hal ve şartların müsaadesi nisbetinde bu hadle­rin bile üstüne çıkmakta tereddüt gösteremeyecek olmakla beraber, 250ÖÖ0 gibi muazzam bir yekûna baliğ miktarda göçmenin pek kısa bir zamanda memlekete alınmasının ciddiyetle düşünülebilecek birşey olmadığına kanidir. Her halükârda Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti göçmenlerin menkul malları-

m birlikte almalarına karşıkoymak suretiyle mukavelename hükümlerini ih­lâlden vaz geçmesini ve ilgililerin tasfiye ettikleri «Mülk ve malları bedelle­rini ne suretle memleket dışına çıkarabileceklerine» dair iki devlet arasında yapılması mezkûr mukavelenamenin muktezasmdan iken, şimdiye kadar te­zekkür ve intacı mümkün olmayan « anlaşma » üzerinde hemen görüşmeye başlanılmasını Bulgar Hükümetinden talebeder.

Dışişleri Bakanlığı Bulgar Halk Cumhuriyeti Hükümetine bu vesile ile de saygılarını sunar.

Devlet Bakanı Başbakan Yardımcısı Samed Ağaoğiu'nun Belediye seçimleri münasebeti ile Demokrat Parti Taksim mitingmdeki nut­ku.

İstanbul

Demokrat Partinin belediye seçimleri münasebetiyle bugün saat 18'de Tak-sim'de yaptığı mitingde, Devlet Bakanı, Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu binlerce vatandaşın önünde aşağıdaki hitabede bulunmuştur:

«Muhterem ve aziz İstanbullular,

Büyük şehrimizin kıymetli ve en iyi vatandaşlık vasıflarını tamamen haiz olan siz mümessilleri karşısında ve sizin şahsınızda bütün İstanbullular kar­şısında saygı ve tazim ile eğiliyorum.

1948'da başlıyan demokrasi mücadelesi ve inkilabı bütün hızı ile yoluna de­vam etmektedir. 14 Mayıs 1950 tarihi bu inkılâbın birinci safhasını zaferle bitirerek ikinci merhalesine başladığımız gündür. 3 Eylül 1950 tarihinde ikin­ci safhanın yine büyük bir zaferle kapanarak yeni hamlelerin ufuklarına yol açılacağı gün olacaktır. Devlet bünyesinde idare rejimini demokrasi prensip­lerine göre yeniden kurmak imkânını 14 Mayısta elde eden Türk milleti, 3 Ey­lülde aynı imkânı belediyelerede de temin etmiş olacaktır.

Aziz Vatandaşlar,

Belediye seçimleri dolayısiyle çeşitli ve çok defa hakikaten vatanımız, mille­timiz için zararlı ve tehlikeli hücumlara hedef tutulan partimizin iktidarı ele aldığı gündenberi üç ay içinde yapmış olduğu işleri kısaca hatırlatmakta fay­da görüyorum.

Uzun yıllar devam etmiş olan yanlış bir politikanın murakabesiz ve bütün va­sıfları ile keyfî bir idarenin nihayetsiz ihmalleri ile yıpranmış bir vaziyette elimize aldığımız memlekette bir taraftan muasır manasında bir hukuk dev­letin temelini atmak vatandaş hak ve hürriyetlerine saygı gösteren bir hü­kümet kurmak işine başlarken, diğer taraftan iktisadi ve malî, içtimaî tedbir­lerle milletimizin maddî ıstıraplarını karşılamak işi ele alındı Matbuat Kanu­nu ve onunla birlikte Ceza Kanununun alâkalı maddeleri değiştirilerek fikir hürriyeti üzerinde kurulmuş olan kayıtlar kaldırıldı. Artık fikir, kalem ve

siyaset adamı otomatik tevfiklerin tehdidine maruz değildirler. Vatandaşları idarenin keyfine göre vatancüda kılan Pasaport Kanunu değiştirilmiştir. Yur­dun bağrında köylünün yuvasını ve toprağını bir devlet için hakikaten hicap olan asayişi kurmak gibi bir bahane ile elinden alarak çöl haline getiren iç yasak bölgeler kaldırılmıştır. Bütün Seçim Kanunları demokratik esaslara göre yeniden tanzim edilmişlerdir. Vicdan hürriyetinin tabii icabı yerine ge­tirilerek vatandaşın dilediği şekilde ibadet edebilmesi kabul ve tatbik edil­miştir.

İkitssdi sahada en büyük ve geniş müstahsil kütle olan köylünün mahsulü yüksek bir fiatla değerlendirmek suretiyle iştira tehlikesi önlenmiş bulunuyor. Şehirlilerin hayat pahalılığı dertlerine ilk tedbirler olarak ekmekte 6 kruş, şekerde 30 kuruş gibi ehemmiyetli indirmeler yapılmıştır. Makarna gibi bir kısım gıda maddeleri üzerinden bazı vergiler kaldırılarak fiatlar ucuzlatılmış-tır. Nihayet dördüncü ayında, yani üçte biri onlar tarafından harcandıktan sonra elimize geçen bir bütçede 50.000.000'a yaklaşan bir tasarruf temin edil­miştir. Bu tasarruflar arasından bazıları ayni zamanda milleti daima rencide eden lüks ve saltanat tezahürlerini nihayete erdirmiştir. Dış politikada bütün dünyanın alâkası tekrar milletimize çevrilmiş hür milletler nazarında millî itibarımız yüksek bir seviyeye çıkmıştır. İşte aziz İstanbullular, Demokrat Parti iktidarının güç aylık icraat bilançosu.

Bu bilanço karşısında bütün izan, akıl ve vicdan sahibi vatandaşlar hangi par­tiden olurlarsa olsunlar şu hakikati kabul ve teslim etmektedirler:

Türkiye'de hayırlı bir inkilâp olmuştur. Türkiye'de vatandaşa hizmet eden bir hukuk devleti kurulmuştur. Fakat, bu müsbet tablonun yanında şöyle bir tablo da göze çarpmaktadır:

Uzun yıllar memleketi diledikleri gibi idare ederek iktidara müptela olan­
lar,

Memleketimizde millet iradesi ve hür reyi ile iktidar değiştirmesini hav­
salalarına sığdiramıyanlar,

Türk milletinin bugün için gösterdiği kalkınma hamlesi karşısında gizli
emellerine erişenıiyeceğini anlıyanlar,

Elele vererek partimize ve hükümete karşı hücuma gelmişlerdir. Bütün bu değişiklik ve maksatlı hücum kollarının başında, elem verici bir hadise ola­rak söyleyeyim, dünkü Devlet Başkanı yer almış gözüküyor.

Vatandaşlar,

Demokrat Parti onun ve arkadaşlarının ihmali, gündelik ve küçük hesaplı po­litikaları, müsamaha ve hatta himayeleri ile memleketimizde yaşamak imkâ­nını bulan Komünistlere karşı en şiddetli bir mücadelenin bayrağını açtı, fakat işte dünkü Devlet Başkanı karşımızdadır ve «vatandaşları Komünizm tehdidi ile hudut dışı etmek hukuk fikrine aykırıdır» diye haykırıyor.

Demokrat Parti memlekette vatandaşları bütün keyfî tahditlerden, baskılar­dan kurtaran kanunlar yapmış, Matbuat Kanununu değiştirmiştir. Dünkü Devlet Başkanı ise baskıdan şikayet etmektedir.

Onun igiradir iki, ekseriya memleket menfaaitinden daha1 çok 'güya parti menfaatini gözeterek îki taraflı bir [konuşma tarzı ihtiyar etmişleridir. Nitekiım bu işte dte takip ©ttiklerli oynak hareiket igayet -açıik bir surette meyda­na çıkmıştır. Haıİk Partisi divanına ve hattâ g-ene idare kuruluna dâhil muhte­lif zevat ayrı ayrı IfcÖir takıım filkirler ile­ri sürmekte ve arada ısırada da güya halik bu işin ehemmiyetimi anla'maz gitoi hislere Ihitaıp eıbm ektedirler : «Vatan evlâtlarım ateş hatlarına sevke-diyorsunuz.' Tardh karşısında mes'ulsü-nüz! Çocuklarınızın istikbali sizin 'ha­reket tarzınıza bağlıdır! Askerlerimizi on binlerce kilometre ötede ıbir harbe nasıl sevk edersiniz? .Koıre neresi, Tür-ikâye neresi?». Fakat unuttukları bir nokta var :

Eski Devlet Bafeaım Ceımil Sait Baırlas, İstanbul'da Demokrat fmilleıtveikillerine hitaben yazdığı bir 'meıktupta 'aynen :

«Hükümetin verdiği yardım (kararının, kara orürularının Kore'ye şevki suretiyle tecelli etmesi 'memlekette muhalefetle hükümet arasında' görüş ayrılığı mey­dana getirmiştir.» derken daha evvel, bu (kanar alınmadan Nihat 'Erim, Ulıu'S1'-ta yazdığı makalede, «Birleşmiş Millet­lerin üyeleri olan devletler kendi ordu­larından 'kâfi kuvvet ayırarak bu iş için harekete geçmeleri zaruridir» demiş ve hattâ «üye devletler silâhlı yardımdan kaçındıkları takdirde Güvenlik Konse­yi -kararının basit bir iıyi niyet gösteri­şimden ibaret kalacağını» ilâve etmişti. Aıma sonradan Nihat Eîrim'i tmüdafaa eden Ulus, «Nihat Erlan'iın yazısında Kareye mutialka 'asker ;g"öndermeJîıiyiz, tarzında bir teklif var mıdır? Yardım inıutlalka asiker yO'Haımıakla ımı olur?» diye yüzlü yüzlü bir sual sormaktadır. Ordulardan kafi kuvvet ayiraraik gön­dermekle, aısker 'göndermek tâbiri .ara-sinsda: ne fartk. vardır. /Bumun [tefsirini iz'aın sıahiiplerine bırakırız!

Şimdi bırakalım Nihat Erim'i kendi ha­line, alalım Ceımill 'Sad't Barl&s'm beya­natımı! 'Eski "Devlet Bakanı diyor ki : «Eğer taarruza uğrayan doğrudan doğ­ruya Amerika olsa ve Türkiye onun im­dadına koşsa belki hufkulkizaruretler

ihmaıI 'edilebilirdi. Halbulki Kore'nin, Türkiye Ibir taarruza uğradığı takdirde bize yaırdımı baihis ıinevzuu değildir.» Bilmeyiz, ıBirLeşmiş ^Malıl-etler ülküsünü, müşterek emniyet sisieırmini daha henüz kavratmamış olaiL bu sayın z>ata 'mese­lenin önemini ve azametini ması1! anlat­malı?...

Acaba !Bay Earllıas, bizim Kore'ye imi yoksa, fidırleşmiş Milleitler ordusunun tecavüzünü ömle-meik- teşebbüsüne 'nü yardım ettiğimizi daha farketmedi .mî? Bütün bumlar grösteriyor ki, .Hia&k Parti­si ımuhalefebte dafai hâlâ ıbu nevi küçük siyaset oyunlarını !biir türlü elden bı­rakmamıştır !

Sarih oüımuiz-! Birleşmiş Mi'lletlertler filk-ıniniın silâhlı kuvvetlerle [müdafaasına, altına imza koyduğunuz bir taahhüdün ifasına ımı ınnuarızsınız ? Yoksa Demok­rat Parti iktidarının /müsbet ve karar­lı siyasetine mi ?.

Serbest münakaşa faydaları ve

Yazan: Nihat Erim

1 Ağustos 1950 tarihli Ulus'tan:

D. P. İktidara geldiğindenberi, onun ilk Hükümeti, kendisini bir türlü tenkide tahammüle alıştır anlamaktadır. Sayın Başbakan alelumum tenkidi «hücum,» telâkki etti ve kendilerine çevrilen «hü­cumların» milletin iradesine karşı «hü­cum» sayılacağını ilân etmekten çekin­medi. Bay Menderes Hükümet Başkan­lığına .geçtiği gündenberi her hangi bir mesele üzerinde kendi tuttuğu yolu be-ğenmiyen bir fikir öne sürülse, kendisi­den bazı dâvalar hakkında halk efkâ­rını aydınlatması istense verdiği cevap­lar, bir izah olmaktan ziyade kelimenin tam mânasiyle muhalefete birer hücum olmaktadır. Sayın Başbakan bu hücum­larını şahıslara, muhalif partilere veya umumiyetle muhalefete' karşı kullan­maktadır.

Son defa Kore'ye silâhlı kara kuvveti göndermeye karar verilerek 4500 aske­rin şevki hazırlıklarına başlanınca, Hü­kümetin tutumu şu iki noktadan hemen de bütün muhalefetin ve bağımsız gazetelerin tenkidine uğradı:

1 — Muhalif partililerle istişare edilmemesi;

2 — Bü­yük Millet Meslisinden karar alınma­ması.

Bu iki 'bakımdan da tenkidlerin ne ka­dar haklı olduğu meydandadır. Ayrıca, C. H. P. Genel Sekreteri, Partisi adına ortaya işin esası hakkında bir. de ya­pıcı tez attı: Bütün dünya güvenliği bir kül olarak ele alınmalı, müşterek 'barışı koruma p'ânları bir milletlerarası mer­kezî kurmay heyetince hazırlanmalıd r. Sayın Başbakan ve arkasından D-şişleri Bakanı; ssrih maddeler- halinde öne sü­rülmüş olan bu üç noktaya, sinirlenme­den, Devlet adamı ağır başlılığına ve demokratik tesamuha yakışan 7ıir zih­niyetle cevap verecek yerde, muhr^efetı kominform ajanı dedikleri bîr dernek kurucuları ile aynı safta ve aynı y.ıîda göstermekistediler.

Bay Menderes'in gazetecilere verdiği beyanatta muhalefet hakkında kullan­dığı, tahrikçilik, bozgunculuk kelimeleri, meselenin esasını cevaplanmakta âciz kalıp, yıldırıp sindirme politikasından medet uman bir insanın ruh haletini meydana koymuştur. İstanbul'da gaze­tecilerle görüşen Bay F. Köprülü ise bu yolda daha da ileri giderek «kararımız komünist basından, maada herkes tas-vibetti» ve «muhalefet kendisini Barış­sever Cemiyeti ile aynı safta gördüğü takdirde hatalarından rücu edeceğini ümit ediyorum» demiştir. Aklı başında her vatandaş Hükümetin iki esas uzvunun bu sözleriyle bir ted­hiş havası yaratmak istediklerini tabi-atiyle sezmektedir.

Kominform ajanlarının dünyanın her ye­rinde ateşli ve zeki bir faaliyet göster­dikleri malûmdur. Memleketimizde de nervasıtayi mubah ve meşru saydıkları boş durmadıkları, karşılarına çıkan fır­satlardan veya bizzat yarattıkları vesilelerden ustaca faydalandıkları da bir hakikattir. Onlar gayeye ulaşmak için hervasıtayı mubah ve meşru saydıkların­dan, icabedince komünistliğin tam. zıddı cereyanların da içinde hattâ başında bulundukları vâkidir. Türkiye'deki ça­lışmalarında gerilik ve dinî irtica baş­lıca faaliyet sahaları olarak görülmek­tedir.

Demokratik rejimi ve milletimizin ba­ğımsız varlığınıyoketmek hedefini güden bu türlü çalışmalar için serbest mü­nakaşa hayatı -maalesef- en müsait ze-. mindir. Hele Türkiye gibi, iyi teşkilât­lanmamış cemiyetlerde zararları daha da büyük olabilir. İşte nitekim, Kore'ye yardım meselesinde çıkan münakaşayı da, mühim bir fırsat sayarak sömürme­ye koyuldukları da aşikârdır. Barışse­verler Derneği ve yayınladığı beyanna­me, Başbakan ve Dışişleri Bakanının bildirdiklerine göre bu yoldaki çalışma­lardan biri imiş. Kominform. asıl faali­yetini başka yol ve sahalarda, el altın­dan her halde devam ettirecektir. Şunu da işaret edelim ki, memleketin milli­yetçi ve vatansever partilerini birbirine «sen komünistlerle cephe birliği, saf ben­zerliği ihalindesin! şeklinde ithamlarla saldırır görmek, kominformun pek hoş­landığı bir müşahededir. Ya muhalefet de, «kominformun ekmeğine yağ sürmek basiretsiz bir dış politika gütmekle, Türkiye'nin güvenliğini zayıf düşürmek­le» olur, derse... Bu suretle komünist teşkilâtına fazla iş bırakmadan, mem­leketin meşru partileri ve politikacıları, birbirlerini vatandaşlar önünde çamur-layıp çürüttükçe, komdnforrcm gayesine götürecek zemin hazırlanmış olur. Bu ımüılâ!h'azaıl;arı kaydetmekten maksa­dımız şudur : D. P. Hü'küım&tin'i komin­form ajanları ile mücadelesinde yüzde yüz desıteMıemek her vatanveser Tür­kün vazifesidir. Ve Hükümet Ibu yolda alacağı (kararlarda hepimizden teşvik; görecektir.

Fakat, bu meselede iktidarda! bulunan­lara çok ince bir vazife düşmektedir. Hükümeti tenkid edenleri, köifcülamelk, yıldırımdık politikasına, komünistleri !fca-kip işini paravana yapmamalıdır. Eğer bu yolda bir sindirme politikasına sapı-lırsa, Türkiye'de ısenbest ımünakaşaıdaaı eser kalmaz. Komünistlik takibatı ve­ya ifchaımı altında kalmak korkusu îie, Hükümetin hatalı ve memleket için aararlı .kararlarına kimse itiraz edemez. Oıtalıkta yalnız. Hükümet şaıkşaJk-çııları kalır. 'Kominformun faaliyetini önleyici ted­birler 'alırken, muhalefeti denlarra ay­nı safta göstermek gayreti fena toir taıktiık'tıiır. Sayın Barbakanın kendisini bu hevesten çabulk kurtarmasını dile­niz.Diğer taraftan Halk Partisi, Demokrat Partinin tesanüt çemberini böyle bir meselede kırmağa muvaffak olursa, parti .münasebetlerini müştereken millî hedefler 'balkıanından tanzim etmek im­kânı bütün bütün elden kaçacak ve ih­tiras siseri gözgözü görmez bir hale getirecektir.

14 Mayıs millî zaferinden sonra, her hangri bir tarafın millî menfaatlerin Öl-çüslyle harekette ısrar etmesi ve cömert v« necip bar lisan kullanması, bu müş­terek başarı sayesinde milletçe kazan­dığımız şeref ve itibarı genişletmeğe ve siyasi hayatta suMı ve işbirliği kur­mağa kâfi gelebilirdi. Ne çare M KM taraftan hiç birinde yüksek liderlik va­sıfları' belirmemiş, her ilki taraf muay­yen ve müsbet hedeflerle hareket ede­cek yerde idaıreıi maslahat yoluna sap­mış ve kendimi sellere kaptırmıştır. Demokrat Parti liderleri, kendi isafla­rından kopan ve [mazimin hesabını iste-yetn cereyanlara karşı geldiklerini ve bunları epeyce 'durduklarını iddia 'ede­bilirler.. Fakat muhalefe candan1 ihtiyaç duysalardı, muhaliflere huzur ve rahat -lılk vermenin demokrasimizi geliştirmek ve 14 Mayis'ta kurulan an'aneleri ebe­dî kılmak bakımından en başta gelen bir 'ihtiyaç olduğunu takdir .etselerdi, metin bir prensip cephesi (kurabiliri &r ve Demokrat Meclis Grpunun ekseriyeti ile beraber umumi efkârı da arkaların­da bulurlardı. Bunu yapacak yerde Ke­mal özçoban gibi çoik müfrit ibir vatan­daşı mazbatalar komisyonunun .basma getirmek komisyonlarda verilen ekse­riyet kararlarına zıd ve ımüfrit yallara düşmek, sırf adliyeye 'ait bir nnesele olan Ömer inönü meselesini velvelell bir şekilde Meclise getirmek suretiyle muhalefeti boyuna yaralamışlar ve ken­dilerine müsavi ve şerefli vatandaş de-

ğil, haddimi bilmesi lâzım gelen gü­nahkâr insan muamelesi etmişleridir. Doğrudan" doğruya temas aramak ve muhalefeti tenvir etmek vazifesi; 'ikti­darın mesuliyetlerini taşıyanlara afit olduğu halde 'liderler, 'eskıi, devrin ölçü­leriyle düşünmüşlcır ve Kore'ye 'asker gömdermelk gibi hayati bir meselede bile danışmağı ihmafl 'etmişlerdir. Bugün pek lüzumsuz yere kopan gergin ve buhranlı vaziyette bu ihımadleırin müMm bir payı vardır.

Buna mukabil Halk Partisi1, yüksek prensiplerin ölçüleriyle idare edilseydi, beş senelük .mücadelenin yarattığı ha­vanın İktidar değişikliği zaımanLnda ba- -zı galeyanlar [doğurmasını olağan sa­yar, temkinli bir lisan kullanarak bun­ları yatıştırır, Ulus'u zapt-u rapt altına alır, Yalçın'ın hariçten gönderdiği ya­zıları okumadan neşretmez, küçük ve hasis /bir iğneleme müeaıde'lesıiaıe giriş­meği kendi 'hesabına kârlı saymıyarak, ilk tesbit ettiği gifo'i, beklemeği ve hü­kümeti .zor bir intikal ve acemilik dev­ri esnasında desteklemeği tercih ©derdi.. Kore imeseilesıinde danışmadan verlle-n karâr karşısında (hükümetin hareket tarzına aiıt hatâyı umumi efkâra bildi­rir, bu haklı şikâyetin de her taraftan tasvip ıgörür, bunu candan desteklem-eik ve ımiıl'lî- ibirîiği ve saldırıcı karşısında ahenkli bir.cephe (kurmanın kıymetini, her nevi tâli düşüncelerden üstün tut­tuğunu belirterek, umumi efkârdan bol .kredi kazanırdı. Böyle bir yol tutan ve prensip sahibi fikir .adamının duyduğu her meselede cevap veren bir Halk Par­tisi, gelecek seçüıme kalmadan, Büyük Millet Meclisinde kıymetli (tarafdarlar toplamağabaşlardı.

Halk Partisi, bu mükemmel fırsatı ka­çırmış, kendisini küçük düşürmüş, Mil^ Met Partisiyle ve 'Meclisin toplanması için telgraf çeken sahte sulhseverlerle aynı hizaya sürükenmiştlr. Bu hakika­tin açıkça ifade edilm esin den dolayı kimseye gücenmeğe îıakki yoktur. Ha­ta',Halik Partisinden hem temfkimli (bir

muhalefet, hem de vatanidâvalarda öncülük bekleyenleri yeise düşürecek kadar büyüktür, öyle görünüyor M Halk Partisi, gözü kapalı ve inatçı gidisinden henüz uyanmamış,tecrübeden ders almamıştır.

Olan olmuştur. Şimdi dâva, ımüışlterelk millî hedefletil oltaya koyarak, kördü­ğümü iyi niyetle çözmek ve ihtiras ve dargınlık sebeplerdin! 'arıttıracak yerde dağıtmaktır. Bizim eskidenberi, 'bu 'dert içim tavsiye ettiğimiz '.dâva yüzyüze ge­lip konuşmaktır.. İki ayrı ikapıma ayrı­lan valtandaşlıaır, gururlarından ve inat­larından mUIlet için fedakârlık ederek, karşı kamşrya ıgetflrlerse, bir çıkar yol keşfederler. Çünkü rivayetler .muhtelif­tir, fakat hepimizin meramımız birdir.

Parti ve Hükümet başkanlık­ları...

Yazan :HüseyinCahitYalçın.

!2 Ağustos 1950 tarihli Ulus'tan:

Demolkrat Parti Hüküm et'i Başkanı Adnan Menderes'in Demokrat Parti Başk'amlığına seçilımiş olması siyasi mu­hitlerimizde ve neşriyat âleminde baizı mütalâaların ileri sürülmesne sebep olu­yor. Bir fiıkre göre, Hükümet Başkanı­nın .aynı zamanda Parti (Başkanı vazi­fesini yüklenmesi memleket hesabına iyi iletice verni'ez. Bunun bir kere, bir Hükümet Başkanından .mevcudiyeti el­zem olan. geniş görüsü bozup daralrtacağından ve Hükümet Başkanının ımem-iekelt DŞİertol sadece parti noktai naza­rından gormestoe yol açacağından kor­kuluyordu. Sonra, hem Miikümet, hem parti İşleminim ibir arada idare edilme­sindeki zorluk ve imkânsızlık güz&niihıde tutuluyor.

Bu endişelerim tamamen yersiz ve yan­lış .olduğu id'diıa eâiılemez. Fakat insan­ların tedbiri erinde ve icraatlarında dai­ma iyi ile fenanın hissesi karışık bulun­duğunu zihnİımLze ımuh'siklkak olarak sokmamız lîcabedıer. BıiEİerin yaptıkla-rımızıda nıutlalk ve taım iyi, mutlak ve tam fena aramak biızi cok aildatalbüliiır. Onun için, her şeyde «niısbî» İle 'ik'tiıfa etmek ve en az mahzurlu yalu tutmak zarureti vardır. Düşündüklerdimıizin ve yaptıklarımızın iyi tarafları fena ta­raflarına gallip ise bu bizleriçinbir muvaffakiyet demektir. Bütün igayret-lerimiz ve hiıameitleriımiz icraaıtıımızda mahzurlu noktaları mümkün olduğ'u kadar 'azaltaibilmeğe tevcih olunmalı­dır. Ha'llk Partilisi hükümette olduğu vateit lüşündüğümüz gübi, huıgün ımuhaılefet-te İken de düşüneemfei değiştirmeğe bir sebep görmeden diyebileceğiz iki parti ve hükümet 'başkanlıMarmın birleşmesi, nispetle, en iyi biır sistemidir. Yalnız na­zariyat sevikiyle ve taiımin yoluyla bu kamaıate vasıl olmuş değilim. Meşrutiyet devrinin tecrübesini de hesaba katıyo­rum. Ifittihat ve TeraJklki'nin başLanıgiçta gizli ve so-nradan aşikâr «merkezi umu­mi» si parti İle hükümetin taımamen ay-rılıması şeiklıi idi. Terazi, lıükümst (me­kanizması içinde resmî ımevkâi ve ıme-suıliyeti bulunmıyan merkezi umuımjle-rins ağır (basıyordu. Bundan dolayı hü­kümet efıkârı umuımiyeye bir kuıkla gibü teşhir ediliyor, gizli nüfuz ve tesirlerden şdıkâyet olunuyordu.

Bsu. şikâyötlerin ve hakikaten imkâr Ika-buil stmiyecek 'pir (takım ımahzurlaırm baskısı aitmda tedbirler düşünüldü. Ni­hayet, Vükelâ Heyetinin iştirak, ettiği geniş bir merkezi umuımi kuruldu ve kabineler merkezi umumi başkatipleri tarafından kurulmağa ibaşlsandi. Şimdi taım demokratik prensiplere göre idare sisteminde bu 'meseleyi ciddi surerfjte TıaJlletmeik hepiımiz için başta .gelen va­zifelerden hiTi olarak (karşımıza çık-m'alktadıır.

Demoferat Panti Başkanlığı .Hülkümet Başkanından ayrı biır zait uhdesinde Ibu-lunursa Partinin en nüfuzlu bu iki şah­siyetli arasında tam bir görüş birliğinin teslisine imkan 'bulunmıyacalkıtır. Parti Başkanının nüfuzu galip gelirse, Hükü­met Başkanının rolü şerefini, eiddiye-timâ ve tesirini kaybedecek ve Paırti Başkanının hükümet üzerhıdeki tesiri efkârı umumiye ve muhalefet tarafın­dan, 'daimi bâr protesto mevzuu olacak ele alınacaktır.

Hükümet Başkanı Parti ;Başlkıa'nmdan nüfuzlu -ve tesirli olduğu talkdirde, Parti İdare Heyeti ve azaları arasında Hükü­met Başkanına karşı İtirazlar canlana­cak, Başbakanın Partiyi hiçe saydığı, keyfi hraketlerdebulunduğukavgası

5 — Birleşmiş Milletlerin Kore'de kaza­nacağı bir zaferin dünya sulhunun ko-Devletleri arasında müstakbel b:r anlaş-runması bahsinde Büyük Doğu ve Batı mayı kolaylaştıracağına inanıyor musu­nuz?

Başbakan Adanan Menderes, telgrafla bu suallere aşağıdaki cevapları ver­miştir:

Sayın Kingaburg Smith,

Amerikan Enternasyonal News Service'-

in Avrupa Genel Müdürü

1 — Türkiye, Birleşmiş Milletler şartına bağlılığını her zaman ilân etmiştir. Hü­kümetimizin kanaatince, bir bütün teşkil eden barışın korunmasının en kuvvetli teminatı, mezkûr şartın sadakatle yerine getirilmesinde mündemiçtir. Bunun için­dir ki Birleşmiş Milletlere üye her dev­letin vecibelerini tereddütsüz icra mev­kiine koymasını zaruri sayarız. ?. — Nereden gelirse gelsin tecavüze uğ­ramış herhangi bîr memleketin yardım talebine icabet, bütün üye devletlerin va­zifesidir. Şart mucibince ilk defa vuku-bulan bu yardım talebi karşısında, üye­lerin büyük ekseriyetinin müsbet cevap vermiş olmalarının umumi barışı koru­mak ve yeni tecavüzleri önlemek bakım­larından ehemmiyetli ve ümit verici oletmemiz giibi ibirşey. Halbuki insaf ile dikkat edilecek olursa yeni Hariciye Bakanı Köprülü Fuat, Halk Partililerin dillerinden çok daha .mutedil konuşmuş­tur. Barış severler Kereye aslker şev­kine muhaliflerdir, Halk Partililerde de öyle bir temayül görünüyor. Bu bera­berlik aea!ba onların gözlerini açmaz mı? Yâni Halkçıların suratına doğru­dan doğruya komünistlik damgası vu­rulmuyor. Kaldı ki bazı Halk Partisi mensubu ricalin çeşitli, gizli usullerle yurtta komünist geçinen'leri himaye ve muhafaza ettikleri, ıbazı meşhur muha­kemelerin çeşitli safhalarında, ibretle .görülmüştü.

Demokrasi sisteminin iyiliklerinden biri de iktidardakilerin ara sıra sandalyeden yuvarlanarak muhalefete geçemeleri ve o zaman iktidar baskı, iftira ve tazyi­kinin tadını tatmalarıdır. Evvelce ko­münistlik lekesini C H. P., dilediğinin yüzüne sürerdi. Şimdi tecavüzden mü­dafaaya geçmeğe mahkûm olmuştur. Bu vaziyetin zevkini tatması, siyasî tekâ­mül bakımından, .aleyhte kaydedilecek bir hal değildir ama biz, eski görüşü­müzde sabit kalarak, hiç değişmez ka­naatimizi bir daha açıiklıyoruz. [Siyasî partiler ve fe'rtler, iç kavgalarında, dış memleketlerdeki akislerden yardım İs­temesinler. Faraza her hangi bir muha­lifin sözü, Mosltovanıjı veya Vaşingto-rnın tezine uygun düşüyor diye o muha­lifi o devlete işbirliği yapıyor sanma­sınlar ve böyle -bir muvakakt intibakı silinmez toir kabahat .gibi o adamın he­sabına kaydetmesinler.. Demokrattık mücadele ve boğuşmada şu veya bu partinin, bir mesele hakkındaki düşüncesi, o gün için yabancr Ibir dev­letin görüşüne uyabilir. Bundan ne çı­kar? Faraza Halk Partisinin çeyrek asır memlekette yaptığı suiistimal ve irtişalar teşhir edildikçe, gazetelere ak-settiikçe Moskova, bu yayınlardan fay­dalanıyor ve partinin ne kadar çürümüş olduğunu tekrarlıyordu. Bunları kayde­den bütün Tünk gazetecileri Moskova ağzile konuşuyor mu sayılacaktı? Bu'boş ve kuru isnatlardan vazgeçelim. Memleket evlâdı, dert ve ihtilâfları ara­larında konuşurlar, teşhir ederler. Ha­riçteki akislerden partizanlık .bakımın­dan faydalanmağa kalkışmıyalım...

Bütçedeki israf...

2 Ağustos 1950 tarihli

Halk Partili bakanların şahsi islerini büyük1 maharet ve dirayetle idare ettik­leri halde Devlet umurunu bir türlü yo­luna koyamamaları bir .muamma olarak kalacaktır.

Bunlardan bazıları bir kaç bin liraya aldıkları arsalarını köhne evlerini kışta zamanda bir Kaç ımisline satarken di­ğerleri apartmanlarını hemen de bazı vakıf hanların senelik gelirine muadil <bir para'ile icara vermek imkânını bul­muşlardır.

Büyük iMillet Meclisi eski Reis Vekil­lerinden ve eski Ticaret Bakanlarından sayın Raif Karadeniz'in Ticaret B.akan-lığı Petrol Ofisine kiraladığı apartmanı hakkında Zafer refikimizde çukan bir yazıya verdiği cevap üzerinde biraz durmak istiyoruz. tSaym Karadeniz otuz senelik çeşitli çalışma hayatında eline geçen paranın .bir kısmını daima saklıyarak epey evvel Ankara'da bir tüccardan aldığı arsaya bir sene evvel mevzuubahis apartmanı yaptırmağa muvaffak olduğunu anlatıyor. Eski Mec­lis iReis Vekilinin avukat olarak, mil­letvekili olarak, ibakan olarak kazandı­ğı paradan bir kısmını tasarruf 'etme­sini ancak takdirle karşılarız. Biz fa­kir bir milletiz, içimizde israfa sapan­ları, har vurup harman savuranları hiç bir zaman iyi ibir ıgözle göremeyiz. Ken­di işlerimizde böyle hareket etmemiz icap ettiği gibi Devlet işlerinde de aynı gayeyi gütmek, Devletle olan işlerimiz de de bu prensipten ayrılmamak zorun­dayız. Bu itibarla ısaym Karadeniz'in 20.000 lira senelik icarla kiraya verdiği apartmanın kirasını hangi esaslara gö­re tesbit ettiğini düşünmekteyiz. Apart­man sahibi olmadığımız için sorduk ve öğrendik ki arsa ve bina için konulan sermayeye yüzde âzami beş faiz yürü­tülmekte ve ibuna elli sene de amorti karşılığı olarak yüzde iki amorti ilâve edilmekte, nihayet yüzde bir de vergi ve 'masraf hissesi hesaplanarak kira bedeli tâyin olunmaktadır. Bu çok ge­niş ve ıbol gelir ancak yeni ve lüks bi­nalar içindir. Yâni çok zengin kimsele­rin saltanat sürmek,gösteriş yapmak,

caka satmak 'maksadiyle büyük cadde­lerde dağ- gibi apartmanlara verdikleri kiradır. Taibiî bu binaların kaloriferi, sıcak suyu, asansörleri, garajı, gömme gardropları, hattâ gömme elmas kasa­ları vardır. Mahalle aralarındaki, "ikinci sınıf caddelerdeki yeni apartmanlar eğer senede yüzde alttı hattâ beş geti­rirse sahipleri bahtiyardır.

Daha fazlası var. Peşin para ile yapılan mukavelelerde anal sahiplerinin bu he­saplar üzeninden fedakârlıklar yaptık­ları da malûmdur.

Vakıa Devlet tahvilleri daha fazla ge­tirirken ne 'diye bu kadarla iktifa edil­sin diyenler olabilir. Zenginin veya ser­mayedarın işine akü erdirmek zordur. Herkesin Devlet tahvili almadığını me­selâ Sayın Karadeniz'in tahvil yeri­ne aprtman yaptırdığını söylemek kâ­fidir. Hem unutulmamalıdır ki, Devlet tahvilleri daima aynı kıymette kala­caktır. Arsa, ev ve apartmanların de­ğerleri ise seneler geçtikçe, eski eşya gibi, durmadan artmakta, foazan efsa­nevi hadlere yükseltilmesine de 'İmkân­lar bulunmaktadır.

Senede yirmi bin lira getiren bir mülk, yukarda İşaret edilen esaslara ve aza­mî kira hadlerine göre asgarî 250.000 lira değerinde olmalıdır. îcar peşin alın­dığı için yirmi toin liranın senelik fai­zini de hesaba ikatmak icap ederse de •bunu nazarı dikkate almıyoruz. Vakıa kiranın yüzde sekiz yerine meselâ on altı esas tutulmak suretiyle hesaplan­dığı ileri sürülebilir ama bu ihtikâr de­ğilse bile hiç olmazsa bir insafsızlık olacağından eski Ticaret Bakanının Ti­caret Bakanlığı Toprak Ofisine apart­manını böyle ağır şartlarla kiraya ver­miş ol:masına_ihtimal veremiyoruz. Sa­yın Raif Karadeniz'in mühim bir kısmı da 'Devlet hizmetine geçen otuz senelik çalışma hayatında senede vasatî dokuz bin liraya yakın bir tasarruf temin et­mesi cidden şayanı takdirdir. Maa:mafih# eski Ticaret Bakanının iyi, temiz ve mevkiiyle mütenasip, ef endice ibir hayat sürdüğü malûm olduğu İçin temin ettiği tasarrufu Devl<et hizmetinden ziyade serbest meslekteki mesaisi esnasında elde etmiş olması daha ziyade ihtimal dahilindedir. Bir vekil,ne maaşalıyor

ki ondan tasarruf edebilsin? Fransa'nın meşhur Emniyet Müdürü Korsikalı Mösyö Ciappe Başıbakaniyle ihtilâfa düşerek vazifeden ayrılmağa mecbur kaldığı zaman istifa mektubunda: «Ben bu daireye zengin geldim. Fakir ayrılı­yorum» demişti. Bizim Devlet adamları­mız da bu haldedirler. Maaşları ikbal mevkiine zengin gelirlerse fakir dönme­lerini intaç edecek kadar azdır. Rah­metli Halid Nazmı Keşmir'in çocukla­rına ne bıraktığını söylemekacıdır.

Anlaşılıyor ki Saym Karadeniz de Halk Partisinin bazı erkânı gibi tasarufu se­ven becerikli bir zattır. Bu zevatın hep­sinde tasarrufa, -mülklerini -kıymetlen­dirmeğe bu kadar istidat olduktan son­ra ne diye maddeten çok verimsiz olan siyaset sahasında kalayorlaT? Ticaret hayatına atılsalar kısa bir zamanda milyonlar kazanmaları çak varittir. Ba­zılarının yaşları da 'müsait. Vakit kay­betmeden ise başlryabilirler.

Bu vesile ile bir türlü izah edemediğimiz bir nokta üzerinde duracağız. Tasarruf kabiliyetleri bu kadar kuvvetli olduğu hailde ne diye Devlet bütçelerinde de bu meziyetlerini gösteremediler ? Varlıkla­rını damla damla biriktirmeyi bildiler. Fakat Devlet malı da demiz değildi, zer­re zerre toplanıyordu. Her santiminde toir fakirin, (bir dulun, ibip yetimin his­sesi olan bütçeleri tanzim ederken ne diye israf batağına daldılar? Anlaşrl-mıyan muamma budur.

Deniz şurası...

Yazan : Abidin Daver.

5 Ağustos 1950 tapilîli Cumhuri-yet'len:

Ulaştırma Balkanı Sayın Tevfik ileri, İstanbul'da kendi Bakanlığına bağlı müesseseleri tetkilke gelmişti. Bu tet­kikleri on güne kadar sürecekti. Fakat Balkanlar ıKurulu toplantısında bulun­mak üzere, Ankara'ya gitti. Bakan, haftaı başında .tekrar İstanbul'a gelerek teıtttcıklıeırıine devam edecektir. Tevfik İleni, henüz tetkiklerini bitirmemiş ol­makla beraber, Cumihuriyet'ebeyanatta bulunmuş ve bilhassa denizcilik işle­rimiz üzerinde durmuştur. Denizciliğimiz, ulaştırma., lükltoısatt, millî döviz temini, ya<bancı mıetmil-elketlerde propaganda foaki'mlarındaaı p'efk mühiım bir ımevau olduğu için, yüks'ek bir mü­hendis olıan yeni Bakanın, kendi B-akıan-lığının muhtelif şubeleri liçi&de, İlkönce denizcilikle ımeşgul olmasını ve .bu mev-zula 'en ziyade ve eüıemımiyetle alâka­dar bulunan gazetemize beyanat ver­mesini büyülk ımıemnunlukla karşıladık. Türtk deniz eliği, inkişafa çok müsait ol­duğunu, biraz himaye, anlayışlı ve IbU-gıiıÜ idare görür görmez, çabucak ge-îişme yoluna girınesıiyle ispat etmiştir. Faikait gerek bu himayeye, gerekse an-Iayı'şh ve bilgili idareye maatessüf peöt az nail olmuştur. Bizim denlzciliğiımizm

iki ıkolu vardır: Biri devlet filosu.; diğe­ri de armatörler filosu. Cumhuriyet devrinim ilik zan-ianlarmda, ibii-az hıiana-ye gören lanmatörler filosu süratle bü­yüdüğü hailde, sonradan denizde de aşırı devletçilik iketnllıiaıi göstermiş; fena ida­re 'eıdûdıiğl için, ziyan eden Devlet Deaıiz-yollarını 'korumak: ımalksadiyle hususi teşebbüs' baJtalaioımiş; 21 gemi ile posta vapurculuğu yapan Vapurculuk Türk Anonim Şirketinin vapurları aılmarak tasfiye 'edüıdiği gibi, nihayet ilik Türk Anonim Şirketi ve Türk Denizcilik .Şir-iköti olan Şirketti Hayraıye dani bütün vapurlıarı, isıkeleıleri, 'binaları ve tamir ateiyes'iyle yok pahasına satm lalmarak Devlet I>enizyol1<arı .Idıaresine devredil-imişbi.r. !Buna mukabil Devlet Denizyol­ları İdaresi, İsmi ile ciısmimin bir çok değişikliklere uğramış ve sermayesi Devlelt Hazinesinden verilen bir kaç yüz milyon lira fiile taikviye .edilmiş otoıatsıma rağımen, isteruen ve b&kl'enen inkişafa ımıaı2ha-r olaımamıştır. Bunun selbetoiııi, bir deniz ticaret .müessesesi alan Devlet Denizyollarını, rhiır ıDevlet dairesi telâk­ki ederek onun ticaıri bünyesine uyımı-yan unevzuat dUe idaresi ısrar edilmesin­de ve îidareniiııı başına, ekseriya fcu işi başanaımıyacalk zihniyet ve ruhta Genel Müdürler getirilmesinde <a;raımak lâzım, dır. Genç bir Cumhuriyet Halik Partisi 'Bakanının dalhıi «şahane tenbel1» vasfını verdiği, her yeniliğe .muarız, 'nıeisuüijyet korkuslyîehaimlecilikten mahrum,dişi

oluruna bağlayarak gününü gün etmeik İsteyen Genel Müdürlerle Devlet deniz­ciliğinin inkişaf eıtmesıine imkân yoktu. Devlet Denizyolları İdaresi, İkendi ticari b-ünyesine uyrmyan mevzusita rağmen, çahşlkan ve ibaşaırıcı ellere geç^Mıen soncadır ki bir geOJiŞ'me yoluna gdrebıil-.

Armatörlerin filosu İse, seneler 'boyunca silerini 'ayaklarını ibağlayan imevzuatm kısmen kaldırılması ve toekleyip dur­dukları hiım'ayenin, sadece gemi alinaik içim döviz 'müsaades-i; verilmesi yolunda teceMi etmesi üzerine, son diki yıl içinde süratli bir tonaj aırtışı sağHayabilımiştir. Hiç ;b:ır 'hü^m'aye görmiyen aırmıa/törlenin, Devletten (Myüte hintaye ve anaılî yar-dum gören Devlet Denizyollarının tona­jını, iki yıl gibi kısa 'bir zamanda geç­in el eri, deniz ticaretimizin müstakbel inkişafı talkımından daıiıma gözönünde tutulması lâzımı gelen bir vakıadır Tevfik İleri., Fabrilka ve Havuzlarda ta­mir iş'leninin gecâkımesi, memlekette ye­ni gemi imşası, 'iç ve bilhassa dış aoen-talıklarm tanzimi, güvente 'yolcularının Çektikleri ıstaralbm ortadaia ikaüdırılması, Laman İşlet'mesl, aırm..atörler ım'eselesi gibi 'mevzulardan ve diğer meselelerden bahsettikten sonra şöyle diyor : Denizyolları dem'ek, çözülmesi ioap eden bir çoık dâvalar manzumesi de­mektir, îş küçümsenmiyecek kadar mü­him ve ağırdır turna, bu .ağır .meseleleri çözeceğimize dair olan inıancıımız ve az-mismdız de'o niıspette 'büyütktür.»

Deniıs <tioar.etaim.izin 'inkişafında, Sayın Baıkjan:n bahsetmediği, Devlet Denizyol-lan ve Limanları İdaresini iktisadi dev­let teşekkülü hailine .geçtirmek, Yiüksek Deniz- Ticaret Okulunun son zaımanlar-da, iki Bakanlık arasında yalpa vur­mak yüzünden, bozulan şirazesıini dü-z.olDme'k, Demiz îş Kanunu, deniz 'adam­larının sigortası, bunlairın gördüiklıeri ağır hizmetlerle mütenasip olmıyan maaşlarının 'arttırılması çahşajmıyacak kaile gelen hasta ve ihtiyar denizcilerin himayesi gibi sosyal mevzular da var­dır.

Bakan, ibeyanıatındaı, denizclliğıimizin 'in­kişafı hususundaki düşüne elerini, izah ederek Teknik Üniversite p-mfesorle-riiınden daha fasla istifade 'etmek lıüzu-

mumı ileri sürdükiten ve onlardan yar­dım vsdi aldığını söyledikten sonra şjöy-le 'diyar :

«— Teknik Üniversitenin salahiyetli profesörleriyle meımleikeıtıun denizcilikle iigıilıi ve muhtelif teşökküllere ıbağlı kıy.an-iefllerindan ımürekkep küçük foir Deniz Şûrası kurmayı düşünüyoruz. Bütün meseleleri bu .Şûrada ibirer birer müna­kaşa ettıiıkten sonra, verilecek istikame­ti ve projeyi esaslı .bir surette tatbik ımevlkiine koymayı vaızifeleırüımslz ıarasın-da saıyımaikteijyiE. En kısa zamanda bu Şûrayı teşkil edeceğim. Şûrada Arma-(törlerimıizin, serbest 'çalışan denlzoille-omiBûı, hulâsa demz dâvasını fbeniım-semiş kıyımetlerdn fifcirienindan âzami surette 'istifadeye çalışacağız.»

Bir Deniz Şûrası teşkili fikri çok yerin­dedir. Çünkü denizciliğ'iımiz pek başıboş fadır 'halde, orsa boca eüip durmaktadır. Deaıiz ticaretimiz, yilılardanberi bu işte bilgisi, tecrübesi ve üfffisıası olmiyan, ya­hut 'da pek az olan ellerde bulunmakta­dır. Baştkıa memleketlerde bir Deniz Ti­caret Bakanlığı Üe iidare edilecek kadar ımühim görülen bu işin, bizde bir Müs­teşarlığı bile olmadığı gibi, bir genel-'kurmay- heyeti de yoktur, işte kurulacaik Demz Şûrası, Türk deniz ifcicalreitd'mn geuelikurım'ayı oilacaktır. Sayın /Balkanı, bu fikrinden dolayı tebrik eder'ken De­niz Şûrasının önce idarî otliaırak kurul-masmı, sonradan Medliıs açılınca 'bıir 'kaııuna ıb&ğtanımasnu da temenni ede­riz. Aksi, ıbaikdimie, yami kanun olmazsa, Balkan ıdağişinoe Şûranın dıa ımuhalif ibir akıntıya kapılıp yerinde yöller esim esi iMıîimali yok değildir.

Balıkesirafetindenalınacak

10 Tamımuz yangınmıdan sonra Alksa. ray yangınım 'hatırlarız. Bu yangında da Aıksaıray'dan Lâiıgaya ikaıdar tstam-bull'un yüzlerce mahallesi yine kül ha­line geldi. O zamanki gazetelerin her yangından sonra kullandıkları klâsik tâbıir Tie binlerce ve binlerce evler, oma-gazalar, dükkânlar, hanilar, hatmaımlar Tamei Lehib» oldu, yani ateşe gıda teşlkiJl etti.

Bu iki ibüyük âfetten sonra Birinci Ci-h'an Haırbi bitm^&k üzere idî ki Sultan Keşad'm düşerelk V'aıhded'di'nin tahta çıktığı ilik günlerde büyük Fatih yan­gını vKtkıa 'geldi. Bu yanığın bir alkşaım Saırıgüzel'de başladı. Sarıgüzerdetn Sla-tiihe sıçra'dı. Faltih'ten (KadıÇ'eşmesini kavrıyaırak 'Küçükmustafapaşadıan Cibaliye kaıdar indi. Ertesü ,gün ıgazeteüıer yanan evler (miktarını on 'bini, zamaırın milyonlarca lirayı bulduğunu yazdılar. 'Bütün bu mahallelerde tnıparaitorlıulk devrinde yapılmış !bir çok ahşap Iko-nafclar, hattâ 'küçük fkiiçü'k saıraylıar ve bu /biinal'arın içinde bir çok kıynıetıM var-lııklıar va'rdı. Bütün bunlar kül oldu ve Fatih yangını çok muazzam, İstanbul'­un 'en güzel hıir sahasını tahrip eftti.

Bütün yangınların sebebi aynı olduğu için ve o devirde yıangmllara [karşı hâç bir zaman ciddi tedbir alınmadığüna gö­re yangınların biırbinlerini kovailaımall'a-rıtıda, itfaiyasi olmıyan lahşap bir şeh­rin yavaş yavaş ve ıparça parça yana-raık kül olmasından hiç bıiır g?ayri talbii-lıik, yoktu. Nıitekim ilik ciıddi tedbirler 'ahnmcja, İstanbul yangın âfetinden kurtuldu. Haydar Beyin Şehranıimiği zamanında ilk itfaiye teşkilâtı kuruldu. Bayıazit havuzu yapıldı. Şehrin bölül 'başlı ımerkezlerinde su hazîneleri tesis edildi ve ondan sonradır iki yanıgınflar yayılmani'a.ğa,çaibuk sönmeğe başladı.Evvel'ki gece Balıkesir'deçıkanve bu güzel şehrin, hemen bütünbalıkesir'in yaraması giba korkunç, ve acıklı ibir fa­cia haliımi alan yangın, gözlerimizi, bir çok dertler 'arasında ımemlleıket (toprak-Iıaınma musallat olan tedbiırsM'ikderdi üzerine ehemmiyetle düknıak 'lüıauımunu hükümete emretıme'ktedir. Yirminci'asır­da Balıkesir gibi on îbintercenüfuslu bir şehrim bir gece yarısı yaramağa feaş-lıyarak sabaha karşı kül haline gelmesini dızialıedeceTthiç ıbürmaızeretyoktur. Memleketin 'em mamur 'en zengin,en aydın ve uyıamflc merkezlerindenfaMiai. yakıp viraneye çeviren âfet foizeöğre-tdyor M şehirleri imar ederken mamu­releri muhafaza etmek tedbirleri bera­ber alınmazsa günün birinde her hangi bir kaza ateşi 'bütün (uınınaneserlerini bir ramda yo(k edebilir, istanbul misali ve İstanbul yanıgıınflıarı-nm Haydar ıBeyin Belediye Reisliği dev­rinde hangi ıtedîbMerle, nasılönlendiği gözönüne almanak ayaıı teşkilâtın'ma­hallîbelediyelerce değil,fafeaıthükü­metçe ımüşterak 'birprog-ramhjaılinde derhal tatbikmageçilinelkm^emleket içim hayatî şarttır. Her büyük şehir üflîc iş dlaıralk- nüfusu 3e mütenas'İpmodern bir itfaiye teşMÜâtmıa.motlıafkasahip kılınmalı ve bütün .bu tesislernihayet âzami .altı ay aarfuıda bütün ımemleköt-te tamaml'anımış olınüaJlıdir.

Ancakbu euretteidlrki m^emleketi ikasıp ikavuran yang'ın âfeine bir gem vurulmuşolafoi-ffiı Eğer alıücesıir yangını bize tou dersi öğretir ve 'bu neticeyi elde ettirirse «Her felâleıtten 'bir haryır çıkar!» diyen atala­rın sözleri bu sefer de 'bir gerçek haliaıe gelir.

Hakikatin sesi...

Yazan: Prof. A. Fuad Başgil

5 Ağustos 1950 tarihli Son Postad an:

Kore :harbi dolayısiyle, Birleşmiş Mil­letler emrine küçük bir yardım hissesi veren hükümet kanarı etrafındaki yer­iz tenkit velvelesi devam edip gidiyor. Devam etsin: Sinirler "boşansm, yutku­nulan hmçlarkusulup içler ferahlasın.

Yirmi yedi sene ağızları yumruk tıka­yan şefler ve çömezleri yamakları, hü­lâsa yıkılan oligarşi teşkilâtının bütün enkazı bile 'dile gelip konuşsun. Herkes söylesin:

Yağar eser, yolcu havasıdır. Darağag-ları gözesinde senelerce saltanat süren­ler; altmışlık ihtiyarlan sürgünlerde sü­ründürüp ocak söndürenler .bile konuş­sun. Ve bugün, [Birleşmiş Milletler .em­rinde sulhu ve Türkün «Ahde vefa» şe­refini koruyacak evlâtlar için içlerinin sizlanğım söylesin. Hattâ Ölüler dillenip [konuşsun: Earikad hatkikat, müsademe' efkârdan çıkar. Hür demokrasinin hoş taraflarından bini do, mahkûmların bile serbestçe konuşmasına müsaade 'etme­sidir.

Bu seebepledir ki, demokrasinin hürri­yet nimetinden en çok demokrasi düş­manları faydalanır. Ve hürriyet silâhın: iyilerden ziyade kötüler kullanır da yi­ne hürriyet nankörlüğü eder. Fakat de­mokraside hürriyet ifratının1 ilâcı, yine hürriyettir. Bırakınız herkes serbestçe konuşup içini döksün. Elverir ki mezar­dan gelen seslerin uğultusu ve boşanan sinirlerin çatırtısı hakikatin sesini boğ­masın.

Hakikat şudur, okuyucum: Türkiye 1945 te kurulan Birleşmiş Mil­letler camiasına ginmeğe can. attı. Hat­ta ibunun için geçen 14 Mayıstaki «So­ğuk ihtilal» ile devrilen şef hükümeti can çekişen Almanyayı arkadan vurmak suretiyle, müttefiklere karşı, kanaatim­ce lüzumsuz olduğu kadar Türkün yük­sek mertlik duygusunu inciten bir hulûs karlık ıbile 'gösterdi. Nihayet Tünkiyemiz . .tou camiaya girdi ve onun şerefli bir âzası oldu. Ve bu sayede, iki yüz elli yıllık: bir tarihin bize miras -bıraktığı şimal komşumuzun tehditleri karşısın­da nefes almağa başladı. İkinci dünya harbinde devekuşu rolü oynadığımız hal­de, dünya sulhu için lâzım bir devlet sı-fatiyle, beynelmilel yardımlardan da is­tifade etti.

Yalnız, herkes bilir ki, gül koM-amak istiyen, dikenine katlanır: Birleşmiş (Milletler arasına girmenin sadece guru­ru ve nimeti yok, ayni zamanda imza veripyüklendiğimizkülfetleri de var.

iBuna ise, iham dolsun, çoktan nail olmuş 'bulunuyorum. Bunun delili, memleketin birçok yeri erin den aldığım mektuplardan biri olarak aşağıya ay­nen notettiğim mektuptur:

«Hükümetimizin Koreye yardım için al­dığı son karar hakkında ım-atbuâtıımiiZ-da ve muhalefet çevrelerinde bir takım yazılar neşredilmeğe ibaşlaimıştır. ıBun-lar arasında bu karar «Anayasaya mu­haliftir» denilecek kadar ileri mütalâ­alar serde dilmektedir. Bugünkü iktidarın İş başına gelirken «bir hukuk devleti .olacağı, aldığı .ka­rarlarda Anayasaya muhalif hiç bir .kararın bulunmıyacağı» vaadedildiğine göre, ben .bilhassa Ibu noktanın aydın­latılmasını zaruri görmekteyim. Zatıâli-rtizin bu husustaki fikirlerini bernim ka­dar bütün efkârıumumiyenin sabırsız­lıkla beklediğini 'kuvvetle ümit ediyo­rum.

Bu karar hakkındaki düşüncelerinizi ef­kârı umumiyeye bir iki makale ıhaMnde açukılamamzı istirham, eder, bilvesile..» 28 Temmuz uçakla. İmza ve adresi açık­lamak için sahibinden izin almamış bu­lunuyorum. Yalnız, muarızlarım dikkat ederlerse, Zaferde çııkan yazımın saiki-nin ne olduğuna bu mektuptan intikal edebilirler.

Fetih yıldönümü...

7Ağîislos1950tarihliHürriyet­ten:

Rahmetli Fatih Sultan Mehmet, başını kaldırıp da 500 sene sonraki şu İstan­bul'a bir baksa ve kendi zaferini torun­larının nasıl tes'ide hazırlandıklarını bir görse acaba ne der ki?.. İstanbul'un 500 üncü fetih yılını bundan 20 sene evvel konuşmağa başladık. O gün bugün konuşmalarımız devam edi­yor. Fakat ne gariptir ki, bu konuşma faslı, bir türlü sona ermedi. Ve hâ!â pro­je kurmakla vakit geçiriyoruz. Şunun şurasıda üç sene kaldı. Bu üç sene zar­fında neler yapılıp yapılamıyacağını siz de bizim gbii teslim edersiniz. Unutmıyalım ki bu, ilk bakışta İstan­bul'un bir bayramı gibi görünür. Fakat

tarihte bir çağ başlangıcı olan bu fetih hâdisesi, aynı zamanda dünya ölçüsünde bir hâdisedir. Böyle büyük bir dönüm yılı arifesinde dünya bizi iş başında ha­zırlıklarla meşgul görmek isterdi. Hal­buki biz komisyonlar kurduk, heyetler sektik ve işi her zamanki gibi lâklâki-yata döktük. Fatih'in heykelini yapıp hazırlamak şöyle dursun, daha nereye dikeceğimizi bile kararlaştıramadık. Lâklâkiyatı bir kenara bırakmamızı ve vaktjn çok dar olması hasebiyle bu işi komisyonlara değil, üç, beş ehliyetli ele terketmeyi teklif ediyoruz.

Bu dönüm yılı meselesi, bir şehir mese­lesi olamıyacağma göre, komisyonlardan vazgeçip işin Devlet eliyle halledilmesini Demokrat Fîükümetten rica ediyoruz. Bu mutlu günün önüne yüz akiyle çık­mak için başka kestirme çare göremiyo­ruz. Yoksa kutlama komisyoniyîe yok bilmem ne heyetiyle bu dâvanın güdüle-miyeceğini artık kabul etmeli ve ona göre işe sarılmalıyız.

9 Ağustos 1950 tarihli Milliyetten:

Başbakan Menderes'in dış politikamız hakkındaki sorularımıza verdiği cevap­lar içte ve dışta büyük bir alâka uyan­dırdı. Her cümlesi dikkatle tartılarak söylenen yekûnu sıkı bir mantık örgüsü vücuda getiren bu demecin meydana koyduğu lıakikat şu olmuştur: Türki­ye'nin dış politikası ve bu politikanın tek hedefi olmak lâzım gelen dış emni­yeti bugünküne nazaran daha sağlam bir ahdî mesnede istinat ettirilmek lâ^ım gelir.

Başbaikan, demecinde, Demokrat Parti­nin iktidarı devraldığı tarihte emniyeti­mizin Birleşmiş Milletlere bağlılığımız­dan, 1939 İngiliz - Fransız İttifakından bir de Amerika ile olan dostluğumuzla bu dostluğun delilleri olan yardımlardan başka her hangi bir hukuki mesnede da­yanmadığını açık söylemiştir. Türk top­raklarının emniyeti bütün ahdî mesnet­lerden evvel her hangi bir savunma va­ziyet ve zarureti karşısında Türk mille-

tinin topyekûn akmağa hazır kendi öz-kanının teminatı altında olmakla bera­ber dünyanın bugünkü şartları içinde müşterek emniyetin temeli haline gelen müşterek savunmanın yine de değerlen­dirilmesi gerekmektedir. Müşterek sa­vunmanın merkezi ise Birleşmiş Millet­ler Kurulu Güvenlik Konseyidir. Bina­enaleyh Birleşmiş Milletler Kurulunun tasarladığı müdafaa tedbirleri arasında Atlantik Paktı nevinden ahitler, dünya­yı-saracak olan müdafaa zincirinin hal­kaları olarak birinci plânda mütalâa e-dilmek, ön safa alınmak lâzım gelir. Bu­günkü dünyada bir milletin ne kadar kahraman, ne derece cesur olursa olsun nüfus kesafetlerine ve silâh üstünlükle­rine karşı şeref ve haysiyetini muhafaza edebilmesi ve şeref ve haysiyetiyle yaşı-yarak namert elinde ölmemesi için me­deniyet topluluğu içinde yalnız medeni yet topluluğundan ayrı kalmaması hayat şartlarının başında gelir.

* **

Başbakan soğuk halk ayaklanmasının, bir nevi ihtilâlin iktidara getirdiği genç, ne istediğini bilen kararlı bir Devlet ada­mına yakışacak sekide dürüst konuş­muştur.

Türkiye'nin Atlantik Paktına alınması için evvelce yapılan müracaatlar redde­dilmiş olmasıydı; Atlantik Paktına-gir­memiş olmamız mahzurlu olm'.yabilirdi. Fakat mademki bir kere müracaat olun­muş ve müracaat kabul edilmemiştir, o halde, yalnız bu vaziyet bile herhangi bir mütecavize istemiyerek cesaret verebi­lir. Binaenaleyh böyle bir netice arzulan­madığına göre vaziyet ıslah edilmek lâ­zım gelir.

Görülüyor ki Türkiye'nin durumu açık, istediği ise haklı olduğu nispette sarih­tir. Türkiye'nin emniyeti ancak Atlantik Paktı veya her hangi bir kollektif emni­yet sistemi içine alındığı gün sağlana­bilir.

Fakat Demokrat Partinin iktidara gelen ilk Hükümeti hedefine varacak, memle­ketin emniyetini nihayet sağliyabilmek imkânını bulacak mıdır ? Gerek Atlantik Paktı için, yapılan mü­racaatın yarattığı akisler, gerek Başba­kanın son demecinin memleket içinde ve

dışında uyandırdığı tesirler Türkiye'nin herhangi bir kollektif emniyet sistemi içine alımasınm kati zaruret olduğu hak­kında ileri sürülen fikrin umumi bir tas­viple 'karşılandığını göstermektedir. Bu umumi tasvip havasının bilhassa Başba­kanın Amerikalılarda gördüğünü mem­nunlukla belirttiği anlayış zihniyeti, Tür­kiye'nin haklı isteğinin yerine getirece­ğini ümit ettirecek delillerdir. Bir taraftan Atlantik Paktı sistemini Türkiye gibi bir kuvvetten diğer taraf­tan Türkiye gibi sözü ve silâhmm eri bir devleti Atlantik müdafaa çemberi içine girmek gibi emniyetli bir vaziyetten mahrum etmek, Amerika'nın değil, an­cak Amerika'nın ve Türkiye'nin düş­manlarının politikası olabilir. Onun içindir ki Menderes Hükümetinin açık konuşması, Atlantik Paktına alın­mamızdan doğan vaziyeti bütün çıplak­lığı ve vahameti ile müzakere masasının üzerine koyması memleket için yalnız hayırlı olmuştur.

15 Ağustos 1950 tarihli Anadolu'­dan:

Çok sevgili dostumuz Bulgaristan'ın bize verdiği son nota, üzerinde İsrarla dur-maklığımız gereken dikkate şayan bir hadisedir. Eğer şimdiye kadar bu dev­letle olan. geçmiş münasebetlerimizde hakikaten komşuluk samimiyet ve âda­bına yakışır haller görmüş olsaydık, 250 bin Türkü ana vatanlarına '(Türkiye'ye) göndermek istemesi karşısında, bunu kendi iç durumunun bir icabı olarak te­lâkki edebilir, şüphelenmezdik..-Fakat yıllar ve yıllar var İki, sol omuzu-muzun üzerinde bağdaş kuran memle­kette, Moskova damgasını taşıyan, kötü ruhlu, fena maksatlı, küçük ve çirkin hareketlerden başka hiç bir şey görme­dik.

Sanki Sofya siyasi âlem haritasından silinmiş ve orada küçük bir Moskova kurulmuştur

Sanki Bulgar devleti yoktur, onun ye­rinde sadece komünist külahı giymiş es­ki bir çar oturuyor.

Buna mukabil netice şudur ki D. P ile C. H. P. si arasında kazanılan oy farkı pek azdır..

Bu arada, dikkati çeken bir nokta da; mebus seçiminde C. H. P, nin kazandığı mahdut yerlerin muhtarlıklarını D P. nin kazanmış; D. P. nin mutlak surette çoğunlukta bulunduğu bazı mahallerin muhtarlıklarını ise C. H. P. li adayların elde etmeye muvaffak olmaları hadise­sidir.

Alınan bu gibi neticelerin garabeti ve umumi olarak seçimlerin zaaf ifade eden manzarası üzerinde durmak; yalnız bir iktidar partisi olarak değil; aynı zaman­da o iktidara beşer havsalasının kolay­lıkla kavrayamıyacağı binbir zorluğu yenerek gelebilmiş olan D. P. için ziya­desiyle ehemmiyetli bir vazifedir.

Bir defa mebus seçimlerine nispetle muh­tar intihabatmm iştirak nispeti son de­rece cılızdır

iştirak nispeti bu derece cılız olan b.u seçimde, sandık başlarına gitmekte im­sak göstermiş olan vantandaşlarm bü­yük kısmım D. P. liler teşkil etmiştir.. Neden ?

Umumiyetle köylerin vaziyeti hakkında sarih bir fikir beyan edecek durumda değiliz. Fakat şehirlerde mevsimin mü­saadesiz olması; birçok insanın reyini kullanabilmekten uzak bir sayfiye ma­hallinde bulunması, iştirak nispetindeki cılızlığı mazur gösterebilecek âmiller olarak işaret olunmaktadır. Fakat eski iktidardan binbir idarî şikâ­yeti olan bir vatandaş kitlesinin; seçmen olarak vazifesini yapmaması için, ne ha­vanın sıcaklığı, ne de yazlık meskeninin geçici olarak, esas kayıtlı bulunduğu ika­metgâh mahallinden bir miktar uzak bu­lunması, bir mazeret olarak, gösterile­mez. 1946 ve 1950 mebus intihabında son şuurlu ve seçim kampanyasını başarma­ya muvaffakolanvatandaşlarımızın;

aynı şuurlu hareketi göstermek isteme­meleri için, harhalde, dayandıkları bir mucip sebep olmak icap eder? Bu sebep nedir ?

Acaba, bazı mıntakalarda aday olarak gösterilen ihtiyar heyetleri azasının, u-mumi isteğe uygun düşmemiş olmaları mıdır ?

Yoksa üç aylık D. P. tecrübesinin hoşa gider olmaktan uzak bulunması mıdır ? Sebep her ne olursa olsun ve bizce ikinci ihtimalden çok daha ziyade birincisinin ak(a yakın görülmesne rağmen D, P. nin bu mesele üzerinde ciddiyetle durması ve mebus seçimi gibi; muhtar seçimleri­nin de ezici bir çoğunlukla D. P. tara­fından kazanılmamış olmasının hikmet ve illetinin araştırılması icap eder. Çün­kü yetmiş küsur hanelik bir mahallenin altmış hanesi demokrat, on hanesi C H. P. li iken, bu mahallenin muhtar seçimi­ni C. H. P. sinin kazanmış olmasını; yal­nız parti teşkilâtının iyi çalışmamış ol-masiyle değil, aynı zamanda D. P. li va­tandaşların da, muhtar seçimine kıymet vermemiş oimalariyle izah etmek müm­kündür ki, bu tarzı hareketin ne derece hatalı bir şey olduğu su götürmez.

D. P. yalnız sözde değil; aynı zamanda hareket ve düşüncede de bir inkılâp ve bir hürriyetçi partidir. Bu parti progra­mını tahakkuk ettirebilmesine yetecek kadar iş başında kalmalıdır ki, hakkında nıüsbet veya menfi bir hüküm verilebil-sin. Bir programın maddeleştiriîebilmesi ise, rasyonel çalışmaya bağlı bir iştir. Halbuki son muhtar seçimleri; göz be­beğimiz kadar sevdiğimiz D. P. teşkilâ­tından bir kısmının maalesef iyi değil âdeta hiç çalışmamış olduğunu; birçok Demokrat vatandaşın da, seçimlere kar­şı adetâ bigâne kaldıklarını göstermiştir. Bu, iyi bir tutum değildir. Bu müessif müşahedemi büyük bir teessürle kayde­dip parti kademelerinin ehemmiyetli su­rette dikkati önüne koyuyorum. Sanıyo­rum ki, bizim D. P. de de, C. H. P. sinin bir zamanlar içine düştüğü gibi, garip bir ruh tegayyürü hâkim olmıya başladı. Heskeste bir mebus olma hevesi var.

Fakat bu kabil mi ? Ve on sekiz milyon insanın hepsini birden Millet Meclisine sokabilmenin maddî imkânı var mıdır? 13 Ağustosta, alman derin, 3 Eylül Be­lediye seçimlerinde de aynı hataları isle­memesi için halk tarafından Demokrat Partiye zamanında verilmiş olduğunu söylemekle teselli bulalım.

Alâmet...

Yasan: Sedat Himavi

16 Ağustos 1950 tarihli Hürriyetten:

Son muhtar seçimleri İstanbul'da C. H. Partisi namzetlerinin muvaffakıyetiyle neticelendi. Bu partinin mensupları bu muvaffakiyeti kendi lehlerine hayırlı bir alâmet olarak görüyorlar.. Demokrat Partililer ise bunun bir şey ifade edemi-yeceğini,. muhtarlığın mahallelere men­sup şahsiyetlerin kendi zaferleri olduğu­nu belirtiyorlar.

Bize kalırsa her iki tarafın da görüşü doğrudur ve aynı zamanda yanlıştır. Son seçimlerde Demokrat Partinin büyük zaferini temin eden Türk efkârı umumi-yesi şüpheyok ki birdenbire değişmiş de­ğildir. Vakıa Demokratlar mevkii iktida­ra geldikten sonra ufak, büyük bir çok psikoloji hataları yapmışlardır. Bu yüz­den muayyen kütleleri ve şahsiyetleri inkisarı hayale uğratmışlardır. Fakat bunlar üç ay evvel kendilerini iktidar sandalyesine oturtan kimselerin kanaat­lerini ve temayüllerini değiştirmeğe kâ­fi addedilemez. Şimdilik Türk efkârı u-mumyesi, Demokratlarla beraberdir. Bu­gün bariz olan bu beraberlik, dört sene sonraki seçimlerde aynı harareti muha­faza eder mi, etmez mi, bunu zaman gösterecektir..

Biz şimdilik bazılarının «alâmet» olarak telâkki ettikleri bu hâdiseye sadece be­lirsiz bir nokta gibi. kabul etmek istiyo­ruz. Bu -noktanın daha belirli bir haîe gelmesi için, önümüzdeki Belediye se­çimlerini beklemek lâzımdır. İktidar şöhrete benzer. Onu kazanmak ne kadar kolaysa muhafaza etmek de o kadar güç ve çetindir.

Devri sabık yaratmamak...

18 Ağustos 1950 tarihli Yeni Sa-bah tan:

ilk Demokrat kabine, büyük bir hüsnü­niyet ve müsamaha ile, memlekette dev­ri sabık zhiniyeti yaratmıyacağız demiş idi. Hakikaten yeni idarenin bir intikam ve kin hissi ile hareket etmemesi çok isabetli idi. Aman bu suçlu ve günah­lıların hiç bir ceza görmemesi ve bütün geçmiş üzerinden sünger geçirilmesi mâ­nasına gelmezdi ve gelemezdi. Nitekim Büyük Millet Meclisince kabul edilen af kanununda bile irtikâp, irtişa ve suiisti­maller istisna edilmiş ve bu bakımdan Hükümetin elleri serbest bırakılmış idi. Dün de işaret ettiğimiz gibi, eli kirlilerle savaş, memleketin umduğu, dilediği hız ve tempoyu almış değildir ve bu hal şüp­hesiz umumi bir huzursuzluk yaratmak­tadır.

Fakat bundan daha mühim ve hayatî bir hâdise, şimdiki muhalefet partisinin bu takip olunmama keyfiyetinden cüret ve cesaret alarak gemi azıya almasıdır. Dün Dün izmir'den Ankara'ya kahraman or­dumuzu nakleden vagonlara acaip ve bir demokrasi idaresinde şeflik ve irtica te­mayülleri gösteren yazılar yazdınldığı gibi bugün daha feciî yapılmış ve Erzu­rum'da Hava Kurumuna ait bir uçak fi­losu ı(Mil!î Şeften) bahseden beyanname­ler dağıtmıştır. Adnan Menderes Hükü­meti, takip ettiği aldırmamazlık ve hoş görme siyasetinin tatsız meyvalarım toplamağa başlamıştır. Hava Kurumu­nun ve diğer teşkillerin başında Sö'k-mensüer ve ona benzer müfrit partici e-lemanlar kaldıkça, yeni iktidarın daha bin bir türlü zorluklarla karşılaşacağı şüphesizdir. Hükümet; sadece, maziyi kürü kuruya kötülemekle iktifa edemez. Çünkü iktidar makamı icra mevküdir. Muhalefette bulunduğu sırada sade söz ile yaptığı şeyleri şimdi fiiliyata intikal ettirmeğe mecburdur. Devlet teşkilâtı, polis kadroları, emniyet elemanları hep eski devrin tanınmış şahıslarının elinde kalmakta devam ederse, günün birinde, en nahoş sürprizlerle karşılaşmak kabil­dir, izmir ve Erzurum vakaları" birer u-yandırma vesilesidir. Tarih, iktidara geldikten sonra geniş bir rehavete kapılan­ların nasıl vahim hattâ elîm akıbetlerle karşılaştıklarını gösterir. Çok uzak va­kıalara, Alemdar Mustafa Paşalara ka­dar çıkmadan büyük kabine denilen, he­yetin İttihatçılar tarafmdan nasıl alaşa­ğı edildiği, çok yaşlı olmıyanlarm bile hatırmdadır. Büyük Millet Meclisi bugün Türkiye mukadderatına tam ve mutlak şekilde hâkimdir. Binaenaleyh büyük kabine zamanının vakıaları tekerrür edemez ama vukuat behemehal geçmiş-tekinîn tıpa tıp aynı olarak gelişmez ki.. Her zaman ve her telâkkiye göre hâdi­selerin akışı vardir_

Hükümetlerin en az mezun oldukları şey zayıf ve tereddütlü olmaktır. Her hükü­met her türlü hatâyı yapabilir. Fakat bir tasavvuru asla irtikâp edemez ve etmemelidir. O da gevşeklik..

Kabine reisi genç ve dinamik bir zattır. Bazı haricî meselelerde, süratle ve azim­le karar vermesini bilmiştir. Ama iç po­litikada bir rehavet manzarasının bir türlü giderilmediği, şimdi fiilî ve maddî delilleriyle görülmeğe başladı. Bu sütun-lardaki neşriyatımız hep bu imkânları Önlemeğe matuf idi. Ama lâzım geldiği kadar dikkat nazarı çekemedi. Fakat Türkçe bir söz vardır: Geç olsun da güç olmasın.

rin durumu...

Yazan: O. K.

] 8 Ağustos 1950 tarihli Son Pos­ta'dan:

3 'Eylülde Türkiye'de ilk defa ciddî bir belediye seçimi yapılacak ve serbest bir hava içinde gizli rey yolile belediye meclisleri teşekküledecektir.

Siyasi partiler îçin ikinci ibüyük bir ya­rış demök olan bu mühim seçimlerde partilerin karşılıklı durumlarına şöyle bir .göz atmağı faydalı gördük, işe, ev­velâ Halk Partisinden başlayalım... Doğuş ve tekâmül şartları normal par­tilere îıig ibenzemlyen Cumhuriyet: Halk Partisi elde edilen iktidarın idamesi lü­zumuna binaen ımeydana getirilmiş bir

teşekkül olup, şimdiye kadar tam bir parazit gibi vilâyet ve belediye bütçe­lerine musallat olmuş, hattâ devlet ha­zinesinden bile diledeği kadar para çe­kerek kendini bir mirasyedi rovardar-lâğma kaptırmıştı.

Mensuplarından maddî yardım topla­maktan ziyade taunlara mütemediyen nimetler tevzi eden, belediye, vilâyet ve hükümet [bütçelerinden kopardığı pay­larla dahi iktifa etmiyereık bu makam­larla iş yapan -iş sahiplerini dahi hara­ca (kesmiş bulunan bu acayip teşekkü­lün ikinci defa gireceği bu ciddi imti­handa şehirliden nasıl bir numara ala­cağı cidden merak, olunacak; bir keyfi­yettir.

'Malûm olduğu üzere 14 Mayıs seçimle­rinde Halk (Partisi topladığı reylerin ekserisini şehirlil erden almış. Fakat köylü vatandaşların Demokrat Partiyi tutmaları yüzünden bilindiği üzere ağır bir mağlûbiyete uğramıştı.

Belediye seçimlerinde köylü vatandaş rey kul I anmıyae ağımdan Halk Partisi kendisini (bir derece kuvvetli hissetmek-te ve 1954 seçimlerine kadar tutanabil-nıek için -bütün ümidlerini belediye se­çimlerine bağlamışbulunmaktadır.

Vaziyet böyle olmakla beraber, durumu Halk Partisinin lehinde görenlerden de­ğiliz. Milletçe tam 'bir alâksiztık içinde geçen mahalle muhtarları seçiminde, Halk Partisinin temin ettiği sandayallar her hangi toir siyasi güvenin mah­sulü olmaktan uzaktır. Şehir içinde muhtarlık mefhumunun vatandaş naza­rında ehemmiyetini kaybetmiş ibulunmasmm tabiî bir neticesi alan bvt- alâ­ka azlığı iştirak nispeti %,7 ye kadar indirmiş ve yüzde doksan üç nispetinde bir kitlenin katılmadığı ibu seçimlerde mahdud şehirlere münhasır ikalmak üzere iHalk Partisi bazı muvaffakiyet­ler >elde edebilmiştir. Yoksa bu partiye karşı herhangi bir sevgi ve sempati iz­har edilmiş değildir.

Unutmamak lâzımdır ki, Halk- Partisi iktndarı Türk vatanında hakikî mâna-sile bir ademi merkeziyet müessesesi olan belediyeciliğin inkişafına daima mat olmuş ve müdahalelerini caddelerin sulanmasından, kaldırımların asfalt dö­şenmesine vanncıya kadar bütün âmme hizmetlerine teşmil ederek bunları cE.kab.iri» memnun etmek esibabma in­hisar ettirmişti.

Şeıhirerde ciddî bir murakabe teşkilâtı kurulmamıştı. Esnafın temizliği, yiye­ceklerin kalitesi, fiyatların seviyesi kon­trol edilmemiş ve en baş şehirlerimiz de dâhil olmak üzere memlekette elektrik ve su işleri 'bir türlü düzenlenmemişti. Bütün bu hakikatleri gözönünde tuttuk­tan sonra Halk Partisinin belediye se­çimlerinde nasıl bir netice alabileceğini tahmin "etmek 'güç olmasagerektir.

Demokrat Partiye gelince; Türk Mille­tinin istikbal hakkındaki taze ümidle-rinl üstünde toplamış bulunan bu genç ve dinç teşekkül için şimdilik en büyük tehlike 14 Mayıs zaferinin tabiî olan sevincinden kurtulamamış bulunmak­tan ibarettir.

Muhtar seçimlerinde Demokrat Parti teşkilâtım, ıbazı şehirlerde ve bilihassa istanbul'da, halâ 14 Mayısın sarhoşlu-ğn içinde çok alâkasız bulduk. Bu hal belediye seçimlerinde devam etmez ve böyle bir hataya düşmek ihtimali ber­taraf olunursa zaferin kendilerinde kal-ımaısı mukadderdir.. Zira Halk Partisi^ nin belediye hizmetleri dolayısiyle va­tandaşlarda hasıl ettiği menfi kanaat, günlerin, ayların değil, senelerin bile kolayca silemiyeceği :kadar derin ve kuvvetlidir.

Bu derece avantajlı 'bir durumda Ibukı-nan Demokrat Partinin belediye seçim­lerini büyük bir ekseriyetle kazanma­sından daha tabiî bir netice olamaz. Son olarak Millet Partisini ele alaca-' ğız... Halk Partisi iktidarına karşı sert ve aşırı bir mücadele temposu takip ederken, km ve intikam vadisine sürük­lenmiş olan bu talihsiz teşekkül, son günlerde haımdolsun şuur âlemine yak­laşmak istidadı göstermektedk1. M-eşru vasıta ve ölçülere iltifat 'göstermek su­retiyle siyasi terbiye hudutlarından ar­tık dışarı çıkmamak kararında o?dugu görülen Millet Partisi, (henüz belediye seçimleri için ciddî toir mevcudiyet ol­anaktan uzaktır.

Kanaatimizce, (belediye seçimlerinde çe­kişme eski ve yeni iktidar partileri ara­sında cereyan edecek ve Demokrat Par­ti belediyelerideele almaJksuretiyle

İktidarını ,büsbtün .kuvvetlendirmiş ola­caktır. Bugün, bunun böyle olmasına şiddetle ihtiyaç vardır.

Sarih ve karariı bir chş poli­tika...

Yasan: Mümtas Faik Fenik

21 Ağustos 1950 tarihli Zafer'den;

Dışişleri Bakanımız Fuat Köprülü'nün, dün intişar eden «Dünya sulhu ve Türki­ye'nin dış politikası» başlıklı makalesini okuyan herkes, dış politikamızın ne ka­dar realist esaslara dayandığını bir defa daha açıkça görmüştür.

Fuat Köprülü, evvelâ harb sonrası dün­yasının umumi siyasi manzarasını, bü­yük bir vukufla gözümüzün önüne ser­miş, kızılların kara emellerini kesin ola­rak anlatmış ve bizim bu ahval .ve şatr-lar içinde dürüst olarak takip edeceği­miz yolun ne olduğunu göstermiştir.

Açık olarak söyliyeîim ki, dış politika meselelerinde bu kadar_ sarih olmak, bu vuzuhla konuşmak, ve bu derece ilerisini görüp isabetli bir- teşhis koymak her si­yaset adamının kârı değildir.

Şimdiye kadar gelip geçen hükümetlerin bu mevzuda, nasıl daima muhteriz bir lisan kullandıklarını, bugün söyledikleri­ni yarın bizzat kendilerinin tekzip ettik­lerini; ve memleketin yüksek menfaatle­rini, yakından ilgilendiren büyük mese­leleri bile, ne derece bir vurdum duy­mazlıkla umursamadıklarını yakından gördük. Koskoca bir Atlantik Paktı hâ­disesinde Dışişleri Bakanı başka söylü­yor, ondan sonra kendi sözlerini bizzat kendi cerh ediyor, ve Başbakan Şemset­tin Günaltay da öbür taraftan bu paktın bizim için amelî hiç bir faydası olmadı­ğını ifade etmekten çekinmiyordu. Bu­nun sebebi ne idi? Çünkü kararsızdılar, ne yapacaklarını bilmiyorlar, nasıl bîr hareket hattı takip edeceklerini kestire-miyorlardı. îşleri güçleri sadece günleri­ni gün edip vakit geçirmekten ibaretti. Bu yüzden dış politikamız, dünya politi­ka hâdiseleri içinde pasif bir vaziyette kaldı; kimisine hay hayla, kimisine vay vayla vakit geçirildi.

Geçenlerde Avrupa Konseyinde, Ameri­ka ve Kanada'nm da iştirakiyle bîr Av-ruya ordusu kurulmasını teklif eden Mr. Churchill de, muazzam orduları ile bir hamlede Avrupayı istilâ edecek olan Sovyet Rusya ve peklerinin karşısında, Avrupa devletleri askerî kuvvetlerinin büyük zaafını belirtmişti. Daha evvel, İngiliz Savunma Bakam Mr. Chinwell de, Sovyet Rusya'nın üçte biri motorlu olmak üzere, 175 tümeni olduğunu, ayrı­ca 25.000 tanktan mürekkep zırhlı tü­menleri bulunduğunu, Sovyet Rusya'nın silâh altında 2.800.000 askeri olduğunu, seferberlik ilân edince bu kuvveti iki misline çıkaracağını, Sovyet hava kuv­vetlerinde 19 bin savaş uçaği bulunduğu­nu söylemişti. Batı memleketleri bası­nında yayınlanan başka bir haberde de Çin Komünist ordusunun 2.352.000 kişi olduğu, Çin de dâhil olmak üzere komü­nist kuvvetlerin altı milyondan fazla as­keri hemen cephelere sürebilecekleri, bu­na karş"ı Atlantik Paktı Devletlerinin Avrupa'da iki milyon 80 bin kişilik bir kuvvet seferber edebilecekleri bildiril­mişti. Doğu Almanya'daki büyük Sovyet kuvvetlerine karşı, Batı Almanya'da bu­lunan Müttefik işgal ordularının yalnız 12 tümenden ibaret olduğu da düşünü­lürse bu zaafın, nasıl korkunç bir tehlike teşkil ettiğini anlamak güç değildir.

Kızıl emperyalizmi harekete geçmekten korkutan tek silâhın atom bambası oldu­ğu söyleniyor. Eu, demektir ki Avrupa-nın ortasından Uzak Doğuda Pasifik kı­yılarına kadar çok geniş bir sahada ya­yılmış bulunan Kızıl Kuvvet, kâfi mik­tarda atom bombası yapınca üçüncü dünya harbi mukadderdir. Bu harbi önli-yebilmenin tek çaresi, Kızıl Çarlığın ve peyklerinin cüret ve cesaretini artıran askerî zaafı süratle ortadan kaldırmak­tan ibarettir. Mr. Churchill Avrupa'nın iki yıllık daha hayatı olduğunu söyle­mişti. Bu iki yılı kuru lâf ve bol edebi­yatla geçirmemek için gaflet uykusun­dan uyanmak lâzımdır.

Umumi affın noksan kalan ta­rafı...

2il Ağustos 1950 tarihli En Son Da­kika'dan :

Büyük Millet Meclisi Bir umumi af ka­nunu çıkardı. Hapishanelerden binlerce mahkûm bırakıldı. Bunların bir kısmı yine birer kötülük yaparak tekrar ha­pishaneleri boylayacak olsalar bile şüp­hesiz aralarında cemiyet içerisine karı­şarak namuslariyle çalışacak olanları da vardır. Fakat bu ikinciler bugün İş bu­lamıyorlar. Bulsalar dahi polis defterine suçlu olarak geçmiş olan kayıtları silin-mediği için haklarında resmî tahkikat açılmak icap edince isimlerinin yanma «sabıkalı» şerhi veriliyor. Haklarında hüsnü şahadet edilmiyor. Bu yüzden bul­dukları işe girmekten mahrum kalıyor­lar.

Halbuki bizim bildiğimiz umumi af ka­nunu yalnız cezayı kaldırmakla kalmaz; mahkûmu tamamiyle masum yapar. Ar­tık aftan istifade eden bir mahkûmun sicilinde (sabıkalı) kaydı olamaz. Bu se­beple umumi af kanunundan istifade edenlerin polis defterlerindeki geçmişe aıit suçlu kayıtları silinmiş olmak lâzım­dır. Aftan istifade ederek hapishaneden çıkanların bir iş sahibi olabilmelerine yardım etmek için her hangi bir işte kul­lanılmalarına mâni olacak halleri bulun­madığım gösterir bir vesika verilemlidir. Af Kanunu ile suçluları hapishaneden çıkarmak, fakat Devletin emniyet teşki­lât defterlerindeki kayıtlara bakarak haklarında J(sabıkalı) muamelesi tatbik etmek ve böylece hapishaneden çıkanla­rın iş sahibi olmalarına engel olmak, bu. adamları ihtiyaç şevkiyle tekrar suç iş­lemeğe mecbur etmek demektir. Af Ka­nunundaki bu noksanı ortadan kaldır­mak için bir çare düşünmeğe ihtiyaç vardır.

Büyük Millet Meclisi mademki bir atıfet kararı almıştır: «El'ihsan bittenıam» ka­idesinin hükmüne uyulmalıdır.

Vetocuların bir itirafı...

Yasan: Mümtaz Faik Fenik

27 Ağustos 1950 tarihli Zafer'den:

Başbakan Adnan Menderes'in evvelki gün söylediği nutkun müsbet akisleri devam etmektedir. "Ve hattâ endişesini daima birinci plânda bir esas olarak alan vatandaşlar arasında hâsıl olan in-tiba odur ki, bozguncuların, ve vetocu­ların ortalığı boş zannedip, alabildikleri­ne hız verdikleri bir sırada Başbakan Adnan Menderes, -bu çok yerinde iykaz-ları ile, Demokrat Partinin şimdiye ka­dar memleket için yaptığı hayırlı hiz­metlere bir yenisini daha ilâve etmiş, küçük hisler ve büyük ihtiraslara ka­pılarak hak yolundan şaşan muhalefete kanunları işhat ederek kati bir ihtar yapmıştır.

Fakat laf anlayajı nerede?. Her ne pa­hasına olursa olsun, ibiran evvel iktidara ulaşmak, ve henüz sıcak sıcak bıraktık­ları sandalyelerine kavuşmak isteyenler, memleketin yüksek menfaatlerini biran bile akıllarına getirmiyecek kadar iz'an ve basiret fukarasıdırlar. Onun için şim­di, bütün mazinin seyyiatı üzerine bir sünger çekerek bu memlekette demok­rasiyi kuran, yerleştiren, ve milletin hakikî oylariyle iş başına gelen Demok­rat Partiye demokrasi dersi vermek cü­retinde bile bulunmaktadırlar!

Demokrat Partinin prensipleri dün ne ise, bugün aynen odur, yarın yine o ola­caktır. Fakat, tenkid diye, geniş ölçüde tezvire ve tahrike asla müsaade edilmi-yecektir. Dün bir sözcüleri bize İngiliz demokrasilerinden misaller vermekte ve Mr. Çörçil'in .millî savunma meseleleri müzakere edilirken, hükümete çok ciddî ihtarlarda bulunduğunu söylemektedir. Fakat acaba, Çörçil bu tenkiıdleri yap­tıktan sonra kasaba kasaba dolaşarak, ve partisi mensuplarını seferber ederek halkı, hükümetin tedbirlerine karşı vazi­yet almağa teşvik etmiş midir? Sistemli ve tahrikçi propagandalarla, milletini harpten soğutmağa, bakmış mıdır?. Ha­yır, çünkü o vatanın yüksek menfaatle­rini müdriktir. Ne dediğini, nasıl konuş­mak lâzım geldiğini, hangi sözün hiz­met, hangi sözün ihanet olabileceğini pek iyi bilir. Bize Çörçilden misal getiren bu zevata şunu soralım: Aynı ÇÖr-çilin ve bundan bir kaç gün evvel Stars-burg'da Türkiye seçimleri dolayısiyle Türk gazetecilerine söylediği sözü neden hatırlamıyorlar? İngiliz muhalefet lideri, «Son seçimlerle Türkiye Devletinin şim­di hukukî mesnetlere dayandığını;» bil­dirmiştir. Bize demokrasi dersi veren sayın baylar, Çörçil'in bu sözlerle eski idarelerinin nasıl bir tahakküm sistemi­ne dayandığını ifade etmekte olduğunu elbette pekâlâ anlamışlardır. İşte De­mokrat Parti, onların sakin idaresinden sonra bizzat tesis ettiği hukukî mesnet-let üzerinde idare vazifesini görmekte ve tezvir dışında her türlü tenkidi mem­nunlukla kabul etmektedir. Ama, bu onlarm işine gelmez; kendilerince ten­kidin muvaffak olmadığı yerde tahrik mubahtır. Ve sözcülerinin kalemi .ile bu hususta açıkça bir fetva çıkarmaktan dahi çekinmezler; netekim dün Nihat Erim. de aynen demiştir ki: «Muhalefet iktidarın sakat gördüğü hareketlerini halk efkârında takbih ettirmek, vatan­daş kanaatini kendi görüşü etrafında birleştirm-ek için olanca 'gayretiyle ça­lışır. »

İşte İzmir'den hareket eden askerlerin vagonlarına İnönü'nün ismini Öven iba­reler yazdırılarak bu maksatla ordunun içine siyaset sokulmak istenilmiştir. İşte kasabalara, köylere propagandacılar çı­karılarak, iktidarın memleket menfaat­lerine, dünya barışı .menfaatine aldığı bir karar için halk, hükümet aleyhine, İdare aleyhine böyle kışkırtılmıştır. İşte genel sekreterleri aynı şekilde atom­dan harp aleyhtarlığından bahseden boz­gunculuk havası yaratmağa devam et­miştir. Maksat şudur: Hükümeti, ida­reyi halka takbih ettirmek!. Bunun tekniği nedir? Bunun tekniği doğrudan doğruya halkı idare aleyhine kışkırtmaktır.

Görülüyor ki, Nihat Erim, ve onun kuv­vet verdiği veyahut kendilerinden kuv­vet aldığı insanlar, tenkidi şimdi takbih, şeklinde anlatmakta ve bunu uluorta söylemeği dahi mubah saymaktadırlar. Evet, demokratik, sistemde, tenkid var­dır; fakat halkı mevcut idareyi takbihe teşvik etmek ve bunun için Nihat Erim­in ifade ettiği gibi, olanca kuvvetiyle halkı bugörüşetrafındabirleştirmeğe çalışmak yani iktidarı takbih ettirmeğe uğraşmak kelimenin tam mânasiyle boz­gunculuktur. Ve fou.nu bugün müşterek emniyet sistemine karşı veto çekenler açıkça itiraf etmekten çekinmemektedir­ler. İşin şayanı hayret tarafı şudur. İBu zevat simidi bu vetoyu bu şekildeki tak­bih tahrikleriyle memleketin iç emniye­tine deçekmişlerdir. Yurdumuza, maazallah bir beşinci kol girse, o da bundan daha ağırım yapa­maz.

Emniyet ve asayiş Önde gelir...

29 Ağustos 1950 tarihli Yeni Sabah'tan:

Memlekette umumi emniyet.ve asayiş bakımından öyle lüzumundan fazla bü­yütülecek ve endişe uyandıracak bir hal yok. Çok eski ve artık unutulmuş devirlerin Çakır çalıları, yol kesenleri, kafile soyanları mevcut değil. Fakat İstanbul şehri içinde emniyetin yüzde yüz t hüküm sürdüğü de pek iddia edile­cek gibi görünmüyor. Hele son günlerde bazı zorbalıklar ve tecavüzler vâki ol­muştur îki böyle vaziyetlerin tehaddüsü hiç de hoş değildir. Polise taarruz, po­lisin elinden silâh alma, bizzat karakol içinde zabıta âmirlerine saldırma, zorla ve grup halinde ev basma, eve girme, sokaklarda şuna buna tecavüzde bulun­ma, hele kadınlı grupları rahatsız etme, eğlence ve çalgılı ve içkili yerleri hara­ca bağlama ve lâzım gelen tediyelerde bulunulmazsa o civarı iz'aç ederek mü­esseseyi işlemez ve mefluç ibir hale sok­mak. Kanunun hâkimiyeti mutlak ol­ması icap eden bir rejimde ve medeni bir şehirde, olup bitmesine göz yumula-mıyacak keyfiyettedir. Çünkü unutma> malıdır ki İstanbul çeşitli halk zümrele­rinin ve yabancıların oturdukları Tür-kiyenin en kalabalık bir merkezidir. Tu­rizm ve seyyah celbi bakımından da, hükümet İstanbul'a fazla bir ehemmiyet vermek kararındadır. Milletlerarası kon­greler ekseriya Türkiyemizin bu belde­sinde toplanır. Şu halde biz burasını ne kadar emin bir diyar haline sokarsak o derece rağbet görmek ümitleri uyanır. Yoksa gece sokaklarında dolaşmak dağ: başında seyahat etmek kadar güç ve tehlikeli bir hal alırsa ne yabancı bu­raya iltifat eder hattâ ne de yerli... Şehirde kabadayılık, zorbalık hevesi va­kit vaikit nükseden bir hastalıktır. Dik­kat edilecek olursa 'bu hal ekseriya yurtta hürriyet ve demokrasi havası es­meğe başladığı vakit tehaddüs eder. Bazı gafiller/ demokrasi ve hürriyeti her türlü fenalıkların yapılmasına bir müsaade devri sanırlar. 'Hattâ belediye yasaklarına bile, demokrasi vardır, diye riayet edilmek istenilmez. 'Halbuki de­mokratik idare, hükümetlerin ve zabı­tanın en kuvvetli olduğu bir devirdir. Çünkü bu idarede hükümet, otoritesini toptancılık, diktatörlük ve şeflik rejim­lerinde olduğu gibi bir fert, veyahut bir zümreden almaz. Mutlak olarak, mille­tin umumi heyetinden veyahut hiç ol­mazsa çoğunluğundan alır. Binaenaleyh devlet nüfuz ve kudreti hem daha şü­mullü, hem de daha riayet edilmesi mec­buri bir sıfat kazanmıştır. Bu hakikat­lerin, bütün millet fertlerince bilinmesi icap eder ama bunu takdir etmiyecek-lere karşı, inzibat kuvvetlerinin, demir ve azimli pençesi yapışmalıdır. Bir mil­yonluk şehrin emniyetini sağlamak için lüzumlu tedbirler, her ne ise ve ne ka­çlar külfetli olursa olsun, alınmalıdır. Keyfî hareket devirlerinde- başı boşları yıldırmak kolaydır. Asıl başarı kanunun tam hâkimiyeti devrinde, zorbalara ka­nun korkusunu telkin edebilmektedir. İdare ve inzibat âmirlerinin güzel de­meçleri, kat'î teminatı, halka huzur ve sükun tavsiyeleri, kalabalık kitleyi memnun etmek için kâfi değildir. Eyüp-te "bir ev basma, İstiklâl Caddesinde 'bir kadın kaçınma bir aylık parlak beyana­tın yaldızını silmeğe yeter. Durum henüz fevkalâde sızlanacak bir vehamet arzetmiyor ama harekete geç­mek için rahatsızlığın ağırlaşmasını beklememeli. Çünkü (bilâhare tedavi hem daha masraflı hem daha külfetli olur.

4 Ağustos 1950

— Annarbor:

Amerika Dışişleri Bakanlığı Milletlera­rası Kültür Münasebetleri Teşkilâtında çalışan Mr. Donald E. Webster Michigan Üniversitesinin Yakın Doğu Enstitüsün­de Türkiye hakkında bir konuşma yap­mıştır. Mr. Webster, 1931 den 1935 yılı­na kadar, izmir Amerikan Kollejinni sosyoloji öğretmenliğinde ve 1943 ten bu yılın başlarına kadar Ankara'daki A-merikan Sefareti Kültür Ataşeliğinde bulunmuştur.

Mr. Webster yaptığı konuşmada şunları söylemiştir:

Son seçimler Türkiye'nin tam bir de­mokrasi olduğunu göstermiştir. Türkiye-deki değişiklikler doğrulukla ve nizam dâhilinde yapıldığından dahilî barış ana­nesi memlekette iyiee yerleşmiştir. Ta­bancı memleketlerden mülhem olan boz-guncu hareketlerin birkaç binde bir ih­timalle dahi Türkiye'nin istikrarını bo-zamıyacağmı söyliyebilirim.

Türkiye, siyasi değişikliklerin, seçimler ve serbest münakaşalar neticesinde vâki olduğu bir memlekettir. Türk halkı de­mokrattır ve mahallî işlerini her zaman demokratik usullerle mütalâa etmiştir.

Türkiye'de terakki yolundaki inkılâplar önce telkinlerle halka aşılanmış ve za­manında meriyet mevkiine konarak hal­kın serbest idaresi zorlanmamıştır.

Türklerin demokrasiye karşı duydukları sevgi kendi tavrı hareketlerinden doğ­muştur.

Türkiye'deki 1946 seçimlerinde gizli oy usulü kullanılmamıştı. Bu sene yapılan seçimlerde ise her seçmen o yvermek is­tediği partinin pusulasını komşularından veya resmîşahsiyetlerdenkorkmadan

istedi. Son 4 sene zarfında Devlet me­murları bile çalıştıkları dairede bitaraf ve muhalif gazeteleri saklı okumak ihti­yacını hissetmediler.

Türkler şimdi içtimai refah ve saadeti temin edecek teşkilât ve projelerle daha çok alâkadar olmiya başlamışlardır. Türkiye İstatistik Umum Müdürlüğü memlekette okuma yazma bilenlerin nis-betini veremiyeceğini söylemiş olmasına rağmen ben resmî bîr sözcü olmamakla beraber oldukça cesaretle diyebilirim ki bu nispet yetişkin insanların yüzde ellisi civarmdadır. 10 s".ne içinde bu nisbetin çok daha artması Muhtemeldir.

Türkiye Anayasası kabul edildiğinden beri memlekette kaydedilen inkılâplar ve alman tedbirler vakit kazanmak veya hoşa gitmek için yapılmıyordu. Bunlar halk hizmetinde çalışmak İçin kurulmuş bir hükümetin yaptığı inkılâplardır. Tür­kiye bir nesil zarfında «halk için, halk tarafından» prensipini benimsemiş bir hükümetle teşkilâtlı bir millet olmuştur. Türk inkılâpları asrımızın ve bütün Türk tarihinin en yüksek simalarından biri olan M. Kemal Atatürk'ün dinamik li­derliği sayesinde gerçekleşmiştir. Ata­türk bir çok müşahitlerin daha vakti gelmediğini zannettikleri bir devirde Türkleri demokrat ve kendi kendilerini idare eder bir millet haline koymuştur. Mı Kemal Atatürk uzun yıllardan beri Türklerin aradığı adamdı. Atatürk ken­di lehinde reklâm yapılmasından hiç hoşlanmazdı. O günlerde, Türkiye'deki gazeteciliğin vaziyeti ve halk arasında vaziyeti ve halk arasmda okuma bilen­lerin nisbeti nazarı itibara alınırsa, Ata­türk'ün Çanakkale'deki muvaffakiyetle-rinin bile ancak 1923 ten sonra iyice öğ­renildiği söylenebilir, istiklâl Harbinin kazanılmasında daAtatürk'ünaskerî

dehası âmil olmuştur. Fakat onun bil­hassa teşkilâtlandırma ve bir millet kur­ma kabiliyeti mühimdir. Atatürk'ün şah­sî kanaat ve heyecanları müşterek ve halkçı bir çalışmama âmili olmuştur. Türkiye Cumhuriyetinin ilk nesli, yani ilk 30 senesi için ben şu ismi buldum: Atatürk Türkiyesi. Türkiye Cumhuriyeti bugün de Atatürk tarafından gösterilen demokratik yolda ilerlemektedir. Millet ve halk olarak Türkler Birleşmiş Millet­ler üyeliği kadar Birleşik Amerika hal­kının ve Hükümetinin de her türlü işbir­liğine lâyıktırlar.

5 Ağustos 1950

— Washington:

Bu sabahki New-York Herald Tribüne Türkiye'nin Atlantik Paktına girmek il­ere gösterdiği faaliyet hakkında şunları yazmaktadır:

«Sovyetler Birliği ile hemhudut olan ve Batı ile müttefik bulunan Türkiye, Batı­nın on iki devletini içerisine alan Kuzey Atlantik Emniyet ittifakına üye olabil­mek için bir diplomatik kampanya aç­mıştır; Bugün öğrenildiğine göre, Anka­ra Hükümeti paktın bütün esas üyeleri­ne resmî notalar göndererek Türkiye'nin on üçüncü üye olmak istediğini bildir­miştir. Buna ilâveten, yeni Türk Hükü­metinin Dışişleri Bakam Fuat Köprülü, memleketinin dâvasını ittifaka dâhil üyelerin temsilcileri nezdinde ısrarla be­lirtmek üzere Paris'e gitmiştir. Türk gayretlerinin esas âmillerinin, Rus teca­vüzünden tahaddüs eden devamlı bir en­dişe, Batının Türkiye'ye müdafaa edile­ceğine dair daha esaslı bir teminat ver­mesi arzusu, Türkiye'nin batılılar safın­da bulunduğu inancı ve Batılılar arasın­da mümtaz bir yer işgal etmek isteği olduğu anlaşılmaktadır. Türk isteğinin on iki devlet dışişleri bakanlarından mü-teşekkül pakt konseyinin gelecek ay New-York'ta yapacağı toplantıda tetkik edilmesi çok muhtemeldir ve Türkler de bu iş için çalışmaktadırlar. Dışişleri Ba­kam Acheson Amerika'nın böyle bir tet-

kikatı desteklemesi hususunda henüz bir karar vermemiştir. Haber verildiğine göre, Akdenizde birçok taahhütleri bu­lunan ingiltere ile Fransa, Amerika karar verdiği takdirde, buna razı olacak­lardır. Diğer pakt üyeleri olan Kanada, Belçika, Holanda, Lüksemburg, Norveç, İtalya, Danimarka, Portekiz ve izlanda da, geçen yıl antlaşmanın müzakeresi sırasında ortaya atılan itirazlarm üç bü­yüklerce geri alınması halinde muhtebe-len büyük devltelere ayak uyduracak­lardır.

Avrupa Konseyinin de bir üyesi olan ve 500.000 kişilik iyi talim görmüş, mukte­dir bir orduya sahip bulunan Türkler, Atlantik Paktına, daha kaleme alındığı günden beri katılmak arzusunu izhar et­mişlerdir. Fakat bu defaki notalar bu husustaki ilk plânlı Türk teşebbüsünü teşkil etmektedir. Dışişleri BaKanlığı A-merika'ya hitaben gönderilen bir mesajı aldığını bildirmiş ve bu mesajın tetkik edilmekte olduğunadn başka herhangi açıklamada bulunmamıştır.»

6 Ağustos 1950

— Strasburg:

Atlantik Paktının Türkiye ve Yunanis­tan'a teşmili meselesi, Avrupa Konseyi toplantıları dışında cereyan eden müza­kerelerin mevzuunu teşkil etmektedir.

Muhakkak ki bu meselede gelecek By-lûlde Birleşik Amerika'da yapılacak o-Ian Atlantik Konseyi toplantılarından evvel bir karara varılamaz. Mamafih Türkiye Dışişleri Bakam Fuat Köprülü Strasburg'daki ikametinden faydalana­rak, mesele müzakere edileceği zaman meslekdaşl arının müzaharetint temin et­mek istemiştir.

İtalya Dışişleri Bakanı Kont Sforza Yu­nan Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Politis ve Strasburg'da bulunan diğer Bakan­larla görüşen Fuat Köprülü, dün Fransız Dışişleri Bakanı Robert Chuman ve İn­giltere Dışişleri Bakanı Bevin'le de mü­zakerelerde bulunmuştur. Bu görüşmele-lerin mevzuu ifşa edilmemişse de sanıl­dığına göre Köprülü tarafından yapılan teşebbüsler Fransa tarafından olduğu kadar İngiltere tarafından da iyi karşı­lanmıştır. Filhakika bir çok vakalar müşterek savunma paktının Türkiye'ye teşmili lehindedir. Bunlar arasında Tür­kiye'nin Batı medeniyetinin ileri bir ka­lesi sıfatiyle stratejik mevkii ve istiklâ-

linin kuvvetli müdafii olan Türk milleti­nin herkes tarafından teslim edilen as­kerî kıymeti vardır.

— Strasburg:

Türkiye Dışişleri Bakanının isteği üzeri­me ingiltere Dışişleri Bakanı Bevin dün gece Fuat Köprülü ile bir saatten fazla süren bir konuşma yapmıştır. Sanıldığına göre, her iki Bakan Türkiye-nin Kuzey Atlantik Savunma Teşkilâtı­na daha yakından iştirak etmek üzere izhar eylediği arzu üzerinde konuşmuş­lar dır.

Türkiye ve Yunanistan daha evvel iki defa Atlantik Paktına üye olmak arzu­sunu izhar etmişlerdi. Geçen Mayıs ayında Bevin, Chcuman ve Acheson'un müştereken yaptıkları üçlü bir beyanatta her iki memleketin güven­liğinin Batılı devletler için arzettigi ha­yatî ehemmiyeti belirtmişlerdi. Fuat KÖprülü'nün Strasburg'da Chu-man'a yaptığı yeni teklif Kore'de muha-sematm başlamasiyle tahaddüs eden milletlerarası durumun ışığı altında ile­ri sürülmüştür.

Müşahitlerin kanaatine göre, îngilterenin bu mesele muvacehesindeki kararı Atlantik Paktının diğer âkıdleriyle ve ilk plânda Birleşik Amerika ve Fransa ile yapılacak istişareye bağlıdır. Bundan dolayı Bevin ile Chuman Atlan­tik Konseyinin Eylülde New-York'ta ya­pılacak toplantısında Acheson ile buluş tukları zaman Fuat Köprülü tarafından kendilerine bildirilen görüşler tarafında konuşmak fırsatını bulacaklardır.

— Kudüs:

Bugün öğleden sonra Kudüs'e gelen Türkiye'nin Uzlaştırma Komisyonundaki yeni delegesi Dr. Tevfik Rüştü Araş France Presse Ajansına aşağıdaki beya­natı vermiştir:

«Orta Doğuda, devamlı bir barış kurul­ması Türk Hükümetinin menfaati ica­bıdır. Türkiye'nin eski Dışişleri Bakanı olarak edindiğim tecrübeden de istifade ederek îsrail - Arap müzakereleri husu­sunda Komisyonun gayretlerine yeni bir hamle verilmesine yardım edebileceğimi umuyorum,»

Türk delegesi sözlerine devamla, ilk el­den malûmat almakla işe başlryacagını ve bu maksatla hususi olarak Başbakan Ben Gurion'u ve Dışişleri Bakanı Sha-ret'i mümkün olduğu kadar erken ziya­ret edeceğini ilâve etmiştir. Uzlaştırma Komisyonu ilk toplantısını yarın sabah yapacaktır.

7 Ağustos 1950

— Strasburg:

Türkiye Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü France-Presse Ajansı muhabirine verdi­ği beyanatta demiştir M:

Avrupalı meslektaşlarım ve bîllıassa müttefiklerimizle dünya durumu ve özel olarak Doğu (Akdeniz güvenliği hakkın­da görüş teatileri yatım. Bu ancak bir görüş teatisi oldu. Zira bu Güvenliğin tahakkuku için çareleri incelemek lâ­zımdır.

Köprülü bundan sonra Türkiye'nin ev­velce normal diplomatik yollar vasıta-siyle Atlantik Paktına girmek için mü­racaat etmiş olduğunu hatırlatmış ve sözlerine şöyle devam etmiştir. Atlantik Paktı halen tam değildir Akde-nizde müşterek savunma sistemi ancak Adriyatik'e kadar uzanmaktadır. Bu çatlak, dünya barışı için tehlikelidir. Bü­yük bir ehemmiyeti haiz stratejik bir nokta olan Doğu Akdeniz, müşterek bir müdafaa sisteminin dışında bırakılamaz Binaenaleyh., Türkiye'nin Atlantik Pak­tına girmesi meselesinin muhalefetle karşılaşacağını sanmıyorum. Zira barı­şın idamesinden sorumlu bütün insanlar talebimizde haklı olduğumuzu anlıya-c aklardır.

Türk talebini desteklemek üzere Birleşik Amerika'ya gitmesi ihtimali bulunup bulunmadığını soran muhabire Köp­rülü henüz hiç bir şeyin takarrür etmemiş olduğunu ve Birleşmiş Milletler Genel Assamblesi oturumunda hazır bu­lunmak üzere Eylülde Birleşik AmeriJta-ya gitmesi muhtemel bulunduğunu bil­dirmiş ve Türkiye'nin Atlantik Paktına ithalinin Birleşmiş Milletler Assamblesi outrumundan evvel Eylülde yapılacak olan büyük devletler toplantısında konu­şulmasının muhtemel olduğunu ilâve et­miştir.

Bir kaç gün evvel A'samble'de ingilte­re'nin 'birbirine muhalif iıki natüb'imi djinleliik. Churchill ve Dalton. GhurchiU, konuşurken Türkiye'nin azimli politi­kası üzerinde durdu. Türkiye'deki deği­şikliğin tazammun ettiği mânayı anlı­yorum, b eğemiyorum, dedi. Ve i'lâve et­ti, inönü, dostumdur ama», devletin ka­nuni ve mesul temellere dayanmış nasından dolayı bu tebeddülü memnu­niyetle karşıladım, dedi.

Daiton da İşçi Partisinin esaslı erlkânm-lan biridir. Verdiği nutulkta Türkiye'nin durumu üzerimde ısrarla durdu. Kore'ye savaş birliği yollamamız haikkındalki kararı, 'methetti ve Türkiye'nin .göster­miş olduğu azmi taikdirde karşıladı.

Muhakkak olan şey şu ki, demokrat hü­kümetin dış politikada takındığı aktif tavır, kendini lartiik yavatş yavaş hisset­tirmeye başlamıştır.

22 Ağustos 1950

— Ankara:

Strazboutg'da toplanan Avrupa Konse­yine katılan Türk delegelerinden Gire­sun Milletvekili ve Ankara Siyasal Bil­giler Fakültesi Profesörlerinden Hikmet Pamukluoğlu, B.B. C. nin plâk servisi­ne bir mesaj vermiştir. Londra Radyo­sunun bugün-saat 19,30 da yaptığı Türk­çe yayımda neşredilen bu mesajında Hikmet Pamukoğlu şöyle demiştir:

Sevgili vatandaşlarım, tstişarî Assamblenin îkinei iStras'bourg içtimama katıları Türk Heyetinin na­çiz bir üyesi sıfatiyle, sözlerime bura­dan sizlere hitabetme'k fırsatını veren B. B. C. ye teşekkürle başlıyorum.

Medeniyet âlemini hakîı olarak endişeye düşüren bugünkü tecavüzler karşısında devletlerin her sahada öl ele vererek, birbirine sımsıkı kenetlenerek, sarsıl­maz bir tesanütle ancak mevcudiyet, hâkimiyet ve istiklâllerini koruyabile­cekleri, aksi takdirde tmıgün 'ister iste­mez üçüncü bir cihan harbini göze al­mak mecburiyetinde kalacakları aşikâr­dır. ıSuîih bir bütündür. Avrupa Birliği fikri hiç şüphesiz .dünya birliği fikrine doğru atılmış bir adımdır.

25 Ağustos 1950

— Washington:

Türkiye'nin Washington Büyük Elçisi Feridun Cemal Erkin bugün yeniden Dışişleri .Bakanı Acheson'a .müracatala Türkiye'nin Atlantik Paktına dâhil edilmesi talebini destekelynmesini iste­miştir. Bilindiği gibi Türkiye Büyük El­çisi Feridun Erkin, memleketine yaptsğı ve beş 'hafta süren ziyaretinden henüz buraya dönmüş bulunmaktadır. Büyük Elçi, Achesonla bir saat kadar süren mülakatında Avrupayı siılâıhlandırimağa matuf yeni teşebbüsler dolayısiyle Tür­kiye'nin- talebinin de bir an evvel iş'af edilmesi gerektiğini beyan eylemiştir. Birleşik Amerika Dışişleri Bakaniyle yaptığı görüşmeyi müteakip Feridun Cemal Erkin, United [Press Muhabirine şunları söylemiştir:

«Dışişleri Bakanı Acheson (bu hususta kati bir söz veırmemekle ifoeralber Tür-kiyetıin durumu kşarşısmda büyük ibâr sempati izhar etmiştir.» Feridun Cemal Erkin Acheson'a, önemli stratejik, siyasi ve ıpsikolojik sebepler dolayısiyle Türkiye'nin Atlantik Paktı­na dâhil edilmesinin bir zaruret oldu­ğunu söylemiş ve Türk halkının bu hu­susta her hangi bir gecikmeyi, komü­nist tecavüzüne karşı birleşmek husu­sunda iBatılı devletlerin ibigâneliğine at­fedeceği ihtarında bulunmuştur. Feridun Cemal Erkin, Achesonla vâki olan mülakatında, «Türkiye'nin 1945 de Rus tecavüz tehdidini nasıl karşıladığı­nı ve bugün Avrupanm müdafaası ba-.kımmdan işgal etmekte olduğu mevki­in ne kadar ehemmiyetli olduğunu ha­tırlattıktan sonra bir çok sebepler do­layısıyla Atlantik Paktına dâhil edil­memizi ısrarlı bir şekilde istemekteyiz» demiş ve Türkiye'nin Atlantik Paktına katılmasının yalnız kendisi için değil fakat aynı zamanda paktın bütün üye­leri için de faydalı olacağını Ibelirtmiştir. Feridun Cemal Erkin Birleşik Amerika Dışişleri Bakanına ezcümle şunları söy­lemiştir:

«1945 yılında Rusya Boğazlarda askerî üsler talep ettiği zaman Türkiye, azim ve iradesi kuvvetli olan küçük bir mil­letin ne gibitehditlere muvaffakiyetle karşı koyabileceğini ispat etmiştir. Millî birliği ve :ber ab erliği, siyasi istikran kuvvetli ordusu ve milletlerarası taah­hütleri tatbikte 'gösterdiği s&dakatiyle, talebinin yerine getirilmesiyle Aatian-tik Partinin ancak daha müessir ve da-iha sağlam olabileceğine kani bulunmak­tadır. Türkiye ayrıca Avrupanra başlıca üç teşkilâtının ikisi olan Avrupa kal­kınma programı ile Avrupa Konseyinde üye bulunmaktadır. Atlantik Paktı olan üçüncü teşkilâta dâhil edilmemesi için bir sebep mevcut değildir. Bu üç teşki­lâtın da komünizmin genişlemesine kar­şı set çekmek gibi bir gaye güttüğüne göre, Türkiye'nin, şimdiye kadar dâhil edilmediği gruba da katılması gerekir. Müdafaa sistemi müessesiyet'inin ta­mamlanması bakımından da mantık bu­nu icbar etmektedir. Bundan başka At­lantik camiası coğrafi bir mâna taşı­maktan uzaktır. Çünkü Ibu bölge paktı­na italya ve (bazı Afrika toprakları dâ­hil edilmiştir. Paktın savunma teşkilâtı Orta Alkdenize kadar uzatıldığına ıgöre bunun Akdenizin doğu müntehasma ka­dar uzatılması mantiiki bir zarurettir. Atlantik .parti memleketleri savunma­sının Batı Akdenizde teşküâtlandırıldı-ğı halde halenAkdenizinDoğu ve en tehlikeli bölgesinde aynı tedıbirin alın­maması aykırı bir haldir.» Feridun Cemal Erkin Acheson'a, Tür-Kiye'nin pakta dâhil edilmesinde daha fazla gecikilmenin Atlantik kuvvetleri­nin bigâneliğine matuf olduğu anlaşı­lırsa bu halân Türk halk efkârını ren­cide- edeceğiniçıkça ifade etmiştir.

Büyük Elçi Unitel Press Muhabirine Acheson'un Birleşik Amerika Hüküme­tiyle Savunma Bakanlığının Türk tale-'bini en dikkatli ve dostane bir şekilde tetkik ettikleri cevabını verdiğini söyle­miştir.

Acheson Büyük Elçiye Birleşik Ameri­ka'nın bu husustaki durumunu yakında kararlaştıracağını bildirmiştir. Erkin, Dışişleri Başkanlarının önümüz­deki ay içinde Nevyorkta vâki olacak toplantısından 'evvel bu hususta bazı neticeler eld-e edileceğini ümit etmek­tedir.

Feridun Cemal Erkin, Achesonla ayrı­ca Türkiye'nin uzun vadeli millî inkişaf programını müzakere ettiği ve Bakana Türk Hükümetinde idarenin değişmiş olması dış siyasetinde de ehemmiyetli ;bir değişikliğe sebebiyet vermiyeceğini bildirdiğini ilâve etmiştir. Arap Haberler Ajansı Mümessili Leon Keşişyan, sorduğu uzun sualde Türki­ye'nin Orta - Doğu'yu temsilinden Güvenlik Konseyine adaylığını koyması meselesine tekrar temas ederek Hatay'ı mevzubahis etmiş ve Suriyeli Faris Bey El-Huri'nin Cenevre'deki Devletler Hukuk Komisyonunda Hatay'ın Türkiye'ye iadesinin haksız bir hareket olduğu hakkındaki bir beyanatı zik­rederek Sarper'den bu husustaki fikrini sormuştur. Sarper verdiği cevapta ezcümle demiştir ki:

—Arap dostlarımızla aramızdaki münasebetlerde bizim bakımımızdan sıkın­
tılı bir durumyoktur.Bu itibarlaTürkiye'nin Araplara karşıtakip ettiği
«Tecerrüt Siyaseti» diye kullandığınız tâbirin yerinde olmadığı kanaatindeyim.
Bu ifademin teyidini Birleşmiş Milletlerin 1947 1949 arasındaki zabıtla­
rında bulabilirsiniz.

İkinci noktaya gelince, Faris Bey El - Huri'nin ifade ettiğiniz şekilde bir be­yanı olup olmadığını bilmemekle beraber şayet böyle birşey söylediyse, hü­kümetinin görüşünü ifade etmediğime eminim. Zira kendisinin Cenevre'deki adı geçen Teknik Komisyona daveti ve iştiraki tamamen şahsî ve hususî ma­hiyette idi.

Bundan başka söylediklerinizin Faris Beyin şahsî ve hususî kanaatlerine uy­gun olduğundan da-şüphe ediyorum. Çünki 1948 Asamblesi sırasında Paris'te kendisile aramızda vaki görüşmelerde söylediklerinizin tamamen aksine fi­kirler serdetmişti. Onun şahsıma olan itimadını suiistimal ederek bu sözleri açıklamaklığım muvafık olmaz. Evvelce vaki görüşmelerimizden edindiğim intibaa dayanarak tekrar ederim ki Faris Beyin söylediğiniz şekilde bir be-yenatta bulunmasına ihtimal vermiyorum. Kaldı ki bizim için bugün Hatay meselesi diye birşey yoktur ve âtide de olmıyacaktrr. Reuter Muhabiri Fry şu suali sormuştur:

—Kolay bir sual soracağım. Rusya ile ilgili işlerde çok tecrübeniz var. Mos­
kova'da siyasî vazifede bulundunuz. Sovyetler hakikaten bir dünya fütuhatı
peşinde midirler?Meselâ Kore'den başlayarakbelki sizin memleketiniz de
dahil olmak üzere başka yerlerde de mesele çıkaracaklar mı? Sovyetlerin bü­
tün dünyaya hâkim olmak istediklerine inanıyor musunuz?

Sarper bu suali de cevaplandırmıştır:

—Sovyetlerin böyle bir tasavvuru olmadığını ümit etmek istiyorum. Fakat
yaptıkları işlersualinizdeki tarifemaalesef çok benziyor.Sovyetlerin eğer
böyle bir cihanhâkimiyeti tasavvurlarıyoksa, yapmışoldukları ve hâlen
yapmakta bulundukları hareketler muvacehesinde şüphe ve endişe duyan biz­
lerin hislerimizi anlamaları lâzımdır. Ben, micazrm itibariyle nikbin bir in­
san olduğum için Rusların böyle bir tasavvuru olmadığını ümit etmek iste­
mekle beraber, takip ettikleri siyasetten şüphelenmekteyim. Sovyetlerin ka­
falarının içinde nelre döndüğünü bilmemize bittabi imkân yoktur. Bu sebep­
le maksatları hakkında tahminler yaparken bu tahminlerimizi onların fiilen
takip ettikleri hattı harekete ve siyasete İstinat ettirmek mecburiyetindeyiz.
Bu gibi fiilî hattı hareketler ve umumiyetle siyasetleri şimdiye kadar pek ümit
ve cesaret verici mahiyette olamamıştır. Bu sözlerimden neticeyi siz de ko­
laylıkla çıkarabilirsiniz.


Fransız Delegesi Jean Chauven demiş-tirki:

Sovyet Heyetinin.«Kore ihtilâfının halli» namı altında Güvenlik Konseyine verdiği tasarı, bir hai plânı değil fakat bir tah­liye projesi idi.

Fransız Delegesi, Malik'in Güvenlik Konseyine yaptığı teklifte Kore'de Bir­leşmiş Milletler tarafından girişilen ha­rekâtın meşruiyetine itiraz ettiğini ve böylece Sovyet Hükümetinin, meseleleri olduğu yerden alacak yerde şimdiye ka­dar yapılanları hükümsüz addetmek ni­yetinde olduğunu sözlerine ilâve etmiş­tir.

10 Ağustos 1950

— Lake Suceess:

Malik toplantı salonuna bugün saat 21 den az sonra asık bir çehre İle girmiş ve gazetecilere hiç bir beyanatta bulunma­mıştır.

Bütün delegeler sükût siyaseti gütmüş­lerdir

Güvenlik Konseyinin komünist olmiyan 9 üyesinin, iki strateji oturumu yaparak Malik nezdinde yapacakları teklifleri hazırlamalarından sonra celse Birleşmiş Milletlerin küçük bir konferans salonun­da başlamıştır.

Malik'e Konseyde engel teşkil etmekten vaz geçmesi için «müracaatta bulun­mak» üzere mi, yoksa 1 Ağustosta dönü­şünden beri Konseyin çalışmasına mâni olan hareket tarzından vazgeçmesi için «ültimatom vermek» üzere mi, gayri resmî gizli oturumun toplantıya çağırıl­dığı açıklanmamıştır.

15 Ağustos 1950

—Londra:

Manchester Guardian gazetesi, Güvenlik Konseyi görüşmelerine ayırdığı bir yazı­da şöyle demektedir:

Sovyet delegesi tek başına Konseyde bu­lunan diğer bütün üyelerden daha fazla konuşmuş ve konseyin çalışmalarını sek­teye uğratarak onun müspet.bir karar vermesini Önlemiştir. Malik, Konseyde bütün delegeleri, hattâ kendisine az çok müzahir olabilecekleri bile kızdırmıştır.

Zaten Sovyet delegesinin diğer memle­ketlere tevcih ettiği mükerrer ve müte­madi hücumlar başka türlü netice vere­mezdi. Bunun,için Kremlîn'in, kendi dip­lomatlarına ayıplama sanatını öğretmek maksadiyle bir mektep açması lâzımdır. Sovyet Delegesinin Güvenlik Konseyinde söylediği sözlerden, Kore'deki harbi dur­durmak için hiç bir şey yapmak niye­tinde olmadığı anlaşılıyor. Malik, barış istemediği gibi komünist Çin'in Birleş­miş Milletlere girmesini de arzu etme­mektedir. O sadece Çin ile Batılıları ihti­lâf haline sokmaya çalışarak Rusya'nın erişmeyi arzuladığı gayelere hizmet et­mek istemektedir^

17 Ağustos 1950

—Washington:

Ayan Meclisi Maliye Komisyonu, Tru-man'm Kore'deki Amerikan askerî mas-raflariyle. Birleşik Amerika'nın yeniden silâhlanması için gerekli askerî masraf­ları karşılamak için Kongreye verdiği vergileri yükseltme programını oybirli­ğiyle kabul etmiştir.

— Lake Suceess:

Rusya Güvenlik Konseyini 1 Ağustostan beri usul hakkında bir çıkmaza sokmuş olan Kuzey ve Güney Kore'nin Konseyde temsili meselesini halletmek gayesiyle bugün bir teklif yapmıştır.

Sovyet Murahhası Jakop Malik'in daveti üzerine Konsey üyelerinin yaptıkları gizli bir toplantıda ileri sürülen bu tekli­fin tamsilâti öğrenilememiştîr.

Murahhaslardan biri batılı devletlerin âni bir tepkide bulunmamış olduklarım söylemiştir.

—Washington:

John Foster Dulles Başkan Truman ken­disine gelecek ay toplanacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda Amerikan murahhaslığım teklif ettiği için Nevyok-tan Ayan üyeliği için namzetliğini koy­mayacağını bugün söylemiştir.

Dulles, Birleşmiş Milletlerdeki vazifeyi kabul ettiğini ve Dışişleri Bakam Dean Acheson'un müşavirliği vazifesine de­vam edeceğini bildirmiştir.


Şmdiki halde Filistin meesleai Assamb-lesinin gündeminde sadece şu başlık al­tında zikredümektedir:

«Kudüs bölgesi için bir milletlerarası re­jim meselesi ve mukaddes yerlerin mu­hafazası, Filistin mültecilerine yardım. Üç lArap memleketi, teklif ettikleri me­selenin gündemde mevcut olana ilâvesini talep etmektedir.

— New - York:

New-York Times gazetesi bir başmaka­lesinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyindeki müzakerelerin ne kadar küçük olursa olsun, hür devletlerin dünya işlerindeki rollerini tebarüz ettir­diğini söyliyerek şöyle dyor:

«Kore hakkında Güvelik Konseyinde ce­reyan eden müzakerelerin tatmin edici bir tarafı küçük milletlerin masa başın­da büyük devletlere ne düşündüklerini serbestçe söyliyebilmeleridir. Norveç, Ekvator ve Küba'nın muktedir mümes­silleri kendilerinden büyükten korkma­dan ona muhalefet etmektedirler. Top­lantıya iştirak eden ziyaretçiler veya radyo ve televizyon başında dinleyiciler, Norveç Delegesi Arne Sunde'nin yanlış­ları işaret eden bir öğretmen tavriyle Malik'e hitabına hayran kalmıştır. Nor­veç lisanım bilmedikleri için bir çokları bundan tam mâna çıkaramamışlardır fakat Ekvatorlu Dr. Quevedo ve Kübalı Senor Alvarez konuşurken daha da çok hayran kalmışlardır.»

22 Ağustos 1950

—- Lake Success:

Birleşmiş Milletler Sekreterliği, Genel Sekreteri Trygve Lie'nin, Şimal Kore Dışişleri Bakanlığına bir telgraf çekerek Birleşik Amerika'nın Kore'ye alâmeti farikaiı üç hastane gemisi gönderdiğini ve bu gemilerin askerî hedef telâkki e-dilmemeleri için lâzımgelen emirlerin ve­rilmesini istediğini teyit etmektedr.

24 Ağustos 1950

— New-York:

Brleşmîş Milletler nezdindeki Başdelege-miz Selim Sarper'in yerli ve yabancı ba­sın temsilcileriönünde yapmışolduğu

beyanatı Amerika'da akisler uyandırmış/ ve gazeteler tarafından yayınlanmıştır. Bundan başka Sarper'İ radyoda dinleyen bir çok kimseler Amerika'daki Türk. makamlarına telefonla, mektupla ve tel­graf göndererek bu beyanatı tasvip et­tiklerini bildirmektedirler

Bu arada Connectİcut eyaletinde Nantic şehrinde Avukat P. Conney, çektiği tel­grafta şöyle demektedir:

Bir Amerikan vatandaşı ve hukukçusu sıfatiyle çok değerli radyo programınız­dan dolayı ve Türkiye'nin durumu hak­kında gazeteciler tarafından vâki soru­lara verdiğiniz cevaplar münasebetiyle-sizi tebrik etmeme müsaadenizi rica ede­rim.

Şüphe yoktur ki benim gibi düşünen da­ha birçok insanlar da bu konuşmanızı takdir ve tasvip etmişlerdir. Bununla be­raber Kore meselesi ve Birleşmiş Millet­ler muvacehesinde Türkiye'nin durumu ile sizin memleketiniz hakkındaki izaha­tınız o kadar aydınlatıcı olmuştur ki, bir Amerikalı srfatiyle ayrıca benim şahsi teşekkürlerime de istihkak kesbetmiş bulunuyorsunuz.

28 Ağustos 1950

— Lake Success:

19 Eylülde Flushing Meadows'da topla­nacak olan genel kurula verilecek rapo­ru hazırlamak üzere Güvenlik Konseyi ougün hususi olarak toplanacaktır. 1 Temmuz 1949 dan 30 Haziran 1950 tari­hine .kadar ibir devreyi kaplayan bu ra­porun hazırlanması sırasında siyasi bir münakaşa çıkması ihtimali Birleşmiş Milletler çevrelerinde mümkün görül­mektedir.

Bu devre esnasında Sovyet Rusya aylar­ca konsey çalışmalarına iştirak etmemiş ve kendisi mevcut olmadan alman karar­ları ve bu arada bilhassa Kore ihtilâfı hakkındaki konsey kararını kanunsuz, telâkki ettiğim bildirmiştir. Birleşmiş Milletler çevreleri Rus Delege­si Malik'ln, raporun Genel Kurula veril­mesine karşı vetosunu kullanıp kullan­mayacağını merak etmektedirler

31 Ağustos 1950

—- Lake Success:

Güvenlik Konseyi bugün saat 19,20 de MaHk'in başkanlığında açılmıştır. Bugün Malik 1950 senesi için son defa olmak üzere başkanlık vazifesini ifa etmekte­dir. Gündemin Kabulü hakkındaki gö­rüşmelere derhal başlanmıştır. Gündemde Kore, Formoza meseleleri, Mançurya'nm Amerikan uçakları tara­fından bombardıman edildiği hakkında Pekin Hükümeti tarafından ileri sürülen itham, Yunanistan'da tedhiş hareketleri meselesi bulunmaktadır. Söz alan Malik sayıları fazla olan bu meselelerin müstacel mahiyette oldukla­rını belirtmiş -ve Konseyin bunlar hak­kında derhal kararlar almasını tavsiye etmiştir.

Malikten sonra söz alan Mısır Delegesi Fevzi Bey muvakkat gündeme itiraz et­miş, Konseyin programının kâfi derece­de yüklü olduğunu ve çalışmalarının iler­lemediğini söyüyerek bombardımanlar ve Yunanistan meselelerinin gündeme alınmasının aleyhinde oy vereceğini bil­dirmiştir.

Malik Başkan sifatiyle cevap vererek Konseyi bir itfaiye teşkilâtına benzetmiş ve sadece Kore'de Birleşik Amerika ida-reciyeri tarafından çıkanın yangını de­ğil, Çin topraklarında çıkmış olan yan­gını da söndürmesi gerektiğini söyle­miştir.

Malik'in müdahalesinden sonra söz alan Milliyetçi Çin Delegesi, Çin'de yapılan bombardımanların ve Yunanistan'daki tethiş meselelerinin gündeme alınmasına itiraz etmiştir,

Küba delegesi dahi aynı fikirde bulun­muş ve Yunan meselesinin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu yetkileri dâhilin­de bulunduğunu söylemiştir. Sovyet Delegasyonu, Mançurya arazisine Amerikan uçakları tarafından yapılan bombardımanların takbih edilmesine ve bu yüzden İka edilen zararlardan Ame­rikan Hükümetinin mesul tutulmasına dair bir taikrir vermiştir.

— Lake Success:

Malik Sovyet Delegasyonu adına itiraz edilen noktalarıgündemekoymasının

sebeplerini izah etmiştir. Çin'deki Ame­rikan bombardımanları hakkında Malik, Amerikan uçaklarının Çin toprakları üzerindeki faaliyetlerinin ve bunların ne­ticesi vukua 'gelen can ve mal kayıpla­rının tecavüzün tarifine tamamiyle uy­duğunu söylemiştir.

Malik Çin hükümetinin Birleşmiş Millet­lere müracaat ettiğini, bu teşkilâtın şi­kâyeti incelemesi ve tecavüze son ver­mek için bir karar alması geerktiğini ifade etmiştir.

Bundan sonra Malik Yunanistan'da ida­ma mahkûm edilen siyasi suçluların ida­mına son verilmesini isteyen bir karar sureti teklif etmiştir.

—Lake Success:

Malik'ten sonra söze başhyan Sir Glad-wyn Jebb, İngiltere Hükümeti adına, Konseyin Çin'in bombardıman edilmesi meselesinin tetkikma mâni olamıyaca-ğım, Fakat Malik'in bile her hangi biri kadar, bunun doğru olup olmadığını bil­mediğini ve bu gibi hâdiselerin büyütül­memesi gerektiğini söylemiştir

ingiliz Delegesi Yunanistan'daki tethiş meselesinin gündeme alınmasını reddet­miştir.

—Lake Success;

Birleşmiş Milletlerdeki Sovyet temsilcisi Malik'in bugün başkanlığında toplana­cak olan Güvenlik Konseyinin gündemini göndermesi üzerine ingiliz muhabirleri­nin bildirdiklerine göre, Konsey Malik'in tekliflerini incelemeden önce Rusya'nın iştiraki olmaksızın yapılan dünkü top­lantıda Amerikan başdelegesi Warren Austin tarafından sunulan karar sureti­ni inceliyecektir.

Amerikan karar sureti Güney Korelilere yapıîan taarruzu takbih etmekte ve Gü­ney Kore üzerinde her hangi bir tesiri olan bütün memleketlerin anlaşmazlığa son vermek üzere bu nüfuzlarını kullan­malarını istemekte ve Kuzey Korelilere hiç bir yardım yapılmamasını, anlaşmaz­lığın diğer bölgelere yayılmasına sebep olabilecek her türlü hareketten de kaçı­nılmasını tavsiye etmektedir. Austin, bu nutkun bir «tehdit» olduğunu söylemek mecburiyetinde kalmıştır. Malik'in «tecavüz» ü tarif şekli ve Kore •hâdiselerini anlatış tarzı pek yakında aynı hâdiselere dünyanın diğer bölgele­rinde de şahit olunabileceğini göster­mektedir En yakın ithimaller şimdiki halde şunlardır:

— Almanya,

— Avusturya,

— Yugoslavya,

-— îran.

Almanya, tıpkı ıKore gibi ikiye ayrılmış bulunmaktadır. Doğu Almanya Kuzey Kore gibi tepeden tırnağa kadar silah­landırılmıştır. Doğu Almanya kuvvetle­rinin, Batı Almanya'ya karşı girişecek­leri bir taarruz MaliK'e doğru bir teca­vüz olmıyacak, «dahilî bir harb bir ihti­lâl olacaktır» ve bunun için de Birleşmiş Milletler buna müdahale edemiyecekler-dir. Yalnız Kore'den farklı olarak Batı Almanya'da Müttefik kuvvetleri bulun­maktadır. Fakat bu zayıf kuvvetlerin, Sovyetlerin harekete geçmelerine bir mâni teşkil edip etmiyeceği hakkında şimdiden bir şey söylenemez. Batılıların, Batı Almanya'yı bir türlü silâhlandır­maya karar vermemeleri bu cepheyi Ko­re cephesi gibi zayıf bir durumda muha­faza etmektedir.

Avusturya'da da aynı hal müşahade e-dilmektedir. Burası da Kore gibi ikiye ayrılmıştır Yalnız bu iki bölgede vukua gelebilecek Kore benzeri hâdiselerin an­cak Sovyet işgal kuvvetlerinin çekilme­sinden sonra patlak vermesine de İntizar edilmelidir.

Kore benzeri hâdiselerin Yugoslav ve îran topraklarında da cereyan etmesi ih­timal dahilindedir. Rus Azerbeycanmda-îci yerli kuvvetler ile peyklerdeki «ko-minformacı Yugoslav taburları» Malik'in anlamında bir «dahilî harbe» sebebiyet verebilecek unsurlardır.

Güvenlik Konseyine iştirakimiz

Yasan: Ömer Sami Coşar

9Ağustos1950 tarihliCumhuri­yet'ten :

1948 senesininEylül ayındaGüvenlik Konseyinde açılan bir yer için Mısır'la

Türkiye arasında sıkı bir mücadele cere­yan ediyor ve bundan Kahire Hükümeti muzaffer çıkıyordu. Mısır, üç defa reye başvurulduktan sonra, az bir ekseriyetle Güvenlik Ko-nseyine üye tâyin olunmuş ve Türkiye'nin bu mücadeleyi kaybet­mesi, Türk delegasyonunun adaylığı et­rafındaki kampanyasına gereken ehem­miyeti vermemiş olmasına, bunu gayri-muntazam bir şekilde yapmasına atfedil-mişti.

önümüzdeki ay aynı mücadelenin, bu sefer Lübnan'la aramızda cereyan ede­ceği anlaşılıyor. Şimdiki halde eski hata­sını gözönünde bulunduran Lake Suc-cess'teki Türk delegasyonu Mısır'dan boşalacak yeri işgal edebilmek maksa-diyle harekete geçmiş bulunmaktadır. Muhtelif milletlere mensup delegeler nezdinde yapılan teşebbüslerin daha bi­dayette müspet neticeler verdiği belirti­liyor.

Türkiye'nin Güvenlik Konseyine girme­sine kimler muhalefet edeceklerdir? Bunları şu iki kategoriye ayırmak müm-küdür:

— Arab memleketleri,

— Sovyet Rusya ve peykleri.

Arab memleketlerinin Cumartesi günü Kahire'de toplanarak Birleşmiş Millet­lerde taikip edecekleri siyaseti tesbit et­meleri ve bu arada Lübnan'ın adaylığını desteklemeyi kararlaştırmaları bekleni­yor.. Arab Birliği, milletlerarası mesele­leri her vakit «İsrail ~ Arab ihtilâfı» nı ön plâna alarak halletmek siyasetinden ayrılmamaktadır. Bu sebeple Mısır, Kon­seyin Kore tecavüziyle İlgili kararları karşısında menfi bir tavır takınmış ve «Güvenlik Konseyi Filistin dâvasında bu şekilde hareket etmemişti» nazariyesini ileri sürmüştür. Şimdi Arab Birliğinin, Türkiye'nin Güvenlik Konseyine adaylı­ğını koyması meselesini de gene «israil -Arab ihtilâfı» nı gözönünde bulundura­rak halletmeğe çalıştığı sezilmektedir. Kahire'nin, Türkiye'ye sitemi şu cümle­de toplanmaktadır: «Türkiye, tsrail ile siyasî ve iktisadî münasebetler idame ediyor! Türkiye'nin Güvenlik Konseyine adaylı­ğım koymasına karşı diğer bir Arab iti­razı da şudur: «Güvenlik Konseyindekl bahis mevzuu yer Arab memleketlerine ayrılmış bir yerdir. Bu bakımdan Türki­ye'nin adaylığını koyması doğru değil­dir.»

Yalnız bu iddiayı ileri sürenler Güvenlik Konseyindeki yerlerin ırk veya mezhep­lere, göre ayrılmadığım, fakat muhtelif böîgeiere tahsis edildiğini ve Ortadoğu-nun da Arab memleketlerinin inhisarı altında olmadığını unutuyorlar.

Türkiye'nin adaylığına Sovyet Rusya ile peykleri de karşı geleceklerdir. Bun­lar, Arab âleminde Batıya karşı mevcut memnuniyetsizlikten fayda temin etmek ve bu memleketleri Sovyet nüfuzu altına çekebilmek maksadiyle Türkiye'ye karşı Lübnan'ın adaylığını destekliyeceklerdir. Bu hareketler, Ortadoğujya karşı son zamanlarda şiddetlendirilmiş Sovyet pro­pagandasının daha tesirli bir hale gelme­sini de temine matuf bir gaye güdebilir. Moskova, komünizme karşı sağlam bir cephe tutan ve tecavüze silâhla mukabe­le etmesini bilen Türkiye'nin yerine Lüb­nan'ın Güvenlik Konseyinde yer almasını her bakımdan tercih eder ve edecektir. Bu muhalefete rağmen adaylığımızın Birleşmiş Milletler üyelerinin ekseriyeti tarafından kabul edilmesi ve bu sefer Güvenlik konseyine iştirak etmemiz kuvvetli bir ihtimaldir.

Türkiye'nin Güvenlik Konse­yinde adaylığı...

Yazan: Asım Us

25 Ağustos 1950 tarihli Vakit'ten:

Tel-Aviv'den avdet eden îsrail Sefiri Sasson gazetecilere verdiği beyanatta Güvenlik Konseyinin bu defakî seçimin­de tsrail temsilcisinin Türkiye'ye oy ve­receğini söyledikten sonra bnuun başlıca sebebi olarak Birleşmiş Milletler çerçe­vesinde Orta Dogu'nun bir Arab bölgesi olduğu hakkında mevcut olan telâkkiyi ortadan kaldırmak lâzım geldiğini, Orta­doğu'da Arab memleketlerinden başka Türkiye, îran ve Yunanistan gibi Arab olmıyan devletler de bulunduğunu ve ni­hayet Türkiye'nin milletlerarası sulha ve

Ortadoğu'nun istikrarına kıymetli hiz­metler yaptığını ilâve etmiştir.

israil Devletinin Güvenlik Konseyine Türkiye'nin seçilmesi için oy vermesi ta­biî olarak Türk milletini memnun eder. Bunu açıkça İfade etmekten zevk alırız. Fakat îsrail Sefirinin memleketi tara­fından Türkiye'ye gösterilen bu teveccü­hün sebeplerini sayarken Orta Dogu'nun Birleşmiş Milletler çerçevesinde bir Arab bölgesi diye tanındığını, böyle bir telâk­kinin orada yerleşmesi doğru olmadığını kayıt ve işaret etmesi bizim için bilhas­sa üzerinde durulacak bir noktadır.

Birleşmiş Milletler çevresinde Ortadoğu-nun bir Arab bölgesi tanınmakta oldu­ğunu biz ilk defa olarak îsrail Sefirinin ağzından işitiyoruz. Hakikaten böyle mi­dir? Eğer böyle ise bu tarzda bir telâk­kiyi kaldırmak için İsrail'den evvel A-raplarm harekete geçmelerini beklerdik. Fakat maalesef yabancı kaynaklardan gelen bazı haberler, bu defafei seçimde dahi Arab memleketlerinin Türkiye'nin adaylığına sempati göstermediklerini bildirir mahiyettedir.

Şimdiye kadar olan Güvenlik Konseyi seçimlerinde Türkiye'nin adaylığına kar­şı Araıb memleketleri toplu şekilde vazi­yet almışlardır. Aynı hal îju defaikj se­çimde tekerrür edecek olursa Arab mem-lekietlerinin gerçekten Orta Doğu'da bir inhisarcılık zihniyeti ile harekeit öttük­lerine hükmıolunacaktır. Bunu hiç bir manitlk ile izah etmek mümükim değil­dir.

Türkiye Birleşmiş Milletlerdeki adaylı­ğının israil Devletinden evvel Arab Bir­liği tarafından desteklenmesini haklı o-larak beklerdi. Çünkü Türkiye israil Se­firinin işaret ettiği gibi Orta Doğu'da bir sulh âmili olduğunu binbir delil ile ispat etmiştir. Komşularının hiçbiri aley­hinde bir karış toprak dâvası yoktur. Dış siyaseti uzak ve yakın memleketler arasında dostluk ve iyi komşuluk müna­sebetleri kurulması temeline dayanır. Fazla olarak Türkiye ile Arab memle­ketleri arasında din, kültür ve tarih ra­bıtası vardır. Asırlarca bir çatı arasında yaşıyan Türk ve Arab milletleri arasın­da en küçük bir tarihî husumet eseri kal­mamıştır.

III — KORE MESELESİ.


2Ağustos 1950

— Bankok:

'Kore savaşma Birleşmiş Milletler kuv­vetleriyle birlikte iştirak etmek için şimdiye kadar 918 gönüllünün müracat ettiği bildirilmektedir.

—Tokyo:

Mac Arthur- Genel Karargâhında, yayın­lanan tebliğde, dün müttefik uçakları­nın Konan yakınındaki Hamçunıg'da bu­lunan ikimyevi ve maJd'enî maddeler fabrikasına 400 tontan fazla bomba at­tıkları bildirilmekte ve hücumdan son­ra alevlerin. 600, dumanların İse 3000 metreye kadar yükseldiğinin görülmüş olduğu ilâve edilmektedir. Diğer bazı bomba uçakları da sevk is­tasyonlarında toplanan düşman kıtala­rına ıhücum etmişlerdir. Avcı uçaklar: Yongdok'la Mokpo arasındaki hat üze­rinde 400 çıkış yapmışlarıdır.

Harekât esnasında gökte hiçbir düşman uçağıgörülmemişvebütünmüttefik uçaklarıüslerine dönmüşlerdir. Koredeki ISekizinci OrduGenelKarar­gâhı:

Kore'deki Birinci Amerikan .Süvari Tü­menine mensup kuvvetler bugün geç vakit Kumchon'dan çekilmişlerclir. Kumchon Taejon ile Taegu arasında bulunan en mühim demiryolu merkezini teşkiletmekteydi.

Amerikan kuvvetleri şehri terketmeden önce şehrin Doğusundaki köprüyü uçur­muşlar ve şehri ateşe" vermişlerdir.

3Ağustos 1950

—New-York:

Türkiye'nin Kore'ye askerî yardım gön­dermek hususundaki kararınınBirleşik

Amerika'da uyandırdığı son derece müs-foet akisler devam etmektedir. Tanmmiş yorumcu Fulten Lewia New-York'ta Wor Radyosunda Türkiye'nin yardımı hakkında şöyle demiştir: «Bilhassa Türkiye'nin askerî yardım teklifi çok manalıdır. Çünkü, bu mem­leket, dünya harbinin hitaımmdaniberi Sovyet namlusunun ağzında oturmakta, Rusya'nın ve peyklerin daimî tazyiki altından bulunmaktadır. Komünistler, Yunanistan'la birlikte Türkiye'ye de ha­lcim olmağa çalıştıkları zam an, b iz Türkiye'ye silâh yardımında bulun­muştuk. Doğu Avrupa'daki komünist tehdidini hakikaten Amerika önlemişti. Fakat, dünyanın diğer kısımları ile olan münasebetlerimizde, yapılan yardımdan dolayı takdir görmek ender tesadüf edilen bir vakıa olduğundan, bugünkü durumda ve bilhassa bu şartlar içinde Türkiye'nin yardım teklifi son derece ferahlatıcıdır. N. B. C. ve Wpix televiz­yon istasyonları da, bu münasebetle, Türk Ordusunun manevralarını gösteren filmlerden parçalar yayınlamışlardır.

—Tokyo:

General Mac Arthur 'Karargâhından Beşinci Hava Filosuna mensup avcı ve hafif bomba uçaklarının bugün kara kuvvetlerini desteklemeğe devam ettik­leri ve komünist kuvvetlerine hücum ettikleri bil diril m ektedir, b - 29 Üstün uçan kalelerin Konandaki Kimya Fabrikalarına 400 ton bomho at-tıklarmı genel karargâh teyid etmekte­dir. Konan fabrikalarına karşı 5 gün içinde girişilen üçüncü hava akınıdır.

4 Ağustos 1950

—Tokyo:

iAğustosgünüöğledensonra yayın­lanan karargâh resmî tebliği, cepheden

alman telgraflara ve Tokyadaka askerî .sözcünün 'beyanatına göre, düşman ha­len Taegu'nun 10 kilometre kadar Doğu­sunda .bulunmaktadır. Birleşmiş Millet­ler kuvvetleri t&sbit edilen müddetler iÇinde Naktong Nehri gerisindeki hat­laraçekilmişlerdir.

Masan ve .Pusan istikametinde Şinju 'Doğıueumda harekâtta bulunan düşman kuvvetlerinin tazyiki devam etmektedir. Bunlar yeni takviyeler almaktadırlar.

—Tokyo:

General Mac Artlvur'un Genel Karargâ­hından neşredilen resmî tebliğin tam metni aşağıdadır:

Cepheden son gelen raporlar Chinju -Pusan kesimine yapılan tazyikde hiç bir gevşeme olmadığını kaydetmektedir. Düşman bu kesimde Amerikan kuvvet­lerinin karşı taarruzları dolayısiyle iler-lemıe kaydedemeım'eıktedir. Savaşlar Chlnju'mm 32 kilometre güney doğusundan 24 kilometre kuzey doğu-.suna kadar uzanan bir kavis üzerinde bütün şiddetiyle devam etmektedir. Dün cereyan eden savaşlar sonunda 600 kadar düşman askerinin öldürüldüğü talimin edilmektedir.

Cephenin diğer kesimlerinde müttefik ve düşman keşif kollarının, karşılıklı faaliyetlerinden başka savaşlar kayde­dilmemiştir.

Genel karargâha'gelen haberler, komü­nist kuvvetlerinin yağmak yaptıkları ve muhtemelen iıfcfc yeni tümenin güneyde savaş cephesine gönderildiği yolundadır. Yongdok civarında savaşlar düşman topçu ve hava toplarının kesif ateşi al­tında cereyan etmektedir. Bununla beraber, bu kesiımde Amerikan askerî faaliyeti «durgun» olarak kabul edilmektedir

,Yeni ibir habere göre ı'Sujeu ve Tanjon-' mun güneyinde görüldüğü -bildirilen 45 tanklık bir düşman zırhlı kolunun ha­kikatte evvelki muhaberelerde bu ke­simde imha edilen tanklarm enkazından ibaret olduğu öğrenilmiştir.

5 Ağustos 1950

—Tokyo:

General Mac Arthur Karargâhından neşredilentebliğde b.26 hafifbomba

uçaklarının Cuma günü geç vakit Gü­ney IKbre batı sahilindeki înson Lima­nında Kuzey Korelilerin 10 !bin tonluk yük gemisini batırdıkları bildirilmekte­dir.

6Ağustos 1950

Kore cephesi:

Korede Sekizinci Ordu 'Karargâhından: Buraya gelen resmî haberlere göre, Amerikalılar güney 'kesiminde Nantong Nehrini geçmiş olan komünist kuvvet­lere karşı üç noktadan mukabil taarru­za geçmişlerdir.

Düşman, .köprü başını karanlık basma­dan .evvel temizlemek için Amerikalıla­ra zırhlı birliklerle ve uçaklarla taar­ruzlarda bulunmaktadırlar.

7Ağustos 1950

— Tokyo:

Tanklarla desteklenen Amerikan piyade kuvvetleri ve deniz ıpiyadesin-e mensup birlikler bugün Kore'de -ilik defa ihücu-ma geçecek komünistlerin öldürücü ate­şi altında 'Ohinju'ya doğru ilerlemiye başlamışlardır. Komünist kuvvetleri, gü­ney sahilinde Masan'ın takriben 15 ki­lometre güney doğusunda önemli bir yol kavşağına hakim olan tepelerden gayet tesirli bir topçu ve havan topu ateşi açarak Amerikan kuvvetlerinin ilerle­yişini yavaşlat'mıya muvaffak olmuş­lardır. Cepheden sabah saat beşte gön­derilen telgraflarda üçüncü tugaya ■mensup deniz piyadesi birlikleriyle, be­şinci ve otuz beşinci alaylara mensup savaş birliklerinin yanyana çarpıştıkla­rı ve tepeleri işgal eden komünist kuv­vetleri geri atmıya çalıştıkları bildiril­mektedir. Bu İlerlemeyi uçaklar da des-tekl e m ektedir.

'Sekizin Ordu Karargâhı:

Kuzey Koreliler Birleşmiş Milletler kuvvetlerine bugün 3 üncü defa olarak Taegu'nun 30 mil kuzeyinde Güney Ko­re 'dağ hattında taarruz 'etmişlerdir.

8inci Ordu Sözcüsü,Güney Korelilerin cesuranesavaştıklarınısöl lemis tir. Üç KuzeyKoreTümeniYeson ileHamşon'un güneyinde toplanmıştır. Bir veya ikitümendedoğukısmınatoplanmış bulunmaktadır.

8 Ağustos 1950

Koredeki. Sekinci Amerikan Ordusu Genel Karargâhı:

Sekizinci Ordu Genel Karargâhından dün gece bitirildiğine göre, Kuzey Ko­relilerin Taegu'nun kuzeyinde iki şehri zatotettifelerini iddia etmeleri propagan­dadan başka bir şey değildir.

Pyongyong Radyosu Taegu'nun 40 kilo­metre kuzeyinde bulunan Kunwi Şehri ile 20 kilometre daha kuzey doğuda bu­lunan WiSong Şehrinin komünist kuv­vetler Zarafından ele geçirildiğini dün bildirmişti.

Bu iki şahir Mac Arthur'un sözcüsünün bildirildiği gibi müdafaa hattına dâhil­dir.

Buraya gelen en son haberlere göre, komünist kuvvetlerinin bu iki şehrin ci­varına yaklaştıklarını teyid eden hiç bir malûmat yoktur.

Reuter'in Koredeki muhabirlerinden Itriri olan Lİonel Hudson bu sabah erkenden yolladığı ibir telgrafta .birkaç saat ev­veline ıkadar <Kunwiye hiçbir komünist hücumunun yapıılm adığınj bildirmek­tedir.

— Londra:

tşçi Daily Herald Gazetesi, «Malik, Uzaıkdogu .meseleleri üzerinde batılı memleketler arasında mevcut ihtiâfları istismar edebileceğini sanıyorsa yanılı­yor» demekte ve şunları yazmaktadır: «Evvelâ Kore meselesinde Batı devlet­lerinin politikaları birbirrinin tamamiy-le aynıdır. Bu politikanın esası, her ne bahasına olursa olsun Güney Kore'ye saldırılan mütecavizleri yenmektir. Di­ğer uzaikdoğu meselelerine gelince, bu­rada da batılılar arasındaki anlaşmaz­lıklar pek büyük değildir.»

12 Ağustos 1950

— Tokyo:

General Mac Arthur Genel Karargâhın­dan bildirilmiştir: Uçakgemilerindenhavalananuçaklar

Güney Korede General Kean kuvvetle­rinin harekâtını desteklimeğe devam etmişlerdir.

Bir düşmankafilesiKesong - Sachong yolu üzerindehücuma uğramışveçok sayıda taşııt vasıtası tahrip edilmiştir. Güney sahilinde birAmerikan muhribi Yosu'da düşman topçu mevzilerini bom­balamış ve iyi neticeler elde etmiştir. Doğusahilinde,deniz.birlikleriYong dok bölgesindesahilyolunubombala­yan müttefikkuvvetlerinidesteklemiş­lerdir.

Beşinci Hava Ordusu Karargâhı: Beşinci Hava Ordusu sözcüsünün bugün bildirildiğine göre, müttefik avcı ve bombardıman uçakları bugünkü faali­yetlerinde 6 düşman tankını imha etmiş­ler ve 12 sini hasara uğratmışlardır.

13 Ağustos 1950

— Tokyo :

General Mac Arthur .karargâhından sa­at 3.50 de neşredilen tebliğin metni aşa­ğıdadır :

General Kean'nın savaş grubuna dahil deniz piyade kuvvetleri Chinju'nun Gü­ney Doğusundaki sarp bölgede ilerle­melerine devametmişlerdir.

Bu birlikler Kosong-Saahon yolu üze­rinde 25 motosiklet ve Rus modeli 44 cip ele geçirdiklerini haber vermişlerdir. Bu kesimin Kuzeyinde Kosong civarın­da düşmanın giriştiği küçük ölçüde bir hücum püskürtülmüştür. Doğu sahilinde, Amerikan ve Güney Ko­re kuvvetleri Pohang Dong bölgesinde şiddetli savaşlara girişmişlerdir. Ame­rikan kuvvetleri bu şehir İstikametinde hücuma geçerlerken, Koreli unsurlar da Ghidongni istikametindeki ilerleme­lerine devam etmişler ve çok sayıda si­lâh stokları ve taşıt vasıtaları ele ge­çirmişlerdir.

Woegwon'un Güneyinde Amerikan Bi­rinci Süvari Tümenine mensup kuvvet­ler Anktong'u geçmeğe muvaffak olan düşman gruplarını tahrip etmiş ve son 24 saat içinde 400 den fazla Kuzey Ko­reliöldürmüşlerdir.

Daha ziyade, Kuzeyliler Noksngdong'un Güney Batısında tanklarla takviye edil­miş bir birliği nehirden geçirmeğe te­şebbüsetmişlerdir.

Küçük marifetler ve büyük iş­ler...

Yazan: Hikmet Bay ur

X Ağustos 1950 tarihli Kuclret'ten:

Hükümet, Koreye asker .gönderme işin­de, ister esas İster şekle alt olsun, ken­disini tenkit 'edenlerin ileri sürdükleri düşünceleri karşılıyacağı yerde tenkit­çileri halkın gözünden düşürmek için. küçült marifetlere başvurmakta devam ediyor.

Başbakanın son basın toplantısında söy­ledikleri îıemen hep bu özde idi. Pazargünügazetecilerebirdemeçte bulunan Dışişleri'Bakanı daha da ileri giderek şunları demiştir:

•KHükümetin vermiş olduğu karar komü­nist basını hariç, memleketin her köşe­sinde ve dünyanın her tarafında büyük bir memnunlukla karşılanmış ve tasvip edilmiştir.»

Ankara'da, İstanbul'da ve yurdun bir Çok yerlerinde çıkıp da hükümetin ka­rarını şu veya bu 'bakımdan tenkit et­mek suretiyle onu «büyük bir memnun­lukla karşılamış» olmayan gazeteler toptan komünist ilân edilmiş oldular. Henüz çok zaman geçmedi C. H. Parti­si de kendisine karşı cevap veremiyece-ği tenkitlerde bulunanlara Moskova'nın adamı diye damga vurmaya çalışırdı ve b vakit Demokrat partiler dâhil bunu hep 'birden ayıplardık.

Her yeni olay bize, Demokrat Parti ile­ri gelenlerinin C. H. Partisinin Yaşında­kileri şaşıîıacalf biçimde taklit etmekte olduklarını gösteriyor. 'Bay F. iKöprülü'nün sözleri ancak ko­münistlerin işine yarar, çünkü bu kim­seler hükümet kararına karşı herhangi bir yönden itirazda bulunmuş olan bir Çok gazete ve yazarla bir tutulmak sa­yesinde gayet elverişli bir mevki oide etmiş oldular. Sözün kısası bizler alçal-

tılmak ve komünistler yükseltilmek is­tenildi.

tşbaşmdakilere tavsiyemiz bu. gibi kü­çüklüklerden vaz igeçmeleri ve yurtse­ver muhaliflerin tenkitlerini cevaplan-dıramadıkları vakit Mddet veya şaşkın­lıktan ancak komünistlerin işine yara­yacak yollara sapmaktan sakınmalıdır­lar.

Hükümet bir az da büyük işlerle meş­gul olursa iyi 'eder.

Dış siyasamızda önemli bir boşluk vardır o da iBirleşmiş Milletler Misakı dışında güvenimizi sağlayan kâfi teminata ma­lik olmamamızdır.

Daha önce de dediğimiz gibi bu Misali sayesinde henüz kimse kendini güven içinde sayamaz. Kore işi bunu göster­miştir. Türkiye'nin ve herhangi bir dev­letin güveni nazlanıla nazlanıla gönde­rilecek ve damla damla gelecek yardım­larla değil, ancak saldırıyı tertipleyen devlete derhal savaş ilânı ile ve bunun böyle olacağının önceden biünimesiyle sağlamlabillr.

Rusya, Kore işinin böyle bir sonuç do­ğuracağımı bilseydi Güney (Koreliler bu. barış içinde yaşamakta devam ederlerdi. Bununla birlikte tam hakikati söyliye-îim ki Rusya, Amerika'nın bu kadar azimli davranacağını sanmış değildi. Ancak bu düşüncemize sunuda ekleme­liyiz: Eğer bugün Güney Kore'de Pusan Limanı etrafında bir köprü başı elde Italabilmişse .buna sebep Japonya'da, yani oraya çok yakın bir yerde, Ame­rikan kuvvetlerinin esasen bulunması­dır. Bu olmasaydı ve yardımının binler­ce Ikilometre uzaktan gelmesi gereksey-di Kore'de istilâ dışında bir karış top­rak bile kalmazdı.

Türkiye'nin güveni bakımından İngiliz ve Fransız bağlaşması manen büyük bir değer taşımakla birlikte bu sırada ve daha eıpey yıllar için maddeten çok bir şey ifade edemez, çünkü bu iki devletin.

Kore için Birleşmiş Milletlere yapılacak ■askerî yardımın, âdeta lüzumsuzluğun­dan bahseden yazılara, ve (bu mevzuda toazan üstü kapalı, bazan.üs-tü açık .tah­riklere geniş ölçüde devam olunmuştur. Bdlmiyoruz; hakikatleri ve memleketin yüksek menfaatlerini umumi efkârdan l>u suretle saklayıp, 'bu işi bir iç politi­kanın Kore teferruatı içinde hırpalama­ğa çalışmak, kendi anlayışlarına göre fcir vatanseverlik örneği midir? Bu noktanın takdirini muhterem okuyu­cularımıza bırakırken biz hükümetimiz tarafından alınan kararın isaibeti üze­rinde bir defa daha durmak istiyoruz : Biz de biliyoruz; 4500 mevcutlu bir Türk .savaş birliğini Kore'ye sevketmek çok mühim bir karardır. Faıkat ne yapalım fai, m.em'teketimizLn. yüksek menfaatleri milletlerarası taahhütlerimize sadık kal­mayı icab ettirmektedir.

Adnan Menderes hükümeti, bu hususta serî açık ve dürüst bir karar almakla ancak memleketimize hizmet etmiştir. Düşününüz bir defa: Eğer bu yardım yapılmamış olsa idi, ve Demokrat Part: iktidarı, Halk Partisi iktidarı zamanım­da olduğu gibi bir savsaklama, bir oya­lama siyaseti takip etseydi, milletler­arası, topluluk içinde Türkiye ne vazı­yete düşerdi? Memleketimiz mazallah. (bir tehlikeye maruz (kaldığı zaman Bir­leşmiş Milletlerden ve Amerika'dan han­gi yüzle yardım isteyebilirdik ? İşte Adnan Menderes hükümetimin ha-îkikaten fok yerinde, ve zamanında bir karar aldığını, Amerikan Ayanının, Ko­re'ye yardım yapimyan devletlere bütün yardımların kesilmesini istemesi gayet ajçık bir surette ispat etmektedir. Bu sa­yede Türkiye, milletlerarası politikada yapıcı bir rai almış, kuvvetini, cesareti­ni ve müşterek emniyet sistemine olan [bağlılığını bütün dünyaya -ispat etmiştir. ■Simidi, memLeketimiz, bu 4500 kahraman erin sayesinde 'her yerde söz söylemek ve sözünü dinletebilmek hakkını ve sa­lâhiyetini haizdir.

Geçen gün şehrimizdeki çok mühim bir Amerikalı şahsiyet bu mevzuda bize şu­nu söyledi :

«Türkiye gibi bir dostu yanı başımızda görmekle haklı bir gurur duyuyoruz. Yaptığınız fedakârlık bizim için,, dünya ibarışı içinçok asîl bir harekettir.»

İşte Adnan Menderes Hükümeti, bu ka-rariiyle bütün dünyada bize bu itibarı sağlamıştır.

Bunun aksini düşünmek, ve Harlk Par­tisinin şimdiye kadar yaptığı gibi uyu­şuk bir tavır takınmak ve herkesi oya­lamağa çalışmak, milletlerarası camia içinde bizi tek başımıza yapayalnız bı-ra'kmak dernekti. Bu suretle Amerika bizden elini eteğini çekecek, kimsenin 'bize güveni -ka'lmıyacak, bütün yurdu­muz daima açık bir tehlikeye maruz ka­lacaktı.

Çok şükür Allaha ki, bu şekilde düşü­nenler bugün iş başında değillerdir.

Sokak politikacılığı...

3 Ağustos 1950 tarihli Yeni Sabah­tan:

Hükümetlin, Birtetşimiş ıMilieitler Umumi KâtlibüMin vâikı davetine miis!bet cevajp vererek bir milkitar aıslkerî kutvvettaıizü Kore'ye sevkıetmek karan üzerime, ge­rek matbuatta, gerek siyasî partiler arasında, sert bir münakaşamın başla­dığı mailûmdaır. Bir müddettir sürüp gi­den, bu tartışma ve kapışma havası, Ka­manla yatışacağına, muhaflefet partiisi-nin «Aoaiba bu ûşten bir fayda kopara­bilir miıyüm.» kayigu ve ümMlyle yaptı­ğı teşebbüs, hareket, toplanma, miting1 ve saürelerle büsbütün bulanmış bulıın-maktaldır.

Adnan Menderes tkabİnesinin Kore'ye astker şevki için Meclisin reyine müra­caat ötmeden ve muhalefet partilerliyle temasa geçmeden kıarar ittühaz etoıifş olmasını, ilk defa olanak, toiız bu sütun­larda hoş karsıl'amamıştılk ve îıaskilki millî iradıeiye dayaman Demokrat Parti Bakamlar Kurulunun ötoırütesi yurtta ne kadar Ibüyük .olursıa oîsun, muhalefetle temas ve onu bu karardan haberdar et­menin iyi bir gelenek teşkil 'edeceğimi ifade etmiş idik. Meclisin mütalâa ve muvafakati 'alınmasının ,da normal gttibi düşeceği akla geliyordu. Fakat ibütün 'bu ihtLrazî kayıtlan, hâtıra kabtüinden hükümete ve meımlek'öte sunarken, me­selenin esasıma ttreuz letimek, veyahut Birleşmiş Mülettere iltihakımızdandoğacak vecibeler karşısında tereddüt ge­çirmek gibi bir vaziyete düşmedik ve bütün yazılanla bu oiHreti apaçık ifade ettik.

Halbuki Halk Partisi, 'hiç.de hoş olmı-yam bir politika mücadelesine başladı. Saibık Millî Şefinden tutarak bütün genç ve ihitoyıar elamanlarımı seferber etti. ■Meclisi toplamağa davet Üçtito imızıa t'op-'lamağ'a koyuldu ve işteM Halk Partisi oyunu çeşnisini azaltmak için müstalkii bir iki milletvekilini ortaya attı. Hal­buki bu taitiül günlerinde ve hükümetin, sükûn ile, meımileket ıMaresinde lüzumlu ıslâhat içim cididi çalışmalara muihıtaç olduğu bir şurada bu huzursuzluk ha-vaSi, 'bizce, hiç ytefninde değ"ild!i!r. Hükü­metin Meclisin reyini ailması temennıi-ye lâyık idi. Ordumuzdan, bıtr parçanın memleket dışına sıevM her gün olağan hâdiselerden değildir. Bina sual eyih ıböy-le biır stöcEttir alınırken MeolMı haberdar efomek iyi oilurdu ama b-u öeımek değil­dir ki hükümet Anayasa mucibince be­hemehal, -böyle bir müracaıata ve müsa­adeye mecbur ve mahkûmdur.

Hükümeti erin her ha.refeeti, Anayasa ile meclburi 'kılınmış veya ımüeyyedeler-le talkviye edilmiş olmsık mı lâzımdır? Asla. Meselâ Mecliste 'ekseriyete m&iHik olan bir kabine, hattâ bîr rey çoğunlu­ğu olsa, ^ükümettıe kalmakta 'devam edeibilir. Ama müteveffa Eriatn, Meclis­ten aldığı itimat reylerinin sayısı, bir iki mesel'ede azalıyor diye bunu 'bile bir güvensiEÎiik saydı ve istifa etti. Bu hu­susta hiç 'bîr mecburiyeti yok. idi. Daha dün Kral Leopold Mecliste ekseriyete saihip olduğu hailde tahtından, oğlu -le­hine feragat etti. Binaenaleyh bizce Meclise 'müracaat, -muhalefetle temas, kanuni bir kıülfelt olduğu için değül fev­kalâde bir tedbirin, bütün Türklerce tasvip olunduğunun bir delili olarak İyi olurdu ve bu âdemi müra'caat ve temas­tan doğan son h&diıse, neşriyat ve mü­nakaşalar şüphesiz 'kiı ıgerek içeriMe, ge-reık dışaırda en dyi bir intiiba 'bırafkima-mıştır. 'Bu taırtışmıa ve çatışmaya mey­dan veriilmesie daih.a mı fena olurdu? Esasen kalbine şefi verdiği bir demeçte, ileride bu gtilbdı hâdiselerin zuhuru taJk-diırinde Meclise müracaatı ve muhalefetteıması derpiş edeceğdni, (bü-

yüık bir S'amiımiiyetle Sitfade «titiğ1!. Şu halde, artık 'kapanması lâzıon gelen bu baihsi, lüzumsuz yere deşip ve 'eşeteyip durmakta Mletmeyde ne fayda vardır ? Halik Partisi, harioi tehlike bahislerini , o kadar goik kullaınmış ve dahadekl mu­halefeti susturmak ırçüı o derece suîiötd-mal öbmiışitir ki. şimdi balkilkaten ve cid­den fiilî tehlıike karşısında ilken (biıle in­sanın onlara : «İnsaf edim, harici man­zaraya balkın, ımazinlisi hatırlayın ve olmazsa sükût etmesini ve 'böyi-eiDükilo yurda hiamet eylıeunesani Öğrenin de­meğe» ıdlili varmıyor ama bu sözleri de söylemek, lâzımı...

Türkler geliyor...

Yazar, :Ahmet Efnin Yalman

3 Ağustos 1950 tarihli Vatandan:

Tarühin sinesinden bir ses yütaseliyor, bütün dünya bunun âikılisleriyle çallkıa-nıyor : Tünkler geliyor! Bu ses, 4500 küslük bir Türk askerî kuvveltinin Kore'ye g-ÖndeiileoeğU haîbe-rünin bir ifadeısl değildir, tarüh boyunca daima asaleti ve büyüklümü tems:i!l ıelt-meği bilen Türk ruhunun dünya sah­nesinde yeniden şahlandığının bir müj-desidlr.

Arkadaşımız A'ltemur Kılıç Nievyorlk'tan gönderdiği bir mekituplia b:iızıe bil­diriyor Kore'ye Türk aslkerî güKÎeoeglhatberini bir Aımertten gazetesi : «Türk­ler geliyor!» diye manşet sekilinde neş­retmiş. Bu nuanşet, bir gaızettecimiin bu­luşu diye mütalâa eıâilemez, tarjîhin derinlük'lerinden kükreyen Mr nidanın coş­kun sürükleyici bir âkisıidir; dünyayıfelâlketten Ekutftarımalk azminde Türknıiılle'tinin. üzerime aıldığı yüksek mânevivaızifenin dünyaya ilânıdır.

Aıdnîan Menderes Hükümeti, torühî kay-rarmı veririkeın, hiç biır küçük hesaiba tatoi olmamıştır. Sadece tarihin büyük­lere ve cesurlara nasip ettiği bîr vazi­feye iS'aflıip çıkımıştır, böylece de Tünk fari'hinl dolduran yüksek an'aneleıin seviyesine yükse'lmlşitir. Tani'hiıhimıizdeki yaratıcı ve yasaitıeı kudr'eti; üst'ilâ ordıu-lam, fütuhat selleri teımsll etmiyor, bunla.r gelici, geçici hâ lişelerdir. Asıl değiışnüyen ve Türk t>ü-yüMüğünün ifadesi olan taraf, ibir ideal gaye için hesap etmemden, Ikarikımadan vermeği bi'len ve fedakârlıkta haz 'du­yan âtsiî vıe necip nımıır.

Bugün Amer/üka'yı harekete getiren, in-Sahiıik hesabına fedafeârlukıl'ana sevke-den, milyarlar değerinde ımaddî kıymet­leri, mUyonlaıroa canı teh'.ıiikieye atmak­tan sakınmıyan cömert vie asil ruhun bizaisırtaiidariberiâşıimıasıyız.

Amerika'nın keşfinden -evvel büz, İstan­bul'u aldığımız zaman tahaMîüm bay­rağı ağmadık, dünyanını o devrinin ta-maimiiyle yabancısı olduğu dinî tolerans ve vicdan hürriyeti bayraklarını açjttfc Otuz sene murıa.reibeısinde Avrupa Jn-saailan, T>:ır liıMltoalt farkı için birbirieri­ni boğazlarlarken, Türk ülkeleri Müslü­man, Hir.'stiyan, Musevi, '.bütün din ve mezhepler için vicdan hürriyetinin sev­gi ve şefkat dolu bdtr cenneti manzara­sını gösterdi.

İspanya'da ımuseviiler, taıassubun zajâ-müfoe uğrarken, o-nların feryatları kar­şısında ihtizaza gelen fealıb, Türk Tnll-letlkuin ik.aJjb;; oldu. Yıilz, ibânîerce zulüm ftcuribanıına şefıkat fkucağim açtılk.

Deıh mılîletti gıaidre uğrayor, büyük d;ev-letüıer t'aııafınd'an teksim ediliyoT, bo~ yıroduruğa vuruluyor. Onların ıstırap­larını duyan, onlarla beraber dentlenenı, en zayıf bir 'devrinde ibüyülk devletlere meyidan okuyan, Lehistan iıstLİklâlinin ufuJünü ıtanıımıyan, BalbıâlMîn kabul ve lmÜıerfeLde Lehistan ıseffllrfisajnı adını da­ima anıan m:ıllet, Tiirlk milletidir". Uzun yıllar kahır içinde yaşıyan Leh mi'lleti, kuituluş ümıMinli dünya yüzün­de yalnız ve yalnız Türk mllftettee bağ­lamıştır. Milyonlarca Lehli : «Türk sü-vaTilennto atları V'iısto'l Neteinin suyu­nu içtiği zaman Oturtulacağız» iımaniryıle en karanlık gain'terinıde tarih'in ufukla­rına gözlerml dilk'mişlerd;ir. Nilıayet hiç be;klenm'ed:i)k "bir muoize olmuş, İbir Türfk K'OÎOTdusu Birinci Cilhan Hsirbin-de GaJicya'öa vazife allmış, süvarileri­nin atları V'isyol Nehıi-nden su 'içmiş, bunun 'arkasından >da LehistanüsfttilkM. 1848ühltıaâlleriı Avrupayı kasıp kavuru­yor, takibata uğrayan Alman,Macar, İL; ihtllâldil&r Türkiye'ye iltica edi­yor. O zaımanm müs'tebit ve kshhar devÜeJtLerü olan Rutsya ve Avusturya bun'.'arı teMiım eıtmieımiz için Wzi taz-yiik altına alıyor. Biz zayıfız, büyük devlelblere mçyıdan cıkuyacak hailimiz ve mecaMimiz yok. Faıkat buna rağımen nıent Türkıiıye'nin sesi yükseliyor : «E4-ze ilıtica edehlıerü tesliım etme'k, Türk şanına ve mertliğine uygun ,bir haı-e-!ket değildir. Oralarla, beraber icaıbmla, miilleıtce ölürüz, faîkat müHeoi teslim etmelk kaJıpeıliğini göze alimayız..»

Acaiba maddî hesaplan hiçe sayan, bii-yüikl'üğün mânevi icaplarını yüksek tut­mağı 'bilen bu ruın, bir initihar ruhu mu­dur? Hayır, tama.m:yle aiksine,.. BinbiT .i'i-njkânsızh'k içinde Türk mlılleitii, tarühân büıbün kasırgalarına, kahredici kuvvet-ılörim bü'tün saıldırışlarına mukavemet ımucizesini, sırf bu ruh sayesinde gös-tenmişltc'r. Fedakârlıkları, mertliklsri hesapsızca yapmağı bıiûmes'İJie rağmen bu sayede dalıma netice de almıştır. Nıtekiım tarSıiaı asil duygularla girişilen pek mahdut han1 p]erinden biri olan Kı­nım Harbîne ve bizim hesabımıza bunu takip öden büyük siyasî menfaatlere; 1948 de fıiülî eserlerini belirttiğimiz asil vs .mert ruh yolaçmıştır.

Geçen Mart ayında İrlanda'ya gittim. Türkiye'ye karşı taısıavvur haricinde bir sevgi; [buûdum.. Tafsilâtını ayrı bir yazı­da 'enllatacağım bu sevginin kaynağı nedir, l>l'lir misiniz ? Bir asır evvel pa­tates mahsulünün bozulmasından dola­yı irlanda'da müthiş bir kıtlık baş gös­terince, o zaman İrlanda'nın Hükümda­rı olan Kiıraliçe Vİıkborya küçük bir ia­ne vermiş. Fatkett Türkiye Hükümeti İrlanda'ya üç gemi dolusu zahire yolla­mıştır !

1918 de, yani daha dün sayılacak bir Itarühlte cereyan eden biır vak'a var: Or­dularımız b-zoulmuş, mukavemet imkâ­nımız kalmamış Mcndroste müta'reke müzsıkere ediliıyar, ileri sürülen şart­lardan biri, memleketimizde bulunan Alman ve Avusturya askerini müttefik­lere teslim etmemiz... Türk tarihinin asil ruhunu en iyi kav.rıyan ve tesliım eden tarihî kahramanlarımızdan ve bü­yük devlet adanıl arınınız dan biri olan başmurahhassıımız,ozamankiBahriye

Nazırı Rauf Bey cevap veriyor : «Dün­kü mütteflaklerimizi size tesltfım edecek yerle 'ölünceye kadar harbe devamı ter-cîh ederiz.»Muhatabımız olan IngEiiz denizcileri, hürmetle susuyorlar. Lıondra'ya- daaıış-tskftaın sonra şartlarını geri alıyorlar, büyük bir milletin karşısında, bulunduk­larım da hissediyorlar... «Türkler geliyor!» .nidası, işfoe bütün bu ruhun yeniden şahlandığının ve vazife­ye, hazır bulunduğunun ifadesidir. Hü­kümetimiz, bu ruhun ilham iıyie kaırarı-nı veraniştir. Kore'ye gidecek askeri­mizin, inik ban ve teçhizatı dâvanın esasını .teşkil abraez. Ne kadar kuvvet gönde rs ek, Amerikan milletinin omum ;kadar bizim işin de olan müşberak dâva namına göze aüJığı fedakârlığa nispetle ptik az kaüır. Asıl iş, askerimizin taşı­dıkları ve Kore'de akıncısı olacakları yüiksak ruhtadır. Maddıiyetçi Moskof saMıncı ruhunu ve kamümam maskeli yııkıcı ıkuvvetleri, atom bombaları d« -ğîil, ortalığ1! kaplıyaeak ve gözleri 1ta-maştıraoaik elan böyle asil, yüks-sk ve coşkun duygular insafa getirecek, diz çcMüreeeMir.

Meclis toplantısı, usul, şekil, pazarlık diye ortaya atılan mırın kırın belirti­ler:, asil tarihî rolümüze karşı hiç farkında olmadan girişilen bir baltalar madır, bir boz^ufıculuktıır. AJâlkaüıI&r gözlerini açıp antik bu feci hatalardan dönmek cesaretimi gööter.m-elidiırler. 1 Bir, "iki g"üne kadar kanram'an a^terle-riımz dünya sahnesinde vakfeye çık-tılkl'arı zaman «Türkler geliyor!» nida­sını bütün bir milletin tam bir ahenk ve birîdlk içinde desteMedlğin;. bütün in­sanlık görmeli, duymalıdır. Bu tesiri bozr/mağa, bu jıoûü seıkteye uğratmağa. istikbal hssaıbma asil hareke-tini'Izden doğacaik imkârJaı-ı sarsmağa, kabaran kahramanlık ve mertlik damarlarımızı üyuştuTımağ'a biJÇ birimizin haOtkıımz ycdtitur.

Biz şuna aminiz ki ufak tefek bulutlar, derhal dağılacak, sulhu kurtanmak ve saldırıcıya göz dağı vermek vazifesiyle dünya sahnesine çıtkam Mehmetçiği, bü­tün miilıl-elt, yürökıtea gelen baharı di-leıkleriyle, mıöştberefk meırtıl^î ve hama­set duygularıma coşkun be lıiırtil eriyle ıı i ::vıw ?. çaktır.

Son 48 saat içinde...

Yazan: Mücahit Topalak

2 Ağustos 1950 taıriidi Zafenr'den :

Kore ihtilâfının son kırk sekiz saat için­de, çeşitli faaliyet ve tezahürlerle yeni bir veçhe aldığı görülüyor. Bu satırları yazdığımız sırada geien haberlere göre, Kuzey Koreliler Pusan'a 40 kilometre mesafeye kadar sokulmuşlardır. Buna mukabil Amerikan takviye kuvvetleri de harekât sahasına yetişmiş bulunuyorlar. Pusan, yarımadanın doğu ucunda bir li­mandır. Muhasematm cereyan ettiği böl­gelere oldukça muntazam bir kara yolu ve ayrıca bir demiryolu ile bağlıdır. Bir­leşmiş Milletler kuvvetleri, ikmal yolu olarak şimdiye kadar bilhassa bu liman­dan faydalanmışlardır ve faydalanmak­tadırlar. Pusan'm düşmesi bütün doğu cephesini çökertebilir.

Bu satırların okunduğu sırada, Pusan'ı muhafaza etmek maksadiyle çiziJmiş son hattâ, yani biraz daha batıya düşen Ma-san'dan başlayıp bir kavuşak noktası olan Samningin'den geçerek kavis halin­de Doğudan denize vâsıl olan hat üze­rinde şiddetli savaşların cereyan etmekte olması muhtemeldir.

Cephenin en mühim kesimmde hal böyle iken, Birleşmiş Milletler Kuvvetleri Ku­mandanı General Mac Arthur, dün, For-moaa'ya gidip dönmüştür. General For-moza'da bu adaya sığınmış bulunan Mil­liyetçi Çin makamlariyle ve bilhassa Mareşal Çan Kayşek ile mevzu ve mahi­yeti açıklanmıyan bir görüşmede bulun­muştur.

Hatırlarda olduğu gibi, Başkan Truman, Kore ihtilâfına Amerika'nın Birleşmiş Milletler adına müdahale edeceğini ha­ber veren mesajında, Formoza'nın da herhangi bir tecavüze karşı müdafaa edileceğini bildirmiş ,ve fakat Milliyetçi Çin'in Kore'ye fiilî yardım teklifi, kızıl Çnlilerle her hangi bir ihtilâta meydan vermemek mülâhazasiyle, reddedilmişti. Amerika'nın bu konudaki noktayı nazarı bugün de bakidir. O halde, Kore'de vazi­yetin çok nazik bir hale geldiği bir za­manda Mac Arthur Formoza'ya niçin gider suali varit olabilir.

Amerikalılar, bu arz dairesini aşar­larsa, yukardaki haberde bildirildiği gibi komünist Çin kuvvetleri karşılarına çı­kacak ve mücadele uzayıp gidecek, ül­sere veya kansere benzettiğimiz müzmin

vaziyet hâsıl olacaktır. Bu takdirde, Bir­leşmiş Milletler Teşkilâtının ve Ameri­ka'nın bu dertten kurtulmak için nasıl bir cerrahî ameliyat yapmak isteyecek­lerini zaman göstereeektir_ Bu ameliyat galiba "Üçüncü Dünya Harbi olacaktır.

— Strasbourg:

Türk Delegesi Ekrem Hayri Ustündağ ve arkadaşlarından birçoğu, Türkiye'de bir Avrupa kültür merkezi ve bir Avru­pa koleji ihdası hususunda Strasbourg Assamblesine bir teklif takriri tevdi et-mişierdir.

Yunan ve İtalyan delegeleri tarafından imzalanan bu teklif kültürel meselelerin müzakeresi sırasında tetkik edilecektir, Ekrem Hayri Ustündağ, bu münasebetle aşağıdaki beyanatta bulunmuştur:

«Arkadaşlarımızdan bir grup tarafından yapılan bu teklif, Cenevre Avrupa Kül­tür merkezi ile Bruges Avrupa Kolejini manen ve maddeten desteklemek üzere üye devletlere bir Avrupa kültür mer­kezi ve bir Avrupa Kolejinin geliştiril­mesi lehinde harekete geçilmesini tavsi­ye etmektedir.

Avrupa memleketlerinde, birbirlerine çok benzer, aynı tipte bir kültür mevcut olduğuna şüphe yoktur. Ancak, iki kı­tayı Avrppa ve Asya'yı birleştiren Gü­ney Doğu Avrupa'da İncelenecek arkeo­lojik ve kültürel bir çok malzeme ve mevzu vardır.

Avrupa kültür ve medeniyetinin tevhidi gibi büyük önem taşıyan bir mevzuu gözönünde bulundurarak, bu malzemenin büyük ölçüde mevcut olduğu çevrelerde, tetkikler yapmak lâzım ve zaruridir. Bu itibarla, istanbul'da bir Avrupa Kültür Merkezi ve bir Avrupa Koleji kurulma­sını Istişarî Assambleye teklif ediyoruz.»

—Strasbourg:

Genel işler Komisyonu namına Fransız delegesi Guy Mollet'nin hazırladığı ra­poru Avrupa Asamblesi 12 müstenkife karşı 94 oyla bugün öğleden sonra kabul etmiştir.

24 Ağustos 1950

—Strasbourg:

Avrupa Tütün inhisarının tesisi yolunda yapılan Türk-Yunan müşterek teklifini Avrupa Konseyi iktisadî işler Komisyo-

nu dün reddetmiştir. Bununla beraber Komisyonun başkanı eski Fransız Baş­bakanı Paul Reynaud'nun yaptığı bir ba-sm konferansında açıkladığına göre, Ko­misyon Türkiye ve Yunanistan'daki faz­la tütün istihsalinin ne şekilde kullanıla­cağı yolunda alınması gereken tedbirleri tetkike karar vermiştir, Reynaud sözlerine devamla demiştir ki: Bu teklifi yapanların sundukları tasarıya göre, Avrupa Konseyi çalışmalarının masrafları Avrupa tütün inhisarı tara­fından ödenebilecekti.

Bu proje ince bir zekâ eseri olarak gö-rüimektedir.

Bu tasao 11 Ağustosta Strasbourg'da Avrupa Konseyine eski Yunan Başba­kanı Constantin Çaldaris tarafından su­nulmuştur.

Çaldaris, Yunanistan ve Türkiye gibi tütün istihsal eden memleketlerde ihraç edilmiyen fazla tütün bulunduğunu, bu­na mukabil Büyük Britanya gibi mem­leketlerin ise Avrupa harici memleket­lerden mühim miktarda tütün İthal et­mek için dolarlar harcadığım açıklamış­tır.

Çaldaris sözlerine devamla demiştir ki: ihdası istenilen İnhisar, buna dâhil olan. memleketlerin istihsalini kontrole tabi tutacak, Avrupa memleketlerinde yetiş­tirilen tütünün cinsini ıslah ve miktarını fazlalaştırarak fuzulî ithalâta mâni ola­caktır.

— Strasbourg:

Türkiye Tecsilcisi Osman. Kapani'nin bu­gün Genel îşler Komisyonunda oynadığı rol ve müdahalecisi, Avrupa politikasının ana hatlarını tâyin etmekle vazifeli olan bu komisyonun öğleden sonraki oturu­munda içine girdiği çıkmazdan kurtul­masına imkân sağlamıştır. Hattâ bu an­laşmazlık bir ara vahim neticeler doğur­mak tehlikesini bile arzetmişti. Hâdise Osman Kapani'nin müdahalesiyle kapanıp yatıştıktan sonra Komisyon Başkanı Georges Bidault Kapani'yi öv­müş ve Avrupa Asamblesinde münaka­şa edilmekte olan en ciddî meselelerden birinin Türk delegesinin üstün hukuk bil­gisi sayesinde halledilerek ihtilâfa yol açılmadığınıbelirtmiştir.

Avrupa fikri yürüyor...

Yasan: Necmettin Sadak

15 Ağustos 1950 tarihli Akşanrdau

Vichy' 11 Ağustos

îyi başlangıç alâmeti değil. Strasburg'da îstişarî Meclise ilk defa katılan Aîman delegesi, iri yarı M. Karlo Schmid, İngi­lizlerin davetinde ağır bir hitaba uğra­mış. İngiliz Mebusu Dalton kendisine demiş ki: «Sizi burada görmekle hayret içindeyim. Birçok dostlarımın ölümünden siz mesulsünüz. Bu salonda Fransız­lar var ki gizli mukavemet devrinde, ceplerinde sizin resminizi taşıyorlar­dı, çünkü sizi öldürmek için emir al­mışlardı.» Meğer bu Alman dele­gesi, harb içinde Fransa'da işgal ordularında askerî yargıgmış. Umu­lur ki Almanlar, biraz incelik gösterir­ler de eski yaraları tazeliyen canlı hâtı­raları birlik kurmak İçin uğraşan top­lantılara göndermezler. Fakat Strasburg'da Avrupa Birliğinin ilerlemesine yalnız Aîman delegesi M. Schmid'in azametli cüssesinin engel ol­duğu iddia edilemez. Neşriyata bakılırsa Avrupa Parlâmentosunun başlıca düş­manı İngiltere'dir. Strasburg'da ikinci defa toplanan Avrupa İstişare Meclisi­nin, bir Avrupa Parlâmentosu gibi ger­çek yetkilere kavuşup ciddi kararlar al­masına İngiltere razı değildir. îşçi Par­tisi îdare Heyetinin bir kaç ay evvel ya­yınladığı risale, Avrupa Birliği karşısın­da bu İngiliz çekingenliğinin sebeplerini açıklamıştı: İngiliz İşçi Partisi, İngilte­re'yi Avrupa'dan ziyade Büyük Britan­ya camiasına bağlı sayıyor. îşçi Partisi Avrupa'da, millî hükümranlık haklan üstünde milletlerarası bir otoriteyi ka­bul etmek istemiyor. Avrupa Meclisinin, günün birinde, komünistlerin veya sağ­cıların ekseriyeti eline geçmesinden ür­küyor. Bu sebeplerden dolayı Avrupa Meclisinin sadece istişarî mahiyette kal­masını, karar verme salâhiyetine malik olmasını, hükümetleri taahhüt altına so­kacak karar yetkisinin Dışişleri Bakan­ları Komitesinde kalmasını istiyor. Bu komitede de, kararların ancak ittifakla verilmesinde israr ediyor, îstişarî Mecliste Nazırlar Komitesi ara­sında bu salâhiyet çekişmesi geçen sene­den beri devam etmektedir. Meclis coş­kundur, hakikî bir «Avrupa Milletler Meclisi» olmak iddiasındadır. Nazırlar Komitesi ürkektir. Bazı cesaretlerin tek­liflerine karşı da M. Bevin boyuna «veto» hakkını kullanıyor. Sosyalist, az çok ih­tilâlci bir devlet adamı olan Meclis Baş­kanı M. Spaak da iki kurul arasında me­kik dokuyor, kızarıyor, köpürüyor, Na­zırlara bir. türlü meramını anlatamıyor. Çünkü Avrupa Konseyini bugünkü sö­nük durumda bırakmak istiyen yalnız Mı Bevin değildir. Hiç bir şeye karışmak îstemiyen, bilhassa siyasi ve askerî iş­lerde kılı kırk yarmaya gelenek yapmış olan şimal devletleri de var.

Bu yüzden gene bu yıl esaslı bir karara varılmadı. M. Spaak ara bulmak için Nazırlar Komitesine ortalama üç teklif getirdi: Nazırlar Komitesinde kararların ittifakla değil, ekseriyetle verilmesi, ve karara oy vermiyen devletlerin bu ka­rarı tatbik etmemekte serbest olmaları, îstişare Meclisince /eriien ve Nazırlar Komitesinde ekseriyetle U svib edilen kararların, (tavsiyelerin) üye devletler parlâmentolarına iblâğ edilmesi. Üye devletlerin bir «Avrupa İşleri Bakanı» tâyin etmeleri.

Nazırlar Komitesinin, Meclisin bu teklif­lerini konuşmadan ve bir karara varma­dan dağılması büyük hiddet uyandırdı. Dışişleri bakanlarına atıp tutuyorlar. En başta, hastaneden yeni çıkan zavallı Be­vin geliyor! Fakat istişare Meclisi durmuyor, kendi kendine gelin güvey olmak rnisaii, en ileri fikirleri ortaya atıyor: Eski Fran­sız Başbakanı M. Bidault, Atlantik Paktını Avrupa Konseyile birleştirmek istiyor. Eski Fransız Başbakanı M. Reynaud, Mecliste oturan Churchill'i göstererek, Avrupa müşterek bir Millî Müdafaa Nazırı tâyin edilmesini (alkış­lar arasında) ileri sürüyor Alman de­legeleri bir Avrupa Federasyonu kurul­masınıısrarlateklifediyorlar.M. Churchill bir avrupa ordusu teşkili teklifinidestekliyor.

Bunların hepsi, hâdiselerin ve yakın tehlikenin telkin ettiği güzel fikirler­dir. Bu hava gösteriyor ki Avrupa'da, birleşmek şuuru gitgide kuvvetlenmek­tedir. Fakat bu, henüz bir havadan İba­rettir. Küçümseme mânasına «hava» demek istemiyorum. îklim tâbiri belki daha doğru olur. Mânevi bir hava... Bu cesaretli fikirleri ortaya atanlar sadece şahsiyetlerdir. Ne hükümetlerini, ne Meclislerini, ne partilerini «angaje» et­miyorlar. Şahısları adına konuşuyorlar. Avrupa Meclisinde ferden delegedirler. Heyet halinde değildirler. Meclisin de karar salâhiyeti yoktur. Açıkçası, İşler henüz «edebiyat» safhasmdadır_ Belki bir gün Avrupa Meclisi, milletlerin doğ­rudan doğruya ve «yasalama» yetkisi ile seçecekleri delegelerden teşekkül edecek ve Avrupa Birliği o zaman ku­rulacaktır. Fakat şimdiden hayli yol almış bir cere­yan var:Birleşmek istiyenler birleşsin, istemiyenler gelmesin, sonradan katıl­sınlar.BirleşmişMilletlerGüvenlik Konseyindeki «Veto» hakkı gibi, Nazır­lar Komitesinde de Veto hakkım bu şekilde kaldırmak fikri hâkimdir. Yani şimdilik, tngilteresiz, ve îskandinavya-sız bir Avrupa Konseyi... Olur mu, der­siniz?

Kore harbi işareti karşısında demokıasi cephesi kendini toparlamaya, Sovyet de­legesi Güvenlik Konseyini baltalamaya çalışırken Avrupa, birlik hülyaları ara­sında çırpınıp duruyor. Hem, 'bu kaç birlik, kaç konsey, kaç komite? Batı Av­rupa Birliği, Atlantik Paktı, Atlantik Daimî Komitesi, Avrupa Ekonomik İş­birliği Konseyi, Avrupa Sanayi Birliği, Avrupa Konseyi, Birleşmiş Milletler ve­saire vesaire... Dışişleri Bakanları nefes almadan, bir toplantıdan çıkıp öbürüne yetişmek için seyyar politika satıcılarına döndüler.

Bu fazla iş bölümü, bu fuzulî kurul ve kurumlar Avrupa'yı biri eştirmiyor, gali­ba bölüyor, gayretleri ve enerjiieri bol lâflar arasında verimsiz ve neticesiz m-kısama uğratıyor.

Karşı tarafta bu tantana, bu boşuna ne­fes tüketme, bu sonsuz dert anlatma ve yorulma yok. Bundan dolayı da beş yıl­dır bir kayba uğradığı görülmedi. Ümit verici tek hakikat: Avrupa Birliği fikri yürüyor, -kuvvetleniyor.

—Paris:

Fransa Dışişleri Bakanı Schumun'm Paris'te bulunmaması dolayısiyle, Dışiş­leri Bakanlığı çevrelerinde Türkiye'nin Atlantik Paktına katılma yolunda izhar ettiği arzu hakkında bir fikir beyan edil­memektedir. Türkiye Dışişleri Bakanı­nın Strasburg'da Fransa Dışişleri Baka­nı Schunıanla bu hususta görüşmeler yapması kuvvetle muhtemeldir.

23 Ağustos 1950

—Londra:

Bağımsız Times gazetesi Batı Avrupa savunması hakkında şunları yazmakta­dır:

Londra'da yapılan Kuzey Atlantik Paktı Dışişleri Bakan Yardımcılarının toplan­tısı, plânlar ve resimler üzerinde uzun zaman çalışan ve acele bir İnşaat için gerekli herşeyi hazırlayan mimarların çalışmasını hatırlatmaktadır. Bununla smda muhtemelen tereddüt ettikleri bazı meseleler olsa gerektir. Bakan yardımcıları her halde kendi memle­ketlerinin, halen silâh altında bulunan asker sayısını yeter derecede artırmaya müsait olup olmadığını ve hükümetleri­nin, müşterek müdafaa için verebilecek­leri asker sayısını tesbit ederken lüzu­mundan fazla ihtiyatlı davranıp davran­madıklarını kendilerine sormuşlar. Şüp­hesiz yardımcılar, Avrupa müdafaasın­da Batı Almanya'nın oynıyacağı rolü de nazarı itibara almışlardır. Almanlar fe­lâketle biten iki harb geçirmişlerdir ve bunlardan bir kısmı henüz son mağlûbi­yetin harabeleri arasında yaşamaktadır. Şu halde Alman halkının uzlaşıcı bir mi­zaç taşımıyacağı tabiidir Çünkü Alman-

ların her şeyden ümitleri kesilmiştir. Bununla beraber Mr. ChurchüTin, Stras­burg'da bir Avrupa ordusu teşkiline da­ir ileri sürdüğü talep Assambledeki Al­man delegeleri tarafından hararetle al-kışlanmıtşır. Bu mesele üzerinde Aİman milletinin takınacağı tavır tam olarak bilinmemektedir. Fakat sanıldığına göre, bu mevzuda fikirler ayrılmıştır. Federal Almanya Başbakanı M. Adenauer, Batı Almanya dâhilinde emniyeti temin et­mek ve doğudan gelecek beklenmedik bir taarruzu karşılayabilmek için bir po­lis .kuvvetlinin meydana getirilmesini is­temektedir. Bununla beraber bu mesele münakaşayı mucip olmuştur. Zira Sos­yalist Partisi Başkanı M. Shumaher bu talebe muhalefet etmiş ve iki Alman li­deri arasındaki görüşmlerde hiç bir ne­ticeye varılamıştır_

Times gazetesi yazısına devamla şöyle demektedir:

Avrupa savunması bilhassa Atlantik Paktı ve Batı Birliği sayesinde mümkün olabilir. Fakat bir ihtilâf halinde Al­manların bizimle işbirliği yapmaları lâ­zımdır. Atlantik Paktı Kurmay Heyeti iyi çalışmıştır. Şimdi ise mesele bu he­yetin meydana getirdiği plânların tatbi-ka konulup konulmayacağıdır.

Liberal News Chronicle gazetesi aynı mevzuda yorumda bulunmakta ve şun­ları yazmaktadır:

Bakan Yardımcıları toplantısının gayesi batı demokrasilerini- silâhlandırmaktır. Bilindiği gibi hür milletlerin silahlandı­rılması br zaruret telâkki edilmektedir. Batılıların noktayı nazarı şudur: Batı Avrupa kuvvetli olduğu takdirde, hiç bir mütecaviz ona saldırmak cesare­tini gösteremez.

Türkiye'nin ingiltere ve Fransa ile anlaşmaları mev­cuttur. Ayrıca Amerika kendisine askerî yardım yapmaktadır. Bunlar Türkiye için. sağlam garantilerdir. Halbuki bir Akdeniz paktının şimdi kurulması At­lantik paktının geliştirilmesi işini gecik­tirebilir, hattâ sekteye uğratabilir.» Anglo-Sakson âlemi tarafından İleri sü­rülen bu iddiaların belki doğru tarafları vardı. Fakat işin aslında Atlantik Pak­tına alman bazı memleketlerin şiddetli muhalefeti Türkiye'nin bu pakta girme­sine mâni olmuştu. Aralarında Skandi-nav memleketleri, Belçika ve Holânda bulunan devamlı bir tehdit altında olan Türkiye uğruna üçüncü bir cihan harbi­ne katılmayı göze almak istemiyorlardı. Belki de o zaman Londra ve Vaşington hem bu memleketleri memnun etmek ve hem de Atlantik birliğini teşkil etmek maksadiyle Türkiye aleyhinde cephe al­mışlardı.

Bugün ise vaziyetin tamamiyle değişmiş olduğu müşahade ediliyor. Daha bir kaç ay evveline kadar Türkiye'nin Atlantik Paktına iştiraki bahis mevzuu edildiği vakit işitmemezîikten gelen Batılılar dün bu teklif üzerinde durduklarını ihsas et­mişlerdir. Çünkü bu arada Kore'de bir te­cavüz ile karşılaşılmış Amerika bu uzak topraklara asker göndermek mecburiye­tinde kalmış ve onu Türkiye başta olmak üzere bazı devletler de takip etmişlerdir. Kore, Japonya'ya doğru uzanan strate­jik bir yoldur. Bu bakımdan belki ehem­miyetlidir. Burada tecavüzü ilk defa si­lâhla önleme tecrübesine girişilebilir_ Fakat gerisinde bütün Orta Doğu petrol­lerini ve Süvcyşi tutan Türkiye'de aynı hâdise vukua gelemez. Bu vaziyette ba­tılıların, Kore tecavüzünden edindikleri tecrübe ile Türkiye'yi Atlantik Paktına almaları ihtimali kuvvetlenmiştir. Böyle­likle Moskova şunu anlamış olacaktır: «Türkiye'ye karşı bir tecavüz otomatik bir şekilde üçüncü bir cihan harbine yol açacaktır.»

Halbuki Rusya henüz böyle bir harb içirt hazır değildir. Türkiye'nin Atlantik Pak­tına girmesiyle de bolşeviklerin güney taarruz cephesi de kapatılmış olacak ve Batılıların Kore'de tecavüze silâhla gi­rişmek kararından sonra aldıkları en makul tedbir de bu olacaktır.

Türkler ve Atlantik Paktı...

7 Ağustos 1950 tarihli Yeni İstan­bul'dan :

Gelen haberlerden anlaşılıyor ki, Atlan­tik Paktına alınmamızı, bir kere daha is-temişizdir. Bundan Birleşik Amerika Devletlerinin de haberi vardır, İngiltere ve Fransa'nın da Pakta girip girmiye-ceğimizi, şimdiden söylemek, bılzim için, henüz mümkün değildir. Paktı kuranlar­dan biri, isterse mini mini, isterse koca­man bir devlet olsun, söz gelişi, bize tam solcu olmayışımız yüzünden, kırgınlık duyar da ayak direrse paktın dışarısında bırakılacağımıza şüphe yoktur. Bugün Avrupa memleketleri, parti politikaları­na, gözleri kararmış orta çağ müminleri gibi, uzlaşmaz bir taassup ruhu sindir­mişlerdir. Diktatdrlük İspanyasına gös­terilen gizli sevgi hep bu zihniyetle ilgi­lidir. Realist bir politika gütmek, solcu­luk Ölçüsüne vurmaksızm her yardımdan faydalanmak fikri en son plânlara düş­müştür artık.

Yapayalnız kalmaktan sıyrılarak güney politikasına girmeye karar veren Birle­şik Amerika Devletlerinin, devlet ve mil­let olarak gelişmesi, büsbütün başkadır ve Avrupanınkilere hiç benzemez. Ara­dan çok yıUar geçmediği için, temposu çok hızlı iş hayatına dalmış Amerikalı­ların, şimdiki Avrupayı daha iyi tanıma­ya, buhranlarının1 asıl sebeplerini daha yakından incelemeye, hiç şüphesiz, va­kitleri olmamıştır.

Yeni dünyaya ilk ayak basan Atalarının Avrupası, eski günlerin gerçekliğinden çok uzak bîr bölgedir. Millet olmak isti-yen bir ingiliz sömürgesinin yardımına koşacak Lafayette'ler, Von Steuben'ler nerede şimdi?

Kuzey ve Güney Kore arasında alevle­nen silâhlı ihtilâf, gerçekliklerle hesap­laşmak bakımından, çağdaş tarihimizin en uygun bir zamanında kendisini gös­termiştir. Birleşik Amerika 'milleti ger­çekçi bir millettir ve bu çetin hâdiseler­den neticeler çıkarmasını bilir. Hattâ bumdan Avrupa'nın olduğu gibi, Birleş­miş Milletler teşkilâtının da içyüzünü anlamak mümkündür. Kore'deki silâhlı ihtilâfın arkasından daha büyük ve daha tehlikeli hâdiselerin dalgaları başka ülkelere de yayılabilir. Böyle durumlar­da parti ideolojilerinin üstünde bir poli­tikaya, güvenilir birliklere ihtiyaç var­dır. Birleşmiş Milletler Teşkilâtı ancak bu suretle hürriyetin, kültürün, insanlı­ğın beklediği bahtiyar gelişmenin kud­retli bekçisi olabilir.

Kore silâhlı ihtilâfına karşı Birleşiık A-merika Devletlerinin aldığı mertçe duru­mun, insan gönlüne derin bir saygı em­reden kendine göre bir ululuğu vardır. Bu kahramanlık faziletinin mâna engin­liğini İlkönce Türk milletinin kavramış oluşu, insanlık hürriyetine bağlılığın yüksek bir örneğidir. Eski Osmanlı Dev­leti, Amerika'nın kurtuluş hâtıralarını yaşatmak için yapılan anıta ülkemizden bir taş göndermişti. Cumhuriyet Türki-yesi, yine bu Amerika'nın çok uzun yıl­lardan sonra kurduğu barış teşkilâtım, barışı desteklemek için oğullarını gön­deriyor şimdi. Kore'ye gidecek Türk kuvvetine katılmasını sağlamak maksa-diyle Ankara'ya koşan, yalvaran gençle­rimiz var. Bizim bildiklerimizi Amerika­lıların da bilmelerini isteriz. Amerika'nın yardımından en az faydalanan ülke de bu idealist ve kahraman insanların, Türklerin vatanıdır. îşte, Atlantik Pak­tına, şimdiye değin henüz alınmayan ve sözlü garantiler müstesna, tarihinin en büyük tehlikeleriyle başbaşa ve yapa­yalnız bırakılan millet de yine bu sözü­ne bağlı ve yardıma her zaman hazır kahraman millettir, Türk m.İletidir. Biz­den çok daha kuvvetli, ekonomik temel­leri çok daha sağlam milletler, sayısız yardımlar gördükleri halde, Koreye kuv­vet göndermek ve Birleşik Milletleri des­teklemek bakımından, çok gerilerimizde kalmışlardır. Kore hâdisesi; demokrasi dünyası için başlıbaşma bir derstir. Re­alist milletler, bundan, pek çok şeyler öğrenebilirler:

Demokrasiyle idare olunan memleketler­de her hükümet, ne yaparsa, onun hesa­bını halka vermek zorundadır_ Bu hesabı vermiyen hükümet, halkın güvenini mut­laka kaybeder. Bu hakikati bütün de­mokrat milletler, bizim gibi, bilirler. Bi­zim de düşünen, gören ve hesap isteyen bir halkımız var. Bütçemiz açıktır, dev­let borçlarımız iki milyarı aşmıştır, eko-

nomik düzenimiz çığrmdan çıkmıştır, üstelik harb tehlikesi karşısındayız. Bun­dan başka çok ağır taahhütlerimiz de vardır, Kore'ye asker gönderiyoruz. Hal­kımızın daha geniş bir aydınlık isteme­sini haksız görmek mümkün değildir. Bu kadar ciddi bir durumda kalan her demokrat hükümetin millete karşı so­rumluluğu büyüktür. Hükümetin iş gö­rebilmesi için, iç politikada olduğu gibi dış politikada da belli başlı başarılar el­de etmesi lâzımdır

İÇ politikamızın en aksak noktası eko­nomik düzenimizin bozukluğudur. Dış pazarlarımızı tıkayan şartlar giderilir ve bize, başka milletlere olduğu gibi ekono­mik yardımlar yapılırsa belimizi kısa za­manda doğrultabiliriz. Dış politikadaki güçlüklerimiz, Atlantik Paktına henüz alınmamış oluşumuzdan ileri gelmekte­dir. Fakat iç politika dış politikaya nasıl tesir ederse, dış politika da iç politikaya öyle tesir eder. Onun için bu iki politi­kayı birbirinden ayırmak imkânsızdır. H. P. Hükümeti, bütün hatalarına rağ­men, Atlantik Paktına girmemizi sağla­mış olsaydı, seçimlerin neticeleri başka türlü olabilirdi. Taahhütlerine bu kadar bağlı bir milleti iç ve dış politika güçlük­leri karşısında bırakmamak lâzımdır. Bize öyle geliyor ki, halkımızla hesap­laşmak zorunda olduğumuzu büyük de­mokrasiler, nihayet anlamışlardır. Anla­şılan, başka bir şey daha varsa o da, Atlantik Paktına alınmamak yüzünden doğacak bir hayal yıkılışının, taahhütle­rine bağlı kalmayı şeref bilen Türk gö­nüllerinde yaratacağı kudretli tepkiler­dir. Zaman, böyle tepkilerin, bile bile uyandırılmamasını emredecek kadar çok ciddidir.

Atlantik misakırada Türkiye...

Yazan: Hüseyin Cahit Yalçın

9 Ağustos 1950 tarihli Ulus'tan:

Avrupa Gazeteleri, Ankara Radyosuna atfen, memleketimizin Atlantik Misakı-na kabulü Strasbourg'da Mr. Bevin ile Mösyö Schuman, Kont Sforza ve Dışiş­leri Bakanımız Fuat Köprülü arasında gayri resmt surette müzakere edileceğini haber verdiler. Biz bunu bir tebşir ola­rak karşılamak isteriz. Türkiye'nin At­lantik Misakı tile birbirlerine bağlı dev­letler arasında mevki almasından tabiî bir keyfiyet tasavvur edilemez.

Türkiye'nin coğrafi bakımdan Atlantik devletleri arasında bulunmadığı için At­lantik Misakına giremiyeeeği, binaena­leyh, Türkiye böyle bir misaka girerse bunun Sovyetler Birliğine karşı bir tah­rik teşkil edeceği yolundaki sözler ya ar­tık mezara gömülmüş eski diplomasiden arta kalmış boş düşüncelere delâlet eder. Ya hakikî sebebi saklamak için Heri sü­rülmüş nazikâne bahaneleri ifade eyler.

Kelimeler üzerinde oynamıyarak işin ha­kikatine ve derinliğine nüfuz etmek lâ­zımdır. Atlantik Misakı ile bir araya toplanan, daha doğrusu toplanmış zan­nedilen devletler böyle birliğe neden lü­zum görmüşlerdir? Onîar hangi icap ve zaruretlerin şevkiyle müşterek bir mü­dafaa temeli kurmağa kalkmışlarsa Tür­kiye de aynı icap ve zaruretlerin baskısı altındadır. Binaenaleyh mukadderatlar müşterektir.

Bundan başka, Atlantik Misakına girmiş devletlerden çoğu bu esere âdeta inan­maya inanmaya, istemiye istemiye sü­rüklenmiş gibi görünmektedirler. Bunla­rın içinde misaka karşı derin bir iman bulunmadığı her hareketlerinden anlaşı­lıyor. Daima çekingen, korkak ve egoist davrandıklarını inkâr kabul etmez. Halbuki Türkiye bütün dünyayı tehdit eden komünist tehlikesine karşı bütün dünya devletlerinden evvel karşı koyma­ğa başlamış, Moskof taarruzunun hakikî hedef ve mânasını dünyaya anlatmak için çalışmış bir hükümettir. Türkiye a-sırlarca süren tecrübesi ve felâketleri ne­ticesinde elde etmiş olduğu bu derin ve uzak görüşü yalnız nazari bir şekilde ifade ile kalmamış elinden gelen ve gel-myen bütün tedbirlere ve fedakârlıklara baş vurarak şeref ve istiklâlini müdafa­aya da karar vermiştir. O surette ki bu­gün Avrupa kıtası üzerinde en kuvvetli bir ordunun sahibidir_ Atlantik Misakına böyle bir memleket kabul edilmez de, nezaket icabı isim ver­mek istemediğimiz, filân ve falan mem-

leketler mi kabul olunur? Karşımızdaki hayat ve memat mücadelesinde Türki­ye'den mi fayda gelir, filân ve falan memleketlerden mi? Türkiye Atlantik Misakmdan hariç bırakıldığı takdirde, beklenen taarruz iptida Batı Avrupa'ya tevcih olunursa Türkiye'nin kendiliğin­den tehlikenin üzerine atılarak kendisine mutlaka bir harb durumu ihdas etmesi için hiç bir mecburiyeti olamaz/Atlantik misakı cephesi taarruza uğradığı zaman Türkiye'yi bu cepheye teşrik etmek te­şebbüsleri çok geç kalmış sayılabilir ve pek tabii zorluklarla karşılaşır. Her işi en münasip zamanda ve etaflı düşünce­lere kıymet vererek yapmak icap eder ki bu zaman da çoktan gelmiştir.

Kore taarruzu münasebetiyle Birleşik Amerika'nın aldığı karar bütün küçük devletlere ferahlık ve itimat telkin ettiği kadar durumu da aydınlatmıştır. Artık Amerikan yardımı, Amerika'nın hürri­yet ve demokrasi müdafilıiği sözlere de­ğil maddi delillere dayanır bir kıymet kesbetmiştir. Birleşik Amerika komünist taarruzu karşısında yalnız Atlantik Mi­sakı devletleriyle işbirliği yapmıyarak Kore gibi memleketlerin bile istiklâli uğrunda can ve mal fedakârlığım göze alacaksa Türkiye'nin Atlantik Misakına alınmaması büyük bir manasızlık teşkil eder_

Dışişleri Bakanımız çok müsait şartlar içinde Strasbourg'a gitmiştir. Takibet-tâği gaye için sarfedeceği mesaide bütün türk Milletinin müzaharetini arkasında bulacaktır. Türk Milleti Batı Medeniyeti dâvasına ne kadar samimiyet ve ciddiyet ile iştirak ettiğini iç ve dış politikasında dnkâr kabul etmez delillerle isbat etmiş­tir. Bilhassa Amerikan efkârı umumiye-si Türkiye'yi yakından tanımak imkâ­nını bulan siyasi ve askerî şahsiyetlerin iyi şahadetleri sayesinde bizleri daha doğru olarak öğrenmek yolundadır. Atlantik Misakına Türkiye'nin kabulü komünist taarruzu karşısında endişeye düşen dünyayı tatmin hususunda büyük bir tesir yapacağı ve medeniyet dünya-sumn tesanüdünü itmam ve tesbit edece­ği muhakkaktır.

Zavallı Bach...

Yasan: Nadir Nadi

1 Âğusos 1950 tarihli Cumhuriyet­ten :

Sovyet Rusya'nın Doğu Almanya'yı as­kerlikçe nasıl hazırlandığını yakından bilmiyoruz. Söylendiğine göre orada iyi yetiştirilmiş, disiplinli birlikler kurul­maktadır. Almanların askerliğe karşı doğuştan istidatları meydanda olduğuna göre, bir gün bunlar «Batı Almanya'yı kurtarmak» parolası altında harekete geçerler, daha doğrusu geçirüirlerse, Spree'nin öte tarafındaki silâhsız kar­deşlerini ve onlarla birlikte bütün Avru­palıları ne hale koyarlar, tahmin etmek güç değildir. Her zehirin bir panzehiri bulunduğu gibi, Doğu Almanya'nın en tab-ii panzehiri de Batı Almanya'dır. Ko­münistler Doğuyu silâhlandırırken de­mokratların Batı'yı bugüne kadar silâh­sız tutmaları bir hatâdır. Avrupa savun­ması uğruna ha-zırlanmak istenen elli tü­menin yarısını bile veremezken, eski acı hâtıraları ileri sürerek Alman silâhlan­masına engel olmakla Fransa yanlış bir yol tuttuğunu farkedemiyor. 1870 ve 1914 dünyaları çoktan ölmüştür; hattâ 1939 devri bile tarihe gömülmüştür. Bu­gün bambaşka bir âlemde yaşıyoruz. YalnızFransa'nın,yalnız şu veya bu

milletin değil, bütün İnsanlığın kaderi bahis mevzuudur. Ölmek mi, yaşamak mı? Mesele sahiden bundan ibarettir. 1939 da Hitler'e karşı bir Rusya imkânı vardı; gerçi Hitler bu imkânı bar müddet için ortadan kaldırmak imkânını bulduy-du. Fakat sonra onu gene kendi eliyle yaratmak zorunda kalmadı mı? Bu gü­nün Hitler'ine karşı Avrupa neye güve­niyor? Amerika yetişinceye kadar kıtayı hangi kuvvetlere dayanarak savunaca­ğız? Vaktiyle bütün Almanya'yı kayıt­sız şartsız teslim alıncaya kadar ezmek­le İşenen hatâyı şimdi yarım Almanya-

nm silâhlanmasına engel olarak devam ettirmek, belki de tarihin affedemiyeceği bir ikinci hatadır.

Unutulmasın ki, karşı taraf yalnız Doğu Almanya'yı silâhlandırmakla yetinmiyor aynı zamanda her çareye başvurarak Batı Almanya'da manevi bir zemin ha­zırlamağa çalışıyor. Hem de nasıl çalı­şıyor? Hiç bir fırsatı kaçırmaksızm, geceyi gündüze katarak devamlı bir şe­kilde çalışıyor.

Bugünlerde kbüyük Alman bestecisi Jo-hann Sebastien Bach'm iki yüzüncü Ölüm yılı kutlandı. Batı kültürüne bağlı mede­nî milletlerden her biri bu kutlama tö­renlerine iştirak etti. Bütün radyo mer­kezleri ünlü besteci için uzun saatler a-yırdılar. Eserleri çalındı, hakkında kon­feranslar verildi. Dikkat ettim, Bach programlarının en esaslıları demir perde arkasındaki radyo . istasyonlarında ter-tiplanmişti. Johann Sebastien'in uzun zaman vazife gördüğü Leipzig şehri İkinci Cihan Harbinden sonra Rus İşgali altına düşmek felâketiyle karşılaşmıştı. Bu vesileden faydalanarak Leipzig'de haftalarca sürecek törenler hazırlanmış (halâ devam ediyor). Rusya'nın en ta­nınmış musikicilerl, Doğu ve Orta Alr manya'daki sanatçılarla işbirliği ederek her akşam Leipzig'deki Gewandhaus'da muazzam konserler veriyorlar. Bir sürü tarih, sosyoloji ve estetik profesörleri Bach'm insanlığa yaptığı hizmetleri sa­ya saya bitiremiyorlar. Bütün bu saz ve söz fasulları dünyaya yayılıyor. Asıl he­def tabii Batı Almanya'yı devamlı bir kültür bombardımanı altında tutmaktır. Zavallı Bach! Ömrü boyunca Tanrıya yaklaşmak uğruna çalışan, sanatı ancak bu yolda bir vasıta bilen koca üstat, bir gün istilâcı bir politikanın elinde basit bir alet yerine düşecek adam miydin sen?Şimdi Batıdaki Almanların halini düşü­nünüz! İşgal altında yaşıyorlar. Başka­ları hesabına iş görüyor, yarın ne ola-

caklarmı bilmiyorlar. Versailles muahe-desindeki kadar bile itibarları yok. Bu vaziyette Doğudan, Leipzig'den Al­manı ve Almanihğı göklere çıkaraın tatlı sesler işitince bu adamlar o sesin tılsı­mına kolayca kapılmazlar mı? Hele o ses kendi büyüklerinden birinin musiki­sine bürünmüş olarak duyulursa Almanlar çocuk değil, Doğu'daki ger­çek vaziyeti eibette takdir ederler. Demeyiniz. Her millette bir çocuk tarafı bulunur. Fakat uçuruma yuvarlanan, ümidi kırılmış milletler öbürlerinden da­ha fazla da çocuklaşabilirler. Birinci Ci­han Harbinden sonraki ağır muameleye maruz bırakıimasaydı, Hitler Almanya'­da muvaffak olabilir miydi? Yazık ki bu gidişle bir ikinci Hitier ya­ratılmak yolu tutulmuş gibidir. İlhamını Moskova'dan aldığı zaman, bu birincisi­ne mutlaka rahmet okutacaktır.

Almanlarla askerî işbirliği...

Yazan: M. H. Zal

7 Ağueos T 950 tarihli Vatandan:

Schuman, Fransızlarla Almanlar arasın­daki buzları çözmek, vehimleri dağıt­mak ve işbirliği imkânları hazırlamak işini; kendi adını taşıyan plânla ustaca yürütüyor. Fakat dünya hâdiselerinin seyri o şekildedir ki gerek Ailman ve .ge­rek Japon milletlerinin silâhlanması dâ­vasını derhal ve açıkça eflie almağa ve Birleşik Milletlerin zabıta kuvveti çerçe­vesi içinde halletmeğe ihtiyaç vardır. Fransızlar, Alman silâhlarından defalar­ca zarara uğramıştır. Yeni bir silâhlan­ma ihtimalini tereddütle karşılamaları tabii görülebilir. Fakat iş silâha sahip olmakta değil, bunun kime karşı kulla-mlacağmdadır. îki cihan harbinin musi­bet ve külfetini geçiren Alman milleti, eğer istiklâl ve haysiyeti saygı görür ve dünya yüzünde çalışmak ve yaşamak için müsavi fırsat bulursa, silâhını ancak nefis müdafaası için kullanacak ve biz­zat askerü kuvvet sahibi olmayıp diğer komşuîariyle beraber müşterek komşu-lariyle beraber müşterek bir ordu kur­mağı ve Avrupadan militarizmi kaldır­mağa âmil olmağı tercih edecektir.

Japonya için de aynı vaziyet vardır. Ça­lışkan Japon milleti, Moskova'nın bir peyk devleti olmağa razı olamaz. Eğer hür ve medeni milletlerin ailesi İçine, müsavi bir uzuv olarak alınırsa, hür dünyanın tabii bir müttefiki olacaktır. Medeniyet âlemi için Almanya ve Japon­ya'nın iyi niyeti üzerine kumar oynan­makta risk bulunabilir, fakat bu iki mil­leti gücendirip silâhsız bırakmak yüzün­den ileri gelecek risklerin kat kat ağır olduğunu unutmamak lâzımdır.

Almanya'nın silahlandırılması zaruridir...

25 Ağustos 1950 tarihli Cumhuri-yet'ten:

Kore'de kızılların baskmiyle patlayan harb, nihayet rahata ve gaflet uykusuna dalmış olan büyük demokrasileri uyan­dırdı. Fakat Amerika ve İngiltere'den başkası, henüz rehavet içinde gerinmek­tedir; küçük demokrasiler ise uyanmış olmakla beraber gözlerini kapayıp uyku­ya devam etmek arzusundadırlar Esa­sen onların âdeti, zamanında formuna girmemiş boksörlerin çenelerine yumru­ğu yiyip önce nakavt olmak, yere seril­dikten sonra, akılları başlarına gelince silkinip ayağa kalkmağa çalışmalarına benzetilebilir.

Kore harbinden sonra uyananlar ve ha­rekete geçenler, şimdi şu üç mevzu üze­rinde faaliyet gösteriyorlar:

— Kore'de dayanmak ve kızılları mağ­lûp etmek;

— Avrupa'da Sovyet Rusya'nın bîr ta­arruzuna karşı koyacak kadar kuvvetli
olmak;

— Harbin son yılında irtikâp edilmiş büyük hatâyı tamir etmek için Almanya
ile Japonya'nın silâhlanmasına müsaade etmek ve kızıllarakarşı bu büyük mil­letlerin kuvvetlerinden de faydalanmak.Dünkü gazetelerde çıkan haberlere göre,Almanya'daki Amerikan Yüksek Komi­seri Almanya'nın Batı Avrupa'nın müda­ faasına dâhiledildiğini söylemiştir. Ja­ponya'da da mevcut polis kuvvetinin ih­tiyatı adı altında 75 bin kişilik askerî bir kuvvet teşkil edilmek için adım atılmış­tır.

Almanya'mın silâhlanması hakkında ve­rilen tamamlayıcı malûmat arasında şunlar vardır: Batı Almanya Başbakanı Adenauer, Doğu Almanya'daki komünist polisine - ki Sovyet Rusya'nın teşkilât­landırdığı bir komünist Alman ordusun­dan başka bir şey değildir - icabında karşı koyabilmek için, aynı çapta bir po­lis kuvveti vücude getirmek üzere, Müt­tefiklerden müsaade istediği gibi, Batılı müttefiklerin Almanya'ya daha fazla kuvvet göndermeleri lâzım geldiğini de söylemiştir. Filvaki, Almanya'da Mütte­fiklerin yalnız ikisi zırhlı olmak üzere 12 tümenleri vardır. Amerikalılar, bir Rus taarruzuna karşı, İngiltere'de ağır bomba uçaklarından mürekkep bir kuv-. vet bulunduruyor ve bu hava kuvve­tinin, atom bombası tehdidiyle de Rusları durdaracağım ümit ediyorlardı. Halbuki Kore harbi, zırhlı kuvvetlerle ve sayıca üstün motorlu ve motorsuz tü­menlerle yapılan bir taarruzu, yalnız ha­va filolariyle ve sayıca zayıf kara birlik­leriyle durdurmak mümkün olmadığını ispat etmiştir. Bunun üzerine Batı Avru­pa devletleri ve Amerika, kuvvetlerini arttırmak, yolunda teşebbüslere ve mü­zakerelere girişmişlerdir. Batı müdafaa­sını muhtemel bir Sovyet taarruzuna karşı takviye etmek maksadiyle Ameri­ka'nın Almanya'daki işgal ordusunu ar­tıracağı mesul Amerikan makamları ta­rafından bildirilmiştir. Bu kuvvetin 5 zırhlı tümen olacağı söylenmektedir. Müttefik işgal makamlarınca Bonn Hü­kümetine Batı Almanya'da kudretli bir federal polis kuvveti bulundurmak mü­saadesinin verilmesi karar altına alındığı da son haberler cümlesindendir. Adena-uer'iaı sözcüsü, Başbakanın Sovyet teca­vüzlerine karşı Batı Almanya ordusunun derhal teşkil ve seferber edilmesini iste­mekte olduğunu bildirmiştir Bonn Hü­kümetimde muhalefet vaziyetinde bulu­nan Sosyalist Partisi lideri Schumacher de, Avrupa'nın şimalinden Akdeniz'e ka­dar demir perde karşısında kuvvetli bir Amerikan ordusu yığmağı vücude geti­rilmesini İstediği gibi, Batı Almanya'nın, Avrupayı müdafaa bahsinde diğer mil­letlerle müsavi şartlar temin edilmediği müddetçe, silahlanmaması lazım geldiği­ni de söylemiştir.

Bütün bu haberlerden anlaşılıyor ki Al-manyayı ve Japonya'yı kayıtsız şartsız teslime mecbur ederek dünya kuvvet muvazenesini yıkmak hatasını işlemiş o-lan Müttefikler, beş yıl müddetle Sovyet Rusya'nın Avrupa'da Polonya'yı, Doğu Almanya'yı, Çekoslovakya'yı, Macaris­tan'ı Balkanlarda Romanya'yı, Bulgaris­tan'ı Yugoslavya'yı, Uzak Doğu'da Mo­ğolistan'ı, Mançuri'yi, Şimai Kore'yi ve o koca Çin'i komünistleştirmesine seyir­ci kaldıktan sonra, nihayet akılları baş­larına gelmiştir. Şimdi yıktıkları kuvvet muvazenesini yeniden kurmak lüzumunu anlamışlar ve buna teşebbüs (etmişlerdir. Almanya'nın silâhlanmasını, istikbal için bir tehlike saymakta devam eden Fran­sa dahi, bugün için asıl büyük tehlike­nin Almanya'dan değil; Sovyet Rusya-dan gelmekte olduğunu anlamış olacak ki Schuman plâniyle Avrupa'nın kömür ve çelik endüstrilerini bir elden idare et­mek şartiyle Almanya'nın silâhlanması­na itiraz etmekten vazgeçmiştir. Sovyet Rusya, Batı Avrupa'ya karşı, muazzam kara kuvvetleriyle bir taarru­za geçtiği takdirde, topun ağzında bulu­nan memleketler Batı Almanya, Fransa, Holânda, Belçika ile Danimarka'dır; ar­kalarından da Norveç ve İtalya gelmek­tedir. Şimal Atlantik Paktma dâhil memleketlerden de ingiltere, donanması ve hava kuvvetleriyle bir Rus istilâsın­dan masun kalacaksa da, V-l, V-2 gibi Alman icadı silâhlarla Lc-ndra ve İngiliz toprakları Batı Avurapa kıyılarından bombardıman edilebileceği gibi Rusların 1000 taneye çıkarmak için çalıştıkları 300 den fazla denizaltısı ile de abluka altına alınacaktır. Bu itibarla Avrupa-mn müdafaasına Almanya'nın iştirak ettirilmesi, hattâ âcil bir zaruret olarak kendini göstermiştir. Bu zaruret artık esas itibariyle kabul edilmiş bulunuyor. Sovyet Rusya, Almanya'nm silâhlanma­sına müsaade decek ve bir Alman ordu­su kurulmasını bekıliyecek mi? Stalin'in daha önce harekete geçmesi ve bütün Avrupa'yı işgal etmesi ihtimali yok de­ğildir. Fakat böyle bir ihtimal vardır diye Alman'yayı silâhlandırmak işini Batı Avrupa Devletlerinin kuvvetlenmesi

sonuna kadar geciktirmek de aynı neti­ceyi verebilir. Sovyet Rusya, üçüncü bir dünya harbini göze aldırdığı takdirde, önündeki zayıf Batı Avrupa devletlerini hemen istilâya teşebbüs eder.

Müttefikler, kayıtsız şartsız teslime ic­bar ettikleri ve ordusunu dağıttıkları Al­manya'yı müdafaa etmekle mükelleftirler. Bunu yapabilecek kudreti kendile­rinde göremiyorlarsa Alman milletini, kendi topraklarım korkunç ve zalim bir istilâdan korumak imkânından mahrum etmeğe hakları yoktur. Hulâsa, Avrupa-nın müdafaasına Almanya, bütün kuv­vetleriyle iştirak ettirilmelidir. Yoksa Marshall plânının milyarlariyle takip e-dilen gaye, sıfıra iner.

31 Ağustos 1950

— Paris:

İktisadi İşbirliği Teşkilâtı İdarecisi Hot'~ man, Büyük Elçi Tyler Wood'a yolladığı bir mesajda, Marshall plânında kesinti yapılamıyacağını ve fakat mütecavize karşı savunma tedbirlerinin alınacağım bildirmektedir.

Hoffman, Kongrenin 1950 - 1951 malî seseni zarfında, Marshall plânı için ka­bul ettiği 2 milyar 250 milyon dolarlık tahsisatın da, Batı Avrupa'da dost mem­leketlerin iktisaden kuvvetlenmek için sarfettikleri gayretleri desteklemeğe A-merkan milletinin kendisini mecbur his­settiğini ispata kâfi olduğundan bahset­mektedir.

Hoffman, şöyle devam etmektedir: «Güney Kore Cumhuriyetinin Kuzeyliler tarafından istila edilmesinin Amerika'da, bir panik yaratacağına veya Elbe neh­rinden Potamak nehrine kadar olan sa­hada hürriyetin müdafaası için yaptığı­mız yardıma mâni olacağına Kremlin inanıyorsa bunda ne kadar yanıldığını ergeç anlıyacaktır.

Kore harbinden aldığımız dersi de unut­mamalıyız.

Bir memleket iktisaden müreffeh olduğu nuspette mütecaviz için cazip bîr av teş­kil etmektedir.

Buna mâni olabilmek için iktisaden mü­reffeh olan devletin askerî kuvveti de o nispette kuvvetli olmalıdır.»

Bu tecavüzü önli-yerek sulhu müdafaa etmek için askerî kuvvetleri takviye etmenin yegâne çare­lerinden biridir. Mamafih sadece asker -liık müddetini uzatmak kâfi gelmez. Bu­nun için İngiliz Hükümeti askerlerin maaşlarım da artırmak kararını almış­tır.

M. Attilee nutkunu, yapılacak zamlardan bazı misaller vererek bitirmiştir,

M. Attlee'niin beyanatından sonra bir be­yaz kitap neşredilmiştir. Eu kitapta İn­giliz Hükümeti 6 ay sonra ingiltere'nin iyi talim görmüş 77 binden fazla askeri olacağım bildirmektedir. Bu yeni karar­dan doğan masraflar senede 70 milyon İngiliz lirasını bulmaktadır.

Hükümet tasarısı iki hafta sonra topla­nacak olan Parlâmentoya sunulacaktır.

— Londra:

Eu sabahki bütün İngiliz gazeteleri, Mr. Attlee'niin dün aıkşam söylemiş olduğu nutku yorumlamaktadırlar.

Times gazetesi şunları yazmaktadır: Kore harbi, hür milletlere savunma sis­temlerini ıslah etmelerigerektiğini ha­tırlatmıştır. Şüphesiz, Hükümetin asker aylıklarını artırmakveParlâmentodan

askerlik hizmeti müddetinin uzatılmasını istemek hususundaki kararını bilhassa Kore harbine medyunuz.

Daily Telegraph gazetesi de bu mevzuda şöyle demektedir:

Ordu mevcudu üçte bir nispetinde artı­rıldığı takdirde, memleketin bundan te­min edeceği hakikî istifade çok daha önemli olacaiktır.

Liberal Manchester Guardian gazetesi şunları yazmaktadır:

Hükümet silâhlı kuvvetlerin kadrosunu genişletmek mevzuunda samimî bir gay­ret göstermiştir. Alman tedbirler zaruri tedbirlerdir ve siyasi bakımdan zayıf bir muhalefetle karşılaşacaklardır. Millet mecburi askerlik hizmeti müddetini in­dirmenin yanlış olduğunu şimdi teessfle müşahade etmektedir.

Liberal News Chronicle gazetesi ise bu mevzuda şunları yazmaktadır:

Eski dünya askerin ehemmiyetini teslim etmekte geç kalmıştır. Daha yeni mem­leketler, dominyonlar ve Amerika bu ehemmiyeti daha çabuk takdir etmişler ve binnetice daha çabuk harekete geç­mişlerdi^ İngiltere şimdi onların verdiğimisale uymaktadır. Ümit edelim kî kom­şuları da az sonra aynı şekilde .hareket etsinler.

Stalin pahalıya mal oluyor...

Yasan: Hüseyin Cahit Yalçın

15 Ağustos 1950 tarihli Ulus'tan:

itngiLizlerde artık bıçak kemiğe dayan­mağa başlamış olacak iki Daily Herald son neşrettiği makalelerden, birine «©ta­lin Sbiae çok pahalıya mal oluyor» başlı­ğını koymuştur. İngiliz Milletinin böyle düşünmekte Jıak'kı yok değildir. Çünkü (Moskova'nın gittikçe arıtan tehditleri karşısında Batı dünyası ciddî harp 'ha­zırlıklarına 'girişmek mecburiyeti İle bir kere dtaiha karşılaşmıştır. Bir çok sosyal ıslahat yapmak isteyen İngiliz İşçi Hü­kümeti ıkendisi ilcisi pak muazzez olan bu (hedefi ikinci plânda bırakmak ikara-rını verinken ne büyük bir ıstırar kar­şısında kalmış olacağı kolayca takdir edilebilir, ingiliz kabinesi sosyal ıslahat programında nasıl .devam ve ısrar ede­bilirdi ki memlekeitin harp kudreti ar­tık muhakkaik gibi görünen taarruz karşısında ihtiyaca kâfi bir seviyeye çı­karılmazsa ne sosyal ıslahata mahal :ka-ihr, ne İngiltere için hürriyet ve hayat hakkı (kalır. Onun için, her şeyi bıraka­rak İngiltere'nin bütün kaynaklarını as­kerî levazım temıinine hasretmekten baş-ıka tutulacak bir yol görülememektedir.

Bunu nazarî surette söylemek kolaysa da tatbikatmdaki zorluk gözden kaçma-maik iktiza eder. İngiliz Milletinin on seneden beni katlandığı mihnet ve mah­rumiyet harpten mağlûp çıkmış memle­keti erdekinden pek aşağı değildir. Beş senedir, sulh devresinde bile İngilizler hıarb içinde gibi sıkı ve mahrum yaşadı­lar. Başka bir milletin bu kadar anlayışlı ve bu kadar derin bir feragat ve taham­mül eseri göstermesi kolay kolay tasav­vur edilemez. Sabır ve sükûn içinde, âdi ve kolay şikâyetlere ve dedikodulara dökülmeden bir harb devri hayatı yaşa­maya katlanarak İngilizMilletinin ol-

gunluğuna, yüksekliğine bütün dünyanın hayranlığını celbetmiştir.

Şimdi İngiliz fabrikaları, normal hayat istihsalâtmı bırakarak bütün kudretle-riyle harb malzemesi yapmağa başladığı sırada, bazı taraflardan şu sual işitiliyor. Fakat, harb hakikaten patlak verecek midir? Stalin harbi göze alacak kadar Çilgm mıdır? Bir adamın çılgın olup ol­madığı nazarî mütalâalarla, istidlallerle, mantık kazıyyeleri ile tesbit edilemez ki. Bir çılgının bile ne yapacağını yahut ne­ler yapmıyacağını kim kestirebilir?

Bir de, harbe girişmek için mutlaka harb istemek lâzım gelmiyor. İddia edildiğine göre, 1939 da Hitler bir cihan harbi çı-' karmak fükırinde değildi. Yalnız Lehistan meselesini kendi bildiği gibi halletmek istiyordu ki, onu başarmak için umumi bir harb tehlikesini göze almıştı. Yoksa Hieler'e kalsa idi ve oda Lehistan dâva­sını (kendi emeline göre bitirmek çaresini bulsa idi bir umumi harb çıkarmağa kalkmıyacaktı, diyorlar. Aynı mütalâa Stalin'e tatbik edilirse, acaba hangi me­seleleri bildiği gibi neticelendirmek uğ­runda harbi göze alabilir ?

Topun ağzında Formoza adasiyle Tibet yaylası var gibi görünüyor. Komünist Çin Mareşallerinden biri yakında For­moza adasını istilâ edeceklerini ilân e-derken Tokyo'dan bir Amerikan gazete­cisinin bildirdiğine göre, Molotof Pekin­de Tibet'in istilâsını kararlaştırmakla meşguldür. Bolşevikler Kore'de bir ders aldılar. Yani Cenubi Kore'ye taarruz et­mekle Birleşmiş Milletlerin, daha doğru­su Birleşik Amerika'nın müdahalesine maruz kaldılar. Fakat bu müdahale ve müdafaa o [kadar zayıf ve verimsiz ol­muştur ki Moskova'nın bundan dolayı korkuya ve yeise mi düşmüş yoksa cesa­ret mi bulmuş olduğunu katiyetle söyli-yebilmek pek zordur. Çünkü her iki noktai nazar da müdafaa edilebilir. Fakat muhakkak olan bir hal vardır ki o da Kore harbinde Rusya hiç fedakârlık etmeden, Şimalî Kore'deki ko­münist bendelerinin 'kanı bahasına ko­münizmi yürütmüştür. Birleşmiş Millet­lerin tayyareleri Rusya üzerinde uçma­mış ve bombaları Moskova'ya düşme­miştir. Birleşmiş Milletlerin ve Amerika­lıların tepkileri böyle bir nümayiş hu­dutlarını geçmiyecek olduktan sonra ay­nı oyunun Tibet'te, Formoza adasında, Tonkis hudutlarında tekrar edilmemesi için hiç bir sebep yoktur.

Hattâ Avrupa'da bile bu oyun sahneye konsa acaba Birleşmiş Milletlerin müdafaası ne şekil alacak ve ne şiddet göste­recektir ? Yugoslavya'ya yapılabilecek bir hücumdan yalnız Bulgaristan, Maca­ristan yahut Romanya mı mesul addedi­lecektir? Bütün bu kukla sisteminin ip­leri Kremlin'de toplandığında hiç kimse­nin ufacık bir şüphesi bile bulunmadığı haldet ortadaki körebe oyunundan ikim bir fayda bekliyebilir?

Daily Herald'm kalbinden gelen feryat bütün Batı milletleri için müşterek bir paırola haline gelmedikçe radikal hal ça­resi bulunmıya çaktır.

1Ağustos 1950

—Brüksel:

Dolaşan rivayetlere göre, Kıralla Parlâ­mento murahhasları arasındaki ihtilâf şu noktadan doğmaktadır: Kıral prensip itibariyle yetkilerini oğlu Veliaht Prens Bauduine'e devri kabul et­mekte, fakat müddet tahdidini kabul etmemektedir. Bu müddet tahdidi parlâ­mento murahhasları kanatince Kiralın, Prens Baudouin'in reşit olduğu zaman yani 7 Mart 1951 tarihinde Kiralın tah­tından feragatini tazammun etmektedir. Halbuki Kıral tahtından feragat tarihini kendi tâyin etmek kararındadır.

—Brüksel:

Kiralın, haklarını devretmesi mühletinin tahdidini kabul etmemesini yorumlıyan Spaak bunu işidilmemiş bir şey olarak vasıflandırmıştır.

Bugün için BürükseO. üzenine yapılması takarrür eden yürüyüşün yapılıp yapi-lamıyacağını soran gazetecilere Spaak şu cevabı vermiştir: «Evet, kendileri dü­şünsünler».

2Ağustos 1950

—Brüksel:

Dün aıkşam toplanan Bakanlar Kurulu Kırallık salâhiyetlerinin Prens Baudou-in'e devri hususunda hazırlanan kanun tasarısını incelemiştir.

—Londra:

Daily Mail gazetesi bir makalesinde Bel­çika buhranı hakkında şunları yazmak­tadır:

«Yabancı müşahitler için, Belçika'da Kı­ral Leopold ile muhalifleri arasında mev­cut olan ihtilâf hakkında bir hüküm ver­meye çalışmakzordur. UzakDoğu'da

barışın tehdit altında bulunduğu bir sı­rada Belçika buhranı, bütün milletler için bir endişe mevzuu teşkil etmektedir. Hür dünya Belçika'da sükûnetin süratle ve devamlı bir tarzda teessüs etmesini temenni etmektedir.»

Sağcı halk gazetesi Daily Graphic ise Belçika'da cereyan eden hâdiselerin Batı dünyası için bir ihtar mahiyetinde oldu­ğunu söylemekte ve yazışma şöyle de­vam etmektedir:

«Bununla beraber Birleşmiş Milletlerin Kore meselesi karşısında müessiriyetini ve birliğini- ispat etmiş olması birinci derecede ehemmiyeti haiz bir hâdisedir, muhakkaık. ki bunu Kremlin de farket-miştir. Faıkat Belçika'da hüküm süren şiddetli mücadele de Rusya'nın gözünden kaçmamış olsa gerektir Hür milletlerin müttehit cephesi de Belçika buhranının tesiriyle sarsılma tehlikesi karşısmdadır. Bu sebeple Belçika meselesi süratle katî bir ha] çaresine bağlanmalıdır.»

— Brüksel:

Sosyalist Partisi Liderlerinden Paul Henri Spaak Prens Baudouin Anayasaya tevfikan hareket ettiği takdirde Sosya­list Partisinin Prensi destekliyeceğini bildirmiştir.

Sosyalist Partisi gazetesinde bugün ya­yınlanan makalede Paul Henri Spaak ezcümle şunları yazmaktadır: «?Kırallıik meselesinin hal tarzı sosyalist­leri tatmin etmiştir. Şimdi itidalle hare­ket etmek sırası bize gelmiştir. Muvaf­fak oldulk fakat aşırı hareketlerden içti­nap etmeliyiz.

Belçika halkının ahenk ve sevgi içerisin­de yaşaması için çalışmalıyız. Genç Prensin vaziyeti müşküldür. Mesu­liyetleri ağırdır ve hiç tecrübesi yoktur. Fakat genç Prens Anayasaya tevfikan

image001.gifhareket ettiği takdirde her müşkülü ye­nebilecektir.

Bütün hüsnü niyetimizle ona yardım edeceğiz Biz Belçika'nın sulh içinde yaşamasını ve son aylar zarfında hariçte kaybettiği itibarı tekrar kazanmasını istiyoruz.»

—Brüksel:

Belçika Komünist Partisi Genel Sekre­teri Edgar Lalemand'm tevkifedildiği resmen bildirilmiştir. Lallamend 27 Temumzda Laeken Şatosu üzerine bir yürüyüş tertip etmiştir. Saylav olan Lallemend dün g-ece Brük­sel'de tertip edilen Leopoîd aleyhtarı bir toplantı esnasında tevkif edilmiştir. Jules Herssens adındaki diğer bir komü­nist saylav da tevkif edilmiştir. Bu iki komünistsaylavın,beş kişiden fazla kimsenin iştirak ettiği umumi top­lantıları yasak eden hükümet kararna­mesine aykırı hareket ettikleri için tev­kif edildiği açıklanmıştır. Lallemendgeçenlerdebirkaçhafta Moskova'da kalmıştır. Yetkilikaynak­lardanöğrenildiğinegöre,jLallemend Moskova'da kaldığı müddetçeBelçika'-daki umumi siyasi vaziyeti ve bilhassa Kırallık meselesini görüşmüştür.

—Londra;

Belçlka'daki basın muhabirlerinin bildir­diklerine g'Öre, Kiralın, oğlu lehine tah­tından feragat etmesinden sonra Belçi­ka'da hayat normale avdet etmektedir Çalışma Genel Federasyonu işçilere lişle-ri başına dönmeleri hakkında emir ver­mişti^

—Brüksel:

Bugün Öğleden sonra, Sosyal Hrıstiyan Parti Başkanı Medlis Grupu toplantısın­da bir çok üyeler kiralın yetkilerini Prense devretmek kararından önce vâki hâdiselerin mesulleri hakkında tahkikat açılmasını istemiştir.

Meclis Başkanı bu tahkikatın hususi bir komisyona verilmesini teklif etmiştir. Grup toplantısına yarın devam edecek­tir.

Sosyalist Partisi Başkanı Max Buset de grevcilerin Brüksel üzerine yürüyüşleri-

nin geri bırakılmamış olduğunu ve yapı­lacağını söylemiştir.

—Brüksel:

Belçika'da son günlerde cereyan eden ciddi hâdiseler neticesi kırailhk meselesi­nin halli zaruret haline girmesi ile, Hü­kümet ve basın mensupları İki gece üst üste uyumamışlardır. Bilindiği gibi dün Öğleden sonra muhalefet Kiralın tahtın­dan feragatini talebe devam ettiğinden, partiler arasında anlaşarak yetkilerini Veliaht Prense devretmesi teklifini Ki­rala sunmuşlardır. Bu suretle muhalefeti memnun etmekle beraber ortalama bir hal çaresi bulunmuştur. Filhakika Kıral, oğlunun reşit olacağı tarihe yani 1 Eylül 1.951 tarihine kadar Devlet Başkanı ola­rak kalacaktır. Sosyalist Partisi Başkanı Max Buset, Başbakanın nezdine saat 7 de gelerek bulunan hal çaresinin partisi­ni tatmin ettiğini bildirmiştir. Binaen­aleyh artık Sosyalist Partisi ile Belçika Genel îş Federasyonu, bir çok grevcilerin şimdiden başkente vâsıl olmuş bulunma­larına rağmen Brüksel üzerine yürüyüşü geri bırakacaklarına inamlabilir. Dün gece durum sakindi fakat atlı ve motorlu jandarma birlikleri Brüksel sokakların­da devriye gezmişlerdir. Sanıldığına gö­re artık tatmin edilen Walone eyaletle­rinde sükûnetin süratle iade edileceği sanılmaktadır. Böylece, en şiddetli ihti­rasların karıştığı memleketin siyasi ha­yatını mütemadiyen alt üst eden bir me­sele 5 sene devam ettikten sonra halle­dilmiş bulunmaktadır.

3 Ağustos 1950

—Brüksel:.

Belçika Kiralı Leopold dün gece «Kırali-yeti millî birlik bakımından zaruri bulan Belçikalıları» Prens Baudouin etrafında birleşmeğe davet etmiştir.

Katolik Partisi Başkanı tarafından ya­yınlanan bir mesajda Kıral Kıraliyet haklarını Veliaht Prense tanıyan kanu­nun memleketin iç nizamım yeniden sağ­layacak olsn yeg-âne tedbir olduğunu belirtmiş ve bu münasebetle karşılıkla­rın daha ciddi bir mesele haline gelme­den önce memlekette dahilî anlaşmazlık yaratmağa sebebolan nümayişlere son verilmesini istemiştir.

Bilindiği gibi, Iküısi Cihan Harbinde Ki­ralın, ordularına teslim emri vermesi ve bu felâketli karardan sonra da, her han­gi bir mukavemet hareketinin başına ge­çip çalışacağı yerde «Şahane» hevesleri­ne kapılıp gazino ve barlarda genç ka­dınlarla mülâzemet ile vakitgeçirmesi ve bu kadınlardanrasgele bir ikaçiyle kısa veya uzun süren münasebetler tesis etmesi,velhasılmilletinekarşı hiç bir zaman unutmaması gerekli mesuliyetini ikinci plânda bırakması, bir çok Belçika­lıları mahzun ve muğberetmiş ve bu yüzden,kurtuluştan sonra,Kıral aley­hinde bir karar alınmıştır. Temmuz 1945 tarihli bukarar, Kiralın bundan böyle icrayı hükümet etmemesini âmirdir. Hal böyle iken, son Belçika seçimlerinde küçük bir çoğunluklaiktidaragelmiş bulunanHıristiyanSosyalistPartisi, uzun mücadelelerden sonra işbu kararın iptalini temin etmiş ve Kiralın memleke­tine ve tahtınadönmesinekanuni bir mâni kalmamıştır. Kıral Leopold bunun üzerine Belçika'yadönmüş ve niyabet fiilen son bulmuş ise de, Kiralı istemiyen partilerin yani Liberal, Sosyalist ve Ko­münist partileriyle Parlâmento dışındaki Kıral aleyhtarı cereyanların reaksiyonu, aksine olarak, kuvvetlenmiştir. Kiralın memlekete avdetimi mümkün kı­lan karar alınırken, adı geçen aleyhtar parti üyeleriMeclisiterkettikleri gibi, bu partilerle ilgili sendikalar, iki gün ev­vel, üyelerine Brüksel üzerine yürüyüş emri vermişlerdir. Kıral aleyhtarları ile Kıralcılararasında çıkanarbedelerde yüzlerce kişi ölmüştür. Fıtreten sakin ve mülayim insanlar olarak tanınan Belçi­kalıların bu hali Flamanların hakikî bir dahilî harbe doğrugittikleriintibaını uyandırmıştır^ Bunun üzerine yarı res­mîbirseferberlik ilânedilmişkabine daimî toplantı halinde kalarak meseleye "bir hal çaresi aramış ve nihayet, yukar­da arzettiğimiz gibi, Leopold dün hakla­rını ve yetkilerinimuvakkaten oğluna devretmek zorunda bırakılmıştır.

Denebilir iki, oldukça mühim bir azınlık tarafından arzu edilmiyen bir hükümda­rın bir memlekete kendisini zorla kabul ettirmek istemesi ağır bir muameledir. Kaildi ki, büyük ihtilâl ve inkılâplarda sık sık vâki olduğu gibi Leopold'a giyo­tin değil, sadece sıcak Afrika ülkelerin­de bir seyahat teklif edilmiştir. Bununla beraber, Kiralın bu ısrar ve taannüdü-nün sebebini, elbetteki yalnız şahsi ihtirasla izaha imkân yoktur. Zira her şeyden evvel, bir cemiyet bünyesin­den her hangi bîr müesseseyi ihtilâlsiz olarak bir ur'u çıkarır gibi söküp atma­nın imkânı olmadığı, bunun uzun «tedavi ve ihtimama» ihtiyaç gösterdiği aşikâr­dır.

Bundan başka, lıaricî unsurların da rolü­nü düşünmek lâzım gelir. Meselâ, İngil­tere, uzaktan akrabalığı bulunan bir kı­ral ailesinin, her şeye rağmen Belçika'da hâkim olmasını ister. Bu bakımdan İn­giltere'nin Hıristiyan - Sosyalist yâni Kıral taraftarı partisini maddeten ve manen des! eki ediğinin bugün sabit bu­lunduğunu kaydetmek lâzımdır. Buna mukabil, Kıral aleyhtarlarının, Atlantik Paktı gereğince şevkli gereken silâhların başlıca teslim limanı olan Anvers'i mu­attal bırakmaları ve Shuman Plânının belkemiği mesabesinde olan Volonya en­düstri bölgesini felce uğratanları tehdidi karşısında, bu asırlık ve modası geçmiş komedinin terkedilmesi lüzumu hâsıl ol­muştur. Kıral Leopold, belki de, Avru­pa'yı müdafaa etmeğe azmetmiş olanla­rın tazyikiyle memleketinden büsbütün uzaklaşacaktır.

Dâva, Belçikalıları aşmış, Avrupa'nın komünizm tahriklerine ve tecavüzüne karşı açılan cephelerden birini müdafaa etmek dâvası olmuştur. Zira Leopold'un Belçika'da kalması, Kıraliyet değil, an­cak, mukabil darbe voliyle komünizmi tahta çıkaracaktır.

. Bu parti, irticaın peşin hükümlerin dinamik hale gelmiş şeklidir ve misalleri Batı Almanya'da Belçikada ve Avusturya'da görülmüştür. Bunlar kor hükümlerle ileri dünya gö­rüşlerini bir araya getirerek komünizme karşı ne büyük bir başarı ile mücadele ettikleri hakkında 'bir fikir edinmek için Belçika Kıraliyet müessesesini her şeye

rağmen muhafaza eden partinin Hıristi­yan - Sosyalist Partisi olduğunu, keza yine Hıristiyan - Sosyalistlerin Batı Al­manya'da dev gibi bir komünist tehlike­sine karşı koyduğunu hatırlamak kâfidir Macar komünizmi, denebilir ki, hasımla­rım tasfiye derken kendi (kendini balta­lamaktadır. Macaristan'da komünizm dâvası 'kaybedilmiş gibidir.

image002.gifMühim değil mî?...

16 Ağustos 1950 tarihli Cumlıurî-yet'ten:

Kızıl Bulgar Hükümeti Sofya'daki Mas­lahatgüzarımıza bir nota vererek Bulga­ristan Türklerinden 250 bin kişiye İS B-ıkim 1925 tarihli Anlaşmaya tevfikan Türkiye'ye hicret etmeleri için vize veri­leceğini ve bu işin üç ay içinde halledil­mesi lâzımgeldiğini bildirdi. Bir kaç gün evvel, bu sütunda izah ettiğimiz gibi, bu Bulgar notasını, hiç bir İyi niyete at­fetmeğe imkân yoktur. Onun içindir ki Türk basım ve halk efkârı, ehemmiyetle nota üzerinde durdu. Bulgar notası Ankara'ya gelmiş ve Dış­işleri Bakanına vekâlet eden Ticaret ve Ekonomi Bakanı Zühtü Velibeşe kendi­sini ziyaret ederek nota hakkında malû­mat isteyen bir gazeteci arkadaşa şöyle demiştir:

Bulgarların Hükümetimize verdiği nota­ya bu kadar ehemmiyet vermek yersiz­dir. Matbuat, bu haberi lüzumundan faz­la büyütmüştür. Hükümetimiz notaya lâyık olduğu cevabı kısa bir zaman zar­fında verecektir.»

Bu sözleri hayretle karşıladığımızı söy­lersek sayın Bakanın bize gücenmemesi­ni rica ederiz. Bulgar notasına matbuat pek haklı olarak ehemmiyet vermiştir; çünkü durup dururken veriîen bu nota, mühim bir meseleye hüsnüniyetle değil, suiniyetle temas etmektedir. Bulgar notasının Türkiye Hükümetini 18 Efeim 1925 tarihli anlaşmaya riayet etmemakle ithama kalkışması ve şiddetli bir protestoda bulunması, bu işin şirret­lik tarafıdır ve kanaatimizce sn ehem­miyetsiz tarafıdır. Galiba sayın Bakan Zühtü Velibeşe, Türk matbuatının nota­ya bu ceyheden ehemmiyet verdiğini sa­narak meseleyi mühim görmüyor ve o-nun içindir ki «Hükümetimiz, notaya lâ­yık olduğu cevabı kısa bir zamanda ve­recektir» diyor Halbuki demokrat Tür-

kiyenin hür matbuatı, Sovyet Rusya'nın peyki olan ve efendisi Moskova'nın bir emriyle hemen üzerimize saldıracağı mu­hakkak bulunan Kızıl Bulgaristan'ın her notasına, ber hareketine, gazeteleri ve radyoları vasitasiyle yaptığı her garaz-kâr ve düşmanca neşriyata ehemmiyet vermeği bir vazife bilir. Çünkü Bulga­ristan'ın bütün siyasi hareketlerini ter­tipleyen, sevk ve idare eden onun bolşe-vik Slav amcası kızıl Çarlıktır. Bu iti­barla Bulgarların bizimle olan münase­betlerinde ve hareketlerinde, daima bir Sovyet soğuk harbi taarruzu bir fesat ve suikast tertibi olduğunu kabul etmek, dikkatli ve uyanık bulunmak lâzımdır. Bu Bulgaristan karşısındaki vaziyetimiz bakımından umumi bir düşüncedir. Son Bulgar notasının başka bir bakımdan da ehemmiyeti vardır ki o da 250 bin Tür­kün - Sofya Elçimizin söylediğine göre 850 bin Türkün - Bulgar notasının satır­ları arasında gizlenen şey, Bulgaristan Türklerinin topyekûn tehcirine doğru ilk bir adım atıldığıdır. Kızıl Bulgarlar, soy­daşlarımızı zorla Türkiye'ye sürmeğe hazırlanıyorlar ve bunu çeşitli fena mak­satlarla yapmak istiyorlar. Onların bu kötü niyetlerini şöyle hulâsa edebiliriz:

1— Bulgaristanlı Türkleri, üç ay içinde,menkul ve gayrimenkulmallarımyok pahasına satmağamecbur etmek, yani
onları soyup fakir ve muhtaç bir haldeTürkiye'ye göndermek;

2 — Kış ayları içinde Türkiye'nin basma büyük ve çok masraflı bir iskân gailesi çıkarmak;

— Türkiye'ye gönderecekleri 250 bin soydaşımız araşma muzır ve müfsit be­şinci kol ajanları katarak bunlara casus­luk, komünist propagandacılığıvazife­ leri vermek;

— Tehcir edilen Türkler arasında, kış mevsiminde vukuu muhakkak iskân güç­lüklerini ve noksanlarını ele alarak tez­virler ve kışkırtmalar yaptırmaksure­tiyle muhacirlerin ve memleketin huzur
ve sükûnunu, hattâ asayişini bozmak.

Bundan evvelki yazımızda,-Bulgar Hü­kümetinin soydaşlarımızı büyük gurup­lar halinde hududumuza yığarak silâh kuvvetiyle ve zorla topraklarımıza gir­meğe icbar etmeleri İhtimalinden bah­setmiş ve kızılların Lehistan'a verilen Doğu Alman topraklarındaki Almanlar­la Çekoslovakyadaki Almanları topye-kûn Almanya'ya sürdüklerini de böyle bir ihtimale misal ve Örnek göstermiştik, işte bütün bu düşüncelerdir ki Türk matbuatının ve halk efkârının Bulgar notasına pek haklı olarak ehemmiyet vermesine sebep teşkil etmiştir. Bulgar notasına kısa bir zamanda lâyık olduğu cevabı vermek kolay bir iştir. Bu cevabın verileceğine de eminiz. Mesele, bîr nota yazıp vermekle bitecekse, bir diyeceği­miz yoktur. Fakat bizini kanaatimiz, dâ­vanın bir nota ile hallediiemiyeceği mer­kezindedir. Çünkü Bulgar notası, hem Bulgaristan Türklerine, hem memleketi­mize karşı tertiplenen bir Kızıl suikasdin ilk adımı ve başlangıcı mahiyetinde gö­rünüyor. Bu görüşümüzün delili de, 250 bin Türkün muhacereti mühim bir işin, üç ay gibi pek kısa bir zaman içine siğ-dırılmak istenmesidir. Onun içindir ki sayın Bakan Zübtü Velibeşe'nin meseleyi mühim saymıyan görüşüne iştirak etmi­yor; bilâkis pek mühim görüyoruz. Hü­kümetimiz her ihtimali gözönünde bu­lundurarak lüzumllu tedbirleri almağa hazırlanmasını istiyoruz.

Bulgar notasını reddetmeliyiz...

Yasan: AH Naci Karacan

24 Ağustos 1950 tarihli Milliyetten

Türkiye'nin coğrafi bedbahtlıklarından birnicisi Sovyet Rusya'nın, ikincisi Çarlık Rusyasmın Ayastafanos muahe­desiyle ihdas ettiği Bulgar Devletinin komşu olmasıdır. Bu komşuluk bütün ta­rihimizde bizim için bir hayli can ve mal kaybına sebep olmuştur. Türkiye üzerin­de besledikleri emelleri herhangi şekilde gerçekleştirmek, yahut Türkiye'yi her hangi bir maksatla tazyik etmek istiyen yabancı devletlerin ilk akıllarına gelen silâh, Bulgar silâhıdır. Abdülhamit za­vallısının son otuz senesi zarfında Tür-

kiye mütemadiyen bu küçük tabanca namlusunun bağrına çevrildiğini gör­müştür.

Sofya'da üç yıl çalıştığımız ve Bulgarla­rı yakından tanıdığımız için biliriz: Bul-garlığın bütün millî ananesi Türk düş­manlığı., Türkü arkadan vurma politi-ikası üzerine kurulmuştur. Bulgar millî terbiyesinin - beşikten mezara, mektep­ten komiteye kadar! - yalnız ve yalnız Türk düşmanlığı üzerine ^kurulmuş oldu­ğunun gözlerimizle görülmüş, kulakları­mızla işitilmiş binbir misalini verebiliriz Tâ Viyana kapılarına kadar giden kah­raman cetierimiz, dönüşte, ordularının en yavuz neferlerini, dümdar muharebe­leri vere vere Rumeli'de bırakmışlardır. Büyük Atatürk, bir gece bize, sofrasında: «— Bir muhacir lâfıdır ederler. Muhacir dedikleri Türk ordusunun 'ricat yılların­da geride kalanlar, düşmanla sonuna ka­dar çarpışmışlardır.'» demişti.

Bu kahramanlardan yüz binlercesi Ru­meli şehirlerinde kalmış, bu arada bir milyondan fazlası Bulgar [komitecilerinin idareleri altına düşerek bütün ömürle-rince, nesiller boyu inlemek felâketine uğramıştır. Bu bir milyon Türkün Bul­gar zulmü altında çekmediği ıstırap uğ­ramadığı, görmediği işkence kalmamış­tır. Zulüm, Bulgaristan'daki asil Türk bünyesini her taraftan kemiren bir kurt gibi delik deşik ede ede onu tanınmaz hale, korkunç nüfus iskeletine çevirmiş­tir, tşte Bulgar notasının «Alın malını­zı!» diye bir nevi eda ile kafamıza at­mak istediği tou iskelettir. Bulgaristan'daki Türklerin uğradıkları ardı kesilmez felâketlere bir son veril-melk ümit ve hayaliyle 1925 te Bulgar­larla aramızda bir muahede aktedildi. Bulgarlar bu muahedenin kendilerine tahmil ettiği şartların hiç birini namus­lu bir idareye yakışacak dürüstlükle tat-bika yanaşmadılar. Bundan on beş yıl evvel yapılan gizli fakat resmî bir ince­leme sonunda zavallı Bulgarya Türkleri­nin kâğıt üzerindeki bir milyondan beş altı yüz bin kişinin ancakş kaldığı, di­ğerlerinin mal ve mülkleri ellerinden alı­narak kısmen Bulgari aş tırıl dıkları, kıs­men yok edildikleri hakikati bütün acı-hğıyle meydana çıktı. Bulgaristan Türklerinin hali 1925 mua­hedesinin sağladığı bütün ahdî teminata rağmen öyle bir devamlı facia halini al­mıştır ki Türk Dışişleri Bakanlığının bu münasebetle Bulgaristan'a verdiği nota ve muhtıraların miktarı bir siyasi kütüp­hane dolduracak azamete varmış, bir Roman fleuve hâlini almıştır! 1925 ten beri Bulgar devletiyle bütün diplomatik temaslarımızda, yine, denilebilir ki yal­nız ve yalnız bu bedbaht maceraya ait şikâyetlerden ve bu şikâyetlere karşılık anlatılan hikâyeleri dinlemekten ibaret kalmıştır.

Şimdi Bulgarlar Bulgaristan'da kalan, Bulgar zulmünden her nasılsa ıkurtulan bir kaç yüz bin kişiyi mallarım ve mülk­lerini ellerinden alarak, hududun bu ta­rafına sürmeğe, bir nevi cebrî tehcire kalikmak istemektedirler. Bulgar notası­nın - akılları sıra - bütün diplomatik for­malara riayet eder görünerek gerçekleş­tirmek istediği işte bu kurnaz politika­dır. Notalarından anlaşılıyor ki eğer bu bir kaç yüz bin Türkün malını mülkünü ellerinden alır ve müteakiben onları bu tarafa gönderirler, bele aralarına da bir ikaç bin tecrübeli ve mektep görmüş ka­çak komünist ekerek Türlkiye toprakla­rım zehirliyebililerse, çok ama çok mem­nun âdeta mesut olacaklardır.

Fakat ne yapmalı ki bu rüya Bulgaris­tan'ı kimler idare 'ediyorsa onların yal­nız hayallerinde ıkalm&ğa mahkûm ola­caktır. Bakanlar Kurulu bugün toplana­cak, Bulgarlara verilecek cevabı hazırlı-yacak ve hiç şüphe etmiyoruz ki Bulgar notasmdaıki bütün iddiaların hiç bir asıl ve ıesasa dayanmadığını ispat için asla güçlük çskmiyecektir^

Bulgar notası Bulgaristan'la aramızdaki 1925 antlaşmasının değil yalnız esasları­na bu anlaşmazım ihtiva ettiği bütün ah­dî teminata mugayirdir. Bu muahede hiç bir devlete, kendi topraklarına asırlar­dan beri kök salmış yüz binlerce insanı, kurumuş ot parçaları gibi söküp mecbu­rî tehcire tabi tutmak hakkını vermemiş­tir. Binaenaleyh Bulgar notasını reddet­meliyiz ve hiç şüphe etmiyoruz ki (redde­deceğiz.

Bulgarların hudutların bu tarafında Bul­gar gürültülerine ve her hangi şekilde olursa olsun ve nereden gelirse gelsin Bulgar tazyiklerine pacuç bırakacak bir hükümet olmadığını, kalmadığını anla­maları zamanı gelmiştir.

Bir muahede yapılmıştır, o muahedenin ahkâmına riayet edilecektir. Riayet edil­mezse, ona riayet ettirmeyi Türkiye her halde bilecektir.

YUGOSLAVYA.


Mareşal Tito, Sosyalist Hintli gazeteci Kemales Benetci'ye verdiği iki saatlik mülakatta Sovyet Rusya ile Birleşik A-merika arasında bir harb vukuunda Yu­goslavya'nın Sovyet Rusya yanında har-betmiyeceğini belirtmiş ve Yugoslavya-nın ancak taarruza uğradığı takdirde harbe gireceğini ilâve etmiştir.

«— Yugoslav milleti asla mütecavizden yana olamaz, zira ahlâkî bakımdan teca­vüz doğru bir hareket değildir.

Dünyadaki ihtilâl hareketini yaymak için tecavüze girişilmesine taraftar de-glliz.

Benetci'nitı kendisine tevcih ettiği sual­ler üzerine Kore harbinde Yugoslavya'­nın takındığı tavrı Tito ilk defa olarak şu cümle ile ifade etmiştir.

«Kuzey Korelilerin galip gelmesiyle Kore milletinin istiklâlini kazanacağından şüpheliyim.»

Bazı mühim meselelere temas eden Tito şunları söylemiştir:

— Sovyet Rusya, Yugoslavya'da yaptığı gibi, Çin'i iktisaden istismar etmeğe başladığı anda komünist Çin Sovyet ta­
hakkümüne Karşı koyacaktır.

— Kominformun Yugoslavyaaleyhin­de aldığı karar dünya tahakkümünü he­def tutan Sovyetsiyasetininhareket
noktasıdır.

Sovyet Rusya, Sovyet Komünist Partisi­nin dünyayam en tecrübeli komünist partisi olduğu bahanesiyle her hareke­tini mubah göstermeğe çalışmaktadır. Tekrar Kore'den bahseden Tito bu mev­zuda şunları ilâve etmiştir Şayet Kore milleti dâvasını tek başı­na halletmeğe teşebbüs etse idi, Kore milletinin birleşmek ve istiklâlini elde etmek için mücadeleye girişmesi gayet haklı sayılırdı. Fakat bugün girişilen mücadelede daha başka sebepler de mev­cuttur. Acaba Kuzey Korelilerin Güney Korelilere karşı giriştiği mücadele Ko­re'nin istiklâli ile mi neticelenecektir ? Bundan şüphe etmekteyim. Tito, Sovyet Rusya'nın Yugoslavya kar­şısında geçirdiği tecrübenin Kremlin'İ diğer peyklerle daha temkinli olmağa sevkedeceğî tahmininde bulunmuş ve Sovyet Rusya peyk memleketlerin dahilî işlerine çok fazla karışırsa en nihayet mukavemetle karşılanacağını belirtmiş­tir.

Yugoslavya'nın yalnız .kalmakta endişe duymadığını bildiren Tito dünyada mev­cut terakkiperverlere Yugoslavya'nın bir misal teşkil ettiğini söylemiştir.

Tito, dünya terakkiperverlerinin işbirliği merkezi olması gereken kominformun mahiyetini kaybederek Moskova'mn âdi' bir sözcüsü haline geldiğini tasrih et­miştir.

Bizim elimizde atom bombası ve büyük bir sanayi kudretimiz vardır. As­kerî kudretimizi de bu iki unsur üzerine kurabilirizve kurmalıyız.»

31 Ağustos 1950

—Washington:

Başkan Truman önümüzdeki Pazartesi gününe rastlayan «İşbayramı» münase­betiyle hazırladgı beyanatta, bütün işçi dünyasını liktidan ele alır almaz işçiyi köle haline koyan komünizmle mücade­lede daha büyük gayret sarfına davet etmekte ve ezcümle şöyle demektedir: «İş Bayramı günü aynı zamanda devam­lı bir barış temini yolunda mücadeleye hasredilen bir gün olmalıdır, çünkü mü­tecavizlerin barışı idameye razı oldukları hususunda müspet deliller meydana çı­kıncaya kadar, tecavüzü önlemeğe yeter müdafaalar kurmaik zorundayız»

—Washington:

Amerika Dışişleri Bakanı Dean Acheson, dört milyon doiâra yükselen yeni silâh­lanma yardımına temas ederek şunları söylemiştir:

«Karşılıklı yardım ve müdafaa progra­mını tatbik mevOriine koymak için yapı­lan yeni tahsisleri müzakere derken iki nokta üzerinde İsrar edeceğim.

—. Müşterek müdafaamızın temposu süratlenmelidir. Kore'deki komünist ta-aarruzu, hür dünyayı süratle takviye et­mek zaruretini ispat etmektedir. Millet­lerarası (komünist hareketi şunu göster­miştir ki, komünizm muvaffak olacağını tahmin ettiği vakit hüükmran ve bağım­sız bir memleketi istilâ etmek için kuv-

vet (kullanmakta tereddüt etmiyecektir. Komünistlerin bağımsız Kore'yi kolayca istilâ etmek ümidi Birleşmiş Milletlerin süratli hareketiyle önlenmiştir. Birleşmiş Milletler bu şekilde hareket etmek sure­tiyle, bir taarruz vukunda müşterek mü­dafaa için beraber harekete geçmek ka­rarında olduklarını göstermişlerdir.

Haili hazır durumda en İyi barış ümidi, bu memleketlerde komünist taarruzunu durdurabilecek (kudrette kâfi miktarda kuvvet teşkilidir.

Birleşmiş Milletler ikuvveti bu mahiyette herhangi bir tehdidi bertaraf edecek ka­dar büyüktür.

2 -—Müdafaa kudretimizi artırmak için müşterek gayret sarfetnıek suretiyle iş­birliği yapılması hususunda İsrar ediyo­rum. Bütün taarruzları durduracak olan şey Birleşik Amerika'nın tek başına ya­pabileceği şey değil, dünya hür milletle­rinin gösterecekleri müşterek gayrettir. Bu vaz.ifenni büyüklüğü ve icap ettirdiği sürat, bütün hür memleketlerin kaynalt-lariyle işbirliğinin lüzumu olduğunu te­reddüde mahal bırakmadan ispat etmek­tedir.

Müşterek bir müdafaa programının ge­liştirilmesi İçin tahsis edilen paranın en büyüık kısmının kullanılacağı Kuzey At­lantik bölgesinde, Kuzey Atlantik And-laşması üyesi her memleket gittikçe ar­tan bir gayret sarf etmektedir.

Kuzey Atlantik bölgesini takviye etmede hür dünyanın güvenliği için ehemmiyet­lidir, fakat dünyanın başka yerlerinde hayatî önemi haiz bazı bölgelere de as­kerî yardımımızı artırmak ve süratlen­dirmek mecburiyetindeyiz.

Amerika'nın yerinde bîr kararı.

Yasan: Hüseyin Cahit Yalçın

3 Ağustos 1950 tarihli Cumhuri­yetken :

Amerika Ayan Meclisi, Birleşmiş MiHet-ler Teşkilâtının, Kore'ye yardım için yaptığı müracaata cevap venniyen her hangi bir millete Marshail Plânı dâhilin­de yapılan yardımın durdurulması salâ­hiyetinin Başkan Mr. Truman'a verilme­si tekliflini 29 muhalif reye karşı 43 reyle kabul etti.

Amerika senatosu, bu .kararı vermekte yerden göke kadar haklıdır. Çünkü A-meriıka, - Birinci Dünya harbinden sonra, Avrpa işlerine karışmamak karaıriyle kendi kabuğu İçine çekilmesine muka­bil - ikindi Dünya Harbinden sonra ta-mamiyle aksi yolu tutmuş ve Avrupa'yı iktisaden ve askerlik bakımından kal­kındırmak için (kesenin ağzını açmıştır; böylece harb içinde gerek kendi kuvvet­leri için, grereıkse müttefikti enine yardım için harcadığı milyarların üstüne yeni milyarlar ilâvesinden çekinmemiştir. Marshall Plânının ve askerî yardım pro­gramının milyarlarından bot bol faydala­nan bazı memleketlerde, komünistlerin Amerika aleyhinde ağız dolusu küfür et­melerine bile müsamaha edildiği yetiş-miyormuş gibi, nihayet Kore'de de - bir defa daha yazdığımız gibi - kestaneleri ateşten çıkarmak işi Amerika'ya yükle­til mistir.

Bazı çok egoist Avrupa milletleri, Ame­rikan milletinin tkesesinden vergi olarak çLkan milyarlardan sadece bol bol fayda­lanıyor; fakat Kore'de çarpışan, hazine­sinin dolarlarından başka evlâtlarının kanını da taarcıyan Amerikalılara sadece bravo! çöküyorlar. Hani Türkçede: «Dostlar şehit, biz gazi!» diye fedakâr­lıktan kaçınmayı ve hodbinliği ifade e-den bir söz vardır, işte bazı Avrupalı milletler de Kore harbinde aynı yolu tuttular.

Amerika, Kore harbinde, askerî yardı­ma muhtaçtır; Birleşmiş Milletler Teş­kilâtının Güvenlik Konseyi, üye devlet­lerin yardım yapmalarını kararlaştırı-yor; bunu kendilerine bildiriyor.. Onlar ise ya işitmemezlikten gelerek yan çizi­yorlar, yahut da- sembolik yardımlar göndermekle işin içimden çıkmak isti­yorlar. Yunanistan bir kaç taşıt uçağı, Fransa bir harb gemisi, Holanda bir muhrip, Danimarka ilâç göndermek isti­yor. Düşman saflarında buı: onmasına rağmen büyük yardımlar gören ttalya'-dan ses çıkmıyor. Mısır tarafsız kalaca­ğını bildiriyor. Hindistan bol keseden ta­vassutta bulunmuş olmağı bir büyük lü­tuf sayıyor, hattâ Güvenlik Konseyinin son ihtimamda, Sovyet Rusya ile Yugos­lavya gibi iki komünist devletin Konsey­de bulundukları yetişmiyormuş gibi, mil­liyetçi Çin'in kapı dışarı edilerek arka­sından onun yerine komünist Çin'in alın­ması yolundaki Rus teklifini destekliyor. Mamafih Hindistan, harbden sonra, A-merüta'nın Marshall Plânından ve asfcerî yardım programından faydalanmadığı için, Mısır da hem aynı vaziyette, hem de İsırail - Arab devletleri ihtilâfında A-merika'nın Yahudilere müzahir olma­sından dolayı küskün olduğu için. italya da henüz Birleşmiş Milletlere alınmadığı için, bu memleketleri Kore'de Amerika-ya yardım jşinde tuttukları yoldan dola­yı diğer Avrupa milletleri gibi egoistlikle ve aıankörlükle itham etmek doğru ol­maz. Yalnız üyesi bulundukla.-i Birleş­miş Milletler Teşkilâtının ruhuna, idea­line uygun hareket etmediklerinden do­layı Hindistan'la Mısın tenkit etmek ye­rinde olabilir.

Öteki bana neci Avrupa devletlerine ge­lince, gösterdikleri hodbinlik karşısında, onları yalnız Marshall plânı yardımından mahrum etmekle kalmamalı; askerî yar­dım hususunda da, arka plâna atmalıdır. Belki ileride bu da yapılacaktır. Marshall Plânı yardımından en çok fay­dalananlar arasında, ingiltere müstesna,

komünistliğin en çok yayılması tehlike­sine maruz bulunanlar en başta gelmek­tedirler. O kadar ki bir müddet evvel, liman işçileri Amerikan askerî yardımı­nın çıkarılmasına mâni olmak için grev yapan memleketlere bile su gibi Ameri­kan doları ve harb malzemesi, akıtılıyor. Cumhuriyet sütunlarında, Marshall Plâ­nından ve askerî yardım programından Türkiye'nin pek az faydalanmakta olma­sından şikâyet yollu yazılarımız üzerine geçenlerde bir ecnebi dostumuz, bu sa­tırların muharririne şöyle demişti:

- - Daha fazla yardım s ağlıy ab ilmeniz İçin, sizin de komünist nümayişli erine müsaade etmeniz yerinde olur.

Bu düşünceyi ileri süren zata, Türkün mertliği ve ideallerine bağlılığı, bu gibi oyunlara tenezzül etmemize müsait ol­madığı cevabını vermiştik.

Amerikan Ayan Meclisinin son kararı münasebetiyle bir noktaya daha işaret etmek isteriz. Eski Dışişleri Bakanımız sayın Necmettin Sadak, Kore'de Ameri­ka'ya yardım hususunda yazdığımız bir yazıya cevaben, yüksek siyasi menfaat­ler bahsinde hissiyatın yeri olmıyacağı mütalâasında bulunmuştu. Amerikan se­natosu, Kore'ye fiilî yarıdmda bulunmak istemiyen milletlere Marshall plânı yar­dımının durdurulması hususunda Mr. Truman'.a salâhiyet vermekle umumi ef­kârın devlet siyaseti üzerinde hâkim ol­duğu demokratik memleketlerde, mille­tin hissiyatının da mühim rol oynadığı yolundaki düşüncemizde isabet ettiğimi­zi göstermiş bulunuyoruz.

Amerökan Ayan Meclisinin çok yerinde olan bu kararı münasebetiyle bir nokta­ya, daha işaret etmek isteriz. Birleşmiş Milletlerin Kore'ye yardım teklifine ce­vap vermiyen, yahut da sembolik yar­dımlarla işin içinden sıyrılmak listiyen memleketlere Marshall yardımını dur­durmak kâfi değildir. Türkiye gibi mert­çe ve civanmertçe yardım kararı veren ve.bu kararda diğer milletlere önayak olan memleketlere devede kulak kabilin­den yapılan yardımları da artırmak lâ­zımdır. Yardımdan kaçman memleket­lerden kesûlen hisseleri, yardımcı millet­lere vermek yerinde olur. Çünkü bizlere yardımı artırmak bir hak ve adalet icabıdır. Gördüğü iyiliğe mukabele edenler-

le hobdinlik ve nankörlük edenleri birbi­rinden ayırmask gerektir.

Bu bahiste şunu da unutmamak lâzım­dır ki bugün Kore'de bir kızıl tecavüze 'karşı yardımlarını esıirgiyenlerin, yann diğer bir yerde, hattâ Avrupa'da patlak verecek böyle bir tecavüze karşı da, yan çizmek istemeleri ihtimali mevcuttur. Hulâsa, Amerikan Snatosunun son ka­rarı, müstacel yardım kararımızın esas itibariyle isabetini göstermiştir. Şimdi Amerika'dan Türkiye'ye daha büyük öl­çüde iktisadi ve askerî yardım bekliyo­ruz

Bir hatanın tamirine doğru...

Yazan: Ahidin Dav'er

7 Ağustos 1950 tarihli Cusnlmri-yet'ten:

Birleşik Amerika, ikinci Dünya Harbi­nin son yıllarında Cumhurbaşkanı müt-e veffa Roosevelt'in Stalin'e açık kartlar vermek, Almanya ile Japonya'yı kayıtsız şartsız teslim oluncaya kadar ezmek ve böylece dünya kuvvet muvazenesini boz­mak suretiyle işlediği büyük siyasi hatâ­ların yarattığı fena vaziyeti ıslah etmek, bu hataları düzeltmek için çabalayıp du­ruyor.

İkinci Dünya Harbi biteli beş yıl olma­dan fbu harb, 2 Eylül 1945 te Tokyo ko­yunda, Mİssouri zırhlısının güvertesinde inızalanmasiyle sona ermişti) Amerika, Kore'de evlâtlarının kanını dökmek ve Amerikan hazinesinden askerî masraflar için su gibi milyarlar akıtmak mecburi­yetinde kalmıtşır. Amerika'dan gelen haberler, Roosevelt'in hatâlarından biri­nin daha düzeltilmesi yolunda bir cere­yan peyda olduğunu bildirmektedir. Â-yan Meclisinde bazı cumhuriyetçi ve de­mokrat üyeler, Almanlarla Japonların müstakbel biir komünist taarruzuna kar­şı koyacak hale getirilmelerini taleb et­mişlerdir. Böylece Japon gönüllülerinin Amerikan silâhlı kuvvetlerini alınmasını teklif eden Ayandan demokrat Magnu-son Russel ve Georg ile cumhuriyetçi Â-yandan Lodge, bu mevzu hakkında fi­kirlerini açıklamışlardır. Ayan üyesi George Japonya'da ve Batı Almanya'da

kuvvetli birer kara ordusunun ihdasını kolaylaştırmak mümlkün olacağını söyle­miş, Russell de aynı fikri beyan ederek «Avrupa kıtasını muvaffakiyetle müda­faa etmek istiyorsak Almanların silâh­lanması lâzım geldiği kanaatindeyim.» demiştir. Amerikan Senatosunda teklif edilen şey, Japon ve Alman kuvvetlerinin iştirakiyle derhal hazırlanması zaruri buluşan Birleşik Milletler teşkilâtı hi­mayesi a'ltmda bir polis kuvveti, daha doğrusu polis kuvveti adı altında bir Al­man ve Japon ordusu teşkilidir.

Amerikan Ayan Meclisinde ileri sürülen bu fikir, acaba Almanya ve Japonya'da nasıl telâkki edilecektir? Bu hususta he­nüz malûmat gelmemiştir. Batı Alman­ya'nın merkezi Bunn'dan verilen bir ha-b&re göre, Alman Başbakanı Adenauer, İsviçre'den, döner dönmez, Alman işçi birliklerinin Anglo - Saksonlar tarafın­dan silahlandırılması meselesini müzake­re edecektir. Bonn hükümet çevreleri Al­man işçi birliklerinin karabina g"ibi hafif silâhlarla teçhizi hakkında Amerikan iş­gal makamları tarafından alınmış olan kararın Almanya'nın bir nevi silâhlan­ması demek olduğunu saklamamakta ve Alman umumi efkârının büyük bir kıs­mının buna muhalif olduğunu hatırlat­maktadır Batı Almanya D. P. A. Ajan­sının bildirdiğine göre, bu birliklerin ka­rabinalarla teçhizi kabul edilmemiştir. Batı Alman3>a Hükümeti çevrelerine gö-re, silâhlandırılacak Alman işbirlikleri doğrudan doğruya Almanya'daki Ameri­kan Genel Karargâhının kumandası altı­na gireceklerinden, bu tşekillere girecek Almanlar, Bonn Hükümetinin otoritesi dışında kalacaklardır. Bu sebepledir ki Almanlar Amerikan makamlarının arzu­sunu kabule taraftar görünmüyorlar. Ni­tekim Hıristiyan Demokrat Birliğinin matbuat servisi «Alman işbirliklerinin silahlandırılması Alman milletinin arzu­suna uygun» olmadığını yayınlamıştır.

Japonlara gelince, onların komünizme karşı mücadele için Birleşmiş Milletler Teşkilâtının himayesi altında bir Japon polis ordusu teşkili hakkında ne düşün­dükleri henüz malûm değildir. Yalnız bir kaç gün evvel, Japon devlet adamları, Amerika'nın kızıllara karşı açtığı .müca­deleyi destekliyeeeklerini bildirmişlerdi. Batı Alman Hükümetininkabul etmek istemediği işbirliklerinin hafif silâhlarla teçhizi meselesiyle Amerikan Ayanında balıis mevzuu olan 'komünizmle mücade­le için Birleşmiş Milletler Teşkilâtının himayesi altında bir polis kuvveti teşkili aynı mahiyette değildir. Bonn Hüküme­tinin, Amerikan teklifini iyi karşılama­makta hakkı vardır. Çünkü Alman işçi birliklerine dâhil Almanların .kendi oto­ritesinden çıkıp Amerikan İşgal kuvvet­leri ikarargâhmm emrine geçmesi, Batı Almanya federasyonunun hükümranlık haklarına aykırıdır. Bonn Hükümetinin, bu fırsattan faydalanarak kendi otorite­si altında bir Alman ordusu teşkilini sağlamağa çalışacağını tahmin etmek yanlış olmaz. Almanya'yı işgal eden ga­lip Müttefikler, Almanya'nın kara suları dışına çıkan Alman gemilerine kendi millî bayrakları yerine uydurmasyon bir bayrak çektirmek gibi manasızlıklarla devam ediyorlar. Dimannmza gelen Al­man vapurları hâlâ bu bayrağı taşıyor­lar. Beş yıldan beri işgal altında bulunan ve hâlâ sulha kavuşamamış olan Alman milleti, tabiidir ki bu gibi muamelelerden dilgirdir ve şimdi de, işbirliklerindeki ev­latlarının omuzlarına bir karabine takı­larak Amerikan işgal kuvvetleri karar­gâhının emrinde, Fransa'nın meşhur ya­bancı lejyonuna benzer bir şekilde istih­damına razı olmak istemiyecektir.

Okuyucularımız hatırlarlar ki, Sovyet Rusya ve peykleri karşısında bozul­muş olan dünya kuvvet muvazenesini tekrar kurmak için Müttefiklerin Al­manya ile Japonya'nın silâhlanmalarına müsaade etmelerinden başka çare olma­dığını bu sütunlarda bir kaç defa belirt­miştik. Buna en çok muarız olan Fran­sa'dır. Fakat Fransa, da kızıl cepheye karşı mücadele için esaslı surette silâh­lanmak, İkinci Dünya Harbinden evvelki kuvvetini bulmak hususunda düne kadar nazlanıp durmaktaydı. Demokrasi cephe-sinin kara ordusu bakımından Avrupada ne kadar zayıf olduğu ise meydandadır. İkisi zırhlı olmak üzere % tümenden ibaret olan bu Müttefik kara ordusunun, Sovyet Rusya ve peyklerinin muazzam kuvvetlerle yapacakları bir yıldırım ta­arruzu karşısında bir kaç gün içinde si­linip süpürüleceklerine Kore harbinden daha iyi bir delil bulunamaz. Kendileri bütün dünyaya düşmanlık ilân ederek mücadeleye atıldıktan sonra bu düşmanlarının da kendilerine karşı aynı hisler içinde müdafaa tertipleri alacağı­na ve bu tertiplere tecavüzî bir plânın da dâhil bulunabileceğine ihtimal vermele­rinden daha tabii ne tasavvur oluna­bilir ? Sovyetler vücude getirdikleri tehll ke karşısında Batı dünyasının bu kadar ahmak farzetmiye kendilerin hak'göre­mezler.

işte bunun içindir ki bizler nasıl bolşevik rejiminden şüphe ve ayrılık içinde isek Bolşevikler de neden aynı surette uzak ve uyanık bir durumdadırlar. Onlara bizden şüphe etmeyiniz, bizlerle serbest bir fikir mübadelesine girişiniz demek bolşevıklikten vazgeçiniz demekten baş­ka bir şey değildir. Durup dururken, hiç

bir mecburiyet yokken bu bolşeviklikten nasıl vazgeçebilirler ? O kârı mutlak dik­tatörler kendilerini kanun hükmü altına nasıl sokabilirler? Nüfuz ve kudret ba­kımından nasıl intihar edebilirler ? Böyle bir şey yapabileceklerini nasıl akıldan geçirebiliriz ? Sovyet hudutlarını açıp sa­ir milletlerle normal münasebetlere gi­riştikleri ve fikir mübadelesine kalktık­ları gün bolşevizmin ölüm günü olacağı­nı Kremlin diktatörleri bilmezler mi?

Bolşevikler ancak zor ve tehdit karşısın­da silâhlarını ellerinden bırakabilirler. Bu zorlama kudreti Batı dünyasında var mıdır ? Varsa bir dakika beklemek hata­dır. Yok ise o zaman da boş lâkırdılarla vakit kaybedecek yerde bütün zamanı­mızı kuvvetlenmiye hasretmek en mu­vafık yol olur.

19 Ağustos 1950

— Tokyo:

Japon Dışişleri Bakanlığı tarafından neşredilen «"Kore ihtilâfında takındığı­mız tavır» .başlığını taşıyan beyaz ücltap-ta, Japonya'nın komünist aleyhtarı mü­cadelede demokrasilere yardım teklif et­tiği bildirilmektedir. Beyaz (kitapta ez-ctimle şöyle denilmektedir:

Japonlar müphem bir tavır takinamaz-lar. Böyle bir tavır, hürriyetimizin ve barışın nihai olarak imhasını intaç eder. Japonya Kore'de savaşan Birleşmiş Mil-letier kuvvetleriyle tam mânasiyle işbir­liği güvenliğini jıasıl sağlayabilir? Ja­pon anayasasında harp hakkından vaz geçmiştir. Fakat demokrasilerle işbirliği yapmak sadece nefsini müdafaa gibi te­lâkki olunmalıdır.

Dost Pakistan'la münasebetle­rimiz...

Yasan: Mümtaz Faik Fenik

15 Ağustos 1950 tarihli Zafer'elen:

Dün dost Pakistan Devletinim. İstiklâl Bayramı idi. Asya'nın mühim bir bölge­sinde komünizmin âfetine karşı en kuv­vetli bir duvar vazifesini gören, Pakis­tan'ın, üçüncü yıl dönümünü candan kut­larız.

Pakistan'ın İstiklâle kavuşması kolay ol­mamıştır; bunun için senelerce mücadele edilmiş ve nihayet 14 Temmuz 1947 de, bu büyük islâm Devleti, 80 milyonluk nüfusiyle, hür milletler camiası içinde kendisini bekliyen mühim mevkii almış­tır. Bir sömürge halinden çıkarak, bir devlet halinde taazzuv eden Pakistan, bugün istiklâlin, ne demek olduğunu çak daha iyi anlamakta, ve hürriyetin heye­canım ve zevkini şüphesiz herkesten da­ha iyi tatmaktadır.

Pakistan'ın kurtuluş ve kuruluş mücade­lesinde, emsalsiz hizmetleri olan Kaidi-âzam Muhammed Ali Cinnah'in aziz hâ­tırasını, burada rahmetle ve takdirle anarız. Çünkü o Pakistan'ı hüürriyete kavuşturmakla, aynı zamanda hepimizin bağlı bulunduğumuz hürriyet dâvasına da büyük yardımlarda bulunmuş gerçek bir kahramandır_ O, Atatürk'ün Millî Mücadeleden sonra Türkiye'de takip et­tiği yollarda yürümüş, bütün inkılâpla­rım Kemalizm zihniyeti içinde tahakkuk ettirmeğe çalışmış bir Türk dostu, bir hürriyet âşıikı idi. İşte Pakistan, şidmi Cinnah'ın açtığı nurlu yoluna kavuşmuş

bulunuyor. Ve şüphesiz hür niilletler top­luluğu içinde kendisini bekliyen daha parlak bir istikbale doğru durmadan yol alıyor.

Bu mesut yıldönümünde biz de bu satır-larmnzla, Türkiye ile Pakistan arasında Öteden beri mevcut olan fakat son sene­lerde çok daha kuvvetlenen dostluğu te­barüz ettirmeği kendimiz için zevkli bir vazife biliriz.

İki devletin diğer İslâm memleketleriyle beraber, Orta Şark'ta bundan sonra ba­şaracağı çok mühim işler vardır. En ha­lisane temennimiz, Pakistan'la Türkiye arasındaki münasebetlerin bundan sonra çok daha genişlemesi, gerek iktisadi, ge-retk siyasi, ve gerek içtimai bakımdan, iki memleketin daha çok birbirine yak­laşmasıdır. Hiç şüphe etmiyoruz ki, Pa­kistanlı dostlarımızda da aynı his ve ayını arzu bizde olduğu kadar mevcuttur.

Pakistan'ın siyaset bakımından coğrafi durumu bizimkinin hemen hemen aynı­dır. Bu memleket de, Orta Asya'dan ge­lecek komünizm cereyanları karşısında Hindistan'ın önünde mühim bir baraj vücude getirmiştir. Bu bakımdan büyük Asya politikası üzerinde çok büyük bir rolü vardır. Memnunlukla görüyoruz ki, Pakistan bu vazifesini müdrik olarak, hür milletler topluluğu içinde yüksel­mektedir.

Pakistan'la olan münasebetlerimiz daha inkişaf ettikçe iki devletin Himalâya'dan Cebelüttarık Boğazına'kadar uzanan bü­yük bir İslâm âlemi ile birlikte dünyanın bu bölgesinde barışı korumakta mühim birer âmil olacağına hiç şüphe etmiyo­ruz.

Ne yazık ki, şimdiye kadar İslâm devlet­leri hep birbirlerinden uzak yaşamışlar ve Arab Birliği Camiası İçimde dahi, tam bir anlayış birliği vücude getirememiş­lerdir. Pakistan ve Türkiye arasındaki münasebetler çok daha fazlalaştıkça, bu iki devlet diğer İslâm devletlerine de bi­rer imtisal örneği olacak, ve böylelikle Orta Şark'ta karşılıklı anlayış zihniyeti içinde çok kuvvetli bir- barış birliği vü-cude getirilecektir.

Bunun dışında Pakistan'la Türkiye ara­sındaki iktisadi münasebetlerin de ayrı­ca inkişaf edeceğine şüphe yoktur_ Pa­kistan'a giden Türk mütehassısları, ora-dalîi büyük imkânları bahsede ede biti­remiyorlar. Türkiye'ye gelen Pakistanlı dostlarımız, bizden, âzami derecede fay­dalandıklarını söylüyorlar. O halde ara­mızda bu kadar bir anlayış birliği var­ken karşılıklı olarak bu münasebetleri çok daha fazlalaştırmak neden mümkün olmasın?..

Şüphesiz çok kısa bir zamanda bütün bu temennilerimizin birer hakikat olduğunu görmekle sevineceğiz.

lümanPakistan'ın istiklâl lal bayramı...

Yasan: Mehmet Faruk Gürtunca

15 Ağustos 1950 tarihli En Son Dakika'Han:

Dün, kardeş bir devletin istiklâl Bayra­mı idi. Rüyalarımıza, masallarımıza gi­ren Hint ülkesined 1947 Ağustosunda yepyeni bir islâm devleti doğmuş, ay yıldızlı yeşil bir bayrağı müstalkil olarak dalgalandırmaya başlamıştı.

Coğrafyaların Pencab = Beşsu dediği eyalette, Hindistan'ın kuzey batısında ve yine Hindistan'ın doğusunda Bengale körfezi üstünde Bengale eyaletinde iki ayrı toprağı olan Pakistan, bugün 80 milyonluk bir nüfusa maliktir. 80 mil­yonluk tslâm kardeşiyle kardeş Pakistan dünyamın en çok nüfusa malik beşinci devletidir ve aynı zamanda Endonezya gibi en büyük bir islâm ülkesidir.

Dün kutlanan Pakistan bayramı, istiiklâl bayramlarının üçüncüsü idi.

Pakistan'ın Müslüman halkı Türkiye'ye karşı yalnız dinî hislerle bağlı değildir. Orada Türk - Moğol hakanlarının yıllar­ca saltanatlarında Hindistan'ı idare e-derken, şimdiki Pakistan ülkelerinde de binlerce hâtıra bırakmışlardır. Bu hâtıra bağları da kardeş Türkiye'yi Pakistanlı­lara daima hatırlatmaktadır.

Hind Müslümanlarının Osmanlı Türkle-riyle olan münasebetleri de tâ.. Fatih Sultan Mehmet devrine, On beşinci asrın son yarısına tesadüf eder. Tarihî bir ha­kikattir iki Yavuz Sultan Selim'e Mısır'ı kazandıran, Hind elçisine Mısırlıların re­va gördüğü bir hakaret olmuştur.

Fatih Sultan Mehmet'e, Hind Hükümda­rı Mohammed Hümayun, birçok kıymet­li hediyelerle, denuiz yoîiyle, bir elçi gön­dermiştir. Kısıl denizde Cidde'ye gelen elçi, burada Fatih Sultan Mehmet'in ölü­münü haber almış. Mısır Sultam elçiyi İstanbul'a gitmekten alıkoyarak hapset­miş ve Hint Hükümdarının Fatih'e sunu­lan hediyelerini gasb etmiştir.

Devletin vakarına dokunan bu hâdise Bayazıd-ı Veli zamanında unutulmamış ve Fatih'in torunu Yavuz Sultan Selim'! ise Mısır'ın istilâsına tahrik etmiştir.

1489 da Afrika'da Ümit burnundan Hind - Portekiz deniz yolu bulununcaya kadar asırlarca Hint zenginliği İran'ın cenup yolundan Anadolu vasıtasiyle Avrupa'ya akmış ve Anadoluda güzel keryansaray-lar,yollar vücut bulmuştu. Hattâ Seylân çay ve baharatı, Fars Körfezi yoliyle A-rtadolu'dan geçer, iskenderun'a gelerek gemilere yükletilirdi. Hint yolunun de­nizden keşfi, Anadolumuzu adım adım zenginlikten uzaklaştırmakla kalmamış, Müslüman Hintli kardeşlerle Anadolu Türklerinin irtibatını kesmiştir.

Bugün Doğu Pakistan'la Batı Pakistan arasında koskoca bir Hindistan yarıma­dası vardır ve aralarındaki mesafe 1000 mildir. Bengalede bulunan doğu Pakistan Müslümanları, 12 nci asırdan bu yana, zaman zaman Efganistan, Moğol ve müstakil mihracelerin idaresinde kalmış­tır. Dacca, Gaur, Mürşidabad gibi şehir­ler tamamen Müslümanlarla dolu şehir­lerdi. 128.000 'kilometre karelik bir ara­ziye malik olan Doğu Pakistan'da bugün 47 milyona yakın nüfus vardır. Karaci1-nin bulunduğu, Sİnd nehrinin geçtiği Ba­tı Pakistan 767.000 kilometre kare bir araziye maliktir ve 33.540.000 nüfusu vardır. Topyekûn iki bölgedeki nüfus tam seksen milyonu geçmektedir. Şüphesiz ki bu iki bölgeyi, arasındaki millercemesafeden dolayı idare güçtür ve her zaman için tehlike mevcuttur. Muhaceret dâvalarından sonra Hind Müslümanları tamamen bu iki bölgede toplanmış bulunmaktadır.

Pakistan'ın yaralarından biri de şimalde bulunan Kaşmir arazisidir. Hindistan'la Paikistan arasında kan dölkülmeden hal­ledilmesi lâzım gelen bu meselenin insan­lık için de uzun bir dâva olmamasını te­menni ederiz. Her türlü ihtilâfatın barış yoîiyle halledieceğine inanan Hindistan Hükümetinin Pakistan'la bu dâvayı da çözeceğine inanıyoruz.

Kardeş îslâm devl-etinin üçüncü İstiklâl Bayramını bütün kalbimizle kutlarız.

Hindistan ve Pakistan'a düşen vazife...

Yasan: Ömer Sami Coşar

15 Ağustos 1950 tarihlî Cumhurİ-yet'ten:

Bugün Asya'da komünizmle hürriyet a-rasmda amansız bir mücadelenin cere­yan etmekte olduğu görülüyor. Bu mü­cadelede Sovyetler iki yoldan rakiplerini vurmağa çalışıyorlar:

— Diplomatik propaganda yolu ile.

— Silâhlı çarpışma yolu ile Yeni yeni hürriyete kavuşmakta olan Asya'da, komünistlerin tatbik etmekte oldukları propaganda savaşı denilebilir ki silâhlı çarpışmadan da daha büyük bir tehlike arzetmektedir. Bu propagan­danın önlenmesi vazifesi, Batı demokra­silerinden ziyade bugün hürriyete kavuş­tukları günün, üçüncü yıldönümünü kut­lamakta olan Hindistan ile Pakistan'a aittir. Yavaş yavaş istiklâllefrie kavuş­makta olan Asya memleketleri üç sene­dir muvaffakiyetli ve basiretli bîr rejimi idame ettiren Yeni Delhi ve Karaşi dev­letlerinin hareket tarzlarını dikkatle ta­kip etmektedirler. Asya'nın bu üci büyük devletinin aralarındaki, ihtilâfların sulh yolu ile süratle halletmeleri ve müşterek bir cephe teşkil ederek Güneydoğu Asya memleketlerinin önderliğini deruhte ey­lemeleri komünizme karşı yapılmakta o-lan savaştaAmerikanaskerîyardımı

kadar ehemmiyetli bir rol oynıyabilecek-tir.

Son zamanlarda Kremlin'in Asya üzerin­de dikkatini topladığı ve bütün propa­gandasını bu bölgeye tevcih ettiği görül­mektedir. Güvenlik Konseyinde Malik tarafından güdülen siyasetin ana hedef­lerinden biri de mevcut ihtilâfları körük­lemek, hürriyet safındaki birliği bozma­ya çalışmak olmuştur. Komünist Çin'in Birleşmiş Milletlere alınması tekSİfini yaparken Sovyet delegesi bu yolda ilk adımını atmıştır. İngiltere, Hindistan, Norveç Rus teklifini desteklemişler, Bir­leşik Amerika ile diğer üyeler aleyhte cephe almışlardır. Malik şimdi komünist Çin mevzuundaki ihtilâfı iyice istimsar etmek gayesini gütmektedir. Ve her fır­satta Pekin delegesinin konseye alınması hususundaki teklifini tekrarlamaktan kaçınmamaktadır. Sovyet delegesinin Güvenlik Konseyinde «Asya memleket­lerine verilecek hürriyet» hakkında sar-fettiği sözler ise Moskova propagandacı­ları tarafından durmadan tekrarlanmak­tadır. İşte bu propagandanın ölnenmesi ve sürtele bertaraf edilmesi Asya'nın kurtuluş savaşında baş rolü oyniyacak-tıx.

Moskova tarafından idare edilen silâhlı çarpışmaların önlenmesi ise Batı'mn sü­ratle yapacağı askerî yardıma bağlıdır. Geniş kütleleri iktisaden kaBundırmak mecburiyetinde olan bu yeni devletlere munzam askerî yükler tahmil etmeden yapılacak bir yardım daha tesirli netice­lerin alınmasını sağlıyabilecektir. Bugün Hindi Çinİ'de komünistlerin büyük taar­ruzlara hazırlandıklarından bahsedil­mektedir. Malezya'da, Birmanya'da kızıl çetelerin faaliytine bir türlü son verile­memektedir Endonezya'da komünistle­rin istifade edebilecekleri dahilî çarpış­malar cereyan etmektedir. Hindistan, ve Pakistan, komünistler tarafından çıka­rılması muhtemel (karışıklıkları bastır­mak üzere tedbirler almaktadırlar. Leninin bir gün şöyle dediği söylenir: «Paris'e giden yol Pekin, Şanghay, Kal-küta, Singapur'dan geçer». Fakat unu­tulmaması lâzım gelen bir nokta, bu söz­lerin sarfedildiği günlerde Asya'da hür­riyetine susamış memleketlerin bulundu­ğudur. Bugün ise durum tamamiyle de­ğişmiştir.

***

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined index: query

Filename: libraries/Functions.php(679) : eval()'d code

Line Number: 106