14.9.1948
×

Hakkında

Künye

İletişim

2 Eylül 1948

—Eskişehir:

Eskişehirliler bugün kurtuluşlarının 26 ncı yıldönümünü kutlamaktadır, işgal altında bayraksız ve ay yıldızsız kal­manın unutulmaz acılarını derin bir su­rette yaşamış olan Eskişehirlilerin bugün­kü kurtuluş yıl dönümleri töreni bundan 26 yıl önce olduğu gibi, Tınaz tepe'den inen Akıncı Müfrezenin şehre girerek hükümet meydanına gelişi ile başlamıştır. Akıncı Müfreze burada toplanmış bulu­nan halk yığınlarının hararetli tezahürlere karşılanmış ve şanlı bayrağımız, İs­tiklâl Marşı ile şeref direğine çekilmiştir. Bu münasebetle söz alan hatipler, yaşa­nılan günün önemini en heyecanlı hitabe­lerle belirtmişlerdir.

Daha sonra komutanlığa giderek, komu­tana, orduya karşı duyulan şükran ve gü­venlik duygulan izhar edilmiş ve bunun bir ifadesi olarak da, bir buket verilmiş­tir.

Kutlamabayramı,Kızılaykurumunun spor alanında 150 çocuk için tertip ettiği sünnet düğünü ile devam etmektedir. GecedeGöksubahçesindeorduerkânı şerefine bir ziyafet verilecektir.

—Eskişehir:

LondraOlimpiyatlarındadünyaşampiyonluğu kazanan güreşçilerimizden Eski­şehirli Nasuh Akar, bugün buraya gel­miş ve istasyona sporcular, Öğrenciler, demiryolları meslek arkadaşları ve halk tarafından karşılanmıştır. Nasuh Akar, önde bando olduğu halde kendisini karşılayanlar la birlikte, Eskişe­hir'in kurtuluşunun 26 ncı yıldönümü tö­reni yapılmakta olan Cumhuriyet Meyda­nına gitmiştir. Burada Eskişehirlilerin hemşehrilerine hediye ettiği evin anahtarı verilmiştir.

Nasuh Akar, daha sonra, sporcu arka-daşlarile birlikte dünya şampiyonlarından rahmetli Kızılcıklı Mahmud'un mezarını ziyaret ederek kabre bir çelenk koymuş­tur.

4 Eylül 1948

— Sivas:

Sivas kongresinin 29 uncu yıldönümü şeh­rimizde coşkunlukla kutlanmıştır. Sabahın erken saatlerinde şehrin her tarafı bay­raklarla donatılmış ve yer yer çalman davullarla bayram bağlamıştır. Bu müna­sebetle saat 15 te Cumhuriyet alanında büyük bir tören yapılmış, başta vali Rebii Karatekin, milletvekilleri ve askerî ve sivil erkân, teşekkül ve partiler mümes­silleri ve kalabalık bir halk törende hazır bulunmuştur,istiklâlMarşınımüteakip Atatürk'ün heykeline çelenkler konulmuş ve bu tarihî günün mânasını belirten hi­tabeler söylenmiştir. Cumhuriyet meyda­nındaki törenden sonra, lise binasındaki tarihî kongre salonu ve Atatürk'ün yatak odası binlerce Sivaslı tarafından ziyaret edilmiştir. Gece, şehir ışıklarla donatılmış, fener alayları ve Halkevi bahçesinde de büyük birtoplantı tertipedilmiştir.

7Eylül 1948

—İzmir:

Donanmanın jizmir'e muvasalatını mütea­kip, müstahkem mevki komutanı General Sama Topçu, beraberinde hava tümeni ko­mutanı General İhsan Eşiner, piyade tü­meni komutanı General ;İsmail Hakkı Tu-naboylu ve İzmir deniz komutanı deniz kurmay Albay Sadık Özcebe ile tugay ko­mutanları olduğu halde, Yavuz zırhlısına giderek Oramiral Mehmet Ali Ülgen'i zi­yaret etmişlerdir. Müstahkem mevki ko­mutanı zırhlıya varışında bir ihtiram kı­tası tarafından ve dönüğünde de 13 atım topla selâmlamıştır.

Bundan sonra Oramiral Mehmet Ali Ül-gen, beraberinde kurmay başkanı ve do­nanma üst subayları olduğu halde, Konak iskelesinde karaya çıkmış ve bir ihtiram kıtası tarafından selâmlanmıştır. Orami­ral, müstahkem mevki komutanlığına git­miş ve general Sami Topçu'nun ziyareti­ni iade etmiştir. Bu esnada müstahkem mevki komutanının yanında Yavuz'a gi­derken, kendisine refakat eden bütün ge­neraller ve üst subaylar hazır bulunuyor­du. Oramiral Ülgen ve refakatindeküer komutanlıktan ayrıldıktan sonra vilâyete giderek makamında vali Osman Sabri Adal'ı ve müteakiben belediye dairesinde belediye başkanı Reşat Leblebicioğlu'yu ziyaret etmişlerdir.

Oramiral ve maiyeti Yavuz'a döndük­ten sonra, İzmir valisi Osman Sabri Adal beraberinde belediye başkanı Reşat Leb-lebicioğlu olduğu halde, Yavuz zırhlısına giderek Oramiral Ülgen'in ziyaretini iade etmişlerdir. Vali ve belediye başkanı ge­miye varışlarında bir ihtiram kıtası ve dönüşlerinde 17 top atımı ile selâmlan-mışlardir.

8Eylül 1948

—Ankara:

Yüce Divan bu sabah saat 10 da Halil Öz-yörük'ünbaşkanlığındatoplanarakSuat Hayri Ürgüplü ve arkadaşlarının duruş­masına devam etmiştir.

Bugünkü oturumda sanıkların avukatları müdafaalarına başlamışlardır.

İlk olarak müdafaasını yapan eski Tekel umum müdürü Hürrem Şeren'in avukatı Ferruh Ağan, memleketin kahve ihtiyacı­na ve harp içerisinde kahve temin etmek­teki güçlüklere temas etmiş ve memleke­timize yapılan kahve tahsisinin ihtiyacı karşılamaması sebebile Tekel .İdaresinin kontenjan dışı kahve tedarik etmek zaru­retinde kalmış olduğunu belirtmiştir. Ferruh Ağan, bundan sonra dışarıdan ya­pılacak mubayaanın kontenjandan kesil­memesi için, idarece münakaşasının ilân edilmesinden sarfınazar Edildiğini, Andrı-yadis'in Vivakuo firması namına 317 do­lardan yaptığı teklifi geri alması üzerins, Vivakuo tarafından 350 dolardan doğru­dan doğruya yapılan teklifin naviset ol­ması ve firmanın derhal cevap istemesi yüzünden ilansız ve müdürler encümeni kararı olmaksızın kabul edilmiş olduğu­nu, hâdisede herhangi bir yolsuzluk bu­lunmadığını söylemiştir.

İyidere kereste fabrikası mubayaası iğine de temas eden Ferruh Ağan, Tatava fabri­kasının ihtiyacı karsılıyamıyacağınm an­laşılması üzerine, umum müdürün, evvel­ce reddedilmiş bulunan Akif Sadıkoğlu'-nun teklifine müsbet cevap vermiş oldu­ğunu, fabrikaya tomruk verileceğinin or­man idaresinden gifahen temin edilmiş ve fabrikanın kıymetinin de mütehassıs-larınca takdir edilmiş bulunmasına göre, bunda da bir yolsuzluk bulunmadığını söylemiş ve yapılan ithamları reddede­rek, müekkilinin beraatini istemiştir.

bundan sonra müdafaasını yapan Tekel muhasebe müdürü Ulvi Yenal'in avukatı Bülent Nuri Esen, müfettişler tarafın­dan yapılan tahkikatın noksanlarına işa­ret ettikten sonra, Ulvi Yenal'a yapılan isnadın müdürler encümenince verilen bir karara iştirak etmekten ibaret oldu­ğunu. Ulvi Yenal'm muhasebeci sıfatilo bulunduğu müdürler encümeninde, İyi­dere kereste fabrikasının alınmasına lü­zum olup olmadığı hususunu tetkik ve takdir edemiyeceğini ve gene kıymet tak­diri işinde bir kontrol yapamiyacağını bildirmiştir.

Kahve işine de temas eden Bülent Nuri Esen, Ulvi Yenal'm Andriyadis'i himaye için bazı gayretler sarfetmiş olduğu isnadınıdareddederekmüekkilininra-

kip firmaların tekliflerini Adriyadis'e bildirmek, ancak Andriyadis'in yerine ge­tirebileceği şartları koşmak gibi isnatların esasen sabit olmadığını ve bu hususta sav­cılığın da Ulvi Yenal'ın beraatini istemiş olduğunu kaydetmiş ve müekkilinin be­raatini istemiştir.

Bundan sonra müdafaasını yapan Kibrit ve Çakmak İdaresi müteahhidi Hüsnü Ulus'un avukatı Ekrem, müffettişlerin tahkikatına temas ettikten sonra, dâva­nın illet ve sebepleri üzerinde durmuş ve Hüsnü Ulus'un himaye edilmiş- olduğu hakkındaki isnatları reddederek Hüsnü Ulus'a verildiği iddia edilen 180 bin lira avansın teslim edilen tomrukların peşin alınan bedelinden ibaret olduğunu kay­detmiştir. Ortada Vâkıf Çakmur'la yapıl­mış bir işbirliği olmadığını ve Vâkıf Cak-mur'a idareye teslim edilen beher metre mikâbı tomruk için oeş lira verildiği id­diasının yersiz olduğunu izah eden avu­kat Ekrem, Vâkıf Çakmur'un Hüsnü Ulus­un umumî vekili bulunduğunu ve hesap­ları tetkik edilirse, böyle bir paranın da verilmemiş olduğunun anlaşılacağını bil­dirmiş ve müekkilinin beraatini istemiştir. Bundan sonra müdafaasını yapan Tekel hukuk müşaviri Münir Karacık'ın vekili Mazlum Kayalar, müekkilinin İyidere ke­reste fabrikasının satın alınmasındaki ro­lünün sadece müdürler encümenince alı­nan kararı imzalamak olduğunu, müte­hassıs olmadığı bu iste hukuk müşaviri­nin başka bir şey olamıyacağını söylemiş ve kahve işine de temasla müekkilinin Andriyadis'i himaye ettiği ithamını red­dederek ortada bir suç bulunmadığına göre, Münir Karacık'ın beraatine karar verilmesini istemiştir.

Divan, müdafaaların dinlenmesine yarın sabah saat 9 da devam edilmek üzere oturuma 14 te son vermiştir.

9 Eylül 1948

— Ankara:

Yüce Divan bu sabah saat 9 da Halil Özyörük'ün başkanlığında toplanarak, sa­nık vekillerinin müdafaalarını dinlemeye devam etmiştir.

İlk sözü Ekrem Necmi tnel ve Şemsettin Akçaoğlu'nun avukatı Ziya Yörük' alarak, Şemsettin Akçaoğlu'ya ait savunmasında Vivakuo firmasına yapılan temaslara, işa­ret ettikten sonra, son tahkikatın açılma sı kararında müekkiline sorulan iş hak­kında tetkik ve tahkikat yapmaksızın mü-

talâa serdettiği suçunun isnad edildiğini, bu söylentilerin tamamen hayal mahsulü olduğunu, zira müekkilinin bütün dosya­yı değil, ancak hâdise ile ilgili hususları inceden inceye tetkik ettiğini, her neden­se bu beyanın, müfettişlerce dosyayı tet­kik etmediği yolunda tefsir edildiğini söy­lemiştir.

Sözlerini Ekrem Necmi İnel'in savunma­sına intikal ettiren avukat Ziya Yörük, müekkiline görevini kötüye kullanmak suçunun isnad ettirildiğini, halbuki mev­zubahis hâdisenin Şemsettin Akçaoğ­lu'ya ait olmayıp, Tekel mevzuatına ait bir iş olduğunu, bu bakımdan vazife gö­rürken görevi kötüye kullanma suçunun bulunmadığını beyan ederek, her iki mü­ekkilinin beraatini talep etmiştir.

Daha sonra söz alan Abdülhak Kemal Yö­rük, kendisinin de Şemsettin Akçaoğlu ve Ekrem Necmi İnel'in vekili olduğunu, on­ları savunmaya başlarken Şemsettin Ak­çaoğlu'ya müteallik kahve meselesini bü­tün teferruatile anlatmıyacağmı, bunun zaten malûm olduğunu söyliyerek, Tekel îdaresile Vivakuo firması arasındaki akit muhteviyatına temas edeceğini söylemiş­tir.

Sözlerine devam eden avukat AbdülhakKemal Yörük, Tekel İdaresinin firmayayaptığı icaba karşı aldığı cevabın garan­ti verildiğine dair olduğunu, bu bakım­dan akdin ancak firma tarafından tekem­mül etmiş sayılacağını, bu teyid mektu­bunun Tekel İdresine, kanunî müdde içinde gelmediğine göre Tekel İdaresininmülzem olmadığına dair bir haber ver­mesi, aksi takdirde bağlı olduğunu kabuletmesi lâzım geldiğini, müekkilinin Tekelİdaresine firma ile bağlı olduğunu bildir­mekle meslekî vazifesini yapmış olduğu­nu söylemiştir...

Daha sonra Ekrem Necmi İnel'in İyidere kereste fabrikası ihalesile olan alâkasına temas eden avukat Ekrem Necmi înel için fabrikaya ihtiyaç bulunup bulunma­dığını, fiyatın matlûba muvafık olup ol­madığını tetkik etmeden encümen rapo­runa imza konulduğunun iddia edildiğini söyliyerek, bu isnadın tamamen yanlış olduğunu, çünkü Tatava fabrikasının ge­nişletilmiş olmasına rağmen ihtiyaca ce­vap verir bir halde bulunmadığını, encü­menin, fabrikanın ihtiyacı karşılayamadı­ğını nazarı dikkate alarak, İyidere keres­te fabrikasının alınması lüzumunu ileri sürdüğünübildirerekmüekkillerinin. beraatini istemiştir. Bunu - müteakip, Ömer Refik Yaltkaya vekili Aziz Tahsin Ber-kant söz alarak o tarihlerde memleketin, içinde bulunduğu iktisadî ve içtimaî du­rumun ufak bir bilançosunu çizdikten sonra, tuz, çay, sigara, kibrit gibi zarurî maddeleri temin eden ve âmme hizmeti gören bu memurların teşekkür edilmesi lâzımgelirken tecziyeleri yoluna gidildi­ğini, burada Ömer Refik Yaltkaya'yı hi­maye etmiyeceğini, müekkilini hâdise .ve delillerin beraat ettireceğini bildirmiş ve kıymet takdiri için mütehassıs bir heyet yollamadiğı isnadına da temas ederek bi­lâkis Refik Yaltkaya'nm söylentilerin ak­sine olarak evvelâ makine mühendisi olan Nedim -Ayman'ı yolladığını, mütea­kiben Sadi Demirkaya ve orman mühen­disi Cemal Civelek'i gönderdiğini bildir­miş, Ömer Refik Yaltkaya'nm bu iste cid­dî bir müdür gibi vazifesini yaptığını kaydederek müekkilinin beraatini iste­miştir,

Bundan sonra, Vâkıf Çakmur avukatı Hamdi Öget söz almış, her şeyden evvel Tekel İdaresile müekkili arasında bir tef­rik yapmanın doğru olacağını söylemiş, Vâkıf Çakmur'un 943 penesinde, Fazıl İverdi firnıasile alâkasını kestiğini, Fa­zıl İverdi'nİn 945 te Tekel idaresile tema­sa geçtiğini, o zaman Vâkıfın Fazıl îver-di ile alâkası olamıyacağına göre Vâkıf için fer'i de olsa bir iştirakin mevzuuba-his olamıyacağını bildirmiştir. Müekkili hakkındaki isnadlarm nelerden ibaret ol­duğunu anlatan avukat Hamdi öget, de­lillere istinat edilmeden karinelere daya­narak mesuliyet icabediyorsa, karineler tetkik edildiğinde bunların hemen hepsi­nin Vâkıf Çakmur'un lehinde olacağını beyan etmiştir.

Daha sonra, kahve işinde Vâkıf Çak-mur'a rüşvet vermeye teşebbüs suçunun yüklendiğini sonradan bakana intisapla menfaat aldığı yoluna gidilerek cezalan­dırılmasının isetndiğini, fakat bunun de­lil ve emarelerinin sadece Andriyadis'in beyanlarından ibaret olduğunu, ancak bu­nun doğru olmadığının çeşitli şahadetle sabit olacağını söylemiştir. Bütün bu is­nadlarm bir telgrafta geçen dost kelime­si yüzünden Vâkıf Çakmur'a yüklendiği­ni, dost kelimesinin hakikî mahiyetinin yalnız Andriyadis tarafından bilindiğine işaret eden Hamdi Öget, bu kelimenin Andriyadis tarafından kendi lehine tefsir edildiğini beyan etmiştir. Bundan sonra Nazım Baturavukatı Kemal Pilâvoğlu, müekkili bulunduğu Na­zım Batur'a yapılan isnadları birer birer izah ederek Kazım Batur'un görevini hiç bir zaman kötüye kullanmadığını, onun vazifesine bağlı bir memur olduğunu, zi­ra müfettişlerin raporunda zikredildiği gibi orman revir amirliklerinden gelen telgraflara uzun müddet cevap verilme­diği, yolundaki isnadlarm yersiz olduğunu bildirmiştir.

Nazım Batur'un, Hüsnü Ulus'la normalin üstünde arkadaş olarak memurlar arasın­da Hüsnü Ulus lehine bir cereyan hâsıl ettiği iddiasına da cevap veren Kemal Pi­lâvoğlu, bunun da tamamen yersiz oldu­ğunu söylemiş ve müekkilinin beraatini istemiştir.

Drha sonra İfan Erdem, Fikri Fesçioğlu-nur. müekkili olduğunu beyanla, tomruk meselesinde Fikri Fesçioğlu'ya taallûk eden İsnadları cevaplandırmış, Fikri Fes-çioğlu'nun tomruk meselesinde kendine düşen kanuni vazifeyi yaptığını ve bu ha­reketinin mes'uliyeti. mucip bir hal olma­dığını söylemiştir.

Avukat İrfan Erdem'den sonra söz alan avukat, Feridun Söğütlüğü, Fikri Fesçi-oğlu'nun tutkal ve Yunanistan'a kibrit sa­tışı meselelerindeki alâkasına temas etmiş ve bunları izah ederek o zaman tutkal te­darik etmekteki zorluklar dolayısile tut-kalsızlıktan kibrit başlarının ufaklığından şikâyetlerin bağladığını, böyle bir vaziyet karşısında ne gibi şartlar altında tutkalın tedariki yoluna gidildiğini izah ederek Fikri Fesçioğlu'nun, zamanın şartlarını nazara alarak şuurlu bir memur olarak çalıştığını, tutkal işinde de savcılığın ser-dettiği iddianın aksine olarak suçsuz ol­duğunu, bu bakımdan savcılığın fikrine iştirak edemiyeceğini bildirmiş ve müek­kilinin beraatini talep etmiştir.

Yüce Divan, müdafaaların dinlenmesine yarın sabah 9 da devam edilmek üzere oturuma14 te son vermiştir.

— İzmir:

îzmir bugün, kara istilâ yıllarından son­ra kahraman Türk ordusu tarafından kurtarılışının 26 ncı yıldönümünü büyük tezahüratla kutlamıştır. Bu büyük bay­rama yalnız İzmir halkı değil, yurdun ve bilhassa Ege'nin her tarafından gelmiş 30 bine yakın vatandaş da iştirak etmiştir. Caddelerde gece ve gündüz mütemadi bir insan seli akmaktaydı. Şehir, baştan başa donanmış olup alay sancaklarının dalgaIandığı şanlı Türk donanmasının liman­daki muhteşem varlığı, günün mânasını derinleştirmiş bulunmaktaydı. Bayram, biri öğleden evvel, diğeri Öğleden sonra yapılan iki törenle kutlanmıştır. Kutlama, Kemalpaşa yolu üzerinde kurtuluş günü Atatürk'ün bir müddet dinlenerek ordu­nun İzmir'e girişini seyrettiği Bel kah­vede yapılan toplantı ile başlamış ve bu­nu şehitliğe yapılan ziyaret takip etmiş­tir. Şehitlikteki tören, İstiklâl marşını ta­kiben âbideye çelenkler konulmasile de­vam etmiş ve bir askerî müfrezenin üç ^1 ihtiram atışı ile son bulmuştur. Bundan sonra, 26 yıl evvel bugün ordu­nun İzmir'e girişini tanzir eden askeri tören yapılmıştır. O gün İzmir'e giren birliklerin takip ettikleri üç koldan şeh­re giren kahraman askerlerimiz cadde ve sokakları, meydanları, binaların pencere ve damlarını dolduran on binlerce halkın «yaşa» sesleri ve sürekli alkışları arasın­da yollarına devam ederek tam saat 10 da kışla önüne varmışlar ve süvari müf­rezesinin komutanı evvelâ kışlaya gire­rek Konak meydanını çınlatan alkışlar arasında kışlaya bayrağımızı çektikten sonra ayni heyecan içinde vilâyet _ konağı­na girerek bayrak çekmiştir. Bu sırada uçak filolarımız şehir üstünde dolaşmak­ta ve halkın heyecanını bir kat daha art­tırmaktaydı. Meydandaki törene, askerî bandonun çaldığı 'İstiklâl marşı ve günün mânasını, İzmir'in sevincini belirten bir söylevlesonverilmiştir.

Tören son bulurken topla verilen bîr işa­ret üzerine şehrin bütün fabrikaları, ge­miler, nakil vasıtaları mütemadi düdük ve korna seslerile umumî sevince iştirak etmişlerdir.

Saat 11.30 da siyasi partiler temsilcilerile İzmir ve Karşıyaka Halkevleri mümessil­lerinden ve Karşıyaka ilk, ortaokul ve lise son sınıf talebelerinden mürekkep he­yetler Atatürk'ün annesinin Karşıyaka'-daki kabrini ziyaret ederek çelenkler. koy­muşlar ve bir kız öğrenci tarafından .bü­yük Türk anasını taziz eden bir söylev verilmiştir.

Öğleden sonra, halkın tertip ettiği büyük bir zafer alayı yapılmıştır. Alay, 9 Eylül meydanından itibaren şehrin ana cadde­lerini dolaşarak Atatürk heykeli önüne kadar yürümüş ve heykele çelenkler ko­nulduktan sonra dağılmıştır. Zafer alayı, dört grup halinde muazzam bir kafile teşkil ediyordu. En önde, Türk bayrağı, bunu takibenilkgrupun başındaaskerî bando ve bir kıta, ikinci grupun başın­da şehir bandosu, üçüncü grupun başın­da hava tümeni bandosu bulunmakta ve bunları temsilcilerden müteşekkil dör­düncü grup takip etmekteydi.

Halk,, alayı candan ve büyük tezahürat­la alkışlamıştır. Şehrin amplifikasyon merkezinde 9 Eylülün mânasını belirten birçok nutuklar geceye kadar devam et­miştir. Şehir halkı ve askerlerimiz gün­düzü ve geceyi komutanlık, belediye ve muhtelif teşekküller tarafından tertibedi-len eğlencelerle geçirmektedir. Şehir, ge­ce bir nur dalgası içinde yüzmüş, donan­manın projektörleri bu tenvirata ayrı bir ihtişam vermiştir.

10 Eylül 1948

— İzmir:

Donanma komutanı Oramiral Mehmet Ali Üigen bugün saat 10 da İzmir gazetecile-rile Anadolu Ajansı mümessilini Yavuz zırhlısında kabul ederek kendilerile gö­rüşmüştür.

Gazeteciler, Pasaport iskelesinden donan­maya ait bir motörle yüzbaşı Edip Agü-cü'nün refakatinde Yavuz'a gitmişler ve donanma komutanlığı emir subayı yüz­başı Hayri Bars tarafından karşılanmış­lardır. Oramiral Ülgen, misafirlerini izaz etmiş ve kendilerine pek sevdiği İzmir'e ait hâtıralarım anlattıktan sonra bu sene ilk defa olarak 27 Eylülde İstanbul'da ya­pılacak olan donanma gününden bahse­derek ileride bunun donanma haftasına çevrilmesi ümidinde bulunduğunu, o gün için hazırlanacak programın vatandaşla­ra donanma için yaptıkları fedakârlığın yerinde olduğunu göstereceğini, kendile­rine donanma hakkında geniş bilgi vere­ceğini, kıymet ve kuvvetini tanıtacağım .ve sevdireceğini, bu sayede donanmanın iyi elemanlar bulmasını sağliyacağmı, ilk donanma gününün »Preveze günü* olarak kutlanacağını söylemiş, donanma günleri arttırıldığı ve ileride haftaya çevrildiği zaman denizciliğimizin başka şanlı hâtı­ralarının da tes'it edileceğini ilâve ve söz­lerine şöyle devam etmiştir:

Her çalışma devresi sonunda donanma bir gezi tertip eder ve bu gezi çerçevesinde tatbikat yapar. İyi bir tesadüf olarak gezi bir kaç senedir İzmir'in kurtuluş bayra­mına rastlıyor ve her sene donanma çok sevdiğimiz (İzmirlilerin bayramına katılı­yor. Bu şene de İzmir'e gördüğünüz gemilerle geldik, bundan sonra programda tes-bit ettiğimiz esaslar dairesinde yolumuza devam edeceğiz.

Donanma komutanı gazetecilerin sualleri­ne cevap vererek donanmanın yeni gemi­lerle takviyesi ümidinde olduğunu bildir­miştir.

Bundan sonra gazeteciler donanma kur­may başkanı amiral Bur han ettin Erilkun tarafından kabul edilmişlerdir. Donanma kurmay başkanı gazetecilerle muhtelif mevzular üzerinde konuşmuş ve bilhassa İzmir matbuatında müşahede ettiği ge­lişmeden takdirle bahsetmiştir. Bundan sonra gazeteciler gördükleri iyi kabulden çok mütehassis olarak Yavuz'dan ayrıl­mışlardır. Donanma daha birkaç gün li­manımızda kalacak ve halk, yarından iti­baren harp gemilerini ziyaret edecektir.

— Ankara:

Yüce Divan bu sabah saat 9 da yargıtay başkanı Halil ÖzyÖrük'ün başkanlığında toplanarak, eski Tekel Bakam Suat Hayri Ürgüplü ve arkadaşlarının müdafaaları­nın dinlenmesine devam etmiştir. Bugünkü oturumda müdafaasını yapan kibrit muvakkat isletme müdürü Tevfik Taşçı vekili avukat Saim Hüseyin Alant, müekkili Tevfik Taşçı'ya orman fiyatla­rını vaktinde tesbit ederek o suretle ek­siltme açmamak, 2 milyonu aşan 945 yılı tomruk eksiltmesini iki gün gibi çok kısa bir zaman içine sıkıştırmak, gelen kapalı zarfları usluüne uygun olarak bir heyet huzurunda açmamak, mukavele şartlarına uygun olmıyan tomrukları kabul etmek ve mukavele çaıtlarmı zamanında yerine getirmiyen müteahhit Hüsnü Ulus'un mukavelesini feshetmemek gibi suçların isnat edildiğini söyliyerek, kibrit idaresi­nin Tekel teşkilâtında tamamen hususî bir teşekkül olduğunu, iktisadî ve ticarî prensiplerle işletilmesi zarurî olan idare­nin formalitelere riayet edilmesi halinde işletilmesinin mümkün olamıyacağmi söy­lemiş ve iki milyon liralık siparişin İki gün gibi kısa bir zamana sıkıştırılmasının, isin zarureti icabı olduğunu kaydederek, aksi halde fabrikanın faaliyetini tatil et­mek zaruretinde kalması ihtimali bulun­duğunu bildirmiştir.

Avuhat Saim Hüseyin Alant, bundan son-'ra mukavele harici alman tomruklara te­mas etmiş, bunların parti parti müteahhi­din şartnamedeki evsafa uymıyan tomruk­larından alındığım, bunun hiç bir vakit fabrikanınyetkisidahilindebulunanon


bin liralık mubayaaları aşmadığını, taah­hüdünü vaktinde yerine getirmeyen Hüs­nü Ulus'un mukavelesinin feshedilmeme-sinin sebebinin, Orman idaresinin tahsis ettiği tomrukları müteahhide zamanında vermemesinden ileri geldiğini bildirmiş­tir.

Tutkal mukavelesinin tadiline de temas eden Saim Hüseyin Alant, mukavelenin tadilinden hazine zararı değil, bilâkis 67 bin lira kârı . olduğunu ileri sürmüş ve kibrit şirketine satın alman tutkallar me­selesine de temasla, tutkal müteahhidi Fehmi Ateş'in hiç bir zaman diğer müte­ahhitlerden farklı bir muamele görmedi­ğini söylemiştir.

Saim Alant, bundan sonra Tevfik Taşçı'ya isnat edilen fiillerin ceza hukuku bakı­mından bir tahlilini yapmış ve kibrit idaresinin âmme vazifesi gören bir teşek­kül olmadığını ileri sürerek, bu teşekkül­de çalışanların ceza kanunu muvacehe­sinde memur sayUamıyacaklarmı iddia et­miş ve Tevfik Taşçı'nın beraatini iste­miştir.

Bundan sonra müdafaasını yapan Bakan­lık tetkik ve murakabe heyeti reisi Ke­mal Süleyman Vaner'in avukatı Atıf Ben-derlioğlu, müekkiline isnat edilen suçla­rın, Kibrit İdaresine ait kibritlerin biz­zat satışı ile mükellefken, eski bakan Su­at Hayri Ürgüplü'nün mutavassıt olarak ortaya çıkardığı Fehmi Ateş'in tavassu­tunu kabul etmek, ticarî fikirlerle kabili telif olamiyacak derecede yüksek fiyat is-tiyerek Yunan heyetile yapılacak müza­kereleri selbetmek, himaye ettiği Ze-Kî Halik'i Yuanistan'a kibrit sat­mağa teşvik ederek, lüzumsuz bir rer kabetin doğmasına sebep olmak ile itti-ham edildiğini söyliyerek, Yunanistan'a satılacak kibritler hakkında cereyan eden muamelâtı ikiye ayırmış ve işin Türkiye ve Yunanistan'da takip ettiği safhaları ayrı ayrı izah ederek, kibrit idaresinin Yunanistan'ın kibrit için bir münakaşa açacağını bilemiyeceğine göre, kibrit sat­mak Üzere bizzat idarenin teşebbüse geç­mesinin varit olmadığını, bu bakımdan kirit obsiyonu verildiğini bildirmiş ve Kemal Süleyman Vaner'in bakanın emri-le Fehmi Ateş'e ve Zeki Çalığa ihraç edil­mek üzere verilecek kibrit obsiyonları için ihzarî temaslar yapmakla beraber kibritlerin kafi satışı için bakanlığın yet­kili olduğunu söylemiştir. Yunan heyeti­le yapılan temaslarda, ticarî zihniyetle te­lifedilemiyecekderecedeyüksekfiyat

istemek meselesine de temas eden avu­kat, hiç bir Yunan heyetinin kibrit almak üzere müracaat etmediğini, bu sırada An­kara'da yeni bir ticaret anlaşması için te­maslar yapan. Yunan ticaret heyetinin de kibrit için müzakereye girmeye yetkisi bulunmadığını söylemiştir. Atıf Benderlioğlu, Yunanistan'ın Türkiye-den kibrit almaktan vazgeçmesinin sebe­binin ihtiyacının UNNRA'ca parasız te­min edilmesinden ileri geldiğini kayde­derek, hâdisede hiç bir kusur ve ihmali bulunmiyan Kemal Süleyman Vaner'in beraatini istemiştir.

Divan, vaktin gecikmiş olması dolayısile, yarın sabah 9 da toplanmak üzere oturu­muna son vermiştir. Yarınki oturumda Suat Hayri "Ürgüplü'nün avukatları mü­dafaalarına başlıyacaklardır.

11 Eylül 1948

— Ankara

Yücedivan bu sabah saat 9 da yargıtay başkanı Halil Özyörük'ün başkanlığında toplanarak, eski Gümrük ve Tekel Sakanı Suat Hayri Ürgüplü vekillerinin savun­malarını dinlemeye devanı etmiştir. İlk sözü alan avukat Nihat Akpınar, 1946 senesi başlarında eski bakan hakkındaki tahkikatın seyrine dair havadisleri öğren­diği zaman büyük teessüre kapılmış ol­duğunu ve tahkikatın başında Maliye Ba­kanlığı teftiş kurulu başkanı Faik Ökte'-nin bulunduğunu öğrendikten sonra te­essürünün ziyadeleştiğini, çünkü D?niz-fcank meselesinden Faik Ökte'yi gayet iyi tanımış olduğunu söylemiştir.

Sözlerine devam eden avukat Nihat Ak­pınar, ilk tahkikat raporunun çok kısa tir zamanda hazırlandığına işaretle, Faik Ökte'nin dahi burada iki ay gibi kısa bir zamanda tahkikat yapmak mecburiyetin­de kaldıklarını ifade ettiğini bildirmiştir. Müfettişlerin ilk tahkikat safhasında sa­nıkların lehine bulunan bütün delilleri yokettiklerini veya nazarı dikkate alma-ciıklarım bildiren Nihat Akpınar, Suat Hayri Ürgüplü'nün Yüce Divan'a şevki meselesi hakkında bir çok milletvekille-rile konuştuğunu, milletvekillerinin Suat Ürgüplü aleyhinde türlü şekilde yapılan dedikodudan ziyadesile müteessir olduk­larım bir an evvel Yüce Divana sevke-derek beraat etmesini istediklerinden bu şekilde hareket ettiklerini işittiğini söy­lemiştir. Sözlerinitutkal meselesineintikal İttirenavukat, tutkal mubayaası işinde başlıca âmilin bakan olduğu yolundaki söylenti­lere temas ederek, gerek Fikri Fesçioğ-Iu'nun gerekse Tevfik Taşçı'nm verdikle­ri ifadelerin bu isnadı tekzip edecek ma­hiyette olduğunu, zira bakanın tutkal, isindeki rolünün talî derecede kaldığını, Fehmi Ateş'i himaye kastının da hiç bir zaman varid olmadığm,ı yapılan teklifler arasında en müsait teklifin Fehmi Ateş firmasının olduğundan, Fehmi Ateş'ten mubayaa yoluna gidildiğini söylemiştir. O sıralardaki şiddetli tutkal ihtiyacına işa­ret eden Nihat Akpınar, Fehmi Ateş'ten tutkal mubayaa edildiği gibi, Tevfik Taşçı tarafından başka bir firmadan da tutkal alındığınısözlerineilâveetmiştir.

Bundan sonra söz alan avukat Âsim Ru-acan, kahve meselesine taallûk eden hu­suslarda Suat Hayri Ürgüplü'yü savun­muştur. Kahve meselesinde suç olarak es­ki bakana istinat ettirilen noktaları birer birer izah ettikten sonra, bakanın kahve meselesile alâkasının derecesini tesbit edebilmek için, bakanlığın diğer muame­lelerine bir göz atmanın zarurî olacağını söylemiş ve bu muamelelere temas etmiş­tir. Kahve meselesinde bakanın, ancak konuşulan işlerden haberdar edildiğini, yoksa kendisinin şu veya bu şekilde emir vermediğini söyliyen avukat Âsim Rua~ can, bakanlıktan yaliîiz döviz istendiğini bildirmiştir. Kahve işile hep Hürrem Şe-ren'in meşgul olduğunu, halbuki müfet­tişlerin raporunda kahve mubayaasına mâni olmak için elinden geleni yaptığı şeklindebelirtildiğinikaydetmiştir.

Daha sonra Ulvi Yenal'm, bakanın sami­mî arkadaşı olduğu ve onun sözünden dı­şarı çıkmadığı, ona körü körüne tâbi ol­duğu hakkındaki isnatlara da cevap ve­ren Âsim Ruacan, hâdiseler zikrederek bunları yalanlamıştır.

Sözlerine devam ederek, Vivakuo firması ile Tekel İdaresi arasında aktedilen ak-din mülzem kılıp kılmıyacağı hususlarını uzun uzun anlatmış ve mubayaa sıraların­da bakanın İstanbul'a kahve işi için git­mediğini, zaten kısa bir müddet kalarak Ankaraya'adöndüğünüsöylemiştir.

Bakanlık hukuk müşaviri Şemsettin Ak-çaoğlu ile Tekel İdaresi hukuk müşaviri Münir Karacık'm beyanları arasında da bir mukayese yapan Âsim Ruacan, Şem­settin Akçaoğlu'nun müdafaasının hukukî Münir Karacık'm idarî olduğunu ve Mü­nir Karacık'a mütalâasını geri alması yolunda bakanlıkça hiç bir teşebbüs yapıl­madığını izah etmiştir.

Vivakuo firmasına çekilen telgraflara da işaret ederek, Tekel İdaresinin firmaya kabul telgrafı çektikten sonra bakana ha­ber verildiğini söylemiş ve bakanın kah­ve işi ile doğrudan doğruya alâkası bu­lunmadığına dair Andriyadis tarafından Vivakuo.ya çekilen bakanla ortak olmadı­ğını bildiren telgrafı okuyarak sözlerine son vermiştir.

Bunu müteakip, tekrar söz alan avukat Nihat Akpınar, tomruk meselesinde Suat Hayri Ürgüplü'ye isnat edilen suçlara bi­rer birer cevap vermiştir. Tomkal muka­velesinin idare aleyhine tadil edildiği İs­nadına karşı, bunun doğru olmadığı husu­sunun Yüce Divan tahkikatı esnasında iyice anlaşıldığını söylemiş ve yıllık ihti­yacın lüzumundan fazla arttırıldığına dair olan isnada da işaret ederek yıllık tomruk ihtiyacının yirmi bin ton olduğunun res­mî incelemelerle meydana çıkacağını, bu ihtiyacın son seneler zarfında hattâ yir­mi bir bin tona yükseldiğini bildirerek, Hüsnü Ulus'un en müsait teklifi yapmış olduğunu, bu bakımdan kendisile bağla­nılmış bulunduğunu söylemiştir.

Yüce Divan, pazartesi sabahı 9 da savun­malarıdinlemeyedevamedecektir.

12 Eylül 1948

— İzmir:

Donanma komutanı Oramiral Mehmet Ali Ülgen, dün akşcm Yavuz zırhlısında bir akşam ziyafeti vermiştir. Ziyafette, vali Osman Sabri Adal, İzmir milletvekili ve eski Millî Savunma Bakanı Münir Birsel, belediye başkanı Reşat Loblebicioğlu, vali muavinleri Agâh Erhan ve Nihat Şen-man, hava tümeni komutanı General İhsan Esiner, harp filosu komutam Ami­ral Ridvan Koral, filotilla komutanı Tü­mamiral Dünüge, donanma kurmay başka­nı Amiral Burhaneddin Erilkun, tugay komutanları General Asım Uçar, General Raglp Gümüşpala, deniz komutanı kur­may Albay Sadık Özcebe, müstahkem mevki komutan vekili Albay Sabri Erka-ya, Cumhuriyet savcısı, Emniyet müdür ve şehir meclisi asbaşkanı hazır bulun­muşlardır.

Yemekten sonra misafirlere ikinci dünya harbine ait bir deniz savaşı filmi göste­rilmiştir.

13 Eylül 1948

— Ankara:

Yüce Divan bu sabah yargıtay başkanı Halil Özyörük'ün başkanlığında toplana­rak, eski Tekel Bakanı Suat Hayri Ürgüp­lü ve arkadaşlarının savunmalarım din­lemeyedevametmiştir.

Bugünkü oturumda Suat Hayri Ürgüp-lü'nün müdafaasını yapan avukat Âsim Ruacan, evvelâ İyidere kereste fabrikası mubayaası işine temas ederek, burada müekküine idarenin yıllık kereste ihtiya­cım hakiki miktardan fazla göstermek, Tatava fabrikasının kapasitesini bililtizam noksan hesap etmek, tomruk temin edile-miyeceğini bildiği fabrikanın mubayaa­sına imkân hazırlamak, mahalline müte­hassıs bir heyet göndererek takdiri kıy­met yaptırmamak ve fabrikanın 300 bin liraya mubayaasını kendiliğinden karar­laştırmak gibi çeşitli suçların isnat edil­diğini söylemiş, bilâhare hazırlanan bilir­kişi raporunun bu isnatlardan pok çoğu­nu bertaraf ettiğini bildirmiştir. Bundan sonra fabrikanın satın alınma muamelesinin geçirdiği safhalara temas eden Âsim Ruacan, işletmenin yıllık ke­reste ihtiyacını, Tatava fabrikasının ka­pasitesini, îyidere fabrikasının satın alın­ması lüzumunu ve bu yüzden idarenin sağladığı menfaatleri izah etmiş ve o za­manki Tarım Bakanınca fabrikaya tomruk verileceğinin defaatle söylendiğini bildi­rerek Nedim Ayman, Cemal Civelek ve Sadi Demirkaya tarafından satış muame­lesinden evvel fabrikaya kıymet takdir edildiğini beyan etmiştir. İyidere fabrika­sı sahibi Sadıkoğlu ile, Suat Hayri'nin bir arkadaşlığı bulunmadığını da kaydeden Âsim Ruacan, hâdise.de hiç bir kasdı ve suiniyeti bulunmiyan eski bakanın be-raatini istemiştir.

Bundan sonra savunmasına başlıyan yine Suat Hayri Ürgüplü'nün avukatı Cafer Tüzel, hâdiseleri içtimaî ve hukukî ba­kımdan inceliyeceğini söyliyerek, Suat Hayri Ürgüplü'ye isnat edilen yolsuz ha­reketler, Yunanistan'a yapılacak kibrit sa­tışı ve bakanların salâhiyet ve mes'uli-yetleri meselelerine temas etmiş ve anayasamızın 47 nei maddesinin bakan­ların salâhiyet ve mes'uliyetleri için hu­susî bir kanunun hazırlanacağını âmir olmasına rağmen, böyle bir kanunun he­nüz hazırlanmamış olduğunu kaydetmiş ve hiç bir zaman anayasa muvacehesinde

memur sayılamiyacak olan bakanın ana­yasanın 273 üncü maddesine istinaden ih­mal ve suiistimal suçlarından ceza kanu­numuzda mevcut hükümlere tâbi olamı-yacağını iddia etmiştir.

Vazifesini iyi yapmıyan bir bakanın ilk önce parlâmentoya karşı mes'ul olacağını ve bakanlıktan çekilme zaruretinde kala­cağını iddia eden Cafer Tüzer, bakanların politik şahsiyet olduklarım, memurin mu-hakemat kanununun ise memurların po­litika ile uğraşmalarını menettiğini bil­direrek, bu bakımdan da bakanların me­mur sayılamıyacağmı söylemiş ve bakan­ların salâhiyet ve mes'uliyetlerinin ne­rede başlayıp, nerede biteceği meselesi­ni tahlil ederek, esasen devletçilik pren­sibinin hâkim olduğu memleketimizde harp yılları içinde sıkı bir merkeziyetçi­lik esasına tatbik edildiğini ve bunun ayni zamanda bir zaruret icabı olduğunu kaydetmiş ve bu durum . karşısında ba­kanlığına ait en ufak işlerden bile mes'ul bulunan bir bakanın, bakanlığı içerisinde bulunan teşekküllerin faaliyetine müda­halenin fuzulî bir müdahale sayılamryaca-ğım söylemiş ve adaletin tecellisini bek­lediklerini bildirerek, müekkilinin beraa-tini istemiştir.

Bundan sonre tekrar söz alan Asım Rua-can, Suat Hayri Ürgüplü'ye yapılan isnat­ları ceza hukuku bakımından da incele­mek istediğini bildirerek, bakanların sa­lâhiyet ve mes'uliyetlerinin ceza hukuku çerçevesine giremiyeceğini, anayasa ge­reğince kurulan yüce divanın eski Bah­riye vekili İhsan Beyin yargılanması sı­rasında meri ceza kanununu tatbik et-mesine rağmen, bunun bir teamül ve iç­tihat olamıyacağmı, zira divanın içtihat yaratma yetkisinin bulunmadığını kay­detmiş ve ortada bir himaye ve devlet hazinesini zarara uğratma meselesi bu­lunmadığı için, tekrar müekkilinin bera-atini talep etmiştir.

Bundan sonra bizzat müdafaasını yapan Kibrit İşletmesi müdür muavini Kemal Hakgüder, kendisine isnat edilen muhte­lif fiil ve hareketleri izah etmiş ve iki milyon liralık bir ihalenin üç güne sıkış­tırılmasının mevzuubahis olmadığını, iha­lenin aylarca süren bir hazırlıktan sonra yapılmış olduğunu, şartnamelerde Hüsnü Ulus'tan başkasının yerine getiremiyece-ği şartlar ileri sürmenin mevzuubahis de olmadığını, esasen şartnameyi kendi ha­zırlamadığı gibi, evvelce yapılan şartna­melerin müteahhitlerin daha ziyade aleyh- lerine hükümleri ihtiva ettiğini bildir­miştir.

Ortada kapalı zarfla yapılan bir ihale ol­madığına göre, gelen zarfların usulüne tevfikan açılmasının da mevzuubahis ola­mayacağını ' kaydeden Kemal Hakgüder, Hüsnü Ulus mukavelesinin kendilerinden sonra feshedilmesi yüzünden idarenin hâ­lâ tomruk sıkıntısı çekmekte olduğunu bildirmiş ve müteahhidin hiç bir zaman himaye edilmediğini söyliyerek, beraati-ne karar verilmesini istemiştir. Divan, yarın sabah 9 da müdafaalara de­vam etmek üzere oturumuna 13.30 da son vermiştir.

14 Eylül 1948

— Ankara:

Yüce Divan bu sabah saat 9 da yargıtay başkanı Halil Özyörüğün başkanlığında toplanarak, eski Gümrük ve Tekel bakam Suat Hayri Ürgüplü ve arkadaşlarım din­lemeğe devam etmişitr:

İlk sözü Fikri Fesçioğlu alarak avukatı­nın kendi müdafaasını yaptığını, kendi­sinin buna ilâve edecek bir şeyi bulun­madığını, ancak bazı noktaları tekrarda lüzum gördüğünü söylemiştir. Yüce Di­van, tahkikatı neticesinde, müfettişlerin ne şekilde hareket ettiklerinin meydana çıkmış olduğuna işaret eden Fikri Fesçi­oğlu, Maliye Bakanlığı teftiş kurulu baş­kanı Faik Ökten'in teşviklerine uymadığı­nı, uymuş olsaydı belki şimdi sanık değil, tanık olarak burada bulunacağını, müfet­tişlerin çalışmalarının katiyen mazbut ol­madığını söylemiş, 'İnhisar İşletmesiyle alâkalı bütün işlerin kendisinden geçti­ğini, fakat bakanlığı ilgilendiren her hu­susta mutahassıs olmanın mümkün olma­dığını, İnhisar İşletmesine ait kendine mü­teallik işlerde hiç bir hata yapmamış ol­duğunu bildirmiştir.

Bundan sonra konuşan Kibrit Muvakkat İşletmesi müdür muavini Tevlik Taşçı, kendisinin de müdafaasını avukatının yapmış olduğunu bildirerek sözlerine baş­lamış, Tekel İdaresine n asıl intisap etti­ğini, bugüne kadar nasıl çalıştığını, neti­cede nasıl ayrıldığını söylemiş, yirmi üç senelik hizmet hayatından önce tüccar ol­duğunu, bilâhare idareye geçtiğini anlat-migtır.

Bundan sonra Fikri Fesçioğlu, tutkal ihtiyacını bildiren ve bakanlığa ya­zılmış olan bir mektubunun yanlış tefsi­rindendolayıYüceDivanasevkedilmis

olduğunu, hakikatte şahsî gayreti netice­sinde tutkal iğinde idareye altı yüz bin lira menfaat temin ettiğini söylemiştir. Fikri Fesçioğlu, yapılan işlerde gayet bir formalite noksanı varsa, bunların da ma­zur görülmesi gerektiğini de sözlerine ilâ­ve etmiştir.

Bundan sonra söz alan Kemal Süleyman Vaner, müdafaasının, avukatı tarafından yapılmış olduğunu ifade etmiş, tanıklar­dan Zeki Çalık tarafından Vivakuo'ya çe­kilen bir telgrafın suretini P. T. T. idare­sinden almış olduğunu ve bu telgrafın kendi ifadelerini teyid eder mahiyette bu­lunduğunu ve bu bakımdan yüce başkanlığa sunacağını bildirmiştir. Kemal Hakgüder'in bir gün evvel kendisinin ba­kana karşı bir iğbirar beslediğine dair be­yanda bulunduğunu, bunun katiyen varid olamıyacağını, zira teknik sahadaki nok-tai nazar ayrılıklarının şahsî sahada da ayni dereceyi taşıyamıyac ağını bildir­miştir.

Bundan sonra Suat Hayri Ürgüplü söz alarak yedi aydanberi YÜce Divan huzu­runda, iki yıldır da eli kolu bağlanmış bir halde olduğunu, sabırla bugünü bekledi­ğini söyliyerek, Yüce Divan saym üyele­rinin mensup olduğu mesleğin havasını kendisinin de teneffüs etmiş olduğunu ve bu bakımdan adaletin muhakkak tecelli edeceğine inandığını söylemiştir. Sözleri­ne devam eden Suat Hayri Ürgüplü, ze­delenen şeref ve haysiyetinin tamirini gelecekte isteyeceğini, bakanlık sandal-yasında ne kadar gururla oturmuşsa, bu­gün sanık sandalyasmda ayni gururla oturduğunu beyan etmiştir. İlk tahkikat safhasında kendisinin en ya­kın arkadaşlarının işe yarayacak delilleri vermekten içtinap ettiklerini söyleyen Su­at Hayri Ürgüplü, müfettişlerin hareket tarzlarına işaret etmiştir. Müfettişlerin katiyen insanî bir şekilde hareket etme­diklerini, bunun Yüce Divan tahkikatiy-le sabit olduğunu ve tanıkların ifadeleriy­le teyid edildiğini söylemiştir. Müfettiş­lerin raporlarında bulunan bazı noktala­rın aleyhte bulunmak için tertip edildi­ğini, fakat bunların gülünç olduğunu, meselâ raporda liseden ayni sınıf arkada­şı olarak ifade edilen kendisile Akif Sa-dıkoğlu arasında 11 yas farkın bulundu­ğunu sözlerine ilâve etmiştir. Daha sonra karma komisyondaki çalışmalara temas ederek, komisyondaki çalışmaların ken­disini ziyadesiyle üzdüğünü, komisyon üyesi bulunanarkadaşların çalışmalarda bulunmadıkları halde aleyhte imza koy­muş olduklarını hatırlatmış ve çok defa Çalışmaların nisap olmadığı halde devam ettiğini söylemi§tir.

Suat Hayri Ürgüplü, sözlerini savcılığın iddianamesine intikal ettirmiş, müfettiş­lerce hazırlanan rapora savcılığın nasıl itibar ettiğine hayret ettiğini bildirmiş, bütün işler hakkında en ince teferruatı­na kadar izahat veren eski bakan, bu memlekete hizmet yolunda çalıştığını ve bir çok işler başardığını söylemiştir. Suat Hayri Ürgüplü sözlerine son verme­den evvel, adaletin ebedî koruyucuları Yüce Divan yargıçlarına hitap ettiğini bildirerek, bir bütün olan bu tahkikat safhasında kendilerinde şüpheyi mucip bir nokta varsa en ağır cezayı vermeleri­ni, bunu seve seve çekeceğini, ve şayot yoksa,hakkınınverilmesiniistemiştir.

15 Eylül 1948

—Ankara:

Yüce Divan bu sabah yargıtay başkanı Halil Özyörük'ün başkanlığında toplan­mış ve duruşmaya gelmiyerek müdafaa-namelerini yazılı olarak Divan'a gönder­miş bulunan bakanlık tetkik ve muraka­be heyeti reisi Kenan Yalter, kibrit fabri­kası müdür muavini Murat Akyüz, eski genel rnüdür Keaml Hilmi Sarlıca, kah­ve, çay şubesi müdürü Muzaffer Sakıcı, kereste bürosu şefi Cemal Civelek, tom­ruk şefi Ragıp Karaca ve komisyoncu Ot-to Andiryadis'in müdafaanameleri okun­duktan sonra, duruşmaya son vermiş ve kararım bildirmek üzere oturumu 5 Ekini salı saat 10 a bırakmıştır.

—Ankara:

17 Ekimde yapılacak olan ara seçimleri için yeni seçim kanunu gereğince teşkil edilecek seçim kurulu, bu sabah Ankara belediyesi başkanlık makamında, Ankara valisi Avni Doğan, belediye daimî encü­men üyeleri ve seçime iştirak eden C. H. P. temsilcisi hazır olduğu halde, ikinci noter Sahir Barınç tarafından kur'a ile çekilmiş ve merkez ilçesi seçim kurulu aslî ve yedek üyeliklere, belediye meclisi üyeleri arasından Hasan Alemdar, Gene­ral Mustafa Şaban, il genel meclisi üye­leri arasından Mustafa Yalım, Fahri Bul­gurlu, muhtarlar arasından Ali Yamaner, Hüseyin Güçlüoğlu, muhtelif teşekküller üyeleri arasından Bilâl Akba, İsmail Hak­kı Cuna, seçilmişlerdir.

Okul subayları tarafından binicilerimiz Şerefine bir ziyafet verilmiştir.

Bu toplantıda generaller ve yüksek rüt­beli subaylar hazır bulunmuşlardır.

24 Eylül 1948

—Tokat:

Bu sabah saat 9,30 da Turhal'dan otomo­bille hareket eden Başbakan Hasan Sa-' ka, yol üzerinde DÖnmetepe ve Pazar bucakları halkı ile ihtiyaçları hakkında kısa hasbihsller yapmış ve saat 19,30 da Tokat'agelmiştir.

Başta şehir bandosu olmak üzere bir ih­tiram kıtası tarafından selâmlanan ve ka­labalık bir halk tarafından karşılanan Başbakan doğruca Halkevine giderek ora­da hazır bulunan Tokat milletvekilleri, Tokat ve Amasya valileri, belediye baş­kanı ve vilâyet ileri gelenleri ile gÖrüg-müş, Tokat'ın ihtiyaçları hakkında iza­hat almış ve çeşitli meselelere dair açık­lamalardabulunmuştur.

26 Eylül 19J48

—■ İstanbul:

17 Ekimde yapılacak ara seçimler için C. H.. P. nin. İstanbul milletvekili adayını seçmek üzere bugün saat 10 da parti mer­kezindebirtoplantıyapılmıştır.

İstanbul C. H. P. teşkilâtı kaza yönetim kurulları, bucak başkanları, şelur mecli­sinin partili üyeleri, İstanbul dışı beledi­ye üyelerinin iştiraki Ue yapılan toplan­tıda 204 mevcudun ekseriyeti ile İstan­bul milletvekili adaylığına C. H. P. İs­tanbul il yönetim kurulu başkanı Sadi Bekterseçilmiştir.

—Ankara:

Birleşik Amerika Devletlerinin yeni An­kara büyük elçisi M. V/ads Worth, bu­gün saat 16 da Bağdat'taki Amarikan el­çiliği hava ataşeliğine bağlı askerî özel bîr uçakla Ankara'ya gelmiştir.

Devlet havayolları meydanına inen Ame­rikan büyük elçisi, hükümetimiz adına Dışişleri Bakanlığı protekol umum mü­dür muavini Behçet Özdoğanci, Dışişleri Bakanımız adına Dışişleri Bakanlığı özel kalem müdürlüğünden Haluk Kura, Ame­rikan maslahatgüzarı M. Perkins, Ame­rikan yardımı kara kısmı başkanı Gene­ral Mc Bride, hava kısmı başkanı Gene-


ral Hoag, deniz kısmı başkanı Amiral Settle, Amerikan elçiliği erkânı ve ataşe­leritarafındankarşılanmıştır.

Amerikan maslahatgüzarı Perkins, büyük elçiyi hükûmetiirnz .adına kargılayan Behçet Özdoğancı ile Dışişleri Bakanı adına gelmiş bulunan Halûk Kura'yı, M. Wads Worth'a takdim etmiştir. Behçet Özdoğancı ve Halûk Kura, Amerikan bü­yük elçisine «hoş geldiniz» demişler, bü­yük elçi de Türkiye'ye gelmekten duy­duğu memnuniyeti belirterek kendileri­neteşekküretmiştir.

İngiliz büyük elçisinin temsilcisi M. Wads Worth'a, M. Kelly'nin kendisine «hoş geldiniz* diyen dostane bir mektu­bunuvermiştir.

Amerikan büyük elçisi hava meydanın­da kendisiyle görüşen muharririmize şun­larısöylemigtir:

«Türkiye'ye geldiğimden dolayı fevkalâ­de memnunum. Bu dost memlekete gel­mek için, seyahatimi de tacil etmiş bu­lunuyorum. Buraya gelmeden önce, İra­na giderek, yakın bir dostum olan Ame­rika'nın Tahran büyük elçisini ziyaret ettim.»

Yeni Amerikan büyük elçisi, hava meydanında kendisini karşılayanlarla bir müddet hasbıhalde bulunduktan sonra Çankaya'daki ikametgâhınagitmiştir.

— Ankara:

Dil bayramımızın 16 ncı yıldönümü bu­gün bütün yurdda kutlanmıştır. Bu mü­nasebetle Ankarada bulunan Türk Dil Kurumu üyeleri ve dil sevenler saat 10,30 da Atatürk'ün geçici kabrini ziyaretle bir çelenk koymuşlardır. Saat 15 de genel merkez binasında bir toplantı yapılmış­tır. Saat 18 30 da Ankara radyosunda ku­rum adına bir söylev verilmiş ve ayni saatte Halkevinde büyük bir tören ya­pılmıştır. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'­nün de hazır bulundukları kutlama töre­ninde milletvekilleri, C. H. P. genel sek­reteri Konya milletvekili Fikret Sılay, genel sekreter yardımcısı Erzurum mil­letvekili Cevat Dursunoğlu, Ankara Be­lediye Başkanı Dr. Ragıp Tuzun ve pek çok aydın dinleyici bulunmuştur.

Törene İstiklâl marşı ile başlanmış, Erzincan milletvekili Behçet Kemal Çağ-lar'm açış söylevinden sonra, Kurum Başkanı Maraş milletvekili Hasan Reşit Tankut,kurum adına açıklamada bulunmuştur. Genç şairlerimizin yeni şiirlerini okumalarından sonra radyo sanatkârları­nınkonseriyletörenesonverilmiştir.

27 Eylül 1948

— İstanbul:

Donanma günü olarak tesbit edilen Pre-veze zaferinin 410 uncu yıldönümü, bu­gün parlak bir şekilde kutlanmıştır.

Bu büyük gün münasebetiyle limandaki bütün deniz vasıtaları bayraklarla dona­tılmış, basta Yavuz olmak üzere muhrip, denizaltı, arama tarama ve denizaltı ta­kip gemilerinden mürekkep birleşme de­niz kuvvel terimiz Kabataştan Ortaköy önlerine kadar uzanan sahil boyunca pro­va hattındademirlemişbulunuyordu.

Program mucibince sabah saat 8 de De­niz Harp Okulu ve Lisesi. Deniz Gedikli ortaokulu Galata rıhtımında toplanmışlar ve önlerinde harp filosu bandosu olduğu halde Bankalar caddesi, Tepebaşı ve İs­tiklal caddesini takiben saat 9,30 da Tak­sim cumhuriyet âbidesine gelmişlerdir. Âbidenin önünde amiraller ve yüksek rütbeli deniz subayları da yer almış bu­lunuyorlardı.

Törene İstiklâl marşı ile başlanmış ve bu anda şanlı bayrağımız da ağır ağır direğe çekilmiş ve âbideye çelenkler kon­muştur.

Bundan sonra alay 9,45 te Taksim mey­danından tramvay caddesini takiben Be-şiktaşa gitmişitr.

Burada bugünkü törenin en parlak safha­sının geçtiği Barbaros anıtının önünde ise kesif bir halk kütlesi ile Harp Aka­demisi komutanı korgeneral Feyzi Men-güç, tümamiral Sadık Altıncan, harp fi­losu komutanı tuğamiral Tarık Ersuna, denizaltı filosu komutanı Tuğamiral Rı­fat Özdeş, muhrip filotillaları komutanı tuğamiral Nuri Günege, deniz hastanesi baştabibi tuğamiral Emin Kip, Tuğami­ral Zeki Bayat, İstanbul deniz komuta­nı tuğamiral Münci Ulhan, birlik komu­tanları, komodorlar ve gemi komutanları, vali muavinleri, emniyet Müdürü, siyasî partilertemsilcileribulunuyorlardı.

Taksim meydanından hareket eden alay saat İlde anıtın önüne gelerek Barbaros âbidesinin karşısında yer almıştır. Bü­yük Türk Amirali Barbaros'un Preveze zaferinde kullandığı bayrağın bir örne­ğini taşıyan iki levend de muzikaların önündebulunuyorlardı.

29 Eylül 1948

—İstanbul:

Dün akşam özel bir uçakla Roma'dan şehrimize gelmiş olan Amerikan kongre­sinden dört demokrat saylav, yarınki per­şembe günü Öğle üzeri yine hava yoluy-le Atina'ya gitmek üzere Yeşilköy hava meydanından ayrılacaklardır. ■ Avrupadaki askerî tesisleri ve muhacir kamplarını teftiş etmekte olan bu Ame­rikalı şahsiyetler. Texas saylavlarından Wingate H. Lucas, Laurio Colvin Battle, Omar Burleson, Frank "VVilson'dur. Saylav Burleson, Temsilciler Meclisi idare komitesi üyelerindendir. Saylav Battle, hükümet posta ve sivil işler komitesi, saylav Lucas eğitim ve çalışma komitesi, saylav Wilson ise masraf komitesi üye­lerindendir.

Saylavlara yarbay AVilliam Chapman re­fakat etmektedir.

Avrupadaki seyahatleri sırasında bu A-merikan saylavları Almanya, İsviçre, İtalya ve Yunanistan'ı ziyaret etmişler­dir.

—Ankara:

Roterdam'd*a başarı gösteren süvari eki­bimiz bugün saat 16,20 de Ankaraya gel­miştir.

Ekibimiz garda Genelkurmay adma eği­tim asbaşkanı General Rüştü Erdelhün, vali adına emniyet müdürü Rıfat Apay­dın, belediye başkanı adına Ferit Karsli, beden terbiyesi genel müdürü Savaşır, merkez komutanı, beden terbiyesi Anka­ra bölge başkanı, garnizondaki subaylar­la basın mümessilleri, başta garnizon ban­dosu olmak üzere bir yaya süvari bölü­ğü ve kalabalık bir halk tarafından kar­şılanmıştır.

İstiklâl marşından sonra vali adına em­niyet müdürü tarafından bir buket veril­miştir. Otomobillerle Orduevi önündeki meydana giden ekibimiz burada da baş­ta mızıka olmak üzere bir atlı süvari bölüğü, sivil spor teşekkülleri, Harp ve Yedek Subay okulları süvari öğrencileri ve kalabalık bir halk tarafından karşı­lanmıştır. İstiklâl marşından sonra ekip adına âbideye bir çelenk konmuştur. Ekibimiz bundan sonra süvari müfettişi­nin başkanlığında Atatürk'ün geçici kab­rini ziyaretle bir çelenk koymuş ve ora­dan Genelkurmaya giderek Genelkurmay Başkanı Orgeneral Salih Omurtak tara­fından kabul edilmiştir.

image001.gifMuvazaa iddiasına dair...

Yazan: Sadi Irmak

4Eylül1948tarihli«Ulus»Ankaradan:

Millet Partisinin sayın sunucuları, bizce hem memleket hem de kendi partileri için faydasız bir muvazaa edebiyatına .büyük ümit bağlamış görünüyorlar. Aşa­ğıdaki satırlarda, daima yapmiya çalıştı­ğımız gibi, tamamen objektif bir tahlil­den geçireceğimiz bu muvazaa edebiya­tının cidden mesnetsiz olduğunu göster­meğe uğraşacağız. Şüphesiz sözlerimiz yalnız peşin hükümlere saplanmadan dü­şünebilenlerehitabedecektir.

Muvazaa ile ifade edilen danışıklı dövü­şün bir politika ahlâksızlığı olduğunu ve böyle çirkin bir oyunun, Türk milleti gi­bi anlayışına ve sağduyusuna inanmakta müttefik olduğumuz bir milletin huzu­runda oynanamıyacagmı sadece işaretle yetinerek şimdiye kadar muvazaanın de­lilleri diye ileri sürülmüş olan noktaları tahlil edeceğiz:

Bilindiği gibi muvazaa iddiasını ileri sü­renler, bilhassa 12 Temmuz Beyanname­sini ele almakta ve bu vesikayı bir nevi «tavizath anlaşma» olarak vasıflandır­maktadırlar.

Kendi ana dilimizle ve son harfine kadar yayınlanmış olan bu beyannameden böy­le bir «anlaşma» mânası çıkarmak için, itiraf edelim ki ya beşer idrâkini zorla­yan bir vehim ve vesveseye düşmek ve­ya her hakikati politika taktiğine kur­ban etmek icabeder.

Bu beyanname neyi ihtiva ediyordu? Bi­lindiği gibi beyannamenin yayınlanması­na takaddüm eden günlerde başlıca si­yasî taraflar olan Halk ve Demokrat Par­tileri arasındaki gerginlik demokrasimi­zin normal ve kanunî yollardan gelişme­sini güçleştirecek bir şiddet almıştı (bu makalenin çerçevesi içinde bu gerginlik­teki sorumluluğun daha ziyade hangi ta­rafa râci olduğunu inceliyemiyeceğiz). Halbuki millet normal birdemokrasinin yerleşmesini memleketin beka şartı ola­rakgörüyordu.

İşte böyle bir anda Devlet Başkanı, Hü­kümet Başkanı ile ve muhalefet liderle­riyle görüşüyor. îki tarafa dâvalarını bü­tün açıklığı ile ortaya dökmek, Meclis iç ve dışındaki ihtilâflarının bütün sebeple­rini açıklamak fırsatını veriyor. Bunun sonunda her iki tarafa bazı tavsiyeleri ihtiva eden düşüncelerini bir beyanname ile millete sunuyor.

Derhal tesbit etmeliyiz ki bu beyanna­mede icra ve teşri organlarının vazife­sine herhangi bir müdahale bulunmadığı gibi bir' icraî karsr da mevcut değildir. Beyanname, hulâsa olarak her iki tarafa siyasî tolerans tavsiye etmekte ve ikti­darla muhalefete kanunlarımız karşısın­daki hak ve vecibelerini hatırlatmaktadır. Böylece beyanname, tamamen Anayasa­mızın Devlet Başkanlığı makamına çizdi­ği çerçeve içindedir ve demokrasilerde mutadolan şekillereuygundur.

Beyannamenin milletçe nasıl bir sevgi ile anlaşılıp benimsendiğini sonraki teza­hürler açıkça göstermiştir. Siyasî hayatta bulunanlarımız beyannamenin, ruhlarının derinliğindeki bir duyguya mâkes oldu­ğunu zamanlasezmişlerdir.

Siyasîpartiler:evet.

Partiler arasında mücadele: evet. Fakat milletin, birbirine düşman saflara bölün­mesi: asla.

Beyanname memlekette bütün iyi niyet­lilerin taşıdıkları ve taşımaları icabeden bu duyguya tercüman oluyordu. İşte beyannamenin mahiyeti... Bunda bir muvazaa oyunu aramak cidden havsalaya sığmaz.

Ne hacet! Nazarî mülâhazalar yerine fii­liyata bakarsak Halk Partisi ile Demok­ratlar arasındaki mücadelenin hangi saf­hasında muvazaaya benzer bir hal göre­biliriz? Meclisi terkettikleri bile olmadı mı? Seçimleri mi boykot etmiyorlar? Her hangi bir icraatımızı beğendikleri oldu mu? Gazetelerde ve Meclis kürsüsünde hangiyermefırsatınıkaçırdılar?Hayır, mücadele açık, sert ve pervasızdır. Olsa olsa bu müacdelenin ve bu tenkitlerin yapıcı ve yaratıcı karakterlerinde zaaf bulunabilir. Fakat şiddetinde değil! Dünkü Ulus sütunlarında Başbakanlığın tekzibini okuyan halkımız, şüphesiz mu­vazaa edebiyatının delili diye ileri sürü­len bir noktanın daha mahiyetine nüfuz etmek fırsatınıbulmuştur.

Demokrat Parti programını, iktidar par­tisi liderlerinin muvafakatini aldıktan sonra yayınlanmış gibi gösteren bu iddia, en kat'î bir dille yalanlanmış bulunuyor. Muhterem Hamdullah Suphi Tanrıöver, kendisine atfedilen bu muvazaa ile ilgili gibi gösterilen noktaları da basında ay­dınlatmış ve tekzibetmiş bulunuyor. Böylece şimdiye kadar muvazaa hakkın­da madde olarak ne ileri sürülmüşse hep­sinin mahiyeti belli olmuş ve hiçbirisi muvazaa isnadını destekliyememiştir. Bîr siyasî parti ancak programından ve icraatından kuvvet alır. Bu icraat, ikti­dar partisi için hükümet icraatıdır,, mu­halefet içinse tenkittir. Şüphe edilemez ki memleketimizde ya­ratıcı ve yapıcı bir tenkide konu olabi­lecek işlerimiz var. Millet Partisinin sa­yın sunucuları da bilirler ki bir demok­raside iktidara geçmek ancak bu yapıcı ve yaratıcı tenkit yoliyle milletin güven ve sevgisini kazanmıya bağlıdır. Bu yol biraz çetin ve meşakkatli olabilir. Fakat ne yapalım ki başka çare de yoktur. Mu­vazaa edebiyatında kestirme ve kolay bir yol bulduklarını zannediyorlarsa, bunda aldanmakta olduklarını samimiyetle söy-liyebiliriz. Çünkü milletimizin siyasî ol­gunluğunatamolarakgüvenmekteyiz.

Af kanunu...

Yazan: Hürriyet

5 Eylül 1948 tarihli «Hürriyet- İstan-bııldan:

Cumhuriyetin yirmi beşinci dönüm yılı dolayısiyle cezaevlerimizde yatmakta olan birçok mahkûmlar tekrar hayata kavuş­mak için bir Af Kanunu bekliyorlar. Kö­tülüğü meslek edinmiş azılı şerirler müs­tesna, cezaevlerinin sakinleri arasında bu Af Kanunundan istifade etmeğe lâyık o-lanların adedi her halde az olmasa gerek, îstemiyerek bir cürüm işlemiş olanlarla nedamet edip artık doğru yolda yürü­meğeazmetmişolanlardanmüteaddit

mektuplar alıyoruz. Hürriyetlerinden mu­vakkaten mahrum olan bu kimselerin vaziyetleri tetkik edilecek olursa, bunla­rın arasında tekrar aramıza karışmağa hak kazanmış olanların bulunacağı mu­hakkaktır.

B. M. Meclisine sunulması düşünülen ka­nun projesi tahakkuk edecek olursa bu gibi vatandaşlar tekrar aramıza kavuşa­caklar ve çalışkan birer unsur olarak bu memlekete hizmet edeceklerdir. Biz ken­di hesabımıza işledikleri cürümden dola­yı nedamet getirmiş olanların, Cumhuri­yetin yirmi beşinci yılında affedilmele­rini istiyoruz. Hürriyetini kaybeden bir kimse hürriyetin kıymetini herkesten daha iyi takdir edecek mevkidedir. Bu gibilerin Af Kanunundan istifade ederek aile muhitlerine dönmeleri ne kadar tabiî ise, kötülüğü meslek edinmiş olanların cezalarını çekmeleri de o kadar tabiidir.

Yaptıklarına nadim olmuş, cezaevlerinde­ki ikametleri esnasında dürüstlükleri ile kendilerini takdir ettirebilmiş pek çok kabahatli insan vardır. Bunlar seneler­den beri haklarında verilen hükmün af­fedilmesini bekliyorlar. Bundan dolayı da bütün ümitlerini Büyük Millet Mec­lisinin, cemiyete karşı işledikleri hatâ­dan dolayı bugün hürriyetlerini kaybet­miş olanların arasında bu cemiyette tek­rar yer almağa lâyık olanları arayıp bulmakAdaletBakanlığınınvazifesidir.

Cumhuriyeitmizin yirmi beşinci yıldönü­münde bunları biz de tekrar aramızda görmek istiyoruz. Büyük Millet Meclisi­nin vereceği af kararı, nedamet getirmiş pek çok zavallı ile beraber bunların ai­lelerinin deyüzünügüldürecektir.

Efendim?...

Yazan: Nadir Nadi

7 Eylül 1948 tarihli «Cumhuriyet» İstan-bııldan:

Grev hakkı etrafındaki münakaşalara ka­rışan yazarlarımızdan ikisinin fikirleri üzerinde biraz durmıya lüzum görüyo­ruz. Ayni partiye bazlı olan (Halk Par­tisine), ayni gazeteye yazan (Ulus gaze­tesine) , uzun yıllar ayni üniversitede kürsü sahipliği eden (İstanbul Üniversi­tesinde) bu değerli arkadaşların, grev hakkı gibi son derece açık ve sade bir dâva karşısında birbirine zıt kanaatler beslediklerini öğrenmek bizi hayrete düsürdü, demeden edemiyeceğiz. Gerçi ya­zarlarımızdan her ikisi de (Ssdi Irmak'la Yavuz Abadan) grev hakkının sosyal ve ekonomik problemi çözmeğe yarayacak bir müessese olmadığı, bugünkü şartlar altında bu hakkın cemiyete faydadan zi­yade zarar getirdiği noktasında birliktir. Fakat aralarındaki bu görüş birliğine rağmen, sayın yazarlar, vardıkları hü­kümlerde birbirlerinden ayrılıyorlar. De­mokrasi rejiminin temel unsurlarından biri sayıldığı için, grev hakkının prensip olarak bizde de tanınmasına Sadi Irmak taraflıdır. Halbuki Yavuz Abadan, aksi fikirdedir. O bu müesseseyi devletçilik prensilperiylc bağdaştıramadığı gibi, üs--telik devrini geçirmiş, ihtiyarlamış, yıp­ranmış buluyor. Yarın nasıl olsa her yer­de kaldırılacak olan zararlı bir sisteme mevzuatımızda yer vermek, Yavuz Aba-dan'agöredoğrudeğildir.

Değerli yazarlarımızın fikirlerini dikkat­le okuduğumuz halde, ne yazık ki, Halk Partisinin bu konu üzerindeki fikirleri­ni öğrenmek bize nasip olmadı. Grev hakkının kötüye kullanılmasından doğan mahzurları azımsamamak hususunda biz de sayın yazarlarla beraberiz. Bu siste­min, zaman zaman ekonomik düzeni ak­sattığı, çok defa yabancı propagandalara âlet edildiği ve her zaman da işçinin menfaatlerini korumadığı bir gerçektir. Fakat burada birkaç kereler tekrarladığı­mız gibi, ele aldığımız dâva, grev hakki­nin iyiliği veya kötülüğü etrafında fel­sefe yapmaktan ziyade bu hak, işçilere tanınmadıkça demokrasimizin ne mene bir demokrasi olduğunu bir türlü öğre-nemiyeceğimizi anlatmaktı. İşte Halk Partisinin iki değerli kalemi, sayın Irmak ile, sayın Abadan da, içine girmeğe ça­lıştığımız rejime dair birbirine zıt fikir­leri açıklıyor, yâni onlar da gerçek va­ziyeti bilmiyorlar. İşin tuhafı, grev hak­kını beteliyelim derken, bu yazarlar, Halk Partisinin temel prensipleri hakkında da bize birbirinden farklı ve oldukça du­manlı bir bilgi veriyorlar. Sayın Irmağa göre, grev hakkı gerçi birçok mahzurları da beraberinde taşır; fakat frenlemek şartıyle prensip olarak bu hakkı biz ta­nıyabiliriz. Sayın Abadan- ise rejimimizin devletçilik evsafını İleri sürerek, grev hakkına mevzuatımızda kat'iyyen yer ve-remiyeceğimiz inancındadır. Arkadaşımız, şöyle demeğe getiriyor:Mademki devletçiyiz, çalışan sınıfla­rın hakkını korumak vazifesi de devlete düşüyor demektir. Ekonomik hayatımız­da devlet, nâzım bir hakem rolü oynaya­cak ve işçinin ezilmesine meydan vermi-yecektir.»

Doğrusu, bu nazarî görüşün çerçevesin­den bakıldığı zaman, devletçiliğimiz sı­nırları hangi ufuklara kadar uzanıyor, tâyin etmek güçtür. Yavuz gibi, hayali­mizi başarılmamı? devrimlerin yazılma­mış kitapları arasında doludizgin koştu­racak yerde, gözlerimizi realite alanına çevirir de bugünkü Türkiyeye bakarsak, göreceğimiz manzara bambaşkadır. Evet, sosyalist devletçiliğin ileri gayesi, istihsal nizamını devlet elinde toplamak ve fertlerin fertler tarafından istismarına engel olmaktır. Ancak böyle bir değer yaratma düzeni kurulduğu gündür ki, sosyalist bir rejimde grev hakkı mâna­sını kaybedebilecektir. Cumhuriyet Halk Partisi, acaba prensip olarak böyle bir gayeye bağlı mıdır? Şimdiki dekorundan pek uzak yaşadığımız yıllarda bile par­tinin böyle bir niyet beslediğini biz bil­miyorduk. Bugünkü realite alanında ise devlet, şu kadara mal ettiği kumaşı, kâ­ğıdı veya-şekeri, halka şu kadar misline satarak, bir nevi vergi toplamakta, yâni vatandagı (o arada tabiî, işçiyi) istismar etmektedir. Tecrübeye vakitsiz ve hazır­lıksız girişilen bütün memleketlerde ol­duğu gibi, bizde de sosyalist demiyelim, sosyalizan devletçilik kısa zamanda dev­let kapitalizmine kaymış, gerçek hedefi^ ni gözden kaçırmış, soysuzlaşmıştır. Ki­losu dört kuruşa kapatılmış pancardan yapılan şekeri, halk yüz kırk altıya zor tedarik edebilirse, memleketimizde köy­lünün de, İşçinin de istismar olunmadığı­nı müdafaa etmek (velev kî, bir anaya­sa hukuku profesörü de olsa) kimsenin elinden gelemez, sayın Abadan! Bu noktayı sadece bir realiteye işaret etmek için ele aldım. Maksadım, ne grev hakkının faydalarını saymak, ne de za­rarlarına çare aramaktır. Bir yerde de­mokrasi ya vardır, yahut da yoktur. Var­sa bu rejime ait temel haklar da orada bulunmalıdır. Aksi takdirde bin dereden su getirerek mevcut olmıyan bir şeyi karşımızda imiş gibi göstermekle sadece kendimizialdatmışoluruz.

Adalet işlerimiz...

Yasan; Prof. Dr. Yavuz Abadan.

8Eylû!1948 tarihli«Ulus»Ankara'dan: Mahkemelerin yeni çalışma yılına girmesi

münasebetiyle Yargıtay Başkanı sayın Halil Özyörük'ün söylemiş olduğu mühim nutuk, vatandaşların dikkatini bir kere daha adalet işlerimiz üzerine çekmiş bu­lunuyor. Gerçekten adalet iğleri, her ce­miyette hem halkı en geniş ölçüde ilgi­lendirip günlük hayatı doldurması, hem de hakkaniyet ve emniyeti gerçekleştir­mesi bakımından devlet hizmetlerinin ba­şında yer almaktadır. Sayın Yargıtay Başkanının pek haklı ola­rak işaret eitiği gibi, adaletin, millî var­lık çerçevesini aşan beşerî değeri, onu devrimizin en çok özlenen ve gerçekleş­mesi uğrunda ölçüsüz gayret ve fedakâr­lıklara katlanılan bir ülküsü haline yük­seltmiş bulunuyor. İnsanlığın bu kadar acı tecrübelerden sonra iştiyakla bekledi­ği şey, fert ve milletlerin haklarından emin, hürriyet ve refah içinde yaşayabi­lecekleri haklı ve âdil bir nizamdır. «A-dalet arzusunun, düzenli bir hürriyet ar­zusu» olarak vasıflandırılma sı her halde busüsüncedenkuvvetalsagerektir.

Gerçi adalet ve hürriyet gibi ülkü mef­humlarının herkes tarafından kesin ve belli kalıplar halinde ayni şekilde kav­ranıp anlaşılması imkânsızdır. Erişilme -miş ve gerçekleşmemiş bütün idealler gibi bu kıymet hükümleri de, devre, mu­hite, hattâ şahsa göre çeşitli surette yo-rumiannuya elverişlidirler. Bundan baş­ka buhranlı ve hareketli zamanlarda ger­çek adalet duygu ve inanışının sarsıntı­lar geçirmesi hem vâki, hem de mukad­derdir. Bununla beraber modern cemiyet ve devlet hayatının ancak hak ve adalet temeline dayanabileceğinde insan idrâki­nin en küçük bir tereddüde düşmesi de o kadar imkânsızdır. Çünkü filozof Kant'ın dediği gibi, adalet güneşi olma­saydı, dünya yüzünde yaşamanın mânası kalmazdı.

Milletlerarası müansebetlerde bütün güç­lüklere rağmen hak ve adaletin hâkim olmasında ısrar edişimiz bu inanışa da­yanıyor. Vatandaş, millet ve devlet ola­rak kendi adalet işlerimiz üzerinde titir: bir dikkat ve itina ile durmamız bundan ileri geliyor. Demokratik hayatımızın arı­zasız gelişiminde adalet cihazına ayırdı­ğımız müstesna ve muhterem mevki, bu düşünceden kaynak alıyor.

Adaleti, beşerî ölçüde de olsa gerçekleş­tirecek olanlar, hiç şüphesiz onu dağıt­ma ile görevlendirilmiş yargıçlardır. Sa-ym YargıtayBaşkanınınisabetliifadesi ile her eser gibi adalet de, kendisini bu çetin işe vermiş olanların «bilgi, gayret ve insanlıklarına göre kıymete alır. Şu halde hâkimlerimizin. maddî gayret ve mânevi vasıflarıyle onlara huzur içinde çalışma imkânını sağlıyacak vasıtaların temini, adalet işlerimizin başta gelen en mühim davasıdır. Adalet Bakanı arkada­şımızın bu konuya lâyık olduğu ehem­miyeti verdiğini yakından bilmemiz, ile­risiiçin ümitvericibirişarettr.

Yargıtay Başkanının nutkundan yüksek mahkemenin bir yıl içinde elli dört bine yakın dosyayı inceliyerek karara bağla­dığını öğreniyoruz. Bu muazzam yekûn, hâkimlerimizin ve Yargıtay mensupları­nın nasıl beşer kudretini aşan bir gayret ve feragatle varlıklarını adaletin gerçek­leşmesine vakfettiklerini göstermeğe kâ­fidir. Bununla beraber Yargıtay gibi de­rin ve kesin ilmî içtihatlar mercii olan bir yüksek mahkemenin bu ağır yükten kurtarılması çarelerini ehemmiyetle dü­şünmemizgerekmektedir.

Sayın Halil Özyörük'le birlikte yeni çı­kacak kanunla tapulama işlerinin yola konması veya adalet polisinin kuvvet­lendirilmesi halinde bazı tip dâvaların azalacağını kabul etmek mümkündür. Fa­kat bunların ne kat'î, ne de adlî tedbir­ler sırasında yer almıyacağı da muhak­kaktır. Bize göre asıl müessir tedbir, kanunları ve adlî teşkilâtı günün şartla­rına göre yenileyip genişletmektir. Bu arada istinaf mahkemelerinin kurulması işini de bir an evvel neticelendirmek ge­rekir. Bu son tedbirin alınmasında ele­man noksanı kadar bütçe durumu dola-yısiyle de, yenilmesi oldukça zor güçlük­ler bulunduğunu da önceden kabul et­mekinsafa uygundüşer.

Yargıtay Başkanınca temas edilen adalet binaları işinin de her şeyden önce bir bütçe meselesi olduğu meydandadır. Bu­nunla beraber Adalet Bakanlığının, bu konuda imkânların elverdiği nisbette hamleli karar ve teşebbüslere girişmiş bulunduğunu da sevinçle öğrenmiş bulu­nuyoruz. Bu cümleden olarak 'İstanbul Adalet Sarayı işi, önüümzdeki birkaç ay içinde son hal safhasına girmiş olacak­tır.

Adalet işlerinin memleketin siyasî geliş­mesine uygun bir şekilde demokratik bir inkişaf seyri takibetmesi hepimizin tabiî dileğidir. Bu arada ceza dâvalarında jüri usulünün ihdasıpekâlâ münakaşaedilebilir. Bununla beraber bu konunun millî bünye ve imkânlarımız bakımıdan ilmî surette İnce elenip sık dokunulmasına ve etraflı düşünülmesine kat'î ihtiyaç ol­duğu da açık bir gerçektir.

Demokratların yeni seçim propa­gandası,..

Yazan: Asım Us

10 Eylül 1948 tarihlî «Yeni Gazete» İs­tanbul'dan:

Demokrat Parti çevrelerinde bugünlerde bir şaşkınlık havası esiyor. Bunu Çeşme toplantısından sonra yeni seçim propa­gandasına başlamak için gösterilen tered­dütlü hareketlerden anladık. Bir taraftan Fuat Köprülü, diğer taraftan Celâl Ba-yar yeni seçime gitmek için Demokrat partinin bir kampanya açması ihtimalin­den bahsettiler. Celâl Bayar bunun için sebep göstermedi. Fakat Fuat Köprülü­nün sözleri sarihtir: O, dünyanın umumî vaziyetini dikkate alınca memleketimizde yeni bir seçime gitmeyi lüzumlu buluyor; yâni «Avrupada yeni bir harp tehlikesi görüyor. Şayet harp patlayacak olursa, yeni bir seçim yapmak zorlaşır. İyisi şim­diden bir seçimle Büyük Millet Meclisi değiştirilecek olursa, kopması muhtemel olan buhrana karşı memleket hazırlıklı bulunmuş olur» demek istiyor. Biz sayın Demokrat parti kurucusunun bu noktai nazarı üzerinde duracak deği­liz. Fakat bir an için yeni seçim yapıl­ması fikrini kabul edelim. Yeni seçim hangi kanunla yapılacak? Demokrat par­ti ara seçimlere girmiyor ve seçim ka­nununu teminatsız buluyor. Halbuki ye­ni bir seçim kanunu yapmak, en aşağı Büyük Millet Meclisinde bir sene süre­cek bir tartışma konusu hazırlamak de­mektir. Bu da seçimlerin ister istemez 1950 senesine kadar uzaması neticesini verir.

Demokrat partinin İzmir kaynaklarından birkaç gün evvel gelmiş bir telgrafta bu noktaya temas ediliyor ve Demokrat par­tinin yeni seçimlerde bugünkü Seçim Kanununun tatbik edilmesine taraftar ol­duğu bildiriliyordu. Dün ise Demokrat parti kaynaklarının verdikleri haber Ce­lâl Bayar tarafından tekzip edilmiştir. Sayın Demokrat parti başkanı Seçim Ka­nunu hakkındaki eski fikirlerinden dön­mediğini ve sözlerinin gazetelere yanlış aksettirilmişolduğunu söylemiştir!

Bizim bu vaziyetten anladığımız şudur ki Demokrat parti, Seçim Kanunu mesele­sindeki hareketinin nihayet hatalı oldu­ğunu anlamıştır. Şimdi bu hatâsının ge­nel seçim propagandasında ayaklarına ta­kıldığını görüyorlar ve bu suretle bun­dan kurtulmak istiyorlar. Eğer bizim bu görüşümüz yanlış değilse bunun en doğru yolu, dolambaçlı hareketlerden vazgeç­mektir. Zira yeni bir Seçim Kanunu ya­pıldığı takdirde dahi teminat şartı olarak ileri sürdükleri isteklerin Mecliste kabul edilmesiçokzayıfbirihtimaldir.

Müsaade edilirse...

Yazan: Nadir Nadi

12 Eylül 1943 tarihli «Cumhuriyet» İstan­bul'dan:

Genel seçimlerin yenilenmesi yolunda Halk Partisi saflarında da kuvvelti bir cereyan uyandığına dair ortada sözler dolaşıyor. İki yıldır bir türlü giderilemi-yen iç politika buhranından hiç bir fay­da temin edemediği için partinin, kendi isteği ile Meclisi yenilemeğe kalkışacağı­nı, böylelikle halk sevgisini tekrar ka­zanmağa çalışacağını duyuyoruz. Kulağı­mıza çarpan sözlere ne kadar güvenmek gerektiğini pek bilmiyorsak da, Halk Par­tisi hesabına en doğru yolun ne olabile­ceğini düşünmekten de kendimizi alamı­yoruz.

Gerçekten, Halk Partisi acaba ne yap­malıdır?

Çok partili demokrasi hayatına yurdu­muzda müsaade edildiği günden beri yir­mi beş yıldır tek başına yurt kaderini elinde taşıyan Cumhuriyet Halk Partisi aleyhine haklı haksız birçok hücumlar yapıldı. Alışılmamış bir vaziyete uymak hususunda ilk zamanlar bîr hayli sıkıntı çeken parti, doğrusu sonradan kendini epeyce topladı; mukavemet gücünü art­tırmasını, hele sinirlerini kuvvetlendirme­sini bildi. Zaman zaman gazetelerde öyle yazılar okunuyor, toplantılarda öyle söz­ler söyleniyor ki, birkaç yıl önce bunla­ra cesaret etmeyi kimse aklından bile geçiremezdi. Yarım yüzyıl sus pus otur­duktan sonra âhır ömürlerinde birden celallenen sunuculara bakınız. Kendileri­ni için için yiyen (hırs-i pirî) nin ateşi ile bunlar ağızlarına geleni söylüyor ve ferahlamıya çalışıyorlar. Hücumların ar­kasıbirtürlükesilmediğiiçingerçine dereceye kadar ferahladıklarını pek kav­rayamıyor uz. Muhakkak olan bir şey varsa, tahammül gücünü mütemadiyen arttırmıya gayret etmesi, Halk Partisi hesabına faydalı olmuştur. Türk vatan­daşının sağduyusu kuvvetlidir. O, tenkit eder, tenkit edenleri dinlemekten de hoş­lanır. Fakat dozu kaçırılmış hücumları da affetmez. Mübalâğanın nisbeti derecesin­de tenkide uğrayanın kusurlarını azım-sar, hattâ önler, bağışlamıya kadar gider. Bu itibarla birikmiş kinlerini boşaltarak ferahlamak isterken, bizim sunucular, gerçekte bindikleri dalı kıyım kıyım kestiklerinin farkında değillerdir. Bununla beraber, Halk Partisinin şu gör­düğümüz passif mukavemetini müsbet bir hareket olarak kabul edemiyeceğiz. 21 Temmuzun üzerinden tam iki yıl geç­miştir. En geç bir buçuk yıl içinde yeni seçim hazırlığını tamamlamak lâzımdır. Mukavemet politikasına devam suretiyle Halk Partisi, memleket çoğunluğunu ka­zanacağını ümit edebilir mi? Zannetmi­yoruz. Seçimlerde başarı eîde edebilmek için her şeyden önce geniş ölçüde bir sa­vaşa atılmak, vatandaş kütlelerini mem­nun edici icraat yapmak gerektiğini Halk Partisi, her halde bizden iyi bilir. Üste­lik, partinin sırtında yirmi beş yıllık geç­mişin acı, tatlı yükü de duruyor. Uzun zaman işbaşında kalan siyasî teşekkül­ler ne kadar parlak işler başarmış olsa­lar da, seçimlerde daima tehlike içinde­dirler. Halk, değişiklikten hoşlanır, sırf bu yüzden muhalefete rey verebilir. Kal­dı ki, Cumhuriyet Halk Partisinin, hele son yıllar boyunca güttüğü çeşitli ve bir­birine zıt politikalar, yurdumuzda içi sızlıyan vatandaşların sayısını adamakıl­lı kabartmıştır da.Bizce. Halk Partisi için tutulacak en doğ­ru yol, samimî olmak, geniş ölçüde feda­kârlığa hazırlanmak ve seçimlerde kay­betmek ihtimalini şimdiden göze almak­tır. Partinin tam mânasile kuvvetlenme­si ve yurdumuzda gerçek bir demokrasi nizamının kurulması için başka çıkar yol görmüyoruz. Halkı menmun etmek ba-hanesile safra gibi birer birer feda edi­len prensipler, Partiye de, memlekete de faydadan ziyade, zarar getirmiştir. Bir sosyalist partiden mahrum yaşadığımız müddetçe Atatürk'ün kurduğu parti, sos-yalizan cephesini katiyen bozmamalı, hat­tâ bunu şiddetlendirmeğe bakmalıdır. Ha­yatını emeğiyle kazanan kütleler, kendi menfaatlerinikoruyacak birteşekküle

muhtaçtırlar. «Grev hakkını işçiye tanı­yalım mı, tammıyalım mı?» tarzında te­reddütlü ve belirsiz düşünceleri Halk Par­tisine yakıştıramıyoruz. Tanıyacaktanız, bir an önce tanıyınız. Tanimiyacaksanız çalışan halkın menfaatini nasıl koruya­caksınız? Açıkça söyleyiniz.

Seçimlerde tam bir dürüstülğe bağlanmak, bu hususta vatandaşa mümkün olabilen emniyet duygusunu aşılamak da Halk Partisini halka sevdirecek unsurlardan bî­ridir. On tane şüpheli mazbata ile çoğun­luğu almaktansa, üç tane itiraz kabul et­mez mazbataya dayanarak azınlıkta kal­mak, parti ve memleket hesabına daha hayırlıdır. Bu halin dört yıl sürmesi ihti­mali bile azdır. Henüz siyasi ve ideolojik kıyafetini düzene koyamıyan muhalefet, hele iktidara geçerse daima parçalara bö­lünmeğe hazırdır. Sağlam ve tek cepheli bir parti, azınlıkta olsa da devlet sorum­luluğunu yüklenmek vazifesiyle her an karşılaşabilir.

En nihajet, kendi isteğiyle-vaktinden ön­ce umumî seçimlere gitmek de Halk Par­tisine sevgi kazandıracak bir hareket, ola­cak, iki yıldır süren buhrana bir son ver­mek hususunda Partinin1 samimiyetine bir işaret sayılacaktır. Memlekette bir se-Çim muamması dilden dile çözülmeden dolaşıp dururken, illâ dört yılı tamamla­makta biz bir mâna göremiyoruz. Tered­düt ve kararsızlık kadar, lüzumsuz inat­lar da, siyasî teşekkülleri yıpratan birer kusurdur. Kusurlardan kendimizi sıyır­mak ise, ancak onlar üzerinde ısrar etme­meklemümkünolur.Söylemesibizden..

Hürriyet, s:ayri mes'uHerin küfür re­jimi değildir...

Yazan: Mümtaz Faik Fenik

15 Eylül 1948 tarihli «Vatan» İstanbul'­dan:

Millet Partisinde evvelki gün yapılan toplantının tafsilâtını gazetelerde tessür-le okuduk; ve anladık ki, bu* partinin ku­rucuları, ve yahut sunucuları, ve daha doğru bir tâbir empresoryo'ları, kurmağa çalıştıkları partiyi daha doğarken ense­sinden bıçaklamışlar ve yere sermişlerdir! Aylardır, propagandasını yaptılar, akü-mülâtörleri doldurdular; fakat neticede "bu propagandanın, hakikaten bir balon kadar boş olduğu, bir ufak iğne dar­besiyle sönüverdiği görüldü. Akümülâtö-regelince,mütemadikontaklariçinde


garj kalmamış, ve hattâ sigortayı da at­tırdığı için, partiyi hakikaten bir zulmet İçinde bırakmıştır. Başkaları tarafından yıpratılmadan, intihar eden bir parti, bel­ki siyasî tarihteilk defa görülmüştür!

Eir parti bahis mevzuu olduğu zaman, millet, ondan her şeyden evvel fikir bek­ler; halbuki, bizim fikirle ortaya çıkaca­ğını sandığımız parti, küfürle, kendi ken­disini umumî efkâra takdim etti. Bir şey öğrenmek için okuduğumuz müzakerele­rinden ve münakaşalarından sadece yeni küfürler Öğrendik. Ve bu küfürler, done dolağa Türk matbuatına kadar uzandı. On­lara asla kendi seviyelerine inerek cevap verecek değiliz. Yalnız şunu soyliyelim ki, bunlar değil parti kurmak, hattâ doğru dürüst dört iâf etmek kudretinden de mahrum biçarelerdir. Bu itibarla, kurduk­ları parti yapıcı olmaktan daha çok yıkı­cıdır. O kadar yıkıcıdır ki, bunlar karşı­larındaki partileri yıkacaklarını zanneder­ken kendi kendilerini yıkmışlar, ve mu­kadderatlarını acı bir hüsranın eline bı­rakmışlardır.

Bu parti empresaryolarma hatırlatalım ki, parti demek her şeyden evvel propa­ganda demektir; Bir partinin teşekkül ve taazzuvu için lâzım gelen tek unsur, bu itibarla, doğrudan doğruya matbuattır. Bunlar, hürriyet davasında en ön safı a-lan, ve ona olanca kuvvetiyle yardım eden şerefii Türk matbuatına dil uzat­mak iz'ansızlığmı kendilerinde görürler­se, daha hareket noktalarında karaya o-turmayi göze almışlar demektir.

lîu parti empresaryoları, Türk matbuatını ^?.dece biz gazeteciler telâkki edip de ona saldırırla esa, hata ediyorlar! Çünkü Türk matbuatı, yalnız gazeteciler değil, onunla beraber jüz binlerce okuyucu, onların hâlelendirdiği büyük efkârı umumîye» diı-. Yalnız nefsi nefisleri için, bütün ef­kârı umumîyeyi hiçe sayıp, siyaset sa­hasında Çeşmemeydanı edebiyatiyle mu--, affak olacaklarını sananlar bu memle-I-;tüe hsğ duyunun daima ayakta ve da­ima hareke tc hazır bir hal de o] duğunu bilmelidirler.

Kendilerine hatırlatalım ki, hürriyet de­mek, uluorta sövmek değildir. Hürriyet, kanunları, ve nizamları ayaklar altına al­mak, başıboş gayri mes'ulier rejimi de­ğildir. Hürriyet her şeyden evvel, başka­larının hürriyetini, şeref ve haysiyetini koruyan bir hukuk rejimidir. Bunlara bu memlekette, kanun, nizam ve onların üstünde bir terbiye mefhumu olduğunu ha­tırlatmak lâzımdır. Ferdî terbiyesizlerin, siyasî terbiye verdikleri hangi memleket­te, hangi cemiyette görülmüştür? O hal­de bunlar, kendilerinin ne olduğundan, kiyasetin ne olduğundan, iktidarın ve hat­tâ bir siyasî partinin ne olduğundan ha­berdar olmıyan bir takım cahiller, kin­darlar topluluğundan başka bir şey de­ğildir. Bu zavallılar, parti kurmaktan da­ha çok bir toplulukta nasıl konuşulması lâzım geldiğini öğrenseler çok daha ye­rinde bir hareket yapmış olurlar..

Bu millet, küfrün değil, iz'anm, dirayetin ve sadesce sağ duyunun arkasından gi­der. Bir aile toplantısında, çocuğumuzun yanında söylenmesine müsaade edemiye-ceğimiz kelimelerin bir devlet idaresinde sarfedilmiyeceğini kanun bu baylara el­bette öğretecek ve onları lâyık oldukla­rı,koğuşlaraircaedecektir!

Bunlar, hürriyetin vatandaşların hak ve hürriyetlerine, haysiyet ve şereflerine ve kanunlara riayetle başhyacGğını bilmeli­dirler. Bilmezlerse, bu millet, kendilerine demokrasinin gayri mesul, ne söylediği­ni bilmez bir küfürbazlar rejimi olmadı­ğını elbette anlatacak, ve onları kendi sahalarında sadece kendi gibiieriyle yal­nız bırakacaktır.

Ne yazık ki, büyük bir tantana, debde­be, üniforma ile kurulan böyle bir parti, daha şimdiden bir küfür gayyası içinde ne yaptığım bilmez bir halde çırpınıp dur­maktadır! Siyasetin bu kadar aşağılık mâ­nada alındığı yer dünya tarihinde görül­memiştir!.

Bu parti, mücadele için hedef olarak ki­mi alıyor? Halk Partisini mi?. Fakat ne yazık ki, Halk Partisini de böylece umumi efkârda mazlum ve gadre uğramış bir parti haline sokmakta ve kuvvetlendir­mektedir. O halde bu sözde siyasîler ne yaptıklarının farkında oîmryan bir takım idraksizler alayından başka bir şey de­ğildir.

Bu parti hedef olarak Demokrat Partiyi mi alıyor? Fakat daha dün bu parti sa­yesinde gecelik entarilerini ve takkele­rini terkedîp, çizgili pantalon giyerek yet­mişinden sonra politika mektebine başlı-yanlar, bu taarruzlarıyle, sadece kendi kendileriniyıpratıyorlar!..

Hayır efendim hayır, demokrasi bir tek Cumhurbaşkanı namzedi arzeden bir re­jim değil, binlerce, on binlerce, Cumhurbaşkanı namzedi çıkaran bir rejimdir. De­mokrasi liderler değil, oylar rejimidir.

Bu büyük hakikati, Türk milleti çok iyi anlamıştır. Bize mazileriyle övünüp, hiz­metlerine mukabil mükâfat peşinde ko­şan ihtiyar muhterislerden daha çok, ze-kâlariyle, bilgileriyle, kabiliyetleriyle, is­tikbal vadeden ateş gibi cevval gençler lâzımdır. Biz makam, mansap tevzi etmi­yoruz, sadece bir vazife istiyoruz!

Eğer Halk Partisi iktidarının tasfiyesi za­ruri ise, onların yerini alacak kimseler üç beş küfürbazm tesbit edeceği namzetler değil, belki millet iradesinin serbest oyla, ve sadece bu millet menfaatine tesbit ede­ceğikıymetlerdir!

Demokrasi gibi büyük bir ülkü bundan sonra artık küfürbazlar diktatoryası elin­de oyuncak yapılamaz.

Bu cihet empresaryo baylara böylece ma­lûm ola!

«Millet» ve «Demokrat» partileri karşısında «Halk» ve «Halkçılar»..,

Yazan: Etem İzzet Benice

17 Eylül 1948 tarihli «Son Telgraf» İstan­bul'dan:

Demokrat Partisi kurucuları ve idarecile­ri «muhalefet» ve «murakabe» ehliyetini memleket bünyesinin ve halk sağ duyu­sunun ihtiyacı1 emrinde iyi kullanmakta aciz gösterdikleri için bölüntüye uğradı­lar ve «Millet Partisi* karsılarına çıka geldi. Demokrat Parti, eğer, kuruluş gü­nünden itibaren yalnız sağ duyuya, her türlü ifrattan çekinen ve ihtiyaç Ölçüle­rinin aslına sadık kalan bir şuur ve p<>v-tika anlayışına değer vermiş bulunsa y-iı Millet Partisini kurmak yolundaki teşebbüsler ve hattâ ihtiraslar kendi isti­kametlerinde gelişme zemini bulamazlar, bu cesareti Türk milletinin ve ciddî si­yaset partilerinin mevcudiyetleri karşı­sında maddeten ve manen sakınılır bir cüret sayarlardı. Mesele bunda değil. O-lanolduveMilletPartisikuruldu.

Şimdi hayattadır, faaliyet içindedir ve «Demokrat Parti» ilin karşısında ve tepe-sindedir. Demokrat Partinin 1946 dan bu yana takip ettiği politika tutumu kargı­sında da Millet Partisinin teşekkülünün iyi olduğu kanaatindeyiz. «Dinsiz» in hak­kından «İmansız» gelir darbımeselinin ya­man hüküm ve işaretinin bu suretle bir


kere daha yerine gelmiş bulunduğunu tecrübe etmiş oluyoruz. Çünkü; Demokrat Partinin «ifrat-ı hareket» i Millet Parti­sinin «ağırı ifratını» doğurmuş oldu. Bu didişmenin en büyük faydası halis, özlü, şuur, program, fikir ve memleket idare­sinde gerçek bilgi ve iddiaya dayanan mu­halefet unsurlarının taazzuvnua hizmet edecek, halka C. H. Partisinin taşıdığı maddî ve manevî değerin Önem ve ha­yatiyetini her vesile ile ispat edecek, mil­leti şahıs mücadele ve ihtiraslarından iğ­rentiye götürecektir.

Bunun içindir ki, biz Halkçılara düşen vazife: Şimdilik bir asıldan inşikak eden «Demokrat» ve «Millet» partileri arasın­daki mücadeleyi mirsad-ı ibretten temaşa eyliyerek memleket ihtiyaçlarını gider­meğe âzami dikkatle çalışmak ve yirmi beş yıllık memleket kalkınması yolunda­ki şerefli hizmetleri iktidar partisi sıfa-tiyle sayısız yeni üstün hizmet şereflerine ulaştırmaktır. Nitekim de, kim. ve hangi parti ne derse desin, bu böyle olmakta, iktidar partisi dış politika emniyetinde en sağlam ve en doğru yolda bütün tedbir rahatlıklarına ulaşmış bulunarak iç po­litika hizmetlerinde de memleket ve dev­let gücünün imkânları nisbetinde başarı­lar kaydetmektedir.

Eksik çoktur, ihtiyaç hudutsuzdur, mem­leketin umumî kalkınması için milyarlar .sarfı ile bir arada hudut tayin edilmiye-cek ölçüde devamlı enerjiye, plânlı ve 'bilgili çalışmağa, her sahada yetişmiş ele­mana gerçek lüzum vardır; bunu itiraf ederiz, fakat, yine bu itirafı C. H. Parti­si dışında kalan partilerin bir sihirli tıl­sımla gidermeğe muktedir olmadıklarına inanırız. Bu fikir ve görüşümüzü şu şe­kilde de ifade edebiliriz: Sonu gelmiyen geniş ihtiyaçlarımızı eğer C. H. Partisi iktidarı gideremiyorsa veya tedricen gide-rebiliyorsa bütün bu ihtiyaçları bir anda giderebilecek bu memlekette ne bir baş­ka parti, ne de imkânlar ve personeller âlemi mevcuttur, memleketin ve mille­tin bütün imkânları göz önündedir. Muhakkak kî, halk da bunu anlamıştır ve muhalefet} partilerinin «Boş anbar, boş kile» tavsifini geçmeyen kuru vaitlerine. ağır hücumlarına ve hattâ başvurdukları çirkin küfür ve isnat edebiyatlarına gün geçtikçe baş çevirmekte ve C. H. Partisi iktidarı ve teşkilâtı etrafında yeni ve can­lı bir inan beraberliğine doğru hızla yü­rümektedir. 1945 de başliyan ve 1946 da bilhassa zirve noktasına ulaşan yıkıcı fırtmsdan bugün eser kalmadığı gibi hal­kın büyük ekseriyeti muhalefet partisi­nin aşırı ifrat hareketlerini de gülünç bul­makta ve hayretle, yerine gere de nefret­lekarşılamaktadır.

Memleket halkının yürekten minnet ve sevgisini, her türlü sıfat ve salâhiyetinin dışında Türk millî tarihinin aşınmaz tak-oir ve şükran bağları île derleyen İsmet İnönü, hakkında ve aleyhindeki tahrikler bugün nasıl yalnız tahrikçilerin ı yüzünü kızartan bir hicap perdesi halinde mil­let nazarında hüküm giymiş bulunuyor­sa .Demokrat» ve «Millet Parti» lerinin gerek birbirleri aleyhindeki terbiye ölçü. lerine sığmıyan çatısışmaları, gerek her kirinin ayrı ayrı ve müştereken iktidar ve C. H. Partisi aleyhindeki itham, isnat, iftira, tenkitleri ve ortaya sürdükleri id­diaları aa halk çoğunluğu nazarında ve vicdanında aynı hükmün çerçevesi için­de nefis ve tecrübe muhasebesine vurul­maktadır. «Gebze» başta gelmek üzere son defa bir kaç şehir ve kasabamızda yapılan ve neticeleri üzerinde hiç bir şi­kâyet ve itiraz sesi yükselmiyen Belediye seçimlerinin çeşitli partilerin iştirakine rağmen kahir bir çoğunlukla C. H. Partici tarafından kazanılmış olması da bu teş­hisimizi ve halkın umumî temayülü hak­kındaki hükmümüzün doğruluğunu ispat eden birer canlı vakıadır. Halk, günün içinde, memleket hizmetin­de, ya «Şahıs politikası* ya «iktidar hır­sı» humması içinde fikir ve program hiz­metlerini kaybeden partiler dışında tek ciddî ve büyük partinin mevcudiyetini gö­rüyor ve kabul ediyor ki, o da «C. H. Partisi» dir. Gerek soğup saymaları ile şöhret (!) bulan «Millet Partisi», gerek büyük politika hataları ve C. H. Partisi­ne karşı kuru gürültüden ve yanlış gö­rüşten başka mâna ifade etmiyen hak­sız, yersiz, lüzumsuz isnat ve tenkitleri ile kendisini çürüten «Demokrat Partisi» bu gerçeğe emin olabilirler.

Yoî programımız ve Doğu illeyL..

Yazan: Asım Vs

20 Eylül 194S tarihli »Yeni Gazete» İstan­bul'dan:

Yol meselesi memleketimizin en eski dert­lerinden biridir, imparatorluk ve meşru­tiyet devirlerinden Cumhuriyet idaresine devredilmişolanbumeseleninbugüne

kadar ele alınamamış olması demiryol­ları şebekesine yol meselesinden daha büyük bir zaruret görülmesinden ileri gel­miştir. Hamdolsun, demiryollarımız için hazırlanan inşaat plânları tamamlanmak üzeredir. Artık yol meselesini esaslı şe­kilde planlamağa sıra gelmiştir. Diğer ta­raftan harpten sonra ordumuzun yeni si­lâhlarla teçhiz edilmesi ayrıca yol me­selesini millî savunma çerçevesi içerisine almak lüzumunu göstermiştir. Bu sebep­ler ile bir senedenberi Bayındırlık Bakan­lığınca üzerinde çalışılan Devlet yolları­nın plânları hazırlanmış ve bir kaç gün evvel tatbik mevkiine konduğu da ilân olunmuştur.

Bakanlar Kurulundan geçerek kesin şek­lini alan bu programa göre üçer yıllık üç devrede 23.054 kilometre yol yapıla­caktır. Birinci Üç yılda 7.135, üçüncü üç yılda 8620 kilometre yol yapılacaktır. Yal­nız bu programa bağlı olan yollar hari­tasına bakılınca bir nokta dikkate çarpı­yor: Umumiyetle Erzurumun doğusunda olan illerin üçüncü devreye bırakılması sebebi anlaşılamıyor.

Doğu il)'ilimizdeki yolların durumunu gÖz'eri île görmüş olanlar birdenbire plâ­nın bu noktasında dururlar. Erzum-mun batısında olan illerimizin modern yollara olan ihtiyaçları şüphesiz olmakla beraber doğu illerindeki vaziyete kıyas bile edilemez. Çünkü doğu illerimizin bir Çok yerlerinde vilâyet merkezleri ile bazı kaza merkezlerinin araları en iptidaî yol­larla bile bağlanmış değildir. Buralarda yagıyan vatandaşların yolsuz­luktan çektikleri ıstırap, dil ile tarif edi­lemez. Şu halde yolsuzluğu bu derecede olan doğu illerimizin plânda altı sene sonraya bırakılması niçin?

Bu sebep hiç şüphesiz dokuz senelik yol programı işinde millî1 savunma zarureti­nin millî kalkınma ihtiyacından evvel gel­mekte olmasıdır. Bununla beraber doğu illerimizi bugünkü vaziyetinde daha se­nelerce bırakarak doğru olur mu? Doğu hudut bölgelerimizde bir1 tetkik se­yahatinden henüz gelmiş olduğum ve Ço­ruh/da Artvin - Yusufeli ile, Artvin-Şav-şat arasında en iptidaî vasıtalar ile geçi­lebilir bir yol bulnunlamasından! halkın çektikleri ıstırapları yeni görmüş ve şikâ­yetlerini yeni dinlemiş bulunduğum için Ankara'ya gittim ve bu noktayı tetkik et­tim. Bu tetkiklerden vardığım netice şu­dur:

Bayındırlık Bakanımız Nihat Erim de ge­çenlerde doğu illerinde Millî Eğitim Ba­kanı Tahsin Banguoğlu ve Çalışma Baka­nı Tahsin Bekir Balta ile birlikte yaptığı tetkik seyahatinde buralardaki halkın yol­suzluk derdinden çektiği ıstırabı yakın­dan duymuş, Devlet yolları programını yardımlı vilâyet yollan adı altında ikinci bir program ile tamamlamak kararını vermişitr. Bu karar hükümetçe esas itiba­riyle kabul edildiği gibi Genelkurmay Başkanlığı ile de bir anlaşmaya varıl­mıştır.

Yardımlı vilâyet yolları hususî idareler tarafından yapılacaktır. Fakat vilâyetle­rin hususî idare bütçeleri bu yolların ya­pılmasına müsait olmadığı için doğu il­lerinin kalkınma programını gerçekleş­tirmek üzere hükümetçe bütçeden ayrıla­cak on beş milyon liradan yardım edile­cektir. Artvin - Yusufeli ve Artvin - Şav­şat yolları vaziyetinde olan diğer doğu il­leri jyolları bu yardımdan faydalanıla­caktır.

Yardımlı vilâyet yollarından maksat ve gaye açıktır; Birinci ve ikinci devreye mahsus devlet yolları programını bir ta­raftan tatbik ederken doğu illerindeki vatandaşlarımızın hiç olmazsa en iptidaî vasıtalar ile taşıt ihtiyaçlarını sağlıya-cak vilâyet yolları yapmak ve altı sena sonra yol programının üçüncü devresi geldiği zaman bu şekilde yapılan: vilayet yollarından lüzumlu olanları geniş devlet yoluhalinegetirmek.

Doğu illerimizin kalkınması için hükü­metçe tamamlayıcı bir program hazırlan­ması çok yerinde bir tedbirdir. Ancak he­nüz tasavvur halinde olan programın bir gün evvel ikmal edilerek tatbik mevkiine konduğunun ilân edilmesi de Erzurumun doğusunda kalan vilâyetler halkının en­dişelerini bir gün evvel izale bakımından lüzumludur.

Şeker fiatma zam ve Hasan Saka...

Yazan: Etem İzzet Benice

22 Eylül 1948 tarihli «Son Telgraf» İstan­bul'dan:

Hükümet şeker fiyatlarına zam etti. Ni­çin etti? demiyoruz. Sayın Başbakan mu­cip sebepleri anlatıyor:

a — İstihsalistihlâkikarşılamıyor,

b — EksiğitamamlıyabiJmek içinhariç­ten şeker getirmeye döviz bulamıyoruz.

c — Millî Savunmadan gelen olağanüstü masrafları karşılamıyamecburuz.

HaniNapoîensormuş:

Harbehazırmıyız?.Kendisine:

Hazırız, yalnız barut yok.. Demişler.O da:

Ohalde hiçbir şey yok!

Cevabını vermiş. Saka'nın sayıp döktü­ğü sebeplerden biri dahi şekere niçin zam yapılmak mecburiyetinde kalındığını an­latıyor. Bunun için sebepler ve zam üze­rinde uzun uzun durmaya ihtiyaç yok. Cumhuriyet Türkiyesinin kurucusu mev­kiinde olan nesiller ve dünyanın felâket, ıstırap ve darlık devresinin devam edece­ği müddet içinde yaşıyan bütün memle­ket çocukları maaleesf omuzlarındaki ağır yükütopyekün taşımak zorunda kalmış­lardır ve memleketin selâmeti, bekası, kalkınması için daha da kalacaklardır.

Hiç bir mucize, hiç bir parti bu hakika­tin aksini tahakkuk ettiremez ve her id­dia demagojiden ibaret kalır.

Ancak, bizim tek üzüntümüz, hükümetin hâlâ «Efkârı umumiyeyi sevk ve idare san'atını» Öğrenememiş bulunmasıdır. En iyi niyete, en hayatî ve ifası mecburi mu­cip sebeplere rağmen sırf bu idaresizlik veya tasasızlık yüzünden hem hükümet­ler kendilerini yıpratıyorlar, hem C. H. Partisini ve iktidarını halk efkârı kar­şısında müşkül ve antipatik duruma soku­yorlar, hem de haksız ve yersiz olarak gayri memnunluğu çoğaltıp muhalefetin hücumsilâhlarınıbiliyorlar!

Şeker fiyatına zam yapılmak düşünce ve tedbiri muhakkak ki, hükümetin karşısı­na, birdenbire çıkmadı. Çıktı ise bizim bu konuda söyliyecek esasen tek sözümüz olamaz. O zaman akan sular durur! Biz, aksini kabul ediyoruz: Hükümet bütçe açığını da, şeker istihsali ile istihlâki ara­sındaki nisfoetsizliği de, döviz yokluğunu da, Millî Savunmanın olağanüstü masraf­larını da, bütçenin yeni gelirler sağlamak ihtiyacını da, şekere zam yapacağını da hepsini de vaktinde biliyordu. Bilmediği şey; Bunu umumî efkâra ne zaman, ne şekilde ve nasıl arzedeceğini bilmemektir. Eğer, şeker fiyatlarına vesikanın kaldı­rılacağı haftanın başında bu zam yapıl­mış bulunsaydı bunun halk üzerindeki psikolojik ve finansiyel in'ikâsı biı derece antipatikolmıyacak ve belkide:

—Şekerşuveşusebeplerlepahalılanıyor, ama, alış veriş serbest bırakılıyor!.. Diye de bir memnunluk uyandıracaktı. Aynizamanda;

— Hükümet vesikayı kaldırdı. Stokçulara yeniden yüksek tonajlarda depo yapmak fırsatını kazandırdı ve bu zamlarla da stokçuların ekmeğine yağ çaldı!

Gibi gazete sütunlarında istismar edil-miye başlanan acı ve müessif bir tered­düde de mahal bırakmıyacaktı!

Yahut da yeni bütçe ile beraber bu ka­rar ilân edilecekti!

İşte görülüyor ki, bir zaman tayini mese­lesindeki hata; bütün iyi niyetlere ve son zamanlardaki hükümet çalışmalarına ait güzel, ümitli ve umumî intibaları altüst etmiş ve Halk Partisinin ara seçimlerine hazırlandığı bir deverde «Pişmiş aşa su katmak* talihsizliğini husule getirmiştir. Eğer, hükümet, demokratik hayat içinde demokrasinin emrettiği halk efkârını ida­re sanatını bilmiyorsa ve bunu öğrenmek, bilenlerden faydalanmak istemiyorsa pe­şinen açıkhyayım ki, C. H. Partisine de, meclis grupuna da, iktidara, da, basınına da, hepimize de yazık oluyor ve bütün emeklerimiz, iyi niyet ve gayretlerimiz, mücadelelerimizboşagidiyor.

Demokratik rejimin devlet veya hükümet adamından istediği ilk şey: Efkârı umu-mîyeyi hazırlamak, ikna ve tatmin etmek; teşebbüs, karar, tedbir safhalarını bu mü­sait zemin üzerinebina etmektir. Eğer; Biz şeker fiatma zam ederiz, muhale­fet ve halk istediğini söyler, fırtına bir hafta on gün sürer, yeni bir mesele es­kiyi unutturur, her şey yerli yerine dö­ner!

Diye düşünülüyorsa bu bir hükümet ve hükümet adamı için demokrasiyi değil, hattâ tek partiyi ve onun halk kütleler; huzurundaki durumu ve tutumunu dahi anlamamışolmanınbarizifadesidir.

Haydi, diyelim ki, sayın Hasan Saka ve umumî efkâr müesseseleri ile yakın ilgi muhafaza etmek mevkiinde bulunan yar­dımcısı Barutçu yaradılışları, zihniyetle­ri ve anlayışları ile bir demokratik reji­min iktidarına hükmetmek gereken «u-raumî efkârı sevk ve idare san'atı» na intibak edemiyorlar, ama niçin ikinci Ha-ean Saka hükümetinin yüzünü ağartan, dinamizmini sağlayan, umumî efkârda üç dört ay içinde parti ve iktidar hesabına memnnuluk havası estiren genç Bakan­larlabukabineyeyenikatılmışdeğerli şahsiyetler bu kararın aslma değil vakit-sizliğine ve anti psikolojik ilân tarzına muhalefet etmediler? Hayret ettiğimiz ve çözemediğimiz bir nokta da hiç şüphe yok ki, bu, oluyor,1 ve cidden kendi payımıza derin bir sızı duyuyoruz. Hangi birine yanalım:

Hükümetin defalarla: — Şeker fiyatına zam yapılmıyacak. Diyen teminatına rağmen, zam yapılma­sına mı, şekerin darlığa ve tevzic tâbi olduğu zamanda yapılmamış olmasına mı, C. H. Partisinin seçim şansının nahak ye­re baltalanmasına ve halkın gayri mem­nunluğunun tahrik edilmesine mi, dema­gojinin alıp yürümesine çanak tutulma­sına mı, genç ve yeni Bakanların böyle bir anti psikolojik gafa katılmış olmaları­na mı, hangi birine?.. Allah rızası için Halk Partisinde ve hü­kümetlerinde bir adam, bir büro, bir e-nerji ve bir anlayış arıyoruz ki, halk nabzını tutmayı ve o nabzı acı veya tat­lılığına rağmen memnunlukla çarptırma sanatını bilsin ve partiye, iktidara ait bü­yük emek birikintisi eserleri bir gafla umumî efkârda yıkıntıya uğramaktan ko­ruyabilsin!

Dil gününde...

Yazan: Sadi İrmak

26Eylül1948 tarihli«Ulus»Ankaradan:

Öyle bayramlar ve günler vardır ki, her yıl anılmalarına lüzum duyulmıyabilir, fakat yine öyle günler vardır ki, milletçe güdülen bir dâvanın zaferi uğruna her yıl bir iman ve heyecan kaynağı olarak kutlanmalarıgerekir.

Dil günümüz, işte böyle bir gündür. Bu gün millet varlığımızın baş unsuru olan Türkçeyi özlediğimiz olgunluğa ve kudre­te ulaştırmak için kafa kafaya, gönüî gö-rmle hep birlikte düşünceye, duymıya, araştırma ve yara-tmıya karar verdiğimiz gündür.

Çünkü en ince ayrıntılarıyle bütün duy­guları, düşünceleri denemeye elverişli bir Türkçe yaratılmadıkça büyük mede­niyet dâvamıza ulaşmamız kabil değildir. Böylece Türkçeye hizmet Türk milleti­ne yapılacak hizmetlerin en güzelidir. Atatürk, böyle bir 26 Eylül günü Türk milletini Türkçeye hizmete çağırmıştı. Dil Bayramının özü budur.

Cumhuriyet hükümeti ve Büyük Millet Meclisi Osmanlıca dediğimiz dil ile ya­zılmış olan eski kanunların bu hali kar­gısında kayıtsız kalmıyarak dil inkılâbı, yahut Türk dilinin ıslahı hareketine ka­tılmış olmakla bir kabahat mi işlemiş sa­yılmalı?

Başbakanın yurt gezisi mimasebe-tîle...

Yazan: Selim Ragıp Emeç

26 Eylül 1948 tarihli "Son Posta» İstan­bul'dan:

Mevcut hayat pahalılığını daha ziyade ar­tırabilecek bazı hükümet kararlarını ta­kiben Başbakan Hasan Saka'nin bir yurt gezisine çıkışı, vatandaşlar arasında umumî olarak, tabiî bir durgunlukla kar­şılanmıştır. Başbakan sıfatiyle memleket­te bütün olup biten hâdiselerin mesuliye­tini omuzlarında taşıyan bir adamın, rad­yo mikrofonunun veya yazılı bir deme­cin satırları arasına saklanmak suretiyle memleketle bilvesile konuşmaktan ziya­de vatandaşla yüz yüze ve göz göze ge­lerek hiç olmazsa son şeker zammının esbabı mucibesini ona şifahen anlatmak ve onu bunun zaruretine ikna etmek iste­mesidir ki, bu geziye sebep olmuştur; diye, vatandaş kendine göre bunun mu­hakemesini yapmıştır, bu seyahatin dur­gunlukla karşılanmış olmasının sebebi iş­te bundan ibarettir. Fakat bu gezi, on­dan beklenen neticeyi verebilecek midir? Yani Türk vatandaşı, Başbakanla karşı­laştığı zaman onun kendisine anlatacağı ve rızasını almak istiyeceği şeyleri ayni hakikat gibi kabul edip evet makamında ve bir defa daha başını müsbet şekilde sallıyacak mıdır? Yoksa onun gözlerine gözlerini dikerek ve içinden gelen bütün itiraz duygularım bakışlarının kesafetin­de toplıyarak onun yüzüne sadece bak­makla ve bu bakışları ile onu takibetme-mekte olduğunu ifade etmekle mi kana­at edecektir? Başbakanla karşılaşmaların-. da daha ziyade ikinci hareket tarzını ter­cih edeceğini sandığımız bu memleket va­tandaşının; bundan evvelki gezisinde, Ha­san Saka'nm kendisine yapmış olduğu ga­rip muameleyi hatırlamamazlık yapam;-yacaktır. Bursalıların' bazı şikâyetlerine Karadeniz sahili halkının kendi telâkki­sine göre şekillendirdiği çalışkanlık kıy­metine karşı koymasını; Adapazarmda ise bir takım dertlerin yakasını açmaya teşebbüs edenlere kendi­sini rahatsız etmemelerini söylemek sure­tiyle sadece merasime ehemmiyet verip geri tarafiyle alâkalı bulunamdığını ifade eylemiş olduğunu elbette ki unutmuş gibi davranmıyacaktır. Fakat bu hafıza sada­katine rağmen ayağına kadar gelerek kendisine; elli iki ile altmış yedi kuruş arasında bir çırpıda bir şeker zammı he­diye eden bir Başbakana; bunu niçin yap­mış olduğunu söylemesine müsaade et-memezlik ve onu dinlememezlik gibi bir vaziyetle karşılık vernüyecektir. Galip bir ihtimal ile onun, bundan evvel takın­mış olduğu lâkaydiye benzer bir ilgisiz­likle onu gormiyerek ve sözlerini işitmi-yerek karşısında mevki alacak; yüzünü görmeden yüzüne bakacak ve sözünü işitmeden de lâkırdılarını dinlemiş gibi davranarak millî anane esaslarına riayet edip misafirperverlik rasimesini tamamli-yacak ve bir büyük mevkiin icap ettirdi­ği saygıyı gösterip kendisini yolcu ede­cektir. Sayın Hasan Saka'nm geçen sefer bu halka göstermiş olduğu muamele tar­zından ve bu defa kendisine sunduğu gü­zel bir pahalılık tuhfesinden sonra, bu halktan bekliyebiJeceği muamele bun­dan başka bir şey olmjyaeaktır ve ola­maz. Seker zammı ve Tekel maddelerine muhtemel ek ve ilâveler ve bütün bun­larla birlikte tamamen meçhule giden iktisadî bir tekerlenme! Bu kadar ağır bir külfeti onun omuzlarına yüklemekte tereddüt göstermiyen bir sayın kişiyi bir başka türlü karşılıyabilecek beşerî bir tarz, bir usul varsa, lütfen gösterilsin. Bu halk ona göre de hareket etmesini bile­cektir.

Donanma günü ve donanmamızın takviyesi...

Yazan: Abidin Dav'er

27 Eylül 1948 tarihli «Cumhuriyet» İs­tanbul'dan:

Bugün, büyük Türk denizcisi Barbarosun kazandığı Preveze zaferinin 410 uncu yıl­dönümünde, memleketimizde, ilk defa o-larak bir donanma günü kutlanıyor. Do­nanma günü donanma bayramı demektir. Hemen hemen bütün denizci milletlerde kabul edilmiş olan donanma günü veya donanma haftası, her nedense, bizde ih­mal edilmiştir. Gerçi Denizcilik Bayramı diye her yıl 1 temmuzda kutladığımız bir gün varsa da, bu, kabotaj hakkının Türk bayrağına geçtiği, yani deniz ticareti is­tiklâlimizin bağladığı günün yıldönümü­dür. Bir ticaret filosu bayramıdır; donan­mamızın günü ve deniz harp kuvvetleri­mizin bayramı değildir. Donanma günü veya haftası, esasen de­nizci devletler olan Amerika ve İngilte-rede, pek candan ve cok canlı tezahür­lere vesile olur. Bu törenler, milletle do­nanmanın tanışıp kucaklaşması, sevişip kaynaşması demektir. Bazı memleketlerin halkı ise ruhan denizci değildir; fakat bu devletler, az çok büyük bir deniz kuvve­tine sahip olmak mecburiyetindedirler. Demokrasi rejiminde milletin hazinesin­den büyük paralar sarfiyle bir donanma vücuda getirmek için, millete deniz kuv­vetini göstermek, sevdirmek, denizde kuv­vetli olmanın lüzıffn ve mânasını anlat­mak lâzımdır. Bu da, donanma günü ve haftası ile sağlanır ve millet, donanma için fedakârlık yapmayı kabul eder. Biz, denizciliği ve donanmayı seven bir milletiz. Halkımız, donanmaya niçin fazla para harcandığım değil, niçin daha fazla fedakârlık edilerek daha büyük bir de­niz kuvvetine sahip olmadığımızı sorar. Türk deniz ordusunun daha kuvvetli ol­ması için, 40 yıldır yazılar yazan bir mu­harrir sıfatiyle aldığım sayısız mektup­ların verdiği manevî kuvvet ve salâhi­yetle iddia edebilirim ki, halkımızın ru­hunda, donanma aşkı, sönmez bir meşale gibi, yanmaktadır ve halkımız, deniz kuv­vetinin büyük ehemmiyetini, her zaman iktidar mevkiindeki hükümetlerden daha iyi takdir etmiştir. Bu bakımdan bizde donanma günü veya haftası, halkı deniz kuvvetleri için heyecanlandırıp fedakâr­lığa teşvik etmekten ziyade, iktidar mev-. kiini yeni hamlelere sevketmek için lü­zumlu ve faydalıdır.

Bu satırların naçiz muharriri, donanma günü veya haftası tertibi, daha kuvvet­li, daha modern bir deniz kuvveti vücude getirilmesi yolunda yaptığı - bazan acı -neşriyatın, son zamanlarda, semere ver­diğini görmekle bahtiyardır. Türk donan­masının ihtiyacımızı karşılıyacak surette takviyesi yolunda atılan ve atılmak üzere olan adımlardan bütün Türk milletinin son derece memnun ve bahtiyar olduğu­na şüphe yoktur. Çünkü bu millet, do-nanmasızlık yüzünden, şu son 40 yıl için­de, uğradığı kayıpları pek iyi bilir. Gi-rid'ten başlıyarak bütün Ege adaları, kahraman Turgud'un ebedî uykusunu u-yuduğuTrabîusgarpileBingazi,hattâînoz'dan İşkodra'ya kadar bütün Rum­eli donanmasızlık yüzünden elden çık­mıştır. Birinci Dünya Harbinde, Kara-deni?.e hâkim olamadığımız için çektikle­rimizi de kimse unutmamıştır. Harade-niz kıyılarını dolduran batmış gemi ce­nazeleri, kömürsüzlük yüzünden uğradı-ğ;mız zararlar, Kafkas cephesindeki kuv-veilerimizin aylar süren yürüyüşlerden sonra, yarım yamalak ikmal ve iaşesi ne-ticennde bu orduların felâketli ricatleri, Kus işgaline giren şehirlerimizin ve top­raklarımızın ıstırabı, Karadeniz Boğa-zmda Sarıyer e kadar uzanan Rus bom­bardımanları, urjuiulacak şeyler midir? Gene Birinci Dünya Harbinde, 1915 te Çanakkale muharebeleri sırasında, Kara­deniz Boğazı bölgesine yapılmak üzere hazırlanan, fakat doğu cephesindeki Çar ordularının uğradığı mağlûbiyetler üze­rine akim kalan Rus ihracının îstanbulu tehdid ettiği günlerde, duyduğumuz en­dişeleriunutmakmümkünmüdür?

Bir zamanlar Akdenizi de, Karadeniz gi­bi bir Türk gölü haline getirmiş, bir deniz ratvetine sahib olan Türk milletinin do­nanmayı sevmesi ve vatanı koruyacak bir deniz kuvvetine sahib olmak istemesi ka­dar tabiî bir şey olabilir mi? Cumhuriyet devrinde Mussolini'nîn az­gınlıkları ve Antalya bölgesine mütevec­cih ihtirasları karşısında kaç defa ordu­larımızın, vatanın bu kıymetli parçasını müdafaaya hazırlandıklarını da unutma­dık

İkinci Dünya Harbi başında ve bilhassa sonunda, Sovyet Rusyanın Türk istiklâ­line ve Türk yurduna dikilen gözleri, mil­lî müdafaamızın bir parçasını teşkil eden donanmamızın takviyesi zaruretini güneş gibi aşikâr bir hale koymuştur.

Bolşeviklerin Giresuna kadar uzanan do­ğu vilâyetlerimize müteveccih ihtirasları ve Boğazlarda üs istemek suretile Slavlı­ğın asırlar boyunca İstanbula karşı bes­lediği istilâ emelini yeniden canlandırma­ları karşısında, kara ordumuz gibi, hava ve deniz ordularımızın da, ahenkli ve eşit bir kudrete sahip olmaları lüzumunu kimse inkâr edemez.

Bu zaruret, gerek devletimiz, gerekse bizi Kızıl sele karşı demokrasinin ileri kalesi ve şeddi telâkki eden dost Ame­rika devleti tarafından anlaşılmış bulu­nuyor. Bir Bolşevik saldırganlığı kar­şısında, donanmamızın Karadenizde uh­desinedüşenvazifeyi yapabilecek kadar kuvvetli olması, Türk barışının, hattâ dünya barışının muhafazası bakımından bir garantidir. Bu bakımdan donanma için Amerikan yardımından faydalandı­ğımız gibi, uzun vadeli bir kredi ile Ame-riksdan kruvazörler ve açık deniz muh-ribleri satın almak isteyişimiz de çok ye­rindedir.

Dünyanın bu karışık ve tehlikeli za­manında, Millî Müdafaamız için milyon­lar sarfederken, muayyen bir programla domıanmamızi kuvvetlendirmeğe devam etmek zorundayız. Sovyet Rusyanm te­cavüz emellerine karşı, karada olduğu gi­bi, havada ve denizde de kuvvetli olma­mızdır ki, fırsat kolladıkları muhakkak olan Bolşeviklerin cür'et ve cesaretini kı­racak,onlarıdüşünmeğesevkedecektir.

Henüz akademik bir mahiyet arzeden ve küçük bir icraî zabıta kuvvetine bile sa­hip buîunmıyan Birleşmiş Milletler Teş­kilâtına lağmen, her devlet gibi, bv/. de is­tiklâlimizi, hükümranlığımızı ve toprak bütünlüğümüzü, muhafaza hususunda, her şeyden önce kendi millî müdafaa kuvvet­lerimize güvenebiliriz. Bugün Preveze zaferinin yıldönümünün -de yapılan donanma gününü, deniz kuv­vetlerimizi millî müdafaa ihtiyacımıza yeter derecede takviye etmek arzusu­nun bir tezahürü addederek büyük memnunluk ve sevinçle karşılarız.

Büyük Türk Amirali kahraman Barbaros, 400 bu kadar yıl önce, «Denize hâkim olan dünyaya hâkim olur», demişti. Biz, dün­yaya değil; fakat kendi yurdumuza hâkim olmak için, denizlerimize hâkim olmak is­tiyoruz.

Mahrumiyetlere katlanmak...

Yazan: Hürriyet

27 Eylül .1948 tarihli «Hürriyet» istanbu-dan:

Başbakan Samsun nutkunda bize mahru­miyetlere katlanmamızı tavsiye ediyor. Başbakanımız unutuyorlar ki, kendi Par­tisi iktidar sandalyesinde oturduğu gün-denberi, yâni yirmi beş senedenberi, bu millet mahrumiyetlere . katlanmaktadır. Başbakan eğer mevkii iktidarda bulun­duğu zamandanberi bir muvaffakiyet gös­termiş olsaydı, onun bu mahrumiyet tek­lifini hoş görür, bir müddet daha kendi­mizizorlardık.Fakataflarınasığınarak itiraf etmek mecburiyetindeyiz ki, bu mil­letin artık Hasan Saka hükümetinin icraa­tından ümidi kalmamıştır. Günden güne her şeyin bozulduğuna şahit oluyoruz.

Şekere yapılan son zam gibi her gün ha­yat pahalılaşiyor. Gürültülerle ilân edilen bütçedeki tasarruf kararlarından bir şey çıkmıyor. Bilâkis bu milletin kesesi ile alay edercesine hareket ediliyor. Bu vazi­yette imkânsızlıklar içinde yüzen bu mil­letin bütçesinden mefruşat İçin para ayır­mağakimin hakkı vardır?

Bütün bu mütalâaları bir tarafa bıraka­lım: Bu millet yerine göre mahrumiyetle­re katlanmasını çok iyi bilir. Şimdiye ka­dar da bunu defaatla ispat etmiştir. Fakat bu millet şu kanaate varmıştır ki, artık bu mahrumiyetler devrinin sonu gelmiştir. Bu mahrumiyetlere biraz da hükümet kat­lansın.'.

Başbakan, 1950 senesine kadar sabretmemi­zi de tavsiye ediyorlar. Hiç şüphe yok ki 1950 seçimlerine kadar İktidar Partisi bu kötü politikası ile bütün itibarım kaybe­decektir, ve milletin reyleri muhalif par­tilerin sandıklarına akacaktır. Eğer Başbakan, memleketini seviyorsa -— ki buna şüphemiz yoktur1950 sene­sini beklemeden seçimleri yenilemek yo­lunu tutsunlar. Bu suretle bu millete bi­raz geniş nefes almak imkânını vermiş olacaklardır.

Barbaraos'un bayrağı altında...

Yazan: Tasvir

28 Eylül 1948 tarihli «Tasvir» İstanbui-dan:

Dün yine tarihimizle kucak kucağa İdik. Barbaros türbesinin önünde boru sesleri­ni, muzika nağmelerini, top gürültülerini, alkış tufanlarını dalgın bir kulakla din­lerken, Koca Kaptanı Deryanın, bir tay­fa halinde türbesinin önünde dikildiğini görür gibi oldum. Asırlık bir tozla örtül­müş olan gözlerini iri ellerile oğuşturu-yor ve bu ânî uyanışın kendisine hazırla­dığı misilsiz bir rüya âlemini dikkatle sü­züyordu. Etrafında alışkın olduğu sima­lardan hiç birisi yoktur. Meydanı renkli ve karışık bir kalabalık dolduruyordu. O, derin bir hürmet hissi içinde birbirlerine sokularak bekleşen bu kadınları, bu er­kekleri, bu gençleri ve bu ihtiyarlan ta­nımıyordu.Alçakbulutlarınrenginimaviden kurşunîye çevirdiği deniz bile ona yabancı idi. Orada, yelkenlerinde rüzgâr­ların oynaştığı kadirgalar ve gekctîriler yerine, birere kaya parçası halinde yükse­len, bayraklarla süslü garip gemiler yü­züyordu. Neredeydi? Ne olmuştu? Bir ce­nubî İtalya şehrinde miydi? Bir yabancı ülkesinde miydi? KÜffar elinde esir mi idi yoksa? Büyük kahramanın yüzünde bu düşünce ve tereddütlerin ifadelerini açık tereddütlerin anbean değişen ifadelerini açık bir şekilde görmek kabil­di. O düşünceler içinde ağır adımlarla tür­beden ayrıldı, meydana doğru yürüdü:

Burada gahin bakışlı, en hırçın dalgalara göğüs veren kayalar kadar sert ve gür­büz yapılı bir delikanlılar grupu mermer­den yontulmuşcasma dimdik, ve derin bir huşu içinde sessiz duruyordu. İhtiyar Pa-ga, kendisine deniz serinliği ve tuz lezze­ti veren bu grupa doğru ilerledi. Önüne ilk rastgelenin kolundan tuttu. Yüzünü kendisine doğru çevirerek hışımla sordu: — Kimsin sen? Ben neredeyim?

Bu, bir genç denizciydi. Kaptan Paşanın suallerine bir anda cevap veremedi.- Bo­ğazına içinden tıkanan garip bir yumru nefesini kesiyordu. Yutkundu. Baktı ki, konuşmağa iktidarı yoktur. Gururdan çakmak çakmak yanan gözlerini bütün meydanı şerefli golgesüe Örten bir bay­rağa doğru çevirdi: Bir al bayrak... Üze­rinde beyazla işlenmiş Allah sözleri, or­tada bir vuruşta bin kesen mübarek zülfi-kar ve Peygamberin ismi... Frevezedeki bayrak! Paşanın yüzü yumuşadı, gözleri­ni tekrar kolundan tuttuğu gence çevir­di. Bu sefer o, kendisinde konuşmak kud­retini bulmuştu:

— Bayrağını ve seni bekliyorum, dedi. Bir saniyede iki hayalin birbirlerile sar­maştığını gördük. ;İhtiyar kahramanın, kı­zıla çalan ak sakalları genç denizcinin erkek yüzünü örtüyor ve kaba bıyıkları­nın arasından güçlükle belli olan solgun dudakları, onun çizgisiz ve taze alnını arıyordu. Birbirlerinden ayrıldıkları za­man Paşa, asırların derinliklerinden ge­len dolgun bir sesle:

Berhudar ol evlâdım, dedi. Sonra Akdenizinhırçınsularındaorsaalabanda
volta vurduğu zamanları hatırlatan şeref­libayrağınadöndü,sesindehayatinin
son sözlerini söyleyen bir insanın hüzün­lü edası vardı:

Bütündenizlerintanıdığıbubayrağıbumeydandabeklemekyetmezevlâdım,
dedi.Onu yükseltmeli, ona yeni ufuklar açmalı. Sana bıraktığım bu yadigârı sey­
rederken ve benim şurada altında yattı­ğımufak çatıyı beklerken bunu düşün­
melisin.Sakınneyapayım?diyebana sorma. Sakın bana düşmanın kuvvetin­den, imkânlardan ve İmkânsızlkılardan bahsetme. Biz her düşmanı iman kuvve-tile yenmesini bildik. Sana da lâzım olan budur: İman kuvveti ve memleket mu­habbeti...

Genç denizci bir kere daha yutkundu. Barbaros artık onu dinlemiyordu. Meyda­nı gölgeleyen muzaffer bayrağa bir ka­re daha baktı. Kalabalığın arasından ağır ağır süzüldü ve türbenin kapısı önünde birdenbiregözdenkayboldu...

Garip tesadüf, bu sırada Yavuzun borda­sını, selâm toplarının alevleri ve şimşek­leri kaplamıştı. Deniz topçuları, Kaptan Paşayıselamlıyorlardı.

Öğleyin, Ticaret Odası tarafından büyük­elçimiz şerefine Borsa Sarayında elli ki­şilik bir ziyafet verilmiş ve bu ziyafette vali ve belediye reisi, Ticaret Odası âza-iarı hazır bulunmuştur. Yemeğin sonun­da, Ticaret Odası Reisi söylediği nutuk­ta, Türk paviyonunun Marsilya Fuarının enternasyonal karakterine geniş mikyas­ta yardım ettiğini kaydetmiştir. Büyükel­çimiz verdiği cevapta, Türkiye - Fransa iktisadî münasebetlerinin bir tarihçesini yapmış ve 1929 da imza edilen ticaret muahedesinin beklenen inkişafı temin edemediğini söyliyerek, bunun sebepleri­ni izah etmiştir. Büyükelçi, yeni bir dev­reye girildiğini ve burada ticarî müba­delelerin daha sağlam esaslara istinat et­tirilmesi lâzımgeldiğini, Fransa'nın kal­kınmasına bizzat Fransızların inanma­masına rağmen, bunun bir vakıa olduğu­nu ve Akdenizin birbirine bağladığı iki memleket arasında ticarî mübadelelerin artmasına intizar etmek için ne gibi un­surlar mevcut olduğunu anlatmıştır.

Büyükelçimizden sonra vali ve Paris Fu­ar İdaresi reisi, Türk ~ Fransız gününün evvelce olduğu gibi, an'anevî ticaret mü­nasebetlerinin gelişme imkânları cephe­sindeki önem ve mânasına işaret eden nu­tuklar söylemişlerdir.

Yemekten sonra, Türk heyeti azaları, 8 kilometre uzunluğundaki limanı motörle gezmişlerdir. Türk-Fransız günü şerefine bugün vilâyet ve Borsa saraylarına Türk bayrakları çekilmiştir.

Büyükelçimiz bu akşam Paris'e dönmek­tedir. Ticaret müşaviri Yerman, tetkik va

temaslar yapmak üzere, bir iki gün daha kalacaktır. 15 Ekimde Amsterdam'da açı­lacak olan sergimizin tanzimine memur heyetimiz bu akşam Paris yolu ile Hol­landa'yagitmektedir.

—Stokholm:

Orta-Doğu Kadınlar Konferansına işti­rak eden Türk murahhasları, saylav Mak­bule Dıblan ile Ankara Baro üyelerinden Nermin Abadan 23 Eylül perşembe günü. Sveagen belediye kütüphanesinde bir top­lantı tertiplemişlerdir.

Konferans üyelerinin ve ilgili şahsiyet­lerin davetli bulunduğu bu toplantıda saylav Makbule Dıblan, Türk kadınının sosyal durumu hakkında, Nermin Abadan ise, gene Türk kadınının hukukî durumu hakkında birer konferans vereceklerdir. Toplantıda, ayrıca eski Türk işlemeleri de gösterilecektir.

25 Eylül 1948

—Paris:

Anadolu Ajansının özel muhabiri bildi­riyor:

Bahriye Bakanı ve Fransız Millî Mecli­sinde Türk dostluk grupu başkanı Du-praz, dün akşam Bahriye Bakanlığında, Paris'te bulunan Türk murahhas heyeti şerefine bir kokteyl vermiştir. Bu top­lantıda Fransız Millî Meclis Başkanvekili ve Fransız saylavları, Türkiye büyükel­çisi ve elçilik erkânı ve Bahriye Bakanlı­ğı ileri gelenleri hazır bulunmuşlardır.

. D.P.D. Alman Ajansı da, Berlin île batı bölgeleri arasında demiryolu ulaştırmala­rı meselesinin doğu ve batı bölgeleri mü­nakalat memurları arasında tartışmalara konu olduğunu bildirmektedir. Ulaştırma merkez idaresinin D.P.D. Ajan­sı tarafından zikredilen bir tebliğine gö­re, Berlin - Helmstedt hattının tamirine ait çalışmalar henüz bitmemiştir ve bu hattın ne zaman tekrar seyrüsefere açıla­cağınısöylemekşimdilikimkânsızdır.

4 Eylül 1948

—Berlin:

Almanya'daki askerî valiler bir taraftan abluka altındaki şehrin önemli meselele­rini halle uğraşırlarken, diğer taraftan Berlin belediye binası komünistlerin eli­ne geçmiştir.

Komünistlerin baskısı altında olan Sosya­list Parti, ayni unsurlar tarafından kon­trol edilmekte olan diğer üç Parti ile bir­likte, belediye meclisinde komünist olmı-yan unsurlar elinde bulunan yetkileri el­de etmek maksadile bir (.Demokratik ab­luka» vücuda getirmişlerdir. Bu yeni teşekkül, ilk toplantısını belediye binasında yapmıştır.

Bu toplantıyı müteakip dört müttefik va­li, derhal içtima ederek bir dostluk ha-Vası içinde şehirden ablukanın kaldırıl­ması ve para meselelerinin halli isini gö­rüşmüşlerdir.

Saat 17 den 21 e kadar süren bu toplantı dört büyüklerin Berlin buhranı hakkında bu hafta içinde yaptıkları en uzun top­lantıdır.

Rus ve Amerikan mahfillerinden alman haberlere göre, Berlin'le batı bölgeler arasındaki normal seyrüseferlerin yakın­da bağlıyacağını gösterir alâmelter var­dır.

6 Eylül 1948

—Berlin:

Askeri polis, Almanya'daki dört Ameri­kalının on iki saattenberi Sovyet işgal bölgesinden kaybolduklarını bildirmek­tedir.

Sivil oldukları tahmin edilen bu dört Amerikalı dün Öğleyin iki otomobille Berlin'denayrılmışvebatıAlmanya'yı başkente bağlıyan ve kapatılmış olan şo­se istikametinde gitmişlerdir.

Yolun İngiliz bölgesini katettiği Helms-tadt'a her iki otomobilin âe gelmediği bil­dirilmektedir.

Rus makamları bu dört Amerikalı hak­kında malûmatları olmadığını iddia et-. mektedirler. Amerikalıların, yollarını şa-, şırmış oldukları ve Rusların ablukayı kal­dırdıkları şeklindeki söylentiler üzerine batıya gitmek istedikleri tahmin edilmek­tedir.

Bununla beraber ablukanın kaldırılması için Dört Büyükler arasında müzakerele­re devam olunmakta ve teknik komite, anlaşmanın teferruatını tesbite çalışmak­tadır.

İyi haber alan mahfiller Berlin'de yapıl­makta olan toplantıların sona ermek üze­re olduğunu söylemektedirler.

— Berlin:

Çoğu komünist olmayan üyelerden mü­rekkep olan belediye meclisinin toplantı­sı için bugün tesbit edilmiş olan saatten evvel belediye binası civarında komünist hareket grupları toplanmağa başlamıştır. Berlin belediye seçimlerinin hazırlıkları­nın tetkikine başlamak arzusunda bulun­duğu belediye meclisince ilân edilir edil­mez komünistler harekete geçmişlerdir. Bunun üzerine Sovyet başkumandanlığı meclise hazırlıklarını derhal durdurması­nı emretmiştir.

Belediye binasının önünde biriken komü­nistler,, camekânlı kapıyı kırmışlar, ve muhafızlarla kısa bir mücadeleye giriş­mişlerdir. Müteakiben nümayişçiler bü­yük bir masayı ele geçirmişler ve bu ma­sayı üç kapıyı kırmakta kullanmışlardır. 2000 kişi kadar tahmin edilen bir halk kalabalığı, hareket gruplarını alkışlamak­ta idiler.

Belediye binasına bundan evvel yapılan üç hücumda olduğu gibi kamyonlarla ge­len nümayişçilerin fabrikalardan Sovyet­lerin emriyle toplatılıp getirildikleri açık­ça görülüyordu.

Nümayişçiler ayrıca pencerelere tırman­mak suretiyle binaya girmekte idiler. Bi­na dahilinde bulunan üç Amerikan gaze­te muhabiri hücuma uğramışlar ve fotoğ­raf makineleri kırılmıştır. Gazete muha­birleri, ancak pencereden atlamak sure­tiyle kaçabilmişlerdir. Bununla beraber içlerinden biri ağırsurette dövülmüştür.

—Londra:

Başbakanlığı kabul eden Henry Queille-yi sosyalistlerin, sağcı sosyalistlerin ve. Cumhuriyet Halk Hareketi Partisi­nin destekleyecekleri kesin olarak anla­şılmıştır. De Gaulle taraftarları ancak se­çim kanununda tadiller yapıldığı takdir­de başbakanı destekleyeceklerinde ısrar etmektedirler.

B.B.C.'nin Paris muhabirine göre, Fran­sa'da rejimin günden güne tehlikeye doğ­ru gitmesi, müfrit sağcı ve solcu partiler müstesna, bütün siyasî partileri memleket dâvası etrafında toplanmağa sevketmiş-tir. Dün gece, Fransız Komünist Partisi lideri Thorez, söylediği bir nutukta, haki­kî demokrat bir hükümet kurulduğu tak­dirde, partisinin başbakanı desteklemeğe hazır bulunduğunu ileri sürmüştür. Diğer taraftan, komünistlerin teşviki ile Fransa'da grevler yeniden alevlenmiştir. Reno fabrikalarında çıkan grev esnasın­da bazı kanlı çarpışmalar olmuş ve 19 polisyaralanmıştır.-

—Berlin:

Dün öğleden sonra yapılan nümayiş es­nasında bir nutuk söyliyen Berlin'in se­çilmiş belediye reisi profesör Ernest Reu-ter sözlerini şöyle bitirmiştir:

Dünya milletleri! Amerikalılar, ingiliz­ler, Fransızlar, İtalyanlar, bu şehre bakı­nız ve onu ahalisiyle birlikte terketmiye-ceğinizi ilân ediniz. Bize yalnız uçakla­rınızla değil, sizin ve bizim istikbalimizi garanti edecek müşterek ideali bizimle beraber müdafaa etmek suretiyle de yar­dım ediniz. Dünya milletleri Berlin'e, Berlin halkına bakınız ve şunu biliniz ki, biz muzaffer olacağız.» Bütün Almanyayi yutmak isteyen Rus iş-tihasmı takbih ettikten sonra, Reuter müttefiklerden, yalnız Berlini ve Alman-yayı değil, bütün dünyanın hürriyetini tehlikeye düşürecek olan -.çürük bir an­laşma- yapmamalarını istemiştir.

Hatip bundan . sonra, mensup oldukları milleti yabancı bir devlete 30 akçeye sa­tan sosyalistleri ve komünistleri tenkit etmiştir.

—Berlin:

DünaksamBerlindeyapılangösteriler üzerine üç batılı parti tarafından dört as­kerî valiye gönderilen muhtıra neşredil­miştir.

«Berlin dünya vicdanına müracaat et­mektedir- ismi altında yayınlanan bu muhtıradaezcümleşöyledenilmektedir:

— Belediyemeclisininçalışmalarınamâni olmak isteyen birleşmiş sosyalist ve
Alman serbest sendika hareketi partileri­nemensupkomünistkuvvetler,Sovyet
komandoturasmıntasvibveyardımile tedhiş usullerine başvurmaktadırlar.

— Sovyet komandoturasışehrin doğu kısmının iktisadîbünyesinideğiştirmiş
ve ham maddeler üzerine kesin bir kon­trol koymuştur.

—Sovyet kesiminde bulunanen mü­him sanayi müesseseleri Almanların elin­
den alınarak, birer Sovyet şirketi haline konmuştur.

—Doğukesimindekipoliskuvvelteri Rus gizli polisusullerinegöre talimve
terbiye edilmiş olup, bu kuvvetlere Ber­lin halkının bir hamisi gözile bakılamaz.

—Doğukesimindekiokullar' Sovyat kûmandoturasibinasınayerleştirilmiş
özelkimselertarafındankontroledil­mektedirler.Öğretmenlersırfsiyasîse­
bepler yüzünden azlolunmaktadırlar.

—Berlin:

Ruslar Sovyet işgal bölgesinde faaliyet­lerde bulunan ve Amerikan ve İngilizler tarafından desteklenen tir casus şebeke­sine dahil bulundukları iddiası ile 15 Al­manı tevkif etmişlerdir. Bu sebeple, Sov­yetlere göre, Weimsr, Effurt bölgeleriy­le İena ve Thuringe'nin doğusunda bulu­nan diğer bölgelerde casusluk ve kanun dışı faaliyetlerde bulunmakta ve Sosyal Demokrat Parti vasıtasıyle ig görmekte­dir.

Suçlular, Sovyet askerî mahkemesine sevkedileceklerdir.

11 Eylül 1948

—Hamburg:

Reichsbank'ın eski idarecisi Dr. Schacht, Alman iktisadiyatçıları ve maliyecilerin­den hiç bir iş teklifi almamış olduğunu teyid etmiştir. Dr. Schacht, 10 gün evvel beraat etmiş ve o günden itibaren serbest bırakılmıştır.

71 yaşında plan doktor,şimdi Hamburgdan 40 mü kadar uzakta bulunan bir kır evinde karısı ve biri 6, diğeri 5 yaşında olan iki kızı ile beraber yaşamaktadır. Hapiste kaldığı müddetçe, Amerikan is­tihbarat subayları müteaddit defalar Al­manya'nın malî durumu hakkında kendi­sinden sualler sormuşlardır. Bununla be­raber General Clay, askeri idarenin. Dr. Schacht'm bir nazi suçlusu telâkki edil­diği müddetçe fikirlerinden mülhem ol­masına hiç bir zaman muvafakat etme -mistir.

İngiliz, Amerikan, İsveçli, İsviçreli, Hol­landalı ve Alman tâbiler Dr. Schacht'm hâtıralarını basmak hakkını satın almak istemişlerse de, Dr. Schacht, henüz hiç bir kontrat imzalamamıştır. Alman Bankasının eski idarecisi: »Al­manya'nın iktisadî ve malî sistemi hak­kında yeni bir nazariye» hazırlamaktadır. Bu konuda yaptığı bir demeçte, tecrübe­lerim milli iktisadiyatta bugünkünden ayrı bir yol tutmak icap ettiğini gösteı-mistir. Fikrimce, eski iktisat kanunların­dan birçoğu bugün artık bir kıymet ifade etmez. Yeni kaidelerin istinat edeceği esaslar bulunduğunu isbata çalışmakta­yım, demiştir.

12 Eylül 1948

— Berlin:

Bugün öğleden sonra Sovyet bölgesinde «faşizm kurbanları için» tertip edilen te­zahüratta söz alan Sovyet heyeti başkanı General Gordejef, Amerikan «emperya­lizm» ine şiddetle hücum etmiş, bu em­peryalizm kampının hezimete uğrıyacağı-nı haber vermiş, çünkü, anti emperyalist kampın milletlerarası işçi hareketine, Yunanistan'da ve Çin'de demokratik or­duya ve bütün dünyanın «demokratik kuvvetlere» dayanmakta bulunduğunu söylemiştir.

Sovyet generali sözlerini şöyle 1 itirmiş-tir:

«Almanya'daki faşizm kurbanları Al­manya'nın birliğini, Almanya'nın ve Al­man merkezî hükümetinin birliğini, millî hâkimiyetin tekrar kurulmasını ve bütün işgal kıtalarının geri çekilmesini istiye-c&klerdir.»

14 Eylül 1948

— Berlin:

Sovyet kontrolüaltındakiA.D.N.Ajansı-

nın bildirdiğine göre, bir. Sovyet mahke­mesi, .geçen hafta yapılan .sovyet aleyhta­rı nümayişlere iştirak etmekten suçlu ko­münizm aleyhtarı 5 Almanı 25 sene kü­rek cezasına mahkûmetmiştir.

A.D.N. Ajansının ilâve ettiğine göre, ge­çen perşembe günkü hâdiselerde, bir Sov­yet askerine hücum etmekten ve Sovyet bayrağını yırtmaktan suçlu bu beş Al­man suçlarını inkâr etmemişlerdir. Bu hâdiseler sırasında bir Alman ölmüş ve 14 Almandayaralanmıştı.

— Berlin:

Geçen perşembe günü Cumhuriyet mey­danında vukua gelen komünist aleyhtarı nümayişten sonra, Sovyet vatandaşlarına tecavüz suçu ile bir Sovyet mahkemesi tarafından 25 yıl kürek cezasına mahkûm edilmiş beş Alman hakkındaki kararı Şe­hir Belediye Meclisinin bugün protesto etmesi beklenmektedir.

—• Berlin:

Bu ayın 9 unda Brandeburg kapısında ya­pılan gösteri neticesinde yakalanan 5 Al­manın, .Sovyet askerî mahkemesi tarafın­dan 25 sene küreğe mahkûm edilmeleri Berlin halkı arasında oldukça heyecan yaratmıştır.

Mahkûm edilenler çok genç kimseler, ol­duğundan, kendilerine karşı gösterilen ilgi o nisbette büyüktür. Bunlardan biri Horst. Stern isimli 16 yaşında bir lise öğ­rencisidir. En yaşlıları Klaus Schiller, henüz 22 sinde olup, bir ticarethanede memurdur.

Bilindiği gibi, Sovyetler, idam cezasını kaldırdıklarından 25 sene kürek en ağır cezayı teşkil etmektedir. Sovyet askerî mahkemesinin sanıkların bir Alman avu­katı tarafından müdafaa edilmelerini ka­bul etmediği bildirilmektedir.

— Berlin:

Eugün Sosyal Demokrat, Hıristiyan De­mokrat ve Liberal Demokrat Partilerinin Berlinde Sehoenberg belediye binasında yapmış oldukları bir protesto toplantı­sında demeçte bulunan belediye meclisi başkanı Doktor Suhr, ezcümle şunları söylemiştir:

»Ekserisi delikanlılardan müteşekkil nü­mayişçilerin Sovyet askerî mahkemesi tarafından yirmi beşer sene ağır hapse mahkûm edilmeleri, insan haklarına karşı bîr tecavüz hareketi teşkil etmektedir.»

27 Eylül 1948

—Paris:

Birleşik Amerika, İngiltere ve Fransa, Berlin ablukası hakkında Rusya ile ya­pılan müzakerelere resmen nihayet ver­dikten ve Rusya'yı, birleşmiş milletler anayasasını ihlâl etmiş olmak ithamiyle genel kurula şikâyet etmeyi kararlaştır­dıktan sonra, Sovyetler Birliğine verile­cek ayni mealdeki 3000 kelimelik nota­nın ve tam bir akamete uğramış olan müzakereleri tafsilâtiyle bildiren Beyaz Kitabın metinleri üzerinde mutabık kal­mışlardır.

Amerikan Dışişleri Bakanı Marshall, İn­giliz Dışişleri Bakanı Bevin ve Fransız Dışişleri Bakanı Shuman, Paris'te Fran­sız Dışişleri Bakanlığında yaptıkları iki toplantıda batı devletleri tarafından harp bittiğinden beri alınmış olan kararların en vahimini ittihaz etmiş bulunuyorlar. Yetkili çevrelerde ileri sürülen, mütalâa­lara göre müttefikler, Sovyetler Birliği­ni, birleşmiş milletler anayasasının ye­dinci bölümünün 39 uncu maddesine uy­gun hareket etmemiş olmakla itham ede­ceklerdir. Bilindiği gibi bu madde, sul­hu tehdit veya ihlâl eden veya tecavüz teşkil eden haller hakkında karar verme­nin yalnız güvenlik konseyine ait bulun­duğunu tasrih eylemektedir. Milletlera­rası güvenlik ve barışın tesis ve idamesi için tavsiyelerde bulunmağa ve tedbirler almağa bu teşekkül mezundur.

29 Eylül 1948

—Berlin:

Resmen bildirildiğine göre, Berlin'in A-merikan kesimindeki Alman polisi, Ame­rikan makamlarından almış olduğu tali­mat gereğince dün gece Sovyet bölge­sinden Sovyet kesimine iaşe maddesi ta­şımakta olan birçok kamyonu tevkif et­miş ve yüklerine el koymuştur.

KamyonlarSovyetbölgesindePotsdamdan gelip şehri geçerek Sovyet kesimine gitmekte idiler. Polisler büyük Potsdam yolunu kapamışlar ve dikkatle şoförlerin vesikalarını tetkik etmişlerdir.

Bildirildiğine göre vesikalarda fark gö­rüldükçe kamyonlar boşaltılmakta ve muhteviyatına el konulmaktadır. Berlin'deki Amerikan Komutanı Albay Frank Hawley dün gece yaptığı beya­natta evvelce Rus bölgesinden, transit olarak geçmekte olan kamyonların sık sık bu gibi kontrollere tâbi tutulmakta olduklarım söylemiş ve bu defa şoför vesikalarının daha sıkı bir kontrole tâbi tutulmuş ve birkaç kamyonun bir müd­det alıkonulmuşolduğunu ilâve etmiştir.

30 Eylül 1948

— Berlin:

Sosyal demokrat partinin organı olan gazetenin bildirdiğine göre, Sovyet gizli polisi Berlin'in 75 mil batısında Sovyet bölgesinde bulunan Magdeburg'da yüzler­ce kişiyi tevkif etmiştir. Tevkifler devam etmektedir.

Yine bu gazeteye göre, Magdeburg'un 10 mil kuzeyinde bulunan Haldensleben'de memurlar arasında komünist aleyhdarı olanların temizlenmesi sırasında belediye başkanı ile sosyal demokrat partinin 11 eski üyesi tevkif edilmişlerdir. Bütün âmme hizmetlerinde seçimle tâyin edil­miş olan memurların yerine genç komü­nistler getirilmektedir.

Ayni gazeteye göre, Rus gizli polisi Mvd, Berlinli komünist aleyhdarı liderler Franz Neumann, Ernst Reuter, Kurt Mat-tick, Otto Suhr ve Cari - Hubert Schwen-nicke hakkında tevkif müzekkereleri kes­miştir.

Bundan başka, Sovyetlerin, Sovyet böl­gesinde hudut muhafızları olarak hizmet görmeyi taahhüt eden Alman harp esir­lerini serbest bırakmış oldukları bildiril­mektedir.

Herlindeki harp kundağı...

Yazan: Mümtaz Faik Fenik

24 Eylül 1948 tarihli «Vatan» İstanbul-dan:

Berlin meselesinden dolayı batı devletleri ile Sovyet Rusya arasında çıkan anlaş­mazlık, son günlerde vahim bir şekil al­mıştır. Geçen cumartesi günü, Moskova -da Batı devletleri temsilcileri ile, Molo-tof arasındaki müzakereler hiç bir neti­ce vermemiş ve Sovyet Başbakanı, Ber­lin meselesi hakkında daima kaçamaklı bir muhavere tarzı kullanarak, hiç bir uzlaşma zemini göstermemiştir. Bu va­ziyette Birleşik Amerika'nın Moskova bü­yük elçisi Bedeli Smith, Bevin'in mümes­sili Roberts, Fransız temsilcisi Chatai-gean, İngiliz, Amerika ve Fransız Başba­kanlarının Paris'te yapacakları müzakere­lerde gereken izahatı vermek üzere Pa­ris'e gelmişlerdir. Fakat, dün Bevin, Marshall ve Schumann arasında yapıl­ması takarrür eden müzakereler de te­hir edilmiş bulunmaktadır. Bunun sebe­bi. Batı devletlerinin Moskova'y1 yola getirmek için son bir müracaata karar vermiş olmalarıdır. Fakat bu sefer hazır­lanan nota, şahsan Molotof'a değil, Sov­yetler Birliği hükümetine hitaben yazıl­mıştır. Eğer Moskova, hâlâ Berlin meşe­lerinde bir hal çaresine yaklaşmazsa, o zaman anlaşmazlık Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine verilecektir. Bu hu­susta İngiltere, Fransa ve Birleşik Ame­rikatam bir mutabakat halindedir.

Harpihtimalleri:

Berlin anlaşmazlığı dolayısile şimdi, harp ihtimallerinden dahi bahsedilmeğe baş­lanmıştır. Geçen gün Nevyork'tan Pari-se hareket eden Marshall, milletlerarası vaziyetin çok kritik bir devrede olduğu­nu söylemiştir. İngiliz Dış Bakanı Bevin ise, Avam Kamarasında verdiği beyanat­ta vaziyetin vahameti üzerinde durmuş, fakat işin henüz bir harpten bahsedecek safhaya intikal etmediğini ilâve etmiştir. Diplomasi lisanmdakî bu nezaketli söz, tabiî lisana tercüme edilecek olursa, Batı devletleri mümessillerinin bir harp ihti­malini derpiş etmekte oldukları ve ona göre tedbirlerini aldıkları neticesi çıka­rılabilir. Rusya'nın ise ilk silâhın patla­masından belki bir gün evveline kadar Berlin işini milletlerarası münasebetler­de rayiç akça gibi kullanacağı anlaşıl­maktadır. Moskova'nın hesabı her halde şudur: Batı devletleri yeni bîr harbin mes'uliyetini üzerlerine alamıyacaklar-dır. O halde mukavemet etmek ve Ber-.lin'i tamamiyle Sovyetlere ilhak etmek lâzımdır. Bunun için bir taraftan Molo-tof, işleri savsaklamağa çalışırken, diğer taraftan Mareşal Sokolovski, Berlin için­de baskıyı arttırmıştır. Fakat müttefik­ler Berlin meselesinde çok azimli dav­ranmak karanndadırlar. Çünkü en ufak fedakârlık, Sovyetleri Rhin boylarına ka­dar yaklaştıracak, ve Avrupanm batı kıs­mı da böylelikle tehdit altına girecektir.

Netice:

Sovyetler, merkezi Berlin'de olmak üze­re bir şark Almanyasi kurmak sevdasın­dadırlar. Bu Almanya, Çekoslovakya. Bulgaristan, Polonya veya Romanya gi­bi bir peyk devlet olacak ve ileride Sov­yet Sosyalist Cumhuriyetleri İttihadına ithal edilecek yeni devletler gibi hazır­lanacaktır. Berlin eğer böyle komünist bir şark Almanyasmm merkezî haline gelirse, o zaman Şarkî Almanya, Batı Almanya üzerinde de tazyikini arttıra­cak ve bütün Almanların «Berlini» ismi üzerindeki bağlılıkları, sevgileri komü­nistlerin elinde bir nevi siyasî spekülâs­yon mevzuu haline getirilecektir. Bu ba­kımdan Berlin'i terketmek, bütün Al­manya'yı terketmekle müsavidir. Halbuki, bu harp Almanya'yı Sovyet Rusya'ya bağlamak için yapılmamıştır. Harbin se­bebini, harbîn neticesi olarak kabul et­mek, demokrasi fikrinin mağlubiyetini ilân etmekle müsavidir. Fakat şu da mu­hakkaktır ki, Sovyetler her şeye rağmen Berlin'de müttefiklere mukavemet kara-rmdadzrlar. Bundan dolayı meselenin Birleşmiş Milletlere behemehal intikal edeceğini söylemek bir kehanet sayılmaz. Fakat Birleşmiş Milletler ne yapacaktır? SovyetlerBirliği,elbetteoradadasistemli sabotajlarına devam edeceklerdir, O zaman sulhu bu kadar bozan Sovyet­ler Birliğine karşı yine San Fransisko paktının 7 nci faslı gereğince iktisadî ve siyasî zecrî tedbirler tatbiki lâzım gele­cek, fakat belki de bu arada Sovyetler Birliği, Birleşmiş Milletleri terketmiş bu­lunacaktır.

Üçîerin notası ve beklenen netice... Yazan: Ömer Rıza Doğrul

25 Eylül 1948 tarihli «Cumhuriyet» İs­tanbul'dan:

İngiltere, Fransa ve Amerika devletleri Rusya'ya bir nota daha vererek Berlin buhranının daha vahim tepkiler yapma­sına kargı gelmek istemişlerdir. Çünkü görünüşe göre haftalarca devam eden Moskova konuşmaları ve bu konuşmaları takip eden Berlin konuşmaları müsbet bir netice vermemiş ve sarîolunan bütün gayretler boşa gitmiştir. Bunun mânası Rusların Berlin buhranını devam ettir­mek istedikleri, üçleri Berlinden çıkıp gitmeğe mecbur etmek, sonra bolşevik bir doğu Almanya vücuda getirerek Ber­lin'i onun merkezi yapmak azminde ol­duklarıdır. Sovyetler ar aşıra anlaşmak niyetiyle hareket ettiklerim gösteriyorlar-sa da bu niyet çok geçmeden bozuluyor ve yeni tecavüzler, yeni çıkmazlar orta­lığı yeniden allak bullak ediyor ve yeni buhranlar başgösteriyor. Şimdi de durum ayni merkezdedir.

Bu durum karşısında tutulması beklenen hareket tarzı Moskova konuşmalarını kesmek ve meseleyi Birleşmiş Milletler kurulunda apaçık konuşarak Sovyet siya­setinin İçyüzünü bütün dünyaya belirt­mek, sonra ona göre tedbirler almaktı. Fakat Sovyet Rusya'ya bir nota daha vermek isteğinin galebe çalması, bu çok mühim adımın atılmasından evvel, sulh lehinde bir son teşebbüsün hayırlı ola­cağı kanaatinin henüz temelinden sarsıl-madiğimbelirtmiştir.

Mr. Bevin'in nutku da aşağı yukarı bu kanaatin ifadesidir. Çünkü Mr. Bevin, konuşmaların çıkmaza saptığını kabul et­mekle beraber çıkmazdan kurtulmanın mümkün olmadığını, yahut ihtilâfın bir harbe sürükleneceğini kabul etmemekte­dir. Mr. Bevin'e göre konuşmalar bir ne­tice vermezse, üçler ne yapacakları üzerinde anlaşmış bulunuyorlar. Fakat bu­nun mânası harp değildir. Çünkü İngiliz­ler harp etmek' arzusunda bulunmuyor­lar. Mr. Bevin'in bu sözlerinden üçlerin, Moskova ve Berlin konuşmaları bir ne­tice vermediği takdirde meseleyi Birleş­miş Milletlere havale etmek hususunda anlaşmış olduklarım ifade edebilir. Esa-ı sen Amerika'nın Moskova'ya bir nota göndermiyerek meseleyi Birleşmiş Mil­letlere, yahut Güvenlik Konseyine tak­dim etmek lehinde olduğu, fakat İngilte­re ve Fransa'nın bir nota daha göndere­rek çıkmazı önlemeyi düşündükleri, A-merika'nm da bu noktai nazarı kabul et­tiği, günün haberlerinden anlaşılmakta­dır. O halde üçlerin notası bir netice vermediği takdirde meselenin Birleşmiş Milletlere geçeceğini sanmak, hiç de yan­lışolmaz.

Acaba bunun ehemmiyeti nerededir? Bize öyle geliyor ki, üçlerin notası bir netice vermediği ve mesele Eirleşmiş Milletlere intikal ettiği takdirde Doğu ile Batı arasındaki ayrılık tamamıyle ke­sinleşecek ve Birleşmiş Milletler de bu ayrılık yüzünden yepyeni bir şekil ve mahiyet alacaktır. Çünkü iki taraf ara­sında işbirliği imkânı ortadan kalkacak ve her taraf daha vahim gelişmelerle kar­şılaşmağa hazırlanmak mecburiyetinde kalacaktır. Yâni Rusya ile taraftarları Birleşmiş Milletlerden çekilecek vu sulh-çü milletler, elbirliği yaparak yeni teca­vüz tehlikesine karşı geniş bir cephe teş­kil etmek zorunda kalacaklardır.

Moskova'ya gönderilen nota, bu durumu Önlemeyi gözetiyor. Onun da netice ve­receği çok şüphelidir. Fakat birçok defa­lar söylediğim gibi diplomatlık, hekimlik gibidir. Yâni can çıkmadan ümidi kesmez. Şimdi de son ümit, Moskova'ya gönderi­len notanın neticesindedir.

Müttefikler işi sıkı tutuyorlar...

Yazan: Mümtaz Faik Fenik

28 Eylül1948 tarihli «Vatan»İstanbuldan:

Berlin meselesinin Birleşmiş Milletler Güvenlik konseyine verilmesi hakkında, Birleşik Amerika'nın ileri sürdüğü nok­tai nazar nihayet İngiltere ve Fransa ta­rafından da kabul edilmiştir. Hatırlarda­dır ki, son günlere gelinceye kadar Fran­sa ve İngiltere, Avrupada bu yüzden herhangi mühim bir ihtilâfın çıkmamasını temin için biraz daha yatıştırıcı siyaset takibini düşünmüşler ve Birleşik Ameri­ka'yı kendi noktai nazarlarına imale et­meğe muvaffak olmuşlardı. Fakat Be-vin'in ve Fransız Dışişleri Bakanı Schu-mann'ın, Paris'te Marshaü'la yaptıkları temaslar ve hele yapılan son teşebbüsler­de Rusların hiç de uysal bir cevap ver­memeleri nihayet, Üç dışişleri bakanını, Güvenlik Konseyine müracaate mecbur bırakmıştır. Çünkü Ruslar, Moskova'da başka konuşmuşlar, ve Berlin'de başka tatbikata girişmişlerdir. Moskova'da Mo-lotof ve hatta Stalin tarafından yapılan vaatlerle Eerlinde Mareşal Sokolovski'nin yaptığı işler arasında azîm farklar var­dır. Anlaşılan Kremlin, Moskova'da sav­saklama politikasına devam ederken Ber­lin'deki mareşale «Sen bildiğini oku!» diye gizli bir talimat vermiştir. Nitekim Moskova'nın verdiği son cevabî nota da, Mareşalin yaptıklarını teyit ve Moskova vaatleriniiptaletmektedir.

Berlin'iterkmîetsinler?

Moskova'da, Berlin'de şark marklarının geçmesi kabul edilmiştir. Ancak, Berlin-de marklar, dörtlü bir malî komisyon tarafından kontrol edilecektir. Diğer ta­raftan batılı müttefiklerin Berlin'de ken­di işgal bölgeleri ile irtibat temin etme-ci müsait karşılanmıştır. Fakat gerek Ma­reşal Sokolovski'nin hareket tarzı ve ge­rek Moskova'nın verdiği nota, bütün müttefik sevkıyatının Rus askerî makam­ları tarafından kontrol edilmesini âmir bulunmaktadır. Bu takdirde Berlin'e gi­ren her şahıs, hattâ Amerikan ve İngi­liz ordusu mensupları da sıkı bir surette Rus süzgecinden geçecek, onlar isterlerse müsaade edecekler, istemezlerse her tür­lü seyrüsefere engel olacaklardır. Bunla­rı kabul etmek ise doğrudan doğruya Rusların Berlin üzerinde hükümranlıkla­rını kabul etmek, yâni Berlin'i Ruslara bırakmak demektir. İşte, batılı müttefik­ler bunun üzerine harekete geçmek lüzu-» munu duymuşlar ve Rusya'nın artık ıs­lah edilmez bir emperyalist haline gel­diğine inanmışlardır. Bu bakımdan Ge­neral Marshall'ın Fransa ve İngiltere'yi, Güvenlik Konseyine müracaate ikna için sarfettiği gayretler, Berlin işinde ikinci bir Munich meydana gelmesini önlemiş­tir. Mademki Berlin meselesi, Birleşmiş Milletler paktının 33 üncü maddesi gere­ğince, karşılıklı temaslar ve müzakerelerle halledilmemiştir; o halde Güvenlik Konseyininişeelkoymasılâzımdır.

Netice:

Rusların Güvenlik Konseyinde bir sabo­taj yapacakları şüphesizdir. Konseyin 11 üyesinden dördü, yâni bu mesele ile alâ­kalı bulunan İngiltere, Fransa, Rusya ve Birleşik Amerika çıkarılacak olursa ge­riye 7 üye kalır. Bu yedi üyeden Ukray­na kararda müstenkif kalırsa, karar altı kişilik bir ekseriyetle elde .edilecektir Fakat Birleşik Amerika bir iki gün ev­vel, veto olsun veya olmasın, Birleşmiş Milletlerin kararıyle kendisini mukayyet gördüğünü ve dolayısıyle eğer Güvenlik Konseyinde zecrî tedbirlere doğru bir ekseriyet meydana gelecek olursa, ken­disinin bu ekseriyetle beraber bu tedbir­leri tatbika gideceğini bildirmiştir. Bu takdirde Güvenlik Konseyinde veto mü­him bir rol oynamıyacak ve ekseriyet ka­rar verirse, zecrî tedbirlere gidilebile­cektir. Ruslar, belki şimdi, bu mesele­nin konseyde tetkik edilemiyeceğini ileri süreceklerdir. Çünkü Birleşmiş Milletler paktında Almanya ve Japonya'ya ait hiç bir meselenin Güvenlik Kuruluna verile-miyeceğine dair kayıt vardır. Buna karşı batılı müttefiklerin cevabı her halde şu olacaktır: Konsey Almanya meselesini değil, doğrudan doğruya taahhütlerin ifa edilmemesi meselesini tetkik edecektir. Bu işde hem batılı müttefiklerin prestiji bahis mevzuudur; hem de hâdise; yine paktın 35 inci maddesi gereğince, millet­lerarası bir ihtilâf doğuracak istidattadır. Görülüyor ki, meselenin fiilî bakımdan olduğu kadar hukukî bakımdan da çap­raşık tarafları vardır. Buna rağmen Rus­ya yine mazlum rolünü takınmakta de­vam edecek, fakat eninde sonunda Avru­pa artık fiilî surette iki hasım bloka ay­rılacak ve Moskova kendi âlemnie çeki­lecektir.

Kızıl Çarlara son ihtar...

Yazan: Abidin Dav'er

29 Eylül 1948 tarihlî «Cumhuriyet» İstan­bul'dan:

Batılı müttefiklerin nihayet sabırları tü­kendi; Bolşeviklerin Berlin ablukası ile yeniledikleri kızıl sinir harbine karşı umumîtaarruzageçtiler.Vichinskyyoldaş, demokrat müttefiklerin Sovyet Rus­ya'ya karşı tutmak zorunda kaldıkları siyasete «soğuk harp» diyor, buna, «so­ğukkanlı harp» demek daha doğru olur. Çünkü Batılı Müttefikler, hakikaten 1945 Mayısından beri Bolşeviklerin türlü tah­rikleri, oyunları, mızıkçılıkları, sözlerin­de durmamazlıkları, mesele üzerine me­sele çıkarmaktaki inatları ve nihayet dünya barısına karşı mütemadiyen sui­kastlar hazırlamaları karşısında, hayret edilecek kadar sabırlı ve soğukkanlı dav­randılar. Kanlı, tahripkâr ve felâketli bir dünya harbinin hemen arkasından daha kanlı, daha tahripkâr ve daha felâketli bir üçüncü dünya harbine sebebiyet ver­memek için, demokrasi devletlerinin Bol­şevik Sovyet Rusya'nın açtığı kızıl sinir harbine karşı gösterdikleri hakikî barış sevgisini, samimî uzlaşma arzusunu tak­dirle karşılamamak mümkün değildir. Fakat ne yazık ki onların barışseverliği ve anlaşma yolundaki gayreti, karşıların­daki kararmış ve kızıllaşmış Bolşevik -Moskofvicdanında,mâkesbulamadı.

Kremlin'deki kızıl Çarlar, barış yolunda yürüyen demokrasi devletlerine her gün bir çelme taktılar. Dünya sulhüne sui-kastler tertip ettiler. Birleşmiş Milletler Derneği bu suikastlerden dünyayı kur­tarmak istediği zaman da, mahut veto silâhına sarıldılar. Başka hiç bir büyük devlet veto hakkını kullanmadığı halde, onlar, iki düzine veto ile, bütün dünya­nın ümit bağladığı bu hak ve adalet mer­ciini her türlü icraî kudretten mahrum, is göremez bir siyaset akademisi haline soktular, Japonların, nazilerin ve faşist­lerin müteveffa Milletler Cemiyetine kar­gı yaptıkları baltalamaların, 20 mislini bu yeni teşekküle karşı yapmaktan çe­kinmediler. Filvaki onlar, hiç olmazsa, daha mertçe davranarak Milletler Cemi­yetinden çekilmişlerdi. Bolşevikler ise Birleşmiş Milletler Derneğinin içinde ka­larak bir beşinci kol halinde bozgunculuk ve fesatçılık yapmak, bu teşkilâtın bün­yesini bir kanser gibi içinden kemirip tahrip etmek gibi bir melanet yolu tut­tular. İşte nihayet demokrasi dünyasının sabrı tükenmiştir. Sovyet Rusya'nın kıpkızıl ruhu anlaşılmış, suikastçı mahiyeti açığa vurulmuş, Bolşeviklerin ipliği pazara çık­mıştır. İngiliz Dışişleri Bakanı Mr. Be-vin'in Birleşmiş Milletler genel kurulun­da, bütün demokrasi milletlerinin dele­geleri tarafından1 şiddetle alkışlanansözleri, medenî milletler muvacehesinde, Sovyet Rusya aleyhinde ağır bir itham­namedir. Soğukkanlılığın, siyasî itidal ve basiretin timasli olan İngiliz milletinin dahi sabrı tükendiğini gösteren bu itham­name, medeniyet ve insanlığın vicdanın­da Bolşeviklerin uyandırdığı isyanın bir ifadesidir.

Mr. Bevin, demecinin Önceden . hazırlan­mış metninden sık sık ayrılarak, zaman zaman büyük bir heyecanla konuşmuş, Rusları samimiyetsizlik, hakikatten inhi­raf ve kaçamaklı bir siyaset takip etmek­le suçlandırdıktan sonra, Viehinsky'nin şahsında Sovyet Rusya'ya hitaben şöyle bağırmıştır:

•— Sizleri bütün varlığımla temin ede­rim; atom harbinin gazabı, hesapsız felâ­keti üzerimize çökecek olursa, insanlığın Uğrayacağı bu faciadan yalnız bir devlet mes'ul olacaktır.*

Demokrasi cephesi milletlerinin delege­leri bu sözleri, ayağa kalkarak Birleşmiş Milletler Derneği toplantılarında görül­memiş bir hararet ve alkışlamakla üçün­cü dünya harbinden mes'ul olacak dev­letin Sovyet Rusya olduğu yolundaki İn­giliz iddia ve ithamını kabul ve tasvip ettiklerinigöstermişlerdir.

Mr. Bevin, Büyük. Britanya'nın, her tür­lü Rus taarruzuna karşı kendisini koru­yacağını Vichinsky'ye ihtar etmekle ikin­ci Dünya Harbinde büyük ıstırap çekmiş olan barışsever İngiliz milletinin dahi artık çileden çıkmış olduğunu ve icap ederse, yeni bir harbi göze aldıracağını anlatmakistemiştir.

îngiliz Dışişleri Bakanının dünya hak ve adalet divanı huzurunda ileri sürdüğü it­hamname, delilden mahrum kuru sözler­den ibaret kalmamış, Sovyet Rusya'nın Berlin ablukası meselesinde tuttuğu yo­lu, Türkiye'ye kargı açtığı, «bu memle­keti o kadar uzun zamandan beri sefer­ber bir halde beklemek zorunda bırakan sinir harbini» ve Yunanistana karşı ya­pılan fiilî mücadeleyi red ve inkâr edi­lemez deliller olarak kızılların yüzüne çarpmıştır.

Batılı Müttefikler, Temmuzdan beri Mos­kova'da ve Berlin'de karşılaştıkları Bol­şevik riyakârlığından da usanmış ve Ber­lin ablukası dâvasını Birleşmiş Milletler Derneği Emniyet Konseyine havale et­meğekararvermişlerdir.

Emniyet Konseyi, o mahut veto silâhı, birbaltagibi SovyetRusya'nınelinde

ve kendi tepesinde sallanıp dururken ne yapabilir ki?.. Siyasî çevreler, Bolşevik­lerin ya vetolarım bilmem kaçıncı deia kullanacaklarını, yahut da Birleşmiş Mil­letler teşkilâtından çekileceklerini tah­min ediyorlar.

Batılı Müttefikler, elbette bu iki ihtimali de göz Önünde bulundurarak Sovyet Rus­ya'yı Emniyet Konseyine veriyorlar. On­ların maksadı, kızıl Çarları medenî dün­ya barışına kasdetmiş, bir harp kundak­çısı olarak bir defa daha suçlandırmak­tır. Yoksa Sovyet Rusya'nın ancak silâh kuvveti ve atom bombasıyle yola getiri-

leceğini onlar da anlamışlardır. Kendi ba­rışseverliklerinin ve Birleşmiş Milletler Derneğine olan bağlılıklarının yeni bir delilini daha göstermek, Bolşeviklere son bir ihtarda bulunmak ve bir fırsat daha vermek için dâvayı Emniyet Konseyine arzetmişlerdir. Moskova, tuttuğu yoldan dönmez de «atom harbinin gazabı, he­sapsız felâketi üzerimize çekecek olursa insanlığın uğrayacağı bu faciadan yalnız Sovyet Rusya mes'ul olacak, ve şüphesis, tarih boyunca zalimlerin, medeniyet düş­manlarının ve harp tanrılarının uğradık­larıkorkunçakıbeteodauğrayacaktır.

Macaristan'la İran'ın duhulü neticesinde Unesco'ya üye olan devletlerin sayısı 42 yeçıkmıştır.

—Paris:

Kudüs'te Kont Bernadotte'un ölümü üze­rine büyük bir teessüre kapılan Birleş­miş Milletlere. mensup şahsiyetler beya­natta bulunarak anayasanın yedinci bö­lümündeki maddeler gereğince Filistin meselesini hal için bundan böyle müşte­rek bir askerî hareketin derpiş edilece­ğini söylemişlerdir.

Bugün saat 15 de fevkalâde bir toplantı yapacak olan Güvenlik Konseyi, şiddetli tedbirlere başvurmak lüzumu ile karşı­laşacaktır.

Sözü geçen şahsiyetlere göre, konsey, ye­dinci bölümdeki maddelerde derpiş edi­len zecrî tedbirleri göz önünde tutma-mazlık edemez. Çünkü mütareke bu maddeler gereğince vücut bulmuştur. Zecrî tedbirler arasında iktisadî baskı, abluka, diplomatik münasebetlerin kesil­mesi ve müşterek bir askerî hareket ih­timalleridemevcuttur.

Kontun Kudüs'e ayak bastığı takdirde kendisinin öldürüleceği, Stern teşkilâtı tarafından bundan birkaç gün evvel Bir­leşmiş Milletler kuruluna mensup şahsi­yetlere bildirildiği söylenmektedir.

Bugünkü tartışmalar sırasında bu mese­le bahis mevzuu edildiği takdirde kon­seyin mes'ul makamlara karşı ciddî ted­birlere müracaat kararı vermesi beklene­bilir.

Stern üyelerinin bu cinayetten mes'ul oldukları meydana çıktığı takdirde mu­vakkat İsrail hükümeti üyelerinin mus-kül bir duruma düşecekleri anlaşılmak­tadır.

Filhakika Stern çetesi ile diğer gayri nizamî Yahudi gruplar son zamanlarda muntazam Yahudi kuvvetleri ile birleşti­rilmiş bulunuyordu.

—Paris:

Amerikan tâbiiyetinden sarfınazar ederek birnumaralı dünyavatandaşıolmak is-tiyenGarryDavis'İpolisyakalamıştır. Davis,Paris'teChaillotsarayınınkarşısında Birleşmiş Milletler toprağı üzerine çadır kurmuştu. Polis kamyonu, etrafın­da tahta bir parmaklık bulunan Davis'in Çadırının yanma yanaşmış ve memurlar çadırın kazıklarım sökmüşîerdîr. Çadır o sırada içeride bulunmakta olan Davis'in başınayıkılmıştır.

Davis bu muameleye itiraz etmekle be­raber memurlarla birlikte kamyona bin­miştir. Bu adamın yatağı, tencereleri ve çıkını da beraber alınmıştır. Bu sırada toplanan halk Davis'İ alkışla­makta idi.

—Chaillot sarayı:

Bugün Kont Bernadotte'un hâtırasını ta­ziz için Güvenlik Konseyinde irad ettiği hitabede Birleşmiş Milletler genel sekre­teri Trygve Lie, bilhassa şöyle demiştir: Kont Bernadotte'un katli, Kontun şahsım aşan son derece vahim bir mesele doğur­muştur. Kont Bernadotte, katledildiği za­man Filistin'de Birleşmiş Milletlerin tem­silcisi idi. Kont ve Albay Serot, bu mem­lekette ölen 7 inci ve 8 inci vazife kur­banlarıdırlar. Onların katli ile Birleşmiş Milletlere karşı tecviz edilmez bir hür­metsizliğin eserleri olan bir sıra vahim suikastlar son haddini bulmuş oluyor.

Kont Bernadotte'un istisnaî meziyetlerini sitayişle yâdettikten sonra Birleşmiş Mil­letler aracılığı vazifesinde ona halef ola­cak şahsiyeti bulmanın son derece müş­kül olacağına işaret ettikten sonra Trygve Lie,şunlarıilâveetmiştir:

Bu katil hâdisesi ortaya bir mesle atı­yor: Bu gibi vaziyetlerde Birleşmiş Mil­letlerin temsilcilerini muhafaza etmek için istikbalde ne gibi tedbirler alınacak­tır?.,

— Chaillot sarayı:

Filistin meselesine tahsis edilen Güven­lik Konseyinin oturumunu açarken baş­kan Sir Alexander Cadogan evvelâ şun­larısöylemiştir:

Kont Bernadotte'un katli hakkındaki müthiş haber, bu Arap memlekette sul­hun iadesi yolunda daha büyük gayret­ler sarfetmemiz için yeni bir sebep teş­kiletmektedir.

Bundan sonra Birleşmiş Milletler genel sekreteri Trygve Lie, milletlerarası teşek­külün taziyelerini Kont Bernadotte'un ve Albay Serot'nun ailelerine sunmuş, Filis-

tindeki aracının yaptığı işleri ve kendi­sine tevdi edilen vazifede .bu şerefli adamın» kazandığı muvaffakiyetlerin e-hemmiyetini belirtmiştir.

Bundan sonra muhtelif murahhaslar Konttan sitayişle bahsetmişlerdir. Birle­şik Amerika murahhası, sonra Arjatinin murahhası Birleşmiş Milletler bayrağının üç gün müddetle yarıya indirilmiş ola­rak kalmasınıistemişlerdir.

Fransız murahhası Alexandre Parodi. Kudüs'te özel bir statü ihdası için Fran­sa'nın evvelce teklif etmig olduğu tedbir­lerin Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmemesine teessüf etmiştir.

Fransız büyük elçisi, şimdiki vaziyete son vermek için Fransa'nın alınmasını istediği tedbirleri ileride teklif etmek hakkını muhafaza ettiğini söylemiştir. Belçika murahhası, Kont Bernadotte'un kaatillerinl tel'in ve konseyin bu cebir hareketini en büyük şiddetle takbih et­mesiniistemiştir.

Sovyet murahhası, memleketi namına ta­ziyelerini bildirmiş ve bilhassa şöyle de­miştir:

Bu vak'a, Filistin'de cereyan eden ve hâ­len binlerce kişinin ıztırabına sebep olan hâdiselere kurban olanların listesini uzat­maktadır. Bu vak'a bize bir şey öğreti­yor: Filistin meselesinin hallini tacil et­meliyiz.

Kanada ve Suriye murahhasları, kendile­rinden evvel söz alanların fikirlerine iş­tirak etmişlerdir. Suriye murahhası şun­ları söylemiştir:

Bszı noktalarda hükümetimin Kont Ber-nadotte ile hemfikir olmamasına rağmen, Kont Bernadotte gibi, Birleşmiş Milletle­re büyük hizmetlerde bulunan bir ada­mın önünde hürmetle eğilirim.

Güvenlik Konseyi, Sovyet murahhasının sözlerine iştirak eden Ukrayna temsilci­sini dinledikten sonra Kont Bernadotte'un hâtırasını taziz eden Arjantin murahha­sının karar suretini oy birliği ile kabul etmiştir.

— Chaillot sarayı:

Arj antin temsilcisi tarafından teklif edi­len ve Güvenlik Konseyince oybirliğile kcbul olunan karar suretinin metni aşa­ğıdadır:

BirleşmişMilletleraracısıKontBernadotte'un mukaddes topraklarda sulh yo­lundaki vazifesini ifa ederken Kudüs'te bir tedhişçi grupu tarafından tertip edil­diği sanılan alçakça bir suikast netice­sinde feci bir şekilde Öldürülmesinden son derece müteessir olan Güvenlik Kon­seyi, şu kararlan vermiştir:

1—'BirleşmişMilletlerGenelSekrete­rindenBirleşmişMilletlerbayrağınınüç . gün müddetle yarıya kadar çekili olarak kalmasının istenmesi,

— GenelSekretereBirleşmişMilletler aracısının ölümü ve cenaze töreni müna-
sebetileyapılacakmasraflarınmütedavil sermayeden tediyesiiçinsalâhiyet veril­mesi,

— GenelSekreterdencenazemerasi­
mindekendisini Başkan tarafından veya seçeceği bir şahıs tarafından temsil ettir­
mesinin istenmesi,

19 Eylül 1948

— Londra:

Nafen'in siyasî muharriri yazıyor:

Müteveffa Kont Bernadotte'un ölümün­den evvel yaptığı talep üzerine Trygve Lie'nin Filistin meselesini Birleşmiş Mil­letler Genel Kurulu gündemine yazmağa karar vermesi, Genel Kurul'ca Filistin meselesi hakkında çetin mücadeleler ce­reyan edeceğini göstermektedir. Kont Bernadotte, bu talebi öldürüldüğü gün Parise gelen bir mektupla bildirmiştir. Kont Bernadotte bu mektupla beraber, Filistin durumu hakkında bir de mufas­sal rapor göndermişti. Bu rapor delege­lere yarından . evvel dağıtılamıyacaktır Aracı bu mektubunda Filistin meselesinin «şimdi en had safhasına girdiğini» söyle­mekte ve Genel Kurulun harekete geç­mesinin müstacel ve lüzumlu olduğunu ilâve eylemekte idi. Aracı, bütün mesele­nin muslihane bir şekilde halledilmesi ve bilhassa 300.000 Arap mültecisinin feci akıbetlerinin düzelmesi için gerekli ted­birlerin alınmasını istemekte idi.

Sanıldığına göre, geri kalanları da, son olarak birkaç güne kadar Paris'te bulu­nacak olan Arap delegelerinin büyük bir ekseriyeti, Bernadotte'un katlini, muvak­kat İsrail Hükümetinin iyi teşkilâtlandı­rılmış bir devleti kontrol etmeğe lâyık olmadığını gösteren bariz bir misal ola­rak ileri sürecektir.

Memleketleri, hürriyetleri, hayatları ve malları için istikbale kork­madan bakmak istiyen milyonlarca insan bu son sulh ümidini de kaybetmek endi­şesi içindedirler.

Aşağıdaki sualler her an sağduyu sahip­lerininzihinleriniişgaletmektedir:

Mademki bütün hükümetler harbi telin ediyorlar ve onu manasız buluyorlar, o halde sulha mani olan nedir? Harp için kullanılan kaynakların ve manevi kuv­vetlerin en küçük bir kısmi milletler ara­sında devamlı bir siyasî ve iktisadi işbir­liği sağlamıya kâfi gelmiyor mu?

Sulh şimdi1 sizin elinizdedir. Son hadiseler sulhun en kısa bir zaman içinde teessüsü­nü bir zaruret haline getirmiştir. Her fer­din, her milletin refahı bütün fertlerin ve bütün milletlerin refahına bağlı olduğu bir dünyada yaşadığımız için size emniyet ediyoruz. İnsanlık için hayatî bir mahi­yet arzeden meseleler ancak bizim teşki­lâtımız tarafından halledilebilir. Ancak devletler hukuku, milletlerin hakikî istik­lâlini, hakiki hürriyetini ve hakiki emni­yetini sağlıyabilir. Çünkü devletler huku­ku ferdin istiklâlini, hürriyetini ve em­niyetini herkesin müşterek ve bölünmez bir malı haline getirmiştir. Bunun içindir ki Fransa hakimiyetinin tahdidine razı olmuştur. Bu tahditler sulhun teşkilâtlan­ması ve müdafaası için elzemdir. Bir mil­letin müşterek hürriyet ve emniyetinin müdafaası uğrunda diğer milletlerle bir­leşmesinde bir küçüklük görmek için hiç­bir sebep mevcut değildir. Hakikatin za­ruretleri bugün ideal ihtiyaçlarına teva­fuk etmektedir. Sulhu teşkilâtlandırmak, teşekülümüzün riayet ettiremsi gereken milletlerarası bir kanun ihdas etmek de­mektir. Başarlıması bizden büyük bir ba­siret, sabır ve azim istiyen bir hareket yapmak demektir. Sulhun bu zaferini ta­mamlamak için harp içindeki bütün he­yecanlarımıza ve bütün imanımıza ihtiya­cımız vardır.

22 Eyîul 1948

Paris:

Birleşmiş Milletler Kurulu bürosunun bu­gün öğleden sonraki oturumunda Sovyet delegesi Vişinski Genel Kurulun günde­mineBirleşmişMilletlereyenimilletlerin üye olarak kabulü hususunun kaydı­na muhalefet etmiştir. Bilindiği gibi raev-zuubahis olan devletler İtalya, Sovyet nü­fuzu altında bulunan Orta Avrupa mem­leketleri ve Seylândir.

Vişinski Güvenlik Konseyinin daimî üye­leri arasında oybirliği olmadığına göre ortada hiç bir zaman gerekli rey sayısını toplayamamış olan meseleleri doğrudan doğruya Genel Kurulda tetkik ettirmenin Anayasaya muhalif hareket etmek old'i-ğunu ileri sürmektedir.

— Atina:

Anadolu Ajansının özel muhabiri bildiri­yor:

Yunan meselesinin sıklet merkezi bir ke­re daha Birleşmiş Milletlere intikal etmiş bulunmaktadır, Atina'da siyasi ve diplo­matik faaliyet tamamen durmuş ve gözler Paris'edikilmiştir.

Paris'ten alınan haberlere göre. Yunan heyeti şimdiden yaptığı temaslarda Bal­kanlarda kat'î surette sulhu iade edebi­lecek hal suretleri imkânları üzerinde ıs­rarla durmaktadır. Buradaki mütalealar şu noktalar üzerinde toplanıyor:

Çaldaris'in batılı devlet adalmarile görüş­melerinde varılan neticeler, Yunan meşe­lerinde «usul» safhasının artık kapanmış bulunduğu ve sulhu fiilen tesis edebile­cek bazı cezrî hal suretleri kabul ettir­menin artık bir mecburiyet haline gel­diği merkezindedir. Bu bahis üzerinde Marshall, Bevin ve Schuman arasında tam bir mutabakat olduğu bildirilemkte-dir.

Kuzeyden müdahaleleri kafi surette tes-bit ederek işini bitirmiş olan Balkan Ko­misyonunun bugünkü şekli ile devamn-da, Kuzey komşuların bu Komisyonla iş­birliği yapmadığına ve aracılığı reddetti­ğine göre, bundan sonra artık her hangi bir menfaat görülmemektedir. Bu sefer Genel Kurul'da ileri sürülecek tavsiye, hal suretleri de doğu blokunca tutulmi-yacağma göre, meselenin nihaî safhada yeniden hudutların kapatılması işine da­yanacağı şimdiden tahmin edilmektedir. Karşı tarafın iyi niyeti olmadan 1000 ki­lometrelik hududun bugünkü Yunan :>r-dusu tarafmadn tutulmasına imkan mev­cut değildir. Ordu mevcudunu bin kilo­metrelik hudutlara kâfi gelecek dereceye çıkartmak ta Yunan millî ekonomisini ta-mamilefelceuğratacaktır.Butakdirdeise geriye, ya Genel Sekreter Trygve Lie'-nin tesisini tavsiye ettiği Birleşmiş Mil­letler muhafız kıtaları, veyahut da mil­letlerarası bir asker topluluğu kalmakta­dır. Fakat acaba bunun maddî ve fiilî im­kânı mevcut olabilecek midir? Yunan davası, ve binnetice Balkanlarda sulh davası işte bu nokatda çıkmaza gir­mekte ve müşahitlerin fikrine göre, me­seleyi dünyaya şamil umumi bir anlaşma çerçevesi içinde mütalea etmekten başka çare kalmıyor gibi gözükmektedir.

— Paris:

Birleşmiş Milletler Kurulu Bürosunun birincitoplantısınınyapıldığısalonaAr­
jantinmurahhasıAree'ningirmesineti­cesinde bu murahahs ileSovyet murah­
hasıVicbinskyarasındamünakaşaaçıl­masına sebebiyet vermiştir. Bu hususta Güvenlik Konseyinde çoğunlukeldeedilemediğindendolayıSovyet murahhası, Birleşmiş MilletlerKurulunayeni üyelerin kaydı meselesinin gündeme geçirilmesine muarız bulunmuştu.
BusıradaArjantinmurahhasıAree,.şu demeçte bulunmuştur:
Kurula dahil olmayı istiyen her devletin isteği kabuledilmelidir.Bu hususta ka­
rar verecek olan Genel Kuruldur. Güven­likKonseyinintavsiyesimecburideğiî-
dir. Fakat Genel Kurulun kararı mecburi bir mahiyeti haiz bulunmaktadır.
GüvenlikKonseyialeyhindemütaleada bulunsa bile Kurula dahil olmak için ya­
pılan müracaatları kabul veya reddetmek Genel Kurula ait bir keyfiyettir.
Belçika murahhası tarafından desteklenen Sovyetmurahhasınınmuhalefetinerağ­
men Kurul, Arjantin'in teklifinin günde­me geçirilmesine karar vermiştir.Bundan sonra söz alan Sovyet murahhası,
Coree'ninbağımsızlığımeselesiBirleş­miş Milletler Coree Komisyonunun rapor­
larınıngündemdençıkarılmasınıdaiste­miştir.Demecine devam eden Vichinsky, Coree'-de bulunan Sovyet kuvvetlerinin bu mem­leketten geri çekilmeleri hakkında Sovyet Başkumandanlığı tarafından alınan ka­rardan sonra Coree meselesinin fiilen so­na ermiş bulunduğunu ve Genel Kurulun bu mesele ile ilgilenmesine lüzum kalma­dığını ileri sürmüştür. Genel Kurul Bürosu gerek Coree mesele-

sinin ve gerek Yunanistamn siyasi bağım­sızlığı ve bütünlüğüne karşı yapılan teh­ditler meselesini gündemde bırakmıya ka­rar vermiştir.

23 Eylül 1S48

— Paris:

Anadolu Ajansının Özel muhabiri bildiri­yor:

Murahhas heyetimizin Birleşmiş Milletler ,Genel Kurulu Komisyonlarındaki mesa­iye iştiraki aşağıdaki şekilde tesbit edil­miştir:

Bir sayılı siyasi komisyona Sadak, Mene­mencioğlu, Sarper ve Devrin; iki sayJ.ı ekonomik ve üç sayılı Sosyal komisyon­lara da Menemencioğlu, Sarper ve Dev­rin, dört sayılı Vesayet ve beş sayılı îdarî komisyona Sarper, altı sayılı Hukukî ko­misyona Menemencioğlu ve Devrin işti­rak edeceklerdir. İki ve üç sayılı komis­yonlardan teşekkül eden Muhtelit komis­yonda Menemencioğlu, Sarper ve Devrin bulunacaklardır. Yardımcı üye olarak bi-rinic ve ikinci komisyonlara Uşakhgil ve Settar İksel, üçüncü komisyona Usaklı-gil ve Kural, dördüncü komisyona Uşak­hgil, beşinciye Kural, altıncıya İksel işti­rak edeceklerdir. Müşavir olarak birinci komisyona Necdet Kent, ikinci ve üçüncü komisyonlara Eren gireceklerdir.

— Paris:

Bugün Birleşmiş Milletler Genel Kuru­lunda umumi müzakereleri açan Filipin murahhası Romulo, büyük devletlere hi­tap ederek silahlanmayı ve harbe hazır­lanmayı bırakmıya ve müzakere ve uzlaş­ma yolile bir anlaşmaya varmak için yeni gayretlersarfetmiye davet eylemiştir.

Romuîo' nun bu beyanatından sonra umu­mî müzakereler mahallî saatle 11.50 de açılmıştır.

İlk olarak Amerika Dışişleri Bakanı RTar-shall söz almış ve aşağıdaki nutku söyle­miştir:

Burada, Pariste buluşmuş olduğumuzdan dolayı bilhassa bahtiyarız. Fransa, asırlar boyunca ilim ve sanatı bütün insanlığın zenginleşmesi için beslemiş ve Fransız vatandaşları da fert hürriyetini yaymak uğrunda inatla savaşmışlardır. 1871 de Hu­kuku Beşer Beyannamesinin doğduğu bu Fransıztopraklarındatoplanmışbulunan Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 1848 de hür insanlar için hür bir âlemde yeni bir Hukukubeşer beyannamesinin kabulü­nü tetkik etmesi tamamile yerinde olur.

Burada, insan haklarına ve esas hürriyet­lere olan saygımızı yalnız bir kere daha teyit etmekle kalmayıp bu hakları ve bu hürriyetleri geliştirmek ve korumak hu­susundaki azmimizi de yenilemeliyiz. Fi­kir, vicdan ve din hürriyeti, kanaat ve ifade hürriyeti, keyfi hapsolunmamak hürriyeti, milletlerin kendi hükümetleri­ni seçmek, hükümet işlerine ve idareye iştirak etmek ve eğer tatmin edilmezlerse hükümetlerini değiştirmek hakları, hükü­metlerin kanunla hareket etmeleri veci­besi... işte insana şeref ve değer veren unsurlardan bir kaçı.

Birleşmiş Milletler Yasası bu mefhumlavı aksettirmekte ve insanların olduğu kadar milletlerin de haklarını geliştirmeyi ve korumayı sağlamaktadır. Hür insanların bugünkü modern dünya camiasında hür bir devletin ancak ve vatandaşlar tarafın­dan diğer vatandaşların haklarına saygı gösterilmesi vecibesine dayanması bir te­sadüf eseri değildir. Ve keza hür millet­lerin hür bir âlemde ortaklığı da bütün devletler tarafından diğer milletlerin hak­kına saygı gösterilmesi vecibesine dayan­maktadır.

Esas insan haklarının sistemli bir tarzda ve kasden inkâr edilmekte olması bugün­kü güçlüklerimizin ekserisi ile sıkı sıkıya alâkadardır ve Birleşmiş Milletler eserini tehdit etmektedir.

Milyonlarca erkek ve kadının her gün gizîi polisin tethişi altında yaşaması, ve makul bir sebep ve mahkeme kararı ol­madan hürriyetten mahrum edilmesi V3-ya mecburî çalışmaya tabi tutulması yal­nız ağır bir haksızlık olmakla kalmıyor, bu haksızlıklar milletler camiasında tej> kiler de yapıyor. Bu bir vakıadır. Bizzat kendi milletlerinin haklarını tanımıyan hükümetler, diğer memleketlerin hakla­rını da tanımıyorlar ve milletlerarası sa­hada hedeflerine zorbalıkla erişmiye ça­lışıyorlar.

— Chaillot sarayı.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu bugün öğleden sonra tekrar toplandığı sırada Venezüella Dışişleri Bakanı Dr. Blanco «korkunun bir kenara bırakılmasını, ıs­rarla talebetmiştir.

Dr. Blanco Venezüella'nın Birleşmiş Mil­letlere İtalya gibi, yeni azaların kabulü­ne taraftar olduğunu ve memleketinin Küçük Genel Kurulda ele alınmış olan veto meselesinin halline devam edilme­sini ve aynı zamanda imalinin men ve mevcut stoklarının imhası gereken atom silâhının hudutsuz bir şekilde kontrolü­nün tatbik mevkiine konulmasını temenni ettiğini bildirmiştir.

—ChaillotSarayı :

Birleşmiş Milletler Kurulu nezdindeki Mısır murahhasının demecinden sonra kürsüye başka bir murahhas çıkmadığın­dan, Dr. Ewatt bugünkü toplantıya son vermiştir.

Müzakerelere yarın sabah mahallî saat 10,30 da yeniden başlanacaktır. İtalyan müstemlekeleri, Filistin meselele­rinin yarınki gündeme geçirilip geçiril­meyeceği halikında bir karar vermek üzere Kurul Bürosu bu gece bir toplantı yapacaktır.

24 Eyîiil 1948

—Paris:

Filistin meselesi Birleşmiş Milletler Ge­nel Kurulu gündeminde resmen yer al­mıştır. İngiltere ve Lübnan Genel Kurul­dan Filistin'de devamlı bir sulhun tesisi içîn müteveffa Kont Bernadotte tarafın­dan teklif edilen plânın derhal müzakere­siniistemişlerdir.

Genel Kurul İcra Komitesi, dört büyük devletin üzerinde bir anlaşmaya varama­dıklar! Filistin meselesiyle eski İtalyan sömürgelerinin geleceği meselesinin, Ge­nel Kurulca müzakere edilecek en mühim noktalardanolduklarınıteyitetmiştir.

Lübnan, Bernadotte plâpının Filistin­li mültecilere ait kısmının Birleşmiş Milletler teşkilâtı özel komisyonu tara­fından incelenmesini talep etmiştir. Marshall de, genel kurulda yaptığı be­yanatta, Filistin meselesine kısaca temas etmiş ve Kont Bernadotte'u hararetle övmüştür.

Fransa ve İngiltere, heyeti umumiyesi itibariyle İsrail devletini tanıyan ve bazı toprak ayarlamalarını ileri süren Berna­dotte plânı üzerinde mutabık olduklarını bildirmişlerdir.

Vişinski daha birçok tavsiyenin yerine getirilme­miş olduğunu, bilhassa Filistin ve Endo­nezya meseleleri ile güney Afrika'da ırk­lar arasında gözetilen fark işinde yekdi­ğerini nakzeden tedbirlere müracaat edil­diğiniilâveetmiştir.

Vişinski bundan sonra kurulun bir ara komisyonu kurmuş olmasını söyle tenkit etmiştir:

«Bu küçük kurulun maksadı Güvenlik Konseyine rakip bir teşekkül yaratarak, konseyin barış ve güvenliği sağlamak ala-nında üzerine aldığı sorumluluk itibariy­le ehemmiyetini ve rolünü baltalamaktın ibarettir.»

Sovyet delegesine göre, ara komisyona barış meselelerini tevdi etmeğe matuf Amerikan teklifi, anayasayı ihlâl ederek, karşılıklı anlayış, emniyet ve büyük kü­çük bütün memleketlerin menfaatlerine aykırıdüşmektedir.

Amerika'nın Kore'deki durumunu ve bu memleketin güneyinde bir kukla hükü­metin kurulmuş olmasını tenkit eden Vi­şinski, bu sefer hücumlarını, kanunsuz olarak teşkil edilen Balkan komisyonuna yöneltmektedir. Bundan sonra Sovyet delegesi, iktisadî meselelerden bahis aça­rak Birleşmiş Milletler ekonomik komis­yonlarının kendilerinden beklenen vazife­yi yapmadıklarını ve Marshall plânı teş­kilâtı hiç kale almazken Birleşmiş Millet­ler iktisadî müesseseleri bu plânın tahak­kukunu esas vazifeleri olarak telâkki et­tiklerini söylemiştir. Bu arada Vişinski, genel sekreterin bu husustaki raporunu tenkitle demiştir ki:

«Marshall plânı Avrupanm kalkınmasına, bu kıtanın siyasî ve iktisadî istikrarına yardım etmediği gibi, siyasî ve iktisadî istiklâllerini baltalamak suretiyle bu plâ­na iltihak ederi Avrupa memleketlerinin ekonomik durumunu daha da ağırlaştır­dığıaşikârdır.»

Rus delegesi bu aralık Güvenlik Konse­yinin geçen seneki faaliyetini gözden ge­çirmiş ve bu teşkilâtın bilhassa Filistin meselesinde vazifesini ifa etmediğini id­diaetmiştir.

Vişinski, ne atom komisyonunun, ne ele klâsik silâhlan azaltma komisyonunun kendilerine tevdi edilen işi görmedikleri­ni iddia etmiş ve atom meselesi hakkınâa Sovyet ve Amerikan plânlarını karşılaş­tırmıştır.Rusdelegesinegöreatomsilâhı menedilmedikçe, atom enerjisinin kullanılmasına dair her türlü müzakere, milletleri aldatmak için bir vasıtadan ileri gidemez. Çünkü bu müzakerelerden maksat, atom silâhları yarışını milletler­den saklamak için bir duman perdesi va­zifesini görür.

Dusya'nm milletlerarası atom kontrol teşkilâtının başka memleketlerin iktisadî hayatına müdahale etmek hakkını haiz bir Amerikan organı haline gelmesine muarız olduğunu belirten Vişinski, harp­ten beri Birleşik Amerika'nın güttüğü si­yaset hakkında görüş tarzını izah etmiş vedemiştirki:

Amerika, mütearrız kuvvetlere karşı gi­riştiği mücadele siyasetinden genişleme ve dünyaya tahakküm etmek üzere kur­duğu plânların tatbikine geçmiştir.

Vişinski, Sovyet Rusya'ya ve Doğu Av­rupa'nın yeni demokratik memleketlerine karşı açılacak yeni bir harp hakkında ya­pılan şiddetli propagandayı, silâhlanma yarışını ve kapitalist dünyayı tehdit eden bütün tehlike ve felâketlere karşı bir si­per olduğu sanılan atom bombasına kar­gı beslenen hayranlığı tenkit etmiş ve maksadı Alman tehlikesini önlemek olmı-yan beş devlet siyasî ve askerî bloku teşkiline geçerek bu gibi ittifakların ba­rışın kuvvetlendirilmesine ve milletlerin güvenliğine aykırı düştüğünü iddia et­miştir.

Rus delegesi, Sovyet Rusya ile Fransa ve İngiltere arasında imzalanan anlaşmaların bir Alman taarruzunu bertaraf etmek maksadına matuf bulunduklarını ve ba­rışsever memleketlerin menfaatlerine uy­gun bulunduğunu temin etmiştir. Viginski, geçen sene harp müşevvikleri hakkında verilen karara riayet edilme­diğini, Rusya'ya karşı bir iftira seferber­liği açıldığını ve bu arada bir Anglo -Sakson kurmay heyetinin barış menfaat­lerine aykırı olarak gizli faaliyette bulun­duğunu iddia ederek silâhlanma yarışın­da birinciliğin Amerika'ya tevcih edile­bileceğini söylemiş ve Amerika'nın aske­rî kuvvetleri hakkında birçok rakamlar zikretmiştir.

Nutkunun sonunda Vişinski, Meclise şu takriri sunmuştur:

1 — Genel kurul Güvenlik Konseyinin da­imî üyeleri olan Birleşik Amerika, İngil­tere, Sovyet Rusya, Fransa ve Çin'e ilk adımmahiyetindeolaraksilâhlanmanın

ve mevcut kara, deniz ve hava silâhlı kuvvetlerinin bir yıl zarfında üçte bir nisbetindeazaltılmasını,

— Genelkurul,savunmamaksatlarının haricindetecavüz gayelerinematufolan
atomsilâhlarınınistimalininyasakedil­mesini,

—GenelkurulGüvenlikKonseyiçer­çevesiiçinde,rolüsilâhlarınvesilâhlı kuvvetlerlebirlikteatomsilâhlarınınazaltılmasıtedbirlerinenezarettenibaret
bulunacakolanbirkontrolteşkilâtının kurulmasını tavsiye eder.

—Paris:

Vişinski'nin silâhları bırakma teklifi Bir­leşmiş Milletlere mensup mahfillerde is­tihfafla karşılanmıştır. Delegeler arasın­da umumî reaksiyon şudur:

Vişinski'nin nutku daha mutedil bir li­sanla yazılmışsa da yeni bir şey ihtiva etmemektedir. Silâhların bırakılmasını kontrol etmek üzere bir teşkilât kurul­ması ve atom silâhlarının yasak edilme­si bakımından ileri sürdüğü teklifler de­legelerin birçokları tarafından sadece bir propaganda manevrası addedilmiştir. A-tom enerjisinin kontrolü meselesinde Vî-şinski son iki yıl içinde cereyan eden münakaşaları unutmuş gibi gözükmekte­dir.

27 Eylül 1948

—Paris:

Birleşmiş Milletler genel kurulu oturu­munun açılışında ilk olarak söz alan Ye­ni Zelanda murahhası James Thorn, ka­naatine göre Birleşmiş Milletlerin sulhu ve emniyeti sağlamak, milletler arasında dostane münasebetleri geliştirmek, mil­letlerarası işbirliğini sağlamak ve muhte­lif memleketlerin faaliyetlerini ahenkleş­tirmek için takip etmeleri gereken hedef-1 leri tarif etmiştir. Thorn demiştir ki:

Birleşmiş Milletler, bu anlaşmazlık dün­yasında bir köprü vazifesini görmekte­dirler. Bu köprünün, veto hakkı gibi ba­zı bünye hatâlarına rağmen muhafaza edilmesilâzımdır.

Birleşmiş Milletlerin daimî teşekkülleri­nin faaliyetini gözden geçiren Thorn, ne­tice olarak: «Bu yapıcı gayretler Birleş­miş Milletlerin otoritesine güvenen ve faydasına inananlar için cesaret verici­dir.»demiştir.

San Salvador delegesi Hector Castro, doğrudan doğruya İspanya'ya telmih ede­rek Portekiz'in ve İrlanda'nın Birleşmiş Milletlere kabulünü istemiş ve demiştir ki:

Bu tarafsız memleketler tarafsızlıkları ile sulh istediklerini parlak bir şekilde gös-te'ıir. iğlerdir.

Castro, Birleşmiş Milletler genel kurulu­nun devletlerin iç işlerine müdahaleye hakları olmadığını söylemiştir.

Bundan sonra soz alan Liberya temsilci­si, dünyanın bloklara ayrılmış olmasını ve büyük devletler arasındaki anlaşmaz­lıkları esefle karşılamıştır. Oturum bua-üan sonra talik edilmiştir.

—Paris:

Anadolu Ajansının Özel muhabiri bildi­riyor:

Biıleşmiş Milletlerin bu sabahki toplantı­sında Bevin, batı devletlerinin Sovyetle­re karşı kansız bir harp idame ettikleri hakkında Vişinski tarafından yapılan be­yanatı mânâsız olarak vasıflandırdıktan sonra şöyle demiştir:

«Peki, Sovyetler tarafından yapılan sinir harbîne ne diyelim, Türkiye'yi uzım müddet seferberlik halinde kalmıya mec­bur eden bu sinir harbinenebuyurulur?»

28 EylÜ! İS48

—Chaillot sarayı:

Birleşmiş Milletler teşkilâtı genel oturu­munda umumî müzakerelere son veril­mesi ve bugünden itibaren münhasıran komisyon çalışmalarına başlanması pek muhtemeldir. Güvenlik Konseyinin otu­rumu öğleden sonraya alınmış olduğun­dan, bu kararın tahakkuku halinde bu­günkü müzakerelerin çok hararetli olma­sı beklenebilir.

Gündemde mevcut üç nokta, Berlin me­selesinin Güvenlik Konseyine havale edi­leceği bildirilmeden önce önem taşıyabi­lecek mahiyette idi. Bunlardan biri Hin­distan'la Haydarabad işidir. Ancak, Ki-zam'ın şikâyetini Güvenlik Konseyinden geri alması ile bu Ölü doğmuş bir mese­le haline gelmiştir. Diğeri Bulgaristan'ın Birleşmiş Milletlere üye olarak girmesi için yaptığı yeni müracaattir. Güvenlik Konseyinin gündeminde mevcut üçüncü nokta,İsviçre'ninmilletlerarasıadalet divanı karşısındaki durumunun izah ve tesbiti meselesidir. Fakat müşahitlerin asıl büyük alâka ile bekledikleri cihet, Amerika - Fransa ve ingiltere'nin Berlin meselesi hakkında Sovyet Rusya'ya gön­dermiş oldukları notayı konseyin dikkat ve itibara alıp almıyacağıdır. Birleşmiş Milletler genel sekreteri Trygve Lie, Berlin meselesinin Güvenlik Kones-yine sunulması hakkındaki tebliği bugün ancak öğleden sonra alabilecektir. Ancak vaziyetin acele mahiyeti göz önünde tu­tulacak olursa, Trygve Lie'nin bu tebliği derhal Güvenlik Konseyi Başkanına gön­dermesi muhtemeldir. Bu suretle Gü­venlik Konseyi Başkanı, Berlin meselesi etrafında yapılacak tartışmaların tarihi­ni tesbit edebilecektir.

Cuma günü başkanlık makamına geçecek olan Amerikan heyeti bu yakıcı mevzu­un sebep olacağı tartışmaları idare etmek için yerini «mesele ile doğrudan doğruya ilgili olmıyan» meîmekete bırakacağım daha şimdiden bildirmiştir. Bu nazik va­zife için Arjantin seçilecektir. Bununla beraber, konseyin oturumu ile ayni zamana rastlamak üzere asamblenin son genel oturumunda 12 hatip söz iste­mişlerdir. Bunlar arasında Birleşmiş Mil­letler teşkilâtının seçkin şahsiyetlerinden biri, hattâ en parlağı olarak tanınmış bu­lunan siyasî komisyon başkanı Spaak da vardır.

Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman, muhtemel olarak öğleye doğru söz .ala­caktır. Bevin, kendi programını dünkü oturumda izah ettiğine göre, Schuman, hükümetinin Birleşmiş Milletler hakin -daki siyasetinin ana hatlarını belirten <beşbüyüklerin»sonuncusuolacaktır.

— Paris:

Birleşmiş Milletler Kurulunun bugünkü tartışmaları sırasında Avustralya adına konuşan M. Chifley, İtalyan sömürgeleri meselesinin, bu sömürgelerin faşist hâki­miyetinden kurtulmaları için savaşmış olan memleketler, yâni Avustralya, Hin­distan, Yeni Zelanda, Pakistan ve güney Afrika temsilcileri arasında görüşülmesi teklifinde bulunmuştur. M. Chifley, Birleşmiş Milletler üyesi si-fatiyle bazı memlekelterin ve bu arada Seylân'ın üye olarak kabul edilmeler i teklifinde de bulunacağını açıklamış ve memleketinin Seylân meselesinde veto hakkınıkullananRusya'yıtenkitettiğini ilâve etmiş ve Seylân'ın İngiliz millet­leri camiasına mensup tamamiyle müsta­kil ve demokratik bir üye olduğunu bil­dirmiştir.

— Chaillot sarayı:

Birleşmiş Milletler Kurulunun öğleden sonraki toplantısında Birleşmiş Milletler teşekkülleri mümessillerinden, milletler­arası iş ofisi müdürü David Monse, söz alarak, San Fransisco'da toplanan iş kon­feransı sırasında karara bağlanmış olan içtima hürriyeti komisyonunun tasvibini istemiştir.

David Morse'den sonra gıda ve tarım teşkilâtı namına söz alan Morrison Dodd, gıda maddeleri istihsalinin ve dağıtılma­sının daha mükemmel bir surette tanzi­miniistemiştir.

Dr. Brock Chisholm ise millelterarası sıhhat teşkilâtında hüküm süreri birliği tebarüzettirmiştir.

Bundan sonra genel kurul, kısmî silâh­sızlanma ve atom silâhlarının yasak edil­mesi lehinde Sovyet takririnin siyasî ko­misyona şevki hakkında büronun tavsi­yesini tasvip etmiştir. Söz alan Dominik Cumhuriyeti murahha­sı Joaohim Balaguer, Fransa'nın, çocuk­ları kurtarma milletlerarası sandığının yapmış olduğu hizmetlerden dolayı hür­riyet memleketi olarak vasıflandırdığı bu memleketi övmüştür. Meksika murahhası Luis Padilla Nervo, dünyanın yüksek prensiplerin ilânı . ile iktifa etmiyeceğini söylemiş ve vazıh ne­ticelere varılmasını temenni etmiştir.

Meksika murahhası, büyük devletler ara­sındaki anlaşmazlıkları teessüfle karşıla­yarak bunların Birleşmiş Milletler Ku­rulunahavaleedilmesiniistemiştir.

Meksika murahhasından sonra söz alan Belçika Başbakanı Henri Spaak, Sovyet murahhası Visinski'nin nutkuna cevap vererek bu nutkun ya propaganda mak-sadiyle söylendiğini, yahut samimî oldıı-duğunu söylemiştir. Nutuk propaganda maksadiyle söylenmiş ise buna mukabil propaganda ile cevap verilmesi gerektiği­ni belirtmiştir.

Belçika Başbakanı Henri Spaak, Sovyetmurahhası Vişinski samimî olduğu tak­dirde, bunun batı devletleri gayelerininhiç bilinmediğine delâlet ettiğini söyle­miş ve demiştir ki:.

Batıda kimse komünist rejimini müna­kaşa etmemektedir. Bununla beraber batı memleketlerinde kimse herhangi bir to­taliter rejime tâbi olmak istememekte­dir.

Demokratik ideal ile demir perde arka­sında bulunan memleketlerdeki hürriyet­sizliği mukayese eden Spaak, Bruxelles paktıma Birleşmiş Milletler anayasasına uygun olduğunu, kimse aleyhine tevcih olunmadığını belirtmiştir. Belçika Başbakanı, Bruxelles paktından doğan birliğin taarruzî değil, tedafüi ol­duğunu ileri iürmüş ve Ruslara hitap ederek demiştir ki:

Batı siyasetinde âmil olan şey korku, si­zin sebep olduğunuz, güttüğünüz siyaset­ten doğan korku değildir.

Belçika .murahhası, Sovyet siyasetinin Birleşmiş Milletler Kurulu siyasetini bal­taladığını, batı devletlerinin Sovyet Rus­ya'nın bütün memleketlerde beşinci kol teşkilâtları bulunduğundan dolayı endişe duyduklarını, Sovyet beşinci koluna kı-yasen Hitler'in beşinci kolunun âdeta bir izci teşkilâtından ibaret kaldığını belirt­miştir.

Sözlerine devam eden Henri Spaak, Mar-shall plânına karşı Sovyet Rusya'nın ve komünistlerin hareket hatlarının çok kö­tü olduğunu, Marshalİ plânı olmadığı tak­dirde Avrupa'nın çok feci durumda ka­lacağını, bu plânın hiç bir memlekete, hiç bir doktrine karşı tevcih edilmediği­ni, sırf Avrupa'nın kalkınması gayesini güttüğünü söylemiştir.

Belçika murahhasından sonra söz alan Peru murahhası Garcia, İtalya'nın Birleş­miş Milletler Kuruluna kabulü lehinde bulunmuştur.

Peru murahhasından sonra söz alan Yu­nan Dışişleri Bakanı Çaldaris, Yunanis­tan'ın bütün memleketlerle ve bilhassa kuzey komşuları olan Yugoslavya, Bul­garistan, Arnavutlukla anlaşmak istedi­ğini, fakat bu üç devletin Yunanistan'a karşı düşmanca hareket hatlarında ısrar ettiklerini, ricat etmekte olan çetecilere yardımlarda bulunduklarını, Birleşmiş Milletler Kurulunun, Yunanistan'ın çek-, mekte oldukları ıstıraplara son vermesini istemiştir.

— Chaillot sarayı:

Birleşik Amerika Dışişleri Bakanı Mar­shalİ aşağıdakidemeçte bulunmuştur:

Robert Schuman'm, Birleşmiş Milletler Kurulunda söylemiş olduğu nutkun ifade ettiği azim ve samimiyet üzerimde çok iyibirtesiryaratmıştır.»

—Chaillot sarayı:

Birleşmiş Milletler Kurulunun bugün öğ­leden sonraki toplantısında söz alan Be­yaz Rusya murahhası Kyselev, silâhsız­lanma ve atom kontrolü meselesinde Bir-leşmis Milletler Kurulunun uğradığı mu-vaffakıyetsizlikten Birleşik Amerika'yı ve ona uyan memleketleri mes'ul tutmakta­dır.

Kyselev, Amerikan basını tarafından kö­rüklenmekte olan harp psikozundan bah­setmiş ve Sovyet Rusya'nın barış arzu­sunu belirtmiş ve Mareşal Stalin'in yük­sek bir Amerikan siyasî şahsiyeti olan Stassen ile yapmış olduğu görüşmede, sosyalist Sovyet Rusya ile. kapitalist Bir­leşik Amerika'nın beraberce yaşayabile­cekleriniilerisürdüğünühatırlatmıştır.

Genel Kurul saat 18,50 de toplantısına son vermiştir.

29 Eylül 1948

—Londra:

Birleşmiş Milletler nezdindeki BBC mu­habirinin bildirdiğine göre, batı devlet­leri, Berlin ihtilâfı hakkındaki notala­rını bugün öğleden sonra genel sekreter M. Lie'ye sunacaklardır. Muhabir, batı devletlerini Güvenlik Kon­seyinden bu meseleyi anayasanın yedinci maddesine göre incelemesini talep attik-lerini yazmaktadır ki, bu madde barışı tehdit, barışı doğrudan doğruya ortadan kaldırmak ve tecavüz fiilleriyle ilgilidir. Notada üç batılı devletin Rusya'ya Ber­lin'deki durumun barışı ve milletlerarası güvenliği tehlikeye düşürdüğünü ihtar ettikleri ve hâlen müzakere yolu ile bir hal çaresi bulmanın imkânsızlığı da be­lirtileceği sanılmaktadır. Güvenlik Konse­yi, Berlin durumunu pazartesi günü in­celemeğebaşlayacaktır.

Diğer taraftan BBC. muhabiri, Bevİn, Marshalİ, Schumann ve Spaak tarafından Birleşmiş Milletler Kurulunda ileri sürü­len mütalâaların, Rusya ve peykleri müs­tesna, bütün kurul üyeleri tarafından be-n imsenmişolduğunu kaydetmektedir.

—Paris(Chaillot sarayı):

Genelkurultoplantısısaat9,45de açılmıştır. Söz almak üzere ismini yazdı­ranların başında Bolivya murahhası Co^t Durels bulunmakta idi. Durels kürsüye gelerek İspanya ile îtyalya'nm Birleşmiş Milletlerin uzmanlık teşekküllerine kabul edilmelerini ve 12 Aralık 1946 da İspanya aleyhinde verilen karardan vazgeçilmesi­ni istemiştir.

Bolivya muranasından sonra söz Yugoslav Başbakan muavini Kardelj, bü­yük devletler arasında bir anlaşma mev­cut olmadıkça milletlerarası işbirliğinin ham bir hayal olduğunu söylemiştir. Ve­to hakkından bahseden hatip, Büyük dev­letler arasında birlik prensipi ihlâl edil­diği takdirde. Birleşmiş Milletlerin zayıf düşeceğine işaret etmiştir.

Yugoslav murahhası nihayet, Amerika­nın Yunanistan'da takip ettiği siyaseti tenkitetmiştir.

Kardej'den sonra söz alan Şili murahhas heyetinin başkanı Joaquin Fernandez kürsüye gelmiştir.

Şili murahhası, memleketinin insanlık haklarına karşı hürmetini belirtmiş ve Şili hükümetinin bu hisle hariçten tali­mat alan bir azlığın Çekoslovakya'daki müdahalesine Güvenlik Konseyinin dik­katini çektiğinisöylemiştir.

Fernandez, genel kurulun sulh mu, harp mi, yoksa müphem bir sulh mü olacağını tâyin etmek bakımından kat'î bir mahi­yet alacağını belirtmiştir. Ukrayna murahhası Dimitri Manuilski, bundan sonra kısmî seferberlik ve atom bombasının kullanılmaması hakındaki Vichinski'nintekliflerinidesteklemiştir.

Manuilski'nin beyanatından sonra başkan müzakerelerin sona erdiğini söylemiş ve genel kurul yeni bir emre kadar oturum­larınıtatiletmiştir.

Oturumsaat14,45 tesonaermiştir,

— Paris:

Birleşmiş Milletler sömürgeler komitesi, bugün Sovyetlerin itirazlarına rağmen, 70 sömürgede Birleşmiş Milletlerin rolü­nün kat'î surette tahdidine dair bazı tek­lifleri ihtiva eden ve genel kurula sunul­muş bulunan raporu kabul etmiştir. Sovyet temsilcisi Kulagenkov, bu rapor­la genel kurula Sovyetler Birliğinin iti­raz ettiği tavsiyeler sunulduğu için ra­por lehinde oy veremiyeceğini söylemiş­tir.

Bu tavsiyelerin en mühiminde genel ku­rulun başka bir özel komite tâyin etmesi teklifolunmaktadır.

Yeni komite, gelecek sene sekiz sömür­ge devleti tarafından kendi hakkında her sene Birleşmiş Milletlere sundukları ma­lûmatı tetkik edecektir.

Cenevre'de yaptığı toplantı esnasında ko­mite, Sovyetler Birliği tarafından kuv­vetle desteklenen bir Hint teklifini red­detmiştir. Hindistan bu özel komitenin sömürge devletleri tarafından Birleşmiş Milletlere sunulacak olan malûmat hak­kında tavsiyelerde bulunmağa memur daimî bir teşekkül haline getirilmesini istemekteidi.

—Paris:

Türkiye murahhası Selim Sarper, Birleş­miş Milletler genel kurulu siyasî komis­yonununraportörlüğüneseçilmiştir.

—Paris(Chaillot sarayı):

M. Robert Schumann tarafından teklif edilen Bolivya delegesi M. Costa Durels, 13 e karşı 36 oyla siyasî komisyon ikinci başkanlığınaseçilmiştir.

Sovyet Rusya delegesi Jacob Malik tara­fından teklif edilen Çekoslovakya dele­gesi M. Clementis ve Filipin delegesi Ge­neral Romulo birer oy almışlardır.

—Paris:

İngiltere, Fransa ve Birleşik Amerika bu­gün öğleden sonra Birleşmiş Milletlere müşterek bir nota sunarak Rusya'yı Ber­lin'de «milletlerarası sulh ve emniyet» için tehdit teşkil eden bir vaziyet ihdas etmekle itham etmişler ve «dört büyük­ler» tarafından müzakere edilmiş olan bu meselenin Güvenlik Konseyine sunulma­sınıistemişlerdir.

Birleşmiş Milletler genel sekreteri Tryg-ve Lie'ye gönderilen bu notada bundan I agka Sovyet hükümeti kanuna aykırı ve cebir tedbirleri ile Berlin'de hakkı ol-mıyan ve sulhçü tedbirlerle ulaşılması mümkün olmıyan siyasî hedeflere var­mak istemekleithametmektedir.

Notanın ingilizce metninde şöyle denil­mektedir:

«İngiltere hükümeti namına, Birleşik Amerika ve Fransız Cumhuriyeti hükü­metleriiledemutabıkkalarak,Alman-

ya'daki batı işgal bölgelerinde ve Eerlin-de nakliyat ve muvasalaya tahditler ko-yen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri. Bir­liği hükümetinin tek taraflı hareketi ne­ticesinde husule gelen ciddî vaziyete dik­katiniziçekmekleşerefduyarım.

Gerek İngiltere hükümetinin, gerekse Birleşik Amerika ve Fransa hükümetleri­nin Berlin'in işgal ve idaresi üzerindeki haklarına aykırı ulan Sovyet hükümeti­nin bu hareket tarzı ayni zamanda bu hükümetin Birleşmiş Milletler şartname­sinin ikinci maddesi gereğince giriştiği taahhütle tezat halindedir ve anayasanın 3-edinci fa;n gereğince de sulh için bir tel idi' leşJ.il etmektedir. Teati edilen notalar ve üç hükümetin te­şebbüsü üzerine ' bu hükümetlerin tem­silcileri ile Sovyet hükümeti arasında yapılan uzun müzakereler, anayasaya göre anlaşmazlıkların sulh yolu ile hal­ledilmeleri gerektiğini müdrik bulunan üç hükümetin mevcut anlaşmazlığın doğ­rudan doğruya Sovyet hükümeti ile halli için bütün gayretlerini sarf ettiklerini açıkça göstermektedir. Bu mesele ile alâ­kalı vesikaların birer sureti ayrıca su­nul m ustur.

26 ve 27 Eylül günleri, Birleşik Ameri­ka, İngiltere ve Fransa tarafından tevdi edilen notada, bilhassa bugünkü durum üzerinde ehemmiyetle durulmaktadır. Ulaştırmalarda teknik mahiyetteki güç­lüklerin Berlin para meselesinin tanzi­minde zarurî şartların tahakkukuna ait anlaşmanın batılı işgal devletleri ile Rus­ya arasında mevcut ihtilaflı meseleyi teş­kil etmediği anlaşılmaktadır. Mesele. Rusya'nın kanunsuz tedbirler, zor ve baskıya müracaat yolu ile, taahhüt ve mükellefiyetlerini hiçe sayarak, ba­rışçı yollarla ulaşamıyacağı ve asla hak­kı olmadığı siyasî gayelere erişmek mas-sadiyle cebir ve baskı siyasetini takip ettiğini açıkça göstermiş bulunduğu nok­tasındatoplanmaktadır.

Rusya, abluka tedbirlerine başvurmuş, Berlin halkını açlık, hastalık ve iktisa­dî çöküntü ile tehdit etmiştir. Rusya, kargaşalıklara müsaade ve müsamaha et­miş, megru surette seçilmiş Berlin bele­diye meclisini yıkmağa çalışmıştır. Böylece Rusya'nın tavrı ve durumu ka­nunsuz ve haksız ablukaya devam, meş­ru olmıyan hareketlerle Birleşik Ameri­ka, İngiltere ve Fransa'nın Berlin'deki durumvemevkilerinikendihareketine bağlamak suretiyle hiçe indirmek gaye­siniaçığavurmuştur.

Rusya bu suretle Berlin halkının siyasî, içtimaî ve iktisadî hayatı üzerinde oto­rite kurmağa ve şehri Sovyet bölgesine ilhakateşebbüs etmiş bulunmaktadır.

Sovyet hükümeti, böylece, bugünkü şart­lar içinde, Birleşmiş Milletler Kurulu anayasasının 30 uncu maddesi hükümleri gereğince tesviye yollarına tekrar müra­caatı imkânsız bırakmak gibi bir durum meydana getirmenin yegâne sorumlulu­ğunu üzerine almış bulunmaktadır, bu da, milletlerarası barış ve güvenliğe bir teh­dit teşkil etmektedir.

Milletlerarası güvenlik ve barışı daha fazla tehlikeye mâruz bırakmamak için, Birleşik Amerika, İngiltere ve Fransa hükümetleri bu şartlar içinde, Berlin'de­ki durumlarını muhafaza için zarurî her gûna tedbiri almak hakkını muhafaza su­retiyle, Sovyet hükümetinin bu hareketi­ni Güvenlik Konseyi huzuruna sunmağa ve konseyin bu meseleyi mümkün olduğu kadar süratle incelemesini talebe mecbur kalmışbulunmaktadırlar.»

Nota, Birleşmiş Milletler Kurulunda İn­giltere temsilcisi ve Güvenlik Konseri Başkanı Sir AIexander Cadogan tarafın­dan hazırlanmıştır.

— Chaillot sarayı:

Birleşmiş Milletler Kurulu siyasî komis­yonu Sovyet delegesi Vişinski tarafından verilen ve atom komisyonunun raopru-nun müzakeresinden önce silâhlı kuvvet­ler mevcudu ile silâhların üçte bir nis-betinde indirilmesi teklifinin incelenme­sini istiyen takrir suretini 9 muhalif ve 4 müstenkife karşı 36 oyla reddetmiştir.

Siyasî komisyon, Filistin meselesi ;le Bernadotte'un raporunu gündemin babı­na geçirmek teklifini de 16 oyla reddey-lemiştir.

Komisyon, İtalyan sömürgeleri meselesi­nin, komisyon başkanı Belçika delegesi Spaak'ın teklifi gibi gündemin 6 'icı maddesinden çıkararak, 4 üncü maddesi­ne geçirmesine ait Sovyet talebini 8 mu­halif ve 5 müstenkife karşı 36 oyla ka­buletmemiştir.

Siyasî komisyon Filistin meselesinin gün­demin ikinci maddesine kabulüne karar vermiştir. Gündemin birinci ve ikinci maddeleri, atom komisyonunun raporu ilesilâhlıkuvvetlermevcudununvesilâhların üçte bir nisbetinde indirilmesi-hakkındaki Sovyet teklifine ait bulun-r maktadır.

Komisyon bundan, sonra Yunanistan, Ko-re ve italyan sömürgeleri meselelerini in-celiyecektir.

Komisyon başkam Şpaak tarafından ileri sürülen bu teklifler 5 muhalif ve 6 müs­tenkife karşı 42 oy ile tasvip olunmuştur.

30 Eylül 1948

—Paris:

Birleşmiş Milletlerde umumî hava harp bittiğindenberi görülmemiş bir kötümser­lik arzetmektedir. Berlin durumu ve atom bombası meseleleri en ehemmiyetli mev­zuları teşkilediyor.

Genel kurulun siyasî meseleler komitesi atom enerjisi meselesini ilk önce müza­kere edilecek meselelerin basma almış ve dün bu hususta konuşmalara başlanmıştır.

Üç batılı müttefikin, dünya sulhu için bir tehlike teşkil eden Berlin durumu hakkında Güvenlik Konseyindeki şikâyet­lerine gelince, bu mesele Konseyin Pa­zartesi günkü toplantısında görüşülecek-t'r.

—Chaillot sarayı:

Atom enerjisi hakkında Kanada'nın ver­diği karar suretinde şu cihetler belirtil­mektedir:

— Güvenlikkonseyi24Ocak1946da BirleşmişMilletleratomenerjisikomis­
yonunuteşkil etmiştir.

—GüvenlikKonseyininmüracaatıüze­rine Kurul sözü geçen komisyonun üç ra­
porunuinceîemigtir.

Bu raporlarda atom enerjisinin sırf barış "^maksadiyleyöneltilmesineveatomsilâ-'hiDin millî silâhlararasındançıkarılma­lına dair teklifler mevcuttur. ,. 3—'Bir ve iki numaralı raporlar bu ye-* ni silâhın fena maksatlar uğruna istima-'. li karşısında dünyanın kendisini nasıl teş­kilâtlandırması icabettiğinigöstermekte­dirler.

— Buteklifleriktisadîvesiyasiyön­denananevi harekettarzlarımilletler­
arasıgüvenlikicaplarınauydurulduğu takdirde tahakkuk ettirilebilir.

— Milletlerarasıişbirliği veatomener­ jisi, hakkındahaberlerinneşri,muhtelif
milletlerinbazı gizlihareketlereteşeb­büs etmekte olduğuna dair şüphe ve kor­
kuyu bertaraf edecek tek çaredir.

Karar suretinde bundan sonra teknik ci­hetlerden lüzumlu addedilen anlaşmalar hakkında Rusya'nın muvafakatini almak imkânı hası] olmadığı belirtilerek, kon­trol yokluğu yüzünden ortaya çıkan teh-" like üzerine Kurulun dikkati çekilmekte ve böyle bir kontrol esasının kurulması yolunda bütün milletlerin kendi payları­na düşen mesuliyeti kabul etmeleri isten­mektedir.

— Chaillotsarayı:

Birleşmiş Milletler Kuruluna tevdi etmiş . olduğu raporda kurul genel sekreteri Trygve Lie, derhal 800 kişilik bir Birleş­miş Milletler muhafız birliğinin teşkilini istemiştir.

Trygve Lie, bu birliğin ister BirleşmişMilletler Kurulu merkezinde, ister Av­rupa'nın münasip bir mahallinde talimve terbiye görmesini ve 500 kişilik birgönüllü teşkilâtı vücuda getirilmesini is­temiştir.

Çünkü iyi niyetlerden terekküp ede­cek ahenk ancak bizim sesimizle tamamlanmış olacaktır. Memleketim, bu büyük teşebbüsün daha başlangıçta akamete uğramaması için kabul ettiği veto hakkı prensibine iptidadanberi muarız olduğunu beyan etmiş ise, bu­nun şüphesiz ki boş bir surur ile veya kendilerine bu veto hakkı verilmiş olan devletlerin yüklendikleri mesuliyetin ehemmiyetini küçümsediği için yapmamıştır. Ancak bunun, Birleşmiş Milletler teşkilâtının kuvvetlenmesine ve inkişafına mâni olacak mahiyette görmekte idi. Bu hatadan dönebiliriz. Ve veto hakkının ilgası için veyahut onu Birleşmiş Milletlerin sulh ve selâ­met yolundaki gayretlerini durdurmamasına kifayet edecek şekilde yumu­şatmak için iyi niyetlerimizi bir araya getirebiliriz. Böyle bir netice, bu sis­temden istifade eden ve tatbikatında bizzat zorluklara maruz kalan dev­letlerin dahi inkâr edilemiyecek nüfuz ve ehemmiyetlerini katiyen azalta­cak mahiyette olmıyacaktır. Bundan başka, biz Birleşmiş Milletler teşkilâ­tının demokratlaştırılması sahasında bir muvaffakiyet teşkil etmiş olan geçİ-

ci komisyon (Küçük Asamble) nin idamesi lehmdeyiz. Bu komisyonun mu­vakkat değil, fakat mümkün olduğu takdirde daimî bir organ haline geti­rilmesine taraftarız. Bu da olmadığı takdirde, Birleşmiş Milletler teşkilâtı­nın bu ilk zamanlarda Küçük Asamble süresinin, kendisine daha geniş im­kân ve otorite temin edebilecek şekilde uzatılmasının faydalı olacağı fikrin­deyiz. Birleşmiş Milletler teşkilâtının teyakkuz ve dikkati, şu veya bu se­beple silâhlı kuvvetlerin karşılaştıkları mıntakalar üzerinde temerküz etme-dilir.

Bu bölgede fiilî veya hukukî harp hali mevcut bulunmaktadır. Zamanı­mızda, bir harbin ilânîhaye mevzii kalamıyacağı da inkâr edilmez. Bu sebep­ler dolayısryle Yunanistan'ın istiklâl ve masuniyeti Birleşmiş Milletler yasa­sına ve onun temeli olan büyük prensiplere tevfikan teşkilât tarafından des­teklenmelidir.Kanaatimizcemilletlerinkarşılıklı anlayışlarıveişbirlikleri

mmtakavî paktların mevcudiyetinden faydalanacaktır. Çünkü, asırlar bo­yunca birbirlerinin meziyetlerini ve hattâ kusurlarını etraflı bir şekilde öğ­renmek fırsatını bulmuş milletler arasında bağlar tesis etmenin daha kolay olduğu gayrıkabili inkârdır. Hakikatte, mu mmtakavî paktlar, bunları akte-den bütün mîlletlerin müşterek gayesi olan sulh, emniyet ve kalkınma idea­line hep birlikte sarılmaları demektir. Bu münasebetle kaydetmek isterim ki, dünya konfederasyonuna doğru ilk adımı teşkil eden bir Avrupa parlâmen­tosu kurulması yolundaki geniş görüşlü teklif, Türkiye'de derin bir sempa­tiyle karşılanmıştır. Beşeriyet camiası lehine her memleketin egemenliğinden yapacağı küçük fedakârlıklarla bugün hepimizin üzerine çökmüş olan üzün­tülerden vareste bir dünya kurabiliriz.

Sayındelegeler,

Burada, dünyanın bütün milletlerini temsil ediyoruz. Yakında, tahdidi bir kelime kullanmaksızm bütün milletleri diyebilmeyi candan temenni ederiz. Milletleri temsil ediyoruz. Çünkü, bizleri buraya gönderen hükümetlerin Hepsi milletlerden çıkmıştır ve bu hükümetlerin vazifesi de umumî efkârın temayül ve temenniyatma uymaktır, iyice biliyoruz ki, bizim ve hükümet­lerimizin üstünde varacağımız kararların hesabım ergeç kendisine vereceği­miz bir âmirimiz vardır. Yaptıklarımız hakkında hüküm vermek bizi tasvip veya takbih etme hakkına sahip olan bu âmir, mensup olduğumuz millet­lerdir. Hepimiz biliyoruz ki, ondan bize gelen emir şu iki kelimede münde­miçtir: Sulh ve emniyet.

Birleşmiş Milletler çıkmaz sokağın­da...

Yazan: Asım Us

14 Eylül 1948 iarihli «Yeni Gazete» İs­tanbul'dan:

Bütün yollar Roma'dan geçer diyen meş-hur bir söz vardır. Dünya vaziyeti Öyle bir hal aldı ki, Ruslar ile müttefikler ara­mdaki bütün anlaşır azlıklar da niha­yet Birleşmiş Milletler yolunu tutuyor. Berlin ablukası işi de nihayet o istikame­te dönmüştür.

Ruslar Berlin ablukasını kaldırmadıkça derhal müzakerelerin kesilmesi için müt' tefikler tarafından Mjskova'daki temsil­cilerine talimat verilmiş, Halbuki daha t-vvelden IUif-îai Berlin ablukasını kaldır madıkça müttefikler hiçbir mesele için Moskova hükümeti ile müzakereye girme­mek kararı vermişlerdi! Demek ki bu ka­rara rağmen Moskova'da müzakereye baş­lamışlar, uğraşmışlar, anlaşmanın imkân­sızolduğunuanlamışlar.Şimditekrar:

— RuslarBerlinablukasınıkaldırmazca

müzakereyikesiniz!»

Diye temsilcilerine talimat veriyorlar.

Gazetelerde bu haber: okuyanlar, hiç şüp­hesiz, kendi kendilerine «Bu perhiz ns! bu lahana turşusu ne!» diyeceklerdir. Fa­kat acele edilmesin. Bunun arkası gele­cektir. Moskova'da kesilen müzakereler, yine başlıyacaktır. Yalnız bu defa ke­silen müzakerelere devam etmek için, Berlindeki askeri valiler yerine Birleş­miş Milletler Kuruluna havale edilecek­tir.

Moskova'da Berlin ablukasını kaldırmak işi etrafındaki müzakereler bu şekilde kesilirken ve bu meselenin Birleşmiş Mil­letler kuruluna havalesi için fomüller ha­zırlanırken, Paris'te bir dörtler konfe­ransı daha toplanıyor. Bu konferans da eski İtalyan sömürgelerinin akıbeti mese­lesini konuşacakmış. Bilindiği gibi İtal­ya ile aktedilen muahedenin bir madde­sine göre, bu mesele dörtler arasında ko­nuşularakhallolunacaktı,Şayetbir şene.

içinde dört büyük .devlet arasında bu me­sele halledilemezse Birleşmiş Milletler Kuruluna havele olunacaktı. İşte Paris'te toplanan dörtler konferansı muahedenin bu hükmüne göre bir kere daha dörtler arasında anlaşmaya varmak gayreti gös­terecektir. Fakat neticede Ruslarla bu mevzuüzerindedeanlaşmanınmümkün

olmadığını yine anlıyacaktır. Bir senelik mühlet sona erdiği dikkate alınarak bu mesele de Birleşmiş Milletler Kuruluna havale olunacaktır.

Halbuki Paris'te toplanmak üzere bulu­nan Birleşmiş Milletler genel Kurulunun elinde bir hal çaresi aranan meselelerin sayısı elliyi geçmiştir. Böylelikle Birleş­miş Milletler Kurulu milletlerarası bir çıkmaz sokak halini almıştır. Şimdi lâ-zımgelir ki, bu milletlearası çıkmaz so­kak çıkar bir yol haline gelsin ve bura­ya gelen işler bir hal çaresi bularak çı­kabilsin.

Ruslar Birleşmiş Milletler Kurulunun bir çıkmaz sokak olmasından memnundurlar. İhtilaflı meselelerin oraya gitmesinden endişe etmezler. Çünkü ellerinde (Veto) silâhı vardır. İstedikleri zaman çıkmaz sokaktan geçmek istiyenlerin yolunu bu (Veto) ile keserler. Şu halde her şevden evvel sulh düşmanlarının elinden Bir­leşmiş Milletler âleminin bu yolkesic'Mk silâhını almak lâzımdır. Bu silâh ortadan kalkmadıkça dünya milletlerinin sulha kavuşmalarına imkân yoktur.

Birleşmiş Milletler Kurulunu kurtar­mak için...

Yazan: Selim Sabit

14 EylÛl 1948 tarihlî «Tasvir» İstanbul'­dan:

Dünkü makalemizde, Birleşmiş Milletler Kurulu hakkında ihtimal biraz ağır cüm­leler sarfetmis bulunduk. Fakat yeni mil­letler cemiyetinin eskisini iflâsa sürük-liyen yola girdiğini görüp de mevcut teh­likeyi işaret eden yalnız biz değiliz. Çok

daha salâhiyetyli ağızlar, devletler reis­leri, hükümet başkanları, ön safta gelen siyaset adamları, şimdiye kadar bir çok vesilelerle San-Francisko ahitnamesin­den doğan bu büyük teşekkülün Islâha muhtaç olduğunu beyan etmişlerdir.

Birkaç gün sonra Paris'te toplanacak olan genel kurulun üzerine aldığı işin altında ezileceğini dün ifade ederken istihdaf nt-tiğimiz gaye bu azametli bünyenin, zaa­fını meydana çıkarmıştı. Bunu bu şekil­de açıkladıktan sonra, Birleşmiş. Millet ler Kurulunun yani bütün milletlerin vücuda getirdikleri bu üstün parlâmento­nun yalnız lüzumlu ve kaçınılmaz bir za­ruret olduğunu değil fakat dünya için ha­yatî bir ihtiyaç olduğunu teslim ve tak­dir ederiz.

Ümit edelim ki, Paris'te yapılacak umumî toplantı, dünya umumî efkârının bekledi­ği ve istediği ıslahatın artık dakika fevt edilmeden gerçekleştirilmesi icap ettiğini meydana koymak suretiyle faydalı bir ne­tice vermişolsun.

Fakat derhal ilâve edelim ki, beklenen ıslahat sadece bir dış bünye ıslahatı de­ğildir. Vakıa Veto hakkının lağvı, eski düşman milletlerin hiçbir fark gözetil­meden üye olarak kabulü ve nihayet ge­nel kurul salâhiyetlerinin arttırılması iş­lerin daha iyi yürümesini temin edebile­cek yeniliklerdir. Fakat asıl istenen deği­şiklik bir zihniyet ve tâbir caizse bir ifa­dedeğişikliğidir.Bunuizahaçalışalım.

Beynelmilel büyük konferansların bir mâna taşıdıkları, iyi işler gördükleri ve müsbet neticeler elde ettikleri devirler oldu. Meselâ o kadar tenkit edilen Viyana konferansı netice itibariyle Ondokuzuncu asır Avrupasmm doğmasına sebep oldu. Bunun böyle olmasına en büyük âmil de o devir hükümetlerinin milletler hukuku ve insan hakları üzerinde birbirine mü şabih telâkkilere sahip olmaları idi. Bu devletlerin murahhasları beynelmilel bü­yük toplantılarda konuştukları zaman her> £İ ayni lisanı konuşurlardı. Yani aynı ke­limeler daima aynı siyasî görüşleri ifade ederdi.

Şimdi ise bu müşterek anlayıştan eser kalmadı. Bu ne zamandanberi boyla ol­du? Şüphesiz uzun. zamandanberi fakat, bilhassa dünyanın iki rakip cepheye ay­rıldığı Yalta konferansmdanberi nüfuz bölgeleri ismini taşıyan kötü prensip Yal-ta'da ihya edilmiştir. Bugün artık mahut «demir perde*nin ötesinde ve berisinde konuşulan siyasî lisanın aynı olmadığı aşikârdır. Lisan farklıdır. Çünkü ahlâk ve hukuk kaideleri farklıdır. Daha doğ­rusu -perde» nin Rus tarafından ne ah­lâk ne de hukuk kalmıştır. Birleşmiş Milletler teşkilâtının ilk vazi­fesi konuşulan lisanı birleştirmek olma­lıdır. Ve eğer bazıları bütün dünyanın konuştuğu lisanı kabul etmek istemez­lerse bunlar, kendi kendilerini birlikten ihraç etmiş olacaklardır. Ve o zaman an­cak o zaman Birleşmiş Milletler teşkilâtı çalışabilecek verimli olabilecektir.

Birleşmiş Milletler Kurulunun top­lantısı...

Yazan; Ömer Rıza Doğrul

21 Eylül 1948 tarihli «Cumhuriyet» İs­tanbul'dan;

Birleşmiş Milletler kurulunun bugünden başhyarak Paris'te yapacağı toplantılar her bakımdan ehemmiyetli olacaktır. Çün kü bu toplantılar ya kurulun yaşamak hakkını haiz olduğunu ve mevcudiyetinin bir mânası bulunduğunu ispat edecek, ya­hut onun şimdiki halde, hiçbir işe yara­maz, varlığiyle yokluğu eşit bir müessese olduğunu belirtecek, bu da bu kurulun şöyle böyle iflâs hükmünü giymesine se­bepolacaktır.

Birleşmiş Milletler Kurulunun asıl gayssi dünya sulhunu korumak ve kökleştir­mektir. Dünya sulhu ise bilhassa bu sı­rada en yaman buhranları geçiriyor ve durumun vahimliği günden güne artı­yor.

Birleşmiş Milletler Kurulunun anayasası, büyük küçük bütün sulhçu devletler ara­sında en geniş işbirliği' için imkânlar ha­zırlamış ve bu ruh ve zihniyetin umumî-leşmesi kasdiyJe kurulu teşkil etmiştir. Tahakküm zihniyeti bu işbirliğine imkân vermedikten başka sulhun kurulmasına ve kökleşmesine mâni olmuş, nihayet tahak­küm sevdasının doğurduğu rekabetler sul­hu temelinden baltalıyan bir mahiyet al­mıştır. Tahakküm sevdasının doğurduğu en son tehlike, Berlin'in abluka altına alınması yüzünden başgöstermiş ve bu-nnu üzerine iki taraf arasında başliyan müzakereler müsbet bir neticeye bağlana­mamıştır. Onun için bu meselenin Birleş­miş Milletler Kuruluna verilmesi ihtimali beliremkte ve bunun kurul hesabına bü­yük bir imtihan teşkil edeceği göze çarp­maktadır.

Şayet haftalardanberi Moskova'da devam eden müzakereler bugünlerde neticelene-miyecek ve alâkalı devletlerin biri arada­ki ihtilâfı Birleşmiş Milletler Kuruluna arzetmeyi göze alacak olursa o zaman ku­rul, ya hakikaten varlığının hikmetini sağlamlıyan bir neticeye varır, yahut yal­nız sulhçu milletlerin kurulu olmak gibi mühim bir gelişme geçirebilir, belki de bu gelişmeyi geçirmeden yıkılabilir. Bu yüzden sulhcu milletler, durumu kurtar­mak için çalışmakta ve Paris'te çok mü­him konuşmalar yapmaktadır. Neticenin ne olacağını şimdiden kestirmek mümkün değildir. Fakat durumun ciddeyeti ve ne-' zaketiaşikârdır.

Birleşmiş Milletler kurulunun daha bir çok meselelerle, ezcümle Ortaşarkm du­rumunu berbat eden Filistin meselesile uzun uzadıya meşgul olacağı muhakkak­tır. Fakat asıl mesele, dünya sulhu mese­lesidir ve bu mesele hallolunmadıkça her ne yapılsa boştur. Çünkü yapılan her işte ayrılıklar ve rekabetler kendini ifade için bir mahreç bulmakta ve bu da yapılan her işin fena ve aksi neticeler vermesine sebep olmaktadır. Nitekim Filistin mese­lesinde de böyle olmuş ve bu yüzden Orta Şark da sulha veda ederek son derece'teh­likeli maceralara kapılmıştır. Sebebi ise harp ve fesat unsurlarının gün geçtikçe duruma hâkim olmaları ve sulh unsurla­rını ortadan kaldırmak için her türlü tet-hişi revagörmeleridir.

Elhasıl her şeyden önce sulh meselesini halletmek en büyük ehemmiyeti haizdir ve bu yüzden Birleşmiş Milletler Kuru­lunun bu defaki toplantıları .büyük bir dikkat ve merakla takip olunacaktır. Harp ve sulh ihtimalleri büyük bir çarpışma içindedir ve bu çarpışmanın neticesi bü­tün dünyanın mukadderatını evirip çe­virecek en mühim âmilolacaktır.

BirleşmişMilletlerGenelKurulu

bugün toplanıyor...

21Eylül1948tarihü«Tasvir»İstanbul'­dan: BirleşmişMilletlerGenelKurultoplan-tısı bugün Paris'te başlıyor. Dünyanın dört bucağından toplantıya iştirak etmek üzere Paris'e gelmiş olan salâhiyettar mü­messiller, Kurulun bu toplantısında çok pürüzlü dünya meselelerini ele alacak ve bunları bir hal çaresine bağlamak imkâ­nını elde ettikleri takdirde, sulha susa­mış olan insanlığa daha müstakar bir ha­yat ümidi sağlıyabileceklerdir. Pek uzun bir zamandanberi harp tehlikeleri, ölüm korkuları içinde yaşamakta olan insanlık âleminin böyle bir ümide, sulh ve sükûn içinde istikrarını bulmuş bir hayata bü­yük ihtiyacı vardır.

Genel Kurul toplantısında bulunmak üze­re Vaşington'dan hareket eımiş olan Ame­rika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakam Marshall: «Ümidim Paris'te cereyan ede­cek müzakerelerin bizi sulhun daha istik­rarlı olduğu bir dünyaya kavuşturması -dır. Fakat iş yalnız ümide kalmamalıdır» dem istir.

Marshail'in bu sözlerinin çok nikbin bir görüşe tercüman olmadıkları şüphesizdir. Fakat Genel Kurulda konuşulacak mese­lelere bir göz atınca, Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanının âdeta bir hayalperest telâkki olunacak kadar ge­niş bir ümitle idarei kelâm etmiş olduğu ortayaçıkıyor.

Filhakika, bu defa Paris'te ele alınacak rreseleleı arasında, Filistin, Yunanistan Keşmir, Kore ve İtalyan müstemlekeleri meseleleri vardır. Bu meseleler, her biri kendi başlarına, istikrarı bozan ve muh­telif menfaatlere temas ettikleri için hal çarelerinin bulunması âdeta imkânsız olan meselelerdir. İşte bunlar arasında birinci­sini teşkil eden Filistin meselesi ortadadır. Filistin'in taksimi prensibi ileri sürüldük­ten sonra, bu taksim Birleşmiş Milletler tarafından kararlaştırıldığı şekilde de ya­pılmış olsa, Yakın Şarkın bu karışık mm-takasmdaki ihtilâflar bir türlü sona ere­cek değildir. Çünkü taksime taraftar olan ve müstakil bir ülkeye sahip olmak dâ­vasında bulunan Yahudilerin arasında bi­le henüz fikir birliği hasıl olmuş değil­dir. İsrail devleti için muhtelif gruplar halinde toplanarak çalışmakta olan Yahu­diler, ayrı fikirlere sahip bulunuyorlar. Araplar ise, taksim fikrine tamamiyle muarızdırlar, bu fikrin tatbik sahasına çı­karılmaması için silâha sarılmışlardır. Filistin'le doğrudan doğruya alâkadar o-lan Yahudi ve Araplardan başka bu mın-takadggenigiktisadîmenfaatleresahip olan İngilizlerin de hususî düşünceleri vegörüşleri vardır. Bu muhtelif fikir vemenfaatlerin birbirleriyle telifi ve dün­yanın bu köşesinde istikrarlı bir hayatınkurulmasını sağlıyacak şekilde bir siyasimuvazenenin tesisi âdeta imkânsızdır.Genel Kurul, nasıl bir karara varırsa var­sın, bu karar muhakkak bir gayri mem­nunlar zümresinin doğmasına sebep ola­caktır. Ve bu zümre, o mmtakada birbiri­ni takip edecek, dinmiyecek, ve sönmi-yecek ihtilâllere analık edecektir.Yalnız bir ihtilaflı mıntakada hâdisele­rin müstakbel seyrini tasvire çalışan budüşüncelerimiz, hüsnüniyet içinde, an­laşma zihniyetile otplanmış.bir Genel Ku­rul için bile, tatmin edici neticelere ula­şılmasının hemen imkânsız olduğunu or­
taya koyuyor. Buna bir de, ayni GenelKurul içinde çalışan bozguncu, sulh düş­manı faaliyetleri de ilâve edersek, Paristoplantısının alacağı istikameti hakika­ten çok yakın bir şekilde tasavvur etmişolabiliriz. Filhakika, Birleşmiş MilletlerGenel Kurulu, kendisine arzedilen herkarışık dünya meselesiyle beraber bu me­sele karşısında Sovyet Rusya'nın aksül-
âmellerini de gözönüne almak mecburiye­tinde kalacaktır. İhtilaflı bir dünya, herşeyden çok Rusların işine yaradığı için,milletlerarası politik faaliyetlerde, Rustemsilcilerinin bütün vazifeleri ihtilâfla­rın büyütülmesine, anlaşma zeminlerininortadan kaldırılmasına ve münaferetlerin daha da şiddetlendirilmesîne matuf ted­birlere başvurmaktan ibaret kalıyor. Sulh fikrine ve anlaşma zihniyetine devamlıbir sabotaj mahiyetinde olan bu menfî ça­lışmaların türlü dünya meseleleri üzerin­deki akislerinin, ne kadar yıkıcı olduğunuifadeye lüzum yoktur.Genel Kurulun bu defaki toplantısındahalle çalışacağı diğer meseleleri de yuka­rıdaki şekilde bir tahlile tâbi tutabiliriz.Böyle bir tahlil, başarılması lâzım gelen
işin ne kadar ağır olduğunu ortaya koy­mağa kifayet eder. Bu ağır durum karşısında, MarshalI'm «Sulhun daha istik- . rarlı olduğu bir dünyaya kavuşmak ümi­di»- insana tahakkuku imkânsız bir hayal olarak gözükmüyor mu? Bir Ütopya. Fa­kat şunu unutmuyoruz ki, insanlığı kur­tuluşa götüren her fikir evvelâ böyle birhayali muhal halinde ortaya atılmıştır.Büyük iradeler ve sonsuz çalışmalar o mulhali her zaman mümkün hale getirmiştir.

Paris'tetoplananGenelKuruldada sanlık hayatı içinde emsali bir çok defa­lar görülmüş olan bu mucizenin bir kere daha ortaya çıkmasını temenni ederiz, Sulha inanan insanlar, menfi çalışmaların, menfaat çarpışmalarının karşısında mu­zaffer olmalı ve muztarip dünyayı refaha, saadete ve istikrarlı bir barışa kavuştur­malıdırlar.

Birleşmiş Milletler Paris toplantısı...

Yazan: Sadi Irmak

23Eylül1948 tarihlî«Ulus»Ankara'dan:

İnsanlık, Paris toplantısını büyük ümitler ve büyük üzüntüler içinde takip etmekte­dir.

Ümit, dâvaların son ve büyük hakem ta­rafından ele alınmış olmasından, üzüntü ve korku ise bu denemenin de bahtsız bir sonuca varması ihtimalinden geliyor.

Toplantının şanslarını tartarken terazinin bir kefesine milletlerin şüphe edilemiyen barış isteğini, Öbür kefesine harp olma­sa bile karışıklık ve istikrarsızlığın deva­mında kendi rejiminin zafer çaresini ari­yanzihniyetikoymalıyız.

Dâvaların düğüm noktası buradadır: Ko­münizm, esas doktorinine bağlı kalarak cihan ihtilâli hedefinden fedakârlık ya­pacak durumda mıdır, değil midir? Bu sorunun cevabı menfi kaldıkça ya barış hiç kurulamıyacak veya bir karikatürden vebiroyalamadanibaretkalacaktır.

Engels ve Marx'danberi komünizm akide­sinde bir çok şeylerin, zaruretler altında değiştiği muhakkaktır. Doktrinle hayat, emelle imkân gibi törpülene törpülene fiilî şekillerini alır. O şekil bazan doktri­nin temellerinden bile uzaklaşabilir.

Lenin - Stalin devresinde komünizmin mülkiyet, din hattâ milliyet ve vatan gibi ana unsurlarla hakkındaki telâkkilerinde gözle görünür değişmeler 'olmuştur. Umu­mî hayatın zorladığı bu istihalelere baka­rak değişmelerin devam edeceğine ve ni­hayet komünizmin hürriyet rejimleriyle , yanyana ve barış içinde yaşıyabilir bir şe- kil alacağına inananlar vardır.

Öte yandan liberal rejimlerin de gittikçe sasyalize olacaklarını ve böylece aradakimesafenin daralacağını söyliyenler de varfcBu iyimserlik karşısında, komünizmin bir

emperyalizm vasıtasından ibaret olduğunu kabul edenler ve bu sebeple fırsat düş­müşken bir dünya harbi bahasına da olsa dünya ihtilâlini gerçekleştirmeye çalışa­cağından emin olanlar da bulunuyor.

Realist diyebileceğimiz bu son görüşe iş­tirak edenler, dünyanın akıbetini nihayet silâh kudretlerinin nisbeti tâyin edeceğine kanidirler. Buna göre dünyada silâhlan­manın ve hür miletler tesanüdünün de­vam ettiği müddetçe ve ancak bu şartla, barışın devam edebileceği anlaşılır. Paris toplantısı etrafındaki neşriyata bir göz atılırsa bu toplantıda son sözlerin söy lenmesi umumî bir istek halinde beklen­mektedir. Yani komünist cephe, dünya barısını istiyor mu, istemiyor mu? Başka bir deyimle dünya barışı komünist cephe ile beraber mi, yoksa onsuz mu gerçek­leşecek?

Şimdilik muhakkak olan şudur: Her tesir bir aksi tesir yarattığı gibi, komünist cep­henin sarih bir menfi cevabı da hürriyei cephesindekitesanüdüarttıracaktır.

Batı Avrupa seçimlerinde komünizmin gittikçe daha az ağır basması, Amerika'da alman tedbirler bu cephe tesanüdünün şimdilik milletler şuurunda uyanmaya başladığına delildir. Fakat elbette dipdü-matlar bu kadar sarih olamazlar. En bü­yük bir sabırla barışın bütün imkânlda^ı-nı - her şeye rağmen - aramak ve yokla­mak onlarınvazifesidir.

Şu da muhakkaktır ki, cihan ölçüsünde olanlar da dahil olduğu halde harpler hiç bir meseleyi gerçekten çözmeye kadir ola­mamışlardır. Hele ideolojik ihtilâfların harp vasıtasiyle çözülmesi çok güç bir iş­tir. Ehlisalip harpleri de dahil olduğu hal­de din, mezhep, tarikat harpleri hiç bir zaman kat'î neticeli olmamışlardır. Bu se­beple milletlerin harpten nefreti bir sağ­duyunun eseridir. Fakat nihayet vatan müdafaası' meselesi ortaya çıkınca harp­ler, kutsilik kazanır.

Paris toplantısına takaddüm eden Mosko­va görüşmeleri hiç bir ümit ışığı sızdır­madan sona erdi. Daha evvelki Paris top­lantıları da en küçük bir sonuca varama­dı. Meseleyi sadece bir Amerikan - Rus­ya ihtilâfı gibi görenler aldanıyorlar. Mesele, beşerî inkişafın varacağı merhale meselesidir ve bütün insanlığın kaderiyle ilgilidir.

Bütün bu karanlıklar içinde memleketi­mizin durumu, vuzuha varmış ve kararlı

bir milletin durumudur: «Yurtta sulh; ci­handa sulh», bizim için sadece beşerî gö­rünen bir edebiyat değil, Türk milletinin kat'î kararının ve umumî meylinin açık ifadesidir.

Hürriyet ve barış safında yerimizi kat'î olarak almış bulunuyoruz. Bu itibarla her barış ümidi ve alâmeti her yerden fazla Türkiyede tekdir edilir. Bunun gibi vatan müdafaası hususunda da en küçük bir te­reddüdümüz yoktur.

Barışsızlık halinin devamı milletlere ne­ye mal oluyor, bunu iyi görüyoruz; Hiçbir millet huzur içinde millî ve insanî göre­vine koyulamıyor. İstihsal kapasiteleri hiç bir yerde azamî haddinde işletilemiyor. Dünyanın o kadar şiddetle muhtaç olduğu serbest mal mübadelesi binbir engelle kös-teklidir. İç rejimler istikrara kavuşamı­yor. Parlâmentolar ve hükümetler .vazi­felerini gereği gibi göremiyorlar ve bü­tün bunların en feci neticesi olarak in­sandan insana emniyet, başkası için ça­lışma duyguları sarsılıyor ve beşerî ahlâk çöküntü tehlikesine maruz bulunuyor. Bütün bu arazlar barış istiyen milletlerde de barışı engelliyen milletlerde de aynen beliriyor. Bu badirenin gerçek bir kârlısı var mıdır, sormak yerindedir? Paris toplantısını bu ümitler ve bu üzün­tüler içinde takip ediyoruz.

Acı hakikatler...

Yazav: Ömer Rıza Doğrul

23 Eylül 1948 tarihli «Cumhuriyet»İstan­bul'dan:

Fransa Cumhur Başkanı M. Auriol'ıın Birleşmiş Milletler Kuruluna gelen tem­silci heyetleri selâmlıyan nutku bir çok acı hakikatleri apaçık anlatmaktadır. Bu acı hakikatlerin en mühimmi; Bugünkü dünyanın güvensizlik içinde yaşadığını belirtendir. Sayın Başkanın dediği gibi, «ihtiraslar ve şahsî menfaatler, esasen mevcut olan husumetleri alevlendirmek­te ve muğlaklaştırnıaktadır. Anlaşmazlık­lar genişlemekte ve herhangi bir taviz göstermemek zihniyeti müzakereleri ger­ginleştirmektedir. Avrupa'nın bugünkü durumu bu sözleri, ancak destekler. Düşünmeli ki, bugünkü Avrupa'nın yarı­sı, hattâ daha fazlası esaret içinde yaşa-makta ve Avrupa'da «peyk» sayılan dev­letlerin sayısı her gün artmaktadır. Hat­tâ perde ardındaki faaliyetlerin peyk dev­letlere, bir doğu Almanya devleti katma­yı gözettiği herkesçe biliniyor. Berlin mu­hasarası, mukavemet görmemiş olsaydı, bu yeni peyk devlet çoktan doğmuş ve bir fesat unsuru olarak kendini hissettirmiş olacaktı. Fakat bir taraftan Batı devlet­lerince gösterilen mukavemet, diğer taraf­tan peyk devletlerin, herhangi şekil ve su­rette olursa olsun yeni bir Almanya'nın doğmasından ve gözde bir peyk muamele­si görmesinden derin endişeler hissede­rek bu teşebbüse karşı gelmeyi vazife saymaları, bu yeni peykin doğmasmı ge­ciktirmiş bulunuyor. Fakat buna rağmen faaliyet devam ediyor ve bu faaliyetin bir gün netice vermesi bekleniyor. Çün­kü Almanya ile sulh yapmak igi bîr türlü kararlagtırlamamakta ve ihtiraslarla re­kabetler, Almanya sulhu ile beraber bü­tün sulhu tehdit ederek güvensizliğin dün­yayı sarmasına sebep olmaktadır.

Acaba Birleşmiş Milletlerin Paris'te yap­tığı toplantının sulhu kurtarmak için te­min ettiği fırsat da elden kaçırılacak ve güvensizliğin doğuracağı tehlikeler büs­bütün başıboş kalacak mı? Günün en mühim meselesi budur. Fa­kat henüz hiç bir kimse de bu meselenin barış ve güven lehinde hallolunacağım ifade eden bir tahmin dahi yürütememek-tedir. Onun için Fransa Cumhur Başkanı da ancak fırsatın kaçırılması ihtimalinin sebep olduğu korkulardan bahsetmekle iktifa ediyor ki, gayet haklıdır. Paris toplantısının temin ettiği fırsattan hakkiyle istifade edileceğine dair hiç bir belirti göze çarpmamaktadır. Çünkü an­laşma zihniyetinin hüküm sürmek istida­dında olduğunu ve şimdiye kadar biri­ken buhranları yenmek üzere bulunduğu­nu ifade eden hiç bir ciddî emare yoktur.

Birleşmiş Milletler kurulu ise buna kar­şı kendini hissettirecek hiç bir varlık gös­terememekte ve eski Milletler Cemiyeti­nin durumnudan farklı hiç bir hamlede bulunamamaktadır.

Fakat Paris toplantısı buna rağmen bir fırsat teşkil ediyor ve bu fırsatın kaçma­sından korkmakla beraber henüz bu fır­sat kaçmamış bulunuyor.

İyimserlik göstermek belki yersizdir ve karamsarlık lehindeki âmillerin kuvveti inkâr olunamaz, fakat harp yolu ile bir kazanç temin etmenin imkânsızlığı da hiç

bir vakit bugünkü kadar tavazzuh etmemisti ve en büyük ümit bu hakikatin an-laşilmasmdadır. Bu hakikatin daha iyi, da­ha samimî ve daha kuvvetli anlaşılması, belki evet, belki beklenmiyen bir hayırlı tahavvül vücude getirir. Fakat bu da bir ihtimalden ibarettir. Şayet bu ihtimal ta­hakkuk etmiyecek olursa netice çok kor­kunç olacağı için bugünlük bu ihtimale güvenmekhiçdeyanlışolmaz.

Ne milletler?...

Yazan: Nadir Nadi

2A Eylül 1948 tarihli «Cumhuriyet» İs­tanbul'dan:

Büyük devletlerin veto hakkını müdafaa eden Sovyet delegesi Vişinski, Chaillot sarayının toplantı salonundaki kürsüden evvelki gün şöyle bağırmış:

«— Birleşmiş Milletleri kurtarmak isti­yorsanız, anayasaya hücum etmeyiniz, teş­kilâtı baltalamıya çalışmayınız. Bazı mem­leketlerin siyaseti takip edilecek olursa, Birleşmiş Milletler (ayrılmış milletler) ha­line gelebilirler, s

Sayın Sovyet delegesinin, Milletler Kuru­lu hakkında ileri sürdüğü yeni sıfat, ger-çek dünya vaziyetini bir ayna gibi önü­müze serivermesi itibariyle harikulade bir buluştur. Siyaset edebiyatında yıllar var ki, böyle güzel, böyle yerinde bir kelime oyununa rastlamamıştık. Vakıa, Vişinski, nezaket gösteriyor, «Dikkat ediniz, ana­yasaya hücum eder, teşkilâtı baltalarsanız yazık olur, sonra bize ayrılmış milletler, derler» diyor. Fakat, sayın delege, bu cümle kıvraklığına sırf oradaki cemaatle (rû-be rû) alay etmiş olmamak için baş­vuruyor. Bizim anlayışımıza göre, asıl demek istediği şudur: «„ Arkadaşlar, bana baksanıza! Adımız gerçi Birleşmiş Milletler ama, biz haki­katte ayrılmış milletleriz. Bunu, siz de benim kadar biliyorsunuz. Bizi, sanki bir-'leşmişiz gibi gösterip zevahiri kurtarmıya yarıyan bir veto hakkı var. Onun saye­sinde zaman zaman bir yerde toplanıyor, bir iki lâf edip güya iş yapmış oluyoruz. Veto hakkını kaldıracak olursanız artık bu imkânı da elimizden kaçırır, hakikati olanca çıplaklığı ile resmen kabul etmek zorunda kalırız.»

Sayın Vişinski'nin pek nazik bir ifade kı­lığına bürüdüğü yukarıdaki sözler, Batılı

demokrasilere Sovyetler tarafından za­man zaman indirilen manevî darbelerin en ağırı sayılamaz. Birleşmiş Milletler teş kilâtmm bir ayrılmış milletler toplulu­ğundan başka bir şey olmadığını yeryü­zünde herkes biliyor. Bir yanda Sovyet Rusya ve peykleri, öte yanda Amerika, ve arkadaşları üç yıldır karşı karşıya bo­ğuşup duruyorlar. Wembley Stadyomun-da Kral kupası uğruna çarpışan ikifutbol takımı için «birleşmiş» tâbiri ne kadar aykırı kaçarsa, takım ve grup halinde bir­birini yenmeğe çalışan milletlere de bir­leşmiş demek o kadar tuhaftır. Pehlivan­lar aynı minderde güreşir, ordular da aynı meydanda çarpışır; bunlara birleş­miş diyemiyoruz da, dövüşmek maksadile karşı karşıya gelen delegelere, sırf aynı kubbenin altında toplandıklarından ötü­rü mü bişleşmiş diyeecğiz?» Vişinski'nin veciz bir cümle ile şöyle do-kunuverdiği yara acıdır. Milletler sahi­den birleşmek aşkiyle yanıyor; insanlar harpten bıkmış, rahat nefes almıya susa­mıştır. Büyük halk kütleleri her yerde korkusuzca yaşıyabilmenin hasretini çe­kiyor.

Fakat, bir takım sahte tâbirlerin arkasın-na sığınarak, gayesine ulaşmıya çalışan bir devlet var ki, yıllardanberi bildiğini okumaktan caymıyor. Karşı tarafın iyi ni­yetlerinden mi? saf kalpliliğinden mi? ac­zinden mi? nesindense cesaret alan bu devlet, arkasına taktığı bir takım zavallı kuklaları da oynatarak, kâinatı oyalar ve böylece vakit kazanırken, son ümidini gerçek bir anlaşmaya bağlıyan dünya mil­letlerinin ıstırabiyle alay etmekten de kaçınmıyor.

— Bana ağız açmayın, sonra ayrılmış mil­letler diye adınız çıkar, rezil olursunuz! Diyor.

Ve bu söze karşı Chaillot sarayında bil­memkaçıncıkomisyonuntoplandığısa­londa tıs yok. Başlar öne eğik, bütün de­legeler susuyor. Susun susunefendiler, Buhân-ıiştahasizin...

Birleşmiş Milletler toplantısında kü­çük devletlerin taarruzu...

Yazan: Selim Sabit

26 Eylül 194B tarihli «Tasvir» İstanbul'­dan:

Evvelkigün,BirleşmişMilletlerGenel

Kurulnuda söz alan Necmeddin Sadak, büyük bir isabetle, bu milletlerarası mü­essesenin yarasına şu sözlerle parmağını basmıştır:

«Her şeyden evvel şuna kaniim ki, Bir­leşmiş Milletler teşkilâtının bünyesini da­ha demokratik bir şekle sokmak zamanı gelipçatmıştır.»

Filhakika, gittikçe şu hakikat tebellür et­mektedir ki, birincisi gibi bu yeni Cemi­yeti Akvam da iktidarsız bir hale gelmek­te ise bunun sebebini, azanın müsavi rey hakkına sahip olmamasında aramak icap etmektedir. Bütün cumhuriyetçi parla­mentolarda olması icap ettiği gibi, salâ­hiyetler âza arasında hakkaniyetle tak­sim edilsyedi, Birleşmiş Milletlerin fiili, daha müsait bir mahiyet kesbederdi. Bu­nun en büyük misali şudur; İki seneden-beri ekseriyetle alman mühim kararlar­dan yirmi kadarı, Rusların vetolarını'kul-lanmasiyîe hükümsüz olmuştur. İşte bu meşhur veto usulü olmasaydı, dünya bir dert ummamna düşmüş olmazdı. Bundan uzun aylar evvel, bu veto hakkı­na karşı tarruz başlamıştı. Fakat, bu gü­ne kadar alman neticeler çok hafif kal­mış, o kadar ki, Necmeddin Sadak bu dâvayı tekrar ele almakta büyük isabet göstermiştir. Sadak'm sözleri mesmu ola­cak mıdır? Halen Chaillot sarayına hâ­kim olan havaya bakılacak olursa, inşal­lah! Çünkü oraya hâkim olan hava, bir ih­tilâl havasıdır, küçüklerin büyüklere, da­ha doğrusu küçük ve orta devletlerin bü­yük devletlere isyanı. Dikkat ediniz bu ayaklanma, sadece sözlerle değil, fiille de başlamaktadır. Meselâ Cuma günü N. Sa-dak'a ve onun tezini müdafaa edenlere bayağı cesaret verecek mahiyette seçim­lere şahit olduk. Bir kere daha, Rusya, bu sefer veto hakkını değil de büyük dev­let olmak imtiyazını kullanarak, İtalya'-'nın kabulü, Balkan tahkik komisyonu, Ko­re meselesi, küçük asamble gibi maddele­rin rüznameye alınmasına mâni olmak is­temişti. Her seferinde, Rusya'nın mü­messili dâvayı kaybetmiş, hattâ sık sık da kuvvetli bir ekseriyetin hükmüne boyun eğmek mecburiyetinde kalmıştır. Bu ek­seriyet de, kendine karşı hücuma geçen küçük devletler tarafından teşkil edilmiş­ti. Bu vaziyeti müşahede eden bir Fran­sız gazetecisi de şunları yazmıştır:

«Su götürmez bir hakikattir ki, küçük ve vasat milletlerin tazyiki her sene artmak­ta ve Güvenlik Konseyi seçim usullerinde tadilât yapmak zamanı gelmektedir.» Bizim delegemizin Paris'te istediği ise bu hesabagöre,asgaridir.

Güvenlik Konseyinin karşılaştığı en büyük dâva...

Yazan: Ömer Rıza Doğrul

29 Eylül 194S tarihli «Cumhuriyet» İs­tanbul'dan:

Üç Batılı devletin, Berlin buhranının hal-ledilememesi dolayisiyle meseleyi Güven­lik Konseyine sunmağa karar vermeleri ve bu yolda teşebbüse girişmeleriyle, Gü­venlik Konseyi, şimdiye kadar karşılaş­tığı dâvaların en büyüğünü ele almış o-luyor.

Dâva gayet açıktır. Batılı devletler Ber­lin'i bir anlaşma gereğince işgal etmiş­lerdi. Günün birinde Rusya bu devletle­ri Berlin'den atmak için harp çıkaracak bir teşebbüste bulunmuş ve Berlin'i mu­hasara altına almıştı. Vaziyet son derece tehlikeli ve harp çıkaracak mahiyette İdi. Çünkü tarafın biri zor kullanıyordu. Fa­kat Batılı devletler bu kışkırtmalara de­ğer vemriyerek durumu idare etmişler, daha sonra Moskova'ya murahhas gönde­rerek işi sulh yoliyle halletmek istemiş­ler, sabırları tüketecek derecede uzun ko­nuşmalara girişmişler ve sonunda anlaş­maya varır gibi olmuşlar, fakat Mareşal Sokolovsky bu anlaşmalar gereğince ha­reket etmiyerek Batılı devletleri daimî tehdit altında tutmak istiyen durumlara sebep olmuş, bu yüzden Moskova konuş­maları iflâs etmiş ve kesintiye uğramış­tır.

Onun için sulhu tehdit eden vaziyet tek­rar başgöstermiş ve Batılı devletler de dâvayı Güvenlik Konseyine takdim et­mişlerdir.

Acaba Güvenlik Konseyi takat getiremi-yeceği bir yükü mü yüklenmiş oluyor? Çünkü dâva iki devlet arasnıda değildir. Bilâkis bir tarafta Rusya, diğer tarafta da İngiltere, Fransa ve Amerika var. Da­valı ile davacılar bunlar olduğuna göre davayı kim görecek? Beş büyük devlet­ten olan Çin ile ortanca ve küçük dev­letlermi?

O halde dâvanın Güvenlik Konseyine gönderilmiş olması, bütün Birleşmiş Mil­letlerin en tehlikeli imtihanı geçirmesine sebep olacak ve bu defaki toplantının baş langıcmda söylediğimiz gibi bu kurulun, mevcuüiyetindeki hikmeti belirtmesine, yahut bu hikmeti kaybettiğini gösterme­sine sebep olacaktır.

Sovyet Rusya, Berlini daimî kontrol al­tında bulundurmak ve bütün münakalâtı istediği zaman kesmek salâhiyetini ve im-kânını elinde tutmakla Batılı devletlerle anlaşmak fikrinde olmadığım belirtmiş bulunuyor. Güvenlik Konseyi bu vaziyet muvacehesinde Rusyaya karşı tedbirler tatbikma karar verecek olarsa Rusya'nın vetosu bu kararı ibtale kâfi gelir. O halde bu işin varacağı netice, olsa ol­sa Birleşmiş Milletler Kurulnııun sulhu tehdit eden devlet sıfatiyle Rusyayı üye­likten atması ve ona göre yeni bir te­şekkül olarak ortaya atılması olabilir.

Belki Rusya'nın kendisi durumunun bu mahiyeti alacağını peşinden anlıyarak, ö.ün de anlattığımız veçhile, Birleşmiş Milletleı Kurulundan çekilmeyi daha mü­nasip bulur ve bu suretle Birleşmiş Mil­letler, sulhçu milletlerin elbirliği yaptığı bir kurul olarak yeni bir gelişme geçirir. Fakat onun bu gelişmeyi geçirmesinin mânası, doğu ile batı arasındaki ayrılı­ğın kesinleşmesi ve artık sulhun tam mâ-nasiyle tehlikeye girmesidir. Şayet işler bu istikameti tutarsa bunun biricik mesul ve müsebbibi, muhakkak ki, Sovyet Rusya olacaktır. Bugün dünya bir dönüm noktasındadır. Harbe giderse Sovyet Rusya onu har'De sürüklemiş olacaktır. Sovyet Rusya bu büyük mesuliyeti, bu müthiş vebali yük­lenmek istiyorsa onu bu yoldan çevirecek herhangi bir kuvvet yoktur. Fakat sulh dünyası da bu meydan okumayı herhalde tam bir uyanıklıkla ve tam bir güçle kar­gılıya çaktır.

Bugün durum bu mahiyettedir. Yarın ne olacak, Allah bilir.

Chailİot Sarayında Fransanın mute­dil fakat kati üç lisanı...

Yazan: Selim Sabit

30Eylül1948tarihli«Tasvir»İstanbul'­dan:

Birleşmişmilletlerteşkilâtındasöz alan FransızDışişleriBakanıM.Schuman,

Rusya'ya hücum eden Marshall ve bilhas­sa sert konuşan Bevin'den mutedil bir li­san kullanmıştır. Schuman'ı bu itidale sevkeden âmillerin başında Fransa'nın cüz'î bir askerî kuvvetten ibaret bulun­ması ve halen geçirmekte olduğu buhra­nın diğer Dışişleri Bakanları kadar kuv­vetli konuşmasına mâni olması gelmekte­dir. Çünkü, Amerikan demokrasisi en üs­tün bir devlettir ve İngiliz imparatorlu­ğu da hatırı sayılır bir orduyu her ne pahasına olursa olsun hazır tutmağa muk­tedirolmuştur.

Saniyen, sunu da unutmamalıdır ki, bir Avrupa devleti sıfatiyle Fransa, Batı ile Doğu arasında muhtemel bir çarpışma­nın, ilk ve belli başlı kurbanı olmağa mah kûmdur. Bu ihtimal, insanı biraz düşün­ceye sevk ve ne de olsa itidale davet ede­bilir. Böyle mutedil bir lisan kullanan Fransa, bittabi yalnız kendi hesabına ko-nuşmarnıştır. Fransa, zımnî bir anlaşma mucibince, ikinci harpten çok çekmiş bu­lunan ve yeni bir harpten herhalde mem­nun olmıyacak olan Batı Avrupa devlet­lerinin hissiyatına da tercümanlık et­miştir.

Fransız Dışişleri Bakanı, kendine düşen bu büyük vazifenin ehemmiyetini Öyle idrak etmiştir ki, beş sene müddetle Fran-sanm sefalet arkadaşlığını yapan bu Av­rupadevletlerinegüvendiğinisöylemeyi ihmal etmemiştir. Schuman, gayet güzel bir telâkatle Avrupa federasyonu veya konfederasyonu fikrini müdafaa etmiş ve şu yaşadığımız zamanın büyük siyasî ve iktisadî birlik ve geniş siyasî anlaşmalar zamanı olduğu fikrini ileri sürmüştür.

Schuman bundan sonra da, Fransanm zihniyetini kavramış olan bütün milletle­ri kendisineiltihaka davet etmiştir.

Bu vaziyetten açıkça anlaşıldığına göre,bir harp ihtimali veya tehdidi vukuunda, Fransızlar, iki dünya bloku arasında ha­kem, uzlaştırıcı, veya icabında tamponvazifesini görecek bir Avrupa üçüncükuvveti teşkil ederek bu harp tehlikesini bertarafetmek istiyorlar.

Bittabi bütün bunlar, M. Schuman'm, Fransa'nın müttefiklerine olan sadakatim ilân etmesine mâni teşkil etmemiş, ve Fransız Dışişleri Bakanı, bu. açada, Ber­lin meselesi hakkındaki tam ittifakı da tebarüz ettirmiştir. Hattâ Schuman, Ber­lin meselesinin harbe kadar sürükliyebil-mesi ihtimalinde, Fransa haklarından mah­rum kalmağa razı olmıyacak veya müda­faasını deruhte ettiği sivil halkı, yüzüstü bırakmıyacaktır, demiştir. Bu kadarı kâ­fidir. Bu ihtar karşısında Batılı müttefik­ler arasında ikilik çıkarmağı ümit eden­lerşimdidüşünüşündursun.

Heyetimiz bu tadile muvafakat etmekle asambleye gönderilecek Türk delegeleri­nin sayısı 30 dan 38 e çıkmış, bu suretle büyük devletlerle Türkiye arasındaki de­lege sayısı farkı 2 ye inmiştir. Fransız de­legesinin teklifinin ittifakla kabulünden sonra, delege sayısı nüfusunun azlığı yüzünden 18 den 16 ya düşen Yunan dele­geleri, delegelerimizin yanma gelerek bu kaybın verdiği teessürü Türkiye'nin 8 de­lege fazla kazanmış olmasıyla telâfi ettik­lerini bildirmişlerdir. Gerçekte Türkiye Yunanistan delegeleri birleştiği takdirde Avrupa Asamblesinde herhangi büyük devletten üstün delege sayısına malik ola­caklardır. Kabul edilen son Fransız tek­lifine göre, dört büyüklerin üye yekûnu 172 olacaktır.

—İnterlaken:

Anadolu Ajansının hususî muhabiri bil­diriyor:

Kongre, gündeminde bulunan bazı idarî meseleleri tetkik ettikten sonra, konsey azaları seçimini yapmıştır. Türk heyeti başkanı Yetkin, âzalığa seçilmiştir.

Reis kapanis nutkunda, dört gün süren müzakerelerden memnuniyetle bahset­miş, mesai arkadaşlarına teşekkürlerini bildirmisitr. Bir çok hatipler söz alarak Avrupa Asamblesinin yakında toplanma­sı temennisinde bulunmuşlardır.

—İnterlaken:

Anadolu Ajansının hususî muhabiri bil­diriyor:

Kongrenin bu sabahki müzakerelerine iştirak eden heyetimiz yarın Roma'da toplanacak Parlâmentolar Birliği konfe­ransında hazır bulunmak üzere buradan ayrılmıştır.

6 Eylül 1948

— Roma:

Milletlerarası Parlâmentolar Birliği kon­feransı bu sabah Roma'da açılmıştır. İtal­ya Dışişleri bakanı Comte Sforza, konfe­ransa başkan olarak seçilmiştir. 30 dev­lete mensup 400 den fazla murahhas kon­feransaiştirak etmektedir.

Beş gün sürecek olan bu konferansa aşa­ğıdaki devletler iştirak etmektedirler:

Türkiye,Avusturya,Belçika,Birmanya, Birleşik Amerika, Seylân, Çekoslovakya, Danimarka, Mısır, Filipin, Finlandiya, Fransa, İngiltere, Macaristan, Hindistan, Irak, İtalya, Yugoslavya, Lübnan, Luxem-burg, Monaco, Hollanda, Norveç, Pakis­tan Polonya, Rumanya, Suriye, Venezü­ella.

—Roma: -

Türk delegeler heyeti Parlâmentolar Bir­liği Kongresinin açılış oturumunda bütün âzasiyle hazır, bulunmuştur. Heyetin baş­kanı Suut Kemal Yetkin, yarınki oturum­da söz alacaktır. Kongrenin bu ilk günü, Türk parlâmento âzası için yabancı mes­lektaşları ve İtalyan şahsiyetleriyle seme­reli bir temasa vesile olmuştur. Heyetin başkanı Suut Kemal Yetkin ve genel sek­reter Vedat Dicleli, Montecitorio sarayın­da İtalyan dışişleri bakanı Kont Carlo Sforza, Parlâmentolar Birliği başkanı Lord Stangate ve Birleşik Amerika sena­törleri Barkîey ve Connally ile uzun ve samimî bir görüşme yapmışlardır.

Bilhassa Birleşik Amerika mümessilleri, memleketlerinin Türkiye hakkındaki iyi niyetlerini ve Birleşik Amerika ile Türk milletini birleştiren dostluk bağlarını sı­kıştırmak hususundaki azmi bu vesile ile de teyitten hâli kalmamışlardır.

7 Eylül 1948

—Roma:

Parlâmentolar Birliği Konferansına işti­rak eden Türk heyeti başkanı Suut Ke­mal Yetkin, France Presse Ajansı muha­birine verdiği beyanatta, Türk heyetinin kangreye karşı ne derece büyük bir alâ­ka beslediğini açıklamış ve şunları söyle­miştir:

«Bu konferansın çok büyük bir önemi ol­duğu muhakkaktır. Muhtelif memleketler parlâmento üyelerinin birbirlerini daha iyi tanımalarını ve memleketleri menfaa­tine birbirlerini daha iyi değerlendirme­lerini sağliyacaktır.»

Suut Kemal Yetkin, diğer taraftan bazı memleketlere mensup temsilcilerin Tür­kiye'yi bir Avrupa memleketi addetme-mekte ısrar etmelerine teessüf etmiş ve bunun eskimiş bir zihniyet olduğunu söy­lemiştir.

«Avrupa'yı sadece coğrafî bir zaviyeden mütalâa etmemek icap eder, Türkiye hakİkatte bir Avrupa memleketidir ve bu. iktisadî bakımdan olduğu kadar siyasî ve kültürel bakımdan da böyledir,» diyen Suut Kemal Yetkin, sözlerine şöyle de­vam etmiştir:

«Türkiye, Avrupa Birliğine verimli bir surette iştirake azmetmiş bir memleket­tir.»

Suut Kemal Yetkin, Türk heyetinin İn-terlaken konferansında Türkiye'nin Av­rupa'nın ayrılmaz bir parçası olduğunu isbat yolunda sarfettiği gayretlerden bah­setmiş ve bu münasebetle, bütün Akdeniz sahil memleketlerinin, merkezî Akdeniz olan Avrupa Birliğine katılmaları icap ettiğiniilâveetmiştir.

— İnterlaken:

Avrupa Parlâmentolar Birliğinin bürosu ikinci Avrupa Parlâmentolar Kongresi tarafından hazırlanmış olan «Avrupa Bir­leşik Devletleri İnterlaken Hareket Plâ­nı* m neşretmiştir. Bu plânda, Avrupa Federosyon'unun hedefleri, bilhassa halk prensiplerine dayanan milletlerarası bir camia kurulmasına çalışmak olduğu tas­rih edilmektedir. Bu prensipler tesanüt, Birleşmiş Milletler şartnamesinde bildi­rilen prensip ve maksatların Avrupa'ya yerleştirilmesi, sulfci'n muhafazası prensip­lerine uygun olacaktır. Federasyon, bun­dan başka, Birliğ,in dışardan gelen her­hangi bir tecavüze karşı müdafaası için müşterek bir politika tesbit edecek, Birli­ğe mensup devletler arasında iktisadî sa­hada azamî işbirliği sağliyacaktır. Avru­pa Birleşik Devletleri, Birleşmiş Millet­ler tarafından hazırlanmış olan İnsan Hakları Beyannamesini kabul eden aşa­ğıdaki devletlerden mürekkep olacaktır: Avusturya, Belçika, Danimarka, Eire. Fransa, Batı Almanya, İngiltere, Kuzey İrlanda, Yunanistan, İzlanda, İtalya, Lük-senburg, Hollanda, Portekiz, sveç, sviçre, Türkiye.

Her devlet, istediği zaman Federasyonun anayasasını kabul ettikten sonra ona ka­tılmakta serbest olacaktır. Federasyonun teşrii kuvvetini ayan ve saylavlar meclis­lerinden mürekkep olan parlâmento tem­sil edecektir. Ayan meclisi üye devletle­re müsavi sayıda ayan üyelerinden mü­rekkep oladalctır. Saylavlar meclisinin üyeleri mıivakfcaten, üye devletlerin teşrii meclisleri tarafından asamblede temsil edilen partilerle mütenasip olarak seçile­ceklerdir. Federasyonun icra kuvveti her iki meclis tarafından seçilecek olan fe­deral konseye tevdi edilecektir. Konsey, kendi başkanını seçecektir. Adlî kuvveti, bidayet ve istinaf sahalarında kaza sahibi olan yüksek bir mahkeme temsil edecek­tir. Federasyona üye olan her devlet ana­yasaya, federal anayasanın tasdiki netice­sinde kabul edilen değişiklikleri dikkate almak suretiyle riayet edecektir.

Federasyona mensup olan devletlerden lıiç biri Avrupa parlâmentosunun müsa­adesi olmadan Avrupada kuvvet tophya-mıyacak veya idame edemiyecek, hava ve deniz kuvvetleri veya bir kara ordusu toplıyamıyacak veya idame edemiyecek federasyona ait mallardan vergi alamıya-cak ve para basamıyacaktır. Her devletin vatandaşları üye devletlerin toprakların­da ayni haklardan ve imtiyazlardan isti­fade edeceklerdir. Bütün devletlerin hak­lan ve vecibeleri müşterek olacaktır. Fe­deral Asamble, bazı denizaşırı memleket­lerin Avrupa Birliğine katılmaları mese­lesinden çıkabilecek güçlükleri tetkik et­mek üzere bir komisyon ihdas edecektir.

— Roma:

Parlâmentolar arası birliğikonferansı bu sabah Roma'da, Montecitorio sarayın­da İtalya Dışişleri bakanı Carlo Sforza-nın başkanlığında çalışmalarına devam et­miştir. İlk hatip Mısır ayan meclisi baş­kanı Mehmet Heykel Paşadan sonra, sıra ile, Kolombya murahhası Francisco de Faule Vargas, Çekoslovakya murahha­sı Vilem Novy, Yunanistan murahhası Haciganos, İtlya murahhası Mario Cin-golni, Filipin murahhası Camille İsas ve Bulgaristan murahhası Çobanof söz al­mışlardır. Bütün hatipler, milletlerin ve fertlerin serbestliğini müdafaa usulleri ve dünya sulhunu temin çareleri hakkında görüşlerini bildirmişlerdir. Mısır murah­hası Mehmet Heykel Paşa, bilhassa Arap memleketlerinin Filistin meselesi hakkın­daki görüşlerini müdafaa etmiş ve muva­zene politikasını tenkit ederek, bu politi­kanın silâhlı anlaşmazlıklara yol açtığını söylemiştir. Heykel Paşa şunları ilâve et­miştir:

«Yerli halka kendiliğinden karar vermek imkânı temin edilmeli ve sınıf oldu bit-tileri ihdas etmekten kaçınmalıdır. Çün­kü bu gibi hareketler muhakkak surette harbe sebep olur. s

Çekoslovakya murahhası vilem Novy bundan sonra Almanya'nın taksimi aleyhinde ve milletler arasında işbirliği poli­tikası lehinde konuşmuş, bu işbirliğinin sulh için elzem olduğunu söylemiştir. Bir Avrupa parlâmentosu ihdasını teklif eden Novy, bu parlâmentonun muhtelif mem­leketlerin efkârı üzerinde müessir olmak suretiyle en mühim meseleleri hallede­bileceği kanaatini izhar etmiştir. Yuna­nistan murahhası Hacîganis, her şeyden evvel, memleketinin hürriyetini, parlâ­mento rejimini ve demokrasiyi müdafaa için totaliter bir rejimin tehdidine kar­şı halen yaptığı mücadeleyi hatırlatmak istcmigtir. Haciganis bundan sonra Yu­nanistan'a yaptıkları yardımlardan dolayı İngiltereye ve Amerikaya teşekkür et­miştir.

Filistin meselesi, Lübnan murahhası Abi Şaşla tarafından, parlâmentolar arası bir­liği konferansında söylenen nutkun mev­zuu teşkil etmiştir. Lübnan murahhasına göre, Filistin meselesi «Yeni bir dünya harbinin muhtemel sebebi» dir. Filistin-deki iç harbin menşeini hatırlatan hatip, başlangıçta bir Yahudi yurdu kurulduğu­nu ve Filistin meselesine bu asrın bağın­dan beri ırkî bir istikamet verildiğini söylemiştir.

Son olarak söz alan Türkiye murahha­sı Suut Kemal Yetkin, bölge anlaşmaları zaruretinden bahsederek, bu anlaşmala­rın kurulacak Avrupa Federasyonu için bir mukaddime teşkil etmeleri lâzım gel­diğine işaret etmiştir.

Kongre, çalışmalarına öğleden sonar Je-vam edecektir.

8 Eylül 1948

— Roma:

Halen Roma'da toplanmış bulunan Poriâ-mentolar Birliği konferansının entellek-tüel münasebetler komisyonu bu sabah, entellektüel münasebetlerde «Milletlera­rası bir vicdan» ihdas etmek maksad'le !l7nesco ile münasebetleri aydınlatmağa matuf bazı teklifler dinlemiştir.

Diğer taraftan komisyon, Parlâmentolar Birliğinin ilkbaharda yapacağı toplantı esnasında kültür münasebetleri meselele­rinin müzakeresini teklif etmeğe karar vermiştir.

Hukuk komisyonunda, İtalyan murahhası Priso Persico milletlerarası ahlâk pren­sipleri hakkındaki beyannamenin onuncu maddesinintadilinedairbirteklifileri

sürmüştür. Bu teklifte «milletlerarası bir Ceza Kanununun tastik edileceği ve di­ğer milleltere taarruz eden veya herhan­gi bir suretle umumî sulhu ihlâl eden, ya­hut bir tahrip harbine başlayan veya ha­kikî caniâne bir zihniyeti gösteren her­hangi bir sistemi kabul etmiş olan yalnız şahısları değil, millî cemiyetleri de ceza­landırmak için, milletlerarası bir ceza mahkemesi kurulacağı» kaydedilmektedir.

— Roma:

Parlâmentolar Birliğindeki Türk heyeti başkam Suut Kemal Yetkin, kongrede yaptığı bir demeçte demiştir ki:

«Birleşmiş Milletlerin gayreti beklediği­miz kadar semereli olmamıştır. Bu husus­ta teşkilâtımız genel sekreterinin rapo­runda belirttiği bedbinliğe iştirak ediyo­rum. Endişe içinde çırpman bu dünyada, harap ve bitkin Avrupa'da, bu kadar şid­detle arzu edilen ahenk ve refahı acaba ne zaman göreceğiz? Bununla beraber, federe bir Avrupa'ya olan inanımı beyan etmek isterim. Şayet tek bir dünyada, birleşmiş, sakin ve müreffeh bir Avrupa görmek istiyorsak ve şayet dökülen bu kadar kandan sonra milletlerin kanlarını bir daha akitmıyacaklanndan emin olmak istiyorsak, Birleşmiş Milletler teşkilâtı­na çalışmalarında aydın yolu bulmasını temenni etmekle beraber, Parlâmentolar Birliği konferansında dünya sulh ve re­fahının can damarı olan Avrupa federas­yonunun teşekkülünü sağlamaya çalışma­lıyız. Parlâmentolar Birliğinin vazifesi, iktisadî bir birliğe münhasır kalmayıp, ahlâkî ve içtimaî meselelere de şâmil ol­ması gereken bu müstakbel birliğe taraf­tarlar kaydetmektir.»

Hatip, Türkiye'nin hem Asya'da, hem Av­rupa'da arazisi olduğu için, Avrupa Fede­rasyonuna bir mâni teşkil edeceği hak­kında Belçika delegesi Carton de Wiart tarafından ileri sürülen fikrin tersine olarak, Türkiye'nin bir Avrupa Federas­yonuna mâni olmıyacağım beyan etmiş ve demiştir ki:

«Avrupa Türkiye'sinden, Boğaz'la ayrı­lan Anadolu, Avrupa'nın dışında telâkki edilemez. Boğaz'm iki sahili arasındaki 400-500 metrelik bir mesafe, kültürü iti­bariyle Avrupa demokrasisine dahil bu­lunan Türkiye'nin büyük bir kısmını Av­rupa'dan ayırmağa kâfi gelmez.» Yetkin, Türk grupunun milletlerarası ah­lâk prensiplerineiltihakettiğini beyan

etmiştir. Suut Kemal Yetkin, bütün mil­letlerin bu prensipleri kabul zorunda ol­dukları fikrindedir.

Türk heyeti başkanı sözlerine şöyle son vermiştir:

Birleşik Amerika'nın bundan bir asır ev­vel yaptığı gibi, Avrupa'nın da bir Fe­derasyon halinde birleşmesi icap edecek­tir.

ı— Roma:

37 nci Parlâmentolararası kongresindeki Türk delegeleri, bugün, hem konferans mesaisine, hem de komisyon çalışmaları­na iştirak etmişlerdir.

Türk heyetinin başkanı Suut Kemal Yet­kin, kültür komisyonunda söz alarak, ge-tecek kongre gündeminde Unesco'nun fa­aliyeti ve programı meselesine önemli bir yer ayrılmasını ve Parlâmentolar Bir­liğinin bu teşekkül hakkındaki siyasetini tasrih için müzakereler yapılmasını iste­miştir.

Suut Kemal Yetkin bu münasebetle Tür­kiye'de kültür sahasında elde edilen müs-bet neticeleri kaydeylemiştir.

Türk delegelerinden Salamon Adato da, Birliğin teşkilâtlandırılması meselesiyle siyasî meselelerin tetkikine memur daimi komisyon müzakereleri sırasında söz al­mıştır. Dünya parlâmentosunun merhale merhale ihdasında kolaylaştırmaya matuf olarak nizamnamede yapılması gereken bazı değişikliklerden bahseden Türk de­legesi, komisyonun müttefikan tasvibine mazhar olmuştur.

8Eylül 1948

— Roma:

Parlâmentolararası Birliği kongresinin dünkü toplantısında, Çekoslovak, Rumen ve Bulgar murahhaslarının ileri sürdük­leri iddialara karşı demeçte bulunan Bir­leşik Amerika ayan üyesinden Barclay. Birleşik Amerika'nın emperyalist gayeler gütmediğini kuvvetle belirtmiş ve şunları söylemiştir:

«Birleşik Amerika'nın bir tahakküm siya­seti takip ettiği ve Marshall plânının Amerikan emperyalizmini dünya üzerine yaymak üzere bir vasıta olarak kullanıl­dığı doğru değildir. Bu plân, yalnız harp dolayısıyle harap olan memleketlerin imarı ve ekonomik ve sosyal münasebetlerin yeniden başlaması gayesini gütmek­tedir.»

Birleşik Amerika murahhasının bu müda­halesi şiddetle alkışlanmıştır. Diğer taraf­tan, kongre, küçük tadillerden sonra Mil­letlerarası ahlâk ve prensipleri hakkın­daki beyannamenin ilk yedi maddesini hafif tadillerden sonra kabul etmiştir. Kongre yarın, toplantı yapmiyacaktır,

10 Eylül 1948

—Roma:

Bugün oy birliğile kabul ettiği kararda Parlâmentolararası Birliği Konferansı, anavatandan başka topraklardan da mes'-ul olan milletler parlâmentolarının yerli ahalinin siyasî, iktisadî, sosyal ve kültü­rel alanda terakkilerini temin etmeleri lâzım geldiği kanaatine vardığını belirt­mektedir.

Diğer taraftan konferansın gayesi, yerli işçilerin himayesinde tatbik edilecek en müessir çare, milletlerarası çalışma kon­feransı tarafından 1947 senesi temmuzun­da Cenevre'de anavatan harici topraklar hakkında kabul edilen beş mukavelena­meye bîr kanun mahiyeti vermekten iba­rettir .

—Roma:

Parlâmentolararası kongrenin bugünkü oturumunda, bölge ekonomik anlaşmala­rına ait karar suretinin müzakeresi sıra­sında söz alan Vedat Dicleli bilhassa şöy­le demiştir:

';Bcnelux grupu ile Fransa ve İtalya-nın örneğini takip eden Türkiye, Yuna-nistanla gümrük birliğini tahakkuk ettir­meğe hazırlanmakta ve bu yolda şimdi­den Yunanistan'la müzakerelere girişmiş bulunmaktadır.

Türk delegesi bundan sonra, bölge anlaş­malarının Avrupa Birliğine esas teşkil etmesi lâzım geleceğini kaydetmiştir. Parlâmentolararası Birliğin müteakip kongresi gündemini hazırlayan sosyal ve insanî meseleleri tedkike memur daimî komisyonun çalışmalarına iştirak eden Dicleli, yabancı meslekdas/;arma, pek ya­kında Türkiye Büyük Millet Meclisine su­nulacak tarım işçileri hakkındaki kanun tasarısını izah eylemiştir.

Salamon Adato da, gayrı muhtar toprak­lar komisyonu mesaisine iştirakle, çoğun-

lukla tasvip olunan İngiliz delegesi îvor Tomas'm tezini desteklemiştir.

— Roma:.

Parlâmentolararası konferansında Türk heyeti genel sekreteri Vedad Dicleli, kon­ferans hakkındaki intibaları etrafında France Presse Ajansı muhabirine aşağı­daki beyanatta bulunmuştur:

«Parlâmentolararasi Birliğinin iyi tes-bit edilmiş gayeleri olması ve bilhassa teknik meseleler üzerinde çalışarak siya­setle meşgul olmaması lâzım geleceğini tahmin ediyorum.

Filhakika umumî müzakereler sırasında olduğu kadar komisyonlar çalışmalarında da siyasî tartışmalara yer verilmiştir. Böylece Filistin meselesi hararetle ileri sürülürken, öte yandan Doğu Avrupa memleketleri temsilcileri Birleşmiş Mil­letler kurulu yetkilerine ait meseleleri konferans sahasına getirmek suretiyle büyük bir devletin ideoloji dâvalarını uzun boylu savunmuşlardır. Türk heyeti tartışmalarında yalnız Parlâmentolarara­sı Birliği zihniyetiyle hareket etmiş ve bu çerçeveden dışarı çıkmamıştır. Parlâ­mentolararası Birliğinin, Avrupa kıtasını kurtarmak yolunda yegâne hal çaresi olan Avrupa Birliğini tahakkuk ettirmek maksadıyle bugünkü faaliyetinde göze çarpan bazı zayıf noktaları altlatmağa muvaffak olmasını temenniederim.

Bundan dolayıdır ki, Türkiye'nin mües­sir surette iştirake hazır olduğu Avrupa Milletleri camiasının bir an önce tahak­kuku yolunda bütün gayretlerimizin sar­fının mutlak surette zarurî olduğunu te-yidde ısrar ediyorum.»

Demokrat Parti temsilcisi Salamon Ada-to daj şunları söylemiştir: «Birliğin teşkilâtı ve siyasî meseleler et­rafında yapılan tartışmalarda basının kon­gre tarafından incelenen meselelere yeter nisbette yer vermediğinden şikâ­yet ettim. Bu müşahedemin doğru oldu­ğunu tahmin ediyorum ve sebebinin, gün­demde yazılı meselelerin pek umumî mahiyette olmasından ileri geldiğini ve tartışılacak mevzuları tesbit ederken umumî efkârın hesaba katılmamasından doğduğunu sanıyorum.

Öte yandan, heyetlerden bir çoğu Birlik tarafından takip edilen gayeleri unuta­rak, memleketlerini yakından ilgilendi­rengörüştarzlarınımüdafaayakoyulmuşlardır. Bunları dinlerken, insan ken­disini mahkeme huzurunda sanabilir. Ka­nun tasarıları tanzim etmek icap edince delegeler, bunları kendi parlâmentoları tarafından tasvip ettirmeğe ve böylece içtimaî adaletin tekâmülünü sağlamağa çalışmalıdırlar. Parlâmentolararası Birli­ğinin, umumî efkârdan gelen sese kulak vererek, faaliyetine temenni edilen isti­kameti verebileceğini ümit ediyorum.»

11Eylül 1948

—Roma:

Parlâmentolararasi Birliği Konseyi, Lord Stansgate'i Birlik başkanlığına seçmiştir. Lordun başkanlığa seçilişi bu akşam son toplantısını yapan konferans oturumunda Parlâmentolararası Birliği Başkanlık Di­vanı Genel Sekreteri Boissier tarafından bildirilmiştir.

Söz alan Lord Stansgate, Parlâmentolara­rası Birliğinin «pek yakında dünya ölçü­sünde bir teşekkül» haline geleceği yo­lundaki kanaatini izhar ederek, bu akşam sona eren konferans toplantılarının de-vammca hazır bulunan 39 millet temsil­cilerinin birbirlerine karşı samimî dav­randıklarım görmekten duyduğu sevinci belirtmiş ve şöyle demiştir: «El ele bir­likte ileri gitmeğe devam edeceğiz.»

Bundan sonra, Fransız heyetinden Min-joz, kürsüye gelerek, İtalyan'ın konferan­sa karşı gösterdiği misafirperverlikten do­layı teşekkür etmiştir.

12Eylül 1948

—Roma:

Parlâmentolararası Birliği Kongresinde­ki Türk murahhas heyeti başkanı Suut Kemal Yetkin, Unesco'daki Türk heye­tine başkanlık etmek üzere bugün Roma-dan Paris'e hareket edecektir.

Suut Kemal Yetkin «AFFa muhabiriyîe yaptığı bir görüşme sırasında, Birliğin kültürel münasebetler komisyonunda, gelecek kongrenin gündemine, birlikle Unesco arasındaki münasebetler mesele­sini de yazdırmış olmasından dolayı duy­duğu memnuniyeti beyan etmiştir.

Diğer taraftan, bilhassa iktisadî ve malî işler daimî komisyonu çalışmalarına iş­tirak edecek olan Muammer Eriş de, bü­tün delegeler tarafından sarfedilen gay­retlerin, pratik neticeler vereceği kanaatini beyan etmiştir. Bundan başka Eriş, bir çok delegelerin Türk milletine karşı gösterdikleri dostluk tezahürlerinden duyduğu memnuniyeti kaydetmiştir. Milleterarası ahlâk prensiplerinin müza­keresi sırasında, sömürgeci devlet tebaa­larına yerli halka nazaran bazı haklar ta­nınmasını isteyen tadil teklifine muhale­fette bulunan Türk delegesi Salamon Adato da şunları söylemiştir:

«Kongre tarafından şükürler olsun red­dedilmiş olan bu tadil teklifi, ferdlerin si­yasi haklarını sağlamak vazifesile mü­kellef olan Parlâmentolararası Birliğinin başlıca gayesiyle bir tezad teşkil ediyor­du.»

^— Roma:

Parlâmentolararası Birliği 37 nci konfe­ransı çalışmalarını dün bitirmiştir. Kon­ferans, son otrumunda, atom enerjisi ile diğer silâhların milletlerarası bir kontrol ve nezaret altına alınması esasına daya­nan bir anlaşma yapılması hakkında bir karar sureti kabul etmiştir.

Umumî olarak müzakereler, Sovyet azın­lığı ile Birleşmiş Milletler Teşkilâtı Atom Enerjisi Komisyonu çoğunluğu arasında atom plânlarının kontrolü hakkında mev­cut çıkmazı aksettirmiştir. Atom mesele­sinin, Genel Kurulun Paris'te yapacağı toplantıda önemli müzakerelere mevzu teşkil edeceği sanılmaktadır.


Ayan üyesi Alben Barkley, bu hususta yaptığı demeçte ezcümle demiştir ki:

İki üç seneden beri Birleşmiş Milletler Teşkilâtında veya diğer kurullarda, mem­leketimizin, dış meselelerde ve Marshall planındaki yeri dolayısıyle kin ve vah­şetle itham edilmesine alışmış bulunu­yoruz. Birleşik Amerika'nın Yalta ve Potsdam anlaşmalarmdaki taahhütlerini yerine getiremdiği hakkında yapılan is­natlardan Birleşik Amerika hükümeti so­rumlu tutulamaz.

Diğer memleketlerin Amerika'nın kon­trolü altına alınmasını sağlamak gayesiy­le ve emperyalistlikle itham edilen Mar­shall Plânına gelince, bu hususta şunları söylemek isterim ki, Birleşik Amerika hiç bir zaman emperyalist bir devlet ol­mamıştır. Dünyada elde etmek istediği­miz bir avuç toprak parçası yoktur. Bü­tün istediğimiz sulhtur. Daha Marshall plânını tatbik mevkiine koymadan evvel Avrupa ıstırabına bir çare olmak üzere, 21 milyar dolar vermiştik. Emperyalizm dedikleri bu mudur? Avrupa kalkınma programı hiç bir kimseyi mükellef kıl­mamaktadır. Eğer bütün milletler bu pro­grama iştiraki kabul etselerdi, Avrupada ne ihtilâf ve ne de blok diye bir şey olur­du. Eğer Marshaîl plânı haricinde bloklar teşekkül etmişse, bundan, bu plâna mu­halif bulunanlar, buna iştirakten imtina etmiş olanlar sorumludur.»

15 Eylül 1948

—Londra:

Londra basını bugün, silâhlı kuvvetlerin terhisinde ağır davranmak, uçak ve sair teçhizat imalâtını arttırmak suretiyle hü­kümetçe ittihaz edilen hareket tarzım umimiyetle tasvip etmektedir. Daily Mail gazetesi, Spitfire'lerle Mos-quto uçaklarının tamir edilerek batı müttefiklerine verileceğini yazmaktadır. Bundan başka muhtelif Avrupa devlet­leri ve bu arada İsveç, Norveç, Holanda, Danimarka ve Fransa tarafından İngilte­re'ye birçok tepkili uçak ve sair harp uçakları sipariş edilmiştir. . Daily Mail, Hava Bakanlığının tepkili av uçakların­dan mürekkep bir «ihtiyat» vücuda ge­tirmek tasavvurunda olduğunu ihsas et­mektedir.

Muhafazakâr Daily Telegraph gazeteci, hükümet plânlarını «mümkün olanın en azı» diye vasıflandırmakta ve şöyle de­mektedir: Hükümetin beyannamesinden de anlaşıldığı gibi, sulhun herhangi bir devirden ziyade kuvvete bağlı kalacağı birdevre doğru gitmekteyiz.

—Londra:

Bugün öğleden sonra Avam Kamarasının müzakereleri sırasında muhalefet adım söz alan Eden, geçen Temmuz ayından-beri milletlerarası vaziyetin ne kadar vahamet peyda ettiğini bildirmiş ve şun­ları söylemiştir:

t Sovyet Rusya ile batılı müttefikler ara­sındaki vaziyet daha fazla gerginleşmiş­tir. Berlin'de kasden sebebiyet verilon hâdiseler artmıştır. Dünyanın bugünkü durumunda cesareti ve ümidi en fazla kırdığı görülen başlıca unsur, milletler­arası itimat standardının her tarafta a-zalmasıdır.»

Hindistan vaziyetinden bahseden Ed^n, şöyle demiştir:

Haydarabad devletinin Hint dominyonu orduları ve . hava kuvvetleri tarafından istilâsı, fiilen bir tecavüz hareketidir. Vaziyet düzelmediği takdirde, Hindistan-da iç savaşların yeniden başgöstermesin­den korkulur.»

16 Eylül 1948. ..

—Londra:

Mareşal Montgomery, hiç bir sebeple Lonrda dışına çikmıyacağmi açıklamış ve hükümetin yeni savunma plânının tat­bik mevkiine konulması sırasında impa­ratorluk genelkurmay başkanının her an hükümetin emrinde hazır bulunması ge­rektiğini ilâve etmiştir. Balkanlılararası ekonomi komisyonu bu­gün Başbakanlık binasında toplanmıştır. Toplantıya kara, deniz ve hava orduları şefleri de iştirak etmişlerdir. Rahatsız bu­lunmasına rağmen M. Attlee'nin başkan­lığında yapılan bu toplantıda yeni sa­vunma programının tatbiki için gerekli krediler üzerinde görüşülmüştür.

18 Eylül 1948

—Londra:

Yorkshire'deki doktorlardan biri ateşin önünde sallamak suretiyle Ölü doğdukları zannolunan 11 bebeği yaşatmiya muvaf­fak olmuştur.

Doktorun kullanmakta olduğu usul İngi­liz tıp gazetesinde tarif edilmektedir. Ga­zete, yeni doğan bebekleri sallamak sure­tiyle yapılan sun'î teneffüs usullerini doktorların hepsi bilmediklerinden, her sene binlerce çocuğun ölmekte oldukla­rını yazmaktadır.

Bu usul ile hayata avdet eden çocuklar­dan bazıları 8 dakika sonra teneffüs et­meğe başlamış, bazılarını teneffüs ettir­mek için ise yarım saatten fazla uğraş­makicapetmiştir.

Geçen salı günü Schuman başbakan sıfatiyle parlâmento­dan güven oyu almıştı. Sosyalistler yev­miyelerin arttırılmasını istemişler ve Schuman bunu kabul ettiği için lehinde oyvermişlerdi.

Schuman, mensup olduğu Halkçı Cumhu­riyet partisi parlâmento grupuriun bir toplantısına iştirak etmektedir. Bu top­lantı esasında yeni hükümetin kurulma­sı için bir karar verilmesi beklenmekte­dir. Schuman ile sosyalistler arasında son dakikada bir anlaşma husulü müm­küngörülmektedir.

—Paris:

Birkaç günden beri Fransa'da mevcut grev hareketi devam etmektedir. Grevin yüzde yüz hüküm sürdüğü Peugeot fab­rikalarında durumda değişiklik yoktur. Sete'deki çalışma genel konfederasyonu­na mensup kimseler de bu sabahtan iti­baren işi 24' saat durdurmağa karar .ver­mişlerdir.

St. - Nazaire gemi tezgâhlarında çalışan 10 bin amele bütün gün grev yapmışlar­dır.

3 Eylül 1948

—Paris:

Mukavemet demokratik ve sosyalist bir­liğinin parlâmento grupu bu sabah top­lanmıştır. Grufc), François Mitterand'm İçişleri Bakanlığına getirilmesini kabul etmemişti. Bu toplantıda bu kararın tek­rar gözden geçirilmesini istiyen Robert Schuman'ın bir teklifi müzakere edilmiş­tir.-

Schuman, mensup olduğu Cumhuriyetçi Halk partisinin üyeleriyle bu sabah isti­şarelerde bulunmuştur.

—Paris:

Robert Schuman, Elysee sarayından ' çık­tıktan sonra aşağıdaki beyanatta bulun­muştur:

Cumhurbaşkanına istifanameyi verdim. Bu kararı almamda âmil olan sebepler şunlardır: Millî Meclisin itimadını haiz olarak Fransa'nın bir aralık muhtaç ol­duğuhükümetikurmağaçalışırkenilk vazifem, parlâmentonun tasvip ettiği be­yanatta kullanılan tâbirle «tarafgirlik düşüncelerini» ve «siyasî kombinezonla­rı» uzaklaştırmak olmuştur. Müessir bir çalışmanın bütün şartlarını yerine getir­mek için gereken yardımları bulamadım. Bu vaziyet karşısında vazifem, müşterek ve pek güç bir işin başarılması için top­lanan gruplar arasında sıkı ve şartsız bir tesanüt mevcut olmadığını müşahede ettiğimi bildirmektir. Vaziyetin gerektir­diği millî selâmet vazifelerini üstüne ala­bilecek bir hükümet teşkil etmeğe mu­vaffakolamadım.

Bundan sonra kurulacak bir kabineye iş­tirak edip etimyeeeğine dair sorulan bir suale Robert Schuman, şu cevabı ver­miştir:

— Surat etmek âdetim değildir. Uzakta kalmak istiyenlerin hiç birine darılma­yım.

Schuman, «bu işe kimin davet edileceğini bilmiyorum.» dedikten sonra sözlerini şöylebitirmiştir:

— Memleketin menfaati namına muvaf­fak olmak istedim, fakat gerek maddî, gerekse manevî sahalarda aradığım bü­tün yardımlarıbulamadım.»

4 Eylül 1948

—Londra:

Fransız Cumhurbaşkanı Vicent Auriol, yeni Fransız Başbakanını tâyin etmek üzere görüşmelerine devam etmektedir. Auriol, dün gece geç vakit radikal par­tisi başkam Andre Marie ile sosyalist lideri Leon Blum'ü kabuletmiştir.

Andre Marie, Cumhurbaşkanının sarayın­dan çıkarken, yeni başbakanın bugün belli olmasının muhtemel bulunduğunu söylemiştir.

Paris'teki B. B. C. muhabirine göre, son bir ay içindeki başarısızlığından sonra radikal partisi liderinin başbakanlığa ge­tirilmesi imkân dışında sayılmaktadır.

Diğer taraftan bu sabahın erken saatilerine doğru Paris'ten gelen haberlere gö­re, bugünden itibaren'ekmekçiler de gre­ve başlayacaklarını ilâveetmişlerdir.

Paris:

Buhran devanı etmektedir. Filhakika Ro­bert Schuman vazifesini başarmak için zarurî addettiği igtirâki bulamadığıcihet]e yeni kabineyi kurmaktan imtina etmiş­tir.

Sosyalistlerin reddi ve radikallerin ihti­yat kayıtları ileri sürmeleri hükûmetitı mevcudiyetini güçleştirdiği için bu ka­rarakimsehayretetmemiştir.

Başkan Vincent Auriol, cumhuriyetçi halk hareketi partisinden Rober Lecourt'u, partiler arasındaki görüş ayrılıklarını uz­laştırmak yolunda umumî malûmat al­mak üzere vazifelendirmiş ve sonra ak­şam üzeri ve gece istişarelerine devam etmiştir.

Umumiyetle sanıldığına göre cumhurbaş­kanı eekiz günden beri devam eden buh­ranı halletmek için, radikallerden birine müracaat edecektir. Cumhurbaşkanı isti­şarelerine bugün saat 10 da tekrar başla­yacaktır. Radikallerden ve eski hükümet başkanı Andre Marie'nin ismi en önde­dir.

— Paris:

De Gaulle'cü grupa mensup saylav Dus-set, Ekim ayında genel seçim yapılması hakkında Millî Meclise bir kanun tasa­rısı sunmuştur.

Bilindiği gibi iki Paris gazetesi, «Epoque» ve «Aurore» da yeni seçimler yapılma­sınıistemektedirler.

5 Eylül 1948

— Parisradyosu:

Schuman, kabineyi kurmağa muvaffak olmuştur.

Yenikabineninlistesişudur: BaşbakanveDışişleriBakanı:Robert Schuman(CumhuriyetçiHalkHareket partisi.)Başbakan yardımcısı: Andre Marie (Ra­dikal" sosyalist). Andre Marie, ayni za­ manda Birleşmiş Milletler Kurulu nezdindeki Fransız delegasyonunu idare ede­cektir.

Adalet Bakanı: Robert Lecourt (Cumhu­riyetçi Halk Hareket partisi).

Maliye ve Ekonomi İşleri Bakanı: Chris-tian Pinouel (Sosyalist).

Millî Savunma Bakanı: Rene Mayer (Ra­dikalSosyalist).

İçişleri Bakanı: Jules Mock(Sosyalist).

Sömürgeler Bakanı: Paul Coste Floret (Cumhuriyetçi Halk Hareket Partisi).

Millî Eğitim Bakanı: Toni Revillon (Ra­dikalSosyalist).

Çalışma Bakanı: Daniel Mayer (Sosya­list).

Tarım Bakanı: Piyer Şimlen (Cumhuri­yetçi Halk Hareket Partisi).

Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı: Henri Queille(Radikal Sosyalist).

Kalkınma Bakanı; Rene Costi (Müstakil Cumhuriyetçi).

Ticaret ve Sanayi Bakanı: Robert La-coste(Sosyalist).

Eski muharipler ve Harp Malûlleri Baka­nı: Rene Fourinat (Cumhuriyetçi Halk Partisi).

Sağlık ve Nüfus Bakanı: Piyer Schmetsr (CumhuriyetçiHalkPartisi).

6 Eylül 1948

—Londra:

Yeni Schuman hükümeti dün gece ilk toplantısını yaparak beher işçiye pahalı­lık ikramiyesi olarak bir defaya mahsus olmak üzere 2500 frank verilmesini ka­rarlaştırmıştır.

Hükümetin, yayınladığı bir tebliğe görç, her türlü vergiden muaf tutulacak olan bu mükâfattan tarım işçileri ile memur-'lar faydalanamıyacaklardır. Böylelikle hükümet, işçi ücretleri meselesini yeni­den gözden geçirmek imkânını sağlamış olacaktır.

—Londra:

İngiliz basını yeni Fransız kabinesinin Robert Schumann'm başkanlığı altında kurulmasınıiyikarşılamıştır.

Times gazetesi yeni Fransız kabinesinin Cumhurbaşkanı Auriol'ün salahiyetli ve enerjik müdahalesi sayesinde kurulmuş olduğunu yazmakta ve Schumann'm Dış­işleri Bakanlığını uhdesinde muhafaza et­mesi ve bu suretle1 Fransız dış politikası­nın devamlılığını sağlamış, olması keyîi-yetini memnuniyetlekarşılamaktadır.

Times diyor ki:

Schumann,salıgünümillîmeclisteko­pacakfırtınadandaradarkendinikurta­racaktır. Fakat Schumann, bazı sağcı un­surlardanayrılmışolmasıvekabinesini daha mütecanis bir şekilde kurmuş bu­lunması itibariyle Andre Marie'ye naza­ran daha fazla şans sahibidir. Yeni ka­binenin yoluna çıkacak mânileri berta-rai edebileceği ümidi de buna dayan­maktadır.

İşçi partisinin gazetesi Daily Herald, te­lifi kabil olmıyan iki iktisadî politikayı telif zaruretinde olan bir programla orta­ya çıkması gereken yeni kabinenin te­şekkül tarzından kimsenin memnun ol­madığını yazmakta ve şunu ilâve etmek­tedir:

Kabinenin yasamasını sağlıyacak yegâne âmil, meclisin yeni seçimler yapılmak ü-zere feshi cihetine gidilmesi hususundaki umumî endişedir. Çünkü bugünkü şart­lar altında millî meclisin feshi ve yeni seçimler yapılması, şimdiki meclisten da­ha güç çalışabilecek yeni bir meclisi or­tayaçıkarmasımuhtemeldir.

— Paris:

Kabine bugün öğleden sonra toplanmış, enflasyonla mücadele etmek ve frankı kurtarmak için alınacak tedbirleri ince­lemiştir.

Kabine yarın mecliste komünistlerle de Gaulle'cülerin verdikleri önergelerin mü­zakeresi sırasında ilk imtihanı verecek­tir.

7 Eyliİ 1948

— Paris :

Schumannkabinesiumumîhoşnutsuzlu­ğuönlemekmaksadiyleişçilere2500 franklık birhayat pahalılığızammı yap­mayı kabul etmiştir.

Bu tahsisattan hariç bırakılmış olan ta­rım memur ve işçileri protestoda bulun­muşlar ve grev ilân etmekle hükümeti tehdit etmişlerdir.

Kabine, bu kararla beraber ekmek fi­yatlarında da bir yükselme yapılmasını kabul etmiştir. Bu artış, kilo başına tak­riben 8 ilâ11 santimdir.

Bütçeyi tahfif için kabine bazı Bakanlık­lardaki memurlar arasında tensikat ya­pılmasını da emretmiş, diğer Bakanlık­larda da tedrici bir tensikat yapılmasını kararlaştırmıştır.

Hükümetin bir sözcüsü, yaptığı bir de­meçtekabineninönümüzdekitoplantıla-

rından sonra vergilerde indirme yapılma­sı, et fiyatlarının düşürülmesi ve hay<ıt pahalılığı için yeni bir tahsisat sağlaması gibi başka kararlar da alınacağını söyle­miştir.

Hükümet, 14 Eylülden evvel süt ve sütlü maddeler fiyatları hakkında da bir ka­raralacaktır.

—Paris :

Başbakan Robert Schumann Cumhurbaş­kanı Vincet Aurîol'a kabinenin istifasını vermiştir.

8 Eylül 1948

—Paris :

Millî meclisten itimat oyu alamıyan Bar­bakan M. Robert Schumman dün geceya-rısı istifa etmiş, komünistler de iktidadrı ele geçirmek için derhal faaliyete giriş­mişlerdir.

Kabinenin düşmesinden iki saat sonra Komünist partisi, kendi arzusuna uygun bir kabine kurulması için müracaatta bu­lunmuş ve ileride çıkması muhtemel grev­leritasvipedeceğini bildirmiştir.

Üç haftalık bir zaman zarfında bu, Fran­sa'nın geçirmekte olduğu üçüncü siyasî buhrandır.

Gch,uman'm düşmesi bühatesa sosyalist­lerle radikal sosyalistlerin eseridir. Her iki parti de Schumann'a oy vermekten kaçınmışlardır.

Oya müracaat edilmesini müteakip M. Edoard Herriot Radikal Sosyalist partisi başkanlığından ayrılmıştır. Bu çekiliş Ra­dikal Sosyalistler arasında bir ayrılık baş-göstermiş olduğuna delildir.

Arkadaşlarının tavsiyelerine rağmen, Schumann, itimat oyuna müracaat ve ka-kazanmadığı takdirde çekileceğini bildir­mek suretiyle kabinenin düşmesini tacil etmiştir.

Cumhurbaşkanı Vincent Auriol M. Schu-mann'dan yeni kabine teşekkül edinciye kadar Başbakanlıkta kalmasını talep et­miş ve yeni başbakanı seçmek üzere isti­şarelere başlamıştır.

Bugünkü buhranı önlemek için meclis kendi kendini feshedebilir ve genel se­çimler yapılmasını emreder. Fakat bu şe­kilde bir hareket komünistlerle General deGaulletaraftarlarıarasındaiktidarı elde etmek yolunda çarpışmalara yol aça­bilir.

Sosyalistlerin, yeni hükümet tarafından hayat pahalılığını önlemek için işçilere 2500 frank verilmesi kararının işçi sınıfı arasında uyandırdığı hoşnutsuzluk yüzün­den, Schuman'ı desteklemedikleri tah­min edilmektedir. İşçiler, aylık kazançla­rına vasatı yüzde 20 bir zam talebinde bulunmuşlar, dolayısiyle protesto maka­mında sürekli bir şekilde işlerini terlet­mek kararını vermişlerdir.

—Paris:

M. Vincent Auriol istişarelere başlamıştır. Cumhurbaşkanı Radikal parti başkanlı­ğından istifa etmiş olan meclis başkanı M. Herriou'yu kabul etmiştir. Görüşme birsaattenfazlasürmüştür.

B.B.C.'nin Paris muhabiri bu münasebetle durumun her zamankinden daha ciddî olduğunu bildirmektedir. Tabiî işçiler M. Schumman'ın vadettiği pahalılık zammına artık güvenemezler. Bu zam esasen hoş karşılanmamıştı.

Fransa şimdi âkibete götüren yolda .bir adım daha atmış demektir. Bu yolun so­nunda Fransa'ya General de Gaulle ile, yahut da komünistlerle anlaşmak zorun­da kalacaktır.

—Paris :

Fransa'nın her tarafında grev hareketleri devametmekte ve genişlemektedir.

Çalışma genel konfederasyonu tarafından işleri bir saat durdurmak için verilen em­rin Lyon bölgesinin her tarafında ve bil--hassa büyük demir ve çelik, dokuma ve kimya müstahzarları fabrikalarında ekse­riyetle tatbik olunduğu anlaşılmaktadır.

Umumi halk hizmetleri müesseseleri de işleritamamiyledurdurmuşlardır.

Yukarı Loire bölgesinde kömür ocakları işçileri dün sabah 24 saatlik grev ilân et­mişlerdir.

La Rocbelle, La Pallice ve başka yerler­deki demir ve çelik endüstrisi ve inşaat işçileri Cuma sabahı başladıkları grev ha­reketine devam etmektedirler.

Öte yandan Audincourt salhaneleri işçi ve memurları, üçcretliler hakkında alı­nan tedbirlerin yetersizliğini protesto maksadiyle dün sabah greve başlamışlar­dır. Sochaux'daki Peugeot fabrikalarında grev tam mânasiyle devam etmektedir. Oler-mont Ferrand'da tramvaylar işlememek­tedir.

Yarın sabah grevlerin başka yerlerde de bağlıyacağı haber verilmektedir.

— Paris :

Cumhuriyetçi halk hareketi partisi Baş­kanı Maurice Schumann Başkan Vincent Auriol ile görüştükten sonra şöyle de­miştir:

r- Cumhurbaşkanı yeni kabineyi kurmak vazifesini öğleden sonra bir şahsiyete tevdiedebilmek ümidindedir.»

Cumhurbaşkanı bu sabah komünist lider­leri Jacques Duolos ve Maurice Thorez'i de kabul etmiştir. Jacques Duoîos gaze­tecilere verdiği demeçte şunları söyle­miştir:

«Demokratik bir birlik hükümetinin iş başına getirilmesinin bir zaruret olduğu­nu son günlerdeki hâdiselerin teyit et­tiğiniCumhurbaşkanınaizahettik.»

9 Eylül 1948

— Paris :

Komünist partisi, dün bütün işçilere hita­ben bir beyanname neşretmiştir. Cumhur­başkanı Auriol, Fransa'nın kurtuluşundan beri 14 imcü Fransız kabinesinin başına kuvvetli bir Başbakan bulmak için ça­balarken komünist partisi bu beyanname­sine işçileri memlekete «yeni bir demok ratik rejim» kabul ettirmeğe davet eyle-in ektedir.

Komünistler hükümeti, halkın menfaatle­rine lakayt kalmakla itham etmektedir­ler.

Komünist beyannamesinde, her Fransizm, ya memleketi ekonomik kalkınmaya doğ­ru götürmeyi vazife edinecek ve komü­nistleri de ihtiva edecek olan bir demok­ratik rejimi veya üçüncü bir harbe deli­ce hazırlanan emperyalistlerin hizmetin­de sefaleti tercih etmesi lâzım geldiği ya­zılıdır.

Uzun senelerdenberi hükümetten uzak kalmış olan komünistler bir millî kalkın­ma programı hazırlamışlardır ve kurul­ması işçi sınıfı tarafından kabul ettiri­lecek bir demokratik birlik hükümetin­de bunu gerçekleştirmek istemektedir­ler,

—Paris :

M. Queuille kabineyi kurmak vazifesini kabuletmiştir.

—Londra :

Paris'ten bu gece verilen bir habere gö­re, bu akşam Cumhurbaşkanına yeni ka­bineyi kurmaya hazır olduğunu bildiren Radikal lideri Queuiile, yarın veya cu­martesi günü meclisten güven oyu istiye-cektir. Kendisi halihazırda hem sosyalist­ler ve hem de mutedil sağ cenah parti­leri tarafından desteklenmektedir. De Gaulle'cüler grupımun da ayni kabinede yeralmakistediklerianlaşılmaktadır.

Bu arada «Demokrat» bir hükümet kurul­masını istiyen komünistler, bu gece bir gösteritertipetmişlerdir.

Son alman haberlere göre, Fransa'da re­jimin yıkaması tehlikesi başgöstermesi karşısında t^'.tün par.jler yeni kabinenin bir an evvel kurulmasında müttefiktir­ler.

10Eylü! 1948

—Paris :

Queuille'ün millî mecliste güven oyu ;.s-tiyeceği sırada herhangi bir hâdisenin çık masına mâni olmak üzere bugün saat 12 den itibaren meclis binasının önüne 200 polis memuru konmuştur. Saat 17 ye doğ­ru muhafız sayısının arttırılacağı sanıl­maktadır. Bu ihtiyat tedbirleri, geçen ak­şam Renault fabrikalarında 63 polis me­muru ile 28 komünist işçinin yaralanma­sı ile neticelenen hâdiselerden sonra a-İmmıştir.

Bazı müşahitlere göre, Queuille'ün mec­listen güven oyu alması ihtimali çok kuv­vetlidir. Queuille'ün güven oyunu alıp al­maması, lehte veya aleyhte oy vermek üzere son dakikaya kadar bekliyecek ci­lan 80 de Gaulle'cü saylavın vereceği ka­rara bağlıdır.

— Paris :

Queuille'Ün başbakanlık vazifesi millî meclistarafındantasdikedilmiştir.

11Eylül 1948

—Paris:

Yeni Fransız Başbakanı Henri Queuüle, dün gece millî mecliste güven oyunu 193


ya karsı 351 oyla almıştır. Kendisini sos­yalistler, Radikaller ve Halkçı Cumhuri­yetçiler desteklemişler, komünistler ;-leyhte oy vermişlerdir. De Gaulle taraf­tarlarının mühim bir kısmı çeknigen kal­mıştır.

Başbakan yeni kabineyi bugün kuracak­tır. Akşama doğru listenin ilân edilmesi beklenmektedir. Queuille Maliye Bakan­lığını bizzat üzerine alacak diğer Bakan­lıklara da muhtelif partilerden arkadaşlar seçecektir.

Yeni Başbakan dün mecliste nutkunu söy­lerken dışarda da polis grevcileri dağıt­makla meşgul bulunuyordu. Dün yüksek okul öğrencilerinin yaptıkları bir gösteri esnasında altı polis hafifçe yaralanmış­tır.

—Paris:

Komünist boyunduruğu cltmdaki genel iş konfederasyonuna mensup yüzlerce am­me hizmetleri işçisi, zafer takı civarında Wagram salonunda toplandıktan sonra dün gece Cumhurbaşkanının sarayına git­mek için polis kordonunu yarmağa çalış­mışlardır.

Polisler yalnız beş kişinin kordonu geç­mesine müsaade etmişler ve diğerlerini dağıtmışlardır.

Komünist gençlik teşkilâtınamensup200 genç de bulvarlar üzerindeki bir polis kor­donunuyarmağateşebbüsetmişlerdir. Beşpolishafifçeyaralanmıştır.

—Paris :

Kuvvetli de Gaulle'cü grupu, Queuille'ün kurduğu yeni hükümette yer almamış ve millî meclis 195 ya karşı 351 oyla yeni hükümet Başkanını kabul ettiği zaman de Gaulle'cü saylavlardan ekserisi müs­tenkif kalmışlardır.

Yayılan dedikoduların aksine olarak, Queuille, yakında yapılacak olan beledi­ye seçimlerinde de Gaulle'cülerle uzlaş-mış gibi gözükmemektedir. General do Gaulle de bizzat Avignon'da dün akşam yaptığı bir demeçte, Fransız halk toplulu­ğunun durumunuaçıklamıştır.

Buna mukabil Başbakan, de Gaulle'cü­lerle seçimlerde yapılacak değişiklikler noktasında bir anlaşmaya varmış bulun­maktadır.

Diğer taraftan komünistler «İşçi sınıfları» aJeyhinedeGaulle'cülerleanlaşmışolmakla, Başbakanı itham etmekte ve se­çimlerde yapılacak tadilâtın temsil hak­larından kendilerini mahrum edeceğini iddiaetmektedirler.

İki cephede savaşmaktan çekinen Queuil-îe'ün komünistlere karşı de Gaulle'cüleri destekleme siyaseti hiç olmazsa şimdilik muvaffak, olmuş gibi gözükmektedir.

Meclis koridorlarındaki müşahitler, ile Gaulle'cü saylavların da diğer saylavlar gibi Başbakanı alkışladıklarını söylemek­tedirler. Kabineden uzak kalışları belki de de Gaulle ile Queuille arasında yapılan bir anlaşmanın neticesidir. Bazı siyasî yo­rumcular, kendileri dahil olmadıkları hal­de de Gaulle'cülerin yeni hükümeti des-teklemiye karar vermelerinin, Sosyalist­lerin bu kabineyi de devirmelerinden korkmalarından ileri geldiği mütaleasıtı-dadırlar. Buna mukabil de Gaulle'cüler de talep etmekte oldukları seçim refor­munu elde edeceklerdir.

— Tulon :

Bugün burada öğleden sonra kalabalık bir halk kütlesi Önünde bir nutuk veren Ge-reral de Gaulle bilhassa şöyle demiştir:

«Fransa'yı ayağa kaldırmak lâzımdır. Memleket, hâlen idaresizdir. Bugüne ka­dar iktidar mevkiine gelmiş ve hâlen bu­lunmakta olanlardan hiç birini itham ot-. miyorum. Bu, adam meselesi değil, rejim meselesidir. Artık partilere, yani ihtilâfla­rımıza dayanan sistem iîe Fransa'yı idaro etmek imkânı yoktur. Malî ve ekonomik kalkınmamızı sağlamak için Fransa'yı lâ­yık olduğu mevkie çıkarmalıdır. Hüküm­ranlığı eiinde tutan millete danışmak lâ­zımdır.»

General de Gaulle bundan sonra halkın alkışları arasında Hyeres ve St. Raphael'e gitmiştir.

12 Eylül 1948

— Paris:

Yeni Fransız kabinesi şimdiden ücretle­rin arttırılmasını istiyen müracatlar kar­şısında kalmıştır. Komünist olmıyan sen­dikaların şefleri tesbit edilmiş rakamlara üstün ücret zamları istemek üzere hükü­mete resmen müracaat etmişlerdir,

13 Eylül 1948

—Londra :

Yeni Fransız kabinesinin dün yaptığı ilk toplantıya Bakanlardan başka Fransız mil lî bankası genel müdürü ile hazine ban-kanlığmdan yüksek memurlar iştirak et­mişlerdir. Toplantıda Fransa'nın malî du­rumu görüşülmüş ve Başbakan derhal harekete geçilmediği takdirde Fransız ha­zinesinin gelecek ay icabeden tediyeleri yapamiyacağınısöylemiştir.

Diğer taraftan güney Fransa'da dolaşarak nutuklar vermekte olan General de Gaul­le dün de verdiği bir söylevde seçimlerin yenilenmesi hususunda isteğini ısrarla tekrarlamışvedemiştir ki:

Pek yakında seçimlerin yapılacağına ve bu sefer halkın ciddî olarak fikri alına­cağına emin bulunduğum için müsteri­him. General de Gaulle Fransa'nın deniz­aşırı toprakları arasındaki bağları takvi­ye etmek ve sömürgelerine Fransa'nın o-toritesini idame ettirmek niyetinde olduk­larını söylemiş kendisi hakkında çıkarı­lan söylentilere karşılık yeni bir Napole-on olmak sevdasında bulunmadığını ve diktatörlük kurmak niyetinde olmadığını kaydetmiştir.

—Paris:

General de Gaulle şu beyanatta bulun­muştur:

«Fransa iflâsa doğru gitmektedir, çünkü elimizde olandan daha fazla sarfediyoru^, çünkü ihracatımız ithalâtımızdan azdır, çünkü bundan böyle artık krediden bah-sedemeyiz.s

«Ayni zamanda çevrilme tehlikesile de karşı karşıyayız, zira dünyada dev gibi bir imparatorluk kurulmuştur. Bu impa­ratorluk doğuda tehlikeli bir surette ge­nişlemektedir, a

Anarşi, iflâs, kölelik., işte nihayet ver­mek istediğimiz bugünkü koalisyon ile varacağımız hedefler bunlardır.»

Kendisinin bir «Napolyon» olmadığını beyan eden de Gaulle şunları ilâve eyle­miştir:

«Ben General de Gaulle'üm. De Gaulle'-ün kim bilir hangi diktatörlük hülyası peşinde koştuğuna iddia edecek kötü ni­yet sahibi kaç kişi vardır? Bunların ken­dilerini bu gibi hakaretlerle şerefsiz bir nievkiyedüşürmeleriayıptır.»

Bütün gayretlerini memleketin iktisadî ve mali durumunun kalkınmasına hasretmeyi resmen taahhüt etmiş olduğunu hatırlatan Queuille fenalığı kökünden kurutacağın-, zira Fransa'nın halen gelirlerinden faz­la sarfetmekte olduğunu tasrih etmiş­tir.

Başbakan sözlerine şöyle son vermiştir: "Almağa karar verdiğimiz bu tedbirlerin halkın hoşuna gitmityeceğini, bunların tasarruf ve memleketin talep ettiği yeni malî fedakârlıklardan ibaret olduklarını biliyorum. Fakat paranın ve netice iti­bariyle memleketin selâmeti bunu icap et­tiriyor. Bu mülâhazanın bize bütün Fransızların anlayışını ve yardımını sağ-lıyacağmaeminim.»

19 Eylül 1948

— Paris :

Her ne kadar dün akşam verilen karar üzerine Air France hava servisleri bu sa­bah işlemeye başhyacaksa da Fransa'da yeniden bazı hareketler görülmeğe baş­lanmıştır.

Bu meyanda malzeme fabrikaları ile ci­varında umumî grev ilân edilmiştir. Bu grev hareketi 8000 işçiyi ilgilendirmekte­dir.

Diğer taraftan bu sabah Lagny'de Lac-roix madenî eşya ve malzeme fabrikala­rında kısmî grev patlak vermiştir. Longwy fabrikalarında tertip edilen re­ferandum neticesinde greve karar veirl-miştir.

Lion garında işletme servislerinde çalı­şan bin kadar işçi dün saat 16^18 arası işibırakmıştır.

20 Eylül 1E48

— Paris :

Fransız miliî meclisi Sosyalistlerin ve Halkçı Cumhuriyet hareketi partisinin teklif etmiş olduğu veçhile belediye se­çimlerini geri brrakmakf meselesini bıı akşam yeniden incelemektedir. Öğleyin İçişleri komisyonunun seçimlerin geri bı­rakılması prensibini 23 oy ve iki müs­tenkif oyla reddetmiş olduğu bildirilmiştir. Halen cereyan etmekte olan müza­kerelerin başlangıcında M. Duclos komü­nist partisinin bir beyannamesini oku­muştur. Bu beyannameden anlaşıldığına göre, komünistler seçimlerin ekim aymda yapılmasını arzu etmektedirler. Komü­nistlerin şimdiye kadar bu mesele üzerin­de yapılan bütün oy vermelerde müsten­kif kalmış oldukları hatırlardadır. Fran­sız halk topluluğu partisi ve diğer sağcı partiler ise seçimlerin derhal yapılması­nı istemektedirler. General de Gaulle son zamanlarda söylemig olduğu siyasî nutuk­larda bu nokta üzerinde bilhassa ısrar et­miştir.

Hükümetin yeni malî tedbirleri bugün Cumhuriyet konseyi tarafından incelene­cektir. Bu arada sınaî durum istikrarsız­lığını muhafaza etmektedir. Air France'a ait uçaklar bugün normal servislerine ye­niden başlamışlardır. Fakat havagazmm yeniden tahdide tâbi tutulmuş olduğu bil­dirilmiştir. Buna Paris bölgesindeki hava gazı fabrikalarının 24 saat müddetle ça­lışmamışolmalarısebebiyetvermiştir.

2Î Eylül 1948

— Paris :

Fransa'nın üç büyük işçi birliklerinden ikisi, hükümetin dairelerden memur çı­karmak kararını ve hayst pahalılığını protesto etmek maksadiyle cuma ?ünü iki saatlik bir grev yapmak hususunda dün müracaatta bulunmuşlardır.

Komünist olmıyan' teşekküllerden Hıristi­yan birlikleri ve işçi kuvveti sendikası grevin saat 16 dan 18 e kadar cereyan etmesini istemişler, fakat «zarurî servis­lerin normal çalışmasını sağlamak mak­sadiyle» amme hizmetleri ve nakliye iş­çilerinin vazifelerine devam etmelerini istemeğe karar vermişlerdir.

Komünist boyunduruğu altındaki iş kon­federasyonu karar vermek üzere bugün saat 8 detoplanacaktır.

— Paris :

Kurulmasından on gün sonra Henri Qıt-euille kabinesinin istifa istimaliyle alâ­kalı söylentiler bu: sabah Paris'te bü­yük bir heyecan yaratmıştır. Bu arada kabine saat 11 de özel bir toplantıtya ça­ğırılmış bulunuyordu.

Dün gece geç vakit Sosyalistler, Radikal başbakan Kanton seçimlerinin ekim ayın­da yapılmıyacağmı temin etmediği tak­dirde Cumhuriyet konseyinde Başbakanın yeni vergileri için rey vermiyeceklerini gayri resmi bir şekilde bildirerek tehditte bulunmuşlardır.

Bugünkü toplantısında kabinenin bu çık­maza bir çare bulmağa çalıştığı sanıl­maktadır.

Asıl güçlük komünistlerin dün îlk fikir­lerini bırakarak seçimlerin yapılmasına taraftar olduklarını söylemelerinden ileri gelmektedir.

24 Eylül 1948

—Paris:

Yeraltı treni ve otobüs servisleri grev yaptıkları cihetle Paris bugün nakliye va­sıtalarından mahrumdur.

Diğer taraftan, bugün öğleden sonra saat 16 dan 18. e kadar genel bir grev yapıla­caktır.

26 Eylül 1948

—Paris:

Dün General de Gaulle taraftarlariyle ;;-leyhtarları arasında çıkan arbedeler neti­cesinde 40 kişi yaralanmıştır. General de 'Gauîle aleyhtarları, de Gaulle'cülerin bir içtima tertip etmiş oldukları lise binası­na girmişler ve sıraları pencerelerden at­mak suretiyle tahrip etmişlerdir. Yaralı­lardan onunun durumu ağırdır. Polis va­ka mahalline yetişerek müteaddit kim­seleri tevkif etmiştir.

Fransa'nın her tarafında siyasî kargaşalık ve grevler devam etmektedir. Bir yanda sağcı de Gaulle'cüler, diğer tarafta müî-rit solcu komünistler olmak üzere iktidar mücadelesi alevlenmiş bulunmaktadır. İş­çi sınıfı ücretlerin artırılmasını isterken hayat pahalılığı da geniş ölçüde yüksel­mektedir.

Başbakan Queuille millete hitap eder alî, Fransa'yı enflasyondan ve iflâstan kur­tarmak için yeni fedakârlıklar istemiş­tir.

—Londra:

Fransız Başbakanı Henry QueuiUe, dün akşam radyoda Fransız milletine hitaben bir söylev vererek kabinesinin programı­nıizahetmiştir.Başbakan,hükümetçe

alman tedbirlerin, halkın koşuna gitmi-yeceğini bildiğini söylemiş ve fakat Fran­sa'nın bugün içinde bulunduğu durum­dan kurtulmak için bundan başka çare olmadığını ilâve etmiştir. Bu arada i§-çilerin grevlerine temas eden Başbakan, bunun imalâthanelerde ve fabrikalarda is-tihsalâti azaltacağını ve netice itibariyle memlekette kurulmak istenen istikrarı sekteye uğratarak paranın enflasyona doğ­ru sürüklenmesine âmil olacağını belirt­miş ve demiştir ki:

Fransız frangı beklediğimiz istikrara ka­vuşmazsa, Amerikanın yapacağı yardımdan hiç bir fayda elde edilemez. Greve karar vermezden evvel Fransız işçisinin iyice düşünmesini tavsiye ederim.

29 Eylül 1948

—Paris :

De Gaulle taraftarlarının yaptıkları siya­sî bir toplantı esnasında üzerlerinde ka­nuna aykırı olarak silâh taşıyan 3 kişi tevkif edilmiştir.

General de Gaulle'ün taraftarları ile ko­münistler arasında çıkacak herhangi bir karışıklığı önlemek emrini almış bir çok polis memuru bu toplantıda hazır bulun­muştur.

—Paris :

General de Gaulle bu sabah Fransız Halk topluluğu partisi millî konseyi toplantı­sında verdiği demeçte, salâhiyetlerinin birbirlerinden ayrılmasının devlet şefine, meclisin feshi ve emmleket iradesinin tecellisi için genel oya müracaat gibi iki silâhvermesigerektiğinisöylemiştir.

'Görünüşe göre bugünkü durum General de Gaulle bakımından siyasî ve iktisadi feodaliteler mahiyetinde kendisini göster­mektedir. Bugünkü müesseseler devletin rasyonel işlemesini sağlamamaktadır. Bu-|na çare olarak, salâhiyetlerin birbirinden ayrılmasını zarurî görmektedir. Yani teş­riî kuvvet ve bilhassa feodalistlerin icraî kuvvete tahakküm etmemesi lâzımdır. Bu yetki bölümüne ulaşabilmek için ayırma­yı temin edecek vekâleti haiz bir unsurun vücut bulması icabeder ki, bu da devlet şefine verilecek olan roldür. Devlet seli, herhangi bir feodalite usuliyle hareket etmiyecektir. Kendine verilen silâh lüzu­munda meclisin feshi hakkı ve memleket genel oyunamüracaat yetkisiolmalıdır.

Fransa Cumhurbaşkanı da bir hükümet kurulma­sını sağlamak için yeni istişareler yap­mağa başlamıştır.

Fransa'da devam eden üç haftalık teşeb­büslerin neticesiz kalmasını, «Üçüncü kuvvet» in çözüntüye uğraması manasın­da telâkki etmek, hiç de yanlış olmaz. Bu üçüncü kuvvet, Fransa'da itidali temsil eden partilerin işbirliği yapması saye­sinde iktidar mevkiini tutacak ve Fran-sayı müfrit sağcılardan, yani de Gaulle-cülerden ve müfrit solculardan yani ko­münistlerin eline düğmekten koruya­caktı.

Bu üçüncü kuvvetin unsurları arasındaki imtizaçsızlığın sebebiyet verdiği oynak­lık, herhangi bir hükümetin işbaşında kal masına ve bir programı tatbik etmesine imkân vermediği için Fransa ikide birde hükümetsiz kalıyor. Fransız Anayasası da icra heyetlerine kâfi derecede yetki vermediği için bu heyetler buhran teh-didile karşılaşmaksizm İş görmeğe im­kân bulamıyor.

Gerçi Fransız Anayasasının hedefi, Fran­sa'yı tahakküm ve ceberuttan korumaktır, fakat Fransa'yı bir mahzurdan korumak onu türlü türlü mahzurlara sürüklemek­te ve Fransa'da bu yüzden İngilterede, Arnerikada ve İsveç'te olduğu gibi kuv­vetli bir hükümet kurulamamaktadır.

O halde ne olacak?

Fransa, her gün hükümet oyunları oynı-yarak vakit mi geçirecek, yahut kuvvetli ve müstakar bir hükümet sahibi olmak için yeni adımlar mı atacak?

Yani üçüncü kuvvetin iflâs ettiğini kabul ederek yeni seçimler yapmak yolunu mu tutacak, yoksa, bugünkü durumu devam mı ettirecek?

Üçüncü kuvvetin iflâs ettiği kabul edile­cek ve yeni bir genel seçim yapılmasına . karar verilecek olursa, umumiyetle sa­nıldığına göre, seçim savaşı, bilhassa de Gaulle'cülerle komünistler arasında vu­ku bulacak ve bunlardan birinin galip gelmesiylfc neticelenecektir. Yani Fransa "mühim bir maceraya atılacak ve neticede mukadderatı ya müfrit sağların, yahut müfrit solların eline geçecektir. Fakat hu iş kolay kolay başarılmıyacak, belki iki taraf kan dökmeyi de göze alarak çarpı­şacak ve istediği neticeyi kullanacağı zora

göre elde edecektir.

Genel seçim yapmayı göze almak, Fran­sa'nın bu çetin ve kanlı kavgalarla meş­gul olmasını ve fırsattan istifade edecek çeşit çeşit fesat unsurlariyle karşılaşma­sını hoş görmeyi icap ettirdiği için bu yolda karar vermek bir hayli güçlük ar-zetmektedir.

Bu takdirde «Üçüncü kuvvet» in uyanık­lık alâmeti göstermesi icap eder ki, o da henüz göze çarpmamakta ve bu yüzden Fransa, Avrupanm çok mühim anlar ge­çirdiği bu sırada hükümetsiz kalarak bir zaafsebebiolmaktadır.

Görülüyor ki, Fransa'da durum, âdeta bir çıkmaza sapmış gibidir ve bu durum .İkinci Dünya Harbine tekaddüm eden gün lerindurumunu hatırlatmaktadır.

Fransa kendini toplamak için kuvvetli bîr hamleye .muhtaçtır. Bakalım bu hamleyi kim yapacak ve bu teşevvüş devri nasıl kapanacak?

Fransada rejim buhranına doğru...

Yazan; ***

9 Eylül 1948 tarihli «En Son Dakika» İs­tanbul'dan:

Fransa'da Schumann kabinesinin istifası ile yeniden başlıyan hükümet buhranı bir rejim buhranına doğru süratle sürüklenip gitmektedir. Zira komünistlerle anlaşa-mıyan sosyalistlerin sağcılarla istikrarlı bir hükümet kurmamaları bu memlekette yeni bir seçime gitmeyi zarurî gibi gös­teriyor. Bugün değilse yarın Fransız par­lâmentosu kendi kendini feshedecek ve yeni seçime gidecektir. Bu takdirde e.n kuvvetli ihtimal ise General de Gaulle'ün seçimi kazanması ve dördüncü Fransa cumhuriyetinin anayasasını yeni baştan tadiletmesidir.

Birbirine az çok müsavi kuvvette üç bü­yük partiden teşekkül eden bugünkü Fransız parlâmentosu istikrarlı bir hü­kümet kurmak için artık tecrübelerini tüketmiştir. İktidarı bir takım kayıtlar 7e şartlar altında olsa bile komünist partisi­nin eline teslim etmenin ne gibi akıbetle­re doğru gidecfgini başk? memlektüer-de yapılan tecrübelerin neticesi göster­miştir.Onuniçinhükümettekomünistleri başa getiren bir kombinezona gitmek­tense yeni bir seçim kararının verilmesi - hâdiselerin cereyanı karşısında - daha tabii bir netice gibi görünür. Fransa'da kurtuluş hareketine başkanlık eden General de Gaulle komünistlerle iş­birliği yaptıktan, başka bir aralık Rus siyasetini İngiliz siyasetine tercih etmek­le Fransa'da Sovyet Rusya'nın nüfuzuna yaymasınadayardım etmiştir.Fransız komünist partisinin parlâmentoda bugün­kü mevkiini alması bu sayede mümkün olmuştur. General de Gaulls sonradan ba tarzdaki hareketi ile hata etmiş olduğunu anlamıştır. Fakat iş igten geçmiştir. Şimdi geçmişteki hatasını tamir için uğraşıyor. Yeni bir seçime gitmek bu hatayı tamir edebilmek için tek çaredir. Fakat bu ça­reye başvurmakla maksada varılabilecek midir? Burası belli değildir.

2 Eylül 1948

— Madrid:

Kesmen bildirildiğine göre, İspanya'da 17 sene&enberi ilk defa olarak yapılacak Belediye Meclisi seçimleri kasım ayında cereyan edecektir.

21 Eylül 1948

— Madrid:

Yetkili özel bir kaynaktan dün akşam bil­dirildiğine göre, General Franko bir ay içerisinde ikinci defa olarak İspanya talı-

•üna hak iddia eden Don Juan ile görüş­müştür.

Görüşmenin geçen hafta içinde Vigo açık­larında denizde bir İspanyol muhribinde cereyan ettiği ayni kaynaktan bildiril­mektedir.

Franko ile prens, geçen ay San Sebastian açıklarında General Bucht gemisinde gö­rüşmüşlerdir. Görüşmeden sonra yayın­lanan resmî bir tebliğde bildirildiğine göre esas konuşma mevzuu Don Juan':n büyük oğlu Asturya prensinin Madr id­detahsiliüzerindecereyanetmiştir.

İspanyol basını, geçen ay yapılan görüş­me hakkında henüz hiç bir yorumda bu­lunmamıştır.



6 Eylül 1948

— Amsterdam:

Kraliçe Juliana'nm taç giyme merasimi Yeni Amsterdam Kilisesi'nde Genel Meo IıS ve Parlâmento üyeleri ile_bir çok mi­safir prenslerin ve on dört olağanüstü büyükelçininiştirâkileyapılmıştır.

Bu tören 1813 de Birinci Guillaume tahta çıktığı zamandan beri tatbik edilen tö­renlerin ayni idi. 15 inci asırdanberi Hol­landa Orange hanedanına mensup olan Stadhouder'lertarafındanidareedilmiş

Yazan: Cihad Baban

12 Eylül 1948 tarihli «Tasvir» İstanbul'­dan:

Hollanda . Kraliçesi Wilhelmina şerefine Lâhey'de hemen on gündenberi büyük bayramlar tertip edilmektedir. Hollanda­lıların ifadeşile (Portakal rengi) bir se­ma altında, çiçekler, bayraklara karış­makta ve halk sokaklarda marşlar ve şar­kılar okuyarak, Kraliçelerinin hem do­ğum gününü tesid etmekte, hem de elli. senelik bir saltanatın muhasebesini yapa­rak lehde çıkan bir hesap için minnettar­lığını beyan etmektedir. Çünkü Kraliçe "Wilhelmina bugün, 6 Eylül 1948 de, yâni tahta oturduğunun tam ellinci yıldönü­münde, kızı Juliana lehine tahtından fe­ragat etmektedir.

Geçen Mayıs ayının 12 sinde radyodan bir konuşma yapan kadın hükümdar: «Ju­liana lehine tahtımdan feragat edeceğim. Çünkü kızınım zekâsına güvendiğim ka­dar, onun gençliğine ve enerjisine de memleketin ihtiyacı olduğunu biliyorum» demişti.

Daha geçen sene, uzun ve müziç bir bronşite yakalanan kraliçe, hastalığı es­nasında Niyabet vazifesini kızma gördür­müş, ve bugün iktidarda bulunan hükü­met, kızının niyabeti altında işbaşına gel­mişti. Kraliçe, 31 Ağustos 1880 tarihinde' doğduğuna göre, şu satırları yazdığımız sırada 68 yaşını henüz doldurmuş bulu­nuyor. Altmış sekiz yılın yükünü sırtın­da taşıyan bu hükümdar, 50 senelik bir devrenin de yorgunluğunu hissetmekte­dir. Hükümdarlık yüksek bir makamdır, fakat o yüksek makamın insana tahmil ettiği ağır ve mesuliyetti vazifeler yanın­da, unutmamak lâzımdır ki, o makamın icabı gözyaşı, dökmek de vardır. Bugün kendisini çılgınca alkışlayan insanların he­men ekserisi, Ana Kraliçenin saltanat devrinde dünyaya gelmiş insanlardır Wilhelmîna ile milleti arasında ana oğul münasebeti inkâredilebilir mi?

Kraliçe Wilhelmina, cesaretin, vazifesi-naslığm, tehlikeler karşısında nefsine iti­madın bir mümessili olarak karşımızda durmaktadır. Boerler harbi esnasında, İn­gilizlere rağmen Kraliçenin bir gemi gön­dererek mağlûp Boer Başvekili Kru-geri İngilizlerin elinden kurtardığını ve hattâ ona sarayında bir de uzun mü­lakat vermiş olduğunu biliyoruz. 1940 tia Hitler orduları Hollandayi arkadan vu­rurken, eski Alman İmparatoru Wilhelm, Kraliçenin misafirperverliğine iltica et­miş bir insan sıfatiyle Hollanda toprakla­rında rahat ve huzur içinde yaşamıyor mu idi? Kabul etmek lâzımdır ki Wilhel-mina 50 senelik hüküm sürme devri ps-nasmda, Hollandanın inkişafına ve refa­hına çok hizmet etti. Harbin en karanlık günlerinde, müstemlekelerinin Japonlar tarafından parçalandığı ve anavatanın da faşist çizmeler altında çiğnendiği gün­lerde bile, yakın bir âtide doğacak güneş­ten ümidini kesmedi. îngütereden mills-tinegönderdiğimesajlarda:

«Ümitsizliğe kapılmayın, diyordu, geçen asırlar zarfında uğradığımız felâketler­den nasıl kurtulduysak bundan da öyle kurtulacağız!»

Kraliçe, Hollanda müstemlekelerinde de İngiltere misalini takip ederek, muhtar bir idare tarzı tatbik etmek istedi. 1942 de yaptığı bir demeçte, Hollanda adaları­nın dominyon şeklinde idare edilmesi lü­zumunu ileri sürdü.

Wilhelmina, taht ve saltanatının ağırlığı­nı milletin sırtında hissettirmeyen bir hükümdar olmasını bildi. Feragatin asil zevkine rahatça gömülerek, yetiştirdiği evlâdının, muvaffakıyetlerile öğünmenin lezzetini bundan sonra tadacaktır.

Prenses Juliana ise, iyi bir ev kadını ve anne olmanın, bütün meziyetlerini nefsin­de cemettikten sonra, hizmetinde bulun­duğu milletin ihtiyaçlarını derinden his­setmiş alçak gönüllü bir Kraliçe ola­caktır.

12 Eylül 1948

— Viyana:

Termitz ve Neu Kirschen de söylediği iki nutukta İçişleri Bakanlığı müsteşarı Graf, komünistleri önümüzdeki günler zarfın­da yeni bir kaynaşma hazırlamakla it­ham etmiştir.

Graf ezcümle demiştir ki:

«Bilhassa işçileri kendi yurdlarma karşı

kışkırtmakmaksadıylegenişbirteşeb-

büse el atılacaktır. Kendini az çok giz­leyen Kominform tarafından idare edile­cek olan bu teşebbüs, işçi sınıfını greve ve şiddete sevkedecektir.

Biz Avusturyalı olarak kalacağız. Avus­turyalı olduğumuz müddetçe isler oldukça iyi bir seyir takip etmiştir. Bakışlarımız hududumuzun ötesine kaydığı zaman, memleketimizin menfaatlerine hiç bîr zaman hizmet etmeyen bizden kuvvetli birinin âleti olduk.»

olmasına rağmen, Guillaume, Kral unva­nını alan ilk hükümdardır. 1813 ten beri Kraliçe Juliana Hollanda'nın beşinci kra-îiçesidir. Bugünkü tören hakikatte bir taç giye tömreni değildir. Çünkü kraliçe ta­cı hiç bir yüksek makamdan almamakta­dır. Kraliçe, anayasaya sadık kalacağına yemin etmiş ve Parlâmento tarafından hükümdar olarak kabul olunmuştur. Tö­ren bîr kilisede yapılmış olmasına rağ­men hiç bir dinî mahiyet taşımamaktadır. Bugün öğleden sonra kraliçe, tören ara-basıyleşehirdebirgezintiyapacaktır. Bundan başka bu grupun başında bulu­nanlar meşru olmayan bir şekilde ticaret ve spekülâsyonlar yapmaktadırlar.»

Bakan netice olarak, Birliğin namuslu ve demokrat üyelerini komünizmin ilhamile kurulan yeni tarım federasyonuna girme­ye davet etmiştir.

14 Eylül 1948

—Budapeşte:

Birleştirme ve tasfiye siyaseti şimdi de küçük esnaflara teşmil edilmiştir.

Öğrenildiğine göre muhtelif esnaf grup­ları birleştirilmek üzeredir. Fakat bu İşe başlamadan grupların bazı idarecileri ayıklanacaktır.

17 Eylül 1948

—Budapeşte:

Küçük Emlâk Sahipleri Partisi siyasi ko­mitesi toplantısında söz alan Başbakan Dinyeş, ezcümle demiştir ki: «Yugoslavya ile münasebetlerimiz hiç cîe dostâne değildir. Yugoslavya erkânı ken­di istekleriyle 'demokrasi tarafını terket-tiler. Onun için bugün yalnız başlarına kalmış olmalarının sorumluluğunu kendi omuzlarınayüklemelereicabeder.»

21 Eylül 1948

—Budapeşte:

İçişleri Bakanlığından bildirildiğine göre,Macar-Amerikan Petrol Şirketinin idareçileri, Macar petrol istihsalâtım baltala­mak suçuyle tevkif edilmişlerdir. Bunlar­dan ikisi Standard Oil Şirketinin Buda­peşte mümessilidir.

İçişleri Bakanının iddiasına göre, tevkif edilen altı kişi de, Macar petrol istihsa­lâtım azaltmak hususunda Amerikalı mü­dürlerden emir aldıklarını itiraf etmiş­lerdir.

Washington'daki ilgili çevreler, bu tev­kiflerin, komünist kontrolü altındaki Ma­car hükümetinin petrol sanayiini devlet­leştirmek arzusu ile münasebettar olduğu kanaatindedir ler. Gene bu çevrelerin bildirdiğine göre, Bu­dapeşte'deki Amerikan elçiliği, tevkif edilenşirketmemurlarınınneredebulun­duklarınıöğrenememiştir.

Macar hükümetinin, petrol sanayiini dev­letleştirme hususunda, tıpkı Rumanya gi­bihareketedeceğibildirilmektedir.

1Eylül 1948

—Prag:

Dün gece, Prag'da yayınlanan bir resmi tebliğde, M. Beneş'in çok ağır hasta ol­duğu ve iyileşme ümitlerinin çok zayıf bulunduğubildirilmiştir.

2Eylül 1948

—Prag:

Başkan Beneş'in sıhhî durumu hakkında bugün saat 15 te yayınlanan bültende, has­tanın durumunda bir değişiklik vukua gelmediği gibi, iyileşme alâmeti de gö­rülmediğikaydolunmaktadır.

Komada bulunmakta devam eden hasta­nın hararet derecesi 38,1; nabzı 140 tır.

—Prag:

48 saattenberi koma halinde bulunan Be­neş'in başında bekleyen hekimler hasta­nın bünyesinin mukavemet imkânlarının son haddine geldiği kanaatindedirler. Doktorlar mukadder akıbetin bu gece te­celli etmesinden korkmaktadırlar.

3 Eylül 1948

^- Londra:

Çekoslovakya'da halk mahkemesi, Çek Sosyalist Partisinin eski sekreteri Dr. Vladimir Krayina'nın işbirlikçilik suçun­dan yargılanması için faaliyete geçmiştir. Dr. Krayina, hâlen Londra'da bulunan Çekoslovak mültecilerinden biridir ve yargılama sanığın gıyabında yapılacaktır. Çek Sosyalist Partisi, Başkan Beneş'in mensup bulunduğu partidir. Savcı, Dr. Krayina'nm, Çekoslovakya'daki mukave­met hareketinden sonra 1943 senesinde tevkif edildiğini ve ondan sonra ise nazi Gestaposunu desteklemeye razı olduğunu ilerisürmektedir.

Diğer taraftan Çekoslovakya'nın Birleşmiş Milletler nezdîndeki eski temsilcisi Dr. Jean Papanek, New-York'tan Paris'e git­miştir, ve orada, Birleşmiş Milletler top­lantısına katılacaktır.

—Prag:

Yeni. çek Medenî Kanun tasarısına göre, şimdiden sonra evlenecek Çekler koca ve­ya kadın tarafının soyadını alabilecek­lerdir.

—Prag:

Eski Çekoslovakya Cumhurbaşkanı Dr. Eduard Beneg bugün, Greemvich saatile 16.10 da ölmüştür.

—Prag:

Eduard Beneş, Sezimovo Usti ikametgâ-ğında 80 saatten fazla süren bir can çe­kişmeden sonra hayata gözlerini yum­muştur.

Beneş'e pazar günü nüzul isabet etmiş ve hastalık gittikçe ilerlemiştir. Eski Cum­hurbaşkanı çarşamba sabahı hâlâ kendin­den geçmiş bir halde yattığından öldüğü haberi yayılmış hattâ gazeteler havadisi neşre hazırlanmışlardı. Fakat hasta daha iki gün ölümle pençeleşmiştir.

—Prag:

Beneş'in ölüm haberi gelir gelmez, kabi ne, olağanüstü bir oturum akdetmiş ve Prag'da matem tutulmasına karar ver­miştir.

Başbakan Gottwald ile bakanlar Beneş'in zevcesine ve diğer aile efradına taziyet telgrafları çekmişlerdir.

Reuter muhabirinin tahminlerine göre Prag'da her ne kadar tören yapılacaksa da, cenaze merasimi başşehirde cereyan etmeyecektir.

Papaslar, devletin güvenliğini ihîâl edici faaliyette bulunmak, yasak silâh taşımak ve sınırı kaçak olarak geçen şüpheli şa­hısları himaye etmekle itham edilmek­tedir.

— Prag:

Çekoslovak hükümeti bugünkü rejimin muhafazasını hedef tutan bir kanun tasa­rısını kabul etmişür. Bu yeni kanun, Cumhuriyetin birliğini bozmak gayesini güden her teşebbüsün vatana ihanet sa­yılacağım ve bu suçlar için Ölüm cezası verileceğini ileri sürmektedir. Karışıklık­lar gayesini güden şayiaların yayılması­na hizmet etmek ve memleketin siyasî hayatını nüfuz altında bırakmak için kili­se imtiyazlarından faydalanmak da vata­na ihanet suçları arasında sayılmaktadır. İktisadî bir görevin yerine getirilmesinde vazifelerini ihmal eden şahıslar baltalama hareketlerinde bulunmuş olmakla itham edilecektir. Yeni kanun, bundan başka yabancı memleketlerde işlenen ve Çekos­lovak Cumhuriyetinin menfaatlerini ihlâl eder mahiyette olan suçlar için de ceza ihtiva etmektedir.

13 Eylül 1948

— Nevyok:

Alman malûmata göre, komünistler Prag'da yeni bir müessese kurmuşlardır. Bu müessese Çekoslovakya'dakı bütün müzik faaliyetini kontrolü altında bulun­duracaktır. Bu müessese sanatkârları an­gaje edeceği gibi, bu kurumun müsaadesi

olmadan Çekoslovakya'da hiç kimse mü­zik alanındaçalışamıyacaktir.

Bundan başka diğer komünist diktatör­lüğünün rejimi altında inleyen memleket­lerde olduğu gibi, Çekoslovakya'da da bütün öğretim komünistlerin kontrolün­de bulunmaktadır. Fabrikalarda «ahlâkı korumak maksadıyle» mahkemeler kurul­muştur.

—Prag:

Çekoslovakya Komünist Partisi genel sek­reteri bugünkü hükümeti devirmek gaye­siyle mürteciler tarafından hazırlanansözde plân hakkında açıklamalarda bu­lunmuştur.

Genel sekreter, halkı isyana teşvik mak-sedıyle beyannameler dağıtılmış olduğunu ve rejimi korumak için şiddetli tedbirler alındığın: söylemiş ve «icap ederse, işçi­lere silâh dağıtmakta tereddüt etmeyece­ğiz» demiştir.

20 Eylül 1948

—Nevyork:

Çekoslovak hükümeti, siyasetine muhalif olan daha bir çok kimseleri tevkif et­miştir. Beneş'in partisinden daha 12 kişi tevkif edilmiştir. Bunlar 15-20 yas arasın­daki gençlerdir.

Geçenlerde tevkif edilenlerden bir grup, 8 ay ile 8 yıl arasında muhtelif cezalara mahkûm edilmişlerdir. Yine Beneş'in partisinin genel sekreterinin de dahil bu­lunduğu başka bir grup, 8 ay ile 3,5 yıl arasında hapis cezası giymişlerdir.

2 Eylül 1948

—Moskova:

Jdanov'a millî cenaze töreni yapılmıştır. Saat 17,30 da Sovyet Rusya Hükümet partisi merkez komitesi üyeleri tabuta top arabasına yeri eştir imşlerd ir. Mareşal Stalin, yanında Molotof, Sehvernik, Ma-lenkov, Beria, Voroşilof ve komitenin di­ğer üyeleri olduğu halde tabutun arka­sındangitmekteydi.

Birleşik Amerika büyük elçisi Bedel Smith ile Harrison cenaze merasiminde bulunmamışlardır.

9Eylül 1948

—Moskova:

Batı devletleri murahhasları Berlin'deki askerî valilerin raporlarını almışlardır. Murahhaslar Kremlin'den yeni bir top­lantı yapılmasını istemeden evvel hükü­metlerinden talimat beklemektedirler. Amerikan Büyük Elçisi Bedel Smith, Fransız Büyük Elçisi Chataignean ve İn­giliz murahhası Frank Roberts'in kendi görüşlerini birleştirmek maksadiyle bu­gün aralarında bir toplantı yapmaları muhtemeldir.

Hafta nihayetinden evvel muhtemel ola­rak Ruslarla başka bir toplantı yapıla­caktır.

Bedeli Smith, 21 Eylülde Paris'te topla­nacak olan Birleşmiş Milletler toplantı­sında hazır bulunmak üzere Moskova'dan hareketehazırlanmaktadır.

10Eylül 1948

—Moskova:

Hükümetlerinden yeni talimat almış ol­dukları tahmin edilen batı devletleri 'mü­messilleri bugün aralarında bir görüşme yapmışlardır.

Mümessillerin, Berlin'deki durum ve Pa­ris dışişleri bakanları toplantısı mesele­leriniincelemek üzereMolotof tanyeni bir mülakat istiyecekleri tahmin edilmek­tedir.

14Eylül 1948

—Paris :

Dört büyük devlet temsilcisi dün -4 saat müzakerede bulunmuşlar, buna rağmen toplantının dışişleri bakanları konferansı mı, yoksa dört devlet konferansı mı ol­duğu yolunda bir karara varamamışlar­dır. İtalyan sömürgelerinin istikbali me-selesine temas edilememiştir. Bugün 11 de yapılacak diğer bir toplantıda İngiliz murahhasının, hükümetinin görüşnü be­lirtmesi beklenmektedir. Bittabi Vişins-ki bu görüşe itiraz edecektir. Zira bilin­diği gibi, Ruslar daha evvel sömürgele­rin İtalya'ya iadesini teklif etmişlerdi.

—Moskova:

Bu akşam Molotof ile yapmış oldukları görüşmeden sonra batılı temsilcilerin sı­kı bir ketumiyet muhafaza etmelerini ve iyimser bir tavır takınmalarını gözomin-de bulunduran Moskova'daki müşahitler, bu gece bir anlaşmaya varılacağı imkâ­nını ileri sürmektedirler. Batılı temsilciler tarafından bu gece hiç bir tebliğ neşredilmiyecektir.

15Eylül 1948

—Londra:

Dün akşam Kremlin'de üç batı temsilci­si ile Molotof arasında yapılan görüşme­ye dair raporlar üç batı devleti tarafın­danincelenmiştir.

Temsilcilerin Stalin ile yeni bir görüş­me yapmaları muhtemel görülmemekte­dir. Zira Stalin, her yıl olduğu gibi bu sene de istirahat etmek üzere Kırım'a gitmiştir.

Batılı temsilcilere göre, Berlinde askerî komutanlar arasında müzakerelerin ke­silmesine Rus komutanı Sokolovski'nin Moskova'dan aldığı talimata tamamen ri­ayet etmemesi sebep olmuştur.

Eylül 1948

— Sofya:

Parlâmento kaynaklarından bildirildiğine göre, meclisteki 6 muhalif üye milliyet­çilik aleyhinde hareketlerden dolayı tev­kif edilmiştir.

Tevkif edilen saylavlar meyanmda sos­yal demokrat partinin genel sekreteri Kosta Lutchev, tvan Kovrutov, Pierre Derelcff, Pierre Pratkoff, Kristo Puveff ve Petko Tartanov bulunmaktadır. Bu saylavlar, Bulgaristan'da halk tarafından tutulan Cif'cçi partisinin şefi Nikola Pet-kov'un iki sene evvel idam edilmesinden sonra idareye karşı muhalefette bulunan Scsyal - Demokrat ve Radikal partüeri-r.e mensupturlar.

Muhalif yedinci saylav Georges Petkov, iki ay evvel Bulgaristan'dan kaçmıştı. Onun kaçmasından ve bugünkü tevkifler­den sonra Bulgar parlamentosundaki mu­halif saylavadedi ikiye düşmüştür.

Ayni kaynaklardan alman son haberlere göre, meclis icra komitesi bu saylavların teşriî masuniyetlerini kaldırmış ve tev­kiflerini tasvip etmiştir.

Bu saylavlar, vatana ihanet suçu ile it­ham edilmektedir ve caniler gibi yargı­lanacaklardır.

— Sofya:

Hükümetin yeni bir kararı gereğince ec­nebi ticaret ve sanayi şirketleri Bulgaris-tandayenidenajanslaraçabileceklerdir.

1Eylül 1948

—Atina:

Önümüzdeki cuma günü için grev yapıl­ması hususunda Yunan memurlar fede­rasyonu tarafından Atina Emniyet Mü­dürlüğüne verilmiş olan dilekçe dün Ba­kanlar Kurulunca incelenmiş ve federas­yon tarafından gösterilen sebepler kâfi görülmediğinden grevin yasak edilmesi kararlaştırılmıştır.

Bakanlar Kurulunun kararı bugün me­murlarfederasyonunabildirilecektir.

—Atina:

Genelkurmay Başkanlığının bu husustaki resmi tebliğinde milli ordu birliklerinin Kastorya bölgesinde çetecilere karşı te­mizleme hareketlerine devam ettikleri ve dünkü harekât sırasında 16C5 rakımlı te­pe- ile Drovi tahkimli mevkiini ele ge­çirdikleri, Küsura bölgesinde ise 1720 ra­kımlı tepeyi tamamen temizledikleri bil­dirilmektedir. Tebliğe göre, Yunan Make-donyası çetecilerden tamamen temizlen­mek üzeredir.

Selanik'ten alınan bir habere göre, mer­kezî Makedonya'da temizleme hareketle­rine devam eden birlikler dün, geniş bir sahayı tamamen temizledikten sonra bu bölgede Ellas mensuplarından 100 kadar çeteciyi ele geçirmişlerdir. Bunlar Sof-yanos adında birinin çetesine bağlı bu­lunduklarını ve çeteye mensup diğer ar­kadaşlarının da teslim olmak için fırsat kolladıklarını ve ancak Ölüm tehdidi al­tındasavaştıklarını itirafetmişlerdir.

2Eylül 1948

—Atina:

Genelkurmay Başkanlığının bu sabah ya­yınladığı resmî tebliğde dün, ordu bir­liklerinin Makedonya ve Epir'de çeteci­lerekarşıbaşarılıtemizlemeharekelte-

rinde bulunduğu, Epir'in Suliyo bölge­sinde çevrilen 800 kadar çeteci ile ordu birlikleri arasında çetin savaşlar olduğu bildirilmektedir. Bu savaşlarda bozguna uğrayan çeteciler geç vakit Arnarvutluk hududunda Murgana istikametine doğru kaçmağa başlamışlardır. Bunların ağır kayıplara uğradıkları ve yüzden fazla ya-arlı bıraktıkları tesbit edilmiştir.

Dünkü harekât esnasında milli ordu bir­likleri, Mali dağlarının en yüksek tepesi olan Vuçi'yi ele geçirmişlerdir. Bu çar­pışmalarda çetecilerin kaybı 350 kişi ola­rak tesbit edilmiştir.

—Atina:

Selanik'ten verilen bir habere göre, Yu­nan polis memurları, uzun süren incele­meler sonunda, bundan bir müddet evvel Selanik'te feci bir surette öldürülen Ame­rikalı gazete muhabiri Georges Polk'un katillerini meydana çıkarmağa muvaffak olmuşlardır. Bunların tanmmıg komünist­ler olduğu tesbi tedilmiştir. Yakalanmış olan katiller, yakında adalete teslimedileceklerdir.

—Atina:

AtinaAjansı bildiriyor:

Genelkurmaytarafındanneşredilenbir tebliğdeşöyledenilmektedir:

Orta Makedonya'da Çena ve Kaymakça-lan dağlarında harekât devam etmekte­dir. Birliklerimiz mukabil hücumları püs­kürttükten sonra çetecilerin işgal ettik­leri mevzileri ele geçirmişlerdir. Bölge­nin geri kalan kısmında çeteciler bazı köylerde yağma hareketlerine ve zorla asker toplamağa teşebbüs etmişlerdir. Batı Makedonya'da Vernof dağlık bölge­sinde temizleme hareketleri devam et­mektedir.

Çeteciler Florina'nın batısında 6 defa karşı hücuma geçmişlerdir. Bütün bu hü­cumlarpüskürtülmüştür.

Genelkurmay 7 Eylül sabahı aşağıdaki tebliği yayınlamıştır:

Doğu Makedonya'da Pangayon dağ çem­beri kesiminde istikşaf hareketleri devam etmektedir.

Birliklerimiz, Yunan - Yugoslav hudu­dunda Kaymakça! an dağının en yüksek tepesi olan Profet Eli'yi işgal etmişlerdir.

Çeteciler Sedes bölgesinde birliklerimiz üzerine top ateşi açmışlardır. Birlikleri­miz derhal bu çetecilerin takibine koyul­muşlardır.

Birliklerimiz Batı Makedonya'da, Vernon dağ çemberi kesiminde de harekâta de­vam etmektedir. Mühim sayıda otomatik silâh ve cephane ele geçirmişlerdir. 5 Eylülü 6 Eylüle bağlayan gece çetelerin şiddetli karşı taarruzları geri püskürtül-müştür. Çetecilerin Mali - Madi bölgesin­de gerilerimize düşmek üzere yaptıkları teşebbüslerakim bir aktır ıîmışıtr.

Epir'de kıtalarımız, Agyos Atanasyo -Gramitsiko Asimidiyo İkonismata hattını işgaletmişlerdir.

5 Eylülü 6 Eylüle bağlayan gece çeteciler Tesalya'da Tiranova şehrine hücum etmiş ve şehrin dış mahallelerine sızmağa mu­vaffak olarak yağma ve talanlarda bulun­muş, bazı evleri ateşe vermiş ve 35 ki­şiyi beraberlerinde alıp götürmüşlerdir. Yetişen takviyeler, çetecileri püskürterek takiplerinekoyulmuşlardır.

Dün bütün savaşlardaki kıybımız biri su­bay olmak üzere 4 ölü ve 35 yaralıdır. Çeteciler 138 ölü, 15 esir vermiş, 15 çe­teci de teslim olmuştur.

— Atina:

Yunan Basın Bakanı dün yerli ve yaban­cı gazete muhabirlerine yaptığı demeçte, Grammos'ta elde edilen askerî başarının Önemini belirtmiş ve bu zaferin, Yunan ordusunun yüksek kabiliyet ve manevi­yatını bütün dünya nazarında bir kere daha ispat etmiş olduğunu söylemiş ve şunları eklemiştir:

Memleketin kalkınması için, kuzey kom­şularımızdan yardım gördükleri sabit olan âsîlerin temizlenmesi şarttır. Çün­kü onların gayesi, memleketi harabeye çevirmek ve halkı sefalete sürüklemek­tir. Bu da, ordumuza harp malzemesi yardımı yapılmasını lüzumlu kılmakta­dır.

8 Eylül 1948

— Atina:

Genelkurmay tarafından neşredilen bir tebliğde partizanların Yugoslavya'ya çe­kildikleri kaydedilmektedir. Epir'de Kay-makçalan ve Çenna dağları bölgesinde hükümet kıtaları Kastaniani kasabasını işgal etmişlerdir. Kastaniani bölgesinde taarruza geçen bir müfreze, Arnavutluk topraklarından açılan bir top ateşine mâruzkalmıştır.

—■ Atina:

Anadolu Ajansının özel muhabiri bildiri­yor:

Çeteciler, Siklâd takımadalarında küçük ve ıssız bir adada mühim bir cephanelik kurmuşlar ve Montekristo adasına ben-ziyen bu yerde silâh ve mühimmatı, dal­gaların tesiriyle açılan tabiî inlerde ga­yet ustalıklı bir surette peçeleyip gilze-mişlerdir. Mora yarımadasında harekâtta bulunan çetelere lüzumlu harp malzeme­sini korsan motörlerinin bu adadan alıp götürdükleri sanılmaktadır. Bugüne ka­dar araştırmalara rağmen, bu hâli ve ıs­sız ada henüz bulunamamıştır.

Fakat diğer taraftan Polemistis destroye­rinin evvelki gün Fokianu açıklarında batırdığı motorun taşımakta bulunduğu malzemenin ekseriyet itibariyle Alman mamulâtı olduğu ve komşu memlekelter-den geldiği öğrenilmiştir. Sahilde yaka­lanan 12 çeteci hâlen sıkı bir isticvaba tâbi tutulmaktadır. Bunlar, oranın köylü­lerinden olduklarını ve cephaneleri çıka­rıp taşımak İşine yardım için Parnon'dan büyük sayıda gelen çeteciler tarafından zorla yola çıkarıldıklarını iddia etmekte­dirler.

Bir taraftan da dalgıçlar, korsan motö-rünün infilâk ettiği yerde denizin dibini araştırmaktadır. Bu araştırmaların hedefi, enkaz arasında, meselenin heyeti umumi-yesini aydınlatabilecek bazı emareler bu­labilmektir.

Şimdiye kadar sahilde, infilâkın tesiriy­le fırlamış bin kadar otomatik silâh ve büyük sayıda bomba vesaire bulunmuş­tur. Bunların bir kısmı, iyi durumdadır. Tahminlere göre, batan motörde, 2.500 otomatik silâh, 5.000 , bomba ve mayin, büyük sayıda uçak dâiü silâhları vesaire bulunmakta îdi.

10 Eylül 1948

— Atina:

Yunan Harbiye Bakanı George Stratos, salı günü Yunan topraklarında Yunan ve Yugoslav kıtaları arasında bîr çarpışma­nın vukubulduğunu ve bu çarpışmada bir Yunan subayının öldüğünü teyit et­miştir.

Bakan, Yunan kuvvetlerinin başka bir kaybından bahsetmemiş, ancak, dört Yu­goslav askerinin esir alındığını söylemek­le iktifa etmiştir. Bu hâdise Yunanistan-da dahili harp başlayalıdanberi Yunan ve Yugoslavlar arasında ilk çarpışmadır.

M. Stratos, Yunan kıtalarının bidayette geri çekildiklerini ve istilâcıların Yunan mevzilerini işgal ettiklerini, fakat sonra­dan yapılan bir karşı hücumla bu mevzi­lerin geri alındıklarını ilâve ettikten son­ra şöyle demiştir:

Yunanlılar, Birleşmiş Milletler Balkan komisyonunun mahallinde tetkikat yap­masına intizaren Yugoslav ölü ve yara­lılarını bulundukları yerde bırakmışlar­dır.

Müşahitlerin fikrine göre bu hâdise, Yu­nan ordusunun Grammos dağlarında ha­rekâta başlamasından sonra âsilerin as­ker ve malzeme bakımından ne derecede sıkıntıdaolduklarınıgöstermektedir.

—.Atina:

YunanDışişleriBakanıM.Çaldarıs yap­tığı bir demeçte, Yunan hükümetinin ku­zeydekikomşularıileolansınırihtilâf­larınıhaliçinsonmerciolanBirleşmiş j Milletlerdenaskerîbiryardımdabulu-! nulmasınıistediğinibildirmiştir.

Yugoslavya ile olan münasebetleri mü­nakaşadan imtina eden Bakan, sadece Yunanistanın bu memleketle siyasî mü­nasebetlere devam edeceğini söylemiştir. Diğer komşu memleketlerle olan müna­sebetler hakkında Bakan, Arnavutluğu, tecavüz hareketlerine devam etmekle it­ham etmiş, «bu memleketle siyasî müna­sebetlerin yeniden tesisi bu şartlar altın­da mütalâaolunamaz»demiştir.

Bulgaristan'la olan münasebetler bahsin­de Çaldaris daha iyimser davranmış, fa­kat iki memleket arasında cereyan eden müzakereler hakkında en küçük bir if­şaattabulunmaktanimtinaetmiştir.

12Eylül 1948

■—■ Atina:

Selanik'ten dönen Harbiye Bakanı Stra­tos, 8 Eylülde Yunanistana yapılan akın hakkında aşağıdaki hususları tasrih et­miştir:

Üç Yugoslav esiri, Yugoslavya'ya yapı­lan Yunan akınını geri atmak bahanesiy­le Manastır'dan Kaymakçalan'a doğru gittiklerini ve yanlışlıkla Yugoslav top­raklarına girdiklerini söylemektedirler.

Bakan bu izahların kabul edilemiyeceği-ni, çünkü akının hududu amud olarak ve iki kilometre derinliğinde bir sahaya yapıldığını ilâve etmiştir.

Bu münasebetle bildirildiğine göre, hâ­dise mahalline giden Birleşmiş Milletler Balkanlar tahkik komisyonuna mensup grup bu akının kasden yapılmış olduğu kanaatine varmıştır.

13Eylül 1948

—■ Atina:

Atina - Selanik seferini yapan bir tica­ret uçağında bulunan sekiz Yunanlı yol­cu, pilotu Yugoslavya topraklarına inme­ğezorlamışlardır.

Selântk'te yapılan tahkikat hakkında bu­radaki Yunan hava kuvvetleri makamla­rına gelen ilk raporlara göre bu uçağın Yunan hava nakliyat kumpanyasına ait bir«Dakota»uçağı olduğu anlaşılmıştır.

Uçakta 20 yolcu bulunmakta idi. Komü­nist yolcular, mürettebatı tabanca ile teh­dit etmek suretiyle uçağı kontrolleri al­tına almışlar ve pilota, Yugoslav Make­donya'sının başşehri Üsküb'e inmesini emretmişlerdir.

Komünistler uçaktan çıktıktan sonra pi­lota, Selâniğe doğru yoluna devam etme­sine izin vermişler ve bunun üzerine pİ-lot tekrar Yunanistan'a dönerek Selanik yakınında hâdisesiz mecburî bir iniş yapmıştır.

Yunan makamları, Yugoslavya'ya kaçan bu komünistlerin hüviyetini bildirmekten ve polis tarafından sıkı bir nezaret al­tında bulundurulan Atina hava meyda­nına ne suretle girebildikleri hakkında bir yorumda bulunmaktan imtina etmiş­lerdir.

— Atina:

Çetecilerin en son dayanak noktalarından.

biri olan Murgana tahkimli dağlık bölge­sine karşı millî kuvvetlerin giriştiği taar­ruz, memnunluk verici bir gelişme kay­detmektedir. Yetkili makamların kanaa­tine göre, bu bölge ikinci bir Grammos olacaktır. Çeteiclerin burada gösterdikleri inatçı mukavemet, gelecek çarpışmaların da son derece kanlı olacağı ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Hâlen, piyade kuvvetlerinin ağır bir ahenkle ilerleme­lerine muvazi olarak topçu ve hava kuv­vetleri düşmanın tahkimli mevkilerini daimî ateş altında tutmaktadırlar. Çete­ciler bulundukları yerlerde büyük kayıp­lara uğratılmaktadır. Panik her tarafta bariz bir mahiyet arzetmektedir. Bu ke­simde askerî bakımdan önemi haiz bir­çok köy millî kuvvetler tarafından kur­tarılmıştır.

—Atina:

Yunan Genelkurmayının 13 Eylül tarihli tebliğinde bildirildiğine göre, merkezî Makedonya'da Kresna ve Kaymakçalan bölgelerinde temizleme hareketine devam edilmektedir.

Baltalayıcılar, Doğu Makedonya'da İyeri-sos su bendini dinamitle atmışlardır. Çe­teciler, Seelinos köyüne hücum ederek 19 evi ateşe vermişlerdir.

Batı Makedonya'da Vernon dağ çembe­rinde harekât devam etmektedir. Den-drohori'nin kuzey - doğusundaki bir kı­tamız, çetecilerin şiddetli bir taarruzu karşısında daha güneye çekilmek zorun­da- kalmıgtır.

Epir'de, birliklerimiz çetin savaşlardan sonra ve Arnavutluk topraklarından açı­lan devamlı bir ateşin altında Agya Ma-rina'nın doğusundaki müstahkem mevzi­leri işgal etmişlerdir. Çetecilerin Velika tepesi dolaylarında yaptıkları bir hücum geri püskürtülmüştür. Baltalayıcılar, Yanya - İgomeniça yolu üzerinde altmı­şıncı kilometredeki bir şose köprüsünü berhava etmişlerdir.

Dünkü savaşlarda mecmu kaybımız, biri subay olmak üzere 7 ölü ve 10 u subay olmak üzere 87 yaralıdan ibarettir. Çe­teciler 11 ölü, 11 yaralı vermişlerdir, 11 çeteci de teslim olmuştur.

14 Eylül 1948

—Atina:

Millî kuvvetlerle çeteciler arasında Ar­navutlukhududu boyuncayenidenşid-

detli çarpışmalar olmağa başlamıştır. Ba­tı Makedonya'da çetecilerin Arnavutluk­tan ve Yugoslavya'dan yardım gördük­leri anlaşılmıştır. Bu münasebetle Atina hükümeti Balkan tahkik komisyonu nez-dinde yeniden teşebbüslere geçmiştir. Tahkik komisyonunun Güvenlik Konse­yine gönderdiği raporda Arnavutluk ve Yugoslavya'dan maada çetecilere Bulga­ristan'ın da geniş mikyasta yardımda bu­lunduğunu ve kendi topraklarına sığman çetecilere müsamaha etmekte olduğunu bildirmiştir.

—Atina:

Çetecilerin son ümidini teşkil eden Mur­gana dağlık bölgesinde bu sabahtan iti­baren başlayan taarruz inkişaf etmekte­dir. Burada çeteciler büyük kayıplar vermelerine rağmen çok inatlı bir mu­kavemet göstermekte ve vakit vakit kar­şı taarruzlar yapmaktadırlar.

Gelen son haberlerden anlaşıldığına gö­re, hükümet kuvvetleri bu kesimde Yu­nan - Arnavutluk hudutlarına yakın bü­tün depolarıişgaletmişlerdir.

15Eylül 1948

—Atina:

Devlet memurları teşkilâtı genel idare kurulu dün yaptığı bir toplantıyı mütea­kip yayınladığı tebliğde, hükümetin, ma­aşların fiyatlara göre ayarlanması bakı­mından yirmi gün Önce vaitlerde bulun­duğu halde bunları henüz yerine getir­mediğini, durum böyle devam ederse me­murların tekrar mücadeleye devam et­mek zorunda kalacaklarını bildirmekte­dir.

—Atina:

Yunan genel karargâhı, hükümet kuvvet­lerinin Vitsi dağlarında zehirli gaz kul­landıkları hakkında çeteciler tarafından ileri sürülen ithamları yalanlamıştır.

Bununla beraber, şiddetli yağmurlar ve karşılanan inatçı mukavemet yüzünden millî kuvvetlerin Vitsi dağlarındaki taar­ruzlarının önemli surette yavaşladığı ka­bul edilmektedir.

16Eylül 1948

—Atina:

Dün geç vakte kadar alman haberlerden anlaşıldığınagöre,millî kuvvetlerMurgana dağlık kesiminde 1294 rakımlı tepe­yi işgal ettikten sonra süratle kesimin en yüksek tepesi olan 1806 rakımlı tepe­ye doğru ilerlemektedirler. Kuzey Epir cephesinin en mühim kesimi olan bu ke­simin yakında tamamiyle temizleneceği beklenmektedir. 1924 rakımlı tepenin is­tirdadı sıralarında millî kuvvetlere Ar­navutluk topraklarından ateş açılmıştır. Çeteciler şiddetli mukavemet göstermek­tedir. Çeteciler iki kere karşı taarruz teşebbüsünde bulunmuşlarsa da bu teşeb­büsler akim bırakılmıştır. Çetecilerin mevzileri havadan ve karadan roket ve bomba yağmuruna tutulmaktadır. Diğer bölgelerde de dün karşılıklı önem­siz hareketler olmuştur. Haber verildiğine göre Doğu Makedonya'da Stavrupolis ka­sabası çeteciler tarafından topçu ateşine tutulmuştur. Kasabaya 80 mermi düşmüş­tür.

—Atina:

Dün saat 15 te Yunan Basın Birliği tara­fından kurulan gazetecilik okulunun açı­lış töreni yapılmıştır. Törende hazır bu­lunan Majeste Kral Paul, okulun açılma­sından duyduğu memnunluğu izhar etmiş veçöyle demiştir:

Sizi tebrik ederim. Bu fikri ben birçok defa ilgililere açtımsa da, bugünkü meşga­lelerimiz bu işi ele almamıza müsaade etmemiştir. Şimdi bu büyük işi siz ga­zeteciler başarmış bulunuyorsunuz. Bası­nın başlıca rolü müsbet ve yaratıcı ten­kit ruhunu Öğrencilerinize, yarınki mes-lekdaşlarmıza aşılayacağınız muhakkak­tır. Tenkit etmek kolaydır, fakat tenkit yaratıcı ve müsbet olmazsa hiç bir işe yaramaz.

Dinî âyini müteakip, Basın Birliğinin stajyer üyelerine basın kartı tevzi edil­miştir.

17 Eylül 1948

—Atina:

Yunan genel karargâhından dün gece bildirildiğine göre, Epir'de Markos kuv­vetlerine taarruz eden Yunan kıtaları, Arnavutluk topraklarından gelen top ve tüfek ateşine mâruz kalmışlardır. Yunan kıtaları âsilerin başlıca müdafaa hatlarına 500 metre mesafede bulunuyor­lardı.

—Atina:

Bu akşam neşredilen bir tebliğde, hükü-

met kuvvetlerinin Arnavutluk hududu yakınında Organa dağında âsilerin ehem­miyetli bir müstahkem mevziini ele ge­çirdikleri bildirilmektedir. Âsilerin karşı hücumları püskürtülmüştür. Âsiler ehem­miyetli miktarda malzeme bırakarak Ar­navutluk hududuna doğru çekilmektedir­ler

Hükümet kuvvetlerinin ele geçirdikleri dağlık arazi bir aydanberi 600 kişilik bir âsikuvvetitarafındantutulmaktaidi.

18 Eylül 1948

—Atina:

Anadolu Ajansının özel muhabiri bildi­riye r:

1600 çetecinin müdafaa ettiği şimal Ecir­deki Murgana dağlık bölgesi on günde tamamen temizlenmiş, çeteiclerin külli kısmı birçok malzeme bırakarak Arna­vutluğakaçmıştır.

Hâlen hudut boylarında büyük çete top­lulukları Çitisi'de, Vitsi'de ve Kaymak-çalan'da bulunmaktadır. Memleket içinde muhtelif bölgelerde de münferit çete kuv­vetleri faaliyetlerine devam etmektedir. Fakat bunların tenkili uzunca da sürse nisbeten daha kolay olacaktır. Zira bun­ların yardım alması daha güçtür. Dahil­de esas büyük çete topluluğu Mora'dadır. Burada harekete, şimaldeki harekâtın neticelenmesi üzerine geçilecektir.

—Atina:

Anadolu Ajansının özel muhabiri bildiri­yor:

Esirlerin teyit ettiği emin haberlere gö­re, demir perde ötesi bütün memleket­lerde Arnavutluk, Yugoslavya, Bulgaris­tan, Romanya, Polonya ve Macaristan'ca silâh tutacak yagta bütün Yunanlılar zor­la toplanarak Markos kuvvetlerine yol­lanmaktadır. Bu suretle çetelerde bu yaz açılan gedikler doldurulmıya çalışılmak­tadır.

Diğer taraftan memleketteki çeteler de faaliyet mıntakalarında gelecek yaza ha­zırlanacak devşirmeler yapmaktadır. Fa­kat çetelerin kontrolü altındaki arazinin azalması bu devşirme miktarını da geçen senelere nazaran azaltmaktad'r. Millî kuv­vetler yaz seferinde elde ettikleri iyi stra­tejik durumu muhafaza ile hudutları da­ha sıkı tutabilirlerse bu ay hudutta, kışın Mora'da,Önümüzdekiyılmemleketçapında yapılacak temizleme hareketi çok daha kolay ve daha kansız muvaffakiyet imkânlarıgösterebilecektir.

met hududa kadar Tahkik Komisyonu mistir.

BirleşmişMilletler üyelerinegösteril-



19Eylül 1948

—Atina :

Genelkurmay Başkanlığı tarafından bu akşam yayınlanan tebliğe göre, hükümet kuvvetleri Granitsopulo ve Nigades'e doğ­ru geri çekilmekte olan çetecileri takibe bugün devam etmişlerdir.

Dünkü harekât sırasında çeteciler 60 ölü vermişlerdir.46esiralınmıştır.

—Atina :

Yunan hükümeti, teslim olan veya ger­çekten Yunan makamları emrine girme­ğe amade bulunan âsiler için bir af ka­nunu hazırlamıştır. Yunan Asayiş Bakanı âsilerin yalnız teslim oamak değil, isya­nın teskinine iştirak etmek arzularını da bir çok kereler ifade ettiklerini bildir­miştir.

20Eylül 1948

—Atina :

Yunan - Arnavut hududu boyunca, Mur-gana kesimindeki Yunan ordusunun ha­rekâtı memnuniyet verici bir şekilde ge­lişmektedir. Esirlerin kontrolü altında bu­lunan bölge en aşağı 30 kilometre karedir ve bu bölgedeki son dağın işgali tamam­lanmıştır. Asi kuvvetlerin yapacağı bir tek iş kalmıştır, o da Arnavut hududunu geçip kaçmaktır. Esir alınan âsilerin açık­ladıklarına göre, bu bölgede gizlenmiş o-lan silâhların da birlikte götürülmesi yo­lundaki teşebbüs, Gramos dağına sızmak istiyen 150 çeteci Alevitas'm kuzey batı­sında püskürtüldükleri sırada suya düş­müştür.

21Eylül 1948

—Atina :

Kuzey Makedonya'da millî birlikler te­mizleme harekâtına başarı ile devam et­mektedirler. Zaptolunan Mur ağana dağ­lık kesiminde yapılan araştırmalarda umulduğundan çok daha fazla silâh ve sair mühimmat ele geçirilmiştir. Bundan başka çeteci karargâhlarından birini Ar­navutlukta bir köye bağlıyan telefon hat­tının gizli kobloları da meydana Çıkarıl­mıştır.Bukablonuntakipettiğiİstika-

22 Eylül 1948

— Atina:

Genelkurmay Başkanlığı tarafından ya­yınlanan resmî tebliğe göre, batı Make­donya'da Kastoria'nın kuzey ve kuzey ba­tısında hükümet kuvvetleri tarafından ya­pılan temizleme hareketleri sıralarında 166 çeteci öldürülmüş, 45 r esir edilmiş­tir.

Hükümet kuvvetlerinin zayiatı bir ölü ve 4 yaralıdan ibarettir.

Çetecilerin bu bölgedeki şiddetli karşı hü­cumlarının püskürtüldüğü tebliğde ayrı­ca bildirilmektedir.

Merkezî Makedonya'da çeteciler Fotoli-vos kasabasına taarruzda bulunmuşlar­dır.

Bu hareket sırasında hükümet kuvvetleri zayiatı 7 ölü ve 18 yaralıdır. Çetecilerin zayiatı 3 ölü ve 7 esirdir. Tebliğ, çeteci­lerin Peloponez'de Corinthe'e 28 kilomet­re mesafede Neme'ye kargı bir taarruzda bulunduklarını bildirmektedir.

23 Eylül 1948

—Atina :

Yunan hükümetinin bildirdiğine göre, Kuzey batı Yunanistan'da Kastoriya'yı ele geçirmek için yapılan savaşlar esna­sında hükümet kuvvetleri 123 komünist çeteci esir etmişler, 43 çeteci de öldür­müşlerdir.

Bu savaşlarda Yunan ordu kuvvetlerinin kayıbı bir ölü, dört yaralıdan ibarettir.

Hükümet kuvvetleriyle çetecilerin kayıp­ları arasındaki bu büyük fark, hükümet kuvvetlerinin tatbik ettikleri bazı yeni usullerden ileri gelmektedir.

—Atina :

Ordu tebliğinde bildirildiğine göre, Yu­nan hükümet kuvvetleri batı Makedonya-da Demgrohorion'un güney ve batısında­ki bölgeleri çetecilerden tamamiyle te­mizlemişlerdir.

Bu kesimlerde yapılan karşılaşmalarda çeteciler 56 Ölü vermişlerdir.

Orta Yunanistan'da Ghona dağı bölgesinde çeteciler muharebe meydanında 49 ölü bırakarak geri çekilmişlerdir. Hükü­met kuvvetleri 13 esir almışlardır. Ordu­nun kayıbı 4 ölü ve 20 yaralıdan ibarettir.

Yine ayni tebliğde ilâve edildiğine göre orta Makedonya'da Kaymakçalan dağında bir Yugoslav eri Yunan makamlarına tes­lim olmuştur.

24 Eylül 1948

—Atina:

Genelkuramy basın bürosundan bugün tebliğ edildiğine göre, 14 Eylül tarihinde hükümet kuvvetleri Arnavutluk hududu üzerinde müteaddit hücumlara maruz kal­mışlardır. Arnavutluktaki Kosovitza ka­sabasında bir müfreze Üzerine ateş açıl­mıştır.

Ayni gün hükümet kuvvetleri, Yunan ve Arnavutluk topraklarını birbirine bağlı-yan bir telefon hattı meydana çıkarmış­lardır. 15 Eylülde Messovuni bölgesinde hükümet kuvvetleri Arnavutluk toprak­larından açılan ateşle karşılaşmışlardır. Ayın 16 smda ise Arnavutluk toprakla­rından ateş açan çeteci topçusu ve maki­neli tüfekler Murgana dağlarının ehem­miyetli noktalarını hükümet kuvvetleri­nin ele geçirmelerine engel olmuştur.

26 Eylül 1948

—Atina :

Yunan ordusu yüksek komuta heyetinde mühim değişiklikler olacağı yetkili çev­relerden bildirilmektedir. Grammos da­ğında harekâtı idare eden General Kit-rilakis Genelkurmay Başkan Vekilliğine getirilmiştir. Ordu müfettişi General Pa-payorgo ikinci kolordu komutanlığım, ikinci kolordu komutanı General Lakog-heros da ordu müfettişliğine getirilmiş­tir.

—Atina :

Harbiye Bakanı Jorj Stratos bu akşam bir basın toplantısında demeçte bulunarak ezcümle demiştir ki:

«Yunanistan'ın kuzey komşularının çete­cilere yardım etmelerini ve bunları si­lâhlandırmalarını menetmek suretile Yu­nanistan'daki çeteci harekâtına bir son vermek için derhal tedbirler almak Bir­leşmiş Milletler ve müttefikler için bir mecburiyethalinegelmiştir.Çetecilerin

uğramaları mukadder olan kesin mağlûbi­yetten sonra bile bunların kuzey komşu­larımıza iltica etmeğe ve daha sonra ye­niden Yunanistan'a dönerek Kaymakça­lan ve Veles'de yeni cepheler kurmaya çalışacaklarınakaniim.

Birleşmiş Milletler teşkilâtı ve müttefik­ler kuzey ko m sulanmaz a karşı zecrî ted­birler almak için elbirliğiyle faaliyet gös­termedikleri takdirde Yunanistan'da çe­tecilere karşı yapılmakta olan savaş ge­rek müttefiklerin ve gerekse Yunanlıların daha fazla kuvvet kullanmalarını ve da­ha fazla insan ve para kaybetmelerini gerektirecektir. Ayrıca bu sonu gelmiye-cek olan durum barış için de bir tehlike teşkil edecektir. Bundan, dolayı Birleşmiş Milletler teşkilâtının, Yunanista'nm kuzey komşularının çetecilere yardımda bulun­malarına ve silâh göndermelerine mâni olmak sorumluluğunu üzerine almasını zarurîgörüyorum.

28 Eylül 1948

— Atina :

Atinaajansı bildiriyor:

Yunan Genelkurmay sözcüsünün bugün bildirdiğine göre, Yunan ordusunun ta-arruzî keşif hareketleri, Sufli'nin 25 ki­lometre kuzey batısında, İmamların do­ğusunda dün başlamıştır. Bu harekât. Yunan - Bulgar hududuna 7 kilometre mesafede bulunan bu bölgenin temizlen­mesini istihdaf etmektedir. Derinliğine üç kilometre kadar içeri giren kuvvetle­rimiz, Megalo Deryon'un beti ve kuzeyin­deki tepeleri işgal etmişler, bu bölgeyi İmamlar'dan hududa kadir işgalleri al­tında bulunduran çeteci kuvvetlerle te­masageçmişi erdir. Doğu Makedonya'da Drama'nın kuzeyin­de Papades bölgesinde 26 Eylûldenberi temizleme hareketinde bulunan millî kuv­vetler çetecilerin mevzilerini işgal etmiş­ler ve Yunan - Bulgar sınırına 100 met­reye kadar yaklaşmışlardır. Birliklerimi­zin harekâtı 7 kilometrelik bir cephe ÜZ3-rinde 12 kilometre derinliğine gelişmek­tedir. İşgal edilen çeteci mevzileri, mayn tarlalariyle korunan müstahkem mevzi-lerdi. Bu sabah çeteciler hudut hattında müdafaada bulunuyorlardı. Papados'un kuzey batısında 9 kilometre­lik bir cephe üzerinde harekâtta bulunan birliklerimiz, hududa 12 kilometre me­safedebulunanPisikroyüksekliklerinde

çetecilerle savaşa tutuşmuşlardır. Çeteci­lerin, Vernon dağ çemberi bölgesinde Fi-lorina'ya dokuz buçuk kilometre mesafe­deki Derveni tepesine yaptıkları müte­addit taarruzlar geri püskürtülmüş tür. Derveni, Vernon dağ çemberinin başlı­ca tepe hattındabulunmaktadır.

Çetecilerin, Kastorya'mn kuzey batısın­da Dendrohori bölgesine yaptıkları bir karşı taarruz geri püskürtülmüştür.

Epir'de Zagori bölgesinde dündenberi. te­mizleme harekeitnûe bulunan millî kuv­vetler, Granitsopula bölgesine sığman çe­tecilerle teması temin etmiştir. Kuzey Yunanistan'da Ertris dağındaki te­mizleme harekâtını bitiren millî kuvvet­ler şimdi, Giyona ve Geta dağlarının bu­lunduğu bölgeyi temiziemiye başlamış­lardır. Bu sabahki tebliğde, batı Make­donya'da öldükleri bildirilen askerlerin yüzde 75 i ve subaylardan da beşte dördü maynlar yüzünden ölmüştür.

29 Eylül 1948

— Atina :

Resmî kaynaklardan bildirildiğine göre, beş yüz kişilik bir Markos çetesi Tesaî-ya'da 50 bin nüfuslu Larissa şehrine bir baskın yapmıştır. Yunanistan'daki Ameri­kan heyetinin bir çok hizmetlerinin mer­kez büroları bu şehirde bulunmaktadır.

Bu teşebbüs 1944-45 kışındanberi hükü­met kuvvetlerine karşı yapılan en cüretli baskınıteşkiletmektedir.

ÇeteninbüyükkısmıLarissa'mnmüda-

faa kuvvetlerini üzerine çekince, her biri 15 çeteciden müteşekil 10 balatlama gru-pu şehre sızmaya muvaffak olmuş ve t.u yollarını, elektrik santralını ve diğer bazı tesisleri havaya uçurmağa teşebbüs et­miştir. Bu çeteciler beş sivili Öldürmüş ve bir çok kişiyi de yaralamışlardır.

Amerikan askerî heyeti Atina bölgesin­de çetecilerin faaliyeti artmış olduğu için Atina - Kalmata yolunun inşasını geri bırakmışlardır. Heyet ayni sebeple Te-carya'daki bir yolun inşasını da durdur­muştur. Orta Yunanistan'da yapılmakta olan bir yola ait inşaatın da geri bırakıl­ması muhtemeldir.

30 Eylül 1948

— Atina :

Çetecilere karşı millî ordunun harekâtı hakkında bu sabah yayınlanan resmî teb» liğdc, Koniça'dan hareket edip ilerliyen bir kolun fazla mukavemete tesadüf et-maden dün Arnavutluk hududuna var­dığı, ayni istikamette Mecovu'dan iler t i-yen diğar bir kolun mahallî çete topluluk­larının mukavemetini kırarak Arnavuc-luk hududuna doğru ilerlediği, Epir'in Parmaithia bölgesinde Eleftherohori kÖ-yüne hücum eden kuvvetli bir çete top­luluğunun iki saat devam eden çetin çar­pışmalardan sonra bozguna uğratıldığı ve çetecilerin 159 Ölü ile 103 yaralı esir ver­dikleri bildirilmekte ve memleketin di­ğer bölgelerinde de çetecilere karşı hare­kâtın memnunluk verici bir şekilde ge­liştiği bildirilmektedir.

Dadoviç, ölen eski Genelkurmay başkanı General İvanoviç ve yakalanmış olan or­du siyasî komiseri General Bronko Petro viç ile birlikte Yugoslavya'ya kaçmağa te­şebbüs etmişti.

Vlado - Dadoviç'in, millî kahraman Ge­neral Peko Dadoviç'in kardeşi olduğu zannedilmektedir.

8 Eylül 1948

— Belgrad :

Yugoslavya'da, hükümet memurlarının, zengin çiftçilerin domuzlarım yakalıya-rak kooperatiflere dahil fakir çiftçilere dağıttıkları haber verilmektedir.

Bu harekete Yugoslav gazetelerinde bazı çiftçilerin yemiş ve sebzelerden bir kıs­mını karaborsaya sevketmek için sakla­dıkları şeklindeki haberlerin yayılmasını müteakipbaşvurulmuştur.

Çiftçiler domuz etini de karaborsada sat­maktadırlar.

13 Eylül 1948

—Belgrad :

Tanyug ajansı Zagrep'te 43 casus ve tet-hişçinin idam edildiğini bildirmektedir. Bunlar bir kaç hafta evvel Zağrep mah­kemesi tarafından ölüme mahkûm edil­mişlerdi.

20 Eylül 1948

—Londra:

Bugün Belgrad'da kominform üyesi mem­leketler aleyhinde bir hüküm daha yayın­lamıştır. Partizan ileri gelenlerinden Gs-neral Dapçeviç nutkunda Romen Dışişle­ri Bakanı Anna Pauker ile Macar Baş­bakan yardımcısı Pakoşi'nin Yugoslav idarecileri ile milleti aleyhinde iftirada bulunduklarını söylemiş ve Yugoslav or­dusunu isyana davet yollu propagandaya son verilmesini ve Yugoslav mültecilerini teslimetmeleriniistemiştir.

General ■ Dapçeviç geçenlerde Yugoslav­ya'dan kaçmağa yeltenirken yakalanan AlbayViladaDapçeviç'inkardeşidir.

Yugoslav diktatörü Kremlin'le yeni bir uzlaşıp barışma zemini mî aramakta-dır?-

Yugoslavya'nın Moskova elçisinin Tito"-nun en yakın mücadele arkadaşlarından olduğu düşünülürse bu suale müsbet ce­vap verilemez. Tito'nun Moskova ile ya­kınlaşma zemini aramasından ziyade ken­di mevkiini sağlamlaştırdiğına hükmolu-nabilir. Nitekim, geçenlerde Kominfor-manın aforoz ettiği iki arkadaşını daha mühim mevkilere getirmekle, Tito, dik­tatörlüğünü daha sağlam temeller üze­rine kurmak istediğini açığa vurmuştu. Fakat son tayin, Tito, - Kremlin ihtilâfı­nı doğuran sebepler yakından tetkik edi­lirse yukarıdaki suale müsbet bir cevap bulunabilir. Zira Tito ile Kremlin ara­sında cereyan eden muhaberatın neşrin­den sonra anlaşılmıştır ki, Tito - Komin-forma ihtilâfının başlıca sebeplerinden biri, Velebit'in Yugoslav Dışişleri Bakan­lığında bulunmasıdır. Kremlin, bu ada­mı«İngilizcasusu»olarak, ithametmiş

ve derhal değiştirilmesini istemiştir. Ha­kikatin iç yüzü ise bambaşkadır: Velebit, Yugoslav Dışişleri teşkilâtının Rus Dış­işleri Bakanlığının bir şubesi olarak ça­lışmasına boyun eğmemiş, Belgratta bu­lunan Rus elçisinin her istediği malûmatı kendisine tevdi etmemiştir. Bu suretle hareket etmekletabiîdir kiTifo­nun emrini yerine getirmiştir. Stalinin bizzat şiddetle talep etmesine rağmen, Yugoslav Mareşali, Velebit'i Yugoslav Dışişleri ■ muavinliğinden uzaklaştırma-mıştır.

Şimdi Yugoslavya'nın Moskova elçisinin Yugoslav Dışişleri Bakanlığı muavinliği­ne getirilmesi ile binnetice Velebit mev­kiinden uzaklaşmış ve Kremîin'in de ar­zusu yerine geitrilmiş oluyor. Bu tayin ve Yunan - Yugoslav sınırındaki son hâ­dise, Tito'nun, Batı demokrasılerince ken­disine belbağlanacak, itimat edilecek bir adam olmadığını gösteriyor.

Birleşik Amerika, Tito - Kominforma İh­tilâfı karşısında çok ihtiyatlı hareket et­mek ve Tito'ya en ufak bir itimat belir­tisi göstermemekle şüphesiz kiçok yerinde hareket etmiştir.

17 Eylül 1948

—■ Londra :

Filistin'deki Yahudi makamlarının dış işlerini icra eden Şertok, dün, Tel-Aviv'-de bir basın konferansı yaparak, hâlen mevcut Filistin anlaşmasının her an çök­mesinin muhtemel bulunduğunu, bunun açık bir delilinin muhtelif bölgelerdeki çarpışmalarolduğunusöylemiştir.

Şertok, Birleşmiş Milletler Araplara kar­şı bir dostluk tavrı takınırken Yahudile­re karşı sistemli surette fark gözetmek­tedir diye ithamda bulunmuştur.

—Beyrut;

Kont Bernadotte, Birleşmiş Milletlere gönderdiği raporun aracılık, mütareke ve mültecilerin memleketlerine iadesi, meseleleriyle alâkadar olduğunu açıkla­mış, fakat 22 Eylülde yayınlanacağını söy­lediği raporunun muhteviyatı hakkında fazla tafsilât " vermekten imtina etmiştir. Kont şunları söylemiştir:

Raporumda Filistin'i sulhe kavuşturmak gayesini güden heyetin muvaffak olma­sı veya başarısızlığa uğraması ihtimalleri hakkında şahsî kanaatlerimi yazdım.

Gazeteciler tarafından kendisine sorulan suallere aracı, kaybolan İngiliz uçağının Filistin'e geldiği şeklindeki söylentileri haklı gösterecek hiç bir emare bulunma­dığım beyan etmiştir.

Kont, dün özel uçağiyle üç gün devam edecek bir seyahate çıkmıştır. Beyrut, Şam, Bağdat ve Kudüs'e gidecektir. Ken­disinememurlarırefakatetmektedir.

—Amman :

Bu akşama kadar teeyyüt etmiyen bazı haberlere göre, Filistin'deki Birleşmiş Milletler aracısı Kont Bernadotte katle­dilmiştir.

Söylendiğine göre Kont, Kudüs'ün Yahu­dilerle meskûn bir bölgesine girerken as­kerî üniforma giymiş bazı kimselerin ta­arruzuna uğramıştır. Kont'a refakat eden bir zat, da öldürülmüştür. Dün Şam'da bulunan Kont Bernadotte. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun ge­lecek toplantısında hazır bulunmak üzere Paris'e gitmeden evvel Kudüs'e oradan da Bağdad'a gideceğini söylemişti.

—Amman :

Kudüs'teki Birleşmiş Milletler genel ka­rargâhı, Kudüs'ün Yahudi mahallesine gi­rerken Kont Bernadotte'un ve refakatin­de bulunan Fransız Albayı Şerot'nun öl­dürüldükleriniteyitetmektedir.

Kont Bernadotte, Kudüs'ün 10 kilometre kuzeyinde bulunan Ramallah'da Arap le-jiyonunun kumandanı olan generalle bir saat kadar konuştuktan sonra öğle üzeri Kudüs'e gelmişti. Kudüs'ün 2 mil kuze­yinde Kontun bindiği arabaya ateş edil­miştir. Arabaya Hadassah hastanesinin bulunduğu istikametten ateş açılmıştır. Bununla beraber mermiler arabanın için­dekilere isabet etmemişti. İçinde Arap lej­yonuna mensup yüksek rütbeli subaylar bulunan bir jeep, Kontun arabasını takip etmekteidi.

Kont Bernadotte, Kudüs'e geldiği zaman heyecanlı görünüyordu. Arabasındaki mer mi izlerini tetkik ettikten sonra Reuter Aj ansının muhabirine şunları söylemiş­tir:

Ne muntazam kıtalar, ne de gönüllüler tarafından katledilmek isterim.

Biraz sonra Kont, Arap ve Yahudi cep­helerini ziyaret etmişti. Arap bölgesinde bulunduğu esnada müthiş bir infilâk Ku­düs şehrini sarsmıştı.

—Washington :

Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün basına yap­tığı beyanatta, Bakanlığa, Kudüs'teki A-merîkan başkonsolosundan gelen resmî bir telgrafa göre, Kont Bernadotte'un muhtemel olarak Stern çetesi tarafından Öldürülmüş olduğunu söylemiştir.

Basın mümessillerine okunan bir telgraf metnindeşöyledenilmektedir:

Kont Bernadotte'un ve Birleşmiş Millet­ler baş müşahidi Fransız subayı Albay Şerot'nun bugün öğleden sonra saat 17 su­larında muhtemel olarak Stern çetesi ta­rafından öldürülmüş olduklarını teessürle bildiririm. İçinde bulundukları otomc-bil hükümet konağından dönmekte idi. Otomobil, Yahudilerin işgalindeki Kata-mon bölgesinden geçtiği sırada 4 kişi­nin bulunduğu bir jeep arabası görünmüş ve yolu kapatmıştır. Jeepte bulunanlardan ikisi Kontun otomobiline doğru yürümüş­lerdir. Halen Birleşmiş Milletler teşki­lâtında emniyet subayı olan Amerikan AlbayıFrankBelgeybunlardankendisini yanağından hafifçe yaralıyan birini yakalamıştır. İkincisi Kontun otomobil­line kadar gelmiş, gerek Kontu, gerek­se Fransız Albayını Sten markalı bir ma­kineli tüfekle yakından ateş etmek sure­liyle öldürmüştür. Bu ilk rapor olup ta­mamlayıcı raporgönderilmeküzeredir.

—Paris :

Bugün öğrenildiğine göre, Filistin'den ge­len askerî bir müşahit, Birleşmiş Milet-ler memurlarına Stern çetesinin geçen­lerde Kont Bernadotte'u ölümle tehdit ettiğinisöylemiştir.

Stern çetesi mensupları, birkaç gün ev­vel Konta bir daha Filistin'e ayak basa­cakolursaöldürüleceğinibildirmişlerdi.

■—Paris :

Birleşmiş Milletlerin bir sözcüsü, Kudüs-teki Fransız konsolosunun Kont Berna-dotte ile bir Fransız albayının Kudüs'te Öldürüldüklerini hükümetine bildirdiğini söylemiştir.

Yahudi tedhişçilerinin Kontu, Filistin meselesinin halli yolunda bir merhale ol­mak üzere Kudüs'ün Araplara teslimini teklif ettiği gündenberi şiddetle tenkit et­meğebaşladıklarıesasenbilinmekteydi.

—Washington :

Kont Bernadotte'un katli haberini öğren­diği zaman Amerikan Dışişleri Bakan'. Marshall, bürosunda Hollanda Dışişleri Bakanı ile öğle yemeğini yemekte idi. Son derecede müteessir olan Marshall, bu hâ­diseyi «Feci ve nefrete şayan» diye vasıf-landırmıştır.

—Washington :

Yahudi idaresinin sözcüsü, şu beyanatı yapmıştır:

Yahudi idaresinin şefleri Kont Bernadot­te'un öldürülmesinden derin bir yeise düşmüşlerdir. Katillerin kim olduklarını bilmiyoruz. Fakat bunlar kim olursa ol­sunlar, biz bu fiili en şiddetli bir cezaya lâyık buluyoruz. Biz Birleşmiş Milletleri temsil eden şahısları dokunulmaz adde­diyoruz.

—Kahire :

Kont Bernadotte'un ölümü, Arap Birliği çevrelerinde büyük bir teessürü mucip ol­muştur.

Bu çevreler Birleşmiş Milletler aracısı­nın ziyaretini beklemekte idiler.

Kont Bernadotte'un Kahire'deki resmî temsilcisi Azcarate'mn . ikametgâhına her taraftan taziyetler gelmektedir.

— Paris :

Kont Bernadotte'un Biografisi aşağıda­dır:

İsveç Kralı Beşinci Gustav'm yeğeni o-lan Kont Folke Bernadotte, 2 ocak 1895 de doğmuştur. Kral Oscar'ın küçük oğlu plan babası İsveç prensi Oscar Charles Auguste, 1888 de Mme. Henriette Munck Von Fulkila ile evlenmek üzere velîaht-lik haklarından vazgeçmiş ve prens Ber­nadotte ismini alarak Stokholm sarayında 1818 de İsveç kralı olan Napoîeon'un ma­reşali ismini devam ettirmişti. Kont Folke Bernadotte, yüksek tahsilini bitir­dikten sonra harbiye mektebine girmiş ve 1928 de kraliyet muhafız kıtalarında hiz­met etmiştir. Estille Nahville isminde A-merikalı bir kızla evlenmesi üzerine Kont, ordudan ayrılarak iş hayatına atılmış ve tamamiyle muvaffak olmuştur. İkinci dün­ya harbinde İsveç Kızılhaç teşkilâtının başkanlığında bulunduğu esnada hükü­meti onu Alman kamplarındaki Dani­markalılarla Norveçlilerin serbest bıra­kılması için Almanlarla müzakereye me­mur etmişti. Bu vazifesinde o kadar mu­vaffak olmuştu ki, mart 1945 de kamplar­da bulunan 20.000 Skandinavyalı vesair yabancılar Himmler tarafından serbest bırakılmış, İsveç Kızılhaçma teslim edil­mişti.

Nisan 1945 de Himmeler onu bir daha ge­nel karargâha çağırarak batı cephelerin­deki Alman kuvvetlerinin teslim olması hakkındaki bir teklifi batı devletlerine bildirmesini, istemiştir. Bu teklife verilen cevap malûmdur. Anglo Sakson devlet­leri Almanların kayıtsız ve şartsız teslim olmalarını kabul edebilirler.,

Kont Bernadotte. bu vazifesi hakkında; «Son» isimli kitabında tafsilât vermiştir. 20 Mayıs 1948 de Güvenlik Konseyi Konta Filistin'deki Yahudilerle Arapları barıştırmak gibi nazik bir vazife tevdi etmiştir.

Kont Bernadotte, bilhassa Kudüs'te kısmî ve geçici mütarekeler sağlamış ise de, iki tarafın temsilcilerini ayni masa etra­fında toplamağa muvaffak olamamıştır.

Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna rapo­runu sunmak üzere Paris'te beklemekte idi. Kont Folke Bernadotte, milletlerarusı Kızılhaç teşkilâtının başkan muavini ve lejyon donör nişanının grand officier rütbesini hamildi.

—Tel-Aviv :

Kont Brrnadotte'un katli hâdisesinde İs-raillik dolayısile mesuliyetini kabul ve tasdik eden İsrail devleti Dışişleri Baka­nı, Sertock, Birleşmiş Milletler Kurulu Genel Sekreteri Trygve Lie'ye göndermiş olduğu mesajda, katillerin maceraperest ve kanun dışı adamlar olduklarını, bütün millet tarafından tel'in edildiklerini bil­dirmiştir.

—Tel-Aviv :

İsrail devleti topraklarında bulunan İr-gun ve Stern grupları şeflerinin tevkif­lerine başlanmıştır.

18 Eylül 1948

—Tel-Aviv :

İsrail kabinesi dün akşam olağanüstü bir oturum yapmıştır. Stern teşkilâtının Tel-Aviv'deki sözcüsü, Kont Bernadotte'u öl­dürenlerin Yahudi tedhişçilerinden olduk­ları yolunda yayınlanan haberleri yorum­lamayı reddetmiştir. Bununla beraber, Tel-Aviv Yahudileri, Stern teşkilâtının son zamanlarda Bernadotte aleyhinde bü­yük bir mücadeleye girişmiş olduğunu ha­tırlatmaktadırlar. O zamanlar İsrail hü­kümeti Stern teşkilâtına mensup Mivrak gazetesinin iki tabiini tevkif etmiş ve fa­kat bunlarısonradanserbest bırakmıştır.

—Kudüs :

Yahudi tebliğine göre; dün gece Kudüs'e karşı sıkı bir topçu ve makineli tüfek a-teşiaçılmıştır.

Yahudilerin oturdukları mahallelere ağır isabetler vaki olmuş ve askeri birlikler geceyi sığmaklarda geçirmek mecburiye­tindekalmışlardır.

Yahudi kuvvetleri buna mukabele ede­rek bir çok hedefe isabetler temin etmiş­lerdir. Askerî çevreler Arapların Yahudi­lerin gösterecekleri tepkinin derecesini anlamak için bu hücumu tertip ettiklerini sanmaktadırlar.

—Tel-Aviv :

İrgun teşkilâtının organı olan «Hürriyetin Sesi" radyo istasyonu muvakkat Yahudi hükümetinin radyonun devlet inhisarın­da olduğuna karar vermesi üzerine ya­yınlarınıdurdurmuştur.

Dört yıl gizlice yayınlar yapmış olan bu istasyon 'İsrail devletinin ilânı üzerine faaliyetineaçıkçadevametmiştir.

—Tel-Aviv :

Stern çetesi, Bernadotte'un kendileri ta-rafmdan öldürüldüğünü bugün kabul et­miştir.

Bu çete, siyasî temsilcilere gönderdiği bir notada söyle demektedir:

Bernadotte'u, İngilizler için çalıştığı ve onun emirlerini yerine getirdiği için biz öldürdük.

—Tel-Aviv :

İsrail polisi Bernadotte'un katillerini a-ramaktadır. Bütün evler araştırılmakta ve hüviyet cüzdanları tetkik edilmekte­dir. Bir çok kimseler tevkif edilmiştir.

Kudüs muharebesine gelinciye kadar Stern Çetesinin bir kaç yüz üyeye ve bin kadar taraftara malik olduğu sanılmakta idi. Fakat o zamandanberi bu çeteye mensup bir çok kimselerin İngiliz dostu geçindik­leri ve hattâ İngiliz memurlarının evle­rine kabul edildikleri öğrenilmiştir.

19 Eylül 1948

—Kudüs :

Muvakkat olarak Kont Bernadotte'un ye­rine tayin edilen Dr. Bunche, Yahudi Dış­işleri Bakanı M. Shertok'a bir nota vere­rek Shertok'u ve Yahudi ordusu harekâtı başkanı Albay Yadin'i geçen perşembe günü hiç bir esasa dayanmıyan ve Ku­düs'te yapılan çifte katliam gibi hâdise­leri teşvik eder mahiyette olan beyanat­larda bulunmuş olmakla itham etmiştir. Bu feci hâdiseyi şiddetle takbih eden Dr. Bunche, bu cinayetler Yahudi hükümeti­nin otoritesi altında bulunan bir bölgede ve Birleşmiş Milletler nezdindeki Yahu­di irtibat subayının da hazır bulunduğu bir sırada yapılmış olduğu için bunların sorumluluğunun Yahudi hükümetine ait olduğunusöylemiştir,

—Hayf a :

Kont Bernadotte'un Kurmay Başkam Lundstroen bu ayın 21 inden itibaren «Birleşmiş Milletler aracısının şahsî tem­silcisi» olarak hareket edeceğini bildir­miştir.

Ludstroer, Birleşmiş Milletler mütareke komisyonu üyelerinin toplantısında yaptığı demeçte, bu feci hâdiseye rağmen mü­tarekenin devam etmekte olduğu kayfiye-tinin iyice anlaşılması gerektiğini söyle­miştir. Kont Bernadotte'un ve Fransız Albayının cesetleri hastanede yapılacak askeri bir merasimden sonra uçakla doğ­rudan doğruya memleketlerine gönderi­lecektir.

—Tel-Aviv :

Polis, Tel-Aviv'de Stern grupu genel ka­rargâhını basarak kapıları zorlamış ve bütünevrakelegeçirilmiştir.

Diğer taraftan France-Press muhabirinin aldığı malûmata nazaran, halen toplan­mış bulunan Bakanlar Kurulu, Stern gru-punu İsrail devleti ve İsrail ordusu tara­fından idare edilen topraklarda siyasî bir teşekkül olarak dahi kanun dışı ilân ede­cektir.

Hükümetin müstakil bir askerî teşekkül-olan îrgun'un tasfiyesi yolunda icabedsn tedbirleri alması da beklenmektedir.

—Tel-Aviv:

İyi haber alan bir kaynaktan bildirildiği­ne göre, dün akşam olağanüstü bir top­lantı yapan İsrail hükümeti, memlekette asayişi temin ve tehdişçilerin tekvifi için Savunma Bakanına bütün yetkileri bah­şedenkararnameleritasdiketmiştir.

Diğer taraftan Öğrenildiğine göre Kudüs dahil olduğu halde bütün memlekette ge­çen cuma günündenberi yakalanan tedhiş­çilerin yekûnu şimdi beş yüzü bulmuştur.

Yakalanan Stern grupu şefleri, sorgula­rında polise verdikleri ifadelerde Kont Bernadotte'un katli mesuliyetini Hazit Meledeth grupuna yüklemişlerdir:

—Tel-Aviv

Dün gece Yahudi kabinesi tarafından alı­nan olaganütsü tedbirlerin 24 saat içinde yayınlanacağı resmen bildirilmiştir.

Kont Bernadotte ve Albay Serot'nun ka­tillerini meydana çıkarmak için girişilen hareket Kudüste hararetle devam edil­mektedir.

Sokağa çıkma yasağı kaldırılmıştır. Polis teşkilâtı cinayet dairesi ve ordu makam­ları katilleri bulmak için tahkikatta de-vam etmektedirler.

İsrail devleti Dışişleri Bakanı Şertok, bu sabah Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Tryvi Lie'den bir telgraf almıştır.

Bu telgrafında Trygve Lie, katillerin bu­lunacağı vaadi hakkında Şertok'un çek­miş olduğu telgrafın Güvenlik Konseyin­ce alındığını bildirmektedir.

Trygve Lie, diğer taraftan tahkikatın bü­tün safhaları hakkında kendisine malûmat verilmesini istemiş ve katilleri meydana çıkarmak üzere gereken tedbirlerin alın­ması iç;.n Güvenlik Konseyince General Lundstroen'e talimat verildiğini bildir­miştir.

20Eylül 1948

—Kudüs:

Kudüs şehri havan topları ve ağır toplar tarafından sürekli bir şekilde bombardı­man edilmiştir. Bombardıman saat 19 da başlamış ve takriben bir saat kadar de­vam etmiştir. Bombardımanın kuzey böl­geleri ile eski şehrin kapıları civarına teksif edilmiş olduğu bildirilmektedir. Araplar bu kapıyı, dün sabah bitaraf böl­gede bulunan bir Yahudi müstahkem mevkii olduğu iddia edilen Notre-Dame kilisesini berhava etmek için kullanmış­lardı.

Taarruz evvelâ bütün kesimde başlamış ve her iki taraf arasında bütün gece o-büsler teati edilmiştir.

Sivil mahallelere de bomba ve obüsler düşmüşse de, ölen ve yaralanan olma­mıştır.

21Eylül 1948

—Tel-Aviv:

İsrail devleti polis genel müfettişi Sach-rov, 300 Stern'ci hakkında bir tevkif müzekkeresi imzalamış ve bu suretle, tedhişçi aleyhtarı nizamları ilk defa ola­rak tatbiksahasınakoymuştur.

Polis bu tedhişçilerin mevkuf tutuldukla­rı yer hakkında büyük bir ketumiyet göstermektedir.

^United Press» muhabirine verdiği bir mülakatta sachrov, ileri gelen tedhişçi­lerin henüz hiç birinin yakalanmadığını söylemiştir. Aslen Polonyalı olan 1 numa­ralı Stern'ci Friedman Yellin, araştırıl­maktadır. Friedman Yellin ile diğer ted­hişçilerin kolayca teşhis edilebilmeleri içjn, bütün polis merkezlerine birer fo­toğrafları gönderilmiştir. Yellin 15 ey­lülde Birleşik Amerikaya gitmek için bir çıkış vizesi istemişti. Bu izin, Kont Ber-nadotte'un ölümünden kırk sekiz saat ev­vel reddedilmiştir.

Sanıldığına göre Yellin, Birleşik Ameri-kaya, tedhişçiler için para toplamak üze­re gitmek istiyordu.

İsrail hükümeti, Yellin'în başka memle­ketlerde görülmesi halinde derhal kendi­sine iadesini isteyecektir.

—Tel-Aviv:

İsrail hükümeti dün gece Stern teşkilâ­tını kanun harici ilân etmiştir.

İsrail makamları, Bernadotte'un katille­rini büyük bir faaliyetle araştırmaktadır. Polis idaresinin bir sözcüsü, katillerden ikisinin el'an Kudüs'te olduğunu bildir­miştir.

Polis, Sterncilerin evlerine bir baskın yapmıştır. Kayda değer yegâne hâdise, Stern şeflerinden birinin tevkif edildik­ten sonra, polis genel merkezinde bir hi­tapta bulunmak istemiş olmasıdır. Kara­kol derhal tecrid edilmiştir.

Polis, ayni zamanda, Kudüs'e yedi kilo­metre mesafede Abou Goche köyünde de ilk defa olarak bir araştırma yapmıştır. Bu köy, Stern teşkilâtı Arap üyelerinin genel karargâhının bulunduğu yerdir. Şeyh Yusuf, Ebou-Goche, Kont Berna­dotte'un katlinden beş saat evvel, tedhiş­çilerin Kudüs'te bir tedhiş mücadelesine girişeceklerini bildirmiştir.

Stern'ci Arap çetesi şefi olduğu sanılan Şeyh Yusuf, Stern'ciler tarafından yok edilecekler listesinin başında Arap Lej­yonu komutanı Glubb Paşanın geldiğini söylemiştir.

Diğer bir tethişçi teşkilâtı olan İrgun ise, kendi -şefi Menahem Beigin tarafından dağıtılmıştır. Beigin, îrgun'cuların bun­dan böyle, İsrail ordusuna katılacakları­nı, ve ekserisi İngilizlerden çalınmış olan silâhlarının da İsrail devletine teslim edi­leceğinibildirmiştir.

22 Eylül 1948

—Kudüs:

Mukaddes topraklarda on bir senedenbe-ri devam eden tethiş, İsrail askerî kuv­vetlerinin dün Kudüs'ün güneyinde İrgun teşkilâtı kampının bulunduğu Arap ma­hallesine yaptıkları ânî bir baskınla sona ermiştir..

Bu baskın hareketine tahsis edilen askerî kıtaların nakli için bir çok askerî kamyon kullanılmıştır.

Kamyonlar kampa yaklaştığı zaman, ma­kineli tüfek ateşi işitilmiş, fakat baskın esnasında hiç bir mukavemet vukubul-mamıştır.

Moche Chertok'un kumandanlığı altında hareket eden İsrail kıtaları top mühim­matı ve el bombalarını muhtevi bir çok sandık ele geçirmişler ve bunları askerî depolara nakletmişlerdir. Ele geçirilen mühimmat arasında İngiliz ordusuna ait olup geçen 15 mayısta İngiliz kıtalarının tahliyesinden evvel çalınmış üniformalar .da bulunmakta idi.

Baskın hareketi ancak bir kaç saat sür­müş ve bu esnada şehrin bütün kapıları kapanmış ve askerî muhafaza altına alın­mıştır.

Albay Chertok, bir gazeteciler toplantı­sında yaptığı demeçte İsrail devletinin şimdi bir tek orduya malik bulunduğunu söylemiştir.

Diğer taraftan İsrail hükümeti, halen Kıbrıs'ta gözaltı edilmiş olan 10.500 Ya-hudinin İsrail devletine muhaceretlerine müsaade edildiği takdirde, mukaddes top­rakta bütün karışıklıkların ve kan akma­sının önüne geçilmiş olacağını İngiliz hü­kümetinebildirmiştir.

23 Eylül 1948

—Amman:

Şam'dan alınan bir habere göre, Haşimi-lerin kesin muhalefetlerine rağmen Gaz-za'da bir Filistin Arap hükümeti kurul­muştur.

«Müslüman Kardeşler» Mısır cemiyeti başkanı Şeyh Hasan El Banna, Mısır mil-lici lider Saleh Paşa harp ve Ahmed Hü­seyin'den müteşekkil bir heyetin uçakla Kahir e"den Amman'a geldiği bildiril­miştir.

Mısırlı liderlerin Amman'a gelmeleri Fi­listin Arap hükümeti tesisi ile ilgili ol­duğu sanılmaktadır.

25 Eylül 1948 ..

—Kudüs:

İsrail hükümeti, Kont Bernadotte'un ka­tillerini bulmak hususunda büyük müş­külâta uğramaktadır. Katillerin bulunmasına yardım edeceklere veya bulacak olanlara yirmi bin dolar mükâfat vâde-dilmiş olmasına rağmen, polis, halkın mü-zaharetinden faydalanamamaktadır. Zira hükümetin kendilerini himaye edecek de­recede kuvvetli olduğuna inanmayan halk, katillerin bulunmasına yardım edil­diği takdirde, tethişçi çetelerin misilleme hareketinegeçmelerindenkorkmaktadır.

Bütün Yahudiler Kontu katledenlerin ce­zalandırılmalarını can ve gönülden arzu etmekte iseler de, bu hususta canlarını tehlikeye koyamamaktadırlar.

Kudüs haricinde seyrüsefer pazar gününe kadar sıkı kontrol altına alınmıştır. Yol­cularınvesikalarıincelenmektedir.

— Tel-Aviv:

Tel-Aviv'i Kudüs'e bağlıyan yol üzerin­de Arapların giriştikleri son taarruz ha­reketi, Filistin'de esasen ihlâl edilmiş bu­lunan mütareke halini yeniden tehlikeye düşürmüştür.

İsrail sözcüsü bu hücumların, Kudüs'le sahil boyunca ilerleyen yol arasında Ür­dün Arap Lejyonuna bağlı birlikler tara­fından yapıldığını söylemiştir. Bilindiği gibi, sahil boyunca uzanan bu yol, muha­sara zamanında Yahudiler tarafından kul-. lanılmakta idi.

Başlıca yollar üzerinde seyrüsefer devam etmekte ise de, İsrail makamları, Arap­lar tarafından yapılan bu hücumların, Kudüs şehrini tecride matuf yeni bir Arap

manevrasının başlangıcı olduğunu söyle­mektedirler.

Müşahitlerin kanaatine göre, bu hücum­lar yüzünden İsrail hükümetinin, Filis­tin'in taksimine mütedair plânı reddet­mesi ihtimali vardır. Bu plânın mütevef­fa Kont Bernadotte tarafından Birleşmiş Milletler teşkilâtına sunulmuş olduğu ma­lûmdur.

Arap liderleri, Kont Bernadotte tarafın-. dan sunulan taksim plânını kabule mey­yal görünmemekle beraber, Kral Abdul­lah bunu kabul edebileceğini bildirmiş ve fakat, bu hususta Birleşmiş Milletle-rn kendisine yardımda bulunmalarını şart koşmuştur. Kral Abdullah kendisine at­fedilen sözde yayılma siyaseti ve ihtiras­larını önlemek için Suriye ve Irak'ın müşkülât çıkardıklarını iddia etmektedir. Kral Abdullah, Filistin'in Araplarla mes­kûn olan bölgelerini kendi topraklarına ilhak etmek niyetindedir.

Diğer taraftan Kahire basını, Filistin me­selesini inceleyerek Kudüs'te Mısır ve Suriye tarafından bir hükümet kuruldu­ğunu ve bunun da İrak tarafından des­teklendiğini, bu hükümetin Filistin'de Araplarla meskûn bölgelerin idaresini de­ruhte ettiğini yazmaktadır.

— Tel-Aviv:

Stern grupu, muvakkat Yahudi hüküme­tine karşı bir harp ilânı değilse bile, ül­timatom teşkil eden bir beyanname ya­yınlamıştır. Bu beyannamede ezcümle şöyle deniliyor:.

«Müteaddit tevkiflerden dolayı uğradığı ağır kayıplara rağmen, Stern grupu faa­liyetine devam etmekte ve Stern teşkilâ­tının kanun dışı olduğuna dair hüküme­tiniddialarınıprotestoeylemektedir.

Biz siyasî vasıtalarla mücadele edeceğiz. Hazit Hamoledet teşkilâtının bizimkinin aksine yapmış olduğu beyanata rağmen, kuvvete müracaat etmek niyetinde deği­liz. Hazit Hamoledet teşkilâtı bu duru­mun bütün sorumluluğunu üzerine almış bulunuyor.

Son günlerde, hükümetçe alınmış tedbir­ler uzun müddettenberi hazırlanmış oldu­ğu cihetle, biz bu tedbirlerde açık bir gös­teri mahiyeti müşahede etmekteyiz ve Kont Bernadotte'un katli buna bir ba­hane teşkil etmiştir.

Tevkif edilmiş bütün üyelerimizin serbest bırakılmalarını istiyoruz. Zira bun­ların suikaste iştirak ettiklerini isbat ede­cek en ufak bir delil mevcut değildir. El konulmuş bütün emlâkimizin, malları­mızın ve paramızın iadesini talep ediyo­ruz. Nihayet, kanun dışı ilân edilmiş ol­mamızın iptalini istiyoruz.

Hükümet, bu şartları kabul etmiyecek olursa, Stern grupu hükümete karşı itti­haz etmiş olduğu hareket hattına döne­cektir.

Stern grupu nihayet, bütün dünyaya bir ihtarda bulunmaktadır: İsrail devletinin topraklarında ve Kudüs'te bulunan bü-,tün kıtalar ve yabancı devlet temsilcile­riyle, İngilizlerle olduğu gibi mücadele edeceğiz.

Biz, Sovyetler Birliği ile dostane münase­betler tesisine müsaid temayülümüzü açıkladığımız için, hükümet, batı bloku-na katılmak istediğini göstermek maksa-dıyle bize karşı savaşmaktadır.»

Kont Bemadotte...

Yazan: Hürriyet

19 Eylül 194S tarihli «Hürriyet» İstanbul-dan:

Çok bilenin çok aldandığını söylerler. Akıllı geçinen Yahudiler de bu sefer çok akılsızca hareket ettiler, ve kendilerine tavassut İçin el uzatan bîtarai bir insanı, Kont Bernadotte'u öldürdüler. Avukatı öldürmekle bir dâvayı sukut ettirmek na­sıl kaabil değilse, Kont Bernadotte'un ölümü ile de Filistin meselesi bitmiş sa­yılmaz, Bilâkis, bu cinayet tamamen Ya­hudilerin aleyhine olarak dâvayı alevlen dirmiş bulunuyor.

Filistin dâvasını bîtaraf bir gözle tetkik edecek olursak, bu karışık işin şahısların tavassutu ile halledilen basit meseleler­den olmadığını derhal görürüz. Kangren haline gelmiş bu dâvayı halletmek, Kont Bernadotte gibi yabancı bir görüşe malik bir hayırperver tarafından başarılacak iş­lerden değildi. Zavallı asîl Kont hüsnü­niyetinin kurbanı oldu. Şimalli görüşü ve soğukkanlılığı ile Filistin meselesini iki tarafı dinledikten sonra düzene koya­bileceğini zannetti. Bunun için aylardan-berî uğraştı. Gitti, geldi, Amerikalara ka­dar uzandı. Arabistanm kızgın çöllerinde muhariplerin iddialarını dinledi. Nihayet iyi kalbli bir insan olmanın cezasını bir Yahudi kurşununa kurban gitmekle öfe-miş oldu.

Kont Bernadotte gibi hüsnüniyetle hare­ket ederek muayyen bir gaye için hayat­larını feda edenleri tarih çok görmüştür. Belki de bu ihtiyar dünya bu gibi insan­ların yüzü suyu hürmetine yaşıyordur. Ne yazık ki Kont Bernadotte hedefine vara­madı ve Filistin işini halledemedi!

Muhakkak ki onu kurşunu ile yere seren Stern çetesine mensup bir gencin hareke­ti de Yahudiler için faydalı olmıyaeaktır. Eğer bazı vücudun yok olması ile bu dünyameselelerihalledilebilseydi,sulh ve refah içinde yaşardık. Amerikayı su­kutu hayale uğratmaktan başka bir işe yaramiyacak olan bu katil hâdisesi bü­tün dünyayı teessüre garkeden acı bir vakıadır.

Temenni edelim ki bu acı hâdiseyi başka acıhâdiselertakibetmesin!

Kont Bernadotte'un ölümü ve Filis­tin dâvası...

19Eylül1948tarihli«EnSonDakika»

İstanbul'dan:

Filistin'de Arap-Yahudi mücadelesini sulh yolu ile halletmek için Birleşmiş Millet­ler Güvenlik Konseyi tarafından aracı tâyin edilmiş olan İsveç Kızılhaç temsil­cisi Kont Bernadotte, Kudüs'ün Yahudi mahallesinde bir Yahudi kurşunu ile öl­dürüldü.

Hâdisenin cihan efkârında yaptığı tesiri anlamak için Birleşik Amerika Dışişleri Bakanı Marşal'in bu cinayeti tavsif için kullandığı «menfur» kelimesine dikkat etmek yetişir. Zannediyoruz ki, gerçek­ten menfur olan bu cinayet, Yahudi mil­letinin hakikî menfaatlerini takdir eden Yahudiler arasında da ayni kelime ile tavsif edileceğinden şüphe edilemez. Zira insanlık daima hizmet etmek ve aylar-danberi Filistin topraklarında akan ma­sum kanlarına nihayet vermek için çalı­şan Kont Bernadotte'un şahsına karşı sı­kılan kurşun, hakikatte Yahudi dâvasının tamamıyle aleyhine olmuştur. Atılan kur­şun Kont Bernadotte'u öldürürken Yahu­di dâvasını da çürütmüştür.

Filistin, Araplar ile Yahudilerin müşte­rek vatanıdır. Bu müşterek vatanın iki taraf arasında taksimi mümkün olmadı­ğı şimdiye kadar geçirilen tecrübelerden anlaşılmıştır. Taksim projelerinin tatbiki mümkün olmayınca dâvayı mâkul şekil­dehalledebilmekiçinbiranlaşmaformülü bulmaktan başka çare var mıdır?

İsveçli Kızılhaç temsilcisi Kont Berna-dotte, Yahudi-Arap dâvasını sulh yolu ile halletmek için her türlü gerekli evsafı haiz yüksek bir şahsiyetti. Onun şahsını bir Yahudi ile ortadan kaldıran kurgun Filistin'de azlık olan Yahudilerin tedhiş yolu ile çokluk olan Arapları müşterek vatanlarından mahrum etmek istedikle­rini gösteriyor. Şu halde bunun İmkânsız olduğu anlaşılmak için daha pek çok masum insan kanı dökülecektir.

Bundan dolayıdır ki, Kont Bernadotte'uıı hayatına kasteden cinayeti »menfur» ke­limesi île tavsif etmesi çok yerindedir. Kont Bernadotte'un öldürülmesi Araplar ile Yahudiler arasındaki mütarekenin fii­len sona ermesi neticesini doğurmasa bi­le, onu kıymetten düşürecek bir ehemmi­yet taşımaktadır.

Filistin için hazırlanan yeni plân...

Yazan: Mümtaz Faik Fenik

25 Eylül 1948 tarihli «Vatan» İstanbuldarn;

Birleşmiş Milletler Filistin meselesini, gündemine almıştır. F,ğer bu defa da ar­tık bu işe bir hal çaresi bulunmaz, ve bir müeyyide' konmazsa, Filistin harbinin bir emri vâki haline geldiği kabul edilmiş olacaktır. Daha şimdiden Kont Bernadot­te'un tavsiye ettiği hal şekli üzerinde ol­dukça geniş bir ekseriyet toplandığı gö­rülmektedir. Bu plâna Amerika, Fransa ve İngiltere de müzahirdir. Fakat Rus­ya'nın ne vaziyet alacağı henüz belli de­ğildir. Kont Bernadotte'un vasiyetnamesi adını taşıyan bu plân, Filistin'de bir Ya­hudi hükümetinin teşekkülünü tanımak­ta, ve hattâ ona evvelki taksimden daha geniş topraklar terk etmektedir. Bu arada Filistin'in şimali de Yahudilere verilmek­tedir. Halbuki bugün Yahudi kuvvetleri­nin işgali altında bulunan şimal kısmının garp tarafı evvelki taksim plânında Arap­lara bırakılmıştı. Buna mukabil Araplar, evvelce Yahudilere bırakılmış olan Necef sahrasını alacaklardır. Gene bu plâna gö­re, şimdi Yahudilerin kontrolünde bulu­nan Hayfa limanı serbest liman olacak, gene Yahudilerin elinde olan Lyda tay­yare meydanı da beynelmilel bir hale. ge­tirilecektir. Kudüsegelince,evvelce Birleşmiş Milletlerin tesbit ettiği gibi, bura­sının milletlerarası bir hale konması Ber­nadotte'undateklifleriarasındadır.

Yahudilerinisteği:

Yukarıdaki izahattan anlaşıldığına göre, Bernadotte plânı, Birleşmiş Milletlerin eski taksim plânına göre, Yahudilere çok daha geniş menfaatler temin etmektedir. Plânın daha mühim tarafı, hudutları Bir­leşmiş Milletlerin garantisi altına koyma­sıdır. Eğer iki taraftan biri ve yahut her ikisi, hudutları çizmekte bir zorluk çıka­racak olursa, o zaman Birleşmiş Millet­ler işe müdahale edeceklerdir. Her iki hükümet dahilindeki Yahudilerin ve Arapların siyasî, sosyal, ve dinî hakları karşılıklı olarak mahfuz tutulacak, ve bu işin kontrolü de Birleşmiş Milletlerin elin­de bulunacaktır. O halde Stern çetesi mensuplarının Kont Bernadotte'a karşı bir suikast tertip etmelerinin mânası ne­dir? Necef'in elden gitmesi mi? Plân açık­landıktan sonra, Araplar tarafından ya­pılması akla gelebilen bir suikasdm Ya­hudi tethişçileri tarafından yapılmasının bir sebebi olmak lâzım gelir. Bu sebep herhalde Kudüs'ün, milletlerarası hale konması olsa gerektir. Çünkü Stern çete­cileri, Kudüs'te 70 bin Yahudi bulundu­ğunu ileri sürerek, burasını devamlı ola­rak Yahudi hükümetine bağlamak iste­mişler ve Kudüs'ün Yahudilerden hiç oir zaman ayrılmıyacağmı ileri sürmüşlerdir.

Netice:

Araplar, Bernadotte'un plânına şiddetle muarızdırlar. Arap yüksek komitesi baş­kanı Halidî, Birleşmiş Milletlerdeki Arap devletleri mümessilleri, Bernadotte'un tavsiyelerinin aleyhinde konuşmuşlardı1:. Hattâ Filistin'de teşekkül edecek Arap hükümetinin Ürdün'e bağlanmasını tavsi­ye etmesine rağmen Kral Abdullah da Bernadotte plânını hiç beğenmemiştir. Diğer Arap devletleri de Filistin'de bir Arap devleti kurulması için yaptıkları ça­lışmaların sadece Kral Abdullahm kuvve­tini genişletmeğe yaramasını hazmedeme-mektedirler. Onlara göre Filistin, Arap devleti müstakil olmalıdır. Bu noktai na­zarda Haşimı'lerle, Suudî'ler arasında ez«> 1 i rekabet de büyük bir rol oynasa gerektir. Fakat Araplar, bütün iddia-Lîrına rağmen, Filistin'i tamamıyle elleri­ne geçirmek imkânından mahrumdurlar Filistin'e karşı ilân edilen mukaddes ci­hatta dahi sadece evvelce Eirleşmiş MilletJer plânıyle kendilerine ayrılmış olan >erleri alabilmişler, fakat Suriye tarafın­dan mühim miktarda arazı kaybetmişler­dir. Öyıe görülüyor ki, Bernadotte plânı, 1 emen hemen bugünkü fiilî vaziyeti hu­kuki esaslara bağlayan bir plândır. Birleşmiş Milletler bu plâna Arapları ikna edebilmek için herhalde çok zorluk çeke­cektir.

Gazza'daki yen» Arap hükümeti...

Yazan: Mümtaz Faik Fenik

29 Eylül1948 tarihli«Vatan»İstanbul'dan

Filistin, sade Yahudilerle Araplar arasın­da değil, şimdi bizzat Araplar arasında . da geniş bir anlaşmazlık mevzuu haline gelmiştir. Gazza'da, Ahmet Hilmi Paşanın yeni bir Filistin hükümeti kurduğunu ilân etmesi, bilhassa ötedenberi Filistin üze­rinde geniş ölçüde arzuları olan Ürdün kralı Abdullahı, fena halde müteessir et­miştir. Hatırlarda olduğu üzere, İngilk kuvvetlerinin, mandanın hitamında Filis­tin'den çekildiği tarihlerde ilk olarak Ab­dullah kuvvetleri Filistin'e girmiş, ve hu­dutta bazı yerleri almıştı. Ürdün kuvvet­lerinin İngilizlerin terbiyesi altında yetiş­tirildiğini bilenler o zaman bu hâdiseyi Filistin'den İngilizler çıkarken, diğer ta­raftan gene İngilizlerin bu toprakları "ş-gal ettikleri şeklinde tefsir etmişlerdi. Fa­kat Filistine karşı açılan mukaddes cihat­ta, bütün Arap devletleri, tam bir tesanüt halindeydiler. Çünkü müşterek hedef ola­rak Yahudiler ele alınmıştı. Fakat Filis­tin harekâtında her Arap devleti ayrı bir maksat güdüyordu. Suriye, Mısır, Irak ve Suudî Arabistan Kral Abdullah'ın Filis­tin'i alarak Büyük Suriye dâvasını taJ hakkuk ettirmek istediğinin pekâlâ far­kında idiler. Fakat o sıralarda birbirleri­ne girmeden, müşterek hedefe doğru ha­rekete geçmeği daha uygun buldular.

Yenihükümet :

Şimdi Gazza'da kurulan yeni hükümet, bütün Filistin üzerinde hak iddia etmek­tedir. Hedef, İngilizlerin bıraktığı bütün Filistini ele geçirmektir. Bu arada İsrail devleti olduğu gibi, Kral Abdullah'ın iş­gal ettiği yerler de vardır. Eğer Gazza hükümeti kendisinde Ürdüne kargı harekat etmek için bir kuvvet bulacak olursa, Ür­dünlülerin Filistin topraklarını terketme-sini ileri sürecektir. Halbuki, Ürdün as­gari olarak Arap Filistin'i kendisine bağ­lamak isteyen Kont Bernadotte plânın tutmaktadır. Böylece Kral Abdullah, Ak­deniz sahillerine kadar inebilecek ve bü­yük Suriye'nin çekirdeğini büyültecektir. İşte tam bu vaziyette, Arap hükümetleri işe el koymuşlardır, öyle anlaşılıyor ki, Gazza'da kurulan Arap hükümeti, doğru­dan doğruya Mısır'ın, Suriye'nin, Suudî Arabistan'ın ve Irak'ın müzahereüle mey­dana gelmiştir. Fakat vaziyetler inkişaf edinceye kadar, Gazza hükümeti de Ür-dünle arayı bozmamak istemektedir. Ni­tekim, daha îeşekkül ân'.nda, Dış Bakanı Cemal El Huseynî'yi Ürdün'e- göndermiş. ve vaziye: normalleştikten sonra bütün Filistin'de idare şekli hakkında bir ple­bisit yapılacağını vâdetmiştir.

Netice :

Ürdün'ü çimdi sadece, Filistin'e karşı ilk hareketi yapan Kurtuluş Ordusu Ko­mutam Fevzi Elkavukçu ile, cenubî Suri­ye'deki Dürzülerin başkanı Emir Ali Ela-traş tutmaktadır. Halbuki Suriye tama-mıyle buna muarızdır. Suriye ve Lübnan Ürdün'ün büyük Suriye projesini ken­dileri için daima büyük bir tehlike ola­rak görmüş ve Kral Abdullah'ın bu mese­leye dair çıkardığı Beyaz Kitabı bile hudutlarından içeri sokmamıştır. Mısır'a gelince, o, şimalinde kendisinden büyük, kuvvetli ve ayrıca da petrol borularının mansaplarını ve büyük tasfiyehaneleri elinde tutan bir Arap devletine asla ta­hammül edemez. Kaldı ki, Kral Abdullah ayrıca İngilizlerle de dosttur. Irak ise, ge­ne büyük Suriye davası yüzünden Kral Abdullah'ın politikasına muarızdır. Suu­dî Arabistanla, Haşimî Ürdün arasındaki hanedan münafereti ise kimsenin meçhu­lü değildir. İşte onun için, Filistin'in işgali esnasında muvakkaten birleşen menfaat­ler şimdi birer birer güz yaprakları gibi düşmeğe bağlamıştır. Şimdi Gazza'daki Arap devletini Ürdün dışında kalan di­ğer Arap devletlerinin tanıyacakları mu­hakkaktır. Bu takdirde Ürdün'ün Arap Birliğinden ayrılması dahi bahis mevzuu olabilir.Bütün diğer milletlerin şunu bilmesi lâ­zımdır ki, dış siyasetin bazı safhaları hak­kmda dahilde bazı tartışmalarımız ola­caktır. Fkat Birleşik Amerika'ya taalûk eden esas meselelerde hürriyet düşman­larının tecavüzleri ve hücumları bahis mevzuu olduğu zaman hiç bir ihtilâlimiz olmayacaktır.

15 Eylül 1948

— Washington:

Cumhuriyetçi ve Demokrat Parti liderleri arasında dı§ politika sahasında esaslı bir anlaşmanın mevcut olduğunu teyîd eden Vandenberg'in geçen cuma günü yaptığı beyanat, Amerikan basınında büyük bir coşkunlukla karşılanmıştır.

Bu makalelerde. Vandenberg'in beyana­tı, her iki parti arasında dış siyaset saha­sındaki bu yakınlığın gelecek seçimlerle asla bozulmıyacağma bir delil olarak te­lâkkiedilmektedir.

»Phliladelphia İnquirer» gazetesi ezcüm­le şunları yazmaktadır:

«Gelecek seçimlerin dış siyaset sahasın­daki Amerikan birliğine asla tesir etme­diği ve âtmiyeceği hakkında mütecaviz­lerle Vandsnberg taraimdan yapman açık ihtar, bugünk'i şartlar bakımından fevka­lâde önemlidir.

Senatör Vanderberg, bu beyanatını, Cum­huriyetçi aday Dewey ve Dewey'in dış siyaset sahasındaki müşaviri ve Birleşik Amerika'nın Birleşmiş Milletler Genel Kurulundaki mümessili John Fostre Dul-les'le yaptığı müzakerelerden sonra ver­miştir.

Sovyet diktatörleri, seçim mücadelesinin mânası hakkında yanılmamaları için Cum­huriyetçi Parti tarafından yapılan ikaz­ları tam manasıyle dikkate almalıdırlar, Ruslar, Amerika'da siyasî ihtilâflara rağ­men, Amerikan menfaatlerini her yerde korumak ve sulha bağlı memleketlerle Amerika için âdil ve devamlı bir sulh ku­rulması hususunda tam bir birlik mevcut olduğunu iyice bilmelidirler.

Bir gün Stalin'le tevabii bugün memleke­timizde bütün hararetiyle devam eden se-Çim mücadelesinin mânasını belki de an­layacaklardır. Stalin'le tevabii muhalefet ve tenkide kargı merhametsiz bir baskı yapmaktadır. Rusya'da, bir siyasî muhale­fet partisi mevcut değildir.»

«Newyork Herald Tribüne» yazıyor:

Totaliter memleket liderleri için Ameri­kan birliğini anlamak daima güçtür. Bir Hitler veya bir Stalin için, «birlik» keli­mesi hafif bir tâbirdir ve muhaliflerin tasfiye edildiği bir durum demektir. On­lara göre bu memlekette her anlaşmaz­lık, her hararetli münakaşa bir esaslı ay­rılık alâmetidir ve buhran esnasında ha­reket kabiliyetsizliğini intaç eder. Hitler bu müthiş hatâyı yapmıştır, Stalin'in de yapması mümkündür. Çünkü senatör Vandenberg, bütün dünyaya seçim müca­delesi hakkında tam bir fikir vermek için elinden geleni yapmıştır. Vandenberg, parti ihtilâfları ile esas birlik arasındaki farkı inceden inceye gösterdi ve dedi ki: İçeride, dış politikanın muhtelif veçhe­leri hakkında mutabık olmayabiliriz, fa­kat Amerika'nın taarruza ve hürriyet düş­manlarına kargı birleşmiş olduğu ana noktasındaihtilâfımızolmıyacaktır.

Amerikalıların büyük çoğunluğu dış po-. litikamn ana prensipleri üzerine birleş-. mistir ve bu birlikte kendilerini Wallace gibilerin memlekette dolaşmasına müsa­ade edecek ve onu dinliyenlere ehemmi­yet vermiyecek derecede kuvvetli hisset­mektedirler. Bu nefi birlikte ,ordu ve po­lisle zorla kabul ettirilen birliğe nazaran hudutsuz derecede daha büyük bir kuv­vet vardır.»

Texas'ta Fort Wroth'ta çıkan «Star-Tele-gram»gazetesi de şöyle demektedir:

«Vandenberg'in demeci, Birleşik Amerika dış politikasının hakikaten iki - parti dış politikası olduğunu en açık bir şekilde izah etmiştir. Bu demeç, eğer Sovyet Rus­ya, başkanlık seçimleri neticesinde mem­lekette dış siyaset konusunda bir ayrılı­ğın mevcut olduğu ortaya çıkacağını sa­nıyor ve bu ayrılıktan bir istifade sağla­yabileceğini umuyorsa, Rusya'nın bu yan-lış kanaatmdan vazgeçmesi lâzım geldi­ğine dair doğrudan doğruya bir ihtar ma­hiyetindedir, Bu demeç, ayni zamanda Dulles'in Birleşmiş Milletlerin gelecek oturumundaki mevkiini de sağlamlaştıra­cak ve desteklediği siyasetin temsil ettiği milletin görüşlerini uzun zaman ifade edemiyeceği hakkında diğer delegelerde hâsıl olabilecek her türlü endişeyi de ke­za izale edecektir.»

16 Eylül 1948

— Waşington:

Dışişleri BakanıMarshaH,bütün Ameri-kan milletinden Birleşmiş Milletlere da­ha büyük müzaherette bulunulmasını ta­lep etmiştir. Marshall bu talebinde Du dünya teşekkülünün mucize kabilinden kurulmuş olduğunu ve kendi düşüncesine göre sulhun idamesi için inkâr edilemez hizmetlerde bulunduğunu ve yıkılmasının felâket olacağını söylemiştir. Sözlerine devam eden Marshall, şöyle de­miştir:

«Harbin sona ermesîndenberi tam mâna-sıyle bir sulh tesis edilememiş ve harp­ten sonraki şartlar Birleşmiş Milletlere başlangıçta tahmil edilmek istenen vazi­feden çok daha ağır bir vazife yüklenme­sine yol açmıştır.

Buna rağmen, bu teşekkülün bir hayli te­rakki kaydetmiş olduğuna eminim.»

Sözlerine devam eden Marshall, «Müza­kere usulü Birleşmiş Milletlerin temelidir ve muvaffakiyetin sırrı buna bağlıdır», demiştir:

18 Eyîü! 1948

— Vaşington:

Başkan Truman, seçim mücadelesinin ilk nutkunu Orta Amerika'nın bir ziraat bölgesi olan İowa eyaletinde Dester'de vermiştir. M. Truman bu nutkunda Cum­huriyetçi hasımlarına karşı şiddetle hü­cum etmiş, onları bu nutku esnasında beş defa «imtiyaz hırsını taşıyan kimseler» ve «milletin geri kalan kısmının başına gele­cek olanı zerre kadar düşünmeden kur­mak isteyen Amerikan malî mahfilleri­ninmürtecilerinolarakvasıflandirmıstı:.

Bundan sonra, çoğu çiftçi olan muhatap­larının sempatisini kazanmak gayesini güden bir tabiyeye başvuran Truman, Cumhuriyetçi bir çoğunluğu haiz olan şimdiki Kongre'ye de hücum etmiş ve bu Kongre'nin mahsulâtı kapitalist aracılara ucuz fiyatla satabilmeleri için yardımda bulunmak suretiyle çiftçilere bir zırmık darbesi vurmuş olduğunu söylemiştir.

M. Truman bundan sonra, bol mahsul ye­tiştirmek suretiyle, dünyayı komünizmden kurtaran çiftçilerin çalışmalarını övmüş­tür.

Müteakiben, milletlerarası siyaset mesele­sine temas eden başkan şunları söylemiş­tir:

Çok endişe verici bir beynelmilel durumu karşılamak zorundayız.Bu naziksafhalarda rehberim daima şu olmuştur: Sükû­netimizi muhafaza edelim ve azimli ola­lım.

«Sükûnetimizi muhafaza ettik; azimli ol­duk ve daima mâkul ve dürüst hareket ettik.»

Başkan Truman, dış politika bahsinde fazla durmamış ve sözü fiyatlara ve hayat pahalılığına naklederek şöyle devam et­miştir:

«Mürteci büyük iş adamlarının politika­larını görüyorsunuz. Bu politika şudur: Çiftçilere mümkün olduğu kadar az ver­mek ve müstehliklerden ödeyebildiklerin-den fazla almak.*

Başkan bundan sonra, Kongre'deki Cum­huriyetçi çoğunluğun çiftçiler aleyhinde­ki hareketlerinden bahsetmiş ve bu mev­zuda bir çok tafsilât vermiştir.

— Waşington :

Bugün, Birleşik Devletler hava kuvvet­lerinin müstakil bir sınıf olarak tesisinin üıldönümü münasebetiyle Kuzey Kutup bölgesi dahil olduğu halde Almanya'dan Japonya'ya kadar uzanan üslerden gelen üstün uçarkalcler Birleşik Devletlerin muhtelif bölgelerinde kendilerine göste­rilmiş olan hedeflere büyük bir isabetle hücum etmiştir.

İzlanda'dan gelen bir birlik Birleşik Dev­letlerin Ruhr bölgesi olarak anılan Pits-faurg sanayi bölgesine taarruz ettik­ten sonra yere inmiştir. Bu birlik İzlan­da'dan Pittsburgh'a kadar 7329 kilomet­relik mesafeyi takriben yirmi saatte kat-etmiştir.

Diğer birlikler Birleşik Devletlerin 24 şehrine doğru muhtelif yerlerden gelmeğe devam ediyor. Maanıafih, motörlerinde Çikan arızalardan dolayı iki üstün uçan-kale, hedeflerine yakın yerlere mecburî iniş yapmıştır.

Bundan başka, dünyanın en büyük bomba uçağı olan altı motorlu B-36 uçağından müteşekkil bir birlik, Texas eyaletindeki üssünden kalkarak Birleşik Devletlerin büyük bir kısmı üzerinden uçmuştur.

Bu manevraların maksadı Amerikan mil­letine Birleşik Devletlerin Okyanuslardan ve Kuzey Kutbundan gelebilecek taarruz­lara uğrıyabileceklerini göstermek ve üs­tün uçarkalelerin hareket sahalarının ge­nişliğini ispat etmektedir.

Meclis Komisyonu araştırmaları, Roose-velt'in idaresini hiç de elverişli olmiyan bir ışık altında göstermektedir. Çünkü bu yabancı tesirlerin en büyük rol oyna­dığı zamanlar Roosevelt'in Cumhur Baş­kanlığı devrine tesadüf etmektedir. Ger­çi Truman iktidarı eline aldıktan sonra, vaziyetlerinden şüphe edilen memurların bir kısmını vazifeden uzaklaştirmıştir. Fakat seçim arifesinde meydana çıkan bu vaziyetin büyük kısım mes'uliyeti demok­rat parti liderlerinin omuzları üzerine yüklenmiştir. Bunun, içindir ki Mr. Tru­man beyanatta bulunarak, ifşaatın şümul ve ehemmiyetini küçültmeğe çalışmış, fa­kat bu teşebbüsü, hayret içinde bulunan halk efkârı üzerinde menfî bir tesir hâ­sıl etmiştir. Meclis Komisyonu, şimdi hü­kümet mekanizmasını komünist tesir­lerinden temizlemek ve hükümet dışında da komünist faaliyelterini önlemek ve karşılamak için yeni kanunî tedbirler alınması lüzumunu ileri sürmektedir. Şimdiki vaziyet ve şartlar, gelecek Mec­lisin meşgul olacağı işler arasında bu ko­münist meselesinin başta geleceğini an­latmaktadır.

Amerika'da Cumhurbaşkanı seçimi-

Yazan: Gece Postası

10 Eylül 19-18 tarihli -Gece Postası» İs­tanbul'dan:

Amerika'da Cumhur Başkanı seçimine bir buçuk ay kaldı. Başka memleketlerde böyle bir hâdise çok daha az heyecanlı geçer. Çünkü Cumhur Başkanlarının sa­lâhiyetleri azdır. Vazifeleri daha ziyade protokoler mahiyettedir. Fakat Amerika-da bu seçim iç politikanın altını üstüne getirir. Çünkü dört senedenberi işbaşın­da bulunan binlerce memurun işsiz kal­ması ihtimali vardır. Amerikan Anayasası Cumhur Başkanına âdeta bir kral salâhi­yeti verir: Orduyu idare eden odur; dış politikayı güden odur; elçileri ve yargıç­ları tâyin eden odur; gerekirse bir ka-runun yürürlüğe girmesine bile mâni olan odur.

Seçimden evvel, Mart ayında, seçmenler partilerinin murahhaslarını seçerler, on­lar da Cumhur Başkanlığı namzetlerini intihap ederler. Temmuz ayından itibaren seçim mücadelesi (kampanyası)başlar ve Kasım ayında nihayet bulur. O ayda Cumhur Başkanını seçecek olanlar, (bir nevi ikinci müntehipler) seçilir ve bun­lar da Şubat ayında Cumhur Başkanını intihap ederler.

Seçim mücadelesi âdeta bir karnaval ha­vası ve heyecanı içinde geçer. Bütün A-merika'da mitingler, kermesler, kafileler birbirini takip eder. Her devlette, nam­zetlerin para ile tuttukları adamlar baş­lıca seçmenlere ziyafetler çekerler. Rad­yolar harıl harıl propaganda kıyameti koparırlar. Namzetlerin hayatını ve pro­gramını halka tanıtmağa ve onları sev­dirmeğeçalışanbroşürleryağar.

İçinde bulunduğumuz 1948 yılı seçiminde iki yenilik göze çarpıyor: İki büyük an-anevî partiden Cumhuriyetçilerden ve Demokratlardan başka bir de Heriri Wallace'm «İlerici». partisi doğmuştur. Bu defa Demokrat Partinin, yıldızı sön­müş gibi görünen Truman'dan başka namzet bulamadığı görülüyor. Eisen-hower, Demokrat Partinin namzetlik teklifinireddetmiştir.

Bugün en kuvvetli namzedin Thomas Dewey olduğunda âdeta ittifak vardır. Burada görüştüğümüz Amerikalılar da hemen tamamiyle ayni kanaattedirler. Bu adam mecburi askerlik hizmetini geliştir­mek ve hava ordularını yeniden teşki -lâtlandırıp kuvvetlendirmek, Avrupa'ya — vahdetini muhafaza edebildiği nisbet-te— yardım etmek taraftarıdır. Waüace'm arkasında işçiler, Yahudiler ve Zenciler vardır. Bu adam mecburî asker­lik hizmetini kaldırmak ve Zencilerle be­yazları ayni haklara sahip kılmak iste­diği için oldukça taraftar toplayabilecek­ti. Fakat Stalin'in kuklası olması, Ameri­ka da büyük bir ekseriyeti ondan soğut­muştur.

Amerika'da bir kadının Cumhur Vaşkanı olmasına çalışan »Bayan Başkan Partisi» adında, 20 milyon âzası bulunan bir parti daha vardır. Bayan Roosevelt'i veya meş­hur «Life» ve «Time» dergilerinin sahi­binin karısını namzet göstermektedirler. Fakat Amerika henüz başında bir kadın görmekistemiyor.

Amerika'da Cumhur Başkanı seçimi, bu­gün, her zamankinden ziyade bütün dün­yayı ve bilhasssa Avrupa'yı alâkalandır­maktadır. Hâdisenin Türkiye için de ehemmiyeti aşikâr olduğu için seçimi bü­yük 'bir merakla bekliyen memleketler arasında biz de varız.

1 —- Adaylarıntâyinvetesbitiiçinpar­tilerinkendiiçindemücadele.

2 — Adaylarıntesbitindensonra partiler arasında mücadele.

Temmuz ayının sonlarına kadar 1948 se­çimlerinin birinci safhası devam etmiştir. Cumhuriyet Partisi içinde, Cumhur Baş­kanı adayının tesbiti için yapılan müca­delede Nevyork Valisi Thomas Dewey, Demokrat Parti içinde yapılan çok dana sert mücadelede ise, Harry Truman aday seçilmişlerdir. Partilerin kendi içindeki bu mücadeleden sonra, şimdi partiler arasındaki mücadele başlamıştır. Bu mü­cadelenin mevzuunu teşkil edecek olan dâvaların mahiyeti nedir? Cumhuriyet ve Demokrat Partiler arasında mücade­le mevzuu olarak ele alınacak olan bağ­lıca meseleler şunlardır:

1—Pahalılık meselesi. Amerika'da hayat, son seneler içinde çok pahalılaşmış ve bu pahalılık gittikçe artmaktadır. Cum­huriyetçiler bu vaziyetten, demokrat hü­kümetin mesul olduğunu iddia etmekte, demokratlar ise mes'uliyeti cumhuriyetçi olan Kongrenin sırtına yüklemektedirler. Geçmiş iki sene içinde, hükümet Demok­rat Partiye ve Kongre de Cumhuriyet Partisine mensup olduklarından, bu va­ziyetten hangisinin mes'ul olduğunu kes­tirmek kolay değildir. Fakat her iki parti de mes'uliyeti karşısındakinin omuzlarına yükletmek için söyliyecek sözler bulmak­ta ve kuvvetli deliller ileri sürmektedir­ler. Söylemeğe lüzum yoktur ki, müca­dele mevzuu olarak ele alman dâvalar arasında halkı en çok ilgilendiren bu pa­halılık meselesidir. Bunun içindir ki her iki parti de bu mevzu üzerindeki propa­gandaya çok büyük ehemmiyet atfetmek­tedir.

2 — İkinci ehemmiyetli dâva, Taft-Hart-ley adı ile anılan ve iş verenlerle işçiler arasındaki münasebetleri nizamlamak ga­yesiyle hazırlanmış olan kanundur. Adı­nın da anlattığı gibi, Cumhuriyet Partisi liderlerinden Taft tarafından hazırlanmış olan bu kanun, grev hakkını tahdit etti­ğinden ve işçi teşekküllerini sıkı kayıtlar altına aldığından işçileri memnun etme­miştir. Kanunu, Başkan Truman veto et-rnişti. Fakat Cumhuriyetçi olan Kongre, tasarıyı ikinci defa kabul ettiğinden baş­kanın vetosu hükümsüz kalmış ve kanun yürürlüğe girmiştir. Taft - Hartley Ka­nunu etrafında Amerikalılar arasında de­rin fikir ayrılıkları vardır. Birçokları bunun Anayasa ile temin edilen hakları ayaklar altına - aldığını iddia etmekte, bir­çokları ise, bundan beklenen faydaların elde edilemiyeceğini söylemektedir. Fa­kat bizzat Truman'ın bile geçmiş sene içinde bazı grevcilerle mücadele ederken bundan istifade etmiş olduğu bir haki­kattir. Faydası ne olursa olsun, her halde işçi teşekkülleri bunu reddetmekte ve Demokrat Parti de işçi reylerini elde et­mek için kanuna karşı vaziyet almış bu­lunmaktadır. Truman söyliyeceği nutuk­larda kanunun kaldırılmasına taraftar ol­duğunu bildirecek, Cumhuriyetçiler ise, işçi sınıfına «hakikî hürriyeti» temin et­mekte olduğunu ileri sürerek kanunu müdafaaedeceklerdir.

3 — Üçüncü bir mücadele mevzuu, ko­münistlerin hükümet içinde nüfuzlu mev­kiler elde etmelerine karsı, Demokrat Partinin, kayıtsız kalmasıdır. Bunun, Roosevelt zamanına kadar giden tarihi vardır: Cumhuriyetçilerin iddialarına gö­re, Roosevelt zamanında hükümet içine memur olarak komünistler ve aşırı sal-cular alınmış ve bunlar atom bombasına ait sırları Moskova'ya verdikleri gibi. Moskova namına casuslukta bulunmuşlar ve Amerika'nın politikası üzerinde Rus­ya lehine tesirler yapmışlardır. Cumhuri­yet Partisi mensuplarından olan bir Mec­lis Komisyonu, bir müddetten beri araş­tırmalarda ve incelemelerde bulunmakta ve Demokrat Parti namına hiç de elve­rişli olmıyan bir takım işleri meydana çıkarmaktadır. Anlaşılan, Amerika'nın Rusya ile işbirliği halinde hareket ettiği harp seneleri içinde a^rri solcu birtakım kimselere vazife verilmiştir. Truman hü­kümet mekanizmasını bu unsurlardan te­mizlemek yolunda .gayretler sarf etmişse de bu temizliğin tamamlanmış olduğu söylenememekle beraber, Başkan. De­mokrat Partinin lideri sıfatiyle kendinden önceki parti idaresinin mes'uliyetlerioi de yüklenmek zorunda kalmıştır. Bu komü­nist memurlar meselesi, doğurduğu he­yecan itibariyle seçim mücadelesinde ol­dukçaehemmiyetliroloynayacaktır.

Bu üç mevzu dışında, seçim mücadelesin­de yer alacak birkaç mesele daha varsa da, bunlar, iki büyük parti arasında de­ğil, daha ziyade bu partilerle küçük pai'-tîler arasında anlaşmazlık mevzuu teşkil etmektedir. Çünkü unutulmamalıdır ki, bu defa seçime, Demokrat ve Cumhuri­yet partilerinden başka iki parti daha iştirâk etmektedir: Wallace'ın Terakkiper­ver partisi ve Thurmond'un «Devlet Hak­ları» adı ile anılan Cenuplular Partisi. Wallace'm programı, hakikatte kendisini bu seçimde kuvvetle destekliyen Komü­nist Partisinin programından ibarettir. Wallace, dış politikada gerek Demokrat, gerekse Cumhriyuetçi Partilerden ayrıl­maktadır. Diğer taraftan iki büyük parti dış politikanın prensiplerinde birleşmiş­lerdir. İki partiye mal edilen dış politi­kanın bu defaki seçimde bu iki parti ara­sında mücadele mevzuu olacağı beklen­mektedir.

«Devlet Hakları» Partisine gelince, bu, zencilerle beyazlar arasında eşitlik temi­nine matuf kanunların hazırlanması te­şebbüsüne karşı Cenupluların isyanı ma­hiyetinde belirmiş bir harekettir. Cenup­lular, bu çeşit işlerin, Amerika ittihadını teşkil eden delvetlere bırakılmasını ve merkezî hükümetin buna karışmamasını istemektedir.«Devlet Hakları»adının mi-

nası da budur. Yâni partinin programı, kendi adıdır. Hakikatte, Cenuplular, «Devlet Hakları» etiketi "altında, zenci­lere karşı istedikleri gibi hareket etmek noktasında serbest bırakılmalarını iste­mektedirler. Zencilerle beyazlar arasın­da müsavat teminine matuf kanun mese­leleri etrafında da iki büyük parti ara­sında bir fark yoktur. Gerek Cumhuri­yetçiler, gerekse Demokratlar bu kanun­ların yapılmasına taraftardırlar ve bu dâva da iki parti arasındaki mücadelede büyükroloynamıyacaktır.

Umumî seçim gibi geniş ve şümullü bir mücadele içinde partiler tarafından ileri atılacak mevzuları saymak mümkün de­ğildir. Bu mücadelenin kadrosunu, hâ­diselerin gelişmesi tâyin eder. Mücadele ilerledikçe yeni yeni mevzular ileri atı­labilir. Fakat bugünkü manzaraya göre, partilerin mücadele mevzuu olarak ileri sürecekleri başlıca dâvalar bunlardan ibarettir.

Çan - Kay -Şek, başlarında Nankin başpiskoposu al­mak üzere 50 Mançuryalı şefin müraca­atı üzerine bu kararı almıştır.

9 Eylül Î948

—Nankin:

Kuzey Kiang - Su'da Şhu - Vang'da bu­lunan Komünist müstahkem mevkii, u-çaklar tarafından yapılan bombardıman neticesinde hükümet kuvvetlerinin eline geçmiştir.

Kuzey - doğu Çin'de Hopei, Jehol ve Sha

—HareyaletlerindenKomünistleri kov­
makiçingirişilengenişmikyastakiha­
reketmuvaffakiyetleneticelenmiştir.

11 Eylül 1948

—Nankin:

Hükümet kuvvetleri dün, Honan'ın kuzey batısındacereyanedenharekât netice­
sindeLin-BaoKomünist üssünden65 kilometremesafedebulunanKomünist
mukavemet merkezini elegeçirmişlerdir. Kiang-Su'nunkuzeyindekihükümet
kuvvetleriningirişmişolduklarıtaarruz­dadailerlemelerkaydedildiğibildiril­
mektedir.

13Eylül 1948

—Nankin:

Kuzey Çin'de Şantung eyaletinin merke­zinde iki aydan beri Komünistlerin mu­hasarası altında bulunan hükümet kuv­vetleri şehrin 50 - 60 kilometre doğusun­da iki köyü almak üzere bir çıkış yap­mışlardır. Bu çıkış hareketi başarı ile neticelenmiştir.

Nankin'de hükümet kuvvetleri başkomu­tanları, sonbaharda Komünistlere karşı yapılacak taarruz plânını hazırlamakta­dır. Bu plânın hedefi, Komünistlerin mer­kezi Çin'de, Honan, Şantung, Kiyang-Su, An - Vey ve Hupei eyaletlerinde hazır­ladıkları karşı taarruz hareketini kırmak­tır.

14Eylül 1S48

—Nankîn:

Kuzey Çin'i Mançuri'ye bağlayan korido­runkuzeydoğusundayenidenşiddetli

çarpışmalar cereyan ettiği bildirilmekte­dir.

Çin - Çeu ile Şeddi Çin civarında bulu­nan Çan - Hai - Kuan şehri arasındaki hükümet kuvvetlerine karşı Komünistler şiddetli hücumlarda bulunmuşlardır. Yine Komünistler Pekin - Mukden hattına takriben 60 km. mesafede bulunan bir noktaya, da ayni şiddetle hücum etmek­tedirler.

Tehdit edilen noktalara kamyonlarla hü­kümet takviye kıtaları hareket etmiştir.

15 Eylül 1948

—Nankin:

Çin'in kuzeyini Mançuri'ye bağlayan ko­ridora karşı Komünistlerin geçen pazar günü giriştikleri taarruz, Hupei'nîn kuzey doğusunda, büyük Çin Şeddinin ötesinde gelişmektedir. Kuzey Çin ile Mançuri arasındaki muvasala hemen tamamiyle bozulmuştur.

Komünistler, Şang - Hay - Kuan la Ti-yan - Siyan kömür madeni arasındaki muhtelif demiryol nıerkelzerine hücum etmişlerdir.

17 Eylül 1948

—Nankin:

Mançuri'nin kuzeyinde hükümet kuvvet­leri Mançu koridoruna Komünist takvi­yeleri gönderilmesine mâni olmak için bu eyaletin idare merkezi olan Çang-Çund'u tecrit etmişlerdir.

Diğer taraftan Komünist orduları Man-çurya ile hayatî bir muvasala hattı olan Pekin - Mukden demiryolu boyunca iler­lemektedirler.

Bundan maada Komünist kuvvetleri Şan­tung eyaletinin idare merkezi olan Tsi-nan'a karşı bir müddetten beri tasavvur edilen taarruza başlamışlardır.

19 Eylül 1948

—Nankin:

Üç istikametten gelerek hücuma geçen yüz bin kişiden mürekkep bir Komünist ordusunun Shantung'un başkenti Tsinan'ı tehdit etmesi üzerine bu şehirde siki yö­netimilânedilmiştir.

Komünist Öncülerinin Tsinan'ın birkaç kilometre yakınma kadar sokuldukları söylenmektedir.

2Eylül 1948

—YeniDelhi:

Hindistan Başbakanı M. Nehru, parlâ­mentoda yaptığı beyanatta, Hindistan'm İÇ ve dış politikasına karşı Rus gazetele­rinde çıkan yazılardan Hint hükümetinin münfailolduğunusöylemiştir.

3Eylül 1948

—Yeni Delhi:

Hindistan parlâmentosu başlangıçta 130 bin mevcutlu bir kara ordusunun kurul­ması hakkındaki kanun tasarısını kabul etmiştir.

—Kalküta:

Grevcilerle işçiler arasında bir çarpışma olmuştur. Polis, grevci liman işçilerine ateş açmış ve bunlardan 18 ini yarala­mıştır. Dört polis, grevcilerin attığı taş­larlayaralanmıştır.

8 Eylül 1948

—Delhi:

Dün, Başbakan Nehru'nun parlâmentoda yaptığı demece göre, Hindistan, Haydar-âbad'a ültimatom mahiyetinde bir no!-göndermiş ve Haydarabad Nizamından müslümân «Razakars gönüllü alayının he­men dağıtılmasını «son defa» olarak iste­miştir.

Delhi halk efkârı, Hint hükümetinin Hay-darabad'la olan münasebetlerini kat'î bir şekilde halletmek niyetinde olduğuna bir alâmet telâkki ettiği bu notayı memnu­niyetlekarşılamıştır.

Delhi'deki umumî intibaa göre, Haydara­bad Nizamı bu notaya memnuniyet veri­ci bir cevap göndermediği takdirde Hint kıtalarının birkaç gün zarfında Haydara­bad topraklarını istilâ edecelkerdir. Şim-

diden aralarında tank ve motorlu alaylar bulunan iki tümen Haydarabad hududu­nu geçmeğe hazır " bir vaziyette bulun­maktadır.

9 Eylül 1948

— Yeni Delhi:

Yetkili kaynaklar, Haydarabad'da bulu­nan Amerikan tabiiyetindeki kimselerin memleketi tahliyesi işine başlanacağım ve cumartesi gece yarısı bu tahliyenin sonaereceğinibildirmektedir.

Amerikan Büyük Elçisinin sözcüsü, son inkişaflar neticesinde bu tedbire başvu­rulduğunubildirmiştir.

10 Eylül 1948

—YeniDelhi:

Hindistan hükümetinin Haydarabad Ni­zamı tarafından Filistin'den gelen Arap mültecilerine tahsis edilen bir milyon rupi'yi vermekten imtina ettiğine dair dolaşan haberler resmî bir tebliğde ya­lanlanmaktadır. Bu tebliğde tasrih edil­diğine göre bu para Amman'daki Osmanlı Bankası vasıtasiyle Hindistan hükümeti tarafından Ürdün Maliye Bakanlığına gönderilmiştir.

—Haydarabad:

Haydarabad hükümeti, müslümân Raza-kar teşkilâtının lâğvedilmesi ve Hint bir­liklerinin Haydarabad'a girmelerine mü­saade alınması hakkında Hindistan hükü­metinin geçen sah günü talebine henüz hiç bir cevap vermemiştir.

Times muhabirinin Yeni Delhi'den bildir­diğine göre, Hindistan hükümeti bu me­seleye dair bugün de bir cevap alamadı­ğı takdirde, Haydarabad'a yeni bir nota gönderecektir. Hindistan hükümeti bu hususta bir karar vermek üzere bir toplantı yapacaktır.

İngiliz uçakları Haydarabad'daki İngiliz ve Avrupa memleketleri tebaalarım dün­den itibaren tahliyeye başlamışlardır.

Yeni Delhi:

Psndit Nehrıı, bugünkü basın konferan­sında yaptığı beyanatta, Nizam in kuvvet­leri mukavemette bulunacak olsalar bile, Hindistan'ın Haydarabad'a asker gönder­meğe kesin olarak karar verdiğini söyle­miştir.

Ncİıru, sözlerine devamla, Haydarabad'da devam eden karışıklıkların bu tedbiri ge­rekli kıldığını ilâve ederek, Nizam'm akı­betini bizzat Haydarabad halkının tâyin edeceğim belirtmiştir.

11Eylül 1948

—Haydarabad:

Haydarabad'daki resmî mahfiller, Hay­darabad hükümetinin, Hindistan'ın tale­bini reddettiğini bildirmektedir.

Hindistan, Hint birliklerinin Haydarabad yakınlarında Secunderabad'da garnizon kurmalarımtalepetmiştir.

Hint hükümetine verilen bu cevap dün akşamYeniDelhi'yegönderilmiştir.

Bombay:

Sosyalist Hintli lideri Asnok Mehta, Hin­distan işçilerinden hükümetlerinin Hay­darabad devletine karşı askerî tedbirle­rin alınmasını kararlaştırmış olduğu bu sırada grev yapmaktan kaçınmalarını is­temiş ve Hindistan'ın harp için şadede­ceği gayretlere hiç bir şekilde engel olunmaması gerektiğiniilâveetmiştir.

—Karasi:

Pakistan Genel Valisi Muhammed Ali Cinnah, bugün, kalb sektesinden vefat et­miştir.

12Eylül 1948

—Karagi:

Dün akşam bir kalb krizi neticesinde ölen Pakistan Umumî Valisi Ali Mohammed Cinnah bugünKarasi'dedefnedilecektir.

Cinnah, 1910 ile 1920 arasında Kongres partisinin şeflerinden biri idi ve Hintliler ile müslümanlann birleşmesi fikrini mü-

dafaa edenlerdendi. 1Ö16 da Müslüman Birliği Başkanlığına seçilmiş ve beş sene sonra da Kongres partisi ile alâkasını ta­mamen kesmiştir. Müslüman Birliği, müs­takil bir Müslüman Devleti kurulması dâ­vasını 1940 ta ortaya atmıştır. Bu, geçen sene gerçekleşmiş ve Cinnah, Pakistan dominyonu Umumî Valisi olmuştur.

Gazete muhabirleri, Pakistan'ın kurulu­şundan 13 ay sonra vâki olan bir vakit­siz ölümün yeni Müslüman Devleti için bir bedbahtlık olduğunu bildiriyorlar. Pâ-kîstan liderlerinin bu defa yaptıkları de­meçlerde beyan edildiği gibi, Pakistan'da Cinnah ile mukayese edilebilecek bir kimse yoktur. O, yalnız Pakistan ı kur­mak] a kalmamış, fakat, her şehir veya köyde ortaya çıkan müşküllerle bizzat meşgul olmuştur. Bütün devlet işlerine devamlı surette meşgul olmamış, ve her daireyi yorulmak bilmez bir kontrole tutmamış olsaydı, yeni devletin yaşama­sı belki de mümkün olmazdı.

Pakistan Başbakanı Lîakat Ali Han, rad­yoda yaptığı bir hitabede, halktan, cesa­retsizliğe düşmemesini, fakat kendisini memleketin babası olarak vasıflandırmış ve hükümetin, onun tarafından başlanı­lan ve Pakistan'ı büyük ve kuvvetli bir devlet haline getiren esere devam edece­ğini ilâveetmiştir.

—Haydarabad:

Resmî mahfillerde bugün Hint kıtaları­nın Haydarabad'a girdiklerine dair hiç bir şey bilinmediği söylenmektedir. Bir subay, Reuter Ajansının muhabirine şun­ları söylemiştir:

Hint kıtaları Haydarabad topraklarına girmiş olsaydılar, bundan bizim haberi­miz olurdu.

Subay bu beyanatı, Hint kıtalarının prenslik devletine girdiklerine dair Ka-raşi'den alman ve yabancı memleketlerde neşredilen bir haber üzerine dikkati çek­tiğizamanyapmıştır.

— Yeni Delhi:

Haydarabad hükümeti ile Hint hükümeti prasmda teati edilen telgraflar dün Yeni Delhi'de yayınlanmıştır.

Hindistan, Secunderabad'a birlikler gön­dermek kararını tekit etmektedir. Se-cunderabad, Haydarabad yakınlarında bir garnizon şehridir.

HaydarabadNizamı,gönderdiğitelgrafta

bu kararının vaziyeti daha vahımleştireceğini bildirmiş ve her iki hükümetin harekete geçmeden evvel bu meseleleri hakikî veçheleri altında mü-1aJâa etmelerini teklif etmiştir. Nizam, vaziyet düzelirse Razakars hare­keti ile temaslara geçeceğini teyit etmiş, fakat bu meselenin kendi birliklerini alâkadar ettiğini ve Hint birlikleri ile münasebeti olmadığına işaret etmiştir.

Buna cevap olarak Hint Genel Valisi M. Rajgopalachari geçen sene Hint birlikle­rinin dostane bir jest olarak hattâ iki hükümet arasında görüşmeler sona erme­den Haydarâbad'dan çekilmelerinden son­ra bu memlekette kanun ve nizamlara kafiyen riayet edilmediği hususunda ıs­rar etmiş ve Hint hükümeti hudutların­dan M ibaren durumun gösterdiği inkişafa seyircikalamaz,demiştir.

—- YeniDelhi:

Beswada'dan ilerliyen Hint kolunun Mu-nagalu'da bir Hint garnizonu olan Boma-kaîu'yu işgal ettiği resmen bildirilmek­tedir. Bomakalu, Haydarabad'.n güney hududunun 16 kilometre içerisinde bir girintiteşkil etmektedir.

Hint kıtaları yayılarak Haydarabad'da İn­gilizlerin eski üssü olan Secunderabad is­tikametinde ilerlemişlerdir. Hindistan hükümeti evvelce Secunderabad'm tekrar işgal edilmesi için teşebbüste bulunmuş idi.

—Delhi:

Hindistan'la Pakistan arasındaki münase-, betlerin gittikçe gerginleşmesine rağmen Hintliler bugün Pakistan in kurucusu ve Genel Valisi Cinnah'm ölümünden dola­yı son derece müteheyyiç olmuşlardır. Bir taraftan gazeteler Pakistan ile Hay-darabad arasındaki ittifaka telmihlerde bulunur ve Pakistan Elçisinin Haydara-bad şehrindeki nüfuzundan bahsederken, diğer taraftan da Delhi'de resmî binalar­da bayraklar yarıya indirilmiş ve Hin­distan hükümeti resmî gazetesinde, Cin­nah'm Ölümünden duyduğu teessürü ifa­de etmiştir.

—Karaşi:

Pakistan hükümeti ile yakınlığı olan çevreler doğu Bengai Başbakanı Kavaja Nizamettin'in, Cinnah'm yerine Pakistan'a yeni genel vali olarak tâyin edilmesi için Kral altıncı Jorj'a tavsiye edildiğini bil­dirmektedir.

—Yeni Delhi:

Güney Hint kuvvetlerine komuta eden General Rajendrabinbji bugün Haydara-bad halkına bir beyanname neşrederek Hint kuvvetlerinin, Razakar'lar tarafın­dan yapılmakta olan tedhişe nihayet ver­mek, barış ve sükûnu iade etmek ve gü­venliği kurmak üzere ilerlediklerini bil-dh inektedir.

Poona'da Reuter'in Özel muhabirine be­yanatta bulunan Hintli General demiştir ki:

«Şimdiye kadar aldığım haberler işlerin yolunda gittiğini göstermektedir. Kargı­mıza kuvvetler çıkarıldığı halde, epey terakki kaydettik. Esasen mukavemet gö­receklerini bilen Hint kuvvetlerinde pi­yade, topçu ve daha başka birlikler bu­lunmaktadır.

Girişilen hareket Haydarabad'da kar.ım ve asayişi temine matuf bir zabıta hare­ketidir.»

Haydarabad halkına hitaben yaptığı be­yannamede General Rajandrabinbji, ha­reket nihayet bulur bulmaz halkın ken­di mukadderatını, memleketin idare şek-lini ve Hindistan'la münasebetlerini is­tediği gibi tâyin edebileceğini bildirmektedir.

—YeniDelhi:

Haydarabad'da . cereyan eden savaşlara dair yayınlanan ilk resmî tebliğde ezcüm­le gcyle denilmektedir:

«Hâlen Haydarabad topraklarına birçok birlik girmiştir. Son raporlara göre her istikamette memnunluk verici terakkiler kaydolunmaktadır.

Shalapur - Haydarabad yolu üzerinde ilerleyen bir birlik Naldrug'da ciddî bir mukavemetle karşılaşmıştır. Bu şehir şid­detli savaşlardan ve düşmana ağır kayıp­lar verdirildikten sonra zaptedilmiştir. Bu kesimde ileri harekete devam olun­maktadır.

Tuuzapur bugün saat 1,30 da teslim ol­muştur. Hava kuvvetlerimiz bütün gün faaliyetgöstermişlerdir.

Bombay'dan gelen bir telgrafa göre Hay-darâbat hükümeti Bezwadu ile mevcut tek telefon hattını kestiğinden saat 5.30 da Haydarâbat la Hindistan'ın diğer kı­sımları arasında muvasala kalmamış bu­lunuyordu.


—Londra :

Hayadrâbat radyosunda dün akşam ya-yınlanan harp tebliğinde beyan olundu­ğuna göre, Hint kuvvetleri doğu ve batı kesimlerindeilerlememişlerdir.

Tebliğde kuzey batı kesiminde Hingolf-nin millî kuvvetler tarafından geri alın­dığı teyit edilmektedir.

Burası dün Hint kıtaları tarafından işgal edilmiştir.

Yine Kaydarâbat radyosunca yayınlanan Haydarabat hükümetinin resmî bir deme­cinde, Hint kuvvetlerinin esir Razakarla-ra milletlerarası harp kaideleri gereğin­ce muamele etmedikleri bildirilmekte­dir.

Razakar'larm, Nizam in muntazam asker­leriyle ayni safta savaştıkları ve bu iti­barla esir düştükleri takdirde harp esiri gibi muamele görmeleri icap ettiği beyan olunmaktadır.

—Yeni Delhi:

Pakistan'dan gelen haberlere göre, Hay­darabat Başbakanı Mir Laik Ali radyo ile Pandit Nehru'ya müracaatta buluna­rak, bir anlaşmaya varmak ve böylelikle dünyanın minnettarlığını kazanmak üze­re Haydarâbad'daki çarpışmaların sona erdirilmesi için derhal gereken emirleri vermesini istemiştir.

Yeni Delhi hükümet çevreleri, bu haber hakkında herhangi bir tefsirde bulnu-maktan imtina etmişlerdir.

—Haydarabat;

Haydarabat Nizam, saat 17 de ateşin ke­silmesi hakkında, kuvvetlerine gereken emirleri vermiştir. Mir Laik AH kabinesi istifa etmiştir. Nizam, Hint temsilcisi :1e teslim olma şartlarını tetkiketmektedir.

—Yeni Delhi:

Hindistan hükümetine göndermiş olduğu bir mesajda, Haydarabat Nizamı, Raza-kârların faaliyetlerine son veriidiğini, Hint kuvvetlerinin hiç bir mukavemet görmeden Sekunderâbat üzerine yürüye­bileceklerini bildirmiştir.

İS Eylül 1948

—Londra :

Haydarabat Nizamının, askerlerine ateş kes emri verdiğine dair Delhi radyosunun yayınladığıhaberimüteakipHintkıtalarının Sekunderabad'a girmeleri beklen­mektedir.

Bir Hint tebliğine göre, Nizam tarafın­danverilenemreriayet ed'lmiştir.

—Haydarâbat:

Nizam'in müsellâh kuvvetleri bugün ma­hallî saat 12 de resmen tes'im olmuşlar­dır.

Hint ordusu başkomutanı General Rajend-rasinghji adına güney Hint kuvvetleri komutam General Choudhry teslim maz­batasını Haydarâbat ordusu başkomutanı general El Edross'dan almıştır.

Haydarâbat Razakarlarm başı Razvi Pa­kistan'a yahut Portekiz'e ait Goa toprak­larına kaçtığı söylenmektedir.

—YeniDelhi :

Pandit Nehru bugün öğleden sonra radyo­da söylediği nutukta Hint hükümetinin tesbit ettiği hedefe varmış olduğunu söy­lemiş ve Hint şeflerinin yalnız sulhu sağ­lamak istediğini ve Haydarâbat mukad­deratının bu memleket halkının arzusu veçhile halledileceğini ilâve etmiştir.

Sözlerine devam eden Pandit Nehru, Hint askerî valisinin Haydarâbat arazisinde hayat şartlarının değişmemesi için gere­kentedbirlerialdığınısöylemiştir.

Bundan sonra Haydarâbat halkına hitap eden Pandit Nehru, endişe ve güvensiz­lik hislerinden azade kalmalarını ve sul­hun nefine olarak Hintlilerle işbirliği et­melerini istemiştir.

19Eylül 1948

—YeniDelhi:

Bugün yayınlanan bir resmî tebliğe göre Haydarâbat muharebesi sırasında 10 Hint­li asker ölmüştür. Yaralıların sayısı he­nüz bildirilmemiştir.

Tebliğ, Nizam'ın 600 erinin öldürüldüğü­nü veya yaralandığını ve Razakarlarm zayiatının 1500 ölü ve 1000 yaraU oldu­ğunuayrıcabildirmektedir.

20Eylül 1948

—Yeni Delhi:

Haydarâbat Nizamı, subayları ve tebaası­nı Hindistan askerî valisine itaata davet etmiştir.

Haydarâbad'ın gelecekteki idare şekli ve nizamındurumuperşembegünüYeni

Delhi'de toplanacak olan konferansta ka­rarlaştı tlacaktır.

—Londra:

Haydarabat seferinin nihayete ermesin­den sonra Hindistan Başbakanı Pandit Nehru tarafından yapılan beyanat bura­da genel olarak mutedil ve iyi bir siya­set olarak vasıflandırılmaktadır. Bun­dan başka Nehru'nun" demeci Hindista'ın Gandi'nin barışsever ananesini terketmesi dolay isiyle dünya hazarında kaybetmiş olduğu prestiji yeniden kazanmak için srarfedilen bir gayret addedilmektedir. Bu beyanat Hindistan halkını da memnun et­mekle beraber Nizam a ve rejimine âli­cenaplıkla hareket etmek niyetini bir de­fadahabelirtmektedir.

Haydarâbat şehrinde durumun sakin ol­duğu bildirilmektedir.

Nizam hâlâ sarayında ikamet etmektedir ve ne kendisi ne de ailesi herhangi bir güçlük karşısında bırakılmamaktadır. Razakar hareketinin lideri olan ve tev­kif edilmiş bulunan Seyit Kasım Razvf-nin tanınmamak için sakalını kesmiş ol­duğu bildirilmektedir.

22 Eyîül 1948

—Haydarabat:

Hint askerî valisinin emriyle Haydarâ-bat'da eski Nizam hükümeti tarafından girişilen bütün Sterlin muamelelerinin gayri muayyen bir zaman için durdurul­muş olduğu bildirilmektedir.

Bu tedbir, Haydarâbad'm bundan böyle bedeli Sterlin olarak ödenecek mal mu­bayaa ve satışında bulunamıyacağı ve ya­bancı bankalara yatırılmış olan Sterlin karşılığı kredileri kullanamıyacağı de­mektir.

Diğer taraftan eski hükümet tarafından Haydarâbad'da Hint dövizlerinin kullanıl­masına karşılık konan bütün takyitler de kaldırılmış bulunmaktadır.

24 Eylül 1948

—Londra:

Haydarabat Nizamı şahsan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine bir telgraf çe­kerek Hindistan aleyhindeki şikâyetini geri aldığını ve Birleşmiş Milletler nez-dindeki heyetin artık kendisinin ve Hay­darabat devlettini temsil etmek yetkisini kaybettiğini bildirmiştir.

Nizam, ayrıca, Haydarabat halkına hita­ben radyoda bir söylev vermiş ve eski Başbakan ile hükümetin harice gönderdi­ği Haydarabat heyetinin , vazifelerine son verildiğini söylemiş, eski başbakanın ik-t'dara zorla geldiğini, Hindistan'la şerefli bir barış yapmak hususundaki arzusuna rağmen hükümetinin tekliflerini reddet­tiğini ilâve etmiştir.

Nizam, Hindistan'la Haydarabat arasın­daki hâdisenin bundan ibaret olduğunu söylemiş ve bütün müslümanlara uyanık bulunmalarını ve hariçten gelecek pro-pagğandalara kapılmamalarını tavsiye et­miştir.

25 Eylüî 1948

— Yeni Delhi:

Haydarabat kongre partisi şefi Swami Ramanand Tarith bugün genel vali Raja Popalachari, Pandit Nehru ve serdar Pa-tel ile buluşmuş ve devlet hudutları için­de sükûn ve asayişin iadesini müteakip yapılacak seçimlerle meydana gelecek meşru hükümetin kuruluşuna intizaren Haydarâba'da geçici bir hükümet teşkili meselesi hakkında uzun süren bir görüş­mede bulunmuştur.

Bazı haberlere göre, Haydarabat Nizamı geçici hükümet başkanı olacaktır.

2E' Eylül 1948

— Haydarabat:

Güney doğu bölgesinde komünistler tara­fından çıkarıldığı tahmin edilen bazı ka­rışıklıklarolduğu haber verilmektedir.

Bu bölgeye asker ve polis birlikleri gön­derilmiş ve asayişi temin için zecrî ted­birler almaları emredilmiştir. Resmî mah­filler bu tedbirlerin çok sıkı olacağını söylemektedirler.


Pakistan'ın büyük evlâdı...

Yazan: Mehmet Faruk Gürtunca

13 Eylül 1948 tarihli «Her Gün» İstan­bul'dan:

Bugün, dünyanın en büyük İslâm dev­leti; Hindistan'daki «Pakistan» dır. Os­manlı İmparatorluğu, yıllarca halifeliği de omuzunda taşıdığı halde nüfusunu £0 milyon müslümam kucağına alan Pakis­tan nüfus çokluğuna kadar yükseiteme-miştir.

Pakistan'ı yaratan; (Büyük Kaait) Meh­met Ali Cinnah olmuştur. O, Hint müs-îümanlarının (Müncî-i âzam) ı idi. Pakis­tan'a necat vermigti.

Mehmet Ali Cinnah, son iki yılın belli başlı devlet adamları sırasına girmişti.. İhtiyar vücudundaki bu heyecan nereden geliyordu? Çünkü, o, Hindistanm dörtte bir nüfusuna malik olan bir devlet mey­dana getirmeğe muvaffak olmuş bir şah­siyetti.

Dün, bu büyük önderi Pakistan'lı müslü-manlar ebedî medfenine uğurladılar. Ka-raşi şehrinden başlayan gözyaşları bütün Pakistan ülkesinde çoğalmaktadır ve 80 milyon müslüman 40 gün matem tutmağa kararvermiştir.

Cumartesi akşammdanberi, 1947 senesi­nin 10 ağustosunda Hint semalarında yük­selen Pakistan bayrağının yarıya indiril-jnesi kadar hazin ne olabilir?. Buna sebep Pakistan'ın 72 yaşındaki büyük evlâdı­nın ölümüdür. O da Pakistan'ın bir (A-ta) sı idi. Gecen cumartesi akşamı dün­yaya gözlerinikapıyan(BüyükMücahit veya Pakistan dilinde söylendiği gibi, Kaaidi Azam bir sene 25 gündenberi de­rin bir huzur içinde idi. Yıllarca kafa­sında ve hayalinde geliştirdiği Pakistan devletikurulmuştu.,

Pakistan'ın kurulması elbette kolay ol­mamıştı. Hindistan'ın 300 milyonları aşan kesif kütlesi içinde bir İslâm birliği dü­şünmek, hiç de kolay değildi. İlk Önceki mücadelesi millî Hint birliğinin meydana getirilmesi fikri ile başlamıştı. Hindularîa Müslümanlar beraberce çalışıyordu. Se­nelerce uğraşmadan sonra 1930 yılında Mehmet Ali Cinnah anlamıştı ki. Müslü­manlar için Hindistan idaresinde müsavi hak ve idare lâzımdır. Müslüman birliği artık Mehmet Ali Cinnah ile ancak bir İslâm ülkesinin yaratılması gayesini gü­düyordu. Bu vaziyet karşısında, Hindular

-ki Müslümanlardan dörtte üç nisbetinde fazla idi- Müslüman azlığına tahak­
kümetmekiçincephealmışlardı.1945 yılına kadar süren bu iç mücadele anlat­mış oldu ki, artık Hindu - Müslüman bir­liği kurulamaz, Pakistanlılarda da bizim istiklâlsavaşımızdakiparolamızhâkim olmuştu:

—Ya Pakistan,..Yaölüm..

Mehmet Ali Cinnah'm ruhundabeliren bu parola, geçen yıl dünyaya bir Pakis­
tan) devletini hediye etmekle fiilmevki­ine getirilmiş oldu.

İnsanlar ve bilhassa kurtarıcılar, kurucu­lar, şefler, hiç bir zaman ebedî değildir. Ebedî olan yalnız vatandır.

Pakistan evlâtlarına, vatanlarının ebedî olmasını diüyerek büyük kayıplarından dolayı baş sağlığı dileriz.

***

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Undefined index: query

Filename: libraries/Functions.php(679) : eval()'d code

Line Number: 106